loading
loading
Columns and Op-eds
Lectures and Debates
Islam without Extremes

Kur’an, Hadisler Ve İslami Çoğulculuk

Arapça 'Ya Allah' yazısıSon günlerde sitenin yorum bölümlerinde hadislerin İslam’daki yeri ve hadis literatürünün güvenilirliği hakkında bir tartışma sürüyor. Bazı okurlar hadislere karşı kuşkucu ve hatta reddiyeci yaklaşırken, diğerleri bu yaklaşımı eleştiriyor ve farklı ölçülerde de olsa hadis literatürünü savunuyorlar. Bu konudaki bazı görüşlerimi ifade etmekte yarar görüyorum. Bunların birincisi ve belki de en önemli olanı ise, İslami çoğulculuğun önemi. Bir başka deyişle birbirinden farklı İslam yorumları olabileceğinin baştan kabul edilmesinin ehemmiyeti. Farklı İslam yorumları, İslam’ın ilk dönemlerinden beri var oldu. Ümmet içinde ilk başta siyasi nedenlerle başlayan ayrılıklar, zamanla farklı mezhepleri doğurdu. Sünni-Şii ayrımı böyle ortaya çıktı. Öte yandan vahiy-akıl ilişkisi, kaderin mahiyeti, hadislerin rolü gibi pek çok konuda farklı görüşler gelişti. Bunlar arasında kimi zaman sağlıklı tartışmalar, kimi zaman kanlı kavgalar yaşandı. İlk bir kaç yüzyıldan sonra klasik mezhepler şekillendi, Sünni fıkhı İmam Şafi’nin kurduğu sistematik üzerine oturdu. Şiiler ise İmam Cafer’in metodolojisini izlediler. Geçtiğimiz iki yüzyılda ise temel kaynakların (Kur’an ve hadislerin) yeniden okunması ve yorumlanmasını savunan reformist görüşler gelişti. İslam’ın ikinci veya üçüncü yüzyılında formüle edilmiş mezheplerin çağın ihtiyacını karşılamadığını, dahası pek çok geleneğin din zannedilerek korunduğunu savunan söz konusu reformist Müslümanlar, geleneği eleştirmekte ortak bir nokta bulsalar da, birbirinden çok farklı alternatifler önerdiler. Sonuçta bugün İslam dünyasında çok farklı din anlayışları varlığını sürdürüyor. Klasik mezheplerin arasındaki farkların yanında, ayet ve hadislerin yeni yorumlarına ihtiyaç olduğunu savunan “modernistler”, “tek kaynak Kur’an’dır” diyen redd-i hadisçiler, ya da Kur’an dahil tüm kaynakların belirli ölçüde “tarihsel” olduğunu savunanlar var. Bu farklı akımların içinde de farklı görüşler yer alıyor. “Tek kaynak Kur’an’dır” diyenlerin arasında, örneğin, namazın vakitleri, hatta şekli bir namazın varlığı konusunda bile ihtilaf var. Müslümanlar arasındaki dini olmayan ayrımlar – dil, kültür, siyasi görüş veya yaşam biçimi farkları – da cabası. Bu tablo karşısında da pek çok Müslüman, “nasıl olup da ortak bir zemin bulacağız, tek bir anlayışta uzlaşacağız” diye soruyor. Bu sorunun cevabını da, bazıları, “herkes benim anlayışımı kabul ederse doğru yolda birleşmiş oluruz” diye veriyor. Yani kendi İslam anlayışının tek doğru İslam anlayışı olduğuna emin bir şekilde, diğerlerini bu “doğru yol”a davet ediyor. Bu görüşe sahip olan bazı Müslümanların iyice ileri giderek diğer Müslümanları sapmışlıkla suçladığı, hatta tekfir ettiğini (“kafir” saydığını) biliyoruz. Tarihteki Harici vahşeti ve çağımızda gördüğümüz Vahhabi taassubu – ve en son Irak’ta yaşanan Müslümanlar içi savaş ve terör – bu tekfirci anlayışın ne kadar tehlikeli sonuçlar verebileceğinin önemli ve acı göstergeleri. Kısacası, denebilir ki, tüm Müslümanları tek bir “doğru İslam anlayışı” üzerinde birleşmeye zorlamak, aslında onları daha fazla bölüyor, aralarındaki gerilimi daha da artırıyor. Peki çözüm ne? Bir Müslüman olarak benim buna cevabım, İslami çoğulculuktur. Müslümanlar, ancak, İslam’ın farklı yorumları olabileceğini, kendileri bunlardan birine mensup olsalar da, diğerlerine hoşgörüyle bakmaları gerektiğini kabul ederlerse uzlaşabilirler. Bunu yaparlarsa, Frenklerin dediği gibi “anlaşmamakta anlaşabilir” ve Sufi’lerin dediği gibi “çoklukta birlik” sağlayabilirler. Tevhid’de Uzlaşmak Sözkonusu çoğulculuk anlayışı, sadece pragmatik bir çözüm değildir; doğrudan Kur’an’dan kaynak bulmaktadır. Kur’an vahyolunurken elbette tek bir doğru İslam anlayışı vardı: Peygamberin (s.a.v.) uyguladığı ve öğrettiği İslam. Ayetler de inananları peygambere itaate çağırıyordu. Ancak o dönemde geçerli olan “Resul’e itaat” ve onun emri altında birlik olma yönündeki ayetlerin, sonraki dönemde bire-bir uygulanması imkansızlaştı; çünkü Resul artık yoktu ve “bugün olsa ne yapardı” sorusuna verilen cevaplar çok farklıydı. Bugün de hala öyle. İşte, bu resul-sonrası durumda ne yapılması gerektiği sorusuna, Kur’an’ın daha önceki İlahi dinlerin mensupları (yani “Kitab Ehli”; Yahudiler ve Hıristiyanlar) hakkındaki ayetleri yol gösterici olabilir. Bu ayetlerden özellikle biri çok önemlidir; çünkü Müslümanlara Kitap Ehli ile tek bir ilke – Allah’ın varlığı ve birliği ilkesi – üzerinde uzlaşmayı emretmektedir:
De ki: “Ey Kitap Ehli, bizimle sizin aranızda müşterek (olan) bir kelimeye (tevhide) gelin. Allah’tan başkasına kulluk etmeyelim, O’na hiç bir şeyi ortak koşmayalım ve Allah’ı bırakıp bir kısmımız (diğer) bir kısmımızı Rabler edinmeyelim.” Eğer yine yüz çevirirlerse, deyin ki: “Şahid olun, biz gerçekten müslümanlarız.” (Ali İmran, 64)
Dikkat edilirse ayet Kitap Ehli’ni (Yahudi ve Hıristiyanları) Müslüman olmaya değil, sadece Allah’ın varlığını ve birliğini kabul edip bu temel üzerine Müslümanlarla uzlaşmaya çağırmaktadır. (Buradan hareketle, bir insanın kurtuluşu için Kur’an’a tabiyetinin zorunlu olmadığı sonucu çıkarılabilir. Nitekim bir ayette farklı dinler içinde her kim “Allah’a ve ahiret gününe iman eder ve salih amellerde bulunursa” kurtuluşa ereceği bildirilmekte [Bakara, 62]; bir diğer ayette ise “İncil sahipleri Allah’ın onda indirdikleriyle hükmetsinler” denmektedir. [Maide, 47] Kur’an’ın Hıristiyanları terk etmeye çağırdığı şey, İncil değil, Teslis [Üçleme] doktrinidir.*) Burada önemli olan nokta, Kur’an’a göre, dinler arasında aranması gereken tek dini uzlaşma zemininin Allah’ın varlığını ve birliğini tasdik oluşudur. Bu durumda, Kur’an’ın Allah’ın vahyi olduğunda ittifak eden – Bediüzzaman Said Nursi’nin ifadesiyle ” peygamberi bir, dini bir, kıblesi bir, kitabı bir” olan – Müslümanlar da pek ala “ortak bir kelime” olan tevhidde uzlaşabilirler. Bu kritik konuda anlaşırken, anlaşamadıkları konuları da Allah’ın “dönüşünüz yalnızca Banadır, hakkında anlaşmazlığa düştüğünüz şeyde aranızda Ben hükmedeceğim” (Ali İmran, 56) hükmüne dayanarak ahirete havale edebilirler. Allah’ın farklı ümmetler için uygun gördüğü çoğulculuğu ve “hayırlarda yarışma” ilkesini İslam ümmeti içinde de hayata geçirebilirler, aşağıdaki ayette emredildiği gibi:
“… Sizden her biriniz için bir şeriat ve bir yol-yöntem kıldık. Eğer Allah dileseydi, sizi bir tek ümmet kılardı; ancak (bu,) verdikleriyle sizi denemesi içindir. Artık hayırlarda yarışınız. Tümünüzün dönüşü Allah’adır. Hakkında anlaşmazlığa düştüğünüz şeyleri size haber verecektir.” (Maide, 48)
Hadis Eleştirisi Sözkonusu çoğulculuk ilkesinin Müslümanlar arası çatışmaların ve gerilimlerin aşılması için çok gerekli olduğunu düşünüyorum. Ancak bu çoğulculuk, Müslümanların kendi İslam anlayışlarını savunmamaları, din hakkındaki yorum ve görüşlerini ifade etmemeleri gerektiği anlamına gelmiyor elbette. Aksine, bunun yapılması gerek. Bu nedenle ben de sitenin yorum bölümünde süregiden “hadis tartışması” hakkında görüşlerimi ifade edeyim. Elbette dini bir otorite hatta bir ilahiyatçı dahi değilim, ama İslami literatürü incelemekten oluşmuş bir kanaatim var. Bu kanaatimi de iki cümleyle açıkça ifade edeyim: Bence Kur’an’ı doğru anlamak ve tefsir etmek için hadislere ihtiyacımız vardır. Ancak mevcut hadis literatürünün yeniden ve eleştirel bir gözle ele alınması, bu yapılırken de Kur’an’a uygunluğun temel kriter olarak belirlenmesi gerekir. Önce neden hadis literatürünün yeniden incelenmesi gerektiğini düşündüğümü açıklayayım: “Kütüb-ü Sitte” olarak da bilinen 6 temel hadis külliyatının tümüyle “sahih” olduğuna geleneksel bir anlayış olsa da, bu kitapları inceleyen ve Kur’an’a göre tartan her objektif yorumcu, bu külliyat içindeki bazı hadisleri kabul etmekte zorlanır. Öte yandan bazı hadisler de çağımızda ulaştığımız bilim ve kültür düzeyi açısından rahatsız edici durmaktadır. Zaten İslam’a karşı propaganda yürüten anti-İslami kalemler de (İlhan Arsel, Turan Dursun vs.) en geniş malzemeyi hadis literatüründen derlemişlerdir. Peki söz konusu “rahatsız edici hadisler”, aslında Peygamberimizin sözleri ve eylemlerinin çarpıtılması, yanlış anlaşılması, nesilden nesile bozulmaya uğraması veya doğrudan uydurma sözlerin ona atfedilmesi yoluyla ortaya çıkmış olamazlar mı? Kritik soru budur. Elimizdeki hadis kaynakları peygamberin vefatından yaklaşık iki yüzyıl sonra yazıldığına göre, bu pekala mümkündür. Buna karşı çıkan geleneksel anlayış, hadis külliyatını toplayan İmam Buhari, İmam Müslim gibi “muhaddislerin” ne kadar titiz ve ihlaslı olduğuna vurgu yaparlar. Ancak söz konusu muhaddislerin ihlasına ve titizliğine saygı duymakla birlikte, yanılmış olabileceklerini düşünmek de mümkündür. Sonuçta din, insanların iyi niyetlerine değil, doğruluğundan kuşku duyulmayacak İlahi vahye dayanır. Bir Müslüman olarak doğruluğundan kuşku duymadığımız tek kaynak Kur’an olduğuna göre de, hadisleri, temel kriteri “Kur’an’a uygunluk” olan yeni bir eleme ve düzenlemeden geçirmekte yarar vardır. Hadis uzmanı ilahiyatçı Prof. Hayri Kırbaşoğlu’nun bu yöndeki görüşlerini önemli ve değerli buluyorum. (Prof. Kırbaşoğlu, geçmişte hadislere hep “ravi zinciri” açısından bakıldığını, “metin” yönünün ihmal edildiğini, oysa asıl bakılması gerekenin metin olduğunu savunmaktadır.) Hadis Savunması Üstteki yorumlar üzerine “madem hadis literatürü sorunlu, bu literatüre neden gerek var, sadece Kur’an’ı dikkate alalım” denebilir. Zaten denmektedir de. Bazı Müslümanlar, sadece Kur’an’ı temel alıp hadisleri ve genel olarak sünneti tamamen terk etmeyi savunmaktadırlar. Bu anlayışı savunanların bir kısmı, hadislerin ortaya çıkışını adeta İslam’a karşı bir komplo olarak görmekte ve muhaddisleri ağır şekilde suçlamaktadırlar da. Bu yaklaşıma da katılmadığımı belirtmeliyim. Çünkü başta belirttiğim gibi, Kur’an’ı doğru anlamak için hadis literatürüne ve genel olarak sünnete ihtiyacımız olduğu kanaatindeyim. Bunun nedeni de, kanımca, bizzat Kur’an’ın içeriğinin bunu gerekli kılmasıdır. Her şeyden önce şunu belirtmek lazım: Bize Kur’an’ı ulaştıran kaynak, İslami geleneğin kendisidir. Kur’an’ın nasıl vahyolunduğunu, nasıl toplandığını ve çoğaltıldığını, hadisler, siret ve İslami geleneğin diğer kaynaklarından öğreniyoruz. Hiç bir geleneği kabul etmeyen bir anlayış, Kur’an’ın bize nasıl ulaştığını da açıklamakta zorlanacaktır. Dahası “sadece Kur’an” görüşünü savunan Müslümanlar, Kur’an ayetlerinin kendi başına anlaşılır olduğunda ısrar etseler de, dikkatli bir okuma, Kur’an’daki bazı ayetleri anlamak için o ayetlerin indiği ortama (sebeb-i nuzüle) ve ayetin peygamber tarafından nasıl yorumlanıp uygulandığına (sünnete) da bakmak gerektiğini gösterir. Sözgelimi Nur Suresi’nin 11-18. ayetlerinde “uydurulmuş bir yalanla gelenler”den söz edilir ve cinsel içerikli bir iftiraya itibar eden Müslümanlar eleştirilir. Eğer “sadece Kur’an” ilkesini kabul edersek, burada sözü edilen iftiranın ne olduğunu bilme şansımız yoktur. Oysa Kur’an vahyedildiğinde sahabe bu iftiranın ne olduğunu biliyordu ve böylece ayetlerde uyarılan hatanın ne olduğunu açık bir şekilde kavramıştı. Ama biz orada değiliz, ayetin nasıl bir ortamda vahyolunduğunu, hangi olaydan bahsettiğini görmüyor, nasıl uygulandığına şahit olmuyoruz. Aradaki “bilgi boşluğu”nu kapatabilmenin – ki bu tam olarak mümkün değildir – tek yolu, hadis ve siret (peygamberin hayatı) gibi kaynakların bize ulaştırdığı sünnete müraacat etmektir. Bu “bilgi boşluğu”na pek çok örnek verilebilir. “Hani siz vadinin yakın kenarında, onlar uzak yamacındaydılar; kervan ise sizden daha aşağıdaydı, eğer sözleşseydiniz, kaçınılmaz olarak sözleşme yeri hakkında anlaşmazlığa düşerdiniz” (Enfal, 42) ayetini daha iyi anlayabilmek için, sözü edilen olayın nasıl cereyan ettiğini, kast edilen vadinin ve kervanın ne olduğunu da bilmek gerekir. Bunu bize öğreten, “Bedir Savaşı” diye bir olay yaşandığını anlatan kaynak, hadisler ve sirettir. Veya “Mescid-i Haram yanında kendileriyle anlaştıklarınız” (Tevbe, 7) dendiğinde, kiminle yapılmış nasıl bir anlaşmadan söz edildiğini anlamak için de yine hadislere ve sirete bakmak zorunludur. “Ebu Leheb”in kim olduğunu, namaz kılma fiilinin nasıl gerçekleştirileceğini, tavafın nasıl yapılacağını, haram ayların hangileri olduğunu ve daha pek çok detayı anlamak için de, hem sünneti hem de o dönemde Arabistan’da egemen olan kültürü bilmek gerekir; bunu bize aktaran en zengin kaynak da yine hadisler ve sirettir. Hemen şunu da belirteyim: Kur’an hükümlerini anlamak için o hükmün hangi olay üzerine indiğini (yani sebeb-i nuzülünü) anlamak, hükmü o olayla sınırlamak anlamına gelmez. Aksine, hükümler evrenseldir. Zaten İslam geleneğinde bu konuda bir konsensüs vardır. Ancak bu evrenselliği doğru uygulamak için, sadece ayetin lafzına değil, aynı zamanda ardındaki İlahi maksada da dikkat etmek gerekir ki, bu ikincisini anlayabilmek için ayetin indiği ortamın şartlarını bilmek zorunludur. Bu yapılmadığında, yani ayetler esbab-ı nuzül ve sünnet bağlamından koparılıp “serbestçe” kullanıldığında – ki “sadece Kur’an” yaklaşımı bunu savunmaktadır – ayetlerin insani maksatlara göre suistimal edilmesi tehlikesi doğar. Özellikle çağımızda bu suistimalin pek çok örneğini görmekteyiz. Kendince “İslam devrimi” yapmaya karar veren bir militan “Zulmetmekte olanlar, nasıl bir inkılaba uğrayıp devrileceklerini pek yakında bileceklerdir” ayetini (Şuara, 227) bir slogan gibi kullanmakta; kendisinden farklı düşünen bir Müslümana öfkelenen bir başkası, ona karşı “münafık” ayetlerini yöneltebilmektedir. İslam adına terör uygulayan silahlı grupların da Kur’an’daki savaş ayetlerini gelişigüzel kullanıp suistimal ettiklerini görmekteyiz. Dolayısıyla “sadece Kur’an” yaklaşımını, bizzat Kur’an’ın doğru anlaşılmasına engel olabileceğinden endişe ettiğim için, problemli buluyorum. Bu yaklaşımın problemli oluşu ise, hadislerin problemsiz olduğu anlamına gelmemektedir elbette. Başta bunu belirttim. Tüm bunlardan vardığım sonuç ise, ortada çok kolay ve basit bir reçete olmadığıdır. Aslında sorun, bizim 14 asır önce vahyolunmuş ve uygulanmış olan İlahi kitabı, 14 asır sonra yeniden anlamaya çalışmamızdadır. Bu, tabiatı gereği, zor bir iştir; hassas ve temkinli davranmayı gerektirir. Bu iş için hem ciddi bir bilgi birikimi hem de samimiyet ve tevazu gerekmektedir. Son belirttiğim husus, bizi ilk başta belirttiğim konuya döndürür: İslam anlayışımızın mutlak doğru olduğundan emin olamayız. Bu yüzden kendimize her zaman bir hata payı bırakmamız, farklı düşünen Müslümanlara da hoşgörüyle bakmamız gerekmektedir. Hiç unutmamız gereken ilke, İslami gelenekte gayet doğru bir biçimde ifade edilmiştir aslında: En doğrusunu Allah bilir. * Zaten Teslis, İncil dışı bir doktrindir. Dört İncil’in Kur’an’daki tevhid inancına uygun bir okunuşu mümkündür. Teslis’i kabul etmeyen “Ariyanizm” (tarihsel) ve “Üniteryanizm” (modern) gibi Hıristiyan mezhepleri bunun kanıtıdır.
05 May 2006 Posted By : Mustafa Akyol 0 Comments

Related posts

Leave a Reply