« Kemalist Hukuk mu İyi, Osmanlı Şeriatı mı? | Ana Sayfa | Din mi Elden Gidiyor, Gelenek mi? »
December 23, 2009
Patrik, Din Özgürlüğü ve Liberallik
[23 Aralık 2009 tarihli Star gazetesinde yayınlandı]
Patrik Bartholomeos, bir Amerikan televizyonuna Türkiye’de kendini “çarmıha gerilmiş” gibi hissettiğini söyledi. Bazılarımız da buna çok kızdı.
Bu söz, evet, bence de biraz abartılı. Ama bir “metafor” (benzetme) olduğunu unutmayalım. Dahası, Patrik’e kızmak yerine, dönüp de “bu adam niçin kendini bu kadar zulüm altında hissediyor” diye bir soralım.
İki büyük baskı var Patrikhane üzerinde. Birincisi, 19. yüzyılın ortasında, yani Osmanlı devrinde açtıkları Heybeliada Ruhban Okulu’nu 1971’den bu yana kapalı tutmamız. Bunun bizim için basit bir diplomatik baş ağrısından başka pek bir anlamı yok gibi. Ama Patrikhane için korkunç bir şey.
Neredeyse iki bin yıllık bir kurum, kendisini yaşatacak din adamlarını yetiştirme imkanından mahrum bırakılmış durumda. Biz, önce kanunla dayatmışız, “patrik Türk vatandaşı olmak zorundadır” diye, sonra da Türk vatandaşı Rumların din adamı yetiştirme imkanını yok etmişiz. Sanki “siz de bir an önce ölün de bu iş bitsin” der gibiyiz, 69 yaşındaki Patrik efendiye. Ne büyük ayıp…
İkinci baskı, Patrikhane’nin ismine musallat oluşumuz. Bu kurum kendini yüzyıllardır “ekümenik”, yani evrensel olarak tanımlıyor, dünyanın dört bir yanındaki yüz milyonlarca Hıristiyan tarafından da öyle kabul ediliyor. Ama biz, sanki Ortodoks ilahiyatından çok anlarmışız ve bu işlere burnumuzu sokmaya hakkımız varmış gibi, tutturduk son 15-20 senedir “kendinize ekümenik diyemezsiniz” diye. Ne büyük haddini bilmezlik…
Bütün bunlar da, “mevzuat” meseleleri yanında, bir takım “endişe”lere, daha doğrusu paranoyalara dayandırılıyor. Yok Patrikhane “Yeni Bizans” kuracakmış, yok “İstanbul’da Vatikan” olacakmış, filan.
Zaten Türkiye Cumhuriyeti’nin tüm despotlukları bir takım paranoyalara dayanır. “Eğer sokakta Kürtçe konuşulursa ülke bölünür” diye korkar, Kürtçe’yi yasaklar. “Eğer tarikatlar serbest olursa İslami rejim kurulur” der, Müslümanların din özgürlüğünü çiğner.
Oysa herkesin paranoyası kendi sorunudur ve bunlardan yola çıkarak temel hak ve özgürlükler kısıtlanamaz. Örneğin birisi “ben çok korkuyorum, mavi gözlü insanlar ülkeyi bölecek, onun için yılanın başını şimdiden ezelim, bunların hepsini toplayıp sürelim” derse, “tamam, öyle yapalım, sen de rahatlayıver” denmez. “İstersen bir psikiyatra görün” denir.
Sonuçta, Türkiye’nin yapması gereken Ekümenik Patrikhane’nin haklarını tespit etmekten başka bir şey değildir. Bu iktidar, öncekilere kıyasla bu konuda zaten daha açık fikirli, ama artık daha fazla vakit kaybetmemek lazım.
‘PKK realitesini görmek’
Gelelim bir diğer meseleye… Liberal dostum Rasim Ozan Kütahyalı Taraf’taki köşesinde ben dahil bir kaç “liberal sağcı” yazarı eleştirdi, bizi DTP’nin kapatılmasına ses çıkarmamakla, dahası PKK ve Öcalan realitelerini görmemekle eleştirdi.
Ben ise DTP’nin kapatılmasını savunmamış, sadece buradaki “terör örgütü bağlantısı” unsurunun yabana atılamayacağını söylemiştim.
PKK ve Öcalan realitelerine gelince, evet, bence de bunları görmeliyiz ve açılım da bu farkındalık içinde yürümeli. Ama bir şeyi “görmek” ile “tasvip etmek” çok farklı şeyler.
Eğer her siyasi realiteyi tasvip edecek isek, işimiz iş. O zaman, mesela, Ergenekon’u da tasvip etmemiz gerek. Öyle ya, bu örgütün en az PKK’nınki kadar büyük bir tabanı var. Meclis’te PKK’nın DTP’si var idiyse, Ergenekon’un da kapı gibi CHP’si var. Ne yapalım şimdi?
“Liberallik adı altında solculuk yapanlar”ı eleştirirken, tam da buradaki çifte standardı kast etmiştim. Türkiye’deki solcu ezber, devlet despotizmine karşı çıkarken, devlet karşıtı grupların despotizmine göz yumar. “Devlet terörü”nü lanetlerken, devlet karşıtı terör örgütlerine “anlayış” ile yaklaşır.
Böyle yapmanın “vicdani”likle alakası olmadığı gibi, öyle yapmamanın da “tuzukuru”lukla ilgisi yok.
Yazan: Mustafa Akyol Tarih: December 23, 2009 1:50 PM




Eğer bir dini anlayış, evrensel olduğu fikriyatına sahip ve dünyadaki milyonlarca mensubunun merkezi kabul edilen bir yerden yönetilmesi gerektiği iddiasını haizse;
1- Temelde o dini benimsemeyen ve ataları yüzyıllarca o dinin mensupları ile savaşmış vatandaşların çoğunlukta olduğu bir devlet; o dini anlayışın merkezi sayılan yer kendi topraklarında ise kendi kaidelerinin de muteber olmasını isteyebilir. Bu, en liberal dediğimiz ülkelerde dahi yazılı olmayan bir anayasal prensip gibidir.
2- Kendini merkezi, evrensel ve tek gören islamdan gayrı bir dini anlayışın yayılma iştahından dolayı; "Allah indinde din islamdır" ayetine iman eden bir fert olarak, birazcık ta olsa rahatsızlık duymak paranoya anlamına gelmemektedir.
3-Tarikatlerin serbest bırakılması, insanların dinlerini serbestçe yaşamaları olarak yorumlanırsa pek mesele yok gibi duruyor. Ancak o tarikatler tarih içinde nelere mal olmuş, nasıl yozlaşmaları sistematize etmiş, ona da bakmak gerekir. Kuşadalı İbrahim Halveti örneği de ortada. Tekkelerin nelere döndüğünü açıklıyor. Tarikatlerin tamamen serbestleştirilmesi, kendini ilahi güç yerine koyan zihniyetin giderek güçlenmesi, hakiki dinin unutturulması, din adı altında inanılan hurafeye dayalı bir sistematiğin oluşmasına da şüphesiz sebep teşkil edebilmiştir. O zaman?
Yazan: Arık Buğra Tarih: December 23, 2009 2:22 PM
40 yıl beklemiş, 40 yılın sonunda böyle bir laf etmiş çok mu? Fatih'in hoşgörüsü ile övünenler, şimdi Fatih'ten 450 yıl medeni olmaları gerekirken, 1970'e kadar açık olan ve devleti bölmemiş, yıkmamış olan Ruhban Okulu'na tahammül gösteremiyorlar.
Bence Ruhban Okulu'nun açılmasını dindarım diyenler daha fazla savunmalı. Çünkü dindarım diyenlerin Ruhban Okulu'nun kapatılmasına gerekçe gösterilen yasalardan dolayı yedikleri, fakat farkında olmadıkları daha büyük kazıklar var.
Suç işlerse kapatırsın. Ama benim bakanlığıma bağlı olacaksın diyemezsin, senin bakanlığın devletin verdiği eğitim hizmetlerini koordine edebilir, benim verdiğim veya vermek istediğim eğitimi değil. Ben gönüllü öğrencilere, talebelere, çocuklarıma istediğim eğitimi vermek, almak, aldırmak, verdirmek hakkına sahip olmalıyım. Ha benden ne öğrettiğimi bildirmemi isteyebilirsin, onun dışında benim ne öğreteceğime, gelen öğrencilerin ne öğrenmek istediklerine karışmazsın. Bu açıdan Tevhid-i Tedrisat kanununun ve zorunlu eğitimin artık eleştirilmesi vakti gelmiştir.
Ben ilkokul mezunu birisiyim, ama öyle bir beceri geliştirdim ki etraftan bunu öğrenmek isteyenler var, gönüllü, istekli kişiler, ben vergi verip burada ticari olarak eğitim hizmeti sunabilmeliyim, isteyen de o eğitimi alabilmeli; mesela filanca çocuğunun ilköğretim almasını istemiyor, daha 7 yaşından itibaren bu meziyeti öğrenmesini istiyorsa, ve ilköğretime gitmesinin benim okuluma gelmesine mani olacağını, veya ilköğretimde alacağı eğitimin gerekliliğine inanmıyor, benim okulumda çocuğunun alacağı eğitimin gelecekte çocuğuna daha faydalı olacağına inanıyorsa kimse o kişiye çocuğunu devletin ilköğretimine göndermek zorundasın diyememeli. Üniversiteye girişte de lise şartı aranmamalı, belki birkaç yıl ilköğretim şartı aranabilir, uzlaşma açısından, ama denkliği tanınmış ve yukarıda zikredilen türden olabilecek bir okul mezunu olma şartı yeterli tutulabilir, sınavda gerekli puanı alan herkes de üniversite hakkını kullanabilir; vs.
Böylelikle Ahilik sistemi bir eğitim kurumu olarak yeniden doğabilir veya ne bileyim özel bir doğa okulu, matematik okulu kurulabilir. Milli Eğitim Bakanlığı'nın müfredatından ayrı, kendi müfredatına sahip veya kendi eğitim-öğretim tekniklerine sahip. Veya bir dini okul vs.
Ruhban Okulu'da böyle bir haktır.
Yazan: mustafa fatih yüce Tarih: December 23, 2009 3:45 PM
din adı altında yaşanılan hurafe ne demek merak ediyorum doğrusu?
dinin hangi kısımları hurafedir hangi kısımları değildir?...
bence dinin bütün ritüelleri ve kavramları hurafedir,dinden hurafenin ayıklanması hurafeden hurafenin ayıklanmasını anlatıyor bana..bir kere gökte yaşayan bir Tanrının(uzayda denmek isteniyor galiba) oturduğu tahtından (arşından) meleklerini aracı yapıp bize haber ulaştırmasına inanmak bir hurafe zaten,gerisi hurafe olmuş olmamış diye bir tartışma olabilir mi?
kozmik bilinci,evrensel ruhu hissedebilmek kendimizi manevi yönden geliştirmek için bazı eylemler yapmak din denilen sistemin temeli olmalı,o zaman bilgi çağında yaşayan bizlere birşeyler anlatabilir yoksa bakire bir kadının babasız çocuk doğurması gibi şeylere iman etmemiz etmediğimiz takdirde cehennemde ebediyen cayır cayır yanmamızla tehdit edilmenin bize kazandıracağı ne olabilir,gökten bir insanın gelmesini beklemek ve halüsinasyonlar görmek dışında?
Yazan: deniz Tarih: December 23, 2009 3:50 PM
Ekümenlik vasfını bizim kabul etmemiz bişeyi değiştirmez.Önemli olan otodox nüfusunun büyük bölümünü oluşturan Rusya'nın bu ekümenliği kabul etmemesi.
Yazan: y.emre Tarih: December 23, 2009 4:06 PM
Patrikhane kendisine ekümenik diyebilir, bizim devletimiz de "hayır sen ekümenik değilsin, fatih kaymakamlığına bağlısın" tezini ileri sürebilir. Muhim olan, yukarıda bir arkadaşın da belirttiği gibi Türkiye dışında yaşayan ortodoksların olaya nasıl yaklaştıklarıdır.
Yunanlılardan başka hiçbir ortodoks cemaat "ekümenik" gözle bakmaz patrikhaneye. Ruslar ve diğer ortodoks balkan halkları, olsun, doğu hristiyanları olsun kiliseler içinde etnik bir kilise olarak görürler. Ekümenik sıfatı tarihsel bir sıfattır ama bir geçerliliği yoktur. Patrikhanenin statüsü lozanla belirlendi ve bütün taraflar o zamanki düzenlemenin altına imza attı. Gerisi lafıgüzaf.
Ruhban okuluna gelirsek, 1700 yıllık (iki bin değil)patrikhanenin neden 19ncu yüzyıl ortasında din adamı yetiştirmek için yeni bir okul kurmak ihtiyacına girdiği sorusu düşündürücü. O tarihten önce okulları yok muydu, varsa neredeydi onlar ve ne oldu ki İstanbulda bir yeni okul açma ihtiyacı doğdu? karmaşık meseleler..
Yazan: TS Tarih: December 23, 2009 5:58 PM
Patrikin carmih benzetmesi ilginc gelebilir ilk bakista ama patrikhanenin durumunu objektif bir gozle bakinca hak veriyorsunuz.
Tabi isin ekumenik kismi basli basina sacmalik,yani dini bir meseleye karismak bize dusmemis heralde.
Diger taraftan en sacma olan kismi ise vatikanin kurulacakmis,bizansi canlandirmak istiyorlarmis artik bu sacma paranoyolar mide bulandirir hal almadi mi?
Bu konulari dusununce son zamanlarda aklima takilan seylerden biri de Turkiyede gercek olaylardan cok komple teorileri daha ciddiye aliniyor.Hala ergenekonun gercekligine inanmayan,ortaya cikan suikast planlarini basit siradan olaylar olarak goren insanlar,komple teorilerine gelince tum ciddiyetlerini alip haril haril tartisyorlar.
Acilimin amerika tarafindan yaptirildigina,bizansin kurulacagina,yabancilarin gozunun bizim topraklarda olduguna,seriatin gelecegine...daha aklima gelmeyen onlarca komple teorileri gerginden cok ciddiye alinip medyada yer almiyor mu?
Yazan: svm Tarih: December 23, 2009 11:01 PM
Kütahyalı'ya cevabınız için teşekkür ederim Mustafa Bey. Kütahyalı'nın yazısında birçok mantık hatası ve tarafgirlik vardı. İşin en kötü tarafı, bir tarafa haksızlık etmeyi vicdan sanıyor olması Kütahyalı'nın.
...
Bizans'ın yeniden kurulması meselesine gelince, asıl mesele o değil. "Reşid insanlar" için asıl mesele, Patrik'in birincil amacı ne olursa olsun, bu tür sözlerin Türkiye üzerindeki, Batı'nın bazı güçlü çevrelerinden gelen anti-İslâmî baskıyı arttırmaya hizmet etmesi. Anti-İslâmî baskı derken, bilhassa yeni hükümetin çok yönlü, İslâm ülkelerini de kucaklayan ve Batı ile İsrail'e mahpus kalmayan yeni dış politikasına yönelik açık ve üstü kapalı saldırıları kastediyorum.
Zaten Taha Kıvanç'ın bu mevzua dair yazısını okuyanlar görmüştür, mülakat aylar önce yapılmış ve tam da Türkiye'nin dış siyaset için köşeye sıkıştırılmak istendiği bir dönemde servise konmuş. Patrik de böyle yapılmasını ister miydi, yoksa sadece kendi küçük hesaplarının veya gerçekten kendi küçük sıkıntılarının derdinde mi, onu bilemem. Ama verdiği mülâkat bu kötücül amaç için kullanılıyor.
Yazan: Uğur Mustafa Dinç (artık râvî bitti) Tarih: December 26, 2009 8:22 PM
Mustafa Bey gene ters köşe yapmış, iyide yapmış.Ezber bozmak gerçek aydının işi gücüdür. Akyol'un işini ne derece iyi yaptığına gün geçtikçe daha çok şahit oluyorum.Maşallah çekeyim..
Yorumcular arasında kavram salatasından midesi ekşimiş olanlar için ekşi sözlükten limon niyetine bir garger bluster ;
Ekümeniklik; eşitler arasında birinci (ne demekse) anlamına geldiği, fener rum patrikhanesinin, dünyadaki diğer ortodoks kiliselerinden üst bir konumda bulunmasını,
bu sebeple çeşitli atamalarda fener rum patrikhanesinin onayının aranmasını zorunlu kılan teolojik bir sıfat.''
İmdi bu sıfatın İstanbuldaki patrikanede kurumsallaşmasını sağlayan kişi kim ? Gennadios'u patrik yapıp, vezir konumuna getiren, yıktığı imparatorluğun külllerinden bile inşayı başarabilen büyük bir devlet adamı olan Fatih Sultan Mehmed Han atamız..Beratını okursanız evrensel bir zihnin , evrensel bir fikiri inşa etmede ve bu evrensel inşayıda kendi varlığını yüceltmede ne derece başarılı bir şekilde kullandığını anlamladırabilirsiniz. Nerede Fatih nerede onun torunu olduğunu sayıklayan zavallıların söylemi...
Bakın bu devlet içersindeki oligarşi iki yüzlüdür.Kanıt mı istediniz,Hemen bir garger bluster daha ;
İmparatorluğun tüm ihtişamı, zaferleri ve evrensel kurumlarını, hatta sufi halveti dergahının pratiklerinin trt sahiplendiğini görüyorsunuz.Resmi tarikat Mevlana olunca ses çıkmıyor. Görmezden geliyoruz.Laik Baykal bilem çıkıyor zikirden evvel tarikata biat ediyor ekran karşısında. Fakat ''diğerleri'' hak isteyince misal aleviler çok haklı isyan edince, patrik isyan edince,Presbiteryenler talepte bulununca, hakim çoğunluğun zulmü dedelerinin savaş günlerine dayanarak savunulabiliyor. Bak sen , güya dedelerinin hakkını,tarihini savunan zavallılara..o tarihin T'sinden haberi yok...
Bu sözde torunlar ülkelerinde 70 küsur üniversite açıyor ama bir tanesinin ismini bile ''Osmanlı Üniversitesi'' olarak koymuyor,koyamıyor.Fakat Karamanoğlu Mehmet bey'in memleketine koca bir Selçuk üniversitesi dikiyor. Osmanlı Konya'da mı kurulduydu acaba ? Ya İnalcık Hoca Karpat hoca ile karıştır belgeleri bir zahmet , belki şu biz avamın farkına varamadığı büyük gerçeği bulacaksın :D
Bursa'da neden Osmanlı Üniversitesi yok ? Ses yok! Düpedüz bir iki yüzlülük işte sarmış dört bir yanı..bana her şey faşizmi hatırlatıyor.
Mustafa Bey Rasim Ozan Kütahyalı gibi solcuları daha önce tarif etmişti,sanırım yaralar açıldı gocunuldu.O sebepten taş atılmıştır.Meyveli ağacın kaderidir.(Sizin bu konuda yazdığınız makaleleri bırakın kitapları bile okumamış garibim)
Pkk-DTP olayında çok önemli noktaya temas ediyorsunuz. Devlete her koşulda karşı çıkmayı varlık nedeni yapanlarla ,Kürtlerin Charonunun kayığına binenlerin seyir istikametlerinin örtüşmesi sanırım bu türlerin samimiyetinin ülkece anlaşılmasını sağlaması acısından bir turnusol kağıdı işlevi görüyor.
Yazan: Düşünür Tarih: December 26, 2009 10:30 PM
kimsenin işine gelmesede yazdıklarını çok iyi düşünülmüş çok manidar herhangibi bir gazetede çıkıyormu? türkiyede bunları yayınlıyacak yürekli gazeteciler varmı?
Yazan: Tolga Saygı Tarih: December 27, 2009 7:23 PM