« Hem Akılcı, Hem Şahsiyetli… | Ana Sayfa | İsrail’e Tavır, Yahudilik’e Saygı »
October 14, 2009
Önce Vatan mı, Önce Adalet mi?
[14 Ekim 2009 tarihli Star gazetesinde yayınlandı]
Geçen haftanın tuhaf işlerinden biri “İstanbul'un Kurtuluş Günü etkinlikleri çerçevesinde” bazı camilere asılan tuhaf mahyalardı. Minareler arasında birden bire “ne mutlu Türküm diyene”, “milli birlik esastır”, “ordumuza şükran borçluyuz”, ve “önce vatan” gibi laflar beliriverdi. Akabinde, bunun Diyanet İşleri Başkanlığı’nın değil de, İstanbul Vakıflar Bölge Müdürlüğü’nün marifeti olduğunu da öğrendik.
Bu mahyaları çoğu yorumcu gibi benim de yanlış bulmamın sebebi, klasik deyimle tam bir “dini siyasete alet etme” örneği olmaları. Zaten ne garip memlekettir şu bizimkisi ki, din özgürlüğünü savunanları “dini siyasete alet ediyorsunuz” diye suçlayan ve susturan devletlûlar, kendi resmi ideolojilerini din üzerinden topluma empoze etmekte hiç bir sakınca görmez. Bir mahyalara el atmadıkları kalmıştı, sonunda onu da akletmişler.
Aslında pek çok insanın “canım ne varmış bunda, milli değerlerimizi camilerde ifadenin ne zararı var” diyeceğine eminim. Buna karşı iki şey söyleyeyim. Birincisi, bir siyasi sloganın gerçekten “milli” olanı (yani tüm milletçe benimseneni) dahi camiye yakışmaz. Çünkü camiler sadece bir millete değil, tüm insanlığa hitap eden evrensel bir ilahi mesajın ifade bulduğu kutsal mekanlardır.
İkincisi, söz konusu sloganlar “milli” dahi değil, düpedüz ideolojik. Atatürk’ün, zamanında tüm toplumu birleştirme niyetiyle söylediği “ne mutlu Türküm diyene” sözü bile, bugün ne yazık ki Kürt kimliğini tanımamayı veya bastırmayı savunan çevrelerin sloganı haline gelmiş durumda. İstedikleri kadar, “bunun etnik anlamı yoktur, sadece vatandaşlık bağını ifade eder” deyip dursunlar. Ortada “Bulgaristan Türkleri,” “Yunanistan Türkleri,” daha nice “soydaşımız” ve hatta “Adriyatik’ten Çin’e Türk dünyası” var iken, ve 80 yıllık asimilasyon politikasının yaraları ortadayken, Kürtleri ikna etmeleri pek mümkün değil.
Benim söz konusu sloganlar içinde en yanlış ve bir camiye en yakışmaz bulduğum ise şu “önce vatan” lafı.
Bir düşünelim, buna inanan bir insan nasıl davranır. Diyelim ki o her şeyin üzerinde tuttuğu vatanın orduları, başka bir ülkeyi işgal etti ve halkına zulmediyor. Veya diyelim ki bu vatan üzerinde oranın “yüksek menfaatleri” için bir takım insanların malları gasp ediliyor. Yahut masumlar hapse atılıyor, mahkumlara işkence yapılıyor, dini kurumlara (camiye, kiliseye, sinagoğa, vesaireye) baskı uygulanıyor.
Eğer “önce vatan” diyorsanız ve bu zulümlerin “vatan için” lazım geldiğine inanıyorsanız, bunlara ses çıkarmaz, hatta belki alkış tutarsınız. Çünkü “vatan”dan daha yüksek bir değeriniz yoktur.
Ama bakın, Kur’an-ı Kerim Müslümanlara en yüksek değer olarak adaleti gösterir, aidiyet bağlarını bunun üstüne çıkarmamaları için de onları uyarır:
“Ey iman edenler, kendiniz, anne-babanız ve yakınlarınız aleyhine bile olsa, Allah için şahidler olarak adaleti ayakta tutun.” (Nisa Suresi, 135)
İnsan elbette ailesini çok sevdiği gibi, yakınlarını, hemşehrilerini, milletini, vatanını ve devletini sevebilir. Bunda problem yoktur. Problem, bunların “en yüksek değer” haline gelip adaletin önüne geçmesidir. (Hatta şunu da ekleyeyim: “Ümmet”i adaletin üzerine çıkarmak, dolayısıyla her yerde ve her şartta haklı-haksız olduklarına bakmaksızın “Müslüman din kardeşlerimizi” peşinen desteklemek de yanlıştır.)
İşin en ironik (ve belki de “hikmetli”) yanı ise şudur: Bir vatana en büyük fayda, “önce vatan” diyenlerden değil, “önce adalet” diyenlerden gelir. Çünkü ancak onların eliyle o vatanda adalet kurulur, hak ve özgürlükler korunur. Marifet, bu değerleri vatana feda etmek değil, o vatanı bunlarla yüceltmektir.
Yazan: Mustafa Akyol Tarih: October 14, 2009 4:39 PM




elbette ki önce adalet... kim, nerede, hangi pozisyonda ve düşüncede olursa olsun herkes için eşit!
Yazan: humeyra Tarih: October 15, 2009 9:00 AM
Düşüncelerde bu kadar sağlamlık,ifadede bu kadar duruluk,Sayın Mustafa AKYOL bu yazı için minnettarım size.Bir yazı bu kadar mı lezzet verir?İnşallah okuluma da bir uğrarsınız.:)
Yazan: Mücahit YILMAZ Tarih: October 15, 2009 11:28 AM
Merhabalar;
Tamamen katiliyorum, hele ki su tespit
"İkincisi, söz konusu sloganlar “milli” dahi değil, düpedüz ideolojik."
cok yerinde. Milli degerlere atifta bulunan herkes milliyetci, islamdan bahseden herkes islamci, sosyal devletin gereklerine inanan herkes sosyalist veya devletci ila ahir.. ilan edilince bu degerlerin veya kavramlarin etrafinda ideolojik kapisma da kacinilmaz oluyor, veya o kadar ideoloik bilenme var ki, insanlar bu kavramlara atfen konusan herkesi "...ci*" ilan eder.Amiyane tabirle:
Bu kavramlar ve degerler kimsenin babasinin mali degil.
Devletin de degil, sahislarin da degil.Toplumun ortak degerleridir, ama "toplumun ortak degeridir" diye kisilere de dayatilamaz.
Selamlar
*:milliyetci, devletci, islamci, solcu ila ahir
Yazan: Muzaffer Kazim Tarih: October 15, 2009 12:56 PM
"Önce vatan" sözünü sayın yazarın açıkladığı manada algılamıyorum. Bu sözü benimsemek, başka topraklarda yapılacak her tür zulüm ve haksızlığı "vatan" uğrunda caiz görmek demek değildir.
"Önce adalet gelir" sözünü de her söyleyen adil olacak demek değildir. Adaletli davrandığını iddia ederken zulmün en kesif örneklerini vermiş iktidarlarla doludur tarih sahnesi.
Mahyalar hakkındaki düşüncelerim de farklı. Camilerin içinde ordumuz için dua ederken iyi de, şükran borçluyuz diye dışına yazınca mı sorun oluyor? Yoksa ordumuz için dua etmek te aslında sorun mudur? Türk ordusunun islamiyete yaptığı hizmetler tarih boyunca aşikarken, ordumuza şükran borçluyuz deyince kim neden rahatsız oluyor anlamıyorum.
"Ne mutlu Türk'üm diyene" sözü hakkında da farklı noktadayım. Bu ülkede bu söz resmi slogan gibi gözükmektedir de, Türk olmakla sorunu olanlar (ister etnik yönden, ister başka antipatik sebeplerle kendine Türk demekten rahatsız olanlar) bugüne kadar bu ülkede bu sözün ardında duran insanlara göre somut olarak hangi dezavantajlarla karşılaşmışlardır? "Türk" olanların sahip olup ta diğerlerinin sahip olamadıkları ne vardır? "Türk" kimdir zaten? Yoksa aslında avantajlı veya dezavantajlı olma durumu perde arkasında Türklükten ziyade (hatta Türklükle hiç alakası olmayan) başka unsurlara göre mi oluşmaktadır?
Yazan: Kubilay Ant Tarih: October 15, 2009 2:17 PM
@ Kubilay Ant
Portekiz/Mozambik
Nüfusun etnik dağılımı: Yerel kabile grupları %99.66 (Shangaan, Chokwe, Manyika, Sena, Makua ve diğerleri), Avrupalılar %0.06, Avrupa-Afrikalı karışımı %0.2, Hintliler %0.08,
Diller: Portekizce (resmi),yaklaşık 26 yerel dil ve lehçeler (Xangana, Ronga,Macua,Cisene vs.)
Resmi dili Portekizce olan Mozambikli, bir Portekiz midir?
Resmi dili Fransızca olan Gine’li yada Madagaskar’lı,Fransız mıdır?
Resmi dili İngilizce olan Nijeryal’lı,İngiliz midir?
Yukarıda saydıklarımın hepsi resmi dillerini kullandıkları ülkelerin bir zamanlar sömürgesiydi.
* * *
Eğer bu ülkeler sömürgeleştirilmemiş olmasaydılar, yerel dillerden birinin şimdi resmi dil olarak kullanıyor olması muhtemeldi.
Varsayalım ki;
Mozambikteki Shangaan kabilesinin dili resmi dil oldu.Burada Shangaan'laştırma gibi de bir ideoloji benimsenmemişse diğer kabilelere artık sen Shangaan’sın,kendini Chokwe, Manyika, Sena, Makua olarak tanımlayamazsın ve Ronga,Macua,Cisene gibi resmi olmayan dilleri de kullanamazsın “yasak” denilebilir miydi?
Chokwe, Manyika, Sena, Makua olunduğunun altı çizelerek yürütülen her türlü faaliyet ve dile getirilen her düşünce suç kapsamında değerlendirip hapisle cezalandırılıyorken, kendini haksızlıklara uğramış hisseden ve üstüne üstlük birileri bu hasizlıkları “vatan topraklarının bölünmez bütünlüğünü temin etmek” maksadıyla yaptığını deklare ederken “önce vatan” ve ”ne mutlu Shangaan’ım diyene” yazılmış mahyaları bir Chokwe nasıl algılardı dersiniz?
"Adaletli davrandığını iddia ederken zulmün en kesif örneklerini vermiş iktidarlarla doludur tarih sahnesi."(Kubilay Ant)
“Mozambik’te, azınlık yada çoğunluk olmalarına bakılmaksızın her kabile insanı eşit vatandaşlar olarak birey olma haklarına sahiptir. Diğerler kabile üyelerinin sahip olup da bir Chokwe’nin sahip olmadığı hiçbir hak yoktur.” diyerek sözde adaletli davrandıklarını iddia edenler “Hem diğerleri istemiyor da sen niye istiyorsun?” sorusunu yönelttiklerinde “evet, benim, sana ait olması gereken gasp ettiğim haklar var” itirafında bulunuyorlardır aslında. Buradan şu sonuca ulaşmak elbette çok kolay;”sen bir Chokwe olarak verdiklerimle yetinmeyen açgözlü bir bölücüsün. Bu nedenle de suçlusun! Zaten tarihte de bunların örneklerini sergileyen Chokwe’ler vardı!”
Bir Türk olarak Kürt gibi düşünebilmeniz mümkün olamıyorsa bu varsayımdan hareketle siz, Mozambik’te yaşayan bir Chokwe olarak mahyalarda yazılanları gördüğünüzde ne düşünürdünüz? acaba
Yazan: çuvaldız Tarih: October 16, 2009 12:52 PM
Sayın "çuvaldız" rumuzlu arkadaş, yaptığınız örneklemenin benim yazdıklarıma cevap niteliği taşımadığını düşünüyorum.
Konuya farklı bir yerden baktığınızı anlıyorum.
Bu ülkede hakiki manada avantajlı olma durumu, öyle sanıldığı veya iddia edildiği gibi resmi ideolojik slogan veya kavramlarla belirlenmemektedir. Yani siz istediğiniz kadar her sabah çocuklara "ne mutlu Türk'üm diyene" diye and içtirin. Toplumdaki her manada çıkarlar bu 'and'a sempati duyma kriterine göre paylaşılmamaktadır. Çoğu kez bu andı hiç benimsemeyenlerin toplumsal konumu, diğerlerinin önünde olmaktadır ve bu böyle de devam ediyor eğilimindedir. Ne var ki öyle bir hava estirilmektedir ki, sanki bu ülkede her türlü refah, mutluluk, maddiyat v.s. sadece Türk'üm diyenlerinmiş; Kürtler başta olmak üzere diğer etnik kökenliler her daim zulme uğratılıyormuş, hiçbir çıkar sağlayamıyormuş, ezilip horlanıyormuş gibi. Türk toplumsal yapısını yeterince özümseyemeyen çevreler buna kendileri de inanıyorlar, donanımı olmayanları da inandırıyorlar.
Ortada bir mağduriyet varsa, çok çeşitli mağduriyetlerden söz edilebilir, ama etnik manada Türk olmayanların mağduriyeti, diğerlerinin yanında tabiri caizse biraz kümede kalır.
Mozambik'teki etmik dağılımın bizim ülkemizle hiçbir alakasını kuramıyorum, kusura bakmayın. Ben "milli birlik" denen, "ordumuza şükran borçluyuz" denen mahyalarla sorunu olanlara şu soruyu soruyorum. Siz, "ordumuz güçlü olsun" diye dua etmez misiniz? Eğer bu sizce siyasi bir istek ise "ordumuz güçsüz olsun" demek te siyasi bir talep midir? "Milli birlik" kavramı salt ideolojik ve faşist bir kavramsa siz bu ülkenin liberalizm veya başka kavramlar uğruna bölünmesinden mi yanasınız? Birileri mutlu olsun, yeter ki Türkiye Cumhuriyeti parçalansın.
"Sevres paranoyası" filan deniyor da, bu öyle hiç de paranoya gibi gözükmüyor. Ama ille psikopatolojik terimlere gönderme yapacaksak, obsesiflik veya fikr-i sabit diye bir kavram da var.
Maksat Türkiye Cumhuriyeti'ni güçsüzleştirmek mi? Aman liberalleşelim yeter (mi?).
Yazan: Anonymous Tarih: October 16, 2009 4:13 PM
Haklısınız bu konuda din devlet işlerine karıştırıldığında nasıl ki laiklik savunuluyorsa bu da onunla paralel doğrultuda bence ... teşekkür ederim.
Yazan: niyazi başkurt Tarih: October 17, 2009 3:06 AM
@ Kubilay Ant,
"Siz, "ordumuz güçlü olsun" diye dua etmez misiniz? Eğer bu sizce siyasi bir istek ise "ordumuz güçsüz olsun" demek te siyasi bir talep midir?(K.Ant)
Bu iki sorunuzun cevabını oldukça tatminkar şekilde bulabileceğinize inandığım bir yazıyı bu sitede okuyabilirsiniz. http://www.derindusunce.org/2009/09/26/guclu-orduya-luzum-yok-kaliteli-olsun-yeter/
Bense bu sorunuza şöyle bir alıntıdan yola çıkarak cevap vereyim;
"Türkiye Cumhuriyeti devletinin, başta laiklik olmak üzere, temel değerlerini aşındırmak için bitmez tükenmez bir çaba içinde olan bir kısım çevrelerin, bu gayretlerini son dönemde artırdıkları müşahede edilmektedir. Uygun ortamlarda ilgili makamların, sürekli dikkatine sunulmakta olan bu faaliyetler; temel değerlerin sorgulanarak yeniden tanımlanması isteklerinden, devletimizin bağımsızlığı ile ulusumuzun birlik ve beraberliğinin simgesi olan milli bayramlarımıza alternatif kutlamalar tertip etmeye kadar değişen geniş bir yelpazeyi kapsamaktadır.
Bu faaliyetlere girişenler, halkımızın kutsal dini duygularını istismar etmekten çekinmemekte, devlete açık bir meydan okumaya dönüşen bu çabaları din kisvesi arkasına saklayarak, asıl amaçlarını gizlemeye çalışmaktadırlar.(Alıntı*)
Sorunuza benzer bir soru da size cevap olacaktır.Tabii yine alaka kuramazsanız da kusurunuza bakmam.
Dini vecibelerin yerine getirilmesinden dolayı ayrı bir önem taşıyan özel günlerde(bayramlarda), hadis ve sureler yazılarak ışıklandırılan cami mahyalarıyla milli birlik ve beraberliği ifade ettiği ileri sürülen sloganlaştırılmış cümleleri afişe etmek, halkımızın kutsal dini duygularını istismar etmekten çekinmedikleri iddia edilenlere “karşı” aynı “ din istismarı” yolunun izlendiği anlamına gelmez mi?
Özellikle “Cami mahyalarına” asılan sloganlar inancı başka bir şeye mi dönüştürmek istiyor acaba? Dönüştürülmek yada tesis edilmek istenen nedir? Bu soruların cevaplarını bulmak için biraz da olsa kafa yormak gerekmez mi?
"Kutsal bir inancın üzerine yüklenmeye çalışılan siyasi bir söylem veya ideolojinin inancı ortadan kaldırarak, başka bir şeye dönüştüğü, ülkemizde ve ülke dışında görülebilmektedir."(Alıntı)
Anlayacağınız üzere bu, “o mahyalarda o sloganların işi yok”, “herkes kendi yerinde yapması gerekeni yapsın” demek, “T.C parçalansın” dendiği anlamına gelmez.
Bu ancak takıntı haline gelmiş “niyet okuyuculuğun” sebep olduğu bir sanrı olabilir. Uzun süreli, yoğunluğu giderek artarak, kontrol edilemez hale gelen takıntılar “milli birlik” kavramının bir ideolojiye dönüştürülerek biat edilmesine, biat edenin sorgusuz inancı nedeniyle faşizan tavırlar sergilemesine sebep olur.
"Özetle, Cumhuriyetimizin kurucusu Ulu Önder Atatürk’ün, “Ne mutlu Türküm diyene!” anlayışına karşı çıkan herkes Türkiye Cumhuriyeti’nin düşmanıdır ve öyle kalacaktır."(Alıntı*)
Elleri temizlemek maksadıyla yıkamak iyidir fakat bunun, yaşam kalitesini düşüren bir takıntı haline dönüşmesi ancak çeşitli korku kaynaklı halisünasyonların beslenmesiyle mümkün olabilir.
Sorgusuz inanç, gerçeklerle ilişkisi kopuk efsanelere inanmaktan faksızdır.Yapıcı niteliği taşıyan eleştirileri takıntı nedeniyle ayırt edemeyerek, yapılan her eleştirinin yıkıcı,parçalayıcı,imha edici olduğu varsayımından hareketle birilerini sizi mutsuz etmeyi hedefleyen "düşmanlar" olarak suçlamayın lütfen. Kusuruma bakmayın demek yerine kusurunuzu bertaraf etmeye gayret edin.
“Ne var ki öyle bir hava estirilmektedir ki, sanki bu ülkede her türlü refah, mutluluk, maddiyat v.s. sadece Türk'üm diyenlerinmiş; Kürtler başta olmak üzere diğer etnik kökenliler her daim zulme uğratılıyormuş, hiçbir çıkar sağlayamıyormuş, ezilip horlanıyormuş gibi.”(Kubilay And)
Bu cümlenizden bu ülkede zulme, ezilip horlananlar olduğuna inandığınızı çıkarıyorum. Ama size göre bunlar sadece Kürtler değil.Türk olduklarını ifade edenlerin de benzer şekilde muamele gördükleri ve edenler kadar avantajlı konumda olmadıkları.
Bunların içine dindar kesimden insanları(başörtülü kızlar mesela), gayri Müslim olanları da katabiliriz sanırım!
"Ankara’da 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı kutlamaları ile aynı günde kuran okuma yarışması tertiplenmiş, ancak duyarlı medya ve kamuoyu baskıları sonucu bu faaliyet iptal edilmiştir.(Alıntı*)
23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramında kuran okunamaz ama cami mahyasına yukarıdaki gibi sloganlar yazdırılabilir !
* Bu cümleleri kimin sarf ettiğini, hangi siteden alıntılandığını merak ederseniz çekinmeden sorabilirsiniz elbette.
Yazan: çuvaldız Tarih: October 17, 2009 4:06 PM
BARIŞ GRUBU MU, YOKSA!..
ATEŞLE OYNAMAK MI, YOKSA!..
KÜRTLERE HİZMET Mİ, YOKSA!..
DEMOKRASİYE HİZMET Mİ, YOKSA!..
PROVOKASYON MU, YOKSA!..
DEMOKRATİK AÇILIM SÜRECİNİ SABOTE ETMEK İSTEYENLERİ KÜRTLER AFFETMEYECEKTİR!..
Devletin, Kürt meselesinin çözümü bağlamında demokratik açılımları hayata geçirme konusundaki kararlılığını açıkça deklere etmesi sonrasında “İmralı-Kandil-DTP” üçlü sarmalının girişimiyle ilk fiili adım, Mahmur Kampı, Kandil Dağı ve Avrupa’dan gelecek PKK’lı grupların, Türkiye’ye gelerek güvenlik güçlerine teslim olmalarıyla başlıyor.
İmralı Sakini Abdullah’ın, “çözüm sürecinin önünü açmak için barış grupları önerisi”(!) PKK yönetimi tarafından kabul gördü.
Kandil’den gelecek PKK’lılar ile Mahmur Mülteci Kampı’ndan gelecek yaklaşık 50-60 kişilik bir grubun yarın Silopi’den giriş yapıp, güvenlik güçlerine teslim olması bekleniyor. 21 Ekim Çarşamba günü ise, PKK’nın Avrupa kanadından gelen bir başka grubun Türkiye’yi giriş yapacağı belirtiliyor.
İmralı Sakini Abdullah’ın talimatı üzerine, Kandil tarafından oluşturulan ve DTP tarafından karşılanacağı belirtilen bu “barış grupları”nın(!) gerçek amacının barış mı, demokratik açılıma katkı mı, çözüm sürecinin önünü açmak mı; yoksa yeni bir provokasyon, çözüm sürecini baltalamak, sabote etmek, sönmek üzere olan yangını yeniden alevlendirmek mi olacak?..
Evet, bu soruların cevabını Kürtler başta olmak üzere, Türkiye kamuoyu ve uluslararası toplumu merak ediyor ve “İmralı-Kandil-DTP” üçlü sarmalından bakın nasıl bir tavır bekliyor?..
Kürt meselesinin çözümü ve demokratik açılım süreci sonunda meyvesini verecek ve akan kan duracak.
Mahmur, Kandil ve Avrupa’dan gelen PKK’lılar Türkiye sınırlarından geçiş yapıp, silahlarını bırakacaklar.
Her şey yolunda giderse, PKK’lılar emniyet güçlerine teslim olacak, önemli bir bölümü 1999’dan sonra PKK’ya katıldığı ve ülkede terör suçuna bulaşmadığı için, TCK’nın 221 nci maddesinden yararlanma fırsatı bulacaklar.
İşlemleri yapıldıktan sonra, son bir yılda teslim olan birçok PKK mensubu gibi evlerine gidebilecek, ailelerine kavuşacak ve Türkiye’de ekonomi, siyaset başta olmak üzere toplumun her alanında özgürce faaliyet gösterebilecekler.
Aslında bu yol daha önce de denenmişti. Şimdi İmralı Sakini Abdullah, 1999’da denenmiş bir yöntemi tekrar öneriyor. İmralı Sakini Abdullah yakalanıp İmralı’ya konulduğunda PKK da kadrolarını Türkiye sınırlarının dışına çekmiş, bazı silahlı grupları ise topluca dağdan indirerek Türkiye’ye göndermişti. Yargı önüne çıkarılan bu kişilerden bazıları serbest kalırken, bazıları da bir süre cezaevinde kaldıktan sonra hayata karışmışlardı. Evet, bu yol şimdi tekrar açılabilir!
Evet, İmralı-Kandil-DTP üçlüsü son dönemdeki gelişmeleri çok iyi okumalılar. Şartlar hepten değişmiştir. ABD, PKK’yı uyuşturucu ticareti yaptığını belirterek, örgüt önde gelen üç liderinin “tutuklanacağını” duyururken, Irak-Türkiye-Suriye ve İran, bölgedeki dört komşu ülke, PKK’ya karşı hiç olmadığı kadar yakın bir işbirliği içine girmişlerdir. Avrupa ülkeleri de PKK’nın gerçek kimliğini görerek, aralarında üst düzey kadroların da bulunduğu çok sayıda örgüt kadrosunu yakalayarak, örgütün finansman kaynaklarına büyük darbeler vurmaktadır.
Bu şartları okuyamayan PKK, “ortak tehdit” kalarak daha fazla yaşayamaz.
Evet, silah ve şiddet artık prim sağlamıyor. Emperyalizmin kışkırtmalarına rağmen, bugüne kadar “birlikte yaşama iradesi”ni kaybetmeyen Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları, ülkenin iç dinamikleriyle bu sorunu çözebilecek güce ve kabiliyete sahip olduğuna inanıyor.
Dünya’da kendi sınırları içinde dağlarda elinde silahla dolaşanlara müsamaha gösterecek herhangi bir devlet bulamazsınız.
Birkaç kez yazdığım bir hususu burada tekrarlamak istiyorum: PKK’lılar “kayıtsız şartsız silah bırakma”ya hazır olduklarını ilan etmeleri ve bu konuda samimi olduklarını gösterecek (gruplar halinde teslim olma gibi) bir-iki somut adım atmaları durumunda gerisi çorap söküğü gibi gelecektir.
Gerçekten de bir şekilde PKK’nın silahsızlandırılması başarılabilirse, ki bu yönde ilk adım yarın atılıyor, eğer “terör sorunu” devre dışı bırakılabilirse, demokratik açılım süreci hızla ilerleyecek ve Kürt meselesinin çözümü sürecinde önemli yol kat edilebilecektir. En azından çözüm tartışmaları silahların gölgesinde yapılmayacak, bir dizi kültürel ve siyasi adım “bölünme” kaygıları yerine bir “barış, milli birlik, kardeşlik, demokratik açılım” ortamında atılabilecektir.
Bu nedenle, başta Kürt aydın ve siyasetçileri olmak üzere, sağduyu sahibi herkesin, PKK’ya “kayıtsız şartsız silah bırakması” çağrısını bıkmadan tekrarlaması, yarın ve sonrasında geleceği açıklanan PKK’lı grupların “provokasyon”, “sabotaj”, “ateşi körükleme” gibi kötü niyetli her türlü yaklaşımdan uzak durması için çaba göstermesi gerektiğini düşünüyorum.
SON SÖZ… Ateşle oynamak tehlikelidir. Sorunların demokratik çözümünden söz ediyorsak tek adres vardır; TBMM. Bir elde zeytin dalı, öteki elde silah olmaz. “Demokratik sabır” çözüm için tek yoldur. Bu yolun açılmasını da İmralı-Kandil-DTP üçlüsünün yarın ve sonrası günlerdeki tavrı belirleyecektir…
Nail Amudi
Yazan: nail amudi Tarih: October 19, 2009 2:55 PM
PKK’NIN SAMİMİYETİ VE SAMİMİYETSİZLİĞİ ÜZERİNE!..
“DTP, Şov Yapmayı Bırakmalı, PKK’lıların Eve Dönüşlerine ve Demokratik Açılım Sürecine Katkı Sağlamaya Yönelik Çaba Göstermelidir!..”
Devletin, Kürt meselesinin çözümü bağlamında demokratik açılımları hayata geçirme konusundaki kararlılığını açıkça deklere etmesi sonrasında “İmralı-Kandil-DTP” üçlü sarmalının girişimiyle ilk fiili adım, Mahmur Kampı ve Kandil Dağı’ndan 34 PKK’lının dün Türkiye’ye gelerek güvenlik güçlerine teslim olmasıyla atıldı. Savcılık tarafından ifadeleri alınan 32 PKK’lı serbest bırakılırken, 2 örgüt üyesi ile ilgili yazışmaların ise devam ettiği belirtiliyor.
“Silahlar susuyor' demek için henüz erken. Ama umutlu olmak için de somut veriler var.
Her şeyden önce Cumhurbaşkanı'nın "İyi şeyler olacak" ifadesinin boş bir temenni olmadığı iyice netleşiyor. Pozisyonu gereği az konuşuyor ama çok şey bildiği ve beklediği belli.
Fakat ortada sonu öngörülemeyen bir durum da var. Çünkü PKK'nın sicili kötü. “Ateşkes” veya “Eylemsizlik” ilan ettiği dönemde de çok acı olaylar yaşandı. Bugüne kadar da açılımı sabote edecek çok sayıda kanlı eylem yaptı.
Ayrıca unutmamak gerekiyor ki tek bir PKK da yok. Bir yandan PKK’nın dağdan indirilmesine ve tasfiyesine yönelik girişimler yapılırken “kontrol dışı unsurlar” harekete geçip kanlı saldırılar gerçekleştirebiliyor.
Bugünden sonra PKK açısından tam bir samimiyet testine şahit olacağız. "Eve dönen" PKK’lıların sorguları esnasında, mahkemede veya sonrasındaki beyanları çok önemli. İfadelerin önemi şurada. Eğer teslim olan PKK'lılar "Biz buraya PKK'yı temsilen geldik. Elçi olarak geldik. Kandil’in taleplerini devlet yetkililerine ileteceğiz vs" türü "örgüt adına açıklama yapan kişiler" havasında beyan verirlerse kanunen tutuklanırlar. Silopi tutuklamazsa bir üst mahkeme tutuklar. Çünkü örgüt üyeliğini beyan etmiş olurlar. Yani eli silah tutmamış olsa da şov maksatlı girişimler ve beyanatlar olması durumunda süreci baltalamış olurlar.
Bu noktada şuna da vurgu yapmak şart. Ahmet Türk’ün sık sık dile getirdiği “Devletin samimiyet sınavı olacak” yorumları biraz haksız. Çünkü devlet, bu konudaki samimiyetini ve kararlılığını uygulamalarıyla göstermektedir. Bütün tahrik dolu açıklamalara rağmen DTP'nin kapatma davasının zamana yayılması bile tek başına samimiyetin bir göstergesidir.
Dün dağdan inenlerin büyük bölümü sabah saatleri itibariyle serbest kalmıştır. Bu gelişmenin PKK’lılar üzerinde olumlu etki yaratacağı ve dağdaki PKK'lıların yüzde 90'ının “eve dönebilecek” türde olduğu konuşuluyor.
Bu arada vurgulamak şart; içeride ve dışarıdaki gelişmeler PKK'nın artık silahlı mücadeleye devam etmesine imkân tanımıyor. İmralı-Kandil-DTP üçlüsü son dönemdeki gelişmeleri çok iyi okumalılar. Şartlar hepten değişmiştir. ABD, PKK’nın uyuşturucu ticareti yaptığını belirterek, örgütün önde gelen üç liderinin “tutuklanacağını” duyururken, Irak-Türkiye-Suriye ve İran, bölgedeki dört komşu ülke, PKK’ya karşı hiç olmadığı kadar yakın bir işbirliği içine girmişlerdir. Avrupa ülkeleri de PKK’nın gerçek kimliğini görerek, aralarında üst düzey kadroların da bulunduğu çok sayıda örgüt kadrosunu yakalayarak, örgütün finansman kaynaklarına büyük darbeler vurmaktadır. Başbakan'ın Irak seyahatinde şahit olundu ki hem merkezi hükümet hem Kuzey Irak Kürt Yönetimi “PKK'yı daha fazla taşıyamayacaklarını” beyan ediyor.
PKK'nın ideolojik zeminine gelince… Kürtler'in hakları için mücadele ettiğini söyleyen PKK'ya "Zaten devlet bu hakları sağlıyor" cevabını veren geniş bir Kürt nüfusu var. Yani PKK'nın yaşamasının ideolojik ve politik gerekçesi ortadan kalkıyor. Bir bakıma uzun süredir uzatmaları oynayan PKK'nın artık fiilen bitmesi mümkün.
Tabii şunu da hatırlatmak şart. Tek PKK yok ve her şeye rağmen bir yerlerde silahlı mücadeleyi sürdürmek isteyecek, mücadeleye devam diyecek birileri çıkabilir. Özetle önemli bir gelişme. Gelenler ve ifadeleri bundan sonraki süreci hızlandırabileceği gibi baştan tıkayabilir de.
Bence, kritik nokta burası… DTP çok önemli bir sınav verecek. Tahrik etmeden bu işi halletmesi lazım. Kandil’den gelen PKK’lılar il il dolaştırılırsa, kahraman muamelesi çekilirse, gösterilerin vesilesi yapılırsa ortada ne açılım kalır ne de süreç… İmralı-Kandil-DTP üçlü sarmalı, silahsız, çatışmasız, huzur dolu dönemi istiyor mu istemiyor mu, önümüzdeki günlerde bunu hep birlikte göreceğiz. Bu geliş demokratik açılım sürecini teşvik mi, tahrik mi anlayacağız…
İmralı Sakini Abdullah’ın talimatı üzerine Kandil’in gönderdiği ve DTP tarafından karşılanan PKK’lı grubun gerçek amacının barış mı, demokratik açılıma katkı mı, çözüm sürecinin önünü açmak mı; yoksa yeni bir provokasyon mu, çözüm sürecini baltalamak mı, sabote etmek mi olacak?..
SON SÖZ… Eğer bir şekilde PKK’nın silahsızlandırılması başarılabilirse, ki dün gelenlerin bunun ilk adımı olduğu söyleniyor, en azından çözüm tartışmaları silahların gölgesinde yapılmayacak, bir dizi adım “ayrılık” kaygıları yerine bir “barış, milli birlik, kardeşlik, demokratik açılım” ortamında atılabilecektir.
Nail Amudi
Yazan: nail amudi Tarih: October 20, 2009 4:12 PM
POPÜLİST ŞOVLAR DEMOKRATİK AÇILIM SÜRECİNİ ZORA SOKAR!..
“İMRALI-KANDİL-DTP” ÜÇLÜSÜ, AİLELERİN, DAĞLARIN VE MÜLTECİ KAMPLARINDAKİLERİN BEKLENTİLERİ BOŞA ÇIKARMAMALI VE TÜRKİYE KAMUOYUNUN DUYARLILIKLARINI DİKKATE ALMALIDIR!..
KÜRT AİLELER, ÇOCUKLARININ DAĞDAN İNMESİ SÜRECİNİN ÖNÜNÜ KESENLERDEN HESAP SORACAKTIR!..
Teslim olan 34 PKK’lı törenlerle kahramanlar(!) gibi karşılanıyor, otobüsler üzerinde zafer turları atılıyor, kutlamalar yapılıyor.
Merak ediyorum, bunlar neyi kutluyorlar?.. Neyin turunu atıyorlar?.. Hangi zaferden söz ediyorlar?.. Zannedersiniz ki, büyük bir marifet yapmış geri dönüyorlar. Bakınız, şunu hemen tespit etmekte yarar görüyorum. PKK denilen kanlı örgüt, çoğunluğu Kürt olmak üzere onbinlerce insanın ölümüne ve yaralanmasına neden olmuş, Kürtlerin demokrasinin ve ekonominin nimetlerinden yararlanmasının en büyük engelini oluşturmuştur.
Bugün gelinen noktada, ABD, Avrupa ve bölge ülkeleri tarafından yalnızlığa mahkûm edilen PKK silahlı mücadeleyi kaybetmiş, “terör örgütü” kimliğinin yanı sıra, “uyuşturucu ticareti, insan kaçakçılığı, haraç, kara para, çocuk kaçırma vb” organize suç örgütü kimliğiyle de mutlaka “yok edilmesi gereken örgüt” olarak ilan edilmiştir. ABD, daha önce terör örgütleri listesinde ilk sıraya koyduğu PKK’nın, yönetici kadrolarını da “uyuşturucu” kaçakçısı ilan ederek, yakalanmaları yönünde harekete geçmiştir. Düne kadar PKK’ya duygusal yaklaşan Avrupa ülkeleri ise, örgütün terörist kimliğinin idrakine vararak, ardı arkası kesilmeyen operasyonlarla örgütün Avrupa’daki yönetici kadrolarını birer birer yakalayarak cezaevine koymuş ve PKK’nın “uyuşturucu, haraç” gibi finansman kaynaklarını kurutma konusunda kararlı olduğunu net bir şekilde göstermişlerdir. Yıllarca PKK’yı Türkiye’ye karşı kullanarak çıkar sağlayabileceğini düşünen Suriye, İran ve Irak (Irak yönetimi ve Iraklı Kürtler), örgütün “ayrılıkçı” ve “taşeron” niteliğinin farkına vararak, PKK’nın bitirilmesi konusunda Türkiye ile etkili bir mücadele konusunda en üst düzeyde işbirliğine girmişler, İran Ordusu iki günde bir Kandil’i bombalarken, ülkesindeki örgüt mensuplarına aralıksız operasyonlar düzenlerken, Suriye’de yakaladığı PKK’lıları Türkiye’ye iade ederek, bu konudaki samimiyetini ortaya koymuştur.
Neyse uzatmayayım… Zafer nutukları(!) atarak bu hezimetini gizlemeye çalışan PKK, kaybetmiştir... Yolun sonuna gelmiştir… Örgütün lideri İmralı Cezaevi’nde ömür boyu hapse mahkûmdur. Halen hayatta olması ise, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin insafına bağlıdır. Dağdan inenlere kucak açılmasını ise, Türkiye’de yaşayan sağduyu sahibi insanlarca, dağdakilerin ailelerinin ‘Artık kan akmaması, gençlerin ölmemesi, birlikte yaşama iradesinin devam etmesi’ yönündeki taleplerine bir şans verilmesi arzusundandır diye düşünüyorum.
PKK ve uzantısı DTP’nin buradaki amacı üzüm yemek mi, yoksa bağcıyı dövmek mi, onu iyi anlamak gerekiyor. Dağdan inen PKK’lılara yapılan karşılama, Türkiye’de sağduyu sahibi herkesi rahatsız etmiştir. Eğer 34 kişinin gelişi, Habur önüne binlerce insanı yığıp, PKK sembolleri ve Abdullah’ın posterlerinin açılarak gösteriye dönüştürülmeseydi sürece katkı olarak görülebilirdi. Türkiye’nin bundan sonra kapsamlı yeni adımlar atmasının önünü açar, yeni geleceklerin sınırdan geçişini rahatlatırdı.
PKK, süreci desteklemek yerine kösteklemenin yolunu arıyor. Böyle olunca kapsamlı bir pişmanlık yasası çıkarılması, koruculuk sisteminin kaldırılması gibi atılacak adımların da önünü tıkıyor. Dağdakilerin yanı sıra, yıllar önce PKK nedeniyle Mahmur’a göç etmek zorunda kalmış binlerce vatandaşın dönüş yoluna da mayın döşüyor.
Devletin, kendilerine gösterdiği hassasiyeti, aynı oranda DTP göstermiyor. DTP işi “şov havasına dönüştüreceğim” diye siyasi parti kimliğini yok etti ve terör örgütü PKK’nın sözcüsü olduğunu net bir şekilde ortaya koydu. Bu durum DTP’nin bundan sonraki muhataplığını tehlikeye sokmuştur ve sürece önemli bir darbe vurmuştur. PKK-DTP’nin bu tavrı, demokratik açılım sürecini sabote etme girişimine dönüştürülmüştür. Kürt ailelerin beklentilerini boşa çıkarmış, dağlardaki gençlerin evlerine dönüşlerini zora sokmuştur. Son olaylar tamamen tahrik ve provokasyon unsuru taşımaktadır. Bütün iyi niyet ve olumlu beklentilerle ters düşmektedir.
Dünyanın her yerinde teröristler teslim olurlar, teslim alınırlar. Ama hiçbirinde onlara böyle şölen, tören, zafer turları düzenlenmez. Dağdan inen insin, teslim olan olsun. Ancak, bunu yaparken Türkiye’de yaşayan milletin acısıyla, gururuyla, duygularıyla oynanmasın.
Bu noktada şuna da vurgu yapmak şart. Ahmet Türk’ün “Devlet bir adım atarsa PKK on adım atar” diyor. Devlet, bu konudaki samimiyetini ve kararlılığını uygulamalarıyla gösteriyor. Bütün tahrik dolu açıklama ve ucuz ajitasyonlara rağmen, göstericilere yönelik soruşturma açılmaması ve gelenlerin hepsinin bir gün içinde serbest bırakılmaları bile, tek başına bu samimiyetin bir göstergesidir.
SON SÖZ… Demokratik açılım sürecinde İmralı-Kandil-DTP üçlüsü çok önemli bir sınav veriyor. Tahrik etmeden, şov yapmadan, ucuz ajitasyonlarla prim yapmaya çalışmadan bu işi halletmeleri gerekiyor. Çocuklarının evlerine dönmeleri için Habur’a koşan Kürt aileler ile Irak’taki kamplarda sefalet içinde yaşayan binlerce mültecinin beklentilerini boşa çıkaracak her türlü yaklaşımdan uzak durmalılar. Türkiye kamuoyunun duyarlılığını dikkate almalılar. Yoksa, ortada ne açılım ne de süreç kalır. Tabii o zaman da başta Kürtler olmak üzere, birlikte yaşama iradesini bugüne kadar kaybetmeyen sağduyu sahibi vatandaşlar, Irak’taki terör mağdurları, PKK-DTP-İmralı üçlüsünden bunun hesabını mutlaka soracaktır.
Nail Amudi
Yazan: nail amudi Tarih: October 22, 2009 4:03 PM
“ZAFER” İŞARETİ DEĞİL, EVLADINA KAVUŞMA SEVİNCİ!..
DAĞDAN İNME SÜRECİNİN ÖNÜNE TAŞ KOYANLARI ANALAR AFFETMEZ!..
HABUR’DA ŞOV YAPANLAR, AVRUPA’DAN GELENLERİ KARŞILARKEN “SESSİZ ÇOĞUNLUĞUN” ÖFKESİNİ DİKKATE ALIRLAR VE AYNI HATALI TAVRI TEKRARLAMAZLAR!..
Süreç nereye gidiyor?.. PKK'nın DTP bünyesine girmesine gidiyor.
Şu anda PKK'nın söyleyip de DTP'nin söyleyemediği bir şey var mı?.. Bölgeyi "Kürdistan" diye nitelemek dahil.
"Mahalli seçimler Kürdistan'ın haritasını çizdi" sözünü bir DTP milletvekili söyledi.
DTP'ye yönelik hukuki bir yaptırım mı uygulanıyor? Anayasa Mahkemesi'ndeki kapatma davası dahil, davalar kadük olma yolunda değil mi?
Evet, PKK'nın hayat alanı bitti. Amerika tarafından, PKK lider kadrosu uyuşturucu şebekesinin liderleri olarak tanımlandı. Avrupa da o yolda ilerliyor. Zaten İran, Suriye ve Irak (Bağdat yönetimi ve Iraklı Kürtler) PKK’nın tasfiyesi konusunda hem fikir.
PKK için terör yolu kaldı mı?.. Kalmadı.
Şimdi dağa çıkan çocuklar, süklüm püklüm değil de, "onur"larıyla oradan indirilmeye çalışılıyor. Onun için "teslim olma" yerine "barış adamı" payesi veriliyor. Olsun elma şekeri her zaman iyi bir rehabilitasyon aracıdır. Yeter ki, dağdan insinler ve DTP saflarında siyaset yapsınlar.
Dağdan inenler, Meclis'e gelip, DTP kürsüsünden hitap etmek istemekteymişler. Bu arada Meclis Başkanı ile de görüşmeyi arzu etmekteymişler. Olsun, ne olacak? Zaten DTP orada değil mi? Emine Ayna'dan daha fazlasını söylemeyeceklerine eminim.
Bu memleket hepsine şerbetli hale geldi. Öcalan çıksa DTP ya da "Partiye bilmem ne..."nin başına geçse, sorun olmaz. Oy oranı yüzde 5-6'nın üstüne mi çıkar sanıyorsunuz? Hayır.
Fakat benim dikkatimi çeken ve çok merak ettiğim birkaç hususu daha sizlerle paylaşmadan geçemeyeceğim.
PKK’lılar teslim olmaya bilmem kaç bin dolarlık ciplerle gelmişler Habur'a... Müthiş para yapmışlar demek ki... Dağda üretim müthiş! Ne üretip sattılar da aldılar bu cipleri acaba? İronik!
Abdullah Öcalan'ın bir serveti var mı, ne dersiniz?... Karayılan kaç ağa eder?.. Avrupa'daki PKK'lıların serveti ölçülebilecek boyutta mıdır?..
PKK'nın biriktirdiği servet, dağdaki, diyelim 5-6 bin militan arasında pay edilecek midir PKK dağılınca?
Ne sorular değil mi?.. Onlar "onur" derdinde ben bölüşülecek paradan bahsediyorum.
PKK-DTP, süreci baltalamanın ve tıkamanın yolunu arıyor. Böyle olunca kapsamlı bir pişmanlık yasası çıkarılması, koruculuk sisteminin kaldırılması gibi atılacak adımların da önünü tıkıyor.
PKK ve uzantısı DTP’nin, Türkiye kamuoyunun duyarlılıklarını provoke ederek, sadece dağdan inmek için bekleyenlerin değil, onların analarının, babalarının yanı sıra, yıllar önce PKK şiddeti nedeniyle Mahmur’a göç etmek zorunda kalmış binlerce vatandaşın da dönüş yoluna mayın döşüyor. Habur’dan başlayarak Diyarbakır’da devam eden olaylar tamamen tahrik ve provokasyon unsuru taşımaktadır. Bütün iyi niyet ve olumlu beklentilerle ters düşmektedir.
Bu noktada şuna da vurgu yapmak şart. Ahmet Türk’ün bugün basına yansıyan “Eğer Türkiye kamuoyunda oluşan tepkileri önemsemezsek, demokratik açılım sürecinin önünü tıkarız” sözlerine, bence başta PKK yönetimi olmak üzere, DTP’liler ve Kürt aydın-siyasetçileri kulak vermeli. Zira, ateşle oynayan ateşin içinde yanar. PKK-DTP-İmralı, tahrik etmeden, şov yapmadan, ucuz ajitasyonlarla prim yapmaya çalışmadan bu işi halletmeleri gerekiyor. Yoksa, ortada ne açılım ne de süreç kalır.
Bu işte en sahici olanlar kim mi dersiniz?.. Bence analar. "Bir oğlum dağda, bir oğlum hapiste..." diyen analar var ya... İşte onların yüreği pır pır ediyordur şimdi... O zafer işaretleri PKK için mi? Sanmam. Evladına kavuşma sevincidir o. Bence PKK o analardan korksun. Zira, evlatlarının dağdan inmelerine ramak kala, bu süreci engelleyenlerden en büyük hesabı bu analar soracaktır.
SON SÖZ… Sürecin önünün tıkanmaması için, Habur’da şov yaparak “Sessiz Çoğunluğu” öfkelendirenler, umarım Avrupa’dan gelenleri karşılarken aynı hatalı tavrı tekrar etmezler…
Nail Amudi
Yazan: nail amudi Tarih: October 26, 2009 2:50 PM
Nail Amudi (Ali Duman) nin nereden maas aldigi bugun aciklandi.
http://www.stargazete.com/politika/andic-dogru-ancak-yasal-haber-223812.htm
Maasinida haketti.
Yazan: Haydar Tarih: November 7, 2009 3:25 AM