« Evet, PKK 'İlerici’dir! | Ana Sayfa | Herkesin ‘Yeri’ Kendince Doğrudur »
October 15, 2008
Küresel Kriz İlahi Uyarı mı?
[15 Ekim 2008 tarihli Star gazetesinde yayınlandı]
ABD’de başlayıp dünyaya yayılan finansal kriz karşısında herkes meşrebince bir yorum getiriyor. Kanımca bunların en sakili sosyalistlerinki. İkide bir “Marx haklı çıktı” deyip duruyorlar. Zaten son yüz yıldır serbest piyasa ne zaman kriz geçirse Marksistler heyecanlanır ve bu yorumu yapar. Oysa Marx’ın haklı çıkması için, karşı çıktığı sistemin aksaklıklarından çok daha fazlasına ihtiyacı var. Alman düşünürün doğrulanması için kurguladığı sosyalist sistemin işlediğinin ispatı gerekiyor. Oysa sosyalist sistem, her nerede uygulandıysa, insanlığa sadece sefalet ve esaret getirdi.
Gerçekte kapitalist sistemdeki kriz, “kapitalizmin sonu” anlamına gelmiyor. Bugünkü krizden çok daha derin olan 1929’daki Büyük Buhran bile “kapitalizmin sonu”nu getirmemiş, sadece ünlü iktisatçı Keynes’in gerektiğinde devlet müdahalesini öngören çözümlerine yol açmıştı. Bugün de aynı şey olacak; devletin gerektiğinde piyasaya müdahale ettiği ve edeceği onaylanacak. Ama özel mülkiyet, serbest ticaret ve girişim özgürlüğüne dayanan liberal ekonomi devam edecek.
Bu, kuşkusuz mükemmel bir sistem değil. Başta “eşitsizlik” olmak üzere insanlığa getirdiği ağır maliyetler var. Fakat Churchill’in demokrasi için söylediği şey, liberal ekonomi için de geçerli: “Çok kötü bir sistemdir, ama alternatiflerinden daha iyidir.”
Bu nedenle liberal ekonominin zararlarına çözüm ararken sistemin dışında değil, içinde düşünmek gerekir. Sistemin içindeki önlemlerin bir kısmı kuşkusuz “teknik” çözümlerdir; devletin rolü, kanunlar, düzenlemeler gibi. Ama bir de liberal ekonominin temel aktörü olan “birey” ve onu biçimlendiren “kültür” ve “ahlak” vardır.
Ben, dindarların “dini sosyalizm” gibi çıkmaz sokaklarda dolaşmaktansa, işte bu kültür ve ahlak boyutuna odaklanmaları gerektiğine inanıyorum. Kapitalizme yönelik eleştirileri, sosyalistlerinki gibi “sistemsel” değil, aşırı hırs, tüketim tutkusu, bencillik, maddecilik gibi ahlaki problemlere yönelik olmalı.
Bu nedenle Papa XVI. Benedict’in, “yaşanan kriz, maddiyata bel bağlamanın yanlışlığını ortaya koydu” şeklindeki yorumunu önemsedim. Ancak Papa’nın sözlerinde tartışmalı bir nokta vardı ki, Diyanet İşleri Başkanı Ali Bardakoğlu ile Viyana Kardinali Christoph Schönborn arasında önceki gün yapılan görüşmede de gündeme gelmiş. Papa’nın “küresel kriz, ilahi uyarıdır” şeklindeki yorumu üzerine, Prof. Bardakoğlu şöyle demiş:
“Bunu biz bir ilahi ceza olarak algılamak yerine, insanoğlunun maddi unsurlar ve aşırı dünyevileşme üzerine kurduğu sistemin zaman zaman kendini cezalandırması olarak, yani insanın kendi eliyle ürettiklerinin yine kendine dönmesi olarak görebiliriz.”
Dikkat ederseniz burada her ikisi de dini olan iki farklı görüş var: Papa’nın sözünden, ekonomiye “ilahi bir müdahale” olduğu anlamı çıkıyor. Prof. Bardakoğlu ise, ekonomik sistemin kendi kendine işlediğini, ancak buradan ilahi bir ders çıkarmak gerektiğini söylüyor.
Benzer bir fark, doğa olayları yorumlanırken de ortaya çıkar: Bazı dindarlara göre belirli bir yerde deprem olması, doğa kanunlarının dışında bir “ilahi müdahale” göstergesidir. (“7.4 yetmedi mi” sorusu da buradan gelir.) Oysa diğer görüşe göre, doğa olayları, doğa kanunlarına göre “kendiliğinden” gerçekleşir; ama tüm bu sistemin temelinde bir ilahi amaç ve anlam vardır. Doğa kanunları da zaten ilahi iradenin yansımasıdır.
Ben, bu konuda Sayın Bardakoğlu’na katılıyor, küresel krizin “insan yapımı” olduğunu düşünüyorum. Ama buradan “dünya hayatının geçiciliği” ve “insan mutluluğunu sadece maddiyata dayandırmanın yanlışlığı” gibi dersler çıkarmak mümkün. Ve dahası gerekli de...
Yazan: Mustafa Akyol Tarih: October 15, 2008 9:55 AM




Biz insanlar Allah'ın verdiği her şeyi değiştiriyoruz zaten. Olanı bozmak konusunda üstümüze yok maaşallah! Bir ilahi tehdit mi? değil mi? orası çok farklı...Bir din prof.u evet, diğeri hayır diyebiliyor. Fakat bunuda biz kendi ellerimizle yaptık. Yazık ABD ve AB bu aralar çok yerde savaş çıkartamamaya başladı her halde? Silah satışları falan azaldı ya bu son dönemde, ona bağlı olan bütün yatırımlarıda son bulmaya başladı...
Yazan: Yiğithan AKMAN Tarih: October 15, 2008 2:04 PM
Önce Mustafa Kemal ATATÜRK'ten özür dileyin. Bu kriz bol keseden atıp tutanlar için kesinlikle ilahi bir uyarıdır. Allah'ın tokadı yok işte.
1929 dünya ekonomik krizinden sonra ATATÜRK'ün Türkiye'de uyguladığı ekonomi politikalarını yerden yere vuranlar bu eşi bulunmaz hem sayısal hem sözel zeka küpü cesur yürek önderimiz Mustafa Kemal ATATÜRK'ten binlerce kez özür dilemelidir. Ondan sonra yorum yapmaya devam edebilirsiniz.
Önce ATATÜRK ten özür dileyin. Yoksa Allah'ın tokadı sürekli ensenizde olacak isterse binlerce yıl geçsin hep size hatırlatacak.
Hamdolsunn yüce rabbimizin vermiş olduğu ekonomik krizlere.
Hülagü
Yazan: Hülagü Tarih: October 15, 2008 6:14 PM
Sayın AKyol,
Mutasavvıf Yazar Sayın KAzım YArdımcı'nın "İSLAM EKONOMİSİ" isimli kitabının önsüzünde yazar şöyle der.
ÖNSÖZ(2)
İslâm Ekonomisi, komünist ve liberal ekonomi olmayıp; kendine özgü üçüncü bir ekonomi sistemidir. Komünist ve liberal ekonominin insanlığı mutlu etmediği ispatlı olduğuna göre, adil bir düzen olmadığı da ortadadır. İnsanlığı mutlu edecek ya da refahını sağlayacak üçüncü ekonomik görüş, İslâm Ekonomisi Üçüncü bir sistemdir. İnsanların Hayrınadır.
Bu kitabı dikkatli ve insaflı tarafsız bir gözle okuyan okuyucularımız bu gerçeği göreceklerdir umudundayız.
Geçti beyler mürüvveti
Bindikleri Arap atı(günümüzde Mercedesler)
Yedikleri insan eti
İçkileri kan oliser
Yunus Emre
Kitabı
http://www.varliktanveriler.com/new/kitap/islamekonomisi/ linkinden okuyabilrsiniz.(Bu kitap 1993den itibaren büyük köşe yazarlarına, siyaset ve devlet adamlarına, diyanet işerine ve üniversitelere, büyük kütüphanelere hediye edilmiştir.) Ayrıca başka bir yazısında Sn.KAzım YArdımcı'şöyle buyurmuştur:
(http://www.varliktanveriler.com/turkish/mod.php?mod=userpage&menu=69931&page_id=207)
"Bir dindar kapitalizmden (sermayeden, liberalizmden yana olur ama sosyalizmden-toplumcu ekonomiden, emekten, emekçilerden, sömürülenlerden yana olamaz) diye bir kural mı var. Yoksa yasaklayıcı bir kural ve yasa mı var. Ülkemizde emekten, emekçiden yana yasal partilerimiz vardır. Sosyal demokratlarda emekten, emekçilerden yanadır. Onlarda müslümandır.
Bir dindar, bir dinsiz de; sermayeden, burjuvaziden, bireyci ekonomiden yana olabileceği gibi, yine bir dinsiz de, bir dindar da sosyalizmden (toplumcu ekonomiden, emekten, emekçi yoksul halktan yana) olabilir.
Sosyalizmi, Marks ve dinsizler icat etmiş değildir. Ondan çok önceleri de sosyalist düşünce insanlık tarihinde mevcuttur. Aşağıdaki İslam Ekonomisi ile ilgili yazımızı okuyan, kültürlü sağcı ve solcu kardeşlerimiz ne demek istediğimizi anlar ve değerlendirirler.
Niçin Müslüman Sosyalistim( Toplumcu ekonomiden, sömürülen emekçi halkımızdan yanayım) sözünü düşünür, inceler ve değerlendirirler sanırım. Kapitalist ve sosyalist olmak için dindar veya dinsiz olmak şart değildir.
Hele bizim Peygamberimiz ve Allah kesin olarak toplumcu ekonomiden, ezilmişlerden ve sömürülenlerden yanadır. Eflatundan bu yana insanlık tarihinde Sosyalizm( Toplumculuk, cemaatçilik) gerçeği vardır.
(1) -“Ve enleyse li’l insani illa mâsea-İnsana emeğinden başka bir şey yoktur!” (Necm-39)
(2) Key la yekûnu duleten beyne eğniyai minkum( Taki bu mal zenginleriniz arasında devlet olmasın)(Sure-i Haşr 7)
(3) Komşusu aç iken Tok yatan bizden değildir(Hadis-i Şerif)
Bu iki ayet ve Hadisi Şerifin, Kapitalizme mi, Sosyalizmemi (toplumcu ekonomiye mi) yakın olduğunu belirttiğini okuyucuların insafına ve vicdanına arz ediyorum.
Yoksa bazılarınca koskoca Hz. Muhammed’in hak dini, türban, imam hatip ve haftada bir kere Cuma namazına mı gitmektir?
Allah’ın dinini sadece bu üç şeye mi indirgemektirler ve Müslümanları bu üç şeye mi odaklamaktadırlar. Kutsal kitabımız Kur’an-ı Kerim sadece bu üç şeyden mi bahsetmektedir? El insaf doğrusu! Allah’ın dinine bundan daha büyük hakaret olur mu? Hz. Muhammed’in(S.A.V) dini bu kadar basitmi dir, üç şeyden mi ibarettir? Buyursunlar cevap versinler....."
Not: Bu konuda daha ayrıntılı bilgi almak isteyenler www.varliktanveriler.com sitemizde ‘’Sezarın Hakkı Sezara, Tanrının Hakkı Tanrıya (Hz.İsa’ya Atfedilen Sözler)’’isimli 68-1-2-3 nolu verileri okuyabilirler. "
20 Temmuz 2006 KAZIM YARDIMCI/ADIYAMAN
varliktanveriler@hotmail.com
www.varliktanveriler.com
Yazan: Ekin Tarih: October 16, 2008 1:48 PM
ha.ha.ha hülagü efendi çok komiksin.atatürk ile ilahi tokat arasında nasıl bir analoji kurdun pek anlayamadım.aslında olay o kadar açık ki..
atatürk zamanında sermaye alt yapısı olmayan bir ülkede yaşanıyor,ne özel sektör vardı..ne yerel bir burjuvazi.ülkenin kalkınması devletçi bir ekonomiyle mümkün olabileceği gayet eçıktı.varığını yoğunu istiklal savaşına vermiş bir millet nasıl bir sermaye alt yapısı ve yerel bir burjuvazi çıkarabilir.sorun doymak bilmeyen vahşi kapitalizmdedir.çözüm de atatürkü bu kadar kutsayıp,çözümü 1920 mantığında aramakta değil
Yazan: cüneyt Tarih: October 17, 2008 1:42 PM
Sayın Akyol, Diyanet İşleri Başkanımızdan aktardığınız görüşü yorumlayışınızda hatalısınız.
Kullandığınız "kendiliğinden" kelimesi yanlış çağrışımlar içeriyor. İslâm'a göre evrendeki bütün işleri Allah yönetir. Birkaç ayette geçen "Yudebbiru'l-emr" ifadesinin anlamı budur: "Bütün işleri O yönetir". İnsanların kurduğu bir sistem de Allah'ın bizzat yönetiminin dışında değildir. Neyi nasıl yapması gerektiği hakkında Allah'ın önüne kimse kurallar koyup bunları O'na dikte edemeyeceğine göre bu doğal veya insan yapısı sistemleri de Allah her an bizce istenmeyen bir şekilde çalıştırabilir ve bizi kendi günahlarımızdan kaynaklanan kötülüklerle baş başa bırakabilir. Tıpkı Hz. Nuh -aleyhisselâm- zamanında doğayı beklenenden farklı çalıştırdığı ve insanları küfürlerinin cezası olarak denizde "boğduğu" gibi (21:77 Ve ayetlerimizi yalanlayan kavimden 'ona yardim edip-öcünü aldik'. Süphesiz onlar, kötü bir kavimdi, biz de onlarin tümünü suya batirip bogduk). Ve yine tıpkı Hz. Musa -aleyhisselâm- için doğayı beklenenden farklı çalıştırıp denizde o ve taraftarları için yol açtığı, böylece onları kurtardığı gibi.
Bu mesele benim anlayışımı da çoğu insanın anlayışını da aşan daha da derin bir mesele, fakat sakın ha sakın Allah'ın herhangi bir doğal ya da beşerî "sistem"in dışında olduğu, onun Allah'ın devamlı yönetimi olmaksızın kendiliğinden işlediği zehabına kapılmayınız.
Yazan: Mehmed Mustafa Tarih: October 17, 2008 5:51 PM
Dini sosyalizm ne kadar çıkmaz sokaksa, dini kapitalizm de öyle. Siz ne kadar ahlaklı bir kapitalizmden bahsetseniz de, bu eşyanın tabiatına aykırı. Homo economicus şeklinde bir insan betimleyen ve Darwinci bir şekilde güçlü olanın hayatta kalması üzerine kurulu bir sisteme mahkum olmamalıyız.
Ortada başka bir alternatif yok diye, bir ehven-üşşer ihtiyar etmek zorunda değiliz.
Eğer bir sistem öngörülecekse bunun;
"sen çalış, ben yiyeyim" ve "ben tok olayım, başkası açlıktan ölsün bana ne" anlayışlarından uzak olması gerekiyor. İki dünya savaşını bize armağan eden bunlardı çünkü.
Kapitalizme insancıl alternatifler düşünmek durumundayız. Şurada, bazı ipuçları verilmiş; doğrudan kullanılabilecek bir alternatif bulunmasa da, hangi prensipler üzerinde çalışılması gerektiği konusunda güzel fikir veriyor:
http://www.derindusunce.org/2008/10/15/kapitalizme-vahsi-olmayan-alternatifler/
Ayrıca, doğa olayları tabi ki bir "ilahi müdahale"dir. Allah, doğaya müdahale etmiyor mu? Yoksa Newtoncu görüş gibi kainat saat gibi kurulmuş, kendi kendine tıkır tıkır işlemekte midir? Newton mekaniği anlayışı çöktü. Kaos teorisi ve kuantum fiziği, bize her an müdahale eden bir Kayyum'un varlığını gösteriyor. Tıpkı Kur'an'ın dediği gibi:
"O her an bir iştedir"
"Kötülük" olgusundan Allah'ı tenzih etmek için iradesini yok sayamayız. "Kötülük" zahire göredir, her yaratılışın batını güzeldir.
Yazan: blue Tarih: October 18, 2008 1:43 PM
Kazım Yardımcı'nın yazısını paylaşan Bey komünizm ve kapitalizm İslama uymaz fakat ahlaki kapitalizm uyar. Liberalizm tam İslama göre bir ekonomik sistemdir ancak kontrol edildiğinde....
Yazan: burak ar Tarih: October 18, 2008 3:33 PM
Kâinatta câri olan ve materyalist – ateist Bilimsel Bilim'in “Fizik Kanunları” ismini taktığı, “İlâhi Fizik Kanunları (Sünnetullah, Adetullah, Şeriat-ı Fıtrîye)”, madde ve evrenin işleyişine sebep olabilir mi? Hayır. Çünkü “kanun” denilen şeyin haricî (insan zihni haricinde) ve maddî, somut bir vücut, gerçekliği yoktur ki; madde ve işleyişe te'sir edip, kuvvet (veya amaç – iradesiyle), ona hükmedip, yönlendirebilsin, eşyayı bazı zorunluluklara uymaya zorlasın veya sebep olsun!
“Kanun”, (tanımı icabı) trafik kanunu, anayasa gibi tamamen zihnî ve ilmî (bilgisel, teorik, nazarî) bir kavram olup; kainatta geçerli olan kanunlar, o kanunları bilmeyen maddeyi, o kanunlara sevkeden ve uymak zorunda bırakan Îlâhi irade ve Kudret'in eşyayı o kanunlara baş eğdirmesi sonucu farkettiğimiz genelgeçer prensiplerdir. Yani Mustafa AKYOL Bey'in dediğinin tersine : “doğa olayları, doğa kanunlarına göre 'kendiliğinden' gerçekleşemez.” Fizik – kimya Kanunu, Doğa Kanunu” kavram ve isimlendirmesi, kainattaki madde ve işleyişini (güya kâinat kurulu saat gibi kendi kendine işleyebilirmiş gibi, bu zandan doğan) İlâhi İrade, amaç ve fiilden kesmek, sonra tutup tabiat, tesadüf, maddeye bağlama zihinsel hokkabazlık / ilüzyonu için kullanılıyor Bilimsel Bilim'de.
Üstad Bedi'üzzaman Said-i Nursî Hazretleri; Rabbimiz'in kanununu Risale-i Nur külliyatı'nda 2 sınıfa ayırır: Sıfatı İradeden gelen tekvinî Kâinat Kanunları ve Sıfatı Kelâmdan gelen kelâmî (sözsel, söylemeyle verilen emir, Kur'ân-ı Kerîm) Şeriat Kanunları. [Birinci cins kanunlar “kûn (ol)” emriyle, ikincisi “kûl (söyle, anlat)” emriyle uygulamaya geçiyor. Zaten “Kader, Kaza, Kur'ân, Kâinat (oldurulanlar), Kanun, Kalem, Kelâm, Kitap, Kıyamet ve Âlem, İlim...” birbirini tamamlayan ve aralarında tenasüp olan kavramlar... Ve (en aşağı) 3 – 4 boyutlu Kâinat Kitabında yarattığı varlıklara “ayet” denilmesi ve bunların benzerini getirmekten aciz oluşumuz (mu'cize) gibi, söylediği yazı olarak (en aşağı) 2 boyutlu Kur'ân-ı Kerim mu'cizesine de benzer getirmekten aciz oluşumuz... vs.] Birinci tip kanunlara uyan – uymayanlar (müslüman olsun – olmasın), karşılık – cezasını dünyada görür; 2. sınıf kanun – emirlere uymayanlar eksei ahirette görürler...
Kanunları, madde ve işleyişinde “sebep” olarak görenlerin düştüğü yanılgı, şu örnekteki absürdlük nazara verilerek, açıklanıyor Risaleler'de (gelen örnekteki ifadeler, kaynağından aynen alınmamıştır ve ekleme – çıkarmalar yapılmıştır): “Yabani ve vahşi, yani medeniyet, otorite, hiyerarşi, kanun görmemiş; nizam ve intizamdan bihaber bir adam şehre gelir ve bir camiye dahil olur. Görür ki önde olan bir kişinin söz – işaretleriyle, arkadaki cemaat aynı hareketleri yapıyorlar. Şimdi bu “vahşi” adam zannederki; 'herhâlde o cemaatteki insanlar birbirlerine ve öndekine maddî tellerle bağlılar ki ondan böyle aynı hareketleri yapıyorlar, o eğilince onlar da eğiliyor böylece' der. Yani kanunları, eşyaya te'sir eden maddî ve fizikî bir nesne olarak düşünür. Aynen bunun gibi kâinat memleketinin dünya şehrine gelen bir adam, kâinatın hükümdarını bilmeyen (cehalet) veya reddeden (inkâr eden ateist) veya bilse de tanımayan (t/deist) birisi; kâinattaki işleyiş ve düzeni gördüğü zaman, herşeyi birbirine maddî iplerle bağlı tahayyül ve tasavvur eder, kâinatı zihninde öyle kurgular ve modeller, teorize eder...” (Örneğin : İtme – çekme, kütleçekimi vs.'yi maddî ve fiziksel bir ipe benzetir. Taşın düşmesini; gör(e)mediği, gözlemleyemediği yerçekimine delil sayar.)...
Halbuki “kanun” “sebep” değil, belki olsa olsa “sonuç”tur; yani o kanunlar olduğu ve maddeyi kendine uymaya mecbur bıraktığı için eşya öyle davranmıyor; tam tersi, eşya devamlı öyle davrandığı için biz o kanunları keşfediyoruz. Yani o kanunlar olduğu için eşya (madde) öyle davranmıyor (çünkü “kanun” denilen ve “şey” bile olduğu şüpheli isimlendirmenin madde üzetinde tanımı icabı bir yaptırım kudret, enerjisi yok); tam tersi, madde öyle davrandığı için biz o kanunları (genelgeçer tekdüzelikleri) keşfediyoruz; yani Adetullah, Sünnetullah'ı keşfediyoruz, Rabbil Âlemîn'in fiil – faaliyetlerini seyrediyoruz. (“Alemlerin Rabbi”nin anlamı zaten, küçük – büyük tüm herşeyi ve herbirşeyi terbiye eden, yöneten ve yönlendiren demek.)
Konuyla direkt ve indirekt koldan bağlantısı olan, Risaleler'de geçen son bir alıntıyla bitiriyorum:
“Üçüncü Mesele ki, kudretin nisbeti, kanunîdir. Yani, çoğa-aza, büyüğe-küçüğe bir bakar. Şu mesele-i gâmızayı, birkaç temsil ile zihne takrîb edeceğiz.
İşte, kâinatta, şeffâfiyet, mukabele, muvâzene, intizam, tecerrüd, itaat, birer emirdir ki, çoğu aza, büyüğü küçüğe müsâvi kılar...
... Altıncı temsil: İtaat sırrını gösterir. Meselâ, bir kumandan 'Arş!' emri ile bir neferi tahrik ettiği gibi, aynı emir ile bir orduyu tahrik eder.
Şu temsil-i itaat sırrının hakikati şudur ki: Kâinatta, bittecrübe, herşeyin bir nokta-i kemâli vardır. O şeyin, o noktaya bir meyli vardır. Muzaaf meyil, ihtiyaç olur; muzaaf ihtiyaç, iştiyak olur; muzaaf iştiyak, incizab olur. Ve incizab, iştiyak, ihtiyaç, meyil, Cenâb-ı Hakkın evâmir-i tekviniyesinin, mahiyet-i eşya tarafından birer habbe ve nüve-i imtisâlidirler. Mümkinât mahiyetlerinin mutlak kemâli, mutlak vücuddur; hususi kemâli, istidadlarını kuvveden fiile çıkaran ona mahsus bir vücuddur.
İşte, bütün kâinatın 'Kün (ol)' emrine itaati, Bir tek nefer hükmünde olan bir zerrenin itaati gibidir. İrâde-i Ezeliyeden gelen kün emr-i ezelîsine mümkinâtın itaati ve imtisâlinde yine irâdenin tecellîsi olan meyil ve ihtiyaç ve şevk ve incizab (itme – çekme kanunları vs.), birden, beraber mündemiçtir (içkindir). Latîf su, nâzik bir meyille, incimâd ('don!') emrini aldığı vakit demiri parçalaması, itaat sırrının kuvvetini gösterir.”
Bilimsel Bilim'in hurafeleri ve teoloji – ontoloji, metafiziği gibi konularda (meselâ: zamansız – mekânsız, hem heryerde ve hem hiçbiryerde, kimsenin göremediği “Tabiat Tanrısı” gibi) www.metabilgi.org web sitesindeki yazılara bakılabilir. Vesselâm.
Yazan: Ayhan KÜFLÜOĞLU Tarih: October 20, 2008 3:24 AM
Mustafa Bey, selâmlar,
“Küresel Kriz İlâhi Uyarı mı?” yazınızın, özellikle şu kısmı için aşağıdaki yazıyı yazdım:
Benzer bir fark, doğa olayları yorumlanırken de ortaya çıkar: Bazı dindarlara göre belirli bir yerde deprem olması, doğa kanunlarının dışında bir “ilahi müdahale” göstergesidir. (“7.4 yetmedi mi” sorusu da buradan gelir.) Oysa diğer görüşe göre, doğa olayları, doğa kanunlarına göre “kendiliğinden” gerçekleşir; ama tüm bu sistemin temelinde bir ilahi amaç ve anlam vardır. Doğa kanunları da zaten ilahi iradenin yansımasıdır.
Bu cümlelerinizde “kendiliğinden” ve “İlâhi İrade'nin yansıması” ifadeleri, sizce de birbiriyle çelişik durmuyor mu? Ayrıca :
Kâinatta câri olan ve materyalist – ateist Bilimsel Bilim'in “Fizik Kanunları” ismini taktığı, “İlâhi Fizik Kanunları (Sünnetullah, Adetullah, Şeriat-ı Fıtrîye)”, madde ve evrenin işleyişine sebep olabilir mi? Hayır. Çünkü “kanun” denilen şeyin haricî (insan zihni haricinde) ve maddî, somut bir vücut, gerçekliği yoktur ki; madde ve işleyişe te'sir edip, kuvvet (veya amaç – iradesiyle), ona hükmedip, yönlendirebilsin, eşyayı bazı zorunluluklara uymaya zorlasın veya sebep olsun!
“Kanun”, (tanımı icabı) trafik kanunu, anayasa gibi tamamen zihnî ve ilmî (bilgisel, teorik, nazarî) bir kavram olup; kainatta geçerli olan kanunlar, o kanunları bilmeyen maddeyi, o kanunlara sevkeden ve uymak zorunda bırakan Îlâhi irade ve Kudret'in eşyayı o kanunlara baş eğdirmesi sonucu farkettiğimiz genelgeçer prensiplerdir. Yani Mustafa AKYOL Bey'in dediğinin tersine : “doğa olayları, doğa kanunlarına göre 'kendiliğinden' gerçekleşemez.” Fizik – kimya Kanunu, Doğa Kanunu” kavram ve isimlendirmesi, kainattaki madde ve işleyişini (güya kâinat kurulu saat gibi kendi kendine işleyebilirmiş gibi, bu zandan doğan) İlâhi İrade, amaç ve fiilden kesmek, sonra tutup tabiat, tesadüf, maddeye bağlama zihinsel hokkabazlık / ilüzyonu için kullanılıyor Bilimsel Bilim'de.
Üstad Bedi'üzzaman Said-i Nursî Hazretleri; Rabbimiz'in kanununu Risale-i Nur külliyatı'nda 2 sınıfa ayırır: Sıfatı İradeden gelen tekvinî Kâinat Kanunları ve Sıfatı Kelâmdan gelen kelâmî (sözsel, söylemeyle verilen emir, Kur'ân-ı Kerîm) Şeriat Kanunları. [Birinci cins kanunlar “kûn (ol)” emriyle, ikincisi “kûl (söyle, anlat)” emriyle uygulamaya geçiyor. Zaten “Kader, Kaza, Kur'ân, Kâinat (oldurulanlar), Kanun, Kalem, Kelâm, Kitap, Kıyamet ve Âlem, İlim...” birbirini tamamlayan ve aralarında tenasüp olan kavramlar... Ve (en aşağı) 3 – 4 boyutlu Kâinat Kitabında yarattığı varlıklara “ayet” denilmesi ve bunların benzerini getirmekten aciz oluşumuz (mu'cize) gibi, söylediği yazı olarak (en aşağı) 2 boyutlu Kur'ân-ı Kerim mu'cizesine de benzer getirmekten aciz oluşumuz... vs.] Birinci tip kanunlara uyan – uymayanlar (müslüman olsun – olmasın), karşılık – cezasını dünyada görür; 2. sınıf kanun – emirlere uymayanlar eksei ahirette görürler...
Kanunları, madde ve işleyişinde “sebep” olarak görenlerin düştüğü yanılgı, şu örnekteki absürdlük nazara verilerek, açıklanıyor Risaleler'de (gelen örnekteki ifadeler, kaynağından aynen alınmamıştır ve ekleme – çıkarmalar yapılmıştır): “Yabani ve vahşi, yani medeniyet, otorite, hiyerarşi, kanun görmemiş; nizam ve intizamdan bihaber bir adam şehre gelir ve bir camiye dahil olur. Görür ki önde olan bir kişinin söz – işaretleriyle, arkadaki cemaat aynı hareketleri yapıyorlar. Şimdi bu “vahşi” adam zannederki; 'herhâlde o cemaatteki insanlar birbirlerine ve öndekine maddî tellerle bağlılar ki ondan böyle aynı hareketleri yapıyorlar, o eğilince onlar da eğiliyor böylece' der. Yani kanunları, eşyaya te'sir eden maddî ve fizikî bir nesne olarak düşünür. Aynen bunun gibi kâinat memleketinin dünya şehrine gelen bir adam, kâinatın hükümdarını bilmeyen (cehalet) veya reddeden (inkâr eden ateist) veya bilse de tanımayan (t/deist) birisi; kâinattaki işleyiş ve düzeni gördüğü zaman, herşeyi birbirine maddî iplerle bağlı tahayyül ve tasavvur eder, kâinatı zihninde öyle kurgular ve modeller, teorize eder...” (Örneğin : İtme – çekme, kütleçekimi vs.'yi maddî ve fiziksel bir ipe benzetir. Taşın düşmesini; gör(e)mediği, gözlemleyemediği yerçekimine delil sayar.)...
Halbuki “kanun” “sebep” değil, belki olsa olsa “sonuç”tur; yani o kanunlar olduğu ve maddeyi kendine uymaya mecbur bıraktığı için eşya öyle davranmıyor; tam tersi, eşya devamlı öyle davrandığı için biz o kanunları keşfediyoruz. Yani o kanunlar olduğu için eşya (madde) öyle davranmıyor (çünkü “kanun” denilen ve “şey” bile olduğu şüpheli isimlendirmenin madde üzetinde tanımı icabı bir yaptırım kudret, enerjisi yok); tam tersi, madde öyle davrandığı için biz o kanunları (genelgeçer tekdüzelikleri) keşfediyoruz; yani Adetullah, Sünnetullah'ı keşfediyoruz, Rabbil Âlemîn'in fiil – faaliyetlerini seyrediyoruz. (“Alemlerin Rabbi”nin anlamı zaten, küçük – büyük tüm herşeyi ve herbirşeyi terbiye eden, yöneten ve yönlendiren demek.)
Konuyla direkt ve indirekt koldan bağlantısı olan, Risaleler'de geçen son bir alıntıyla bitiriyorum:
“Üçüncü Mesele ki, kudretin nisbeti, kanunîdir. Yani, çoğa-aza, büyüğe-küçüğe bir bakar. Şu mesele-i gâmızayı, birkaç temsil ile zihne takrîb edeceğiz.
İşte, kâinatta, şeffâfiyet, mukabele, muvâzene, intizam, tecerrüd, itaat, birer emirdir ki, çoğu aza, büyüğü küçüğe müsâvi kılar...
... Altıncı temsil: İtaat sırrını gösterir. Meselâ, bir kumandan 'Arş!' emri ile bir neferi tahrik ettiği gibi, aynı emir ile bir orduyu tahrik eder.
Şu temsil-i itaat sırrının hakikati şudur ki: Kâinatta, bittecrübe, herşeyin bir nokta-i kemâli vardır. O şeyin, o noktaya bir meyli vardır. Muzaaf meyil, ihtiyaç olur; muzaaf ihtiyaç, iştiyak olur; muzaaf iştiyak, incizab olur. Ve incizab, iştiyak, ihtiyaç, meyil, Cenâb-ı Hakkın evâmir-i tekviniyesinin, mahiyet-i eşya tarafından birer habbe ve nüve-i imtisâlidirler. Mümkinât mahiyetlerinin mutlak kemâli, mutlak vücuddur; hususi kemâli, istidadlarını kuvveden fiile çıkaran ona mahsus bir vücuddur.
İşte, bütün kâinatın 'Kün (ol)' emrine itaati, Bir tek nefer hükmünde olan bir zerrenin itaati gibidir. İrâde-i Ezeliyeden gelen kün emr-i ezelîsine mümkinâtın itaati ve imtisâlinde yine irâdenin tecellîsi olan meyil ve ihtiyaç ve şevk ve incizab (itme – çekme kanunları vs.), birden, beraber mündemiçtir (içkindir). Latîf su, nâzik bir meyille, incimâd ('don!') emrini aldığı vakit demiri parçalaması, itaat sırrının kuvvetini gösterir.”
Yazan: Ayhan KÜFLÜOĞLU Tarih: October 20, 2008 3:36 AM
Tanrı’nın cezası olarak ve olmayarak kriz
ABD bankacılık sisteminin, borsalarının tarumar olmasını değerlendiren İngiliz Anglikan Kilisesi, Karl Marx’ın haklı olduğunu, dünya kapitalist sisteminin çökmekte olduğunu ileri sürmüştü. Bu, Anglikan Kilisesi’nin gözlemi olduğu kadar temennisi idi. Kapitalizm ve neo-liberalizmin her türlü politikasından, varoluşundan şikáyet etmekteydi.
Bunu karşılık Katolik Vatikan’daki Papa Benediktus yaşanmakta olan krizin Tanrı’nın ilahi uyarısı olduğunu ileri sürüyordu.
Tanrı’nın kimi uyardığı, uyarıdan ders çıkarılmaz ise kimi ve kimleri cezalandıracağı belli değildi. Kim uyarılmış ve kim cezalandırılacaktı? Bankacılar mı, borsacılar mı, sanayiciler mi, zenginler mi, yoksullar mı? Sadece Katolik Hıristiyanlar mı, yoksa bütün insanlık mı?
Hepsi birden mi cezalandırılacaktı yoksa, tarihte örnekleri görüldüğü gibi sadece yoksullar ve yoksunlar mı cezalandırılacaktı?
Güney (Latin) Amerika dışında, Katolik Kilisesi’nin her zaman zenginin ve güçlünün yanında yer aldığını düşünenler bu soruların havada kaldığını görmüşlerdi.
KARDİNAL DİYOR Kİ
Bilmediğim bir nedenden dolayı bir araya gelen ve birlikte gazetecilerin karşısına çıkan Diyanet İşleri Başkanı Ali Bardakoğlu ile Viyana Kardinali Christoph Schönborn kendilerine yöneltilen sorular karşısında Papa’nın "Tanrı’nın ilahi uyarısı"nı değerlendirmek zorunda kalmışlar.
Papa’ya arka çıkan Viyana Kardinali Christoph Schönborn şöyle diyor:
"Ekonomik krizi Tanrı’nın bir cezası olarak görmek mümkündür. Ancak bu cezaya kendi hatamız ve eksiklerimiz de katkı yapıyor. Başkalarının hataları da bunlara ekleniyor. Örneğin bir baba hesapsız hareket ettiğinde onun içine düştüğü mali krizi ailenin tümü göğüslemek zorunda kalıyor. Bizlerin ölçüsüz harcamalar yaptığını, parayla, kazançla ilgili spekülasyonlar yarattığımızı görüyorsunuz. Tüm bunlar Tanrı’nın cezası ile bireysel sorumsuzlukları bir araya getiriyor. Dolayısıyla biz küçük dünyada ahlaki değerleri ortaya çıkarmalıyız. Aşırı ihtiraslardan kaçınmalıyız." (Hürriyet, 14.10.08)
BARDAKOĞLU DİYOR Kİ
Ülkemizin İslamcıları, Allah ve İslam adına Müslümanları dolandıranlar, soyup soğana çevirenler Viyana Kardinali’nin bu düşüncelerini ayakta alkışlayacaktır.
Ama Diyanet İşleri Başkanı Ali Bardakoğlu başka türlü, daha özgür ve gerçekçi düşünüyor:
"Gönlümüz ister ki, insanlık Allah’ın seçkin bir varlık olarak yaratmasını algılayıp, maddeyi ve dünyayı aşan daha yüce hedeflere yürüyebilmelidir. Bunu biz ilahi bir ceza olarak algılamak yerine, insanoğlunun maddi unsurlar ve aşırı dünyevileşme üzerine kurduğu sistemin zaman zaman kendini cezalandırması olarak, yani insanın kendi eliyle ürettiklerinin yine kendine dönmesi olarak görebiliriz" diyor.
SUÇ GAZETECİLERDE!
Viyana Kardinali’ne göre Tanrı ilkin insanı cezalandırıyor; insanlar bu cezaya kendi hatalarıyla katıda bulunuyor. Diyanet İşleri Başkanı’na göre "maddeyi ve dünyayı aşan daha yüce hedeflere yürüyebilmelidir" yani banka, borsa, ticaret ve sanayi işleriyle uğraşmamalıdır.
İki din adamının hiçbir suçu yok, kafa ve mantıkları "böyle" çalışıyor. Suç gazetecilerde. Neden böyle sorular sorarlar din adamlarına? İşe yarar bir cevap mı bekliyorlar?
Ozdemir Ince
Yazan: Anonymous Tarih: October 25, 2008 5:35 PM
Mustafa Bey, şunları söyleyerek ya kendinizi aşmışsınız (bu durumda tebrik ederim), ya da kendinizle çelişiyorsunuz:
Benim anladığım kadarıyla, yıllardır, canlılığın çeşitlenmesi konusunda doğaya bir ilahi müdahele bulunduğunu ve bunun bilimsel delilleri olduğunu canhıraş bir şekilde savunuyorsunuz.
Yukarıdaki paragraf ise, bunun tam aksini söylüyor. Yani, evrim kuramı konusunda yukarıdaki görüşe paralel olan, teistik evrim denilen ve siz ve taraftarlarınız tarafından panteistik olduğu gerekçesiyle beğenilmeyen bir duruş. Hatta bundan 2 yıl kadar önce, Ahmet Hakan ve Nuray Mert'in tanrının varlığına materyal delil arama çabalarını eleştiren yazılarına, iman öyle olmaz böyle olur diyerek, fetva tadında bir cevap verdiğinizi de hatırlıyorum.
Şimdi bunu nasıl yorumlayalım?
15 yıldır ittirile kaktırıla yutturulmaya çalışılan Akıllı Tasarım ucubesinin somut hiçbir bilimsel delil üretemeyeceğini nihayet gördünüz, ve teistik evrime mi yöneliyorsunuz?
Yoksa, kendi kendinizle çelişiyor, doğaya ilahi müdahale meselesini canınız isteyince öyle, istemeyince böyle mi yorumluyorsunuz?
Alıntıladığım paragraftaki 'kendiliğinden' vurgusuna da özellikle dikkat çekiyor, Mustafa Bey'e Darwinist-materyalist-pozitivist-naturalist şer cephesine hoşgeldiniz diyorum.
Yazan: Balbazar Tarih: October 26, 2008 7:33 AM
bırazda kapıtalızmı burda elestırmek gerekır kanımca...kapıtalızmın kalesı amerıka dunyayı dolara bogmus durumda ve soyut bir meta olan kagıt parayı matbaasında basıp dunyadan soyut mal alabılmekte..bu son derece kayırmacı bır durum....bır dunya bankası olmalı ve tum dunyanın yonetıöınde olmalı ve tum dunyada gecerlı olan bır para bırımı basmalıdır...bu krız amerıkada cıktı ama tum dunyayı etkıledı..bızıde etkıledı endeks 57000 den 21000 e geldı..bende cok para kaybettım....amerıkan halkı cılgınca harcama yaptı yapay bır balon olustu ve su anda bu balon patladı..ve ılgınctır bızıde etkıledı..tamam dunyanın en fazla uretım yapan ulkesı de amerıka..ancak doların bu kadar gucu olmasaydı bızım endeksımız su an 40000 lerdeydi.....kapıtalızmın kotu yuzlerınden bırıde bu ıste... amerıkayı kayırması..doların gucu azaltılmaldır bence..adil olan budur..
Yazan: akın aydın Tarih: November 23, 2008 7:34 PM