« Laikçiler ‘İslami Kapitalizm’den Niçin Nefret Eder? | Ana Sayfa | ‘Kâbe Arabın Olsun, Kürtlere İmralı Yeter’ »

December 7, 2009

Minaresiz İsviçre’den Alınası Dersler

[7 Aralık 2009 tarihli Star gazetesinde yayınlandı]

İsviçre toplumunun yüzde 57’sinin kalkıp da “memleketimizde minare görmek istemiyoruz” diye oy vermesi, elbette rezil bir durum. Ancak bu rezil durumu kınamak gerektiği kadar anlamak, dahası biraz da iğneyi kendimize batırmak gerek.

İlk söylenmesi gereken, bu “minare yasağı”nın arkasında dini tassuptan ziyade “yabancı düşmanlığı”nın olduğu. Referandumdaki “hayır” kampanyasına öncülük eden İsviçre Halk Partisi, Avrupa’nın diğer ülkelerinde de görülen bildik aşırı sağ partilerden biri. Kampanyayı Hıristiyanlık adına değil, vatan-millet-Ren nehri edebiyatıyla yürüttüler. Nitekim başta Vatikan olmak üzere pek çok kilise ve Hıristiyan lider de minare yasağını kınadı, Müslümanların hakkını savundu.

Olaydan alınması gereken önemli bir ders ise “demokrasi”nin tek başına çok matah bir şey olmadığı. İşte, adamlar referandum gibi “demokratik” bir yolla din özgürlüğünü kısıtladılar. Çünkü gerçekte demokrasi, ancak temel hak ve özgürlüklerle sınırlandırıldığı zaman bir kıymet ifade eder. Onun için “liberal demokrasi” diye bir şey var. (Tabii, hemen belirtelim ki, buradan demokrasiyi Kemalizm ile sınırlandırmak isteyen kimi aklı evvel Türklere bir argüman çıkmaz.)

İşin kendimize iğne batırmakla ilgili yanı ise, bu yasağı haklı olarak kınayan Müslüman dünyadaki din özgürlüğü sorunu. Yeni kilise inşa etmek, Türkiye dahil pek çok Müslüman ülkede ciddi bir problem. (Suudi Arabistan’da tümüyle yasak.) Heybeli Ada Ruhban Okulu’nu hala kapalı tuttuğumuzu, normal kilise kurmalarına izin vermediğimiz Türk Hıristiyanlara bir de “apartmanlarda gizlice ibadethane açıyorlar!” diye paranoyakça yüklendiğimizi unutmayalım.

Gerçi Türkiye’deki anti-Hıristiyan tutum İslami kesimden ziyade ulusalcılardan kaynaklanıyor, ama İslami kesimin de öz eleştiriye ihtiyacı var.

Aslında öz eleştiriyi sadece “İslami kesim”le sınırlamayıp, “İslami gelenek”e de uzatmak lazım. Çünkü her ne kadar Kur’an’da “Ehli Kitab”a, yani Hıristiyan ve Müslümanlara saygı gösterilse ve kilise ve havralar mescidlerle birlikte zikredilse de, sonradan Ehli Kitab’a ve ibadet yerlerine ciddi kısıtlamalar getirilmiştir. Örneğin Şafi alim El Mavardi’nin 11. Yüzyılda yazdığı ünlü siyaset teorisine göre Yahudi ve Hıristiyanlar yüksek yapılar inşa edemez, kiliselerinde çan çalamaz veya Müslümanlar gibi ata binemez idi.

Bu kısıtlamalar Ortaçağ şartları içinde anlaşılır olsa dahi, bugünün dünyasında savunulabilir değildir. Ancak gel gelelim çoğu Müslüman toplumda zihniyet düzeyinde de olsa yaşıyor. Bunu da “elin oğlu” görüyor tabi. Avrupa’da İslam’a kısıtlamalar getirilmesini isteyenler, “hangi Müslüman ülkede serbestçe yeni kiliseler açılıyor da biz burada yeni camilere izin verecekmişiz” diyor.

Aynı anti-İslami koronun son dönemde diline en çok doladığı slogan da nedir biliyor musunuz?

Erdoğan’ın 1997 yılında okuduğu “Minareler süngümüz, kubbeler miğferimiz” mısraları.

Adamlar bu slogandan tişörtler yaptırmışlar, giyip ortada geziyorlar. “Madem minareler bunların süngüsü, yasaklayalım o zaman” diyorlar.

Uzun lafı kısası artık küresel bir dünyada yaşıyoruz ve sizin kendi ülkenizde ettiğiniz bir laf, izlediğiniz bir politika, dünyanın öteki ucundaki tutumları birebir etkiliyor.

Onun için de, Avrupa’daki dindaşlarımızın din özgürlüğünü savunmanın yolu, buradaki gayrimüslimlerin din özgürlüğüne saygı göstermekten geçiyor.

Yazan: Mustafa Akyol Tarih: December 7, 2009 11:29 AM

Okur Yorumları

(NOT: Yazılar üzerine yapılan yorumların sitede yer alması, bunların Mustafa Akyol tarafından benimsendiği ve desteklendiği anlamına kesinlikle gelmez. Aksine, farklı ve karşıt görüşleri ifade eden yorumlar da kabul edilmektedir. Ancak saldırgan, düzeysiz veya konuyla ilgisiz yorumlar reddedilecektir. Eğer bu siteye ilk kez yorum yazıyorsanız, standart yorum kurallarını dikkate almanız önemle rica olunur.)

Eline sağlık Abiciğim,Kesinlikle katılıyorum yazdıklarınıza...

Yazan: Mehmet Tarih: December 7, 2009 12:16 PM

evet ehl-i kitap ata binemez demiş birisi..bugün de batılılar bizim icadımız arabalara müslümanlar binemez dese haklılar demek ki..adamlar teknolojilerini paylaşıyorlar neyse ki..

sadece ehl-i kitaba hoşgörü değil kitapsız inançlılara da hoşgörü olmalı bence..putperestlerin putlarına da dokunmamak gerekir..biz nasıl kabeyi çok kutsal biliyorsak buna inanmayan birisi kabeyi put olarak değerlendirebilir..biz Tanrının evine inanıyorsak başkalarına da tanrının heykeline inanabilir.

sadece ehl-i kitaba değil tüm inançlara özgürlük ve saygı diyorum ben.

Yazan: deniz Tarih: December 7, 2009 12:18 PM

Mustafa Bey,

Canı gönülden tebrik ediyorum bu yazınız için. Demokrasiyi içselleştirmek böyle bir şeydir işte. Sizin gibi bir kaleme sahip olması nedeniyle Türk basınıda artık umut vermektedir.

Daha önceki bir yorumumda da belirtiğim üzere seçimlere saygı , yapılan seçimin diğer seçimleri yok etmemesiyle doğru orantılıdır. Demokrasinin özünde bu düşünce yatar.

Demokrasinin erdemi, sizin gibi olmayaların,doğmayanların,düşünmeyenlerin,inanmayanların haklarını savunmaktır. Demokraside bu düşünce iklimine evrilerek geldi, polis demokrasisinin ulusalcıların zihnindeki demokrasiden çok farkı yoktur.Onlar hala antik çağdadır.

Bir ortalama Müslüman olarak en hoşuma giden yeri alıntılamak istiyorum;

''Heybeli Ada Ruhban Okulu’nu hala kapalı tuttuğumuzu, normal kilise kurmalarına izin vermediğimiz Türk Hıristiyanlara bir de “apartmanlarda gizlice ibadethane açıyorlar!” diye paranoyakça yüklendiğimizi unutmayalım.''

Demokratik açılım sürekli olmalı, misal bu ülkenin güya çağdaş tarihindeki en büyük lekelerden olan 6 Eylül olaylarının üzerine gidilmeli,vakıfların talanı ile sermaye edinenler ifşa edilmelidir.

Biz Müslümanlarında en azından Endelüsteki kardeşliği tesis etmemiz gereklidir.Her ne kadar oldukça geç kalmış olsakta. Çünkü sürdüğümüz,mallarını ve vakıflarını talan ettiğimiz bu insanlar bizlerle aynı havayı solumuş,aynı zeytinle ekmekle karın doyurmuş ,aynı çorbaya kaşık sallamış çok övündüğümüz Anadolu kültüründeki harçlardır.


İslami gelenek olarak sürülen şey aslında dayatılan İslami ictihadlardır. Müslümanlar uzun tarihleri içersinde maalesef Emevi ve Şii'lik gibi iki aşırı ucun ortasında kalarak hayat pratiği üretmek zorunda kaldılar. Bu iki talihsiz akımın esaretinde uzun dönemler geçirselerde, Müslüman dünyada orta çağdan modern zamanlara değin yaşananlar (Son 100 yıl hariç) insanlık tarihinde kendi gibi olmayan gösterilen en büyük saygıyı ve itinayı içerir. Kültürel mirası bu denli iyi olan bir topluluğun elbette travma sonrasında yeniden öz değerlerini geliştirip evrilmesi İsviçre ve türevi herşeye rağmen mümkündür.

Mütekabiliyet esasına inanmasamda yani bir insan hakkını, evrensel gerçeği uygulamak için diğerlerininde uygulamasını şart koşmak yada beklemek ya da uyguladığımız için uygulanmasını istemek gibi bir düşümceyi kabul etmesemde, devletler arası ilişkilerde kullanılan bir yöntemdir. Kişisel olarak bu özel durumda paranın gücünü kullanmanın daha doğrudan ve etkili bir yol olacağına inanıyorum.İsviçredeki Batı değerlerinin yüzeyde kalması İsviçranin bu değerler için tarihi boyunca insani bedel ödememesi ile alakalıdır. İnsanlara anlamadıkları değil anladıkları dilden ulaşabilirsiniz. Sadece bu dil şiddet ve terör içermesin o kadar...


Erdoğan’ın 1997 yılında okuduğu “Minareler süngümüz, kubbeler miğferimiz” mısraları..


RTE'nin bu sloganı büyük bir talihsizliktir. Bir Müslümanın ağzına yakışmayacak gönderimler içermektedir. İbadet yerleri, yapımında kullanılan tuğladan,taş vs sebebiyle kutsal değildir. Buralar evrensel olarak silahtan ve siddete dair herşeyde arınmış yerlerdir. Şükür ki bu kötü düşünce şekli RTE'de geçmiş gözükmektedir. İnsanlar zihinsel olarak evrilmedikçe demokrasinin gerçek anlamda içselleştirilmesini sağlayamaz. Umuyorum ki RTE ve eski milli görüşcüler bu sözlere bakıp İsviçrede hayır oyu atanlarla eskiden benzer bir düşünce ikliminde olmanın vicdanene rahatsızlığını taşıyorlardır. Çünkü düşmana bağlı bir retorik ona benzer sonuçlar üretir.

İnsanlar hakları evrensel beyannamesindeki hakların bir ayrıcalık değil doğuştan elde edilmiş kutsal haklar olduğunun farkına varabilen nesiller ümidiyle..

Yazan: Düşünür Tarih: December 7, 2009 5:48 PM

Ehli kitab:Yahudi ve Hristiyanlar
Müslümanlar, Kuranda geçtiği anlamda ehli kitaba dahil değillerdir.

Yazan: emre Tarih: December 7, 2009 6:44 PM

Minare "din özgürlüğü" demek değildir. Kaldı ki minarenin "dinini daha iyi yaşamak" ile alakası da yoktur. Çünkü minare ibadet mekanı değildir. Minarenin iki özelliği vardır.
1- Minarelere çıkılıp müezzin tarafından ezan okunur. Bu fonksiyon görevini tamamlamıştır. Müezzinler artık minareye çıkmadığı gibi, Anadolu'da artık ezan da okumamaktalar. Merkezi sistemden birisi okuyor, tüm camilerde online seslendiriyor.
2- Minareler bir "alem"dir. Bulunduğu köyün, mahallenin müslüman mekanı olduğuna delalet eder. Bunu belli eder. Almanya ya da isviçrede minare olması şaşılacak bir iştir. Çünkü, orası müslüman beldesi/devleti değildir. Orada şimdiye kadar minare yapılmış olması, isviçreliler ya da Almanların gaflet halinde olması, ya da minarenin anlamını kavrayamamış olmasındandır. Almanya'da cuma namazı kılınması da aynı durumdur. Normalde fıkıhta cuma namazı sadece müslüman beldelerde/devletlerde kılınır. Çünkü gayrimüslim beldeleri/devletlerinin bunu yasaklaması "normal" olarak kabul edilir.


Bunlardan sonra...


Bir müslüman şehrine camii/ibadethane muhakkak lazımdır. Bu bir önceliktir. Fakat ibadethanenin kapalı, avizeli, kubbeli, minareli olması adeti İslamdan gelen bir özellik değil, insanların nefsani duygular ile; "bizim camimiz güzel olsun" şeklindeki isteklerinin tatmin etmek üzere, özellikle Ayasofya'ya ve sair yapılara bakarak "güzellik" yapma sevdasındandır.

Peygamber Efendimizin Medinede'ki uygulamasından da herkes anlayabilir ki; muhakkak bir mescid yapılmalı fakat bunun lüks olmasından daha önce yapılacak olan şey, bu mescidin, "talebe" ile doldurulmasıdır. Yani eğitim kurumudur. Esasında bazı camilerde lükse kaçmak ile birlikte Osmanlı nın âdeti de budur. Yaptığı caminin yanına bir de medrese yapmak, bunu külliye haline getirmektir. Fakat bugün hangi camimizin yanında bir eğitim yuvası vardır? Sadece bir kaç cemaat camilerine mahsus bir durumdur bu.

Camiler, hutbelerin okunduğu insanlara güzel nasihatlerin verildiği, eğitim verilen, talebe yetiştirilen, sadece cumadan cumaya değil, hatta sadece 5 vakit de değil, her zaman gelinebilecek, içinde eğitim faaliyetlerinde bulunulacak, Müslümanların toplanacağı, kararlar alacağı, protesto düzenleyebileceği, seçim yapacağı mekanlar olmalıdırlar.

İsviçre'de, Almanya'da minare dikmek, sadece seçim malzemesi ya da bazı Hacı dedelerin, ibadet sandıkları nefsani duygularını tatmin etmelerinin vasıtalarıdır. Din bu değildir.

Dolayısıyla, İsviçre'nin yasakladığı da İslam ya da ibadete dair bir şey değildir. Sadece malumun ilamıdır. "Burası müslüman memleketi değil" demektir. Bu da gayet normaldir. Normal olmayan ise, insanların tutumlarıdır. Allah'tan bu "şekilci" ve "hakikatten uzak" anlayışın düzelmesini niyaz eder, okuyanlara ve yazara iyi günler dilerim.

Yazan: ilhank Tarih: December 7, 2009 6:57 PM

budur mustafa abi!
dinimiz,saygı,müsamaha dini değil mi?elbette öyle.
Efendimiz,zamanında ziyaretine gelen gayr-i müslimlerin Mescid-i Nebevî'de ibadetlerini yapmalarına müsaade edermiş.galiba bizim de inançlara bu hürmeti göstermeye ihtiyacımız var.
inşaallah o zaman Allah da biz müslüman kullarının yâr ve yardımcısı olacaktır bu haksızlıklara karşı...
şunu da söylemeden geçemeyeceğim:
insanların kendi inandıklarını anlatmasından korkmayalım,kendi inandıklarımızı hakkıyla yaşamayıp,inançlarımızın yanlış anlaşılmasına sebep olmaktan korkalım...
saygıyla...

Yazan: can garip Tarih: December 7, 2009 7:40 PM

Bundan yıllar önce,Avrupada bir cemaat adına din görevi yürüten,emekli bir din görevlisi ile sohbet ediyorduk.
O sırada yanımıza radikal bir Milli görüşcü gelmişti.Ben Avrupadaki macerasını baştan anlatmasını istemiştim,amacım milli görüşcü kardeşimizin zihin konforunu bozmak,kendisine öğretilen şablon,taklidi ve basma kalıp dünyasını sorgulatmakdı.
Kendisine şu soruyu yöneltim;"Sizlerin Faliyetlerinden, bulunduğunuz ülke rahatsızlık duymazmı?"Hristiyanlık elden gidiyor,halkımıza müslüman misyonerler islami propaganda yapıyor,bu osmanlı zihniyetini hortlatmaktadır vs.
Niyetimi ve Milligörüçcü kardeşimin siyasi taassupluğunu bilmediğinden samimi olarak konuşmaya başladı.
"Bakın kardeşim adamların tek sorguladıkları şey,bulunduğumuz ülkenin yasalarına saygılı olmamız ve yerel yönetimin vergilerini zamanında
ödememiz"
Peki dedim bu adamlar bizim ülkemizde sinsi faliyetler yürütüyorlar,incil basıp dağıtıyorlar,hatta daha geçenlerde yasal kitap fuarını bir partinin militarist gençlik örgütü basıp ses getirici eylem yaptı,biz hergün haçlı seferlerinden,dinin elden gittiğinden bahsedip sürekli "TEYAKKUZ "durumundayız.Hatta onların kilise açamadıkları için Apartmanları kilise gibi kullandıklarını biliyoruz.Peki bunlar niçin parmaklarını oynatmıyorlar?
Cevap çok ilginçti,"valla adamlar öyle kurumsallaşmışlar ve öyle denetim makanizmaları geliştirmişlerki senin faliyetlerini tehdit olarak algılamıyorlar.Unutma dedi,Milli görüş hergün küfrettiği Avrupada,gelişti ve onların hakkınıda o ülkenin hukuğu savunuyor.
Yanımızdaki milligörüşcü kardeşim açtı ağzını yumdu gözünü,bunun Amerikanın ve siyonizmin
oyunu olduğunu söyledi ve gitti. Şimdiki Tabloda İsviçrenin tutumunu görünce
"bizler"kimseyi değiştiremesekte "kendimize"benzetmeyi iyi beceririz demek geliyor içimden.
Demekki cahillik taasubu,taasupluk da taklidi beraberinde getiriyor(PRF Yunus Vebi Yavuzun bir tespitidir)
Lakin bundan enson şikayetçi olan bizler olmalıyız değilmi?Yani Bir müslüman,"yahu bizler
kendi ülkemide kiliseye nasıl baktık,gayri müslümü
hangi gözle gördük,hani avrupada bu karar çıksa yine yeri göğü inleticeğiz ama daha danıştay kararı dünkü durum.Baş örtülü kızlarımızın Anayasal hakkı bile ideolojiye kurban edildi.
Evet ibn haldunun ifadesiyle ister nesep,ister sebeb asabiyeti insanlık için felakete giden yolun araçsalı,
Biz yaparız ama bize yapmasınlar diyorsak,"Oldu cancağızım,başka derdin" diye sorarlar adama.

Yazan: ABİDİN UYAR Tarih: December 7, 2009 8:03 PM

Minare dikmek ne zamandan beri temel hak ve özgürlük oluyor?

İsviçre ya kurban kesmeyi yasaklasaydı, ona ne diyecektiniz, merak ediyorum. Bu da mı temel hak ve özgürlük?

Minare veya kurban kesimi farketmez, halkın gözüne çirkin gözüküyorsa, referandumunu yapar, isterse yasaklar. Bu kadar basit.

hoşunuza gitse de gitmese de bu böyle. kıvırtmaya gerek yok. İsviçre, isviçrelilerin ülkesi. Türklerin, almanların veya amerikalıların değil. adamların kararına saygı duymak gerekir.

Seüler, akılcı ve medeniyet sahibi batı avrupanın büyük kısmı gibi isviçreliler de zaten tüm sorunlarını çözmüşler, medeniyete ulaşmışlar.

Başlarını ağrıtan tek sorun, dışarıdan gelen göçmenler ve yabancılar (çoğunluğu da müslüman).

Pek haksız da sayılmazlar hani. Adamların gözünden bakarsak nerede müslüman, orada sorun, gürültü, patırtı, kavga, huzursuzluk.

Bu açıdan isviçreyi haklı buluyorum.

Bir de bu açıdan bakarak iğneyi batırın kendinize bakalım.

Yazan: sabırlı Tarih: December 7, 2009 11:17 PM

Mustafa Bey,

Canı gönülden tebrik ediyorum bu yazınız için. Demokrasiyi içselleştirmek böyle bir şeydir işte. Sizin gibi bir kaleme sahip olması nedeniyle Türk basınıda artık umut vermektedir.

Daha önceki bir yorumumda da belirtiğim üzere seçimlere saygı , yapılan seçimin diğer seçimleri yok etmemesiyle doğru orantılıdır. Demokrasinin özünde bu düşünce yatar.

Demokrasinin erdemi, sizin gibi olmayaların,doğmayanların,düşünmeyenlerin,inanmayanların haklarını savunmaktır. Demokraside bu düşünce iklimine evrilerek geldi, polis demokrasisinin ulusalcıların zihnindeki demokrasiden çok farkı yoktur.Onlar hala antik çağdadır.

Bir ortalama Müslüman olarak en hoşuma giden yeri alıntılamak istiyorum;

''Heybeli Ada Ruhban Okulu’nu hala kapalı tuttuğumuzu, normal kilise kurmalarına izin vermediğimiz Türk Hıristiyanlara bir de “apartmanlarda gizlice ibadethane açıyorlar!” diye paranoyakça yüklendiğimizi unutmayalım.''

Demokratik açılım sürekli olmalı, misal bu ülkenin güya çağdaş tarihindeki en büyük lekelerden olan 6 Eylül olaylarının üzerine gidilmeli,vakıfların talanı ile sermaye edinenler ifşa edilmelidir.

Biz Müslümanlarında en azından Endelüsteki kardeşliği tesis etmemiz gereklidir.Her ne kadar oldukça geç kalmış olsakta. Çünkü sürdüğümüz,mallarını ve vakıflarını talan ettiğimiz bu insanlar bizlerle aynı havayı solumuş,aynı zeytinle ekmekle karın doyurmuş ,aynı çorbaya kaşık sallamış çok övündüğümüz Anadolu kültüründeki harçlardır.


İslami gelenek olarak sürülen şey aslında dayatılan İslami ictihadlardır. Müslümanlar uzun tarihleri içersinde maalesef Emevi ve Şii'lik gibi iki aşırı ucun ortasında kalarak hayat pratiği üretmek zorunda kaldılar. Bu iki talihsiz akımın esaretinde uzun dönemler geçirselerde, Müslüman dünyada orta çağdan modern zamanlara değin yaşananlar (Son 100 yıl hariç) insanlık tarihinde kendi gibi olmayan gösterilen en büyük saygıyı ve itinayı içerir. Kültürel mirası bu denli iyi olan bir topluluğun elbette travma sonrasında yeniden öz değerlerini geliştirip evrilmesi İsviçre ve türevi herşeye rağmen mümkündür.

Mütekabiliyet esasına inanmasamda yani bir insan hakkını, evrensel gerçeği uygulamak için diğerlerininde uygulamasını şart koşmak yada beklemek ya da uyguladığımız için uygulanmasını istemek gibi bir düşümceyi kabul etmesemde, devletler arası ilişkilerde kullanılan bir yöntemdir. Kişisel olarak bu özel durumda paranın gücünü kullanmanın daha doğrudan ve etkili bir yol olacağına inanıyorum.İsviçredeki Batı değerlerinin yüzeyde kalması İsviçranin bu değerler için tarihi boyunca insani bedel ödememesi ile alakalıdır. İnsanlara anlamadıkları değil anladıkları dilden ulaşabilirsiniz. Sadece bu dil şiddet ve terör içermesin o kadar...


Erdoğan’ın 1997 yılında okuduğu “Minareler süngümüz, kubbeler miğferimiz” mısraları..


RTE'nin bu sloganı büyük bir talihsizliktir. Bir Müslümanın ağzına yakışmayacak gönderimler içermektedir. İbadet yerleri, yapımında kullanılan tuğladan,taş vs sebebiyle kutsal değildir. Buralar evrensel olarak silahtan ve siddete dair herşeyde arınmış yerlerdir. Şükür ki bu kötü düşünce şekli RTE'de geçmiş gözükmektedir. İnsanlar zihinsel olarak evrilmedikçe demokrasinin gerçek anlamda içselleştirilmesini sağlayamaz. Umuyorum ki RTE ve eski milli görüşcüler bu sözlere bakıp İsviçrede hayır oyu atanlarla eskiden benzer bir düşünce ikliminde olmanın vicdanene rahatsızlığını taşıyorlardır. Çünkü düşmana bağlı bir retorik ona benzer sonuçlar üretir.

İnsanlar hakları evrensel beyannamesindeki hakların bir ayrıcalık değil doğuştan elde edilmiş kutsal haklar olduğunun farkına varabilen nesiller ümidiyle..

Yazan: Düşünür Tarih: December 7, 2009 11:47 PM

Söylenenler genelde doğru ama eksik.

İsviçre'de ve diğer Avrupa ülkelerinde İslamî davet söylendiği kadar özgürce ifade edilebilmişse bile, oradaki durumu Türkiye'yle birebir kıyaslayamayız.

Çünkü Türkiye'de Hıristiyanlık daveti özgürce yapılamadıysa, İslam'ınki de neredeyse hiç yapılamadı. Oysa İsviçre'de Avrupa'nın iki başlıca dini olan sekülarizme ve Hıristiyanlığa karşı böyle bir faşizan baskı, bildiğim kadarıyla, olmadı. Ama bizim diyarımızda yapılan her davet "yeraltında" oldu. (Bunun ceremelerinden sadece bir tanesini, o yeraltında yapılanabilmiş teşkilatların kendi içlerine kapanmacı ve diğer müminleri dışlamacı zihniyetinde, bir de bazı âlimlerin Allah'tan yarı-vahiy mesabesinde bazı ilhamlar aldıkları şeklindeki yine onların tuhaf inançlarında görüyoruz ki bu ayrı bir meseledir.)

Laikçilerimizin değil, ama dinibütün Müslümanlarımızın böyle davranmalarının nedeni işte budur ve gayet haklıdırlar. Haklıdırlar çünkü "haksız rekabet" ihtimali onları haklı olarak üzmektedir, adalet duygularını rencide etmektedir. İsviçre elmasıyla Türkiye armudunu kıyaslayın, tamam, ama birinin elma, birinin armut olduğunu hatırlayarak... Hatırlayın ve böylece ümmet-i Muhammed'e haksızlık etmeyi bırakın, hem de tam bir haksızlık.

Neticeten, Türkiyeli Müslümanlara bu kadar ağır yüklenmek kolay ve kolaycı. Ama daha derin düşünmek ve daha derin bir analiz, daha derin bir mukayese yapmak daha insaflı, daha adaletli ve daha erdemli.

Bu durumda, Abidin Bey'in bahsettiği Millî Görüşçü abi de o kadar haksız değil. Vallahi de değil. İnanmıyorsanız, bu anlattıklarımı aklınıza ve vicdanınıza da danışın.

Yazan: Mustafa Râvî (Uğur Dinç) Tarih: December 8, 2009 1:35 AM

Adamlar haklı gerçekten.

İkiyüzlüler diyemiyorum, çünkü Avrupalının da öylesi var, böylesi var.

Ama %57 çok büyük bir oran. Bir temel özgürlüğü referandum konusu yapabilecek kadar da demokrasi cahili.

Ama evet adamlar haklı.

Sen bir Hristiyan'a kliseyi çok göreceksin, yok falan yerde şu kadar klise olmuş diye bunu sanki suç gibi lanse edeceksin, ondan sonra da çıkıp "minare yasağını" eleştireceksin. Buna ancak cazgırlık denir.

Ve cazgır kimseler de en nefret ettiğim kimselerdendir benim.

Avrupa'nınki ikiyüzlülük, ama bizimki de farklı durmuyor.

Yazan: mustafa fatih yüce Tarih: December 8, 2009 8:37 AM

Mustafa Bey yazınıza tümüyle olmasa da yazınızın ana fikrine katılıyorum. Katılmadığım nokta İsviçre'deki yasağın yabancı düşmanlığı olarak görülmesi. Eğer bu bir yabancı düşmanlığı hareketi olsaydı, İsviçre'de yaşayan ancak müslüman olmayan yabancılar da bundan nasibini alırdı. Öyle mi peki? İsviçre'de yaşayan diğer yabancılar da benzer kısıtlamalara maruz kalıyor mu? Bu kampanya yabancı düşmanlığı üzerinden yürütülmüş olsa da esas olan Avrupa'da kendini göstermeye başlayan İslam düşmanlığıdır. Fransa'nın başörtüsü yasağı da buna benzer bir örnektir.

Türkiye'ye gelince Ali Babacan'nın başmüzakereci olduğu dönemde Avrupa'da söylediği ve çok da büyük yankı bulan bir sözünü hatırlatmak istiyorum. "Türkiye’de sadece gayrimüslim azınlıklar değil, Müslüman çoğunluk da dini özgürlüklerle ilgili sorunlar yaşıyor"
Evet Türkiye özgürlükler bakımından çoğu konuda zorluklar içinde, Babacan'ın tespiti de çok yerinde. Her ne kadar bazı basın organlarının hoşuna gitmese de.

Ayrıca İslamiyet Avrupa'da ve Dünya'da yayılmakta, yeni ibadethaneler ihtiyaç gösteriyor, peki Türkiye'de de durum Hristiyanlanr açısından böyle mi? Gerçekten kilise ihtiyacı var mı? Ruhban Okulunun açılmama sebebi din özgürlüğünün kısıtlanması mı yoksa siyasi ve tarihi arkaplanı mı?

Yazan: mehmet er Tarih: December 8, 2009 12:18 PM


Erdoğan’ın 1997 yılında okuduğu “Minareler süngümüz, kubbeler miğferimiz” mısraları.

bu mısraları erdoğan milli görüş gömleğini giydiği sıralarda söylemişti,siyaseti cihad olarak gördükleri dönemde...işte ne kadar gömleği çıkartsanızda ayağınıza dolanıyor bu tür hatalar.

bu ülkede hala milli görüşçülerin olması da ayrıca bir içler acısı durum.

Yazan: deniz Tarih: December 8, 2009 2:04 PM

Mustafa Fatih Yüce Bey, bu durum cazgırlık ve ikiyüzlülük sayılamaz kanaatimce, neden sayılamayacağını yukarıda izaha gayret ettim. Lütfen siz ve diğer birader ve hemşirelerimiz ve elbette Mustafa Akyol Beyefendi, o notumu dikkate alınız.

Yazan: Mustafa Râvî (Uğur Dinç) Tarih: December 8, 2009 3:00 PM

Deniz hanım, 'siyaseti "savaş" olarak gördükleri dönem' deseniz anlardım, ama siyaseti cihad olarak görmek neden yanlış olsun? Cihad, mücahede kelimesiyle eş anlamlıdır. Mücahede kelimesi ise bizim Arapçaya nazaran galat (yanlış) olarak "mücadele" diye kullandığımız kelimedir. Şimdi Arapçanın derinliklerine girip insanları sıkmak istemiyorum, ama çok kısaca şunu diyeyim ki cihâd ve mücâhede kelimelerinin ikisi de, "büyük çaba" anlamına gelen "cehd" kelimesinden türemişlerdir; ve her ikisi de "(insanın kendi içinde veya dışında olabilecek) bir düşmana veya rakibe karşı büyük çaba; mücadele" anlamına gelirler.

Cihad Allah'ın Kur'an'daki temel bir emridir. Cihadın mal ve can ile olduğu gibi dil ile de olması gerektiği Hz. Peygamber (s.a.v.) tarafından ifade edilmiştir.

Bütünüyle merhametli, çok merhametli Allah’ın adıyla

"De ki eğer atalarınız, oğullarınız, kardeşleriniz, eşleriniz, yakın ve uzak soyunuz (aşîratekum), kazandığınız mallar, kötü gitmesinden korktuğunuz ticaret ve hoşunuza giden meskenler, sizin için Allah’tan, Elçisi’nden ve Allah yolunda mücadele [orijinal ifade: cihâd] etmekten daha değerliyse, Allah emrini size getirene kadar bekleyin. Allah yoldan çıkan (böylesi) bir topluluğa asla yol göstermeyecektir!" (Kur’an: 9:24)

Yazan: Mustafa Râvî (Uğur Dinç) Tarih: December 8, 2009 7:08 PM

Yazan: Düşünür Tarih: December 8, 2009 8:56 PM

Fakat Mustafa Râvî Bey,

Türkiye'de İslamî davete engel çıkaranlarla, Hristiyan davete engel çıkaranlar aynı kişiler maalesef.

İslamî davete engel çıkaranların safında yer alıyor maalesef İslamî davet yapmak isteyenler.

Bence haksız rekabet var diye Laikçilerin safında yer alacaklarına, o haksız rekabete neden olan Laikçilere karşı Hristiyan daveti yapmak isteyenlerle birlikte bir saf olsa idi,

Tevhid-i tedrisatı, Ermenilerle, Fener Rum Patrikhanesi ile birlikte eleştirse idi,

8 yıllık eğitimi, katsayı eşitsizliğini onlarla beraber eleştirse idi,

Ruhban okulunun açılması için Patrikhane'nin yanında olsa idi,

bence daha iyi olurdu.

Ha, Ermenilerin soykırım yalanını yine eleştirirdik, içimize sokulan gizli ajanları yine eleştirirdik, ama en azından haklı oldukları konuda, bizimde paralelinde haklı olduğumuz konuda birlik olsak daha iyi olurdu; bence.

Yazan: mustafa fatih yüce Tarih: December 10, 2009 11:10 AM

Evet, sizin söylediğiniz de doğru Mustafa Fatih Bey, ama bence bu söyledikleriniz şu andan itibaren yapılmalı ve geçmişte ne olduğu daha iyi anlaşılmalı, geçmiş haddinden fazla karalanmamalı. Geçmişte öğrendiklerini bugün hâlâ uygulamaya çalışanlara da durum güzel ve itinalı bir dille anlatılmalı.

Geçmişte bunların yapılamayışına neden olan kanaatimce çok geçerli bazı nedenler vardı. Şimdiye kadarki döneme dair bu gerçeği hatırlayalım ve inşallah "önümüzdeki maçlara" bakalım artık.

En başta, halkımız hem dinî bilgileri hem de medenî-kültürel bilgileri bakımından çok kötü haldeydi. Nasıl olmasındı ki: Hem fakr u zaruret onları yeyip bitirmişti, hem de fakr u zaruret ihtimallerinden (sanki zaten var olan ve bile bile sürdürülen bir şey değilmiş gibi!) dem vuran "büyük önderlerin" dayattıkları dinî ve eğitimsel yasaklar.

Bunları bana bizzat bir şahitleri anlattı. 94 yaşında, geçen 23 Nisan'da vefat eden dedeciğim (Allah o zavallıcığıma gani gani rahmet eylesin) bana Çanakkale'nin bir ilçesine bağlı köyünde ne şartlarda yetiştiğini ve ne şartlarda çocuklarını yetiştirdiğini anlatmıştı. Bu insanlar, yiyecek yemeği zor buluyorlardı, hayatta kalabilmek için aşırı çalışıyorlardı. Türkiye tarihinin, farkında değiliz ama, en müşkil ve en çok açlık dolu dönemlerinden birinde yaşamışlar ve aile kurmuşlardı.

Gerçi fakirleşmiş Osmanlı devletinde de eğitim sistemi muhtemelen pek düzgün değildi ama eğitim sistemimiz Kemalist despotizm döneminde daha da bir haşat edilmişti. "Sünni Türk kökenli ama dinsiz-imansız yeni bir laik cumhuriyet nesli yaratmak" uğruna mahvedilmişti (Bunu yapanlar şimdiki yerlerinde bir an rahat görmüyorlar, bundan eminim).

Halk da buna en haklı tepkiyi duyarak (çocuklarını beyni yıkanmış dinsizler ettirmemek hassasiyetiyle) zorunlu eğitime çocuklarını göndermemeye gayret ederlerdi. Dedem kendisi de rahmetli dayımı 1940'larda okula önce göndermemiş, belini büken bir para cezası gelince ilkokula yollamak zorunda kalmış.

Şunu da ekleyeyim ki rahmetli dedem, hem Türkçe okumayı, hem de Kur'an okumayı kendisi de kendi çabasıyla öğrenmiş bir kimseydi. Eski yazıyı ve bu arada Arap alfabesiyle yazılı Kur'an'ı da yasaklayan despotlar, gönderdikleri jandarmalarla onları sürekli taciz etmişler ve büyüklerinin ona zamanında Kur'an okuma öğretmesini engellemişler. Okuma yazmayı da, Arapça Kur'an okumayı da hep dinî bilgi edinmek maksadıyla öğrenmişti. Şimdi duygulandım... O da benim de yapmaya gayret ettiğim gibi "Kur'an da Kur'an, Peygamber de Peygamber", der ve içlerinde birçok otokratik düzenler ve çıkar hesapları döndüğüne şahit olduğu tarikat ve cemaatlere köpürürdü...

...

İşte gördünüz beyefendi. Bu insanlar daha kendi dinlerini öğrenemiyorlardı. Onlara düşman bir bürokratik sınıfın elinde inliyorlardı, kendi kültürlerini yaşatamıyorlardı. Çocukçağızlarını, yani benim neslimin anne-babalarını da bu şartlarda yetiştirdiler. Onlardan nasıl olur da bir de Hıristiyan hakları hakkında hassasiyet geliştirmelerini bekleriz? Üstelik, kendilerinden bir ve iki nesil öncekilerden, Balkan muhaciri dedelerinden dinledikleri dehşetli "sürgün ve katliam" hikâyeleri hafızalarındayken... Türkiye müminlerinin sürülmüşlük ve katledilmişlik gerçeğini ve bunun bu ülke üzerindeki derin darbesini lütfen gözden kaçırmayın. Bu halkın genleri, belki üçte bir, belki daha fazla oranında Balkan, Kafkas ve Kırım kökenlidir. O denli büyük bir kırım (hatta yavaş seyretmiş bir "holokost") ve göç olmuştur oralardan.

Hıristiyan haklarını savunmadılar diye eleştirdiğimiz önceki nesiller hep bunları yaşadılar işte. Lütfen onları anlayalım, ama yeni nesillere ve şu anda yaşayan büyüklerimize anlatalım gerekenleri. Dinimizin aslında herkese müsamahayı, "yaradılanı yaradandan ötürü hoş görmeyi" gerektirdiğini bundan sonrakilere öğretelim ve önceki nesillerin hallerini de hatırlayalım.

Kendimiz de okuyalım, bilinçlenelim, okutalım, bilinçlendirelim. Dünya ahalisinin ezici çoğunluğu son ahlâkî ve dinî bozulmasını yaşamadan önceki şu yeni çağ iyilerin olacak, bu durum sahih hadislerde vaad ediliyor. Allah dinini mükemmel kıldı, ama nurunu sadece tamamladı. Onun da mükemmel kılınma vakti çok yaklaştı, önümüzdeki on yıllar bunun gerçekleşmesine, en azından filizlenmesine sahne olacak; çünkü işaretlerin neredeyse hepsi artık belirdi. Bunu ilim ve ilme dayalı amel yoluyla yakın onyıllarda gerçekleştireceğiz inşaallah. Ne mutlu bu en yüce "sosyal projede", bu en erdemli "küresel projede" yer almak niyeti taşıyanlara ve yer alanlara... Bu proje üstten dayatılmayacak, İSlam nasıl garip başladıysa, yine bu zamanın gariplerinin hareketi olacak, alttakiler başlatacak yine bunu. Tohumlar atılıyor, filizlenme de yakındır.

...

Hay Allah, dedemden bahsettiğim için midir nedir, duygulandım ve bir hayli uçtum galiba. Ama konudan çıktığımı yine de hiç sanmıyorum. Haydi selâmetle.

Yazan: Mustafa Râvî (Uğur Dinç) Tarih: December 10, 2009 11:21 PM

Muslumanlar'in yaptigi, dagdan gelip bagdakini kovmak. Isvicreliler insanlik yapip fakir fukara, ezilmis binlerce insana kucak acmislar. Gelenler ulkelerinde bulamayacaklari ozgurlugu bile begenmeyip tantana yapiyorlar. Ayrica cogu Musluman'in bu konudaki tavri da ikiyuzlu. Hristiyanlar Istanbul'da camilerden yuksek kiliseler, katedraller yapmaya baslasa Muslumanlar ne kadar demokrat, ozgurlukcu olacaklar sanki?

Yazan: kuzu Tarih: December 12, 2009 12:26 PM

Merhaba Mustafa Bey,

Daily news deki yazılarınızı takip ediyordum, ordaki iki yazınıza nispeten bu yazı daha dengeli olmus.

İsvicre cami yapmayi degil, minare yapmayı yasakladı ve bunu İsviçrenin genel mimari anlayışına ve kültürüne aykırı oldugu icin yaptı ki bence bu anlaşılır bir şey. Adamların bir kimliği var ve ülkelerinin nasıl görüneceğide bu kimliğin bir parçasıdır.

Çok kültürlülük demek, özgürlük demek, bir başka kültürün gelip sizi dejenere etmesi değildir. Bu şuna benziyor İstanbul nasıl Türk-İslam kültürü baskın ise ve bunu saray burnunda camilerde ve diğer yapılarda görüyor isek, ve bu Istanbul'un silüetini oluşturuyor ise bu bizim kimligimizdir. Yarın hiristiyan bir cemaat biz Süleymaniye'nin yanina onunkadar görkemli bir kadetral yapacağız der ise, bu din özgürlüğü olmaz, direk bizim kimligimize saldrırıdır. Elbette hiristiyanlar ve diğer dinler Türkiye'de kendi ibadethanelerini özgürce yapabilmelidir. Ancak bunu yaparken bu topraklarin birincil kimliginin ne olduğunu gözden ırak tutmamalıdır.

Aksini savunmak ise kültür emperyalizmidir, biz türklerin almanyayı ve diğer bir avrupa ülkesini kendimize benzetme hakkımız yok. Onlar asıl ev sahipleri, nasıl bir eve misafir olduğunuzda o evin adetine töresine uyar iseniz, burda da aynı şey geçerlidir. Karşılıklı saygı çerçevesinde onun kimliğine saygı duyarak haraket etmeniz gerekir. Cami yapıyor iseniz oranın yerel mimarisine uyumlu olmalıdır.

Birde zaten bildiğim kadarı ile isviçrenin %40 ı ateist ve deist. Yani bu durumda tartışmayı müslümanlar ve hristiyanlar eksenine çekmek de pek doğru olmaz sanırım.

saygılar.

erdem

Yazan: erdem Tarih: December 12, 2009 10:51 PM

Erdem, İslam'a göre yeryüzü Allah'ındır ve yeryüzü iyilik yolunda kullanılmalıdır. İsviçre de Allah'ındır; Batılı modernist, sekülarist önderlerin ve onların yönlendirdikleri insanların değil.

Dahası, müminler ve mümin olmayanlar, yani bilenler ve bilmeyenler, aynı değildirler, aynı kefeye konamazlar. Zulüm ve adalet, iyilik ve kötülük aynı sayılamayacağı gibi, Allah'ı, hakikati, adaleti ve peygamberi kabul eden iyilerle, onları reddedenler ve onlara düşmanlık edenler aynı değildirler. Kur'an'da bu çok vurgulanır. o yüzden İsviçre'nin Müslümanlara ait olmadığı, Müslümanların hadlerini bilmeleri gerektiğine dair yazdıklarınız pek mantıklı değil, bir Müslüman'ın bakış açısından.

Ama ben şuna inanıyorum ki Müslümanlar öncelikle birbirlerine ve sonra başkalarına karşı durduk yerde sataşmacı ve çatışmacı davranmamalılar. O yüzden, minare hususunda insanlara meseleyi güzellikle anlatmalı, kavgaları önlemeye çalışmalılar. Yukarıda anlattığım gerçekleri de akıllarında tutarken elbette.

Yazan: Mustafa Râvî (Uğur Dinç) Tarih: December 13, 2009 5:04 AM

Merhaba Ravi Bey,

Öncelikle, İslam'ın görüşünü eğip bükmeden gerçekte olduğu gibi ifade ettiğiniz için teşekkür ederim. Olaya İslam bakış açısı ile bakar isek siz haklısınız.

Saygılar,

erdem

Yazan: erdem Tarih: December 14, 2009 12:16 AM

Erdem Bey, teşekkürünüz için siz de sağ olun.

Ama umarım meramımı doğru anlamışsınızdır.

Yeryüzünün bir kısmını doğrudan batılı zengin güç odaklarına ait gören, geri kalanını da bu güç odaklarının istedikleri zaman "demokrasi ve çağdaş uygarlık adına" ele geçirip maddî ve manevî kaynaklarına el koyabileceği yerler sayan anlayışa göre İslâmî anlayış çok daha üstün.

Ayrıca, bir yerdeki çoğunluğun, meselâ İsviçre'de Hıristiyanların ve ateistlerin, oraya sahip ve orada mutlak irade sahibi olduğu anlayışındansa, "her yer tek yaratıcınındır ve hiçbir insana mutlak hakimiyet sürdürmek anlamında ait değildir" anlayışı da çok daha insancıl ve evrensel.

Ve meselâ dikkat edin ki şöyle dedim: "İslam'a göre yeryüzü Allah'ındır ve yeryüzü iyilik yolunda kullanılmalıdır. "

"İyilik yolu" diyerek, sözlerimi her türlü dinî, ırkî veya başka türlü kavimcilik ve taraf tutuculuktan arındırmaya çalıştığımı da görünüz lütfen. Müslümanlar ahlâka, iyiliğe aykırı şeyler isterseler, onlar da haksızdırlar.

Yazan: Mustafa Râvî (Uğur Dinç) Tarih: December 15, 2009 1:56 AM

İsviçredeki minare yasağı-İstanbul taksimdeki cami yasağı...Hangisi içler acısı?Taksimdeki cami yasağını kaldırsınlar,minaresiz cami yapalım,kubbesine çıkar ezan okuruz,razıyım ben taksimdeki minaresiz camiye.Hıristiyan olduğunu söyleyen İsviçreliler mi daha ayıp ediyor bu minare yasağı davasında,yoksa buradaki müslüman olduğunu belirten laikçiler mi?

Yazan: abdullah Tarih: December 17, 2009 3:50 AM

İsviçre'de cami minaresi değil de cem evleri yasaklansaydı, ülkemizdeki müslümanlar ve başbakan Erdoğan aynı tepkiyi gösterebilir miydi acaba? Siz bile kiliseden, havradan bahsetmişsiniz ama aklınıza cem evleri gelmemiş. Kendi ülkesinde cem evi kurdurmayan, zorunlu din derslerini ateistlere ve Alevilere dayatan, ateistlerden de aldığı vergiyle imamına maaş ödeyip afiyetle haram para yiyen, hatta ateistin vergisiyle Diyanet'te ateizm karşıtı propoganda yapan bir ülke nasıl oluyor da başka yerlerdeki kısıtlamalara laf edebiliyor? ''Sen önce kendine bak!'' deseler ne cevap verilecek?

Yazan: Freddie Tarih: January 21, 2010 9:40 AM

Yorum Ekleyin...





(you may use HTML tags for style)