<?xml version="1.0" encoding="utf-8"?>
<feed version="0.3" xmlns="http://purl.org/atom/ns#" xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/" xml:lang="en">
<title>Mustafa Akyol</title>
<link rel="alternate" type="text/html" href="http://www.mustafaakyol.org/" />
<modified>2008-05-14T07:51:14Z</modified>
<tagline>Mustafa Akyol&apos;un Tüm Yazıları - Din, Politika, Bilim ve Kültür Üzerine</tagline>
<id>tag:www.mustafaakyol.org,2008://1</id>
<generator url="http://www.movabletype.org/" version="3.35">Movable Type</generator>
<copyright>Copyright (c) 2008, Mustafa Akyol</copyright>
<entry>
<title>Türk Okullarının Türk Düşmanları</title>
<link rel="alternate" type="text/html" href="http://www.mustafaakyol.org/arsiv/2008/05/turk_okullarinin_turk_dusmanlari.php" />
<modified>2008-05-14T07:51:14Z</modified>
<issued>2008-05-14T07:49:25Z</issued>
<id>tag:www.mustafaakyol.org,2008://1.1360</id>
<created>2008-05-14T07:49:25Z</created>
<summary type="text/plain">[14 Mayıs 2008 tarihli Star gazetesinde yayınlandı] New York Times, dünyanın en itibarlı ve etkili gazetelerinden biri, belki de birincisidir. Bu gazeteye manşet olacak derecede önemli bir “eğitim hareketi” kurmak da, herhalde dünyanın en zor işlerinden olmalı. Ama Türkiye’de tam...</summary>
<author>
<name>Mustafa Akyol</name>

<email>akyol@mustafaakyol.org</email>
</author>
<dc:subject>Din, Devlet ve Laiklik</dc:subject>
<content type="text/html" mode="escaped" xml:lang="en" xml:base="http://www.mustafaakyol.org/">
<![CDATA[<p>[14 Mayıs 2008 tarihli <a target="_blank" href=" http://www.stargazete.com/index.asp?haberID=158118">Star</a> gazetesinde yayınlandı]</p>

<p>New York Times, dünyanın en itibarlı ve etkili gazetelerinden biri, belki de birincisidir. Bu gazeteye manşet olacak derecede önemli bir “eğitim hareketi” kurmak da, herhalde dünyanın en zor işlerinden olmalı. Ama Türkiye’de tam da bunu başarmış birileri var: Fethullah Gülen hareketi. <br />
</p>]]>
<![CDATA[<p>Günlük gazeteleri izliyorsanız, sözünü ettiğim haberin haberini görmüş olmalısınız. 4 Mayıs tarihli New York Times’daki “Türk Okulları Pakistan’a Daha Mutedil Bir İslam Vizyonu Sunuyor” başlıklı uzun hikayeyi kast ediyorum. Gazetenin İstanbul büro şefi Sabrina Tavernise’nin ve tecrübeli muhabir Şebnem Arsu’nun imzasını taşıyan haber, katı ve bağnaz bir din anlayışının epey yaygın olduğu Pakistan’da Gülen hareketinin açtığı okulların hem dindar hem de modern bir nesil yetiştirdiğini anlatıyordu.</p>

<p>Biz duya duya belki alıştık, ama bu “Türk okulları” gerçekten de muazzam bir proje. 91 ayrı ülkede 300’den fazla okul açmak ve bunların hepsini de başarıyla yaşatmak, şapka çıkarılacak bir iş. Fransa’da yaşayan bir dostum, bu okulların şöhretiyle Paris’in çok pahalı bir restoranındaki bir iş yemeğinde bile karşılaşmış. Bir süre Madagaskar’da yaşamış bir Fransız iş adamı, kendisine, “Çocuklarımızı oranın en iyi okuluna göndermek istediğimizde bize Türklerin idare ettiği bir okulu tavsiye ettiler” demiş. “Etkilendim” diye de eklemiş.</p>

<p>Bu, az şey değil. Türkiye deyince epey bir Avrupalı’nın aklına “Ermeni soykırımı”, darbeler, işkence ve bilumum insan hakkı ihlâlleri gelir. Son dönemde de 301 davaları, Hıristiyan cinayetleri veya tecavüz vakaları geliyor. “Türkiye’den iyi şeyler de çıkıyor” dedirten az şey var. Bunlardan biri de, belli ki, “Türk okulları.”</p>

<p>Ama ne gariptir ki bu Türk okullarının en büyük muhalifleri yine Türkler. Öyle ki bazıları, bu kurumları ziyaret etmeyi “parti kapatma” ve “siyasi yasak getirme”nin gerekçesi bile sayıyor. Medyanın malum köşeleri ise, okulları kötülemekle hızını alamıyor, bunlar hakkında olumlu şeyler yazan Batı basınını da suçluyor. Zaten Sabrina Tavernise, aynı AB Komisyoneri Olli Rehn gibi, Türkiye’deki “katı laiklik”ten bahsettiği için bir süredir boy hedefi. </p>

<p>Ne enteresan değil mi? “Katı laik”likten eleştiri alanlar, “vay, siz misiniz bizim laikliğimize dil uzatanlar” diye küplere biniyor, bu eleştiriyi getirenleri “dincilere satılmakla” suçluyor, yani aslında kaskatı olduklarını fiilen ispat ediyorlar. Öz eleştiri yapmak, “acaba gerçekten bizim modelimizde bir gariplik var mı” demek, akıllarına hiç gelmiyor.</p>

<p>Sorunun kökeni, Türk seçkinlerinin beynine kazınmış olan “din fobisi”. Bu öğretiyle yoğrulmuş standart bir Türk, dinin sadece “vicdanlarda” kalması gerektiğine, toplumu etkilemesi durumunda ise “karanlığa gömüleceğimize” sorgusuz-sualsiz iman ediyor. Bu öğretiye göre toplumda hiç bir dini hareket olmamalı, hele de bunlar eğitim kurumları açarak “yükselen yeni nesil”e yön vermemeli. Eğer din lazımsa bile, devlet onu gerektiği şekilde, gerektiği kıvamda topluma verir. Devlet zaten her şeyi bilir.</p>

<p>Bu zihniyet Türkiye dışında da vardır; ama sadece ideolojik dikta rejimlerinde. Demokratik Batı toplumlarında ise din toplumsal yaşamın her alanında kendini ifade edebilir. Örneğin her dini kurum ve cemaat kendi eğitim kurumunu oluşturabilir. Hele de Amerika’da laik devlet okullarının yanında sayısız Hıristiyan, Yahudi ve hatta İslami kolej vardır. Zaten bildiğiniz ünlü üniversitelerin çoğu din kökenlidir. Princeton Üniversitesi’nin ambleminde hala “Dei sub numine viget”, yani, “Tanrı’nın kudreti altında yükselir” diye yazar. Türkiye’de böyle bir cümle yazsanız bir üniversitenin tabelasına, artık yargı darbesine mi gerekçe olur, Sincan’da tank gösterisine mi, varın siz düşünün...<br />
</p>]]>
</content>
</entry>
<entry>
<title>Demek ki Konuşunca Oluyormuş</title>
<link rel="alternate" type="text/html" href="http://www.mustafaakyol.org/arsiv/2008/05/demek_ki_konusunca_oluyormus.php" />
<modified>2008-05-12T09:08:56Z</modified>
<issued>2008-05-12T08:00:29Z</issued>
<id>tag:www.mustafaakyol.org,2008://1.1359</id>
<created>2008-05-12T08:00:29Z</created>
<summary type="text/plain">[12 Nisan 2008 tarihli Star gazetesinde yayınlandı] Son bir kaç haftadır Kuzey Irak’ta iyi gelişmeler var. Önce, Bağdat’a giden Başbakanlık Özel Danışmanı Ahmet Davudoğlu ve Irak Özel Temsilcisi Murat Özçelik, Kürdistan Bölgesel Yönetimi’nin (KBY) başbakanı Neçirvan Barzani ile görüştü. Ardından...</summary>
<author>
<name>Mustafa Akyol</name>

<email>akyol@mustafaakyol.org</email>
</author>
<dc:subject>Kürt Sorunu</dc:subject>
<content type="text/html" mode="escaped" xml:lang="en" xml:base="http://www.mustafaakyol.org/">
<![CDATA[<p>[12 Nisan 2008 tarihli <a target="_blank" href="http://derinsular.com">Star</a> gazetesinde yayınlandı] </p>

<p>Son bir kaç haftadır Kuzey Irak’ta iyi gelişmeler var. Önce, Bağdat’a giden Başbakanlık Özel Danışmanı Ahmet Davudoğlu ve Irak Özel Temsilcisi Murat Özçelik, Kürdistan Bölgesel Yönetimi’nin (KBY) başbakanı Neçirvan Barzani ile görüştü. Ardından KBY’nin devlet başkanı Mesud Barzani, PKK'ya şiddete son verme çağrısında bulundu. Genelkurmay Başkanı Yaşar Büyükanıt, bunu “olumlu yaklaşım” olarak değerlendirdi. Mesud Barzani de “Türkiye ile aramızda psikolojik engeller kalktı” açıklamasını yaptı. </p>]]>
<![CDATA[<p>Kısacası, bizim çoğunlukla “Kuzey Irak Kürt Yönetimi” dediğimiz, resmi adı ise “Irak Kürdistan Bölgesel Yönetimi” olan siyasi otorite ile Ankara arasında iyi bir diyalog başladı. Bunun, hem PKK’ya karşı ortak tavır anlamında, hem de diğer bir çok yönden, olumlu sonuçlar vermesi olası gözüküyor. Bu işte önemli bir rol oynayan Prof. Davudoğlu ile Elçi Özçelik’i ve katkısı olan diğer herkesi kutlamak lazım. </p>

<p>Oysa çok değil bundan altı ay önce Türk medyasının geniş bir kısmında ve Ankara’daki bazı çevrelerde “gidelim Kuzey Irak’ı vuralım, Barzani’ye ağır bir ders verelim” havası hakimdi. Hükümet, Allah’tan, bu ajitasyona gelmedi. PKK terörüne, bu örgütün tam da isteği gibi bir Türk-Kürt çatışmasıyla değil, diplomasi cephesi ağır basan çok yönlü bir stratejiyle karşılık verdi.  Bush-Erdoğan görüşmesinden Kuzey Iraklı Kürt liderlere önemli bir mesaj çıktı. O günden bu yana da durum iyiye gidiyor.</p>

<p>Yani, demek ki, konuşunca oluyormuş. Demek ki, bir komşunuzla sorun yaşadığınızda, “gelir oraya tepeleriz sizi” diye tehditler savurmak yerine, önce diyalog kurmayı denemek daha akıllıcaymış. </p>

<p>Bunu Türkiye’de çoktandır söyleyenler var aslında. Başta Cengiz Çandar olmak üzere, Irak’ı bilen, Kürt meselesinden anlayan pek çok yorumcu, kuzeydeki yönetimin negatif tavrının bizim tehditkâr ve “adam yerine koymayan” üslubumuza karşı bir tepki olduğunu, durumun diplomasiyle düzeltilebileceğini söylüyor. </p>

<p>Ben de aynı görüşü çeşitli kereler dile getirmiştim. 20 Nisan 2007 tarihli Radikal’deki “Türk Neo-conları Irak Konusunda Yanılıyor” başlıklı yazımda, “sadece terör örgütü PKK ile değil tüm bir ‘Irak Kürtlüğü’ ile savaşmak niyetinde” olanları eleştirmiş ve “Türkiye’nin Kürt vatandaşlarını kucaklayıp Irak Kürtlerine el uzatmak gerektiğini” vurgulamıştım. Dağlıca olayının hemen ardından Star’da yazdığım “PKK’yı Yenmek, ‘Kürtlüğü’ Kazanmak” başlıklı yazımda da şöyle demiştim: “Hem askerlerimizin süngüleri hem de kanaat önderlerimizin söylemleri, PKK’dan başka hiç bir hedefe yönelmemeli; cepheyi genişletmemeli, aksine daraltıp terör örgütüne odaklamalıyız”. </p>

<p>Türkiye’deki malum çevrelerin bu konuda hep katı ve hatta irrasyonel davranmalarının en önemli sebebi, resmi ideolojinin zihinlerimize kazıdığı “Kürdofobi.” Onyıllarca yıl “Kürt” kelimesini duymaya bile tahammülümüz yoktu. Şimdi ona alışmaya başladık, ama bu sefer de “Kürdistan” lafını işitince sigortalar atıyor. </p>

<p>Oysa “Kürtlerin yaşadığı bölge” anlamında coğrafi bir “Kürdistan” en az Selçuklular’dan bu yana var. Osmanlı’da da bu ifade kullanılmış, hatta Tanzimat döneminde bir ara “Kürdistan eyaleti” bile kurulmuştu. Bugün de dünyada bizden başka bu kavramdan rahatsızlık duyan kimse yok gibi.</p>

<p>Elbette bizdeki endişe sebepsiz değil: Irak’taki “Kürdistan”ın varlığını kabul edersek, sınırın kuzeyi için de aynı tanım getirilir diye korkuyoruz. Oysa Türkiye’deki sosyal hareketlilik “Kürdistan” denebilecek bir coğrafyayı büyük ölçüde ortadan kaldırmış durumda. Kürt vatandaşların yarısından fazlası artık batıda yaşıyor ve en büyük “Kürt şehri” İstanbul. </p>

<p>Irak’taki realiteyi reddetmek yerine, Türkiye ile Irak arasındaki bu büyük farkı vurgulamalıyız. Realiteleri reddetmekle bugüne kadar ne elde ettik ki zaten? </p>]]>
</content>
</entry>
<entry>
<title>Ateist Türk Olur</title>
<link rel="alternate" type="text/html" href="http://www.mustafaakyol.org/arsiv/2008/05/ateist_turk_olur.php" />
<modified>2008-05-07T16:19:58Z</modified>
<issued>2008-05-07T16:17:42Z</issued>
<id>tag:www.mustafaakyol.org,2008://1.1358</id>
<created>2008-05-07T16:17:42Z</created>
<summary type="text/plain">[7 Mayıs 2008 tarihli Star gazetesinde yayınlandı] Şair ve yazar İsmet Özel’in Akşam gazetesinden Nagehan Alçı’ya verdiği söyleşi, geçen haftalarda yankı buldu. Özel, özetle, “Ateist Türk olmaz” diyor ve her Türk’ün Müslüman olması gerektiğini, Müslüman olmayanın Türk’ten sayılmayacağını ileri sürüyordu....</summary>
<author>
<name>Mustafa Akyol</name>

<email>akyol@mustafaakyol.org</email>
</author>
<dc:subject>Topluma Eleştiri</dc:subject>
<content type="text/html" mode="escaped" xml:lang="en" xml:base="http://www.mustafaakyol.org/">
<![CDATA[<p>[7 Mayıs 2008 tarihli <a target="_blank" href="http://www.stargazete.com/index.asp?haberID=156843">Star</a> gazetesinde yayınlandı] </p>

<p>Şair ve yazar İsmet Özel’in Akşam gazetesinden Nagehan Alçı’ya verdiği söyleşi, geçen haftalarda yankı buldu. Özel, özetle, “Ateist Türk olmaz” diyor ve her Türk’ün Müslüman olması gerektiğini, Müslüman olmayanın Türk’ten sayılmayacağını ileri sürüyordu.</p>]]>
<![CDATA[<p>Oysa kimlik çok hassas bir meseledir ve bu konuda böylesine genelleyici ve kestirme iddialar savurmak da her zaman yanıltıcıdır. Aslında kimlik, her insanın kendi başına geliştirdiği ve tanımladığı bir şey olduğu için, “falanca Türk sayılır, filanca sayılmaz” gibi kategoriler dayatmak, sadece yanlış değil aynı zamanda kırıcı ve dışlayıcıdır.</p>

<p>Özel’in işaret ettiği Müslümanlık-Türklük bağlantısı, toplumsal düzeyde elbette geçerli. İslamiyet’in Türkiye’nin “çimentosu” olduğunu ben de bu köşede ifade ettim. Bugün Türkiye’deki ana etnik grup olan Türkler’in diğer Müslüman etnik gruplarla büyük ölçüde kaynaşmış olmasında, dinin sağladığı ortak zeminin büyük rolü vardır. Bu zemin olmasa bugün Türkiye çok daha bölünmüş, parçalanmış bir toplum olurdu.  </p>

<p>Ama bu sosyolojik realiteden, “ben Türküm diyen herkes Müslüman olmak zorundadır” gibi despot bir sonuç da çıkarılamaz. Kendini Türkiye’ye vatandaşlık bağıyla bağlayan herkes hukuken Türk olduğu gibi, “kendini Türk hisseden” herkes de kültürel açıdan Türk’tür. İster ateist olsun, ister Hıristiyan, isterse de Yahudi veya “Mecusi”.</p>

<p>İsmet Özel, Ermeni, Rum veya Yahudi gibi gayrimüslim vatandaşların Lozan’da “azınlık” olarak tanındığına haklı olarak işaret ediyor. Bu vatandaşlarımız, dinlerinin yanında özgün bir dil ve kültüre de sahip oldukları için belki gerçekten de “azınlık” sayılmalıydılar. Bu, Osmanlı’daki “millet sistemi”nin de devamıydı bir anlamda. Ama toplum dinamik bir şey ve giderek değişiyor. Bugün eski cemaat duvarları epey incelmiş durumda. Acaba hala kaç Musevi Ladino konuşuyor? Dahası bugün Müslüman ana-babadan doğmuş, anadili Türkçe olan, “Türkü” dinleyen, ama din değiştirerek Hıristiyanlığı seçmiş vatandaşlarımız var. Onları ne yapacaksınız? “Yabancı” diye ötekileştirecek misiniz? Malatya katliamı gibi korkunç vahşetlerin kökeninde bu zihniyet yatmıyor mu? </p>

<p>Söz konusu “ben Türk’e Türk demem Müslüman olmayınca” mantığına, hak ve özgürlükler adına karşı çıkmak gerektiği gibi, aslında İslamiyet adına da muhalefet etmek gerek. Çünkü bu yaklaşımdan, “Müslüman kalmalısınız, çünkü Türklük onu gerektirir” gibi bir anlam çıkıyor. Oysa insanlar Türklük, Araplık ve başka herhangi bir dünyevi kimlik öyle gerektirdiği için değil, “iman ettikleri” için Müslüman olmalıdır. İyi Müslüman olmanın kriteri, İsmet Özel’in dediği gibi “kafirle çatışmayı göze almak” değil, Allah’a, kitaplarına, peygamberlerine ve “amentü”deki diğer esaslara inanmaktır. </p>

<p>Bir başka deyişle, İslamiyet elbette Türkiye’deki “milletleşme” sürecine çok önemli bir zemin sağlamıştır; ama İslamiyet’i tanımlayan şey bu “dünyevi” işlevi değildir. Dahası İslamiyet, gerektiğinde, yani kendi ahlaki esaslarına aykırı düştüğü noktada, bu “milletleşme” sürecinin aşırılıklarına karşı koyabilir. Örneğin birileri “homojen millet” yaratma sevdasıyla gayrimüslim vatandaşların haklarına ve hatta canlarına el uzatırsa, buna ilk karşı koyacaklar dindar Müslümanlar olmalıdır. </p>

<p>Bakın size bir örnek: Bugün dünyada Araplar kadar İslam’la birlikte anılan bir başka millet yok gibi. Ama yüzyıllardır “Hıristiyan Araplar” diye de bir olgu var. Bunlardan biri olan Mısırlı Hıristiyan Butros Gali, hatırlarsınız, Birleşmiş Milletler genel  sekreteri bile olmuştu. Hıristiyan Arap oluyorsa, Hıristiyan veya ateist Türk niye olmasın? Böylesi farklılıklar bizim için “tehdit” değil, zenginlik olacaktır. </p>]]>
</content>
</entry>
<entry>
<title>Jakobenizm’i ‘Jurnallemek’</title>
<link rel="alternate" type="text/html" href="http://www.mustafaakyol.org/arsiv/2008/05/jakobenizmi_jurnallemek.php" />
<modified>2008-05-05T08:19:47Z</modified>
<issued>2008-05-05T08:18:18Z</issued>
<id>tag:www.mustafaakyol.org,2008://1.1357</id>
<created>2008-05-05T08:18:18Z</created>
<summary type="text/plain">[5 Mayıs 2008 tarihli Star gazetesinde yayınlandı] Geçen hafta bir köşeyazarı beni “Türkiye’yi Amerika’ya jurnallemekle” suçladı. Sebep, bir ay kadar önce The Wall Street Journal gazetesinde yayınlanan bir makalemde AK Parti’ye yönelik kapatma davasını anti-demokratik bir girişim olarak yorumlamamdı. Benzeri...</summary>
<author>
<name>Mustafa Akyol</name>

<email>akyol@mustafaakyol.org</email>
</author>
<dc:subject>Din, Devlet ve Laiklik</dc:subject>
<content type="text/html" mode="escaped" xml:lang="en" xml:base="http://www.mustafaakyol.org/">
<![CDATA[<p>[5 Mayıs 2008 tarihli <a target="_blank" href=" http://www.stargazete.com/index.asp?haberID=156463">Star</a> gazetesinde yayınlandı]</p>

<p>Geçen hafta bir köşeyazarı beni “Türkiye’yi Amerika’ya jurnallemekle” suçladı. Sebep, bir ay kadar önce The Wall Street Journal gazetesinde yayınlanan bir makalemde AK Parti’ye yönelik kapatma davasını anti-demokratik bir girişim olarak yorumlamamdı. Benzeri ithamlara daha önce de bir kaç marjinal “ulusalcı” yayında hedef olmuştum. Bu nedenle, sadece teorik düzeyde de olsa, iki çift laf etmekte fayda var.<br />
</p>]]>
<![CDATA[<p>Malum, Türkiye’nin geçmişi ve bugününe dair toplumda çok farklı algılar var. Özellikle “Jakobenizm” diye de andığımız otoriter devlet geleneği konusunda zıt görüşler mevcut. Bazıları için bu gelenek, bizi karanlıklardan aydınlığa çıkaran, çağdaşlaştıran, ve “geriye gitmekten” koruyan harika bir sistem. Ama bazılarımızın gözünde Jakobenizm bu kadar iyi bir şey değil. Türkiye’ye modernleşme anlamında önemli katkılar sağlamış olsa bile, bir taraftan da çok can yakmış, haksızlık ve adaletsizlikler yaratmış bir proje. Dahası, giderek de daha katı ve bağnaz hale geliyor ve bir çok alanda ülkenin önünü tıkıyor. </p>

<p>Gelin, çok kaba bir genelleme yapalım ve Jakobenizm’den memnun olanlara “Beyaz Türkler,” diğerlerine ise “Öteki Türkler” diyelim. Beyaz Türkler, onyıllardır, devlete ve toplumdaki önemli güç merkezlerine egemen olageldiler. Ancak bunun ötesinde kritik bir avantajları daha vardı: Batı dünyasının Türkiye algısına da hakimdiler. Memlekette Avrupa görüp Amerika turlamış olanlar neredeyse sadece onlardı. Ve Türkiye’yi kendi bildikleri gibi anlatıyorlardı herkese. </p>

<p>Fakat zamanla durum değişmeye başladı. “Öteki Türkler” de dünyaya açılmaya, Türkiye’nin hikayesini farklı bir açıdan yazmaya başladılar. Bu ise Beyaz Türkler’i epey kızdırdı, hala da kızdırıyor. “Türkiye’yi yanlış tanıtıyorsunuz, ülkemizi jurnalliyorsunuz” diyorlar. Oysa eğer “jurnallenen”, daha doğrusu “ipliği pazara çıkarılan” bir şey varsa, o Türkiye değil, Jakobenizm. </p>

<p>Bazı okurlar, “iyi de memleket meselelerini dış dünyada konuşmaya ne gerek var” diye sorabilir. Gerek var, çünkü Türkiye dünyadan izole değil; dışarının Türkiye algısı buradaki otoriterizm-demokrasi ikilemini epey etkiliyor. Zaten tam da o yüzden, içerde ateşli şekilde “ulusalcılık” yapanlar, Cengiz Çandar’ın son günlerde isabetle işaret ettiği gibi, dışarda hiç ulusalcı davranmıyor, aksine yerel darbeye küresel destek devşirmeye çalışıyorlar. Ankara’da konuşunca anti-Amerikan kesilen Onur Öymen’in, bir yandan da Amerikalıları türbanın “Nazi sembolü” olduğuna ikna etmeye çalışması, boşuna değil.</p>

<p>Peki dış dünyada Jakobenizm’i pazarlamak serbestse eleştirmek niye suç olsun? Sanırım burada sorun, işin ucunun biraz “devlet”e dokunması. Geçenlerde bu kaygıyı taşıyan bir okurdan (kendini “75 yaşında bir hekim” olarak tanımlayan bir beyefendiden) “kol kırılır, yen içinde kalır” ilkesini hatırlatan bir eleştiri mesajı aldım. Bunu, “darbe olur, demokrasi çiğnenir, ama yurt içinde kalır, devlet yabancıların önünde eleştirilmez” diye de okuyabilirsiniz.</p>

<p>Ben öyle düşünmüyorum. Ve sanırım buradaki ayrımın kökeninde, sahip olduğumuz farklı değerler yatıyor. Eğer sizin gözünüzde “devlet” en yüce değer ise (yahut onu “yaşam biçiminiz”in güvencesi saydığınız için yüceltiyorsanız), devlete halel getirmemek için başka her şeyi “yen içinde” bırakabilirsiniz. Ama benim de benimsediğim bir başka fikre göre, asıl yüce olan şey, adalet, hak ve özgürlük gibi değerlerdir. Devletler ise, bu değerlere gösterdikleri saygı ölçüsünde övgüye veya yergiye layık olur. Bu devletlerden birine vatandaşlık bağı ile bağlı olmak da, sadece onu söz konusu değerlere saygılı hale getirmek için daha çok çaba harcamayı gerektirir.</p>

<p>Ülkemizdeki tartışmaları biraz bu zemine çeksek, yani değerlerimizi konuşmaya başlasak, epey yol alabiliriz. Ama insanları ve olayları tartışmaktan öteye gidemiyoruz çoğunlukla, ne yazık ki... <br />
</p>]]>
</content>
</entry>
<entry>
<title>İnsan Onurunu Kimler Çiğner?</title>
<link rel="alternate" type="text/html" href="http://www.mustafaakyol.org/arsiv/2008/04/insan_onurunu_kimler_cigner.php" />
<modified>2008-05-03T13:58:44Z</modified>
<issued>2008-04-30T07:48:43Z</issued>
<id>tag:www.mustafaakyol.org,2008://1.1356</id>
<created>2008-04-30T07:48:43Z</created>
<summary type="text/plain">[30 Nisan 2008 tarihli Star gazetesinde yayınlandı] Anayasa Mahkemesi Başkanı Sayın Haşim Kılıç’ın, kurumunun 46. yıldönümü nedeniyle düzenlenen törende yaptığı konuşma, ayakta alkışlanmaya değer bir metindi. En vurucu noktası da kanımca şu cümleydi: “İnsan onuruna saygı, insanın ne olacağına ve...</summary>
<author>
<name>Mustafa Akyol</name>

<email>akyol@mustafaakyol.org</email>
</author>
<dc:subject>Din, Devlet ve Laiklik</dc:subject>
<content type="text/html" mode="escaped" xml:lang="en" xml:base="http://www.mustafaakyol.org/">
<![CDATA[<p>[30 Nisan 2008 tarihli <a target="_blank" href=" http://www.stargazete.com/index.asp?haberID=155566">Star</a> gazetesinde yayınlandı] </p>

<p>Anayasa Mahkemesi Başkanı Sayın Haşim Kılıç’ın, kurumunun 46. yıldönümü nedeniyle düzenlenen törende yaptığı konuşma, ayakta alkışlanmaya değer bir metindi. En vurucu noktası da kanımca şu cümleydi: “İnsan onuruna saygı, insanın ne olacağına ve nasıl olacağına kendisinin karar vermesini gerektirir."</p>

<p>Bu, yani “bireyin kendi kaderini tayin hakkı”, özgürlüğün temelidir. Bütün dikta rejimlerinin ortak özelliği de bu hakkı yok etmektir.</p>]]>
<![CDATA[<p>Örneğin komünist rejimler bireylerin mallarına ve mülklerine el koyar, onları istemedikleri işlere koşar, dahası fikir ve inançlarından dolayı cezalandırır. Dinci diktatörlükler ise, kendi din anlayışlarını bireylere zorla dayatır. Mesela Suudi Arabistan’da namaz vakti geldiğinde insanları zorla camiye gönderen “din polisleri” vardır. Yani Suudi vatandaşlarının “ibadet etmeme özgürlüğü” yoktur, aynen “başını bağlamama” özgürlüğünden mahrum bırakılan İran kadınları gibi.</p>

<p>Bu dinci  diktatörlükler “dine hizmet ettikleri” iddiasındadır. Oysa uyguladıkları baskı, dinin ve özellikle de İslam’ın özünde var olan “gönüllülük” ilkesini ayaklar altına almaktadır. Camiye gidip namaz kılmanız, ancak bunu gönüllü olarak yapıyorsanız bir anlam ifade eder. Polis zoruyla elde edilen şey ise dindarlık değil, ikiyüzlülüktür. Ve bu yüzden modern çağda İslam’ın en iyi yaşanacağı siyasi düzen, belirli bir din yorumunu dayatacak bir “İslami rejim” değil, tüm bireylere özgürlük sağlayacak liberal demokrasidir.</p>

<p>Ancak özgürlüğü sadece “dinciler” tehdit etmez. Onların tam aksi yönünde “laikçi” despotlar da vardır. Bunlar, “İslami yaşam tarzı” dayatan dincilerin aksine, “laik yaşam tarzı” dayatır. Örneğin kadınları başlarını örtmeye değil, açmaya zorlarlar.</p>

<p>Türkiye’deki sorun, malum, bu ikincisi. Yani laikçi despotizm. Türk insanının “ne olacağına ve nasıl olacağına kendisinin karar vermesine” engel olanlar, en başta bu zihniyetin temsilcileri. Ancak bu işi usturubuyla yapıyorlar. Kalkıp da açıkça “biz özgürlükleri çiğniyoruz, bireylerin tepesine biniyoruz” demiyorlar. Onun yerine “bireyleri dogmalardan kurtarıyoruz” diyorlar.</p>

<p>Başörtülü kadınlar veya diğer muhafazakarlar için ileri sürülen “onların beyinleri küçük yaşta yıkanıyor, ne yaptıklarını bilmiyorlar” argümanı, bu usturuplu despotizmin bariz bir örneği. Bu argümanı öne süren “çağdaş” kadın ve erkekler de muhtemelen kendi aile ve çevrelerinden edindikleri dünya görüşü ve yaşam biçimini izliyor. Ama nedense onlarınki “beyni yıkanmışlık” olmuyor da, ötekilerinki oluyor. </p>

<p>Bu “bilmişlik”, tüm despotların ortak özelliğidir. Komünist dikta rejimleri, “kapitalizm tarafından aldatılmış bireylerin yeniden bilinçlendirilmesini” hedefler. Dinci dikta rejimleri de, “sapıtmış insanları doğru yola döndürme” iddiasındadır. </p>

<p>Bizim rejimimiz ise tüm vatandaşları “çağdaşlaştırma” iddiasında. Çağdaşlığın ne olduğunu ve oraya nasıl varılacağını da kendisi belirliyor. Bir önceki cumhurbaşkanımız, hepimizin “laik birey” olması gerektiğini buyurmuş, laik bireyi de “inancının dünya yaşamını etkilemesine izin vermeyen birey” diye tarif etmişti. “Size ne kardeşim benim dünya yaşamımdan” deme hakkınız yok. Rejim bekçileri sizin için neyin doğru olduğuna sizin adınıza karar veriyor!</p>

<p>Bunu da “ilerleme” için yaptıklarını söylüyorlar. Oysa bakın, 20. yüzyılın büyük beyinlerinden biri olan Amerikalı iktisat teorisyeni Milton Friedman şöyle diyor: </p>

<p>“İlerlemenin yolunu açacak tek düzen, devletin rolünün, kendi hedefleri doğrultusunda uğraşan bireylere özgürlük sağlamakla sınırlı olduğu bir sistemdir.”</p>

<p>Kısacası iyi devlet, gölge etmeyen devlettir. Hem “insan onuru” hem de “ilerleme” için.<br />
</p>]]>
</content>
</entry>
<entry>
<title>‘Dünya İşleri’ ve Laiklik Klişeleri</title>
<link rel="alternate" type="text/html" href="http://www.mustafaakyol.org/arsiv/2008/04/dunya_isleri_ve_laiklik_kliseleri_1.php" />
<modified>2008-04-28T07:54:46Z</modified>
<issued>2008-04-28T07:40:01Z</issued>
<id>tag:www.mustafaakyol.org,2008://1.1355</id>
<created>2008-04-28T07:40:01Z</created>
<summary type="text/plain">[28 Nisan 2008 tarihli Star gazetesinde yayınlandı] Türkiye’de onyıllardır çiğnenen bir sakız vardır: Laikliğin “din ve dünya işlerinin ayrılması” olduğu söylenir. En son Rahşan Ecevit de Milliyet’ten Fikret Bila’ya verdiği röportajda bu klişeyi tekrarlamış. Oysa bu son derece yanlış bir...</summary>
<author>
<name>Mustafa Akyol</name>

<email>akyol@mustafaakyol.org</email>
</author>
<dc:subject>Din, Devlet ve Laiklik</dc:subject>
<content type="text/html" mode="escaped" xml:lang="en" xml:base="http://www.mustafaakyol.org/">
<![CDATA[<p>[28 Nisan 2008 tarihli <a target="_blank" href=" http://www.stargazete.com/index.asp?haberID=155220">Star</a> gazetesinde yayınlandı]</p>

<p>Türkiye’de onyıllardır çiğnenen bir sakız vardır: Laikliğin “din ve dünya işlerinin ayrılması” olduğu söylenir. En son Rahşan Ecevit de Milliyet’ten Fikret Bila’ya verdiği röportajda bu klişeyi tekrarlamış.</p>

<p>Oysa bu son derece yanlış bir laftır. Gerçekte laiklik, din ve devletin ayrılmasıdır. Anayasa’nın 24. maddesi de zaten laikliğin “devletin düzeninin dine dayandırılmaması” olduğunu belirtir.</p>

<p>Peki “devletin düzeni”nden başka “dünya işi” yok mu? <br />
</p>]]>
<![CDATA[<p><br />
Elbette var!.. Bu ülke üzerinde devletten ayrı olarak “toplum” ve onu oluşturan “bireyler” var. Bunlar isterlerse “dünya işlerini” elbette dine dayandırabilirler. Dindar bir Müslüman, aile hayatından iş yerine kadar her yerde dini kural ve ilkelere titizlikle uyabilir. Türkiye’nin ceza yasalarına aykırı düşecek bir dini uygulama (örneğin “çok eşle evlilik”) elbette kabul edilemez, ama bunun ötesinde her türlü dindarlık tezahürü demokratik bir haktır. </p>

<p>Oysa toplumdaki dindarlık tezahürleri, Türkiye’deki malum çevrelerin “laiklik elden gidiyor” diye habire yaygara koparmalarının en büyük sebebi. </p>

<p>Alın size bir örnek. Milliyet’in spor sayfasında yazan bir yorumcu, gazetesi tarafından manşete taşınan yorumunda şöyle diyor:</p>

<p>“Bir gün bu ülkenin başına (daha) büyük dertler açılırsa, kardeş kardeşe düşmanca davranırsa, rejim sallanır halk yerde yuvarlanırsa, bilin ki, Hakan Şükür’ün bunda çok emeği olacaktır.”</p>

<p>Peki sebep neymiş?.. Hakan Şükür, Fenerbahçe-Galatasaray maçı için “Kutlu Doğum Haftası’na layık bir derbi olsun” demiş. “Peygamberimizin hoşgörüsü”ne atıfta bulunmuş. Yani dindar bir futbolcu olan Hakan Şükür, parçası olduğu bir spor olayına dair kendi ahlaki ve teolojik değerlerine göre bir yorum getirmiş. İster beğenin, ister beğenmeyin. Ama bunun laik rejimle, onun “sallanması”yla hiç bir ilgisi yoktur. Bunun aykırı düştüğü tek şey, Türk seçkinlerinin epey bir bölümünün beynine kazınmış olan “din fobisi”dir.</p>

<p>Tabi bu “din fobisi”ni açıkça ifade etmek pek şık durmuyor. Onun yerine “kutsal din duygularının dünya işlerine karıştırılmaması gerektiği” yönünde vaazlar dinliyoruz. Yani bu zevata göre din o kadar kutsal ki, hiç bir yerde sözünün açılmaması, adının bile asla geçmemesi gerekiyor, öyle mi? İnanmak için epey saf olmak lazım.</p>

<p> Aynı seçkinler bize yüz yıldır “muasır medeniyet” vaazı da veriyorlar, ama onlarınki gibi bir din fobisine Batı’da pek rastlanmıyor. Hatırlar mısınız, ünlü “Rocky Balboa” ringe çıktığında köşesinde dua eder, üstüne bir de haç çıkarırdı. Böyle şeyler karşısında “dincilik yapılıyor” diye küplere binmek ecnebi diyarlarda kimsenin aklına gelmiyor. Çünkü laik devlet, Batı’da, “toplumun dindarsızlaştırılması”na yönelik bir otoriter bir proje değil, dindar olanın da olmayanın da özgürce yaşamasını ve kendini ifade etmesini hedefleyen demokratik bir ilke. </p>

<p>Ama zaten bizimkiler Batı’yı da doğru dürüst tanımıyorlar. Rahşan Ecevit Fikret Bila’ya “grupların inançlarını her yerde istedikleri gibi yaşama istekleri batıda mezhep savaşlarına sebep olmuş ve yüzlerce yıl kan ve gözyaşı akmıştır” diye bir inci döktürüyor. Gerçekte mezhep savaşlarının sebebi, tek bir mezhebin herkese dayatılması çabasıdır. İşin çözümü ise tam da “grupların inançlarını her yerde istedikleri gibi yaşama istekleri”nin tatmininde bulunmuş, dini ve felsefi çoğulculuk kabul edilerek bunun zemini sağlanmıştır.</p>

<p>Dünyadan işte böyle bihaber yaşayan “ilericiler”imizin tüm dindarları “gerici”likle suçlaması ise şaka gibi. Ne gariptir ki bu dindarlar siyasete girince AB sürecini hızlandırıyor, iş kurunca “Anadolu kaplanı”, futbol oynayınca da gol kralı olabiliyorlar. Ama bunların hiç önemi yok. Mühim olan dinden olabildiğince uzak durmak ve bir de Onur Öymen’in buyurduğu gibi “baloda dans etmeyi bilmek”. </p>

<p>O anlı-şanlı “çağdaşlık” projemizin geldiği nokta, işte böyle trajikomik bir şey... <br />
</p>]]>
</content>
</entry>
<entry>
<title>Külyutmaz Laikçiler</title>
<link rel="alternate" type="text/html" href="http://www.mustafaakyol.org/arsiv/2008/04/kulyutmaz_laikciler.php" />
<modified>2008-04-23T11:04:05Z</modified>
<issued>2008-04-23T04:00:48Z</issued>
<id>tag:www.mustafaakyol.org,2008://1.1353</id>
<created>2008-04-23T04:00:48Z</created>
<summary type="text/plain">[23 Nisan 2008 tarihli Star gazetesinde yayınlandı] Yazı yazmanın hoş getirilerinden biri okur yorumları. Bu yorumlar hem yazdıklarınızın nasıl karşılandığını gösteriyor, hem de ülkenin “zihinsel haritası”na dair ipuçları veriyor. Benim bu ipuçlarından çıkardığım sonuç şu: Ülkemizde analitik düşünen, dolayısıyla argümanları...</summary>
<author>
<name>Mustafa Akyol</name>

<email>akyol@mustafaakyol.org</email>
</author>
<dc:subject>Din, Devlet ve Laiklik</dc:subject>
<content type="text/html" mode="escaped" xml:lang="en" xml:base="http://www.mustafaakyol.org/">
<![CDATA[<p>[23 Nisan 2008 tarihli <a target="_blank" href=" http://www.stargazete.com/yazarlar.asp ">Star</a>  gazetesinde yayınlandı]</p>

<p>Yazı yazmanın hoş getirilerinden biri okur yorumları. Bu yorumlar hem yazdıklarınızın nasıl karşılandığını gösteriyor, hem de ülkenin “zihinsel haritası”na dair ipuçları veriyor. Benim bu ipuçlarından çıkardığım sonuç şu: Ülkemizde analitik düşünen, dolayısıyla argümanları anlayan, nüansları gören pek çok insan var. Ancak sadece “ezber” tekrar eden, düşünmek yerine slogan atanlar da var. Hem de mebzul miktarda.</p>]]>
<![CDATA[<p>Bu ikinci tip yorumcuların epey bir kısmının kendini “çağdaş”, “ilerici”, “aydın” vs. sanmaları ise enteresan. Bunlar, en çok, Türkiye’deki nev-i şahsına münhasır laiklik anlayışının muasır medeniyetteki “demokratik laikliğe” uymadığını, demokratik olmayan laikliğin de “laik dikta”dan başka bir şey doğurmayacağını anlatan yazılara kızıyor. İşte bu gibi yorumculardan son dönemde şu tip mesajları çok alıyorum:</p>

<p>“Yalanlarınla bizi aldatabileceğini mi sanıyorsun? Avucunu yalarsın!”<br />
“Bizim bu masallara karnımız tok! Çocuk mu sanıyorsun bizi?”<br />
“Biz bunları yemeyiz... Boşuna uğraşma!”</p>

<p>“Ne dersen de, bizi kandıramazsın” diye tepinen bu yorumcular, aslında farkında olmadan “biz o kadar fanatiğiz ki, ne dersen de, bize işlemez” demiş oluyorlar. Çünkü getirdikleri bir karşı-argüman, dayandıkları farklı bir veri yok. Sadece öfke dolu cümleler döktürüyorlar.</p>

<p>Kanımca bu “patoloji”nin temelinde iki sebep var. Birincisi, bizde “laik Cumhuriyet”in epey bir insan için “seküler bir din” haline gelmiş olması. (AB Komisyonu Başkanı Jose Barroso da önceki hafta nazikçe bunu ima etti.) Onlar için “laik Cumhuriyet” insanlara kendi değerlerine göre yaşama imkanı verecek bir “siyasi sistem” değil. Aksine, “laik Cumhuriyet”in kendisi, başka her şeyin uğrunda feda edileceği yüce bir değer. Bu kutsal varlık, müminlerine yaşam sevinci ve var olma amacı kazandırıyor, kutsal mekanlarını tavaf edenleri maneviyatla dolduruyor.</p>

<p>Bu “aşk ve vecd” dolu psikoloji, rasyonel tartışma zeminini ortadan kaldırıyor. Laiklik hakkındaki farklı görüşler, radikal İslamcıların kullandığı “tekfir” mekanizmasında olduğu gibi, susturulması gereken “yalanlar” olarak algılanıyor. </p>

<p>Patolojinin ikinci sebebi ise, “entelektüel seviye” sorunu. Bizdeki “laik fundamentalistler”, kendilerini pek “aydın” sansalar da, aslında dünyadaki standartların çok altındalar. Hem geleneksel hem de modern çağ hakkında bildikleri, tornasından çıktıkları resmi ideolojinin kendilerine ezberlettiğinden ibaret. Zaten resmi ideoloji de “fazla bir şey bilmenize gerek yok, Atatürk ilkeleri neyinize yetmiyor” demeye getiriyor. Günümüz dünyasını anlamak için günümüzün kaynaklarını değil, Atatürk döneminin metinlerini okuyor, bol bol “Nutuk” hatmediyor, oradan “analoji”ler çıkarmaya çalışıyorlar. </p>

<p>Türk medyasının bazı organları, söz konusu “entelektüel seviye” sorununu izlemek için iyi bir kaynak. Nice gazetemiz var ki, güzel kadınların bikinili (yahut bikinisiz) resimlerini basmakla “çağdaşlığını” kanıtladığı inancında. Ama aynı gazetelerin haber ve yorumlarından etnik milliyetçilik, şovenizm ve demokrasi düşmanlığı sızıyor. Bunlar, Batı’dan gelen demokrasi ve özgürlük mesajlarını da hayretle karşılıyorlar. Örneğin Barroso, “Nasıl bir dini zorla dayatmak mümkün değilse, aynı şekilde sekülerlik ya da laiklik de zorla dayatılamaz” demiş. Vatan gazetesi bu sözü “AB’nin bu uyarısı çok tartışılır!” diye sürmanşet atarak veriyor. Anlaşılan Vatan’ın manşetlerini yazan her kimse, pek şaşırmış “laiklik dayatılamaz” lafına. Dayatmanın dini olunca kötü, lâ-dini olunca iyi olduğunu sanıyormuş, belli ki, bu yaşına kadar.</p>

<p>Böylesi bir “elit kesim” ile Türkiye’nin işi çok zor...</p>]]>
</content>
</entry>
<entry>
<title>Jakobenizm Amerika’da!</title>
<link rel="alternate" type="text/html" href="http://www.mustafaakyol.org/arsiv/2008/04/jakobenizm_amerikada.php" />
<modified>2008-04-22T14:43:59Z</modified>
<issued>2008-04-21T13:14:20Z</issued>
<id>tag:www.mustafaakyol.org,2008://1.1352</id>
<created>2008-04-21T13:14:20Z</created>
<summary type="text/plain">[21 Nisan 2008 tarihli Star gazetesinde yayınlandı] WASHINGTON – Geçen Perşembe günü ABD’nin başkentindeki düşünce kuruluşlarının en hatırı sayılanlardan biri olan Brookings Enstitüsü’nde bir panele katıldım. Washington’daki “Türkiye uzmanları” arasında kanımca en objektif ve omurgalı isim olan Ömer Taşpınar’ın düzenlediği...</summary>
<author>
<name>Mustafa Akyol</name>

<email>akyol@mustafaakyol.org</email>
</author>
<dc:subject>Din, Devlet ve Laiklik</dc:subject>
<content type="text/html" mode="escaped" xml:lang="en" xml:base="http://www.mustafaakyol.org/">
<![CDATA[<p>[21 Nisan 2008 tarihli <a target="_blank" href="http://www.stargazete.com/index.asp?haberID=153927">Star</a> gazetesinde yayınlandı]</p>

<p>WASHINGTON – Geçen Perşembe günü ABD’nin başkentindeki düşünce kuruluşlarının en hatırı sayılanlardan biri olan Brookings Enstitüsü’nde bir panele katıldım. Washington’daki “Türkiye uzmanları” arasında kanımca en objektif ve omurgalı isim olan Ömer Taşpınar’ın düzenlediği ve yönettiği panel, “Türkiye’nin Yeni Anayasal Krizi: Yargısal Bir Darbe mi?” başlığını taşıyordu. Konuşmacı olarak da üç kişi vardı: “Sivil anayasa taslağı”nın yazarlarından biri olan Gazi Üniversitesi’nden hukuk profesörü Levent Köker, ben, ve takdime hiç ihtiyaç duymayan bir şahsiyet: Mümtaz Soysal.</p>]]>
<![CDATA[<p>“Mümtaz hoca” kuşkusuz çok saygıdeğer, çok birikimli ve çok da beyefendi bir insan. Nitekim hem kendisiyle hem de Prof. Köker gibi yine çok saygın bir akademisyenle aynı “sahne”yi paylaşmanın benim için bir gurur vesilesi olduğunu belirttim orada. Ama elbette saygı duymakla karşı çıkmak çelişkili şeyler değil. Sayın Soysal da panelde boyunca neredeyse hiç birine katılmadığım görüşler ifade etti. </p>

<p>Dediği özetle şuydu: “Bu Cumhuriyeti biz kurduk, onu koruyacağız ve onun ilkeleriyle ters düşen partileri elbette kapatacağız. Aldıkları oyun, toplumsal desteğin herhangi bir önemi yoktur. Bu, Cumhuriyet ile düşmanları arasında bir savaştır ve çok uzun bir süre devam edecektir. Bunun sona ermesi, ancak toplumun tümünün Cumhuriyet ilkelerini benimsemesiyle mümkün olur.”</p>

<p>Mümtaz hoca, bu “savaş”ın taraflarından birinin “Cumhuriyet ilkeleri” diğerinin “İslam” olduğunu da açıkça ilan etti. İslam’ın “reformdan geçmediğini”, dolayısıyla “bu dünyayı” da düzenlemek istediğini, bu talep var olduğu sürece çatışmanın devam edeceğini söyledi.</p>

<p>Bu yaklaşımda içiçe geçmiş bir kaç yanılgı var. Birisi, malum, pozitivizm. (Bunu neden yanlış olduğuna zaman zaman değiniyorum.) Ötekisi ise dindar Müslümanların illa da “İslam devleti” kurmak istedikleri varsayımı. Oysa İslami dindarlık devletten bağımsız, “sivil” zeminle sınırlı kalabiliyor ve bunun için illa Luther-vari bir “reform”a ihtiyaç yok. Müslüman aydın ve ilahiyatçıların bu yönde önemli görüşleri var. Sosyal araştırmalar da, Türkiye’de dindarların ezici çoğunluğunun “din devleti” değil, “dine saygılı laiklik” istediği gösteriyor. Ama Mümtaz hoca gibi düşünenler, nedense tüm bunları görmezden geliyor.</p>

<p>Prof. Levent Köker’in de panelde ifade ettiği gibi, sorunun kökeninde İslam’ın her türlü değişime kapalı, demokrasi ve özgürlükle hiç bir şekilde uzlaşmayan bir din olduğu yönünde bir önkabul yatıyor. İlginçtir ki dünyada bu görüşü savunan iki belirgin grup var: Birincisi “İslamofob” diye de anılan Batı dünyasındaki “İslam karşıtları”. Ötekisi de Türkiye’deki laik fundamentalistler. Zaten bu iki grubun arası pek iyi.</p>

<p>Bu “ittifak”ı Washington’da açıkça gözlememek mümkün. İlginçtir ki laik fundamentalistlerin Ankara’daki üssü AK Parti’yi “Amerikan maşası” diye yaftalayıp Türkiye içinde zayıflatmaya çalışırken, aynı zihniyetin Washington’daki temsilcileri de Amerikalılara aşağı-yukarı şöyle bir mesaj veriyor: “Bu Türkiye İslamcıları var ya, bunlar aslında Taliban’dan farksız, hatta çaktırmadıkları için daha da tehlikeliler. Siz iyisi mi bize destek verin, doğru dürüst bir darbe yapalım”.</p>

<p>Peki Amerikalılar bunu “yutuyor” mu? “İslamofob” olanları, evet. Diğerleri, yani çoğunluğu ise aslında Türkiye’deki hangi grubun “çağdışı” olduğunu fark etmeye başlamış durumda. Laik fundamentalistlerimiz Washington’da Jabokence konuşmalar yaptıkça da, gözleri daha bir açılıyor. Devam etmekte fayda var.<br />
</p>]]>
</content>
</entry>
<entry>
<title>Washington’da ‘Yargı Darbesi’ Tartışması</title>
<link rel="alternate" type="text/html" href="http://www.mustafaakyol.org/arsiv/2008/04/washingtonda_yargi_darbesi_tartismasi.php" />
<modified>2008-04-22T14:41:06Z</modified>
<issued>2008-04-20T11:44:14Z</issued>
<id>tag:www.mustafaakyol.org,2008://1.1351</id>
<created>2008-04-20T11:44:14Z</created>
<summary type="text/plain">Geçen Perşembe günü ABD’nin başkentindeki Brookings Enstitüsü’nde düzenlenen “Türkiye’nin Yeni Anayasal Krizi: Yargısal Bir Darbe mi” başlıklı panelde Prof. Levent Köker ve Prof. Mümtaz Soysal ile birlikte ben de söz almıştım. Zaman gazetesi, paneldeki tartışmayı, özellikle de benimle Prof. Soysal...</summary>
<author>
<name>Mustafa Akyol</name>

<email>akyol@mustafaakyol.org</email>
</author>
<dc:subject>Din, Devlet ve Laiklik</dc:subject>
<content type="text/html" mode="escaped" xml:lang="en" xml:base="http://www.mustafaakyol.org/">
<![CDATA[<p>Geçen Perşembe günü ABD’nin başkentindeki Brookings Enstitüsü’nde düzenlenen “Türkiye’nin Yeni Anayasal Krizi: Yargısal Bir Darbe mi” başlıklı <a target="_blank" href=" http://www.brookings.edu/events/2008/0417_turkey.aspx ">panelde</a> Prof. Levent Köker ve Prof. Mümtaz Soysal ile birlikte ben de söz almıştım. Zaman gazetesi, paneldeki tartışmayı, özellikle de benimle Prof. Soysal arasında geçen polemiği, <a target="_blank" href=" http://www.zaman.com.tr/haber.do?haberno=678794 ">şöyle</a> haber yapmış:</p>]]>
<![CDATA[<blockquote><strong> <font size="+1">Brookings'te Yargı Darbesi Tartışması</font></strong>

<p>Washington'daki Brookings Enstitüsü'nde Prof. Mümtaz Soysal, gazeteci Mustafa Akyol ve Gazi Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü'nden Prof. Levent Köker ve enstitü uzmanlarından Ömer Taşpınar'ın katılımıyla yapılan "Türkiye'deki yeni anayasal kriz: Bir yargı darbesi mi?" konulu panel ilginç tartışmalara sahne oldu.</p>

<p>Anayasa Mahkemesi'nin ve yargının 'Cumhuriyet'in değerleri'ni koruma görevinden bahseden Soysal'a göre sistemin işlemesi beklenmeli. Eğer yargı devreye girmese diğer alternatif 'Cumhuriyet'i kendi çocuğu addeden ordunun sık sık darbe yapması' olacaktı. Sistemin, "Yargı Cumhuriyet'in değerlerini din tehdidine karşı korumalı; çünkü din onları Osmanlı İmparatorluğu'nun son birkaç yüzyılında tehdit ediyordu." düşüncesiyle kurulduğunu serdeden Soysal'a Ömer Taşpınar, "Türkiye'de dine ilişkin tehdit algılaması hangi noktada değişebilir?" sorusunu yöneltti. Soysal, "Cumhuriyet'in amaçlarının toplumda temeli sağlamlaşırsa, tehdit biter." dedi. </p>

<p>İslam'ı 'hem bu dünyayı hem öbürdünyayı kontrol etmeye çalışan' bir din olarak tasvir eden Soysal ise, "Eğer devlet başı boş bırakırsa, İslam totaliterdir. Modern devlet tarafından kontrol edilmelidir." görüşünü savundu. Türkiye'de 'rasyonalizm ile ilahiyat' arasındaki çatışmanın 'süresiz olarak' devam edeceğini öngören Soysal, Atatürk gibi modernleştiricilerin 'reformasyon' sözünü kullanmadan dini reforme etmeye çalıştığını anlattı.</p>

<p>Mustafa Akyol ise Türkiye'deki laikliğin 'devletin dinden korunması' prensibi üzerine kurulduğunu hatırlatarak, "Bu derece liberal olmayan bir laikliğe gerçekten ihtiyacımız var mı?" sorusunu ortaya attı. Devletin tüm vatandaşlarını 'Cumhuriyet'in ideolojik çocuklarına' dönüştürmeden özgürlük vermek istememesini 'baskıcılık' olarak nitelendiren Akyol, devletin, başörtüsünü çıkarınca, Kürtçe konuşmayınca sorunların ortadan kalkacağını düşündüğünü söyledi.</p>

<p>Mümtaz Soysal ise mevcut tipte başörtüsünün 'siyasi moda' ve 'laik devletin prensiplerine muhalefet sembolü' olduğunu savunurken, İran'daki tesettür mecburiyetine değindi. Buna karşın Akyol, bayanların başını zorla kapattıran İran devletinin de, başı zorla açtıran Türk devletinin de aslında birbirinden farklı olmadığını kaydetti.</p>

<p>Mümtaz Soysal, ABD'nin kapatma davasını Avrupa'dan 'çok daha anlayışlı' şekilde takip ettiğini belirterek, Avrupa Birliği'ni Türkiye'deki sistemin 'yumuşak işleyişi'nden rahatsız olmakla ve 'davayı Türkiye'yi tam üye yapmamak için bahane olarak kullanmakla' suçladı. ABD'de de Türkiye'yi Malezya modeline benzetmek, 'ılımlı İslam' ülkesi haline getirmek isteyenler olabileceğini ifade eden Soysal'a cevaben Akyol, "Türkiye ne Malezya'yı ne İran'ı değil, Fransa'yı örnek aldı" cevabını verdi. Panelde söz alan Prof. Levent Köker, hukukun üstünlüğü ile demokrasinin birbirini tamamladığını, Avrupa bağlamlı demokratik eğilimli hukuk düzeni çerçevesinde çalışmak gerektiğini söyledi. Türkiye'de sistemin 19. yüzyıl modernizmine bina edildiğini, bunun değişme zamanının geldiğini kaydetti.</p>

<p><br />
<strong>Karafatma polemiği</strong > </p>

<p>Bu arada Mustafa Akyol ile Mümtaz Soysal arasında başörtüsü konusunda ilginç bir diyalog yaşandı. Akyol, İstanbul'un Nişantaşı gibi semtlerinde başörtülü hanımlara karafatma diye seslenenler çıkabildiğini anlatıyorken, Mümtaz Soysal 'öyle görünüyorlar' yorumunu yaptı. Bu söze şaşıran Akyol, Soysal'a dönerek "Öyle mi görünüyorlar? Bence nasıl görünmek istiyorlarsa öyle görünebilirler ve kimsenin onlara hakaret etme hakkı yoktur." dedi. Akyol, başörtülülerin vergilerini ödeyen eşit vatandaşlar olduğunu, istedikleri her yerde görünme hakkına sahip bulunduklarını kaydetti. </p>

<p>Toplantının ardından Zaman, Soysal'dan karafatma yorumuna açıklık getirmesini talep etti. Soysal, başörtülüleri karafatmaya benzetmediğini, sadece söz konusu bölgede öyle görüldüğüne işaret etmek istediğini söyledi.<br />
</blockquote></p>]]>
</content>
</entry>
<entry>
<title>Diktatörler ‘Bağımsızlık’ Sever</title>
<link rel="alternate" type="text/html" href="http://www.mustafaakyol.org/arsiv/2008/04/diktatorler_bagimsizlik_sever.php" />
<modified>2008-04-13T21:08:49Z</modified>
<issued>2008-04-13T21:06:36Z</issued>
<id>tag:www.mustafaakyol.org,2008://1.1350</id>
<created>2008-04-13T21:06:36Z</created>
<summary type="text/plain">[14 Nisan 2008 tarihli Star gazetesinde yayınlandı] Son bir kaç haftadır Türkiye’deki demokrasi muhaliflerinin ortak bir öfkesi var. Hepsi, bir ağızdan, Jose M. Barroso veya Olli Rehn gibi Avrupa Birliği yetkililerine köpürüyor, onları “sakın ha iç işlerimize karışmayın” diye uyarıyorlar....</summary>
<author>
<name>Mustafa Akyol</name>

<email>akyol@mustafaakyol.org</email>
</author>
<dc:subject>Din, Devlet ve Laiklik</dc:subject>
<content type="text/html" mode="escaped" xml:lang="en" xml:base="http://www.mustafaakyol.org/">
<![CDATA[<p>[14 Nisan 2008 tarihli <a target="_blank" href="http://www.stargazete.com/yazarlar.asp">Star</a> gazetesinde yayınlandı]</p>

<p>Son bir kaç haftadır Türkiye’deki demokrasi muhaliflerinin ortak bir öfkesi var. Hepsi, bir ağızdan, Jose M. Barroso veya Olli Rehn gibi Avrupa Birliği yetkililerine köpürüyor, onları “sakın ha iç işlerimize karışmayın” diye uyarıyorlar. “İç işlerimiz” dedikleri de, halkın yarısının oyunu almış meşru bir partiyi tasviye etmeye yönelik “yargısal darbe” süreci.</p>

<p>Yani, aslında söz konusu demokrasi muhalifleri, AB yetkililerine ve tüm diğer “özgür dünya”ya, mealen, “siz ne karışıyorsunuz kardeşim, kendi memleketimizde ağız tadıyla bir darbe yapamayacak mıyız?” demiş oluyorlar.<br />
</p>]]>
<![CDATA[<p>Bunun bir başka versiyonunu da AB temsilcileri Türkiye’deki işkence sorununu gündeme getirdiğinde duyardık. Yine mealen şöyle derdi bizimkiler: “Siz ne karışıyorsunuz kardeşim, kendi vatandaşlarımıza ağız tadıyla işkence yapamayacak mıyız?”</p>

<p>Türkiye’yi demokrasiden, özgürlükten ve insan haklarından mahrum bir tür yarı-dikta rejimine mahkum etmek isteyenlerin işte böyle bir “dış dünya” sorunu var. Hayal ettikleri ve zaten kısmen de kurmuş oldukları rejim, uluslararası dinamiklere ters düşüyor. Özellikle Batı dünyasının kabul ettiği siyasi kriterler; demokrasi, halk oyu, bireysel özgürlükler, kültürel haklar, din özgürlüğü gibi “zararlı” fikirleri  dayatıp duruyor. Onun için ulusal Jakobenler uluslararası sistemden hiç hazzetmiyor. Aralarında sadece üslup farkı var. Doğu Perinçek biraz daha sert, Deniz Baykal ve Onur Öymen biraz daha yumuşak. </p>

<p>Söz konusu demokrasi muhalifleri, dış dünyanın “demokrasi” talebi karşısında “bağımsızlık” kavramına sığınıyorlar ki, bunda şaşılacak bir şey yok: Modern dikta rejimlerinin hemen hepsi “bağımsızlık” meraklısıdır.</p>

<p>Mesela Kuzey Kore... Bu ülke, malum, dinle hiç alakası olmayan bir “laik cumhuriyet”. Ama aynı zamanda demir yumrukla yönetilen bir açık hava hapishanesi. Kuzey Kore rejimi, kurduğu baskı düzenini meşrulaştırmak için “putlaştırılmış lider” karizmasına dayanıyor. Ülkenin kurucusu olan Kim Il Sung, “Ebedi Önder” veya “Mangyongdae’de Doğan Güneş” gibi insan-üstü sıfatlarla tanımlanmış ve “Kim Il Sungçuluk” adı verilen resmi ideoloji tüm topluma dayatılmış durumda. (Mangyongdae, hazretin doğum yeri.)</p>

<p>Kim Il Sungçuluk ideolojisinin en önemli unsuru ise “Juche” adı verilen doktrin. Bu, Kuzey Kore dilinde “bağımsız duruş ve kendi kendine yetme ruhu” anlamına geliyor. Juche’nin üç sacayağı var: Chaju, yani “siyasette bağımsızlık”. Charip, yani “ekonomide kendi kendine yeterlilik”. Ve Chawi, yani “ulusal güvenlikte uyanıklık”. </p>

<p>İşin kötü tarafı şu: Bu “bağımsızlık” demagojisi ile uyutulan halk, korkunç bir hayata mahkum edilmiş durumda. Vatandaşların yarısından fazlası fakirlik sınırı altında yaşıyor. 90’ların ikinci yarısındaki büyük kıtlık sırasında açlıktan ölenler milyonları bulmuş durumda. Ülkedeki “düşünce suçlusu” sayısının da 150 ila 200 bin arasında olduğu tahmin ediliyor.</p>

<p>Sınırın hemen aşağısındaki Güney Kore ise dünyaya açılmış ve bu sayede kalkınmış, zenginleşmiş bir ülke. Samsung, Hyundai gibi markalarının başarısı ortada. Ama Kuzey Kore yönetimi kendi vatandaşlarına sürekli telkinde bulunuyor: “Sakın özenmeyin Güney’e! Biz sizi onların boyun eğdiği dış düşmanlardan koruyoruz. Biz tam bağımsızız!” </p>

<p>Yanlış anlamayın; bir milletin kendi kaderine hakim olması anlamındaki bağımsızlık, elbette vazgeçilemez bir değer. Sizi yabancıların boyunduruğu altına girmekten kurtaracak ilke, o. Ama tüm dünyadan “bağımsız” olup da yerli malı despotların boyunduruğu altına girmişseniz, ne fayda…</p>

<p>İşin doğrusu şu: Aynı laiklik gibi, bağımsızlık da ancak demokrasiye hizmet ettiği zaman anlam taşıyor. Demokrasiden mahrum “tam bağımsızlık laik cumhuriyet” modelinden de işte Kuzey Kore gibi bir şey çıkıyor.<br />
</p>]]>
</content>
</entry>
<entry>
<title>Evet, İslam Türkiye’nin ‘Çimentosu’dur</title>
<link rel="alternate" type="text/html" href="http://www.mustafaakyol.org/arsiv/2008/04/evet_islam_turkiyenin_imentosudur.php" />
<modified>2008-04-09T14:48:22Z</modified>
<issued>2008-04-08T21:51:37Z</issued>
<id>tag:www.mustafaakyol.org,2008://1.1349</id>
<created>2008-04-08T21:51:37Z</created>
<summary type="text/plain">[9 Nisan 2008 tarihli Star gazetesinde yayınlandı] Yargıtay Başsavcısı AK Parti’nin kapatılması istemiyle hazırladığı iddianamesinde Başbakan Tayyip Erdoğan’a bir sürü “laiklik karşıtı eylem” atfediyor. Bunların arasında Başbakan’ın “en büyük dileğim başı kapalı kızlarımızla, başı açıkların el ele dolaştığı bir üniversitedir”...</summary>
<author>
<name>Mustafa Akyol</name>

<email>akyol@mustafaakyol.org</email>
</author>
<dc:subject>Gayrı Resmi Tarih</dc:subject>
<content type="text/html" mode="escaped" xml:lang="en" xml:base="http://www.mustafaakyol.org/">
<![CDATA[<p>[9 Nisan 2008 tarihli <a target="_blank" href=" http://www.stargazete.com/index.asp?haberID=151719">Star</a> gazetesinde yayınlandı]</p>

<p>Yargıtay Başsavcısı AK Parti’nin kapatılması istemiyle hazırladığı iddianamesinde Başbakan Tayyip Erdoğan’a bir sürü “laiklik karşıtı eylem” atfediyor. Bunların arasında Başbakan’ın “en büyük dileğim başı kapalı kızlarımızla, başı açıkların el ele dolaştığı bir üniversitedir” gibi sözleri de var. Dünyada hiç bir aklı başında insanın itiraz etmeyeceği böylesine bir söz, Başsavcı’ya göre siyasetten men edilmeyi gerektiren bir suç teşkil etmiş oluyor. Akıl alır gibi değil.</p>]]>
<![CDATA[<p>Akıl almayacak bir başka “suç”, Başbakan’ın Türkiye’nin kültürel dokusu hakkında yaptığı yorumlar. İddianameye göre, Erdoğan, “İslam’ı… Türk milletinin birleştirici bir unsuru, çimentosu olarak tanımlamış” ve “sık sık Türk halkının yüzde 99’unun Müslüman olduğuna vurgu yapmış”. Bu da laikliğe aykırıymış.</p>

<p>Bence ortada bir “aykırılık” varsa, o da iddianame ile Türkiye’nin gerçekleri arasında. Evet, Türkiye nüfusunun ezici çoğunluğu Müslümandır. (Sayın Başsavcı inanmıyorsa herhangi bir ansiklopediye göz atabilir veya bir Türkiye turuna çıkabilir.) Dahası, Türkiye’nin “milletleşme” sürecinde de Müslümanlık en temel birleştirici unsur olmuştur. Bunu en iyi bilen ve hayata geçiren kişi de Atatürk’ten başkası değildir.</p>

<p>Meseleyi anlamak için Lozan’a göz atmak bile yeter. Türkiye’nin kurucu metni sayılan bu anlaşma öncesinde, İsmet Paşa, Türkiye’deki tüm Müslümanların tek bir bütün teşkil ettiğini, sadece gayrımüslimlerin “azınlık” olduğunu savunmuş ve bu tezi kabul ettirmişti. Ondan sonraki yıllarda da cumhuriyetin “ulus inşası” programı, büyük ölçüde Müslümanlık zeminine oturdu. Atatürk Türkiyesi, Müslüman olmayan vatandaşları “mübadele” yoluyla en aza indirirken, Arnavutlar, Boşnaklar, Pomaklar gibi Türk soyundan olmayan Müslümanların göç taleplerine olumlu cevap verdi.  Öte yandan Müslüman olmayan Türkler, örneğin Hıristiyan Gagavuzlar, ülkeye kabul edilmedi! Bunun nedeni, Müslüman olmayan Türklerin nüfusun kalan kısmıyla kaynaşmalarının zor görülmesiydi. </p>

<p>Kısacası, Türkiye halkını oluşturan “Osmanlı Müslümanları mozaiği”nden modern ve “laik” bir ulus çıkarmak isteyen Tek Parti yönetimi bile, sosyolojik gerçeklere uygun hareket etmiş, İslam’ın birleştiriciliğini esas almıştı.</p>

<p>Değerli siyaset bilimcilerimizden İlter Turan, “Türkiye'de Din ve Politik Kültür” başlıklı akademik makalesinde, “Cumhuriyetin sınırları içinde yaşayan insanlar mozaiğinden bir ulus inşa edilmesinde dinin entegre edici rolü görmezden gelinemez” derken, buna işaret eder.</p>

<p>Dünyaca ünlü sosyoloğumuz Şerif Mardin ise daha da çarpıcı yorum yapar. Mardin’e göre, bugün Türkiye’de bir çoklarının beynine kan sıçratan “ümmet” kavramı, aslında ülkenin temelinde yatan bilinçtir. Hoca, “Din ve İdeoloji” adlı kitabında açıkça yazar; “Cumhuriyet, ümmet yapısının devam etmesini sağlamıştır” diye.</p>

<p>Sanırım Sayın Başsavcı’nın anlamadığı (veya anlamazlıktan geldiği) nokta, Türkiye’nin sosyolojik yapısı ile hukuki tanımı arasındaki fark. “İslam Türkiye’nin çimentosudur” demek, sosyolojik yapıyla ilgili doğru ve isabetli bir yorum. Hukuki yapının ve dolayısıyla vatandaş tanımının laikliği, bundan ayrı bir şey.</p>

<p>Ancak zaten Başbakan da bu farkı vurgulamış. Ve bu da iddianamede geçiyor! Erdoğan’ın “din bir üst kimliktir ifadesini kullanmadığı”, “üst kimlik olarak kullandığım ifade, Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığıdır” dediği yazılı. </p>

<p>Yani Erdoğan devletin laikliğine muhalefet etmemiş, sadece Türk toplumunun kültürüne dair bir tespitte bulunmuş. Ama bu bile suç!</p>

<p>Dediğim gibi, bu iddianame akıl alır gibi değil.</p>]]>
</content>
</entry>
<entry>
<title>AK Parti’yi Kapatan, ‘Kürdistan’ Yolunu Açar</title>
<link rel="alternate" type="text/html" href="http://www.mustafaakyol.org/arsiv/2008/04/ak_partiyi_kapatan_kurdistan_yolunu_acar.php" />
<modified>2008-04-07T13:31:26Z</modified>
<issued>2008-04-07T08:33:42Z</issued>
<id>tag:www.mustafaakyol.org,2008://1.1348</id>
<created>2008-04-07T08:33:42Z</created>
<summary type="text/plain">[7 Nisan 2008 tarihli Star gazetesinde yayınlandı] Eğer Yargıtay Başsavcısı’nın iddianamesi Anayasa Mahkemesi tarafından haklı bulunur da AK Parti kapatılırsa bu işe en çok kim sevinir, biliyor musunuz? Elbette bizzat Yargıtay Başsavcısı ve onun “dünya görüşünü” paylaşanlar. Yani “devlet”in epey...</summary>
<author>
<name>Mustafa Akyol</name>

<email>akyol@mustafaakyol.org</email>
</author>
<dc:subject>Gayrı Resmi Tarih</dc:subject>
<content type="text/html" mode="escaped" xml:lang="en" xml:base="http://www.mustafaakyol.org/">
<![CDATA[<p>[7 Nisan 2008 tarihli <a target="_blank" href="http://www.stargazete.com/index.asp?haberID=151337">Star</a> gazetesinde yayınlandı] </p>

<p>Eğer Yargıtay Başsavcısı’nın iddianamesi Anayasa Mahkemesi tarafından haklı bulunur da AK Parti kapatılırsa bu işe en çok kim sevinir, biliyor musunuz? Elbette bizzat Yargıtay Başsavcısı ve onun “dünya görüşünü” paylaşanlar. Yani “devlet”in epey bir kısmı ve de CHP. (Zaten biri, ötekinin “sivil” kanadı.)</p>

<p>Ama sadece o kadar değil. Bu işe çok sevinecek ve bundan bir hayli karlı çıkacak birileri daha var: Abdullah Öcalan ile onun “dağdaki” ve “ovadaki” arkadaşları. </p>]]>
<![CDATA[<p>Neden mi? Çünkü AK Parti, terör örgütü PKK’nın ve onun “siyasi kanadı”nı oluşturan hareketin bugüne kadar karşılaştığı en büyük tehlikeydi. TSK’nın yarattığı “askeri tehlike” kuşkusuz onları feci şekilde vuruyor ve canlarını yakıyordu. Ama “askeri çözüm” PKK’nın tabanını daraltmıyor, tam tersine kemikleştiriyordu. Köyleri yakılan ve jandarma tarafından bir gecede göçürülen insanlar PKK’ya muhalif halde mi sanıyorsunuz? Hayır, aksine çoğu “devlet”e muhalif oldu. </p>

<p>PKK’nın tabanının küçülmesinin tek yolu, bölgeye sadece “silah”la değil aynı zamanda “saygı ve hizmet”le gitmekti. Dahası, bölge insanının geleneklerini, değerlerini, kimliğini anlayan, bunları kucaklayan bir üslupla hareket etmekti. Yani “teröre karşı mücadele”nin tüm dünyada olmazsa olmaz şartı sayılan “halkın gönlünü ve zihnini kazanabilmek”ti mesele.</p>

<p>Peki bu işi kim başarabildi bugüne dek dersiniz? Deniz Baykal mı? Devlet Bahçeli mi? Ahmet Necdet Sezer mi? Ya da Ankara’nın o ünlü “bürokratik elit”i mi?</p>

<p>Şaka mı yapıyorsunuz, bunların hiç biri bölgeye adım bile atamadı. 2007 seçimleri öncesinde ne CHP ne de MHP güneydoğu illerinde miting düzenlemeye cesaret edemedi. Zaten 22 Temmuz gecesi tüm “Kürt yoğunluklu iller”de hezimete uğradılar. Bölge genelinde CHP’nin oyu yüzde 4’ü geçemedi. MHP ondan bile düşüktü. “Kürt siyaseti” yapan “Bağımsız adaylar”, beklentilerinin aksine, bölge genelinde ancak yüzde 25’e ulaşabildi. “Bölge”nin tek galibi, doğu ve güneydoğu illerinde ortalama yüzde 55 gibi muazzam bir oy alan AK Parti’ydi. </p>

<p>Bir “Türkiye partisi”nin Kürt vatandaşların çoğunun oyunu alması, Kürt milliyetçiliği adına büyük bir yenilgiydi. DTP eşbaşkanı Ahmet Türk, "AKP'nin bölgede bu kadar yüksek oy alması tüm planlarımızı altüst etti" diye açıkça söylemişti. Türkiye’deki sağduyulu milliyetçi geleneğin yetiştirdiği en önemli aydınlardan biri olan Mustafa Çalık ise, 22 Temmuz’un ardından yayınlanan “Türkiye Günlüğü” dergisinde şu yorumu yapıyordu:</p>

<p>“Türkiye hudutları dahilinde yaşayan beşeri bütünün kesintiye uğrayan milletleşme sürecine siyasi-sosyolojik anlamda AKP’nin sağladığı fiili katkı, birlik ve bütünlükten yana herkes için medar-ı memnuniyet ve şayan-şükran olmalıdır.”</p>

<p>Durum bu iken, şimdi eldeki tek “Türkiye partisi”nin Türkiye Cumhuriyeti’nin kurumları tarafından kapatılmak istenmesine ne demek lazım? </p>

<p>Sormak lazım: Efendiler, akıl sağlığınızın yerinde olduğuna emin misiniz? 80 yıldır “ya bir gün bölünürsek” diye korkup duruyorsunuz, peki ülkeyi “bölünmekten” uzaklaştıracak, Kürtçülüğü zayıflatacak tek siyasi hareketi niye yok etmeye çalışıyorsunuz? </p>

<p>AK Parti’yi kapatmaya hazırlanıyorsunuz. DTP zaten yolda. Yani Kürt vatandaşların oy verdiği bütün partileri kapatmış olacaksınız. Peki bu adamlar “artık bu iş kabak tadı verdi, bize müsaade, Cumhuriyetiniz sizin olsun, bizi ancak Kürdistan paklar” derse, ne yapacaksınız? </p>

<p>“Kurumlarınızı” ve “ilkelerinizi” çok sevdiğinizi biliyoruz. Ama siz bu memleketi sevdiğinize emin misiniz?</p>]]>
</content>
</entry>
<entry>
<title>Kentteki Manken ve Dağdaki Çoban</title>
<link rel="alternate" type="text/html" href="http://www.mustafaakyol.org/arsiv/2008/04/kentteki_manken_ve_dagdaki_coban.php" />
<modified>2008-04-02T08:52:45Z</modified>
<issued>2008-04-02T08:09:50Z</issued>
<id>tag:www.mustafaakyol.org,2008://1.1347</id>
<created>2008-04-02T08:09:50Z</created>
<summary type="text/plain">[2 Nisan 2008 tarihli Star gazetesinde yayınlandı] Manken Aysun Kayacı, NTV&apos;de yayınlanan &quot;Haydi Gel Benimle Ol&quot; adlı programda &quot;siyaset felsefesi&quot;ni ifşa etmiş. &quot;Ben artık demokrasiyi de sorgulamaya&quot; başladım demiş ve itirazını açıklamış: &quot;Dağdaki çobanla benim oyum neden eşit?&quot; Eğer bu...</summary>
<author>
<name>Mustafa Akyol</name>

<email>akyol@mustafaakyol.org</email>
</author>
<dc:subject>Din, Devlet ve Laiklik</dc:subject>
<content type="text/html" mode="escaped" xml:lang="en" xml:base="http://www.mustafaakyol.org/">
<![CDATA[<p>[2 Nisan 2008 tarihli <a target="_blank" href=" http://www.stargazete.com/index.asp?haberID=150509">Star</a> gazetesinde yayınlandı]</p>

<p>Manken Aysun Kayacı, NTV'de yayınlanan "Haydi Gel Benimle Ol" adlı programda "siyaset felsefesi"ni ifşa etmiş. "Ben artık demokrasiyi de sorgulamaya" başladım demiş ve itirazını açıklamış: "Dağdaki çobanla benim oyum neden eşit?"</p>

<p>Eğer bu soru sadece söz konusu hanımefendiye ait olsaydı, çok önemsemeyebilirdik. Ama onun "yaşam biçimi"ni ve "dünya görüşü"nü paylaşan daha pek çok kişi böyle düşünüyor. Onun için, evet, gerçekten de sormak gerek: Ülkemizdeki seçkinler, yahut "Beyaz Türkler" ile "dağdaki çobanın" oyu neden eşit?</p>]]>
<![CDATA[<p>Cevap vermek için, söz konusu sorunun altında yatan "daha nitelikli vatandaşlar daha fazla söz sahibi olmalı" yargısını ele almak gerek. Tabii "nitelik"ten ne anladığımız da önemli. Örneğin konu ülke yönetimi olduğunda "okumuş-yazmış" olmak, "göze hoş gelir" olmaktan daha önemli durabilir. Bu durumda ise, benden uyarması, Aysun hanım bu işten biraz dezavantajlı çıkabilir.</p>

<p>Peki ama "okuyup-yazmış" olmak dahi ülke yönetiminde daha fazla söz sahibi olmak için yeterli midir? Daha iyi eğitim görmüş, hatta akademik unvan sahibi olmuş vatandaşlar, acaba gerçekten de "dağdaki çoban"dan daha fazla güce, örneğin fazla oy hakkına sahip olmalı mıdır? </p>

<p>Hayır!.. Çünkü “okuyup-yazmış” olmak, hatta koca koca üniversitelerde hocalık yapmak, ülke için neyin iyi olduğunu bilmeyi garantilemez. Aksine, alabildiğine bilgili insanlar da fena halde yanılabilir. 1970’li yıllarda akademisyenlerimizin önemli bir bölümü Marksist’ti. Ülkenin sosyalist bir devrimle iflah olacağına inanıyorlardı. Bugün ise Marksizm’in her nerede uygulandıysa felaketler yaratmış bir ideoloji olduğunu biliyoruz. Eski komünistlerin epey bir bölümü şimdi o yüzden “liberal”. </p>

<p>Zaten eğer “okuyup-yazmış” olmak “doğruyu bulmayı” sağlasaydı, dünyadaki tüm entelektüeller aynı görüşte buluşurdu. Oysa, tam aksine, dünya tümüyle zıt görüşlere sahip aydınlarla doludur. Çünkü farklı siyasi ve felsefi görüşlerden birini seçmek, aslında büyük ölçüde bir “tercih” meselesidir. Bu tercihi belirleyen en önemli unsur ise, sahip olduğunuz değerlerdir. Örneğin “hak” veya “adalet” gibi değerlere inanıyorsanız, gidip de faşizmi savunamazsınız. Ama bunların saçma kavramlar olduğuna inanmışsanız, “üstün insanın egemenliğini” savunan Nietzsche-vari faşist görüşler size çok cazip gelebilir. </p>

<p>Ve işte tam da bu nedenle “dağdaki çoban”ın yargıları, kendisini küçümseyen, “ayak takımı” diye aşağılayan seçkinlerin görüşlerinden çok daha isabetli olabilir. Bakın bir örnek vereyim: Bu ülkede Kürt vatandaşlara onyıllar boyu büyük bir haksızlık yapıldı: Dillleri yasaklandı, kültürleri aşağılandı. Bu durum “Beyaz Türkler”in umurunda olmadığı gibi, çoğu, “devlet ideolojisi”ne alkış tutup, “görelim Cumhuriyet neyler, neylerse güzel eyler” dedi. Hala da diyorlar. Ama eğer “dağdaki çobana” sorulsaydı, “Kürtleri dipçik zoruyla Türkleştirecekler, ne dersin” diye, “yapmayın beyim, yazıktır, günahtır, onları da Allah öyle yaratmıştır” diyebilirdi. Kendisini aşağılayanlardan daha az “okumuş” olmasına rağmen, onlardan daha farklı (ve bence daha iyi) değerlere sahip olduğu için.</p>

<p>Bütün bunları “ülkeyi sadece falanca değerlere sahip insanlar yönetebilsin” demek için söylemiyorum. O da aksi yönde bir despotluk olur. Zaten elimizde bir “değer-metre” de yoktur. Tek çözüm, farklı değer ve görüşlerin ifade bulup yarışacakları demokrasidir. Ama zaten sorunumuz tam da orada: Demokrasiye bir türlü ulaşamıyoruz. Bunun sorumlusu ise “dağdaki çobanlar” değil, kendilerini dev aynasında gören kentliler. Sarışın mankeninden tutun da ak saçlı başsavcısına kadar…<br />
</p>]]>
</content>
</entry>
<entry>
<title>Din ve Açık Toplum</title>
<link rel="alternate" type="text/html" href="http://www.mustafaakyol.org/arsiv/2008/03/din_ve_acik_toplum.php" />
<modified>2008-03-31T09:48:18Z</modified>
<issued>2008-03-31T09:06:47Z</issued>
<id>tag:www.mustafaakyol.org,2008://1.1346</id>
<created>2008-03-31T09:06:47Z</created>
<summary type="text/plain">[31 Mart 2008 tarihli Star gazetesinde yayınlandı] NEW YORK – “Dünyanın başkenti”nde, bir otel odasındayım. Haber kanalı Fox News’te enteresan bir söyleşi var: Birlikte dua eden çiftlerin neden daha mutlu ve istikrarlı evlilikler kurduklarını anlatan bir uzmanın görüşleri konuşuluyor, uzun...</summary>
<author>
<name>Mustafa Akyol</name>

<email>akyol@mustafaakyol.org</email>
</author>
<dc:subject>Din, Devlet ve Laiklik</dc:subject>
<content type="text/html" mode="escaped" xml:lang="en" xml:base="http://www.mustafaakyol.org/">
<![CDATA[<p>[31 Mart 2008 tarihli <a target="_blank" href="http://www.stargazete.com/index.asp?haberID=150122">Star</a> gazetesinde yayınlandı]</p>

<p>NEW YORK – “Dünyanın başkenti”nde, bir otel odasındayım. Haber kanalı Fox News’te enteresan bir söyleşi var: Birlikte dua eden çiftlerin neden daha mutlu ve istikrarlı evlilikler kurduklarını anlatan bir uzmanın görüşleri konuşuluyor, uzun uzun. Otelden çıkıp 6. caddede yürürken de, “ballı fıstık” satan küçük tezgahının yanında yere seccadesini sermiş namaz kılan takkeli bir Müslüman gözüme çarpıyor. Adam, binlerce kişinin yürüdüğü geniş bulvarın orta yerinde ağır ağır kıyam, rüku ve secde ediyor, kimsenin dönüp de baktığı yok.<br />
</p>]]>
<![CDATA[<p>Bizde olsa “dua eden çiftler”i ekranlarına taşıyan kanal “dinci” olarak damgalanır ve “akredite” kaybederdi. Birisi Bağdat caddesine seccade serse, iğneli bakışlara hedef olur, etraftakiler “buraya da geldiler” diye homurdanır, Cumhuriyet gazetesi ve onun “boyalı” versiyonları da bu “şok edici” olayı manşete taşırdı. Ama burası Amerika. Türk seçkinlerinin beynine enjekte edilmiş olan “din fobisi”ne burada pek rastlanmıyor. </p>

<p>Buraya bu seferki gelişimin nedeni de, tam da bu konuda düzenlenen bir sempozyum. ABD’nin en itibarlı ve etkili düşünce kuruluşu sayılabilecek olan Council on Foreign Relations’ın (CFR) düzenlediği “Din ve Açık Toplum” başlıklı sempozyumda konuşmak için New York’tayım. Aynı panelde söz aldığımız Peter Berger, din sosyoloji alanında dünyanın en ünlü isimlerinden biri. Berger’ın önemli tezlerinden biri, modernleşme ile sekülerleşme (dinden uzaklaşma) arasında var olduğu sanılan ilişkinin yanlışlığı. 80’ine merdiven dayamış olan bilge profesör, kendisinin de 70’li yıllara dek hızlı savunucuları arasında yer aldığı “sekülerleşme teorisi”nin yanlış olduğunu anlatıyor. “Modernleşme,” diyor paneldeki konuşmasında, “illa sekülerleştirmez; ama mutlaka çoğulculaştırır.”</p>

<p>CFR’daki sempozyumun konuşmacılarından bir diğeri, ABD’nin dış politika geleneği konusunda en hatırı sayılır uzmanlardan biri olan Walter Russell Mead. Mead, dinin toplumsal gücünü ortadan kaldırmaya çalışan rejimlerin (örneğin Devrim Fransası’nın veya komünist diktatörlüklerin) açık ve özgür toplumlar yaratamadığını hatırlatarak uyarıyor: “Açık toplum aynı anda hem dindar, hem de sekülerdir. Hem rasyonel, hem dogmatiktir.”</p>

<p>Diğer konuşmacılar, Amerika’daki açık toplumun inşasında dinin oynadığı rolün altını çiziyor. Kapitalizmin doğuşunda Protestanlığın sağladığı çalışkan ve girişimci ruhun oynadığı rol, Max Weber’in ünlü çalışmasından bu yana zaten biliniyor. Mead ve diğer bazı konuşmacılar, bu dindar ruhun ABD’de girişimciliği hala desteklediğini, Amerikalıların daha seküler olan Avrupalılara göre risk almaya ve bağımsız hareket etmeye çok daha eğilimli olmasının bir rastlantı olmadığını belirtiyor. Sempozyumun “Din, İnnovasyon ve Ekonomik Gelişme” başlıklı panelinde konuşan Duke Universitesi profesörü Timur Kuran ise, tarihte İslamiyet’in de önemli ilerlemeler sağladığını anlatıyor, “Osmanlı’da matbaa din adamları yüzünden gecikti” klişesinin somut bir dayanağı olmadığını vurguluyor. </p>

<p>Merak ediyorum, AK Parti’yi hedef alan iddianamesine “aydınlanma felsefesi”ne dair uzun bir vaazla giden Yargıtay Başsavcısı’nın bunlardan haberi var mı? Bırakın bunları, Sayın Başsavcı’nın ve diğer “rejim bekçileri”nin din ve modernleşme konusunda son 20-30 yılda Batı’da üretilen yeni görüşler hakkında en ufak bir bilgi kırıntısına sahip olduklarını hiç sanmıyorum. Çünkü 20. yüzyılın ilk yarısındaki ezberleri tekrar edip duruyorlar. Keşke köhnemiş felsefi görüşlerini Ankara’nın dumanlı odalarındaki çay sohbetleriyle sınırlı tutsalar da, “hukuk” maskesi altında hepimize dayatmasalar.<br />
</p>]]>
</content>
</entry>
<entry>
<title>‘Laik Cihad’ ve ‘Din ve Açık Toplum’ Sempozyumu</title>
<link rel="alternate" type="text/html" href="http://www.mustafaakyol.org/arsiv/2008/03/laik_cihad_ve_din_ve_acik_toplum_sempozyumu.php" />
<modified>2008-03-28T22:24:00Z</modified>
<issued>2008-03-28T22:20:16Z</issued>
<id>tag:www.mustafaakyol.org,2008://1.1345</id>
<created>2008-03-28T22:20:16Z</created>
<summary type="text/plain">İngilizce yazı ve çalışmaları da takip edenler için iki öneride bulunabilirim. Birincisi geçtiğimiz Çarşamba günü The Wall Street Journal gazetesinde yayınlanan &quot;Secular Jihad—A Judicial Attack on Turkish Democracy&quot; (Laik Cihad: Türk Demokrasisine Yargısal Saldırı) başlıklı yazım, diğeri ise Council on...</summary>
<author>
<name>Mustafa Akyol</name>

<email>akyol@mustafaakyol.org</email>
</author>
<dc:subject>Din, Devlet ve Laiklik</dc:subject>
<content type="text/html" mode="escaped" xml:lang="en" xml:base="http://www.mustafaakyol.org/">
<![CDATA[<p><img alt="WSJ.jpg" src="http://www.thewhitepath.com/im/WSJ.jpg" align="left" style="margin-right:10px"/>İngilizce yazı ve çalışmaları da takip edenler için iki öneride bulunabilirim. Birincisi geçtiğimiz Çarşamba günü The Wall Street Journal gazetesinde yayınlanan "<a target="_blank" href=" http://online.wsj.com/article/SB120648058852163507.html?%20mod=opinion_main_commentaries">Secular Jihad—A Judicial Attack on Turkish Democracy</a>" (Laik Cihad: Türk Demokrasisine Yargısal Saldırı) başlıklı yazım, diğeri ise Council on Foreign Relations (CFR) adlı düşünce kuruluşunda geçtiğimiz Salı günü düzenlenen "<a target="_blank" href=" http://www.cfr.org/publication/15830/religion_and_the_open_society_symposium.html">Din ve Açık Toplum</a>" başlıklı sempozyumda katıldığım panel. Maksat, "Türkiye'yi tanıtmak"... </p>]]>

</content>
</entry>

</feed>