<?xml version="1.0" encoding="utf-8"?>
<feed version="0.3" xmlns="http://purl.org/atom/ns#" xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/" xml:lang="en">
<title>Mustafa Akyol</title>
<link rel="alternate" type="text/html" href="http://www.mustafaakyol.org/" />
<modified>2010-08-31T23:12:33Z</modified>
<tagline>Mustafa Akyol&apos;un Tüm Yazıları - Din, Politika, Bilim ve Kültür Üzerine</tagline>
<id>tag:www.mustafaakyol.org,2010://1</id>
<generator url="http://www.movabletype.org/" version="3.35">Movable Type</generator>
<copyright>Copyright (c) 2010, Mustafa Akyol</copyright>
<entry>
<title>Siz de Biraz ‘Simon’ Olabilir misiniz?</title>
<link rel="alternate" type="text/html" href="http://www.mustafaakyol.org/arsiv/2010/09/siz_de_biraz_simon_olabilir_misiniz.php" />
<modified>2010-08-31T23:12:33Z</modified>
<issued>2010-08-31T23:10:19Z</issued>
<id>tag:www.mustafaakyol.org,2010://1.1630</id>
<created>2010-08-31T23:10:19Z</created>
<summary type="text/plain">[1 Eylül 2010 tarihli Star gazetesinde yayınlandı] Bir önceki yazımda belirtmiştim: Hanefi Avcı’nın “Haliç’te Yaşayan Simonlar” kitabına eleştirel bakıyorum. Bilhassa “cemaat” hakkındaki komplo teorisini abartılı buldum. Ancak bir kaç günde siyasi literatürümüze kazandırıverdiği “Simon” kavramını da önemsedim. Bu, Avcı’nın kitabında...</summary>
<author>
<name>Mustafa Akyol</name>

<email>akyol@mustafaakyol.org</email>
</author>
<dc:subject>Iç Politika</dc:subject>
<content type="text/html" mode="escaped" xml:lang="en" xml:base="http://www.mustafaakyol.org/">
<![CDATA[<p>[1 Eylül 2010 tarihli <a href="http://www.stargazete.com/gazete/yazar/mustafa-akyol/siz-de-biraz-simon-olabilir-misiniz-290514.htm">Star</a> gazetesinde yayınlandı]</p>

<p>Bir önceki yazımda belirtmiştim: Hanefi Avcı’nın “Haliç’te Yaşayan Simonlar” kitabına eleştirel bakıyorum. Bilhassa “cemaat” hakkındaki komplo teorisini abartılı buldum. Ancak bir kaç günde siyasi literatürümüze kazandırıverdiği “Simon” kavramını da önemsedim. </p>

<p>Bu, Avcı’nın kitabında anlattığı bir PKK militanının kod ismi aslında. Kendini PKK davasına ölesiye adamış olan “Simon”, öz kızkardeşinin örgüt tarafından suçsuz yere öldürülmesine seyirci kalıyor. Bunu da PKK’nın “yüce ideallerine” bağlı kalmak için, yani “idealistçe” yapıyor.</p>]]>
<![CDATA[<p>Avcı, bu örnekten yola çıkarak, “cemaat”in hedeflerini hukukun üstünde tuttuğunu düşündüğü polis şeflerini “Simonlaşmakla” suçlamış. </p>

<p>Ancak aslında “Simonlaşmak” için illa dar bir örgütlenmenin içine girmek şart değil. Herhangi bir “kollektivite”nin hedef ve çıkarlarını, hakkın, hukukun ve insan vicdanına kazınmış olan temel “adalet” duygusunun  üzerine çıkaran herkes, bu yola girmiş demektir. </p>

<p>Ve bu kollektivite, “örgüt” ya da “cemaat” gibi çok azımızı ilgilendiren gibi dar yapılar yanında, “devlet” yahut “ulus” gibi hepimizi kuşatan daha büyük yapılar da olabilir.</p>

<p>★ ★ ★</p>

<p>Bakın, güncel tartışmalardan bir örnek vereyim. Biliyorsunuz, Onur Öymen sayesinde “Dersim trajedisi” gündemimize girdi. Öğrendik ki şimdiki adı “Tunceli” olan bu kentte 30’lu yılların sonunda korkunç şeyler olmuş. Devlet “isyan bastırmaya” çalışırken, binlerce sivili de öldürmüş. Nice kadın, çocuk ve yaşlı feci şekilde can vermiş.</p>

<p>Peki, şimdi bu gerçek karşısında nasıl bir “ahlaki yargı” koymak lazım?</p>

<p>Emekli general Osman Pamukoğlu geçenlerde koydu bir yargı. Şöyle dedi:</p>

<p>“Hiç uzatmanın gereği yok. Dersim birkaç kere ayaklanma teşebbüsünde bulundu. Atatürk sağdı, her şeyi yaptıran Atatürk’tü… İsyanları devletler nasıl bastırdıysa, Atatürk’te öyle bastırdı. Bundan sonra olacaksa yine aynı şekilde bastırılacaktır.”</p>

<p>Dikkat ederseniz bu sözlerde Dersim’de ölen masum insanlara karşı herhangi bir acıma ve üzüntü duygusu yok. Bir “devletlerin isyanları bastırma hakkı”na referans var, bir de bizim devletin en büyük referansı olan Atatürk’e…</p>

<p>Zaten sanırım Pamukoğlu’nun beklentisi de “bu işi Atatürk yaptı” deyince herkesin, “aaa, öyleyse tamam, hiç sorun yok, zaten Ulu Önderimiz neylerse güzel eyler, Yüce Devletimiz ne yaparsa doğru yapar” demesiydi. </p>

<p>Yani herkesin “Kemalist Cumhuriyet’in Simonu” olması…</p>

<p>★ ★ ★</p>

<p>Peki ama Simonlaşmadan korunmanın yolu ne? Hiç bir “aidiyet” duygusuna sahip olmamak mı?</p>

<p>Bazı “ultra-liberal” dostlarım böyle düşünüyor. Oysa bence sorun “aidiyet”te değil; bu “aidiyet”i dengeleyecek “bireysel değer yargıları”ndan mahrum olmakta.</p>

<p>Konu, dini cemaatler açısından bilhassa önemli gerçekten. Çünkü bu cemaatlerin “aidiyet”i ve “dayanışma”sı güçlüdür. Sizden, “ben değil, biz” demeniz ve “kardeşlik havuzu içinde erimeniz” beklenir.</p>

<p>Fakat bence burada kritik bir ayrım var: Bencilliği terk ederek fedakâr bir “hizmet eri” olmak başka, “bireysel değer yargıları”nı terk ederek gözü kapalı bir “emir eri” olmak bambaşka.</p>

<p>İkincisi, en ihlaslı cemaatte dahi bazı istismarların yolunu açar; çünkü kimsenin “bir dakika arkadaşlar, burada bir yanlış yapıyor olmayalım” diye itiraz etmediği yerde yanlışlar katlanarak artar.</p>

<p>Dahası, gördüğü yanlışlara itiraz etmeyen Müslüman, buradan önemli bir “vebal”de yüklenmiş olur. </p>

<p>Çünkü, unutmayalım, İslam’da “kollektif kurtuluş” değil, “bireysel hesap” vardır. Ve Allah, her mümini uyarmıştır:</p>

<p>“Hakkında bilgin olmayan şeyin ardına düşme; çünkü kulak, göz ve kalb, bunların hepsi ondan sorumludur.” (İsra Suresi, 36)</p>]]>
</content>
</entry>
<entry>
<title> Simonlar, Komplolar ve ‘Cemaat’</title>
<link rel="alternate" type="text/html" href="http://www.mustafaakyol.org/arsiv/2010/08/simonlar_komplolar_ve_cemaat.php" />
<modified>2010-08-29T23:33:20Z</modified>
<issued>2010-08-29T23:29:20Z</issued>
<id>tag:www.mustafaakyol.org,2010://1.1629</id>
<created>2010-08-29T23:29:20Z</created>
<summary type="text/plain">[30 Ağustos 2010 tarihli Star gazetesinde yayınlandı] Hanefi Avcı’nın “Haliç’te Yaşayan Simonlar” kitabı gündeme oturdu. Böylesi “istihbari” meselelerden pek anlamasam da, ben de bir kaç şey söyleyeyim. Öncelikle Avcı’ya karşı kullanılan “niçin şimdi”, “zamanlama pek düşündürücü” gibi itirazlara, yahut “teşkilatta...</summary>
<author>
<name>Mustafa Akyol</name>

<email>akyol@mustafaakyol.org</email>
</author>
<dc:subject>Iç Politika</dc:subject>
<content type="text/html" mode="escaped" xml:lang="en" xml:base="http://www.mustafaakyol.org/">
<![CDATA[<p>[30 Ağustos 2010 tarihli <a href="http://www.stargazete.com/gazete/yazar/mustafa-akyol/simonlar-komplolar-ve-cemaat--289798.htm">Star</a> gazetesinde yayınlandı]</p>

<p>Hanefi Avcı’nın “Haliç’te Yaşayan Simonlar” kitabı gündeme oturdu. Böylesi “istihbari” meselelerden pek anlamasam da, ben de bir kaç şey söyleyeyim.</p>

<p>Öncelikle Avcı’ya karşı kullanılan “niçin şimdi”, “zamanlama pek düşündürücü” gibi itirazlara, yahut “teşkilatta yükselemedi, kıskandı, intikama girişti” gibi suçlamalara katılmıyorum. Bunların hepsi “niyet okuma”dır. Ve niyet okuma, muhafazakarlara karşı yanlış olduğu gibi, onları eleştirenlere karşı da yanlıştır.</p>]]>
<![CDATA[<p>Dolayısıyla bunları bir kenara bırakıp, asıl Avcı’nın ne dediğine bakmak lazım.</p>

<p>Ben kitabı henüz okuyamadım, ama Avcı’nın NTV’deki uzun söyleşisini izledim. Açıkçası, anlattığı şeylerin bir kısmına, örneğin devlet ideolojisi ve Kürt sorununa dair “liberal” görüşlerine katıldım. Türkiye’deki yaygın “komplocu” zihniyete karşı çıkışı ve her siyasi cinayetin arkasında illa bir “yapılanma” olmadığını söyleyişi de ikna ediciydi. </p>

<p>Çünkü Türkiye’de bir “derin devlet” olduğu ve bunun bazı kirli işler organize ettiğine kuşkum yok; ama şiddete eğilimli bir “lümpen faşizm” de var ve bunun “kendiliğinden” harekete geçmesi de mümkün. Müşahhas olaylar karşısında bu iki alternatiften birini ezbere savunmaktansa, hukuki delillere bakmak lazım. </p>

<p>Gelgelelim, tüm bu noktalardaki “gayrı-komplocu” yaklaşımına katıldığım Hanefi Bey’in kendisi de, “cemaat” yani Fethullah Gülen Hareketi konusunda biraz komplocu geldi bana.</p>

<p>★ ★ ★</p>

<p>Önce, eğri oturup doğru konuşalım: Gülen hareketinin “Ergenekon” dediğimiz yapıya yahut ideolojiye karşı “müteyakkız” olduğu bir sır değil. Zaman gazetesi okumak veya STV seyretmek bile yeterince fikir veriyor. </p>

<p>Peki ama neden böyle? Söz konusu hareketin “kendinden olmayana düşman olmak” gibi bir tarzı yok. Bilakis, gayrimüslimlerden tutun da seküler aydınlara kadar farklı kesimlerle dostluk kurduğu mâlum. </p>

<p>Sorun, kanımca, “Ergenekon” dediğimiz yapının bu harekete (ve genel olarak sivil dini oluşumlara) düşman olması. Bu düşmanlığın nasıl hayata geçtiğini de 28 Şubat’ta gördük.</p>

<p>Yani, bence Gülen hareketinin Ergenekon’la uğraşması, bu hareketin felsefesinde zaten yeri olmayan “devleti ele geçirip İslamcı dikta kurma” gibi bir hedeften kaynaklanmıyor. “Devleti kısmen ele geçirmiş bir ideolojik kadronun şerrinden korunma” refleksinden doğuyor.</p>

<p>Hareket, bu tehlikenin ancak “demokratikleşme” ile savuşturulacağını gördüğü için de, son on yıldır Türkiye’deki otoriter rejimin geriletilmesinde önemli bir “sivil toplum” katkısı sağlıyor. Bu açıdan, Katolik Kilisesi’nin Polonya’daki komünist rejimin yıkılmasında oynadığı toplumsal rolü çağrıştırıyor bana biraz.</p>

<p>★ ★ ★</p>

<p>Elbetteki sivil toplum rolü oynamakla, emniyet teşkilatında ağırlık merkezi oluşturmak farklı şeyler. Normal bir ülkede ikincisinin tasvip edilemeyeceği de açık. Ama TSK’nın ve yüksek yargının “ideolojik kast” görüntüsü verdiği bir ülkede, polisin de alternatif bir yapı içinde olması belki bir “denge unsuru” sayılabilir. Yani anlaşılabilir.</p>

<p>Eğer durum gerçekten böyle ise, bunun bazı olumlu sonuçları olduğunu da teslim etmek gerek. On yıl öncesinde sıradan bir polis uygulaması olan “işkence”, örneğin, bugün büyük ölçüde bitmiş durumda.</p>

<p>Peki ama ortada Hanefi Avcı’nın iddia ettiği gibi olumsuz sonuçlar (yani iftira ve komplo) da var mı? Asıl soru bu. </p>

<p>Tanıdığım “Fethullah Gülen talebesi” profilinden böyle bir şey beklemem. Ama “amaç araçları meşru kılar” diyerek yanlış şeyler yapanlar, “kurunun yanında yaş”ı da yakanlar olmuşsa, bu da mutlaka ortaya çıkarılmalıdır.</p>

<p>Eminim Gülen hareketindeki dostlarım da bu yargıya katılacaktır. Çünkü onlar da bilir ki;</p>

<p>“Bir gemide dokuz cani, bir masum bulunsa, yine de o gemi hiç bir kanun-u adaletle batırılmaz.”</p>

<p>Geminin adı “Ergenekon” olsa bile… </p>]]>
</content>
</entry>
<entry>
<title>Bebeklerin Ahlakı ve Ateistlerin Sorunu</title>
<link rel="alternate" type="text/html" href="http://www.mustafaakyol.org/arsiv/2010/08/bebeklerin_ahlaki_ve_ateistlerin_sorunu.php" />
<modified>2010-08-25T01:12:49Z</modified>
<issued>2010-08-25T01:10:02Z</issued>
<id>tag:www.mustafaakyol.org,2010://1.1628</id>
<created>2010-08-25T01:10:02Z</created>
<summary type="text/plain">[25 Ağustos 2010 tarihli Star gazetesinde yayınlandı] Hürriyet’in koyu laikçi yazarı Özdemir İnce, geçenlerde “bebeklerin ahlakı”na dair üst üste iki yazdı. Hem ele aldığı mesele ilginçti, hem de onu yanlış anlama biçimi. Konu, üç ay önce New York Times gazetesinde...</summary>
<author>
<name>Mustafa Akyol</name>

<email>akyol@mustafaakyol.org</email>
</author>
<dc:subject>Bilim, Din ve Ateizm</dc:subject>
<content type="text/html" mode="escaped" xml:lang="en" xml:base="http://www.mustafaakyol.org/">
<![CDATA[<p>[25 Ağustos 2010 tarihli <a href="http://www.stargazete.com/gazete/yazar/mustafa-akyol/bebeklerin-ahlaki-ve-ateistlerin-sorunu-288460.htm">Star</a> gazetesinde yayınlandı]</p>

<p>Hürriyet’in koyu laikçi yazarı Özdemir İnce, geçenlerde “bebeklerin ahlakı”na dair üst üste iki yazdı. Hem ele aldığı mesele ilginçti, hem de onu yanlış anlama biçimi.</p>

<p>Konu, üç ay önce New York Times gazetesinde yayınlanan Paul Bloom imzalı “Bebeklerin Ahlaki Hayatı” başlıklı uzun makaleden açılmıştı. Yale Üniversitesi’nde psikoloji profesörü olan Bloom, altı aylık bebekler üzerinde ilginç bir deney yapmıştı. Miniklerin karşısına üç tane figür konmuştu önce: Bir tanesi bir tepeye tırmanmaya çalışıyor, ikincisi ona yardım ediyor, üçüncüsü ise engel oluyordu. </p>]]>
<![CDATA[<p>Bebeklerin verdikleri tepkiler ise, ısrarla, “haksızlık” değil de “iyilik” yapan figürü onayladıklarını gösteriyordu. </p>

<p>Yani, “bebekler, ilkel de olsa bir adalet duygusuna sahip” idiler.</p>

<p>Peki bundan ne gibi bir felsefi sonuç çıkarılabilirdi?</p>

<p>Özdemir İnce, çıkara çıkara şunu çıkarmıştı:</p>

<p>“Bu ahlak duygusu Tanrı ve din inancı olmasaydı da, gündelik yaşam ve doğadan gelen deneyimlerle insan varlığının zihninde gelişirdi, gelişebilirdi.”</p>

<p>Yani, sanırsınız ki, bebeklerin ahlakı “Tanrı ve din inancı”nı zora sokmuştu…</p>

<p>Oysaki durum tam tersiydi. Çünkü eldeki sonuç, başta ünlü ateist Sigmund Freud olmak üzere seküler psikologların uzun zamandır savunduğu “insan, ahlaktan yoksun bir hayvan olarak hayata başlar” görüşünü yanlışlıyordu. </p>

<p>Bir başka deyişle, ahlakın sadece “toplumsal bir inşa” olmadığı, “vicdan” da dediğimiz bir “içgörü”ye dayandığı ortaya çıkıyordu. </p>

<p>Bu ise “Tanrı ve din inancı”nın aleyhinde değil, lehinde bir bulguydu. Nitekim Prof. Bloom, New York Times’taki makalesinde şöyle diyordu:</p>

<p>“Bazı bilim adamları içsel bir ahlaki duygunun varlığının çok önemli sonuçları olduğunu düşünüyor. Alfred Russel Wallace, 1869’da Darwin’e yazdığı mektupta insanlığın ‘yüksek ahlaki yeteneklerinin’ biyolojik evrim tarafından üretilemeyecek kadar zengin olduğunu yazmıştı… Birkaç yıl önce de kültürel yorumcu Dinesh D’Souza bu argümanı yineledi, ‘fedakârlık duygusu için Darwinistik bir rasyonalite olmadığını, bunun Tanrı’nın ruhlarımızdaki sesi olduğunu’ savundu. </p>

<p>Wallace ve D’Souza gibi eleştirmenlerin genel argümanı ciddiye alınmalı. Günümüz insanının ahlakı, gerçekten de evrimin bize kazandırmış olabileceklerini aşıyor.” </p>

<p>Hoş, Bloom bu kabulden sonra Darwinistik açıklamada ısrar ediyor, bunu da bebeklerin ahlakının yetişkinlerinkinden daha sınırlı olduğundan yola çıkarak yapıyordu. Ama bu, zorlayıcı bir bulgu karşısında bir açıklama bulma çabasıydı.</p>

<p>Zaten ateizm-bilim ilişkisinde gelinen nokta, çoğunlukla bu yöndedir. </p>

<p>Bundan bir asır önceki durum çoktan değişmiştir. O zamanlar pozitivizmi arkalarına alan ateistler, her bilimsel bulgunun dini biraz daha “köşeye sıkıştıracağını” sanıyorlardı.</p>

<p>Oysa önce bilim felsefesi pozitivizmi budadı; bilimin alanının sınırlı olduğunu, “metafizik sorular”a cevap bulamayacağını gösterdi. Sonra da bazı bilimsel bulgular, ateist düşünürlerin kimi ön kabullerini sarstı. Örneğin Büyük Patlama teorisi maddi evrenin bir “başlangıç anı” olduğunu gösterdi. “İnsani ilke” (anthropic principle) denen kozmoloji yaklaşımı, evrenin fazlasıyla “iyi tasarlanmış” olduğunu ortaya çıkardı. </p>

<p>Ateist düşünürlerin bu gerçeklere cevabı, “çok sayıda evren” varsaymak gibi spekülasyonlardan ibarettir. Yani bir “saldırı” değil “savunma” pozisyonudur. Bebeklerin ahlakı da muhtemelen böyle yeni bir “sorun” olacak onlar için.</p>

<p>Özdemir İnce gibi yerli pozitivistler ise herhalde asıl sorunu meseleyi kavramakta yaşayacaklar. 19. yüzyıldan kalma köhne ezberleri tekrar etmekten başka pek bir şeye yetkin gözükmüyorlar çünkü.</p>]]>
</content>
</entry>
<entry>
<title>‘Hocaya Sadakat’ Kimin Şerefi?</title>
<link rel="alternate" type="text/html" href="http://www.mustafaakyol.org/arsiv/2010/08/hocaya_sadakat_kimin_serefi.php" />
<modified>2010-08-22T23:38:34Z</modified>
<issued>2010-08-22T23:33:02Z</issued>
<id>tag:www.mustafaakyol.org,2010://1.1627</id>
<created>2010-08-22T23:33:02Z</created>
<summary type="text/plain">[23 Ağustos 2010 tarihli Star gazetesinde yayınlandı] Saadet Partisi’ndeki gerilim, geçen günkü “olaylı iftar”la iyice yükseldi. Genel başkan Numan Kurtulmuş’un da katıldığı yemeği basan Erbakan yandaşları, masa-sandalye devirdi, arbede çıkardı, habercileri tartakladı. Bir yandan da Erbakan’ı kast ederek topluca bağırdılar:...</summary>
<author>
<name>Mustafa Akyol</name>

<email>akyol@mustafaakyol.org</email>
</author>
<dc:subject>Iç Politika</dc:subject>
<content type="text/html" mode="escaped" xml:lang="en" xml:base="http://www.mustafaakyol.org/">
<![CDATA[<p>[23 Ağustos 2010 tarihli <a href="http://www.stargazete.com/gazete/yazar/mustafa-akyol/-hocaya-sadakat-kimin-serefi-287814.htm">Star</a> gazetesinde yayınlandı]</p>

<p>Saadet Partisi’ndeki gerilim, geçen günkü “olaylı iftar”la iyice yükseldi. Genel başkan Numan Kurtulmuş’un da katıldığı yemeği basan Erbakan yandaşları, masa-sandalye devirdi, arbede çıkardı, habercileri tartakladı. </p>

<p>Bir yandan da Erbakan’ı kast ederek topluca bağırdılar: “Hocaya sadakat şerefimizdir.”</p>]]>
<![CDATA[<p>Olayın çok çirkin olduğu ve Saadet’e ancak zarar vereceği açık. Protestocuları bu gibi “akli” gerekçelerle yermek de fazlasıyla mümkün. Ama meseleye biraz “İslami” açıdan bakmakta da fayda var.</p>

<p>Önce şunu belirteyim: Haberlere göre protestocular, Kuran’ı Kerim okunurken de slogan atmışlar. Oysa keşke, “Kur'an okunduğu zaman hemen onu dinleyin ve susun; umulur ki esirgenmiş olursunuz” ayetini hatırlasalardı. (Araf Suresi, 204)</p>

<p>Asıl değinmek istediğim nokta ise şu “hocaya sadakat şerefimizdir” lafı. Bu sloganı atanlar, belli ki Erbakan’ın izinden gitmeyi bir “üst değer” olarak benimsemiş durumdalar. Oysa, geçenlerdeki bir yazımda da belirttiğim gibi, İslami üst değer, şahıslara değil, ilkelere sadakattir. O yüzden de ilk halifeler devrinde, “Ömer’e sadakat şerefimizdir” gibi laflarla değil, aksine Hz. Ömer’e karşı kalkıp da açıkça eleştiriler getiren Müslümanlarla karşılaşırsınız.</p>

<p>Fakat “hocaya sadakat şerefimizdir” diyenlerin de kendilerince gerekçeleri var. Bunları bir süredir izliyorum. En çarpıcısını geçenlerde eski Adalet Bakanı İsmail Müftüoğlu’nun “Milli Görüş Forum” sitesindeki bir yazısında okudum. Koyu bir “Erbakancı” olan Müftüoğlu, bu tutumuna iki sebep öne sürüyordu. </p>

<p>Birincisi, ona göre, Erbakan “Allah dostu”ydu. Ve, “Allah dostlarının gönüllerinden düşenlerin yerde zerresi dahi bulunmaz”dı.</p>

<p>İyi ama Erbakan’ın “Allah dostu” olduğunu (ya da başkalarından daha fazla öyle olduğunu) nereden biliyorsunuz? Siz öyle “hüsn-ü zan” etseniz bile, bu neden herkes için bağlayıcı olsun?  Kalpleri bilen bir tek Allah değil midir?</p>

<p>Dahası, “Allah dostu” bilinmeyi “iktidar” için bir gerekçe saydığınızda, çok tehlikeli bir şey yapmış olmuyor musunuz? Bu, asıl hedefi iktidar olan sahte “Allah dostları”na davetiye çıkarmaz mı? </p>

<p><br />
<strong>‘Erbakan’ın lütf-u ihsanı’</strong></p>

<p>Müftüoğlu’nun ikinci argümanı daha da tuhaftı. Kurtulmuş’u ve ekibini kastederek şöyle diyordu:</p>

<p>“Onlara makam lutfeden, onları milletvekili, bakan, Genel Başkan yardımcısı yapan kendi özellikleri değil, Necmettin Erbakan’ın lütf-u ihsanıdır. Ama onlar kadr-ü kıymet bilmemişlerdir.”</p>

<p>Buradan, Erbakan’ın söz konusu kişileri ehil olmadıkları halde önemli görevlere getirdiği gibi bir sonuç çıkıyor. Eğer öyleyse, hoca yanlış bir iş yapmış.</p>

<p>Fakat daha da kritik bir nokta var üstteki satırlarda: Yazar, Erbakan’ı, istediğine makam-mevki dağıtan bir “velinimet” gibi görüyor. </p>

<p>Bu da şu soruları geliyor akla: Acaba “hocaya sadakat” adına ortalığı yıkanlar, veya onların akıl hocaları, bu “lütuf” sisteminden yararlanageldikleri için mi öfkeliler? Savundukları “şeref”in altında, Müslümanca bir “davaya sadakat” duygusunun ötesinde, dünyevi bir “patronaj” ilişkisi de mi var? </p>

<p>Saadet’in iç yapısı hakkında hemen hiç bir şey bilmiyorum, dolayısıyla cevap vermek haddime düşmez.</p>

<p>Ancak davalarına samimiyetle bağlı olan Saadetliler için samimi bir şey söyleyeyim:</p>

<p>Numan Kurtulmuş’la bir kez bir araya geldim. “Allah dostu” mudur, bilemem, ama emin oldum ki tertemiz bir Müslüman ve “adam gibi adam.” Siyasetin iyice kabalaştığı ülkemizde de nezaket timsali bir “beyefendi”.</p>

<p>Çirkin protestolara karşı verdiği olağanüstü olgun tepki de bunun ispatı değil miydi zaten?</p>]]>
</content>
</entry>
<entry>
<title>İki Tarz-ı Milliyetçilik — ve Kemalizm</title>
<link rel="alternate" type="text/html" href="http://www.mustafaakyol.org/arsiv/2010/08/iki_tarzi_milliyetcilik_ve_kemalizm.php" />
<modified>2010-08-19T13:36:44Z</modified>
<issued>2010-08-19T13:30:15Z</issued>
<id>tag:www.mustafaakyol.org,2010://1.1626</id>
<created>2010-08-19T13:30:15Z</created>
<summary type="text/plain">Bir yazımda İki Tarz-ı Milliyetçilik&apos;ten söz etmiştim. Tarihçi Halil Berktay da Taraf’taki yazısında benzer bir ayrıma giderek şöyle demiş: Şimdi bakın, milliyetçilik sırf milliyetçilik olsa, yani “soy”un, etnik kökenin saflığı ve devamlılığını çok vurgulayan bir ırkçı takıntısı olmasa, bütün bu...</summary>
<author>
<name>Mustafa Akyol</name>

<email>akyol@mustafaakyol.org</email>
</author>
<dc:subject>Gayrı Resmi Tarih</dc:subject>
<content type="text/html" mode="escaped" xml:lang="en" xml:base="http://www.mustafaakyol.org/">
<![CDATA[<p>Bir yazımda <a href="http://www.mustafaakyol.org/arsiv/2010/02/iki_tarzi_milliyetcilik.php">İki Tarz-ı Milliyetçilik</a>'ten söz etmiştim. Tarihçi Halil Berktay da Taraf’taki <a href="http://www.taraf.com.tr/halil-berktay/makale-etnik-donusumler.htm">yazısında</a> benzer bir ayrıma giderek şöyle demiş:</p>

<blockquote>Şimdi bakın, milliyetçilik sırf milliyetçilik olsa, yani “soy”un, etnik kökenin saflığı ve devamlılığını çok vurgulayan bir ırkçı takıntısı olmasa, bütün bu bileşim ve dönüşümleri tolere edebilir, bir yere kadar. </blockquote>]]>
<![CDATA[<blockquote>Kendi dil ve kültürünün üstünlüğünü öne çıkarabilir; asimile edebilmişlikte bir “büyüklük” kanıtı bulabilir. Örneğin çağdaş Fransız, İngiliz ya da Amerikan milliyetçiliklerinin böyle bir tutumu var. Bizde ise Türk milliyetçiliğinin “emperyal” veya “Osmanlıcı” damarının, yani “büyük anlatı”sını 15.-16. yüzyılların Fatih-Süleyman “altın çağ”ı etrafında ören varyantının, buna daha açık ve yatkın olduğunu söyleyebiliriz.

<p>Ne ki aynı şeyi, ırkçılığın ya da ırkçılık damarı güçlü bir milliyetçiliğin kabul ve hazım edebilmesi oldukça zordur. “Soy” veya etnik köken belirsizliğiyle yaşayamayan, özel olarak ırkçılıktır, yoksa genel olarak milliyetçilik değil… </p>

<p>Peki ya Kemalizm ? Burada bir çelişki ve bir ikirciklilik söz konusu. Belirli bir kültürel asimilasyonculuk ile ırkçılık hep yan yana. Kâh biri, kâh diğeri. Seçmece bunlar. Beğen beğen al. Bugünkü şizofreni, bunun sonucu.</blockquote></p>]]>
</content>
</entry>
<entry>
<title>Herkes İçin Din Özgürlüğü</title>
<link rel="alternate" type="text/html" href="http://www.mustafaakyol.org/arsiv/2010/08/herkes_icin_din_ozgurlugu.php" />
<modified>2010-08-17T23:09:45Z</modified>
<issued>2010-08-17T22:50:33Z</issued>
<id>tag:www.mustafaakyol.org,2010://1.1625</id>
<created>2010-08-17T22:50:33Z</created>
<summary type="text/plain">[18 Ağustos 2010 tarihli Star gazetesinde yayınlandı] Ekümenik Patrikhane’nin geçen Pazar günü Trabzon’daki Sümela Manastırı’nda düzenlediği ayin çok hayırlı oldu. Hem saçma bir tabu daha yıkıldı, hem de din özgürlüğünü genişleten yeni bir adım atıldı. Bu açıdan hükümeti, Başbakan Erdoğan’ı...</summary>
<author>
<name>Mustafa Akyol</name>

<email>akyol@mustafaakyol.org</email>
</author>
<dc:subject>Doğu-Batı Meseleleri</dc:subject>
<content type="text/html" mode="escaped" xml:lang="en" xml:base="http://www.mustafaakyol.org/">
<![CDATA[<p>[18 Ağustos 2010 tarihli <a href="http://www.stargazete.com/gazete/yazar/mustafa-akyol/herkes-icin-din-ozgurlugu-286571.htm">Star</a> gazetesinde yayınlandı]</p>

<p>Ekümenik Patrikhane’nin geçen Pazar günü Trabzon’daki Sümela Manastırı’nda düzenlediği ayin çok hayırlı oldu. Hem saçma bir tabu daha yıkıldı, hem de din özgürlüğünü genişleten yeni bir adım atıldı. Bu açıdan hükümeti, Başbakan Erdoğan’ı ve Kültür Bakanı Ertuğrul Günay’ı tebrik etmek gerek.</p>]]>
<![CDATA[<p>Başbakan’ın ulusalcılardan yükselen “Rum-Pontus devleti hortluyor” zırvalarına karşı yaptığı açıklama da dört dörtlüktü. Osmanlı’nın hoşgörü geleneğine atıfta bulundu, “inancına güvenen, inanç hürriyetinden korkmaz” dedi. Dahası, Türkiye ve Yunanistan arasındaki “mütekabiliyet” geleneğinin de, din özgürlüğünün aleyhine değil lehine kullanılması gerektiğini söyledi.</p>

<p>Öyle ya, bildik “devlet temayülü”, “Yunanistan’daki Türkler’e hak vermiyorlar, biz de burdaki Rumlara vermeyelim” mantığı üzerine kuruluydu. Yani “kaybet-kaybet” kuralı işliyordu. Şimdiyse Erdoğan, “biz Rumların haklarını teslim edelim, oradaki Türklere de daha fazla hak isteyelim” demiş oluyor. </p>

<p>Bu “kazan-kazan” yaklaşımının yankısı da hemen geldi: Yunan medyasında “Atina'ya cami şart oldu artık” sesleri duyuluyor. </p>

<p>Ekümenik Patrik Bartolomeos da Sümela’daki ayinde çok iyi şeyler söyledi. Sadece “Türk hükümetine teşekkür” ifade etmekle kalmadı, manastıra zamanında kol-kanat germiş olan dokuz ayrı Osmanlı padişahını ismen tek tek zikrederek yad etti.</p>

<p>Patrik, konuşmasında bir vurgu daha yaptı ki, bizim Türk basınında pek dikkat çekmese de epey anlamlıydı. Hz. Meryem’e duyulan hürmetin Hıristiyanlar ve Müslümanlar arasında ortak bir değer olduğunu vurguladı ve Müslümanların bu “kutsal”a gösterdiği hassasiyeti şu anekdotu aktararak övdü:</p>

<p>“Bundan bir kaç yıl önce Avusturalya’nın Adelaide kentinde Bakire [Meryem]e dair saygısız bir tablo yapıldığında, ilk protesto şehirdeki Müslüman cemaatin temsilcisinden gelmişti.”</p>

<p><br />
<strong>Sıra Ruhban Okulu’nda</strong></p>

<p>Kısacası, “Sümela açılımı” çok iyi oldu. Ama, Anayasa değişikliği paketi için dediğimiz gibi, “yetmez.” Patrikhane’nin en önemli ihtiyacı olan Heybeliada Ruhban Okulu da bir an önce açılmalı. Bu kurumun asırlardır taşıdığı “ekümenik” sıfatı üzerindeki “resmi ambargo”da kalkmalı.</p>

<p>Gelgelelim, Hürriyet’in başyazarı Oktay Ekşi, dünkü köşesinde her iki hakka da karşı çıkarak şöyle diyordu:</p>

<p>“Patrik Bartholomeos’un Türkiye’den ‘Ekümenik’ yani ‘Evrensel’ sayılmasını istemesine kesinlikle karşıyız. Patriğin hem bu konuda hem de Heybeliada’daki Ruhban Okulu’nu yürürlükteki yasalarımıza tabi olmayan statüyle açma konusunda imtiyaz talebini sadece yersiz değil uzun vadede tehlikeli buluyoruz.” </p>

<p>Sayın Ekşi’ye naçizane iki dizi sorum olacak:</p>

<p>Bir, kendisi Hıristiyan ilahiyatından ne anlar? Anlıyorsa da, neredeyse iki bin yıllık bir Kilise’nin ismini belirleme hakkını nereden almaktadır? Başkaları gelip kendi gazetesinin ya da basın kuruluşunun ismine karışmakta mıdır? </p>

<p>İki, Ekümenik Patrikhane, Osmanlı zamanında açılan, Cumhuriyet’in de 1971 yılındaki askeri darbeye dek dokunmadığı Ruhban Okulu’nu geri istiyor. Bu, “yürürlükteki yasalarımıza tabi olmayan statü” gerektiriyorsa (ki aslında gerektirmiyor), yine de o zaman sorun yasalarda değil mi? </p>

<p>Öyle ya, bu ülkede sokakta Kürtçe konuşmayı yasaklayan yasa dahi yok muydu?</p>

<p>Zaten Patrikhane’nin ismine ve okuluna musallat olan zihniyetle, Kürt vatandaşın dilini susturan veya mütedeyyin vatandaşın tarikatını kapatıp başörtüsünü yasaklayan zihniyet aynıdır. </p>

<p>Allah’tan bu ceberrut zihniyet her geçen gün geriliyor. Özgürlük, din özgürlüğü dahil, herkes için genişliyor.</p>

<p>12 Eylül’de de, inşallah, bir adım daha atılacak.</p>]]>
</content>
</entry>
<entry>
<title>‘Tek Doğru’dan Çoğulculuğa Giden Yol</title>
<link rel="alternate" type="text/html" href="http://www.mustafaakyol.org/arsiv/2010/08/tek_dogrudan_cogulculuga_giden_yol.php" />
<modified>2010-08-15T23:29:35Z</modified>
<issued>2010-08-15T23:25:11Z</issued>
<id>tag:www.mustafaakyol.org,2010://1.1624</id>
<created>2010-08-15T23:25:11Z</created>
<summary type="text/plain">[16 Ağustos 2010 tarihli Star gazetesinde yayınlandı] Çağdaş liberal düşüncenin Türkiye’deki en yetkin iki temsilcisinden biri olan Mustafa Erdoğan hoca (ki diğeri Atilla Yayla hocadır), geçen haftaki “Çoğulculuk, Akılcılık ve Hoşgörü” başlıklı Açık Görüş makalesinde benim bir yazımı eleştirdi. Hem...</summary>
<author>
<name>Mustafa Akyol</name>

<email>akyol@mustafaakyol.org</email>
</author>
<dc:subject>Liberalizm, Sosyalizm ve İslam</dc:subject>
<content type="text/html" mode="escaped" xml:lang="en" xml:base="http://www.mustafaakyol.org/">
<![CDATA[<p>[16 Ağustos 2010 tarihli <a href="http://www.stargazete.com/gazete/yazar/mustafa-akyol/-tek-dogru-dan-cogulculuga-giden-yol-285986.htm">Star</a> gazetesinde yayınlandı]</p>

<p>Çağdaş liberal düşüncenin Türkiye’deki en yetkin iki temsilcisinden biri olan Mustafa Erdoğan hoca (ki diğeri Atilla Yayla hocadır), geçen haftaki “<a href="http://stargazete.com/acikgorus/cogulculuk-akilcilik-ve-hosgoru-haber-284429.htm">Çoğulculuk, Akılcılık ve Hoşgörü</a>” başlıklı Açık Görüş makalesinde benim bir yazımı eleştirdi. Hem zarif ve mültefit üslubu hem de işaret ettiği önemli gerçekler için kendisine müteşekkirim.</p>]]>
<![CDATA[<p>Ancak söz konusu eleştiriyi okuyunca, meramımı çok iyi anlatamadığımı da fark ettim. Onun için sadece felsefi bir tartışma olmayıp, dini ve siyasi anlayışlarımızı da yakından ilgilendiren bu konuya bir daha değineyim.</p>

<p>Konu, Hayrettin Karaman hocanın Yeni Şafak’ta yayınlanan “Tek Bir Doğru Vardır” başlıklı yazısından açılmıştı. Benim niyetim ise, bir Müslümanın “metafizik” düzeyde desteklemesi kaçınılmaz olan bu yargıdan, “dünyevi” düzeyde bir otoriterlik çıkmasına mani olmaktı.</p>

<p>Söze de şu gerçeği teslim ederek girmiştim: İslam’a veya bir başka vahiy temelli dine iman eden bir mümin, post-modernitenin savunduğu “tek bir doğru yoktur, herkesin doğrusu kendinedir” şeklindeki “izafiyetçi” görüşü kabul edemez. </p>

<p>Örneğin bir ateiste baktığında “Allah benim için var, onun için yok, herkesin görüşü kendine” diyemez. “Allah vardır, O’nu inkar eden kişi de derin bir yanılgı içindedir” der.</p>

<p>Mustafa Erdoğan hoca da bunun altını çizmiş. “Özellikle dini idealin etkisi altındaki muhafazakârlar”ın “herkes için en iyi veya doğru hayat tarzını belirleyen evrensel bir hakikatin var ve bilinir olduğu kabulünden” yola çıktıklarını belirtmiş.</p>

<p>Evet, tam da öyle. Ama bence buradaki kritik soru (Erdoğan hocanın da isabetle işaret ettiği gibi) söz konusu “evrensel hakikat”e inanan muhafazâkarların, bu hakikati izlemeyen insanlar karşısında nasıl bir tutum takınacağı.</p>

<p><br />
<strong>Eşcinsellik, günah ve tasvip</strong></p>

<p>Ben burada iki ayrı düzlemde “izafiyetçi olmayan çoğulculuk” şansı görüyorum:</p>

<p>Birincisi, “evrensel hakikat”e inanan muhafazâkarların, başka insanların bu hakikati inkar etme veya ona göre yaşamama hakkını tanıması. Örneğin bir Müslümanın, başkalarının “imansız” ya da “günahkar” olmasına, bu durumu tasvip etmemekle birlikte, “hoşgörü” göstermesi.</p>

<p>İkincisi de, “evrensel hakikat”e inanan muhafazâkarların, bu hakikatin tanımlanması konusunda mütevazi davranması. Çünkü “tek bir doğru vardır” demek bir şey, “o doğrunun ne olduğunu en iyi ben biliyorum” demek başka bir şey. </p>

<p>Ben İslam’ın temel kaynaklarının ve düşünce geleneğinin, bu her iki düzlem açısından da yeterince “fırsat” sunduğunu düşünüyorum. Bazı sorunlar da var kuşkusuz, ama bunları gidererek tutarlı bir “İslam yorumu” geliştirmek mümkün.</p>

<p>Bunun en büyük sebebi de, İslam’ın “evrensel hakikat” iddiasının, “akılcı” dünyevi ideolojilerin aksine, “uhrevi” bir boyutunun olması. Örneğin, Marksizm ya da Jakoben Aydınlanmacılık, inandığı “evrensel hakikat”i, “hemen, burada” hayata geçirmek istiyor. O yüzden de otoriter ve hatta totaliter olması kaçınılmaz. (Bu, bir siyasi ideoloji olan “İslamcılık” için de geçerli.) </p>

<p>Oysa İslamiyet’te, üzerinde uzlaşılamayan meseleleri “en doğrusunu Allah bilir” diyerek “ahirete ertelemek” mümkün. Aynı şekilde, insanların “günah işleme özgürlüğü”nü, “hesabını ahirette verir” diyerek tanımak da olası.</p>

<p>Son dönemde tartışma konusu olan eşcinsellik meselesine de bu perspektiften bakmak lazım. Bazı seküler demokratlar, bu konuda Müslümanlara çıkışıyor, “nasıl olur da eşcinselliği günah sayarsınız” diye kızıyor, sadece “hoşgörü” değil “tasvip” de istiyorlar.</p>

<p>Oysa eşcinselliği yaşamak bir özgürlükse, onu ahlaken yanlış bulmak da bir özgürlük.</p>]]>
</content>
</entry>
<entry>
<title>Bir Alıntı: Devletin Yok Ettiği Bilgelik</title>
<link rel="alternate" type="text/html" href="http://www.mustafaakyol.org/arsiv/2010/08/bir_alinti_devletin_yok_ettigi_bilgelik.php" />
<modified>2010-08-10T23:27:15Z</modified>
<issued>2010-08-10T23:24:12Z</issued>
<id>tag:www.mustafaakyol.org,2010://1.1623</id>
<created>2010-08-10T23:24:12Z</created>
<summary type="text/plain">Akademisyen Süleyman Seyfi Öğün, Taraf&apos;tan Neşe Düzel&apos;e verdiği söyleşide şunları söylemiş ki, kanımca &quot;tam isabet&quot; kaydetmiş: &quot;Kürtler Ahmedi Hani’den Türkler de Mevlana’dan vazgeçmemiş olsalardı, bu yıllarımızı çok daha az maliyetle yaşardık ve bu kadar çatışmazdık. Modern devletin ideolojisi, bu coğrafyada...</summary>
<author>
<name>Mustafa Akyol</name>

<email>akyol@mustafaakyol.org</email>
</author>
<dc:subject>Kürt Sorunu</dc:subject>
<content type="text/html" mode="escaped" xml:lang="en" xml:base="http://www.mustafaakyol.org/">
<![CDATA[<p>Akademisyen Süleyman Seyfi Öğün, Taraf'tan Neşe Düzel'e verdiği <a href="http://www.taraf.com.tr/nese-duzel/makale-suleyman-seyfi-ogun-hayir-cikarsa-devlet.htm">söyleşide</a> şunları söylemiş ki, kanımca "tam isabet" kaydetmiş:</p>

<p>"Kürtler Ahmedi Hani’den Türkler de Mevlana’dan vazgeçmemiş olsalardı, bu yıllarımızı çok daha az maliyetle yaşardık ve bu kadar çatışmazdık. Modern devletin ideolojisi, bu coğrafyada en büyük tahribatını bilgeliğe karşı açtığı savaşla yaptı. Akılcılık ve bilimcilik diye tutturdu. Hikmetlerin de kendine göre bir aklı var oysa… Onun kanaat önderlerini yaşatabilseydi, her şey farklı olurdu."</p>]]>
<![CDATA[<p><br />
</p>]]>
</content>
</entry>
<entry>
<title>Bölgesel Özerklik ve ‘Kürt Bayrağı’ Meselesi</title>
<link rel="alternate" type="text/html" href="http://www.mustafaakyol.org/arsiv/2010/08/bolgesel_ozerklik_ve_kurt_bayragi_meselesi.php" />
<modified>2010-08-10T22:43:24Z</modified>
<issued>2010-08-10T22:40:21Z</issued>
<id>tag:www.mustafaakyol.org,2010://1.1622</id>
<created>2010-08-10T22:40:21Z</created>
<summary type="text/plain">[11 Ağustos 2010 tarihli Star gazetesinde yayınlandı] Diyarbakır belediye başkanı Osman Baydemir’in üzerinde “Kürt bayrağı” dalgalanacak bir “özerk Kürdistan bölgesi” istemesi, epey tepki çekti. Hükümet kanadından Cemil Çiçek, “organları yer değiştirmiş adam” gibi hiç hoş olmayan bir ifadeyle yüklendi. Tunceli...</summary>
<author>
<name>Mustafa Akyol</name>

<email>akyol@mustafaakyol.org</email>
</author>
<dc:subject>Kürt Sorunu</dc:subject>
<content type="text/html" mode="escaped" xml:lang="en" xml:base="http://www.mustafaakyol.org/">
<![CDATA[<p>[11 Ağustos 2010 tarihli <a href="http://www.stargazete.com/gazete/yazar/mustafa-akyol/bolgesel-ozerklik-ve-kurt-bayragi-meselesi-284946.htm">Star</a> gazetesinde yayınlandı]</p>

<p>Diyarbakır belediye başkanı Osman Baydemir’in üzerinde “Kürt bayrağı” dalgalanacak bir “özerk Kürdistan bölgesi” istemesi, epey tepki çekti. Hükümet kanadından Cemil Çiçek, “organları yer değiştirmiş adam” gibi hiç hoş olmayan bir ifadeyle yüklendi. Tunceli savcılığı da Baydemir hakkında “soruşturma” başlattı.</p>]]>
<![CDATA[<p>Oysa, diğer bazı yorumcuların da belirttiği gibi, Baydemir aslında öyle korkunç bir şey demedi. Dahası, Türkiye’nin en büyük endişesi olan “bölücülük”ten farklı bir şey istedi.</p>

<p>Bunu görmek için “özerk yönetimler”e sahip başka ülkelere bir göz atmakta fayda var. Bir kaç yazı önce Britanya’dan söz etmiş, oradaki İngiltere, Galler ve İskoçya’nın kendilerine has bayraklarına atıfta bulunmuştum. Bu bölgelerde yerel parlamentolar ve “anadilde eğitim” de olduğunu eklemeliyim.</p>

<p>Bir diğer örnek ise “yarı federalizm”le yönetilen İspanya’dır. Burada da “Bask bölgesi” yahut “Katalonya” gibi özerk bölgeler vardır. Buralarda İspanya bayrağının yanında yerel bayraklar da dalgalanır. İspanya bu yüzden “bölünmüş” de değil, aksine ETA’nın “bölücü” terörünü marjinalize etmiştir.</p>

<p>Bu örneklere bakarak, “aynısı neden Türkiye’de de olmasın” demek, anlaşılır bir şey. </p>

<p>Fakat mesele “aaa, bak orada varmış, burada da yapalım” basitliğinde de değil. </p>

<p><br />
<strong>'Türkiye’nin özel şartları’</strong></p>

<p>Öncelikle görmek lazım ki, Türkiye’deki “etnik harita”, iç göç nedeniyle çok karışmış durumda. Dolayısıyla eğer bir “özerk Kürdistan bölgesi” olsa, Kürtlerin çoğu bunun dışında kalacak.</p>

<p>Buna karşılık, “yine de özerklik işe yarar, İstanbul’da yaşayan Kürt de Diyarbakır’daki bayrağı görüp gururlanır” denebilir. Bunun kendilerini ilk defa cumhuriyetin bir parçası gibi hissetmelerini sağlayacağı da öne sürülebilir. </p>

<p>Fakat bu durumda da iki önemli soru çıkar karşımıza: </p>

<p>Bir: PKK gibi totaliter bir yapının egemenliğindeki “özerklik” Kürtlere sahiden özgürlük mü getirecek?</p>

<p>İki: Böyle radikal bir değişim karşısında Türk çoğunluk ne hissedecek, Türk milliyetçileri ne tepki verecek?</p>

<p>Konu sadece Kürtçe konuşma, yayın veya eğitim özgürlüğü olduğunda, ben çoğunluğun ne dediğine bakmadan bunları savunurum. Savunuyorum da. Çünkü bunlar “birey hak ve özgürlükleri”dir ve kimse tarafından meşru biçimde çiğnenemezler. </p>

<p>Fakat bir ülkenin üniter mi, federal mi yahut yarı-federal mi olacağının birey hak ve özgürlükleriyle doğrudan bir ilgisi yoktur. Bu siyasi modeller tarihsel şartlarla gelişir. Uygulanması için toplumun çoğunluğu tarafından benimsenmesi şarttır. Onun için de önce demokratik bir ortamda tartışılması gerekir. </p>

<p><br />
<strong>PKK şiddeti bırakmalı</strong></p>

<p>Bu da bizi meselenin en can alıcı noktasına getiriyor: Meselenin tartışılması ve anlaşılması. Çünkü onca insanın dilinde tüy bitmiş olmasına rağmen, Kürtlerin yakın geçmişte nasıl bir “travma” yaşadığı toplumun çoğunluğu tarafından kavranamıyor. Cumhuriyet’in 80 yıldır çoğumuzun zihnine attığı “tektipçi” format da, Türk’ten ayrı ve onunla eşit bir Kürt kimliğinin kabulünü imkansız kılıyor.</p>

<p>Kürt milliyetçileri ise PKK’nın Türk toplumuna ne kadar acı yaşattığını görmüyor, “empati”den tümüyle yoksun bir biçimde kendi dar ideolojik dünyalarından konuşuyorlar sürekli.</p>

<p>Bölgesel özerklik gibi “siyasi çözüm” projelerinin tartışılabilmesi için önce bu zihinsel uçurumların biraz kapanması lazım. </p>

<p>Ve tabii bir de PKK’nın şiddeti sadece “Ramazan münasebetiyle” değil kalıcı olarak bırakması.</p>]]>
</content>
</entry>
<entry>
<title>Cinayet, İşkence ve Diğer ‘Teamül’lerimiz</title>
<link rel="alternate" type="text/html" href="http://www.mustafaakyol.org/arsiv/2010/08/cinayet_iskence_ve_diger_teamullerimiz.php" />
<modified>2010-08-08T23:10:57Z</modified>
<issued>2010-08-08T23:08:14Z</issued>
<id>tag:www.mustafaakyol.org,2010://1.1621</id>
<created>2010-08-08T23:08:14Z</created>
<summary type="text/plain">[9 Ağustos 2010 tarihli Star gazetesinde yayınlandı] Geçen haftaki YAŞ tartışmaları sırasında şu “teamül” lafını bir kez daha ezberledik. Aralarında CHP liderinin (hani şu “anayasa değişikliği Malatya’nın kayısı sorununu çözmüyor” ya da “27 Nisan muhtırası Akepe’ye destek için verildi” gibi...</summary>
<author>
<name>Mustafa Akyol</name>

<email>akyol@mustafaakyol.org</email>
</author>
<dc:subject>Iç Politika</dc:subject>
<content type="text/html" mode="escaped" xml:lang="en" xml:base="http://www.mustafaakyol.org/">
<![CDATA[<p>[9 Ağustos 2010 tarihli <a href="http://www.stargazete.com/gazete/yazar/mustafa-akyol/cinayet-iskence-ve-diger-teamul-lerimiz-284403.htm">Star</a> gazetesinde yayınlandı]</p>

<p>Geçen haftaki YAŞ tartışmaları sırasında şu “teamül” lafını bir kez daha ezberledik. Aralarında CHP liderinin (hani şu “anayasa değişikliği Malatya’nın kayısı sorununu çözmüyor” ya da “27 Nisan muhtırası Akepe’ye destek için verildi” gibi dahiyane çıkışlarıyla siyasetimizin zeka düzeyini göklere çıkaran Bay Kılıçdaroğlu’nun) da bulunduğu bir dizi zevat, hükümete köpürdü. “Ordumuzun ne güzel teamülleri var, ne karışıyorsunuz be kardeşim” dediler, özetle. <br />
</p>]]>
<![CDATA[<p>Sözünü ettikleri ve “aman bozulmasın” diye üstüne titredikleri “teamül” ise, ordunun kendi kendi yönetmesi ve milletin seçilmiş temsilcilerini sadece “noter makamı” olarak kullanmasından ibaretti. Yani demokrasilerde yeri olmayan, ancak “yarı-askeri” bir rejimde görülecek bir garabetti.</p>

<p>Belki aslında “bu teamüle de şükür” demeli, elimizdeki “ehven-i şer”e sevinmeliydik. Çünkü ordumuz yakın vakte kadar sadece kendi kendini yönetmekle kalmamış, biz sivilleri de yönetmiş, çizgiden çıktığımızda ise ağzımıza bolca biber sürmüştü. “Yanlış” hükümetleri seçtiğimizde onları devirmişti mesela. Türkiye tarihinin en yüksek oy alan başbakanını önce işkenceden geçirmiş sonra da asmıştı. Bu alçakça cinayeti de “milli bayram” ilan etmişti. </p>

<p>Ordumuz, böyle sert işler yapmadığı zamanlarda bile ülkenin idaresini elden bırakmaz, Kürd’e Kürt denmemesi yahut dindarların rahat nefes almaması gibi “milli güvenliği ilgilendiren” ehemmiyetli konularda hükümetleri hizada tutardı. </p>

<p>Ne “teamüller” gelişmişti bu orduda, neler. 12 Eylül devrinde, mesela, tutuklanan hemen herkese türlü işkenceler yapılırdı. İnsanlar, üç aylık “gözaltı süresi” boyunca Filistin askılarına asılır, elektrik yer, hatta bazen copla tecavüze uğrardı.</p>

<p>90’larda ise bir başka “teamül” gelişmişti ki, Emekli Koramiral Atilla Kıyat geçen hafta deşifre etti bunu. Faili meçhullerin o dönemde bir “devlet politikası” olduğunu, bunun bölgede devletten nefret eden bir nesil yetiştirdiğini anlattı. (“Taş atan çocuklar” işte bu nefretin ürünü olarak ortaya çıktı, gökten zembille inmedi.)</p>

<p>Sivil hükümetler, ordumuz kadar “teamüllü” olmadıkları için bazen bu işlerdeki yanlışlığı görebiliyor, mesela Tansu Çiller’in 1993’te yaptığı gibi “Bask modeli” gibi kansız çözümleri ağızlarına alabiliyorlardı. Ama ordumuz hemen kendilerini hizaya getiriyor ve “teamülleri” ayakta tutuyordu.</p>

<p>Tüm bu traji-komik realitenin özeti şudur: TSK’nın kurmuş olduğu otonomi ve vesayet, bırakın “yıpratılması”, tümden ortadan kaldırılması gereken birer vehamettir. Hasan Cemal’in “Türkiye’nin Asker Sorunu” adlı kitabında ustaca ortaya koyduğu gibi, askerin siyasetten elini çekmesi, demokrasi için şarttır.</p>

<p>Dahası, siyasi iktidarın asker üzerinde otorite kurması da şarttır. Baksanıza, ABD Başkanı Obama, sırf bir gazeteye iki çift eleştirel söz etti diye Afganistan’daki generalini görevden aldı. Bunun “Amerikan demokrasisinin temel ilkeleriyle” ilgili olduğunu hatırlattı. </p>

<p>Bizde ise bırakın eleştirel sözleri, hükümete karşı “kara propaganda” siteleri açtığı bilinen bir generalden ve “darbe şüphelisi” diğer subaylardan söz ediyoruz. Bunların yükselmesine “dur” demekle hem Cumhurbaşkanı hem de hükümet doğru bir iş yaptı.</p>

<p>Buna karşı “teamül” sakızı çiğnemek, boş laftır. Çünkü bir şeyin yapılageliyor olması, doğru olduğu anlamına gelmez. </p>

<p>Bunu dahi anlayamayan yeni CHP liderinin demokrasiden ne anladığını ise ben henüz anlayabilmiş değilim.</p>]]>
</content>
</entry>
<entry>
<title>Tek Bir Doğru Yok mu?</title>
<link rel="alternate" type="text/html" href="http://www.mustafaakyol.org/arsiv/2010/08/tek_bir_dogru_yok_mu.php" />
<modified>2010-08-04T12:00:45Z</modified>
<issued>2010-08-04T10:57:23Z</issued>
<id>tag:www.mustafaakyol.org,2010://1.1620</id>
<created>2010-08-04T10:57:23Z</created>
<summary type="text/plain">[4 Ağustos 2010 tarihli Star gazetesinde yayınlandı] Eserlerinden ve yazılarından çok şey öğrendiğim Hayrettin Karaman hoca, geçen pazar Yeni Şafak’taki köşesinde önemli bir konuya değindi. Bir başka yazarın “elbette tek bir doğru yok” sözünü eleştiren değerli İslam hukuku profesörümüz, bunun...</summary>
<author>
<name>Mustafa Akyol</name>

<email>akyol@mustafaakyol.org</email>
</author>
<dc:subject>Doğu-Batı Meseleleri</dc:subject>
<content type="text/html" mode="escaped" xml:lang="en" xml:base="http://www.mustafaakyol.org/">
<![CDATA[<p>[4 Ağustos 2010 tarihli <a href="http://www.stargazete.com/gazete/yazar/mustafa-akyol/tek-bir-dogru-yok-mu-283244.htm">Star</a> gazetesinde yayınlandı]</p>

<p>Eserlerinden ve yazılarından çok şey öğrendiğim Hayrettin Karaman hoca, geçen pazar Yeni Şafak’taki köşesinde önemli bir konuya değindi. Bir başka yazarın “elbette tek bir doğru yok” sözünü eleştiren değerli İslam hukuku profesörümüz, bunun altında yatan “sosyo-kültürel çoğulculuk” fikrine karşı çıktı ve “tek bir doğru var” dedi.</p>]]>
<![CDATA[<p>Bu, önemli bir konu. Çünkü “tek bir doğru yok” fikri post-modern dünyada genel-geçer bir kabul haline gelmiş durumda. Bunun demokrasi ve özgürlüğün garantisi olduğu, çünkü “tek doğru”ya inananların kaçınılmaz olarak otoriter sistemler kuracakları varsayılıyor. Ve sanılıyor ki, “senin doğrun öyle, benimki böyle, herkesinki kendine” deyince, dert kalmayacak.</p>

<p>Oysa mesele o kadar basit değil. Öncelikle “tek doğru yoktur” fikrinde mantıksal bir çelişki var. Çünkü bu görüşte ısrarcı olanlar, “tek doğru yoktur görüşü tek doğrudur” demiş oluyor. Bir başka deyişle, “her hakikat iddiası izafidir” derken, bizzat bu izafiyeti hakikat mertebesine çıkarıyorlar. “Madem öyle, sizi de izafileştiriverelim o zaman” demek lazım, kendilerine.</p>

<p>Pratik hayatta ise “tek doğru yoktur” fikrinin insanlığı nereye götüreceği meçhul. Ortaya çıkan bazı örnekler rahatsız edici. Örneğin Hollanda’da gelişen “pedofili” (yani çocuklarla seks) hareketi, “herkesin zevki kendine, bu da bizimkisi” diyor ve siyasi parti kurmaya çalışıyor. Bugün bu var, yarın kim bilir ne çıkar?</p>

<p>Bu marjinal hareketler bir yana, “tek doğru yoktur” fikri, “ideal dünya” idealizmine de engel oluyor. Öyle ya, “var olan” her şeyi eşdeğer saydığınızda, “var olması gereken”i bırakmış oluyorsunuz.</p>

<p>Tüm bu açılardan ben de “sosyo-kültürel çoğulculuk” fikrine karşıyım. </p>

<p><br />
<strong>‘Allah’a giden yollar’</strong></p>

<p>Ancak bu fikrin boşuna çıkmadığını da teslim etmek gerek. Çünkü insanlık “tek bir doğru vardır” diyenlerin bazılarından çok çekti. </p>

<p>Geleneksel devirde bu “tek doğru” genellikle “din”le tanımlanıyor ve din adına iktidar kuran “teokrasi”ler yaratıyordu. Modern çağda ise dinin yerini “çağdaş” görünümlü “tek doğru”lar aldı. Aydınlanma, “akıl ve bilim”, yahut “vatan-millet-sakarya” gibi… </p>

<p>Bunun Türkiye’deki mükemmel örneği, tüm bu modern kutsalların hepsini benimseyen, bir de üstüne koyu bir “lider kültü” ekleyen Kemalizm’dir. Bu ideoloji için de “tek doğru” vardır ve buna iman etmeyenler ya cahildir ya da hain. </p>

<p>Bu dayatmaya tepki gösteren seküler demokratların post-moderniteye sarılması, anlaşılır bir durum. Ancak Müslüman zihinlerin aynı şeyi yapmaması gerekir. Karaman hocanın uyarısı bu açıdan yerinde. Fakat aynı Müslüman zihinlerin, demokrasi ve özgürlüğe izafiyetçi olmayan bir felsefi zemin de bulması gerekir ki, meselenin püf noktası burada. </p>

<p>Aslında İslamiyet’in zaten buna uygun bir din olduğu söylenebilir. Örneğin ilk baştan beridir “ehl-i kitap” diye bir kategori tanımlayarak, diğer tek-tanrılı dinlerde de hakikatten parçalar olduğunu teslim etmiştir.</p>

<p>İslam içi tartışmalarda ise, bir yanda “tek doğru”yu tekeline alan Hariciler gibi fanatikler çıkmışken, diğer yanda “mutlak doğruyu bir tek Allah bilir, ihtilaflarımızı O’na havale edip ahirete ertelemeliyiz” diyen Mürciye gibi mutediller vardır. Ya da “Allah’a giden yollar gökteki yıldızlardan daha çoktur” diyen Sufiler.</p>

<p>Galiba asıl mesele “tek doğru”nun üzerine ne eklediğiniz. Kibir ekleyince katı bir istibdat ortaya çıkıyor. Tevazu ekleyince de ilkeli bir çoğulculuk.</p>]]>
</content>
</entry>
<entry>
<title>Devlet 80 Yıl Boyunca Aldattı Bizi</title>
<link rel="alternate" type="text/html" href="http://www.mustafaakyol.org/arsiv/2010/08/devlet_80_yil_boyunca_aldatti_bizi.php" />
<modified>2010-08-02T10:57:11Z</modified>
<issued>2010-08-02T09:53:42Z</issued>
<id>tag:www.mustafaakyol.org,2010://1.1619</id>
<created>2010-08-02T09:53:42Z</created>
<summary type="text/plain">[2 Ağustos 2010 tarihli Star gazetesinde yayınlandı] Türkiye’nin en büyük problemi olan “Kürt sorunu”nda işler iyice sarpa sarıyor. Şiddet eskiden sadece güneydoğuyu kasıp-kavururken artık Batı’daki kentlerde de boy gösteriyor. Kürt milliyetçilerinin giderek daha yüksek sesle çıkan talepleri ise, ülke çoğunluğunu...</summary>
<author>
<name>Mustafa Akyol</name>

<email>akyol@mustafaakyol.org</email>
</author>

<content type="text/html" mode="escaped" xml:lang="en" xml:base="http://www.mustafaakyol.org/">
<![CDATA[<p>[2 Ağustos 2010 tarihli <a href="http://www.stargazete.com/gazete/yazar/mustafa-akyol/devlet-80-yil-boyunca-aldatti-bizi-282640.htm">Star</a> gazetesinde yayınlandı]</p>

<p>Türkiye’nin en büyük problemi olan “Kürt sorunu”nda işler iyice sarpa sarıyor. </p>

<p>Şiddet eskiden sadece güneydoğuyu kasıp-kavururken artık Batı’daki kentlerde de boy gösteriyor. Kürt milliyetçilerinin giderek daha yüksek sesle çıkan talepleri ise, ülke çoğunluğunu sadece daha fazla çileden çıkarıyor. Diyarbakır Belediye Başkanı Osman Baydemir’in Türk bayrağının yanında bölgesel bir “Kürdistan bayrağı” istemesi, tam da böyle bir şey.</p>]]>
<![CDATA[<p>Öte yandan başta “MHP-CHP koalisyon muhalefeti” olmak üzere tüm “açılım karşıtları” hep bir ağızdan hükümeti suçluyor. “Eskiden böyle bir dert yoktu, Akepe çıkardı” diyorlar. </p>

<p>Böyle yapmakla da, bu sorunu yoktan yaratan ve kangrenleştiren eski “devlet politikalarını” ve dahası “devlet yalanlarını” desteklemeye devam ediyorlar.</p>

<p>Evet, açık konuşalım, bizim devlet bu Kürt meselesinde 80 yıl boyunca yalan söyledi bize. Kürtler diye bir toplum olmadığı; varsa da hepsinin “Ne mutlu Türküm diyene” çatısı altında seve seve birleştiği; bütün direniş ve isyanların da “dış güçler”den çıktığı mavalını okudu.</p>

<p>Oysa devletin kendisi işin böyle olmadığını en baştan beri biliyordu. Ama “bir yalanı yeterince uzun süre söylersen herkes inanır” hesabına güvendi.</p>

<p>Atatürk, Kurtuluş Savaşı’nın başında boşuna “Türkler’den, Kürtler’den ve bütün anasır-ı İslamiye”den, yani Osmanlı’nın farklı kimliklerden oluşan renkli bir “Müslüman milleti”nden söz etmiyordu. Bir süre sonra “Türkiye halkı”ndan bahsetmeye başladı ki, o da kurtarırdı. Ama Lozan’dan sonra aniden “Türk milleti”ne geçti. Hatta hızını alamayıp 30’lu yıllarda “Türk soyu”na ve “Türk ırkı”na kadar açıldı. Bazı CHP seçkinleri işi fiili “kafatasçılığa” kadar götürdü.</p>

<p>Bu kadar inkarcı ve dayatmacı bir “ulus inşası”nın Kürtleri kazanabileceğine nasıl inandılar, hayret. Terakkiperver Fırka’nın liberal/muhafazakar isimlerine kulak verseler, örneğin Kazım Karabekir’in Kürt raporuna dikkat etseler belki biraz “akıl ve izan” bulabilirlerdi. Ama kendilerinden başka kimseyi dinlemeye niyetleri yoktu.</p>

<p><br />
<strong>Açılım devam etmeli</strong></p>

<p>Bu “kafa” Cumhuriyet tarihi boyunca “devlet”e egemen oldu. “Restorasyon” ihtiyacı hissettiğinde darbe yaptı. Bunların en ağırı olan 12 Eylül, bazı sol-Kemalistlerin sandığı gibi nevzuhur bir “Amerikan icadı” değildi; tek parti ideolojisinin biraz “anti-komünizm” katılmış bir devamıydı. 12 Eylülcülerin Kürtçe diline getirdikleri yasak yeni bir şey değildi; 30’lu yıllarda da Diyarbakır meydanına jandarma dikilip “vatandaş Türkçe konuş” dayatması yapılmıştı.</p>

<p>Kabul; bütün bunlar “yıkılmış bir imparatorluktan yeni bir millet çıkarabilmek için”, yani “iyi niyet”le ve “vatansever” hislerle yapıldı. Ama niyetin iyi olması, yapılanları doğru kılmadı. “İyi niyet”in yanında bir de epey koyu bir “biz biliriz” ekâbirliğinin olması da işi iyice çıkmaza soktu.</p>

<p>Velhasıl, bugün geldiğimiz nokta, önemli ölçüde “Cumhuriyet’in kurucu ideolojisi”ndeki bir sorunun sonucudur. Problemin diğer yanında kuşkusuz fanatik bir Kürt milliyetçiliği ve PKK’yla cisimleşen bir şiddet ve terör dalgası da vardır. Ama kurucu ideolojideki “hesap hatası” olmasa, Kürt tarafındaki fanatizm ve militanlık da bu kadar şiddetli olmayabilirdi.</p>

<p>Durum bu olduğuna göre de, Einstein’ın ünlü lafını hatırlamakta fayda var: </p>

<p>“Bir problemi, onu yaratmış olan bilincin aynıyla çözemezsiniz; dünyayı farklı bir biçimde görmeye başlamanız şarttır.” </p>

<p>Kürt Sorunu’nun çözümü de ancak “dünyayı farklı bir biçimde görmeye başlarsak” mümkün olacaktır.</p>

<p>Açılım, bu yönde atılmış doğru bir adımdı; sadece eksik kaldı ve tökezledi. </p>

<p>Ama mutlaka devam etmelidir, çünkü başka yol gerçekten yoktur. </p>]]>
</content>
</entry>
<entry>
<title>Orası ‘İngiltere’ Değil</title>
<link rel="alternate" type="text/html" href="http://www.mustafaakyol.org/arsiv/2010/07/orasi_ngiltere_degil.php" />
<modified>2010-07-28T00:59:59Z</modified>
<issued>2010-07-27T23:50:22Z</issued>
<id>tag:www.mustafaakyol.org,2010://1.1618</id>
<created>2010-07-27T23:50:22Z</created>
<summary type="text/plain">[28 Temmuz 2010 tarihli Star gazetesinde yayınlandı] Dün Ankara’dan Majestelerinin yeni başbakanı David Cameron geçti. Kibar ve sıcak bir adamdı ve hoş şeyler söyledi. Türk medyası da bu “İngiltere başbakanı”nın ne deyip ne yaptığını izledi ve aktardı. İyi ama aslında...</summary>
<author>
<name>Mustafa Akyol</name>

<email>akyol@mustafaakyol.org</email>
</author>
<dc:subject>Kürt Sorunu</dc:subject>
<content type="text/html" mode="escaped" xml:lang="en" xml:base="http://www.mustafaakyol.org/">
<![CDATA[<p>[28 Temmuz 2010 tarihli <a href="http://www.stargazete.com/gazete/yazar/mustafa-akyol/orasi-ingiltere-degil-281411.htm">Star</a> gazetesinde yayınlandı]</p>

<p>Dün Ankara’dan Majestelerinin yeni başbakanı David Cameron geçti. Kibar ve sıcak bir adamdı ve hoş şeyler söyledi. Türk medyası da bu “İngiltere başbakanı”nın ne deyip ne yaptığını izledi ve aktardı.</p>

<p>İyi ama aslında Cameron’ın yönettiği ülkenin adı “İngiltere” değil. Dünyada bu isimde bağımsız bir ülke yok. Bunun niye böyle olduğunu anlamak da bize iyi gelebilir; biraz ufkumuzu açabilir.</p>]]>
<![CDATA[<p>Evet, gerçekte Cameron’ın yönettiği ülkenin adı “Britanya”. Burası, İngiltere’nin yanısıra İskoçya ve Galler diye toplam üç ayrı otonom bölgeden oluşuyor. Bunlara bir de Kuzey İrlanda eklenince oraya “Birleşik Krallık” denen dört parçalı bağımsız ülke çıkıyor.</p>

<p>Bizim “İngiliz bayrağı” sandığımız o renkli ve çapraşık bayrak da bu çoğulcu yapıyı yansıtıyor. “<a href="http://en.wikipedia.org/wiki/Union_Flag">Union Flag</a>” (yani Birlik Bayrağı) denen bu tasarımda aslında üst üste çatılmış üç tane etnik bayrak var: Kırmızı haç İngilizlerin, çapraz kırmızı haç Kuzey İrlanda’nın, lacivert zemin üzerine çapraz beyaz haç da İskoçların bayrağı. Adamlar bu dizaynı ta 1801’de yapmışlar. (Galler, küçüklüğünden olacak, “olaya” girememiş, ama olay da çıkarmamış.) </p>

<p>Tüm bunlar aslında geçen hafta televizyon izlerken aklıma geldi. Ulusalcı bir hukukçu, Anayasa’daki “her vatandaş Türktür” hükmünü hararetle savunurken, “ne yani, İngiltere’de herkese İngiliz denmiyor mu” diye soruyordu.</p>

<p>Hayır efendim, denmiyor işte. Aksine, bir İskoç’a “sen İngilizsin, değil mi” deyin de görün bakalım, ağzınızın payını nasıl verir. Ama aynı adam “üst-kimlik” olan Britanyanlılığı kabul eder.</p>

<p>Bütün bunları “Türkiye’de de böyle yapalım, otonom bölgeler ve farklı bayraklar yaratalım” gibi bir imada bulunmak için söylemiyorum. Adamların tarihi farklı, bizimki farklı. Buraya alıp kopyalayamayız.</p>

<p>Fakat Kemalist Cumhuriyet’in “zoraki asimilasyon yoluyla ulus yaratma” projesini zorunlu bir model sanma cehaletinden de kurtulmalıyız.</p>

<p>Hem de ivedilikle kurtulmalıyız, çünkü bu proje anti-demokratik olmanın yanında artık işlemiyor da. Kürtlerin önemli bir kısmı, bırakın “Türklük” içinde erimeyi, tüm “geç kalmış milliyetçilik”lerde görülen bir açlıkla, “Kürtlük” bilincine tutunmuş durumdalar.</p>

<p><br />
<strong>Sorun ‘kafatasçılık’ mı?</strong></p>

<p>Bunun karşısında “efendim, bizim milliyetçiliğimiz kafatasçı değildir, herkesi kucaklar” sakızını çiğnemeninse bir faydası yok. Çünkü bu ülkede “kafatasçılık” da yapıldı, ama asıl sorun o değil, asimilasyonculuk. </p>

<p>Hatırlarsanız Bulgaristan’daki Jivkov rejimi de “kafatasçı” değildi; aksine her vatandaşı “kucaklayıp” Bulgar yapmak istiyordu. Orada da Türkler, bir kez Bulgarlaştıktan sonra, “vali, bakan, başbakan” filan olabileceklerdi. Ama bu dayatmaya haklı olarak direndiler. “Türk kökenli Bulgar” değil, “Bulgaristan Türkü” olarak yaşamak istediler.</p>

<p>Bugün de bize “Türkiye Kürdü” kimliği lazımdır. Tutunabileceğimiz son dal, tabir-i caizse, budur. </p>

<p>Aksi halde, PKK’nın gözü dönmüş şekilde tırmandırdığı şiddetin de etkisiyle, “etnik bölünmeye” doğru gideriz. </p>

<p>Son haftalarda Ertuğrul Özkök’ün bir yazısıyla gündeme gelen bu senaryo ise “çözüm” değil ancak “felaket” olur. Bu kadar içiçe geçmiş bir ülkede “bölünme sınırı” çizmek, korkunç sürgünler ve çatışmalar yaratır. Son iki günde İnegöl ve Hatay’da olanlara bakın; gerisini anlayın.</p>

<p>Kürt milliyetçileri akıllarını başlarına almalı, iki toplumu “bir arada yaşayamaz” hale getirmekten vazgeçmeliler.</p>

<p>Türk milliyetçileri ise kafalarını kumdan çıkarıp biraz ezber bozmalılar. Bunun için de aslında Britanya’ya kadar gitmelerine gerek yok; Osmanlı’ya baksalar, yetecek. </p>]]>
</content>
</entry>
<entry>
<title>Laikperest Yargının İşbirlikçisi Olarak MHP</title>
<link rel="alternate" type="text/html" href="http://www.mustafaakyol.org/arsiv/2010/07/laikperest_yarginin_isbirlikcisi_olarak_mhp.php" />
<modified>2010-07-26T14:59:18Z</modified>
<issued>2010-07-26T13:55:49Z</issued>
<id>tag:www.mustafaakyol.org,2010://1.1617</id>
<created>2010-07-26T13:55:49Z</created>
<summary type="text/plain">[26 Temmuz 2010 tarihli Star gazetesinde yayınlandı] 12 Eylül günü düzenlenecek Anayasa değişikliği referandumunda ben de her aklı başında insan gibi “evet” oyu vereceğim. Bunun en büyük sebebi ise ne zaten pek kimsenin itiraz etmediği “kadın ve çocuk hakları” gibi...</summary>
<author>
<name>Mustafa Akyol</name>

<email>akyol@mustafaakyol.org</email>
</author>
<dc:subject>Din, Devlet ve Laiklik</dc:subject>
<content type="text/html" mode="escaped" xml:lang="en" xml:base="http://www.mustafaakyol.org/">
<![CDATA[<p>[26 Temmuz 2010 tarihli <a href="http://www.stargazete.com/gazete/yazar/mustafa-akyol/laikperest-yarginin-isbirlikcisi-olarak-mhp-280766.htm">Star</a> gazetesinde yayınlandı]</p>

<p>12 Eylül günü düzenlenecek Anayasa değişikliği referandumunda ben de her aklı başında insan gibi “evet” oyu vereceğim. </p>

<p>Bunun en büyük sebebi ise ne zaten pek kimsenin itiraz etmediği “kadın ve çocuk hakları” gibi konulardaki iyileştirmeler, ne de son günlerde gündeme oturan “12 Eylülcüleri yargılama” niyeti. Bunlar da iyi şeyler, ama benim “evet”imin en büyük sebebi, paketin “yargı kurumu”na getireceği değişiklik olacak.</p>]]>
<![CDATA[<p>Mâlum koro, baştan beridir, bu değişikliğin “Akepe’nin yargıyı ele geçirmesi” anlamına geldiğini söyleyip duruyor. Oysa buna inanmak için ya aptal, ya kara cahil, ya da kör-kütük fanatik olmak lazım.</p>

<p>Çünkü okuma-yazması olan herkes görebilir ki, yapılan değişikliğin sonucu “yargının hükümetin egemenliğine girmesi” olmayacak. Hal-i hazırda zaten dar bir ideolojik kadronun egemenliğindeki yüksek yargının, daha “geniş tabanlı” ve “çoğulcu” hale gelmesi olacak.</p>

<p>Yani, zaten birilerince “ele geçirilmiş” olan bir devlet gücü, daha “demokratik”, daha “toplumu yansıtır” hale gelecek. </p>

<p>Peki kim bu birileri?</p>

<p>Tabii ki laikperestler.</p>

<p>Bu kavramı “laik devlete taraftar olanlar” anlamında kullanmıyorum. (Laik devlete ben de taraftarım.) “Yalnızca devleti ilgilendiren laiklik ilkesini çarpıtarak topluma ve hatta bireylere de empoze edenler” anlamında kullanıyorum. </p>

<p>“Laik yaşam biçimi” ya da “laik kıyafet” diye zırvalar icad edip, bunu vatandaşlara dayatanları kastediyorum.</p>

<p>Laik bir devlette tümüyle serbest olması gereken tarikat ve dini cemaatleri, ancak komünist diktatörlüklerde görülür biçimde yasaklayıp ezenlerden söz ediyorum.</p>

<p>Bu “laikperest ideoloji”, siyasi düzlemde CHP ve İşçi Partisi tarafından temsil edilmektedir ki, bunda bir sorun yoktur. Ama bu partilerin ortak ideolojisinin “resmi ideoloji” olması çok vahimdir. Yüksek yargı da, ne yazık ki, bazı istisnalar hariç, bugüne dek bu vehameti temsil etmiştir.</p>

<p>27 Mayısçı haydutların kurduğu bu ideolojik yargı sisteminin yarım asır sonra demokratikleşiyor olması ise, büyük olaydır. </p>

<p>CHP’nin ve İşçi Partisi’nin bu değişikliğe yana-yakıla “hayır” demesi de çok anlaşılırdır. </p>

<p>Benim anlamadığım, MHP’nin niçin bu laikperest koroya katıldığıdır.</p>

<p><br />
<strong>MHP’yi ‘sağ’ bilirdik…</strong></p>

<p>Evet, ben MHP’yi “sağ” bir parti olarak bilirdim. </p>

<p>“Sağ”ın bu ülkedeki birinci anlamı da, “halkın inancını aşağılayanlardan yana olmamak, aksine onlara karşı olmak”tır.</p>

<p>Bu duruşun turnusol kağıdı, 27 Mayıs’tır. O karanlık devirde Ankara’daki zalimlerin değil, Yassıada’daki mazlumların yanında olmaktır. Onlara, “sizi içeri tıkan kuvvet böyle istiyor” diyen “yüksek yargıç”ların yanında olmak hiç değildir.</p>

<p>O devirde o “sağ” tavrı gösterecek adamın da bu devirde 28 Şubatçılara, 27 Nisancılara, “367”cilere ve başörtü yasakçılarına destek çıkması düşünülemez.</p>

<p>Bu, ancak, “Menderes’i Yassıada’ya tıkan kuvvet bugün de bizi işbirlikçisi yaptı” demek anlamına gelir.</p>

<p>MHP yönetiminin bugünkü tavrının özeti de bence budur.</p>

<p>Neyse, biliyorum ki, en azından MHP’nin kadrolarında ve tabanında bu “laikperest sapma”yı kendine yedirmeyecek nice vicdanlı insan var. </p>

<p>Ve 12 Eylül günü onlardan vicdanlı bir “evet” bekliyorum.</p>

<p><strong>NOT</strong>: MHP yönetimine son günlerde tek bir noktada katıldığımı belirtmem lazım: Astıkları pankartların bazı illerde valiler tarafından indirilmesine duydukları tepki. Bu iş, “vali işgüzarlığı” ile oluyorsa çok yanlış, “hükümet talimatı” ile oluyorsa çok vahimdir. MHP’nin her dediği yanlış olsa da (ki şu aralar bence öyle), bunları serbestçe ifade hakkı tartışılamaz. Dolayısıyla hükümet bu “pankart indirtme”ye hemen dur demeli.</p>]]>
</content>
</entry>
<entry>
<title>Niçin Müslümanlardan Büyük İsimler Çıkmıyor?</title>
<link rel="alternate" type="text/html" href="http://www.mustafaakyol.org/arsiv/2010/07/nicin_muslumanlardan_buyuk_isimler_cikmiyor.php" />
<modified>2010-07-21T01:53:10Z</modified>
<issued>2010-07-21T00:48:59Z</issued>
<id>tag:www.mustafaakyol.org,2010://1.1616</id>
<created>2010-07-21T00:48:59Z</created>
<summary type="text/plain">[21 Temmuz 2010 tarihli Star gazetesinde yayınlandı] Hürriyet’in İslamofobik yazarı Özdemir İnce, geçenlerde “Neden Müslümanlar çağa uyumsuz?” diye bir yazı yazdı. Ve Müslümanlara hitaben şöyle sordu: “Aranızdan neden büyük fizikçiler, matematikçiler, kimyacılar, bilim adamları, büyük müzisyenler, ressamlar, heykeltıraşlar, yazarlar, filozoflar...</summary>
<author>
<name>Mustafa Akyol</name>

<email>akyol@mustafaakyol.org</email>
</author>
<dc:subject>Bilim, Din ve Ateizm</dc:subject>
<content type="text/html" mode="escaped" xml:lang="en" xml:base="http://www.mustafaakyol.org/">
<![CDATA[<p>[21 Temmuz 2010 tarihli <a href="http://www.stargazete.com/gazete/yazar/mustafa-akyol/nicin-muslumanlardan-buyuk-isimler-cikmiyor-279434.htm">Star</a> gazetesinde yayınlandı]</p>

<p>Hürriyet’in İslamofobik yazarı Özdemir İnce, geçenlerde “Neden Müslümanlar çağa uyumsuz?” diye bir <a href="http://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/15244794.asp?yazarid=72&gid=61">yazı</a> yazdı. Ve Müslümanlara hitaben şöyle sordu:</p>

<p>“Aranızdan neden büyük fizikçiler, matematikçiler, kimyacılar, bilim adamları, büyük müzisyenler, ressamlar, heykeltıraşlar, yazarlar, filozoflar çıkmıyor? O kendi tekke ve tarikat hesabınıza göre değil, dünya ölçüsüne göre.”</p>]]>
<![CDATA[<p>Bu gerçekten de önemli bir soru. Nitekim 19. yüzyıldan bu yana da pek çok Müslüman aydının zihnini meşgul etti.</p>

<p>Ve yine 19. yüzyıldan bu yana, Özdemir İnce gibi “sorun İslam’da; bırakın kurtulun!” diyenler çıktığı gibi, meseleye daha derinlemesine bakanlar da oldu.</p>

<p>Bu isimlerin fark ettiği bir nokta, Müslüman dünyanın söz konusu tutukluğunun yeni bir şey oluşuydu. Çünkü aslında İslam medeniyeti, ilk bin yılında dünyanın en başarılı, dinamik ve yaratıcı uygarlığı olmuştu. Büyük bilim adamları, sanatçılar ve düşünürler, Ortaçağ’da zaten hemen hep Müslümanlar arasından çıkmıştı.</p>

<p>Amerikalı Yahudi tarihçi Martin Kramer, bu gerçeği teslim eder ve “eğer 1000 yılında Nobel ödülleri veriliyor olsaydı, hepsini Müslümanlar alırdı” der. </p>

<p>İslam’ın böylesine görkemli bir altın çağı olduğuna göre, demek ki bu din “terakkiye mani” değildir. Ve demek ki sorun İslam’da değil, başka bir şeydedir.</p>

<p>Bu “başka bir şey”i araştıran Bryan Turner veya Fernand Braudel gibi Batılı tarihçi ve sosyologlar, bizde de Sabri Ülgener veya Erol Güngör gibi düşünürler, meselenin özünde “ekonomi”nin yattığını keşfettiler. Gördüler ki, İslam’ın ilk yüzyıllarındaki görkeminin altında, Kur’an’ın getirdiği küresel vizyon kadar, dünya ticaret yollarının merkezinde yer alan Ortadoğu’nun dinamizmi yatıyordu.</p>

<p>Ticaret, sadece zenginlik değil aynı zamanda “sosyal hareketlilik” ve “kozmopolitizm” de yaratıyor, Müslümanların farklı kültürleri tanıyıp onlardan yeni fikirler ve teknikler edinmelerini de sağlıyordu.</p>

<p><br />
<strong>Laikperest kültürden ne çıkıyor?</strong></p>

<p>13. yüzyıldaki korkunç Moğol istilası bu dinamizme ağır bir darbe indirdi. Asıl darbe ise üç asır sonra geldi: Batı’nın “coğrafi keşifleri” nedeniyle dünya ticaret yolları okyanuslara kaydı. Sonuçta Kuzey Avrupa zenginleşip gelişirken, bütün Ortadoğu ve hatta Akdeniz düşüşe geçti.</p>

<p>Son 4-5 yüzyıldır Müslüman dünyaya egemen olan “zihinsel durgunluğun” sebebi budur. Zaten sadece bu dünya değil, Uzak Asya’dan Hıristiyan Latin Amerika’ya kadar her medeniyet “geri” kalmıştır, Batı’nın “bireysellik” üzerinde yükselen dinamizmi karşısında. (Son günlerde Milli Görüş’te gördüğümüz “ataerkil itaat kültürü” yaşadığı sürece de durum düzelmeyecektir.)</p>

<p>Osmanlı aydınları arasında bu gerçeği kavrayanlar vardı. Bunlardan biri olan Sabahattin Bey, “ilerlememize mani olan şey dinimiz değil, cemiyetimizin yapısıdır” diyor, çözüm olarak da Anglo-Sakson modeli “teşebbüs-ü şahsi”yi savunuyordu.</p>

<p>Fakat ne yazık ki sorunu “dinimiz”de gören aklı evveller, meşhur tabirle, “devleti ele geçirdiler.” 80 yıldır da devlet üzerinden dinle savaşıp duruyorlar.</p>

<p>Bunu yaparken yarattıkları “laikperest kültür”den hiç bir “terakki” çıkmadığını ise fark etmiyorlar.</p>

<p>Çünkü, öyle ya, Özdemir İnce’nin Müslümanlara yönelttiği sorunun bir versiyonu onun gibilere de sorulabilir:</p>

<p>“Aranızdan neden büyük fizikçiler, matematikçiler, kimyacılar, bilim adamları, büyük müzisyenler, ressamlar, heykeltıraşlar, yazarlar, filozoflar çıkmıyor? O ADD ve YARSAV hesabınıza göre değil, dünya ölçüsüne göre.”</p>

<p>Demek ki neymiş; “İslam-sonrası dönem”e geçmekle kimsenin başı göğe ermiyormuş...</p>]]>
</content>
</entry>

</feed>