« CNNTürk'te Tartışma | Ana Sayfa | ‘Habur Olayı’ Doğru Bir Olaydı »
February 24, 2010
Niçin Bu Kadar Çok Vatan Haini Var?
[24 Şubat 2010 tarihli Star gazetesinde yayınlandı]
İnsanlara “bidon kafa” gibi enteresan yakıştırmalar yapmakla ünlenmiş bir köşe yazarı, geçenlerdeki bir yazısında şöyle diyordu:
“Türkiye’de her şeyin karaborsası olur. Hainin olmaz... Çünkü, haini en bol ülke Türkiye’dir.”
Bu, kuşkusuz yerinde bir tespit. Çünkü gerçekten de son seksen küsur yıldır ülkemiz vatan hainleri ile dolup taşıyor. Yüce devletimiz bir türlü önlerini alamıyor. Ancak bu konuda bizle yarışabilecek bir ülke daha var ki, söz konusu köşe yazarı, dikkatsizlikten olacak, onu atlamış.
Bu şirin ülke, Kuzey Kore. Oradaki laik cumhuriyet de, aynen bizde olduğu gibi, kurulduğu günden bu yana hainlerden muzdarip. Biri Koreli diğeri Amerikalı olan iki araştırmacı, Kongdan Oh ve Ralph C. Hassig, “Kuzey Kore” başlıklı kitaplarında anlatıyorlar:
“Ülke nüfusunun yüzde 20-25’i ‘düşman sınıf’ kategorisine giriyor ki, bunların siyasi ve sosyal ilerleme şansı oldukça düşük. Bu sınıf (Büyük Önder) Kim İl Sung’un rejimine karşı sözle veya fiiliyatla muhalefet göstermiş insanlardan oluşuyor. Devrim öncesinde toprak sahibi olanlar ve onların akrabaları, tüccarlık yapanlar ve önemli dini organizasyonlara üye olanlar da yine ‘düşman sınıf’ içinde sayılıyor… Bunların iyi okullara gitmeleri, (ülkedeki tek parti olan) Kore İşçi Partisi’ne katılmaları veya mesleklerinde yükselmeleri ve lider pozisyonlarına gelmeleri imkansız gibi.” (North Korea: Through the Looking Glass, Brookings Institution, 2000, s. 134)
Tabii Türkiye’deki durum Kuzey Kore’dekinden çok daha iyi, çünkü bizde 1946’dan beri iyi-kötü de olsa işleyen bir “yarı-demokrasi” ve “dışa açılma” var. Bu sayede de bizdeki “tek parti” ve “tek lider” sistemi, Allah’tan, epey seyrelmiş durumda.
Ancak her iki ülkede de resmi ağızlar tarafından yapılan “vatan haini” tanımı hâlâ çok benzer.
Çünkü her iki ülkede de, “vatan haini” olmak, aslında “resmi ideoloji muhalifi” olmak demek.
Mesela biliyoruz ki, Kuzey Kore’de “önemli dini organizasyonlara üye olanlar” gibi Türkiye’de de “tarikatçılar” iç düşman sayılıyor. Hatta hatırlarsanız 28 Şubat’ın gerekçelerinden biri, dönemin başbakanı Necmeddin Erbakan’ın “başbakanlık konutunda tarikat liderlerine yemek vermesi” idi. Erzincan’daki son çıngarın da yine bir “tarikat soruşturması”ndan çıktığı söyleniyor.
Oysa özgür ülkelere, mesela ABD’ye bakarsanız, “tarikatçılar”ın da normal insan sayıldığını, liderlerinin Beyaz Saray’a da başka her yere de girip çıkabildiğini görürsünüz. Hatta Amerikan başkanları her yıl bu “tarikatçılar”ın düzenlediği “ulusal dua kahvaltısı”na katılır, onlarla birlikte dua ederler.
Diyebilirsiniz ki, “ama kardeşim, bizim tarikatçıların rejimle sorunu var, bir türlü benimsemediler Cumhuriyet’i”.
İyi de nesini benimsesinler ki? Cumhuriyet 1923’te kurulmuş, iki sene geçmeden “tüm tarikatlar yasaktır” diye kestirip atmış. Adamlar mazoşist mi ki buna alkış tutacaklar?
Ha, bu “tarikatçılar” siyasetçilerle iş tutuyormuş, kendilerine musallat olan savcılara karşı hükümetten yardım istiyormuş. Tamam da başka ne yapmalarını beklerdiniz? Kendilerini gayrimeşru sayan bu sistemin içinde nasıl hayatta kalacaklar?
Sorunun kökeninde, otoriter Cumhuriyet’in bazı toplumsal kesimleri “var olmaması gereken yapılar” olarak kabul etmesi yatıyor. Bu dayatmaya boyun eğmeyenler de “vatan haini” ve “iç düşman” damgası yiyor.
Çözüm, önce toplumda var olan her kesimin meşruiyetini kabul etmek, ondan sonra da hepsinin hak ve özgürlüklerini garantileyecek bir demokrasi inşa etmektir.
Aksi takdirde birbirimizi yemeye devam ederiz.
Yazan: Mustafa Akyol Tarih: February 24, 2010 1:18 PM




Mustafa Bey dediniz ki:
"Oysa özgür ülkelere, mesela ABD’ye bakarsanız, “tarikatçılar”ın da normal insan sayıldığını, liderlerinin Beyaz Saray’a da başka her yere de girip çıkabildiğini görürsünüz. Hatta Amerikan başkanları her yıl bu “tarikatçılar”ın düzenlediği “ulusal dua kahvaltısı”na katılır, onlarla birlikte dua ederler."
ABD'deki bu gibi "ozgurlukler" kozmetiktir. Eger bu tarikatlardan biri ABD'nin YASAMA HAKKI'ni ihlal edip bir bolgede tecrit edilmis olarak bile ABD yasalariyla celisen, kendi yasalarina gore hayatlarini organize etmeyi denemeye kalksalar kiyamet kopar, Waco Kusatmasinda oldugu gibi yerle bir edilirler, buharlastirilirlar ve gecen yil Amish halkina yaptiklari gibi TV'ler onunde te$hir edilirler, ibreti alem olsun diye sergilenirler. Yani kisacasi EU$'ta tarikatlarin yasama hakki inkar edilmistir, engellenmistir. Bunlar kimliklerini, hayatiyetlerini korumak icin TC'de oldugu gibi birilerine yamanmak zorundadirlar, eger biraz daha akledenlerdenseler IL gibi gorunmez, elle tutulmaz organlar olusturup Yonetim'i etkilemeye calisirlar. TC'deki girisimler de iste bunlari taklid ediyor olabilir. Fakat burada insanlik disi olan SPEElerin yasama haklarinin inkar edilip sekularo-fascistlerin tek-yasal duzenbazliginin onlara olanca guc kullanilarak dikte ettiriliyor olmasidir. Bunlar saltanati surdurmek icin kozmetik haklar bah$etmekten, bayramdan bayrama bunlara Beyaz Saray'larinda kahvaltilar, ayinler yaptirmaktan kacinacak degillerdir, ne de olsa kaz gelen yerden tavuk esirgenmez;->
Saygilarimla,
Grand Sen~or.
Yazan: Grand Sen~or Tarih: February 24, 2010 7:39 PM
yazılmış bu yazıyı alkışlamak gereki bravo diğer yazıları gibi bunada severek ve heyecanla kudum ellerine sağlık başarılar.
Yazan: film izle Tarih: February 25, 2010 7:57 AM
DİL, KÜLTÜR VE KİMLİK ÜZERİNE!..
“Türkiye’de Kürtçenin Kürtler açısından farklı bir kimlik inşa etmesini caiz kılacak farklı bir anlam dünyası yoktur.”
UNESCO tarafından ilan edilen “21 Şubat Uluslararası Anadil Günü” nedeniyle PKK ve siyasi uzantıları tarafından yapılan açıklamalarda; “Anadilde eğitim taleplerinin ‘bölünme’ ve ‘azınlık’ sorunu olarak nitelendirilmeden kültürel ve siyasal çoğulculuğun gerekleri olarak algılanması, konuya insan hakları ve demokrasi kapsamında yaklaşılması ve ilköğretimden üniversiteye anadilde eğitim olanaklarının geliştirilmesi gerektiği” yönündeki talepler yüksek sesle dile getirildi.
Acaba, her dil mutlaka özgün bir kültüre mi tekabül eder?..
Kanaatimce bu soru, Demokratik Açılım tartışmalarında hayati bir yer işgal ediyor. Çünkü Demokratik Açılım’ı inşa eden, savunan ya da yürütenlerin argümanlarının odağını bu ön kabul oluşturuyor. “Açılım”ın istinat ettiği bu ön kabul, başka ve mağdur bir kültürel varlığın mevcudiyeti fikrine dayanıyor. Eğer böyle bir ilişki varsa, yani her dil kendine özgü bir kültüre tekabül ediyorsa ve yine eğer Kürtçe dil biliminin kriterlerine göre bir dilse, bu durumda Türkiye’de Kürtlere dair ayrı bir kültürden de bahsediyoruz demektir.
Peki, kültür nedir?.. Kısaca kültürü, yaşama biçimi veya üslubu olarak tanımlayabiliriz. Bir insan topluluğunun hayatını yaşarken ortaya koyduğu, yani görünür kıldığı tüm soyut ve somut şeyler, bize kültüre dair bir anlama çerçevesi sunmaktadır. Yani şarkı, türkü, acı, hüzün ve bunların ifade ediliş biçimleri, halı, kilim motifleri, renkleri, kullanılan aletlerin biçimi, kullanma tarzı, toprağı işleme biçimi, yemekler, mabetler, ibadetler, bayramlar ve bunları kutlama biçimleri vesaire…
Görüleceği üzere, kültür olarak tanımlanan her şey, insan topluluğunun hayatla, dünyayla, toprakla ve birbirleriyle kurdukları tüm ilişkileri anlatmaktadır. Ancak tüm bu görünür olanların arkasında insanın ve onun topluluğunun anlam dünyası olduğu unutulmamalı.
Yine aynı dili konuşuyor olmak da her zaman o dili konuşanların, aynı kültüre sahip olduğu sonucunu üretmemektedir. Örneğin, kimi İspanyolca ya da Portekizce konuşan Latin Amerika toplulukları aynı zamanda birebir İspanya ya da Portekiz’deki halkın kültürünün devamı olduğunu söyleyebilir. Hadi diyelim ki, bu örnekteki coğrafyalar arasında kültürel temas bakımında çok büyük uzaklıklar var. Ortadoğu ve Kuzey Afrikalı topluluklarda da dil Arapça olmuş, fakat hiç birimiz Mısır’dan Fas’a kadar bu coğrafyalardaki insanların Hicaz Araplarının kültürünün bir devamı olduğunu söyleyemez. Tersine, hepsinin en yakın komşularıyla dahi ciddi farklılıklar gösteren özgün kültürlere sahip olduklarını görüyoruz.
Öyleyse, ne her zaman aynı dili konuşuyor olmak ne kültürü aynı yapabiliyor, ne de farklı dil, anlam dünyasında derin bir farklılığa tekabül ediyor. Ayrıca, aynı dili konuşuyor olmak, bu dili konuşanları tek devlet yapmaya da yetmiyor çoğu zaman. Bununla birlikte aydınlanmadan bu yana seküler paradigmalar üzerinde şekillenen dünyamızda farklı diller, bu farklılıklar üzerinden siyasi sonuçlar istihsal etmek isteyen tüm güçler için elverişli bir alet olma hüviyetini muhafaza etmiştir, bu gün de etmeye devam ediyor.
Bu konuda Gazeteci Yazar Hüsamettin Arslan, Star Gazetesi’ndeki köşesinde (28 Eylül 2009) ilginç saptamalarda bulunuyor; “Dil etnik değildir, otantiktir. Dil anlam’ı taşır. Kimliğimizi buyuran şey anlam’dır. Anlam dünya görüşümüzde ve değerlerimizde tecessüm eder. Bir an için dilleri anlam kriterlerine göre sınıflandırmayı deneyelim. Klasik sınıflandırmaya göre Kürtçe, Farsça ve Batı dilleriyle aynı kategoride yer aldığı halde, anlam bakımından Arapça ve Türkçeye, Almanca ve İngilizceden daha yakındır. Türkiye’de otantik Türkler ve otantik Kürtler farklı dilleri konuşuyorlar, fakat kullanım konteksleri birbirine çok benzer olduğu için, dilleri aynı anlamı üretir. Farklı kelimeleri ortak anlamlarda kullanırlar, farklı kelimelerle aynı dansı yaparız, ortak anlamların dansıdır bu.
Türkçe, ‘Türklerin Dili’ olduğu için değil, politik şartlar bunu kaçınılmaz kıldığı için Türkiye’nin dilidir. Türkçenin Türkiye’nin yönetim ve eğitim dili olması imparatorluktan tevarüs edilmiş bir statüdür. Türkiye’deki otantik halkların Türkçeyi Türkiye’nin resmi dili olarak kabul etmek dışında bir alternatifleri olduğunu sanmıyorum. Çok dilli ülkeler vardır ve bundan daha doğal bir şey olamaz, fakat çok dilli devlet zordur. Hele Türkiye şartlarında imkânsızdır.”
Hüsamettin Arslan’ın bu “ortak anlamlar” dediği nedir? Hiç şüphesiz bu coğrafyada bin yıldır üretilen ve görünür alana çıkan ve kültür adını verdiğimiz her şeydir. Yani mabetler, ibadet yapma biçimleri, türküler, halı kilim motifleri, mimari, tarlalar, bahçeler, kıyafetler, mutfak, yemekler, bayramlar, kutsal gün ve geceler, bunları kutlama biçimleridir.
Hiç dikkat ettiniz mi bilmem, Kürtçe söylenen türkülerde farklı olan sadece dildir; ezgi aynı ezgidir, yani müziğin, yani ezginin o içimizde titrettiği yer aynı yerdir. Çünkü bu ezgiyi aynı coğrafya, aynı yaşanmışlık, yani aynı iklim üretmektedir.
Hiç şüphesiz hepimiz bir dile doğarız. Bu dil bize önce bir anlam dünyası sunar. Bu dili diğer dillerden dışı itibariyle ayıran hiç şüphesiz ilk bakışta o dilin grameri ve sesidir. Ancak bu farkın başka bir kimlik üretmesi için bu fark yetmez. Başka bir kimlik için başka bir anlam dünyasına da ihtiyaç vardır. Öyleyse, aynı anlam dünyasına yaslanan, ancak farklı ses düzenine sahip bir dilin bize tek başına başka bir kimlik tayin etme gücü yoktur. Dolayısıyla kimliğimizi dil değil anlam üretmektedir.
Bu noktada dikkat çekmek istediğim husus, Türkiye’de Kürtçe’nin Kürtler açısından farklı bir kimlik inşa etmesi caiz kılacak farklı bir anlam dünyası yoktur. Kürtçenin Türkçe ile olan farkı anlam’a değil gramer ve sese dairdir. Bu durumda Kürtçeyi siyasi bir projenin aracı haline getirerek, buradan küresel emperyalizmin bölgede kendi çıkarları için üretmeye çalıştığı devlet hedefi konusunda, öncelikle Kürt aydın ve siyasetçilerinin bir kere daha düşünmek mecburiyeti vardır.
Son Söz... Kürtçe, Türkiye’de farklı bir kültürden, yani farklı bir anlam dünyasından doğmuyor. Bu halde dil üzerinden yürütülen tüm kimlik ve farklılık söylemleri meşruiyetini yitiriyor. İyi niyetlerden hiç şüphe etmesek dahi, dil üzerinden yürütülen ve son tahlilde egemenlik paylaşımı anlamına gelecek olan argüman ya da açılımlar, bu ülkenin hayrına bir gelecek vaat etmiyor.
Nail Amudi
Yazan: nail amudi Tarih: February 25, 2010 11:24 AM
Sayın Akyol,
Yazınızda Kuzey Kore ile ülkemizi kıyaslayıp şu sonuca varmışsınız:
“Çünkü her iki ülkede de, “vatan haini” olmak, aslında “resmi ideoloji muhalifi” olmak demek.”
Sorunun kaynağını ise şöyle belirtmişsiniz:
“Sorunun kökeninde, otoriter Cumhuriyet’in bazı toplumsal kesimleri “var olmaması gereken yapılar” olarak kabul etmesi yatıyor. Bu dayatmaya boyun eğmeyenler de “vatan haini” ve “iç düşman” damgası yiyor.”
Değerlendirmemi yapmadan önce yapacağım tespitlere kaynak teşkil etmesi açısından yine sizden alıntı yaparak devam etmek istiyorum. Star Gazetesi’nde 16 Aralık 2009 tarihinde yayınlanan “Kimse Vatan Haini Değil” başlıklı yazınızda şu tespiti yapmıştınız:
“Bu siyasi zihniyeti nereden edindiğimiz sorusuna gelince, sanırım diğer pek çok “Cumhuriyet kazanımı” gibi bunu da en başta sevgili Atamız’a borçluyuz. Rahmetli, mâlum, iktidarını serbest seçimlere girerek değil siyasi rakiplerini tasfiye ederek kurmuştu. Bu tasfiye sırasında da söz konusu rakipleri, örneğin muhafazakar/1liberal çizgideki Terakkiperver Fırka yöneticilerini “en hain dimağlar” olmakla suçladı. Dahası, “dahili ve harici bedhahlar”, “gaflet, dalalet ve hatta hıyanet içinde olanlar” gibi kavramlar üretti ki, bunlar geçtiğimiz yetmiş yıl boyunca tüm Cumhuriyet çocuklarının beynine özenle kazındı. Bugün de “vatana ihanet” söyleminin, hemen her kesimde görülse de, en çok Kemalistlerce kullanılması bir tesadüf olmasa gerek.”
Haklısınız! Vatana ihanet kavramı sürekli olarak aynı zihniyet tarafından dillendiriliyor. Çünkü, bahse konu zihniyetin parlamenter demokrasimizde temsil kabiliyeti CHP ile sınırlı. Çok partili dönemde bir defa seçim kazanmış bir partiden söz ediyoruz. Yukarıda alıntı yaptığım yazınızda da belirttiğiniz gibi, en başta, Atatürk dönemimde başlayan bir yapı/algı söz konusu. Meşru seçimler yerine tasfiye (Tüm darbeler), tartışma yerine vatan hainliği yaftalaması… Bugün geldiğimiz noktada değişen çok fazla şey yok. YARSAV Genel Sekreteri Muhammet Önder Tekin’in celallenerek yaptığı açıklamaya bir bakalım:
“Hiç kimse bize, siyaset kurumunun hesaplaşmasının sadece sandıkta yapılacağı gibi çağdışı bir anlayışı dayatmaya kalkmasın. Bugün millet iradesi diye ortaya çıkanlar, bağımsız yargıyı yok etme girişimi ile demokrasiye verdikleri telafisi imkânsız zararların her seçim döneminde sandığa giderek hesabını verebileceklerini mi sanıyorlar?”
Eleştireyim diyorum, neresine el atsam elimde kalıyor. Kabul etmemekle beraber, hadi siyasetçi söylese anlarım; seçime, parlamentoya karşı gelmekte bir tercih, siyasi bir duruş, felsefik ve ideolojik karşılığı var der geçerim. Asker söylese hadi neyse, emir komuta zihniyetinden farklılıklardan haz etmesi beklenmeyebilir. Gazeteci/yazar söylese, aynı şekilde bir ideolojik duruştur der geçerim. Ama, SÖYLEYEN BİR HUKUÇU ! NEZAKETİ ELDEN BIRAKMAK İSTEMİYORUM AMA AKLIMDAN GEÇEN NE VARSA O BİLE AZ GELİYOR. NEYSE, UTANIYORUM DİYEYİMDE GERİSİNİ SİZ ANLAYIN! Ankara’yı, yargı çevrelerinin zihniyetini çok iyi bilirim. O kadar çok Muhammet Önder Tekin, Ömer Faruk Eminağaoğlu, Sabih Kanadoğlu var ki, inanamazsınız. Allahtan alttan Osman Can gibi isimlerde geliyor artık.
“Bidon kafalı”nın mucidiyle bu zihniyet arasında ne fark var. Ben ona artık “Çiçero Yılmaz” diyorum. Her akşam Star Haberi izleyin, Kanadoğlu ara ara gelip iktidarı kapatma davasıyla tehdit ediyor, Baykal bir iki haftada bir ortalığa korku saçıyor…, Bazen de Müjdat Gezen ve Levent Kırca gibi isimler geliyor. Halbuki Çiçero Yılmaz ve Uğur Dündar onlardan daha komik. Müjdat Gezen, Levent Kırca, Ferhan Şensoy ve benzerlerine gülmeyi beklemekten vazgeçeli çok oldu. Onun yerine tercihimi Çiçero Yılmaz, Uğur Dündar, Bekir Coşkun, Emin Çölaşan, Melih Aşık, Oktay Ekşi gibilerinden yana kullanıyorum, çok daha komikler. Çırpınıyorlar, acı çekiyorlar ve saldırıyorlar. Hazzetmedikleri bir şey geliyor: DEMOKRASİ,.. Hoş gelir, sefalar getirir inşallah! Saygılar,…
Av. Cengiz GÜLAÇ
Yazan: Cengiz GÜLAÇ Tarih: February 25, 2010 12:13 PM
Resmi ideolojiye muhalif olmak vatan hainligiyse sizde bizde vatan hainiyiz o zaman.
Kuzey kore hakkinda cok bi bilgim yok ama anlatilanlara bakinca su ana kadarki resmi ideolojilerimiz epey benzer.Yalniz Turkiye eski Turkiye degil.Halen ayak diretenler az degil ama isin icinden siyrilmak artik kolay degil.
Turkiyenin butun yapi taslari yerinden oynadi,dogru bildiklerimiz,bazen kutsallik atfettigimiz dokunulmazlar bile,bu buyuk depremde sarsildi.
Insanlarin bu cozulme ortaminda olayi AKP'ye baglamak yerine,icinde bulundugumuz durumun ciddiyetini ve buyklugunu kavramak gerek.Bu drum AKP'nin cok ustunde oldugu acik degil mi.
Mustafa beyin dedigi gibi"Çözüm, önce toplumda var olan her kesimin meşruiyetini kabul etmek, ondan sonra da hepsinin hak ve özgürlüklerini garantileyecek bir demokrasi inşa etmektir."
Boyle bir demokrasi icinde herkesi baglayi bir demokrasi gerek,ilk basta da ukenin hak ve hukukunu temsil edenleri baglayici bir demokrasi.
Yazan: svm Tarih: February 25, 2010 3:28 PM
Cumhuriyetçilerin hazzetmedikleri demokrasi değil; demokrasinin ARAÇ olarak kullanılıyor olması. Cumhuriyetin ilkelerini koyduğu demokrasi zaten kendi dinamikleri içinde gelişiyor. Tek partili dönemden çok partili döneme geçişi, AB'ye giriş çalışmalarını AKP mi başlattı? Bütün mesele, tepedeki üç-beş aydın İslamcı hariç, AKP tabanının aslında DEMOKRASİ İSTİYOR OLMAMASI; düpedüz İslamca yaşamak peşinde olmaları. Gerisi hep boş laf.
CHP demokrasi istemiyormuş. Laf işte..kadının erkekle eşit olması temel bir demokratik hakkın uygulamaya konması değil midir? Eeee, CHP bunu hep canhıraş savundu. Kadını ikinci sınıf görüp erkeğin himayesine vermek isteyen AKP liler. Aileye önem vermek iyi bir şey ama AKP burada kadını 3+ çocukla eve bağlayıp çalışma özgürlüğünü kısıtlayarak erkekten yana tavır koyuyor. 3+ çocuklu ailede erkekler evde kalıp çocuk bakacaklar mı? Nerde kaldı kadının hak ve özgürlüğü? Kadın çalışmayıp ekonomik özgürlüğünü kazanamazsa erkeğin boyunduruğundan hiç kurtulamaz; her zaman da dayak yer - erkeğin arkasında yasa varsa daha çok dayak yer. Yasa yoksa, hiç değilse bir şikayet mercii bulunur.
AKP demokrasisi hak ve özgürlükleri erkek için istiyor. Önce kadının hakkını tanısın; sonra demokrasi liderliğine soyunsun. Yoksa gülünç duruma düşüyor.
Not: (Şimdi, başörtüsü yasağı ile eğitim hakkı sözde elinden alınan kızlar temcit pilavı gibi CHP aleyhine önüme sürülecek. Ey ahali, eğitim yasağı filan yok ki. Siz başörtüsü ile üniversiteye giremiyorsanız, ben de pantolon-ceketle lisede hocalık yapamıyorum. Her kurumun bir giyim-kuşam yönetmeliği olabilir. Siz inancınız dolayısı ile bu yönetmeliğe uymak istemiyorsanız, sonuçlarına katlanırsınız. İngiltere'de bir uzak-doğulu aile mensubu, inancına aykırı gördüğü için uyuşturucu almadan ameliyat oldu. Müslümanlar, maşallah işlerine geldiğinde uyuşturulmaya hiç itiraz etmezler. Gene de yanlış anlaşılmasın. Aslında bıraksınlar serbest şu başörtüsünü. Yasak olmasa çoğu hiç takmayacak zaten.)
Yazan: Frkn Tarih: February 25, 2010 5:37 PM
Nail Amudi dedi:
"“Türkiye’de Kürtçenin Kürtler açısından farklı bir kimlik inşa etmesini caiz kılacak farklı bir anlam dünyası yoktur.”"
bence soyle deseydi daha yerinde olurdu:
“Türkiye’de sirf bir lisan ve sirf bir irk açısından farklı bir kimlik inşa edilmesini caiz kılacak farklı bir anlam dünyası yoktur. Insanlara anlamli farkli kimlik kazandiracak olan onlarin bir sosyo-politiko-ekonomik (SPE) grup olarak paylasmayi kabullendikleri yasalardir, ama EU$'ta oldugu gibi TC'de de sekularo-fascist tek-yasalci, tekelci, uniter devlet duzenbazligi boyle coklu yasal yapilanmaya kesinlikle imkan vermemeye azmetmistir, verirse saltanat elden gider.”
Saygilarimla,
Grand Sen~or.
Yazan: Grand Sen~or Tarih: February 25, 2010 8:42 PM
Soyut Devlet aklının,seçkinci ve devletçi elitler eliyle,"VATAN HAİN"liğine dönüşmesi bir tür kurucu rasyonalizmin ürünüdür.
Bu sebeble Vatan haini eteketlemesini yapan zihniyet irdelenmelidir.Eğer bu şuçlama malum grup ve şahışlardan geliyorsa korkulacak hiçbirşey yoktur.
Bir başka ifade ile,siyaset bilimi ve felsefesi ile hiç ilgilenmiyen,sıradan yurttaşımız "VATAN HAİNİ"kavramını kullanan "bu ağızlara"bakarak tam ters istikamette gittiğinde
kesinlikle doğru yolu bulacaktır.Ve gerçek yurtseverliğin bu olduğunuda da anlıyacaktır
Yani yapacağı tek şey,"Vatan Haini"ifadesini kimin kullandığına bakması yeterlidir.
Bu gün mecliste geçmişe yönelik bir sırrın ifşası işte tam bu konu ile alakalıdır.
Eğer ülke satılıyor bunlar vatan haini diyen birisini duyarsanız bilinki ülke çok iyiye gidiyor.Bu ülkeye sivil faşizmi getirdiler bunlar vatan haini diyen birisini duyarsanız bilinki demokratikleşme uğrunda çok önemli adım atılıyor.Bunlar vatan haini cumhuriyeti yıkmak istiyorlar diyen birini duyarsanız bilinki bu ülke askeri vesayetten kurtulmak üzeredir.Bunlar vatan haini işçiyi köylüyü yok etmek istiyorlar diyen birisini duyarsanız bilinki seçimlere 1 yıl kala ilk kez bir iktidar popülizüm yapmıyarak kamusal kaynakları rasyonalist kullanıyor.
SONUÇ YERİNE:Bilimsel söylemle siyaseten yapılan söylem arasındaki fark şudur.
Bilimsel söylemde sözün arkasındaki insan dünyanın en yalancı insanıda olsa söze itibar edilir.Siyaseten yapılan söylemde ise sözün arkasındaki insana itibar edilir.Vatan haini suçlaması kimden geliyor bir bakalım
Yazan: ABİDİN UYAR Tarih: February 25, 2010 10:38 PM
Nilgun Hanim dedi:
"Aslında bıraksınlar serbest şu başörtüsünü."
cikin, cikin Nilgun Hanim deyin ki:
"atalim Protokol'a imzayi lagvedelim sekularo-fascizmi, gecelim SPEEsel yapilanmaya, baris ve huzura erelim.." gerceklere goz yummayin siz, orada istenen YASAL BAGIMSIZLIK, anlayin artik.
Saygilarimla,
Grand Sen~or.
Yazan: Grand Sen~or Tarih: February 26, 2010 4:10 AM
VATAN SEVERLER VE VATAN HAİNLERİNE DAİR UYGULAMALI HUKUK HATALARI
Herkese Merhaba,
Televizyonda ve gazetelerde güncel olaylar tarafların siyasi duruşlarına göre şekillenip, özellikle vatan sevgisi üzerinden bel altı vuruşları yapılarak açık hukuki hatalar yapılmakta. İlgilenenler için kısaca güncel hataları yazmaya çalışacağım. Elimden geldiği kadar objektif davranmaya çalışacağıma, emin olunuz.
1- DURSUN ÇİÇEK-ERZİNCAN BAŞ SAVCISI: Dursun Çiçek tarafından hazırlandığı iddia edilen plana ilişkin yapılan ilk soruşturma sonunda şüpheli (D. Çiçek) tutuklanmış, yapılan itiraz ile de tahliye olmuştu. Tahliye kararı doğrudur, çünkü; tutuklama kararı fotokopi belgeye dayanmıştır. Hukuken fotokopi üzerinden inceleme yapmak mümkün değildir. Ancak, ıslak imzalı belge daha sonra Adli Tıp tarafından Dursun Çiçek’e aittir değerlendirmesini yapmış, itiraz üzerine Genel Kurul aynı kararı vermiştir. Fotokopi üzerinden tutuklama kararı verilirken gerçeği üzerinden tutuklama kararı çıkmaması yanlıştır. Erzincan Baş Savcısı Dursun Çiçek imzalı belgeyi uygulamaya koyduğu iddiasıyla tutuklanmıştır. Eylemi hazırlayan tutuksuz yargılanırken Baş Savcının tutuklaması çelişkilidir.
2- TUTUKLAMA SEBEPLERİNE İTİRAZ: Genelde yapılan eleştiri şüpheli veya sanıkların sabit ikametgahının olması, kaçma ve delilleri karartma ihtimalinin olmaması vs. CMK madde 100 çok açık:”… 3) Aşağıdaki suçların işlendiği hususunda kuvvetli şüphe sebeplerinin varlığı halinde, tutuklama nedeni var sayılabilir:… Suç işlemek amacıyla örgüt kurma,… Devletin Güvenliğine Karşı Suçlar,… Anayasal Düzene ve Bu Düzenin İşleyişine Karşı Suçlar” Ergenekon davasında yapılan tutuklamaların sebebi iddia edilen suçların yukarıda belirtilen suçlardan olmasıdır.
3- BU KADAR ALAKASIZ İNSAN NASIL OLURDA BİR ARAYA GELİR: Sauna Davası, Balina Operasyonu, Deriner Operasyonu ve çeşitli örgütsel davalarda müşteki ve sanık vekilliği yapmış bir avukat olarak belirtmeliyim ki; örgütsel yapılarda, hele de bu örgüt Anayasal Düzeni yıkmak veya değiştirmek iddiasıyla oluşmuşsa aynı tip veya gurup insanlardan oluşması mümkün değildir. Başta yönetici/kurucu bir irade olur, diğer guruplar bir birinden haberdar olmayabilir. Darbe suçunda sadece asker olmaz. Doğal olarak örgütün basın ayağı, akademik ayağı, sermaye ayağı, operasyonel ayağı, sivil toplum kuruluşları vs olur. Tabii ki bir basın mensubu operasyonel gurubu bilmez, bilemez; belki de bilse desteklemez. Kimisi genç subayların rahatsız olduğunu manşete çıkarır, kimisi yayınlarıyla, akademik unvanıyla destek olur, kimisi operasyon yapıp bir yüksek yargı organını silahla basar. Ergenekon davasında halen dokunulmayan kol sermaye,… !980 darbesinde kudretli paşalar ne demişti: “olgunlaşmasını bekledik” Nasıl olgunlaşır? İşte, örgüt üyelerinin görevi bu olgunlaşma sürecinde farklı farklıdır.
4- AYLARDIR İNSANLAR SUÇUNU BİLMEDEN TUTUKLU: Bu iddia tamamen psikolojik bir baskının ürünüdür. Tüm hukukçular tutuklama kararının nasıl verildiğini bilir. Var olan bilgi ve belgeler ışığında sorgu hakim tarafından yapılır. İsnat edilen konulara karşı savunma alınır ve karar savunma sonunda verilir. Sormak lazım; neyle suçlandığını bilmiyorlarsa hakim karşısında ne anlatıyorlar?
5- ÖZDEN ÖRNEK-MUSTAFA BALBAY: Ortada iki günlük bir tutuklu var. Neticede, Balbay darbeyi yapacağı iddia edilenlerden duyduğunu yazmış. Farklı deliller olabilir, ama ya her ikisi de tutuklu olacak, ya da her ikisi serbest kalacak. Yapılan yanlıştır.
6- SAVCI-HAKİM-TUTUKLAMA-ARAMAİ-DİNLEME: Yapılanların tamamen savcılara bağlanması gibi yaygın bir yanlış var. Gözaltına alma haricinde ki tüm kararlar ve itirazlar hakim tarafından incelenip karara bağlanır. Medyatik davalarda genelde tek savcının adı geçerken karar veren onlarca hakim ve onlarca mahkeme vardır. Yani, asıl etkin olan ve kamuoyunu meşgul eden olaylarda karar verenler hakimlerdir. Bu kadar çok hakim ve mahkemenin hükümetçe ayarlanması mümkün değildir.
7- HABUR-ETKİN PİŞMANLIK: Etkin pişmanlık yasasından faydalanmak istemediklerini belirtmelerine rağmen, sınır kapısında sorgusu yapılan PKK üyelerinin eylemlerinin TCK 221. Madde kapsamına girme ihtimaline binaen tutuksuz yargılanmak üzere serbest bırakılmaları yanlıştır. Yukarıda ikinci paragrafta tutuklama sebeplerinde belirttim. Şahıslar TCK 221. Maddeyi istememekteler, dolayısıyla CMK 100. Md. Gereği tutuklama kararı verilmeliydi.
8- HSYK-ERZURU-SARIKAYA: HSYK kararlarının yargıya açık olmaması başka konu. Son yaşanan olaylarda HSYK’nın Erzurum savcılarının özel yetkisini kaldırması kanunen mümkün olsa da, şeklen yanlıştır. Daha öncede yazmıştım. HSYK idari kararlar alır. Bir idari kararın nasıl alınacağı ve usulü bellidir. Hiçbir ciddi kurum TV başında karar alamaz. Devlet ciddiyeti gereği, bir soruşturma başlatılır, müfettiş atanır, rapor istenir, sonuçta maddi bulgular üzerinden karar verilir. Sarıkaya olayını da daha önce çeşitli vesilelerle açıklamaya çalışmıştım. Sarıkaya bir iddianame hazırlamıştır. Bu iddianame mahkemece kabul edilmiş ve sanıklara otuz dokuzar yıl ceza vermiştir. Hazırladığı iddianamede hiçbir hukuki veya maddi hata bulunmayıp, talep doğrultusunda karar verilirken savcının meslekten ihraç edilmesini hukuken izah etmek mümkün değildir. Daha önce bu sitede belirttiğim gibi; Sarıkaya olayında HSYK’ya sunulan raporu özel olarak biliyorum. Alınan kararla sunulan raporun hiçbir ilgisi yok.
9- ANAYASA DEĞİŞİKLİKLERİ: Anayasanın 148. Maddesi çok açık: “…,Anayasa değişikliklerini ise sadece şekil bakımından inceler ve denetler…,” Ve 153 madde ise şöyledir: “Anayasa Mahkemesinin kararları kesindir. İptal kararları gerekçesi yazılmadan açıklanamaz. “ 148. Madde tartışmayı gerektirmeyecek kadar açıkken sırf türban yasa değişikliği iddiasıyla mahkemenin hukuki değil siyasi karar alması ve hemen hemen hiçbir kararını gerekçesiyle açıklamıyor olması Anayasal suçtur.
Yukarıda güncel, genel konulara ilişkin değerlendirmemi yaptım. En kısa şekilde özetlemeye çalıştım, o bile uzun oldu farkındayım. Bir talep olması halinde yukarıdaki konularda veya farklı konularda elimden geldiği kadar daha detaylı bir şekilde açıklayarak yardımcı olmaya çalışırım. Saygılar…,
Av. Cengiz GÜLAÇ
Yazan: Cengiz GÜLAÇ Tarih: February 26, 2010 1:20 PM
GS: Daha once bu SPEE zirvanizi savunmayi davet ettim, ve hep konuyu degistirdiniz. Sizin hatiriniza mi yonetim seklini degistirecegiz? Lutfen bir kac ornek ulke gosteriniz.
Yazan: emre Tarih: February 26, 2010 3:13 PM
Emre Bey dedi:
"Sizin hatiriniza mi yonetim seklini degistirecegiz?"
Protokol sekularo-fascistleri muhatap kabul etmiyor - dikkatli okumanizi tavsiye ederim.
Yani Protokol sekularo-fascistlerden yonetim sekillerini degistirmelerini beklemiyor, bilakis onlarin pililarini-pirtilarini toplayip kendi kendilerini tasfiye ederek meydani onun gercek sahibi olan SPEElere birkmalarini oneriyor. Bu sekularo-fascistlerin yonetim seklini degistirmesini beklemek degil, onlara "Gule gule! artik size gerek yok, i$inize son verildir!" demektir. Uyanin artik Emre Beycigim, uyanin! Uskudar'da sabah oldu;->
Saygilarimla,
Grand Sen~or.
Yazan: Grand Sen~or Tarih: February 26, 2010 9:33 PM
Protokol ve SPEE diye bir sey yok. Bunu siz uydurdunuz. Ne oldugunu dogru durust aciklamiyorsunuz. Bir tek ornek bile gosteremiyorsunuz. Fikirlerinizin toplami kocaman bir hic.
Yazan: emre Tarih: February 27, 2010 3:19 AM
Emre Bey dedi ki:
"Protokol ve SPEE diye bir sey yok. Bunu siz uydurdunuz."
evet Protokol'u ben icat ettim, patenti bana ait, SPEE'nin de patenti bana ait. Protokol'u icat ederken bu konudaki tum bilgimi kullandim. Protokol'daki SPEE kavrami lisanimizda koksalmis bircik kavramdan fi$kirmis cok saglam gramatik temellere dayali bir kavramdir. Protokol'un kullanimini SPEElere birakiyorum. Protokol'u ancak onlarin kabullenmesi anlamli kilacaktir.
Bundan sonra Protokol'u ve ondaki SPEE kavramini cok duyacaksiniz, onun kohnemi$, i$e yaramaz hale gelmis bircok kavramin yerini alacagini mu$ahade edeceksiniz.
Fakat siz Emre Bey hala Protokol'a bir imza borclusunuz, cunku daha insan haysiyet ve $erefine yaki$anini, daha adilini getiremediniz, onun icin de ele$tirileriniz bo$.
Ben Protokol'u one surmekle ne yaptigimi cok iyi biliyorum, cunku bu konularda cok bilgili ve deneyimliyim, sizse neye ugradigini $a$irmi$ durumdasiniz, Protokol'la nasil ba$a cikabileceginizi bilemiyorsunuz, size ipucu veriyor olmama ragmen;->
Oyle cehalet hic de ovunulecek bir hal degildir.
Saygilarimla,
Grand Sen~or.
Yazan: Grand Sen~or Tarih: February 27, 2010 8:21 PM
Emre Bey bakin size bu Protokol konusunu anliyabilmeniz icin biraz daha yardim edeyim:
Protokol'u bir oyun kurallarina benzetebilirsiniz, yepyeni bir oyunun kurallari. Mesela nasil Futbol'un Kurallari var, ne zaman "gol", ne zaman "avut" oluyor, "kale" nedir, "kaleci nedir", "takim" nedir, "oyun nerede oynanir, ne zaman Futbol olmaktan cikar Rugbi olur" v.s. Futbol Camiasi tarafindan kabul edilmis yazili yada Hakem'in takdirine kalmis kurallar manzumesi. Takimlar kuruluyor, ligler olusturuluyor Futbol oynaniyor. Simdi Futbol'un ilk icat edildigi gunlere gidersen, birisi boyle kurallari bir Futbol Protokol'u halinde yaziya dokmus olsa sen buna
"Futbol Protokol'u ve Futbol Takimi diye birsey yok. Bunu siz uyduruyorsunuz. Ne oldugunu da aciklamiyorsunuz. Birtek ornek bile gostermiyorsunuz. Fikirlerinizin toplami kocaman bir hic" desen buna ne cevap beklerdin?"
Bakin ben soyle de cevap verebilirdim:
"Emrecigim sen Sekularo-fascizmden baska oyun bilmiyorsun, Sekularo-fascizm (Rugbi) hayranisin, sana gore top sobe olmali, yuvarlak olamaz ve de topu eline geciren olanca gucuyle karsisindakini ezip gecerek iki direk arasina siyrilip topu yere sermeli, oyle topa el degerse "hendbol" olurmus falan kurallara senin aklin ermez, onca yatirimlar yapmis, i$ini Rugbi uzerine kurmusken niye birakipta Futbol oynamaya basliyasin ki, oyun Rugbi'den ibarettir, zaten siz Atalarimizdan da oyle gordunuz degil mi?"
Tabi burada benim Protokol bundan da ileri gidiyor her SPEE'ye kendi oyununun kurallarini kendilerinin olusturmaya hakki oldugunu, hicbir SPEE'nin kendi kurallarini digerlerine dayatarak ille de kendi oyununu oynatmaya hakki olmadigini da kurala bagliyor. Yani sen simdi sahalarda sirf Rugbi oynarken bir de bakacaksin ki ortligi yuzlerce degisik oyun kaplamis, eski Rugbi sahalari yerine yeni kurulan degisik sahalarda, degisik kurallara gore oyunlar oynanmaya baslaniyor, sana gore bu durum akil alacak gibi degil, guzelim birtek oyun dururken nasil olurda bunca oyuna meydan birakilsin ki, "asla nolamaz! Grand Sen~or'un Protokol'u bir hictir! Hay duymaz olaydik! Lanet olsun Iletisim Devrine, Devrimine! Internet icat oldu oyun bozuldu! Grand Sen~or oyunda enflasyon yaratmaya calisiyor! Oyunumuzu marjinalize etmeye calisiyor! Urun kahpeye!";->
Saygilarimla,
Grand Sen~or.
Yazan: Grand Sen~or Tarih: February 27, 2010 10:38 PM
Emre Bey, sekularo-fascistler icin akledici bir cikis yolu $u olabilir:
Sekularo-fascistler Protokol'a imzayi bastirarak kendi yasalarini diger SPEElere dayatmaya haklari olmadigini kabullenerek yeni anayasalarini acik oylamaya sunarlar, bu acik oylamada anayaslarina "EVET" diyenlere yeni bir kimlik; "SEKULARIST" kimligi taniyarak, bu yasalarin ancak bu anayasayi kabul edenleri baglayacagini belirtirler, kabul etmeyenler de degisik kimliklerini ortaya cikaracak anayasalarini oylamaya sunarak diger SPEEleri olustururlar. Boylece sekularo-fascistler kendi dilekleriyle fascizmden kurtulmus olup bir Sekularist SPEE'ye indirgenmis olurlar, aralarinda daha da bolunme dilerlerse Protokol bunu engellemiyor. Boyle bir yaklasimla barisci yoldan SPEEsel duzene gecilebilir. Goruldugu gibi boyle bir degisim Sovyetler'inkine benzemiyor. Sovyetler buyuk bir hata isliyerek sekularo-fascist duzenbaliklarini bolup kucuk sekularo-fascist duzenbazliklarin olusmasina zemin hazirladilar, darmadagin olup gittiler, simdilerde de tekrar yasal farkliliklari hice sayan sekularo-fascism etrafinda butunlesmek istiyorlar - hayal pesinde ko$up duruyorlar. SPEEsel duzen SPEEler arasi yasal-farkliligin gercek oldugunu goz onunde tutarak olusturulacagindan hayali degil gercekci bir SPEsel orgutlenme olacaktir. SPEElerin bu gerceklige dayanarak birbirleriyle butunlesmeye giderek yep-yeni bir medeniyet dogurmasi onlarin dilegine bagli olacaktir.
Saygilarimla,
Grand Sen~or.
Yazan: Grand Sen~or Tarih: February 28, 2010 12:31 AM
Vallahi, dediginiz gibi neye ugradigimi sasirdim. "Ekolojik entite"ler hakkindaki derin gozlemleriniz siyasal felsefede cigir acacak niteliktedir. Sag olunuz.
Yazan: emre Tarih: February 28, 2010 9:01 PM
sn. akyol,
birbirimizi yemeye devam etmeyeceğiz. şimdilik siz gerçek atatürkçü, laik türkiye yanlılarını ezmeye çalışacaksınız.
dezenformasyonla, polemikle, komployla, yalanla, dolanla, riyakarlıkla, sahtekarlıkla nereye kadar...
gerçek yüzünüz tabak gibi apaçık belli. çakma liberaller, sahte demokratlar, cia ajanları, yandaşlar, yalakalar, işbirlikçiler, satıcılar, tümünüz, hep birlikte el ele verse, tüm iktidar gücünü arkanıza alsanız, yapacağınız bu kadar.
çünkü yanlışsınız, haksızsınız.
zaman gelecek, gerçekler ortaya çıkacak.
az kaldı, apaçık rezil olacaksınız.
Yazan: sabırlı Tarih: March 1, 2010 3:16 AM
Emre Bey dedi:
"Vallahi, dediginiz gibi neye ugradigimi sasirdim. "Ekolojik entite"ler hakkindaki derin gozlemleriniz siyasal felsefede cigir acacak niteliktedir. Sag olunuz."
Haa oyle mi?! Bastir imzayi Emrecigim Protokol'a, daha kabul edilebilirini getiremedigine gore, oyle kuru, kuru "Sag olunuz" demekle kalma;->
Saygilarimla,
Grand Sen~or.
Yazan: Grand Sen~or Tarih: March 1, 2010 3:18 AM
Baglayici bir metne imza atmadan insan icerigini merak eder. Bir de havada kalmamasi icin ornek gormek ister. Siz bize konuyu irdeleginiz kitabin ISBN numarasini verin, biz de dusunup karar verelim. Boylelikle "sag olunuz" demekle kalmayip, somut bir adim atmis oluruz.
Bu arada bizim koyde "demokrasi" ve "cumhuriyet" diye bir seylerden soz ediyorlar. Gavur icadi mi ne, tam anlayamadim. Haberiniz var mi boyle bir seyden?
Yazan: emre Tarih: March 1, 2010 5:24 PM
Emre Bey dedi:
"Baglayici bir metne imza atmadan insan icerigini merak eder."
Protokol'un tumunu buraya gectim, ayrica numaraya falan gerek yok;->
Protokol SPEElere herhangi bir yonetim sekli onermiyor. Bakiniz Protokol'a.
Saygilarimla,
Grand Sen~or.
Yazan: Grand Sen~or Tarih: March 1, 2010 8:06 PM
Pek iyi, ISBN numarasina gecelim. Kitabin adi ve yayinevi da yeterli olur. Ciddi ciddi kafa yorduysaniz bunu kitaba dokmussunuzdur, ve baska siyasi felsefecileriyle tartismissinizdir. Internet'te alim diye gezinen ne kadar zirtapoz oldugunu bir bilseniz. Farkinizi gorelim.
Bir iki ornek gosterene kadar bence tuccarliga ara verin. Gormedigimiz bir seyi alacak kadar keriz miyiz?
Yazan: emre Tarih: March 1, 2010 9:19 PM
Bay Sabirli dedi:
"çünkü yanlışsınız, haksızsınız."
Protokol'un neresi yamlis, hangi maddesi haksizlik oneriyor?
Yanlis olan da, haksiz olan da sekularo-fascistler, kendi yasalarini zorla diger SPEElere dayatan zalimler bunlar.
yine dediniz ki:
"zaman gelecek, gerçekler ortaya çıkacak."
i$te beklediginiz o zaman geldi, kippe du$tu kel gorundu, bakiniz Protokol'a.
Saygilarimla,
Grand Sen~or.
Yazan: Grand Sen~or Tarih: March 1, 2010 9:46 PM