« Yüzde 20’nin Yargıtay’ı | Ana Sayfa | Evet, Türkiye’de Din Özgürlüğü Kısıtlıdır »
May 28, 2008
Şerif Mardin’in Gördüğü
[28 Mayıs 2008 tarihli Star gazetesinde yayınlandı]
Türkiye’nin yetiştirdiği en büyük sosyolog olan Prof. Şerif Mardin, bir yıldır ağızlara sakız edilen “mahalle baskısı”nın gerçekte ne olduğunu geçen hafta sonu anlattı. Bunu yaparken de çok önemli bir şey daha dedi. Cumhuriyet’in, daha öncesinde dinle belirlenen “iyi, doğru, güzel” kavramlarının yerine din-dışı bir alternatif getirmeye çalıştığını, ancak bunda pek başarılı olamadığını söyledi. Sebebini de, bazılarının hep yaptığı gibi “mürteci komplosu”na değil, Cumhuriyet projesinin sığlığına bağladı. “Cumhuriyet’te ‘iyi, doğru ve güzel’ hakkında çok derine giden bir düşünce, araştırma yok,” dedi. “Orada binlerce sayfa tartışma bulamazsınız.”
Belki burada “Cumhuriyet” kelimesiyle kast edilen şeyin, 1923’te ilan edilen ve milli hakimiyete dayanan “idare şekli” olmadığını belirtmek gerek. O Cumhuriyet’in meclisinden, önce Jakoben bir CHP, hemen sonra da liberal/muhafazakar Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası (TCF) çıkmıştı. Ancak CHP kısa süre sonra TCF’yi tasviye ederek bizim kibarca “tek parti rejimi” dediğimiz otoriter düzeni kurdu. Şerif hocanın anlattığı işi de CHP yaptı. Ancak Cumhuriyet’e sahip çıkarak CHP’ye karşı durmak o zaman da mümkündü, bugün de mümkündür.
Neyse, sonuçta CHP yapacağını yaptı, ama Şerif hocanın dediği gibi sığ bir şekilde yaptı. Din-dışı bir felsefe üretmekten çok, kanun, mahkeme ve inzibat yoluyla dini toplum hayatından kazımaya çalıştı. Tabii Türkiye’de seküler (din-dışı) düşünce üretenler de oldu, ama bunlar çoğunlukla Marksizm’den çıkıyordu, onun da artık barutu tükendi. Bugün geriye kala kala elleri sopalı “rejim bekçileri” ile kıyafetleri markalı “Nişantaşı gençleri” kalmış durumda. Siyaseten liberal çizgide duran derinlikli seküler entelektüeller de var; ama sayıları çok az.
Ben bu noktada Şerif hocanın söylediğine bir şey eklemek istiyorum: “Cumhuriyet öğretisi”nin “iyi, doğru ve güzel” hakkında sığ kalmasının feci sonuçları olmuştur. Bunlardan biri, inandırıcılıktan yoksunluğudur. Okul yıllarından hatırlıyorum, çatık kaşlarıyla “vatan-millet-Sakarya nutukları” atan müdür ve muavinler karşısında öğrenciler bıyık altından kıkırdardı hep. Sanırım öğretmelerin çoğu da yasak savıyordu. Zaten her Allah’ın günü “yüce devlet” söylemine maruz bırakılmış bir toplumun, bir yandan da “devletin malı deniz, yemeyen domuz” gibi “özdeyiş”ler üretmiş olması epey mânidardır. Biraz Sovyetler’deki “Büyük Yalan” gibi, herkesin diline doladığı ama pek azının gerçekten inandığı bir resmi ideolojimiz var.
Peki ya bu ideolojiye inananlar? Onların durumu daha da beter. Bunlar, devleti; kendilerini yoktan var eden, besleyip-büyüten, “iç ve dış düşmanlar”dan koruyan ve her daim haklı çıkan kutsal bir “baba” gibi gördükleri için, her türlü resmi ceberrutluğa cân-ı gönülden destek çıkıyor. Devlet ideolojisinden başka bir değerler manzumesi kalmayınca, devletin her yaptığı doğru olmuş oluyor.
Amerikalı Katolik düşünür Richard Neuhaus, laikçiliği eleştiren “Çıplak Kamusal Alan” adlı kitabında tam da bu tehlikeye dikkat çekerek şöyle der:
“İnsanlara değer yargıları sağlayan dini geleneklerin kamusal alandan dışlanması, ‘iyi yönetim’ veya ‘adil yönetim’ kavramlarını anlamsız kılar. Çünkü iyiliğin veya adaletin devletin kendinden başka bir ölçüsü kalmamıştır.” (The Naked Public Square, 1997, s. 159)
Neuhaus’a göre sağlıklı bir demokrasi kurmanın yolu ise, devleti laik tutarken, “kamusal alan”ı hem seküler hem de dini düşünceye açık kılmaktır. Bunlar, birbirlerini eleştirerek, aşırılıklarını dengeleyerek, gelişim ve dinamizm sağlayacaktır.
Zaten Papa XVI. Benedict’in de söylediği gibi “seküler düşünce din için iyidir; ona öz eleştiri ve yenilenme fırsatı verir”. Türkiye’deki sorun, “seküler düşünce”den çok “laik dipçik”le karşılaşmamız. Sebebi de Prof. Mardin’in tespit ettiği sığlık...
Yazan: Mustafa Akyol Tarih: May 28, 2008 12:47 AM




icerikle cok da ilgili olmayan, teknik bir mevzu: yerlesik teamul ve akademik kurallara gore akademik unvanlar doktoranizi hangi disiplinde tamamlamissaniz ona gore verilir...bu sebeple, Serif hoca teknik olarak "sosyolog" degildir, zira kendisi Stanford'da siyaset bilimi doktorasi yapmistir ellili yillarin basinda. Ancak, hocanin "mesleki sosyologlugu" bir galat-i meshur olmus coktan. Sizi de mazur gorelim!
Iyi calismalar.
Yazan: fethi Tarih: May 28, 2008 1:51 AM
...bunlar devleti her daim haklı çıkan kutsal bir baba gibi gördüklerinden.''
Devletin kutsallığı Türkler açısından bu modern cumhuriyetçilik projesinden çok önceye dayanır. Devlet Ebed müddet anlayışı ile toplumsal varlığın koruyucusu ve Allah'ın yeryüzündeki gölgesidir. Türk muhafazakarlığı, düşünce ve inanç özgürlüğü ile ekonomi alanındaki liberal tutumunu, toplumdaki bu devlet anlayışıyla bütünleştirmeyi başardığından, hem yoz bir ceberrut devletçi tutum takınmaz, hemde inançlara saygı zincirine bir halkada bu tutumla ekleyerek, halkla sağlam köprü kurmayı başarır. Liberal düşünce ve siyasetin devletçiliğe karşı çıkıştaki kategorik tutumu, düştüğü yapaylık nedeniyle bir türlü toplumu kapsayıcı bir siyasi önderlik haline gelmesine fırsat tanımaz. Sonrada jakobenler gibi, milletin köylülüğüne atılıp tutulur. Mustafa beyi tenzih ederim, ancak pekçok liberal bu hatayı yapmaktadır. Toplumun değer yargılarına saygı, koruyucu devlet anlayışınada saygıyı gerektirmez mi?
Yazan: kerim Tarih: May 28, 2008 8:26 AM
[“İnsanlara değer yargıları sağlayan dini geleneklerin kamusal alandan dışlanması, ‘iyi yönetim’ veya ‘adil yönetim’ kavramlarını anlamsız kılar. Çünkü iyiliğin veya adaletin devletin kendinden başka bir ölçüsü kalmamıştır.” (The Naked Public Square, 1997, s. 159)]
Bu konuda daha önce de yorum yaptım.
Yukarıdaki görüşe aynen katılıyorum.
Yalnız, Türkiye'deki kamusal alanı idare edenlerin, öteden beri "ceberrut laik" olduklarına inanmıyorum.
Yani ülkemizde kamusal alanda söz sahibi olanların (yöneticiler, üst düzey bürokratlar) Kemalist falan olduklarını düşünmek yanlış olur. Bunların büyük kısmının Kemalist olmak bir yana, Türkiye Cumhuriyeti kurucusuna samimi anlamda saygı duydukları konusunda dahi şüphe duyulabilir.
Peki sorun nerede?
Sorun ilk paragrafta ifade edilen düşüncede açıklanıyor aslında. Ben üst düzey bürokrasinin resmi ideolojinin neferleri veya Kemalizm sevdalıları olmadığını düşünüyorum. Ama, bir insanın resmi ideolojinin ateşli bir savunucusu olmaması veya anti-Kemalist olması onu doğru yapmıyor. Ülkemizde etiketler var. Bu etiketlerin sonuna -ci veya -çi eki getirdiniz mi sorun büyük ölçüde çözülüyor. İçerik ehemmiyetini çoktan yitirmiş.
-Falanca mı?
-Efendim şutarikatçı.
-Tamam o zaman
-Filanca mı?
-Efendim şupartici
-Oldu o zaman.
-Ama efendim o kişi esasen ahlaki zaaf içinde
-Olsun bizpartici değil mi evladım? O yeter.
-Falan mı?
-Efendim zındıklardan değil, cuma namazına gider, eşi de gayet namuslu ve örtülüdür.
-Hah tamam o zaman
Diyalogları çeşitlendirebiliriz.
Yazan: Kubilay Ant Tarih: May 28, 2008 10:13 AM
Sayın Akyol,
Adıyamanlı Mutasavvıf Sayın Kazım YARDIMCI
"Beynelmilel ve Adıyaman" isimli 5 Ocak 2007 de "ADIYAMANDA BUGÜN " gazetesinde de yayınlanan yazısının sonuna şu notu eklemiştir.
"...Bir not: Şair Nedim’in divanı ile Simavnalı Şeyh Bedrettinin destanını bir araya getirip Şair Nedim İle Şair Nazım Hikmeti, Atilla İlhan bir yerde buluşturmuştur. Bunun anlamı şudur. İslam, emperyalizm ile kapitalizmin yanında olamaz.
Sosyalizm de halkının yüzde 95 i Müslüman olan bir ülkede İslam’a ve kutsallarına savaş açamaz. Fransızca olan sosyalizmin anlamı cemaatçilik ve toplumculuktur. Gerçek İslamiyet de, gerçek Hıristiyanlık ta kesin olarak cemaatçi ve toplumcudur. Her ikisi de asla ferdi (bireyci) mülkiyetten yana olamaz.
Kitabi dinlerin hepsi insaflıca tetkik edilince toplumcu (devletçi) ekonomiden yana olduğu görülecektir.
Hiç kimse kitabi dinlerin ve Peygamberlerin ve tasavvufçuların kapitalist ekonomiden yana olduğunu ispatlayamaz. Helal ve perakende ticaret kapitalizm değildir. Kapitalizm genel üretim araçlarının, mülkiyet ve yönetimini bireyin elinde bulundurmasıdır. Devletçi ve toplumcu ekonomiyi yok etmektir. Bu apaçık bir zulümdür. Kapitalizmin şahlanışı ise EMPERYALİZMDİR. GERÇEK BUDUR.
Aslolan emeğin ve halkların sömürülmemesi ve ezilmemesidir. Asla ve asla horlanmamasıdır. Bunun dışındaki görüşler teferruattır, safsatadır, demagojidir. Tek kelime ile hezeyandır.
Sosyalizmin ise ateizmi ön koşul olarak sunması düşünülemez. Böyle sunulursa 3,5 milyar kitabi din mensuplarını ve 2,5 milyar Hindu dinlerin mensuplarını karşılarında bulurlar. Asla rasyonel hareket etmiş olmazlar. Muhal ile iştigal etmiş olurlar.
Dünyanın gidişi o ki; pek yakında dünya dindarları ile ateizmi dışlayan sosyalistler birleşeceklerdir. Başka türlü yaşama şansları yoktur. Aksi takdirde emperyalizmin ve onu yaşatan kapitalizmin kahredici pençesinde yok olmaları çok kuvvetle muhtemeldir. Atilla İlhan’ın sürekli vurgu yaptığı da bu idi. Kırk yıllık bir Müslüman sosyalist olarak benim de vardığım nokta budur."
http://www.varliktanveriler.com/turkish/mod.php?mod=userpage&menu=69947&page_id=221
Saygılar
Yazan: Ekin Tarih: May 29, 2008 11:02 AM
Bahsettiğiniz programı izledim bende. CHP bugünde değil de sanki 200 yıl geride yaşıyor. Ne bugünün toplumsal yapısını, ne de insanların değer yargılarını anlamaktan çok uzakta. Bu zihniyetini değiştirmedikçe de kendi de dahil hiç kimseye faydası olamaz.
Şöyle düşünüyorum: CHP zihniyetinin hala sözü tutulmadığında vatandaşın jandarma marifetiyle karakola çekileceğini ve adamakıllı falakaya yatırılırsa her şeyin düzeleceğine inanır bir tavrı var. Bunu her ne kadar vatandaşa bizzat uygulayamasa da devletin kurumları ve bu kurumların yetkilileri üzerinde sergilemekten kaçınmıyor.
CHP artık devletin sahibi olduğu düşüncesini bir kenara bırakmalı ve gerçek bir siyasi parti gibi davranmayı tercih etmelidir. Yavuz'un yaptığı gibi kulağına küpesini takmalı ve "Hakim" değil "Hadim" olduğunu da kendi seçmeni de dahil herkese göstermelidir.
Yaparsa hem kendi kazanır hem memleket. Yok hayır ben bunu yapamam derse, son 50 yıldır ne haldeyse bundan sonra en az bir 50 yıl daha böyle gider.
Yazan: vista Tarih: May 29, 2008 4:54 PM
Papa XVI. Benedict’in de söylediği gibi “seküler düşünce din için iyidir; ona öz eleştiri ve yenilenme fırsatı verir”. ... güzel söylemiş Papa..
Türkiye’deki sorun, “seküler düşünce”den çok “laik dipçik”le karşılaşmamız. bu da yerinde bir tespit Mustafa bey..
Yazan: nurmeryem Tarih: May 29, 2008 10:16 PM
12 Eylül döneminin Türk-İslamcı öğretmen ve şakirt abilerinin temel söylemiydi bu: Atatürkçüler ahlaksız, solcular zinacı, sosyalistler esrarkeş, başı açıklar namussuz. Hikayeleri de vardı hatta; Atatürk'ün Hatay'ı "almamasının" nedenleri, Adile Naşit'in mezarı açılınca karşılaşılanlar, vesaire. Sadece genel olarak değil, doğrudan kişiler hedef alınarak "öteki"nin ahlaksız olduğu sürekli vurgulanır, bugünün farklılığa tahammülsüz, birlikte yaşadığı insanları düşman gören kitlesinin temelleri atılırdı.
Görünen o ki, nihayet "benim gibi olmayan ahlaksızdır" söylemi yeraltındaki beyin yıkama faaliyetlerini aşıp yer üstüne çıkıyor. Artık bu ahlak kafatasçısı yaklaşıma entelektüel zemin oluşturulmaya çalışılıyor. Bütün bunlar (Türkiye'de seküler ahlak yok, Kemalistler felsefe geliştiremedi vs.) tekrar tekrar söyleniyor, ama bunların hangi veriye, hangi gözleme dayandığı meçhul. Akyol'un Türkiye'li laikleri ahlaksızlıkla itham ettiği yazısının altında ısrarla "neyden bahsediyorsunuz" diye sordum, aynı konuda tekrar aynı sloganlar tekrarlandığı halde neye dayanıldığına dair tek bir açıklama yok.
Kanımca Mardin'in söylediği, batıda aydınlanmayı takiben dinsel ahlakın yerini alan "insan hakları" temelli ahlak anlayışının Türkiye'de yerleşemediği. Bu elbette doğru bir gözlem; ve evet, bunun önemli nedenlerinden biri de haktan, hukuktan zerre hazetmeyen, ahlak anlayışını salt merhamete, lütufa dayandırmaya çalışan muhafazakarlığın toplumdaki egemenliği.
Buna karşılık, Türk "aydınlanmacıları", yahut "modernleşmecileri" ise iddia edilenin aksine oldukça katı bir ahlak anlayışına sahip olageldiler. Özellikle sol Kemalistler'in söyleminin temel direklerini iki temel ahlaki destur oluşturur: 1. Dürüstlük. 2. Kendini ülkesine ve topluma adama. Birincisini örnekleyelim:
a) Bu ülkede dürüstlük üzerine vurguları ile öne çıkan politikacılar hep Kemalist/Sosyal demokrat çizgideydiler. Baba İnönü'den Ecevit'e, oğul İnönü'den Sezer'e kadar.
b) Buna karşılık, merkez sağ ve muhafazakarlar, her zaman "iş yapsın da, kendine de götürsün" felsefesini popüler kıldılar.
c) Bizzat neo-muhafazakarların sık sık eleştirdiği "devlet memuru zihniyeti", bu "dürüstlük" vurgusundan başka birşey değil.
d) Rüşveti vs. doğal karşılayan Özal zihniyeti, topluma yepyeni bir ahlak anlayışı dayattı ve muhafazakarından liberaline geniş bir kesim tarafından açıkça sahiplenildi.
Bir de "kendini topluma adamak" üzerinden bir yaşam felsefesini popüler kılan sol/Kemalist insanların hikayesi var, hani şu 12 Eylül'ün üzerlerinden buldozer gibi geçtiği, tek tek avlanan öğretmenler, akademisyenler, vs. Akyol'un "artık barutu tükendi" diye sevinçle andığı, zorbalıkla sindirilmiş o kuşak işte.
Yazan: Balbazar Tarih: June 1, 2008 11:05 PM
Veya sana öyle gösterildi Balbazar.
Filmlerdeki Zübük karakteri sağcı mıdır? Solcu mu?
Sağcı değil mi?
O zübük'ü yazan zübülük, hangi veriye dayanarak Zübük'ü sağcı yaptı.
Sen de izledin. Yuttun be koçum.
O sadece filmlerde olur.
Sağcının içinde de, solcunun içinde de vardır kendi menfaatlerini önde gören. Ama emin ol bugün Kemalistlik teraneleri okuyanlar kendi menfaatlerini için bunları dillendirmekte.
Ayrıca sağcı politikacılar bu memlekette solculardan daha çok karalanmalarının nedeni,
solcuların aslında çok dürüst olmaları değil, sağcı gazetecilerin daha dürüst, solcuların ise çamur at izi kalsıncı olmasıdır.
Ben de sana benim dedemi örnek veriyorum. Tam bir Demokrat Partilidir. Onu Demokrat Partili birisinin hırsız olacağına inandıramazsınız. Çünkü herkesi kendisi gibi bilir. Ama bir Balbazar çıkar da sağcıların TÜMÜNÜ roman karakterleri ile yıkanmış beyni ile dürüst olmamakla itham eder, HEP(!) solcuların(o kemalist/sosyal demokrat diyor) dürüst olduğunu iddia ederse ona da çok kızar.
Solcular bu ülkede iftiraya uğramıyorsa, bu onların dürüstlüğünün değil, sağcı gazetecilerin dürüstlüğünün kanıtıdır.
Sağcılar bu ülkede bin çamur izi taşıyorsa üzerlerinde bu onların ahlaksızlığı değil, solcu gazetecilerin ahlaksızlığıdır.
Sen sosyal demokrat/kemalist dedin ben kısace solcu dedim. Bir de bunun geyiğini çevirmeyelim.
Yazan: mustafa fatih yüce Tarih: June 2, 2008 12:31 PM
Bana "gosterilen"i yazmistim yukarida. Beynimizi yikamakla gorevlendirilmis abilerin, soyleneni yargilama, karsilastirma yapma sansi olmayan cocuklara, hicbir sorumluluk almadan, yerilene soz hakki vermeden dikte ettikleri yalanlari, dedikodulari ("kari gibi" degil, kendilerine yakisan sekilde yaptiklari), iftiralari tekrar saymama gerek yok sanirim.
Beyin yikamak, kucucuk cocuklari sistemli bir sekilde propagandaya tabi tutarak, belli bir guc grubuna angaje ederek yapilir. Dusundugu de, yaptigi da apacik ortada bir yazarin kitapcida satilan kitabiyla degil. Kendimiz gibi dusunmeyen herkes icin alelacele "beyni yikanmis" yakistirmasi yapmadan once, bunu neye dayanarak soyledigimizin hesabini yapmak da "ahlaki" bir gorev olsa gerek.
Bundan 13 yil once olmus, hayati boyunca hep acik ve seffaf olarak dusuncesini ortaya koymus, haksizliklarla mucadele etmis, hayatini ve emegi karsisinda kazandiklarini kimsesiz cocuklara adamis bir yazar hakkinda kullandiginiz kin ve nefret dolu sozler ise kimin beyninin yikanmis oldugunu cok guzel ortaya koyuyor. Bir insana deger atfederken "ateist olup olmadigi" faktorunun diger tum "insani" kriterlerinin arkasinda kalmasi da, nasil bir ahlak anlayisiyla karsi karsiya oldumuzu gosteriyor.
"Ahlaksiz solcu gazeteciler"e gelince. Sizin dunyanizda (yukarida durustlukle iliskili diye saydigim isimlerin hepsine camur atmaya calismis) Ertugrul Ozkok solcu gazeteci, her yere eli uzandigi halde Melih Gokcek'inden Kemal Unakitan'ina "kendinden" olan hickimsenin edimlerini gram sorgulamamis Fehmi Koru ahlakli gazetecidir, cunku o "sizden"dir.
"Durustluk vurgu"sundan bahsederken sadece eylemden degil, soylemden de bahsediyorum diyerek bitireyim. Soyleminde bile durustluge gerek duymayan, hatta durustlugu hedef alan bir siyasi ahlak anlayisindan bahsediyoruz burada...
Yazan: Balbazar Tarih: June 5, 2008 3:24 PM
Ben de "laiklik" adı altında insanların özgürlüklerini kısıtlamaya, onları baskı ve zor altında tutmaya çalışanların veya düşünenlerin beyinlerinin yıkanmış olduğunu düşünüyorum.
Ama bir dakika o laikçi abla ve abilerin çocuklarını istedikleri gibi yetiştirme hakkı var.
Ama "dinci" abi ve ablaların hakkı yok. İstemeyen onların yanından ayrılır; olur biter.
Bundan 13 yıl önce ölmüş, hayatını bilmem nelere adamış adam edebiyatını Türkiye'deki sağ zihniyete İFTİRA ARACI olarak kullanırsa ben onu sevemem. Doğruları yok mudur? Vardır da o benim konum değil.
Nasıl ki sen hayatını bilmem nelere adamış, gurbette ne zorluklarla kültürümüzü tanıtan, irşad görevi yerine getiren, insanlara eğitim götüren, SOMUT başarıları olan insanları sevmiyorsan ben de onu sevmiyorum.
Tüm poh pohlara rağmen Nazım Hikmet Ran'ı sevmiyorum. Çok sağcı çıkar, reklamlardan etkilenir sever, şiirlerini okumayı marifet sayar. Ben sevmiyorum.
Ayrıca gazetecilik konusunda gel araştırma yapalım, en fazla çarpıtılmış haberi kim yapar, kim yayınlar? Söylediklerimde haklılık payı görecek miyiz?
Evet bunu yapmalı.
Bir gazeteci şunu yazmadı diye suçlanamaz. Benim ilgi alanım değil. Benim o konuda bilgim yok diyebilir. Eksik görebilirsin. (Ayrıca Melih Gökçek ve Kemal Unakıtan hakkında NASIL BU KADAR EMİN OLDUN? SANIRIM ELİNDE BELGE VAR? YOK SA NASIL BU KADAR CÜRETKAR ZAN YAPABİLİRYORSUN. VAR SA SEN NEDEN YAYINLAMIYORSUN.)
Ama bir konuda yazıp da o yazdıkları yalan, ifitara çıkıyorsa; o söyledikleri inan söylemediklerinden kat ve kat daha büyük ayıptır.
Yazan: mustafa fatih yüce Tarih: June 6, 2008 10:34 AM
Mustafa Fatih Bey,
Mesele, kimi sevip kimi sevmedigimiz meselesi degil. Ben sizin adi hakarete (1) basvurmaniz uzerine soyledim soylediklerimi, benimle ayni dusunmediginiz icin degil. Elbette herkesi sevmek zorunda degiliz, ama bir insana karsi adi hakarete basvurmak ya acz ile aciklanabilir, ya cok buyuk bir kin ile, ya da beyin yikanmisligiyla.
Ben dusuncelerimi aktarirken Aziz Nesin'e ya da Zubuk'e basvurmadim, onlari kaynak gostermedim; siz kendiniz attiniz onlari ortaya, simdi de iftira araci olarak kullandigimi one suruyorsunuz. Benim dusuncelerimi kendi kendinize tanimlayip kendi kendinize dovecekseniz ben aradan cekileyim, siz eglenin.
Beyin yikama konusunda da soz konusu olan bir gorus ayriligi degil. Ben kendi yasadiklarima dayanarak konusuyorum. Eger siz de, "ben cocuk yasta devletin okulunda okurken 'laikci' abiler gelip bana hergun muslumanlarin esrarkes, turbanlilarin zinaci oldugunu anlattilar, tek tek kisiler hakkinda yalan oldugunu sonradan gordugum seyler soylediler, oruc tutanlari disladilar, ve siki siki bunlari aileme anlatmamami tembihlediler" diyebiliyorsaniz bir karsiliklilik sozkonusu olabilir. Ha laikler, ulusalcilar beyin yikamiyorlar mi; elbette yikiyorlar, ama baska sekillerde yapiyorlar bunu, bu kadar sistemli, bilincli, gayriahlaki bir sekilde degil.
Ben ulusalcilardan vs. her zaman kendimi ayirdim, onlarin beyninin yikanmisligina da isaret ettim, resmi beyin yikama modullerine de hep karsi ciktim. Bunu yapmayan, bahsini ettigim son derece gayriahlaki beyin yikama gelenegini, cocuklarin siyasi suistimalini savunan, "basarili" olarak goren sizlersiniz. Kusura bakmayin ama, iki milyon dolari bastirip, siskin egosu biraz daha sissin diye, bir kult liderinin adina kursu actirmayi basari olarak gormuyorum.
"Bir gazeteci şunu yazmadı diye suçlanamaz" ya da "NASIL BU KADAR EMİN OLDUN?" tavirlari ise kendinizin bile inanmadiginiz bir puskurtme cabasi bence (inaniyorsaniz sizin adiniza uzgunum). Belki mahkemede falan ise yarar boyle seyler, ama su ortamlarda biraz daha acik yureklilikle tartismayi tercih ederim. Bahsi gecenlerden ilkinin marifetlerini kendi tecrubemden biliyorum; digerinin de yaptiklarinin "yasal" olup olmamasi ahlaki olmadigi gercegini degistirmiyor. Bir gazeteci icin ise susmak ve goz yummak da yalan haber yapmak kadar gayriahlaki, haber degerinde olan haberi yapmamak da yalan. Ve bu ulkede sistemli bir sekilde kendinden olani koruyan, ona herseyi hak goren tek bir gazetecilik anlayisi var. Siz bunu "ilgi meselesi" diye minimize etmeye calisirken, sizin de asil derdinizin kendinizden gordugunuzu temize cikartmak oldugunu ortaya koyuyorsunuz. Uzgunum ama, fanatizm ile ahlak bir arada olamaz.
(1) Adi hakaretten kastim, bir anlami, gerekcesi olmayan kotu soz. Kotu gorunen ama gerekcesi olan, bir tezi destekleyen sozden ayirdetmek icin boyle kullandim (mesela yalanci, zalim vs.).
Yazan: Balbazar Tarih: June 8, 2008 4:48 PM
Balbazar Bey,
Gelin dürüst konuşalım.
Siyasette veya birliktelik gerektiren konularda BAZEN SESSİZ KALMAK HER İNSANIN MECBURİYETİDİR.
Sessiz kalmak derken, şunu kastetmiyorum: hiç mesele etmemek, hiç gündeme getirmemek.(Bu değil)
Fakat şunu kastediyorum: Gündeme """kendi içinde""" getirmek, kendi içinde meseleyi halletmek. Ayyuka çıkarmadan eleştirmek. Eleştireceksiniz fakat o yanlışın O BİRLİKTELİK İÇERİSİNDEKİ TÜM KİŞİLERE MAL EDİLMEMESİ İÇİN ayyuka çıkarmadan eleştirecek ve düzeltmeye çalışacaksınız. (Böyle iftira, çarpıtma ve yalanın normal görüldüğü en azından susmak ile aynı kefeye konulabildiği bir ortamda buna mecbursunuz)
BUNU BEN DAHİL HER İNSAN YAPAR. YAPMIŞTIR. YAPMIŞSINIZDIR. YAPMAZSANIZ, çok daha değerli hedefleri ALAKSI OLMAYAN ÇAMURLAR YÜZÜNDEN, bir kişinin suçunun BİNLERE MAL edilmesi yüzünden kaybedersiniz ve bunu O BİR KİŞİYE DEĞİL, BİN KİŞİYE ÖDETİRSİNİZ.
AYRICA
AYRICA
İFTİRA VE YALAN İLE susmak(yukarıda tarifini yaptığım şekilde) ARASINDA KAT VE KAT FARK GÖRÜYORUM.
İftira ve yalan kat ve kat daha iğrenç.
Gelin burada oyun oynamayı bırakalım, sanırım kendimi açıkça ifade ettim. Sizden de bekliyorum.
Benim fikrim bu yönde.
Fakat yine delilleri karartmak vs gibi hareketler mübah görülemez. Bu da yanlış anlaşılmasın.
Yazan: mustafa fatih yüce Tarih: June 8, 2008 11:49 PM
Mustafa Fatih Bey,
Tesekkur ederim, ahlakin cemaatcilestirilmesi, kendinden olana goz yummanin normalize edilmesi konusundaki iddialarimi hem onaylamis, hem delillendirmis, hem nasil mesru kilinmaya calisildigini ortaya koymussunuz. Fazla soze gerek birakmamissiniz.
Yazan: Balbazar Tarih: June 15, 2008 11:26 AM
Yazımı dikkatli okuyun Balbazar Bey. Benim bahsettiğim farklı birşey.
"Fakat yine delilleri karartmak vs gibi hareketler mübah görülemez. Bu da yanlış anlaşılmasın."(ben) diyorum, hukuka yansımış olaylar için veya hukuki olarak suç teşkil eden olaylar için bunu kastetmiyorum.
Ayrıca göz yumma değil, kendi içinde halletme, çirkef basının, çarpıtmayı seven gayri ahlaki genelde sol tandanslı basının eline çarpıtacak konu vermemek, çamur at izi kalsıncılardan namert çamurlar yememek için bunu söylüyorum.
Biraz dikkatli okuyun.
Yani gaye yandaşını kurtarmak, aklamak, hukukun elinden kurtulmasını, cezasını çekmesini engellemek değil; suçu olamayan birisinin çamur ve iftiraya maruz kalmasını ve onun varsa hatasının mensup olduğu partiye, cemaate, vakıfa, derneğe, aileye kesilmemesidir.
Dikkatli okuyun yazdıklarımı.
Basit çalımlarla uğraşıyorsunuz.
Yazan: mustafa fatih yüce Tarih: June 16, 2008 1:09 PM