<?xml version="1.0" encoding="utf-8"?>
<feed version="0.3" xmlns="http://purl.org/atom/ns#" xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/" xml:lang="en">
<title>Mustafa Akyol</title>
<link rel="alternate" type="text/html" href="http://www.mustafaakyol.org/" />
<modified>2009-06-30T18:44:57Z</modified>
<tagline>Mustafa Akyol&apos;un Tüm Yazıları - Din, Politika, Bilim ve Kültür Üzerine</tagline>
<id>tag:www.mustafaakyol.org,2009://1</id>
<generator url="http://www.movabletype.org/" version="3.35">Movable Type</generator>
<copyright>Copyright (c) 2009, Mustafa Akyol</copyright>
<entry>
<title>Musul mu Dediniz?</title>
<link rel="alternate" type="text/html" href="http://www.mustafaakyol.org/arsiv/2009/06/musul_mu_dediniz.php" />
<modified>2009-06-30T18:44:57Z</modified>
<issued>2009-06-30T18:38:28Z</issued>
<id>tag:www.mustafaakyol.org,2009://1.1493</id>
<created>2009-06-30T18:38:28Z</created>
<summary type="text/plain">Oldukça “Kemalist” olduğu hissedilen bir okur, son yazım üzerine “iyi ama Terakkiperver Fırka yüzünden Musul’u kaybettik” gibisinden bir itiraz dile getirdi ve getirmeye devam ediyor. Madem konu açıldı, bu mevzuya dair Kürt Sorununu Yeniden Düşünmek adlı kitabımda yer alan bir...</summary>
<author>
<name>Mustafa Akyol</name>

<email>akyol@mustafaakyol.org</email>
</author>
<dc:subject>Kürt Sorunu</dc:subject>
<content type="text/html" mode="escaped" xml:lang="en" xml:base="http://www.mustafaakyol.org/">
<![CDATA[<p>Oldukça “Kemalist” olduğu hissedilen bir okur, son yazım üzerine “iyi ama Terakkiperver Fırka yüzünden Musul’u kaybettik” gibisinden bir itiraz dile getirdi ve getirmeye devam ediyor. Madem konu açıldı, bu mevzuya dair Kürt Sorununu Yeniden Düşünmek adlı kitabımda yer alan bir pasajı burada aktarayım dedim. Türkiye’nin Musul’u neden kaybettiği konusunda onyıllardır beyinlere işlenen (ve o beyinleri yeni düşüncelere bir türlü açamayanların körü körüne inandığı) ezberleri biraz bozmak açısından…</p>]]>
<![CDATA[<p>...............</p>

<p>Atatürk Araştırma Merkezi Asli Üyesi Prof. Dr. Ömer Kürkçüoğlu, Türk-İngiliz İlişkileri (1919-1926) adlı kitabında [Şeyh Said isyanı ve Musul’un kaybı] olaylarında Hilafet'in kaldırılmasının belirleyici rolünü şöyle açıklar:</p>

<blockquote>Halifeliğin kaldırılmış olması, Kürtlerin ayaklanmasında önemli rol oynadığı gibi, Kürt unsurunun çoğunlukta bulunduğu Musul üzerindeki Türk iddiasını da zayıflatmıştır. Milliyetçi düşünceye yabancı olan Musul Kürtleri'nin, Türkiye'yi Irak'a tercih ettikleri söylenebiliyorsa, bunun başlıca nedeni, Halife'ye yani İslam'a olan bağlılıklarıydı... Musul sorununun çözüme kavuşturulmamış olduğu bir sırada Halifeliğin kaldırılması; İngiltere'nin İslam etkeni dolayısıyla duyabileceği endişeyi gidermek için, ya da öteki nedenlerle alınmış olsa da, sonuçta Türkiye'nin Musul tezine manevi bir darbe indirmişti. İngiltere'nin Musul'daki bir görevlisi, Halifeliğin kaldırıldığı yolundaki haberleri hayretle karşılayıp, inanmakta güçlük çektiklerini yazmaktadır. Bu İngiliz görevlisi, o zaman kadar 'Kürdistan'ı patlamaya hazır bir volkan gibi kaynaştıran Türk propagandasının, Kürtler'in Halifeye kesin bağlılığına dayandırıldığını, Türklerin kendi bindikleri dalı kesmelerinin ise, İngiltere için inanılmayacak kadar mükemmel bir şey olduğunu' belirtmektedir. İngiliz görevlisi, 'tabii, bu yeni durumdan kendimiz için yararlanmayı ihmal etmedik' diye eklemektedir. Türk Hükümeti'nin Kürt ayaklanmasına karşı aldığı sert önlemler [de], Musul'daki mahalli Kürt ileri gelenlerinin tepkisine yol açmaktaydı. Bu tepkilerin İngiltere bakımından 'yararlanmaya' elverişli bir ortam hazırladığı görülüyordu.</blockquote>  

<blockquote> Hangi nedenlere dayanırsa dayansın — hatta Musul sorununda olumlu bir etkisi olabilir diye alınmış olsa bile — Halifeliğin kaldırılması kararı, Kürtler'in ayaklanmasında rol oynadığı için, sonuç olarak Musul bakımından Türkiye'nin aleyhine bir durum yaratmıştır. (Ömer Kürkçüoğlu, Türk-İngiliz İlişkileri, AÜ SBF Yayınları, Ankara, 1978, s. 290-291)</blockquote> 

<p>Hilafet'in kaldırılmasından önce Iraklı Kürtler arasında Türkiye'ye yönelik güçlü bir sempati olduğunu tarihçi Waide Jwaideh de belirtir. Jwaideh'e göre, "Yüzyıllardır kendilerini Osmanlı devleti ve geleneği ile özdeşleştirmiş olan Kürtler, hiç şüphesiz, yabancı bir din ve kültüre mensup işgalciler olarak gördükleri İngilizlerin ülkelerine gelmelerinden hoşnut değildi." Dahası, "Kürdistan'ın İngiliz işgali altındaki bölgelerinde, Türklerin yaptığı etkili pan-İslamist propagandalar birçok Kürdün İngiliz karşıtı bir tutum izlemesini sağlamıştı." (Waide Jwaideh, Kürt Milliyetçiliğinin Tarihi: Kökenleri ve Gelişimi, İletişim Yay. İstanbul, 1999, s. 286)</p>

<p>Ama Hilafet'in kaldırılması ve ardından gelen Şeyh Said isyanı ile birlikte, o propagandanın artık bir etkisi kalmamıştır. </p>

<p>İngiliz Büyükelçisi Lindsay'in Dışişleri Bakanı Chamberlain'e yolladığı 17 Mart 1926 tarihli bir mektupta, şu ilginç teşhis yer alır:</p>

<blockquote>Doğu'daki durum, mevcut rejimin önünde görülebilir en ciddi tehlike durumundadır. İslamcı bir hükümet bu karışıkılığı kendi lehine çevirebilirdi. Ancak bugünkü laik düşünceli hükümet ile Doğu arasında uzlaşmaz bir düşmanlıktan başka hiç bir şey olamaz. Eğer her şeyi kökünden değiştirecek bir olay çıkmaz ve Cumhuriyet rejimi sürerse, hükümet, bastırma hareketlerini beraberinde getiren bir dizi ayaklanma ile karşı karşıya kalacaktır. (Hüseyin Koca, Yakın Tarihten Günümüze Hükümetlerin Doğu-Güneydoğu Anadolu Politikaları s. 103; Cahit Düzel, "İngiliz Hükümeti'ne Sunulmuş Gizli Raporlardan Doğu Anadolu Olayları, 1924-1938", Politika Gazetesi, 31 Ocak 1977, s. 4'ten aktarma)</blockquote> 

<p>...............</p>

<p>Özetle; Musul’un kaybının sorumlusu, Şeyh Said İsyanı ve hele de onunla hiç alakası olmayan Terakkiperver Fırka değildir. Aksine, suçu bunlara atan ve gerçekte (Hilafet’i birden bire kaldırmak suretiyle) hem Şeyh Said İsyanı’nı körükleyen hem de Musul Kürtleri’ni Türkiye’den soğutan "devrimciler"dir.</p>

<p>Zaten bugün de Türkiye Kürt sorununda batağa saplanacaksa, yine aynı zihniyetin temsilcileri yüzünden saplanacak. </p>]]>
</content>
</entry>
<entry>
<title>İlk Darbe 1925’te Yapıldı</title>
<link rel="alternate" type="text/html" href="http://www.mustafaakyol.org/arsiv/2009/06/ilk_darbe_1925te_yapildi.php" />
<modified>2009-06-28T23:34:59Z</modified>
<issued>2009-06-28T23:33:05Z</issued>
<id>tag:www.mustafaakyol.org,2009://1.1492</id>
<created>2009-06-28T23:33:05Z</created>
<summary type="text/plain">[28 Haziran 2009 tarihli Star gazetesinde yayınlandı] Türkiye’de son dönemde sık sık “darbelerle hesaplaşmaktan” söz ediliyor ya… Son günlerde CHP lideri Deniz Baykal bile “12 Eylülcüleri yargılama” çağrısı yapıyor ya... Bu meseleyi yerli yerine oturtmak için öncelikle “ilk günah”ı doğru...</summary>
<author>
<name>Mustafa Akyol</name>

<email>akyol@mustafaakyol.org</email>
</author>
<dc:subject>Din, Devlet ve Laiklik</dc:subject>
<content type="text/html" mode="escaped" xml:lang="en" xml:base="http://www.mustafaakyol.org/">
<![CDATA[<p>[28 Haziran 2009 tarihli <a target="_blank" href=" http://www.stargazete.com/gazete/yazar/mustafa-akyol/ilk-darbe-1925-te-yapildi-197435.htm ">Star</a> gazetesinde yayınlandı] </p>

<p>Türkiye’de son dönemde sık sık “darbelerle hesaplaşmaktan” söz ediliyor ya… Son günlerde CHP lideri Deniz Baykal bile “12 Eylülcüleri yargılama” çağrısı yapıyor ya... Bu meseleyi yerli yerine oturtmak için öncelikle “ilk günah”ı doğru tespit etmek lazım. Hem böylece Baykal’ın neden bir yandan topu 12 Eylül’e atarken öte yandan da “Ergenekon’un avukatı” olmaya devam ettiğini daha iyi anlayabiliriz.</p>]]>
<![CDATA[<p>Dolayısıyla tespiti hemen yapalım: “İlk günah”, yani ilk darbe, sanıldığı gibi 1960’ta bir grup üniformalı haydutun gerçekleştirdiği 27 Mayıs darbesi değil, ondan 35 yıl önce bir grup üniformasız despotun çıkardığı “Takrir-i Sükun Kanunu”dur. Bu zorbalık yasası ile tüm ülke zapt-u rapt altına alınmış, suçsuz insanlar fikirleri yüzünden idam edilmiş, liberal/muhafazakar çizgideki Terakkiperver Fırka da iftiralara maruz bırakılarak kapatılmıştır.</p>

<p>Gelin, o ilk darbenin nasıl olduğuna bir bakalım. Malum, Türkiye Kurtuluş Savaşı’nı Büyük Millet Meclisi’nin iradesi ile yürütmüştü. Bu Meclis de, sonradan tüm sistemi ele geçirecek olan Kemalist/laikçi kadrodan ibaret değildi. Dindarlardan, din adamlarından, Kürtlerden, liberallerden, kısacası “Türkiye halkı”nın tüm renklerinden oluşan demokratik bir heyetti.</p>

<p>Fakat Kurtuluş Savaşı bitince işler değişmeye başladı. Mustafa Kemal Paşa, söz konusu “Birinci Meclis”teki muhaliflerinden hoşlanmadığı için Nisan 1923’te yapılan seçimlerle oluşacak “İkinci Meclis”e  kendine yakın isimleri yerleştirmek için kolları sıvadı. Kurtuluş Savaşı’nın Mustafa Kemal’den sonraki ikinci büyük kahramanı olan Kazım Karabekir Paşa, bu eğilime karşı çıkacak ve sebebini de şöyle açıklayacaktı:</p>

<p>“Gazi, 'ben muhalif istemiyorum' diyerek, kendisine kavlen ve tahriren en çok sadakat gösterenleri… namzet gösteriyordu. Ben de böyle emre uyan bir meclisle, dünyaya hakim İtilaf devletlerinin emniyetini kazanamayacağımızı ve dahilde de hürriyet mefhumunu kaldıracağımızı ve belki daha şiddetli bir muhalefete yol açılacağını söyleyerek [seçim komitesinden ayrıldım].”</p>

<p>Karabekir Paşa ve onun gibi düşünen “hürriyetçiler” 1924 Eylülü’nde Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’nı kurdular. Parti “gerici” değildi. Saltanat yanlısı hiç değildi. Parti kurucuları, "inkılapların hepsine taraftar olmakla beraber, bunların herhangi bir şahsa veya zümreye imtiyaz vermek için değil, bütün memlekete ve halkımıza mal edilmek” için yapılması gerektiğini savunuyorlardı.</p>

<p>Bugünden geriye bakınca ne kadar ileri görüşlü oldukları ortaya çıkıyor. </p>

<p>Ancak TCF sadece altı buçuk ay yaşayabildi. İsmet İnönü’nün yönetimindeki CHP hükümeti, Şeyh Said isyanı bahanesiyle çıkardığı “Takrir-i Sükun Kanunu”na dayarak 5 Haziran 1925’te partiyi kapattı. Böylece 25 yıl sürecek tek parti diktatörlüğü kurulmuş oldu. TCF’nin en elle tutulur suçu “partimiz dini inançlara saygılıdır” demekti! Bunun “gericileri cesaretlendirdiği” söylendi. Tam da 80 yıl sonra Ak Parti’nin Danıştay cinayeti üzerine “gericileri cesaretlendirdiği” için kapatılmak istenmesi gibi… </p>

<p>Terakkiperver Fırka, Türkiye’deki liberal/muhafazakar sentezin öncüsüydü. Ondan sonraki tüm askeri darbeler, bu sentezi temsil eden merkez sağ hükümetlere karşı yapıldı. Tüm darbeciler, “ilk darbe”nin faili olan CHP’nin ideolojisini yeniden konsolide etmeye ve onun siyasi rakiplerini yok etmeye çalıştılar.</p>

<p>Bunun tek kısmi istisnası 1980 darbesidir; o, diğer partilerle birlikte CHP’yi de kapatmıştır. Ancak bunun sebebi 1980 öncesinde CHP’nin klasik CHP olmaktan çıkıp Ecevit liderliğinde “ortanın soluna” ve “halkçılığa” kaymasıdır. CHP’nin 1930’lardaki “özüne” çoktan dönmüş olan Deniz Baykal’ın güncel darbe girişimlerinin “avukatlığını” yürütürken 12 Eylül’e “bulaşması”nın sebebi budur.</p>

<p>Eğer Sayın Baykal darbecilikle gerçekten yüzleşmek istiyorsa, aynaya bakmalı. Genel başkanlığını yaptığı partinin boynunda “tüm darbelerin anası”nın vebali vardır. Elinde de İstiklal Mahkemeleri’nde asılan masumların kanı…</p>

<p><strong>NOT:</strong> Bu yazıdan sonra iki haftalık bir “yıllık izin”e çıkıyorum. 15 Temmuz’da, inşallah, yeniden bu sütunda buluşmak üzere…</p>]]>
</content>
</entry>
<entry>
<title>‘Orduya Sızma’ Meselesi</title>
<link rel="alternate" type="text/html" href="http://www.mustafaakyol.org/arsiv/2009/06/orduya_sizma_meselesi.php" />
<modified>2009-06-24T02:42:11Z</modified>
<issued>2009-06-24T02:39:59Z</issued>
<id>tag:www.mustafaakyol.org,2009://1.1491</id>
<created>2009-06-24T02:39:59Z</created>
<summary type="text/plain">[23 Haziran 2009 tarihli Star gazetesinde yayınlandı] Türk Silahlı Kuvvetleri’nin Ak Parti hükümetine ve Gülen cemaatine karşı komplolar düzenlemesini öngören meşhur “belge”nin ne olup olmadığı hala belli değil. Dahası, İsmet Berkan’ın Radikal’de dediği gibi, bu belirsizlik sonsuza kadar sürecek gibi...</summary>
<author>
<name>Mustafa Akyol</name>

<email>akyol@mustafaakyol.org</email>
</author>
<dc:subject>Iç Politika</dc:subject>
<content type="text/html" mode="escaped" xml:lang="en" xml:base="http://www.mustafaakyol.org/">
<![CDATA[<p>[23 Haziran 2009 tarihli <a target="_blank" href=" http://www.stargazete.com/gazete/yazar/mustafa-akyol/-orduya-sizma-meselesi-196279.htm ">Star</a> gazetesinde yayınlandı] </p>

<p>Türk Silahlı Kuvvetleri’nin Ak Parti hükümetine ve Gülen cemaatine karşı komplolar düzenlemesini öngören meşhur “belge”nin ne olup olmadığı hala belli değil. Dahası, İsmet Berkan’ın Radikal’de dediği gibi, bu belirsizlik sonsuza kadar sürecek gibi gözüküyor. Ülke, hemen her konuda olduğu gibi, burada da somut olguları önceden oluşmuş kanaatlere göre etiketleyen iki zıt cepheye bölünmüş durumda.</p>]]>
<![CDATA[<p>Benim sezgim, “belge”nin sahte değil hakiki olduğu, ancak Genelkurmay Başkanı’nın emriyle değil, kendi başına işgüzarlık eden bir albayın veya bir “çalışma grubu”nun ürünü olduğu yönünde. Ama dediğim gibi, kesin bir bilgiye ulaşmak mümkün değil.</p>

<p>Fakat mümkün olan başka bir şey var: TSK ile belirli toplum kesimleri arasındaki gerilimin nereden ortaya çıktığını anlamak. </p>

<p>Bu gerilimin son yıllarda en çok TSK ile “dini cemaatler”, özellikle de bir tanesi (Gülen cemaati) arasında yaşandığını herkes biliyor. Yaygın rivayete göre, TSK, bu cemaatin hem toplum içindeki etkisinden hem de orduya “sızması”ndan epey rahatsız. Laikçi cephenin önde gelen sözcüleri de bu “sızma” meselesini dillerinden düşürmüyor. </p>

<p>Ben  işin aslını pek bilmiyorum, ama biraz akıl yürütünce, bu “sızma”nın (eğer gerçekten varsa) tehditkâr bir devlet karşısında anlaşılabilir bir “hayatta kalma stratejisi” olduğu sonucuna varıyorum.</p>

<p>Gelin, kendinizi Gülen cemaatinin yerine koyun. Toplumsal bir dini hareket olarak ortaya çıkmışşınız. Okullar açıyor, medya ve sivil toplum kuruluşları yoluyla fikirlerinizi yayıyor, bu işleri yürütmek için de finansal bir zemin oluşturuyorsunuz. Tüm bunlar demokratik toplumlarda serbest olması gereken meşru işler.</p>

<p>Ama devletin bazı kurumları sizle kafayı bozmuş durumda. Sizi ortadan kaldırmak istiyorlar ve ellerine fırsat geçtiğinde (mesela 28 Şubat’ta) üstünüze geldikleri de ortada. </p>

<p>Böyle bir durumda bu kurumların tasallutundan korunmak için ne yapabilirsiniz? Ülke bir hukuk devleti olmadığına, devlet kurumları ideolojik savaşlar yürüttüğüne göre, “bari bunların içinde bizden veya bize yakın bazı adamlar olsun da rahat nefes alalım” diye düşünmeniz, son derece anlaşılır bir durum. </p>

<p>Aslında sorunun kökeni, açık konuşalım, Cumhuriyet’in kurucu ideolojisine uzanıyor. Bu ideoloji, tarikatların ve cemaatlerin var olmadığı bir toplum hayal etti ve bunu zorla hayata geçirmeye çalıştı. (Kürtlerin var olmadığı bir toplum hayal edip, bunu zorla hayata geçirmeye çalışması gibi.) Pozitivist dogmadan kaynaklanan bu otoriter modeli de “laiklik” diye sundu. Oysa yapılan şey düpedüz “laikliğe aykırı” idi. Çünkü laiklik, din ile devletin birbirinden ayrılmasını ve birbirinden korunmasını öngörür. Dolayısıyla laik devletin toplumdaki dini oluşumlara müdahale etme hakkı yoktur.</p>

<p>İsterseniz kurucu ideolojideki bu sorunu “o devrin şartlarıyla” açıklayıp meşru göstermeye çalışabilirsiniz. (Ben, “o devir” için dahi yanlış buluyorum.) Ama demokrasinin ve özgürlüğün bu kadar genişlediği bir dünyada hâlâ aynı anlayışı savunmak, kabul edilebilir şey değildir. </p>

<p>Tek çözüm, özgürlükçü bir laiklik benimsemek ve toplumdaki dini hareketleri rahat bırakmaktır. Bu hareketler, böylesi bir laikliği kabul etme noktasına çoktan gelmiştir zaten. Kritik soru, “rejim bekçilerinin” de aynı noktaya gelip gelemeyeceğidir.</p>]]>
</content>
</entry>
<entry>
<title>Yeni Kitap: Çözümün Şafağında Kürt Sorunu</title>
<link rel="alternate" type="text/html" href="http://www.mustafaakyol.org/arsiv/2009/06/yeni_kitap_cozumun_safaginda_kurt_sorunu.php" />
<modified>2009-06-22T21:26:36Z</modified>
<issued>2009-06-22T21:20:47Z</issued>
<id>tag:www.mustafaakyol.org,2009://1.1490</id>
<created>2009-06-22T21:20:47Z</created>
<summary type="text/plain">Özgür Yayıncılık, araştırmacı Enver Sezgin&apos;in benimle yaptığı uzun bir söyleşiye dayanan &quot;Çözümün Şafağı&apos;nda Kürt Sorunu&quot; isimli bir kitap yayınladı. Kitapçılarda bulabilirsiniz. Enver Sezgin’in kaleme aldığı önsözde kitabın esprisi şöyle özetleniyor: &quot;Mustafa Akyol kendi deyimiyle, &apos;Üniversite yıllarına kadar Kürt sorunu ile...</summary>
<author>
<name>Mustafa Akyol</name>

<email>akyol@mustafaakyol.org</email>
</author>
<dc:subject>Kürt Sorunu</dc:subject>
<content type="text/html" mode="escaped" xml:lang="en" xml:base="http://www.mustafaakyol.org/">
<![CDATA[<p><img alt="AkyolKurt2.jpg" src="http://www.mustafaakyol.org/im/AkyolKurt2.jpg" align="left" style="margin-right:2px"/>Özgür Yayıncılık, araştırmacı Enver Sezgin'in benimle yaptığı uzun bir söyleşiye dayanan "Çözümün Şafağı'nda Kürt Sorunu" isimli bir kitap yayınladı. Kitapçılarda bulabilirsiniz.</p>

<p>Enver Sezgin’in kaleme aldığı önsözde kitabın esprisi şöyle özetleniyor:</p>

<p>"Mustafa Akyol kendi deyimiyle, 'Üniversite yıllarına kadar Kürt sorunu ile karşılaşmamış'tır. Boğaziçi Üniversitesi'nde okuduğu bir kitapla birlikte, bu sorunu tanımaya başlar. Konuya ilgisi artar. Master tezini 'Kürt sorunu' üzerine yapar. Okulu bitirdikten sonra, Kürt sorununu ele alan bir kitap yazmaya karar verir. 2003 yılında yazmaya girişir. Ve iki yıl zarfında da bitirir. 2006 yılında, Kürt Sorunu Üzerine Yeniden Düşünmek adlı kitabı yayımlanır.</p>]]>
<![CDATA[<p>Türkiye’de Kürt sorunu üzerine uzun yıllardır düşünen, yazan ve bu yolda bedel ödeyen, cezaevinde yatan çok değerli fikir insanları vardır. Bu insanlar bugün de bu cabalarını sürdürüyor. Kabul edilecektir ki, Mustafa Akyol’un Kürt Meselesindeki varlığı çok eskilere dayanmaz. Türkiye’deki tartışmaları göz önüne aldığımızda, genç biridir. Mustafa Akyol’u tercih etmemizin en önemli nedenlerinden biri de genç olmasıdır. Daha doğrusu, çok genç yaşlarda bu konudaki düşüncelerini yazıya dökmesidir. Geldiği yer ve şu anda durduğu yer de bir başka faktördür.</p>

<p>Bu kitap, çözüm için en geçerli önerileri sunduğu iddiasında değildir. Burada daha çok, günlük hayattan yola çıkarak yaşadığımız problemler ele alınıyor. Elbette Kürt sorununun değişik alanları ile ilgili önerileri de bulabilirsiniz. Bunları benimseyenler de olacaktır. Kızanlar da çıkacaktır, kimbilir. Ama söylediğim gibi, o geniş özgürlük alanında rahatça konuşabilmektir bütün mesele. Buna küçük bir katkıda bulunabileceksek ne mutlu bize."</p>]]>
</content>
</entry>
<entry>
<title>Dine Dayalı Demokrasi Olmaz mı?</title>
<link rel="alternate" type="text/html" href="http://www.mustafaakyol.org/arsiv/2009/06/dine_dayali_demokrasi_olmaz_mi.php" />
<modified>2009-06-22T01:05:27Z</modified>
<issued>2009-06-22T01:03:21Z</issued>
<id>tag:www.mustafaakyol.org,2009://1.1489</id>
<created>2009-06-22T01:03:21Z</created>
<summary type="text/plain">[21 Haziran 2009 tarihli Star gazetesinde yayınlandı] Radikal yazarı Türker Alkan İran’daki tartışmalı seçimin sonuçlarını yorumlarken sormuş, “dine dayalı demokrasi olur mu?” diye. Sonra da olmayacağı hükmüne varmış ve dahası laik Türkiye’nin bu konuda İran’a öğretebileceği şeyler olduğunu vurgulamış. Bu,...</summary>
<author>
<name>Mustafa Akyol</name>

<email>akyol@mustafaakyol.org</email>
</author>
<dc:subject>Din, Devlet ve Laiklik</dc:subject>
<content type="text/html" mode="escaped" xml:lang="en" xml:base="http://www.mustafaakyol.org/">
<![CDATA[<p>[21 Haziran 2009 tarihli <a target="_blank" href=" http://www.stargazete.com/gazete/yazar/mustafa-akyol/dine-dayali-demokrasi-olmaz-mi-195758.htm ">Star</a> gazetesinde yayınlandı] </p>

<p>Radikal yazarı Türker Alkan İran’daki tartışmalı seçimin sonuçlarını yorumlarken sormuş, “dine dayalı demokrasi olur mu?” diye. Sonra da olmayacağı hükmüne varmış ve dahası laik Türkiye’nin bu konuda İran’a öğretebileceği şeyler olduğunu vurgulamış. Bu, Türkiye’de sıkça duyduğumuz bir argüman. İran’daki otoriter cumhuriyete bakarak, “bakın, dine dayalı demokrasi olmuyor, dolayısıyla işlerin bizdeki gibi olması lazım” diye kestirmeden sonuca varılıyor. Oysa gerçekler, bu “el çabukluğu-marifet” çıkarımda gözüktüğünden daha karmaşık.</p>]]>
<![CDATA[<p>Öncelikle “dine dayalı demokrasi olmaz” hükmünü biraz sorgulamak lazım. Aslında dine dayalı demokrasi bal gibi olur. Nasıl olur? Bir toplumu oluşturan fertler “biz, ülkenin esaslarının üzerinde anlaştığımız şu dini ilkelere dayanmasını istiyoruz” diye bir uzlaşıya varırlarsa olur. Zaten böyle bir “konsensüs” var ise, onu hayata geçirmeksizin demokrasiden söz edemezsiniz bile. </p>

<p>Bu öyle duyulmadık-görülmedik bir şey de değildir. Yakın zamanlara dek Avrupa’daki pek çok devlet böyleydi. İrlanda’nın anayasası hala “Kutsal Üçleme adına” başlar “efendimiz İsa Mesih’e olan sorumluluklarımızı kabul ediyoruz” diye devam eder. Bugün bazılarının “Ortadoğu’nun tek demokrasisi” dediği İsrail, kendini “Yahudi devleti” olarak tanımlar ve Yahudi dininin pek çok hüküm ve uygulamasını esas alır. Komşumuz Irak’ın demokratik yöntemlerle hazırlanan ve kabul edilen anayasasının ikinci maddesinde ise devletin resmi dininin İslam olduğu ve dahası “hiçbir kanunun İslam’ın hükümlerine aykırı olamayacağı” belirtilir. (Bu, Amerikalıların muhalefetine rağmen, Irak parlamentosu tarafından kabul edilmiş bir esastır.) Eğer Irak işleyen bir demokrasi haline gelebilirse, “İslama dayalı demokrasi” olmuş olacak.</p>

<p>Peki İran’daki sorun ne?</p>

<p>Sorun, din değil, din adamlarının siyasi otoriteye “velayet” etmesini öngören “velayet-i fakih” doktrini. Bu doktrin, Şiiliğin doğal bir sonucu değil, Ayetullah Humeyni’nin dini bir kavramı siyasileştirerek çıkardığı İran’a mahsus bir icad. Nitekim Irak’taki en üst Şii otorite olan Ayetullah Sistani “velayet-i fakih”i benimsemiyor ve din adamlarının devleti yönetmesine karşı çıkıyor. </p>

<p>Eğer İran “velayet-i fakih” üzerinden din adamlarına ve onların nüfuzu altındaki devrim muhafızlarına siyaset üstü bir yetki vermemiş, sadece Şii inanç ve değerlerine atıfta bulunan, ama seçilmişleri esas kılan bir cumhuriyet olsaydı, o zaman o da “İslami demokrasi” olabilirdi.</p>

<p>Peki ben bunları demekle “dine dayalı demokrasi”nin çok iyi bir model olduğunu ve Türkiye’de de buna ihtiyaç duyduğumuzu mu ima ediyorum? (Bizim memlekette hep böyle “gizli niyetler” aranır durur.)</p>

<p>Hayır. Çünkü “din esasları üzerinde uzlaşmak” öyle kolay bir şey değil. “Kimin din anlayışı doğru” sorusu gündeme geliyor ve çatışmalar çıkarıyor. (Pakistan iyi bir örnek.) Dahası modern toplumlar çok renkli. Farklı inançlara, dünya görüşlerine sahip bireylerden oluşuyorlar. Dolayısıyla ne dine ne de bir felsefi doktrine dayanmayan (yani “laik”), sadece vatandaşların hak ve hürriyetlerini garanti altına alan (yani özgürlükçü) “liberal demokrasi” bence en iyi sistem. </p>

<p>Peki Türkiye’de liberal demokrasi var mı? </p>

<p>Olsun diye uğraşıyoruz, ama tabii ki henüz tam yok. Çünkü Humeyni’nin “velayet-i fakih” sistemi kadar bariz ve keskin olmasa da, bizde de bir “velayet” sistemi var. Çünkü bizde de “devrim bekçilerine” anti-demokratik misyonlar biçen bir “resmi ideoloji” var. </p>

<p>Dolayısıyla bu konuyu ele alırken sorulması gereken doğru soru “dine dayalı demokrasi olur mu?” değil, “resmi ideolojiye dayalı demokrasi olur mu?” sorusudur. Cevap da bellidir: Elbette olmaz...</p>]]>
</content>
</entry>
<entry>
<title>İktidar ‘AK’, Patrikhane ‘Ekümenik’tir</title>
<link rel="alternate" type="text/html" href="http://www.mustafaakyol.org/arsiv/2009/06/iktidar_ak_patrikhane_ekumeniktir.php" />
<modified>2009-06-16T23:21:20Z</modified>
<issued>2009-06-16T23:18:04Z</issued>
<id>tag:www.mustafaakyol.org,2009://1.1488</id>
<created>2009-06-16T23:18:04Z</created>
<summary type="text/plain">[17 Hazian 2009 tarihli Star gazetesinde yayınlandı] Geçtiğimiz haftaların tartışma konularından biri iktidar partisinin ismiydi. Başbakan bu adın “Ak Parti” olduğunu, bunun yerine “AKP” diyenlerin “edepsizlik” ettiklerini ilan ederken, muhalefetten “hayır, biz size A-ke-pe diyeceğiz” tepkisi geldi. Bu, bir yandan...</summary>
<author>
<name>Mustafa Akyol</name>

<email>akyol@mustafaakyol.org</email>
</author>
<dc:subject>Iç Politika</dc:subject>
<content type="text/html" mode="escaped" xml:lang="en" xml:base="http://www.mustafaakyol.org/">
<![CDATA[<p>[17 Hazian 2009 tarihli <a target="_blank" href=" http://www.stargazete.com/gazete/yazar/mustafa-akyol/iktidar-ak-patrikhane-ekumenik-tir-194759.htm">Star</a> gazetesinde yayınlandı] </p>

<p>Geçtiğimiz haftaların tartışma konularından biri iktidar partisinin ismiydi. Başbakan bu adın “Ak Parti” olduğunu, bunun yerine “AKP” diyenlerin “edepsizlik” ettiklerini ilan ederken, muhalefetten “hayır, biz size A-ke-pe diyeceğiz” tepkisi geldi. Bu, bir yandan incir çekirdeğini doldurmayan, ama öte yandan da bizdeki yaygın bir zihniyet sorununa işaret eden ilginç bir tartışma.</p>]]>
<![CDATA[<p>Öncelikle Başbakan’ın “edepsizlik” suçlamasını aşırı bulduğumu söyleyeyim. Hüseyin Gülerce’nin Zaman’da söylediklerine katılıyorum: Başbakan “sakin, yumuşak bir üslûpla, partimizin gerçek adı budur, doğrusunun söylenmesi bizi memnun eder” deseydi, çok daha iyi olurdu. </p>

<p>Ancak muhalefetin ve “muhalif medya”nın Ak Parti ismini kabul etmemekteki ısrarı gerçekten de yanlış. Bir partinin ismini, onu kuranlar ve yönetenler belirler. Bir genel başkan “benim partimin ismi budur” diyorsa, partisinin ismi odur.</p>

<p>CHP’liler, yolsuzluk vak’alarına ve söylentilerine dayanarak “sizin nereniz ak” diye itiraz ediyor. İyi ama “ak” kelimesi partinin ismi, sıfatı değil ki… Eğer aynı mantık işletilirse, Cumhuriyet Halk Partisi’nin ismine de kolaylıkla muhalefet edilebilir. “Sizin halkla ne işiniz var kardeşim; ‘halka rağmen’ yola çıkmış düpedüz ‘devlet partisi’siniz” denebilir. Aynı şekilde İşçi Partisi’nin de işçilerden çok darbecileri temsil ettiği, Genç Parti’ye “Yeni Faşist Parti” demenin daha uygun düşeceği gibi yorumlar yapmak da mümkün. Ama madem adamlar partilerinin isimlerini öyle uygun görmüşler, bize de onları öyle kullanmak düşüyor. </p>

<p>Fakat başta dediğim gibi bu konuda bizde çok yaygın bir zihniyet sorunu var. Başkalarının isimlerini belirleme hakkına sahip olduğumuz gibi tuhaf bir inanca sahibiz. Bu “kafa”daki devlet, oturup Anadolu’daki binlerce yer ismini değiştiriyor. Çocuklara hangi isimlerin verilip verilemeyeceğini kanunla belirliyor. Hepsinin özünde aynı dayatmacı zihniyet var.</p>

<p>Bu zihniyetin en iyi ortaya çıktığı yerlerden biri de İstanbul’daki Ekümenik Patrikhane’nin ismi. Ben buraya Ekümenik Patrikhane diyorum, çünkü o kurum kendisine o adı veriyor. Ama “evrensel” anlamına gelen bu “ekümenik” lafını sevmeyen, bunu yeterince “milli” bulmayan, onun için de “Fener Rum Patrikhanesi” diyerek bu kurumu yerelleştirmeye çalışanlar var. Bu iş hukuki olarak da kayda bağlanmış durumda. Yargıtay’ın 2007 tarihli kararı Patrikhane’nin “ekümenik” olamayacağına hükmediyor. </p>

<p>İyi de Yargıtay ne anlar ki Hıristiyan ilahiyatından? Anlasa bile hangi yetkiyle bir dini kuruma “sizin isminiz şu değil bu olmalı” diyebilir? Yetki derken şu veya bu kanunda yazılı bir hükmü kastetmiyorum. Devletimiz böyle otoriter kanun maddelerini ve ilgili içtihatları bolca üretmiştir bugüne dek. Kastım, hangi ilkeye dayanıldığı. Bu ilkenin “laiklik” olmadığı belli, çünkü laiklik devlet ile din kurumunun ayrılması demek, burada ise devletin din kurumuna “musallat olması” söz konusu. Aynı ilkenin hürriyet, adalet yahut demokrasi olmadığı da ortada. Ne olduğu açık aslında: Resmi ve sivil “cumhuriyet seçkinleri”nin hemen her tutumunda ortaya çıkan otoriterlik.</p>

<p>Ak Parti, kendisi bu otoriterliğe boyun eğmediği gibi, toplumun başka kesimlerini de ondan korumalı. Kendisi için haklı olarak istediği saygı ve kabulü başkaları için de istemeli. Hz. Adem’in insanlığı, varlıkların isimlerini öğrenmesiyle başlamıştı. Bugün de demokrasi, varlıkların, insanların ve kurumların isimlerini öğrenip tanımakla başlıyor. </p>]]>
</content>
</entry>
<entry>
<title>Generallere Açık Mektup</title>
<link rel="alternate" type="text/html" href="http://www.mustafaakyol.org/arsiv/2009/06/generallere_acik_mektup.php" />
<modified>2009-06-15T07:42:14Z</modified>
<issued>2009-06-15T07:39:46Z</issued>
<id>tag:www.mustafaakyol.org,2009://1.1487</id>
<created>2009-06-15T07:39:46Z</created>
<summary type="text/plain">[15 Haziran 2009 tarihli Star gazetesinde yayınlandı] Muhterem paşalar, Umarım afiyettesinizdir. Biliyorsunuz, şu aralar gündemde epey tatsız bir mevzu var. Taraf gazetesinin yayınladığı bir belge, sizin Genelkurmay’da çalışan bir albayın “irticaya karşı savaşmak” için türlü komplolar planladığını gösteriyor. Belge gerçek...</summary>
<author>
<name>Mustafa Akyol</name>

<email>akyol@mustafaakyol.org</email>
</author>
<dc:subject>Din, Devlet ve Laiklik</dc:subject>
<content type="text/html" mode="escaped" xml:lang="en" xml:base="http://www.mustafaakyol.org/">
<![CDATA[<p>[15 Haziran 2009 tarihli <a target="_blank" href=" http://www.stargazete.com/gazete/yazar/mustafa-akyol/generallere-acik-mektup-194395.htm">Star</a> gazetesinde yayınlandı] </p>

<p>Muhterem paşalar,</p>

<p>Umarım afiyettesinizdir. Biliyorsunuz, şu aralar gündemde epey tatsız bir mevzu var. Taraf gazetesinin yayınladığı bir belge, sizin Genelkurmay’da çalışan bir albayın “irticaya karşı savaşmak” için türlü komplolar planladığını gösteriyor. Belge gerçek mi, değil mi, bilemiyoruz. Ama başka meslektaşlarınızın daha önce ne “andıç”lar kotardığını bildiğimiz için, biz medya mensuplarının çoğuna pek ikna edici geliyor. Eğer yanılıyor isek, lütfen bize söyleyin, bu belgenin neyin nesi olduğuna dair bize bir fikir verin.</p>]]>
<![CDATA[<p>Ama meselemiz bu belgeden çok daha büyük. Çünkü o belgede ayyuka çıkan “psikolojik savaş”, toplumun bir kesiminin TSK tarafından “iç düşman” olarak algılanışının doğal bir sonucu gibi duruyor. Bu algıyı siz de zaten açığa vuruyorsunuz yeri geldiğinde. Basın toplantılarınızda “karşı taraf”tan söz ediyor, “cemaat”leri ve özellikle bir tanesini hedef gösteriyor, oraya yakın gördüğünüz medya organlarına “akreditasyon” vermiyorsunuz. </p>

<p>Bu durumda ne oluyor, farkında mısınız? Siz, toplumun tümünün değil, bir kısmının ordusu olarak algılanmaya başlıyorsunuz. Böyle ordulara ne denir, farkında mısınız? Ordu denmez, milis denir. Mesela Lübnan’da Hizbullah var ya; tüm Lübnan halkını değil sadece Şiiler’i korumak için kurulmuş bir askeri örgüt. “Şiilerin milisi” yani. Türkiye’deki işler böyle devam ederse, bir süre sonra sizi de insanlar “laikçilerin milisi” diye algılamaya başlayabilir. (Hem de herkesin vergileri tarafından finanse ediliyor olmanıza rağmen!) Bu durumda da o hiç istemediğiniz “bölünme”nin âlâsı gerçekleşmiş olur.</p>

<p>Biliyorum ki aslında sizin amacınız Anayasa’da tarif edilen Cumhuriyet’i korumak. “Laiklik karşıtı” çevreleri bundan ötürü hedef alıyorsunuz. Ama lütfen bir kez olsun kendinize sorun: Bu çevreler acaba gerçekten “laiklik karşıtı” mı, yoksa laikliğin Türkiye’ye mahsus ve modern dünyada eşi-benzeri görülmeyen otoriter bir yorumuna mı karşılar? </p>

<p>Bakalım, ne yapıyor ve yapmışlar bu “laiklik karşıtları”? Hükümetin en “radikal” adımları, İmam-Hatip mezunlarının katsayı ayrımcılığına uğramaması ve başörtülülerin üniversiteye girebilmesi gibi konulardaki girişimler. Bunlar devletin niteliğini değiştirmekle değil, vatandaşların hak ve hürriyetlerini genişletmekle ilgili şeyler. </p>

<p>Peki o hiç sevmediğiniz “cemaat” ne yapıyor? Medya yoluyla fikirlerini yayıyor, okullar açıp öğrenciler yetiştiriyor, bunlara da elbette kendi değerlerini aşılamaya çalışıyor. Demokratik bir toplumda dini cemaatler ne yapıyorsa onu yapıyor yani. Çünkü, gidin bakın, Batı ülkelerinde de Katolikler, Baptisler, Metodistler ve daha binlerce dini oluşum aynı işlerle meşgul.</p>

<p>Zaten sizlerden, bu ülkedeki dar bir çevreden ve üç-beş fanatik “neo-con”dan başka dünyada hiç kimse ne hükümete ne de “cemaat”e bakıp “Türkiye’de laiklik elden gidiyor” diye düşünüyor.</p>

<p>Dolayısıyla, diyorum ki, acaba biraz gereksiz yere evhamlanıyor olabilir misiniz?</p>

<p>Bu soruyu lütfen yabana atmayın. Çünkü çok iyi biliyoruz ki siz daha önce başka bir konuda da fena halde evhamlanmış ve en meşru toplumsal talepleri bile “tehdit” olarak algılayıp yasaklayarak işleri çıkmaza sokmuştunuz. </p>

<p>Hatırlayın, emekli meslektaşınız Aytaç Yalman bu konuda özeleştiride bulundu bir zaman önce. Ordunun Kürt sorununda eskiden çok dar düşündüğünü, “Kürt yoktur” diye eğitildiği için “sosyal istekleri bile yıkıcı faaliyetler kapsamında gördüğünü”, bu yüzden “dilini konuşmak, şarkısını, türküsünü dinlemek, kültürünü yaşamak” gibi meşru talepleri bile bastırdığını söyledi.</p>

<p>Şimdi lütfen elinizi vicdanınıza koyup bir düşünün: Otoriter milliyetçilik anlayışı yüzünden geçmişte Kürt sorununda yanılmış iseniz, bugün de otoriter laiklik anlayışı yüzünden “din sorunu”nda yanılıyor olamaz mısınız? Bugün de meşru toplumsal talepleri “yıkıcı faaliyetler kapsamında görüp” ülkeye sebepsiz gerilimler yaşatıyor olmayasınız sakın?</p>

<p>Lütfen düşünün. Yoksa, yirmi sene sonra bir emekli general daha çıkıp, “biz ‘her türlü dini talep ve hareket irticadır’ diye eğitildiğimiz için topluma karşı psikolojik harekatlar düzenliyorduk, hata ettik” diye günah çıkarabilir. Ama geçen zaman zarfında milyonlarca vatandaş mağdur edilmiş ve ülke sebepsiz yere örselenmiş olur.</p>

<p>Yazık olmaz mı? </p>]]>
</content>
</entry>
<entry>
<title>Kuzey Kore’yi Tanıyalım (II)</title>
<link rel="alternate" type="text/html" href="http://www.mustafaakyol.org/arsiv/2009/06/kuzey_koreyi_taniyalim_ii.php" />
<modified>2009-06-10T08:09:34Z</modified>
<issued>2009-06-10T08:03:19Z</issued>
<id>tag:www.mustafaakyol.org,2009://1.1486</id>
<created>2009-06-10T08:03:19Z</created>
<summary type="text/plain">[10 Haziran 2009 tarihli Star gazetesinde yayınlandı] Kuzey Kore’nin kurucusu Kim İl Sung, 1994 yılında öldü. Yerine, oğlu Kim Jong İl geçti. Müteveffa diktatöre “Ebedi Önder”, bayrağı ondan devralan mahdumuna da “Sevgili Önder” adı verildi. Sevgili Önder nükleer silahlarla oynamayı...</summary>
<author>
<name>Mustafa Akyol</name>

<email>akyol@mustafaakyol.org</email>
</author>
<dc:subject>Dış Politika</dc:subject>
<content type="text/html" mode="escaped" xml:lang="en" xml:base="http://www.mustafaakyol.org/">
<![CDATA[<p>[10 Haziran 2009 tarihli <a target="_blank" href=" http://www.stargazete.com/gazete/yazar/mustafa-akyol/kuzey-kore-yi-taniyalim-ii--193494.htm">Star</a> gazetesinde yayınlandı] </p>

<p><img alt="Seni bir kez daha görmek istiyoruz Edebi Önder Kim İl Sung şarkısını söyleyerek ağlayan Kuzey Koreli çocuklar" src="http://www.mustafaakyol.org/im/crying-and-singing_1208900c.jpg.jpeg" width="460" height="288" /></p>

<p>Kuzey Kore’nin kurucusu Kim İl Sung, 1994 yılında öldü. Yerine, oğlu Kim Jong İl geçti. Müteveffa diktatöre “Ebedi Önder”, bayrağı ondan devralan mahdumuna da “Sevgili Önder” adı verildi.</p>

<p>Sevgili Önder nükleer silahlarla oynamayı çok seviyor. Bu da epey pahalı bir iş. Öte yandan ülke fakirlikten kırılıyor. 90’lı yılların sonundaki kıtlık sırasında yaklaşık üç milyon insanın açlıktan öldüğü tahmin ediliyor. Kısacası rejimin vaad ettiği “sosyalist mucize”den eser yok. Başarının b’si yok. Peki rejim bir özeleştiri yapıyor mu?</p>]]>
<![CDATA[<p>Ne gezer… Kongdan Oh ve Ralph C. Hassig, “North Korea” adlı kitaplarında anlatıyorlar:</p>

<p>“Kuzey Kore’nin liderleri sosyalist ideolojinin istikrarsızlığını üç faktörle açıklıyor: Henüz reforme edilememiş (parti ideolojisini özümsememiş) kitlelerde bireysellik bilincinin devam etmesi. Emperyalistlerin sosyalist düzeni yıkmak için gizli yollar denemesi. Ve ‘emperyalistlerin ajanlarının’, yani ülkedeki rejime muhalif olan yerel unsurların, sosyalizmi ‘içerden’ çökertmeye çalışması.” (s. 27)</p>

<p><br />
<strong>Devrimin bekçisi: Ordu</strong></p>

<p>Bir başka deyişle Kuzey Kore’nin tüm sorunu “iç ve dış düşmanlar”… Bunları tepelemek için de güçlü bir aygıt var: Ordu!.. Anayasa’nın 59. Maddesi şöyle diyor: “Kore Demokratik Halk Cumhuriyeti’nde Silahlı Kuvvetler’in misyonu, işçi sınıfının çıkarlarını, sosyalist sistemi ve devrimin kazanımlarını korumaktır.” </p>

<p>Yani, Kongdan Oh ve Ralph C. Hassig’in ifadesiyle, “ordunun asli görevi ülkeyi dış tehditlerden korumak değil, ‘işçi sınıfı’ diye ifade edilen komünist partinin iktidarını korumak.”</p>

<p>Zaten Sevgili Lider Kim Jong İl de, “ordu, devrimin ana dayanağı ve gücüdür” diyerek, bu militarist yapıya komünist teori açısından bir gerekçe kazandırmış durumda.</p>

<p>Ordu, bu “koruma” işini vatandaşları yakın takibe alıp fişleyerek ve zararlı gördüklerini cezalandırarak yapıyor. Toplum, “merkezi sınıf”, “sallantılı sınıf” ve “düşman sınıf” olarak üçe ayrılmış durumda. Toplumun yüzde 20-25’ini oluşturan “düşman sınıf”ta rejime bir şekilde muhalefet  ettiği düşünülen insanlar var. Bunların en tehlikeli görülen 200 bin kadarının hali hazırda toplama kamplarında “hayvanlara yakın bir hayat standardında” yaşadığı tahmin ediliyor.</p>

<p><br />
<strong>Eğitim yoluyla beyin yıkama</strong></p>

<p>Ancak korku ve cezalandırma, rejimin asıl güç kaynağı değil. İşin sırrı, beyin yıkamada. Bu da çocuk yaşta başlıyor. Oh ve Hassig’in eğitim sistemi hakkındaki tespitleri ilginç:</p>

<p>“İlkokulda öğrencilerin öğrendiği temel konular arasında Kim İl Sung’un çocukluk günleri de var… Kim’in adı ders kitaplarında nerede geçse ‘Şerefli Üstün İnsan’ veya ‘Yol Gösterici Öğretmen’ gibi sıfatlarla övülüyor… Bütün bilgeliğin kaynağının o olduğu imajı veriliyor… Okul kitapları, Kim’in çocukları ne kadar çok sevdiğini anlatan pasajlarla dolu… Müzik sıfında öğrenciler, ‘bizi toplumun gelecekteki direkleri olarak yetiştirdiğin için teşekkürler sana Mareşal Kim İl Sung’ gibi şarkılar söylüyorlar… Kim İl Sung’un bazı önemli konuşmalarını da ezbere bilmeleri gerekiyor.” (s. 140-141)</p>

<p>Bu daimi beyin yıkamadan geçen Kuzey Kore halkının önemli bir bölümü, rejimin doğruluğuna samimi olarak inanıyor. Hayatları aslında epey zor, komşuları Güney Kore’nin yaşam standartlarının fersah fersah gerisindeler. Ülkede bırakın bilgisayarı, interneti, en temel ihtiyaç ve gıda malzemelerine ulaşmak bile zor. Toplumun her alanına nüfuz eden despotizm de cabası.</p>

<p>Ama yine Kuzey Koreli olmanın bir kolaylığı var: Oh ve Hassig’in ifadesiyle, “düşünmek zorunda olmamanın rahatlığı”…</p>]]>
</content>
</entry>
<entry>
<title>Kuzey Kore’yi Tanıyalım (I)</title>
<link rel="alternate" type="text/html" href="http://www.mustafaakyol.org/arsiv/2009/06/kuzey_koreyi_taniyalim_i.php" />
<modified>2009-06-08T09:06:21Z</modified>
<issued>2009-06-08T09:00:08Z</issued>
<id>tag:www.mustafaakyol.org,2009://1.1485</id>
<created>2009-06-08T09:00:08Z</created>
<summary type="text/plain">[8 Haziran 2009 tarihli Star gazetesinde yayınlandı] Yeryüzünün en tuhaf rejimlerinden birine sahip olan Kuzey Kore, şu aralar yeniden gündemde. Ülkeyi yöneten komünist dikta, geçenlerde “Hiroşima kadar büyük bir nükleer deneme” gerçekleştirdi. Nüfusun büyük bölümü açlık sınırında yaşam mücadelesi vermesine...</summary>
<author>
<name>Mustafa Akyol</name>

<email>akyol@mustafaakyol.org</email>
</author>
<dc:subject>Dış Politika</dc:subject>
<content type="text/html" mode="escaped" xml:lang="en" xml:base="http://www.mustafaakyol.org/">
<![CDATA[<p>[8 Haziran 2009 tarihli <a target="_blank" href=" http://www.stargazete.com/gazete/yazar/mustafa-akyol/kuzey-kore-yi-taniyalim-i--193106.htm">Star</a> gazetesinde yayınlandı] </p>

<p><img alt="Edebi Önder Kim İl Sung ve halkını tasvir eden bir Kuzey Kore propaganda resmi" src="http://www.mustafaakyol.org/im/KuzeyKore1.jpeg" width="500" height="305" /></p>

<p>Yeryüzünün en tuhaf rejimlerinden birine sahip olan Kuzey Kore, şu aralar yeniden gündemde. Ülkeyi yöneten komünist dikta, geçenlerde “Hiroşima kadar büyük bir nükleer deneme” gerçekleştirdi. Nüfusun büyük bölümü açlık sınırında yaşam mücadelesi vermesine rağmen…</p>

<p>Peki nasıl bir rejim bu Kuzey Kore? Nasıl işliyor? Halkının nezdinde nasıl meşruiyet buluyor?</p>]]>
<![CDATA[<p>Bu soruların cevabını merak ettiğimden geçenlerde biri Koreli bir diğeri Amerikalı iki uzmanın (Kongdan Oh ve Ralph C. Hassig) yazdığı “North Korea Through the Looking Glass” (Aynada Kuzey Kore) adlı kitabı okudum. Öğrendiğim enteresan şeyler var, biraz anlatayım.</p>

<p><br />
<strong>Putlaştırılmış lider</strong></p>

<p>Yazarların da vurguladığı gibi Kuzey Kore rejiminin temelinde “putlaştırılmış lider” olgusu yatıyor. Bu lider, Japonlarla savaşarak ülkeyi işgalden kurtaran bir asker olan Kim İl Sung. Aslında adamın gerçek ismi Kim Song-Ju, ama diktatör olduktan sonra bu yüceltici ismi kazanıyor. Kendisine ayrıca “ulu ve iyiliksever önder, öğretmen, baba” anlamlarına gelen “Oboi Suryong” da deniyor.</p>

<p>Kim İl Sung’un heykelleri ve tabloları ülkenin dört bir tarafında. Tablolarda çoğunlukla boyu dağları aşan, başı bulutlara varan dev bir figür olarak resmediliyor. Bunlara karşı saygısızlık yapanlar, örneğin tozlanmalarına izin verenler, disiplin cezasına çarptırılıyor. Gazete veya dergilerdeki resimlerinin katlanması veya kıvrılması bile iyi karşılanmıyor.</p>

<p>Kim İl Sung’un sözleri ise, her işin özü, her meselenin başı sayılıyor. Oh ve Hassig’in vurguladığı gibi, “Kuzey Kore basınındaki makalelerin neredeyse hepsi, ‘Kim İl Sung’un dediği gibi’ diye başlıyor. Konu ister dış politika isterse domuz tarımı olsun…” (s. 18) Rejim bazen ihtiyaç duyduğunda Kim İl Sung’un aslında söylemediği sözleri de ona atfedebiliyor; tüm meşruiyetin kaynağı o olduğu için.</p>

<p>Ülkenin resmi ideolojisi, Kim İl Sung’un ana hatlarını oluşturduğu “Kim İl Sungçuluk”. Bunun en önemli ilkesi de “juche.” Juche’nin iki temel sloganı var: “Tam bağımsızlık” ve “kendi kendine yeterlilik.” Anayasa’nin 3. maddesi, “Juche, halkın bağımsızlığını sağlayan devrimsel bir ilkedir” diye yazıyor. Rejim öyle bir propaganda yürütüyor ki, kitleler “juchesiz bir insanın değersiz, juchesiz bir ülkenin sömürge” olduğuna inanıyorlar. Bu sayede toplumun dış dünyadan tümüyle izole edilmesi ve resmi ideolojiye tutunması sağlanıyor.</p>

<p><br />
<strong>‘Bilimsel ve Tam Bağımsız’</strong></p>

<p>Resmi metinlerde juche’nin “tümüyle bilimsel bir ilke olduğu” da özellikle vurgulanıyor. Dahası bu ideolojinin “hümanist” bir temeli de var. Kuzey Kore haber ajansı, juche’nin ilkelerini açıklarken “insan her şeyin efendisidir ve her şeye karar verir” diyor. İdeolojinin amacının da “insanların her türlü sömürü ve baskıdan kurtarıldığı, bağımsız ve yaratıcı bir hayat sürdükleri bir toplum yaratmak” olduğu müjdeleniyor.</p>

<p>Ama burada kritik bir detay var: İnsanların kendi kararlarını veren birer “efendi” olabilmeleri için öncelikle juche’yi iyice anlayıp özümsemeleri gerekiyor. Bu da öyle kolay bir şey değil. Çünkü juche, “yongsaeng pulmyol ui chili”, yani anlaşılması epey zor olan bir “ebedi hakikat”! </p>

<p>İşte bu yüzden toplumun ülkeyi yöneten dikta rejiminin “yol göstericiliğine” ihtiyacı var.  Bu yol göstericiliğin kesintiye uğramaması için de ülkenin “emperyalistlerden ve onların ajanlarından” korunması gerekiyor. Bu da yine “tam bağımsızlık” ile mümkün!</p>

<p>Oh ve Hassig, püf noktayı şöyle özetliyorlar:</p>

<p>“Kuzey Kore metinlerinde hürriyet kavramı ile kastedilen şey, bireysel özgürlük değil ulusal bağımsızlıktır. Bu da ancak tüm halkın partinin yol göstericiliği altında kenetlenmesi ile sağlanabilir.” (s. 21)</p>

<p>Nasıl, bir yerlerden tanıdık geliyor mu?</p>

<p>Çarşamba devam edelim….</p>]]>
</content>
</entry>
<entry>
<title>Allah, Adalet ve Cumhuriyet</title>
<link rel="alternate" type="text/html" href="http://www.mustafaakyol.org/arsiv/2009/06/allah_adalet_ve_cumhuriyet.php" />
<modified>2009-06-03T08:21:53Z</modified>
<issued>2009-06-03T08:17:24Z</issued>
<id>tag:www.mustafaakyol.org,2009://1.1484</id>
<created>2009-06-03T08:17:24Z</created>
<summary type="text/plain">[3 Haziran 2009 tarihli Star gazetesinde yayınlandı] Geçen hafta yaşanan “çarşaflı kadının mahkemeden kovulması” skandalını duydunuz mu? Basının aktardığına göre olay Fatih 1. İcra Mahkemesinde geçmiş. Mahkeme Başkanı Hakim Ayla Kara, boşandığı kocası hakkında açtığı tazminat davasının duruşmasına katılan Naciye...</summary>
<author>
<name>Mustafa Akyol</name>

<email>akyol@mustafaakyol.org</email>
</author>
<dc:subject>Din, Devlet ve Laiklik</dc:subject>
<content type="text/html" mode="escaped" xml:lang="en" xml:base="http://www.mustafaakyol.org/">
<![CDATA[<p>[3 Haziran 2009 tarihli <a target="_blank" href="http://www.stargazete.com/gazete/yazar/mustafa-akyol/allah-adalet-ve-cumhuriyet-192220.htm">Star</a> gazetesinde yayınlandı] </p>

<p>Geçen hafta yaşanan “çarşaflı kadının mahkemeden kovulması” skandalını duydunuz mu? Basının aktardığına göre olay Fatih 1. İcra Mahkemesinde geçmiş. Mahkeme Başkanı Hakim Ayla Kara, boşandığı kocası hakkında açtığı tazminat davasının duruşmasına katılan Naciye Sönmez'in çarşaflı olduğunu görünce kendisini uyarmış. Naciye hanım yüzünü açmış, ama bu yetmemiş. Hakim, "böyle olmaz, bütün çarşafını çıkaracaksın" diyerek onu azarlamış. “Atatürk ilke ve kanunlarına göre seni böyle kabul edemem, yargılama başlayamaz" diye de açıklama getirmiş.</p>]]>
<![CDATA[<p>Yine de hızını alamamış hakim hanım. Sonunda şöyle sadede gelmiş: “Sizin Allah'ınız ve Allah'ınızın kanunları burada geçmez!”</p>

<p>Daha önce de söylemiştim: Ben Kemalistlerin böyle zeki, çevik ve açık sözlü olanlarını seviyorum. Rejimimizin nitelikleri hakkında bizi pek iyi aydınlatıyorlar.</p>

<p>Peki ne anlıyoruz bu aydınlanma sonucunda?</p>

<p>Cumhuriyetimizin, Allah’ı ve onun O’nun kanunlarını tanımadığını. Bu, aslında normal bir şey. Çünkü Cumhuriyetimiz laik. Bir dine dayanmaması, onun esaslarına göre hüküm vermemesi çok anlaşılır bir şey. Aslında bir başka laik cumhuriyet olan Amerika Birleşik Devletleri Allah’ı “resmen” tanır, çünkü ülkenin Bağımsızlık Bildirgesi’nde, Bayrağa Sadakat Yemini’nde ve daha pek çok resmi metninde “Tanrı”ya veya “Yaradan”a atıfta bulunulur. Ama Türkiye Cumhuriyeti böyle olmak zorunda değil. Ve bunda hiçbir sorun yok.</p>

<p>Sorun, Cumhuriyet’in, kendi laikliğini vatandaşlarına da empoze etmesi. Devlet, adeta her vatandaşın kendisinin küçük bir kopyası olmasını istiyor. Onun için de onların “Allah’a ve O’nun kanunlarına” göre yaşamasından hazzetmiyor. İstiyor ki herkes “laik yaşam biçimli” oluversin. </p>

<p>Mahkemede yaşanan olay, bunun mükemmel bir örneği. Oraya çarşafıyla giden vatandaş, bu kıyafetinin muhtemelen “Allah’ın emri” olduğunu düşünüyor. (İslam’da çarşaf var mıdır, başörtü farz mıdır tartışması ayrı bir konu. Önemli olan o vatandaşın neye inandığı.) Mahkemeye de bu inancıyla birlikte giriyor. Ama gidip de hakime “beni Allah’ın kanunlarına göre yargılayın, şeriata göre hükmedin” demiyor. Böyle dese, laikliğe aykırı bir öneri getirmiş olurdu. O sadece kendi inancına göre var olarak laik sistemin içinde adalet arıyor. Çünkü zaten laik sistem, hem bu vatandaşın hem de onun gibi düşünmeyen ve yaşamayanların haklarını korumak için kurulmuş “tarafsız” bir sistem. Daha doğrusu öyle olması gerekiyor. Ama bizdeki laiklik hiç öyle değil. </p>

<p>Bizdeki laiklik, “Allah’ın kanunlarına” göre yaşamayı seçen vatandaşlara karşı ayrımcılık yapan, onların haklarını göz göre göre çiğneyen bir sistem.</p>

<p>Derinsular.com sitesinin kurucusu ve yazarı Serdar Kaya, bu olayda ortaya çıkan “taraflılık” sorununu iyi yakalamış. Şöyle diyor:</p>

<blockquote>“Başörtülü vatandaşlarımızın kamu görevi yapabilmelerinin önündeki yasak, bugüne dek hep ‘dini kimlikleri nedeniyle objektif davranamayacakları’ argümanıyla gerekçelendirilmeye çalışıldı. Bu argümanı savunanlara, aynı objektiflik sorununun başörtüsüz bir hakim karşısına çıkan başörtülü biri için de geçerli olduğu hatırlatıldığında ise, kendilerinden laiklik ya da Atatürk adına atılan bilindik sloganlaşmış ifadeler haricinde herhangi bir makul yanıt alabilmek mümkün olmadı. Bu yaşanan olay, bir yönüyle Türkiye'deki hakim rejimin İslam dininin kültürel öğelerine olan alerjisini (bir kez daha) ortaya çıkarırken, diğer bir yönüyle de, <em>varolmayan</em> başörtülü hakimlere yapılan ‘objektif olamama’ ithamının, <em>hal-i hazırda görev yapmakta olan</em> başörtüsüz hakimler için de pekala geçerli olabileceğini gösterdi.”</blockquote>

<p>Peki “başörtüsüz” hakim Ayla Kara, bu objektifliği yakalamaya çalışır, örneğin Ekrem Dumanlı’nın Zaman’da çağrıda bulunduğu gibi toplumdan özür diler mi?</p>

<p>“Allah’ın kanunları” bir yana, sadece adalete ve insan haklarına inanıyorsa bile, öyle yapmalı…</p>]]>
</content>
</entry>
<entry>
<title>İsrail Türkiye’yi İşgal Eder mi?</title>
<link rel="alternate" type="text/html" href="http://www.mustafaakyol.org/arsiv/2009/06/israil_turkiyeyi_isgal_eder_mi.php" />
<modified>2009-06-01T07:49:25Z</modified>
<issued>2009-06-01T07:42:36Z</issued>
<id>tag:www.mustafaakyol.org,2009://1.1483</id>
<created>2009-06-01T07:42:36Z</created>
<summary type="text/plain">[1 Haziran 2009 tarihli Star gazetesinde yayınlandı] Önce şunu söyleyeyim: Başbakan Erdoğan’ın binbir türlü “mayın”ın üzerine basarak söylediği sözlere katılıyorum. Evet, bizim ülkede azınlıklara ve yabancılara karşı “faşizm” boyutuna varan bir düşmanlık yapılmıştır ve yapılmaktadır. Evet, yabancı sermayenin Türkiye’ye yatırımı...</summary>
<author>
<name>Mustafa Akyol</name>

<email>akyol@mustafaakyol.org</email>
</author>

<content type="text/html" mode="escaped" xml:lang="en" xml:base="http://www.mustafaakyol.org/">
<![CDATA[<p>[1 Haziran 2009 tarihli <a target="_blank" href=" http://www.stargazete.com/gazete/yazar/mustafa-akyol/israil-turkiye-yi-isgal-eder-mi-191799.htm">Star</a> gazetesinde yayınlandı] </p>

<p>Önce şunu söyleyeyim: Başbakan Erdoğan’ın binbir türlü “mayın”ın üzerine basarak söylediği sözlere katılıyorum. Evet, bizim ülkede azınlıklara ve yabancılara karşı “faşizm” boyutuna varan bir düşmanlık yapılmıştır ve yapılmaktadır. Evet, yabancı sermayenin Türkiye’ye yatırımı çok doğru ve gerekli bir şeydir. Ve evet, bu yabancı sermayenin İsrail’den, Arap ülkelerinden, Çin’den veya Maçin’den gelmesi fark etmez. En büyük sorunlarından biri genç nüfusuna istihdam yaratmak olan Türkiye için, her türlü iktisadi yatırım, değeri bilinmesi gereken bir kazançtır.</p>]]>
<![CDATA[<p>Sınırdaki mayınlar meselesinin ise hiç bilmediğim teknik yönleri var. Onun için yasanın nasıl olması gerektiği konusunda ahkâm kesecek değilim. Ancak bu konudaki tartışmalar sırasında ortaya çıkan bir başka meseleye dair bir şeyler söyleyeyim. Bu, konu İsrail olunca sık sık gündeme gelen “Nil’den Fırat’a Siyonizm” ezberi.</p>

<p>Buna göre, İsrail devletinin, Nil ile Fırat nehirleri arasında kalan “vaad edilmiş topraklar” üzerinde gözü var. Bizim güneydoğu bölgesini “karıştıranlar” da, onlar. Türkiye’yi bölerek Fırat’ın doğusunda bir “Kürt devleti” kuracak, sonra da gelip burayı kolayca işgal edip “Büyük İsrail”e katacaklar.</p>

<p><br />
<strong>Nil’den Fırat’a neresi?</strong></p>

<p>Evet, Türkiye’de böyle bir ezber var. Ulusalcısından Milli Görüşçüsüne kadar “müşterisi” de çok. Peki ama ne kadar gerçekçi?</p>

<p>Önce “Nil’den Fırat”a ne demek, ona bakalım. Tevrat’ta Hz. İbrahim ve soyuna vaad edilen bu coğrafyanın Yahudi kaynaklarında nasıl tasvir edildiğini hiç incelediniz mi? Farklı görüşler var, ama en çok kabul edilen versiyon, Hz. Süleyman zamanında kurulan büyük “İsrail Krallığı”nın sınırlarına denk geliyor. Bu sınırlar da gerçekten kuzeyde Fırat nehrine dayanıyor. Ama Fırat’ın neresine? Türkiye’nin içinden geçen kısmına mı?</p>

<p>Hayır. Fırat’ın Suriye’nin ortasından geçen kısmına. Çünkü zaten haritaya bakarsanız Fırat’ın bizim sınırları aştıktan sonra Suriye içinde geniş bir yay çizip doğuya doğru yöneldiğini görürsünüz. İsrail’den “yola çıkınca” karşılaşılan Fırat da işte burası. Yani bizim sınırların yüzlerce kilometre güneyi.</p>

<p>Dolayısıyla eğer bir gün çılgın bir İsrail hükümeti, “biz, ecdadımızın sınırlarına ulaşmaya azmettik” diye bir işgale girişecek olsa bile, bu Türkiye’ye varmayacak.</p>

<p>Bu, “vaad edilmiş topraklar” ile ilgili teolojik ve tarihsel tablo. Daha da önemlisi, bugün gerçek hayatta ne olduğu. </p>

<p>Olan şu: İsrail, bırakın “Nil ile Fırat arası”nı, ondan çok daha küçük bir coğrafya olan Filistin’i dahi işgal altında tutmayı beceremiyor. Bırakın yeni fetihlere girişmeyi, 1967’de işgal ettiği bazı topraklardan çekildi bile. Zaten ilk başta Mısır’la barış anlaşması imzalayarak Sina Yarımadası’nı boşaltmış, yani Nil’e dayanan sınırını çok çok geriye çekmişti. 2005 yılında ufacık Gazze Şeridi’nden bile çekildi. </p>

<p>Peki neden? </p>

<p><br />
<strong>Gerçek ve Paranoya</strong></p>

<p>Çünkü İsrail’in nüfusu toprak genişletmeye yetmiyor! Araplar Yahudiler’den daha fazla çocuk yapıyor. Böyle giderse 2050 yılında tarihsel Filistin sınırları içindeki Arap nüfusu Yahudi nüfusunu aşacak. Ariel Şaron gibi koyu bir Siyonisti dahi Gazze’den çekilmeye zorlayan buydu. Yahudi Devleti’nin şimdiki tek gerçekçi hedefi, başta Kudüs civarı olmak üzere Batı Şeria’daki illegal yerleşim alanlarını koruyabilmek.</p>

<p>Durum bu iken İsrail’in kalkıp “istikamet Nil’den Fırat’a!” diyerek güneyde Sina Yarımadası’nı, kuzeyde ise Suriye’yi, Lübnan’ı ve dahası Türkiye’yi işgal edeceğini düşünmek, paranoyadan başka bir şey değildir. Olacak iş vardır, olmayacak iş vardır. Bu, olmayacak iştir. </p>

<p>İsrail’in Gazze ve Batı Şeria’da sürdürdüğü işgali ve “devlet terörü”nü tel’in etmek ise ayrı (ve son derece doğru) bir şey. Bu duyarlılıkla İsrail’e karşı boykot uygulamayı da anlarım. Ama gerçeklere dayanan bir “ahlaki duruş” ile vehimlere dayanan paranoya arasında çok fark var. Ve ne yazık ki bizde ikisi hep içiçe giriyor…</p>]]>
</content>
</entry>
<entry>
<title>Ne Şeriat Ne Demokrasi = Bağımlı Yargı!</title>
<link rel="alternate" type="text/html" href="http://www.mustafaakyol.org/arsiv/2009/05/ne_seriat_ne_demokrasi_bagimli_yargi.php" />
<modified>2009-05-27T14:25:07Z</modified>
<issued>2009-05-27T14:22:04Z</issued>
<id>tag:www.mustafaakyol.org,2009://1.1482</id>
<created>2009-05-27T14:22:04Z</created>
<summary type="text/plain">[27 Mayıs 2009 tarihli Star gazetesinde yayınlandı] Bugün 27 Mayıs. Türk siyasi tarihinde bir kara leke. Tam 49 yıl önce bugün, milletin seçtiği meşru Demokrat Parti iktidarı, silahlı bir çete tarafından alaşağı edilmişti. Aynı silahlı çete bir süre sonra da...</summary>
<author>
<name>Mustafa Akyol</name>

<email>akyol@mustafaakyol.org</email>
</author>
<dc:subject>Din, Devlet ve Laiklik</dc:subject>
<content type="text/html" mode="escaped" xml:lang="en" xml:base="http://www.mustafaakyol.org/">
<![CDATA[<p>[27 Mayıs 2009 tarihli <a target="_blank" href=" http://www.stargazete.com/gazete/yazar/mustafa-akyol/ne-seriat-ne-demokrasi-bagimli-yargi-190846.htm ">Star</a> gazetesinde yayınlandı] </p>

<p>Bugün 27 Mayıs. Türk siyasi tarihinde bir kara leke. Tam 49 yıl önce bugün, milletin seçtiği meşru Demokrat Parti iktidarı, silahlı bir çete tarafından alaşağı edilmişti. Aynı silahlı çete bir süre sonra da Yassıada’da Stalinvari bir devrim mahkemesi kurarak “düşük” Demokratları yargıladı. Mahkeme başkanı Salim Başol’un sanıklardan gelen bir itiraz üzerine söylediği “sizi içeri tıkan kuvvet böyle istiyor” şeklindeki ünlü söz, her şeyi özetliyordu. Mahkeme, adaletin gereğini değil, o “kuvvet”in isteklerini yerine getirmek için kurulmuştu. O istek uyarınca da rahmetli Adnan Menderes, Fatin Rüştü Zorlu ve Hasan Polatkan’ın katline karar verdi. </p>]]>
<![CDATA[<p>Salim Başol bugün aramızda değil. Ama onun gibi düşünen ve hükmeden daha nice hakim ve savcı var. Bunların ortak özelliği, hukuku, adalete değil, siyasi bir kuvvete hizmet eden bir mekanizma olarak görmeleri. Kimi zaman o “kuvvet”ten talimat veya “brifing” alıyorlar. Çoğu zaman da buna ihtiyaç kalmıyor, çünkü o “kuvvet” ile zaten aynı ideolojiyi paylaşıyor, bu ideolojiye hizmet etmeyi “görev” sayıyorlar.</p>

<p>Prof. Sancar ve Doç. Suavi Aydın’ın hazırladığı “Adalet Biraz Es Geçiliyor: Demokratikleşme Sürecinde Hakimler ve Savcılar” başlıklı TESEV raporu, tam da bu soruna ışık tutuyor. Kendileriyle görüşülen 51 hakim ve savcı arasında “Ben Cumhuriyet Savcısıyım, işin içine devlet girdiği zaman taraf olmak zorundayım” diye açık açık söyleyenler var. </p>

<p>Buradaki temel sorun, hukukun siyasi bir güç olan “devlet”in hizmetine sokulması. Bunun bir diğer anlamı, hukukun, devlet kurumlarının muhtemel baskı ve zulümleri karşısında vatandaşı korumak gibi bir görev üstlenmemesi. Yani hukuk, Başbakan Erdoğan’ın sevdiği tabirle, “sessizlerin sesi, kimsesizlerin kimsesi” olmuyor. Devletin sesi ve tokmağı oluyor.</p>

<p>Bu “devletçi yargı zihniyeti”nin, temel amacı bireyi korumak olan liberal demokratik Batı normlarına uymadığını biliyoruz. Ama bir şeye daha uymuyor: İslam medeniyetinin geleneksel adalet normlarına. </p>

<p>Bu soruna işaret eden ilginç isimlerden biri, Harvard Üniversitesi hukuk profesörü Noah Feldman. Feldman, “The Fall and Rise of the Islamic State” (İslam Devleti’nin Düşüş ve Yükselişi) adlı kitabında önemli bir gerçeğin altını çiziyor: İslam medeniyetinde hukukun kaynağının “devlet” değil Allah oluşu… Zaten bu nedenle modern çağa dek İslam coğrafyasında “hukuk yapma” görevi, devlete değil, ondan bağımsız olarak hakikati arayan “ulema”ya, yani din adamlarına ait. Bu din adamlarının önemli bir amacı ise (bazen başaramasalar da) “müstebit sultan”ı, yani despot devleti sınırlandırmak.</p>

<p>Feldman bu yapının modern dönemde nasıl bozulduğunu kitabında şöyle anlatıyor:</p>

<blockquote>“Ancak ulemanın bu (sınırlandırıcı) rolü kalıcı olmadı. Hukuk yapma işi, sonunda modern/Batılı sistemle eğitilen yeni bir hukukçular sınıfının eline geçti. Ulemanın aksine, bu yeni hukukçuların devletten bağımsız olma geleneği yoktu. Onlara göre hukuk, Tanrı’dan değil devletten kaynak buluyordu. Bu dünya görüşünün doğal sonucu olarak, devletin organlarını hukukla sınırlandırma konusunda çoğunlukla isteksiz oldular.” (s. 69)</blockquote>

<p>Sorun şöyle de özetlenebilir: İslam medeniyetinin geleneksel adalet normlarını “gericilik” diye terk eden, Batı medeniyetinin vardığı liberal demokratik normları da kavrayamayan Türk hukuk sınıfı, hem bağımlı hem de taraflı bir “devlet aygıtı” olup çıkmıştır. (İstisnaları tenzih ederim). Tek çıkış noktası, devletten ve her türlü siyasi güçten bağımsız ve onların üstünde bir “adalet” mefhumuna inanmaya başlamasıdır ki, bu nasıl sağlanır, doğrusu bilemiyorum…</p>]]>
</content>
</entry>
<entry>
<title>Töre, Din ve Kürtler</title>
<link rel="alternate" type="text/html" href="http://www.mustafaakyol.org/arsiv/2009/05/tore_din_ve_kurtler.php" />
<modified>2009-05-25T09:40:49Z</modified>
<issued>2009-05-25T09:39:23Z</issued>
<id>tag:www.mustafaakyol.org,2009://1.1481</id>
<created>2009-05-25T09:39:23Z</created>
<summary type="text/plain">[25 Mayıs 2009 tarihli Star gazetesinde yayınlandı] Araya başka konular girdiği için Mardin’in Zanqirt köyünde (devlet yakıştırmasıyla “Bilgeköy”de) yaşanan vahşet üzerine ancak şimdi yazabiliyorum. Bu gecikme bir anlamda iyi de oldu, çünkü bu vahim olay üzerine yapılan yorumları da yorumlama...</summary>
<author>
<name>Mustafa Akyol</name>

<email>akyol@mustafaakyol.org</email>
</author>
<dc:subject>Kürt Sorunu</dc:subject>
<content type="text/html" mode="escaped" xml:lang="en" xml:base="http://www.mustafaakyol.org/">
<![CDATA[<p>[25 Mayıs 2009 tarihli <a target="_blank" href=" http://www.stargazete.com/gazete/yazar/mustafa-akyol/tore-din-ve-kurtler-190346.htm">Star</a> gazetesinde yayınlandı] </p>

<p>Araya başka konular girdiği için Mardin’in Zanqirt köyünde (devlet yakıştırmasıyla “Bilgeköy”de) yaşanan vahşet üzerine ancak şimdi yazabiliyorum. Bu gecikme bir anlamda iyi de oldu, çünkü bu vahim olay üzerine yapılan yorumları da yorumlama şansı var şimdi.</p>]]>
<![CDATA[<p>Yaşanan “kan banyosu”nun ne kadar acı ve üzücü olduğu ortada. Ölenlere Allah’tan rahmet, geride kalanlara sabır ve metanet diliyorum. Geride kalanlar arasındaki öksüz ve yetimlere kol-kanat gerilmesi de hem devletin hem toplumun üzerine düşen bir sorumluluk.</p>

<p>Peki bu olayı nasıl anlamamız gerekiyor? Bölge kültürü üzerine kapsamlı araştırmaları bulunan Doç. Dr. Mazhar Bağlı’nın Taraf’ta Neşe Düzel’e verdiği söyleşide belirttikleri önemliydi. Kan davalarında kadın ve çocukların hiçbir zaman hedef alınmadığını belirten Dr. Bağlı, “bu olay, mülkiyet sorunuyla, töreyle, kız meselesiyle, kan davasıyla açıklanamaz” diyordu.</p>

<p>Kısacası bu vahşetin, bölgedeki “töre”yi çok aşan bir yanı var. Bir başka deyişle “gelenek”te yeri olmayan, “modern” bir olay bu. Dolayısıyla bölgedeki diğer “modern” aktörlerin (PKK, korucular ve “kontrgerilla”nın) yarattığı şiddet ortamıyla bir şekilde ilgili gözüküyor. İnsan öldürmenin sıradanlaştığı bir yerde, şiddetin her türlüsünün önü açılıyor.</p>

<p>Yine de olayın kökeninde “kan davası” kültürünün bazı izleri olduğunu düşünmek mümkün. Bu da bizi töreye ve geleneğe bir kez daha götürüyor. Türkiye’de bu konular açıldı mı, konuyu dar bir “ilericilik-gericilik” şablonu içinde düşünmeye alışık olanlar, işin içine hemen “din”i de katarlar. 70’li yılların Türk filmlerinden kafalarına kazınan şablona göre, “toprak ağası” ve “imam” köylüyü birlikte sömürmekte, yani “töre” ve “şeriat” elele “karanlık” saçmaktadır.</p>

<p>Oysa kan davası yoluyla adalet tesis etme anlayışı, şeriatın veya bir başka hukuk sisteminin nüfuz edemediği toplumlara özgüdür. İslam hukukuna göre eğer birisi bir yakınınızı öldürür ise, ele silah alıp karşılık vermezsiniz. Kadıya, yani şeriat mahkemesine gider, şikayetçi olur, adaleti ondan beklersiniz. </p>

<p>İslam hukukunda “namus cinayeti”ne de yer yoktur. Eğer bir “zina suçu” var ise, hükmünü yine mahkeme icra eder. Dahası, bu işte hem erkek hem de kadın eşit derecede suçlu olmuş olur. Kur’an-ı Kerim zina suçu üzerine erkeğe ve kadına aynı cezayı verir. Dahası, “iftira” tehlikesine karşı da kadına özel bir koruma sağlar.</p>

<p>Dikkat ederseniz bu eşitlikten ve iftiraya karşı korumadan törede eser yoktur. Çoğunlukla eften püften sebepler üzerine işlenen “namus cinayeti”nde öldürülenler hep kadındır. Ortada bir günah varsa, bunu kadın ve erkek birlikte işlemiştir. Fakat nedense sadece kadının “kirlendiği” varsayılır. Bu “erkek egemen” anlayış, aynı fiil üzerine kadınları “ahlaksız” diye kınarken erkekleri “çapkın” diye öven “modern” kültürümüzde de devam etmektedir. </p>

<p>Son olarak bir de “töre cinayetleri Kürtler’e mi özgü” sorusuna geleyim. Bu konuda somut bir veriye sahip değilim, ama bu cinayetlerin daha ziyade toplumun Kürt kesiminde rastlandığı yönündeki teşhis, ikna edici duruyor. Hürriyet yazarı Hadi Uluengin bunu yazdı diye onu “ırkçılık”la suçlamak da bana haksızlık gibi geliyor.</p>

<p>Ama toplumların bu gibi “karakteristik” sorunları, çeşitli tarihsel ve sosyolojik şartların ürünüdür. Kaldı ki hiç kimse ak sütten çıkmış ak kaşık değildir. Kürtler’de “töre cinayeti” fazla görülüyor olabilir. Amerika’dan da nedense “seri katil” çok çıkar. Türkler’den nelerin çıkabildiğini ise her gün gazetelerin “üçüncü sayfa”larında okuyup duruyoruz…</p>]]>
</content>
</entry>
<entry>
<title>Depremler Allah’tan mı, Tabiattan mı? (2)</title>
<link rel="alternate" type="text/html" href="http://www.mustafaakyol.org/arsiv/2009/05/depremler_allahtan_mi_tabiattan_mi_2.php" />
<modified>2009-05-20T02:00:16Z</modified>
<issued>2009-05-20T01:57:07Z</issued>
<id>tag:www.mustafaakyol.org,2009://1.1480</id>
<created>2009-05-20T01:57:07Z</created>
<summary type="text/plain">[19 Mayıs 2009 tarihli Star gazetesinde yayınlandı] Geçen Çarşamba bu sütunda &quot;Depremler Allah&apos;tan mı, Tabiattan mı&quot; başlıklı bir yazım yayınlanmıştı. Radikal yazarı Türker Alkan ertesi gün aynı konuyu ele aldı ve yazdıklarımı eleştirdi. &quot;İlk bakışta makul bir sentez gibi gözükse...</summary>
<author>
<name>Mustafa Akyol</name>

<email>akyol@mustafaakyol.org</email>
</author>
<dc:subject>Bilim, Din ve Ateizm</dc:subject>
<content type="text/html" mode="escaped" xml:lang="en" xml:base="http://www.mustafaakyol.org/">
<![CDATA[<p>[19 Mayıs 2009 tarihli <a target="_blank" href="http://www.stargazete.com/gazete/yazar/mustafa-akyol/depremler-allah-tan-mi-tabiattan-mi-2--189393.htm">Star</a> gazetesinde yayınlandı] </p>

<p>Geçen Çarşamba bu sütunda "Depremler Allah'tan mı, Tabiattan mı" başlıklı bir yazım yayınlanmıştı. Radikal yazarı Türker Alkan ertesi gün aynı konuyu <a target="_blank" href=" http://www.radikal.com.tr/Default.aspx?aType=RadikalYazarYazisi&ArticleID=935776 ">ele aldı</a> ve yazdıklarımı eleştirdi. "İlk bakışta makul bir sentez gibi gözükse de," dedi, "Akyol’un formülünün sorunları var."</p>]]>
<![CDATA[<p>Peki neydi Sayın Alkan'a göre bu sorunlar?</p>

<p>Ben, doğa kanunlarını Allah'ın iradesi olarak anladıktan sonra, "depremler Allah'tan" demek ile, "depremler tabiattan" demek arasında bir çelişki olmayacağını, birinin "din dili" ötekisinin ise "bilim dili" olduğunu söylemiştim. </p>

<p>Sayın Alkan ise "bilimsel bilgiyle dini bilginin aynı kategori içinde ele alınması olacak şey değil" diye itiraz etmiş. İyi ama ben de zaten aynı kategori içinde ele almadım ki… Bilimin kendi disiplini içinde açıklayıp izah edeceği olguların “din dili” içinde farklı şekilde yorumlanabileceğini söyledim. </p>

<p>Mesela bir insanın ölümü, bir tıp doktoru için “hastanın geçirdiği falanca komplikasyon sonucunda ex olması”dır. Dindar yakınları içinse “Allah’ın rahmetine kavuşması”dır. Bu ikisi aynı olguya iki farklı bakış açısıdır. Ama çelişkili değildir. </p>

<p>Bu sebeple, Sayın Alkan’ın “Ama o kadar çok din ve Tanrı inancı vardır ki hangisinin gerçeği yansıttığını nereden bileceğiz?” şeklindeki itirazı da çok anlamlı değil. O farklı inançların mensuplarının doğa olaylarına kendi ilahiyatları açısından yorum getirmesinden daha doğal ne olabilir? Bunların hangisinin gerçeği yansıttığı ise, meseleye hangi “iman”la baktığınıza göre değişecek “rölatif” bir meseledir.  Buna karşılık bilim, bu “iman”lardan bağımsız olarak, doğa olaylarının “nasıl”ını (“niçin”ine karışmadan) sebep-sonuç ilişkileri içinde açıklamayı sürdürecektir. Zaten bu nedenle bilim, dinlere ve felsefelere göre değişmeyen seküler ve evrensel bir uğraştır ve öyle de kalmalıdır.</p>

<p>Burada kritik olan soru, İslam ilahiyatı açısından doğa olaylarının nasıl yorumlanması gerektiğidir. Sayın Alkan’ı asıl tedirgin eden nokta da bu sanırım. “Allah’ın niyetini bildiklerini iddia eden birtakım insanlar”ın ortaya çıkıp, “eyy ahali, kadınlar çıplak olduğu için ve bir de askeri tesis bulunduğundan Gölcük’te deprem oldu!” diyeceğinden endişe ettiğini yazmış.</p>

<p>İyi ama benim savunduğum görüş, tam da buna elvermeyen bir görüş. Depremlerin tabiat kanunları çerçevesinde geliştiğini söylemek, bunların “ahlaksızlığa ceza” olarak gelişmediğini de söylemektir çünkü. Zaten gözlemlerimizin bize gösterdiği de budur: Beş yıl önce Radikal’de yayınlanan bir yazımda belirttiğim gibi, “depremler 'fay hatları' üzerinde olmaktadır, illa 'sefahat hatları' üzerinde değil”. </p>

<p>Ancak bu durum, depremlere ve diğer doğa olaylarına İslami bir yorum getirilemeyeceği anlamına gelmez. Aksine, dini bir gözle doğal felaketlerden çıkarılacak pek çok ders vardır. Bu olaylar bize dünya hayatının geçiciliğini öğretir. Dahası, insanoğluna aczini hatırlatırlar: En zengininden en güçlüsüne kadar tüm insanlar doğal bir felaket karşısında çaresiz kalır, aslında hiç de “müstağni” (eksiksiz ve ihtiyaçsız) olmadıklarını iliklerine kadar hissederler.</p>

<p>Sanırım Türkiye’deki tartışmanın özünde şu yanlış ikilem yatıyor: Bir tarafta “zina ve bina arttı diye deprem oluyor” diyen hatalı bir din anlayışı, öteki tarafta da “bu olaylara din gözüyle bakmak gericiliktir” diyen katı bir sekülerizm var. Ama zihnimizi bu iki kalıptan birine hapsetmek zorunda değiliz ki…</p>]]>
</content>
</entry>
<entry>
<title>MHP ve Kürtler</title>
<link rel="alternate" type="text/html" href="http://www.mustafaakyol.org/arsiv/2009/05/mhp_ve_kurtler.php" />
<modified>2009-05-18T12:27:27Z</modified>
<issued>2009-05-18T12:24:36Z</issued>
<id>tag:www.mustafaakyol.org,2009://1.1479</id>
<created>2009-05-18T12:24:36Z</created>
<summary type="text/plain">[18 Mayıs 2009 tarihli Star gazetesinde yayınlandı] MHP lideri Devlet Bahçeli geçen hafta Meclis grubunda çok sert bir konuşma yaptı. Tepkisinin sebebi, Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün Kürt sorununda “tarihi fırsat”tan söz etmesi ve hükümetin de bazı reform sinyalleri vermesiydi. Pek çok...</summary>
<author>
<name>Mustafa Akyol</name>

<email>akyol@mustafaakyol.org</email>
</author>
<dc:subject>Kürt Sorunu</dc:subject>
<content type="text/html" mode="escaped" xml:lang="en" xml:base="http://www.mustafaakyol.org/">
<![CDATA[<p>[18 Mayıs 2009 tarihli <a target="_blank" href="http://www.stargazete.com/gazete/yazar/mustafa-akyol/mhp-ve-kurtler-188915.htm">Star</a> gazetesinde yayınlandı] </p>

<p>MHP lideri Devlet Bahçeli geçen hafta Meclis grubunda çok sert bir konuşma yaptı. Tepkisinin sebebi, Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün Kürt sorununda “tarihi fırsat”tan söz etmesi ve hükümetin de bazı reform sinyalleri vermesiydi. Pek çok kimseye “Kürt sorununun çözümü” adına ümit veren bu gibi gelişmeler, Bahçeli’ye göre bir dizi “ihanet”ten ibaretti. </p>]]>
<![CDATA[<p>Bu konuşmayı yanlış ve haksız buldum. Sebebi, Sayın Bahçeli’nin bu konuda Cumhurbaşkanı’ndan, hükümetten (ve benden) farklı düşünmesi değil. Yanlış ve haksız olan, kendisinden farklı düşünenlere “hain” damgası vurmaya kalkması. MHP lideri böylesine suçlayıcı ve tahrikkâr bir dil kullanmaktansa “biz şu politikalara karşıyız, bu açılardan sakıncalı görüyoruz” gibi bir değerlendirme yapsaydı, hem daha insaflı davranmış, hem de tartışmaya katkı sağlamış olurdu. </p>

<p>Ama ne yazık ki ülkemizde sadece milliyetçi sağın değil başta Kemalizm olmak üzere daha pek çok siyasi akımın dilinden bu “hainlik” suçlaması düşmüyor. Bunun altında da kendini “mutlak doğru” sanan bir kibir ve “benden farklı düşüneni sustururum” diyen bir otoriterlik yatıyor. Bu dili kullandığımız sürece birbirimize haksızlık etmekten başka hiç bir yere varamayız.</p>

<p>Peki kullandığı dilin ölçüsüzlüğü bir yana, Bahçeli ne dedi? </p>

<p>Hükümetin gündeminde olan veya olduğunu düşündüğü bir dizi senaryoyu sıraladı ve yerden yere vurdu: “Koruculuğun kaldırılması, eğitim dilinin çeşitlenmesi, milli kimliğin tartışılması, Barzani devletinin tanınması” gibi şeyler. Tüm bunlara şiddetle karşı çıktıktan sonra, “bin yıllık kardeşlik hukukunun çiğnenmesi”ne izin vermeyeceklerini ilan etti.</p>

<p>Bu son laf, enteresan. Çünkü gerçekten de Türkler ile Kürtler arasında bin yıllık “kardeşlik hukuku” vardır. Osmanlı asırları boyunca kesintisiz sürmüştür. 1920’de Ankara’daki Büyük Millet Meclisi’nde konuşan Mustafa Kemal Paşa da bunu teyid etmiş, Meclis’te Türk, Kürt, Çerkes, Laz gibi “anasır-ı İslamiye”nin (İslam unsurlarının) bulunduğu hatırlattıktan sonra, bunların “yekdiğerinin her türlü ırki, içtimai, coğrafi hukukuna daima riayetkâr” olduğunu vurgulamıştır.</p>

<p>Ama kardeşlik hukuku karşılıklı saygıyı gerektir, öyle değil mi? Karşılıklı saygı da, kardeşinin kültürüne, tarihine, diline hürmet etmeyi icab ettirmez mi?</p>

<p>O zaman Sayın Bahçeli neden “eğitim dilinin çeşitlenmesi”ne bu kadar tepki gösteriyor? Türkiye’nin Kürt çocuklarının okullarda seçmeli ders olarak kendi anadillerini de öğrenip geliştirmelerinin ne sakıncası var? </p>

<p>Ya da farklı bir soru soralım: Bulgaristan devleti, kendi vatandaşı olan Bulgar Türkleri’nin Türkçe kullanma ve öğrenme haklarını elinden asla, Sayın Bahçeli buna nasıl tepki gösterecek? “Bulgaristan’ın üniter yapısı” ve “bölünmez bütünlüğü” adına oradaki Türk kimliğinin bastırılmasına alkış mı tutacak?</p>

<p>Peki Bulgaristan Türkleri birinci sınıf insan da, Türkiye Kürtleri değil mi? Eğer hepsi “kardeşlerimiz” ise, tüm kardeşlerimiz için aynı iyi şeyleri istememiz gerekmez mi? </p>

<p>Sorular çoğaltılabilir. Demek istediğim MHPlilerin sık sık tekrar ettikleri “Türk-Kürt kardeştir” lafı üzerinde biraz düşünmeleri gerektiği. Bu çok güzel bir laf tabi, ama “kardeşiz dedik ya, sus artık, kendine Kürt deyip durma, fazla da Kürtçe konuşma” gibisinden bir yaklaşımla devam ediyorsa, fazla bir değer ifade etmiyor. </p>

<p>Zaten eğer Kürtler bu ülkücü tipi “kardeşliği” hissedebiliyor olsalardı, MHP güneydoğudaki seçimlerde sürekli nal topluyor olmazdı.</p>

<p>Bahçeli’nin karşı çıktığı “federasyon” ve hele de “bölünme” gibi başka senaryolar da var ki bunlara ben de karşıyım. Ama zaten devletin gündeminde böyle bir şey yok. Korucu sisteminin ise birden kaldırılması yerine reforme ve disipline edilmesinden yanayım.  </p>

<p>MHP liderinin tepki gösterdiği bir diğer konu olan “PKK affı”na gelince … Af demeyelim, ama daha kapsamlı bir “eve dönüş” sağlanmadan akan kan nasıl duracak, Sayın Bahçeli biliyorsa lütfen bize anlatsın.</p>]]>
</content>
</entry>

</feed>