« Darbenin İdeolojisi | Ana Sayfa | Türkiye, Hamas ve Obama »
March 25, 2009
‘Cahil Halk’ ve Kibirli Seçkinler
[25 Mart 2009 tarihli Star gazetesinde yayınlandı]
Son haftalarda birbiri ardına gündemimize düşen ilginç “ses kayıtları”ndan biri, Genelkurmay eski Başkanı İsmail Hakkı Karadayı’ya ait olduğu ileri sürülen ve “halkın cahilliği” üzerinde “analiz”ler yapan bir konuşma. Buna göre, “Cumhurbaşkanı'nın halk tarafından seçilmesi kadar tehlikeli bir şey yok” demiş emekli general. Ve eklemiş: “Çünkü Türkiye Fransa, İsviçre değil, halk cahil.”
Bunu duyduğumda hiç şaşırmadım. Tek Parti devrinden bu yana hiç değişmeden gelen bir zihniyetin ifadesi çünkü bu sözler.
Bu zihniyet sahiplerinin kendilerine söyleyeceklerimize ikna olup demokrasiye inanmaya başlayacaklarını da hiç sanmıyorum. Ama yine de deneyelim; bir şeyler söyleyelim.
İlk belirtilmesi gereken, dünyanın hemen her ülkesinde halkın önemli bir bölümünün göreceli olarak “cahil” olduğudur. Söz konusu ses kaydında Fransa ve İsviçre örnekleri geçiyor, ama ben bunlardan daha köklü bir demokrasi olan ABD’yi örnek vereyim. Amerikan halkının çok büyük bir bölümü dünya ve hatta kendi ülkesi hakkında şaşırtıcı derecede bilgisizdir. Araştırmacı Rick Shenkman “Ne Kadar Aptalız? Amerikan Seçmeni Hakkındaki Gerçekle Yüzleşmek” adlı kitabında buna dair çarpıcı örnekler verir: Beş seçmenden ancak ikisi federal hükümetin üç kuvvetini (yasama, yürütme, yargı) sayabilmektedir. Yine sadece beş seçmenden biri Senato’daki sandalye sayısının 100 olduğunu bilmektedir. Ve sadece yedi seçmenden sadece biri Irak’ın yerini haritada gösterebilmektedir!
Peki ne yapmaktadır bu durum karşısında Amerika’nın elitleri? “Halk cahil, onun için seçtiklerini alaşağı edip ülkeyi biz yönetelim” mi demektedirler?
Hayır, böyle bir şey kimsenin aklına bile gelmez. Çünkü toplumun “cahil” kesimlerinin çok ama çok iyi bildiği bir şey vardır: Kendi hayatları!.. Kansas’taki bir Mısır çiftçisi dünya siyasetinden hiç anlamıyor olabilir, ama hükümetin tarım politikasının kendi işini nasıl etkilediğini bal gibi anlamaktadır. Chicago’nun kenar mahallelerinde yaşayan eğitimsiz bir siyah, ırk ayrımcılığının ne olduğunu çok iyi bilmekte, hangi Başkan adayının bunu ortadan kaldırmaya niyetli olduğunu da çok iyi hissetmektedir.
Emin olun, Türkiye’de de Hakkari’nin bir mezrasında yaşayan bir köylünün “Kürt sorunu” hakkında hepimize ufuk açacak bir bilgeliği, ya da Kayseri’deki küçük bir işletme sahibinin ekonomik meselelerde Ankara’ya yol gösterecek önemli sezgileri vardır.
Eğer bu insanları “cahil” diye küçümser, taleplerine kulak tıkar, sonra da Ankara’da kibirli kibirli oturup “bunları nasıl adam edeceğiz” diye otoriter planlar yaparsanız, fena halde çuvallarsınız. Kendinizin ve ahbap-çavuşlarınızın zihniyetinden başka bir perspektif bilmediğiniz için, meselelere at gözlüğüyle bakar, bu yüzden de vahim hatalar yaparsınız. Mesela Kürtçe’yi yasaklar ve bu yolla bitirmek istediğiniz sorunu kangrenleştirirsiniz. (Eğer azıcık özeleştiri yeteneğiniz kalmışsa belki onyıllar sonra oturur, bir itirafta bulunur, “yahu hata yapmışız, keşke yasaklamasaydık” diye hayıflanırsınız.)
Evet, sorunun kökeni kibirdir. Kendilerini “okumuş” ve “aydınlanmış” sayan bir zümrenin, her şeyi herkesten iyi bildiğini sanmasıdır. Oysa “okumak,” doğruyu bulmayı garantilemez. Çünkü ortada öyle kolayca bulunacak mutlak doğrular yoktur. Eğer öyle olsaydı Türk entelijansiyası içinde liberal, sosyalist, milliyetçi, İslamcı gibi farklı tonlar yer almazdı. Eğer öyle olsaydı, zamanında Doğan Avcıoğlu gibi epey “okumuş” insanlar, ülkede Baas benzeri askeri bir rejim kurmak için darbe planlamak gibi feci işlere kalkışmazlardı.
Bu nedenle, bize sürekli halkın “eğitime” ihtiyacı olduğunu telkin eden söyleme karşı biraz ihtiyatlı olmak gerekir. Bu klişe her daim tekrar edilirken başka bir gerçek göz ardı edilmektedir: Bu ülkenin seçkinlerinin de fena halde “tevazu”ya ihtiyacı vardır.
Yazan: Mustafa Akyol Tarih: March 25, 2009 10:12 AM




Mükemmel bir yazı.
Bu, yazıdaki her söylenene aynen iştirak ettiğim manasına gelmese de, takdirlerimi ifade etmeliyim.
Yazan: Kubilay Ant Tarih: March 25, 2009 10:22 AM
Doğru söze ne denir, çok güzel yazmışsınız hocam...Sorunların kaynağının ''kibir'' oluşu, yani şeytanın Cennetten kovulmasına sebep olan his, Kibir, ve kötülüklerin başlaması! Elinize, düşüncelerinize sağlık...
Yazan: yerdenyesil Tarih: March 25, 2009 10:27 AM
iyi de bu türden bir elitizm toplumun her kesiminde var anlayamadığım sürekli olarak aynı kişi/kesimin yanlışlarından bahsederken "diğer" tarafta olanların tamamen bu türden yoksunluklardan münezzeh olduğu izlenimini doğuruyorsunuz. Dünyanın her yerinde daha "üstün" daha "iyi" olan daha "..." olanın daha az "..." olanına karşı bir üstünlük hissetmesinden ibarettir. Yapılanı savunmuyorum ama misal dinleme kayıtlarına konu olan kişinin karşısında durduğu kesimlerde bu türden bir alt/üst ilişkisi zaten kuruludur ve sorguya tabi değildir. Keza kürt sorunu bağlamında da durum aynıdır. Oradaki elitler ve halk arasındaki ayrım çok açık ve nettir. (Cumhuriyet'in en önemli kazanımlarından biri tüm kesimlerde (tarikat/cemaatler hariç) farklı katmanlar arasında geçişmeyi kolaylaştırması.)
Diğer yandan Amerika örneğinize katılamıyorum orada da halk üzerinden popülizm pek meşhurdur. Vaktiyle Süleyman Demirel'in benim işçim, benim köylüm söylemi son ABD başkanlık seçimlerinde "muslukçu joe" polemiğinde farklı bir şekle girmiş. Orada da elitler ve halk var ancak burayla fark her iki kesimin de asgari müşterekinin aynı "hukuk" olmasıdır. Hangi kesimden olursanız olun yanlış yaparsanız cezalandırılırsınız. Fark buradan gelir.
Dinlenen kayıtlara gelince, İsviçre ve Fransa (bu iki ülke çok farklı temsil ilkelerine ve temel değerlerine sahiptir) gibi ülkelerde herkes bir şekilde siyaseten verilen kararlara iştirak eder, bunu tepkisiyle gösterir, sokaka iner kimse de buna tepki göstermez, siyaset orada günlük hayatın bir parçası iken bizde siyasetten ayrı tutulmaya çalışılır gündelik hayat ve halk -sanırım işaret ettiği bu konu, konuşma içeriklerini haklı göstermek gibi niyetim yok sadece neyi kastettiğini anlamaya çalışıyorum. Böylece siyasileri kontrol mekanizması daha baştan sakatlanır. Halk iradesinin tek yansımasının oy vermekten daha fazlası olduğunu idrak ettiğimiz zaman bu elitizm anlamsız bir hal alacaktır.
Yazan: zafer ceylan Tarih: March 25, 2009 10:42 AM
Bu kibirlilik ve birinin diğerini cahil görme hali maalesef moda halinde halk içinde de yayılmış durumda. Dün akşam otobüsle Bağlarbaşından geçerken, arkamda oturan ve ister istemez konuşmalarına kulak misafiri olduğum, ördöv tabaklarından bahseden(komik ama gerçekten ördöv tabaklarından bahsediyorlardı.Hatta biri bir ara arkadaşına mantar tarifi bile verdi) iki bey Levent Kırca'nın seçim afişlerini görünce, içlerinden biri "Bu da gelip nereden adaylığını koydu. Kardeşim bu bölge gericilerin bölgesi, cahil halk seni seçer mi" derken öteki de onu onaylayıp, adeta dur bende "aydın" bir kişi olarak bir iki söz söyleyim havasında, hükümetin icraatlarından tutun, “eee bu halkta buna layık” zatenli kelimelerle “ama yaşla kuru bir yanar” misalini verirken, kendilerini hangi tarafa koydukları bariz olan “aydın vatandaş”lar da bir hayli çoğalmış durumda…
Sadi Şirazi’nin dediği gibi:
“Ne kadar çok okursan oku, bilgine yaraşır şekilde davranmazsan cahilsin.”
Yazan: Birgül Tarih: March 25, 2009 11:40 AM
Birincisi; seçilmişlerin kibirine ne diyelim? Yani seçilmiş kişi, seçildiği için bir kibir içine giriyorsa ve bundan sonraki seçimlerin işleyişine müdahalelerde bulunuyorsa. Ya da halkın yine kendini seçmesi için çeşitli hilelerle sahte bilgiler üretiyor ve halka bunu pazarlıyorsa, halk da TVden gördüğü için oy veriyorsa? Siyaset dışı ve siyasilere müdahale yetkisi olan erkleri ele geçiriyor ve kendi arzularına göre şekillendirebiliyorsa... Ne yapmak lazım?
İkincisi; Halk cahilse onun yaptığı seçimlerde cahilce olmayacak mıdır? Misal verilmiş, mısır üreticisi, mısır fiyatlarından memnun diyelim. Dolayısıyla hükümetten de memnun. Ancak onun işine gelen mısır fiyatlarını yükselten hükümet aynı zamanda mısır fiyatlarının yükselmesi için uyguladığı sübvansiyonun maliyetini çok yüksek faizlerle borçlanarak karşılıyor. Bu durumda şimdi halinden çok memnun olan misale seçtiğimiz mısır üreticisi hükümetin göz göre göre yaptığı yanlışlara ve yüksk faizle borçlanıp bugünü kurtarmasına aldırış etmeden aynı hükümete oy verdiğinde doğru bir iş yapmış olabilir mi?
Üçüncüsü; halk cahil olmasa bile elindeki bilgilere göre tercih yapacaktır. Bu sefer elindeki bilgileri verenler aslında halkı yönlendiriyor olmaz mı? Misal yukarda misalen dediğimiz mısır üreticisi henüz mısırını satmadı. Hükümet ya da halka bilgi sunan bilgi kaynakları (medya) ise mısırları stoklayın ilerce çok para edecek diye sürekli reklam yapıyor. Buna inanan mısır üreticileri, mısır arzını azaltıyor, arz azalınca fiyat artıyor. Şimdi halk elindeki bilgilere göre mısır iyi para ettiğini görüyor ve bundan sonra da iyi para edeceğini umuyor ve tercihini buna göre şekillendiriyor. Seçim sonrasında herkes mısırı piyasaya sürdüğünde ise artık iş işten geçmiş olmuyor mu?
Halkımız malesef sadece cahil değil, aynı zamanda balık hafızalı. Kendisini kandıran insanlara güvenmeyi ısrarla devam ettiriyor. Bunun örneklerini Süleyman Demirel'in seçmen kitlesinden rahatlıkla görebiliriz. Şimdi o kitle aynen AKPye oy veriyor. Yanılıyor muyum?
Sonuç olarak;
Demokrasi, bir aldatmacadır. Halkın kendini güvende görmesi, kudreti elinde zannetmesi için üretilmiş bir oyundur. Siyasiler ve halk ise bu oyunun oyuncularıdır. Hangi oyun olursa olsun, oyunu kim kazanırsa kazansın, asıl kazanan ise her zaman oyunu kuran, kumarı oynatandır.
Demokrasiye devam ediyoruz, etmeliyiz, çünkü demokrasi doğru bir şey olduğu için değil, günümüz demokrasisine alternatif daha iyi bir sistem kurulabileceğini düşünemeyen bir toplum olduğumuz, bu sistemi kurabilecek beyin takımımız olmadığı için, ama hepsinden önemlisi, halkımızın cahil ve balık hafızalı olmasından dolayı demokrasiye devam etmeliyiz, etmekteyiz.
Yazan: ilhank Tarih: March 25, 2009 1:36 PM
Tartışmanın odağı iki kelime Meşrutiyet-i Meşrua veya Demokrasi
Değerli bir bilim adamıyla yaptığımız bir fikir teatisinde dile getirdiği şu ifadelerini hiç unutamıyorum. Özetle:
“Kemalistler Demokrasiyi şartlı kabul eder. Kemalizm artı demokrasi derler. Said Nursi de Demokrasiyi şartlı kabul eder. Meşrutiyet-i Meşrua derken Şeriata dayalı bir Meşrutiyeti veya Şeriat ile terbiye edilmiş demokrasiyi benimsediğini ifade eder.” demişti ve “Bunu nasıl izah ederiz? Merak ediyorum” diyerek müthiş bir tartışmanın da fitilini yakmıştı. O gün o konuyu hayli tartışmıştık. Bir noktada birleştik diyemem zira bu konu hayli taze ve taze olduğu kadar geniş mahfillerde tartışılması gereken de bir özelliği var.
Bir başka İlahiyat Profesörü de bir TV söyleşisinde şunları söylemişti. Mealen:”Benim içimde sakladığım bir sistem var. Onu bugün açıklayıp tavsiye edemiyorum. Şartlar gereği bugün için en güzel sistem olarak demokrasiyi tavsiye ediyorum.” demişti.
Ben o gün o bilim adamına onu doğrular bir şekilde: Said Nursi’nin öğretileriyle yetişmiş ve o fikirlerin doğruluğuna inanan bir kişi olarak “Demokrasi ama dinin terbiyesinden geçmiş bir demokrasiyi kabul ettiğimi” ifade etmiştim.
Bunu söylerken içimdekileri saklamak gibi bir düşüncem de yoktu.
Sırf Allah’ın emri olduğu için değil. Aynı zamanda insanca yaşamanın temel bir prensibi olduğu için söylemiştim. Yani, bu öyle körü körüne bir inanış değil. Doğruluğunu ispatlamadan kabul ediyor da değilim.
Peki! ifade ettiğim bu düşünce demokrasiyi engelleyen bir düşünce midir?
İşte asıl kafaları karıştıran soru budur. Yani, Şeriatın terbiyesinden geçmiş bir demokrasiye demokrasi denir mi? Sorusuna ben peşinen şu cevabı veriyorum.
Evet, böyle bir demokrasiye demokrasi denir hem de gerçek demokrasi denir.
Nasıl?
Öncelikle şunu ifade etmeliyim ki, Said Nursi’nin bu konudaki fikirlerini ifade ederken Kemalizm ile kıyaslayarak vermek işi başından çıkılmaz bir duruma sokar. Çünkü, her iki fikrin esasları arasında büyük fark var.
Biri en katı diktatörlüğü savunurken diğeri hürriyetleri ve demokrasiyi “Rahmanın insanlara bir hediyesi, bir ihsanı” olarak görür ve savunur.
Örneğin, devrim İlkeleri ve bunların uygulamaları demokrasi ile açıktan çatışmaktadır. Sadece “devletçilik” ilkesinin uygulaması bile bu iddiamızı ispata kâfidir. Yani bu ilkeye göre devlet kutsaldır. “Devlet için fert feda edilir, devletin hukuku olduğunda ferdin hukuku dikkate alınmaz”. Bu kural tek başına demokrasiyi tahrip etmeye kafidir. Hem bu kural Cumhuriyetle başlamış bir kural da değildir. İnsanlığın vahşet dönemlerinden süregelen adeta bir insanlık dramıdır.
Osmanlı Padişahları bile bu kural nedeniyle evlatlarını veya kardeşlerini öldürtmekten çekinmemişler. Devletin bekası ve milletin selameti daha önemli kabul edilmiş. Cemaatler bile bugün bu kuralı esas almakta beis görmüyor. Yani “cemaat için fert feda edilir” kuralını işlettiklerinden birçok fert cemaat tarafından dışlanmış ve elindeki bir takım hakları gasp edilmiştir. Adeta, yaşarken öldürülmüştür.
Oysa Said Nursi’nin fikri yapısında bu ve buna benzer düşüncelere rastlamak mümkün değildir. Devletin üniterliğini savunmakla birlikte devleti kutsallaştırmaz. Ve ferdin hukukunu her zaman önde tutar. Hatta “Devlet için fert feda edilir” kuralına “İşte bu vahşiyane irticaın, bu dehşetli zulümlerine karşı” gibi ağır ifadelerle zulümlerini yüzlerine vurur. O yanlış düşüncenin yerine şöyle bir kuralın ihdas edilmesini ister. “Bir insanın hakkı bütün insanlığa dahi feda edilmez”. Fert kendisi fedakârlık ederse o başka meseledir. O mertliktir, kahramanlıktır.
Yine bir başka kuralı nazarlara sunarak hukukun üstünlüğü konusunda mükemmel denecek bir düstur arz eder.
"Hiçbir günahkâr başkasının günahını yüklenmez." (En'âm Suresi: 6.164) ayetini şöyle tefsir eder. “Kardeşi de olsa, aşireti ve taifesi de olsa, partisi de olsa, o cinayete şerik sayılmaz. Olsa olsa, o cinayete bir nevi tarafgirlikle yalnız manevî günahkâr olup âhirette mesul olur; dünyada değil. Eğer bu kanun-u esasî çabuk düstur-u esasî yapılmazsa, hayat-ı içtimaiye-i beşeriye iki Harb-i Umumînin gösterdiği tahribatın emsaliyle, esfel-i safilin olan o vahşî irticaa düşecek.” (Emirdağ Lahikası sh. 319)
Vahşi irtica kelimesinin Risale-i Nur’daki karşılığı İnsanlık tarihinin vahşet dönemidir ki, o dönemlerde bir aileden veya bir aşiretten biri suç işlese o suç aileye veya aşirete mal edilir. Ve cezası onlara kesilirdi. Bu vahşi uygulama İslam’ın getirdiği bu yüce prensiple kaldırılmıştır.
Devrim ilkelerinden Laiklik ilkesinin uygulanması da bu anlamda dikkat çekmektedir. Dünya yüzünde binlerce din vardır veya dine benzeyen inançlar vardır. Bunların hepsini görmezden gelmek ve bu insanların inançlarını yaşamalarında onlara engel çıkarmak temelde demokrasinin hoş görmediği ve kabul de etmeyeceği bir anlayıştır.
Bu anlayışı Bediüzzaman Said Nursi de kabul etmemektedir. Hem laiklikle ilgili şu ifadeleri dikkate değerdir. “Eğer lâik cumhuriyet soruyorsanız, ben biliyorum ki, lâik manası, bîtaraf kalmak, yani hürriyet-i vicdan düsturuyla, dinsizlere ve sefahatçilere ilişmediği gibi dindarlara ve takvacılara da ilişmez bir hükümet telâkki ederim.” (Şualar 14. ua Sh. 318) Yani laikliğin böyle tarif edilmesi ve böyle uygulanması fikri Bediüzzaman Hazretlerine sıcak gelmektedir.
Devrim ilkelerinin diğer maddelerinin uygulanmasının da bunlardan farkı yok. Demokrasi ile bağdaşmayacak uygulamaları söz konusudur. Dolayısıyla Kemalist anlayışın demokrasiye şart koyması ile Bediüzzaman hazretlerinin şart koyması arasında fark var.
Biri; demokrasiyi kökten rafa kaldırıyor.
Diğeri: aksine daha ileri bir demokrasinin uygulanmasını öneriyor.
Nureddin Huyut
Yazan: Gercegin Dünyasi Tarih: March 25, 2009 3:57 PM
"GERCEK DEMOKRASI"ye ihtiyacimiz var.
Bu konu ile ilgili olarak
www.kuranisthaber.blogspot.com
isimli sitede önümüzdeki cuma günü
bir bildiri yayinlanacaktir.
Bildiri adi: DEMOKRASINAME
Bekleyiniz.
Yazan: Gercegin Dünyasi Tarih: March 25, 2009 4:01 PM
Evet, tek doğru yoktur, ve hep doğru kararlar veren veya hep yanlış kararlar veren kimse yoktur;
Demokrasi bizce, bazı açılardan "cahil" olanların bile fikirlerinin değerli ve doğru olabileceği, ve hatta olduğu, ve bizim de, başkasının da fikirlerinin yanlış olabileceği ve olduğunu kabul edebilmektir; bir yönüyle de.
Yazan: mustafa fatih yüce Tarih: March 25, 2009 5:30 PM
Mustafa Hocam'ın yazılarına ne denilebilir.Tek kelime ile profesyonelce bir bakış...
Yazan: M.Fatih KALAYCI Tarih: March 25, 2009 6:10 PM
çok güzel olmuş,elinize sağlık.çok önemli konular bunlar.
ancak,şu sıra ağzımızdan düşürmediğimiz DEMOKRASİ konusuna takılmış durumdayım.
bizler; "ifade özgürlüğü-bireysel hak ve özgürlükler" ile demokrasiyi karıştırıyoruz.ülkemizde son yıllarda gelişme kaydeden bu özgürlüklerdir.Ancak,demokrasimizde en ufak bir gelişme olmamıştır.bir çoğumuz bu ayrıntıyı gözden kaçırıyoruz.bende yeni farkettim.
demokrasi toplumun kendi kendini yönetmesini sağlayan bir mekanizmadır.günümüz türkiye'sinde demokrasiden bahsedebilmemiz için seçim barajının %5'e düşürülmesi gerekir.Ayrıca milletvekillerimizi parti başkanları değil,2 turlu seçimle halkın seçmesi gerekir.
milletvekillerini halk seçmiyor ki,seçilmiş vekile oy veriyor.onlar milletvekili değil,başkan vekilleri.
sonrasında düşündüm.demokrasi yok bu ülkede.peki gerçek demokrasi gelirse,bize uyarmı bu şekil.orası beni korkutmuyor değil.böyle bir ortamda birbirimize girmeyi başarıyorsak,demokrasi gelirse ne olur Allah bilir.aslında bu demokrasi konusunu TV'de dile getirirseniz çok güzel olur diye düşünüyorum.
Yazan: Bigalıoğlu Tarih: March 25, 2009 9:01 PM
Sütçü süt yoğurtçu yoğurt olmadığı gibi "halkçı" da halk değildir.
Nedir peki halkçılarımız?
Walla bilmem. Duruma göre şeriatçi dahi olabildiğini gördük seçim sath-ı mailinde. En büyük halkçılarımızdan, kendi milli TV kanalı olan Başkent Ünüversite'si sahibi rektörü Ord.prof.doç.doktor felan Mehmet Haberal Hocamız "bu Akepe'nin oyunu azaltmak için ne puştluk bilirsan yap" demiş kanalın genel yayın yönetmeninin naklettiğine göre. O da "hocam şimdi bizimkileri çıkarırız ama Saddetlileri çıkarsak daha güzel bi puştluk olur zira "bunların" bir oyu CHP'ye verdirebiliriz ama 3 olylarını Sadet'e verdirsek daha güzel bi puştluk olmazmı demiş. Hemen plan uygulamaya konmuş ve Akepe yüzde 1 oy kaybetmiş ve Kılıçdaroğlu da zevkten dört köşe olmuş, bütün puştlukları partiden beklemeyip elini taşın altına koyan bağımsız medyadan dolayı.
1930'larda Cumhuriyet faşizm ile flört ettiği zamanlarda "halkçılara" vatandaş deniliyordu saanıyorum "pis halktan" ayırd etmek için.
O zamanlardaki bir Cumhuriyet Gazetesi Başlığı:
"Halk plajlara akın etti! Vatandaş denize giremiyor!"
Cumhuriyet'in "seçkinlerin milleti adam etme projesi" olduğu söylenir.
Ban bu kanaate değilim. Zira halk ta "onlar gibi adam" olursa asri, çağdaş, laik felan olmanın ne manası kalacak? Onların türbanlıya da eşarplıya da hacı hocaya da ihtiyaçları var tam aksine "ne güzel çağdaş olmnak di mi ayol. Dağdaki çobanla benim oyum niye bir sayılsın" demek için. Aşağı öteki olmadan üstyün biz olur mu?
"Cumnhuriyet projesi eğer bir herkese yerini bildirme projesidir" dense biraz daha kafama yatar.
"bu melmekete komunizm gelecekse onbu da biz getririz lan" diyen faşistlerin adları meydanlara caddelere boşuna mı verildi ayol?
Bunlar yeni değil. Cumhuriyetin tarihi. Alın size Milliyet'ten bir örnek (hem de faşist laikçi seçkinci bir kalemden -Can soyadını hatırlamadım -hani şu Atatürk belgeseli yapan çocuk varya işte o)
Aşağıda alıntıladığım kısmı özellikle manidar buldum. Yoruma hacet yok.
“Bazen bir an, insanın hayatını nasıl değiştirebiliyor. Âşık Veysel, cumhuriyetin 10. yılında Atatürk için bir destan yazmış.
Bunu, yaşadığı nahiyede çalmış söylemiş.
Nahiye Müdürü “Sen bunu Gazi’ye gönder” diye akıl vermiş.
Veysel de “Ben kendim götürürüm” deyip yola düşmüş.
Ankara o dönem İran Şahı’nı ağırlamaya hazırlanıyormuş.
Şehre hırpani kılıklıların girmesine izin yokmuş.
Veysel ise yoksul; sırtında kara koyun yününden bir ceketle pantolon, ayağında çarık var.
Sazına tel almaya gittiği Karaoğlan Çarşısı girişinde çevirmiş polis…
“Giremezsin” demiş.
“Ne bilelim, köylülük bir… cahillik iki… körlük üç… Çaresiz döndük” diye anlatıyor o günü Veysel…
Oradaki Hakimiyet-i Milliye matbaasına girmişler.
“Destanımız var; Gazi’ye okumaya geldik” demişler.
“Hele oku, dinleyelim” demiş gazetedekiler.
Almış sazını kucağına, başlamış okumaya:
““Türkiye’nin ihyası Hazreti Gazi,/ Kurtardı vatanı düşmanımızdan,/ Canını bu yolda eyledi feda,/ Biz dahi geçelim öz canımızdan…”
Tarih: 1 Nisan 1934…
* * *
Şu satırlar 2 Nisan 1934 tarihli Hakimiyet-i Milliye’den:
“Dün gazetemize Anadolu’nun saz şairlerinden biri geldi. Sivrialan köyünden olan bu yanık yüzlü adamın iki gözü de görmüyordu. Bu saz şairinin yeni yazdığı koşmalar, inkılabın halkın en görgüsüz tabakalarına kadar nasıl işlemiş, anlaşılmış ve sevilmiş olduğuna en büyük delildir.” (vurgular benden -BLY)
“Görgüsüz tabakadan Veysel”, 45 gün nafile beklemiş Ankara’da… sonra dönmüş yurduna…”
Yazan: I. B. Ziyaretçi Tarih: March 26, 2009 9:34 PM
MUSTAFA BEY İYİKİ SİZİ BULDUM VE TANIDIM.FİKİRLERİNİZ HAYATIMA ÖYLESİNE YÖN VERDİ Kİ...BEN BİR LİSE ÖĞRENCİSİYİM PEK ÇOK ARKADAŞIM VAR AMA KİMİ KULAKLARINI"VAROLUŞHAKİKATİ"NE KARŞI ISRARLA TIKAMIŞ,KİMİ SADECE AHİRETE YÖNELMİŞ...KİMİLERİ İSE BOMBOŞ...OYSA EFENDİMİZ(SAV)BÖYLE DEĞİLDİ...HEM KULLUKTA HEM SOSYAL HAYAT VE İNSAN İLİŞKİLERİNDE EN MÜKEMMEL İNSANDI...BEN LİSE HAYATIMIN SONUNDA 10 YILLIK ARKADAŞLARIMI SORGULUYORSAM İŞTE BU TİP İNSANLARI ARAYIŞIMDAN,BU TİP İNSANLARA OLAN ÖZLEMİMDENDİR...sonra bazı insanlarla tanıştım.ONLAR TAM DA ARADIĞIM TARZ KİŞİLERDİ.EVET BAZILARININ KÖRÜ KÖRÜNE SAÇMA VE ASILSIZ İDDİALARLA REDDETTİĞİ,KABULLENMEK İSTEMEDİĞİ DIŞLADIKLARI TÜRDEN İNSANLAR.BAHSETTİĞİM KİŞİLER DERSANEMDEKİ ÖĞRETMENLERİM...6.SINIFTA DERSANEYE YAZILACAĞIM DA BİR ARKADAŞIMA TERCİHİM KONUSUNDA FİKRİNİ SORDUĞUMDA"FETHULLAHÇI ONLAR SAKIN GİTME" GİBİSİNDEN BİR İKAZINA MARUZ KALDIM NEDENSE SONRA BABAMIN TEKLİFİYLE DERSANEYE YAZILMAYI KABUL ETTİM BAŞLADIM VE 7 YIL BOYUNCA AYNI DERSANEYE KENDİ İSTEĞİM VE TERCİHİMLE DEVAM ETTİM.(BABAMIN "BAŞKA SEÇENEKLERİ DE İSTERSEN TERCİH EDEBİLİRSİN" ŞEKLİNDEKİ ALTERNATİF TEKLİFİNE RAĞMEN...)ÇÜNKÜ ONLAR FARKLIYDI YAŞAYIŞLARI,TAVIRLARI,KİŞİLERE YAKLAŞIMLARI MUAMELELERİ İLE BENİ ÇOK ETKİLEMİŞLERDİ.BANA HİÇBİRŞEY SÖYLEMEDİLER.BANAHİÇBİRŞEY DİRETMEDİLER ZORLAMADILAR...ANCAK ONLARIN KOŞULSUZ,ÇIKARSIZ,SAF,TEMİZ,İÇTEN SEVGİLERİNİ HİSSEDEBİLİYORDUM...BİR GÜN ÖĞRETMENİM VE ARKADAŞLARIMLA BİRLİKTE BULUNDUĞUMUZ "KAMU DIŞI BİR ALANDA"(!) ÖĞRETMENİMİZ NAMAZA KALKTI BANA "SENDE KILMAK İSTERMİSİN"DİYE SORDU İSTEMEDİM GİTMEDİM SONRA YILLAR SONRA DERSANEMİZİN GETİRTTİĞİ BİR TİYATRO GÖSTERİSİNİ İZLEMEYE GİTTİM OYUNDAN ETKİLENDİM VE O GECE NAMAZA BAŞLADIM ELHAMDÜLİLLAH...O GÜNDEN SONRA KENDİMİ GELİŞTİRDİM OKUDUM ÖĞRENDİM. SONRA O İNSANLARDAN BİRŞEYLER DİNLEMEK İSTEDİM.AĞIZLARININ İÇİNE BAKTIM BİRKAÇ HİKMETLİ KELİME DUYMAK İSTEDİM AMA ONLAR BİZE DERSTE "BİRŞEYLERİ EMPOZE ETMEMEK BEYİNLERİ YIKAMAMAK ADINA" HİÇBİRŞEY ANLATMIYORLARDI ONLAR YAŞAYARAK TEBLİĞ YOLUNU SEÇMİŞLERDİ ÇÜNKÜ.BUNU ÇOK DA GÜZEL BAŞARDILAR.ASLINDA GÜNÜNMÜZ DÜNYASINDA ENÇOK BU TÜR İNSANLARA İHTİYACIMIZ OLDUĞUNU"ÖNYARGILARLA DONATILMIŞ,FETHULLAHÇI KARŞITI RADİKAL LAİKLERİN" AT GÖZLÜKLERİNİ ÇIKARIP GÖRMELERİNİ İSTERİM...
MUSTAFA BEY,SİZ DE BENİM İÇİN İŞTE BU AÇIDAN ÖNEMLİSİNİZ.ZİRA BOMBOŞ İNSANLARLA UZUN SÜREDE BİRLİKTE YAŞAYINCA İNSAN HAYATTAN SOĞUYOR,YAŞAMA SEVİNCİ KAÇIYOR,"NOOLACAK BU MEMLEKETİN HALİ"GİBİ SORULARLA BAŞBAŞA KALIYOR
SİZ BENİM YAŞAMA SEVİNCİMİ YENİDEN KAZANMAMI SAĞLAYAN KİŞİSİNİZ İYİ Kİ VARSINIZ SİZDEN ÇOK UZAKTA OLMAMA RAĞMEN SİZİN VAROLDUĞUNUZU BİLMEK GÜZEL...
YAZINIZI DA HER ZAMAN OLDUĞU GİBİ BEĞENDİM :)
Yazan: NUR Tarih: March 27, 2009 9:10 PM
Yazdıklarınızda sonuna kadar haklı olmakla bilikte Karadayı'nın söylediklerine o kadar çok alışık olduğumuzdan garip gelmedi.Malesef hep duyduğumuz şeyler kendince eğitimli,okumuş kişilerin kendilerini halktan üstün görmesi,keşke garip gelseydi diyesim geliyor.Günümüzde bir de ergenekona bakınca hepsi okumuş kişiler,tabi onlar halktan üstün olduklarından,halkın yapamadıklarını yapyorlar ya.Bence bu kibirliliğin bir nedeni de halkın okumuş kişilere fazla değer vermesi olabilir.Okumuş kişilerden daha çok beklentileri var onların daha mantıklı ve doğru karar vermesi gerektiğine inandıklarından.Belki de olması gereken odur.Bazen annem bile bana kızdığında okumuş kızsın sana yakışıyormu diye kızıyor.Yani karadayı gibi kişiler bu halkı hak etmiyor.Keşke okul cahilliği engelleseydi bugun siz bu sözleri yazmamış olacaktınız.
Yazan: svm Tarih: March 28, 2009 11:17 PM
çok güzel bir yazı. özellikle "Oysa “okumak,” doğruyu bulmayı garantilemez" cümlesi belkide içinde bulunduğumuz kısır döngüden kurtulmamız için bize çok net bir yol göstermektedir. umarım herkes bu yazıdan kendine bir pay çıkarır.
Yazan: serkan Tarih: March 30, 2009 3:44 PM
Tarihler 29.03.2009 gösteriyordu.
Bazı büyüklerimizin(!) deyişiyle; biz cahil halk demokrasi için sandığa koştuk.(oy vermek demokrasi demek değil diye söylenip duranlar var; onu sağ cebimize koyduk)
Oy kullanmak için sandıklara koşan milyonlarca kişi eminim aynı şeyle karşılaşmışlardı; uzayıp giden oy kuyrukları…
Doğrusunu isterseniz kaç seçimdir oy kullanırım; hiç sırada beklediğimi hatırlamıyorum; son seçim hariç…
Yaklaşık 45-50 dakika kuyrukta bekledim ama sorun değil.
Benim gibi diğer seçmenlerde halinden hiç rahatsız değildi.
Kuyruktakiler bir biriyle sohbet edip; nasıl oy kullanacaklarını; hangi zarfın ne için olduğunu; hangi zarfı hangi kutuya atacaklarını anlattılar. Gelen yaşlılara, çocuklulara “buyurun siz geçin” deme inceliğini gösterdiler.
Sırada beklerken bol bol tahlil yapma imkanını da elde etmiş olduk. Şu adam çok çatık kaş; mutlaka x partiye oyunu veriyordur. Şu teyze ne sevimli; o da oyunu y partisine veriyordur. Şu külhanbeyi kılıklı da z partilidir. Diye doğru olmayan; sadece oyalanmak için yapılan tahliller…
Üst üste dizilmiş sıralarla ikiye ayrılan sınıfta, kartondan yapılmış derme çatma paravanlarda mühürlerimizi basıp, itina ile katladığımız kağıtları koyduğumuz zarfı, vanilyalı dondurma yalar gibi yalayıp (gerçi zarfın ağzının kapatılıp kapatılmayacağı konusunda görevliler mütabık değildi ama olsun) sıkı sıkı yapıştırıp sandıklara atarken ki gururumuz bir başkaydı ki sormayın…
Görevini tamamlayıp kapıdan çıkanlar, zafer elde etmiş gibi mağrur…
Havanında güzel olmasından mıdır nedir (İstanbul için geçerli) bir neşe bir neşe…
“Her şey daha güzel olacak; lay lay lom; lay lay lom!”
Sevgili (bazı)büyüklerim(!)
Kusura bakmayın.
Biz bidon kafalar, göbeğini kaşıyanlar, dağdan inmiş çobanlar sandıklara koşup, oy verdik ama…
Ne olur bize kızmayın! Ne de olsa biz cahiliz; nasıl hareket etmemiz gerektiğini bilmiyoruz.
İnanın eğlence olsun diye şeyettik.
Yoksa şeyetmezdik.
Yazan: Birgül Tarih: March 30, 2009 4:46 PM
ya abi ben sana hiç bişey demiyorum. seninle ilgili hiç bir yorum yapmıyorum ben susuyorum kendini adam zanneden kişiler yorum falanda yapmasınlar senin yazılarını okusunlar adam olsunlar. seninle ilgili bir tek cümle dicem benim öz abim gibisin yukarda allah şahit seni öz abimden ayırt etmem. seni çok seviyorum.... bide biraz daha fazla yazı yaz lütfen... internet başına geçince ilk işim senin yazını okumak...
Yazan: emre Tarih: March 31, 2009 6:18 PM
Demokrasinin gereği bu zaten,cahil veya akıllı,kültürlü veya yobaz,herkesin söz hakkına sahip olabilmesidir.Demokrasinin doğduğu Eski Yunan’daki düşünürler bile demokrasiyi eleştirmiş,halk için “ayak takımı yönetimi” şeklinde bir yorum getirmişlerdir.
“Cumhurbaşkanı'nın halk tarafından seçilmesi kadar tehlikeli bir şey yok” derseniz zaten Demokrasi kavramı ile çelişiyorsunuz demektir.
Mevlanın güzel bir sözü var “Cahilin sonunda göreceği şeyi, akıllılar önce görür.”
Demokrasi rejimini doğru işletebilmemiz içinde Eğitimli,Kültürlü Ülkesini ve Dünyayı tanıyan nesiller yetiştirmeliyiz.Ne kadar çok eğitimli insan yetiştirebilirsek
Demokrasiye olan inancımızı o kadar arttırmış oluruz.
Cem Uğur Köymen
Yazan: Cem Uğur Köymen Tarih: April 1, 2009 12:43 AM
yahu bu yazıları okudukça tüylerim diken diken oluyor, bir isnan bu kadar çarpıtma yapabilir mi? sn akyol yazdıklarınıza kendiniz inanıyor musunuz? vicdanınız nasıl elveriyor olan biteni nasıl müslümansınız????? ne islama ne insanlığa sığar, hayatını eğitime adamış 45 kiloluk bir azizeyi saçma sapan nedenlerle gözaltına alıyorlar gıkınız çıkmıyor, hatta belki içten içe seviniyorsunuz (bilemem tabi) sonra demokratız liberaliz diyorsunuz. kusura bakmayın ama demokratlık konusundaki samimiyetinize milyonda bir bile ihtimal vermiyorum!
Yazan: kamil Tarih: April 17, 2009 3:42 AM