April 9, 2008

Evet, İslam Türkiye’nin ‘Çimentosu’dur

[9 Nisan 2008 tarihli Star gazetesinde yayınlandı]

Yargıtay Başsavcısı AK Parti’nin kapatılması istemiyle hazırladığı iddianamesinde Başbakan Tayyip Erdoğan’a bir sürü “laiklik karşıtı eylem” atfediyor. Bunların arasında Başbakan’ın “en büyük dileğim başı kapalı kızlarımızla, başı açıkların el ele dolaştığı bir üniversitedir” gibi sözleri de var. Dünyada hiç bir aklı başında insanın itiraz etmeyeceği böylesine bir söz, Başsavcı’ya göre siyasetten men edilmeyi gerektiren bir suç teşkil etmiş oluyor. Akıl alır gibi değil.

Yazının devamı...

Yazan: Mustafa Akyol Tarih: 12:51 AM | Yorumlar (52)

April 7, 2008

AK Parti’yi Kapatan, ‘Kürdistan’ Yolunu Açar

[7 Nisan 2008 tarihli Star gazetesinde yayınlandı]

Eğer Yargıtay Başsavcısı’nın iddianamesi Anayasa Mahkemesi tarafından haklı bulunur da AK Parti kapatılırsa bu işe en çok kim sevinir, biliyor musunuz? Elbette bizzat Yargıtay Başsavcısı ve onun “dünya görüşünü” paylaşanlar. Yani “devlet”in epey bir kısmı ve de CHP. (Zaten biri, ötekinin “sivil” kanadı.)

Ama sadece o kadar değil. Bu işe çok sevinecek ve bundan bir hayli karlı çıkacak birileri daha var: Abdullah Öcalan ile onun “dağdaki” ve “ovadaki” arkadaşları.

Yazının devamı...

Yazan: Mustafa Akyol Tarih: 11:33 AM | Yorumlar (28)

November 19, 2007

Araplığı Aşağılamak

[19 Kasım 2007 tarihli Star gazetesinde yayınlandı]

“Türklüğü aşağılama”nın kanunla yasaklandığı ülkemizde, Türklük’ten başka kimliklerin aşağılanması adettendir. Her şovenist, kendi meşrebine göre küçümseyip kötüleyecek birilerini bulur. Kimi, Kürtler gibi etnik gruplara, kimi, gayrı-Müslim azınlıklara hakaret eder. Bu ırkçılıklar içinde en yaygın ve özellikle “beyaz Türkler” arasında en revaçta olanı ise, Arap düşmanlığıdır.

Suudî Arabistan Kralı’nın geçen hafta Türkiye’yi ziyaret etmesiyle birlikte bu “Arabofobi” yeniden su yüzüne çıktı. Kral’ın Cumhurbaşkanı Gül ve Başbakan Erdoğan tarafından ağırlanıp taltif edilmesi, pek çok yorumcuyu çileden çıkardı. Suudî misafirden söz ederken “bedevi çadırları”ndan, evsahiplerini iğnelerken “Arapçılık”tan dem vuranlar oldu.

Yazının devamı...

Yazan: Mustafa Akyol Tarih: 11:11 AM | Yorumlar (29)

March 26, 2007

Vatana İhanet, Oligarşiye İhanet

Malum, Türkiye’de pek çok insan sık sık “vatana ihanet”le suçlanır. Bu suçlamaya maruz kalanların yaptığı ise, aslında, çoğu kez sadece devletin tarif edegeldiği “ideal vatandaş” tipinden farklı olmaları ve farklı şeyler söylemeleridir. Durum öyle gariptir ki, milyonların oyunu ve sevgisini kazanmış başbakanlar bile “vatana ihanet”le suçlanabilir. Merhum Adnan Menderes, bu suçlamayla idama mahkum edilmiş, daha doğrusu bir grup üniformalı zorba tarafından suçsuz yere katledilmişti.

Yazının devamı...

Yazan: Mustafa Akyol Tarih: 8:15 PM | Yorumlar (42)

March 16, 2007

Bir Ortaçağ Hitler’i: Cengiz Han

[Derin Düşünce sitesinde yayınlandı]

Cengiz Han, milyonların katiliİstanbul şu günlerde “Cengiz Han ve Mirasçıları: Büyük Moğol İmparatorluğu ” isimli bir sergiyi ağırlıyor. Evsahipliği yapan Sakıp Sabancı Müzesi’nin Müdürü Dr. Nazan Ölçer, “Sergi, dünya tarihine önemli bir damga vuran Cengiz Han’la Moğol İmparatorluğu’nun kültürler ve kıtalar arasında kurduğu bağı daha iyi anlamamıza yardımcı olacak” demiş. Umarım öyle olur. Bu “anlama”ya küçük bir katkı olarak da, Cengiz Han’ın tarihinin karanlık sayfalarını biraz açmakta yarar var.

Malum, asıl adı Timuçin olan Cengin Han, 13. yüzyılda Çin’den Mezopotamya’ya kadar uzanan dev bir coğrafyayı istila etmişti. Bu istila hareketinin en çarpıcı yönü ise her ulaştığı yerde uyguladığı korkunç vahşetti. Ele geçirilen şehirlerin çoğunda, kadın-çocuk ayrımı yapılmaksızın herkes kılıçtan geçirilir, sadece zanaatkarlar gibi “işe yarar” görülen bir grup insan canlı bırakılırdı.

Yazının devamı...

Yazan: Mustafa Akyol Tarih: 1:38 AM | Yorumlar (109)

March 5, 2007

Mete Tunçay'dan Bilgelik

Bugünkü Yeni Şafak gazetesinde Türkiye'nin en saygın tarihçilerinden biri olan Prof. Mete Tunçay'la yapılmış "Günümüz Kemalistleri geçmiştekilerden çok daha doğmatik" başlıklı bir söyleşi var. Kanımca, mutlaka okunmalı. Pek çok konuda önemli şeyler söylemiş Prof. Tunçay. Örneğin son yazımda da belirttiğim "1930'lar Türkiyesi" hakkında bir anekdot vermiş ki, burada alıntılamaya değer:

Komünizm zamanında Leningrad'da Kazan Katedrali'ni Ateizm Müzesi'ne çevirdiler. Sovyetler yıkıldıktan sonra orası yine katedrale döndürüldü. Oralarda camekânlarda, din düşmanlığı için fotoğraflar, kitaplar teşhir ediliyordu. Erken Cumhuriyet dönemlerimizde de benzer şeyler oldu. Mesela, ressamlar 1930'larda İstanbul'da doğru dürüst resim galerisi yok diye, Sultanahmet Camii'ne göz koymuşlar.

Prof. Tunçay, artık bu İslamofobik ve otoriter zihniyetleri aşmamız gerektiğini, ancak Türkiye’deki bazı aydınların bunu bir türlü başaramadığını anlatmış. İnançlı birisi olmamasına rağmen, İslam kültürüne ve Müslümanların haklarına duyduğu saygıyı ifade etmiş. Bu yaklaşımını takdir, röportajı yapan gazeteci dostum Mehmet Gündem’i de tebrik ediyorum.

Yazan: Mustafa Akyol Tarih: 12:10 PM | Yorumlar (9)

March 2, 2007

Kim Kafatasçı? [1932'den Bir Kesit]

Son haftalardaki milliyetçilik tartışması ile birlikte “kafatasçılık” kavramı da yeniden gündeme geldi. Ben Türkiye’de “kafatasçılık” düzeyinde bir ırkçılığın çok sınırlı bir çevrede etkili olduğunu, biraz daha geniş bir çevrede yer alan ancak yine de tehlikeli olan negatif milliyetçiliğin ise daha ziyade “etnik milliyetçilik” ve “yabancı düşmanlığı” kavramları ile tarif edilmesi gerektiğini düşünüyorum. (Bir de tabi “bütün Türkiye’yi sevmek” manasında olumlu bir milliyetçilik var.)

Ancak söz konusu “kafatasçılık” da yabana atılır bir şey değil ve Türkiye’de enteresan bir geçmişi var. Temeli 19. Yüzyılın Sosyal Darwinist ırk teorilerine dayanan bu görüş, 20. yüzyılın ilk yarısında önce Osmanlı sonra da Türk entelektüellerinin bazılarını etkilemişti. Hele de 1930’larda bir ara “resmi görüş” olmuştu. “10 yılda 15 milyon genç” yaratılmak istenince ve bu “yeniden yaratma” sırasında toplumun var olan tüm geleneksel inanç ve değerleri reddedilip yerlerine sadece yapay bir “Türklük” konmak istenince, bu “Türklük”ün kendine ırk temeli araması da kaçınılmaz oldu.

Yazının devamı...

Yazan: Mustafa Akyol Tarih: 10:54 PM | Yorumlar (17)

February 8, 2007

Hangi Milliyetçilik?

Bugünlerde Türkiye’de “milliyetçilik” tartışılıyor. Oysa bence bu kavram iki farklı anlama geldiği için problemli: Bir, Türkiye’yi ve Türkiye vatandaşlarının tümünü sevmek anlamında milliyetçilik var ki, bence bunda hiç bir sorun yok. Ama bir de etnik bir grup olarak “Türkler”in tarafını tutmak ve Türkiye içindeki diğer etnik kökenlerden gelen vatandaşlara (örneğin Kürtlere, Ermenilere, Rumlara, Araplara vs.) karşı inkarcı, küçümseyici ve düşmanca davranmak anlamına gelen milliyetçilik var. Bu ikincisi—ki buna “ırkçılık” veya daha da doğru bir ifadeyle “etnik milliyetçilik” demek gerek—Türkiye için büyük bir tehlike. (Tabii bir de Kürt etnik milliyetçiliği var ki, o da ayrı bir facia.)

Yazının devamı...

Yazan: Mustafa Akyol Tarih: 11:34 AM | Yorumlar (58)

January 13, 2007

Atatürk'e Nasıl Bakıyorum?

27 Mayısçı Zorbaların ‘Demokratik’ Anayasası” başlıklı yazıma yorum ekleyen bir okur, "Atatürk'e karşı olduğunuz belli oluyor" demiş. Belki "belli olmak"tan çok öyle "algılanmış" olabilir; bu nedenle düzelteyim: Hayır, "Atatürk'e karşı" değilim.

Bu konuda ne düşündüğümü açıkça söyleyeyim: Atatürk bence büyük bir askeri ve siyasi dehadır, ve Türkiye kendisine çok şey borçludur. Kurtuluş Savaşı'nın lideri odur ve sanırım o olmasa, bu savaş bu denli başarılı bir şekilde yönetilip zafere ulaştırılamazdı. (Bunu, sonradan Atatürk'le yolları ayrımış olan Kazım Karabekir de belirtir.) Sadece bu bile, Atatürk'e milli bir kahraman olarak saygı duymam için yeterli.

Yazının devamı...

Yazan: Mustafa Akyol Tarih: 1:01 AM | Yorumlar (48)

November 5, 2006

Yeniden İslam-Öncesi Türkler Üzerine

"Büyüklere Masallar III: 'İslam Öncesi Türkler Medeniydi'" başlıklı yazım üzerine bazı eleştiri ve itirazlar geldi. Aslında bunların çoğunun yazımdaki görüşlerle çelişik olmadığını, belki de orada eksik kalan unsurları tanımladığını söylemem mümkün. Bu eksik kalanları kendi adıma tamamlamak içinse, aşağıdakileri söylemem gerek.

Türklerin İslam öncesinde hiç bir kültürü olmadığını ileri sürmedim. Bilim, sanat, felsefe, mimari gibi alanlarda kayda değer bir medeniyet üretmediklerini vurguladım. Bu ise, daha önce de belirttiğim gibi, şaşırtıcı bir durum değildir; çünkü pre-İslamik (İslam öncesi) Türkler çoğunlukla göçebedir ve göçebelerin yaşam biçimi bu yönde bir medeniyete izin vermez. (Bedevi Araplar da aynı biçimde gayr-ı medeniydi. Zaten "medeniyet" kelimesi Arapça'daki "şehir" anlamına gelen "medine" kelimesinden türemedir.)

Yazının devamı...

Yazan: Mustafa Akyol Tarih: 4:28 PM | Yorumlar (50)

November 1, 2006

Büyüklere Masallar III: 'İslam Öncesi Türkler Medeniydi'

19. yüzyıl sonlarında Orta Asya'da Şaman bir rahipTürkiye'de uzun zamandır tekrarlanıp duran bir hikaye vardır: İslam öncesi Türkler gayet medeni ve kültürlü bir "millet" iken, İslam'la birlikte bu kültür gölgede kalmış, Şaman Türkler zamanla "Araplaşmış" ve bu yüzden de gerilemişlerdir. Yıllardır orda-burda karşıma çıkan bu masala, bir kaç gün önce hem Can Dündar'ın sütununda alıntılanan 1930'lardan kalma bir tarih kitabında hem de Bahçeşehir Üniversitesi'ndeki konuşmam sonrasındaki soru-cevap kısmında rastlayınca, kısaca değineyim dedim.

Sözkonusu "Türkler İslam'dan once çok medeniydi" argümanına "masal" demek bile belki hafif kaçıyor; doğrudan "uydurma" demek daha isabetli olabilir. Çünkü, apaçık tarihsel bir gerçektir ki, Türklerin İslam öncesinde kayda değer bir medeniyeti yoktur. İslam öncesi dönemde bir "Türk sanatı", "Türk mimarisi", "Türk bilimi"nden söz edilemez. Orhun Anıtları haricinde, kayda değer bir "Türk ebediyatı" da yoktur. Olamaz da zaten. Çünkü İslam öncesi Türkler göçebe bir kavimdir ve göçebelerin "medeni" (yani şehirli) bir kültürü olmaz.

Yazının devamı...

Yazan: Mustafa Akyol Tarih: 2:51 AM | Yorumlar (118)

October 1, 2006

Kurtuluş Savaşı'nda Tarikatlar ve İdeolojik Körlükler

Bir yazımda "Türkiye'deki yaygın akıl yürütme biçiminde ciddi bir problem [var]; bu problem, realitenin, yani somut gerçekliğin fazla önemsenmemesi, bunun yerine, doğruluğuna baştan karar verdiğimiz birtakım önkabullerin ve inançların öne çıkarılması" demiştim. Ve "Önümüzdeki karmaşık gerçeklerin içinden, doğruluğuna baştan karar verdiğimiz bir komplo teorisine uygun düşenleri seçip, bir araya getirme" sorununa işaret etmiştim.

Sabah gazetesi yazarı Emre Aköz'ün Milli Mücadele'de tarikatlar başlıklı bugünkü yazısı, tam da böylesi bir "realiteyi ideolojiye göre çarpıtma" örneğini gözler önüne seriyor. Aköz, son günlerde "laiklik" ve "irtica" konularında esip savuran generallerimizden biri olan Deniz Kuvvetleri Komutanı Oramiral Yener Karahanoğlu'nun Kurtuluş Savaşı'nda tarikatları ihanetle suçlayan konuşmasının, realiteye değil ideolojiye dayandığı ortaya koymuş. Hemen her cümlesini önemli bulduğum ve tümüyle katıldığım yazıyı aynen alıntılıyorum:

Yazının devamı...

Yazan: Mustafa Akyol Tarih: 1:49 PM | Yorumlar (21)

August 30, 2006

30 Ağustos'u Kutlamak—Ve Yeniden Düşünmek

Bugün 30 Ağustos Zafer Bayramı. Ülkemizi işgal eden Yunan ordularına karşı kazandığımız büyük zaferin yıldönümü. Bunu kutlamak, hepimizin hakkı. Ancak kutlarken anlamak, hem de doğrusuyla anlamak gerek. Çünkü 30 Ağustos'u da Kurtuluş Savaşı'nı da yanlış anlamamıza neden olan ideolojik bir filtre var Türkiye'de. Taha Akyol'un bugünkü köşesinde yer alan şu bilgiler, söz konusu ideolojik filtrenin 30'lu yıllarda nasıl işlediğini gösteriyor:

Yazının devamı...

Yazan: Mustafa Akyol Tarih: 12:25 PM | Yorumlar (16)

August 18, 2006

Büyüklere Masallar II: Müslümanlar 'Cihad'ı Dinlemedi

Bir Osmanlı birliği, 1915

Şu günlerde Türk basınının bazı köşelerinde "bu Araplar zaten bizi satmıştı" söylemi yeniden boy gösterdi. Türkiye'nin İsrail'in devlet terörüne maruz kalan Lübnan halkına fazlaca sempati beslememesi gerektiğini açıkça savunan veya ima eden kalemler, ülkemizin ulusal mitlerinden biri olan "Araplar'ın I. Dünya Savaşı'ndaki ihaneti"ni yeniden ortaya sürüyorlar.

"Büyüklere Masallar I: 'Araplar Osmanlı'ya İhanet Etti'" başlıklı eski bir yazımda, bu mitin doğru olmadığını anlatmıştım. Merhum Prof. Dr. Erol Güngör'ün "İslam'ın Bugünkü Meseleleri" adlı kitabında (Ötüken Neşriyat, 1981) aynı konuda başka bazı önemli bilgiler de var. Güngör, Osmanlı İmparatorluğu'nun 1915 yılında İtilaf Devletleri'ne karşı dünya Müslümanlarına hitaben yaptığı "cihad" çağrısının aslında sanılandan — veya gösterilenden — çok daha etkili olduğunu anlatıyor. Çeşitli tarihsel kaynakları dipnot vererek şöyle diyor:

Yazının devamı...

Yazan: Mustafa Akyol Tarih: 12:22 AM | Yorumlar (57)

March 9, 2006

Cumhuriyet'in İslam'a ve Müslümanlar'a Borcu

TMBB'nin açılışında Mustafa Kemal Paşa hocalarla birlikte dua ediyorBugün Türkiye'de kendisini demokrasiye karşı "Cumhuriyet" yanlılığı ile ifade eden, katı ve hoşgörüsüz bir laiklik savunan, İslam'ı da tehdit olarak algılayıp bastırmaya çalışan kesim, kurgulara dayalı bir ideolojiye sahip. Bir başka deyişle, tarihi ve toplumu, gerçekte olduğu gibi değil, kendi zihinlerinde kurdukları bir ideolojiden geçirerek görüyorlar. Bu ideoloji, hoşa gitmeyen gerçekleri gizliyor, yok saydırıyor.

Bu ay içinde yayımlanacak olan "Kürt Sorununu Yeniden Düşünmek" adlı kitabımda, bu meseleyi de ele aldım. "Cumhuriyet" bayraktarlığı yapan koyu laik kesimin, Cumhuriyet'in aslında İslam'a büyük bir borcu olduğunun farkında olmayışını eleştirdim. Aynı konuda son günlerde basında yer alan iki önemli yorum ve bilgiyi de şimdiden aktarmakta yarar görüyorum.

Yazının devamı...

Yazan: Mustafa Akyol Tarih: 1:49 PM | Yorumlar (78)

February 13, 2006

Sultan Abdülhamid'e Saygı

Sultan II. AbdülhamidTürkiye'nin son iki yüzyılının en büyük bir kaç devlet adamından biri olan, Osmanlı İmparatorluğu'nu son derece zor bir dönemde başarıyla ayakta tutan ve tüm dünya Müslümanlarına Halife sıfatıyla sahip çıkan Sultan II. Abdülhamid'in vefatının 88. yıldönümündeyiz.

Abdülhamid'in, ona şiddetle düşman olan bazı kesimler tarafından görülmeyen yönü, modern Türkiye'nin temellerinin de aslında onun zamanında atılmış olmasıdır. Osmanlı tarihi hakkındaki yaşayan en büyük uzmanlardan biri olan Wisconsin Üniversitesi tarih profesörü ve Türk Tarih Kurumu onur üyesi Kemal Karpat İslam'ın Siyasallaşması başlığıyla Türkçe'ye çevrilen kitabında bu gerçeğe dikkat çeker ve Abdülhamid dönemindeki modernleşmeye büyük vurgu yapar. Prof. Karpat'a göre Abdülhamid'in saltanatı, "orta sınıfın (Müslim ve gayri-Müslim), serbest teşebbüsün, yabancı yatırımın gelişmesinde, devlet topraklarının özelleştirilmesinde, bürokrasinin profesyonelleşme ve büyümesinde, orduda subay sayısının hızla artmasında, ulaşım ve iletişimde eşine rastlanmamış, büyük patlamalara tanık olmuştur." Türkiye'nin ilk arkeoloji müzesini, tıp fakültesini, halka açık kütüphanesini, sanat akademisini, ticaret ve tarım okullarını açan, telgraf ve demiryolunu yaygınlaştıran da yine Sultan Abdülhamid'dir.

Kendisini, rahmet ve minnetle anıyorum.

Yazan: Mustafa Akyol Tarih: 12:21 PM | Yorumlar (34)

February 4, 2006

'Ermeni Soykırımı' Neden Soykırım Değildi?

[4 Şubat 2006 tarihli Referans gazetesinde yayınlandı]

1915 tehciri sonrasında kıtlıkla pençeleşen bir Ermeni çocuk1915 yılında Osmanlı Ermenileri'nin yaşadığı trajedinin bir "soykırım" olduğu iddiasına karşı Türkiye'nin uluslararası alandaki en büyük dostu hep Yahudiler olagelmiştir. Çünkü Naziler'in gerçekleştirdiği gerçek bir soykırımın hedefi olmuş olan Yahudiler, gerçekte neyin "soykırım" olup olmadığını gayet iyi bilirler ve bu kavramın olur olmaz kullanımına karşı çıkarlar. "1915'te yaşanan olay bir soykırım değildir" tezini ısrarla savunan ve hatta bu nedenle Fransa'da yargılanıp mahkum edilen ünlü Musevi Amerikalı tarihçi Bernard Lewis örneğinde görüldüğü gibi...

ABD'nin ünlü düşünce dergisi Commentary de 2005'in son ayında yayımladığı bir makale ile Lewis'inkine yakın bir çizgi benimsedi. "20 Yüzyılın İlk Soykırımı mı?" başlığını taşıyan Guenter Lewy imzalı makale, nedense Türk medyasında pek yankı bulmadı. Ancak çok önemliydi.

Yazının devamı...

Yazan: Mustafa Akyol Tarih: 2:06 PM | Yorumlar (107)

December 21, 2005

Bir Tarih Revizyonu: 'Kubilay'ın Başı Kesilmedi mi?

Tarihe 'devrim şehidi' olarak geçen Mustafa Fehmi Kubilay

Bu haftaki Aktüel dergisinde yer alan "Kubilay'ın Başı Kesilmedi mi?" başlıklı yazı, kayda değer. Yazıda, tüm zamanların en ünlü ve popüler "irtica prototipi" olan Menemen Olayı'nın, aslında anlatıldığı gibi olmadığı belirtiliyor. Bu görüşün kaynağı ise, ABD'nin ilk Türkiye büyükelçisi olan Joseph Grew'un 1920-45 yılları arasında ülkesine gönderdiği kripto, mektup ve hatıraların derlenmesiyle hazırlanan: "Yeni Türkiye: Amerika'nın İlk Türkiye Büyükelçisi'nin Anıları" isimli kitap.

Aktüel'ün yazdığına göre, Büyükelçi Grew, "Menemen'de Kubilay'ın başının kesilmediğini, dönemin yöneticilerinin Cumhuriyet devrimlerini yerleştirmek için olayı abarttığı"nı yazmış. "Hükümet yanlısı gazeteler Kubilay'ın başının kesildikten sonra bir sırığa takılarak dolaştırıldığı ve fanatik dervişlerle yardakçılarının kanını içtikleri konusunda ısrar ediyor, ama bu haberlerin gerçekliğinden şüphe etmek için yeterince sebep var" diyen Amerikalı diplomat, dönemin genel tablosunu ise "halkla hükümet arasında geniş bir uçurum var" diyerek özetlemiş.

Bu tarih revizyonun üzerine bir de Menemen Olayı gerekçe gösterilerek tutuklanan ve bazıları idam edilen din adamlarının trajik öyküsünü eklemek gerekir elbette. O zaman daha iyi tanırız, Cumhuriyetimizin ilk yıllarını...

Yazan: Mustafa Akyol Tarih: 11:33 PM | Yorumlar (11)

December 16, 2005

'Muhalefet'in Üslubu ve Düzeyi Üzerine

Yazılarıma destekleyici yorumlar kadar itirazlar da alıyorum ve bu çok normal. Ancak bu itirazların bir kısmı çok ilginç: Bu tür itirazların sahipleri ortaya koyduğum görüşlere karşı aksi yönde argümanlar getirmek yerine, sadece öfke dolu protestolar yağdırıyorlar...

Örneğin "Büyüklere Masallar (I): 'Araplar Osmanlı'ya İhanet Etti'" başlıklı yazım üzerine, "Türk milletinin milli duygularını yalanlarla dolanlarla zayıflatma çabalarıyla hiç kimse bu milletin kalbinden ve beyninden söküp atmaya gücü yetmez" diye başlayan yorumlar geldi.* Onaylamadığım diğer bazı yorumlarda "Arap yalakalığı" gibi çirkin suçlamalar da var. Daha önceki yazılarımda da benzer tepkilerle karşılaşmıştım.

Burada şaşırtıcı olan şu: Bu tepkileri veren muhalif okurlar — ki onlar gibi düşünen daha pek çok insan var, yani birer "örnek vaka" sayılırlar — ele alınan meselenin olgusal yönüyle hiç ama hiç ilgili değiller. Örneğin Arapların gerçekten de bir bütün olarak Osmanlı'ya ihanet edip etmediğini hiç bir şekilde sorgulamıyorlar. Meselenin böyle olmadığını gösteren tarihsel verilerle, alıntılarla, akademik kaynaklarla karşılaşıyorlar; ama hiç bir şey fark etmiyor. Onların dünya görüşüne göre, Arapların hain olmuş olması gerekiyor. O kadar... Bundan farklı bir gerçeklik mümkün değil. Aksini söyleyenler ise mutlaka hain, "gerici", "şeriatçı" veya "satılmış" ve kirli emeller peşindeler. Bu da, yine, sorgulamaksızın inandıkları bir dogma.

Oysa birisi bana "senin savunduğun görüş şu yüzden yanlış" diye bir argüman sunsa, "öyle mi, bir bakalım" der, dinlerim. Sözünü ettiğim türde öfkeli muhalif okurlarda ise, dinlemek ve dinlediğini anlayıp ona göre kendini sorgulamak gibi bir eğilim yok.

Bu durum bana çok enteresan geliyor ve nedenini bir süredir düşünüyorum. Belki de sebep, sözkonusu okurların inandıkları felsefi ve siyasi -izm'lerin, ancak olgularla yüzleşmemek ve bunları dile getirenlere karşı köpürmek sayesinde ayakta kalabiliyor olmasıdır. Yani bu şizofrenik alarm psikolojisi olmasa, zaten geriye başka bir dayanak kalmayacak olabilir. Dolayısıyla belki de onlardan bu psikolojiden vazgeçmelerini istemekle, haksızlık etmiş oluyoruz. O yüzden kendilerini fazla zorlamayacak, sadece olguları ele almaya devam edeceğim. İlgilenenler için...

* Anlatım bozukluğu yorumun orjinalinde vardır.

Yazan: Mustafa Akyol Tarih: 9:41 AM | Yorumlar (0)

December 12, 2005

Büyüklere Masallar I: Araplar Osmanlı'ya İhanet Etti

Osmanlı İmparatorluğu yönetimindeki OrtadoğuHürriyet gazetesinin tarih yazarı Murat Bardakçıoğlu'nun bugün yayımlanan "Din birleştirici unsursa Osmanlı İmparatorluğu neden battı?" başlıklı yazısı, dikkat çekici. Bardakçı, Başbakan Erdoğan'ın "Türkiye'de din birleştiricidir" sözünü eleştirirken "Din meselesi bu kadar bağlayıcı ise, biz, Osmanlı İmparatorluğu’nun dağılma sürecinde devletin hákim ve en kalabalık unsuru olan Müslümanlar’dan neden kazık yemiştik ve Anadolu’da cumhuriyetin ilk yıllarında çıkan ayaklanmaların bahanesi neden hep ‘din’ olmuştu?" diyor.

Aslında Bardakçı yeni bir şey söylemiyor: Türklere 80 yıldır anlatılan bir masalı tekrar ediyor. Bu masal, "Araplar ve diğer 'Müslüman kardeşleriniz' I. Dünya Savaşı'nda sizi sattı" diye başlar ve "Türk'ün Türk'ten başka dostu yoktur" diye de noktalanır. Türk'ün özellikle de Müslüman dostu yoktur...

Masal budur. Peki gerçek nedir?

Yazının devamı...

Yazan: Mustafa Akyol Tarih: 11:41 PM | Yorumlar (59)

November 23, 2005

'Türk Kafatası' Üzerine İyi bir Yazı

Günümüz Türkiyesi'nin Kürt sorunu ve laiklik tartışmaları gibi temel meselelerinin temellerini atmış olan 1920'li ve 30'lu yılları doğru anlamak önemli. Bugün CHP çevrelerinde ve genel olarak da "ulusal sol" hareketinde gördüğümüz ideolojik tutum ve yaklaşımların teorik çerçevesi o zamanlar kurulmuştu.

Bu çerçevenin tam olarak nasıl bir şey olduğunu görmek için, o dönemde "Türk ırkı"na dair geliştirilen "bilimsel" teorilere de mutlaka bakmak gerek. Felsefe profesörü Hilmi Yavuz'un geçtiğimiz günlerde Zaman gazetesinde yayınlanan "Kafatası Ölçenler" başlıklı yazısını, bu açıdan kayda değer görüyorum. Mutlaka okunmalı...

Yazan: Mustafa Akyol Tarih: 11:55 PM | Yorumlar (17)

Türkler, Kürtler ve Osmanlılar

19. yüzyıl Osmanlı'sında geleneksel bir KürtKürt sorunu yeniden Türkiye'nin gündeminde. Başbakan Erdoğan Şemdinli'de halka hitap ederken "Türk 'Türküm', Kürt 'Kürdüm', Laz 'lazım', Boşnak 'Boşnağım' diyecek, ama hepimizi birleştiren üst kimlik Türkiye Cumhuriyeti Vatandaşlığıdır" dedi. Bu sözlere CHP Genel Başkanı Deniz Baykal'dan sert tepki geldi. Tepkiler devam edecek. Edebilir de. Ama bağnazca veya hamasetle değil. Çünkü onyıllar boyunda inkar ettiğimiz Kürt sorununu artık bir şekilde çözmek ve bunun için de mutlaka özgürce tartışmak gerekiyor.

Soru özetle şu: Türkiye'nin Kürt vatandaşları, ülkemiz içinde nasıl konumlandırılacak; bölücülüğe prim vermeyen bir barış ve beraberlik formülü nasıl bulunacak?

Bunun cevabına ışık tutabilecek bir olgu ise, Türklerin ve Kürtlerin Osmanlı İmparatorluğu bünyesinde asırlar boyu kardeşçe ve hatta tek bir "millet" bilinciyle yaşamış olmaları. Bugüne ilham verebilecek çok önemli bir tecrübe bu. Bu konuda geçtiğimiz yıl Aksiyon dergisinde yayınlanmış bir araştırmamı, konunun önemi ve güncelliği nedeniyle, arşivlerden çıkarmakta yarar gördüm.

NOT: Bu araştırma, "Türk Solu" adlı ırkçı/faşist dergide yer alan, "Kürt sorunu yok, Kürt istilası var!" başlıklı, gözü dönmüş bir Kürt düşmanlığı içinde kaleme alınmış ve tümüyle uydurma bilgilere dayalı "makaleye" de bir cevap niteliğindedir.

Yazının devamı...

Yazan: Mustafa Akyol Tarih: 12:06 AM | Yorumlar (82)

November 18, 2005

Son Halife'ye Ne Oldu?

Son Halife Abdülmecid Efendi kızı ve oğlu ile birlikte, 1931Vatan gazetesi yazarı Ruhat Mengi, geçen günlerde yayınlanan "Halife ve Tesettür" başlıklı yazısında, Başbakan Erdoğan'ın "başörtüsü konusunda ulemanın da görüşü" alınmalı sözüne yüklenirken şöyle diyordu:

"Türban konusunda mahkemeye söz düşmez, söz hakkı din ulemasınındır" diyenler acaba Osmanlı'da "din konularında en çok söz sahibi olan, Müslümanların yaşayan en büyük dini otoritesi" Halife'nin ne düşündüğünü biliyorlar mı? IV. Mehmet'in (Vahideddin) amcasının oğlu, son Halife Abdülmecid sanata önem veren, tablolar, portre çalışmaları yapan, yabancı dil bilen modern bir insandı. Kızları da bugünkülere benzer tesettür kıyafeti giymedikleri gibi, başları kapalı değildi.

Kısacası Sayın Mengi Osmanlı'da kültürel yönden sofistike bir İslami gelenek olduğunu vurgulamış. Kaldı ki bu gelenek, son halife Abdülmecid Efendi'yle sınırlı değildi. Onun selefi olan ve tarihe "pan-İslamizm"in mimarı olarak geçen Sultan II. Abdülhamid de son derece dindar bir Müslüman olmakla birlikte, piyano çalıp opera dinlemekten hoşlanan bir sanatseverdi. İmparatorluğu da pek çok yönden modernize etmişti.

Kemalist kimliği belirgin olan Sayın Mengi ise bu geleneğin kaybolduğunu vurguluyor. İyi ama bunu söylerken kendi tarafına yönelik bir "çuvaldızı" da ortaya çıkardığının farkında mı? Sormazlar mı insana, "Osmanlı'daki o yüksek İslami kültüre ne oldu" diye? Sahi, ne oldu?..

Yazının devamı...

Yazan: Mustafa Akyol Tarih: 12:06 AM | Yorumlar (0)

November 11, 2005

Kayda Değer İki Yazı ve Bir Haber

Etyen Mahçupyan'ın bugünkü Zaman gazetesinde yer alan "Hayatlarımız ve Efendilerimiz" başlıklı yazısı, mutlaka okunması, hatta arşivlenmesi gereken bir makale. 1930'lar Türkiye'sinin durumunu çok iyi yansıtıyor. Murat Belge'nin Radikal'deki "Ne Çok Marksist Var!" başlıklı yazısı ise, Fransa'daki kargaşanın Fransız tipi (despot) laiklikle ilgili olduğuna dikkat çekiyor ve sosyal olayların analizinde dinin rolünü küçümseme eğilimine eleştiri getiriyor. Bugünkü Vakit gazetesi de "Darwinizm'e Büyük Darbe" başlığıyla, Kansas'taki gelişmeyi duyurmuş.

Yazan: Mustafa Akyol Tarih: 12:34 AM | Yorumlar (0)

November 10, 2005

Güneş Kültü

10 Kasım dolayısıyla Atatürk'ü yeniden anan Türk medyasında, onun büyüklüğü ve önemi konusunda yapılan sağlıklı yorumların yanında irrasyonel bir "Atatürk fetişizmi" de dikkat çekiyor. Örneğin Vatan gazetesi başyazarı Güngör Mengi, "O Hep Güneşimiz" diye başlık atmış. Yazısında Atatürk'ü "harika adam", yaptıklarını "mucizeler" olarak nitelemiş ve "Mustafa Kemal, bu milletin en karanlık günlerine doğmuş bir güneştir" demiş.

Atatürk'ü rasyonel bir şekilde değerlendirme imkanı bırakmayan bu "ululaştırma" yaklaşımının neden yanlış olduğunu, "Tabularla Nereye Kadar? [Tarihsel Atatürk'ü Keşfetmek]" başlıklı yazımda ele almıştım. Tekrara gerek yok.

Kuzey Kore'de bir stadyum gösterisiAncak Sayın Mengi'nin Atatürk için yaptığı "güneş" nitelemesine değinmeden geçemeyeceğim. Eğer günümüz dünyasına bakarsınız, Türkiye dışında, bir siyasi lider için "güneş" tanımlaması yapılan tek bir ülke daha olduğunu görürsünüz: Kuzey Kore. Ülkenin kurucu diktatörü Kim Il Sung ve oğlu Kim Jong Il resmi söylemde "Kore halkının üzerine doğan güneş" olarak tanımlanır, çocuklara "Büyük General Kim Jong Il Bizim Güneşimizdir" şarkısı öğretilir, bu inanç dev posterlerde ve stadyum gösterilerinde görsel düzeyde pekiştirilir.

Bu benzerlik kuşkusuz Atatürk'ün Kim Il Sung veya Kim Jong Il gibi bir diktatör olduğunu göstermez — öyle değildir zaten. Ama Türkiye'deki bazı insanların zihin yapısının, Kuzey Kore'deki "güneş kültü"nün inananlarına oldukça paralel olduğunu gösterir. Ne yazık bu "kült" ve onun müminlerinin kendileri gibi düşünmeyenler üzerinde kurdukları veya kurmak istedikleri despotizm, onyıllardır Türkiye'nin önemli bir problemi olmaya devam ediyor.

Yazan: Mustafa Akyol Tarih: 11:36 AM | Yorumlar (5)

April 15, 2005

Naziler İslam'ın da Düşmanıydı

[15 Mayıs 2005 tarihli Radikal gazetesinde yayınlandı]

Türkiye'de Hitler'in 'Kavgam' kitabının satış rekorları kırması ve bunun üzerine bir de Prof. Ümit Özdağ'ın, "Arkadan hançerlendiklerini düşünen iyi Türkler, Hitler'i okuyorlar" gibi bir yorum getirmesi, hayli yankı uyandırdı. Türkiye'de gerçekten Nazi ideolojisine bir sempati duyulup duyulmadığı tartışılıyor bugünlerde.

Ancak bu tartışmayı yaparken Nazi ideolojisinin gerçekte ne olduğuna ve buna sempati duymanın, Türkiye'deki hangi ideolojik çevreler açısından teorik düzeyde mümkün olduğunu incelemek gerek.
Elbette bu, nazizme sempati duymanın, hangi çevreler için aslında hiçbir şekilde mümkün olmaması gerektiğini de ortaya çıkaracak. Bu ise önemli, çünkü aslında Hitler hakkında 'iyi yapmış, eline sağlık' diye düşünenlerin çoğu, ne dediklerinin ve bunun sahip çıktıkları kimlikle ne kadar çeliştiğinin farkında değiller.

Yazının devamı...

Yazan: Mustafa Akyol Tarih: 3:41 PM | Yorumlar (18)