« Depremler Allah’tan mı, Tabiattan mı? | Ana Sayfa | Depremler Allah’tan mı, Tabiattan mı? (2) »
May 18, 2009
MHP ve Kürtler
[18 Mayıs 2009 tarihli Star gazetesinde yayınlandı]
MHP lideri Devlet Bahçeli geçen hafta Meclis grubunda çok sert bir konuşma yaptı. Tepkisinin sebebi, Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün Kürt sorununda “tarihi fırsat”tan söz etmesi ve hükümetin de bazı reform sinyalleri vermesiydi. Pek çok kimseye “Kürt sorununun çözümü” adına ümit veren bu gibi gelişmeler, Bahçeli’ye göre bir dizi “ihanet”ten ibaretti.
Bu konuşmayı yanlış ve haksız buldum. Sebebi, Sayın Bahçeli’nin bu konuda Cumhurbaşkanı’ndan, hükümetten (ve benden) farklı düşünmesi değil. Yanlış ve haksız olan, kendisinden farklı düşünenlere “hain” damgası vurmaya kalkması. MHP lideri böylesine suçlayıcı ve tahrikkâr bir dil kullanmaktansa “biz şu politikalara karşıyız, bu açılardan sakıncalı görüyoruz” gibi bir değerlendirme yapsaydı, hem daha insaflı davranmış, hem de tartışmaya katkı sağlamış olurdu.
Ama ne yazık ki ülkemizde sadece milliyetçi sağın değil başta Kemalizm olmak üzere daha pek çok siyasi akımın dilinden bu “hainlik” suçlaması düşmüyor. Bunun altında da kendini “mutlak doğru” sanan bir kibir ve “benden farklı düşüneni sustururum” diyen bir otoriterlik yatıyor. Bu dili kullandığımız sürece birbirimize haksızlık etmekten başka hiç bir yere varamayız.
Peki kullandığı dilin ölçüsüzlüğü bir yana, Bahçeli ne dedi?
Hükümetin gündeminde olan veya olduğunu düşündüğü bir dizi senaryoyu sıraladı ve yerden yere vurdu: “Koruculuğun kaldırılması, eğitim dilinin çeşitlenmesi, milli kimliğin tartışılması, Barzani devletinin tanınması” gibi şeyler. Tüm bunlara şiddetle karşı çıktıktan sonra, “bin yıllık kardeşlik hukukunun çiğnenmesi”ne izin vermeyeceklerini ilan etti.
Bu son laf, enteresan. Çünkü gerçekten de Türkler ile Kürtler arasında bin yıllık “kardeşlik hukuku” vardır. Osmanlı asırları boyunca kesintisiz sürmüştür. 1920’de Ankara’daki Büyük Millet Meclisi’nde konuşan Mustafa Kemal Paşa da bunu teyid etmiş, Meclis’te Türk, Kürt, Çerkes, Laz gibi “anasır-ı İslamiye”nin (İslam unsurlarının) bulunduğu hatırlattıktan sonra, bunların “yekdiğerinin her türlü ırki, içtimai, coğrafi hukukuna daima riayetkâr” olduğunu vurgulamıştır.
Ama kardeşlik hukuku karşılıklı saygıyı gerektir, öyle değil mi? Karşılıklı saygı da, kardeşinin kültürüne, tarihine, diline hürmet etmeyi icab ettirmez mi?
O zaman Sayın Bahçeli neden “eğitim dilinin çeşitlenmesi”ne bu kadar tepki gösteriyor? Türkiye’nin Kürt çocuklarının okullarda seçmeli ders olarak kendi anadillerini de öğrenip geliştirmelerinin ne sakıncası var?
Ya da farklı bir soru soralım: Bulgaristan devleti, kendi vatandaşı olan Bulgar Türkleri’nin Türkçe kullanma ve öğrenme haklarını elinden asla, Sayın Bahçeli buna nasıl tepki gösterecek? “Bulgaristan’ın üniter yapısı” ve “bölünmez bütünlüğü” adına oradaki Türk kimliğinin bastırılmasına alkış mı tutacak?
Peki Bulgaristan Türkleri birinci sınıf insan da, Türkiye Kürtleri değil mi? Eğer hepsi “kardeşlerimiz” ise, tüm kardeşlerimiz için aynı iyi şeyleri istememiz gerekmez mi?
Sorular çoğaltılabilir. Demek istediğim MHPlilerin sık sık tekrar ettikleri “Türk-Kürt kardeştir” lafı üzerinde biraz düşünmeleri gerektiği. Bu çok güzel bir laf tabi, ama “kardeşiz dedik ya, sus artık, kendine Kürt deyip durma, fazla da Kürtçe konuşma” gibisinden bir yaklaşımla devam ediyorsa, fazla bir değer ifade etmiyor.
Zaten eğer Kürtler bu ülkücü tipi “kardeşliği” hissedebiliyor olsalardı, MHP güneydoğudaki seçimlerde sürekli nal topluyor olmazdı.
Bahçeli’nin karşı çıktığı “federasyon” ve hele de “bölünme” gibi başka senaryolar da var ki bunlara ben de karşıyım. Ama zaten devletin gündeminde böyle bir şey yok. Korucu sisteminin ise birden kaldırılması yerine reforme ve disipline edilmesinden yanayım.
MHP liderinin tepki gösterdiği bir diğer konu olan “PKK affı”na gelince … Af demeyelim, ama daha kapsamlı bir “eve dönüş” sağlanmadan akan kan nasıl duracak, Sayın Bahçeli biliyorsa lütfen bize anlatsın.
Yazan: Mustafa Akyol Tarih: May 18, 2009 3:24 PM




Sayın AKYOL,
Fikirleriniz konusunda yorum yapmadan 8. paragraftaki ("Ya da farklı bir soru soralım: Bulgaristan devleti, kendi vatandaşı olan Bulgar Türkleri’nin Türkçe kullanma ve öğrenme haklarını elinden asla, Sayın Bahçeli buna nasıl tepki gösterecek? “Bulgaristan’ın üniter yapısı” ve “bölünmez bütünlüğü” adına oradaki Türk kimliğinin bastırılmasına alkış mı tutacak?)"Bulgar Türkleri" olarak belirttiğiniz toplumun yani bizlerin "Bulgaristan'da yaşayan Türkler" olarak düzeltmeniz durumunda tarih ve kavramlar konusunda bilgisizliğiniz olarak değil de imla hatası olarak yazı hanenize ekleyebiliyor olacağız.
lütfen bu konuda gerekli duyarlılığı gösterin, çünkü biz Bulgar Türkü olmamak için yeterince mücadele ettik. Biraz daha saygı sadece...
Yazan: Ferdin Tarih: May 18, 2009 4:36 PM
Akan kan nasıl duracak?
12 eylülde nasıl da durmuştu ama bir günde? Üstelik o zaman öyle bir bölgede, öyle ıssız yollarda patlayan mayınlar da değildi sorun. Her şehirde, her üniversitede herkesin elinde bıçak vardı. Herkesin.
Bir anda nasıl da durmuştu değil mi?
Akan kanı durdurmanın yolu o zaman darbeydi demekki. Onu bekliyormuş demekki akan kan. Şimdi akan kanın istediği ne bizden? Daha fazla demokrasi mi istiyor akan kan? O kan akıtıcıların demokrasi istediğini mi sanıyoruz şimdi de? Sahi 12 eylülden önce ne istiyorlardı? Nedir yani parola, "ne kadar kan o kadar demokrasi" mi?
Bu kan akıtıcılar acaba gerçekten kürt halkının sosyal haklarını mı istiyorlar bizden. Yani versek duracak mı bu? Verilmesi gereken hakların verilmesi için ille de kan mı dökülmesi lazımdı ki biz; "yeterince kan döküldü artık haklarını verelim bunların" diyelim?
Sahi bizim neden bir kıbrıs meselemiz vardı? Neden çıkartma yapılmıştı oraya? Akan kan vardı değil mi yine? Bir barış harekatıyla sürmüştük merhemi.
Korede de kan akıtmıştık hatırlarsanız. Akıtılan yerde ağaçlar bitti mi acaba? Gübre olsun diye akıtmıştık o kanları diye düşündüm bir an. Tövbe.
Sahiden, kürtçe eğitim için, belediye başkanının kürtçe nutuk atabilmesi için mi döküldü o kanlar? Bu mu yani bütün mesele? Yani gerçekten buysa istedikleri;
Verelim gitsin ayol.
Yazan: ilhank Tarih: May 18, 2009 4:59 PM
EVT YORUMLARI OKUYUNCA HER ZAMAN GÖRÜLDÜĞÜ GİBİ İŞ YİNE DÖNÜP DOLAŞIP DÖKÜLEN KANLARA GELDİ...DÖKÜLEN KANLARA NE OLACAKTI?TABİİ Kİ BU SİLAHLI MÜCADELEDE ŞEHİT DÜŞEN, HAYATINI KAYBEDEN GENCECİK İNSANLARIMIZI RAHMETLE ANIYORUZ.VE BUNUNLA BERABER ŞU KURALI HATIRLAMAKTA FAYDA VAR DİYE DÜŞÜNÜYORUM: SAVAŞLARDA BİLE AMAÇ BARIŞI SAĞLAMAKTIR...ÇATIŞMALARDA ÖLEN İNSANLARI İÇİN DEVLETLER KAN DAVASI GÜTSELERDİ BU DÜNYA ÜZERİNDE BİR GÜN RAHAT YAŞAYABİLİR MİYDİK ? KAN DAVASI GÜTMEK BİR CAHİLİYYE DEVRİ ADETİ DEĞİL MİYDİ? BİR DE KÜRT MESELESİ DENDİĞİNDE KÜRT SORUN YOKTUR OLAY DIŞ GÜÇLERİN PLANIDIR GÖRÜŞLERİ ÇOK YAYGIN TEDAVÜLDE...TABİİ CANIM TÜRBAN MESELESİ İRAN VE ARAPLARIN KIŞKIRTMASI..KÜRT MESELESİ AB VE ABD NİN:) NE KADAR ÇOK KIŞKIRAN BİR TOPLUMMUŞUZ...MUSTAFA BEYİN DE ÇOK İSABETLE SÖYLEDİĞİ GİBİ BENCE MESELENİN ÖZÜ TC DE KİMLİKLERİN GEREK DİNİ GEREKSE ETNİK OLARAK KURULUŞ DÖNEMİNDE BASTIRILMASI VE KENDİLERİNİ ÖZGÜRCE KAMUSAL ALANDA İFADE ŞANSI, HAYAT HAKKI VERİLMEMESİDİR...TABİİ DI GÜÇLER ZEMİNİ GÖRÜP BİR KÜRT DEVLETİ KURULMASINA KENDİ ÇIKARLARINI BAĞLIYOR OLABİLİRLER...( Kİ BU ZEMİNİ OLUŞTURAN BİZİZ.)PEKİ BU SENİN KARDEŞİM DEDİĞİN KÜRTLERİN DİLLERİNİ YASAKLAMANI GEREKTİRİR Mi?ONA ÜVEY EVLAT MUAMELESİ YAPMANI HAKLI KILAR MI?DIŞ GÜÇLERİN BİR PLANI VARSA SENİN DAHA İYİ PLANIN OLSUN Dİ Mİ? AMA BİR SÖZÜM DE SAYIN BAHÇELİYE İHANET PARANOYALARINDAN SONRA KARDEŞLİK HUKUKU DEMESİ GÜZEL BİR BAŞLANGIÇ OLABİLİR DİYE UMUTLANMAK İSTİYOR İNSAN? AMA KÜRSÜDE HAYKIRAN BAĞIRIP ÇAĞITAN BİR LİDERDEN GELECEK EN RADİKAL ÇÖZÜM ÖNERİSİ SAVAŞA DEVAM BEYLER OLUCAKTIR BU GİDİŞLE...KARDEŞLİK HUKUKUNU YENİDEN TESİS ETMEK YERİNE ...
Yazan: Anonymous Tarih: May 18, 2009 8:41 PM
BİRAZ SESSİZLİK LÜTFEN!...KONUŞMA DEĞİL, ÇÖZÜM İÇİN BİRAZ SUSMAK!..
PKK’DAN BEKLENEN!
Eylemsizlik Kararına Uyulması!.. Silahların Gömülmesi!..
Silahlı Kadroların Sınırların Dışına Çıkarılması!..
Kürt Konferansında Alınacak Karara Uyulması!..
Kadroları Şiddete Yönelik Propagandalardan Vazgeçilmesi!..
Demokratik Sürece Katkı Sağlanması!
PKK ve siyasi uzantıları tarafından son dönemde "Silahlar sussun. PKK artık eski PKK değil. Ayrılmak istemiyoruz. Federasyon istemiyoruz. Üniter devlet yapısını bozmayan bir çözümden yanayız!” deniliyor. Bu söylenenlerin ne kadar gerçekçi ve sorunların çözümü için atılmış adımlar olduğunu sorgulamakta yarar var diye düşünüyorum.
Her şeyden önce Murat Karayılan’ın sözlerinin “yeni”, “çözüm için ümit verici” bir şey olmadığını söylemek istiyorum. Zira, PKK’nın aldığı pozisyonları haddinden fazla önemsemenin, ortada hiçbir “somut” adım, hatta vaat bile yokken “PKK üstüne düşeni yaptı ya da yapmaya hazır, şimdi sıra devlette” demenin tam da çözümü sabote ettiğini düşünüyorum.
PKK’nın ve siyasi uzantılarının silahları susmasına yönelik söylemlerinin kamuoyunda yankı bulduğu ve herkesin bir şeyler söylediği bir dönemde, PKK’da bu söylemlerle uyuşmayan o kadar çok gelişme yaşanıyor ki, Karayılan’ın “silahlar sussun” sözleri havada kalıyor. Aslında bu cümle Karayılan’a has değil. PKK ve ona yakın çevreler stratejilerini yıllardır bu önerme üzerine oturturlar. İlkin, sanki çatışmanın öznesi silahların bizzat kendisiymiş gibi “silahlar sussun” demenin anlamsızlığını vurgulamak şart. Ardından, her “silahlar sussun” çağrısının peşinden çok gürültülü bir PKK (veya onun taşeron örgütlerinden birinin) eyleminin patlak vermesi, bu cümlenin içini iyice boşaltmış durumda.
“Silahlar sussun” diyenlerin ne kadar samimi olduklarını göstermek için önce kendi silahlarını susturmaları gerekir. Peki son altı aylık süreçte yaşananlara bakıldığında gerçekten bu söylem inandırıcı mı? İşte size PKK’nın “silahların susması ve silah bırakılması” ile ilgili söylemlerini havada bırakan “çözümsüzlük” örneklerinden sadece birkaçı…
Hatırlayacağınız üzere, PKK, 1 Haziran’a kadar “eylemsizlik” kararı alındığını duyurmuştu. Peki, hakikaten eylemsizlik kararına uyuldu mu? Hayır. Her gün asker-sivillere yönelik “mayınlama” eylemleri başta olmak üzere, terör eylemleri devam ediyor. Hatta, bu eylemleri gerçekleştirenler bizzat örgüt yöneticileri tarafından teşvik ediliyorlar. Kamuoyuna “mayınlama eylemini tasvip etmiyoruz” diyenler, arkalarını dönüp örgüt kadrolarına tam aksini söylüyorlar ve gençleri dağlara çağırmaktan geri durmuyorlar.
PKK, ABD, Avrupa Birliği, Iraklı Kürtler ve Türkiye’deki Kürt aydın-siyasetçilerin “Şiddet eylemlerine son verilmesi ve silah bırakılması” çağrılarına kulak tıkarken, “ateşkes”, “barış”, “silahların susması” gibi söylemlerinin ciddiye alınmamasından rahatsızlık duyuyor. Hatta, silahların susmasından bahsedildiği bir dönemde, silahlı kadroların başındaki kişi, yeteri kadar eylem gerçekleştiremediği gerekçesiyle görevden alınıyor ve yerine “şahin” olarak bilinen bir kişiyi getiriliyor.
Başka bir çözümsüzlük örneği daha… Iraklı Kürtlerin öncülüğünde, bütün Kürt örgütlerin katılımıyla bir “Kürt konferansı” düzenlenerek, sorunun çözümüne katkı sağlamak amacıyla bir girişim başlatıldı. Bu konferansta, PKK’nın “ön koşulsuz silah bırakması” konusu dahil, neler yapılabileceği konuşulacaktı. Ancak “silah bırakma” lafını duyar duymaz PKK yöneticileri, bu konferansa katılmayacaklarını, alınacak hiçbir kararı tanımayacaklarını, konferansa katılacak Kürtlerin de “düşman” olduklarını ilan ederek, samimiyetlerini bir nebze ortaya koymuş oldular.
Bir kere daha dikkat çekmek istiyorum; dağda silahlı insanlar dolaştıkça silahlar susamaz; hiçbir ülkenin güvenlik gücü de, dağda kafileler halinde silahlı adamların dolaşmasına göz yumamaz. İnanıyorum ki, PKK yöneticileri, bu defa bölgedeki ve Türkiye’deki gelişmeleri doğru okuyabilecekler ve demokrasinin önünü tıkamaktan vazgeçecekler. Türkiye’nin bütün sorunlarını, kendi iç dinamikleriyle çözme kabiliyeti vardır.
Çözüm için reçete: PKK, biran önce silahlı kadrolarını Türkiye sınırları dışına çekmelidir. Gerçek anlamda eylemsizlik süreci başlatmalı ve örgüt kadrolarına yönelik olarak silahsızlanma ile ilgili çalışmalarını süratle uygulamaya koymalıdır. Bunun için de PKK yöneticileri, yayın organları ve örgüt sorumluları aracılığıyla, silahlı kadrolara yönelik “kahramanlık ve şiddet” propagandası yapmaktan, gençleri dağlara çağırmaktan vazgeçip, barışın herkesin yararına olacağını, silahla sorunların çözümünün mümkün olamayacağını uygun lisanla kadrolara anlatmalıdır. Biliyorum, PKK’nın silahtan arınması o kadar kolay değil, ama imkânsız da değil.
Son sözüm, her gün gazete köşelerinde para için yazanlara, televizyon ekranlarında ahkâm kesenlere…Eğer şimdiye kadar sizin söyledikleriniz olsaydı, sorun biterdi. Sizce de artık biraz susmak ve gelişmelerin biraz olsun kendiliğinden gelişmesine izin vermek gerekmiyor mu? Herkes her şeyi bildiğini zannederek konuşursa, sorunun çözümüne yönelik hiçbir hayırlı gelişme yaşanamaz. Atalarımızın “söz gümüş ise, sükut altındır”, “Sükut ikrardandır” sözlerini, bugün hem PKK’nın başındakilere, hem de Türkiye’de her gün medya aracılığıyla hiç durmadan konuşan, konuştukça sorunun çözümüne yönelik gelişmelerin önünü tıkayan, süreci baltalayan ve rant peşinde konuşanlara hatırlatmakta yarar görüyorum. 30 yıldır konuşanlar, artık sessiz kalmanın, susmanın sorunun çözümüne daha büyük katkı sağlayacağını görmeliler. Her gün “PKK, Kürt Sorunu, Güneydoğu Sorunu” dediğiniz noktada, aslında çözümün önünü tıkamış oluyorsunuz.
Unutmayınız ki, bu ülkede terör nedeniyle yaşanan acılar çok, ama çok büyük ve de çok taze!.. Lütfen biraz sessizlik!.. Lütfen sükut içinde bekleyin. Çok konuşarak, tartışarak sorunlar çözülmez, aksine içinden çıkılmaz bir durum alabilir. Eğer Karayılan, bir yandan “silahlar sussun” diye tekrarlayıp, diğer yandan da “her türlü savaş durumuna hazırız” diye tehdit etmek, medyanın gazına gelip konuşmak yerine kendilerinden beklenen makul ve mantıklı adımları süratle atarsa, diğer taraftan da vatandaşların kafasını karıştırıp, meşgul etmekten, karamsarlığa itecek başka bir işe yaramayan konuşmalarıyla ve yazılarıyla gündem yaratmaya çalışanlar, biraz susup, çözümü uzmanlara bırakırlarsa, eminim çok daha olumlu gelişmeler yaşanacaktır.
Artık türbinlere oynamaktan vazgeçip, maça konsantre olmak, 90 dakikanın sonunda, uzatmalara ve penaltılara gitmeden, (kaybedecek zaman kalmamıştır) Türkiye’nin üniter, demokratik, laik ve sosyal hukuk devleti yapısına katkı sağlayan bir çözüm demokratik süreç içerisinde mutlaka ortaya konulmalıdır. Aksi durumda, herkes kaybedecektir… Emperyalizmin kışkırtmalarına rağmen, bugüne kadar “birlikte yaşama iradesi”ni kaybetmeyen Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları, ülkenin iç dinamikleriyle bu sorunu çözebilecek güce ve kabiliyete sahip olduğuna inanıyor. Öyleyse, biraz sessizlik lütfen!..
Nail Amudi
nailamudi@yahoo.com
Yazan: nail amudi Tarih: May 19, 2009 1:12 PM
Şu anki hümetin ve onun uzantısı olan sayın gülün dış politika konusunda ne kadar başarısız olduklarını biliyoruz.avrupa birliği,kıbrıs meselesi,filistin israil barışı gibi konularda hükümet sınıfta kalmıştır ve ülke hala dış ve iç politika olarak acemice yönetilmektedir.Şimdi kürt sorunuyla ilgili genel olrak şunu soruyorum?ülkedeki lazlar veya aleviler neden ellerine silah alıp dağa çıkmıyorlar?neden herhangi bir laz polis veya asker öldürmüyor,neden bu türk milletini oluşturan halklar bölücülük yapmıyorda,ülkenin belli bir bölümünde yaşayan(hepsini nitelemiyorum)insanlar neden askere ve polise silah sıkıyorlar.brileri cevap lasın bu surumu lütfen.ülkede kürt sorunu diye bir şey yoktur.bunlar abd,rus,ermeni,yunan uşaklarının osmanlının yeniden kurulup büyük türk birliğinden korkan adilerin uydurmasır.bu ülkede kürt cumhurbaşkanı yokmu,bu ülkede kürt asker,polis,öğretmen,doktor yokmu?ee sorun nerede ibadetinimi yapamıyor,dilinimi konuşamıyor bırakın bu palavralarıbirileri abd nin emriyle alt kimlik üst kimlik ayrımcılığıyla halkın beynine yerleştirme başladı.sayın gülde bunun devamını getiriyor.kısacası psikolojik harp yaparak kuzey ırakta artık bir kürt devletinin kurulduğunu beynimize kazıyan ıraktan dönerken uçak ta basın açıklaması yapan sayın gül deyilmiydi.Sayın gül artık ermeni sorununuda eline yüzüne bulaştırdığı veya abdnin emri üzerinene yaptığı açıklamalardan sonra birde kürt sorununu çıkardı.sayın gülede sormadan geçemiyeceğim bunca şehit annesinin ,bunca şehit çocuklarının ve eşlerinin sorunlarını kim çözecek....allah rızası için isyanımı anlayın hiç kimsenin bu ülkede ne lazla,ne kürtle,ne türkle sorunu yok bizler devlete ve bu milletin ekmeğini yiyip hainlik yapan itlerle sorunumuz var.ülkemize ve milletimize sahip çıkalım.deyilse unutmayınki kürtü olsun lazı olsun,türkü olsun hepimizi parça parça yapıp abd uşağı olur ve hersabahda kilise çanlarıyla uyanırız.buyrun örneği ırak.......
Yazan: mehmet Tarih: May 22, 2009 1:39 AM
PKK’SIZ “YENİ BÖLGE DÜZENİ”!..
Kandil’den örgütü yönetmeye çalışan Murat Karayılan’ın, Hasan Cemal’e verdiği mülakatta yeni bir şey söylemediği, örgütün gerçek anlamda silah bırakıp, demokrasi sürecine katkı sağlamaya yönelik umut verici bir açılım yapmadığı yönündeki düşüncemde ısrarlıyım.
Karayılan mülakatını abartarak önemseyenler, aslında PKK’yı, kendi başına hareket yeteneği olmayan, onun bunun kullandığı bir güç (nesne) olarak sunuyorlar. Onlara göre PKK’lıların “artık değiştik, makul bir noktaya geldik” demeleri yeterli. Benim gibi düşünenlerse, PKK’nın bunun çok ötesine gitmesini, çözüm konusunda samimi olduklarını Türk kamuoyuna kanıtlayacak somut adımlar atmasını bekliyor.
Bundan önceki üç yazımda da vurguladığım üzere, burada kilit adım PKK’nın “kayıtsız şartsız silah bırakması”dır. Bunun hemen gerçekleşmesinin mümkün olmadığı ortada, ancak Karayılan, gidişlerinin bu yöne doğru olduğunu açık bir şekilde gösterecek bazı mesajlar verebilirdi. Bunu yapmadığı gibi, her an en şiddetli şekliyle çatışmaların yeniden başlayabileceğini ve buna hazır olduklarını söyledi. Örgütün yayın organlarına bakıldığında da, Karayılan’ın açıklamalarına paralel şantaj ve tehdidin devam ettiği görülüyor. Ama PKK, böyle yapmakla da çok önemli bir fırsatı tepmiş oluyor. Eğer Karayılan bir yandan “silahlar sussun” diye tekrarlayıp diğer yandan “her türlü savaş durumuna hazırız” diye tehdit etmek yerine bazı somut vaatler dile getirmiş olsaydı, Türkiye ileriye daha umutla bakabilirdi. PKK bunu yapabilir ve yapmalıdır.
Neyse, ben asıl bugün bir iki kilit sorunun cevabını irdelemek istiyorum.
Bunlardan birincisi; “Kürt sorunu çözülecek mi?” Kürtler arasındaki ayrılıkçı eğilimlerin bütünüyle ortadan kaldırılmasının bir yolu yok. Etnik milliyetçilik modern dünyanın gerçeklerinden biri çünkü. Ama Kürtlerin çoğunun bu eğilimde olmadığı, ortak kültürün ve tarihin getirdiği kardeşlik bağını yeniden güçlendirmenin mümkün olduğu da bir gerçek. Dolayısıyla, kardeşlik duygusunun ve birlikte yaşama iradesinin süreç sonunda galip geleceğini ümit ediyorum. Ama yaraların kolayca kabuk bağlayacağını düşünmek de safdillik olur. Uzunca bir yara sarma dönemi bekliyor olacak süreç sonrasında bizleri.
İkinci soru: “Peki PKK tasfiye edilecek mi?” PKK’nın tasfiyesinin kısa zamanda gerçekleşmesini beklemek doğru olmasa da, Türkiye’nin geleceğinde bu örgütün yerinin olmadığı anlaşılıyor.
PKK’nın varlığı bir yönüyle uluslararası dengelerin gereğiydi veya Türkiye’nin o dengeler içinde oynadığı rolün. Bu bakımdan PKK’nın tasfiyesini Türkiye’nin bu bölgede üstlenmesi beklenen yeni rolle ilgili olarak, en başta da “petrol ve doğalgaz terminali” rolü açısından düşünmek gerekir.
Hatırlarsanız, Batı dünyası için PKK’nın tasfiyesi ihtiyacı ilk olarak Bakü-Ceyhan boru hattının inşası sürecinde gündeme gelmişti. Örgütün eylem alanı boru hattının güzergâhıyla çakıştığı için, enerji koridorunun güvenliği konusu PKK’yı Kuzey Irak denklemi içine hapseden süreci başlatmış oldu.
Bugünkü konjonktürde de PKK’nın tasfiyesi ve hatta Kürt meselesinin hal yoluna girmesi, Türkiye’nin bu bölgede kendisinden beklenen rolü oynayabilmesi için gerekli görülüyor. Washington’daki yeni yönetimin Türkiye’nin jeopolitik değerini güçlü vurgularla gündeme getirmesi, bu çerçevede Obama’nın kıta dışında ilk ülke ziyareti için Türkiye’yi seçmesi bir şeylerin habercisi diye düşünüyorum. Washington’un bu dönemde Ankara’ya daha önce olmadığı kadar ihtiyacı var. Bunun için hem PKK’nın Türkiye için bir ayak bağı olmaktan çıkması arzu ediliyor, hem de Irak’ta bir denge kurulmaya çalışılırken PKK’nın bu dengeye müdahil olmasının yolu kapansın isteniyor.
Son cümle… Yeni bir “bölge düzeni” oluşuyor. Ama unutulmamalı ki, o düzenin sürdürülebilir olması Türkiye’ye bağlıdır. Dolayısıyla burada Türkiye’yi rahatsız edecek bir yapının mevcudiyetine izin verileceği düşünülemez. PKK, halihazırda homojen bir yapıda ve tek bir gücün kontrolünde olmadığı için, daha da önemlisi Kürt ayrılıkçı hareketinin toplumsal tabanı da mevcut olduğu için terör örgütünü bir hamlede tasfiye etmenin imkanı yok. Ancak yeni bölge düzeninde de PKK’ya yer olmadığı çok açık.
Nail Amudi
nailamudi@yahoo.com
Yazan: nail amudi Tarih: May 22, 2009 4:00 PM
Buyrun işte son olarak İstanbul'un göbeğinde de olanlar!..
Birkaç tane yüzleri maskeli fırlatma, ellerine tutuşturulan molotof kokteylleri ile dehşet saçıyor!..
İplerini tutanların bellettiği gibi, ağızlarından köpükler saça saça «Apo» sloganları atıyorlar...
Vandallığı, TV ekranında seyrederken donup kalıyoruz..
Hedeflerinde, İstanbul'un yaşama derdindeki sıradan vatandaşları var.. Onların canlarına, mallarına saldırılışı seyrediyoruz..
O an orada olmadığımıza da şükrediyoruz, oradaki insanların canlarını kurtarmalarına da!..
Ve aklımıza o «klişe» sözcük geliyor, «Nerede bu devlet!?» diye kendi kendimize söyleniyoruz...
Devlet orada!..
Polis, iki büklüm, savunma halinde, eylemcinin karşısında, sabırla köpek sürüsünün dağılmasını bekliyor...
Arada bir su fışkırtıp, çöp bidonundan kurulmuş barikatları dağıtmaya çalışarak!..
Ne yapsın?!.
Gereğini yapsa, başına gelmeyen kalmıyor, önce basın polisi de ardından sıra ile Vali'ye kadar bütün sorumluları da lince tabi tutuyor...
Öylece bekliyor, görüntü veriyor!..
Bu nasıl bir iş?!
Bu noktada şunu da belirtelim..
Bir süredir afişe olan bir durum var, terör çeteleri matbuat içerisinde bir hayli ilginç ilişkiler geliştirmiştir.. Sızmalar, köşe tutmalar bir yana, şöyle de bir durum var...
İstanbul'da bu çetelerin eylemleri, başlangıç aşamasından itibaren TV ekranlarına yansıyor... Sanki eyleme TV kameraları ile birlikte gidiliyor.. Polis müdahalesi sonradan ortaya çıkıyor.. Yani eylem başlıyor, eşkıya yapacağını yapıyor, tabii olayın duyulup polisin gelmesi birkaç dakika da olsa arkadan geliyor.. Ama görüntülerde bir eksik yok, TV kamerası olaya polisten önce gelemeyeceğine göre, olayın öncesinde haberdar ediliyor!..
Haber için her şey mübah da!..
Düşmanla işbirliği?!.
Tabii aynı safta değilsen, mübah değil..
Eşkıyanın dehşeti taşıdığı bu şehir faaliyetlerini, adım adım kameraya tespit edip, ekranda yaya yaya vermenin sonuçlarına bakalım... Bu haberler sonucu terörist zarar mı görüyor, yapacağı işten utanç-pişmanlık mı duyuyor?!.. Yoksa «işinin» yansıtılması onu memnun edip daha da azmanlaşmasına, propagandasını yapmasına mı yardımcı oluyor...
Haberlerin maksadı ne, topluma yansıttığı sonuç ne, eşkıyaya sağladığı prim ne?!. Teröristin «kraliçesi» kadının «PKK bizim sigortamızdır!» demesine neyin mesnet oluşturduğunu, eşkıyanın bu görüntülerle AB dehlizlerinde lobiler yaptığını da hatırlayınız!.
Kurtarılmış bölgeler!..
Bir başka kadının o meş'um «sınır çizdik» lafının da çok bilinçli söylendiğini biliniz.. Üstelik bu sınırlara, Türkiye'nin büyük şehirlerinde kantonlar yarattıkları inancını ekleyerek bakınız!..
İstanbul'da olana bakın...
Yirmibeş otuz, 15-16 yaşında serseri ile sokakların altı üstüne getiriliyor... Cadde molotoflarla yakılıyor.. Çöpler yollara atılıp yakılıyor, biri köprüye asılan ve üzerinde Atatürk portresi bulunan 19 Mayıs kutlama afişine bıçakla saldırıyor!.. Yoldan geçen araçlar zar zor kaçarak yakılmaktan kurtulmaya çalışıyor!..
Kimdir bunlar, nerede barınırlar, anaları danaları nedir belli olmaz mı?!
Bellidir de, ne anası ne babası!!?
Onların da işin içerisinde olmadığını kim söylüyor!!? Bu çetenin yaptıklarına karşılık kafalar kuma gömüldükce, meskenleri Cudi'den taşıp şehirlere rahatlıkla yayılmıştır!..
Hatırlayınız, geçtiğimiz hafta gene TV ekranlarında iki «kaçak bina yıkımı» haberlerini izlemiştik.. Hani şu ekranlara «garibanın binasını yıktılar, bir güzel de dövüp gaz attılar» teraneleri ile yansıyan haberler ve çerçevesindeki olaylar..
Açık seçik söylüyorum, Başakşehir Bayramtepe olayının ardında PKK'nın yarattığı mahaller ve buralara iskan ettiği, eylemler sırasında sokağa sürdüğü militanlar vardır.. Bu bölgelerde eşkıyanın kurtarılmış bölge politikaları işletilmektedir!..
PKK'nın cezaevinden çıkarıp siyasete sürdüğü tipler bu mekanların yıldızları, liderleridir..
Kentlerin etrafı, bu şekilde sarılmıştır!..
Eşkıya, işte ihtiyaç olunca burada çıkardığı bindirilmiş kıtaları sokaklara sürüyor!..
Sorun, eşkıya sorunudur vesselam!..
Yazan: ancazin Tarih: May 23, 2009 10:53 PM
Kedimizi kandırmayalım. Terror pays.
Bu gün , Mustafa Bey ile program yapan Cumhuriyet'ten Ergenekoncu magada dahi "Kürtlerin insannhakları" diyorsa bu sadece bir kısım Kürtlerin şiddeti bir hak arama yöntemi olrak benimsemesinin sonucudur.
Kuzey Irlanda meselesi de IRA terörü sayesinde çözülmüştür.
Mustafa Bey veya diğer liberal aydınblar bir sabah uyanıp "yaw biz bu Kürtlerin kimliklerini
reddetmişiz. Geçmişteki asimilasyon politikaları yanlıştı. Bu demöokraside kabul edilemezdir. Vicdanımız sızlayor" demediler.
Temrün yarattığı tartışma bir meşruiyet yarattı.
Bu gün Kürt Meselesi konusunda bu "analyışı" sergileyebilen Ergenekoncu maganda, fütursuzca onun tabiri ile "sıkmabaşlar" için daha fazla devlet baskısı talep edebiliyorsa, ve Mevta " bu masalşarda namaz kılınması değil bale yapılmasını istiyoruz. bu ülkede bizim istemediğimiz şey olmaz" diyebiliyor ise bunun tek sebebi vardır: MÜSLÜMAN SİLAHA SARILMADI.
Demek ki insanlar için kavmiyeti haskları hassasiyeti inancvından çok daha kuvvetli bir güdü imiş.
O zaman kimse ortaya çıkıp cihad nutulkarı atmasın. Bu ülkede şinsanlar kaçak yapısı yıukılıyor diye. rant makinalarına çomak sokuluyor diye, çiftleşme ve ayyaş olma özgürlükleri azalabilir diye ayaklanır ama kimse kutsallarına saldırılıyor diye aytaklanmaz.
Eregenekoncu-laikçi saldırganları cesaretlendiren de budur. İstediğniz kadar laf salatası üretirsiniz, edebiyat ile akademik, stratejik lşisanla. Bu söylediğm bilimsel izahtır. Fen bilmleri.
Bu hareket artık bir hak aramak veya demokratizasyonla alakalı değildir. Çıkış sebepleri bunlar olsa dahi. Bu bir endüstridir artık. . Ergenekon 'da ortaya çıkan bu endüstriden geçinen her iki gayrimeşru entite için de (Ergenekon_PKK) "çözüm" ün kirli kelime olduğunu gösteriyor.
Yazan: I.B. ziyaretçi Tarih: May 24, 2009 2:07 PM
Mustafa Bey (ya da Sayın Akyol), bir ülkede beraber yaşanacaksa herkes aynı dili bilmelidir, o dilde konuşabilmelidir. Başka dil de bilsin kimseye mahsuru yok ama eğitimin o başka dilde yapılması demek başka bir dilde konuşan bir grup yaratmak demektir. Zaten sokakta Kürtçe ya da başka dil konuşana kimsenin bir şey dediği yok. O zaman devletimizin adını da sorguya çıkaralım: Neden Türkiye Cumhuriyeti? Sadece Türkler mi yaşıyor bu devlette? İş tabiki bu boyuta gelecek birgün böyle giderse. Gelmemiş de denemez zaten. Evet, neden Türkiye Cumhuriyeti? Cumhuriyeti geçtim neden Türkiye? Osmanlı öyle demiyordu, biz neden öyle dedik? Bakın, bu devletin kuruluşunda hatta kuruluşunun da öncesinde bizim bir meclisimiz vardı. Devleti bu meclis kurdu. Adı da dili de her şeyi de burda alınan kararların sonucudur; meselenin sonunda kana bağlanmasının da bir nevi sebebidir çünkü bu meclis milli iradeyi temsil etmektedir. Bunlar o gün de söylendi ve bu söylenenlere, özellikle de o, şimdi esas olarak tartışılan "milli" kelimesine, doğudan gelen, doğu halkının seçtiği mebusların ne kadarı karşı çıktı Allah aşkına? Adam mı kayırıldı mebus seçimlerinde, yoksa Kürtler daha Kürt olduklarını mı bilmiyorlardı? Neden ta o zaman adının Türkiye olmasından, dilinin Türkçe olmasından yakınmadılar? O zamanın yeni oluşmuş Kürt milliyetçileri İngilizlerin cemiyetlerinde fink atarken neden doğunun halkı bu insanları göndermedi meclise? Biz bu toprakları Bizans'tan aldık, Kürtlerden değil. Nasıllığı tarihsel olarak meçhul bir gelişimdir Kürtlük; Fars, Arap, Türk, Rum topraklarında gelişmiş bir kültürdür. Bunu aşağılama amaçlı söylemiyorum, böyle bir şeye asla müsade de etmem ama bakınız Kürt tarihi hakkında oturmuş bir teori bile mevcut değilidr. Avrupa'nın yazdığı tarihe göre bile bir Kürt devleti olmamıştır; Kürdistan Kürtlerin yaşadığı coğrafyanın adıdır sadece; en fazla bir eyalet adı olabilmiştir.
İtirazlarınız varsa bunlara olmalıdır başka türlü açıklanamaz dedikleriniz.
Recep Tayyip Erdoğan Kürtlere milli haklarını vermiyor; Batının dürtmesiyle oluşturulmuş Kürt milliyetçiliği kavramının bizzat temellerini atmaya çalışıyor. Bunu kurmaylarından olduğu Diyarbakır merkezli BOP için mi yoksa hayallerindeki başka şeyler için mi yapıyor bilemiyorum. Ha, aklıma gelmişken, bu Batının oluşturmaya çalıştığını düşündüğüm şey de bizim doğu halkımızın halk olarak katılımıyla oluşmuş bir şey de değil, hepsini kandıramamışlar. Artık devlet eliyle yapılması mecbur hale gelmiş bir şeylerin. BOP adamları da başta olduğu zaman pek de zor olmaz her halde. Ayrıca demokrasi, halkın iradesi diye bas bas bağıran Erdoğan'ın oraya getiren %47 yani çoğunluğun değil azınlığın iradesi. O %47 de tartışılır da burası yeri değil.
Bulgaristan'da yaşayan Türklerle Türkiye'de yaşayan Kürtlerin durumları elbette çok farklı, nasıl aynı kefeye koyduğunuzu hiç anlayamadım doğrusu. Dediğim gibi doğu halkı hariç tutulmadı kurucu meclisten, Büyük Millet Meclisi'nden, bilmem anlatabiliyor muyum? Şimdilerdekinden daha şerefli bir demokrasiydi o zamanlardaki.
Kürt sorunu, Kürt sorunu! Sorun ne? Kim, neyi, nerden istiyor? Neyi, kime, kimin verme hakkı var? Talep mi var? Gider meclise; hükumete değil, karar verme yetisi ellerinden alınmış, kimin nesi olduğu, oraya nasıl geldiği "belli" olmayan, halkın, tanımak şöyle dursun adlarını bile bilmediği kişilerin eline değil.
Yazan: Ufuk İlgen Tarih: May 31, 2009 12:54 PM
Arkadaşlar ben memleketimizde kürt sorununuun çözümünün mhp yi zayıflatacağanı düşünüyorum.o nedenle bu konunun türkiye nin gündeminde kalmasından çok memnun oluyor.çünkü mhp nin tek argümanı milliyetçilik.bir bakıyorsunuz imf ye karşı duruşuyla hetkesi şaşırtıyor.aynı lider türk telekom un özelleştirilmesi arefesinde 16 sayfa olan niyet mektubunda ttk mun özelleştirilmesine imza atmış ama farkında değil.-ben imza attığımda böyle bir niyet yok diyebiliyor.kürt sorunu da öyle memleketimizde bu sorun kaldığı sürece mhp ye malzeme oluyor. düşüncelerim kısaca budur.selamlar.
Yazan: mehmet öksüz Tarih: June 4, 2009 1:57 PM
mehmet köksüz yurttaşlığım , yanlış düşünüyorsun. MHP önümüzdeki on yıl hükümet ortağı bile olamayacak bir siyasal örgütlenmedir bugün aşikardır ki mhp , chp gibi sistemin sağ bacağıdır ancak bugün o sistem çökertilmekte olduğundan ve bu çöküşte mutabık kalındığından mhp kontorlsüz bırakılmayacak kadar Devlet'e ! emanettir. Rahat ol yurttaşlık
Yazan: ancazin Tarih: June 5, 2009 12:08 AM
- Obama'nın müslüman devletlere kur yapması, Türkiye'yi yerlere göklere sığdıramaması
- Erdoğan'ın dilinden düşmeyen dünya barışı adına Amerika ile olan sıcak mı sıcak ilişkileri, çekinmeden açıkladığı projeleri
- Türkiye'de AKP destekçilerinin sistemli, azımsanamayacak bölümünü oluşturan Gülen cemaati
- Gülen'in meşhur dinler arası faaliyetleri, Hristiyanlarla arayı bozmama uğraşları
- Hiçbir zaman dillerden düşmeyen, Ortadoğu'daki sürekli savaş hali ve müdahale gerekliliği fikri
- Pek gündeme gelmeyen, bölgeye dair garip Yahudi inançları
- İran ve Rusya'nın karşıt tavırları; dikkatinizi çekerim İran dünyadaki şeriatle yönetilen nadir devletlerden yani İran bizim gibi değil; müslüman bir devlet.
Bunlardan başka bizim doğu sınırımızla ilgili artık uluslararası hale gelmiş meseleler...
Bunları beraber düşününce - tabi biraz daha ayrıntılarıyla - akılda çok fazla senaryo canlanmıyor sanırım. Kürt sorunu elbette gündemde kalmalı.
Çok mu spekülatif düşünüyorum, ya da yeterince öyle değil miyim?
Yazan: Ufuk İlgen Tarih: June 5, 2009 11:03 AM
"Şu anki hümetin ve onun uzantısı olan sayın gülün dış politika konusunda ne kadar başarısız olduklarını biliyoruz.avrupa birliği,kıbrıs meselesi,filistin israil barışı gibi konularda hükümet sınıfta kalmıştır ve ülke hala dış ve iç politika olarak acemice yönetilmektedir.Şimdi kürt sorunuyla ilgili genel olrak şunu soruyorum?ülkedeki lazlar veya aleviler neden ellerine silah alıp dağa çıkmıyorlar?neden herhangi bir laz polis veya asker öldürmüyor,neden bu türk milletini oluşturan halklar bölücülük yapmıyorda,ülkenin belli bir bölümünde yaşayan(hepsini nitelemiyorum)insanlar neden askere ve polise silah sıkıyorlar.brileri cevap lasın bu surumu lütfen." diyen arkadaşa
nihayetinde dış politika, iç politika bilimum tüm alanlarda elimizdeki en iyi yönetim budur. eksikleri vardır, yanlışlar vardır ama malesef en iyisi budur.
diğer konuya gelince,
kürt yada pkk sorununun (adına ne derseniz deyin)siyasi buyutunu bilemem ama bir insani buyutu olduğu açıktır. %99 u kürt vatandaşlarımızdan oluşan bir ilin dağına herkesin görebileceği şekilde ne mutlu türküm yazarsan bence uygun olmaz. evet türk olmakla gurur duyarız. ama buna gerek var mı? yada kürt olan bir vatandaşımızın türküm doğruyum çalışkanım demek hoşuna gider mi?
ben meseleye şöyle bakıyorum: eğer türkiyede daha çok kürt vatandaşları yaşasaydı, ülkenin ismide kürdistan olsaydı, bana hiçbir yerde hiçbir kişi kürdüm dedirtemezdi. ve gerekirse dağada çıkardım.
kürtçe tv falan serbest oldu ne oldu? bölündük mü? bir takım kirli zihinler vatanseverlik adı altında siyasi şow yapıyordu. yok şöyle olur yok böyle olur. bence hiç bir şey kaybetmedik.
Yazan: hayri gürsel Tarih: June 13, 2009 2:45 AM
SİLAHSIZ ÇÖZÜMÜN ANAHTARI!..
“PKK’nın Vadelere Bölünmemiş, Kayıtsız Şartsız Bir Ateşkes İlan Etmesi ve Bunu Samimi Olarak Yerine Getirmesi!..
Barıştan, silahsız çözümden söz edildiği bir dönemde, PKK’nın mayın döşemeye devam etmesi ve geçtiğimiz hafta yedi askerin daha şehit düşmesi elbette şiddetle kınanacaktır.
Bu böyle gitmez, gidemez. Eğer silahsız çözüm diyorsanız, barışı gerçekten savunuyorsanız, o zaman parmağınızı biran önce ve süresiz tetikten çekeceksiniz. Dağlardaki silahlı adamlarını Türkiye sınırları dışına çekip, silahları bir daha almamak için toprağa gömeceksiniz. Bunu başka yolu yok.
PKK’nın şunu çok iyi hesap ettiği kanaatindeyim; silahlı mücadeleyle ulaşabileceği azami noktaya bugün gelmiştir, bundan öte silahla yapacağı bir şey yoktur. İnandırıcı olabilmenin, barış yolculuğunu başlatabilmenin yolu, yineliyorum, “silahları ön koşulsuz biran önce susturmak”tan geçiyor.
Bu açıdan PKK’nın 1 Haziran’da süresi dolan “tek taraflı ateşkes”i 15 Temmuz’a kadar uzatması, bu tarihten sonra da Eylül ayı başına kadar uzatma ihtimalinin gündemde bulunması olumlu bir gelişmedir ama... “Ama”sı vardır ve şudur: PKK, eğer ateşkes konusunda hakikaten kararlıysa, o zaman Türk Silahlı Kuvvetleri’yle temastan kaçınacak yerlere, daha doğrusu dağlardaki silahlı adamlarını Türkiye sınırları dışına çekmelidir. Öncelikli adım budur.
PKK, bu adımı atabilecek mi? PKK’nın ateşkesi vadelere bağlaması kesinlikle yanlıştır.
Barış ve silahsız çözüm beklentilerinin yükseldiği bir dönemden geçiyoruz. Yeni bir süreç kapıda! İmralı’da da, Kandil’de de, Güneydoğu’da da, bu iş artık böyle gitmez, barış zamanı gelmiş durumda, silahlar artık sussun havası gitgide ağır basmaya başladı.
Onun için yeni bir süreç açılabilir. Bir siyasi liderin şu sözlerinin altını bir kere de ben çizmek istiyorum: “Bazı taleplerimi hukuk ve demokrasi içinde dile getireceğim, savunacağım, taleplerimi terör yaptırımıyla takip etmeyeceğim denilmeli. PKK’nın dağdan ineceği, bir daha silaha başvurmayacağı netlik kazansın, bu durum ortaya çıksın, işte o zaman her şey daha rahat konuşulabilir ve tartışılabilir. Ancak o zaman Türkiye’de acı bir dönemin kapanması için hepimiz üzerimize düşeni ve gerekli işbirliğini yapabiliriz.”
Öte yandan, DTP Genel Başkanı Ahmet Türk’ün geçtiğimiz hafta altı askerin şehit olması üzerine yaptığı ve şehit ailelerine başsağlığı dileyen açıklamasını gerçekten önemsiyorum. Çünkü, PKK’ya da açık ve net bir eleştiri var Ahmet Türk’ün bu çağrısında... Ahmet Türk şöyle diyor: “Silahsız çözüm isteyen elini tetikten çeksin. Açık dille ifade ediyoruz. Bu saatten sonra her kim ki demokratik bir çözümden yana ise ve her kim ki, silahsız bir çözüm arzuluyorsa, elini mutlaka tetikten çekmelidir. Siyasetin önünü açabilmenin olmazsa olmaz koşulu silahlı eylemlerin durmasıdır.”
Fiili bir ateşkes sürecinde silahların susmasıyla birlikte, yeni bir süreç açılabilir ve bu süreçte diyalog mekanizmaları da devreye sokulabilir. Her an bir “meşru müdafaa” ya da “zorunlu çatışma” ya da “misilleme” eylemine imkân verecek karşılaşmaların yaşanmasını mutlaka önlemek gerekiyor. PKK eğer “ateşkes ve eylemsizlik” kararında samimiyse, Türk askeriyle temasa gelmeyecek yerlere çekilebileceğini göstermelidir.
Son sözüm İmralı Cezaevi’nden örgütü yönlendirmeye çalışan Abdullah Öcalan’a: Abdullah Öcalan, Ahmet Türk’ün çağrısını yinelemeli; örgüte “elini tetikten çek” demeli ve ellerin tetiğe gitmemesini garantileyecek kuvvet kaydırmaları için talimat vermelidir…
Unutmayınız ki, bu ülkede terör nedeniyle yaşanan acılar çok, ama çok büyük ve de çok taze!.. Çok konuşarak, tartışarak sorunlar çözülmez, aksine içinden çıkılmaz bir durum alabilir. Karayılan, bir yandan “silahlar sussun” diye tekrarlayıp, diğer yandan da “her türlü savaş durumuna hazırız” diye tehdit etmek, medyanın gazına gelip konuşmak yerine kendilerinden beklenen makul ve mantıklı adımları süratle atarsa, diğer taraftan da vatandaşların kafasını karıştırıp, meşgul etmekten, karamsarlığa itecek başka bir işe yaramayan konuşmalarıyla ve yazılarıyla gündem yaratmaya çalışanlar, biraz susup, çözümü uzmanlara bırakırlarsa, eminim çok daha olumlu gelişmeler yaşanacaktır. Bugün barış için tarihi bir fırsat yakalanmış olduğu tespiti doğruysa, PKK bu türden adımları pekala atabilecek durumdadır. Evet, PKK bunu yapabilir, yapmalıdır.
Nail Amudi
nailamudi@yahoo.com
Yazan: nail amudi Tarih: June 16, 2009 11:31 AM
ÇÖZÜM SÜRECİ
“PKK’nın Silah Bırakma Sürecindeki Anahtar Kelime: Mahmur Kampı!”
Türkiye’de son dönemde terör örgütünün silah bırakmasına endeksli yoğun tartışmalar yapılırken, bu tartışmaların ortak buluşma noktasını, 2009 yılında terör örgütünün silah bırakarak, dağlardaki kadrolarını yurt dışına çekmek suretiyle, somut adımlar atmasının sorunun demokratik yollardan çözümüne katkı sağlayacağı görüşü oluşturuyor.
Bölgesel bir sorun olan PKK terörü ile ilgili sorunun çözümü için ABD, Irak, Irak’ın kuzeyindeki Kürt Yerel Yönetimi, AB, BM ve Türkiye’nin birlikte hareket edeceği belirtiliyor. Hatta bu vesile ile NATO kimliğini kullanan Amerikalı yetkililerin, terör örgütünün başındaki Karayılan ile bir görüşme yaptığı ve Aliyareş Kampı'nda 3-4 saat süren görüşmede, PKK'nın belirlenen zamanlarda silah bırakarak, dağlardaki silahlı kadrolarını Türkiye sınırları dışına çekme konusunda anlaşmaya varıldığı vurgulanıyor.
Basın-yayın organlarına yansıyan haberlere göre, Mahmur Kampı üzerinden yürütülecek olan PKK’nın “silah bırakma” süreci üç aşamadan oluşuyor:
Yeni bir terör dalgası ve farklı bir gündem olmazsa Mahmur Kampı bu yılın sonundan itibaren boşaltılmaya başlanacak. BM Mülteciler Yüksek Komiserliği yönetimindeki kampta 9 ila 12 bin arasında kişi yaşıyor. Son dönemlerde PKK’lıların baskılarının artması ve kampın tamamen örgütün kontrolüne geçmesi nedeniyle kampta kalanların sayısı 6 bine kadar düşmüş durumda. Türkiye’den Mahmur’a göçenlerin dışındaki diğer mülteci statüsündeki Kürtler, Dohuk, Zaho ve Erbil gibi yerleşim yerlerine dağılmışlar. Hakkâri ve Şırnak bölgesinden PKK’nın baskısı sonucu yıllar önce kampa göç etmek zorunda kalan Goyi Aşireti'ne mensup Kürtlerin de kendi köylerine dönecekler. Bu süreç başlarken Türkiye'ye toplu geçişlerin sağlanacağı, bu geri dönüşlerde, anlaşma gereği, PKK da 150 kadar mensubunu silahsız bir şekilde mültecilerle Türkiye'ye gönderecek. PKK yönetimi, silahların susması ve sorunun demokratik yollardan çözümü hususunda niyetinin ciddi olduğunu göstermek, Amerika, Irak ve Türkiye'yi ikna etmek için bunu yapacak.
Sembolik geçişten sonra PKK silah bırakmak için üç seçenek ileri sürüyor: İlki, silahlar ABD'ye teslim edilebilir. İkincisi, PKK silahlarını Irak Hükümetine veya Irak’ın kuzeyindeki Yerel Kürt Yönetimi'ne bırakabilir. Üçüncü ve üzerinde durulması gereken en önemli şart ise, PKK'nın BM denetimindeki Mahmur Kampı'na silah bırakmış şekilde dönmesi. Evet PKK, güvenlik garantisi oluşturulması hâlinde 3. şıkka sıcak bakıyor. Örgütün daha önce açıkladığı silahlı milis güçleri fikri de bu durumda rafa kaldırılacak.
PKK'lılar Mahmur'a indikten sonra 5 yıl burada barınacak. Bir nevi BM tarafından Mahmur’da rehabilite edilecek PKK kadroları daha sonra serbest kalacak.
Basın-yayın organlarına yansıyan haberlere göre, PKK'nın sorumluluğunu büyük oranda eline geçiren Murat Karayılan, örgütü “kârlı” bir şekilde silahsızlandırarak tarihe geçmek istiyor. Ancak PKK'nın içindeki diğer kliklerin Mahmur projesine nasıl baktıkları çok önemli. Zira Karayılan her ne kadar şu anda örgüte hâkim konumundaysa da hâlâ komuta edemediği birimlerin olduğu biliniyor. Örneğin, Tunceli kırsalındaki PKK'lılar Karayılan'ı istemiyor. Sabri Başkale yönetimindeki sol kökenli teröristlerin, her an yeni bir arıza çıkarabilecekleri ve çözüm sürecini provoke edebileceği belirtiliyor.
Evet, PKK’nın eylemsizlik kararını samimi bir şekilde uygulaması, Türkiye’deki silahlı kadrolarını en kısa zamanda sınır dışına çıkarması ve Mahmur merkezli çözüm sürecinin uygulamaya konulması ile ilgili gelişmeler konuşulurken, PKK cephesinde de sıcak gelişmeler yaşanıyor. Mesela, örgüt kendince ilan ettiği ateşkesi 1 Haziran'dan 15 Temmuz'a kadar uzattı. Bu durum aslında örgütte farklı seslerin anlaşamadığını gösteriyor. 15 Temmuz tarihi, aynı zamanda Abdullah Öcalan'ın (ağustos ayında açıklayacak) “yeni projeler açıklayacağım” dediği sürecin de başlangıcını oluşturuyor. PKK yeni bir şık daha ortaya koyuyor. Söz konusu ateşkesin gerekirse 1 Eylül'e kadar uzatılacağını da duyuruyor. PKK bu sürede askerlerin bulunduğu alanların dışına çıkmayı veya çekilmeyi de planlıyor. Çünkü örgüt son süreçte ağır zayiat veriyor. PKK'nın kendi açıklamasına göre, 13 Nisan-1 Haziran tarihine kadar olan sürede 30 mensubunu kaybetti. Aynı dönemde PKK’dan kaçmayı başaran 9 örgüt mensubunun, Türk Ceza Kanunu’nun 221.maddesiyle düzenlenen “Etkin Pişmanlık Yasası”ndan yararlanmak üzere silahlarıyla birlikte güvenlik güçlerine sığındığı, ayrıca ölen kadroların çoğunun komuta kademesinde olan kişiler olmasının da PKK'yı psikolojik olarak geri cepheye çekilmeye zorladığı belirtiliyor.
PKK, KCK imzasıyla yayımladığı açıklamasında, çatışmanın ve şiddetin çözüm getirmediğinin farkına varıldığının da altını çiziyor: "Biz sürece taktik değil, stratejik yaklaşmaktayız. Geçici bir dönem için silahların susturulması değil, silahları kalıcı şekilde susturmak ve demokratik çözüme dönüştürmek istiyoruz. Şiddet yöntemiyle sonuç alınamayacağı ortaya çıkmıştır. Bunun hiçbir hamaset edebiyatına yer verilmeden doğru görülmesi temelinde geliştirilecek samimi yaklaşımlar ve diyalog ile sorunun köklü çözümü mümkün olabilecektir."
Evet, Kürt sorunu, Kürt meselesi, terör veya Güneydoğu sorunu gibi hangi kavramla açıklanırsa açıklansın, Cumhuriyet tarihi boyunca, özellikle 1980’li yıllardan itibaren yaşanılan, ülkemize/insanımıza/tüm değerlerimize tarif edilemez acılar/kayıplar verdiren bu sorunun çözülebilmesi için kurumsal, örgütlü, bireysel her desteğin, katkının ortaya çıkarılmasının insanlık borcu olduğu bir zaman tüneli içindeyiz.
Bu tünelden birlikte çıkmak ve geleceğe birlikte, el ele yürümek zorundayız. Vicdanları kemirerek yok eden bir sorunla iç içe yaşama alışkanlığına, artık dur diyebilen bir çözüm arayışına gerçeklik kazandırılabilmesinin peşinde olmalıyız. Kardeşle kardeşi karşı karşıya getirerek tetik çektirebilen bir sistemin/yapıların sonlandırılabilmesinin arayışı içinde olmalıyız.
Yoksulluğun, cehaletin, horlanmanın, dışlanmanın, ötekileştirmenin, sevgisizliğin yarattığı, hukuksuz/adaletsiz/acımasız bataklıkların kaldırılabilmesinin arayışı içindeyiz.
Hemen, bir saniye dahi gecikilmeden, silahların susacağı/terk edileceği, mayınsız topraklarımızda, rengârenk çiçekler ve yeşillikler içinde çocuklarımızın oynayarak büyüyecekleri bir rüyayı, gerçeğe dönüştürmek istiyorsak, herkes elinden geleni yapmalı.
Israrla tekrarlıyorum, PKK’nın “şartsız silah bırakma”ya hazır olduğunu ilan etmesi ve bu konuda samimi olduklarını gösterecek bir-iki somut adım atmaları durumunda gerisi çorap söküğü gibi gelecektir.
Nail Amudi
Yazan: nail amudi Tarih: June 18, 2009 4:53 PM
DTP, TERÖR VE DEMOKRASİ ÜZERİNE!..
“DTP’ye düşen sorumluluk; sorunu silahla değil,
konuşarak çözebilmeyi sağlamak ve diyalog ortamını yaratmaktır!..”
11 Eylül saldırısından Güneydoğu Anadolu'daki terör eylemlerine kadar hep aynı gerçek çıkar karşımıza: Demokrasi ve siyasete olan inanç, şiddetin hayata hakim olduğu dönemlerde azalır. Çünkü şiddetin egemenliği kamuoyu nezdinde demokrasi ve siyasetin sorun çözme yeteneği olmadığı fikrini uyandırır. Oysa demokrasiye inanç, gerek sorunların çözümünde, gerek terörle mücadele de son derece önemlidir…
Sadece 11 Eylül saldırısı ve sonrasını, Afganistan'da, Irak'ta olup bitenleri, insan haklarının güvenlik tedbirleri karşısında nasıl gerilediğini ve bunun sorunları nasıl tahrik ettiğini hatırlamak bile, demokrasinin anlamı ve işlevini hissetmemize yeter…
Evet, siyasal ve sosyolojik anlamda gerçektir ve kanıtlanmıştır: "Siyaset ile Şiddet", "Demokrasi ile Terör" zıt kutuplardır. Siyaset ve demokrasi, terör ve şiddeti geriletir; siyaset ve demokrasi eksikliğinde ise terör ve şiddet azar. Eğer toplumsal talepler siyaset yoluyla temsil edilmezlerse şiddet yoluyla ifade edilirler, talepler karşılık bulmazsa taleplerin akacağı mecra demokrasi dışı yollar olur.
Bununla birlikte şu da bilinir ki, bu denklem hiçbir zaman doğrusal bir hat üzerinde ilerlemez… Demokratik tedbirler ve siyasetin şiddet örgütlerini sıkıştırması durumunda bu örgütlerin oyunu terse çevirmek için can havliyle saldırdığı bilinir. Şiddet yapılarının, demokrasi ve siyaset imkanlarını aksi yönde sonuçlar elde etmek için kullandığı da bilinir. Böyle durumlarda, bugün olduğu gibi, fatura siyasete ve demokrasiye çıkar. Hatta bu ikilinin sorunu azdırdığı fikri hakim olur…
Nitekim son dönemlerde DTP'nin yerine getirdiği işlevin, geniş halk kitleleri tarafından bu açıdan çok ciddi olarak sorgulandığını görüyoruz. Bugün DTP'nin PKK'nın Meclis'teki temsilcisi olduğu fikri, toplumda oldukça yaygın…
Maalesef DTP'nin aldığı tavır da bu kanıyı derinleştiriyor… Ancak şunu görmek gerek: DPT'nin Meclis'teki varlığı demokrasi-temsil açısından ne kadar önemliyse, DTP'nin demokrasinin kurallarını sindirmiş olması ve şiddetle (terör örgütüyle) arasına mesafe koyması da o denli önemlidir. Bu açıdan DTP'nin büyük bir zaafı olduğu tartışma kaldırmayacak oranda ortadadır.
Ancak her şeye rağmen DTP kapatılmamalı, DTP'nin üzerine gidilmemeli, DTP'yle diyalog kurulmalı ve sorunlar DTP'yle ilişki kurularak çözülmelidir diye düşünüyorum. Ama… Buna karşın DTP’nin de siyasete ve demokrasiye olacak inancı zedeleyecek her türlü adımdan kaçınması, kendisini PKK'nın meşrulaştırılmasına hasretmemesi, sistemle sistem dışındaymışcasına pazarlıkçı politik tutumunu değiştirmesi gerektiğini de üstüne basarak vurgulamak istiyorum.
Bu tür politikalarla DTP bir sonuca ulaşamayacağı gibi, en vahimi demokrasiye ve temsile, siyasete olan inancı önemli ölçüde baltalamakta ve Kürt sorununun çözümünü geciktirmekte, hatta imkansız hale sokmaktadır. Bu, bir anlamda terör örgütünün de arzu ettiği bir durumdur diye düşünüyorum.
Demokrasi, demokratlık gerekir, demokrat gerektirir… Ancak bilmeliyiz ki demokrasi toplumsal güçlü bir irade ve inanca da ihtiyaç duyar.
Evet DTP'nin ters politikaları, terör, işin özünü kaybetmemize yol açmamalıdır.
Açıktır: Sadece asayiş ve şiddet yoluyla hiç bir sorun, özellikle Kürt sorunu hiç bir şekilde çözülemez, tersine azar. Demokrasi, yani, farklılıkların iç içe yaşaması, bu farklılıkların kamusal hayata ayrı ve ortak katılımı, yani siyasetin, hak ve özgürlüklerin asli düzenleyici olduğu ortam "olmazsa olmaz"ımızdır. Özellikle de Kürt sorunu gibi tarihsel, siyasi, kültürel kökleri, uluslararası, toplumsal yönleri olan bir sorunda…
Eğer bu sorunun çözümünde yol almak istiyorsak, demokrasi türlü, farklı, kombine önlemlerin ortak dili olmalıdır.
Asayiş tedbirleri, ekonomik tedbirler, hak ve özgürlük alanında yapılacak iyileştirmeler, kimlik sorununa yaklaşım, tüm bu farklı önlemlerin her birisi demokratik mantıkla iç içe olmalı, demokrasi fikri ve ilkeleri bu farklı yöntemleri birbirine bağlayan ana unsuru teşkil etmeli ve Türkiye’nin üniter devlet yapısına zarar verecek her türlü yaklaşımdan titizlikle kaçınılmalıdır.
Son cümle… DTP’ye düşen sorumluluk; sorunu silahla değil, konuşarak çözebilmeyi sağlamak ve diyalog ortamını yaratmaktır. Bunun yolu da çok açıktır: DTP, dağ romantizminden kurtulup, sorunu konuşulamaz hale getiren silahlı mücadeleyi durdurmaya konsantre olmalıdır.
Ancak bir kere daha vurgulamak istiyorum, DTP ve Kürt siyaseti, silahlı bir örgütün elinde rehin durumunda olmaktan kurtulmadan, sorunun çözüm sürecinde ilerleyebilmenin olanağı da pek görülmüyor. Ülkenin bütünlüğünü, milletin birliğini, bayrağını, resmi dilini, laik/demokratik sisteminin korunmasında tereddüt yaratmayan siyasi aktörlerin mevcudiyeti ve söz konusu temel değerler üzerinde hassasiyeti bilinen Türkiye halkının talepleri dikkate alındığında, sanıyorum çözümün yakın olabileceğinin söylenilmesi yanıltıcı olmayacaktır.
Nail Amudi
Yazan: nail amudi Tarih: June 19, 2009 4:16 PM