« Suudi Şampanyası ve Dayatılan Dinin Sahteliği | Ana Sayfa | MHP, ‘Üç Hilal’e Sadık Olmalı »

August 12, 2009

Kürtlere Türkçe bir tavsiye

[12 Ağustos 2009 tarihli Star gazetesinde yayınlandı]

Türkiyeli Kürtler, her demokratik ülkede olması gereken hak ve özgürlükleri mi istiyor sadece? Yoksa asıl hedefleri, “ille de grup hakları” diye ısrar ederek, kendilerini önce ayrı bir “halk”, sonra da ayrı bir “ulus” olarak tanımlamak, zamanı gelip şartlar elverince de ayrı bir “ulus-devlet” kurmak mı? Bu ikisi arasında epey fark var.

Demokrasiye ve özgürlüğe inanan Türklerin birinci şıkka taraftar olduğuna kuşku yok. Böylesi “idealist” değerleri olmayan, meseleleri ancak kendi “yüksek menfaatleri” açısından değerlendiren “devlet” bile, salt pragmatik sebeplerle de olsa, hak ve özgürlükleri kabul etme noktasına geldi. Bu, birinci şıkkı, yani “hak ve özgürlükler ile çözüm”ü kolaylaştırıyor. Ancak eğer Kürt milliyetçilerinin kalbinde yatan aslan ille de ikinci şık, yani uzun vadede bir “Kürt ulus-devleti” ise, işimiz zor.

Aslında sorunumuzu çözecek ve kimsenin burnunu kanatmayacak olsaydı, böylesi bir “taksim” formülüne ben kendi adıma razı olurdum. Ancak durum o kadar basit değil. Kürtlerin ülke geneline dağılımı, nüfusun içiçe geçmişliği ve muhtemel bir “bölünme” durumunda karşılıklı köpürecek olan etnik milliyetçiliklerin şiddeti, “taksim” senaryosunu çok tehlikeli hale getiriyor. Hindistan’ın bölünmesinin ve Yugoslavya’nın parçalanmasının ne kadar kanlı olduğunu hatırlamak, yeterince uyarıcı.

Onun için Kürtlere, özellikle de milliyetçi Kürtlere, açık sözlü bir tavsiyede bulunmak istiyorum.

Eğer kendileriyle aynı kimliği taşıyan bir ulus-devlet çatısı altında yaşayınca dertlerinin biteceğini, başlarının göğe ereceğini sanıyorlarsa, yanılıyorlar. Türkiye, bunun apaçık bir örneği. Bu ülkede hakları devlet eliyle çiğnenmiş, “devlet büyükleri” tarafından aşağılanmış, tehdit edilmiş ve ezilmiş milyonlarca “Türk” var. “Türk” olmak, üniversite kapısından geri çevrilmekten, suçsuz yere hapse atılmaktan veya işkence görmekten kurtarmıyor kimseyi. Bu zulümlerden sorumlu adamların “Türk” olması da, onların mağdur ettiği “Türk”lerin yarasına derman olmuyor. Darbeci generalin, işkenceci polisin veya masumları mahkum eden hakimin yaptıkları, bu adamlar bizim anadilimizi paylaşıyor diye, biz Türklere daha bir tatlı, sevimli, katlanabilir gelmiyor.

Aynı şekilde despot bir “Kürdistan”da yaşamak da Kürtleri mutlu etmeyecektir. Türkiye’deki Kürt hareketine egemen olan ve kendinden başka hiç bir alternatife hayat hakkı tanımayan PKK’nın tam da böyle bir sistem kuracağını kestirmek içinse kahin olmaya gerek yok. Emin olun, eğer PKK hareketi bir gün bir devletin başına geçerse, “Kürtler için, Kürtlere rağmen” diyerek bir “devrim oligarşi”si yaratacak, kurduğu sistemin de “Ulu Önderlik”in etrafında kümelenecek “Beyaz Kürtler”den başkasına hayrı olmayacaktır. “Bağımsızlık”lar ve “devrim”ler zaten kaçınılmaz olarak bireysel hakları geri iter, “halk”ı ve onun “önderleri”ni ön plana çıkarır. Bizim coğrafyada ise durum iyice beterdir. Baas, Nasır veya FLN (Cezayir) örneklerinde görüldüğü, Kuzey Irak’ta görülmeye başladığı gibi…

Demek istediğim şöyle de özetlenebilir: Biz Türkler, bu “otoriter ulus-devlet” filmini gördük. Hiç tavsiye etmeyiz. Kaybettirdikleri, “kazanım”larından büyüktür. Ve aklın yolu, yeni savaşlar ve çatışmalarla yeni ve “ham” ulus-devletler yaratmak değil, elde olanı olgunlaştırıp demokratikleştirmektir.

Türkiye ise bu demokratikleşme yolunda zaten epey mesafe almış durumda. Kürtler, enerjilerini bunu bozmak yerine düzeltmeye harcarlarsa, başkaları kadar kendilerine de iyilik etmiş olacaklar.

Yazan: Mustafa Akyol Tarih: August 12, 2009 6:04 PM

Okur Yorumları

(NOT: Yazılar üzerine yapılan yorumların sitede yer alması, bunların Mustafa Akyol tarafından benimsendiği ve desteklendiği anlamına kesinlikle gelmez. Aksine, farklı ve karşıt görüşleri ifade eden yorumlar da kabul edilmektedir. Ancak saldırgan, düzeysiz veya konuyla ilgisiz yorumlar reddedilecektir. Eğer bu siteye ilk kez yorum yazıyorsanız, işbu yorum kurallarını dikkate almanız önemle rica olunur.)

Selâmet üzerinize olsun (es-selâmu aleyküm) muhterem Mustafa Bey.

Evvelâ sitenizin Google aramada ve Mozilla Firefox gözatıcısında saldırgan site diye işaretlendiği meselesini bir halletmeye çalışmanızı rica ediyorum. Bu hususta size e-posta da yolladım, ama cevab vermediğiniz gibi Google ve Firefox sizi hâlâ "mimlemiş" hâlde.

. . .

Yazınıza gelirsek, kanaatimce yazınızın tamamı bize apaçık gerçeği gösteriyor, ama apaçık olması onun basit olduğu anlamına gelmiyor, zira insanlar o kadar akılları havada (gayri-râşid) ve hikmetsiz davranma eğilimindedirler ki aslında "hikmet"in yani doğru düşünebilmenin, bilgeliğin çoğu, apaçık gerçekleri görebilme kabiliyetinden ibarettir. (Şimdi bir aforizma mı meydana getirdim, ne yaptım yahu? :D )

Şu kaygınızı hem bir Türk olan ben, hem de râşid (rüşd ile, aklı başında olarak)düşünebilen, sakin, ideolojik değil düşünceli Kürd arkadaşlarım da aynen paylaşıyoruz(şu anda aklıma onlardan özellikle sadece biri geliyor, hem öz kültürü olan Kürd kültürüne ve diline önem veren, hem de ayrı devletin ne olduğunun farkında olan, mâşallah şimdiye kadar tanıdığım en insancıl kişilerden biri olan bir arkadaştır):

"Aslında sorunumuzu çözecek ve kimsenin burnunu kanatmayacak olsaydı, böylesi bir “taksim” formülüne ben kendi adıma razı olurdum. Ancak durum o kadar basit değil. Kürtlerin ülke geneline dağılımı, nüfusun içiçe geçmişliği ve muhtemel bir “bölünme” durumunda karşılıklı köpürecek olan etnik milliyetçiliklerin şiddeti, “taksim” senaryosunu çok tehlikeli hale getiriyor. Hindistan’ın bölünmesinin ve Yugoslavya’nın parçalanmasının ne kadar kanlı olduğunu hatırlamak, yeterince uyarıcı."

Allah razı olsun... Ah keşke insanlar coşkun duyguları yani hevâları yerine sâkin akıllarıyla düşünme gayretini bir gösterebilseler; ve insanları doğru değerlendirebilseler de menfaat ve iktidar düşkünü veya heveskâr ajitatörleri değil, sükûnet ve itidal ile hareket edebilen gerçek idealistleri ve düşünürleri rehber seçseler...

Yazan: Mustafà Ràví Tarih: August 13, 2009 12:19 AM

DTP için bir yakıştırma düşündüğümde "CHP'nin Kürt versiyonu" çok uyuyor.

Onların topluma bakışı ile CHP'ninki arasında nerede ise faerk yoktur. Nitekim onları yaralayan "tabii müttefik" olrak gördükleri CHP'den destek alamamak.

"Biz de sizin gibi topluma tepeden bakan, laikçi, otoriteriz. Niye bize yardım etmiyor ve dinci Akepe'nin kuıcağına atıyorsunuz bizi" diyorlar.

"DTP kaybederse dinciler kazanır. laiklik kaybeder" sözü Hasip Kaplan'a aittir.

Ben hala Merhum Turgut Özal'ın "fedrasyonu da konuşalım (tabu olmaktan çıkralım) sözünün dahiyane olduğu kanaatindeyim.

Daha ileri gidelim ve "bölünmeyi" masaya koyalım diyorum. Yarin değil bu gün.

Siyasi şantaj falan değil. Samimi olarak. Kimseyi kendinden korumasya kalkmamamıyız. Bu mümkün de değildir.

"Kürtlerin demokratik hakları" na gelince:

Bu ifade dahi sakattır. Toplumun "bir kesmine demokrasi" yi ima eder.Münkün değildir.

Birey haklarının korunduğu bir toplumda "topluluk hakları " diye bir kavramı tanımlamaya dahi ihti
yaç yoktur. Zira onlar mezkur temel insan haklarının türevleridir en fazla. Ondandır "demokrasi, şimdi herkes için" de ısrar.

Yazan: I.B. Ziyaretçi Tarih: August 13, 2009 2:59 AM

diyordum ki sayın Akyol,hep devlete kürt sorununun çözümü için yol gösterir de kürt kardeşlerimize: "kürt kardeşlerimiz sizin de yapmanız gerekenler var" demezdi.
bu güzel yazı için teşekkürler sayın Akyol,inanıyorum ki okuyup size hak veren olacaktır ve belki harekete geçen de...
bu sorun öyle tek tarafın çabasıyla çözülebilecek gibi bir sorun değil.
eğer dediğiniz gibi 'demokrasiye ve özgürlüğe inanan Türkler' bu özgürlüğe saygı duymuşlarsa biz de artık askerimize polisimize saygı bekleyebilir miyiz acaba?
ne olur yanlış anlaşılmasın;ama hâlâ DTP milletvekilleri çıkıp "başbakan,anneler ağlamasın dedi,sadece asker anneleri demedi,bunu önemsedik","sayın(!!!?) öcalan" diyebiliyorsa buna kendi adıma ben tahammül edemiyorum!
birden bire kürt ablalarımız,annelerimiz sokağa dökülüp "öcalansız çözüme hayır(!)"
diyorlarsa,sorunu çözmek için samimi olduklarına nasıl inanayım ben?
feverânım mâzur görülür umarım;ama bu ülkede kardeşliğin tesisi için bazı şerlerden vazgeçmeye ihtiyaç var.
neredeyse ırkçılığa varan Türk milliyetçiliği ile "binlerce evlâda sebep olmuşlar"ın desteklenmesi,bu şerlerin en korkutucularından galiba...
Allah,günümüzü ve sonumuzu hayır etsin inşaallah.
selâmetle...

Yazan: can garip Tarih: August 13, 2009 8:07 AM

SİLAHLARIN GÖLGESİNDEN ÇIKAMAYAN DTP, ÇÖZÜMÜ SABOTE ETMEYE ÇALIŞIYOR!..


“Sorun Üretenler Nasıl Çözümün Muhatabı/Aktörü Olabilirler?..”

Sorunu üreten faktörler arasında şartlar, aktörler, anlayışlar, politikalar, yöntemler gibi birçok husus sayılabilir. Şartlar aynıyken, aktörler aynıyken, millete bu acıyı yaşatanların anlayış ve zihniyeti aynıyken sorun da ortadan kalkmaz, çözüm de bulunamaz.


Eğer bir çözümden bahsediliyorsa, şartların değişmiş olması gerekir. Ancak şartların değişmesi tek başına yeterli değildir. Asıl değişmiş olması gereken, temel yaklaşım ve perspektiftir. Bu acının yaşanmasına neden olan aktörlerin zihniyetleri ve zihniyet dünyası değişmeden, bunun ürünü olan politikalar da değişmez. Sorunu üreten aktörler duruyorsa, yani aynı etkinlikteyse yine çözümün önünü açmak zordur.


Şimdi deniyor ki, sorunun tarafları işin içinde olmadan çözüme ulaşılamaz. Ben de diyorum ki, sorunu üretenler, bu millete bu acıyı yaşatanlar çözümün nasıl aktörü olsunlar? Eğer bugün çözüm imkanı konuşuluyorsa, ortada değişen şartlar, farklı bir konjonktür vardır ve en önemlisi bir zihniyet değişimi söz konusu olmalıdır. Sorunu kronikleştiren, acının yaşanmasına neden olan, işi içinden çıkılmaz hale getirenlerin böyle bir süreçte öne çıkartılması, ancak çözümsüzlükte ısrar etmek demektir.


Elbette sorunun bir şekilde içinde yer alan kişi, örgüt veya siyasi uzantısı partilerin belli bir etki gücü vardır. Bunu göz ardı etmek, tüm faktörleri gerçekçi bir şekilde değerlendirmemek olur. Ancak çözüm sürecini tek bir faktöre endekslemek, çözüm iradesinin samimiyetini gölgeler.


Devletin çözüm konusundaki kararlılığından rahatsızlık duyan DTP Milletvekili Emine Ayna, “Sorununun çözümü için Abdullah Öcalan ve PKK muhatap alınmalı” derken, bir yandan da “DTP’nin siyasi kimliği olmadığını ve örgütün ipoteği altında olduğunu” açıkça kamuoyuna ikrar ederek, çözüm sürecini sabote etmeye çalışıyor.


Yine, örgütün televizyonuna konuşan Kandil sözcülerinden Nuriye Kespir, “Türk Başbakanı” ifadesini kullanarak, bilinçaltındaki gerçek niyeti, daha doğrusu Kandil’in “ayrılıkçılık”, “etnik milliyetçilik”, “üniter devlet”, “birliktelik”, “barış”, “kardeşlik” söylemlerindeki samimiyetsizliğini, yani “çözümsüzlük” ya da “çözüm sürecini sabote etmeye” yönelik bir yaklaşımı ortaya koyuyor.


Son olarak PKK’nın basın-yayın organlarında yer alan açıklamasında deniliyor ki, “Dünyanın her yerinde ister ulusal bir sorun olsun ister bir toplumsal sorun olsun demokrasinin gereği sorunlar muhataplarıyla tartışılarak çözülür. Açıkça belirtelim ki sorunun muhatabını tanımamakla dünyanın hiçbir yerinde sorunlar çözülmediği gibi, Türkiye'de de Kürt sorunu çözülemez”.

Peki, bugün Türkiye’de yaşayan Kürtlerin yaşadıkları sorunların muhatabı kimdir? Meseleye demokratik hak ve özgürlük canibinden de bakılsa, sosyo-ekonomik beklentiler açısından da bakılsa işin muhatabı; ne PKK’nın ipoteğinden kendisini kurtaramayan DTP, ne 30 yıllık süreçte gerçekleştirdiği şiddet eylemleriyle binlerce insanın ölümünden ve yaralanmasından sorumlu olan PKK, ne de ülkeyi bölmek, parçalamak suçundan ömür boyu hapse mahkûm olan İmralı Sakini Abdullah Öcalan’dır.

Evet, sorunun asıl muhatabı Türk, Kürt, Laz, Arap, Süryani, Çerkes, Ermeni, Yahudi yani Türkiye Cumhuriyeti’nde yaşayan tüm vatandaşları ile TBMM ve devletin demokratik kurumlarıdır. Bu talepleri ifade eden kişiler, kurumlar, sivil toplum örgütleri, partiler elbette bu meselenin gündeme taşınmasında, siyasetin konusu yapılmasında etkili olması gereken aktörlerdir.


Herkes, çözüm sürecine yapıcı bir katkıda bulunmak isteyebilir, etkili olduğu kesimler üzerinde bir rol de oynayabilir. Bunu küçümsemek veya göz ardı etmek ancak siyasi bir söylem olur.


Eğer meseleye terör açısından bakılırsa PKK sorunun zaten ta kendisidir. PKK'nın ve siyasi uzantısı DTP’nin Abdullah Öcalan'ı muhatap pozisyonuna oturtmaya çalışması, hem yanlıştır, hem de gerçekçi değildir. Abdullah Öcalan'ın PKK ve onun siyasi uzantıları ilgili konularda bir etki gücü olduğu şüphesizdir. Bu süreçte kendi çapında bir rol oynamak da istiyor olabilir. Ancak Kürt meselesinin çözümünde temsilci, sözcü, muhatap gibi bir konuma oturtulmaya çalışılması fevkalade yanlıştır. Adeta meseleyi bir sorunu çözmeye değil, bir kişiyi kurtarmaya dönüştürme gayreti içine girmektir. Böyle bir fırsatçılık, aynı zamanda asıl niyetleri de açık eder.


Türkiye, kendi iç dinamikleri ve iradesiyle demokratikleşme yolunda açılımlar yaptı, daha da yapacaktır. Bunları, uluslararası toplum tarafından terör örgütü kabul edilen PKK veya siyasi temsilcileri veya ömür boyu mahkum bir şahıs istiyor diye değil, demokrasinin standartlarının yükseltilmesi için yapmıştır, yapmaya da devam edecektir. Ama bildiğim bir şey varsa, o da; devletin muhatap almayacağı tek kesim; Kürtlerin tek temsilcisiymiş gibi hareket eden, onların demokrasinin nimetlerinden yararlanması yerine ömür boyu hapse mahkum olmuş bir şahsın hapisten kurtarılması” üzerine politika izleyerek, demokratik sistemin kendilerine yüklediği siyasi misyonu hiçe sayan, muhatap diye bir terör örgütünü ve onun liderini gösterecek kadar aymazlık içinde olan, silahların gölgesinden kendisini kurtaramayan DTP’dir.

Son söz… PKK ve siyasi uzantıları zafer kazanmış(!) edalarından, şantaj ve tehditten, Abdullah Öcalan'ın muhatap alınması talebi gibi olmayacak dualara amin demekten vazgeçmelidir. Çözüm sürecini Öcalan'ın yol haritası hazırlamasına endekslemek hem yanlıştır, hem büyük bir haksızlıktır. Şimdi, Öcalan'ın yaptığı çalışmayla meselenin zemin bulacağını düşünerek, sürecin merkezine onu oturtmak, gidişatı doğru okuyamamak olur. Kürt meselesine sahip çıkmak, bu konuda görüş beyan etmek, hak-özgürlük sorunlarını dert etmek, PKK'nın veya DTP'nin ipoteği altında da değildir. Kimse gölge etmezse, Öcalan da susmayı öğrenirse... Kürt sorununda çözüm sağlanır.

Nail Amudi

Yazan: nail amudi Tarih: August 13, 2009 11:32 AM

bêkêmasî!

nuwaze!

birûmet kek!

spas!

Yazan: B.Y. Tarih: August 13, 2009 12:56 PM

DTP başkan yardımcısı hanım,adını unuttum şimdi. "biz pkk ve apo ile çözüm istiyoruz" demiş.biraz çözümleme yapalım.

güneydoğuda patronlar kimler?aşiret ağaları.küçük çapta krallık,bölgesel anlamda oligarşik bir yönetim mecut.demokrasi felan hikaye.

çözüm için ne lazım?bireysel kalkınmışlık oldumu hiçkimse kürt sorunu felan takmaz.bireysel kalkınmışlık olamıyor,çünkü çok çocuk yapma geleneği var.çok çocuk yapma geleneği en çok ağlara yarıyor.bir sürü karın tokluğuna çalışacak değersiz bireylere sahip oluyorlar.bu değersiz bireyler kolaylıkla öldürüp,öldürülebiliyor.ağalara yarayan bu değersiz bireyleri,pkk'da çok seviyor.çünkü birey aç.karnını doyuracam,iş verecem dedin mi yeterli.

cehaletin ve oligarşinin pençesindeki bireyler kolaylıkla harcanabiliyor.güneydoğu büyük oranda ortadoğu kültürünün etkisinde.ortadoğuda hergün yüzlerce insan koyun gibi ölüyor.

güneydoğu halkının gerçekten istediği şey özgürlükten ziyede,bireysel rehaf ve kalkınmışlık,tıpkı bizim istediğimiz gibi.

özgürlüğü isteyen aşiret ağlarının oligarşik topluluğu.şimdi,radikal bir reform yapıp.güneydoğuda aşiret ağalarının hakimiyetini yıkar ve güneydoğuda gerçek halka sahip çıkılırsa bu sorun çözülür.

aslında sorun bizim devletçi yapımızda birebir örtüşüyor.bütün dünyanın genelindede böyle,geçmişten beri iktidara sahip olanların kaymak yaşantıyı devam ettirme çabaları.

ABD ortadoğudayken kürt sorunu konusunda dış etkenlerin daha fazla oldugunu düşünüyordum.ancak dış etkenler yardımcı faktörlermiş.asıl sorun bizde.aslı sorun kürtlerde.

aşiret ağalarını yok edin.kürt halkının bireysel refanı arttırın.gerekiyorsa,çocuk sayısına kanunen sınırlama getirin.mesela 3 çocuktan fazla yapmasın.eğer bu çocuk olayı sorumsuzca devam ederse bireysel kalkınmışlık sağlanamayacak.pkk ve aşiret ağalarına ırgat yetişmeye devam edecek ve bölge halkı hiçbir zaman bireysel refaha kavuşamayacak.

kusura bakmasınlar çok zorlarlarsa bende başka çözüm yolları aramaya başlayacağım.başta apoyu idamla başlayabiliriz...

Yazan: Bigalıoğlu Tarih: August 13, 2009 1:20 PM

Efendim selamlar. Ben sitenizde yayınlamakta olduğunuz yazıları düzenli olarak takip etmekteyim. Ancak bugün sitenize girmeye çalıştığımda
"Saldırgan olarak bildirilmiş site! www.mustafaakyol.org konumundaki sitenin saldırı sitesi olduğu bildirildi ve açılması güvenlik tercihlerinize dayanılarak engellendi.
Saldırı sitesi olarak tanımlanan siteler özel bilgilerinizi çalan, bilgisayarınızı başkalarına saldırı amacıyla kullanan ya da sisteminize zarar veren programları kurmaya çalışan sitelerdir.
Bazı saldırı siteleri zararlı yazılımları bilerek dağıtırken, çoğu site, sahibinin bilgisi ve izni dışında bu amaçla kullanılır."
şeklinde bir uyarı aldım. Acaba böyle bir durumun olduğundan haberiniz var mı? Haberiniz yoksa bilginiz olsun istedim.
Saygılar, iyi çalışmalar..

Yazan: ibrahim Tarih: August 13, 2009 4:57 PM

APO’NUN “YOL HARİTASI” ÜMİTSİZ VAKA MI?!..


Mübarek sanki Piri Reis! "Yol haritası" açıklayacak!..

İmralı Sakini’nin avukatlarının daha çok sol ve liberal çevrelerle yaptığı görüşmelerde ise "yol haritası"nın içeriği aşağı yukarı şekilleniyor... Ama ortada Apo'nun avukatları açısından İmralı'ya iletmeye çekindikleri ölçüde bir "hayal kırıklığı" var. Çünkü en sosyalisti bile "yol haritasının birinci maddesi" olarak Türkiye’de herkesin yıllardır önerdiğini öneriyor: "Önce silahlar sussun, PKK koşulsuz silah bıraksın. Ardından atılacak adımlar için beklensin. Çözüm biraz zamana ve yaşanan kanlı sürecin unutulmasına bırakılsın."

İmralı'da müebbet hapis cezasını çeken Abdullah Öcalan geçen hafta avukatları aracılığıyla yaptığı açıklamada, "Açıklayacağım yol haritasında aydınlara rol düşüyor. Türkiye'deki radikal demokratlara sesleniyorum. Görev ve sorumluluk alsınlar. Türkiye'de 3 çeşit demokrat var; liberal, muhafazakâr ve radikal demokratlar. Ben radikal demokratım. Çözümün öncülüğünü radikal demokratlar yapacaktır" demişti.

Kimileri önemsemiyor veya önemsemiyormuş gibi yapıyor, ama ben yıllarca PKK ve Öcalan’ı yakından takip eden bir araştırmacı olarak İmralı Sakini’nin “yol haritası”nı pek “ümitvar” bulduğumu söyleyemem. Beklenti çıtamın düşük olmasının birkaç nedeni var:

Birincisi, öncelikle, sorunun çözümünün ilk adımlarından birinin, PKK’nın “kayıtsız şartsız silah bırakması” ve süreç içerisinde kendisini lağvetmesi olduğuna inanıyorum. Öcalan, 10 yıl önce yakalandığında ilk olarak örgüt militanlarını ülke dışında çıkartmıştı. Ancak kısa bir süre sonra PKK’yı yeniden (cezaevinden tek tek isim belirleyerek) yapılandırdı ve silahlı eylemleri yeniden başlattı. Bugün Abdullah Öcalan’ın “silah bırakma” yerine “şartlı ateşkes” önermesi kuvvetle muhtemel görünüyor. Yani PKK’nın varlığını ve silahlı eylem yapma gücünü bir şantaj aracı olarak kullanmayı sürdüreceğe benziyor. Eğer böyle yaparsa, geliştireceği önerilerin pek bir anlamı kalmaz ve onun çizeceği haritayla yola çıkılamaz. Dolayısıyla da bu süreç daha başlamadan sona erer diye düşünüyorum.

İkincisi, Abdullah Öcalan egosu çok güçlü biri. Yapacağı açıklamanın şimdiden yaratmış olduğu ilgi ve merakı abartıp kendisine her zamankinden fazla bir güç ve iktidar atfedebilir. Kendisini alabildiğine öne çıkarttığı hallerde yaptığı konuşmaları, kaleme aldığı metinleri okumaya çalışmış biri olarak, Öcalan’ın yine böyle bir psikolojiye kapılması durumunda elverişli ve kullanışlı bir “yol haritası” üretebilmesinin zor olduğunu düşünüyorum.

Üçüncüsü, İmralı Sakini, kendisini “radikal demokrat”(!) olarak tanımlamış. “Radikal” midir tartışılır ama “demokrat” olduğunu asla düşünmüyorum. Onun siyasi hayatında çoğulculuğa asla izin vermediğini çok iyi biliyoruz. PKK, diğer Kürtçü grup ve şahsiyetlere, Kürtler arasında belli bir etkisi olan sol gruplara, yine Güneydoğu’da varlık göstermeye çalışan farklı siyasi yapılara saldırarak, etrafına dehşet saçarak büyüdü ve gelişti. Çevresinde saldıracak kimse kalmadığındaysa terörünü PKK’nın içine yöneltti; sayısız kadro ve üst düzey yönetici şu ya da bu gerekçeyle infaz edildi. On yılda İmralı’da ne kadar (iyi) kitap okumuş olursa olsun Abdullah Öcalan’ın “demokrat” bir çizgiye gelmesi pek zor.

Nitekim yayınlanan avukat görüşme notlarını okuduğunuzda onun “otoriter”, hatta sık sık “totaliter” yaklaşımlarını koruduğu görülüyor.

Bir örnek vermek gerekirse: Özel olarak PKK’nın, genel olarak Kürt hareketinin bütün başarıları kendisi “sayesinde” olurken, tüm başarısızlıklar başkalarının “yüzünden” gerçekleşmektedir. Dolayısıyla Öcalan gibi bir siyasi profilden Türkiye’nin demokratikleşmesinin gerçek anlamda önünü açacak bir “yol haritası” beklemek iyimserlikten de öte bir şey, en hafif deyimiyle “saflık” olacaktır.

Rezervlerimi daha fazla sıralamak istemiyorum, zira eninde sonunda yasal ve yasadışı boyutlarıyla Türkiye’deki Kürt hareketinin bir numarasının Abdullah Öcalan olduğu ortada. Bunun hem Türkiye, hem Kürt hareketi için iyi bir şey olduğuna inanmıyorum, ama bu bir realite.

Son cümle… Kamuoyunun İmralı Sakini’nden 15 Ağustos’ta beklediği en önemli mesaj şu: Çözümün başlaması için PKK mutlaka koşulsuz silahı bırakmalıdır. Toplumu ayrıştırmaya götürecek gerçekçi olmayan hak talepleri meselenin çözümünü çıkmaza sokacaktır. PKK’nın silahları gömmesi ve terörün sona ermesi ilk koşuldur. Bu, çözüm sürecini hem hızlandıracak, hem de kolaylaştıracaktır…


Nail Amudi

Yazan: nail amudi Tarih: August 14, 2009 11:50 AM

tüm yurtaşların kamu hizmetlerinden eşit düzeyde ve biçimde yararlanmasına sonuna dek evet, etnik bölücü ırkçılığa bir etniğe özgü özel ayrıcalıklı haklar tanınmasına hayır... türk ile olmayan adalet karşısında eşit olsun sağlık alanında eşit olsun askerliğini birlikte yapsın eşit olsun ama bu olanların bununla hiç ilgisi olmadığı gibi gün be gün türklüğü de kaşır hale geldi ne büyük ki benim türk milletim hala büyük milletim ben edalarıyla devlete tam bir güven ve teslimiyetle bu olanları da olgunlukla karşılıyor , bana göre bu olgunluk biraz abartı olsa da...
seçim dönemine kadar halen bir demokrasi kalacaksa ve seçimlerde bilgisayar yazılımı üzerinden yine dümenler dönmeyecekse yine çöplerden pusulalar toplanmayacaksa yine darbe yaparazı kapatırız ekonomi batar diye yapmacık işlerle halk ürkütülmeyecek ise seçimde şu haliyle kesindir ki artık insanlar sandık başına türk olmak ya da olmamak ruhi haliyetisiyle gideceklerdir ha bir de memurlar için olay son haliyle zaten bitmiştir hayırlı olsun adalet ve kalkınma partisi adaletiniz ve kalkınmanızla bizleri çağdaş muassır medeniyetler seviyesi yükseltip bütün etnik kaşıntılarımızı da giderdiğin için

Yazan: ancazin Tarih: August 29, 2009 2:46 PM

Kürtlere, kendi devletinizi kurmayın, beraber kardeşçe, eşitçe yaşayalım tavsiyesine ben de katılıyorum. Ama bu işi siz devlet kurma hakkına sahip değilsiniz, sizin devletiniz olamaz, ille de bizim devletimiz altında, bizim hakimiyetimiz altında yaşacaksınıza dönerse tehlikeli.. En iyisi gönüllü birliği savunmak. Ve bunu her defasında vurgulamak. Türk devleti var, arap, yunan, alman devleti var kalkıp da kürt devleti olamaaz diye bağırmak kürtleri rencide etmekten başka bir işe yaramaz. "Sizin de devlet kurma hakkınız var, ya da bizimle birlikte yaşama hakkınız da var, biz sizinle birlikte yaşamak istiyoruz" demek lazım.

Yazan: Abdullah Tarih: September 23, 2009 8:23 PM

Yorum Ekleyin...





(you may use HTML tags for style)