« Sosyal Devletin Zararları (I) | Ana Sayfa | Küreselleşme Komplosunun Merkezinden Haberler »
September 10, 2008
Sosyal Devletin Zararları (II)
[10 Eylül 2008 tarihli Star gazetesinde yayınlandı]
Geçtiğimiz yıllarda Türkiye’de bir dizi “çocuk esirgeme skandalı” yaşadık, hatırlarsanız. Devletin açtığı kurumlarında çalışan kimi bakıcıların, kendilerine emanet edilen küçücük çocukları insafsızca dövüp-sövdüğünü gizli kameralarla gördük. “Kim bilir daha ne rezaletler yaşanıyor” diye hayıflandık.
Yaşanan rezaletlerin en büyük nedeni, o kurumlarda çalışan o taş kalpli bakıcıların yaptıkları işe inanmıyor oluşuydu. (Eminim tam aksi yönde düşünen ve hisseden pek çok iyi kalpli bakıcı vardır; onları tenzih ederim.) “Memur zihniyeti” dediğimiz kafayla girmişlerdi o kurumlara. İnanmadıkları bir işi mecburen yapıyor, yaparken sinirleniyor, acısını da çocuklardan çıkarıyorlardı. Onları denetlemekte yükümlü kimseler de muhtemelen aynı “memur zihniyeti”ndeydi.
Peki acaba bir çocuk esirgeme yurdu devlet eliyle değil de, kalbi gerçekten çocuk sevgisi ile dolu idealist bir zengin tarafından kurulsa ne olur? Veya ilahi dinlerin yetimler konusundaki vurgusundan yola çıkan bir dini cemaat bu işe girse ne yapar? Muhtemelen, giriştikleri işe inandıkları için titiz davranacak, işe aldıkları bakıcıları dikkatle seçecek, çocukların sağlık ve mutluluğuna büyük önem ve değer vereceklerdir.
Kısacası sivil elden gelen hayırseverlik, resmi elden gelenden daha iyidir. Devlet, “kötü işletmeci” olduğu gibi, kötü hayırseverdir de.
İşte bu yüzden toplumdaki “hasenat” ihtiyacının sadece sosyal devlet değil aynı zamanda onunla rekabet edecek sivil toplum eliyle karşılanması, iyi bir şeydir. Bu, “sosyal devlet”in tümüyle ortadan kalkması gerektiği anlamına gelmez. Sivil hayırseverlik herkese ulaşamayacaktır ve dolayısıyla devletin bu alandaki varlığı devam etmelidir. Ama resmi yük ne kadar sivil alana ne kadar kaydırılabilirse o kadar iyidir. Bu sivil toplum elbette belirli bir motivasyonla hareket edecektir. Bu, “insan sevgisi, “sorumluluk duygusu” gibi seküler kaynaklardan gelebileceği gibi, “Allah rızası” gibi dini amaçlardan da kaynaklabilir. Özellikle Türkiye gibi toplumlarda da ikincisi ağır basar. Bu durum, devletçilerin sandığı gibi bir tehdit değil, bir kazançtır.
Ancak biliyorum ki Türkiye’deki fiili durum, bu teorik laflardaki kadar toz pembe değil. Toplumumuzda kökleri çok eskiye uzanan güçlü bir dini hayırseverlik duygusu olmakla birlikte, bunu kurumsallaştırmaları beklenen cemaatlerin, en azından yakın zamanlara dek, her ihtiyaç sahibine el uzatan “toplumcu” bir yaklaşım yerine, sadece kendi mensuplarına arka çıkan “cemaatçi” bir yaklaşım sergiledikleri bir gerçek.
Ama bu eleştiriyi yaparken, bunun sebebini de görmek gerek: Osmanlı toplumunda “hayır-hesanet” işleri çok daha iyi organize olmuş ve vakıflar aracılığıyla kurumsallaşmıştı. Tek Parti dönemi bu geleneği biçti. Cumhuriyet, tüm vakıflara el koydu, tüm sivil girişimleri zabt-u rabt altına aldı, kurban derilerinin bile peşini bırakmadı. Dahası tüm dini cematleri toplumdan kazımaya çalıştı. Buna karşılık da İslami kesim “hayatta kalma” derdine düştü, içine kapandı, politize oldu ve cemaatçileşti.
Eğer Almanya’daki Deniz Feneri e.V Derneği hakkındaki iddialar doğruysa — ki umarım değildir — söz konusu cemaatçi tavra bir de fırsatçılık ve yolsuzluk imajı eklenmiş olacak. Bu kuşkusuz çok tatsız, çok rahatsız edici bir durum. Bu olay üzerinden gelişen hükümet-medya polemiği de aynı derece tatsız ve üzücü.
Fakat tüm bunların sivil hayırseverliğin önünü kesmemesi gerek. Bu yöndeki girişimleri yolsuzluk riski açısından sıkı bir denetime tabi tutmak, fakat prensip olarak önlerini açmak lazım. Ve bir de yolsuzluğun sadece sivil değil resmi kurumlara da kolaylıkla bulaşabilen toplumsal bir hastalık olduğunu unutmamak gerek.
Yazan: Mustafa Akyol Tarih: September 10, 2008 2:42 AM




Mustafa Bey'in şu cümlesine bir katkı yapmak istiyorum..
'Ama bu eleştiriyi yaparken, bunun sebebini de görmek gerek: Osmanlı toplumunda “hayır-hesanet” işleri çok daha iyi organize olmuş ve vakıflar aracılığıyla kurumsallaşmıştı..'
Osmanlıda hayır-hasenat yapan bazı vakıflar faizle gelen parayı gönül rahatlığıyla kabul ediyorlardı..bununla ilgili bir araştırmayı yazmıştım,oradan bir alıntı yapayım:
------------------------------------------------
Faizi yasaklayan hükümlerin Osmanlı’daki durumu,
İslam hukukçularının riba şüphesi olan her davranışa karşı gösterdikleri titizlik karşısında bazı fakihler ‘Hile-i Şer’iyye’ yolları ile zaruretler karşısında faiz almanın yolarını aramışlardır.Bazı hukuki hilelerle araya sokulan alım-satım veya hibe ve devr muamelesi ile faiz meşru bir şekle sokulmuştur.
İmam Ebu Yusuf’a göre böyle tertiplenen faiz muameleleri caizdir.Bir hayra hizmet ve halkın ihtiyacını gideriyorsa övgüye bile layıktır.(Ebu Yusuf, Ebu Hanife’nin öğrencisidir)
Osmanlı’da devlet % 10-15’i geçmeyen bir faiz sınırını meşru kabul ederek mahkemelerin bu türden borçlanma mukavelelerini resmen tescil etmiştir.Ayrıca vakıflarda hayır için ayrılan gelir kaynağının bir kısmının faizle işletilecek paradan geldiği de bilinmektedir.
Sadece hayır işlerinde değil faizle işletilmek üzere sermaye yatırımlarında da faizi görmekteyiz.Esnaf cemiyetlerinin,yeniçeri teşkilatının böylesi kurumları bulunmaktaydı.
16. ve 17. yüzyıllarda dini gayretlerinden ve bilgilerinden şüphe edilmeyecek alimlerin olduğu dönemde bu kadar gönül rahatlığı ve resmi muamele açıklığı ile faiz alınıp verilirken günümüz Türkiyesinde dini görüntülü çevreler tarafından yapılan faiz aleyhtarlığı da çok anlamlı görülmemektedir.
Rivayete göre Medine’de bir kıtlık sırasında fiyatların aşırı derecede yükselmesine mani olmak için narh konması istenen Peygamber (as) bunu kabul etmez ve narhı Allah tayin eder buyurular.Bu hadiseye göre bir kısım alimler narh koymayı rızka engel bir zulüm olarak görürler.Ebu Hanife narhı caiz görmezken öğrencilerinden Ebu Yusuf ve Muhammed devletin zarurete göre narh koymasını kabul ederler.Osmanlı’da uzun zaman narh politikası uygulanmış ve fiyat yükselişleri kontrol edilmiştir.
------------------------------------------------
Bu küçük örnekte bile şartlara göre,fıkıhçılar gereken esnemeyi nasıl sağlamışlar görebiliyoruz.
Şeriatı uygulamak demek hükümlerin zahirine takılmayı gerektirmez..hem zamanın ruhunu hem de ayetlerin ruhunu kavramak ve değişen şartları en iyi şekilde karşılamak gerekir..
yazımın tamamı için bakılabilir;
http://suledeniz.blogcu.com/osmanli-da-yari-laik-seriat-hukuku_9241031.html
ayrıca bu konuya denk düşen Y.N.Öztürk hocanın köşesinde 2geleneksel İslam fıkhı' başlıklı yazısında belirttiği güzel bir tesbit var..
----------------------------------------------
Dolayısıyla, temelleri Kur'an'a dayanan yeni bir fıkıh oluşturmak gerekmektedir. Eski Marksist yeni Müslüman Fransız düşünür Roger Garaudy, bu gerçeğe dikkat çekerken şöyle konuşmaktadır:
“Müslümanlar, eğer tarihin önünde ayakta kalacaklarsa, çöl fıkhından, uzay fıkhına geçmek zorundalar.”
Garaudy’nin ‘çöl fıkhı’ tâbiri hiçbir hakaret kastı taşımamakta ve sözünü ettiğimiz ‘Emevî fıkhı’ tâbirine karşılık düşmektedir.
Kaldı ki, ‘çöl fıkhı’ deyimi, Garaudy’den asırlarca önce büyük Müslüman tarihçi-düşünür İbn Haldûn (ölm. 808/1405) tarafından da kullanılmıştır. Yani ilmî-akademik bir kullanımdır.
Uzay fıkhına nasıl geçilecektir?
Uzay fıkhına geçmek, Emevî'nin buyruklarından sıyrılıp, Kur'an'ın evrensel değerlerinden hareketle yeni bir fıkıh oluşturmakla mümkün olur. Aksi takdirde, İslam’a bir kader gibi yapıştırılmış bulunan ‘akıl ve çağ dışılık’ ile şiddet üretimi durdurulamaz.
Şiddetin kaynağının Hanefîlik, Selefîlik değil, Emevî fıkhı olduğu anlaşıldığı zamandır ki, şiddet üreten unsurların silinmesi mümkün olur.
Şiddeti Kur'an yazmıyor, geleneksel Emevî fıkhı üretiyor.
Y.N.Ö
-------------------------------------------
uzay fıkhı sözü geçmişken CERN'de başlayan big bangle ilgili deneyin insanlık için hayırlı olmasını ve varoluşumuzun sırlarını çözmede bize ışık tutabilmsini dilerim..
emeği geçen tüm bilim insanlarına saygılar..
Yazan: deniz Tarih: September 10, 2008 2:37 PM
Devleti yönetenler dünyanın neresinde olursa olsun kendi vatandaşlarının yine kendi vatandaşları tarafından soyulmasına, vicdanlarının sömürülmesine engel olamadıkları bir tarafa buna göz yumuyorlarsa bu ülkede yatacak yerleri yoktur!
Bütün bu söğüşlemelerin üzerine hala sosyal devletin zararlarından bahsediyorsunuz ya pes doğrusu.
Beşer şaştı. Yalancının feneri yatsıdan önce söndü. Dua edin bunun ucu AKP'ye varmasın.
İnleyen nağmeler ruhumu sardı. Sizde mırıldanabilirsiniz bu şarkıyı.
Hülagü TTT
Yazan: Hülagü Tarih: September 10, 2008 3:56 PM
"Teorik gercekler" demissiniz. Evet tespitler gercekten güzel. Teorik gerceklerin icine "insan malzemesi"´ni kattigimizda; "insan malzememiz cok kaliteli degil", diyorum. Bu baglamda cemaatcilikle ilgili tespitler de cok yerinde. Sunu da unutmamak lazim, baski döneminde yeraltina girince bu yapilarin tüm otokontrol mekanizmalari sifirlandi. Ayni sey nispeten daha özgür oldugumuz halde devam ediyor, üstte denetleyici bir mekanizma yok, devlet zaten "mesru degilsin" diyor.
Saygilar
Yazan: Muzaffer Kazim Tarih: September 10, 2008 4:01 PM
Birazda siyasi düşünce tarihini hatırlayalım. Bakalım kim zararlı. Sosyal devlet mi, yoksa ahlaktan yoksun sahtekar siyasetçiler mi?
"Niccolo Machiavelli ve Makyavelizm"
İTALYAN siyasetçi, siyaset kuramcısı ve yazar. 1469’da Floransa’da doğdu. 1527’de 58 yaşında yaşamını yitirdi.
İtalya’nın çok çalkantılı bir döneminde yaşayan Machiavelli özel öğrenim gördü ve önemli görevlerde bulundu.
Uzun yıllar diplomatlık yaptı, siyasetle uğraştı.
Çok sayıda kitap yazan Machiavelli özellikle siyasetin pratik konularına eğildi.
Ortaya koyduğu siyaset kuramları ve ilkeleri ile Makyavelizmin kurucusu oldu.
Makyavelizm, "Siyasette her türlü ahlak yasasını hiçe sayan, dürüstlükten yoksun siyaseti savunan" bir siyasi sistemdir.
Siyasette başarıya ulaşmak için her yola, her araca başvurmayı siyasetin gerçeği olarak benimser.
"Amaca ulaşmak için her türlü araca başvurmanın meşru ve mübah olduğunu" kabul eder.
İşte Makyavelizmin özü bu ilke ve kuramlardan oluşur.
* * *
Machiavelli, "Aldatmak isteyen biri mutlaka aldanacak birini bulur" der.
Yani bir siyasetçi halkı aldatmak için her yalanı söyleyebilir.
Her türlü dalavereyi çevirebilir, olayları gerektiği gibi saptırabilir.
Elindeki siyasi gücü sınırsız bir şekilde kendi çıkarları için kullanabilir.
Bir siyasetçi başarıya ulaşmak için bunları yapmalıdır.
Bu yolu ve aracı kullanmayanın başarılı olması olanaksızdır.
Ona göre başarının koşulu iknadan çok zora başvurmaktır.
Şöyle der:
"İkna yoluyla hiçbir zaman başarı sağlanamaz. Zorlama gücüne sahip olanlar, her zaman muvaffak olurlar. Silahlı peygamberlerin zaferlere ulaşmış, silahsızların yenilmiş olmaları bundandır."
Siyaset kuramcıları Machiavelli’nin bu düşüncelerinin 20. yüzyıl düşünürü Georges Sorel’i, onun kanalıyla da İtalyan faşistlerini etkilemiş olduğunu öne sürerler.
* * *
Yapıtlarında halk kitleleri konusunda zaman zaman karamsar bir dünya görüşünün izleri de görülür.
Ona göre insanlar bencildir. O nedenle siyasetçi bencil davranmalıdır.
İnsanlar çoğunlukla nankör, içten pazarlıklı, ürkek, doymak bilmez yaratıklardır. Kötüdürler.
Bu nedenle başarılı olmak, kazanmak isteyen akıllı bir yönetici, gerektiğinde kötü olmak zorundadır.
Kötülere iyi davranmaya çalışan kaybeder.
Siyasetçi, çıkarlarına aykırı olduğunda verdiği sözleri tutmayabilir.
İşte Machiavelli ve Makyavelist siyaset özetle böyle.
Ahlakı fazla takmayan, halka yalan söyleyen, her türlü ahlak dışı yolu ve aracı kullanarak halkı kandıran siyasetçi başarılı olur.
Ahlaklı, erdemli, dürüst politika yapan siyasetçi ise Machiavelli’ye göre ağzıyla kuş tutsa başarılı olamaz.
Machiavelli’nin kuramları ve ilkeleri hálá günümüz siyasetinde geçerlidir.
Makyavelizmi benimseyen siyasetçiler de vardır.
Onları hepimiz biliriz, tanırız.
Onun için bu yazıyı okuyup da kıssadan hisse filan çıkarmaya hiç gerek yoktur.
(Tufan Türenç, Hürriyet - 10.09.2008)
Teşekkürler Tufan Türenç..
Hülagü TTT
Yazan: Hülagü Tarih: September 10, 2008 4:37 PM
Aslında Mustafa beye teşekkür etmek gerekiyor bu kadar açık konuştuğu için. Bu kadar açık ve pervasız bir kapitalizm propgandasının dünyada benzerini bulmak gerçekten çok zor.
Sosyal devleti kendi çıkarlarına uygun görmeyip, kurumları bizzat yozlaştıran iktidarların kendisidir. Sonrada çıkıp sosyal devletin yozlaşmasından şikayet ederler ve sınırsız vahşi bir kapitalizmi önerirler. Ha birde erzak ıvır zıvır yardımları ile işi ucuza getirip bir taşla iki kuş vurmuş olacaklar. Bol bol kapitalizmin üstüne "müslüman ahlakı" sosu ile sorunların çözüleceğine inananları anlamak gerçekten çok zor. 200 yıllık bildik vahşi kapitalizm hristiyanlık yerine islam ile piyasaya sürülüyor. İşin komik tarafı, mevcut iktidar Mustafa beyin can siperane bir şekilde desteklediği bir iktidar.
Yazan: fuatogl Tarih: September 10, 2008 10:35 PM
"Yaşanan rezaletlerin en büyük nedeni, o kurumlarda çalışan o taş kalpli bakıcıların yaptıkları işe inanmıyor oluşuydu. (Eminim tam aksi yönde düşünen ve hisseden pek çok iyi kalpli bakıcı vardır; onları tenzih ederim.) “Memur zihniyeti” dediğimiz kafayla girmişlerdi o kurumlara. İnanmadıkları bir işi mecburen yapıyor, yaparken sinirleniyor, acısını da çocuklardan çıkarıyorlardı. Onları denetlemekte yükümlü kimseler de muhtemelen aynı “memur zihniyeti”ndeydi."
Bu tespitlere tamamen katılıyorum. Gerçekten de kamu hizmetlerinin sunumunda en büyük problem yukarıdaki cümlelerle açıklanandır. Yapılan işe inanmamak ya da yapılan işi benimsememek. Bu problemin çözümü için gereken unsurların başında adaletli ve ciddi bir yönetim anlayışının varlığı gelir. Politize, çıkarcı, günü kurtaran, popülist devlet yönetimi anlayışları; yapılan işe inançsızlığı körükler.
Yazan: Kubilay Ant Tarih: September 11, 2008 10:05 AM
Sosyal Devlet'in zararlılarını tanımaya devam ediyoruz. Bu seri hiç bitmez. Ama mutlu son çok yakın..Beşer her zaman şaşar çünkü...Şaşmazsa ben şaşarım...Hülagü TTT
Sivil Toplumun Fethi
Başbakan Erdoğan'ın Doğan Grubu'na ani öfkesinin ardında yatan çoklu nedenler olduğuna inanıyorum.
Yoksa yıllardır gül gibi geçinen, birbirlerini fazla incitmeden yürüyüp giden iktidar ve Doğan Grubu niye birbirine girsin ki!
Bu nedenlerin arasında Doğan Grubu'nun bilmeden iktidarın damarına basması var.
Ancak bu damar "Ana damar" değil, AKP'nin en uç noktalara kadar gitmesini
sağlayan "Kılcal damarlar"
Deniz Feneri Derneği bu kılcal damarlardan biri ve belki de en önemli, en taşıyıcı olanı.
AKP, diğer siyasi partilerden farklı olarak toplumun en uç, bir siyasetçi için en ulaşılmaz noktalarına kadar gidebiliyor.
Bunu da kendi yarattığı ve kendi dayandığı iki sivil toplum örgütü üzerinden
yapıyor.
Biri tarikat ve cemaatler diğeri ise bu tarikat ve cemaatlerle bağlantılı dernek ve vakıflar.
Bugün rezaleti patlayan Deniz Feneri bunlardan biri.
Daha onlarcası, yüzlercesi, hatta binlercesi var.
Her ilde, her ilçede.
AKP'nin meşhur kömür yardımlaını, gıda paketlerini işte bu dernek ve vakıflar
örgütlüyor, hazırlıyor ve dağıtıyorlar. Doğumlarda, cenazelerde yardımcı
oluyorlar. Her türlü yardımı, desteği organize ediyorlar.
AKP bu yolla sivil toplumun, en alt katmanlarına kadar sirayet edebiliyor.
Sivil toplum dayanışması adı altında siyasi faaliyet bu şekilde yürütülüyor.
Bu yardım kuruluşları, AKP'nin "Sivil toplumun fethi" projesinin "Uç beyleri" faaliyetleri o kadar geniş bir alanı kapsıyor ki, bunun tek elden yönetilmesi mümkün değil.
O nedenle yüzlerce, binlerce dernek ve vakıf tek bir amaç için ayrı ayrı faaliyet gösteriyorlar.
AKP iktidarı, yasal düzenlemelerle bu uç beylerinin önünü açıyor, vergi
muafiyetleri getiriyor. Belediyeler ve iktidar yanlısı gazeteler bu dernek
ve vakıfların tanıtımlarını yapıyor. Bunlar "Hayır" işi olarak göründüğü için de kimse sesini çıkaramıyor. Hayır işi altında siyasi faaliyet yürütülüyor.
AKP bu yolla topluma ulaşıyor, dokunuyor.
Bir dostum geçenlerde Fatih'te böyle bir organizasyonun ortasına düşüyor.
Bu vakıf ve derneklerin en eskilerinden biri olan İHH'nin Fatih'te düzenlediği bir "Kermesin" göbeğine.
Fatih Camii'nin arkasında bir cadde kapatılmış. İHH'nin kermesi var.
500 kadar bir örnek çarşaflı genç kız görevli. Kermes adı altında 5 YTL'ye takım elbise, 1 YTL'ye ayakkabı satılıyor. Binlerce kişi alışveriş yapıyor.
Bunlardan Türkiye'nin her yerinde, her gün onlarcası düzenleniyor.
Ve haliyle bu işler için büyük paralar harekete geçiriliyor.
İşte sorun burada balıyor.
Bu büyük paraların organize edilip aktarılmasında yolsuzluk ortaya çıkıyor.
Parayı sevdiği her halinden belli olan bu kesimin önde gelenleri, yüz milyonlarca doları bulan bu trafikten nemalanmaya başlıyorlar.
Türkiye'de kimse bu nemalanmanın üzerine gitmiyor.
Kim gidecek, İçişleri Bakanlığı'na bağlı olan Dernekler Masaları mı?
Kılcal damarlardaki aksaklıklar, pislikler örtbas ediliyor.
Ta ki, Türkiye ile bağlantısı olmayan bir Alman Savcı bu işin kendi ülkesindeki bağlantılarının ortaya çıkması üzerine harekete geçinceye kadar.
AKP'nin kızgınlığının nedenlerinden biri bu.
Bu kılcal damarlarda medyana gelecek bir arıza, "Sivil Toplumun Fethi" projesine ciddi zarar verir.
Panik ve öfke bu yüzden.
NOT: Bu zararın nasıl verilebileceğini Türkiye'deki değişimlerle nasıl
bağlantılı olabileceğini bir başka yazıda aktarırım.
Eski verilen, şimdi verilmeyen oldu
AKP Genel Başkan Yardımcısı Mir Mehmet Dengir Fırat (sıralama yanlış olduysa kusura bakmasın, bir türlü öğrenemedim) dün bir basın toplantısı yaptı.
Doğan Grubu'na verilmeyenin rafineri izni değil, bedava arazi olduğunu, Doğan'ın 5000 dönüm yani 5 milyon metrekare kamu arazisini, rafineri yapmak üzere bedelsiz olarak talep ettiğini söyledi.
Ve ekledi, "Biz kamunun malını kimseye bedava veremeyiz. Ben de Adana'ya bu yatırımın yapılmasını çok isterim ama halkın malını bedava verenlerden
değiliz. Eski alışkanlıklarını sürdürmek isteyenler bunu bizden beklemesinler"
Ne güzel sözler değil mi!
Güzel ama doğru olsaydı güzel olurdu.
Doğru değil.
Çünkü veriyorlar. Verdiler. Aynı yerde aynı nedenle.
Ama Türkiye'de gazetecilik öldüğü için o sırada kimse M.M. Dengir Fırat'a bu
hatırlatamadı, soramadı.
Şu soruyu bekledim, en azından Doğan Grubu adına orada bulunan
gazetecilerden, "Sayın Fırat, bedava arazi verme dönemi bitti diyorsunuz ama
aynı bölgede Çalık Grubu tarafından kurulacak rafineri için yaklaşık 2500
dönüm araziyi bedava vermediniz mi?"
M.M. Dengir Fırat'ın bu soruya ne yanıt vereceğini doğrusu çok merak ediyordum.
Doğan Grubu, Hilton işinde ne kadar haksızsa, rafineri meselesinde o kadar
haklıdır.
Çünkü ortada ciddi bir "Kayırma" var.
Dahası Doğan Grubu, rafineri için EPDK'ya verdikleri fizibilite raporu ve projenin Çalık'a sızdırıldığını bile düşünüyor. Buna inanıyor.
Orasını bilemem
Ama bedava arazinin bazılarına verildiğini, Doğan'a ise verilmediğini biliyorum.
Herhalde Doğan'ı çıldırtan bu olmasa gerek.
Eskiden "Verilenken", şimdi "Verilmeyen" olmak ağırlarına gidiyor olsa
gerek.
1 haftada değişen Türkiye
Hürriyet Gazetesi'nin kimi yazarları benim üç gün önce yazdığım "Haber
saklanmaz" yazıma yanıt vermişler ve "Haber saklamadık" demişler.
Oysa ben Doğan Grubu gazetelerinin Deniz Feneri ile ilgili haberleri 2
seneye yakın bir süre çekmecede tuttuklarını biliyorum.
Yarın bunu belgeleriyle açıklayacağım.
Bugün Doğan Grubu savunuculuğuna geçenlere kızgınlığım da bu yüzden zaten.
Haber saklayanları nasıl savunursunuz?
Rafineri izni verilseydi, Hilton'a imar verilseydi, TV %'e lisans verilseydi
Deniz Feneri yolsuzluğunu hiç bir zaman duymayacaktınız.
Farkında değil misiniz!
Görmüyor musunuz, Doğan Grubu gazetelerine göre geçen hafta güllük
gülistanlık olan Türkiye 1 haftada battı.
Siz hangi yazdıklarına inanıyorsunuz.
Geçen hafta mı, bu hafta mı?
NE ZAMAN ADAM OLURUZ?
Acaba bu köşeyi kaldırsam mı umutsuzluğuna kapılmadığım zaman
(Fatih Altaylı, Habertürk - 11.09.2008)
Yazan: Hülagü Tarih: September 11, 2008 5:46 PM
Bu iki yazının katıldığım yönleri olmakla beraber katılmanın mümkün olmadığı yönleri olan kötü bir propaganda yazısı ayrıca başlığınıda hiç sevmedim.
Öncelikle halihazırdaki cemmat-menfaat ilişkilerini göz önüne alacak olursak Mustafa beyin birtakım cemaatlerin bizden ayrımı yapmadan toplumun farklı kesimlerine yardım sadaka burs vs. sağlayacağı düşüncesi hayli ütopik bir o kadarda gerçeklere muhalif.Hiçbir zamanda hayata geçmesi mümkün değil. Sıkça A.B.D den verilen örnekleri acaba bu noktada da verebilmek mümkün olurmu biraz abartarak misal: Acaba birleşik devletlerde kilise bir ateist öğrenciye burs verir mi? Ya da katolik klisesi bir evanjelike?
Birleşik devletlerde 300 milyar dolar gibi bir para gönüllülerce yardıma ayrılıyormuş ne güzel, bizde dünyayı soysak herhalde o kadarçıkta vatandaşımıza dağıtırız.
Ayrıca özellikle gözden saklanan bir gerçek varki sosyal devleti canı isterse sadaka veren bazı kapitalistlerle eşitlemek fonksiyonunu bundan ibaret gömek. Sosyal bir devlette toplumun geneli aleyhine olan bir yasa ya da uygulama yapılamaz. Vahşi kapitalistleri en çok rahatsız edende bu ilkedir.Bahse mevzu ülkelerin hepsinde oturmuş bir sendika sistemi(bizdeki gibi korporatif saçmalık değil) ve haklarının farkında olan bir çalışan sınıf söz konusudur.İnsanlar çalıştıklarında SON DERECE İNSANİ STANDARTLARDA VE GEÇİMLERİNİ RAHAT SAĞLAYABİLECEK ÜCRETLER ALMAKTADIRLAR. Bunun dışında toplumun bir takım güçsüz kesimlerini destekleyecek sosyal kampanyalar yapılmaktadır.Bu toplanan yardımlar evsizlere madde bağımlıları-alkoliklerin rehabilitesine düşkünlere vs verilmektedir.
Gelelim canım ülkeme; sosyal devleti zararlı görmek ne anlama gelmektedir? Devletin toplumun genel menfaatini korumayıp sermayenin önüne hiçbir ''engel'' çıkarmaması istediği gibi işçi ücretlerinden tutunda işçilere işveren tarafından verilecek birtakım tazminatların verilmemesi, sermayenin kesinlikle hiçbir şekilde sınırlanmaması manasına gelir. Ülkemde onbir milyon insan hertürlü sosyal güvenceden yoksun kayıt dışı çalışırken buna hiç deyinmeyip halihazırda çalışanlarında devlet tarafından haklarının savunulmaması ve sermayenin kendisine vereceği sadakalara muhtaç edilmesi: İŞTE SOSYAL DEVLETİN ZARARLARI!...
Yazan: Muhammed Ali DİKTAŞ Tarih: September 11, 2008 11:10 PM
Yasar Nouri´nin uzay fikhina gecersek, rezil oluruz.Müridleri bellik seyhlerini ucurmus.Halbuki zaten ucuk bir adam.Detayli yazmaya utanirim.
Yazan: buyurgan amir Tarih: September 12, 2008 4:46 PM
sn.buyurgan amir,
İmam Ebu Hanife farklı düşünceleri öğrenmeye çok meraklı bir şahıstır..kendi devrinde birçok alim geçinen insanın sapık diye damgaladığı kitapları okumaktan hiç çekinmemiştir..kitabın içinde 100 gerçekten 99'u yanlış olsa içindeki bir gerçek için o kitabı okumaya değer bulmuştur..zamanındaki alimlerin birçoğu tanınmıyor ama Ebu Hanife hala fikirleriyle yaşıyor..Emevi zulümlerine rağmen yok edilip,sindirilememiş bir dahidir..
Size şu an 'uzay fıkhı' terimi ters gelmiş olabilir ama Ebu Hanife'de kendi devrinin uzay fıkhını inşa ediyordu..
Bir diğer söylenmesi gereken şey de şahıslara takılmamak,söylenen sözü değerlendirmektir..Benim için Y.Nuri,Z.Beyaz,S.Ateş,A.Hulusi gibi akıntıya kürek çeken insanlara birileri kötü diyor diye ben bu şahısların fikirlerini görmemezlikten gelemem..kimse benim kimi,nasıl okuyacağıma karar veremez ve dahi kendi dar bakış açısını bana empoze edemez...ben buna kendi adıma izin vermiyorum..
Eğer sizin gibi bazı insanların,grupların olumsuz diye damgalamalarını peşinen kabul edersem o zaman mürid olmuş olurum..başkalarının fikirlerinin papağanı olmaktansa, bu şahıslar ne demek istiyor,nerede isabet etmiş,nerede yanılmış,bir açılım yakalayabilmiş mi diye kritik ederim.
siz şahıslarla uğraşıyorsunuz ben ise fikirlerle uğraşıyorum..insanların özel hayatlarını uzaktan kurcalayıp,dedikoduların peşinde gitmek basit insanların işidir..
ben basitliğe ve sıradanlığa,müridliğe,fikir köleliğine isyan eden biriyim..başkalarıyla karıştırmayın..
saygılar.
Yazan: deniz Tarih: September 13, 2008 4:59 PM
Mustafa Bey bence biraz mütevazı davranmış bu konuda, ben kendisinden daha geniş bir vizyon beklerdim.
Mesela, bence bütün sorunların kökeni bir ülkede tek devlet olması. Devlet görevlileri tekel olunca işlerini layıkıyla yapmıyorlar. Şöyle birkaç tane devlet olsa, rekabet olsa, bak o zaman nasıl harıl harıl çalışırlar. Haksız mıyım Mustafa Bey? Bırakalım, insanlar özgürce farklı farklı devletler kursunlar bir ülkede, isteyen de istediğinin vatandaşı olsun. O zaman herşey tıkır tıkır işler diye düşünüyorum.
Yazan: Balbazar Tarih: September 14, 2008 6:25 PM
Merhaba,
Iktisadi meseleler uzerine ara ara yorumlar yaptiginizi goruyorum. Yine bu yazinizda da soyle demissiniz:
>>"Kısacası sivil elden gelen hayırseverlik, resmi elden gelenden daha iyidir. Devlet, “kötü işletmeci” olduğu gibi, kötü hayırseverdir de."
Bu soylediginizin - devletin kotu isletmeci olmasi- dogru olmadigini gosterir en buyuk ornek Iskandinavya Ulkeleri olarak anilan Isvec, Norvec, Danimarka ve Izlanda`dir. Bu ulkelerde devletin ekonomideki yerinin nereden nereye geldigini; hangi konularda `sosyal devlet` olmasinin bir geregi olarak kamusal hizmetler sunduklarini incelerseniz siz de hatanizi acikca gorur ve devletin hic de kotu isletmeci olmadiginin farkina varabilirsiniz. Cunku devlet kurumlariyla vardir ki bu kurumlar siyasi ve ekonomik oldugu kadar sosyal kurumlardan da beslenirler. Dolayisi ile kurumsal gelisimini tamamlayamamis devletlerde sistemin isleyisini bozan zayifliklarin olmasi dogaldir.
Temennim bu tur genellemeler yapmadan once iktisat gibi modern tarihi 250 yila yaklasan bir bilim dali uzerinde daha ciddi arastirmalar yapmaniz ve eger bu kadar kesin genellemeler yapacaksaniz da bunu `saglam` temellere dayandirmanizdir. Zira baska konularda yazdiklarinizi begenen ve belki de arastirma yapmadan dogrulugunu kabul eden insanlarin iktisadi meselelerde yazdiginiz ve dogru olmayan seyleri de kabul etmeleri hos olmayacaktir.
Yazan: herackles Tarih: September 14, 2008 10:01 PM
Önceki yorumumda ücret karşılığı işleyen huzur evleriyle yetimlere elbette ücretsiz bakan özel hayır kurumlarını karıştırmışım ve hatalı üstelik uzun bir yorum olmuş. Ama yorumumu zaten siz yayımlamamışsınız. Neyse onu yayımlamayarak benim bazen ne kadar yanlış mantık yürütebildiğimi sakladığınız için teşekkür edeyim bari. :S İyi günler.
Yazan: Mehmed Mustafa Tarih: September 17, 2008 5:18 PM
Nedir sosyal devlet? Vatandaşlarının temel haklarını hukuki, siyasi ve sosyal güvenceye alan, vatandaşların bu haklarının mücadelesini yapabilmeleri için gerekli kanalları açık tutan devlet.
Peki buna alerjisi olan arkadaşların savunduğu ne? Kadının hakkını kocasının insafına, işçinin hakkını patronun vicdanına, yoksulun hakkını zenginin sadakasına, yurttaşın hakkını muktedirin lütfuna bırakmak...
Bu tavır, bu ülkede muhafazakarlık adına, İslam öne sürülerek çok savunuldu, yukarıda Mustafa Akyol'un yaptığı gibi: Boşverin insanların ekonomik haklarını güvence altına almayı, onun yerine insanları sadakaya muhtaç edip, müslümanları sadaka vermeye teşvik edelim.
Bu ezberi, hiç de beklenmeyecek bir isim bozuyor: Fethullah Gülen. Dün, Zaman'da yayınlanan yazısında Ahmet Kurucan'ın aktardığına göre, aynen şöyle demiş Gülen:
(koyulaştırma bana ait)Evet, Gülen, belki de Ortodoks İslam'ın tarihinde ilk defa, eşitsizliğe, hak ihlaline karşı hak aramayı bozgunculuk olarak değil, aksine bir görev, bir sorumluluk olarak sunuyor.
Gülen, o yaşı ve konumunda, adeta, yıllardır özgürlük savunusu yapıyoruz diye 'kadınlar çiçektir, ama feministler de şöyle böyle', 'tamam kapitalizm vahşi ama hakkınızı ararsanız da bozguncu, komünist olursunuz' diye geveleyip duran neo-sivil, neo-liberal muhafazakar arkadaşlara da bir samimiyet dersi veriyor. Kadını nihayet özne yerine koyarak, eşitlikçi kadın hareketlerine çok değerli (Gülen'in toplumsal etkisi açısından) bir destek veriyor. Dilerim bu açılımın değeri bilinir.
Gülen'e teşekkürler... Darısı işçilerin, işsizlerin, yoksulların, diğer ezilenlerin başına. Diliyorum ki, İslam adına konuşanlar, birgün onları da özne yerine koyarlar, onların da hak arama mücadelelerini bir görev olarak görmeyi başarırlar.
Yazan: Balbazar Tarih: October 26, 2008 9:02 PM
Asagidaki yazida da sosyal devletin yararlarini okumaniz mümkün
http://www.siyasetkahvesi.com/sayfa.php?ole=yazi&yzid=268
Yazan: Ahmet Sular Tarih: November 13, 2008 9:45 PM