« Doğru Kararı Kılıç Verdi | Ana Sayfa | Laik Devlette İçki ve Pornografi »
August 6, 2008
İslam Yüzünden mi Geri Kaldık?
[6 Ağustos 2088 tarihli Star gazetesinde yayınlandı]
“Türban” yasağından imam-hatip alerjisine, 28 Şubat sürecinden “kapatma davası”na kadar Türkiye’deki otoriter laiklik örneklerinin hepsinin temelinde dinle ve özellikle İslam’la ilgili bir önkabul yatar. Bu önkabulün sahipleri, İslamiyet’in toplumsal hayatı etkilemesi durumunda mutlaka “gericilik” üreteceğine ve bizi “karanlığa” götüreceğine inanmıştır. Bu yüzden de laikliği, Batı’da olduğu gibi sadece devleti değil, aynı zamanda toplumu ve hatta bireyleri de tanımlayan totaliter bir ilke olarak tarif ederler.
Aynı kişiler Osmanlı Devleti’nin de yine İslam yüzünden gerileyip çöktüğüne inanır. Hürriyet yazarlarından Ege Cansen geçen haftalardaki bir yazısında bunu şöyle ifade ediyordu:
“İslam felsefesiyle teçhiz edilmiş ‘mahalle’nin egemen olduğu Osmanlı, her alanda geri kalmıştır. ‘Avrupa’nın Hasta Adamı’ diye adlandırılmış ve kurtlar sofrasında yem olup parçalanmıştır.”
Peki ama Osmanlı dünyanın “süper gücü” olduğu 16. yüzyılda hangi felsefeyle teçhiz edilmişti? Yükselme döneminde pozitivizm veya Altı Ok muydu Devlet-i Aliyye’nin temel referans kaynağı? Osmanlı’dan önce de tüm bir Ortadoğu, merkezinde İslam’ın yattığı görkemli bir medeniyet kurmamış mıydı?
Gerçekte Osmanlı’nın ve genel olarak İslam medeniyetinin gerilemesi, din yüzünden değil, din anlayışını da zamanla durağan ve tutucu hale getiren karmaşık sosyal, siyasi ve ekonomik süreçlerin sonunda olmuştur. Aslında yaşanan şey bir “gerileme”den de çok, Batı Avrupa’da gelişen “modernite”nin dışında kalma sorunudur. Bu da sadece Müslüman coğrafyanın değil, Latin Amerika’dan Rusya’ya, Çin’den Afrika’ya kadar dünyanın büyük bölümünün problemidir.
Burada ilginç bir benzerlik vardır: “Niçin geri kaldık” sorusuna “din yüzünden” diye kestirme ve yüzeysel bir cevap veren laikçiler, aslında aynı soruya “dinden uzaklaşma yüzünden” cevabını veren siyasal İslamcılarla aynı yanılgıya düşmektedir. Zaten her iki yanlış cevaptan da aynı derecede yanlış totaliter siyasi projeler çıkmıştır: Laikçiler devlet eliyle dini toplumdan kazımayı, siyasal İslamcılar ise yine devlet eliyle zoraki dindarlık yaratmayı hedefler. Bir taraf dini “her sorununun kaynağı” zannederken, öteki taraf “her sorunun çözümü” gibi algılar.
Bugün Türkiye’de “siyasal İslamcılık” akımını büyük ölçüde aşmış durumdayız. Artık “İslami kalkınma modeli”nden söz eden pek kalmadı. Dindarların çoğu, ekonominin veya siyasetin kendi içinde kuralları olduğunu anlamış durumda. Ama tabii ki demokratik bir düzen içinde dini değerlerini ifade etmek, inançlarını özgürce yaşamak ve savunmak istiyorlar. Bu da en doğal hakları.
Ama “laikçilik” hala büyük bir sorun. “İlerleme” için dinin toplumdan kazınması gerektiğine iman etmiş olan Cumhuriyet seçkinleri, bu totaliter projeyi korumak için demokrasinin yoluna sürekli taş koyuyor. Anayasa Mahkemesi’nden çıkan “kapatmama” ama “ihtar etme” kararı, demokrasimizin hala laikçi vesayet altında olduğunun bir ifadesi.
Bu laikçi vesayetin medyadaki savunucuları ise, pek çok toplumsal sorun karşısında, bunların gerçek kökenlerini anlamaya çalışmak yerine, faturayı doğrudan “dincilere” ve hatta dine kesmeye devam ediyor. Konya’daki Kur’an kursu binasının yıkılması ve 18 küçük çocuğumuzun elim bir biçimde yaşamını yitirmesi üzerine yapılan bazı yorumlar, bunun iyi bir örneği. Yıkılan binanın çürüklüğünü “gerici zihniyet”e bağlayan, sonra da “bu çağda Kur’an mı öğrenilirmiş” diye çıkışanlar, ülkemizdeki pek çok “laik” binanın da gayet çürük olduğunu, bu faciada karşımıza çıkan ihmâlkarlık, vurdumduymazlık, sakillik gibi problemlerin dinle doğrudan ilgisi olmayan birer “Türkiye sorunu” olduğunu görmezden geliyor.
Ve bu yüzeysellikleriyle ayrı bir “Türkiye sorunu” olmaya devam ediyorlar…
Yazan: Mustafa Akyol Tarih: August 6, 2008 8:49 AM
Yazdıklarınıza harfiyyen katılıyorum.Fakat faturanın dine kesilmesinde dindar geçinen insanların yatsınamayacak kadar büyük katkısı olduğunu düşünüyorum.
Yazan: merve uludağ Tarih: August 6, 2008 9:03 AM
Her yonden derinlemesine mukemmel tespitler...
Tebrikler...
Corba da benim de tuzum bulunsun istedim ve Mustafa Armaganin su tespitleri de yabana atilmamali derim...
"Bir kere 17. yüzyıl ve sonrasında Avrupa’da vuku bulan bilimsel ve teknolojik devrimi normal bir bilimsel etkinlik çerçevesinde değerlendiremeyiz."
"Bu ‘olağanüstü’ bir bilimdir ve normal bilimdeki faaliyetler olağanüstü dönemle ölçülemez. Ya neyle kıyaslamak lazım onu? İnsanlık tarihindeki büyük bilimsel patlamaların yaşandığı diğer çağlarla elbette. Olsa olsa MÖ 5. yüzyılın Atina’sıyla, MS 10. yüzyılın Bağdat’ıyla kıyaslanabilir. Dikkat ederseniz Yunan ve İslam mucizeleri deniliyor bunlara, yani olağanüstü dönemler…"
"Böylesi dönemlerin sayısı insanlık tarihinde çok fazla değil. Yani Yunanistan’da gerçekleşen çiçeklenme, yüzyıllar süren Afrika-Asya kültürel trafiğinin, her şeyden önce de Fenike medeniyetinin eseriydi. Çünkü insanlığın yüzlerce yıllık birikimi, mağma gibi kendisine patlayacağı bir delik arar ve sonunda uygun bir yer bulunca yeryüzüne çıkar. Bu ‘mucize’lerin Atina veya Bağdat’ta ortaya çıkmaları, tarihin akışını kendi yönlerine çevirmesini bilen yöneticilerin eseriydi. Hodgson gibi tarihçilerin uzun vadeli dünya tarihi perspektifinden bakıldığında ‘Batı uygarlığı’nın Avrupa’da ortaya çıkması da aslî değil, arızî bir durumdu. Yani bu enerji, bir şekilde kendisine uygun bir yol bulacaktı. En uygun çıkış yolu ise Avrupa’da hazırlanmıştı. Orada çıktı. Başka bir yerde de ortaya çıkabilirdi ama şartlar elvermedi. Dolayısıyla modern bilimlerdeki patlamayı, Osmanlı veya herhangi bir ‘normal’ faaliyetini sürdüren paradigmayla değil, süper lig ile 2. lig arasındaki fark gibi, Yunan veya İslam bilimleriyle kıyaslamamız gerekir. Çünkü bunlar, birçok medeniyetin ortak olarak katkıda bulunduğu ama bir yerde ortaya çıkan bilimsel lavlardır. Malum, lav dağını seçemez. Dağdır lavı seçen. Ne zaman dağ olursak lavımızı içimizde buluruz."
saygilarimla...
Yazan: elif dedim Tarih: August 6, 2008 12:13 PM
Corbaya tuz koymadan ha bire biber koymussunuz.Cok aci olmus.
Saygilar
Yazan: elif ablaya kiziyorum Tarih: August 6, 2008 8:37 PM
Faturayı dine kesenler acaba bu dini ne kadar tanıyorlar, bu dinin emirlerini ne kadar biliyorlar. yarattığı medeniyetleri, dünyaya zamanında verdikleri hogörü ve barış hakkında ne kadar bilgi sahibiler. ilk emri oku olan ve temel felsefesini barış sevgi ve dostluk üzerine kuran eski islam medeniyetleri hakkında ne biliyorlar?
sadece bildikleri bir şey var:tamcid pilavı gibi hangi konuyu konuşursan laiklik laiklik laiklik her dertlerine deva inan onuda bilmiyorlar ya.
saygılar....
Yazan: muhammed Tarih: August 7, 2008 12:07 AM
elif dedime kizan kardesim...
Elif dedim "daha yolun basindayim, alinacak cok mesafe var" anlaminda bir rumuzdur.
Abine kizma, biraz ezber bozmakta fayda var...
Ustelik ben aciyi cok severim..
Allaha emanet ol
saygilarimla...
Yazan: elif dedim Tarih: August 7, 2008 11:05 AM
Yıl 1989,eskişehir il halk kütüphanesindeyim ,özal ve şürekası iktidarda hala..bir ara kütüphanenin bahçesine çıktım,personelin ,direkteki bayrağı yarıya indirmekte olduğunu gördüm..nedenini sorunca, Humeyni nin öldüğünü ve ülkedeki bayrakların yarıya indirilmesi için yazılı/sözlü emir geldiğini belirtti!!!!
Hayretler içinde kalmıştım çocuk aklımla.TC indeki rejimi,islam dünyasında,kendi getirdiği karanlık rejimin antitezi olarak gören ,bu nedenle Atatürk e her türlü yayın organı ile hakaretler eden bir Molla ölüyor ve ülkemdeki aymazlar onun yası için bayrakları yarıya indiriyordu!!!!!!
.....
Yıl 2008,başmollanın ardılı bir başka molla ülkemi ziyaret etmek üzere ve daha gelmeden,TC nin kurucusunun anıtmezarını ziyaret etmeyeceğini ilan ederek posta koyuyor;dışişleri bakanlığındaki kişi bu terbiyesizliğe mazeretler üretiyor!!!!
Onur nerede?ulusal onuur nerede??
Ulusal bağımsızlık nerede??
Diplomasideki mütekabiliyet(karşılıklılık) ilkesi nerede???
.....
Bugünlere ,birden gelmedik,adım adım geldik.
imam karşısında yenilen öğretmenin,cenaze namazına buyrun!!!
O insanın tüm mirasını yoketseniz de;sadece GENÇLİĞE HİTABESİ bile Onu unutturmanızı engelleyecektir..
Yaşadığımız günler,gençliğe hitabesindeki anlatılanlara cuk oturuyor..
Valla ,kurda kuşa yedirdiniz Türkiye yi....
Yazan: ümit harmancı Tarih: August 7, 2008 1:27 PM
osmanlı devleti ile ilgili tespitleriniz için çok sağolun,bize çok yol gösterici oldu.teşekkürler...
Yazan: şeyma Tarih: August 7, 2008 4:41 PM
Bu sathi düsünceyi çok güzel bir sekilde bertaraf ettiniz, aynen katiliyorum ancak su tespitinizi açarsaniz daha verimli olur :
"Aslında yaşanan şey bir “gerileme”den de çok, Batı Avrupa’da gelişen “modernite”nin dışında kalma sorunudur. Bu da sadece Müslüman coğrafyanın değil, Latin Amerika’dan Rusya’ya, Çin’den Afrika’ya kadar dünyanın büyük bölümünün problemidir".
Saydiginiz cografi bölgeler, dinin en yogun bir sekilde meftun ettigi yerlerdir. Bir çeliski yok mudur ?
Yazan: sami Tarih: August 7, 2008 6:09 PM
Umit Harmanci
Ogretmeni maglub eden imam degildir...
M.Ali Bulutun tespitlerini dinleyelim;
Birinci Dünya Savaşı’nın galipleri gelip İstanbul’a oturdular. Anadolu işgal edildi. Yunanlılar İzmir’e girdi. Şöyle oldu böyle oldu derken Mustafa Kemal İngiliz’lerin kuş uçurtmadığı boğazdan bir taka ile geçip gitti !! ve Samsun’dan karaya çıktı.
Milli mücadele yapıldı. Yunanlıları denize döküldü… İstanbul’daki işgalci güçler, “Aman bu Türkler ne yamanmış. Gelip bizi de denize dökmeden gidelim bari” deyip geldikleri gibi gittiler!
Bu arada hayin padişah, Osmanlı hazinesini de beraberinde alarak bir İngiliz gemisine binip kaçtı gitti. Biz de “hayda breh!” deyip siliverdik kafir-i haini Anadolu’dan... Ve bağımsız oluverdik(!)
Böyle işte!
Sonunda gidip Lozan’da kovduk dediğimiz adamların karşısına oturunca bize hiç de galip gibi davranmadılar. Bize ‘şu şu faturaları ödeyeceksin’ dediler. Biz de ‘emrin olur kardaş’ dedik. Hiç de savaş kazanmış, bağımsız olmuş gibi değildik. Bütün faturaları, hatta Osmanlının eski borçlarını bile ödemeyi kabul ettik. Hatta kapitülasyonları başka nam altında sürdürmelerini bile kabul ettik.
Şimdi bu yazdıklarıma dudak büküyorsunuz ama işte aynen böyle oldu.
“Ya bu nasıl bağımsızlık böyle’ deyip nankörlük yapmayın işte. Bağımsız olduk ya, şükür!
Bağımsızlık böyle oluyor demek ki. Bir gün sebeplerini anlarız herhalde?
* * *
Ne ise, bağımsızlığımızı kazanmıştık sonunda ya, esas olan buydu. Devleti kurma zamanı gelmişti artık. Kurucular da eski İttihat ve Terakki üyeleri oldukları için projeler zaten hazırdı. İnkılâplar ve uygulama şekilleri devreye girince Lozan Konferansı’nın birinci devresinde bağımsızlığımızı tanımamakta direnen itilaf devletlerinin ikinci devrede nasıl olup da maddeleri tartışma gereği bile duymadan kabul ettikleri anlaşılmış oldu.
Onların asırlardır bize yapmak istediklerini biz bize yapmaya karar vermiştik: Muasır ve medeni olacaktık!
O yüzden önce sultandan kurtulmamız gerekiyordu. Öyle istiyordu Öteki Avrupa’nın sözcüsü İngilizler. (Onların hala bir krallık olması medeni olmalarına mani değil. Öyle diyor Bekir Coşkun. Onların dindarlığı medeni olmalarına mani değil. Bizimki mani!)
Sultanı gönderdik.
Ardından dedelerimizin yazdıklarını okuyamayacak hale gelmemiz gerekiyordu. Kurtulun şu pis Arap yazısından Latin yazısını alın dediler. Öyle yaptık.
Sonuç olarak, İngiliz veya Amerikan mandasını kabullendiğimizde bize zorla yaptırmaları ihtimali bulunan her şeyi biz kendimiz yapmaya karar verdik.
Bu görevi de öğretmene yükledik.
Öğretmen bu ülke insanlarını aydınlatmak için canla başla çalışıyordu. Öğretmene verilen görev, Ahmet Altan’ın da belirttiği gibi adı Müslüman, içkisini içen, hovardalığını yapan, namazsız, niyazsız, iffet ve numus anlayışı yok edilmiş bir Türk tipi yaratmaktı.
Bu uğurda Jandarma dipçiği de öğretmenin emrine verilmişti… Nerede ise de başarıyorlardı. Ama akim kaldı. Aradan geçen 84 yıl sonra bugün her iki kişiden biri ‘dinci’ olduğuna göre “evet, öğretmen mağlup olmuştur” denebilir.
Ama emin olun öğretmeni mağlup eden imam değildir. Nasıl ki imamın mağlup olmasını sağlayan da öğretmen değilse…
Öğretmeni mağlup eden nurculuk hareketidir. O hareket de, şu öğretmen projesinin devreye sokulduğu tarihlerde başladı.
***İstiklal savaşına canla başla destek veren,
***Bu sebeple Meclis’e çağrılan ve mecliste yaptığı bir konuşmadan dolayı Mustafa Kemal ile araları açılan,
***‘Bu tahrip mukadderdir’ deyip öteki Avrupa’nın inkılâplar adı altında içimize sokmaya muvaffak olduğu yozlaşmanın siyasi mücadele ile aşılamayacağını görüp siyaset dışı bir yol takip eden,
***Yaklaşmakta olan dinsizlik cereyanına karşı iman temellerinin sağlamlaştırılması gerektiğine kanat getirerek, Kur’an’ı yeni bir anlayış ve kavrayışla elden geçirip ordan çağa uygun deliller getiren,
***İmanı yeniden inşa hareketini başlatan,
***Bu yüzden rejim tarafından baş düşman ilan edilen,
***Şeyh Said hareketiyle hiçbir ilgisi olmadığı bilindiği halde o gerekçe gösterilerek sürgün edilen,
***Hapislerde çürütülmeye çalışılan,
***Ölmesi için 17 kere zehirlenen Said Nursi’nin Nurculuk hareketi ve sonra onu takip edenlerin hummalı çalışmaları, öğretmenin mağlup olmasına neden olmuştur… Şerif Mardin Hoca durumu iyi tespit etmiş ama gerekçesini izahta yanılmıştır.
Elbette ki Said Nursi’nin derdi, öğretmeni mağlup etmek değildi.
Onun derdi, Öteki Avrupa’nın içimize serptiği imansızlık tohumlarını çürütmek ve kurutulmak istenen iman ağacına hayat suyu vermekti. Milleti, yeniden ayağa kalkacağı güne, iman ve izanıyla ulaştırabilmekti.
Nitekim 1947’de Adliye Vekiline yazdığı bir ‘hasbihal mektubu’nda, bu maksadını mealen şöyle dile getirecekti:
“Benim muhataplarım siz değilsiniz. Ben sizinle uğraşmıyorum. Benim muhatabım 50 yıl sonra gelecek nesl-i atidir. 50 yıl sonra (siz o gün toprak olmuş olacaksınız) gelecek (28 Şubat 1997) ve bu milletin İslam ile bağlarını kesmeye çalışacak, bin yıllık tarihini lekedar edecek ve milleti bütün bütün mahvedecek bir kısım nesl iatinin dayatmalarına karşı milleti takviye ediyorum. Ben bu eserleri, o günün mağdur Müslümanlarının bütün bütün çaresiz kalmamaları için yazıyorum. Bu vazife, en büyük milli bir vazifedir” (Emirdağ Lahikası, s.14-15)
Görülüyor ki bu kavga, öğretmeni ve imamı aşan bir kavgadır.
Elbette imam da mağlup olmuştur. Ama imamı mağlup eden, öğretmen değil, ‘dehr’dir. Zamanın icabıdır. Ondan papaz da haham da nasibini aldı.Yaşanacak olan şu deccaliyetin hükmünü icra etmesi mukadderdi. Etti ve geçti. Zamanını tamamladı. Elbette büyük tahribatlar yaptı ama tam muvaffak olamadı.
Dolayısıyla zaten ‘öğretmen’in muvaffak olma şansı’ yoktu. Çünkü o öğretmen, içinden çıktığı milletin diniyle alay etmek, mukaddesatını tahrip etmek, itikat ve kutsallarını tezyif etmek gibi zor ve sakil bir hizmetle görevlendirilmişti. O yüzden muvaffak olamazdı.
Amma bu beceriksizlik asla öğretmene mal edilemez, edilmemeli.
Gerçi şu medeniyet kavgasında zındıkanın yenilmiş olmasının vebalini öğretmene yüklemek bir açıdan da şereftir. Çünkü öğretmenler, şu milletin en çileli sınıfıdır. En kanaatkâr, en fedakâr, en sabırlı insanlarıdır. Ve sonuçta ne yönden bakılırsa bakılsın kusur, sistemin, başarı öğretmenindir.
Bediuzzaman, bu nedenle olsa gerek bu zamanda öğretmenlik vazifesini hakkıyla yapan bir insanın, -imansız olmamak kaydıyla- bir nevi evliya mertebesinde olduğun söyler
Yazan: elif dedim Tarih: August 7, 2008 9:09 PM
Din=gerileme yada modernizm=materyalizm hatta aydınlık=dinsizlik klişeleri sürekli tekrar edilen, yüz yılı devirmiş romantik bir şarkıdan ibarettir. Laikçilerin bile "laikçi" olduğu "2.cumhuriyetçiler" tarafından ortaya kondu. Yoksa laiklik maskesi Superman kadar güçlü, Clark Kent kadar gizli bir yapılanmanın eseri olduğu onyıllarca gizli kaldı. Sadece maske değil, maskenin içinde görüş açısını daraltıcı at gözlüğü etkisi yaratan çeşitli materyaller de kullanılınca gericilik etiketi dönüp dolanıp Superman'i buldu. Dünya laikleri, bu tür korkuları Ortaçağ'da geliştirip sonrasında öldürmesine rağmen bizim Superman'in bundan yeni yeni haberi oluyor,(acaba!?). Ne acı bir tablo ki artık inançlı kesim de bu Supermanlerin sözde savunduğu değerleri evrensel anlamda savunabilip onları gericilikle suçlayabiliyor.
Nihayetinde yeni kahramanlara ihtiyaç var çünkü Superman artık "süper" değil; gücünü kaybetti. Son denemeleri de hüsranla sonuçlandı. Korku Cumhuriyeti ütopize oldu, devrimin doğması beklenen güneşi doğuda görünmüyor.
Benim tavsiyem bu superman kılıklı yorgun savaşçıların, Hollywood'da son dönemde revaçta olan korku filmlerini izleyerek korku tatminlerini TV/sinema ekranlarından sağlamalarıdır. Seçim zamanı geldiğinde "6ok"a verirler reylerini. Belki doktora yada doçentlik aşamalarını geçerken demirbaş mertebesinde önemi olan, geçiş reaksiyonunu hızlandırıcı bir enzim olarak görev yapan rozetlerini rafa kaldırırlar. Çünkü artık taşımaları gereken tek rozet halkı ve demokrasiyi temsilen ay-yıldızlı bayrağımız olacaktır.
Saygılar...
Yazan: George Michael Tarih: August 8, 2008 6:13 PM
sayın elif dedim;
ergun aybars varken abdurrahman dilipak ı;ilber ortaylı varken mehmet şevket eygi yi;halil inalcık varken vehbi vakkasoğlu nu vb vb vb. tek taraflı okuyup iman derecesinde inanmışsınız!!!!!umarım tüm yaşamınız boyu bu rüyadan uyanmazsınız..
yazdıklarınızın hangi birini düzelteyim kardeşim..
ah ne güzel ve rahat ,şu koca ve kompleks evreni bir kitap zaviyesinden anladığını sanmak ve aldanmak..
gün sizin,yola devam...
Yazan: ümit harmancı Tarih: August 8, 2008 9:26 PM
ben emirdağlıyım,gel, Bediüzzamanı bir de bize sor..
Yazan: ümit harmancı Tarih: August 8, 2008 9:32 PM
Umit Harmanci
Bu sitedeki elif dedim yorumlarini okursan, tek tarafli olmadigimi gormemek icin kor olmak lazim gelir..
Oncelikle duzeltme isine kendinizle baslayabilirsiniz.
Varsa Fikriniz soyleyin...
Zira baskalarini elestirmek, fikir uretmekten daha kolaydir.
Bense; sizin icinizde oldugunuz bu derin ve gaflet uykusundan uyanmanizi temenni ederim...
Gec olmadan. Cunku omur cok kisa...
Yazan: elif dedim Tarih: August 9, 2008 10:50 AM
Mustafa bey, bilim derslerinde dinsel dogmaların verilmesini savunuyordunuz, yaratılış öğretilmelidir diyordunuz!? Bizdeki akıl almaz durumu savunurken, yani dinsel bağnazlığı savunurken bu soruyu sormanız bile bana srrsanız çok tutarsız!
Hem biyoloji dersinde bilimin sonuçlarını görmezden gelip yaratılış okutulmasını savunacaksınız, hemde din böyle birşey yapmaz diyeceksiniz. Bunlar yanyana gelmesi mümkün olmayan çelişkili şerlerdir.
Yazan: fuatogl Tarih: August 10, 2008 5:05 PM
Bugüne kadar yapılmış savaşların tümü din adına yapılmıştır.
din adına milyonlarca insan öldürülmüştür
Brezilyada yaşayan bir yerli grubuna, bu yerli grubun doğal yaşamlarını etkilememesi için, hristiyan misyonerlerin 50 km fazla yaklaşmaları yasaklanmıştır.
yaklaşık 150 senedir, hristiyan misyonerlerin Anadolu topraklarında verdikleri tahribatlar herkes tarafından bilinmektedir.
İslam dünyası yöneticileri, şeriat düzeninden başka bir düzen tanımamakta ve şeriat düzeninin tüm dünya düzeni olması için ellerinden gelen her imkanı kullanmaktadırlar.
Din insanın özel hayatındaki bölümde kalmalıdır
en doğrusu budur
bu benim fikrim olup
bana inanmak zorunda değilsiniz
saygılar
engin
Yazan: Engin Tarih: August 10, 2008 10:48 PM
Ayetullah Fethullah!..
O. Doğu SİLÂHÇIOĞLU
Cumhuriyet Gazetesi, Olaylar ve Görüşler, 10 Mayıs 2006.
Siyasal İslam ve Bölücü /Ayrılıkçı hareketten kaynaklanan bir büyük tehdit altında bulunan Türkiye'de, özgürlükçü (liberal) sağın ve halkçı (demokratik) solun kendi içlerinde bütünleşerek bir işbirliğine ya da birlikteliğe gitme arayışlarının yoğun hale geldiği; bu yolda umutların yeşerdiği bir dönemde; Ankara 11. Ağır Ceza Mahkemesi'nin ''Cumhuriyet Düşmanı'' bir kişi hakkında aldığı beraat kararı, Türkiye Cumhuriyeti'nin geleceğinden kaygı duyan tüm yurttaşları endişeye sevk etmiştir!.. Mahkemelerine, yargıçlarına güvenen, yargı kararlarına büyük saygı gösteren Türk toplumu, bu kararın hukuksal gerekçelere uygun olduğundan kuşku duymasa da; yurttaşların birçoğu, bu kararla doğacak sonuçların ne gibi gelişmelere yol açacağını düşünmeye başlamıştır... Bir erken seçimin gündemde olduğu Türkiye'de, bu kararla bağlantılı olarak ortaya çıkacak gelişmelerin tüm siyasal dengeleri altüst etmesi olasılığı belirmiştir...
Sürdürülen çabalar
Geleceği göremedikleri için 2002 seçimlerinde kendi içlerinde bütünleşmeyi ve iki kanat arasında birlikteliği sağlayamayan ''özgürlükçü sağ'' ve ''halkçı sol'' için ortaya çıkan bu gelişme karşısında artık tek çıkar yol kalmıştır: ''Ulusal Bütünleşme İçin Birliktelik!..''
Türkiye'de ''sağ'' ın bütünleşme koşullarının giderek arttığı bir ortamda, ''sol'' un da bütünleşmeye gitmesi kaçınılmaz görünmektedir. Ne var ki, her iki kanadın birliktelik olasılığı, Türkiye'yi yörüngede tutmak isteyen bir küresel gücü önlem almaya yönlendirmiştir. Çünkü ulusal bütünleşmeyi gerçekleştirebilecek bir ''Özgürlükçü Sağ/Halkçı Sol Koalisyonu'' , ABD'nin ''Ilımlı İslam'' ve ''Büyük Ortadoğu'' planlarını bozacaktır. Böyle bir koalisyonun oluşturulma aşaması öncesinde atılacak tek adım; ABD'deki emin adamın, ''Cumhuriyet Düşmanı'' nın Türkiye'ye gönderilmesidir. Oyunun sondan bir önceki sahnesi bu olacaktır...
Olurlar ve olmazlar
İran'da 56 yıllık monarşiyi yıkan siyasal İslam, bugün Türkiye'de 83 yıllık Cumhuriyeti tehdit altında tutmaktadır. Şubat 1979'da İran'da gerçekleştirilen İslam Devrimi ile İran'ın 27 yılda geldiği nokta ortadadır. İran bugün çağdışı ''Siyasal İslam'' ın koyduğu kurallarla çizilmiş sınırlar içerisinde, karanlık bir yaşamla baş başadır. Türkiye'de yaşamakta olup da İran'a özlem duyanlar bile bu resimden korkar olmuşlardır...
İran'da devrim çok süratli gelişmiştir. Yönetim ve Silahlı Kuvvetler ilk günlerde dağılmıştır. El ilanları ve duvarlara asılan pankartlarla ''Asker; Humeyni 'nin Emri ile Firar Et'' çağrılarıyla parçalanan Silahlı Kuvvetler, yetişmiş kadrolarını ve komuta kademesinin tümünü başlangıçta kaybetmiş, bir yıl sonra Irak'la girişilen savaş (1980- 1988) bu nedenle yönetilemez hale gelmiştir. Hapsedilen ve emekli edilenler hariç sadece kurşuna dizilerek öldürülen generallerin ve amirallerin sayısı 30'u bulmuştur. (Silahlı Kuvvetlerde, Emniyet Teşkilatında, Haber Alma Teşkilatında SAVAK'ta görevli general ve amirallerin, üst düzey yöneticilerin idam kararları, maiyetlerindeki görevliler tarafından infaz edilmiştir.) Bu arada ideolojik nedenlerle, ''özgürlük ve demokrasi'' sloganlarıyla monarşik yönetime karşı çıkarak mollalarla birlikte hareket eden ve ''İran İslam Cumhuriyeti'' özlemiyle mollalara destek veren, Halkın Fedaileri, Halkın Mücahitleri, Yasadışı Komünist Partisi/TUDEH gibi sol kanattaki bütün örgütler tasfiye edilmiş ve yandaşlarının tümü idam edilmiştir.
Devrim sonrasında yönetim mollaların eline geçince ilk uygulama kadınların tesettüre (örtünmeye) sokulması olmuştur... Örtünmeyen kadınların yüzüne yollarda kezzap atılmış ya da yüzleri jiletle parçalanmıştır... Kız ve erkek çocukların okulları ilk günden ayrılmıştır... İçki satan yerler tümüyle tahrip edilmiş ve kapatılmıştır... Müzik ve eğlence programlarının tamamı yasaklanmıştır... Sahipsiz kalan taşınır ve taşınmaz malların hepsi yağmalanmıştır... Eğer ''Bunların hiçbiri Türkiye'de olmaz'' diye düşünenler varsa, geçmişin ve bugünün Türkiye'sinden fotoğrafları yan yana koyarak gelinmiş olan noktayı görmeli ve düşüncelerinin sağlamlığını irdelemelidirler...
Tekrarlanan sahneler
Air France'ın 1 Şubat 1979 tarihli Paris-Tahran seferiyle İran'a dönen Humeyni'yi örnek alarak, elinde Pan American'ın Washington- Ankara seferi için açık tarihli bilet bulunduran bir ''Cumhuriyet Düşmanı'' bugün yola çıkmak için sabırsızlanmaktadır. Onun gibi, onu karşılayacaklar da sabırsızlanmaya başlamıştır. Bu kişinin yetiştirmeleri onun yolunu gözlemektedirler. Küçük yaştan itibaren beyinleri şekillendirilerek yaratılmış bir neslin mensupları olarak, artık devleti ele geçirme zamanının geldiğini düşünmekte ve ''Cumhuriyet Düşmanı'' nın liderliğini beklemektedirler. Uçaktan iner inmez onun da ''Ben değiştim'' diyeceğini umut etmektedirler...
''Laik Türkiye Cumhuriyeti, İslam çizgisinden ve Osmanlı yolundan ayrılmıştır'' ,''Allah ve Peygamber emirleri yerine Türkiye'de Atatürk' ün emirleri geçerlidir'' diyen Humeyni'nin Türkiye'deki temsilcileri, bugün ondan daha da ileri gitmişler; işgal ettikleri makamları, bulundukları konumları unutmuş görünerek, başta ''Laiklik'' olmak üzere ''Türkiye Cumhuriyeti'' nin anayasal niteliklerini tartışmaya açacak kadar; devletin en yüce makamlarına, anayasal kurum ve kuruluşlarına saldıracak kadar derin bir ihanet çukuru içine düşmüşlerdir. Bu resim içinde Türkiye'de şeriat ve bölücülük tehlikesi olmadığını söyleyenler de boy göstermiştir. Onların bu kapsamdaki söylemleri belli bir maksada yöneliktir. Bu yolda alınabilecek önlemlerin başlangıçtan itibaren etkisiz kılınması için bir taktiktir. Amaç; tehdidi yok göstererek, şeriat ve bölücülüğe karşı alınabilecek önlemleri engellemek, oluşabilecek direnci önceden yok etmektir! ''Bu millet istedikten sonra laiklik tabii ki elden gidecek'' diyenlerin ve ona destek verenlerin başka türlü düşünmesi zaten mümkün değildir!..
Türkiye İran olabilir mi?
''Türkiye İran olmaz'' , ''olmayacak'' diyebilenler varsa; bugünden tezi yok ortaya çıkmalıdırlar!.. Ulus tümlüğü ve ülke bütünlüğünden yana olan; ''Laiklik'' başta olmak üzere, Cumhuriyetin anayasa ile belirlenmiş temel niteliklerinde hiçbir görüş ayrılığı bulunmayan, ''Atatürk İlke ve Devrimleri'' ni aynı biçimde algılayan, yalnızca isimleri farklı olan ''özgürlükçü sağ'' ın ve de ''halkçı sol'' un liderleri, parti örgütlerinin temsilcileri, her iki hareketin destekçileri, sivil toplum örgütleri ve tüm yurtseverler bir kutsal görev için hemen mücadeleye soyunmalı ve yola koyulmalıdırlar...
Bugün Türkiye'de, ''Laik Cumhuriyet'' in ''İslam Cumhuriyeti'' ne dönüştürülmesi planı, İran arşivinden yararlanılarak oluşturulmaktadır... Bu arşivde yer alan yöntemler kullanılmaktadır... Bölücü ayrılıkçılarla, şeriatçılarla, ikinci cumhuriyetçilerle; özet olarak tüm Cumhuriyet karşıtları ile dayanışma içinde olan bir ''Cumhuriyet Düşmanı'' , şimdi Amerika'da kendisine tahsis edilmiş bir konutta, ''Humeyni'nin Tahran'a Dönüşü'' adlı bir filmi seyretmekte; Esenboğa'da kendisini uçağın merdivenlerinde karşılayan, dizi dibine diz çöküp el öpmeyi çok seven bir başka ''Cumhuriyet Düşmanı'' nın kolunda merdivenlerden aşağı doğru indiğini düşlemektedir...
Bugün Türkiye'nin üzerinde dolaşan bir kara buluttur!.. Türkiye'nin geleceği tehlikelerle doludur!.. Kurtuluş için tek yol ''Ulusal Bütünleşme İçin Birliktelik'' yoludur. Bu yol Türkiye için son umuttur
GÖNÜL ADAMI FETTULLAH GÜLEN!
Sizlere kendisi ABD de bulunan ve evinin önünde CIA ekiplerinin nöbet tuttuğu Fettullah Gülen'den bahsedeceğim. Bu şahsın ve öğrencilerinin(yani kuyruklarının) söylediği bir sözü söyleyeyim sizlere. Söz şu''Annenizin elini, anneniz 40 yaşına girene kadar öpmeyin, ayıptır, oranız buranız birşeyler olabilir!'' Cevabı size bırakıyorum. Hala bu insanı nasıl savunuyorsunuz anlamıyorum? (Savunanlar için) Bende ona ve onun gibilere şunu söylüyorum. Siz ananızı emmeden mi büyüdünüz?!. İşte din tüccarlığının ilk örneği. Kuran'da yazar mı annenizden uzak durun diye!? Yoksa anne ve babaya saygı mı yazar!? Cevaplar hep sizin. Hepiniz biliyorsunuz dur ki Başbakan ve Cumhurbaşkanı da bunun öğrencileri. Bunları övmek sizi küçülten ilk özelliktir.
Bu Şahıslar nasıl adam topluyor:
Yaptıkları şey sokak çocuklarını, ergenlik döneminde kafası karışık olanları, akıllı olup okuyamayanları,evsiz ve aç olanları yanlarına çekmekle yapıyorlar. Bunun da ilk adımı hayatında et görmemiş insanlara et yedirmekle başlıyor. İstediğin kadar yemek, istediğin çeşit, bu paranın kuyruğu nerede? İran'da elbet. Eroin kaçakcılığı yaptı diye Allah'ın verdiği 17 canı alacak gücü bulan insanlarda. Görmüşsünüzdür haberlerde. 17 kişiyi idam etmişler halkın gözü önünde. Sen kimsin, Sümmeaşa Allah mı? İşte bunlar da aynen böyle. Ne hayır gelir ABD'de yaşayan insandan? Kız çocuklarınızı liseye göndermeyin demek kimin haddine. Ulan günahtır demek senin ne haddine. Peygambere gelen ilk vahi ''Oku'' Sen kimsin de okutmayın diyorsun? Sen kimsinde 7 yaşından sonra kız çocuklarınızı kucağınıza alıp sevmeyin diyorsun? Ben sustum, sıra sizde, dinimizi bu denli kirletenlere karşı birliğe çağırıyorum sizi. Buyrun el sıkışalım...
Yiğithan AKMAN
Gül’ün Hızlı Değişimi-Sözcü–24 Ağustos 2007 Cuma
1995'ten 2007'ye kadar çok şey değişti. Gül, geçmişte ''Laik devleti yıkacağız'' derken, şimdi cumhurbaşkanı olabilmek için Anayasa'ya bağlılık sözü veriyor.
YIL 1995: Laik devleti yıkacağız
YIL:1995:Şirketler ucuza gidecek
YIL 1995: Türkiye AB'ye girmeyecek ( Nedeni AB'nin Hristiyan olması)
YIL 1995: Türkiye'nin gerçek yüzü bu (Nedeni, Hayrunisa hanımın üniversiteye türbanla girememesi)
YIL 1997: 8 yıl askerin dayatması
YIL 1998:Laikler hiç hoş görülü değil
YIL 1998: 1940'lı yıllar hortladı
YIL 1998: Züccacılar bu ülkede ne yapsın
YIL 2007: Gül Cumhurbaşkanı
Evet Gazete bugünün. Tutamadım kendimi, düşüncelerimi yine yazacağım. Yanlış anlamayın sakın, size sataşmak değil amacım. İşte gördünüz. Uzun uzadıya yazmadım, gazeteyi okuyanlar bilirler.
Gelelim benim düşünceme. Dilden dile geçişler. Atatürk resimleri kalksın derken, Atatürk ve Cumhuriyet'ten ödün vermeyiz diyorlar. İnanıyor musunuz? İnsan beyni 18-19 yaşından sonra kesin olarak belirginlik kazanır. Bunu ben değil doktorlar söylüyor Bu yaştan sonra bir insanın düşüncesini değiştirmeye çalışırsanız, hata yaparsınız sizin düşünceniz değişir. Yani bu sözler ve şimdi söyledikleri, nedir bu? Düpedüz insanları geri zekalı yerine koymaktır. Kimi kandırıyorsun diyorum, bana cevabı yapıştırıyorlar ''Görmüyor musun oyumuzu, cahilleri, inananları'' Aldım ben cevabımı. Teşekkür ederim. Başka ne diyeyim ki!? Yine kızmışsınızdır bana, olsun alıştım artık. Bu benim düşüncem, sizde buyrun kendinizi savunun. Bir insan bu kadar kısa bir yılda ne kadar değişir? Dedim ya değişmesinin imkanı yok denecek kadar az. Kime teslim ediyoruz vatanı? Cumhurbaşkanı olmak için, teröristle bile anlaşana mı? Atası olan dedesine ninesine askerlik yan gelip yatma yeri değildir diyene mi? Ağzı bozuk ve sinirli bir insan olup ta ananı da al git diyene mi? Atatürk ilke ve inkılapları bu günün suçudur diyene mi? Cumhuriyet'in sonu geldi, onu da biz yok edeceğiz diyene mi? Yani Şeriata mı?
Eskileri, 100-200 sene öncelerini çok özlediniz değil mi? Size tavsiye vereyim Tarih Bölümümdeki yazımı okuyun. .......İşte Geçmişiniz adlı yazıyı. orada ne demek istediğimi umarım daha iyi anlarsınız.
Hırsızlık yapanın idamı-bunu mu özlediniz?
Kadınlar siz!- Hakkınızın olmadığı, okutulmadığınız, 2. sınıf olduğunuz günleri mi özlediniz?
Gençler! Yaşam hakkınızın olmadığı- büyüğünüze hakkınızı savunamadığınız günleri çok mu özlediniz? (saygısızlık demiyorum, haklıysan hakkını iste diyorum)
Adamlar! Necati dede, Ahmet abi, siz! Siz neyi özlediniz? Kadınlarınızın ve çocuklarınızın üzerinde baskı kurmayı mı?
Ben hiç birini özlemedim. Daha gencim, önüm Allah'ın çizdiği kadar uzun. Sizin benim kaderimle, geleceğimle oynamaya hakkınız yok! Evet Yok Efendim! Siz yarın bir gün öleceksiniz, dert mi var? Siz gördünüz göreceğinizi, ya biz? Bize, evladınıza, kardeşinize, torununuza bunları mı iyi buluyorsunuz? Eğer öyleyse yazıklar olsun sizlere.
Hiç anlatmayın ananızı babanızı bizlere! Hiç anlatmayın İstiklal savaşını. Anlatmayın O büyük adamı, İslam'ı kurtarışını. Onun yerine ne anlatın biliyor musunuz? Ben söyliyeyim, kardeş kavgalarını, dizlerinizi dövdüğünüz günlerinizi en iyisi de İran'a zorla nasıl işler yaptırıldığını anlatın. Yada bırakın onları. Başımızdakileri anlatın. Ne iyi etmişler değil mi atana askerlik yan gelip yatma yeri değildir diye. E der tabi, sen gocunmuyorsan, o adam hiç gocunmaz. Sen kabullenmişsiz geçmişine laf söyletmeyi. Helal olsun be. Vallaha helal. Aaaaaa napıyorum ben. Yine abarttım değil mi? Yine mi can sıktım? Azar mı işiticem, saygısızlık mı görecem? Ne derseniz deyin. Ben buyum kardeşim, ister kabullenin, ister ''Al sepeti koluna, herkes kendi yoluna''
KÜRESEL TUZAK-ILIMLI İSLAM
BAŞLARKEN
Soğuk savaş sonrası dengelerini yeniden oluşturmaya çalışan dünya, kendisini birdenbire yoğun bir dinselleşme akımı içinde buldu. ABD, Sovyetler Birliği'nin yıkılmasının ardından, dünyanın tek süper gücü haline geldi; küresel sermaye baronları "yeni dünya düzeni" görüşünü benimsedi. Bu görüş küresel sermayenin küresel egemenliğinin tam olarak sağlanmasından başka bir anlam taşımıyordu.
Bu süreçte dünya hızlı bir dönüşüm içine girdi. 20. yüzyıl boyunca yaşanmış olan deneyimler bir anda yok sayıldı. Modernizm, yerini artık postmodernizme bırakıyordu. Bilimin yerini din, aklın yerini mistisizm almaya başladı. Toplumsal, siyasal ve ekonomik gelişmeler teolojik yaklaşımlar ile açıklanır oldu. Laisizm çağdışı, dinsel yasaklar özgürlük kabul edildi. Küreselleşmenin desteklediği yerelleşme, dini ve etnik ayrımcılığı körüklerken dünyanın Müslüman coğrafyası 21. yüzyıla İslamlaştırma kıskacında girdi.
ABD'nin Soğuk Savaş dönem inde uygulamaya koyduğu ve Sovyet Birliği'ni, "İslamlaştırılmış ülkeler ile kuşatmayı" öngören "Yeşil Kuşak" projesi yeniden gözden geçirildi. "Ilımlı İslam" kavramı gündeme taşındı.
Küresel sermaye baronları, İslam ülkelerinin bulunduğu coğrafyadaki enerji kaynaklarını, enerji hatlarını ve küresel ticaretin stratejik noktalarını denetim altına alabilmek için, İslamlaştırma/dinselleştirme politikalarını yoğun biçimde uygulamaya başladılar. Amaç, Ilımlı İslam ile uyuşturulacak toplumların denetiminin tama men küresel sermayenin eline geçmesiydi. Radikal İslam tehdidi, Ilımlı İslamın yerleştirilmesi için gerekçe olarak gösteriliyordu. Oysa radikal İslamın ortaya çıkmasında en büyük pay, yine bu tehdidi gerekçe gösterip önce Afganistan'ı sonra da Irak'ı işgal eden ABD'nindi. 20. yüzyılda Kemalist devrimi örnek alan birçok ülke şimdi, ABD'nin yoğun İslamlaştırma politikasıyla karşı karşıya...
Fas'tan başlayıp, Cezayir, Tunus, Mısır, Türkiye üzerinden Malezya, Endonezya ve Pakistan'a uzanan eksendeki ülkelerde toplumlar küresel baskı altında dinselleştiriliyor, dönüştürülüyor.
Bu yazı dizisinde, bir zamanlar Kemalist devrimi örnek almış ülkelerin nasıl İslamlaştırılma kıskacına alındığını, hangi deneyimlerden geçtiğini, toplumlarının Ilımlı İslam bağlamında nasıl dinselleştirildiğini ortaya koyarken Türkiye'nin önündeki tehditlere de dikkat çekmeye çalışacağız.
ABD'nin hedefinde Fas'tan Endonezya'ya kadar olan Müslüman coğrafya var
Yeşil Kuşak'tan ılımlı İslama...
BAHADIR SELİM DİLEK
ABD'nin ılımlı İslam projesi açısından Türkiye'deki 22 Temmuz seçimleri büyük önem taşıyordu. AKP seçimlerden yüzde 46.7 oy oranı ile çıkarken Washington yönetimindeki yeni muhafazakâr sıfatlı bürokratlar, ılımlı İslam projesinin yürümekte olduğunu görmekten memnun olmuşlardı. Seçimlerin ardından, Abdullah Gül cumhurbaşkanı seçildi. "First Lady" Hayrünnisa Gül ile birlikte Türkiye Cumhuriyeti tarihinde ilk kez siyasi İslamın simgesi olan türban Çankaya Köşkü'ne çıkmıştı. Ardından, yeni anayasa taslağı gündeme damgasını vurdu. Tartışmaların odak noktasında yine türban vardı. ABD diplomasisinin önde gelen isimlerinden Richard Holbrooke 'un, ılımlı İslam bağlamında Malezya konusunu gündeme taşımasının ardından tartışmalar, ABD'nin ılımlı İslam projesindeki ülkeler üzerinde yoğunlaştı. Çünkü Malezya ile birlikte Türkiye de bu ülkeler arasındaydı. Peki, bu proje içinde başka hangi ülkeler yer alıyordu? Bu sorunun yanıtını vermeden önce, ABD'nin soğuk savaş dönemindeki yeşil kuşak projesinden, ılımlı İslam veya siyasal İslam yaklaşımına nasıl geçtiğine kısaca bir göz atmakta yarar var.
Aslında dünya İslamlaştırma süreci ile yeni tanışmıyordu. ABD, daha soğuk savaş döneminde SSCB'ye karşı geliştirdiği yeşil kuşak projesiyle, radikal ya da ılımlı olduğuna bakılmaksızın her İslami harekete, "antikomünist" olmak koşuluyla sınırsız destek vermişti. Bu yaklaşımla Washington yönetimi, 20. yüzyıl içinde yaşanan sosyalist ve antiemperyalist deneyimlere bağlı olarak laikleşen, dinselleşmeden, dogmalardan uzaklaşan toplumlardaki İslami duyarlılıkları besledi. Beslemekle kalmayıp her türlü yardımı sağladığı gibi örgütledi. Anti Amerikancı oluşumlara karşı kışkırttı. Afganistan ve Pakistan'da olduğu gibi birçok ülkede siyasal İslamcıların eline silah vermekten çekinmedi. Pakistan'da yetiştirdiği Afgan mültecileri Sovyet askerlerine karşı savaştırdı. Zaten İslami geleneğe bağlı olan Afgan mültecilerin radikalleşmesine zemin hazırladı.
Aslında ABD'nin 2001 yılında Afganistan'a müdahale etmek için gerekçe gösterdiği El Kaide, ABD Merkezi Haberalma Teşkilatı CIA'nin Pakistan'da yetiştirdiği Afgan mültecilerle oluşturduğu bir örgüttü. Washington yönetimi, onları bir soğuk savaş gücü olarak hazırladı ve iç savaş aygıtı olarak şekillendirdi. Gerilla savaşı konusunda uzmanlaşmaların ı sağladı. Ancak soğuk savaşın bitmesiyle, ABD'nin kendi eliyle oluşturduğu radikal İslam, yine kendini vurdu. 11 Eylül 2001'de dünya kapitalizminin simgesi olan İkiz Kuleler hedef seçilmişti. El Kaide, ABD'nin küresel egemenliğini pekiştirmesi için "gerekçe" hazırlamıştı.
Siyasal İslam gündemde...
Washington yönetimi bu gerekçeleri kullanmada hiç zaman yitirmedi. Küreselleşme bağlamında dünya egemenliğini pekiştirmek için gerekli önlemleri almaya başladı. Önce Afganistan'ı sonra da Irak'ı işgal etti. Afganistan'da NATO'yu devreye soktuktan sonra elini rahatlattı. ABD, bu yeniden yapılanma içinde dünya sorunlarını kendisi gibi algılayan, bu sorunlara kendisi gibi yaklaşan ve kendisi gibi çözüm yollarına inanan ülkeler ile küresel alanda stratejik ortaklıklar, bölgesel alanda ise koalisyonlar kurdu. Dünya kamuoyuna da Büyük Ortadoğu Projesi'ni (BOP) açıkladı. Aslında BOP, yeşil kuşak projesinin ardından uygulamaya konulan Ilımlı İslam stratejisinin, Ortadoğu özelindeki uygulama biçimiydi. Yeni muhafazakâr sıfatlı ABD yönetimindeki bürokratlar, Irak işgaline, Ortadoğu'daki neo-klasik sömürgecilik girişimine "kılıf" hazırlamak istiyordu. Tehdit, ABD'nin bizzat kendisinin yarattığı "radikal İslam" , panzehiri ise "ılımlı İslam" ya da "siyasi İslam" dı. Bu proje çerçevesinde ise "ılımlı İslam" politikasının uygulandığı müttefik bir ülkenin, İslam dünyasına örnek olacağı düşünüldü. Bu ülke Türkiye'ydi. Laik, demokratik sosyal bir hukuk devleti olan Türkiye, ılımlı İslam ülkesine dönüştürülecek ve Müslüman ülkeler için örnek oluşturacaktı. Peki ABD için ılımlı İslam ne anlama geliyordu?
Yeni muhafazakâr sıfatlı stratejistlerin belirlediği tanıma göre ılımlı İslam, "Batılı değerlerle uyumlu, siyasal olarak ABD'nin gereksinimlerine göre düzenlenmiş, özellikle İslam coğrafyasında sınırların yeniden çizildiği ve sonuçta da bu coğrafyadaki ülkelerin rejimlerin de bu amaca uygun olarak değiştirilmesinin öngörüldüğü BOP'un kavramsal çerçevesi" anlamını taşıyordu. ABD Dışişleri Bakanı Condoleezza Rice, BOP içinde yer alan 22 ülkede rejimlerin ve sınırların değiştirileceğini açıkladı. Yani, siyasi İslam, hedefine koyduğu ülkelerin rejimlerinin yanı sıra ülkesel bütünlüklerini de kendi çıkarına göre değiştirecekti. Irak'ta olduğu gibi...
Ancak belki de en önemli nokta, Rice'ın sözünü ettiği 22 ülke arasında Türkiye'nin de yer almasıydı. Washington yöntiminin uygulamaya koyduğu bu strateji Türkiye açısından, AKP iktidarının güçlenmesi, Fethullah Gülen cemaatinin etkinliğinin artması, tarikatların sistem içine girmesi olarak kendisini gösterdi. Ancak kurgulanan strateji gereği, Ilımlı İslam için desteklenen siyasi projenin (Türkiye için AKP iktidarı), ülkenin veya bölgenin tarihsel ve kültürel ortamından destek alması gerekiyordu. Sadece politik yapılar, İslamlaştırma/ dinselleştirme bağlamında ABD'li stratejistlerin beklentilerini karşılamıyordu. İslami/dini bir kanı önderi gerekiyordu. Toplumun ılımlı İslama doğru dönüştürülmesi için bu mutlaka gerekliydi. Türkiye örneğinde Gülen cemaati öne çıkarıldı. Büyük medya kuruluşları, güçlü mali yapıyla desteklendi. Genç kuşaklar ılımlı İslam "tornasından" geçirildi. Siy asi İslam projesi ve cemaat anlayışının şekillendirdiği kültürel yapı, -dinler arası diyalog- gibi küresel mistik yaklaşımlarla harmanlanınca ortaya ılımlı İslamın felsefi altyapısı da çıkmış oluyordu.
Fas'tan Malezya'ya...
Türkiye'nin örnek gösterildiği ülkeler aslında BOP coğrafyasındaki ülkelerdi. Ancak, Kuzey Afrika ve Ortadoğu'yu kapsıyor gibi görünen bu projenin hedefinde Malezya, Endonezya ve Pakistan'a kadar uzanan bir eksen vardı. Peki, BOP ABD açısından neyi öngörüyordu?
- Siyasi olarak; bölge ülkelerindeki rejimlerin ve yönetimlerin daha demokratik nitelikler kazanması, uluslararası sistem ile bütünleşme niyeti sergilemeleri ve ABD'nin oluşturduğu küresel ve bölgesel ortaklıklar içinde yer almaları,
- Güvenlik açısından; küresel sisteme yönelik olarak bu coğrafyadan kaynaklanan tehditler ile her türlü aktif mücadelenin verilmesi ve küresel ve bölgesel askeri konuşlanmanın buna göre düzenlenmesi, yani söz konusu bölgelerde ABD askeri varlığının bulunması,
- Ekonomi açısından; bölge ülkelerinde ekonomik kalkınmanın sağlanması, enerji gelirlerine bağımlılığın azaltılması, halkın refah düzeyinin artırılması ve bu ülkelerden oluşacak talebin küresel talebe katkı sağlaması,
- Ticari açıdan; bölgede oluşturulacak Ortadoğu Serbest Ticaret Girişimi (MEFTI, Middle East Free Trade Initiative) ile ABD ve bölge ülkeleri arasında karşılıklı ticari bağımlılık oluşturulması ve ticaretin genişletilmesi,
- Enerji açısından; bölge enerji rezervlerinin, üretim alanlarının ve taşıma yollarının güvenliğinin sağlanması ve enerji arzının ve fiyat istikrarının sürdürülmesidir.
BOP'un siyasi yaklaşımında ise şu görüşler ortaya atıldı:
- Bölge ülkelerinde demokratik yapılara geçilmeli, serbest ve hür seçimler için ortam hazırlanmalıdır.
- Otoriter rejimler zamanla ortadan kalkmalı, monarşik iktidarlar siyasi otoritelerini azaltmalı ve paylaşmalıdır.
- Uluslararası hukuk standartlarına uyum artırılmalı ve dine dayalı hukuk düzenlemeleri azaltılmalıdır.
- İslam ile demokratik yönetim arasında uyum sağlanmalı ve birbirinin alternatifi olmaktan çıkarılmalıdır.
- Kadın - erkek eşitliği sağlanmalı, kadının konumu iyileştirilmelidir.
- Eğitim, okullaşma, bilgi teknolojileri kullanımı hızla yoğunlaştırılmalı, özellikle kız çocuklarının okullaşması artırılmalıdır.
- ABD BOP içinde siyasi girişimi, Ortadoğu Ortaklık Girişimi (MEPI, Middle East Partnership Initiative) adı altında sunmaktadır.
- ABD'nin, MEPI'ye taraf olacak bölge ülkelerinden bazı siyasi şartları bulunmaktadır. ABD'nin bölge politikaları ile uyumlu olmak bunların başında gelmektedir.
- ABD'nin bölge ülkeleri ile MEPI içinde oluşturacağı siyasi birliktelik global yeniden yapılanma mimarisinin ilk önemli eklemini oluşturacaktır. Bölge ülkeleri ile uzun vadeli ve kalıcı bölgesel siyasi koalisyon kurulması hedeflenmektedir. Bu birliktelik ve koalisyon muhtemel diğer bölge ve ülkeler ile karşıtlık içinde olacaktır.
- Türkiye, BOP'un siyasi ayağında ABD için özellikle İslam-demokrasi evliliğinde bir referans ülke ve yine önemli bir referans ve kaynak ülke konumundadır. ABD açısından Türkiye, BOP'un siyasi ayağında vazgeçilmez ve alternatifsiz bölgesel siyasi ortak konumundadır.
İşte bu hedefler açık ve net olarak ABD'nin tek süper güç olarak varlığını devam ettirmesini isteyen küresel sermaye baronlarının çıkarlarına hizmet edecek yeni bir yapıya işaret ediyordu. Sonuçta bu hedefler bağlamında, Fas, Cezayir, Tunus, Mısır, Ürdün, Irak, Malezya, Endonezya, Pakistan dönüştürülmeye, dinselleştirilmeye başlandı. Her ülke farklı dinamiklerle ama aynı proje çerçevesinde siyasi İslam ile tanıştı. Siyaset ve toplum dinselleştirilerek, ABD'nin küresel çıkarlarına uygun hale getirildi.
Şeriat ve ılımlı İslam açmazı..
İlk AKP deneyimi Fas'ta...
Fas AKP'sinin gaz lambası olan simgesi modernize edilip ampule çevrildi, adı aynı kaldı, programındaki ana hatlar ise korundu. Fas AKP'sinin önde gelen isimlerinden Lahsen Davudi bu gerçeği saklamıyor.
BAHADIR SELİM DİLEK
Yeni muhafazakâr sıfatlı ABD stratejistlerine göre Büyük Ortadoğu Projesi'ni (BOP) kapsayan coğrafyanın en Batı noktası olan Fas'ta tipik bir "siyasi İslam" deneyimi yaşanıyor. Aslında Fas'ta yaşanan bu pratik, hem içerik hem de şekil açısından Türkiye ile yakından benzeşmekte...
Ülkenin resmi adı "El-Memleketü'l Magribiye". Yani Mağrib Ülkesi. 31.4 milyon nüfusu olan Fas'ta, ağırlıklı olarak Arapça ve Berberice konuşuluyor. Yönetim şekli ise meşruti krallık. Görünürde çoğulcu demokrasi işliyor. Her ne kadar Başbakan Recep Tayyip Erdoğan , "İslamın ılımlısı, serti olmaz. İslam İslamdır" dese de bugün Türkiye'de yaşanmakta olan ılımlı İslam veya siyasi İslam pratiğinin ilk ortaya çıktığı ülkelerden birisi Fas. Washington, yöntemini AKP'yi Türkiye için bir ılımlı İslam projesi olara k kurgularken, örnek olarak Fas'taki bir siyasi parti alındı. Hem adıyla hem simgesiyle hem de parti programıyla... Ancak küçük bazı değişiklikler saklı kaldı. Fas AKP'sinin gaz lambası olan simgesi modernize edilip ampule çevrildi, adı aynı kaldı, programındaki ana hatlar ise korundu. Fas AKP'sinin önde gelen isimlerinden Lahsen Davudi bu gerçeği saklamıyor. Davudi'nin Fas AKP'sine ilişkin, "Evet bizimki de sizinki gibi Adalet ve Kalkınma Partisi. Sizin AKP bizi model alarak kuruldu, hâlâ ilişkilerimiz çok iyi!" yönündeki sözleri Türk basınına yansımıştı.
Davudi'nin AKP ile ilgili Türk basınına yansıyan görüşleri sadece partinin adıyla ilgili değil. Özellikle ılımlı İslamın küreselleştirilmesi bağlamında Davudi'nin şu değerlendirmesi dikkat çekici: "İslam bütün Müslüman ülkelerde tekrar referans haline geliyor. Fas ve Türkiye'deki AKP'den başka, Irak'ta ve Uzakdoğu'da bir ülkede de yeni AKP'ler kurulmak üzere. Niye yarın bir AKP Enternasyonali olmasın!"
Müslüman Kardeşler örgütünün bir uzantısı
Aslında bu cümlelerin satır araları iyi okunduğunda Davudi'nin, AKP ile simgeleşen ılımlı İslam projesinin küresel hale getirilmesine işaret ettiği hemen göze çarpıyor. Yani, Fas-Malezya eksenindeki Müslüman ülkelerin, ABD'nin çıkarları doğrultusunda dinselleştirilmesi...
Fas'taki AKP'nin Latin harfleriyle okunuşu "Hizbu'l-adl ve't-Tenmiye" ... Yani Adalet ve Kalkınma Partisi. Yaygın Fransızca kullanımıyla PJD. Partinin bu isimle kuruluşu 1998 yılında olmuş. Ancak ideolojisinin geçmişi 60'lı yılların sonuna kadar uzanıyor. İdeolojisi ile birlikte kendini açıkladığı ilk tarih 1967. Yani soğuk savaşın bütün sıcaklığı ile devam ettiği dönemde siyasi varlığını ilan etmiş. Fas AKP'si aslında ABD'nin soğuk savaş döneminde Mısır'daki Sovyet yanlısı Nasır rejimine karşı oluşturduğu ve siyasi İslam anlamında bugün önemli bir "deneyim" olarak gösterilen Müslüman Kardeşler örgütünün bir uzantısı.
Referansı İslam...
Muhalif tutumundan dolayı kapatılan Tel Quel dergisinin eski Genel Yayın Yönetmeni İdris Ksikes , Türkiye ile Fas AKP'sini karşılaştırırken önemli saptamalar yapıyor. Ksikes'in görüşleri Türk basınına yansımış, ancak Türk kamuoyunda çok fazla yankı bulmamıştı. Ksikes'e göre Fas AKP'si, Jeostratejik hesaplar ve ekonomik pragmatizm adına İsrail'le bile ittifaktan kaçınmayan Recep Tayyip Erdoğan 'la, bugün Filistin'de iktidarda olan HAMAS direniş örgütü arasında bir orta yol tutturmak istiyor. Fas AKP'sinin programına bakıldığında ise resmen şeriatçı. Programda "Devletin İslami karakteri, her türlü parti programı ve politikasının referans olarak İslamı almasını emreder" deniyor. Fas'taki siyasi İslamcılar, Türkiye'deki AKP deneyimini dikkat izliyor. Türkiye AKP'sinin AB politikasından, Kürt sorununa ilişkin yaklaşımına, laik devlet kurumları ve asker-sivil ilişkilerine kadar bütün yaklaşımları, Fas AKP'si tarafından not ediliyor ve değerlendiriliyor.
I lımlı İslamın yükselişinde ABD etkisi...
Geleneksek Müslüman kökleri dışında Fas'taki İslami yükseliş soğuk savaş döneminde başlamış. Ülkenin 1956 yılında bağımsızlığını kazanmasının ardından, Washington yönetimi "stratejik ortak" olarak Fas'taki meşruti yönetim ile yakın ilişki içine girdi. Çünkü Fas, Washington yönetimi için gerek Akdeniz'e, Atlas Okyanusu'na kıyısının olması, Afrika'nın Avrupa'ya yaklaştığı uçta yer alması, Atlas Okyanusu'nun Akdeniz'e olan kapısı Cebelitarık Boğazı'nı kontrol etmesi nedeniyle "stratejik bir noktada" bulunuyordu. Afrika'nın en ucundaki Tanca şehri Fas'a ait ise de Fas topraklarındaki Ceuta ve Melilla'nın İspanyol yönetiminde bulunması, ülkenin stratejik konumunun önemli bir göstergesi...
Fas'ın, Afrika ile Avrupa arasındaki en yakın nokta olduğu gibi Türkiye'nin, Avrupa ile Asya, Mısır'ın Afrika ile Arap yarımadası, Malezya'nın da Çin'e giden enerji ve ticaret yolları üzerinde olduğu düşünülürse, ılımlı İslam rejiminin dayatılmasının stratejik ve ekonomik nedeni de çok daha kolay anlaşılabiliyor. Yani, ABD yönetiminin küresel egemenliğini sağlaması açısından, Türkiye, Malezya, Fas ve Mısır'ın stratejik konumları büyük ölçüde benzeşiyor. Çin'in son dönemde dünya ticaretinde giderek ön plana çıkması, ABD'nin dünya üzerindeki ticaret ve enerji yolları bağlamında stratejik noktaları çok daha iyi denetim altına alması gereksinimini de beraberinde getirmişti.
Fas'ın soğuk savaş döneminden bu yana ABD ile stratejik ilişkileri bulunuyor. Bu stratejik ilişkilerin daha gelişmesi, 11 Eylül saldırılarının ardından oldu. Radikal İslam terörüne karşı Fas ile ABD stratejik işbirliğini sıkılaştırdı. Siyasi olarak ılımlı İslam modeli etkinleştirildi. Tıpkı 2002'de Türkiye'de olduğu gibi... Washington ile Fas arasındaki ilişkiler, 2003 yılındaki Kazablanka'daki terörist saldırıların ardından daha da ileri bir noktaya taşındı.
Siyasal İslam yükselişte
Gelişmeler tersinden değerlendirildiğinde, bu terörist saldırı ABD'nin Fas ile stratejik ilişkilerini çok daha geliştirmesi için "gerekçe" oluşturmuştu. 2003 yılından sonra Washington yönetimi için Fas, artık başta El Kaide olmak üzere radikal İslamcı teröre karşı mücadelesinde Afrika'daki en önemli dayanak noktasıydı. Fas ile ABD arasında kurulan yakın ilişki, ülkedeki siyasi sistemi de Washington'ın görüşleri doğrultusunda şekillendirdi. İslamiyetin genel olarak ülkenin dokusuna damgasını vurmuş olması, radikal İslam, yani şeriat yönetimi ile ılımlı İslam yani siyasi İslam arasında bir tercih arayışını ortaya çıkardı.
ABD etkisinin yanı sıra ülkede İslamın yükselmesindeki en önemli etkenlerden birisi de devletin sosyal ve ekonomik sorunları çözememesi oldu. Siyasal İslam son dönemde hızlı bir yükselişe geçti. Fas AKP'si ülkedeki seçimlere ilk kez 1997 yılında katıldı. Bu seçimlerde parlamentoya 9 sandalye ile girebildi. 2002 seçimlerinde milletvekili sayısını 42'ye yükseltti. 2002 seçimlerinde Fas Kralı'nın ricası üzerine AKP'nin fazla aday göstermediği ve muhalefette kalmayı tercih ettiği konuşuluyor. ABD'deki 11 Eylül terör saldırılarından sadece bir yıl sonra gerçekleşen 2002 seçimlerinde AKP hükümetin baskısı ile seçim bölgelerinin sadece yüzde 22'sinde, yani 55 bölgede, seçime katılmayı kabul etmek zorunda kalmıştı. Bunun yanı sıra parti başkanının değişmesi konusunda "devlet sistemi" de devreye girmişti. Belli ki Fas derin devletince, AKP'nin daha fazla güçlenmesi istenmiyordu.
Üstelik ülkenin seçim sistemi de tek parti iktidarını neredeyse olanaksız kılıyordu. Ancak bütün bunlara karşın parti, 2002 seçimlerinde ülkenin üçüncü büyük siyasi oluşumu durumuna geldi. Yolsuzluk ve yoksullukla mücadeleyi temel amacı olarak ortaya koyan parti programını ise "İslami çerçeve ile demokratik tercih" kurmuştu. Seçim sürecinde Fas AKP'si "şeriat" bağlamında gizli gündeminin olduğu yönündeki iddiaları da sert bir dille reddediyordu.
Aslına bakıldığında, bu durum AKP'nin Milli Görüş çizgisinden gelen kadrolarının "değiştik" söyleminin bir başka yoldan dile getirilmesiydi. Ilımlı İslamın temsilcisi olan Fas AKP'sinin hızla yükseliyor olması, 2007 yılındaki seçimlerde iktidara geleceği şeklinde yorumlanıyordu. Seçim öncesi yapılan bütün kamuoyu yoklamaları, Fas AKP'sinin, iki büyük rakibi olan İstiklal Partisi ile Sosyalist Halk Güçleri Birliği'nin (USFP) önünde gittiğini gösteriyordu. Yapılan yorumlar ise 2002 seçimlerinde Türkiye'de yapılan değerlendirmeler ile büyük benzerlik taşıyordu.
Toplumun nabzını tutan uzmanlara göre Fas halkı, bugüne kadar iktidarda olan partilerin politikalarından bıkmıştı ve hiç iktidara gelmemiş bir partiyi denemek istiyordu. Üstelik bu parti, İslama yaklaşımı ile dinsel kökleri güçlü olan Fas halkının ilgisini çekiyordu. Türkiye'nin 2002 seçimleri öncesindeki deneyimi, büyük benzerlikler ile birlikte Fas'ta da yaşanıyordu. AKP liderleri, 2007 seçimleri sonunda, 42 olan sandalye sayısını 80'e yükseltmeyi umut ediyordu.
Ancak olmadı, geçen ay yapılan seçim sonrasında AKP'nin vekil sayısı 47'de kaldı. Koalisyon hükümetinde yer alan İstiklal Partisi, 52 koltukla seçimlerin birincisi oldu. Öte yandan, 33 partinin yarıştığı seçimler, Fas tarihinin en düşük katılımlı seçimleriydi. 15 buçuk milyon seçmenin bulunduğu 33 milyon nüfuslu ülkede, seçmenlerin sadece yüzde 41'i sandığa gitti. Sonuçları, "AKP kazandı ama Fas kaybetti" şeklinde yorumlandı. İstiklal Partisi ve Sosyalistler, seçim öncesinde kesinlikle AKP ile koalisyona girmeyeceklerini açıklamıştı.
Ülkede aslında parlamento çok kısıtlı yetkilere sahip. Asıl yetkiler kralın elinde bulunuyor. Bakanlar konseyine başkanlık eden kral, istediği kanun teklifini veto edebiliyor. Seçim sonuçlarını dikkate almadan, başbakan olarak istediği bir ismi atayabiliyor. Bu isim dışarıdan da olabiliyor. Bu nedenle AKP seçimden zaferle çıksaydı bile Fas'ın özel yönetim sisteminden ötürü iktidar olabilmesi yine de Kral'a bağlı olacaktı.
ABD politikası: Radikalizme karşı ılımlı...
Bu noktada, ılımlı İslamın Fas'taki siyasi temsilcisi AKP'nin, "hangi radikal tehdide karşı" kurgulandığı sorusu da gündeme geliyor. Fas'ta radikal İslamcı olarak, İslami çevrelerde Şeyh Yasin 'in cemaati olarak bilinen "El adl vel İhsan" örgütü var. Aslında laik kesim ülkede güçlü değil. Çünkü, ülkede Türkiye'nin 1923'te yaptığı gibi bir devrim yaşanmamış. Toplumun, köklerinden gelen İslami yapı korunmuş. Ancak ılımlılar ve kendini "liberal" olarak gören kesimler, Şeyh Yasin'in cemaatini önemli bir tehdit olarak görüyor. Bu bağlamda Fas AKP'sinin ılımlı İslam yaklaşımı hem taban buluyor hem de devlet ile "barışık" olmasını sağlıyor. Çünkü parti, krallığın hassasiyetlerine karşı "dikkatli davranma" politikasını benimsemiş durumda. Geleneksel İslam, monarşi ve Fas'ın toprak büünlüğü ve siyasi birliği, Kral'ın "kritik eşikleri" ... Batı Sahra sorunu da Fas'ın en önemli dış politika başlıkları arasında. AKP, bu konuda da Kraliyet'e aykırı bir politika oluşturmamış durumda. Çünkü, bu noktada kırılacak bir siyasi yapı, AKP'nin sonu anlamına gelebilir. Aslında ılımlı İslamın temsilcisi AKP'nin siyasi hedefleri ile diğer siyasal İslamcı örgütlerin hedefleri arasında büyük benzerlikler bulunuyor. Asıl fark, şekilde ve sunumda. Fas AKP'si de aynı Türkiye'deki adaşı gibi kendi yapısını Avrupalı "Hıristiyan Demokrat" partilere benzetiyor. Fas AKP'sine göre radikal İslam ile ancak ılımlı İslam mücadele edebilir. Parti kuvvetle, ülkenin ABD ile stratejik ilişkisinin devamından yana. Üstelik, parti eliti Fas'ın AB ile ortaklık ilişkisi içine girmesini de istiyor. Tıpkı Türkiye'deki AKP'nin AB'ye kayıtsız koşulsuz yönelimi gibi...
Fas'taki siyasi İslamcılar, Türkiye'deki AKP deneyimini dikkat izliyor. Türkiye AKP'sinin AB politikasından Kürt sorununa ilişkin yaklaşımına, laik devlet kurumları ve asker-sivil ilişkilerine kadar bütün yaklaşımları, Fas AKP'si tarafından not ediliyor ve değerlendiriliyor.
Mağrib'in umutsuz ülkesi Cezayir son 10 yıldan bu yana İslamcı radikalizm tehdidi ile karşı karşıya
Dinci kuşatma ve iç savaşların ülkesi
Başkenti: Cezayir
Yüzölçümü : 2.381.740 k m 2
Nüfusu: 32.1 milyon
BAHADIR SELİM DİLEK
Soğuk savaş döneminin Soyvet yayılmacılığına karşı "Yeşil kuşak" projesi ve 11 Eylül saldırılarının ardından "radikal İslam" tehdidine karşı "Büyük Ortadoğu Projesi" ve "siyasal İslam" uygulamaya konurken hedefteki ülkelerden birisi de Cezayir'di.
Cezayir'de son yaşanan gelişmeler dikkate alındığında çelişki gibi görünse de ülke, Fransız'ın laik etkisi ile ülkenin tarihi köklerinden gelen İslamcı geleneği arasında sıkışmış durumda... Cezayir'in ılımlı İslam bağlamında dinselleştirilmesi bakımından kırılma noktasını İkinci Dünya Savaşı sonrası dönem oluşturdu. Ülkede Selefi inancına sahip radikal bir tabanın bulunması İslamlaştırma sürecini kolaylaştırdı. İkinci Dünya Savaşı sonrası Fransızların yerel kültürü yok etme çabası, "İslama karşı bir saldırı" olarak algılandı. Böylece, Cezayir'in bağımsızlık mücadelesi, İslam kavramı üzerine oturtuldu. Bu durum gelecek yıllarda, ülkenin dinselleştirilmesinde de önemli bir unsur olarak kullanıldı.
Cezayir'in küresel anlamda "ılımlı İslam ülkesi" durumuna getirilmesi arayışlarını daha iyi anlayabilmek için ülkenin yakın tarihine kısaca bir göz atmakta yarar var.
İ slamcı gelenek...
16. yüzyılda Osmanlı eyaleti olan Cezayir bu konumunu 1830 yılına kadar sürdürdü. Ülke, aslında 7. yüzyılda İslam ordularının gelmesiyle İslamiyeti kabul etmişti. Yani ülkedeki İslami kökler, 7. yüzyıla kadar uzanıyordu. 1830 yılının temmuz ayında Fransızlar, "büyük Fransız imparatorluğunu" kurmak için Cezayir'i işgal etti. Önemli bir Hıristiyanlaştırma süreci başladı. Beyaz Rahipler Cemiyeti kuruldu. İşgale karşı ilk bağımsızlık mücadelesi, Emir Abdülkadir tarafından başlatıldı. Mücadele, Hıristiyanlaştırmaya karşı tepkiyi öne çıkardığı için, İslami yaklaşım pekişti, güçlendi. Bu durum, 20. yüzyıl içindeki siyasi İslama yönelimin de temelini oluşturacaktı. Türk kurtuluş mücadelesinin ulusal kimliğinin Cezayir'de kendisini göstermemesi, ulus yerine İslam kavramının öne çıkması, ülkeyi yıllar sonra ılımlı İslam ile radikal İslam arasında bir tercihe zorlayacak zemini de hazırlayacaktı. Emir Abdülkadir işgalcilere karşı tam 14 yıl mücadele etti. Ancak 23 Aralık 1947'de Fransızlar tarafindan tutuklanmaktan kurtulamadı. Sonraki yıllarda da işgale karşı ayaklanmalar ve bağımsızlık mücadeleleri oldu. Fransızlar, bütün ayaklanmaları şiddetle bastırdılar. Şiddet, İslami birlikteliğin de güçlenmesini beraberinde getirdi. Bağımsızlık mücadelesinin ikinci bölümü ise 1954 yılında başladı. Bu kez önderliğini ise Milli Kurtuluş Cephesi yapıyordu. Milli Kurtuluş Cephesi aslında Cemiyet-i Ulema'nın öncülüğünde oluşturulmuştu ve İslami geleneklere sıkı sıkıya bağlıydı. Cephe, 1954 yılının kasım ayında yayımladığı ilk bildirisinde hedefini şöyle açıklamıştı:
"Cezayir'i Fransız işgalinden kurtarmak ve Cezayir toprakları üzerinde İslami esaslara göre şekillenecek ve yaşayacak bir bağımsız devlet kurmak."
A BD-SSCB rekabeti
Milli Kurtuluş Cephesi 1958'de geçici bir hükümet oluşturdu. Dört yıl sonra 5 Temmuz 1962'de de bağımsızlık ilan edildi. İşte bu tarihten sonra Cezayir'deki İslamcı harekette kırılmalar başladı. Bağımsızlık mücadelesinde ulusal motifler yerine İslamcı yaklaşımlar ön planda olsa da bağımsızlık sonrası Milli Kurtuluş Cephesi içinde tasfiyeler başladı. İslamcılar yönetimden uzaklaştırıldı. Laik yapı öne çıkarıldı. Önce Ferhad Abbas , ardından 1963'te Ahmed bin Bella cumhurbaşkanı oldu.
Ahmed bin Bella, 19 Haziran 1965'te bir darbe ile devrildi. Soğuk savaşın bütün sıcaklığı sürdüğü dönemde Sovyetler Birliği, Kuzey Afrika'nın bu önemli ülkesinde etkisini göstermeye başlamıştı. Komşusu Fas'ın ABD ile stratejik ilişki içinde olması, Moskova yönetimini harekete geçirmiş, sol bir darbe ile Cezayir'in yönetimine sosyalistler getirilmişti. İktidara Albay Huvari Bumedyen geçti. Bumedyen aslında, Bin Bella'yı iktidara getiren süreçte de önemli roller üstlenmişti. İran ile Irak arasındaki savaşta arabuluculuk görevi üstlendi. Ülkesindeki petrolü ulusallaştırdı, yabancı üsleri kapattı. Bu dönemde laiklik öne çıktı, İslamcı yapı değiştirilmeye başlandı. Bu dönemde geniş bir toplumsal dönüşüm başlatıldı. Ancak İslami çevrelerde önemli bir direniş söz konusu oldu. Bumedyen 1978'de yaşamını yitirince yerine yine bir sosyalist olan Sazeli bin Cedid seçildi. Bu durum soğuk savaş koşulları içinde Washington yönetiminin tepkisini de beraberinde getirdi. Ünlü yeşil kuşak projesinin araçları harekete geçirildi. Cezayir'deki İslamcılar desteklendi. Sol iktidara karşı İslamcı eğilimlerin güçlenmesi sağlandı. O dönemde henüz ılımlı İslam kavramı uluslararası ilişkiler literatürüne girmediği için, destek verilen İslamcı yapı, "özgürlük savaşçıları" olarak tanımlanıyordu. Aslında, ABD kendi eliyle radikal İslam anlayışını şekillendiriyordu. Bu da bir süre sonra 21. yüzyılda ılımlı İslam için gerekçe oluşturacaktı.
Müslüman Kardeşler devrede
1975'ten sonra ise çoğunluğu gençlerden oluşan yeni bir İslami hareketlilik başladı. 1970 yılında kapatılan İslamcı örgüt El-Kıyam'ın yorumları benimsendi. Bu İslami hareketlilik aslında ABD'nin Mısır'daki Cemal Abdülnasır yönetimine karşı desteklediği Müslüman Kardeşler akımının Cezayir'e yansımasından başka bir şey değildi. ABD'nin desteği de hızla sürmekteydi. Bu yeni oluşum, Washington yönetiminin desteği ile 1978'den sonra kitleselleşmeye başladı. Toplum, bugün Türkiye'de "mahalle baskısı" olarak nitelendirilen biçimde baskı altına alınmıştı ve dönüştürülüyordu. İslamcı yapılar ülkede "namus bekçiliğine" soyunduğu gibi, "aktif tebliğ" yolu ise kitleselleşmeyi hızlandırıyorlardı. Asıl çalışma alanı ise üniversitelerdi. Üniversiteler solcu öğrenciler ile İslamcıların çatışma alanı olmuştu.
Ayaklanmalar başlıyor...
ABD'nin İslamcılara verdiği bu destek, birçok ayaklanma ile de kendisini gösterdi. Soğuk savaş döneminin bitmesine yakın bu ayaklanmalar şiddetini daha da artırmaya başladı. İslamcılar 1982 yılında, rejimi tehdit eder duruma gelmişlerdi. Yaşanan çatışmalarda çok sayıda insan yaşamını yitirdi. Ayaklanmanın önde gelenleri tutuklandı. Bunun ardından yaklaşık 80 bin kişinin katıldığı bir protesto eylemi yapıldı. ABD destekli İslamcı hareket giderek büyüyordu. Ülkenin laik yapısı tehdit altına girdi. Hükümet İslamcı liderlerden Abbasî Medenî , Şeyh Abdullatif Sultanî ve Şeyh Ahmed Sahnun 'u tutukladı. Şeyh Sahnun ve Şeyh Sultanî zaten daha önce de Bin Badis'in Ulemalar Birliği'nde faaliyet gösteriyordu. Yani bu isimler radikal İslamın önde gelen isimleriydi. Dünyada ve yakın coğrafyada gözler Cezayir üzerine çevrildi. Ülke, ABD'nin destek verdiği İslamcı rejim değişikliğine zorlanıyordu. Üç yıl sonra 5 Ekim 1988'de ikinci ve büyük bir İslamcı kalkışma daha yaşandı. İlginçtir ki, Washington yönetimi bu ayaklanmaları "özgürlük talebi" olarak gündeminde tutuyordu. Bu ayaklanma bir hafta sürdü.
İslamlaştırma süreci
Hükümet bu ayaklanmayı bastıramadı. Dünya dengeleri değişmiş. Sovyetler Birliği çöküşün eşiğine gelmişti. ABD'nin Kuzey Afrika'daki İslamcı tohumları yeşermiş ve büyük ağaçlar haline gelmişti. Sosyalist hükümet bazı önemli vaatlerde bulunarak ayaklanmayı durdurabildi. İslamcıların işine gelecek şekilde çok partili yaşama geçildi. Hükümet vaatleri doğrultusunda yeni bir anayasa metni hazırladı. Bu metin 23 Subat 1989'da halkoyuna sunuldu. Cezayir'in yeni anayasası ülkenin sosyalist niteliğini ortadan kaldırıyordu. Ve daha önemlisi İslamı devletin resmi dini olarak kabul ediyordu. Anayasa, demokrasi anlamında ise birden fazla siyasi partinin kurulmasına olanak tanıyordu. Yani ABD'nin kurguladığı "İslamlaştırma" sistemi çalışmış, Cezayir'de başarıya ulaşmıştı. Anayasanın kabul edilmesine kesin gözüyle bakılıyordu. Çünkü, zaman içinde sosyalist hükümetin sosyal ve ekonomik konulardaki başarısız uygulamaları, İslamcıların elini güçlendirmişti. Üstelik bu süreç içinde toplum da büyük ölçüde İslamcılık bağlamında dinselleştirilmiş ve dönüştürülmüştü. Beklenen oldu. Yeni anayasa büyük bir çoğunlukla "evet" oyu aldı. Bu dönemde, Türkiye'de toplumun ve devletin bu kadar hızlı dinselleştirilmesine kimse olanak tanımadığı için "Cezayirleşme" kavramı sadece entelektüel çevrelerde dikkat çekici bir konu başlığı olarak tartışılmıştı. Anayasanın kabulünden sonra yeni siyasi partiler kuruldu ve 12 Haziran 1990'da ilk çok partili yerel seçimler yapıldı. Ancak seçime giden süreçte çok ciddi sıkıntılar yaşandı. Seçimlerde ise beklenen oldu. İslami Kurtuluş Cephesi (FIS) oyların yüzde 55'ini alarak birçok yerde yerel seçimleri kazandı. Yerel seçimlerin üzerinden geçen bir buçuk yılın ardından bu kez ülke genel seçime gitti. 26 Aralık 1991'de ilk çok partili genel seçimlerin birinci turu yapıldı. Yine beklenen gerçekleşti ve FIS büyük başarı kazandı.
Yüzde 50'nin üzerinde oy aldı. FIS, örgütlü fakat apolitik ve genellikle Suudi Arabistan kökenli Rabıtatu'l-Alemin'in politikaları doğrultusunda faaliyet gösteren ve şekilci cemaat yapılarını aşan bir oluşuma sahipti. FlS'in karar mekanizması değişik çalışmalardan gelen kişilerle oluşturulmuş bir danışma organına dayanıyordu. Sovyetler Birliği'ni çöküşe götüren süreçte oyunun kurallarını yazan ABD'li stratejistler büyük memnunluk içinde ellerini ovuşturmaktaydı. Kurguladıkları sistem başarı üstüne başarı kazanıyordu. Ancak görünürde, FIS ve ülkedeki İslamcılar ABD ve ABD emperyalizmine sert biçimde karşıydılar. Ancak Batı basını olayı "Cezayir'de aşırı dincilerin zaferi, Cezayir İranlılaşıyor mu? Kuran FLN'yi yenilgiye uğrattı" başlıkları ile duyurdu.
FIS'in başarısı Fransa'yı tedirgin etti
FIS'in başarısı, ülkeyle "tarihi bağları ve stratejik çıkarları" olduğunu ileri süren Fransa'da tedirginlik yarattı. Bu tedirginlik Cezayir'in laik yapısını korumak isteyen silahlı kuvvetleri tarafından da paylaşılıyordu. Ordu, İslamcı sistemin ülkenin bütününe egemen olmaması için harekete geçti ve 16 Ocak 1992'de yani seçimlerin ikinci turunun yapılmasına beş gün kala hükümet darbesi yaptı. Seçimlerin ikinci turu iptal edildi. FIS Genel Başkanı Abbasî Medenî basta olmak üzere FIS önde gelen yetkilileri tutuklandı.
Yönetim mart ayında, FIS'i tamamen kapattığını açıkladı. Operasyon, daha önce yerel seçimi kazanmış olan FIS yetkililerini de kapsayacak şekilde genişletildi. General Halid Nezzar, Yüksek Devlet Konseyi'ni kurdu. Bu konseyin başkanlığına 29 yıldır Fas'ta sürgün olarak yaşayan Muhammed Budiyaf getirildi. Budiyaf 29 Haziran 1992'de Lembarek Binmaraf adında küçük rütbeli bir subay tarafından öldürüldü. Korkulan oldu ve iç savaş çıktı. İki yıl içinde 200 bin kişi yaşamını yitirdi. Binmaraf'ın İslami Cephe içinde yer aldığı ortaya çıktı. Budiyaf'ın ardından Yüksek Devlet Konseyi başkanlığına Ali Kafi getirildi.
Ancak, İslamlaştırma süreci içinde dönüştürülen, dinselleştirilen toplumdan gelen baskılar nedeniyle İslamcı yapılar ile diyalog süreci oluşturuldu. Bu yüzden ordu sertlik yanlısı hükümeti 11 Nisan 1994 tarihinde istifaya zorladı. Yerine ılımlı bir hükümet kuruldu. Ancak laik yönetimle İslamcı kesim arasında uzlaşma sağlanamadı. 1996'da hazırlanan yeni anayasa halkoyuna sunuldu. Yüzde 86 "evet" oyu çıktı. 5 Haziran 1997'de parlamento seçimleri yapıldı.
Laik Cezayir Ulusal Demokratik Birlik Partisi seçimlerde ipi göğüsledi. 15 Nisan 1999'da da Cumhurbaşkanlığı seçimleri yapıldı. Abdülaziz Buteflika seçimi kazandı.
İstikrarsızlığa sürükleniyor
Ülke son 10 yıldan bu yana İslamcı radikalizm tehdidi ile karşı karşıya. Yani, ABD'ye göre ılımlı İslamın panzehir olduğu radikal İslam, şimdi bütün dehşetini Cezayir'de gösteriyor. Sadece 2007 yılı içinde saldırılarda yaşamını yitirenlerin sayısı iki yüzü geçti. Cezayir bağlamında, radikal İslam ile ılımlı İslama zemin mi hazırlanıyor sorusu da gündemde. Üstelik Buteflika'da tehdidin asıl kaynağının farkında... Uluslararası terörün ülkesine de sıçradığını söyleyen Cezayir Cumhurbaşkanı'nın şu sözleri aslında gelişmeleri tamamen açıklıyor:
"Bunlar yabancı güçlerin, yabancı başkentlerin ve liderlerin çıkarına yapılıyor. Bunu bir tecavüz, Cezayir halkına ve egemenliğine karşı bir saldırı olarak görüyoruz. Bu yüzden şimdi sınır tanımayan bu olaylara karşı mücadelede her zamankinden daha kararlıyız."
YARIN: Atatürk'ü örnek alan liderin ülkesi: Tunus... Kuzey Afrika'da laikliğin kalesi...
Fas'ta başlayan İslamlaştırma tehdidine karşı Tunus'un efsanevi lideri Burgiba, Atatürk'ün devrimlerini örnek alarak mücadele etti
Kuzey Afrika'da laikliğin kalesi
Tunus 1956 yılında Fransızlardan bağımsızlığını aldıktan sonra, ülkenin efsanevi lideri Habib Burgiba, Mustafa Kemal Atatürk'ü ve Türk devrimini örnek aldığını açıkladı. Burgiba, "İslami yönetim" ve "dışarıdan kontrol edilen İslamlaştırma çabalarına" karşı ülkesini korudu.
Ülkesindeki İslamcı akımları destekleyen Sudan'la ilişkisini askıya alan Tunus'un en önemli iç sorunu ise İslami Yöneliş Hareketi... Bu nedenle Tunus, Haziran 1993'te, Afrika Birliği zirvesinde Sudan'a karşı oluşturulan cephenin içinde yer aldı. Bin Ali'nin bütün İslamcı faaliyetleri yasaklamasına karşın sıkıntı henüz ortadan kalkmış değil.
Kuzey Afrika'nın en batı ucu olan Fas'ta başlayan İslamlaştırma süreci, Mağrip'in küçük ülkesi Tunus için de önemli bir tehdit unsuru oldu. Ülke 1956 yılında Fransızlardan bağımsızlığını aldıktan sonra, ülkenin efsanevi lideri Habib Burgiba , Mustafa Kemal Atatürk 'ü ve Türk devrimini örnek aldığını açıkladı. Burgiba, "İslami yönetim" ve "dışarıdan kontrol edilen İslamlaştırma çabalarına" karşı ülkesini korudu. Tunus bugün, Mağrip coğrafyasındaki yoğun İslamlaştırma çabalarına karşın, laik düzenini özenle sürdürme çabasında...
Tunus'ta diğer Kuzey Afrika ülkelerindekine olduğuna benzer bir süreç işledi. Ancak, daha çok Cezayir'deki sürece benzer gelişmeler yaşandı. Tunus da diğer Kuzey Afrika ülkelerinde olduğu gibi 7. yüzyılda İslamiyet ile tanışmıştı. Bugün Tunus'un bulunduğu coğrafyanın İslam imparatorluğuna bağlanmasından sonra ülke halkı İslamı kabul etti. Ardından hilafete bağlı Ifrıkiyye eyaletinin bir parçası oldu. Bu eyaletin idare merkezi de Tunus'taydı.
TARİHİ Şİİ-SÜNNİ ÇEKİŞMESİ
Tunus'ta İslamın kökleşmesi Fatımiler döneminde başladı. 910 yılından sonra Tunus topraklarına Fatımiler hükmetmeye başladılar. Fatımilerin yöneticileri kendilerinin Hz. Ali' nin soyundan geldiklerini ileri sürüyordu ve Şii inancını savunuyorlardı. Fatımiler, daha sonra Mısır'ı ele geçirince başkentlerini de 972 yılında Kahire'ye taşıdılar. Böylece, Mağrip coğrafyasında, Sünni İslam inancının yanı sıra Şiilik de kendisini göstermeye başlamıştı. Fatımiler bundan sonra Tunus'u da içine alan Ifrıkiyye eyaletinin yönetimini Zirilere verdi. Ziriler Fatımilere bağlı bir özerk yönetimdi. Ziriler 1051'de Fatımilerle bağlantılarını kopardılar ve bağımsız oldular. Ancak Fatımi yönetiminin etkisi devam etti. Ancak Zirilerin Şiilikten çıkarak Sünniliği benimsemeleri üzerine sıkıntılı bir dönem başladı. Fatımiler, bunu kabul etmediler ve Zirilerin yönetimindeki bölgede Ben-i Hilal isyanının çıkarılmasını sağladılar. Yani bugün Irak'ta mezhepler arası yürütülmekte olan kanlı oyunun bir benzeri o dönemde yaşanmıştı. Bu isyan, ülke tarihine damgasını vurdu. Çok sayıda kent tahrip edildi, yüzyıllar içinde oluşturulmuş bir uygarlık yok oldu. Zirilerin Tunus üzerindeki egemenliği 1148'e kadar sürdü. Ardından ülkede Muvahhidiler sonra da Hafsiler bağımsız bir yönetim kurdu. Hafsilerin yönetimi 1574'e kadar sürdü. Bu tarihte Tunus, Osmanlıların eyaleti haline geldi. Tunus'un bu statüsü 1881'e sürdü. 12 Mayıs 1881'de Fransa Tunus'u işgal etti. Osmanlı yönetimi de fiilen sona erdi.
FRANSIZ İŞGALİ
Ardından Fransa, ülkeye bir genel vali atadı. Ancak Fransa ülkeyi daha iyi kontrol altında tutabilmek için Osmanlı döneminde Tunus'ta etkin olan "bey" yönetimini de korumayı tercih etti. Yani, işgal ateşini maşa ile tutmayı amaçladı. Ancak ateş yine de Fransız işgal güçlerini yaktı. Ülkede çok sayıda ayaklanma meydana geldi. Aynı Cezayir örneğinde olduğu gibi, Tunus'ta da İslami motifler, ülkenin geçmişteki geleneksel köklerine bağlı olarak bağımsızlık mücadelesinde de ön plandaydı. Bütün ayaklanmalar kanlı bir şekilde bastırıldı. İşte bu durum aslında ülkenin bağımsızlık sonrası karşılaşacağı İslamlaştırılma/dinselleştirilmesi girişimlerine de önemli zemin oluşturacaktı. Bağımsızlık mücadelesinde etkin olabilmek için Düstur Partisi kuruldu. Başına da Habib Burgiba geçti. Burgiba laik düşünceye inanması ve İslamcı yönetime soğuk bakmasına karşın, Fransa'ya karşı direnişin İslami yönünün ağır basması nedeniyle bu düşüncelerini çok fazla ortaya çıkarmadı. Burgiba için ilk aşamada önemli olan, ülkenin Fransız egemenliğinden kurtulmasıydı.
Burgiba 1934-1936 ve 1938-1942 yılları arasında cezaevine atıldı. 1945 yılında ise Tunus'tan kaçarak Kahire'ye gitti. Amacı, ülkesindeki direnişi dışarıdan yönetmekti. Burgiba 1949 yılına kadar Kahire'de kaldı ve Tunus'un bağımsızlık mücadelesi için Arap ülkelerinden destek aradı. Ancak, o dönemde Soğuk Savaş'ın yeni başlamış olması ve Sovyetler Birliği ile ABD'nin Ortadoğu ve Kuzey Afrika üzerindeki rekabetinde yeni dengelerin ortaya çıkması, Tunus'un bağımsızlık sürecini de etkiledi. Tabii, Burgiba'nın bu girişimleri, o dönemde ABD'nin Ortadoğu'da filizlendirmeye çalıştığı kendi güdümündeki İslamcı yapılanmalar tarafından pek de olumlu karşılanmıyordu. Onlara göre Burgiba'nın bağımsızlık için gösterdiği çaba, Tunusluların Fransızlar tarafından kıyıma uğratılmasına neden oluyordu. Burgiba'nın antiemperyalist tutumu, ABD'yi kaygılandırır olmuştu. Çünkü Washington yönetimi, bu özelliği ile Burgiba'nın Sovyetler Birliği'nin etkisi altına girmesine kesin gözüyle bakıyordu. ABD için Tunus'un yitirilmesi demek, Kuzey Afrika coğrafyasında önemli bir mevzinin Sovyetler Birliği'nin eline geçmesi demekti. Zaten Cezayir bu konuda Fas'ta yaşanan gelişmelere aykırı olarak, ABD'nin politikalarında önemli bir kırılmaya neden olmuştu. Tunus'un da Cezayir gibi sosyalist bloka kayması, ABD için ciddi bir sıkıntı olacaktı. Tabii, yine devreye İslam kavramı sokuldu. Ülkenin Müslüman kökleri, zaten gerekli zemini hazırlıyordu. Üstelik bağımsızlık mücadelesi de İslami değerlerle yürütülüyordu.
Burgiba: Atatürk'ün izinden giden lider
Burgiba'nın çabaları sonuç verdi ve 20 Mart 1956'da Fransa Tunus'tan çekilmek zorunda kaldı. Ülke bağımsızlığını ilan etti. Burgiba bağımsızlık sonrası attığı adımlarda ise Mustafa Kemal Atatürk'ü örnek aldı. Kemalist devrimin bütün unsurlarını dikkatle inceleyen Burgiba, bölgesel ve uluslararası gelişmeler bağlamında laikliğin öneminin farkındaydı. Kahire'de kaldığı süre içinde Mısır'daki İslamcı akımlarla ilişki kurmuş, İslamcı akımların yurtdışından nasıl etki altına alınıp kullanılabileceğini görmüştü. Bu nedenle de özellikle din ve devlet işlerinin ayrılması konusunda kararlıydı. Ülkesinde Batılı tarzda bir değişim dönüşüm süreci başlatacaktı. Ancak, Tunus'ta gerek ulusal mücadelenin önemli bir unsurunun İslam olması gerekse ülkenin tarihi köklerinin İslamiyet ile iç içe bulunması, Burgiba'nın işini zorlaştırdı. Üstelik ABD'nin bölgeye olan etkisi de yavaş yavaş artıyordu. Washington yönetimi, Cezayir dışında ikinci bir stratejik ülkenin sola kaymasına izin veremezdi. İşte Burgiba bütün bu dengeler bağlamında çok net bir strateji izledi. Cumhurbaşkanlığına getirildi. Devleti İslamcı yaklaşımlardan uzaklaştırdı. Partisinin adını Sosyalist Düstur Partisi olarak değiştirdi. İslami eğitim kurumu olan Zeytune Üniversitesi'ni ve diğer İslamcı eğitim kurumlarını kapattı. Camilerdeki faaliyetleri sıkı denetim altına aldı.
DARBE VE DEĞİŞİM
Bu durum, İslamcı tabanı güçlü olan kesimlerde büyük bir tepkiye neden oldu. Tepki, özellikle Mısır'da yerleşik Müslüman Kardeşler ve Cezayir'deki İslamcı yapılanmalar tarafından beslendi. ABD açısından ülkenin siyasi İslama doğru dönüşüm geçirmesi zorunluydu. Oluşan bu tepkiyi kendi lehine çevirip değerlendirmek isteyen General Abidin bin Ali , 7 Kasım 1987'de Burgiba'ya karşı bir hükümet darbesi yaptı. Yönetimi eline aldı. Bin Ali, İslamcı kesime reform yapacağı vaadinde bulundu ve özellikle dışarıdan beslenen kesimdeki hareketliliğin azalmasını sağladı. Bin Ali önce İslami muhalefete karşı siyasi liberalizm, daha fazla demokrasi ve çok partili sistem vaat etti. Mısır'da Enver Sedat 'ın, Sudan'da Cafer Numayri 'nin taktiklerini izledi. Önce Mekke'ye gitti. Konuşmalarında sık sık İslamdan referanslar vermeye başladı. Hatta Zeytune Camii'ni yeniden açtı. İslami Yöneliş Hareketi'ne yeniden kendi gazetesini yayımlama izni vereceği taahhüdünde bulundu.
Ancak, bu durum bir süre sonra Bin Ali'nin İslamcı kuşatması ile karşı karşıya kaldı. Çünkü ABD'nin yeşil kuşak ve ılımlı İslam projesi için dış dinamikler harekete geçmişti. Bin Ali, İslamcılar için olumlu bir karşılık ile ulusal uzlaşma yapısına katıldı. Ancak bir yıl sonra böyle bir partinin dinle siyaseti bir arada yürüteceği kaygısını dile getirmeye başladı. Buna ek olarak 1988 seçimlerinde İslamcılar bağımsız aday olarak girdikleri seçimlerde, Bin Ali'nin partisine rakip olacaklarını gösterdiler. Ayrıca, gelişmelerin dikkatle izlendiği Cezayir'de dini partilerin seçime girmesine vize verildi. 1989 yılındaki yerel seçimlerde FIS zafer kazanınca, Bin Ali, İslamcı kesimle iplerini kopardı. 1989 seçimlerinde Bin Ali'nin Anayasal Demokratik Düzen Partisi seçimlerde mecliste mutlak çoğunluk sağladı.
Eşiyle Türkiye'ye ziyarette bulunan Habib Burgiba, devrimini örnek aldığını açıkladığı Atatürk'ün mozalesine çelenk bırakıyor.
İslami kuşatma sürüyor
Bugün, ülkesindeki İslamcı akımları destekleyen Sudan'la ilişkisini askıya alan Tunus'un en önemli iç sorunu ise İslami Yöneliş Hareketi... Bu nedenle Tunus, Haziran 1993'te, Kahire'de gerçekleştirilen Afrika Birliği zirvesinde Sudan'a karşı oluşturulan cephenin içinde yer aldı. Bin Ali'nin bütün İslamcı faaliyetleri yasaklamasına karşın sıkıntı henüz ortadan kalkmış değil.
Ülkenin resmi verilerine göre okuma yazma oranı yüzde 50'nin biraz üzerinde. Din eğitimi veren okulların tamamı ise Burgiba döneminde kapatılmış durumda. Ancak İslamcı kuşatma Tunus için ciddi bir tehdit oluşturuyor. Doğal olarak ülkenin idari ve siyasi yapısı da buna göre şekillendirilmiş. Seçim kanununa göre muhalefet partileri, 163 üyeli parlamentoda sadece 21 sandalye kontenjanı ile sınırlandırılmış durumda. Muhalefet partileri parlamento içinde seslerini duyurabilseler de iktidar partisinin uygulamalarını engelleyebilecek güçleri bulunmuyor. İktidar partisi de gücünü koruyabiliyor. 1994 yılının Mart ayında yapılan seçimlerde oyların yüzde 97.7'sini iktidar partisi almıştı.
TUNUS'UN SİYASİ PARTİLERİ
Demokratik Anayasal Birlik Partisi: Eski Cumhurbaşkanı Burgiba'nın kurmuş olduğu Sosyalist Düstur (Anayasa) Partisi'nin devamıdır ve Tunus'ta halen iktidarı elinde bulundurmaktadır. Batıcı ve sosyalist bir anlayışa sahiptir.
Birleşmeci Demokratik Birlik Partisi: Arap milliyetçiliğini, Irak ve Suriye'de hâkim olan Baas ideolojisine benzer bir ideolojiyi savunmaktadır.
İlerici Sosyalist Birlik Partisi: Milliyetçi ve solcu bir anlayışa sahiptir.
Sosyalist Demokratlar Hareketi: Muhalefet partilerinin başında gelen sosyalist çizgideki bir partidir.
Islah ve Yenilik Partisi: Eski Tunus Komünist Partisi'nin devamıdır. Geçmişi 1920'lere kadar uzanan bu parti kitle tabanı açısından Tunus'taki siyasi partilerin en zayıfıdır.
Adalet ve Gelişme Partisi: Bu da eski İstiklal Partisi'nin bir devamıdır. Sosyalist ve liberal bir anlayışa sahiptir. Tunus'ta yürürlükte olan partiler kanunu İslâmi amaçlı siyasi parti kurulmasına izin vermediğinden sahnedeki partiler hep liberal veya sosyalist anlayışı temsil etmektedir.
Sudan kaynaklı İslami hareket
Bugün Tunus'taki en önemli İslamcı yapılanma, aslında başlangıçta İslami Yöneliş Hareketi olarak ortaya çıkan Nahda (Diriliş) hareketi olarak görülüyor. Nahda hareketi düşünce itibarıyla Sudan'daki İslami Milli Cephe'ye yakın. İslami Yöneliş Hareketi, 1969'da Raşid Gannusi 'yle Abdulfettah Moro 'nun öncülüğünde kuruldu. Tunus yönetimi ilk kuruluş yıllarında İslami Yöneliş Hareketi'yle bir çatışmaya girmedi. Ancak güçlenmeye başlayınca üzerindeki baskıyı artırdı. 1981'de İslami Yöneliş Hareketi, legal teşkilatlanma hakkı almak üzere İçişleri Bakanlığı'na başvurdu. Bunun üzerine hareketin ileri gelenlerinden 106 kişi tutuklandı. Zeynelabidin Bin Ali iktidara geldikten sonra sürgündeki İslami Yöneliş mensuplarının Tunus'a dönmelerine izin verdi. Hatta bu hareketin siyasi yönden örgütlenmesine izin vereceğini vaat etti. İslami Yöneliş'in ileri gelenleri de yönetimle uyum ve uzlaşma içinde çalışabilmek için hareketlerinin adını Nahda yani Diriliş olarak değiştirdi. Ancak daha sonra örgüt, gerçek amacını İslami bir yönetim kurma şeklinde ortaya koymaya başlayınca hükümetin tutumu değişti. Anlaşıldı ki, örgüt demokratik hoşgörü ortamını kullanarak siyasi açıdan yönetimi eline almayı amaçlıyordu. Hareket mensuplarından birçok kişi tutuklandı. Yayın ve eğitim faaliyetleri durduruldu. Bu harekete destek verdikleri bilinen ticari kuruluşlar kapatıldı. Bu aslında, örgüte dışarıdan gelen finansın kesilmesi anlamına geliyordu. Nahda'nın gerek Mısır'dan gerekse Cezayir'deki İslamcı yapılanmalardan yardım aldığı biliniyordu. Nahda üzerindeki soruşturma yoğunlaştıkça örgütün devlet içinde ciddi bir yapılanmaya gittiği ortaya çıktı. Yönetim zaman yitirmeden gerekli önlemleri aldı. Bütün İslâmi çalışmaları yasakladı. Resmi kuruluşlara türban yasağı getirildi.
YARIN: MISIR'DA TEHLİKELİ OYUN
ABD'nin Soğuk Savaş silahı Müslüman Kardeşler örgütü bugün önemli bir siyasi aktör oldu
Mısır'da da ABD parmağı
Müslüman Kardeşler örgütü, Soğuk Savaş'ta Sovyetler Birliği'nin yanında saf tutan Nasır'ı etkisizleştirmek üzere Washington yönetiminin kurguladığı ve yaşama geçirdiği bir siyasi İslam projesiydi. Bugün Müslüman Kardeşler örgütü Mısır siyasetinde belirleyici yapılanmalardan biri durumunda.
BAHADIR SELİM DİLEK
Soğuk Savaş'ın ardından başlayan süreçte İslamcı akımlar tek bir formda gelişmedi. İran örneği dışında, İslamlaştırma, siyasi İslam bağlamında "beslenilen kaynak" tek olsa da, süreçler ülkelerin tarihine, toplumsal yapısına ve kültürüne göre farklılılar gösterdi. Ancak, bütün farklılık gösterse de süreçler, küresel sermaye baronlarının çıkarları doğrultusunda gelişti. İran, İslam dünyası içindeki Şii farklılığını ancak 20. yüzyılın sonuna doğru iktidara taşıdı. 1979'daki İslam devrimi, dünya siyasetinde Şiiliği öne çıkarsa da "İslamcı bir devrimin yapılmış olması" Sünni dünyası için de önemli bir örnek oldu.
Bu bağlamda İslam coğrafyası içinde siyasi İslam konusunda en dikkat çekici örnek Mısır oldu. Yakın tarihi içinde yoğun İslamcı tehdit altında kalmasına karşın Mısır'da hiçbir zaman İslamcı yönetim kurulmadı ancak bu tehdidin sıcaklığını sürekli hissetti. Mısır, Soğuk Savaş döneminde Sovyetler Birliği'ne yakınlaşmıştı. Devlet Başkanı Cemal Abdülnasır 'ın bu tutumu aslında ABD yönetiminin bugüne kadar uzanan ılımlı İslam, siyasi İslam ve İslamlaştırma politikalarının da en en belirleyici unsuru, küresel dinselleştirmenin belki de en önemli kırılma noktası oldu. Gerek Nasır, gerekse Enver Sedat ve Hüsnü Mübarek ile laik yapı korunmaya çalışıldı. Ancak bu süreç içinde Mısır için en büyük tehdit unsuru Müslüman Kardeşler örgütü olageldi. Çünkü Müslüman Kardeşler örgütü, Soğuk Savaş'ta Sovyetler Birliği'nin yanında saf tutan Nasır'ı etkisizleştirmek üzere Washington yönetiminin kurguladığı ve yaşama geçirdiği bir siyasi İslam projesiydi.
Bugün Müslüman Kardeşler örgütü Mısır siyasetinde belirleyici yapılanmalardan biri durumunda. ABD'nin, özellikle 11 Eylül saldırılarının ardından Ortadoğu'daki stratejisi çerçevesinde öne çıkan "demokratikleşme ve hukukun üstünlüğü" gibi kavramların da etkisiyle önü açılan Müslüman Kardeşler örgütü, 2005 genel seçimlerine önemli başarı kazandı. Meclise 88 milletvekili sokmayı başardı. Bu, parlamentonun beşte birinin Müslüman Kardeşler tarafından temsil edilmesi anlamına geliyordu. Diğer muhalefet partilerinin sadece 14 sandalye kazandığı dikkate alındığında, örgütün başarısı hemen ortaya çıkıveriyor.
MÜSLÜMAN KARDEŞLER
Her ne kadar, ABD'nin Soğuk Savaş projesinin bir siyasi ürünü olarak küresel sahnede etkinliğini göstermeye başlasa da Arapça adı "İhvanü'l - Müslimin" olan örgütün tarih sahnesinde kendini göstermesi 1928 yılında oldu. Hasan el-Benna, Mısır'ın İsmailiye kentinde siyasi-dini örgüt olarak Müslüman Kardeşler'i açıkladığında, bu örgütün ABD'nin siyasal İslam politikasının en önemli unsuru durumuna geleceğini tahmin ediyor muydu bilinmez ama örgüt, 20. yüzyılın sonuna doğru, üzerine en fazla konuşulan siyasi/dini örgüt oldu. Gerçek İslam toplumunun kurulabilmesi için Kuran ve sünnetin kılavuzluğuna dönülmesini savunan hareket, Ortadoğu ve Kuzey Afrika'da geniş taban buldu. Örgüt Mısır'da 1938'den sonra siyasi nitelik kazanmaya başladı. Hızla gelişti ve 2. Dünya Savaşı'ndan Soğuk Savaş'a giden süreçte ardından artık Mısır'daki monarşi ve iktidardaki Vafd Partisi'ne karşı önemli bir tehdit oluşturuyordu. 1953'teki Hür Subaylar Darbesi'nden sonra tüm partiler ile beraber kapatıldı. Ancak faaliyetlerini durdurmadı. Hedef kitle olarak öğrencileri benimsedi. Üniversitelerde etkinlik sağlamaya başladı. Bunun üzerine örgütün kapısına bu kez daha büyük bir kilit vuruldu. 1954'te Cemal Abdülnasır'a yönelik suikast girişiminden sonra, altı lideri vatana ihanet suçundan idam edildi ve hareket şiddet yoluyla bastırıldı. 1960'larda Nasır'ın popüler halkçılığı gibi zora girmesi ve 1980'lerde Sedat'ın öldürülmesinden sonra, hükümetin radikal İslama karşı ılımlı İslamla işbirliği yapmaya karar vermesiyle örgüt siyasi etkinliğini artırmaya başladı.
Aslında bu dönemde örgüt, Washington yönetiminin ılımlı İslam politikasının en önde gelen uygulayıcısıydı. Mısır, 1970'lerden başlayarak 1990'lar boyunca da süren bir dizi sıkıntı yaşadı. Ekonomik gerileme ve yoksullaşma ile kendisini gösteren bu sıkıntı, Müslüman Kardeşler'in elini güçlendirdi. Dernekler, toplum içi bağlantılar, Suudi sermayesi ve Körfez ülkelerinden gelen kaynaklarla ekonomik olarak desteklendiler. Mısır'ın 1967 Savaşı'nda İsrail karşısında hezimete uğraması ise Müslüman Kardeşler için önemli bir dönüm noktası oldu. Radikal İslama panzehir olarak kurgulanan örgütün içinde bu kez radikal eğilimler başgöstermeye başlamıştı. Ancak, hareketin güçlenmesinin asıl nedeni, örgütün devletin sağlık, eğitim ve diğer toplumsal konularda yapması gereken ödevleri üstlenmesi oldu. Böylece ılımlı İslamın siyasi ve toplumsal yönü kaynaşmış oluyordu. Müslüman Kardeşler bu süre içinde kendi sivil toplum örgütlerini kurmanın yanı sıra 1980'lerde üniversitelerdeki öğrenci örgütlerini, 1990'larda doktorlar, eczacılar, mühendisler ve avukatlar gibi toplumun elit tabakasının meslek örgütlenmelerini ele geçirdi. Aslında bu durum, Şii Lübnan Hizbullahı'nın da ülkede güç kazanmasıyla büyük ölçüde benzeşiyor. Hizbullah da Lübnan devletinin zayıf olduğu sosyal hizmet noktalarında harekete geçerek önemli bir taban kazandı. Bu güçlü taban sayesinde de 2006 yılındaki İsrail saldırılarına karşı durabilmeyi becerdi. 1980'lerden itibaren tekrar canlanma dönemine giren Müslüman Kardeşler örgütünün terorizme yanaşan unsurları Mübarek yönetimince sert önlemlerle bastırıldıysa da örgüt ülkedeki sivil kurumlar üzerindeki etkisini daha da artırdı.
MISIR TOPLUMU İSLAMLAŞTIRMA KISKACINDA
Mübarek, ABD yanlısı politikalarla ülkesindeki radikal İslama karşı ılımlı İslam ile mücadele etmeye kalkınca, Mısır toplumunun İslamlaştırılması/dinselleştirilmesinin de önü açılmış oldu. Bu süreç 1980'lerden itibaren dini söylem, resmi siyasi söylemin içine girdi. Siyasi tartışmalarda öne çıktı, en üst düzey bürokratların yükselme süreçlerinde önemli rol oynamaya başladı. Kuran'a ve hadislere gittikçe daha sık gönderme yapılırken, siyasette laik söylem geriledi. Sünni inancının en önde gelen kurumlarından El Ezher'in etkinliği giderek arttı. Zaten El Ezher, Müslüman Kardeşler örgütünün en önemli merkezlerinden biriydi. El Ezher'in fetvaları toplumsal yaşamda giderek daha büyük önem taşımaya başlamıştı. Bu süreç içinde sivil toplumda ve hem de devlet kademelerinde İslamın etkisi giderek arttı. Devletin laik yapısının etkisi ise giderek zayıfladı. Mısır toplumu, geri dönüşü çok zor olan bir İslamlaşma ve dinselleşme kıskacı içine girdi. Siyasi İslam, devleti ortadan kaldırmıyordu ama devleti içinden ele geçiriyordu. Ele geçirmekle de kalmayıp, onu küresel sermaye baronlarının çıkarları doğrultusunda değiştiriyor/dönüştürüyordu.
MİLLİ GÖRÜŞ'ÜN DOĞDUĞU ANLAYIŞ
Örgüt teorisiyle birlikte bölgedeki ülkelerde de etkisini gösterdi. Aslında ABD yönetiminin ılımlı İslam projesi içine aldığı her ülkede Müslüman Kardeşler örgütünün anlayışı bir şekilde ortaya çıktı. Türkiye için ise bu Milli Görüş olarak şekillendi. Almanya'daki siyasi partilerin geçen yıllarda ortak olarak hazırladığı bir raporda Milli Görüş örgütünün Müslüman Kardeşler, Hamas, Hizbullah ve Cezayirli İslami köktendinci örgüt FIS'le ilişki içinde olduğu ve bu örgütlerin birbirine karşılıklı destek verdikleri bilgisi bile yer almıştı. Örgüt zaman içinde Ortadoğu'nun diğer ülkelerinde değişik adlarla etkinliğini gösterdi. Müslüman Kardeşler'in Suriye'nin Hama kentinde Şubat 1982'de giriştiği ayaklanmanın Hafız Esad yönetimince bastırılması sırasında binlerce kişi öldü. Müslüman Kardeşler, bugün Ürdün'de yasal konumunu korurken, Cezayir'de ve bazı ülkelerdeki farklı isimlerdeki kolları iktidara kadar yükselebildi.
Siyaset bilimci Gürbüz Evren'den Ecevit'e uyarı
Müslüman Kardeşler'in uyguladığı politikalar konusunda siyaset bilimci Gürbüz Evren 'in, dönemin Başbakanı Bülent Ecevit 'e yolladığı 28 Haziran 1999 tarihli rapordaki uyarılar dikkat çekici. Evren'in AKP'nin yükselişine ilişkin tespiti üç yıl önce yapmış:
"18 Nisan 1999 seçiminin sonuçları mutlaka doğru okunmalıdır. Aksi takdirde Türkiye'yi çok büyük bir tehlike beklemektedir. Siyasal İslam her geçen gün alan kazanmakta, önümüzdeki seçime kadar tek başına iktidara gelmenin hesaplarını yapmaktadır. Yanlış okumadınız, 'tek başına iktidar' ifadesini kullandım. Bu, kabul edilmesi mümkün olmayan bir iddia gibi gelebilir. Belki de bu düşüncemi deli saçması sayabilirsiniz.
Öncelikle belirteyim ki, 18 Nisan 1999 seçiminin galibi, oyların yüzde 22'sini alan DSP değildir. Yerel seçimin de 18 Nisan'da yapıldığını anımsarsak, seçimin gerçek galibi milletvekili sayısı düşmesine karşın, yerel seçimde yüzde 23 oy oranına ulaşarak birinci parti olan ve elindeki belediye sayısını artıran (Refah Partisi) Fazilet Partisi'dir.
Siyasal İslam, halkla en yakın ilişkilerin belediye yönetimleri aracılığıyla kurulacağı bilinciyle hareket etmektedir. Çünkü bu kesim, toplumdaki değişimin analizlerini daha iyi yaparak, artan yoksulluğu seçim sandığında oya dönüştürmenin yöntemlerini belirlemiş, belediyeleri de bu yönde kullanmaktadır. Türkiye, 1980'li yıllardan itibaren çok önemli iki değişim yaşamıştır.
1- 12 Eylül darbesinin ardından toplum çok ciddi bir depolitizasyon sürecine itilmiş, kitlelerin apolitikleştirilmesi hedeflenmiş, özellikle sol büyük bir baskı altına alınarak ezilmiş, Amerikan yanlısı İslamcı gruplar kollanmış, Türk siyasetindeki dengeler hızla değişmeye başlamıştır.
2-Yükselen bölücü terör nedeniyle Doğu ve Güneydoğu bölgelerinden anakentlere göç başlamıştır. Anakentler ayrıca, yoksulluk nedeniyle, ülkenin diğer bölgelerinden de göç almıştır, almaya devam etmektedir.
İç göç nedeniyle anakentleri kuşatan varoşlar büyümüş, buralarda yaşayan insanların büyük bir bölümü kent yaşamıyla bütünleşemediği için 'kent köylü' olarak adlandıracağımız kitleler ortaya çıkmıştır. Diğer yandan depolitizasyon süreci de şov, magazin, eğlence, dedikodu, arabesk, futbol gibi kitleleri uyuşturmaya, düşündürmemeye yönelik programlara ağırlık veren medyanın katkısıyla daha da hızlanmıştır.
Türkiye'de, siyasal İslamın sahip olduğu özel hastaneler, dershaneler, özel okullar, Kuran kursları, yurtlar, işadamları, fabrikalar, hayır kuruluşları, aşevleri, medya kuruluşları, yukarıdaki tablonun bir benzeri değil mi? Siyasal İslam, sıraladığım alanlarda her geçen gün daha da güçlenmiyor mu?
REFAH VE FAZİLET'İN KADROLARINDAN YENİ PARTİ KURULABİLİR
Değerli büyüğüm Sayın Ecevit; bilinmesi gereken bir başka gerçek ise, önümüzdeki dönemde Türkiye'deki siyasal İslamın ABD tarafından kontrol altına alınmak ve sonra da kullanılmak isteneceğidir. Bu, 'Amerikan usulü İslam' ya da 'ılımlı İslam' olarak tanımlanan modelin yaşama geçirilmesi için Türkiye'ye yönelik yeni politikalar anlamına gelir. İşte bu nedenle, büyük bir olasılıkla Refah ve Fazilet partilerinin kadrolarından yeni bir parti kurabilir. 28 Şubat sonrası söz konusu partilerin kadroları içinde şimdilik su yüzüne çıkmayan bir ayrışma sürecinin başladığını görüyorum. ABD'nin bu süreci kontrol altına aldığı ve yönlendirdiğine ilişkin ciddi bulgular var. ABD, ılımlı İslam modelinin Türkiye'deki savunucularını Refah ve Fazilet kadrolarının içinden çıkarmanın peşindedir. ABD'nin Ankara Büyükelçiliği'nden ve özellikle İstanbul Konsolosluğu'ndan yetkililer siyasal İslamın elindeki İstanbul Belediyesi yöneticileriyle çok sık görüşmeleri, yakın temas içinde olmaları hayra yorulacak bir durum değildir. Bu durum, aradıkları isimler İstanbul Belediyesi'nde mi var, sorusunu aklıma getirmiyor değil.
Değerli büyüğüm, Sayın Başbakan; yoksulluk Türkiye'nin en önemli gerçeklerinden biridir. Siyasal İslamcı kesim ' sadaka' gibi dağıttığı erzak torbaları, odun, kömür, çeyrek altın, giyecek, cep harçlığı, kırtasiye gibi yardımlarla kendisine muhtaç halk yığınları yaratmaktadır. Süreç, söz konusu kitlelerin siyasal İslama bağımlı olması yönünde hızla işlemektedir."
YARIN:
ABD, laik Irak'ı İslam cumhuriyetine dönüştürdü...
Amerika Birleşik Devletleri'nin yıllardır süren kanlı işgali, laik Irak'ı bir İslam cumhuriyetine dönüştürdü
Ortadoğu'da kanayan yara
Yeni muhafazakâr sıfatlı bürokratların kurguladığı şekilde radikal İslama karşı ılımlı İslam projesinin en önemli uygulama alanlarından bir tanesi Irak oldu. Her ülkenin özgün koşullarına göre siyasi İslamın şekillenmiş olduğu kaydını düşürüp İran'ın büyük etkisi ile birlikte göz önüne alındığında, Irak'taki başarı ya da başarısızlık, ABD İslamlaştırma/dinselleştirme politikalarının da geleceğini belirleyecek gibi görünüyor.
Ancak Irak deneyimi hemen her açıdan, küresel sermaye baronlarının/çokuluslu şirketlerin Washington yönetimi aracılığı ile küresel egemenliklerini sağlama konusunda ne kadar gözü kara olabileceklerini ortaya koyan önemli bir örnek. Aslında Irak işgali, ABD'nin uyguladığı politikaların önemli bir kırılma noktası... 11 Eylül saldırılarının gerekçe gösterilip Irak'ın hedef tahtasına oturtulmasının arkasında enerji kaynaklarının, enerji güzergâhlarının, enerji havzalarının denetim altına alınmasından başka bir amacın bulunmadığı hemen herkes tarafından biliniyor. Afganistan'a yapılan operasyonu da aynı şekilde değerlendirmek olası. İşgal, konunun askeri boyutunu oluştururken siyasi boyutunda yine ılımlı İslam kavramı yer alıyor. Ancak İran etkisi, ülkenin etnik ve dini yapısının farklılığı, jeostratejik konumunun özgünlüğü nedeniyle uygulamada önemli farklılıklar ortaya çıkabiliyor. Ancak siyasi İslamın egemenliğinin sağlanması konusunda atılmış bir geri adım bulunmuyor.
Stratejik yanlış...
ABD'nin Ortadoğu petrollerini ve petrollerin güzergâhlarını denetim altına alabilmesi için Irak'ı işgal etmesi ve yönetimini kendi isteği gibi şekillendirmesi zorunluydu. 2003 yılındaki işgale bu değerlendirme ile bakmak gerekiyor. Gerek dünya üzerindeki petrol rezervlerinin önemli bir bölümüne sahip olması gerekse Ortadoğu'dan Çin'e uzanan petrol ticaretinde Irak'ın önemli bir konumunun bulunması Washington yönetimini harekete geçirmişti.
Gerekçe olarak da Saddam Hüseyin yönetiminin El Kaide ile bağlantısı ve ülkedeki kitle imha silahları gösterildi. Oysa Saddam Hüseyin'in ne El Kaide ile bağlantısı vardı ne de ülkede kitle imha silahı bulunuyordu. Zaten dönemin ABD Dışişleri Bakanı Colin Powell, görevini bıraktıktan sonra dünya kamuoyunu şaşkınlıkta bırakacak itirafında, "Irak'ta kitle imha silahı bulamadık" diyecekti. Ancak yıldızların ötesinden haber almasıyla övünen ve politikalarını bu haberlere göre şekillendiren George W. Bush için gerekçe hazırdı: "Irak'a demokrasi götürüyoruz..."
2003 yılındaki işgalin ardından günde yaşamını yitiren insan sayısının ortalamasının 100'ü geçtiği göz önüne alındığında Bush yönetiminin Irak'a nasıl bir demokrasi götürmüş olduğunu anlamak zor değil aslında. Ancak ABD yönetimi, pratik Irak bilgisini, deneyime ve uygulamaya değil de kitaplarda yer alan değerlendirmelere dayandırdığı için önemli yanlışlara imza attı. Irak'ta da -Büyük Ortadoğu Projesi (BOP) içinde yer alan 22 ülkede olduğu gibi- ılımlı İslam projesi uygulamaya konulacaktı. Ancak ılımlı İslamın Sünni inancına dayandırılıyor olması nedeniyle bu konuda bazı önemli sıkıntılar ortaya çıktı. Çünkü Irak'ta çoğunluk Şiilerdeydi ve İran İslam devriminden sonra Şiilik bölgede yükselen değer olmuştu. Üstelik Tahran yönetimi, İran'dan, Irak'ın üzerinden geçip Suriye ve Lübnan'a kadar uzanan, Körfez ülkeleri ile Suudi Arabistan'ın doğusunu kapsayan bir Şii hilali politikası uyguluyordu.
ABD'nin İslam-Kürt açmazı
Washington yönetiminin ılımlı İslam politikasının dayanağı olan Sünniler ise Irak'ta azınlıktı ve üstelik gerek Baas rejiminin mirasçıları olarak görülmeleri gerekse işgalin hemen ardından başlayan direnişte önemli rol oynamaları nedeniyle ABD'nin yakın durmak istemediği kesimi oluşturuyordu. ABD'nin Irak'taki işbirlikçileri ve en yakın müttefiki olan Kürtler de ağırlıklı olarak Sünniydi. Çoğunluğunun daha radikal olan Şafi inancıyla hareket etmesi, ılımlı İslam politikasının Sünni Kürtleri dayanak yapmasının da önünde engel oldu. Zaten Kürtler, etnik milliyetçilik ile hareket ettikleri için siyasi İslam konusuna çekinceyle bakıyorlardı. Üstelik Mısır'daki Müslüman Kardeşler örgütü ile yakın ilişki içinde bulunan Kürdistan İslami Birliği (KİB), Irak'ın kuzeyindeki milliyetçi Kürt elit tarafından da bir tehdit olarak görülüyordu. ABD'nin din üzerinden uygulamakta olduğu politika, aslında bölgedeki en yakın müttefikinin yaklaşımları ile çelişiyordu. Ancak Washington yönetimi, Kürt kartını etnik milliyetçilik üzerinden kullanmaya devam ederken siyasi İslam kavramını ise Kürt politikası bağlamında "yedekte tutmayı" tercih etti. Kürdistan İslami Birliği bugün, Irak'ın kuzeyinde, Irak Kürdistan Demokrat Partisi'nin (KYB) ardından ikinci büyük güç. Mesud Barzani 'nin ABD desteğine dayanmakta olduğu dikkate alındığında, ılımlı İslam ile birlikte hareket eden Kürt siyasetinin küçümsenmeyecek bir güce sahip olduğu hemen anlaşılıyor.
Bu noktada tarihsel süreç içinde geleneksel Kürt siyasi hareketinin İslamcı yönünün ağır basmış olmasına dikkat çekmek gerekiyor. Kürt-İslam sentezi, bugün de üzerinde dikkatle durulması gereken önemli bir konu başlığı. Özellikle PKK terörünün giderek arttığı, DTP'nin bağımsız adaylarla TBMM'de temsil edilme şansı yakaladığı bir dönemde, AKP'nin 22 Temmuz seçimlerinde Güneydoğu Anadolu'daki Kürt oylarının büyük bölümünü almış olması Kürt politikasının İslamcı yönünün ağır basmakta olduğunun bir başka önemli göstergesi. Üstelik Barzani'nin Kürt milliyetçiliğini yükselen değer yapmaya yönelik bütün güçlü çabasına karşın...
ABD, Irak'ı işgal etmesinin ardından Şii-Sünni karşıtlığı bağlamında önemli bir çıkmaz içine girdi. Ülkede Sünniler üzerinden ılımlı İslam politikası yürütülemiyordu. Çünkü Sünniler hem direnişin başını çekiyordu hem de Baas döneminden kalma "ülke bizimdi" yaklaşımları vardı. Şiiler ise İran'a yakındı. Bütün Şii gruplar Tahran ile yakın ilişki içindeydi. Dolayısıyla Şiiler üzerinden yürütülecek politika direkt olarak İran'a yarayacaktı. Ülkede İran etkisi pekişecekti. ABD, ilk aşamada Sünnileri dışlamayı tercih etti. Siyasi İslam, Şiiler üzerinden götürülmeye çalışılacaktı. ABD yönetimi, Arap Şiiliği ile Fars Şiiliğinin tarihsel farklılıklarından yararlanmayı hesaplamıştı, ancak olmadı. ABD'nin "cin fikirli" diplomatları, Saddam Hüseyin döneminde Arap Şiiliğinin tamamına yakınının Fars Şiiliğinin etkisi altına girdiğini hesaplayamamıştı. İşgalin üzerinden daha bir ay bile geçmeden dönemin Bağdat'taki sivil yüksek temsilcisi Paul Bremer , Bush tarzı demokrasiyi kurmuştu bile...
Seçimleri ertelemiş ve tüm hükümeti bizzat kendisi atamıştı. İki ay sonra, Şiiler için çok önemli olan Necef'teki belediye başkanı seçimleri dahil tüm belediye seçimlerini askıya aldı. Önde giden adaylardan ılımlı Şii Esat Sultan Abu Gilal , "Eğer bize özgürlük vermezlerse ne yapacağız? Sabrımız var, fakat bir yere kadar" diyerek Bremer'i uyardı. Yerel Şiiler, Mehdi Ordusu'nu harekete geçirdiler ve bir yıl içinde Bremer'in taleplerini reddetmesi üzerine silahlı saldırıya geçtiler. Sonuçta 21 ABD askeri öldürülmüştü. İsyan başlamıştı. Fakat Bremer'in işi henüz bitmemişti. Peşinden gidilecek Sünniler vardı. Bremer, "Baas'tan Arındırma" demek olan 1 No'lu emrini yayımladı. Bu, aslında Sünnilerden arındırmaydı... Saddam'ın savaşta ABD ile işbirliği yapan generallerinin tamamına yakını Sünniydi ve ödül almayı beklerken kendilerini hapiste bulmuşlardı. İşgal öncesi pazarlıklara aracılık eden ve ABD'de yaşayan Irak doğumlu Felah Aljibury 'nin "ABD güçleri bizim siyasi liderler olarak tanımladığımız herkesi hapse attı" yönündeki sözleri dikkat çekiciydi. Aljibury, işgalin ilk günlerinde Irak ordusunun ABD askerlerine ateş açmasını önlemişti.
İslam anayasada, Irak din devleti oldu...
Ancak bu politika kısa sürede iflas etti. ABD önce Şiilerin siyasi taleplerinin karşılanmasını sağladı. Iraklı Şiiler ile birlikte Tahran'ın da siyasi ağırlığı artıyordu. Kilit konumda olan Kürt partileri ile Şiiler arasında sağlanmış olan mutabakat, Şii siyasetçilerin elini daha da güçlendirdi. Gerek Geçici İdari Yasa gerekse Irak Anayasası, hem Şiilerin hem de Kürtlerin istediği gibi çıktı. Saddam Hüseyin döneminde laik olan Irak, resmen bir din devletine dönüştürüldü. Yani Washington yönetimi "demokrasi ve hukukun üstünlüğünü" getirirken aslında "ülkenin dinselleşmesi, İslam hukukunun ve dini yasakların uygulanması özgürlüğünü" de getirmişti.
İran etkisi...
Bütün bunların yanı sıra İran'ın bölgesel oyunculuktan çok küresel oyunculuğa yönelik yürütmekte olduğu politikayla birlikte, Arap Şiiler üzerinden Irak'taki etkisini artırmasıyla ABD yönetimi yaptığı yanlışın farkına vardı. Bu kez de Türkiye üzerinden Sünnileri siyasi yapının içine çekmeye çalıştı. AKP hükümetinin, zaten Irak İslami Birliği lideri Tarık Haşimi ile arası iyiydi. İstanbul'da yapılan bir dizi toplantı sonucunda Sünnilerin siyasi yapı içinde yer almaları karara bağlandı. Bunun karşılığında ise Sünniler lehine anayasada tadilat yapılacaktı. Nedense bu tadilatlar bir türlü gerçekleştirilemedi. Ancak bu noktada yine ABD'nin hesaplayamadığı bir gelişme daha yaşandı. Şiiler ile Sünniler arasında mezhep çatışmaları başlamıştı. Şiiler, Sünnileri sistemin dışında tutmak isterken Sünniler de organize biçimde Şiilerin etkisini kırmaya çalışıyordu. Çatışmalarda ölü sayısı katlanarak arttı.
ABD'nin din üzerinden yürütmeye çalıştığı politika iflas etmişti. İşgalin ardından dini ve etnik kavramlar üzerine kurgulanan Irak siyaseti çıkmaza girmişti. Arkası arkasına planlar ortaya atıldı. Güvenlik konusunda acil önlemler devreye sokuldu. Ama çok fazla sonuç alınamadı. İplerin gevşemesi ile silahlı çatışma ortamının alevleneceği öngörüsü, Washington yönetimini Irak'tan asker çekmesi konusunu yeniden ele almaya yöneltti. Zaten en yakın müttefiki İngiltere, Basra'nın içindeki askerlerini havaalanına çekmişti. Kenti Şii milislerin kontrolüne bırakmıştı.
Yani dolaylı olarak İran'ın...
Bugün Irak şeklen olmasa da fiilen üçe bölünmüş durumda. ABD yönetimi, federasyonu, Irak için birleştirici unsur olarak gördüğünü ileri sürse de ülke mezhep ve etnik farklılıklar ile parçalanmış durumda. Ilımlı İslam Irak'ta bugün için Şii radikalizmi ile karşı karşıya. Ancak Tahran-Washington ekseninde meydana gelecek her türlü gelişme, Irak'taki siyasi İslam uygulamalarının da belirleyicisi olacak gibi görünüyor.
ABD'nin Irak'ı işgal etmesinin ardından Irak halkı zorda olsa günlük yaşamlanını silahların gölgesinde sürdürmeye çalışıyor.
İslami hukuk uygulanmaya başlıyor
Saddam Hüseyin döneminde Irak laik bir ülkeydi. Saddam Hüseyin'in emriyle Irak bayrağının üzerinde "Allahüekber" yazılmış olmasına karşın ülkede İslami hukuk uygulanmıyordu. Ancak ABD işgalinin ardından hazırlanan anayasayla Irak bir İslam cumhuriyetine dönüştürüldü. Anayasaya göre hiçbir yasa İslam kurallarına, yani şeriata aykırı olamayacaktı. Dünyanın gözünü boyamak için yasaların demokrasi ilkeleriyle de çelişmemesi öngörüldü. Ancak "hangi demokrasi" sorusu ile birlikte ele alındığında bu öngörü zaten havada kalıyordu.
"Irak Anayasası
Önsöz
Rahman ve Rahim olan Allah'ın adıyla,
(Biz Âdemoğullarını onurlandırdık)
Peygamberlerin vatanı, temiz imamların barınağı, yazıyı icat edenlerin, rakamları bulanların, ziraatı ilk uygulayanların ve medeniyetin beşiği; toprağında insanoğlunun ilk yasayı düzenlediği ve en eski siyasi misak'ı yazdığı, üzerinde sahabeler ve evliyaların namaz kıldığı, filozoflar ve bilginlerin fikir ürettiği, şairler ve edebiyatçıların sanatlarını icra ettiği Mezopotamya evlatları olarak biz;
Allah'ın üzerimizdeki hakkını minnetle karşılayarak, ülkemizin, vatandaşlarımızın, dini, ulusal liderlerimizin ve ulusal güçlerimizin çağrısına cevap vererek ve yüce mercilerimizin, önderlerimizin, siyasetçilerimizin kararlılığını, dostlarımızın ve bizi sevenlerin verdiği uluslararası desteği yanımıza alarak... Yeni Irak'ımızı, gelecek Irak'ı el ele, omuz omuza yapmaya karar vererek tarihimizde ilk defa 30 Ocak 2003'te milyonlarca erkek, kadın, genç ve yaşlı seçim sandıklarına akın ettik...
Madde 2:
1. Devletin resmi dini İslamdır ve yasamada temel bir kaynaktır.
a) İslamın değişmez hükümleriyle çelişen yasa çıkarılamaz.
b) Demokrasi ilkeleriyle çelişen yasa çıkarılamaz.
c) Bu anayasada yer alan temel hak ve özgürlüklerle çelişen yasa çıkarılamaz.
2. Bu anayasa Irak halkının çoğunluğunun Müslüman kimliğini korumayı, Hıristiyanlar, Yezidiler, Mendai Sabiiler gibi bütün fertlerin inanç ve dini vecibelerini yerine getirme özgürlüğünü teminat altına alır.
Madde 3:
Irak milletler, dinler ve mezhepler ülkesidir. Arap camiasının kurucu, aktif üyesidir, Arap camiası sözleşmesine bağlıdır ve İslam âleminin parçasıdır.
Madde 10:
Irak'taki kutsal yatırlar ve dini mekânlar, dini eserler ve uygarlık eserleridir. Devlet bunların saygınlığını korur, buralarda dini ayinlerin özgür bir şekilde gerçekleşmesini sağlar."
YARIN: ABD karşıtı! İslamcı örnek: İran. Siyasi İslamın Şii yüzü...
İran'da aydınlar, mollalarla birlikte hareket ederek ciddi ve vahim stratejik bir hata yaptılar
Siyasi İslamın Şii yüzü
İran'da 1979'da yaşanan İslam devrimi, gerek ABD'nin küresel politikalarında gerekse bölgedeki dengeler bağlamında önemli bir kırılma noktası oldu. İran bugün, ılımlı İslamın en büyük destekçisi olan ABD'nin baskısı altında. Yani, ılımlı İslam ile İslamın Şii yorumu, bölgesel ve küresel güç mücadelesi içinde. Ama ikisinin de ortak yönü, dinselleşmeyi siyasi araç olarak kullanmaları.
ABD, soğuk savaş dönemi boyunca yeşil kuşak projesinin üzerinde itinayla durdu. Her ne kadar yeşil kuşak projesinin temelinde Sünni İslam olduysa da Washington yönetimi, soğuk savaş süreci boyunca İslamın Şii yorumuyla kendini ortaya koyan İran ile de yakından ilgilendi. İran, Irak gibi Ortadoğu'nun petrol zengini ülkelerinden biriydi ve çokuluslu petrol şirketlerinin İran'da önemli çıkarları vardı. Ancak İran'da 1979'da yaşanan İslam devrimi, gerek ABD'nin küresel politikalarında gerekse bölgedeki dengeler bağlamında önemli bir kırılma noktası oldu. Çünkü İran gerek tarihi köklerinden gerekse güçlü Şii geleneğinden ötürü, Ortadoğu coğrafyasındaki diğer ülkelerden oldukça farklı bir konuma sahipti. İslam devrimi her ne kadar bütün Batı'yı emperyalist ilan edip ABD'yi "büyük şeytan" olarak değerlendirse de Humeyni gerek siyasi gerekse ekonomik açıdan Batı ve özellikle de Avrupa ülkeleri ve Moskova ile işbirliği yapmayı sürdürdü. Artık dünya üzerinde siyasi İslamın Şii yüzü de önemli bir küresel aktör olmak istiyordu.
ASYA İLE ORTADOĞU'NUN KÖPRÜSÜ
İran, coğrafi konumundan dolayı küresel güç odaklarının her zaman dikkatini üzerine çekti. Ortadoğu ve Asya'nın köprübaşı işlevini gören, stratejik bir ülke olan İran'ın son yüz yıllık tarihi, aslında bugün içinde bulunduğu "İslamcı" koşullardan farklılık gösteriyor. Ortadoğu'nun darbelerle harmanlanmış siyaset geleneğinin tersine, İran'da gelişmeler daha çok, ezilen ve toplumun alt tabakalarını oluşturan sınıflarının ortaya koyduğu muhalefetin etkisi altında şekillendi. Sadece 1921'deki Rıza Şah 'ın iktidarı dışında, İran'daki siyasi dengeler toplumun sıkıntıda olan kesimlerinin talepleri doğrultusunda oluştu. Bu, feodal geleneklerinden sıyrılamamış Ort adoğu coğrafyası için önemli bir özellikti.
İran'da ülkenin kendi iç pazarına ilişkin ilk siyasi tepki, bugün de sistemi kontrol eden pazar esnafı, ticaret erbabı ve aydınların 1890 yılındaki hareketi oldu. Nadir Şah , İran tütününün üretim, satış ve ihracının imtiyaz hakkını elli yıllığına İngiliz işadamı Major Talbot 'a verince protestolar arka arkaya geldi. İkinci hareket ise 1906 yılında ortaya çıktı. Anayasa Hareketi olarak bilinen muhalefet hareketi bu kez Şah'ın kendisine yönelikti... Muhalefet, Şah'ın yetkilerinin kısıtlanmasını istiyordu. Amaç, temel hak ve özgürlüklerin anayasa ile güvence altına alınmasını sağlamaktı. Rıza Şah 21 Şubat 1921'de darbe yaptı ve yeni bir iktidar kurdu. 1925'te de kendisini kral ilan etti. Batılı anlamda siyasi bir yapı için ilk adım böylece atılmış oldu. Ancak 2. Dünya Savaşı, gelişmelerin seyrini değiştirdi. Devreye Sovyetler Birliği ve İngiltere girdi. İki ülke 1941'de İran'ı işgal etti. Amaç, ülkedeki Alman etkisini kırmaktı. İran petrolleri, savaşın gidişatının belirginleşmesi açısından da büyük önem taşıyordu.
EMPERYALİST DARBE
Müttefikler, İran petrollerinin Almanların eline geçmesine izin veremezdi. İşgalin ardından Rıza Şah, iktidardan çekilmek zorunda kaldı. Koltuğunu oğlu Rıza Pehlevi 'ye bıraktı. İşgal, İran içindeki dengeleri de etkiledi. Ülkede Fars milliyetçiliği öne çıktı ve önemli bir gelişme gösterdi. Milliyetçiliğin gelişmesi ve ulusal bilincin güçlenmesi, siyasi alanda da etkisini gösterdi. Ulusal Cephe Partisi 1951'de iktidara geldi. Hükümeti, İran siyasetine damga vuran önemli bir isim kurdu: Muhammed Musaddık ... Musaddık hemen harekete geçti. İran petrollerini ulusallaştırdı, yabancı şirketlerin imtiyaz haklarını içeren anlaşmaları iptal etti. Bu durum, Batı'yı ve özellikle de yavaş yavaş küresel egemenlik peşinde koşmaya başlamış çokuluslu şirketleri rahatsız etmişti. İran denetimden kaçıyordu. Bunun önüne geçilmesi için dinci ya da değil ama Batı'nın çıkarlarını kollayacak totaliter bir rejim gerekiyordu. Önce, dinci olmayan yöntem denendi.
CIA'DEN MUSADDIK'A DARBE
İran için özgürlük dönemi çok uzun sürmedi. Başta Washington olmak üzere kapalı kapılar ardında Mussaddık'ın devrilmesi planlanmaya başlandı. Sıkıntı giderek artmıştı. İran kontrolden çıkıyordu. 1953'te ABD Merkezi Haberalma Teşkilatı (CIA) harekete geçti ve Mussaddık'a karşı darbe yapıldı. Darbenin planlayıcısı ve uygulayıcısı ABD başkanlarından Franklin Roosevelt 'in ailesinden gelen CIA Tahran İstasyon Şefi Kim Roosevelt ile Şah'ın dostu ve 1991 Körfez Savaşı'nda ABD ordusunun komutanı Norman Schwarzkopf 'un babası General Norman H. Schwarzkopf 'tu...
Ardından, İran'dan kaçmış olan Şah geri getirildi. General Schwarzkopf da İran Gizli Servisi Savak'a eğitim verdi. Böylece, Batılı güçlerin İran'daki çıkarları garanti altına alındı. İran petrolü Batılı şirketler arasında yeniden paylaştırıldı. Sonraki yirmi yıl içinde de Ortadoğu petrolünün yüzde 65'i Amerikan şirketlerine geçti. Şah, küresel güçlerin desteğini arkasına alıp iktidarını pekiştirdi.
Yabancı şirketlere petrol üretme ve işletme hakkı yeniden tanındı. Yani Batı amacına ulaşmıştı. Ülke petrol zenginiydi, ama toplumdaki refah düzeyi bir türlü artmıyordu. Zenginlik toplumun alt tabakasına yansımadığı gibi, yoksulluk sonucu dini etkinin giderek artması, sıkıntılı bir sürecin de başlangıç noktasını oluşturdu. Şah Pehlevi 1953'ten sonra ülkede katı, baskıcı politikalara hız verdi. Sorunları çözmek yerine, toplumsal baskı uygulama yoluna gitti.
Bu durum, Şii inancı içindeki radikalleşmenin önünü açtı. Mollalar, zaten dinsel kökleri derin olan İran toplumundaki etkilerini artırdılar. Öyle ki, mollaların siyasi gücü iktidardaki mutlak güç ile pazarlık yapabilecek aşamaya gelmişti. Şah iktidarı ile mollalar arasındaki ilk çatışmalar 1959'da toprak reformu olarak bilinen yasa geçerken yaşandı. Genel olarak bilinenin aksine, toprak reformu yasasının amacı, toprakların büyük toprak sahiplerinden alınıp topraksız yoksul köylüye dağıtılması değildi. Tersine, kırsal kesimde kapitalist tarım işletmeleri kurabilecek toprak ağalarının çıkarlarını g