« Ak Parti ve Kürt Sorunu (I) | Ana Sayfa | Tek Parti Gömleği Çıkacak mı? »
December 3, 2008
Ak Parti ve Kürt Sorunu (II)
[3 Aralık 2008 tarihli Star gazetesinde yayınlandı]
Türkiye’de son yıllarda sık sık yaşadığımız garip bir şey var: Abdullah Öcalan’ın İmralı’daki hücresinde bir şekilde rahatının bozulduğuna dair haberler yayılıyor. Örneğin saçları fazla kesilmiş, havalandırmaya çıkarılmamış veya yavaşça zehirleniyormuş gibi söylentiler… Bunun üzerine de onbinlerce kişi sokağa çıkıp gösteri yapıyor, “Öcalan’a özgürlük” sloganları atarak “önder”lerinin başına geldiğini düşündükleri bu işlere isyan ediyorlar.
Bu tablo karşısında biraz oturup düşünmek lazım. Abdullah Öcalan kim? Türkiye’nin yüzde 90’ının gözünde bir “terör örgütü lideri”. (Benim gözümde de öyle.) Hatta “bebek katili.” Öldüresiye nefret edilen, bir kaşık suda boğuverilmek istenen birisi. Ama işte Türkiye’nin bir kısmı da var ki, onların gözünde Öcalan büyük bir kahraman, bir “halk lideri”.
Bu muazzam “algı uçurumu”nu görmezden gelerek bir yere varamayız. Oturup biraz düşünmemiz ve bazı sonuçlar çıkarmamız lazım.
İlk görmemiz gereken, PKK’nın, Dev-Sol veya İBDA-C gibi bir kaç yüz kişilik bir militan kadrosundan oluşan dar bir örgüt olmadığı. Arkasında kitle desteği var. Onun için de sadece silahla ortadan kaldırılması mümkün değil.
PKK’ya sempati duyan kitlelere “vay hainler” diye köpürmenin ve “ya sev, ya terk et” diye üzerlerine gitmenin ise faydası yok. Çünkü her seçimde yaklaşık yüzde 5’lik bir oy dilimi oluşturan bu insanlar, “bebek katlini” takdir ettikleri için değil, ama apayrı bir algı dünyasında yaşadıkları için PKK’yı seviyor. Bejan Matur bunu birkaç kez ve çok ustaca yazdı Zaman’da. PKK sempatizanları, olaylara apayrı bir kanaldan bakıyor, asıl “terör”ün devlet tarafından yapıldığına, “gerilla”nın onurlu bir “direniş” yürüttüğüne inanıyor. İçinde bulundukları çevre, okudukları gazete, seyrettikleri televizyon onlara bunu söylüyor. Türkiye’nin yüzde 90’ının bağrını şehit düşmüş askerlerimizin acısı dağlıyor. Bu yüzde 5’lik kesimin kalbini ise, boşaltılan köyler, jandarma dipçiği ve “seksen yıllık inkâr ve aşağılama” yakıyor. Bir de etnik milliyetçilik ateşi…
Bu tabloda çok önemli bir unsur daha var. Araştırmalar, Türkiye’deki Kürt nüfusun yüzde 13-15 civarında olduğunu gösteriyor. PKK tabanı ise yüzde 5’in altında. Yani neredeyse her üç Kürt vatandaştan ikisi PKK’ya soğuk duruyor. İşte son seçimde bu oyların hemen hepsini AK Parti topladı. AK Parti’nin arkasındaki bu “Kürt seçmen” çok önemli, çünkü PKK’nın “Kürt halkının temsilcisi” olma iddiasını boşa çıkarıyor.
Ama AK Parti’nin tüm Kürt oylarını kazanması, “PKK tabanını fethetmesi” imkansız. Hatta AK Parti’nin bölgeyi “silip süpürmesi”, PKK tarafını daha da öfkelendirip şiddeti iyice tırmandırabilir. Zaten öyle de oldu, son bir kaç yılda.
Peki ne yapmalı?.. Yapılması gereken, bir taraftan “Kürt kimliğine saygı ve özgürlük” adımları atmak, bu konuda tam bir serbestlik ortamı sağlamak. Bu, PKK’ya taban oluşturan tepki ve öfkeyi azaltacaktır. Yapılması gereken diğer şey ise, PKK tabanının siyasi temsilcileri, yani DTP’liler ile “siz nasıl bir ülke istiyorsunuz” diye oturup konuşmak. Bırakalım anlatsınlar “demokratik özerklik” derken ne kastediyor, ne talep ediyorlar. Bunların hangisi olabilir, hangisi olamaz. Bu, bizim onların dünyasını daha iyi tanımamızı, onların da kendi dar çevrelerinden çıkıp Türkiye gerçeklerini daha iyi anlamalarını sağlayabilir.
Bu açıdan DTP’nin kapatılması yanlış olacağı gibi, DTP’lilerin susturulması da fevkâlede hatalıdır. Hükümetin takındığı “PKK’ya terör örgütü demedikçe sizle konuşmayız” tavrının da, Türkiye genelinde olumlu yankılanması dışında, meseleye getirdiği bir fayda yoktur. Adamlar PKK’ya niye terör örgütü desinler ki; PKK’yı temsil ediyorlar zaten. Ve zaten bu yüzden onlarla bir şekilde konuşmak lazım ki bu işe kansız bir çözüm bulunsun.
Yazan: Mustafa Akyol Tarih: December 3, 2008 4:27 AM




Önümüze bir şey getiriliyor. O bir şeyin ne olduğunu anlamak için bazı gelişmeleri hatırlayalım…
Mayıs 2003: ABD, Türkiye’den pişmanlık yasası çıkarılmasını istedi.
Temmuz 2003: Pişmanlık Yasası Meclis’e geldi. AKP grup toplantısında İstanbul Milletvekili Emin Şirin, “Pişmanlık yasasını ABD mi istedi” diye sordu. Dışişleri Bakanı Gül, ”ABD’nin K.Irak’taki yeniden yapılanma için benzer istekleri var” cevabını verdi.
Bazı AKP milletvekilleri, teröristbaşı ve Hizbullahçıların da kapsama alınmasını istedi. İçişleri Bakanı Abdülkadir Aksu, “tepkileri de dikkate alarak, doğrudan eyleme sevk eden lider kadronun kapsam dışında tutulduğunu” söyledi.
Temmuz 2003: ABD, pişmanlık yasası çıkar çıkmaz harekete geçip, Kandil Dağı’ndaki terör kamplarının bitirileceğini açıkladı.
Ekim 2004: AB, teröristbaşının yeniden yargılanması için “ivedi yasal değişiklik” istedi.
Aralık 2004: Ceza İnfaz Kanunu çıkarılırken, Dışişleri Bakanı Gül ve Diyarbakır Milletvekili Cavit Torun, “şartlı tahliye” maddesinin, “teröristbaşı başta, herkese ve tüm suçlarda uygulanmasını” istedi. Ama yapılamadı.
Haziran 2005: TCK değiştirilirken, teröristbaşının hüküm giydiği 125. maddeye, “elverişlilik” gibi bir kriter eklendi. Yani “ülkeyi bölme” suçu, “elverişli fiiller işlenmesine” bağlandı. Değişiklik teröristbaşı lehineydi ve yeniden yargılanmasını sağlayabilirdi. Sözkonusu ifade, güya yasa yürürlüğe girdikten sonra fark edildi ve tepkiler üzerine madde apar topar eski haline döndürüldü
Mayıs 2006: Terörle Mücadele Yasa tasarısının 6. maddesine, “örgütün lider ve yönetici kadrolarının da etkin pişmanlıktan yararlanmasını” öngören “korsan” bir fıkra kondu. Tepkiler üzerine, tasarıdan çıkarıldı ama bu fıkrayı kimin koyduğu açıklanmadı.
Ağustos 2006: MİT’in “PKK’ya tecrit planı” adı altında bir plan hazırladığı ortaya çıktı. “MİT öncülüğünde, Barzani-Talabani ve Kürt kökenli siyasilerle” yürürlüğe konacağı iddia edilen plana göre, “af” denmeden, Kandil’deki teröristlerin sessizce yurda dönmesine izin verilecek, yönetim kademesi ise bir Batı ülkesine gönderilecekti. Plan için teröristbaşının da “kullanılacağı ve desteğinin alınacağı” duyuruldu. Ancak yine tepki geldi ve plan rafa kaldırıldı.
Ağustos 2006- ABD, “PKK’nın silahlı mücadeleye” başlamasının 22’nci yıldönümü münasebetiyle ilk kez doğrudan PKK’yı muhatap alan bir mesaj yayınlayıp, örgütün silah bırakmasını istedi.
Ekim 2007: Amerikan Dış Politika Ulusal Komitesi, “Kürdistan İşçi Partisi’nin Silahsızlandırılması, Dağıtılması ve Yeniden Entegre Edilmesi” başlıklı bir rapor yayınladı. Rapor, MİT’in planına benzer unsurlar içeriyor, tepki çekeceği için “genel af” yerine, “topluma kazandırma” denilmesi öneriliyordu.
Aralık 2007: Başbakan Erdoğan, “Öncelikli hedefimiz sınır ötesi operasyon değil, PKK’nın silahsızlandırılması…Pişmanlık Yasası, Terörle Mücadele Yasası, adına ne derseniz deyin, bu çalışmalardan beklenen sonuç o zaman alınamamıştı. Ama şu anda buna yönelik bir çalışmada netice alınabilir düşüncesinde olan görüşler var. Biz, bunların hepsine itibar ediyoruz” dedi.
Bunları hatırlatmamızın sebebi,
Şehitler vermeye devam ederken, şehitlerimizin kanı yerdeyken, ana-babaları, bacıları, eşleri, çocukları kan ağlayıp, mezar taşlarına sarılırken, teröristbaşının “ruhsal tedavisi” için İmralı’da tadilata başlanması(Tadilatın gerçekte teröristbaşı için değil, o çıktıktan sonra Ergenekoncuların ikameti için yapıldığını düşünüyorum),
En önemlisi T.C. Devleti’nin Adalet Bakanlığı koltuğunda oturan Mehmet Ali Şahin’in, teröristbaşını doğrudan muhatap alıp, “Bırakın kavgayı, bombaları der, görüş değiştirirse, belki savcılar bu yeni durum karşısında yeni bir değerlendirme yapar” diyerek, bugüne kadar gizliden gizliye yürütülen pazarlığı resmileştirmesidir.
Demek istiyorum ki, hiç bir şey tesadüf değil!...
Şahin, Teröristbaşı, Osman Baydemir ve Ahmet Türk’ten Şahin
Mart 2006’da Diyarbakır Belediye Başkanı Osman Baydemir, Ertuğrul Özkök’e, -1 ay sonra yalanlasa da- şunları söyledi:
“Murat Karayılan’la konuştum. Kendisi bana, ‘af çıktığı takdirde İzmir ve İstanbul’da depolanan patlayıcıların yerini, Güneydoğu’ya yerleştirilmiş mayınların haritasını veririz’ dedi"
Peşinden Ahmet Türk’ten, “Türkiye Cumhuriyeti’nin Kürt sorununun çözümünde tercihini, demokratik sivil yöntemlerden yana kullanmaya başlaması halinde, örgüte ’Bölgeye döşediğin mayınları temizle ya da yerini söyle’ çağrısı yaparız” açıklaması geldi.
Ve bunların ardından da İmralı’daki teröristbaşı, aydınların hakemliğinde, Hakikatleri Araştırma ve Adalet Komisyonu kurulmasını, komisyonun, taraflardan kim ne yapmışsa bunu araştırıp, açığa çıkarmasını, tarafların karşılıklı olarak hatalarını itiraf etmesini buyurarak, “Biz o zaman bu komisyonun denetimine silahları bırakabiliriz” dedi.
Görüyorsunuz, Adalet Bakanı, Öcalan’la doğrudan “bomba, silah” pazarlığı yapıyor. DTP’lilere, aydınlara Adalet Komisyonuna gerek bile kalmıyor.
Adalet Bakanı Şahin, bu açıklamayı Başbakanın bilgisi dışında yapabilir mi? Öyleyse?!..
Teröre Teslim Olan Başbakan
Mart 2007’de İspanya’da bir şey oldu. 1980’li yıllarda 25 İspanyol askerinin hayatını kaybettiği eylemlerin sorumluluğunu üstlenen ve tam 3 bin yıl hapis cezasına çarptırılan Juana Chaos adlı militan, 114 gün süren açlık grevinin ardından serbest kaldı ve ülke karıştı. Chaos 18 yıl hapis yatmıştı. Hükümet açlık grevinde olası bir ölüm durumunda ETA’nın yapacağı terör eylemlerinden korktuğu için serbest bırakma kararı almış, İspanya İçişleri Bakanı da, “Tamamen insani bir karar aldık. Cezasının geri kalanını evinde çekecek” demişti.
İşte bu açıklama ülkede deprem etkisi yarattı. Ana muhalefet partisi, hükümeti, “teröre boyun eğmekle” suçlayıp, Meclis’te olağanüstü oturum çağrısı yaptı. Polis Sendikası, “verin öldürelim” diye tepki gösterdi. Aralarında ETA saldırılarında yakınlarını kaybedenlerin de bulunduğu binlerce kişi gösteri yaptı, Times Gazetesi, “Zapatero’nun teröre boyun eğdiğini” yazdı.
Ben ülkemizde, hepimizin gözü önünde yaşananlara bir ad veremiyorum, vermek istemiyorum.
Ama diyorum ki; bu “bomba pazarlıkları”na tepki bu kadar cılız kalır, bu Adalet Bakanı o koltukta devam ederse, emin olun ki, “İnfaz Yasası” düzenlemesi adı altında teröristbaşının “yeniden yargılanması”, ardından en iyi ihtimalle “cezasını evde çekmesi”, belki “şartlı tahliyesi” çok yakındır. Genelkurmay Başkanı Orgeneral Başbuğ’un ifadesiyle, "Herkes dikkatli olsun ve doğru yerde dursun”.
Yazan: ancazin Tarih: December 3, 2008 8:35 PM
Olmaması gerekenleri söylemek çok kolay sayın Ancazin. "Olması gereken nedir" zor olan bunu söylemek. Herkes sizin yaptığınızı yaptığı için sorunlar hala sorun olarak kalıyor.
Yazan: UMUT Tarih: December 4, 2008 2:04 AM
Olması gerekenler Türk adaleti tarafından eninde sonunda mutlaka yapılacak. Bütün dinsel ve etnik bölücüler Türk adaletine hesap verecek. Çünkü Türk milletinin karakteri yüksektir. Çünkü Türk milleti zekidir.
Tarih, ondan ders almayanlar için sadece bir tekerrürden ibarettir.
Hülagü TTT
Yazan: Hülagü Tarih: December 4, 2008 5:37 PM
kimler vardı o zaman iktidarda.ecevit-devlet bahçeli.Apo'yu asamadılar.sonra devlet bahçeli çıktı urgan fırlattı Tayyip Erdoğan'a.
siz bu Apo'yu asmama şartıyla aldıysanız,hiç almasaydınız daha iyiydi.Aldıysan asacaktın bu kadar basit.Apo'yu asmazsan bugün başı ağrır,yarın canı sıkılır,öbürgün bilmem ne olur.10 sene sonra salıverirler bile,demokrasi diyerekten.2 nesil geçtimi,Apo'da kalmaz,bebek katili de.
Apo'ya eskiden de Ordu bakıyordu,şimdi yine ordu bakıyor.kim biliyor,bu adam ne durumdadır.kitap yazmış,yayınlanması engellenmiş.bu adam nasıl kitap yazar yahu.senin kameran mikrofonun yok mu?
asker bakıyor Apo'ya.Nasıl bakıyor,Allah bilir.
Asacaksınız kardeşim,Abdullah Öcalanı.Daha Türkiye'ye geldiği gün uyduruk bir yargılama.sonra idam.demokrasi isteyen başbakanını asmış bu insanlar zamanında bebek katilini asamıyor.yazıklar olsun.
Ne Apo'su.Çok geç olmuş olsada.gelecek için bir maraz çıkmaması adına.Yarın yargılayın asın gitsin.başımıza bela olmasın şerefsiz.
Yazan: Bigalıoğlu Tarih: December 4, 2008 7:03 PM
Doğu Türkistan'dan hasret çektim'i dinliyorum, neyin sesi kavruk, kopuzun sesi öfkeli, Tuna'dan Kaşgar'a, Yakut'tan Kerkük'e Ala Dağlar ya da Ala Taular, ova ova, tepe tepe, dağ dağ yurtlanmışım, ister adını Balkan koymuşum, ister dağların ülkesi Dağistan, Batıda Türk'ün yurdu Türkiye, Doğuda atalar toprağı Türkistan....Türklüğün ülküsünün sınırı yok, özgürlük ateşi ise her çağda, yurt yurt, yöre yöre, toprakları sulayan kanlarımızın cömertçe boşandığı ve bayrak olduğu her destanda.....
Sayın Umut içimden birden bunları yazmak geldi, ne siyaset ne edebiyat, Türk budunu etnik özürlü olmadı hiç, çünkü Türk insan demektir, Adem'in adı Törülgen'dir yani türeyenin, türün atası, Türk ise sanıldığı gibi güç değil 'insan' demektir.
Bizler halk olarak her zaman barışsever olarak yurttaşımız olanlarla birlikte yaşamaktan yana olacağız ancak Türk ulusu olarak ulusal ülkülerimizden ve bu topraklar uğruna kanı boşanan yüzbinlerin haysiyetini asla satmayacağız.
Yazan: ancazin Tarih: December 4, 2008 11:20 PM
ataturk'un bir numarali adamlarindan bugunku koyu kemalist yargi burokrasisinin temellerini atan eski adalet bakani mahmut esat bozkurt diyor ki:
"biz türkiye denen dünyanın en hür ülkesinde yaşıyoruz. mebusumuz inançlarından samimiyetle bahsetmek için buradan daha müsait bir ortam bulamazdı. onun için hislerimi saklamayacağım. türk, bu ülkenin yegane efendisi, yegane sahibidir. saf türk soyundan olmayanların bu memlekette tek hakları, vardır; hizmetçi olma hakkı, köle olma hakkı. dost ve düşman, hatta dağlar bu hakikati böyle bilsinler."
(cumhuriyet, 19 eylül 1930)
simdi daha neyin tartismasini yapiyorsunuz ben onu anlayamadim.. kemalizm turkiye gerceklerine uymayan, bazi insanlari ezen bir irkcilik soylemini de haizdir goruldugu kadariyla... esasinda buyuk turk buyuklerinin de ne kadarinin turk oldugu da tartisilir da neyse oralara girmeyelim...
kisaca ulusal bir devlet kurmak icin gerekli masif yapi turkiye de bulunmuyor.. ne psikolojik olarak ne de pek bilinmese de genetik dagilim olarak bu mumkun degil.. turk irkciligini ancak dini katarak bir nebze bunyeye zerk edebilirsiniz ki o da iste mhp kadar oluyor... durum bu.. begenseniz de begenmeseniz de...
son olarak enis batur'un dedigi gibi hulagu bey de saka gibi bir adam ama ona daha ne kadar gulebiliriz bilemiyorum... Gok Tengri akil fikir versin...
Yazan: Anonymous Tarih: December 5, 2008 4:35 AM
Mustafa akyol, bu yazısı ile pkk'nin bir terör örgütü olmadığını ayan beyan kabullenmiş görünüyor. Bizim bildiğimiz kadarı ile terör örgütlerinin arkasında kitleler olmazdı, onlar ellerine silah almış birkaç mekaplı çapulcu idi. Yalnız sayın yazarın söylediği üzere Türkiye'de ortalama yüzde beşlik bir kitlesi varmıs bebek katili Apo'nun liderlik ettiği terör örgütünün. Bu ne lahana turşusu, bu ne perhiz sözü cuk oturuyor sanırım bu duruma. Arkasından bu kadar insanı sürükleyebilmiş bir örgüt terör örgütü olamaz. Adını ben koyamadım şimdi. Bir zahmet sizler koyuverin iki buçuk insana hitap edebilen bu terör örgütünün adını?
Yazan: fließend Tarih: December 5, 2008 10:15 PM
haber10 ve samanyolu ile taraf gazetelerine baktım biraz bugün, elbette para vererek almadım, birbirinden çeşitli gazete ve dergilerin okunduğu bir ortamdaydım, Mustafa Beyin 'Türk Medyasından Utanmak' adlı yazısında belirttiği gibi nefis bulandıran sözde Türkiye'nin en ciddi gazetelerinin bazı sevdiğim yazarlarını okudum, sonra haber10'a baktım bir ara netten ve de zamanı okudum , ardından samanyolu adlı websitesine göz gezdirdim. Gördüm ki, Türkiye'de gerçekten çiviler yerinden oynamış, Türkiye çoktan turuncu devrimini yaşamış:) İstisnasız son saydıklarımın hepsinde Kürtlere yapılan kemalist devletin katliamlarından tutun da keşfedilmesi gereken Kürt kökenli (bu bence önemli değil benim açımdan ama oradaki vurgu- doğrusu Kürtçü, ancak ne garip ki bunlar biz Türklerin Türkçülüğünü yargılamak ve yadırgamayı bırakın eleştirilmiyorlar bile) Altan Tan'ın babasının Diyarbakı Cezaevinde başından geçenlere karşın Türklerler (bu tabire dikkat) barışık ve uzlaşmacı olması vurgulanmasına dek etnik temelli, rejim düşmanı hangi ülkenin ve rengin insanı olduklarını çözümlemek oldukça güç yazılar ve yorumlar gözüme çarptı... Bu ülkede gerçekten çoktan düzen değişmiş de bizim haberimiz yok... Mustafa Akyol'un bizzat şahsiyeti, inançları ile etkinlikleri bile değerlendirildiğinde nasıl -nasıl yani- oluyor isek bu durumda aynen böyle, ülke rant cehennemine dönmüş, hem de cennet vaad ediliyoruz.
Yazan: ancazin Tarih: December 6, 2008 1:42 AM
@Ancazin,
Kimin ne renk olduğunu çözümlemek için kendinizi neden yordunuz ki?"Ben beyazım ve doğruyum o halde benden farklı olanların hepsi siyah ve yanlıştır diyip çıksaydınız işin içinden... yorumunuzda da özetle demek istediğiniz bu değil mi zaten?
Yazan: ç-z Tarih: December 7, 2008 1:27 AM
This is an interesting informative site.
Teşekkürler Mustafa Bey.
Kurban Bayraminiz Mubarek Olsun.
Yazan: Fatma Tarih: December 7, 2008 4:29 AM
@Ancazin,
Kimin ne renk olduğunu çözümlemek için kendinizi neden yordunuz ki?"Ben beyazım ve doğruyum o halde benden farklı olanların hepsi siyah ve yanlıştır diyip çıksaydınız işin içinden... yorumunuzda da özetle demek istediğiniz bu değil mi zaten?
Demişsiniz.:) Okuduğunu anlamayan, anladığıyla akil yorumlar yapanlar yüzünden zaten bu toplumsal uzlaşmazlıklar :)
Yazan: ancazin Tarih: December 7, 2008 8:39 PM
KÜRTLERİN SESİNE KULAK VERMEK!..
PKK VE UZANTISI DTP NEYİ ANLAYAMIYOR?
“PKK, DTP ve Kürtler Üzerine Birkaç Söz! Kürt Siyasetçiler Demokrasinin Hizmetinde Olmalı!” başlığıyla kaleme aldığım yazı, beklediğimden fazla tepki aldı.
İçerdikleri duygusallıklar veya saldırgan ifadeleri bir yana bırakırsak, tepkilerin dikkat çeken iki ana hattı var: Bir kısmı Kürt siyaseti üzerinde, özellikle DTP yönetimi üzerinde PKK’nın söz sahibi olmasının haklılığını ispata da çalışıyor. “PKK olmasa, Kürt sözcüğünü ağza almak bile mümkün olmazdı. Bugün Kürt sorunu konusunda belli belirsiz bir mesafe almışsa, bunda PKK’nın verdiği silahlı mücadelenin büyük payı vardır. O yüzden DTP yönetimi dağdakilerin bu fedakarlıklarına karşı kadirşinas davranmak zorundadır.”
Dağdakilerin mutlaka Güneydoğu Anadolu bölgesindeki toplumda bir karşılığının, bir arka planının var olmasından dolayı DTP’nin bunu gözetiyor olması belki yadırganamaz. Hatta tam da o yüzden DTP siyasetinin “PKK’ya terör örgütü demek ve bu terörü lanetlemek” gibi bir baskı altında tutulmasının hem gerçekçi hem de haklı olmadığını anlamak lazım.
Başından beri DTP’nin böyle bir baskı altında tutulmasının onun bütün siyasi potansiyeline kast eden bir yanlış olduğunu, üstelik DTP’nin bunu yapmasının ne Kürt siyasetine ne de genel anlamda Türkiye’nin siyasi ortamına hiçbir katkısının olmayacağını işaret etmeye çalıştım.
Ancak sorun, şu anda bu bile değil. Sorun, Kürt sorunu konusunda nihayet aşılmış bulunulan önemli psikolojik engellerin ardından oluşmaya yüz tutmuş bir siyasi vasatın tamamen “dağdakilerin” kontrolüne bırakılması, bunun da dağdakilerin en doğal hakkı gibi görülmesidir. DTP içerisinde kendini açıkça hissettiren bu “dağdakiler-ovadakiler” tabakalaşması, giderek silahlı grupları borçları hiçbir şekilde ödenemeyen “kahramanlar”(!) mitosuyla kutsallaştırıyor.
Bu kutsallık söylemi yukarıdan aşağıya bütün Kürt siyasetini esir alıyor, giderek sorunu siyasal alandan uzaklaştırıp sembolik ve duygusal alanlara taşıyor. DTP giderek Kürtlerin yaşam kalitesinin veya onurlarının daha fazla gözetildiği bir siyaset arayışından ziyade, Abdullah Öcalan’ın İmralı’daki konforunun ve PKK’nın herhangi bir paylaşımdaki hisselerinin müvekkilliğine doğru düşüyor.
Bu saptamalar paralelinde en son yayınlanan “Kendi Dilinden Doğu ve Güneydoğu Anadolu” başlıklı raporu DTP’lilerin dikkatle okumalarını tavsiye ediyorum. Bu rapor, “yaşananların Kürt sorununa sığmayan yanlarını da” görmelerini sağlayabilir.
Örneğin, bu rapor, DTP’ye, kendini aynı anda hem Kürtleri hem de bütün Güneydoğu Anadolu’yu tek başına temsil eden bir parti olarak görüp göstermenin yanlışlığını gösterebilir. Raporun dikkat çektiği üzere, Güneydoğu Anadolu’da sadece Kürtler yaşamıyor ve Kürtlerin büyük çoğunluğu da DTP’yi veya PKK’yı kendilerinin temsilcisi olarak görmüyor. Yapılan anket çalışmasına göre, bölge halkı, sorunu birinci derecede “ekonomik”, ikinci derecede etnik, üçüncü derecede şiddet ve terör, dördüncü derecede ise demokrasi ve insan hakları sorunu olarak görüyor.
Ancak PKK ve siyasi uzantısı DTP, sorunun çözümünün sadece kendisinde olduğuna inanıyor. Ama yanılıyor. Son yıllarda Abdullah Öcalan ve PKK yönetimi, durmadan barıştan, demokrasiden söz etmektedir. Ancak demokratik reformlar ardı ardına gerçekleşirken, bölgede huzur ve güven tesis edilmişken, sosyal ve ekonomik yatırımlar başlamışken, Kürtçe yayın yapan TRT 6 örneğindeki gibi önemli gelişmeler yaşanırken, PKK yönetiminin silahlı eylemleri tırmandırması ve bunu Öcalan’ın cezaevi koşullarına endekslemesini ciddi olarak irdelemek gerekiyor.
Silahların konuşulmadığı, demokratikleşmeye direnç gösteren kurumların inisiyatif sahibi olamadığı bir süreçte demokratikleşme sürecinin hız kazanması ve bu süreçle beraber toplumsal barış ve huzurun tesis edilmesi de kaçınılmaz olacaktır. Demokratikleşme sürecinin başarıya ulaşmasında silah ve şiddet önemli bir engeldir. Bu süreçte silahın ve şiddetin Kürtler’e faydadan çok zarar getirdiği açıktır.
PKK’yı lanetlemekten hiç vazgeçmemek lazım. Terör karşısında tarafsız kalmak ahlâki değildir. Çünkü insan hayatına saldırmanın hiçbir bahanesi olamaz. O nedenle teröre karşı çıkmak, ahlâki açıdan yalnız görev değil mecburiyettir. Buradan bir kere daha başta DTP olmak üzere, Kürt siyasetçilerin ve aydınları bu konuda beklenen duyarlılığı göstermeye çağırıyorum.
Tecrübelerle sabittir: Görüşme, konuşma, diyalog ancak terörün bitmesiyle, silahların terk edilmesiyle mümkündür. Teröre karşı çıkmayan, hele de ona sözcülük yapan Kürt aydınlarının ve siyasetçilerin vebali büyüktür ve başta Kürtler olmak üzere, Türkiye’de yaşayan herkes bu kişileri affetmeyecektir.
Nail Amudi
nailamudi@yahoo.com
Yazan: nail amudi Tarih: February 2, 2009 3:17 PM
TARİHİN DERİNLİKLERİNDE KALAN CAN YAKICI GERÇEKLER!..
“PKK’dan Kaçmayı Başaran Abdülkadir Aygan’dan Şok Açıklamalar!..”
“Kanla beslenen değirmen kan öğütmeye devam ediyor. Yürekleri ve beyinleri kendilerine ait olmayan tetikçiler, niçin ve kimi öldürdüklerini bilmeden, cinayetlerine yenileri eklerlerken, aslında bir gün sıranın kendilerine gelebileceğini görmekten halen uzaktalar…”
Birçok aydınlanmamış yönüyle PKK’nın kanlı tarihi hala derin araştırmalara ihtiyaç duymaktadır. Fakat gün geçmiyor ki, PKK’nın kanlı tarihi ile ilgili yeni gerçekler ortaya çıkmasın.
Terör örgütünden kaçarak devletin adaletine sığınan ve pişmanlık yasasından yararlandıktan sonra serbest kalan Abdülkadir Aygan, İsveç’ten yaptığı şok açıklamalarla PKK’nın kanlı tarihine ışık tuttu.
“Kürtler için mücadele ettiğini” öne süren PKK’nın, bir Kürt köyüne yaptığı kanlı baskın sonrasında örgütten ayrılmaya karar verdiğini açıklayan Abdülkadir Aygan, yaşadığı bu insanlık dışı olayı “Artık dayanamayacak bir noktaya gelmiştim. Kürtlerin yaşadığı bir mezraya baskın yapılacak ve o mezrada hiç kimse canlı bırakılmayacaktı. PKK’dan firar edip köylülere haber verdim. Ancak yine de o köylülerin acımasızca öldürülmelerini engelleyemedim” diye anlatıyor.
PKK’da yaşanan iç infazlar ile Yunanistan’ın PKK’ya verdiği desteğe ilişkin olarak da Aygan şunları söylüyor; “Çok arkadaşım infaz edildi benim. Kimse ‘benim infazlardan haberim yok, görmedim’ demesin. PKK’da uzun yıllar yer almış herkes bu iç infazları bilir. Mesela Silvanlı Ramazan diye bir çocuk ajanlıkla suçlandı. Haftanin kampında cezalandırıldı. Duran Kalkan hepimizi bir alana topladı ve elleri arkadan zincirle bağlı arkadaşımızı karşımıza dikti. Bize bastonuyla nutuk çekmeye başladı. Hepimizi ajite etti. Ben dahil herkes o çocuğun ajan olduğuna inandık. Bize ‘Ajanların cezası nedir?’ diye sordu. Hepimiz bağırdık ‘ölümdür’. ‘Cezasını kim verecek?’ Hepimiz el kaldırdık. Zaten Duran Kalkan soracak da biri el kaldırmayacak… Onlara göre o zaman o da ‘ajan’dır. Zaten Apo’nun kendi ağzından açıklaması da var; ‘PKK’nın başlangıcından bu yana on dört bin iç infaz var’ diye. Örgütün icraatını, gidişatını, ideolojisini eleştirenler ‘ajan’ ilan edilerek infaz edildiler. İnfazları yapanlar, dört beş bin kişinin benim gibi PKK’dan ayrılmasına neden oldu. Ben 1980 öncesinde PKK’nın Nizip askerî alan sorumlusuydum. O sırada faşist dediğimiz altı Kürt gencini öldürdüm, bombalar attım. Bu yüzden de askerden firar ettim. Çünkü çember daralmaya başlamıştı. Kardeşim yakalandı ben de yakalanabilirdim ve bu cinayetlerden hapis yatabilirdim. Bu yüzden Kıbrıs’ta askerlik yaparken önce Rum kesimine gittim. Ben Almanya’ya gitmek istiyordum. Ama beni Yunanistan’a gönderdiler. Çünkü 1980 darbesinden kaçan herkes oradaydı. Yunan İstihbaratı bana PKK, Kürdistan hakkında sorular sordu ve beni Lavrion kampına gönderdiler.”
PKK’da yaşananlara ışık tuttuğu için PKK ve Apo tarafından “ajan” ilan edildiğini ve öldürülmek istendiğini, çeşitli defalar PKK’lıların suikastlerinden kurtulmayı başardığını belirten Abdülkadir Aygan; “Lavrion kampındayken Abdullah Öcalan telefon edip beni Şam’a çağırdı. Yoksa benim niyetim tekrar onun emrine girmek değildi. ‘Buraya gel’ dedi. Kendisi beni Şam’a çağırdı, gittim. Beni Apo’ya 200 metre uzaklıktaki bir eve yerleştirdiler. Beni ve arkadaşı yanına koruma alarak, mahallede gezintiye çıkardı. Bizim ikimizde de tabanca vardı. İki buçuk ay orada kaldım. Futbol oynamaya giderdik. Geceleri sohbet için beni çağırıyordu. Baş başa oturup konuşuyorduk” diyor ve soruyor “Apo, şimdi benim ajan olduğumu söylüyor. Peki, ajan olan birine nasıl güveniyorsun? O anda seni imha edebilirdim… Beni Şam’a kendisi çağırıyor, sonra da ajanmış beni infaz etmek için gönderildi diyor. Sen beni yanına seni infaz edeyim diye mi çağırıyorsun?”
Evet, PKK’nın gizlenen kanlı tarihine ışık tutan Aygan’ın açıklamalarına ben de küçük bir ilavede bulunmak istiyorum.
PKK çıkışından itibaren Kürtleri ‘eleştiri’ adı altında hep kötülememiş midir? Var olan tüm canlı değerlere küfretmemiş midir? Her şeyi yok sayıp, kendini tek doğru olarak göstermeye çalışmamış mıdır? 30 yıldır ‘halk hareketi’ ve ‘gerilla savaşı’ adı altında sürdürdüğü şiddet politikasıyla, çoğunluğunu Kürtlerin oluşturduğu binlerce sivili katledip, Kürtlerin sosyal, ekonomik, kültürel alanda kalkınmalarının önünde en büyük engeli oluşturmamış mıdır? Kürtlerin demokrasinin nimetlerinden yararlanmasını engellemek için şiddetin her türlüsüne başvurmamış mıdır? Şiddet politikasına karşı çıkan, demokrasiden yana tavır alan değerli Kürt aydın ve siyasetçilerini öldürmemiş midir?
PKK’nın kendi içinde muhalif kabul etmeyip, öldürdüğünü yıllardır dost düşman herkes dillendiriyor. Ancak gözden kaçan bir gerçek var ki, bu daha da acıdır; PKK sadece muhalifleri değil, onun gerçeklerini ortaya koyabilecek herkesi (cinayetlere tanıklık edenleri) yok etmeyi amaç edinmiştir.
Kürtler bu cinayetlerin talimatını verenlerden ve gerçekleştirenlerden mutlaka hesap soracaklardır. Bu cinayetler, başta Abdullah Öcalan olmak üzere, Murat Karayılan, Fehman Hüseyin, Cemil Bayık, Duran Kalkan, Ali Haydar Kaytan, Rıza Altun, Sabri Ok ve ardıllarının kanlı defterlerine kara bir leke olarak yazılırken, defterin altına koyu renk ve silinmesi mümkün olmayan bir kalemle “ileride yargı önüne çıkarıldıklarında bu cinayetlerin hesabını mutlaka verecekler” notunun düşülmesi ihmal edilmiyor tabii ki…
Nail Amudi
nailamudi@yahoo.com
Yazan: nail amudi Tarih: February 4, 2009 2:23 PM
TERÖRE KARŞI ÇIKAN KÜRT SİYASETİ SİVİLLEŞMELİ!..
Bugün Kürt kökenli vatandaşlarımızın yaşadığı sorunların çözümü ve devletten beklentilerinin gerçekleşebilmesi yolunda atılan önemli adımların devamı için, Kürtlerin hakları için siyaset yaptığı iddiasında olanların, öncelikle şiddet politikasında ısrarlı olan PKK’ya, “önkoşulsuz silah bırakarak, demokratik açılımların önünde engel olmaktan çıkması” yönünde yüksek sesle çağrıda bulunmaları elzemdir.
Ancak ne yazık ki, bugün PKK vesayetinde siyaset yapan çizgi, tehlikeli bir şekilde bir “Kürt resmi ideolojisi” inşa etmeye çalışıyor. Bu ideoloji, Kürtlere cebren benimsetilmek, başka bir alternatif yokmuş gibi sunularak, çıkması muhtemel alternatiflerin de malum tehdit ve yöntemlerle önü kesilmek isteniyor. Dolayısıyla bugün PKK vesayetinde siyaset yapan resmi ideolojiye karşı çıkıp siyaset sahnesine inmeye cesaret edebilecek bir yapının yokluğu, Kürt sorununu çözümsüzlüğe mahkûm bırakıyor.
Devletin tutumunu eleştiren “sistemin Kürtleri”, fiiliyatta devletin yöntemlerini taklit ediyor. Milliyetçiliği eleştirirken, karşı milliyetçiliğin handikabına düşüyorlar. Dağa angaje siyaset yapıyorlar, siyaset tarzı olarak kalıp sloganlar ve jargonlarla konuşmayı tercih ediyorlar. Her totaliter-resmi ideoloji gibi, çoğu zaman kitlelere totaliter-resmi ideolojiyi benimsetmeye çalışıyorlar.
“Kürt resmi ideolojisi”nin temelini, Marksist-Leninist, devrimci ve etnik temelli siyaset öngören bir yapı oluşturuyor. Elbette ki, kavramın şablonu mevcut duruma birebir oturmuyor. Örneğin bir Kürt devleti yok, fakat bu, fiiliyatta yapılanı, bir resmi ideoloji inşası olmaktan çıkarmıyor. Her resmi ideolojinin olduğu gibi, Kürt resmi ideolojisinin de tabuları, dokunulmazları, kutsalları var. Bu tabular sorgulanamıyor, sorgulamayı deneyenler bir şekilde, çoğunlukla da Hikmet Fidan örneğinde olduğu gibi infaz yoluyla saf dışı bırakılıyor.
Dolayısıyla “Sıradan Kürtlerin” bu resmi ideolojinin öngördüğü söylemlere sorgusuz sualsiz inanmaları bekleniyor.
Etnik temele dayanan milliyetçilik ile bir “ulus-devlet” ideali peşinde siyaset yapılıyor.
Amaç, “ulus bilinci” inşa etmek, devrim sonucunda bir “ulus-devlet” meydana getirmek... Bunun en temel yolu ise şüphesiz "milliyetçilik" ve bunun yanında Marksist jargonun milliyetçi versiyonu olan “ezilmiş halk edebiyatı”...
İdeoloji çerçevesinde zorlayıcı, daimî propaganda ile taban, partinin öngördüğü şekilde biçimlendirilmeye çalışılıyor. Yığınlar, tanımlanan “ideal bir Kürt tipine” evrilmeye zorlanıyor. Dolayısıyla baskı, sindirme, gerekirse cebir yoluyla alternatif muhalefet kaynakları engelleniyor ve siyasetin tek temsilcisinin “hakim ideolojinin partisi” olmasına çaba gösteriliyor.
Bugün geldiğimiz umut kırıcı noktada, olumlu yönde “Kürt sorunu”nda alınan mesafe, hiç de sanıldığı gibi "kolektif haklar" temelli argümanlarla sağlanmadı. “Kürt meselesi”nde, kolektif haklar savunusundan ziyade, birey hak ve özgürlükleri temelinde bir siyaset geliştirilmesi önemlidir. Ancak bu savunmayı mevcut Kürt resmi ideolojisinin yapması mümkün değildir. Sivil bir hareketin bu argümanlarla ortaya çıkması ve bugünkü mevcut Kürt resmi ideolojisine karşı siyaset yapması elzemdir.
Bu açıdan baktığımızda “Kürt sorunu”na Marksist-Leninist-Stalinist bir hareketin çözüm olması kesinlikle mümkün değildir. Çünkü komünizmde esas ilke özgürlük değil, eşitliktir ve mutlak eşitliğin arandığı yerde de özgürlüğe yer yoktur. Özgürlüğün olmadığı yerde ise ne kültürel farklılıklar önemlidir, ne de bireysel kimlikler bir anlam ifade eder. Önemli olan tek şey “hareket” ve “devrim”dir. “Büyük dava” uğrunda, -ki Kürt meselesinde bu dava “ezilmiş halkın” kurtarılmasıdır- sosyalist liderler kitleye önderlik ederler ve kitlenin hiçbir şekilde liderlik tarafından belirlenmiş katı kurallarından ve politikalarından ayrılmasına izin vermezler. Eleştiri sesini yükseltmeye çalışanlar “hain” ya da “yanlış bilince sahip, doğru yoldan sapmış” kişilerdir ve doğru yola sokulmaları elzemdir. Böyle bir harekette Kürt bireylerin kişiliklerini geliştirme güçlükleri araçsal bir taktik malzemesi olmaktan öteye geçemez. Kürt komünist liderler başarılı bir şekilde hedeflerine ulaşsa dahi, Kürtlerin demokrasinin nimetlerinden yararlanması mümkün olamaz.
Dolayısıyla “Kürt sorunu”nun çözümü yolunda önemli adımların atılabilmesi için, mevcut Kürt siyasetine alternatif daha “sivil” bir siyasetin oluşturulması elzemdir. PKK uzantısı DTP’lilerin, dağa angaje siyasetin çözüm olmadığı gerçeğini artık görmeleri gerekiyor. Kürt toplumunun “demokratik açılımı” devletten beklemesi son derece makul bir taleptir. Ancak kendi içinden “sivil” bir Kürt hareketi çıkaramamış olması da ayrıca sorgulanmalıdır.
Türkiye toplumunun büyük çoğunluğu, farklı kültürel zenginlikleri, farklı kimlikleriyle tek bayrak, tek vatan, tek millet kavramını düşünce boyutları ve yaşam pratikleri içerisinde içselleştirmişlerdir. Çok renkli çiçek bahçemiz olan Türkiye’mizde evlatlarımızın el ele sonsuza dek mutlu yaşayabilmesi için, yüksek sesle teröre karşı tepkimizi ortaya açıkça koyabilmeliyiz.
Yazılarımda hep altını çizdiğim cümleyi bir kere daha tekrarlamak istiyorum. Anayasal hak talep edebilmenin, öncelikle o anayasayı tanımaktan geçtiği unutulmamalı… Türkiye’de herkes farkını dillendirebilmeli, ama bu, ülkenin milli birlik ve bütünlüğünü, üniter yapısını, birlikte yaşama iradesi ve demokrasiyi güçlendirmeye yönelik olmalıdır.
Nail Amudi
nailamudi@yahoo.com
Yazan: nail amudi Tarih: February 9, 2009 3:13 PM
DTP, SOKAK TERÖRÜNE DEĞİL, SANDIKTA DEMOKRASİYE SARILMALI!..
DTP’li yöneticiler PKK’yla ilişkilerini resmen kesmedikçe, terörü kınamadıkça, teröristi, “kurtuluş savaşçısı” diye alkışlamaktan vazgeçmedikçe, Abdullah Öcalan’ı “milli şef” olarak sunmayı bırakmadıkça sandıktan çıkamayacaklarını artık anlamak zorundalar.
Bugüne değin ortaya sürdükleri kimi savların, birer ikişer yok olduğunu gördükçe, öfkeden ne yapacaklarını şaşırıyorlar. Hatta her türlü provokasyona başvurarak, dün Meclis’te yaptıkları gibi, resmi dilin, yani Türkçe’nin dışında başka bir dilde konuşmanın yasak olduğu Meclis kürsüsünden Kürtçe konuşarak Anayasa’yı ihlal etmekten ve oy pahasına toplumu germekten bile çekinmiyorlar.
TRT’nin Kürtçe yayına başlaması ve ROJ TV’nin bu yayınlar sonucunda yüzde 65’e varan oranda izleyici yitirmesi, terörün beline inen önemli bir darbeydi.
Öte yandan, YÖK’ün, Kürt Enstitüsü açma girişimlerini başlatması, iyice kimyasını bozdu PKK’nın ve yandaşlarının. İnsanların çocuklarına Kürtçe ad vermelerini, Kürtçeyi özgürce konuşabilmelerini, şarkı türkü söylemelerini, Kürtçe tiyatro izlemelerini şaşkınlıkla izliyorlar artık. Bunları besleyen bataklıklar birer birer kurutuluyor. Onun için Tunceli’ye TOKİ girsin istemiyorlar... Onun için Diyarbakır’da, Mardin’de, Van’da, Batman’da, Mersin’de, İstanbul’da, Adana’da sokaklarda terör estiriyorlar, çocukları istismar etmekten geri durmuyorlar.
Demokrasilerde, siyasi partilerin yasallığını belirleyen temel ölçüt, bir terör örgütüyle hiçbir ilintisinin bulunmamasıdır. İspanya, terör örgütü ETA ile ilişkisi olduğu gerekçesiyle Batasuna, Bask Komünist Partisi (PCTV) ve Bask Milliyetçi Partisi’ni (ANV) kapattı ve bu kararlar Avrupa ülkeleri tarafından en küçük bir itiraz görmedi.
Öte yandan DTP’de siyaset yapmanın maliyetini herkes biliyor. Ama hiçbir neden, bu milletvekillerinin halkı tahrik ederek sokaklara dökmesini, Anayasayı ihlal etmesini mazur gösteremez. Partilerin görevi, terör örgütünün hedef aldığı kitleyi savunmakken, DTP’li siyasetçiler onları PKK hesabına tuzağa düşürmeye çalışıyor.
Şiddetin çözüm olamayacağını defalarca ifade ettim ve bir kez daha yineliyorum; barış ve demokratikleşme sürecinin kalıcı olabilmesi için Kürtlerin, örgüt veya birey olarak, şiddeti ve hele hele sivillere karşı kullanılan şiddeti gündemlerinden çıkarmaları gerektiğine inanıyorum.
PKK, devletin demokratikleşme alanındaki açılımlarından büyük rahatsızlık duymaktadır. Bölgenin kalkınmasına yönelik açılımlar ve olumlu gelişmeler nedeniyle PKK, halk desteğini kaybetmeye başladığını görmüş ve bu olumlu gelişmeleri durdurmak ve yavaşlatmak için tekrar şiddete başvurmuştur. Varlığı ve yaşam kaynağı şiddet olan PKK, yok olmamak ve marjinalleşmekten kurtulabilmek için sokak terörüne sarılmıştır.
Geçen hafta bazı şehirlerde yaşanan sokak terörü, sorunların çözümüne değil, çözümsüzlüğüne hizmet etmektedir. Çocukları sokağa sürerek, sekiz on araba yakarak, baskıyla, silah zoruyla kepenkleri indirterek, bile bile Anayasayı ihlal ederek toplumu gererek hiçbir sonuç alınamaz. Eğer bunlarla sonuç alınacağını düşünen, buna inanan varsa, ya saftır, ya da tahmin edemeyeceğimiz kadar kötü provokatördür. Kimse, böyle pespaye yöntemlerle sonuç alabileceğini sanmasın.
Açıkça ifade ediyorum, Türkiye Cumhuriyeti’nde yaşayan vatandaşların gururunu kıracak, öfkesini artıracak kışkırtmalarla sonuç alamazsınız. İşte o yüzden Ahmet Türk’ün Meclis’teki son eylemi kafamı karıştırdı ve kendi kendime sordum. Ben bugüne kadar Ahmet Türk’ü hep yapıcı bir insan olarak gördüm. Acaba ben mi çok saftım, yoksa o mu çok iyi takiye yapıyordu?
Başta DTP’li yöneticiler olmak üzere, Türkiye’de yaşayan sağduyu sahibi herkes artık çok iyi bilmelidir ki, Kürtlerin refahı, kültürel hakları, eğitimi, demokratik hakları PKK’nın umurunda değildir.
Peki, DTP’nin umurunda mı?.. Yazık ki ne yazık!...
Nail Amudi
nailamudi@yahoo.com
Yazan: nail amudi Tarih: February 26, 2009 4:10 PM
YANLIŞ STRATEJİNİN SONU HÜSRAN!..
Terör örgütü ile arasına mesafe koymak bir yana, PKK’nın “şiddeti tırmandırın” talimatını harfiyen uygulayan ve gerginliğin seviyesiyle doğru orantılı seçimlerde oy almayı hedefleyen DTP’nin, sokaklarda ve miting alanlarında etnik çatışmayı körüklemeye yönelik eylemlerini yoğunlaştırdığı görülüyor.
Seçim, mahalli idarelere yönelik olsa da, DTP meseleyi kendisi için siyasi alanda bir “varlık-yokluk” meselesi olarak algılıyor. Normal demokratik siyasi partiler, seçimde kazanmayı da, kaybetmeyi de göze alırlar, gelmeyi de, gitmeyi de seçimin doğal bir sonucu olarak görürler. DTP ise, demokratik siyasetin bir unsuru olmak yerine, demokratik siyaseti başka hedeflerin bir unsuru olarak gördüğünden meseleyi farklı bir zemine taşıyor.
DTP’nin üç yönlü bir strateji izlediğini anlıyoruz:
Devletle halkı karşı karşıya getirmek. 8 Mart Dünya Kadınlar Günü'nde, 16 Mart Halepçe Katliamı yıldönümünde ve 21 Mart Nevruz Günü'nde çoluk çocuk insanları sokağa döküp, polisi tahrik etmek ve yaşanacak gerilimle “düşman devlet” konsepti üretmek. DTP'nin ve PKK'nın bölgedeki en malum taktiği devleti kötü, düşman, baskıcı ve Kürt karşıtı gösterip halk-devlet ayrışmasını tetiklemektir. PKK'nın geçmişte bu taktiği gütmesi, ayrı bir ulus inşa etmeye ve bir ayrışma yaşanmasını sağlamaya dönüktü. Ayrı bir devlet hedefinin olduğu dönemlerde temel strateji böyle bir taktiği ve provokasyonu gerektiriyordu. Bugün halk-devlet karşıtlığı üretmesinin amacı ise, böyle bir ayrışmadan ziyade seçime yönelik bir tepkisellik oluşturmak, sandıkları devlete karşı bir nevi referanduma dönüştürmek… Devletin son dönemdeki açılım ve hizmetleriyle devlet-millet kaynaşmasını güçlendirmeye çalışmasına karşılık DTP, yeniden bu ayrımın altını çizip, devlet antipatisi üzerinden siyasi sonuç devşirmeye çalışmaktadır.
Seçime katılan diğer partilerle kutuplaşma ve gerilim üretmek. DTP'nin temel stratejilerinden biri, kendilerini özgürlükçü, halkçı; seçime katılan diğer partileri ise devletçi ve statükocu bir konuma yerleştirmek... DTP'lilerin tahrikleri ve kışkırtmaları diğer partilerin kendilerini savunurken DTP'yi eleştirmeleri ve karşı kutup olarak konumlanmalarını hedefliyor. Çünkü DTP kendisine yöneltilen her eleştiriyi, Kürtlere yönelik bir tavır gibi takdim ediyor. Her ne kadar DTP bölge halkını ve Kürtlerin ekseriyetini temsil etmese de, DTP'ye yönelik kritikler bu amaçla istismar ediliyor.
Ahmet Türk'ün Meclis grubunda Kürtçe konuşması gibi provokasyonlarla meseleyi kaşıyarak gündeme getirmek ve doğacak tepkileri safları sıklaştırmak için kullanmak. DTP her türlü gerilimin kendisine yaradığını düşünüyor. PKK'nın kanlı eylemlerinin doğuracağı olumsuz hissiyatı bildikleri için siyasi alanda çatışmacı bir tutum geliştirip, buradan gerilimi beslemeye çalışıyorlar.
Evet, tüm beklentilerin ve uyarıların aksine, PKK terörü ile arasına mesafe koyamayan, şiddet ve etnik milliyetçilik temelinde politikalarla Kürtlerin demokratik taleplerini seslendirmek yerine, Türkiye partisi olmak yerine terör örgütünün siyasi uzantısı gibi hareket etmeyi tercih eden DTP, seçim sürecinde gerek sokak terörü, gerek siyasi alandaki şovlarla gerilimi tırmandırma stratejisini korumaya devam edecek gibi görünüyor.
DTP'nin sorunu kaşıyan bu politikası huzur arayışı içinde olan bölge halkını ciddi şekilde rahatsız etmeye başlamıştır. DTP sadece kimlik siyaseti yürütmüyor, aynı zamanda çatışmacı bir kimlik siyaseti takip ediyor. Kimlik siyasetinin ayrıştırıcı ve kutuplaştırıcı karakteri doğası gereğidir. DTP bir de buna çatışmacı ve kavgacı bir boyut ekliyor. Kimlik zemininde üretilen çatışma politikası ise siyaset alanını aşan bir soruna, tehlikeye işaret ediyor. Çünkü kimlik ayrışması sadece siyasal bir ayrışmaya değil, toplumsal bir ayrışmaya da zemin hazırlıyor.
Seçimlerin, demokratik katılım mekanizmaları olarak gerilimi hafifletmesi gerekirken, tam tersine gerilimi artırdığına tanık oluyoruz. En azından bu kanıyı taşıyan pek çok kişi var.
DTP, barışın ve uzlaşmanın yolunu aramaktan çok, kavganın ve ayrışmanın avukatlığını yapıyor. DTP bırakın barışı, açıkça kitleleri kışkırtan bir tavır içinde. Hatta sadece Kürtleri değil, Türkiye’de yaşayan etnik kümelere hitaben, “Siz özümsendiniz (asimile oldunuz), biz Kürtler direniyoruz” diyerek cepheyi genişletme, devlete yeni gaileler yaratma peşinde.
Son cümle ve küçük bir uyarı… Bu tehlikeli stratejilere karşı, medya başta olmak üzere, vatandaşların ve siyasetçilerin sağduyuyu, metaneti ve aklıselimi elden bırakmamaları gerekiyor. Demokrasi, yani farklılıkların iç içe yaşaması, bu farklılıkların kamusal hayata ayrı ve ortak katılımı, yani siyasetin, hak ve özgürlüklerin asli düzenleyici olduğu ortam "olmazsa olmaz"ımızdır.
Nail Amudi
nailamudi@yahoo.com
Yazan: nail amudi Tarih: March 4, 2009 3:42 PM