« İslam Dünyası Niçin Geri? (I) | Ana Sayfa | ‘Politik Çözüm’ün Parametreleri »
March 5, 2008
İslam Dünyası Niçin Geri? (II)
[6 Mart 2008 tarihli Star gazetesinde yayınlandı]
Dokuzuncu yüzyılda İspanya’da yaşayan Paul Alvarus adlı Hıristiyan düşünür, dindaşları arasında hızla yayılan “İslam hayranlığı”ndan yakınarak şöyle yazıyordu:
“Hıristiyan gençler, Arap şiir ve yazılarını hatmeder oldu. Arap ilahiyatçı ve filozoflarını, onları çürütmek için değil, Arapça’yı daha zarif konuşmak için okuyorlar. Latince’yi, Kutsal Kitabı, İnciller’i unuttular!” (People of the Book, Zachary Karabell, s. 67)
Bu sözler, dikkat ederseniz, günümüz Müslüman toplumlarındaki “Batı hayranlığı”nı eleştiren aydınların serzenişlerine çok benzer. Bu ise bir tesadüf değildir. Çünkü bugün “Batı” neyse, bundan bin yıl önce “Doğu” oydu. Özellikle İslam dünyası, yeryüzünün en “ileri” coğrafyasıydı. İspanya’daki Müslüman Endülüs devletini gezen Kuzey Avrupalı bir rahibe, karşılaştığı estetik, temizlik ve ihtişama hayran olmuş ve Kordoba kenti için “dünyanın mücehveri” demişti.
Bu görkemin altında “Ortaçağ İslam medeniyeti” yatıyordu. İslam’ın getirdiği küresel vizyonla “kabile”den sıyrılıp “imparatorluk” kuran Araplar, Yunan, Bizans, Yahudi ve Pers medeniyetlerinin mirasını da değerlendirerek, bilim, felsefe, tıp, sanat, mimari gibi farklı alanlarda büyük atılımlar kaydetmişti. Amerikalı Musevi tarihçi Martin Kramer'in ifadesiyle "eğer 1000'li yıllarda Nobel ödülleri dağıtılıyor olsaydı, neredeyse tümünü Müslümanlar alırdı."
Bütün bunları hatırlamak gerek, çünkü İslam dünyasının günümüzdeki sorunlu haline bakarak, “sorun, İslamiyet’in ta kendisidir; bu din gelişmeye engeldir” diyenler var. Eğer bu yargı doğru olsaydı, Müslümanlar Ortaçağ’daki parlak medeniyeti yaratamazdı.
Gerçekte sorunun özü, “modernite”nin Batı dünyasında doğup gelişmesi, İslam dünyasının ise bu süreçte çok geri kalmasıdır. Bu geride kalmanın sebebi olarak laikçiler “fazla dindarlaşmayı”, bazı muhafazakarlar ise “dinden uzaklaşmayı” gösterirler. Oysa sebepler coğrafi, ekonomik, siyasi ve kültüreldir. Sabri Ülgener veya Erol Güngör gibi merhum aydınlarımız bunu zamanında ustaca açıklamışlardı.
Ama madem çoğumuz Arapça’ya hayran olan dokuzuncu yüzyıl Hıristiyanlarının tam aksine “Frenkçe”ye kulak kabartmış durumdayız, o zaman o taraftan bir referans vereyim. Milliyet yazarı Sayın Yaman Törüner, İslam hakkındaki Batı literatürüne bakarken, gitmiş, olabilecek en taraflı ve marjinal isim olan Robert Spencer’ı bulmuş. Ben, çok daha objektif ve sözü dinlenir bir entelektüel olan Graham Fuller’ın Foreign Policy dergisinin Şubat 2008 sayısında yayınlanan “A World Without Islam” (İslamsız Bir Dünya) başlıklı uzun makalesini önereyim. “Bugünlerde ‘İslam olmasa dünya ne güzel olurdu’ diye düşünenler var” diye söze giren Fuller, bu “analiz”in ne kadar yüzeysel ve yanlış olduğunu detaylıca gösteriyor. Ortadoğu’nun bugünkü sorunlarının, Batı sömürgeciliği de dahil olmak üzere, bir dizi tarihsel süreçten kaynaklandığını anlatan Fuller’e göre, “eğer Ortadoğu Müslüman değil de Hıristiyan ağırlıklı olsaydı, bugün yaşadığı sorunların hepsini yine yaşıyor olacaktı”.
Gelin, Fuller’ın yaklaşımıyla biraz da kendimize bakalım. Bu ülkedeki kimi “laikçiler”, en az yüzyıldır, “İslam yüzünden geri kaldığımızı” söyler veya ima eder. Bunu söylerken, “dinciler”in bağnaz, hoşgörüsüz, şekilci ve yeniliklere kapalı olduğunu da vurgularlar. Ama bu saydıkları olumsuz vasıflara kendilerinin de fazlasıyla sahip olduğu, son yıllarda ayan-beyan ortaya çıkmış durumda. Demek ki, bağnazlık, hoşgörüsüzlük, şekilcilik ve yeniliklere kapalılık, dinin bir ürünü değil; dindara da seküler olana da bulaşabilen, kendi başına ayakta duran sorunlar.
Yazan: Mustafa Akyol Tarih: March 5, 2008 11:08 AM



Ufuk acici, objektif tahlil icin zihninize saglik Mustafa Bey. Bir tarafta "geri kalmisligin" medeniyette geri kalmislik olmadigini en fazla moderniteyi yaklamayamama durumu oldugunu not eden Fuller, Esposito, gibi pek cok Batili aydin, filozof obur yanda kendisine ait degerleri kotulemek icin Bati'daki Islam dusmanlarini sahit gosteren yerli oryantalist. Ibretlik bir mukayese. Robert Spencer'in neyin mamulu oldugunu anlamak, hatta onun tavrindan bir rasyonel bulmak daha kolay. Ama insanligin Yaman Torunerleri icin hicbir makul, erdemli aciklama bulamiyorum. Yaman Torunerleri Ozdemir Inceleri okuyarak bilgilwnen zihinler buraya gelip "Bati'daki Islamofobe'larin sehadetine bas vururlar, bakin bilmem nerde de Musluman kadina ne yapmislar diyerek. Tarifte zorlaniyorum bu mamulleri. Diliyorum bu tur yazilar herkesi temel kavramlari, on kabuller tekrar sorgulamaya tesvik eder.
Bizim ogrencilik yillarimizda "dur bakalim, niyeBati'nin ustunlugunu otomatik veri olrak alalim" diyenler mutlaka hac-hoca olur idi. Necip Fazil, Cemil Meric gibi dusunurler dahi marjinal idiler.
Bu gun Mustafa Akyol gibi Bati gormus, modern, acik fikirli, sevimli genc aydinlar sayesinde artik diskur olumlu yonde hizli bir degisim icersinde. Icine hapsedildigimiz Bati-Islam paradigmasinin kendisi sorgulaniyor artik. Guzel seyler bunlar.
Yazan: Bekir L. Yildirim Tarih: March 5, 2008 1:22 PM
insanlığın cehalet husumeti altında iken ortaç Hiristiyanların el,yüz ve ayaklarının çok günah olduğu bir dönemde,bilimin bilginin b sinin bile bilinmediği bir dönemde ,kız çocuklarının diri diri toprağa gömülmenin bir diğer adıda 'DAYIYA GİDELİM' olduğu bir dönemde gelen Din-i Muhmmedin ne kadar çok şeyi değiştirdiğini anlamak için kör olmak lazım.Gözünü yuman kendine gece yapar. hakikatı göremez...
Yazan: adem Tarih: March 5, 2008 3:18 PM
İslam dünyasının çöküşüyle ilgili en güzel yorumları Mehmet Akif'in şiirlerinde görüyorum..
o günki manzarayı öyle güzel anlatıyor ki sorun nerden çıkıyor kavrayabiliyorsunuz..
.....
Dilenci mevki'i milletlerin içinde yerin
Ne zevki var,bana anlat bu ömr-i derbederin?
Şimale doğru gidersin:soğuk bir istikbal
Cenuba niyyet edersin açık bir istiskaal!
'Aman Grey!Bize senden olur olursa meded..
Kuzum Puankare!Bittik..İnayet et,kerem et!...(Puankare,o dönemin Fransız başbakanı)
Dedikçe sen,dediler karşından:'İnayet ola!'
Dilencilikle siyaset döner mi ,hey budala?
Siyasetin kanı:Servet,hayatı:Satvettir,...
Zebun-küş Avrupa bir hak tanır ki:Kuvvettir,....
Donanma,ordu yürürken muzafferen ileri,
Üzengi öpmeye hasretti Garbın elçileri!
O ihtişamı niçin elinden bıraktın da,
Bugün yatıp duruyorsun ayaklar altında?
'Kadermiş!'Öyle mi?Haşa bu söz değil doğru:
Belanı istedin,Allah da verdi..Doğrusu bu.
Taleb nasılsa,tabi,netice öyle çıkar,
Meşiyyetin sana zulmetmek ihtimali mi var?.....(meşiyyet,irade)
Çalış dedikçe Şeriat,çalışmadın durdun,
Onun hesabına birçok hurafe uydurdun!
Sonunda bir de 'tevekkül' sokuşturup araya
Zavallı dini çevirdin onunla maskaraya!..
sevgiler..
Yazan: deniz Tarih: March 5, 2008 6:50 PM
"Oysa sebepler coğrafi, ekonomik, siyasi ve kültüreldir."cümlesindeki COĞRAFİ kelimesine yüklenen anlamı bilmek isterdim. Yani coğrafi olarak elverişsiz bir toprakta mı yaşamak yoksa coğrafi olarak zengin yeraltı kaynaklarının olduğu topraklarda mı yaşamak yoksa coğrafi olarak dinî kabullerin kutsal kabul ettiği topraklarda mı yaşamak...
Hepsi mi, hangisi? Bu tespitin cümle arası referanslarını merak ediyorum.Aynı coğrafyada makalede de beyan edildiği gibi bir dönemi zengin, bilimsel gelişme yönünden en önde ve en çok örnek alınan topraklarda yaşamak olarak görürken bu yüzyılda aynı coğrafyada değişen nedir? Topografik yapı mı?!
Yazan: Anonymous Tarih: March 5, 2008 7:50 PM
Anonymous
Netten Jareo Diamond'ın Tüfek,Mikrop ve Çelik adlı kitabını bul oku.(okuyupta soruyorsan bu soruyu ard niyet evereste misafir demektir) daha sonra sebepleri tartışalım.Kitapta senin için bile gerektiğinden fazla açıklama var.
Not: Topografik yapı bir şekilde (depremler vs) değişir ama elitisyen jakoben kafalar öyle görülüyor ki değişmez..
Yazan: Anti-jakoben Tarih: March 6, 2008 3:39 PM
Anonymous’tan Sayın Anti-Jakoben’e
Komik, hakikaten çok komik, güldüm affedin beni. Bu dünyada jakoben olarak tasnif edileceğim fikri asla aklıma gelmezdi de. Jareo Diamond'ın Tüfek,Mikrop ve Çelik adlı kitabını okumadım, şu anda okuyacağımı da zannetmiyorum çünkü masamın üzerinde okumam için bekleyen on küsur kitap var ve ilgi alanıma dahiller, söylediğiniz kitabın benim için malumatfuruşluktan başka bir işe yarayacağını düşünmüyorum. Sebep? Sebep şu ki yazımı bir kez daha okuyunuz ve oradaki istifhama ve tarize dikkat ediniz. Bir zahmet siz de netten bu kelimelerin anlamına bakınız. Ne de olsa ben önerdiğiniz kitabı okumasam da onunla ilgili yazılmış makaleyi baştan sona okudum. Parça hiçbir zaman bütünü yansıtmaz ama sanırım Diamond neden bir toplumun gelişmediğini öngörürken “belirli bir yüzyıla kadar en gelişmiş toplum iken aynı toplum nasıl diğer toplumlardan geri kalıyor?”sorusunu atlıyor. Biz ancak İslam dünyasının en başından beri hiçbir gelişme göstermediğini kastettiğimizde Diamond’un açıklamalarının doğruluğunu kabul edebiliriz. Böyle bir şey de olmadığına göre.
18.yy.a kadar ilerlemesini sürdüren bir İslam dünyası, aynı yüzyılda Aydınlanma Çağı’nın yaşandığı ve henüz sanayileşmesine bile yeni yeni başlayan ve 19.yy.a bunun sayesinde damgasını vuran ve hala aynı saltanatı sürdüren Batı toplumlarının gerisine nasıl düşmüştür? Coğrafi nedenlerden mi? Lütfen bana hangi coğrafi nedenden dolayı 18.yy.dan sonra geriye düştüğümüzü anlatın. Son bir şey daha Sayın Anti-jakoben, okuduğum makalede (ULAŞ BAŞAR GEZGİN yazmış-antiantiparantez lütfen makalenin yazarının isminden yola çıkarak yeni bir 'hah bu da şucu' öngörüsünde bulunmayınız, ola ki tutsa bile belki makaleyi okuyan için geçerli olmayan bir iddia olabilir-)çok güzel bir sorgulama vardı: “Diamond, “Yunanistan neden gelişmedi, İslam İmparatorluğu neden gelişmedi” gibi sorulara da yanıt vermiyor. Ayrıca, Avrupa içi farklılıkları da açıklamıyor. Örneğin, İspanya ve Portekiz nasıl geriledi? Ya da yerinde saydı? Bu soruları yanıtlamasa da, bu soruları yanıtlayabilmek için önemli bir ilke öne sürüyor: Anna Karenina İlkesi. Diamond, bu ilkeyi şöyle açıklıyor: Evcilleştirilebilen hayvanların hepsi birbirine benzer; her evcilleştirilemeyen hayvanın evcilleştirilememe nedeni farklıdır...Görüldüğü gibi, Diamond’ın Anna Karenina İlkesi, yaşamın her alanına uygulanabilecek bir ilke. En çok da, toplumsal yansıbilim alanındaki yüklemleme biçemlerine (attributive style) uygulanabileceği kanısındayız. Kalkın(ama)ma da bir başarısızlık olduğuna ve ilkeye göre, insan zihninin, başarısızlıkları tek bir nedene bağlama yönünde bilişsel bir yanlılığı olduğuna göre, kalkın(ama)ma sorununa bakışlarda genel eğilimin, bir tektaşkınlığı (monomania) olması beklenmelidir ve gerçekten de böyledir: Kimi, tüfeğe; kimi, çeliğe; kimi, ırka; kimi, dine (bkz. Weber’in Protestan Ahlakı açıklaması) bağlamaktadır. Başarılı kalkınma örneklerine bakıldığında ise, kalkınamayanlarda ne yoksa, o göze çarpar ve bu göze çarpanlar, çoğuldur. Kısacası, Anna Karenina İlkesi, başarısızlık açıklamaları ile başarı açıklamaları arasında, neden sayısı açısından bir bakışımsızlık (asimetri) olduğunu öne sürmektedir.”
Yani başarısızlık tek bir nedenin değil, Akyol’un makalesindeki gibi birden fazla unsurun birleşmesinin sonucu. Bu da önerdiğiniz Diamond yasasına aykırı, ama hala anlamış değilim, bu sebepler arasında coğrafi nedenlerin işi ne?!
Sonuç: Her soru, her vakit cevap almak amacıyla sorulmaz.
Ve bazen senin için BİLE gereğinden fazla bilgiyle dolu bir kitabın okunması, bu bile’ye rağmen neden önerilir cevabı düşünülse de bulunamaz . Bu “bile” bana çok ağır geldi de…
elitisyen jakoben kafa olmakla itham edilen ama elitisyen jakoben kafa “olmayan ben”den selamlar.
Yazan: suzannur Tarih: March 6, 2008 9:42 PM
Güzel bir yazı. Mustafa Bey, sizi tekrar tebrik ederim.
Dün akşam (6 Mart 2008) Habertürk kanalında yayınlanan Rus Senfoni Orkestrası konserinden önce sanatçılardan bir ile yapılan bir röportaj dikkatimi çekti. Habertürk kanalında, "entellektüel seviyesi yüksek" programlar yapan bu gazeteci/muhabir bayan, (ismini bilmiyorum) sanatçıyla yaptığı ayaküstü sohbette (canlı yayında) sanatçıyı ve Rus toplumunu, kültürünü öve öve bitiremiyordu. Öyle bir hayranlık duymuş ki, şu soruyu soruyordu sonunda: "Zaten her Rus'un evinde mutlaka bir piyano vardır, değilmi? Rusya'da kültür seviyesi okadar yüksektir ki.." (tam ifadeleri hatırlamıyorum, bu anlamı veren ifadelerdi). Sanatçının yüzünde şaşkınlık ifadesi beliriyor, "Only pianists" diyor:) (Yanlızca piyanistlerin evinde).
Sonrasında konseri izledim. Ama yalnızca Mozart'ın 7. senfonisini çok sevdiğim için, ve güzel çaldıkları için. Başındaki sohbetten dolayı midemde bir bulantıyla beraber...
Yazan: csdr Tarih: March 7, 2008 9:11 AM
CSDR'in naklettigi anekdot bir yerli oryanltalist halet-i ruhiyeyi karakterize etmesi bakimindan manidar.
Oryantalist'in aksine yeri oryantalistin iki tane "otekisi" vardir. Asagi oteki ve ustun oteki. Ustun oteki Batilidir. Asagi oteki Islami olan, az gelismis olan ve Batili'nin diger "asagi otekileri".
Yerli oryantalist, her ne kadar ic tuketim icin kendisini Batili olarak yutturmaya calissa da Batili ile karsilastiginda eli ayagina dolasir, hayranlik, mahcubiyet, asagilik duygusu icerisinde. "Biz de sizin gibiyiz, olmaya calisiyoruz" lisan ve lisan-i hali ile onu etkilemeye calsarak boylesi zavalli durumlara duser.
Benim aklima da yillarca once Washington'u ziyaret eden bir TUSIAD Heyeti geldi, Tuncay Ozilhan baskanliginda.
O zaman "basortusu" gene gundemin sicak maddesi idi. Washinton Post'un bu heyet ile yaptigi mulakatin konu basligini iyi hatirliyorum:
"Sometimes it is more important what is on your head than what is in it" (Bazen basinizin ustundeki icindekinden daha onemlidir).
Yazan: Emekliligi yaklasan yorumcu Tarih: March 7, 2008 10:14 AM
Herkese tekrardan merhaba
Yaman Toruner in yazisini okudugumda sasirmistim.Cunku konuyu o kadar carpici secmisti ki hizli okumak zorundaydim vaktim yoktu ve heyecanlanmistim.Sonuc da kafasi calisan yani akilli birisi bunlari yazmisti ve benim icin onemliydi.Ertesi gunu tekrar arsivden yeni yaziyla beraber okuyunca aslinda tamamen negatif olan gozlemim biraz degisti.Cunku yazar tamamen aktarma yaparak istihbarat (karsi tarafdan) veriyordu.Kendisini cok sevmesem de,tefeci sistemin yetistirdigi bir tecrube kalesidir,Sayin Toruner(Sayin diyenlere suc isnadi yapiliyor,bu kisi gecmis merkez bankasi baskani )
Sayin Akyol un Islamin neden geriye kaldigi sorusuna ben asagidaki sorularla katilmak istiyorum:
1.Muhammed (a.s.) in teblig ettigi ve 10 yilda binleri saflarina kattigi islam ile bugun ki islam arasinda benzerlikler varmidir?
2.Olulerle bu kadar cok icice yasayan bir din Islam olabilir mi?
3.Muminlerin kardesligi fikrinden cemaatlerin kardesligine gecmis bir medeniyet daha cok islama mi yoksa siyonizme mi benziyor?
4.Beni okuyu,akilla hareket eti binlerce kez tekrar eden bir onder kitabi okumayan bir toplumun o kitabin tefsiri ble sayilmayacak bir serinin tercume edilmesinin ozunu bozacagini tartismasi sizce Musa a.s. in kavminin buzagisina benzemiyor mu?
....
Herkese saygilarimla
Yazan: Salih N. Tarih: March 7, 2008 10:59 AM
Ancak buyuk resimcinin konu basligi ile alakalandirabilcegi turden bir tazi buldum. bu "laiklik 101' (bir turlu 102'ye gecemedik) paylasmasam gonlum rahat etmezdi. buyurun:
Taha Akyol
Objektif
t.akyol@milliyet.com.tr
Militan laiklik
SAYIN Sabih Kanadoğlu, laiklik anlayışını “mücadeleci” olarak niteler. Vural Savaş’ın “militan laiklik” kavramlarından daha özenli bir ‘kelime’ seçimidir bu. Kanadoğlu, Yargıtay Başsavcısı iken de ‘mücadeleci laiklik’ anlayışıyla, mesela türbanlıların parti kurucusu olamayacağını iddia etti! Demek ki, bazı haklara sahip olmak için “vatandaş” olmak yetmiyor! Üniversitede bilim öğrenmek için de sınav kazanmak yetmiyor!
Arkadaşımız Abbas Güçlü’nün Genç Bakış programında türbanın kadını ikinci sınıf yaptığını söyleyen Kanadoğlu’na öğrenciler itiraz ediyor:
- Siz de okutmayarak onları üçüncü sınıf yapın! Bırakın okusunlar, birinci sınıf olsunlar!
Sayın Kanadoğlu, örtünen kızların örtünmeyen kızlara “Ben daha dindarım, sen değilsin” mesajını vererek ayrımcılık yaptığını iddia ediyor; hiçbir bilimsel araştırmaya dayanmadan. Ve “Bunları içinize sindiriyorsanız diyeceğim yok” diyor.
Kanadoğlu, hukuken, laiklik anlayışına uygun bulmadığı yurttaşlara bazı hak mahrumiyetleri uygulanabileceğini savunuyor! İyi de hangi laiklik? Liberal mi, militan ya da çatışmacı laiklik mi?
Fransız tecrübesi
Burada “çatışmacı laiklik” terimi, merhum Prof. Bülent Tanör’ün bizdeki resmi laikliği tanımlamak için kullandığı bir terimdir; “militan, mücadeleci” terimleriyle aynı.
Fransız laikliğinin de geçmişinde var bu... Belkıs Kılıçkaya’nın “Laikliğin Kalesi Fransa’da Laiklik” başlıklı mükemmel yazı dizisini okudunuz mu? (Sabah, 2-6 Mart 2008)
‘Laiklik kürsüsü’ Başkanı sosyolog Prof. Jean Bauberot, Fransız Devrimi sırasındaki militan laikliği “laikçilik” olarak niteliyor:
“Laikçilik bireyleri dinden kurtarmaya çalışan militan bir tutumdur...”
Bauberot, Türkiye’dekinin de “laikçilik” olduğunu anlatıyor; üniversitedeki türban yasağını yadırgıyor.
Fransa militan laiklikle militan Katoliklik arasındaki kavgayı nasıl aşmış?
“Zaferi kazananların eski düşmana özgürlüğünü vermeleriyle...”
Yani laikçiliğin demokratik laikliğe dönüşerek Katoliklerin özgürlüğünü tanımasıyla...
Sevgili Belkıs’a bu çalışmasını genişletip kitap yapmasını öneriyorum; Fransız tecrübesinden öğreneceğimiz çok şey var çünkü.
Laik devlet
Bizde Türkiye’de resmi bir çevre “laikçilik” aşamasından demokratik ya da liberal bir laikliğe geçemedi.
Bu laikçi ideolojinin tipik örneği Anayasa Mahkememizin 89/12 sayılı kararıdır: Mahkemeye göre laikliğin “hukuki ve klasik tanımı”, din ve devlet işlerinin ayrılmasıdır. Evet, doğrudur. Anayasamızın 24. maddesindeki tanımda böyledir.
Fakat mahkeme bunu yeterli bulmuyor! “Laiklik din-devlet işleri ayrılığı biçiminde daraltılamaz” diyor; “dinsel duygular sahibinin vicdanında” kalmalı, “dinin, bireyin manevi yaşamını aşarak toplumsal yaşamı etkileyen” bir faktör haline gelmesi önlenmeli diyor. Bu mantıkla da Türkiye’de Batı’daki türden (özgürlükçü) bir laikliğin benimsenemeyeceğini söylüyor!
Bu laikçi anlayışla; Fransa’nın çoktan aştığı kavgaları 21. yüzyılda biz yaşıyoruz!
Daha vahimi, “laikçi” ideolojinin hiçbir sosyolojik araştırmaya dayanmaması, “hurafeler”e inandıklarından korkulan kızlara modern bilimleri öğrenmeyi yasaklamasıdır!
Akılcılık mı bu?!
Mutlaka laikçilik itikadını laikleştirmek, yani siyasi bir itikat olmaktan kurtarıp özgürlük konusu olarak ‘anlamak’ gerekiyor.
Yazan: Don't shoot the Messenger Tarih: March 7, 2008 11:16 AM
"Demek ki, bağnazlık, hoşgörüsüzlük, şekilcilik ve yeniliklere kapalılık, dinin bir ürünü değil; dindara da seküler olana da bulaşabilen, kendi başına ayakta duran sorunlar."
Bu yazının can alıcı noktası budur
Yazan: Kubilay Ant Tarih: March 7, 2008 11:23 AM
Anonymous yada Suzan
Jakoben olmak öyle hissetmemekle açıklanamaz.Tepeden inmeci bir şekilde, kendi dünya algısının yegane algıyı temsil ettiğini ima etmede kendini belli eder.Daha ileri seviyesi toplum mühedisliğidir.Ülkemizdeki ittihat ve terakki jakobenizmin oldukça ilerlemiş bir halidir. İlber hocanın M.Bardakçının programında dediği gibi bizimkilerin yanında jakobenler maydanoz bile olamaz.Toplum mühendisliği yapmayı, toplum adına düşünmeyi, onlara istediği şekli vermeyi seven(elitisyen)leri sevmemek gibi bir huyum vardır.Sizin söyleminizdede algı bakımından bu havayı sezdim.Yanıldıysam kusura bakmayın..Tarihsel gelişim süreçlerini irdelemek için bugün yazılı belge,kültürlerin ortaya koyduğu yapıtları incelemek yetmiyor.Birçok konu arasında bağlam kurmak gerek.(Moleküler biyoloji bile işin içine paleoantropoloji ile girmiş durumda) Coğrafi olarak algılayamamanızın sebebi sizi ilgilendirir.Ben nasıl bir bağlam kuruyorum onu açıklayayım;
Diamond elbette kitabında daha önce üzerinden çok geçilmiş Batı avrupa merkezli tarih algısının kendini aklaması olan sosyolojik incelemelerden birini yapmamış. Daha çok maddi manevi kapital birikimin bu kıtaya hangi insanlar tarafından sağlandığını ortaya koymuş.Bugün Avrupa dediğimiz coğrafyanın aslında jeopolitik konumunu kullanarak nasıl cağdaş ? dünyanın merkezi olduğunu açıklamakta.Batı merkezli tarih algılayışında İslama biçilen rolde Endelüsten öte bir rol değildir.Oryantalistlerin Bologno üniversitesinin açılışına kadar ki devirde judeo-islam uygarlığı olarak içselleştirmeye çalıştığı bunu yaparken yinede Kastilya moronluğundan kurtulamadığı bir rol biçmedir.Avrupa kültürü Bir judeo kültürünü paganlaştırıp kendi içinde anti-oryantal bir diye bir söylem oluştururken de İslamın katkısını bu söyleme indirgemeyi çok iyi becermişlerdir. Avrupa budur ,kendi üretmez kolonilerden alır,ona biçim verir sonrada kendininmiş gibi satar.Asyanın zorlu coğrafyası ve ikliminden kaçanların sığınabileceği en büyük alanda Avrupadadır.Düzlüğü yeterince fazla (balkanlar dışında) ırmağı bol,iklimi ılıman sayılabilecek bir coğrafya.Bir yarım ada olmasıda Coğrafi keşiflerin önünü açmıştır.Keşfedilecek yerler Batıdadır. (Buna onları Osmanlı ve diğergüçlü doğu imparatorluklarıda zorunlu bıraktı diyebiliriz) 1492 çok önemli bir tarih.Avrupada maddi kapitalin (maneviyi Endelüs ve haçlı barbarlığı kendince gerçekleştirmiştir.Buna artık maddi katalizör lazımdır.) birikiminin önlenemez yükselişi başlamıştır. Tüm kıtaların zenginliği Avrupaya akmıştır.İslam dünyası ise elindeki ticari yolları kaybetmiştir.Güçlenen Avrupalılar artık mahallece toplanıp hayasız seferler yapmaktansa, bireysel takılmaya,imparatorculuk oynamaya başlamışlardır. Silahı olmayan Amerika yerlilerinin onbinlercesini kesip, kesemediklerini çiçek hastalığı taşıyan battaniyeleri hediye edip soykırıma tabi tutmuşlar, tutmadıklarını vaftiz etmişlerdir. Buna ilk başlayanların coğrafi avantajlarını kullanan İspanyollar (sonra o kapitalin altında kastilya moronluğunca ezildiler) ve İngilizler olmasıda şaşırtıcı değildir.Oysa Akdeniz kapalı bir sistem haline dönüşmüş bir kısır döngü kendiliğinden peydahlanmıştır.Haçlı seferlerinden sonra dahada içe çekilen islam toplumları , müctehid yetiştirmekten daha çok mücahid yetiştirince; sonuç din adına kendini yetkili gören zümrelerin kuvvetlenmesi olmuştur.Toplumsal dinamikleri en çok etkileyen ekonomik ve askeri yıkımlardır.Her ikisi birbiri ardı sıra İslam coğrafyasını vurmuştur. Benim tarih yorumuma göre tüm bunlara sebep Coğrafyanın etkileridir.Tarih jeo-politik dinamikleri, iktisad ile kendine göre şekillendirmiş ve hakimiyetin merkez değiştirmesine sebep olmuştur . Bu döngü insanlık tarihinde aşağı yukarı her 500 yılda bir yaşanmaktadır, yaşanacaktır. İslam'a inananların kabahati sanırım kabileden medeniyete sıçramayı sağlayan dinlerinin köklerini unutarak , kendi ezoterik eski dünya anlayışlarını dine yamamalarıdır.İnsan doğası zaten kendinden olanı sevmeye meyillidir.Maalesef kabile giderek daha ağır basmıştır.İslam dünyası sahip olduğu yek vücudu kaybetmiştir.Bunu güçlendiren yukarıdaki sebeplerinde bu kısır döngü için en uygun ortamı hazırlamış gibi görünmektedir.Elbette bunlar tarihsel süreçin çok basitleştirilmiş ve ana kısımlarıdır. Büyük resmi temsil etmeye yetmez.Fakat tarihin neden-sonuç ilişkisinde Akyol'un saydığı sebepler coğrafi, ekonomik, siyasi ve kültürel toplamda medeniyeti şekillendirir.Birbirlerinden ayrılamazlar.Holistik bir bakışla bakabilirseniz zaten hiç bir şeyin birbirinden bağımsız bir şekilde tarih seyrinde ilerlemediğini görürüsünüz.
Diamond'un kitabıda bir bilimadamına yakışan objektiflikle tarihi sorgulayarak bunların sosyo-ekonomik olarak insanları coğrafyayı nasıl değiştirdiğini irdelemek.Kitabından çok sevdiğim bir yerinden alıntı koyarak sözlerimi bitireyim.Mutlaka alınmasını tavsiye edeceğim bu kitabın 7. sayfasında 2. itirazda şöyle diyor;
Avrupa merkezli bir tarih yaklaşımını kendiliğinden benimsemiş, Batı Avrupa'yı yüceltmiş olmuyor muyuz, çağdaş dünyada Batı Avrupa'nın ve Avrupahlaşmış Amerika'nın üstünlüğünü kabul etme saplantısına takılıp kalmış olmuyor muyuz? Bu üstünlük yalnızca son birkaç yüzyılın geçici bir olgusu değil mi, günümüzde Japonya'nın, Güneydoğu Asya'nın üstünlüğüyle zaten geride kalmak üzere değil mi? Aslında bu kitap çoğunlukla Avrupalılar dışında kalan halkları konu edinecek. Avrupalılar ile Avrupalı olmayanlar arasındaki karşılıklı ilişkiler üzerinde durmaktan çok Avrupalı olmayan farklı halklar arasındaki karşılıklı ilişkileri inceleyeceğiz -özellikle Afrika'da Sahranın güneyindeki, Güneydoğu Asya'daki, Endonezya'daki, Yeni Gine'deki halkları ve bu bölgelerin yerli halkları arasındaki ilişkileri. Batı Avrupa kökenli halkları yüceltmek şöyle dursun '' onların kültürlerinin temel öğelerinin çoğunun başka yerlerde yaşayan insanlar tarafından geliştirilmiş'' , daha sonra Batı Avrupa'ya taşınmış şeyler olduğunu göreceğiz.
Aleykumselam...
Yazan: Anti-Jakoben Tarih: March 7, 2008 6:46 PM
Islam Dunyasi Nicin Geri ?
Bu soruya en guzel cevabi Danistay'i bir basin toplantisi ile hizaya sokan Diyanet isleri Baskani Ali Bardakoglu'nun verdigini dusunuyorum.
AIHM ve Danistay'in laik bagnazligini acikca ortaya cikaran bir yaklasim oldu, kendisini tebrik ederim.
Turkiyenin onunu acan ve (sozumona) bati medeniyetlerini fersah fersah geride birakarak cennetin en guzel parsellerini bizlere bahsedecek bir uygulama olan mecbur din dersi'nin onunu kesmeye kalkmak AIHM ve Danistay'in ne kadar hosgorusuz ve bagnaz oldugunu acikca ortaya cikarmistir.
Ali bey'e tesekkur ve tebriklerimle..
Bir Okur
Yazan: Bir Okur Tarih: March 7, 2008 10:02 PM
Dini, sanki bir "vektör" imiş gibi görmek çok yanıltıcı. Hele hele herkes o vektörü oraya buraya yönlendirmeye çalışınca işin içinden büsbütün çıkılmaz oluyor. Neredeyse eşit derece mantıklı görünen tamamen zıt şeyleri söyleyen sonuçlar çıkabiliyor böyle bir algı ile. Dinin kendisi bir vektör değildir, bir "UZAM" dır. Sorunlu olan kısmı, sunduğu zihinsel araçların,biçimlerin herşeyde kullanılabilen "esnek", sürtünme katsayısı düşük şeyler olması.
Günümüzde din ve gerilik arasında elbette inkar edilemez bir ilişki vardır, sadece islam ile değil, ve tek sebeb islam da değil,..islam, diğer dinler gibi sadece "container" görevi görüyor.
Bu arada eski solcular gibi "jakoben" deyip duran , yeniden keşfeden arkadaşlara; "Bonapartist" sanki biraz daha uygun düşüyor, ve ayrıca kulağa daha da polimli geliyor ;)
Yazan: fuatogl Tarih: March 8, 2008 12:47 AM
Sn Bir okur,
"Bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olma, "cehaletin cureti", "O kadar az biliyorum ki ama o kadar eminim ki" kilselerinin hepsini kullanigim icin direkt mevzuya gireyim.
Tavsiyem once Diyanet nedir, Danistay nedir , gorev tanimlari nelerdir, AIHM nedir, konu ile ilgili hangi kararlar vermistir gibi zahmetli islere birazcik zaman ayirip ondan sonra "cennetin parselleri" Avrupayi fersah fersah geride birakma bilmem ne - eminim kendi zihninin orijinal urunleri olan- bilgelik ile bizleri aydinlat. yoksda adami kic ustu oturturlar.
Olayi ben de tum detaylari le incelemedim fakat bildiklerim buradaki durum icin fazla dahi.
Konu:
Bir Alevi ogrenci velisi, bazi Alevi derneklerinin destegi ile cocugun okulundaki din ve ahlak dersi mufredatinin onun dini tercihini yansitmadigini ve bu sekli ile din inanis serbestisi hakkinin cignendigi bazinda bir sikayet yapiyor.
Danistay da ayni konuda AIHM'nin verdigi bir karara da atifta bulunarak mevcut mufredatin icerik olarak bu "din serbestisi' prensibini ihlal ettigini soyluyor.
Yalniz dava 2002 veya 2003'te acilmis bir dava. Yani sikayet konusu o zamanin mufredatina ait. Oysa 2005 yilinda mufredat degisti ve danistayin verdig karari "moot" (bos) statusune dusuren bir durum var ortada. Danistay hakli olsa dahi verdigi karar bu gunku durum icin degil o gunku mufredat icin. Bilmiyorum kalelerinizden olan Danistay bu kadar derin arastirma yapti mi yoksa senin gibi "islam kotu - laikcilik iyi" felsefesi ile mi iktifa etti.
Gelelim Diyanet Isleri Baskanligina.
Diyanet isleri baskanligi adi ustunde cunhuriyet'in kurulusunda beri var olan (hatta daha oncesinden) bir anayasal devlet kurumu.
Dunyada ve Turkiye'de mahkemeler ozel bilgi, ihtisas gerektiren her konuda karar verirken "bilirkisi" veya ULema'dan rapor ister, mahkemede goruslerine bas vururlar. Hukuk boyle isler butun medeni dunyada. AIHM bunu defalarca yapmistir gecmiste. Konu tip olunca doktorlar verir raporu , ifadeyi, patent konuasnda Patent Dairesi, insaat konusunda mimarlar, muhendisler, Yahudilik konudunda hahamlar ve Islam konasunda Islam ulemasi. Anasildi mi? Diyanet Isleri Baskani Ali Bardakoglyu da diyor ki, Danistay (veya AIHM) bir dini konudaki muhtevanin Aleviligi disarda birakip birakmadigi bir itikadi otekine tercih edip etmedigi vb konularda KENDISINI ULEMA YERINE KOYUP HUKUM VEREMEZ diyor. Bu konuda devletin resmi "bilirkisis Diyanettir" diyor. Diyanet degil de Fetullah Hocafendi, Karadavi veya yeni muctehitler Ilhan Hocagendi ile Deniz Hacafendi yi mi tercih ederdiniz ""bilirkisi" olarak?
Diger konulrri erbabina sordugu gibi dini konulari da onun erbabina sormak objektif yargi konusunda evrensel hukuk nosyonunun temellerini olurturan bir prensiptir. Baykal , CHP'nin demagoglarinin yaptigi gibi "aaa, ulema dedi, bize sorsunlar dedi bak SERIATCILYA... bulnetinecat.." diyerek gunu kurtaramiyorsun benim deli evladim; kac kere soyleyecegim sana?
Hele bu kadari hazmet bi, slogan bilgeliginden sonraki ders icin muferdati basit tutuyorum senin icin.
Bu sitede oldug gibi benim blogda da b "ULEMAYA SORMA" mevzuu daha genis islendi ama dedimya fazla zorlamayalim kapasiteyi.
"Mecburi din ve ahlak bilgisi dersi" Anayasa maddesidir. Anayasa maddesi ancak Meclis tarafndan kaldirilir. Danista degil. Nitekim Danistay da bir "IDARI MAHKEME" oldugu hasabi ile ancak "BU ICERIK" kelimesini sikistirarak gorev tanimini asma ISLEVINI KAMUFLE EDEbILMISTIR. yANI BIZ aNAYASA hUKUMU'NE BIRSEY DEMIYORUZ AMA "ICERIK PROBLEMLI" OLDUGU ICIN "IDARI KONUDUR" DEMEYE GETIRIYO AYM'nin 367'DE YAPTIGINA BENZER BIR LAIKCi CAMBAZLIK ILE.
"Din ve AHLAK Biklgisi DERSINI" MECBURI KILAN Cenneti praselleyenler de degil, ENTEL LIBOSLAR DA AB'CILER DE DEGIL. siZIN LAIKCI "CUMHURIYETCILER"IN TA KENDILERI. sON OLARAK NETEKIM pASA 1982 aMAYASASINA KOYDURDU MADDEYI. O Anayasa'yi degistirmek istweyenleri 1960'taki gibi ipe gidecegi fetvasini verdi Deniz Hocafendi.
DIYANETI DE SIZIN LAIKCI "SAHIPLER" iSLAM'I KONTROL ALTINDA TUTMAK "millet" denen suruyu kurda kaptirmamak icin kurdurdu. Diyanetin kapatilip, hepkesin dinlerini sitedigi gibi ogrendigi, ogrettigi, yasadigi GEreck laiklgin tesis edilmesini en cok isteyen dindarlarin ta kendileri.
Yaa sayin "bir okur". Hayatta mevkiler edinme, koseyi donmek icin simdiye kadar gayet basari ile uygulanmis yontemler, gercek fikir piyasasinda bes para etmiyor. slogan bilgeliginden fayda gelse id Bekir Coskun ustadiniz bugun icinde bulundugu hazin durumda olmaz idi. Bak Baykal bile ogrendi mevzuyu. artik "demokrasi, "kuvvetler ayrimi" gibi kirli kelimeler lisanina girmeye basladi.
Bu YUZ BILMEM KACINCI DERSTEN DE BISEY NLAMADI ISEN. s KADARINI AKLINDA TUT:
Laikcilik, slogan bilgeligi, fasizan casgdaslik: Out
Ozgurlukculuk, mesruiyet,laiklik: In.
Bunlari Hurriyet yazmaz. Kiyagimi unutma. Okey mi?
Yazan: Deveye hendek atlatici Tarih: March 8, 2008 3:04 PM
Sevgili Bir Okur,
İstihzanızı aldık, kabul ettik.
Şunu belirtmek gerek ki DİB Başkanının söylemi tüm müslümanlara şamil değildir. Ayrıca zaten Akyol gibi düşünen aydın müslümanların "özeleştiri yapılmalı" dediği hususlarda yeşeren diyalektik süreç zaten geleneksel İslam ile yeni bir okuma önerisi getiren müslümanlar arasında ortaya çıkmakta. DİB Başkanının çok önemli noktalarda ayrılmakla birlikte geleneksel İslam kanadında olduğu da bir gerçek.
Bir müslüman olarak zorunlu din dersi konusunda bir de ben düşüncelerimi söyleyelim bakalım, nasıl karşılanacak.
Bugün siteme eklediğim yazımdan;
- Okullarda çocuklara, ebeveynlerinin inanmadığı bir dinin ya da benimsemediği bir mezhebin zorla eğitiminin verilmesi hak ve özgürlükler bakımından kabul edilemez bir durum.
- Laik bir devlette zaten 'devlet okulu'nda din dersi olmaz. Ancak dinler tarihi, dinler kültürü gibi bilgiler veren seçmeli bir ders olur.
- Fakat biz -öyle iddia etmemize rağmen- laik bir devlet olmadığımız için Diyanet gibi bir kuruma Sünni ekol ağırlıklı zorunlu din dersi gibi bir uygulamaya sahibiz.
- Aslında bu meselenin çözümü çok basit; bu çözüm de, devletin din eğitimi sevdasından vazgeçmesi ve bu konuda özel eğitim verecek yapılanmalara izin vermesidir. Bu olursa Aleviler de Sünniler de çocuklarına dinini, mezhebini dilediği gibi verdirebilir. (özel kurslar, dernekler, sivil toplum kuruluşları, özel okullar vs.)
- Fakat devlet bir takım korkuları sebebiyle bunu izin vermiyor. Tevhid-i tedrisat bunun için var. O halde ne yapmalı?
- Buna kısa vadede en pragmatik çözüm din dersinin seçmeli yapılması ve bu yapıldıktan sonra da Sünni ekol ağırlıktaki müfredata dokunulmamasıdır. Hatta bu ağırlık dinin pratiği bağlamında daha da arttırılmalıdır; namaz kılınmasının, abdest alınmasının öğretilmesi, İslam ile alakalı kültürel faaliyetler düzenlenmesi gibi. Çünkü ülkenin çok büyük kısmı Sünii ve Sünni ebeveylerin istemeleri durumunda çocuklarına din eğitimi aldırabilecekleri başka bir yol yok.
- Bu durumda da ortaya bir sorun çıkıyor. Gayri müslimlere zaten zorunlu değil ama seçmeli olduğunda Aleviler'in de deşifre olması ve bunun sakıncalarına ilişkin haklı endişeler var. Bu endişelere yönelik nasıl bir önlem alınabilir tartışmak gerek. (Ayrıca Aleviler'in çocuklarına din eğitimini nerede verecekleri de belirsiz, bu hiç konuşulmuyor. Sanırım dernekleri (cemevleri) yeterli geliyor ya da seküler bir yaşam biçimini seçenler bu eğitime gerek görmüyor. Aksi yönde "biz dinimizi/mezhebimizi nerede öğreneceğiz?" şeklinde bir talep duymadım ben hiç.)
- Bu deşifre endişesinden mülhem okullardan din dersinin tümüyle kaldırılmasını savunanlar da var. Ama bu söylem sahiplerinin ders kalktığında insanların çocuklarına dinlerini nerede öğreteceğine ilişkin bir seçenek sunmadıklarını, dolayısı ile iyi niyetli olmadıklarını söyleyebiliriz.
- Bir de hükümetin savunması var. Hükümet Danıştay'ın 8. dairesinin yeni kitabı incelemeden eski kitaba göre karar verdiğini ama yeni kitabın değiştiğini, bu kitapta İslam dininin mezhepler üstü ortak yönleriyle anlatıldığını ve mezheplerle ilgili de bilgiler verildiğini, dolayısı ile zorunluluğunun devam etmesini savunuyor.
- Kitabı incelemeden birşey söylemek zor olsa da, ne kadar mezhepler üstü anlatılırsa anlatılsın bu konuda itirazların olacağı, bir konsensusun sağlanamayacağı da aşikar. Bu yüzden hükümetin savunması yetersiz.
-"Tevhidi tedrisat var, din ogrenmenin başka da yolu yok" diye bir baskasının çocuğuna inanmadığı dinin/mezhebin zorla öğretilmesinin hakkaniyetsiz bir durum olduğunda tartışılacak hiçbir şey olmadığına göre yapılması gereken şu: Din dersi ilk aşamada seçmeli olmalı. Seçmeli yapıldıktan sonra belirgin bir biçimde Sünni ekolün öğretilmesinde hiçbir mahzur yok.
- Yukarıdaki kısa vade çözümü hem aslî olarak sorunlu hem de yapısı itibarı ile laiklik ilkesiyle çelişkili. Bu zamana kadar uygulamanın devam etmiş olması bu çelişkiyi gidermez. Gidermediği gibi ülkedeki yapının komikliğini de açığa çıkartması açısından oldukça manidar.
- Bu yüzden uzun vadede laik devletin bir gereği olarak Diyanet İşleri Başkanlığı gibi bir kurumun, devlet okulunda din dersi gibi uygulamaların kaldırılarak din eğitim ve öğretimin serbestçe yapılabileceği özel kurum/okul/dernek vs yapılanmalara izin verilmeli. Devlet din işlerinden elini tamamen çekmeli. (Bkz, DİB ve imamlar ile ilgili yazım) Devlet okullarında ise ancak dinler tarihi ve dinler kültürü gibi bilgiler veren seçmeli bir ders okutulabilir. Ancak Türkiye şartlarında kısa vadede bunu savunmak pek gerçekci bir yaklaşım değil.
- Bununla beraber daha önce gündeme gelen ve 'Alevi Açılımı' konusunda da görüşmelere devam edilmeli, Aleviler sürece dahi edilerek mağduriyetleri bir şekilde giderilmelidir.
Yazan: Suat Tarih: March 8, 2008 4:23 PM
Hay Allah! Derin dusunceli dostlarin yorum yazmaya zaman ayirdiklarini bilseydim hic dokunmazdim "bir okura".
Cogunlukla ayni sweyleri oylemisiz. Altina parmagimi basarim tabii ki.
hal boyl olunca benim yorumum hukumsuz olmus ve bir yorum hakki daha dogmus oluyor, sayin AYM yargiclari! O hakki kullaniyorum:
Korunan kazanimlar.
Asagidaki ornek akekdotsal delildir. Yani istatistiksel onem arz etmez. Ama yanina bir de rektorleri, banka bosatlticilarini, her turlu organize islerle vatana hizmet edwen ceteleri, vergi kacirma rekortmeni cagdas artizleri, Ecevit Yilmaz hukumetleri doneminde 200 milyar dolari goturenleri koyarsaniz istatistiksel veri haline donusur manzara. ve bana asagidaki hipotezim icin yeterli malzem olur. Bir ABD senatoru demis ki “bir milyar orda bir milyar burda , bakiyorsun gercek paradan konusmaya basliyoruz”.
Konuyu dagitmadan iddiam sudur: Ben hirsiz, yolsuz, haksizlikla mevki statu, rant kazabnmaktan imtina eden LAIKCI GORMEDIM, DUYMADIM.
Ne kadar azili “kazanim koruyucu” ise a kadar kazanimcidir. Bu konuda en kahraman neferlerin sicillerine bakiniz, Cem Uzan’dan Yuzunci Yil, 19 Mayis, Mugla Univ. rektorlerne kadar.
Neyese bunlarin hepsi bir polisiye vakiaya girizgah:
Haber butun gazetelerde, saGCI SOLCDU ORTACI:
bUYRUN:
Edirne Belediye Başkanı'na rüşvetten ikinci gözaltı
Edirne'nin CHP'li Belediye Başkanı Hamdi Sedefçi, ihaleye fesat karıştırmak, organize suç örgütü kurmak ve rüşvet »»
Yazan: Kucuk islerle ugrasan adam Tarih: March 8, 2008 8:02 PM
Sayin Anti-Jakoben, yazilarinizi ilgiyle okudum, referans aldiginiz kitabi da bulup okumak istiyorum ama bu tahlilde eksik oldugunu dusundugum bazi seyleri de ilave etmek istiyorum.
Evet, Bati sadece Islam dunyasina degil, diger pek cok topluma da boyun egdirdi. Bu surec icinde diger toplumlara karsi isledigi suclari da biliyor elbette, bizzat kendi iclerinden niceleri boyle itiraflarda bulunuyor. Ancak, butun seruveni bu calip-cirpma ile aciklamak da adil degil.
Ben, meselenin "bilgi" boyutuna deginmek istiyorum. Insanligin tarihi serencaminda siyasi ustunlugun elden ele gectigini soyluyoruz ya; buna paralel olarak bilgi ustunlugu, yani bilgiye sahip olma ve bilgi uretme ustunlugu de el degistiriyor. Islam dunyasi altin caglarinda bilginin sahibiydi. Bugun Bati`nin tum dunyada soz sahibi olmasini bilginin de sahibi olmasina bagliyorum. Motivasyonu, yontemleri, ahlaki boyutu cok cok tartisilir ama siyasi guc olarak ortaya cikmis bir yapidan bahsediyorsak, bunun temelinde cok buyuk bir bilgi uretimi var. Sembolik bir ornek olarak, Londra`da British Museum`u gezdigim zaman mesela, adeta dumura ugramistim! Emperyalist, zalim... ne derseniz deyin ama adamlardaki ufuk inanilmaz. Dunyanin her yerinden, istisnasiz heryerinden birseyler vardi. Sarsildim, bilincaltimda adeta sloganlasmis capulcu, ahlaksiz bati imajini tekrar tekrar dusunmeye basladim. Burada cok buyuk bir emek var!
Bugun batinin bilim, teknoloji anlaminda hayatimiza cok korkunc boyutta katkisi var. Bu gercegi inkar edemeyiz, gormezden gelemeyiz. Bilgi ithal ettigimiz surece de bu eli opmeye mecbur kaliriz.
Ozelde bizim klise ilerici-gerici tartismalarinda sorunumuz da nefsimize agir gelen bu basit gercegi gormeden birtakim sekilciliklerden oteye gidemeyisimizdir, diye dusunuyorum. Adamlarin islerinde kendilerini nasil adadiklarini gormeden, kimimiz yasam tarzlarina ozenir, kimimiz de hatali yanlarini vurgulayarak kendi ezilmis, itibar kaybina ugramis egosunu tatmin etmeye calisir. Cunku bir amaca odaklanmak, bir ideale inanmak, hayatini feda edercesine calismak, oturdugu yerden elestirmeye alismis guruhlarin harci degil.
Oyleyse Islam dunyasi oncelikle bu yitigini bulmak icin caba gostermeli. Cocuklarimizi, genclerimizi kendi kendini tuketen ofke, nefret, kaybetmislik, dislanmislik, ezilmislik duygulari yerine; azim, sebat, caliskanlik, uretkenlik asilamaliyiz. Bilgiyi hafife almak, kaniksamak degil, deger vermeyi, bilene saygi gostermeyi ogretmeliyiz. Cunku insan icin ancak calismasinin karsiligi vardir, baskasi degil...
Saygilar...
Yazan: Elif Tarih: March 9, 2008 1:36 AM
"Sizin söyleminizdede algı bakımından bu havayı sezdim."
Sezişiniz empresyonist bakış açısının yansımasıysa algılarınızın bu yönde olması elbette affedilebilir. Bu arada Bonapartist olarak jakoben kavramını değiştime gereksinimi duyarak aynı çemberde dönen arkadaşa iletmek lazım ki tanımlaması öyle tatlıydı ki tadından yenmiyor.
Sorun, İslam dünyasının neden geri kaldığı üzerine bir sorgulamayı içerdiği için sorun'un hangi temeller üzerinden sorulduğu ve sunulduğu çok önemlidir. Sorgulama aynı coğrafyada gelişmişliğin (yaklaşık)18.yy.a kadar devam ettiği ve sonradansa bu gelişmenin bir durgunluk dönemine girmesi üzerinedir. İslam ülkelerindeki iç savaşlar/siyasi çekişmeler beğenmesek de Batı toplumlarındaki gibi demokratik bir düzlemde gerçekleşmedikçe,-bu arada Batı'daki toplumların demokrasisinin mükemmel olduğunu iddia etmiyorum/hangi Batı kavramınını da sorgulamak gerekir çünkü- aynı soruyu sormaya uzun yıllar devam edeceğiz demektir. Aynı savı Türkiye için uygularsak, Suat Bey'in dediği gibi, din dersini kaldırırken, Amerika'da olduğu gibi, her bireyin istediği kurumdan dinî eğitimini alabileceği bir yapıya izin verilmezse 1900'lerde başlayan pozitivist edimin devamından başka bir uygulamayla karşılaşmayacağız demektir. Diyelim ki din dersi kaldırıldı ve isteyen istediği yerde dinî eğitimini alma özgürlüğüne kavuştu, soruyu yeniden sorma zamanı geldiğinde bu sefer hangi cevabı vereceğiz... Yeni bir ülkeiçi siyasi sorunu mu? Çeşitliliği her daim asıl sorunmuş ve farklı olan her vakit bu ülkenin düşmanıymış gibi algılama sorunumuzu ne vakit düzelteceğiz? Bu, dinî savunanlar kadar onu reddedenler için de sorulmuş bir soru... İyi de İslâm ülkelerinin tek gelişememe nedeni bu mu, değil elbette. Yaşam standartlarının yüksek olduğu bir ülkenin/yapının daha çok hegamonik ve darvinist(sosyal darvinizm)olduğu global bir yapının içinde sanırım asıl sorun, geri kalmaktan çok nasıl bir ileri toplum kurmak istediğimiz ve bunu hangi yollarla yapacağımız sorusunun cevabını verebilmekte ve bu cevabın ütopik ideal kavramlardan çok, uygulanabilir pratik yöntemlerle cevaplanabilmesi.
Bence Sayın Akyol bu konuyla ilgili de bir makale yazmalı. O zaman ileri kavramından kimlerin ne anladığı, ona hangi yollarla ulaşmak istediği, dine bakış açısı, dinin ilerlemede hangi rol üstlendiği fikrine yönelik pozitif ya da negatif argüman geliştirdiği ve gerçekten ilerlemek isteyip istemediğimiz ortaya çıkar.
Yazan: suzannur Tarih: March 9, 2008 3:18 AM
Coğrafi mevzuuna takıldım ama Sayın Anti-Jakoben'e birkaç soru daha sormamda bir sakınca yoktur umarım.
Avrupa coğrafi açıdan bu kadar mükemmeldi de neden Haçlı seferlerini düzenledi, fakirlik ve sefaletten olmasın? Yine bu kadar mükemmel bir coğrafyada yaşayan Batı neden koloni zihniyetini icat etmek zorunda kaldı? Amerika'yı keşif hangi zorunluluğun ürünüydü? Afrika'yı sömürü hangi nedenlerin sonucuydu?
Batı, Batı, Batı...
Batı'nın batısı, Doğu'nun doğusu neresidir?
Yazan: suzannur Tarih: March 9, 2008 3:35 AM
Bazi mudavimler icin tekrar olacak, ama bu ileri geri tartismasindaki dusuncelerimin bir kismi soyle.
(Not: Maddeler halinde olmasi onem sirasi veya ortusmeme gostergesi olmaktan cok zihnisel organizasyon aracidir bir nebze)
1. Bati'nin ileri bizim geri oldugumuz axiom degildir. Dikkatle, cercevesi, on kabulleri, baz aldigi degerler sistemi cizilerek yapilabilcek bir argumandir.
2. Bunu duygusalliktan, tepkisellikten arindirilims objektif analize tabi tutan yorumcular belirli kareleri mercek altina almislar, donum noktasi koymuslar tetikleyen surecleri degerlendirmisler. Bunlar mutlaka ufuk acici,. biligilendirici, fakat her bir aciklama sonunda gene "ama neden" sorusu sormak mumkun.
Ornegin "bilgiyi kontrol etmeye basladilar" ama neden? Peki bilginin kontrolu niye onlara gecti diye sorar birileri. Bu bana Anthony Hopkins diye bir gavurdan duydugum "basarinin sirri yuzde 90 attitude (zihniyet), yuzde 10 aptitide (kaabiliyet)" sozunu hatirlatti. Bilgi tuketicisini ureticisi yapan bir zihniyet degismi olmali. O zaman da soru "bu degisimi ne tetikledi" dir.
3. Asagidaki konu ile ilgili buradaki bir tartismadan kaynaklanan “http://bekirlyildirim.wordpress.com/2007/01/04/%e2%80%9cislam-savaslari%e2%80%9d-mi-dediniz/ yazimdan bir alinti:
“(…)“vahiyden bağımsız akil” okulunun savunucusu, reformcu Prof.Surus dahi “Ben İslam dünyasının bulunduğu durumu gerilik, hatta geri
kalmışlık olarak tavsif etmiyorum mahrumiyet, hüsran (deprivation, frustration)
kelimeleri daha uygun olur” demiş idi mealen. Ve bu günkü durumu “onlar reform yaptı biz yapmadık” gibi sığ mantıklı nedensellik yargisi yerine “onlar şanslı idi biz şanssız idik” gibi kanımca çok daha bilgece bir açıklama getirdi. (bu “bilgece” tavsifi bunun müsebbibi olarak gösterilen faktörlerin hiçbirinin baslı basına sebep olacağını reddetmedeki derin muhakeme içindir- Her bir nedensellik açıklaması “peki o neden oldu” sorusunu doğurur”.
4. İslam dünyasının “geri kalmışlığı” (materyal
ölçütler ile) hiç de biricik değildir.
Filistin, Irak veya Lübnan’daki Hıristiyan topluluklar, Afrika’daki, Amerikalardaki (ABd , Kanada disinda) Hıristiyan ülkelerin durumu fazla farklı değildir Müslümanlardan.
5. Bilimde bir faktörün sonucu nasıl etkilediğini araştırmak için diğer faktörler sabit tutulur sadece o faktör değişken olur. Eğer “islami toplumlar neden geri kaldı” ya da “Islami toplumların geri kalmasdinda inanışın rolü” gibi tek bir parametreyi değerlendirmek istiyorsanız öncelikle bu toplumların kendi kaderlerini belirleyebileceği bir dünya düzeni sağlamalısınız. O zamana kadar “İslam’dan oluyor reform yapmadık, Islami folklorleştiremdik de ondan” turu söylemler sübjektif bos laflarıdır.
6. İslam veya genelde Doğu medeniyetlerinde materyal hırsları frenleyen inanışlar hakimdir. Doğu felsefeleri dünyevi zevkleri, hümanizmi yüceltilmesine genellikle cevaz vermezler. Kimse bana aksi örnek vermesin bugünün Cin, Japonya, Kore’sinden. “there is enough for our need but not for our greed” (ihtiyacımıza yetecek kadar var ama tamahımıza değil) (M. Gandhi) felsefesi Asya’da dun hakim idi, bugün dahi ölmemiştir henüz, ama ABD’de “greed is good” (tamah iyidir)(İven Boesky) MBA programlarında gizli sloganıdır. Bu tabiatı ile bizim onlar ile ayni kulvarda yarışmadığımız, ayni mutluluk, hayatin manası tanımlarını yapamayacağımız ve ayni gayeler ile motive edilmeyeceğimiz sonucunu doğurur. yarista geri kalmadik. Ayni yarista, ayni kurallarla yarismadik.
7. Nifak çok ciddi bir problemdir ve kökeninde nefis ve beslediği kişisel ihtiraslar yatar. Bu da İslam’a özgü bir durum değildir fakat İslam topraklarında yaygın olarak kullanıldığı ve düşmanın en çok bunu somurduğu de acı bir gerçektir. Bu gün Irak’taki “mezhep savası” denilen olayın da Kurt-Arap savaşlarının kökeninde kişisel hırslar ve bunların Batılılarca sömürülmesi yatar. Sadece Orta-Doğu’nun yakın tarihi muhteris kabile reisleri ve onları kullanan Lawrence’larla doludur. Saddam’in kısa biyografisi tavsiye olunur.
8. Oryantalizm, sömürgecilik ve günümüzdeki Neo-Judeo-Haçlı akınlarını dışarıda bırakan bir analiz “su mektepler olmasa idi maarifi çok iyi idare ederdim” diyen Maarif vekili Hasan Ali Yücel yaklaşımıdır.
Bunlardan bahsetmeden “her sey ic hastaliktir tezi “ , Lubnan da katlianm olurken “sanki Yahudi oldurmese idi olmeyeceklermi idi? Yahudileri suclamayin, adamlar kitap okuyor, caliskan. Taktir edin Yahudiyi” diyen ici hastaliklilarin “biz adam olmayiz abi” bilgeligini lutfen objektivite, staretejik dusunce sviyesin yukseltmeyiniz. Obejektivite duygusalligin her turlusunu disarda birakir, ezilmislik gururu, ezilmislik teslimiyeti, “kazanan tarafa iltica” fark etmez. fark etmez.
9. Tarih kitabi kapanmadı. Hemen kendimizi mağlup ilan edip “niye kaybettik” sorusunu sormak için zaman biraz erken. Bizim “geri kalmışlığımız” birkaç yüz senelik bir vakıa. İnsanlık tarihinde bir an kadar kısa. Roma’da “ileri gitmiş” idi. Bir Müslüman “ileri gitme” yi Bush veya Judeo-Haclılar gibi tanımlayamaz. Hulagu da kazanmış idi Bush gibi. Gecen bir Zaman gazetesi makalesinde İbrahim Kalın, söyle bir tarihi anekdotu naklediyor: Kissinger zamanın Cin liderine Fransız ihtilali hakkında ne düşündüğünü soruyor. Cinli “henüz karar vermek için erken” diyor. Durun hele, tarihin sonu gelmedi. İlla kendi hayatınızda zaferi göreceğinize kim söz verdi ki? Türk toplulukları da İslam toplulukları da diğerleri de küllerinden yükselmediler mi tarihte defalarca? Bugün bana kimse Müslümanların dış müdahaleler olmadan kendi haline bırakıldığı, kültürlerine yönetimlerini kendilerini şekillendirdiği bir tek ülke gösterebilir mi?
Yazan: Bekir L. Yildirim Tarih: March 9, 2008 12:48 PM
"İslam Dünyası niçin geri?" sorusu çok sık sorulan bir soru. Bir zaman Hadi Uluengin aynı konuda bir dizi yazı yayınlamıştı, ben de bunun üzerine birşeyler yazmıştım, halen güncelliğini koruyor:
Hiç şüphesiz Uluengin’in haklı olduğu hususlar var. Ama H.Uluengin’in düştüğü en önemli hata bazı müslümanların düştüğünü iddia ettiği hatanın tam aksi kutbu.
Nasıl ki bazı müslümanlar İslam dünyasının başına gelen herşeyi komplo teorisi ile açıklıyorlarsa, H.Uluengin’de herşeyi tamamen izole edilmiş bir mantıkla açıklamaya çalışıyor ve meseleyi tutup “rasyonel düşünce eksikliğine” getiriyor.
Mesela Uluengin şunu hiç sormuyor: Eğer bu zengin ve “kolay ulaşılabilir” petrol yatakları Ortadoğu'da/İslam coğrafyasında değil de başka bir coğrafyada olsaydı orasının durumu ne olurdu?
O korkunç Moğol istilası hangi rasyonel düşünce eksikliği ile açıklanacak? Ya dünya ticaret yollarının değişmesi? Haçlı seferleri?
Batılıların 19 yy. sonuna gelindiğinde ayak basıp kaynaklarını bir şekilde sömürmediği tek yer kalmıştı: Osmanlı Coğrafyası. Diğer kıt’aların tamamını daha önce sömürgeleştirdiler ve bir müddet sonra gerek sömürge valiliklerine gerekse çeşitli kukla yönetimlere devrettiler. İktisadî hayatlarını da kendilerine bağladılar. Çünkü bu sömürmekten daha ucuz ve kârlıydı.
Anadolu hariç Osmanlı coğrafyası -ki genel olarak çoğu İslam ülkesi de buna giriyordu- en geç sömürgeleştirilen coğrafyadır ve diğer sömürgelerin zaman içinde bağımsızlıklarını kazanmasına ve silkelenmelerine karşılık İslam coğrafyasında (Ortadoğuda) çekilen sancılar da bu gecikmenin -yani Osmanlı’nın geç dağılmasının- eseridir. Aradan çok uzun zaman da geçmemiştir. Milletler tarihince 100 yılın pek bir önemi yoktur.
Bunun bir nedeni de diğer coğrafyaların Batı kültürü karşısında herhangi bir direnç gösterememesidir.
Hem bu direnç hem de İslam coğrafyasının zengin ve iştah açıcı kaynakları bir araya geldiğinde günümüzdeki manzara kaçınılmaz bir hal almıştır.
Bu meselenin bir yönü. Bir diğer yönü ise ahlâk kısmı var.
Ben hem Batı medeniyetinin kökenlerini ve bu medeniyetin insanlığa bedelini bilip/söyleyip hem de “hadi, batılılaşalım, "aynen" onlar gibi olalım” diyenleri vicdansızlıkla suçluyorum. (Burada, Batılılaşma ile Batıcılığı ve tüm felsefesini koşulsuz kabul etmeyi kastediyorum. İnsanî değerler ve çözümler elbette her kültürün yararlanacağı ortak kazanımlardır)
Ve burada onlarla bizim aramızdaki fark ortaya çıkıyor. Bu fark, insanî fark, “İnsan” olmanın farkı.. Biz böyle bir gelişme, zenginleşme istemiyoruz. Eğer onlar gibi olmak için onların geçmişte ve bugün yaptıklarını yapmak gerekiyorsa biz “kalsın, almayalım” diyoruz. Çünkü biz “insan”ız ve “insani değerlere”e inanıyoruz.
İslam geçmişte muhteşem bir medeniyet kurdu. Ve bu medeniyet bilimde, felsefede sanatta, toplumsal yaşantıda, hoşgörüde, ahlakta, adalette göz kamaştırıcı değerler üretti. Kimse -bazı yeminli düşmanları hariç- İslam medeniyetini barbarlıkla, soykırımla, katliamla, sömürgeyle, hırsızla suçlayamadı; ne geçmişte ne günümüzde. Elbette müslümanlar arasından da katliam yapanlar, zalimler çıktı ama bunlar genel İslam medeniyeti içinde hep azınlıkta kaldılar. Farklı din ve kültürlere hoşgörülü davranmak İslam medeniyeitnin haklı iftihar vesilesidir.
Ama Batı bu yolu izlemedi. Büyük oranda İslam’dan aldığı düşünsel altyapıyı paramparça etti, tanınamaz hale getirdi. Maddi hakimiyete ulaştı; ama buna kantarın topuzunu kaçırması sayesinde ulaştı. Bu arada bazı değerler de üretti çoğunlukla sadece kendisine.. İnsanflı kalemleri hariç hep “ben ve öteki” ayrımı yaptı. Dünyayı ateşe verdi, çevreyi mahvetti. Bugün doğaya hiçbir gaz bırakılmasa bile küresel ısınma 100 yıl daha devam edecek. Bu önlem alınmadığı taktirde birçok doğal felaketin de habercisi..
Nerede sömürülmeye değer birşeyler varsa orayı sömürdü. Milyonlarca insanı soykırıma uğrattı. Bu zenginliğe ulaşmak için bir o kadarını köleleştirdi.. Hala bu kölelik, esaret ve sömürü sürüyor. Kendi arasında bile paylaşım kavgası çıkarttı; 25 yılda 60 milyon insana malolan iki savaş ve yine milyonlarca cana malolan iki kanlı ideoloji doğurdu. Bu korkunç bir bilançodur.
Bir “soğuk” alıntı yapayım. C.Meriç Batı için şöyle der: “Avrupa bir köleler medeniyetidir, Frank azad edilmiş köle demektir. Sırtından kırbaç izleri silinmiş ama yüreğinden silinmemiştir. O yüzden sert ve acımasızdır.” Bu çok doğru bir sözdür ve Batılı insanın aydınlanma sonrasında neden böyle davrandığına dair kültür kodlarını da iyi izah etmektedir.
Eğer petrol yoğunluklu olarak mevcut coğrafyada değil de başka bir bölgede olsaydı bugün dünyanın “ortadoğu”su orası olurdu. 19 yy’ın sonunda beyaz adamın ayak basmadığı yerler olarak bir batılı tarihçi -mealen- şunları söylüyordu.: “19 yy. ın sonlarında beyaz adamın ayak basmadığı yerler, zaten menfaatine bulmayarak istemediği yerler (Sibiryanın iç kısımları, afrikanın çölleri vb) ve Osmanlı topraklarıydı” Ne zaman Osmanlı’yı düşürdüler o zaman hakimiyeti tam olarak ele geçirdiler. Ki bugünkü küstahlığının ve pervasızlığının en büyük sebebi de dengesiz bir güce ulaşmasıdır.
İslam -en azından teorik olarak- Batıının bu izlediği yöntemi izleyemezdi. Biz müslümanlar dokumacılarımızın işleri bozulmasın diye, 50.000 hintli dokuma işçisinin ellerini kesemeyiz. Bizler gittiğimiz yerlerde yaşayan insanları hem öldürüp, hem de mallarına el koyarak, kalanlarını da köleleştiremeyiz. Bizler arî ırk saplantısıyla masum insanları hayvanlara bile yapamayacağımız şekilde gaz odalarına doldurup yakamayız. Bizler kimsenin malını çalamayız. Kimsenin zenginliğini türlü entriklarla sömüremeyiz. İnancımız, değerlerimiz bunlara izin vermez.. Batı bunların tamamını yaparak bugünkü seviyesine ulaştı.
Şimdi ise bazıları bu ihtişama ağızları sulanarak bakıyor.
H.Uluengin böyle yap(a)mamamızın eksikliğine mi üzülüyor? Ben Kıt’a Avrupasının geçmişinde öyle çok gurur duyulacak çok birşey göremiyorum.
Şüphesiz İslam medeniyetinde de zaman zaman barbarlıklar oldu, ama bir kıyas yapılırsa bu, Batı medeniyetinin vahşiliklerinin zekatı etmez..
Ayrıca H.Uluengin’in izahati son derece yüzeyseldir. Salt “rasyonel düşünce eksikliği” diye bir mefhum üzerine yıkılmakla açıklanabilecek birşey değil.
İslam medeniyetinin atalete uğradığı inkar edilmez bir gerçektir. Ve bu medeniyetlerin gerilemesinin doğal bir sonucu olarak bilimden sanata, edebiyattan hukuğa kadar her alana yayılmıştır. Ama bunun sebepleri birkaç noktaya indirgenebilecek şeyler değildir.
Bunları düşünürken meseleye sadece maddi hakimiyet temelli bakınılırsa çok büyük bir yanılgıya düşülür. Müslümanlar için dünya sadece Romalı aristokratların gladyatörlerle eğlendiği bir yaşam savaşı alanı değildir.
H.Uluengin’in yazılarının asıl ana fikri ise sürekli tekrarlanan bir ezber. Gazali ve meşhur Tehafüt’ü. Neymiş, Gazali felsefeyi boğmuş ve rasyonalite ölmüştür. Bu ezber o kadar kuvvetli ki heryerde bunu duyabilirsiniz.
Burada Gazali’nin günah keçisi olmasının kanımca tek sebebi yaşadığı çağdır. Dikkat edilirse Moğol istilası, dünya ticaret yollarının değişmeye başladığı tarihler, Haçlı seferleri hep aşağı yukarı geniş ama aynı zaman dilimlerini kapsar. Ve genel olarak bu zaman bir ataletin başladığı tarihtir.
Ve maalesef Gazali bunda günah keçisi olmuştur. Bu ezber özetle şudur: İ.Rüşd’ün ve önceki islam filozoflarının akılcılığı temsil ettiği, Gazali’nin ise -ki o da bir filozoftur- felsefenin “inanç bozduğu” gerekçesiyle insanlar için kötü birşey olduğunu savunduğundan dem vurularak İslam tarihindeki akılcılığı öldürdüğü ileri sürülen Gazali’ye yükleniliyor.
Hakikatte ne Gazali felsefeyi yıkmak istemiştir, ne de İ.Rüşd salt rasyonalist bir akılcıdır. Aksine Gazali ile İ.Sina / İ.Rüşd dünyevi ilimlerde tam bir ittifak içindedirler. Yani akıl ve müspet ilimler noktasında çoğunlukla aynı düşünürler. Ayrı düşündükleri konuların hemen tamamı metafizik alandaki birtakım hususlar, yani teolojik bazı konulardır.
Sanıldığı gibi Gazali ile Farabi ve İ.Sina arasındaki ihtilaf derin değildir. Başka hususlar olsa da asıl üç önemli noktada Gazali onlara karşı çıkmıştır; bunlar da alemin kıdemi, cismani haşr ve Allah’ın ilminin kapsayıcılığı konularıdır. Gazali bunların tamamında da -bence- haklıdır, ama İ.Rüşd de Gazali’nin ölümünden yıllar sonra “Tehafüt-üt Tehafüt”ü ile çok iyi bir savunma yapmıştır.
Felsefenin ateşin zekaları arasındaki bu müthiş ve son derece verimli tartışmalara akılları yetmeyenlerden bir kısmı pervasızca İ.Rüşd’e saldırıyor (Geleneksel kanat); bir kısmı da tam aksi yönden Gazali’ye. Ayrıca İ.Rüşd’ün akılcılığı bazılarının sandığı gibi materyalist bir akılcılık değildir.
İ.Rüşd’ün başyapıtlarından birisinin adı şudur: “Faslu’l-Makâl fî-mâ Beyne’l-Hikmeti ve’ş-Şeriati mine’l-İttisal” M.İslamoğlu “Bu ismi Türkçe’ye, biraz serbestçe şöyle tercüme edebiliriz” der: “Felsefe ile İslam Şeriatı Arasındaki Kopmaz İlişkiye Dair Sözün Kesilip Tartışmanın Bitirilmesi”
Böyle bir dengeyi Batı rasyonalitesinde görebilir misiniz?
Ayrıca nasıl olur da Batı düşüncesini derinden etkileyen Farabi’nin, İ.Sina’nın akılcılığı Gazali’nin iki eseriyle yıkılır gider? Ve yine nasıl olur da Gazali’nin ölümünden 15 sene sonra doğan ve Gazali’in filozoflara hitaben yazdığı “Tahafüt-ül felasife”sine “Tahafüt-üt tehafüt” ile mükemmel cevaplar veren İ.Rüşd’e rağmen akılcılık tutunamaz?
Bu mantıklı mı? (Ki bu tartışmaların aslen “akılcılık”la alakası bile yok.)
Işıltılar saçan bir medeniyet, iki filozofun tartışmasıyla seyir değştirir mi? Bunu söyleyenlerin Batıdaki aydınlanmacıların arasındaki tartışmalardan hiç mi haberleri yok? Bu tür fikrî tartışmalar atalet getireceğine daha verimlilik sağlar, ortaya değişik özgün fikirler çıkar. Bu herzaman böyle olmuştur.
Uluengin’in birkaç yazıya sığdırdığı ama özde gelip “Gazali şöyle şöyle yaptı” demekten öte gidemeyen değerlendirmeleri, beylik yargılardır, dahası kolaycılıktır.
Peki olan nedir? İslam dünyasındaki bu ataletin sebebi nedir?
Aslında Erol Güngör gibi düşünürler bir ataletten ziyade Kıt’a avrupasındaki -dünya tarihinde şimdiye kadar görülmemiş hıza ulaşan- değişime ayak uyduramamaktan bahsederler. Bu değişim gerçekten korkunç bir hızda olmuştur ve bugün adeta tüm insanlığı, hem toplumsal ahlâk, hem çevre, hem de -doğal olarak- insanlığın biyolojik geleceği bakımından çok ciddi boyutlarda tehdit etmektedir. Ve bu hızlı değişim artarak da devam etmekte.
Bu değişime diğer hiçbir kültür ayak uyduramamış ve silinip gitmiştir. Bu değişimin temeli şüphesiz akılcılıktır ve maalesef bu akılcılık düşünsel bazda manevî temelden tamamen yoksundur. Ve bugün Batı medeniyetinin izlediği seyri ve geldiği noktayı çok sert bir biçimde eleştiren Batılı düşünürlerin bile tamamı bu maneviyattan yoksun akılcılığın korkunç tahribatına vurgu yapmaktadırlar.
Özetle Batı, kantarın topuzunu fena halde kaçırmıştır.
İslam’ın önemli bir özelliği var ki o da diğer dinler gibi kalıpları kabul etmemesidir. Zaten sorun bu “silinip gitmeMe”den kaynaklanıyor. İslam bir değerler bütünüdür. Ve bu değerleriyle insanlığa alternatifler sunmaktadır. Batıyı merkeze alan bakışı ve Batı kültürünü tartışılmaz doğru olarak kabul edenlerin içinden, hayret verici bir şekilde bunu İslam’ın bir zaafı olarak görenler de çıkıyor.
Onların önce bu sorulara cevap vermesi gerekir: Neden İslam dünyanın en hızlı yayılan dinidir? Neden Batı kültürü insanları tatmin etmemektedir?
Ve neden Batı kültürüne -Hristiyanlık dahil- -İslam’dan başka direnebilen din/felsefe çıkmamaktadır?
Eğer herşeyi Batı merkezli görür ve meseleye “tek doğru bu” penceresinden bakarsanız yanılgı kaçınılmaz olur.
Mustafa Bey'in de bir yazısında alıntı yaptığı ABD’nin önde gelen Hıristiyan liderlerinden biri olan Patrick Buchanan “ Vakti Gelmiş Bir Fikir” başlıklı yazısında şöyle diyor:
İslam, Osmanlı İmparatorluğu’nun iki yüzyıl boyunca yaşadığı yenilgi ve aşağılamaların ve hilafetin kaldırılmasının üstesinden gelmiş durumda. Nesiller boyu süren Batı hakimiyetinden de sağlam çıktı. Mısır, Irak, Libya ve İran’daki Batı yanlısı krallıkları aştı. Komünizmi kolayca püskürttü, 1967′de Nasırizm’i safdışı etti ve Arafat’ın veya Saddam’ın milliyetçiliklerinden de daha dayanaklı olduğunu gösterdi. Şimdi de dünyanın son süper gücüne direniyor.
Ünlü Müslüman düşünür Prof.Seyyid Hüseyn Nasr da “The Heart of Islam” adlı 2002′de yayınlanan kitabının sonuç bölümünde şöyle diyor:
Bu demek değil ki İslam medeniyeti pirûpak. İslam medeniyeti de kendi doğal akışını takip etmemiştir. Zaten S.H.Nasr ilerleyen paragrafta bundan da bahsediyor. İslam medeniyeti elbette şiddetli bir özeleştiriyi hakediyor ve eğer sahih bir aydınlanmadan bahsedeceksek bunu ancak sıkı bir özeleştiri sayesinde başarabiliriz.
Yukarıda da söylediğim gibi İslam medeniyetinin atalete uğradığı inkar edilmez bir gerçektir. Ve bu, medeniyetlerin gerilemesinin doğal bir sonucu olarak bilimden sanata, edebiyattan hukuğa kadar her alana yayılmıştır.
Ama bunun sebepleri Uluengin’in ya da başkalarının yaptığı gibi tek noktaya indirgenebilecek bir şey değildir. Hele buna sebep olarak İslam'ı görmek saçmalıktan başka birşey değildir.
Daha da önemlisi Seyyid H. Nasr’ın dediği gibi medeniyet kıyasını neye göre yaptığımızdır. Yani merkeze aldığımız kriterler nelerdir? İnsanlığın temel değerleri mi? Yoksa gelip geçici ve çoğu hedonist düşünce ürünü olan pragmatik normlar mı?
Ahlâk ve maneviyattan yoksun akılcılık imrenilecek bir şey midir? Bunun insanlığı nerelere götürdüğünü/götürebileceğini görmek için kâhin olmaya gerek var mı?
Bunda -tıpkı bir zamanlar İslam medeniyetinin kurduğu gibi- bir denge kurmak insanlığın geleceği için daha mantıklı değil midir?
İslam düşüncesinin nasıl bir rasyonaliteye sahip olduğunu birçok ehl-i insaf oryantalist de kabul etmektedir. İslam felsefesi metinlerini inceleyenler bunu bariz bir şekilde görebilir. Fakat bu, dengeli bir rasyonalitedir. Çığrından çıkmış bir materyalizme dönüşmediği gibi katıksız bir fideizme de şiddetle karşıdır.
İlginç ve ezber bozucu bir ayrıntılar söyleyeyim; “kör imancı” olarak lanse edilen Gazali şiddetli bir Fideizm karşıtıdır.
Hakkında ardından gidilmediği için bu hallere düştüğümüze dair yorumlar yapılan İ.Rüşd, bu dengeden bahisle; “Akıl ve Vahy aynı memeden(aynı hakikatten) emen ikiz kardeştir” demiştir.
Batı düşüncesinin İslam düşüncesinden ve İ.Rüşd’den nasıl etkilendiği, bu “akıl-vahy” dengesini Hristiyan teolojisinde bir yerlere oturtmak için nasıl uğraştığı ve bunu -Hristiyan teolojisinin sorunları nedeniyle- sağlayamayınca da Hristiyan mirasını tamamen çıkarıp attığı nihayetinde de İslam düşüncesinin akılcılık kanadını “manevi tarafı” eksik bir biçimde alıp özgünleştirdiği ise bambaşka bir değerlendirme konusu.
İslam geleneği/düşüncesi bu hızlı değişim sonrasında gelen materyalist Batı felsefesinin ve kültürünün 200 yıllık cüretkâr saldırısı nedeniyle içine kapanmıştır. Bu 19 yy. kesîf ortamı sırasında bir refleksti, belki de özü korumak için gerekliydi ama bunu artık aşmalıyız. Çünkü materyalizm de dahil tüm dünyevî ideolojilerin ve varoluşa verilen cevapların ayakları yere değmiştir.
Bunun farkında olur, telaşlı bir eklemlenme sevdasını bir kenara bırakır ve medeniyet değerleri kıyasını doğru bir şekilde yapmayı becerebilirsek, başta rasyonel düşünce melekemizin üstündeki tozları silmek ve içine kapanmış geleneğimizi dışa açmak üzere, birçok eksikliklerimizi ve sorunlarımızı çözme yolunda önemli bir sürece girebiliriz diye düşünüyorum.
Ki son 20 yıl içinde tüm İslam Coğrafyasında bu yönde müthiş bir eğilim, dahası değişim var.
Bu sürece girildiğinde de içtihad vb. konular teferruat kalır ve değişim, ilkeleri ve nassları zerre kadar zedelemeden tüm yaşam alanını spontone kuşatır.
Yazan: Suat Tarih: March 9, 2008 3:37 PM
Sözün Erdeminin arşivlerine bakarken geçen programda Teoman Durali hocayı çağırmışlar..güzel bir program olmuş..
aydın kimdir,batıdaki aydınlanma bunun İslam düşünürlerine yansıması..gibi güzel şeylere değinmişler..
aydınlanma sürecinin arkasında büyük filozoflar var.
sekülerleşme sürecinde çok kanlı din savaşları oluyor,büyük bedeller ödeniyor.
Batı,laikliğe kanlı bir şekilde geçiyor..Kiliseden kaynaklanan gerici,bağnaz,bilim karşıtı tavırlarla mücadele ediliyor..kaybeden kilise oluyor..kilise düşmanlığı zamanla din düşmanlığına dönüşüyor..ifrat-tefrit durumu var..
Bizimde yükseliş dönemlerimizd3,bilimde ileri olduğumuz zamanlarda halifeler bilim adamlarını destekliyor,onları saraylarında himaye ediyor,maddi sıkıntı çekmemeleri için maaş bağlıyorlar..bilginler eserlerini devlet büyükleri adına yazıyorlar,destek ve himaye görüyorlar..
gerileme döneminde devlet himayesi azalıyor,savaşlara ağorlık veriliyor ve bağnazlık medreselere hakim olmaya başlıyor..
bayrak batının eline geçiyor,bizden aldıkları ilmi geliştiriyorlar..aristoyu bile bizden öğrenmiş adamlar..
biraz da kader diyeceğim.Mehmet Akif kızacak ama..
hayat bir döngü..medeniyetlerde doğup,gelişip ölüyorlar..başkası devralıyor..o gidiyor,diğeri geliyor..dünyaya gelen her milletin,farlı inanç sahibinin öğreneceği birşeyler var yaşamdan..inişler çıkışlar olmadan süreç tamamlanmıyor..
din dahi Adem (as)dan beri tekamül ederek İslam'da zirveye ulaşmış..ve İslam dahi ahkamını ihtiyaçlara göre esnetemezse eskiyor..
hayatta değişmeyen tek bir şey vardır o da değişimdir sözü meşhurdur..
Bir nehirde iki kere yıkanılmıyor,herşey akıyor..değişiyor..kanun böyle..
Hz.Adem'in yasak meyveyi yemesi senaryo gereği idi..şeytan da bu senaryoda üzerine düşeni yaptı,yapıyor..insanın Hz.İnsan olabilmesi için şeytan gerekli bir unsurdur..
Allah,insan-ı kamili seyretmeyi murad ettiği için şeytanı da yaratmış..zıtlıklarla ayakta duruyor alem..negatif ve pozitif unsurların dengesi kainatı ayakta tutuyor..
barış var ama savaş da olmalı..savaş hakkın tecellisi için gerektiğinde mutlaka olmalıdır..barışta öğreneceğimiz şeyler olduğu gibi savaşta da vardır..
Yahudilerin tarihte peygamber katlettiklerini biliriz..İsa(as)a da türlü işkence yaptılar,öldürmeye azmettiler..çarmıha gerildiğini fakat çarmıhta ölmediğini söyleyen İslam düşünürleri de var..ben bu konuda kararsızım..
bazen İsa (as)ın çarmıha gerilmiş olabileceğini düşünüyorum ama şimdi buranın konusu değil..
gerçi ne kadar dağıttım ben meseleyi böyle:)
velhasılı sonuna kadar çabalıyacağız,çalışacağız ama herşeyin Allah katında olmuş bitmiş olduğunu da unutmayacağız..kadere iman gereği..
sevgilerimle..
Yazan: deniz Tarih: March 9, 2008 5:02 PM
Suat bey,
Selamlar, tekrar gorustuk iste..
Yukarda bir okur diye imzali yazima seviyeli bir cevap verdiniz.
Karsi dusuncede kafasi calisan insanlarin olmasi guzel bir sey..
(Siz beni Laik Tayyip Erol diye hatirlarsiniz..)
Mustafa Akyol'un blog'unda adil bir ortam buldum ve ara sira birilerini kizdirmaya devam ediyorum, sizde hos geldiniz..
Konuya donelim :
Soru:
Gercekten geri miyiz ? Neye gore, kime gore ?
Cevap:
Her yonde geride degiliz, bizim mutfagimiz, muzik zenginligimiz ve kultur cesitliligi diger hic bir ulkenin gerisinde degildir..
Lakin
Evet bu dunyada MADDI olarak daha rahat daha uzun daha saglikli yasamak icin gerekli bilgi dagarcigi ve teknoloji'yi musluman toplumlar son birkac yuzyildir geriden takip etmekte ve ferdi olarak musluman bilim adamlari batiya gocup ayni oranda basarili ve yaratici olabildigi halde musluman ulkelerde devlet universite veya kurumsal olarak bu yonde henuz yeterli bir gelisme gorulmemektedir.
Soru : Batinin one cikmasinda en onemli etken diger ulkeleri somurmesi midir ?
Cevap : Hayir (Kendimizi kandirmak istemiyorsak)
Guzel bir ornek : Kore ve Japonya aslinda somurulen durumda olmasi gerekirken batiyi kendi oyununda yakalamis ve bazi teknolojilerde belkide bugun gecmektedir
Soru : Peki neden geride kaldik ?
Herhalde bir cok cevap var..
Ortacagda kilisenin gucu kirilip devlet yonetiminde nispeten marjinal bir duruma dusmesiyle batida TAMAH'in (greed) gecerli oldugu bir sistem ve bu sistemde basarili olmak icin (sinif atlamak) en gecerli silah olarak teknik BILGI ve beceri sahipligi (EGITIM) one cikmistir. Buda reklam, bilgi egitim, SANS (loto/kumar) dahil her silahin kullanildigi (hatta gercek silahlarin bombalarin dahi kullanildigi) bir yaris haline donusmus kapitalist ortam'i yaratmis ve para kazanma amaci ile one gecme istegi ile kisileri, kurumlari sirketleri ulkeleri birbirine bazen dusman bazen dost ama her zaman yaris icinde birakmis. Bu sistemin icinde Kilise dahi kendi yerini bulmus ve psiko terapi yada azalmis olan sosyal dayanisma (cemaat) hizmetini cuzi bir bagis karsiligi sunmaya devam etmektedir.
Buna karsilik musluman dogu kulturundeki kaderci yaklasim halen daha baskindir ve TAMAH (greed) kucuk gorulmektedir. Din toplum yasaminda ve kisilerin zihninde halen etkin konumda kalmis ve devlet (yonetici kesimler) yonetim icin halen din silahini (mecbur din dersi dahil) kullanmaktadir.
Musluman toplumda henuz DIN ile ILIM arasindaki ayirim kesinlesmemis, din bir cok konuda daha onde gorulmustur, gorulmektedir.
Toplumda ekonomik basari icin dindarlik (muminlik) halen gecerli bir yol olup ticaret yada devlet gorevinde bir bonservis olarak kullanilmaktadir.
Daha once yazdigim ve bircok kisiyi kizdiran sozlerimi buradada takrar edecegim :
Tanri inanci daha zayif olan bati hedonist veya greed turu icgudu ile bu dunya nimetlerine "focus" olmus ve en gecerli silah olarak ilimde karar kilmistir bir miktar basari elde etmistir.
Diger taraftan ahrete iman eden, olum korkusunu bilen ve bu dunyanin faniligini anlamis musluman toplumlari daha mumin ve daha muteber olduklari inanci ile bu dunyada biraz geri kalmis olsalar bile obur dunya icin yuksek avantajli bir pozisyonda olduklarini dusunup (en guzel parseller bizim ya) bu durumu cokta dert etmemekte ve son gulen iyi guler deyip yatirimini ibadet ve ic rahatligi (gonul huzuruna) yapmaya devam etmektedir. Ustelik bu yatirim bu dunya nimetlerinden faydalanmak icin bir engel degil tam tersi bir cok yerde avantaj (silah) olmaya devam etmektedir..
Yani bir yerde her iki taraf ta memnun, tek eksigimiz buyuk ortadogu projesi yada medeniyetler ortakligi gibi kagit ustunde psikolojik cozumler yaratip gorev ve rant paylasimini bati icin dunyevi, dogu icin ahreti alanlara kaydirmaya devam etmek..
Bilmem anlatabildim mi ??
Saglicakla kalin.
LTE - Bir Okur..(bazen yazar)
Yazan: Bir Okur Tarih: March 10, 2008 9:22 AM
Eminim Suat Bey, isterse, "Bir okur" a
seviyesine uygun cevap verecektir, lakin yorumunda benim yorumlarima epeyce atif, bulundugu ve dahi ahlakin kokeni gibi bir felsefi mevzuyu gundeme getirdigi icin cevap verme luzumu hissettim.
Islam dunyasinin (veya benim genelde daha kanaatkar, manevi degerlerir daha kuvvetli Dogu toplumlari dedfigim topluluklar) neden geri kaldigi konusunda yaptiginiz temel tespit zaten benim de Suat Bey'in de vurguladigi "uhrevi degerler" , "ahlaki degerler" kavramlarini iceriyior. Diger yorumcular da bu "ileri gitme-geri kalma" diyalektigini ayni cerceve icerisinde bir krtik elestriye tabii tutmuslar. Bir sonraki yorumunuz bizim yorumlarimizda cevap verdigimiz, acikladigimiz, sorguladigimiz kabuller tekrar etmekten ibaret. Okumadinz mi yorumlari anlayamadiniz mi? Mesela benim bir onceki yorumumda bahsettigim "tamah iyidir" argumani ile Ganndhi'nin "ihtiyacimiza yetecek kada var ama tamahimiza yetecek kadar yok" tezati ortaya konulmus iken, tekrar "onlar kazandi cunku "tamah iyidir" demekten baska ne diyorsunuz? Oyle ise niye, hangi degerlere gore?
Gerisi detay.
Yukarda 1. madede demisim ki" 1. Bati'nin ileri bizim geri oldugumuz axiom degildir. Dikkatle, cercevesi, on kabulleri, baz aldigi degerler sistemi cizilerek yapilabilcek bir argumandir.".
Bunu kabullendiginz anlasiliyor. Bir yerlere variyoruz.
Farkimiz daha berraklasti. Siz de bir zamana buralari ziyaret eden Demirkan Efegil gibi "ahlaki degerleri" reddediyorsunuz. Ve o cok taktir toplayan (!) mustehzi uslubunzla "IYI OLMANIN" ancak "cenneti parselleme" gayretinden baska bir saiki olanmayacaghini soyluyorsunuz.
Bu aklima bir sure once buralarin mudavim olan Metin-the-Poor dostumu getirdi. Onunla "ahlaki olmanin" din disinda bir kokeni olup olamayacagini, ya da bir ateistin "iyi insan olmak" icin ne tur bir rasyonel kullanabilcegini tatismis idik.
Oyle goruluyor ki siz erdemlerin kendilerinin bir evrensel iyiyi temsil etmedigni, ancak bir faydacilik tezahuru oldugunu ve Musluman'in "iyi" olani, daha erdemli olani secmesinin ancak "cennetin perselleri" ile ilgili oldugunu iddia ediyorsunuz.
"komsusu ac iken tok uyuyan bizden degildir" diyen Islam Peygamberi'nin (sas)ummeti degilseniz komsunuz ac iken tok uyumakta bir probleminiz olmayacak herhalde. Oyle ya cennetin parselleri" ne falan inanmayacak kadar aydinanmissiniz. Niye iyilik yapasiniz, niye kanaatkar olasiniz, erdemler de neyin nesi? Niye tabiattan ancak ihtiyaciniza yetecek kadar alasiniz, onu koruyasiniz, ona saygu duyasiniz ki? Cennet cehennem safsata. Iyi olmay dikte eden ne? Demirklan Efegil bunu daha durust bir kavransal aciklma getirmis idi "hak, hukuk, iyi kotu, ahlak, merhamet gibi kavramlar kasitli hamaset degilse cocuksu.." gibi Machiavelli'nin yuzunu kizartacak bir faydacilik teorisi ortaya surmus idi.
O kadar kapasite veya omurga sergilyebilcekmisiniz? Yoksa "cennetin parselleri" felsefesini gecemediniz mi henuz?
Ozet olarak "ileri, geri" izafi olduguna ve temelde deger yargilari barindirdigina gore siz tanimlariniza hangi yargilarla basliyorsunuz?
Onu netlestirmeden ancak korler sagirlar diyalogu olur. Malumatfursluk bu muhakeme boslugunu doldurmaz.
Sunda ileri ama sunda geri listesi sunmak da bu isi gormez. Once temel degerlerinizi ortaya koyacaksiniz.
Faydacilik ise parametreler neler, sinirlari nerede? Izafi ahlak ise hakeza. Ve degerlerin kokeni nedir?
Ben de Suat Bey'de bir Batilinin ahlaki degerleri ile "kazanma-kaybetme",ilerlem gerileme tanimlayamayiz demisiz. "Batili somurdu ondan ger kaldik" disinda hicbir sey okuyamadiniz mi bunca yorumda?
"Bizde araclar amaclari mesru kilmaz" demisiz. Bircok ornek vererek. Buna bir cevabiniz olmali "cennetin parselleriii, vay lelelelele " sarkiniz disinda.
Kara mizahi da beceremiyorsunuz. VELEV ki becerdiniz cehaleti, ahlaki ilke boslugunu demagoji, istihza ile gizlemek zor is vesselam. Dedim ya aksi ola id Bekir Coskun'a "entellektuel" diyen bir Allah'in kulu cikardi.
Not: Yukrdaki Diyanet Isleri Baskani Danistay konusundaki derin dusunceleriniz (Evet, gene cennetin parselleri!!) uzerinde benim ve Suat Bey'in verdigi aciklamadan tatmin oldugunuzu anlamak guzel.
Ayni konuyu Zaman'dan Mumtazer Turkone ve Star'dan Nasuhi Gungor daha islemis. Onlar da gayet seviyeli ve herkesin anlayacagi dille yazilmis. Sisteminizi yormaz ise tavsiye olunur.
Yazan: Bekir L. Yildirim Tarih: March 10, 2008 3:56 PM
Suzannur cevapları verilen soruların döngüsünde devinimsel bir çıkış arıyorsunuz ? Sorduklarınıza yeterince açık cevap verdim. Holistik manada nasıl bağlam kurduğumu kısaca gösterdim. Eğer bulanık gelen yerler varsa açıkca belirtin.Ortaya koyduğum ''kendi '' tarih perspektifimdir. Bu elbette tarihsel gerçeğin kendisi size göre olmayabilir.Tarihsel itirazınız varsa söylersiniz tartışır, irdeleriz.Tarihsel algı manasında bir empresyonist gibi gerçekle bağlantısını kaybetmeye meğilli izlenimlerim tarih için yok merak etmeyin .Bahsettiğiniz şey zaten elit algısına hitap eder.Bunun ne benle nede durumlada alakası yok.Bahsedilen Mustafa Akyolun holistik tarih girdisinin aslında sizin anlayamadığınız yada bağlam olarak oluşturamadığınız kadar Coğrafya ile alakası olmasıdır.Sizin itirazınız doğrudan bunaydı, elden geldiğince cevap verdim.Çünkü görünen niyetiniz sanki üzüm yemek değil bağcı dövmekti. Yazının genelindeki bağlam değilde onun bir parçasını hemde kasdedilmediği şekilde algılayarak onun üzerine Mustafa Bey'in bu güzel yazısına yorum yapmışsınız gibi geldi. Ona cevaben ilk yorum yazıldı.Mustafa Bey'in bu tip yazılarından da elitist jakoben hizibin rahatsızlığı malum.Rant ekonomilerinin fay hattına fikir dinamikleri sokan kimseler bu zümre tarafından sevilmez. Kızıl nehirlerdeki gibi bir üniversite ortamı düşleyen, rantın paylaşımında akademisyenlerin ve rejimin o şekilde işlemesini sağlayan bürokratların (yada mafyanın) var olmasını arzulayanlar Mustafa Akyol gibilerden daima rahatsızlık duyarlar.( Bu düşünce fukaralarına Rusyayı öneriyorum. Hem bu elitisyen jakobenlerin eski tüfek solculuklarının romantik ütüpya diyarıdır.Hemde bugün Rusya'nın en büyük 13 zengininin 11 fizikçi matematikçi gibi ilim adamlarıdır.Ayrıca Rusyada mafya demek = iş adamı demektir.Rant çoktan bölüşülmüştür.Çarlık yine başa gelmiştir.) Bende itirazınızın şekline binaen o taifeden saydım yanıldıysam kusura bakmayın ama söyleminizin o kamptan değilseniz daha farklı olması gerekir eleştiri manasında dayanağınız tarih perspektifi olarak dayanaksızdır.Mustafa Akyolun makalede kullandıı holistik perpektif süreçlede kendini rahatllık ortaya koyar.Buna karşı olan perspektifte Fukuyama ve Huntington gibi kafaların önerdiğidir. Akyol'un tarih için getirdiği ortaya koyduğu ve burdan yola çıkarak oluşturduğu bağlam benim için tutarlı ve mantıklıdır tabi eğer Coğrafyayı peneplenler, falezler,dağlar,krater gölleri vs indirgemezsek.Tarih için söylenebilecek en iyi sözde en bilinmeyen tarihin daima en yakın tarih olmasıdır.Bu makalede yakın tarih değil genel süreç ortaya konmuştur..
Yazan: Anti-jakoben Tarih: March 10, 2008 6:23 PM
“Bahsedilen Mustafa Akyol’un holistik tarih girdisinin aslında sizin anlayamadığınız ya da bağlam olarak oluşturamadığınız kadar Coğrafya ile alakası olmasıdır. Sizin itirazınız doğrudan bunaydı, elden geldiğince cevap verdim.” Ya da cevap verme zorunluluğuyla neyin asıl olarak kastedildiğini anlamadan -ya da ben iyi anlatamadım, bu ihtimali de atlamamak lazım- önyargısal olarak saldırı ve savunmayı tercih ettiniz. Ben de Mustafa Beyin o "güzel yazı"sını okudum ve değerlendirme, eleştirel-kritiğe tabii tutma, üzüm yerken bağcıyı dövme sandığınız ama aslında o yazıların buraya yazılma sebebi olan fikirlerin özgür bir ortamda rahatça tartışılabilmeleri için bir olguyu daha derinlemesine ifade etme ihtiyacı hissettim. Coğrafi olgusunun aslında dediğim ve sizin de son cümleniz de dediğiniz gibi topografik yapıdan kaynaklanmadığını, bu coğrafyanın yer altı açısından zengin kaynaklarla dolu olduğunu, dini kabuller yönünden üç dinin de ilgi alanı içine girdiğini ve bu yüzden bu coğrafyada aslında topografik yapıyla ilgili olmayan hegomanik ve sosyal darvinizm kökenli algılayış ve uygulayışların zemini olduğunu dile getirmeye çalışmıştım. Ve size oradaki istifhama ve tarize dikkat edin derken de söylediklerimin tarafınızdan anlaşılacağını ümit etmiştim. Hatta durumu hicvetmek amaçlı olarak “bu yüzyılda aynı coğrafyada değişen nedir? Topografik yapı mı?!...” diyerek olayı mizahi bir dille de ve aslında öyle olmadığını bir söz sanatına müracaat ederek açıklamaya çalışmıştım.
Hayır sorularıma açık cevaplar vermediniz. Coğrafi anlamda önce Anna Karenina ilkesini öne süren bir yazarın görüşlerini okumamı salık verdiniz, oradan anladığım; hatanın tek düzlemde bir sorunla açıklanması oysa başarıların birçok düzlemde açıklanması sonucuydu. Bunun “beğendiğiniz makaleye” de aykırı olduğunu söyledim, cevap vermediniz. Aynı coğrafya içinde neden 18.yy.a kadar ilerleme varken günümüzde bu ilerleme durmuştur diye sordum cevap vermediniz ve için ilginç tarafı ya beni jakoben , elitist jakoben hizibin saldırmayı maharet sayan bir üyesi… olmakla suçladınız ya da kızıl nehirler… ifadeleriyle başlayan ve konumuzla alakasız olan bir yığın malumatla boğmaya çalıştınız. Coğrafya kavramını genişleterek içine politik, iktisadi… alanları dahil ettiniz… Başlangıcınızdaki yargının tam aksinde genişleyen bir açılımın içine girerek tezinize sahip çıkmadınız. Arkasından kendinize vektör-uzam bir destekçi buldunuz, bir kavramı değiştirerek aynı anlamı kastetmek daha modern bir olgu varsayılabilirmiş gibi… Elbette bu konuda edilgendiniz, siz yazmadınız… Ancak bilinçsiz bir bilinçle; - insanları önyargılı ifadelerle etiketleyerek- başkalarının da bu etiketi mizahi bir dille (yanında :) işareti var da)hicvettiği algısını yaşamalarına yardımcı oldunuz…
Ve şunu unutmayın okumamı salık verdiğiniz kitap coğrafyanın insan ve çevre/tarih ilişkisi içinde değişime uğradığını ve çevre/tarih bağlamı olmadan coğrafyanın hiçbir açıklaması olmayacağını unutuyor ya da es geçiyor. Ve sanırım siz de bunları açıklamak yerine kendinizin algılayışınızı anlatarak olayı farklı bir noktaya getirerek tartışmanın dışına çıkmaya çalıştınız. Ve her defasında –her nedense- kusura bakmayın dediniz, demeyin, çünkü kusura bakıyorum. Yazıp yazıp da kusura bakmayın demek müstehzi bir ifade içeriyor. İslam Dünyası Niçin Geri 1, adlı makaledeki yorumuma bakınız lütfen.
Yine bir şey daha gerçeklik algısı zaten kişiseldir ve bir an,olay,durum, kişinin backgrounduna, psikolojisine, sosyo-ekonomik durumuna… göre farklı şekillerde algılanıp yorumlanabilir. Herkes kendi gerçeklik algısından olayları değerlendirir kısacası ve yine bir şey daha (ne çok tekrar ettim bu kelimeyi), güzel sıfatı getirince bir yazı –itiraz etmediğim halde, bakınız ilk paragraf- eleştirilemez, eksiklikleri söylenemez gibi bir anlayışa mı sahip olmak zorundayız, eğer öyleyse bu yazıları yazmak için uğraşılmamalı hatta bir de site kurup eleştirilmesine zemin hazırlanmamalı, amaç paylaşmaksa paylaşım sorgulamayı gerektirir, elbette sorgulanacak, tez ve antitezlerle yazı amacına ulaşacak. Yoksa yorum köşesi de sadece yazının çok güzel olduğunu söyleyebilmek için bir imkan olarak mı okuyuculara sunuldu? Lütfen buradaki sanata da dikkat edin...
Ve lütfen o yazının arkasına sığınmayın, çünkü tartışmamızın boyutunda bunu çoktan aştık, yanılıyor muyum?
Nehir metaforunun –teşbihinin içine bir de balık ekleyerek -Hayali Beyin ünlü beyitini aklına getirip- o balığı kızıl bir nehire değil de deryaya yakıştıran, her ne kadar neyin güzelliği içinde olduğunu tam olarak idrak edemeyecek dahi olsa, metaforu farklı bir düzleme taşıyan, gel gör ki bir türlü derdini anlatamayan ve anlaşılan o ki buradaki metaforu da yanlış anlayacağı baki olan birine kendini anlatma telaşındaki gayretkeşliğe de pes doğrusu…
Nasıl bitirmeli, kusura bakmayın mı diyerek… Demiyorum. Metaforu lütfen dikkatlice okuyunuz ve sakın yanlış bir anlamlandırmayla hakaret içerdiği gibi bir ALGIya düşmeyiniz, elitist olmasanız da algısal düşüncede duyguların etkisiyle yanlış çıkarımlarda bulunabilirsiniz çünkü.
Son olarak elitist de değilim…
Selamlar
Yazan: suzannur Tarih: March 10, 2008 10:12 PM
Suzannur Hanım
Çok ilginç bir karşılık.Yani bu kadar karmaşık bir yorum yazısı nasıl yazılmış pes dedim. Temel olarak neyi nerde nasıl kastetiğinizi mimiklerle ortaya koymadığınız müddetçe herhalde nüktedanlığınızın altyapısına erişmemiz zor olacaktır.Nerden başlasam diye düşündüm baktım olacak gibi değil çok temel birkaç tanesine değineyim geceyim;
İlk olarak kitabı okumamışsınız söylediğiniz gibi ama hakkında ahkam kesmekten de kendinizi alamıyorsunuz.
ikinci olarak Anna Karenina ilkesi ile gene çımbızcılık oynamışsınız.Ben kitabı tavsiye ettim mümkün olduğunca ön yargısız bir kitap filan dedim tamamına katıldığımı nerden çıkardınız.Bir perspektif kazanılması için faydalı olur manasında.
Üçüncüsü ise metafor filan dediğiniz olay.Gülümsememe nedne oldunuz çok yaşayın..Alakası yok metaforla filan Jean Christophe Grange kitabıdır kasdedilen ve ordaki seçkinçiliktir.Onuda alın okuyun mu demeliydim pardon...
Son olarak Holistik algı ile neyi kastetiğimi bile anlayamamışsınız.Her şeyin temelde birbiriyle ilgili olduğu gibi açık bir anlatımı kavrayamadan onca yazı israfına üzüldüm.Ayrıca vektör çizimler umrumda değil fil dişi kulelerinden kendi küçük algı dünyaları yordamıyla büyük büyük genellemelerle dini inançları irdeleyenleri kendi hallerine bırakınız derim..
İlk önce neyi nasıl anlatacağınıza birşey yazmadan karar verin. Sonra yanlış anlamaları konuşuruz diyeceğim ama sanırım gerek yok...
Elitist değilmisiniz çok sevindim ortak bir yönümüz varmış çok şükür :)
Yazan: Anti-jakoben Tarih: March 11, 2008 12:57 AM
Dogrulari güzel ifade etmis Mustafa bey, evet müslümanlarin gerileme sebeblerinin dini olmadigi, tarihi gerceklerle misallendirilmis ama bizim gibiler icin Islamin terakkiye "fenne, müsbet ilimlere" verdigi önem ve ilmi talep etmenin kadin erkek herkez icin ilahi sart "farz" oldugunu bilmemiz zaten tabii, evet "tabii", belki bizim en öneli dezavantajlarimizdan biride bu olsa gerek
cünkü her "tabii"nin tabiati geregi ancak ince düsünen, hissi güclü, mütefekikirlerin görebildigi gercekler olmasi, "tabii" ler genelde
farkina varilmadan cemiyetin ruh kimyasini, düsünce mayasini, fikir nakislarini, sanat temayülünü belirleyen degerler.
Biz "tabii"leri ne zaman "tabii" görmezsek o zaman Islamin degerini daha iyi anlayacagiz yani "aynel yakin" vakif olacagiz, bizde ilahi bir emir veya ilahi kisveye bürünmüs "tabii" diye ifade ettigimiz degerlerin de cemiyetteki tezahürü bu olmamali demek ki menfi halimizde gercek "amil" dinimiz degil, bizim halimiz birazda devraldigi mirasin kadrini bilmeyen "mirasyedi"lerin haline benziyor birde buna millete ragmen zoraki degisiklikleri "yeni" diye güzellestirmek icin, kendilerince "eski" olan degerlere "hakaret" edip her türlü "iftirayi" atarak bunu kendisini koruma adina propaganda yapan Devlet zihniyetinide eklerseniz belki bir nebze ifade etmis oluruz, saygilarimla Allah'a emanet olun.
Yazan: S. Mahmud Tarih: March 11, 2008 2:34 AM
Size kitabı okumadığımı hatta okuyamayacağımı beyan etmiştim sebepleri ile birlikte,ancak onunla ilgili makale okuduğumu ve hiçbir zaman parçanın bütünü yansıtmayacağını da ilave etmiştim, bu cümlelerin arkasından değil de daha sonra bunu dile getirmiş olmanızın belirli bir sebebi var mı acaba? Karmakarışık nüktedanlık gibi...
Kitabın bana sağlayacağı perspektifi düşünerek bu inceliğinizi görmemezlikten gelmek bir hakaret olurdu, tavsiyeniz için teşekkür ederim.Bu arada Kızıl Nehirleri de okumayacağımı söylersem kabalık etmiş olmam değil mi, kitap referanslarımı kendim seçmek gibi bir zaafım vardır da.
Kızıl nehirler bir kitap olsa da oradaki elitisyen tavrı açıklamak için kullandığınız Rusya ve Çarlık örneği Kızıl nehirler olarak tarafımdan sembolik bir ifade olarak algılanarak yeni bir anlamla reforme edilerek tarafınıza sunuldu. Umarım o cümlede neyi anlatmak istediğim anlaşılmıştır,çünkü oradaki balık siz değilsiniz, yoksa karmakarışık yeni bir yorum yazısıyla kafanızı daha da karıştırmak gibi bir düşünceden dûr olmayı tercih ederim.
Holistik algıyla ilgili ne dediğinizi de anladım da bana cevap yazdığınız ilk yazıdan yola çıkarak bu holistik kavramının hangi yazıdan itibaren yorumlarınıza eklendiğini bir de sizin görmenizi isterdim. Yoksa okuduğunuz kitabın yazarının savunduğu ve benim daha iyi bir perspektif kazanacağımı tavsiye ettiğiniz fikir yapısı bizi yanlış bir perspektife mi yönlendirdi?
Yazdıklarımı okumadan, düzeltmeden, spontane yazmak gibi bir yapım hiçbir zaman olmamıştır, eminim bu da sizi rahatlatacaktır çünkü yazılanların yanlış anlama değil yanlış anlamaya yönelik bir yanlış anlama olduğu fikrine gelip dayanacağız.
Gerek yok diyorsanız elbette neden olmasın bu yanlış anlamaları konuşmayıveririz ve cevabınızı verdiğinizi varsaydığınız soruların hepsini unutuveririz hem de ben henüz Avrupa'nın düzlük yapılarını eleştirme fırsatını bulamamışken... Bakın size itiraz etmiyorum madem gerek yok diyorsunuz, öyle olsun. Annemin çok sevdiğim bir sözü vardır, sen bilirsin deyince kavga olmazmış, tabii bu sözü o bulmuş değil sadece anonim, şifahi kültürün annemden bana tevarüs eden şekli, bir de o söz annenize ait değil diyerek bana bunu da açıklatmak zorunda bırakmayın.
Anlaşılan o ki bu tartışma klasik bir ben-ben kavgasına döndü.
So? Ortak bir noktamızın olması bence güzel bir durum her ne kadar siz onu :) işaretiyle farklı bir zemine taşısanız bile. Belki de ben çok ardniyetli biriyimdir de siz o lafı samimiyetle söylemişsinizdir. Ah ben, anlamaya yönelik kör bakışın astigmat üyesi, ne jakoben ne de elitist... Kızıl Nehirleri bile bilmiyorum hem değil mi, shame on me.
Yazan: suzannur Tarih: March 11, 2008 3:50 AM
Suzannur Hanım
Açıklayıcı mailiniz için çok teşekkür elbette farklı noktalarda olabilirsiniz. gülme :) sembolü sadece jakoben yada elitist olmamanızın altını çizmenizden. İlk yorumunuzda ;
'' Bu tespitin cümle arası referanslarını merak ediyorum.Aynı coğrafyada makalede de beyan edildiği gibi bir dönemi zengin, bilimsel gelişme yönünden en önde ve en çok örnek alınan topraklarda yaşamak olarak görürken bu yüzyılda aynı coğrafyada değişen nedir? Topografik yapı mı?!''
daha sonra;
''Ve size oradaki istifhama ve tarize dikkat edin derken de söylediklerimin tarafınızdan anlaşılacağını ümit etmiştim. Hatta durumu hicvetmek amaçlı olarak “bu yüzyılda aynı coğrafyada değişen nedir? Topografik yapı mı?!...” diyerek olayı mizahi bir dille de ve aslında öyle olmadığını bir söz sanatına müracaat ederek açıklamaya çalışmıştım.''
Hiciv özürlü bendeniz sorar!Bu satırlar ilk elden nasıl anlaşılır? Anlamayan varsa parmak kaldırsın...
Sizin yazıya cevaben getirdiğim yorumdan Holistik vurguyu daha başından anlayamadıysanız elden ne gelir.(aynı tür bir vurgu Mustafa beyin yazısında da var) Bunun içinde shame on me too diyeyim.Neyse sizin dünya algınız size benimkisi bana..
Son olarak geçte olsa Elif hanıma teşekkür ederim.(zaman azlığından en son youmlara bakma zaafım) Yorumunda aktarmak istediğim can alıcı yeri bir nebze olsada anlamış.Fakat kendisi yorumunun sonunda pekte katılmadığım bir bitirişi olmuş ;
''Adamlarin islerinde kendilerini nasil adadiklarini gormeden, kimimiz yasam tarzlarina ozenir, kimimiz de hatali yanlarini vurgulayarak kendi ezilmis, itibar kaybina ugramis egosunu tatmin etmeye calisir. Cunku bir amaca odaklanmak, bir ideale inanmak, hayatini feda edercesine calismak, oturdugu yerden elestirmeye alismis guruhlarin harci degil.''
Fakir katılmama nedenini açıklasın; kurban etme ve kurban olma ritüellerini anımsatan bir sonlandırma. Günümüz çağında buna gerek yok .Bu tür bir söylemin çıkacağı yerler maalesef fundementalist kapılarda olabilir. o kapılarında açıldığı bir yer yok yokluktan başka..
Sondaki söylem maalesef kalvenist bir yaklaşım gibi geliyor (tam öyledir diyemem) yani batılı oryantalistlerin (Edward Said tarzı değil daha çok Fukuyama tarzı) bugün Türkiyedeki(yada tüm Müslüman toplumlardaki) muhafazakar liberalleşmeyi değerlendirirken referans aldığı noktalara benziyor. Üretim ve Ahlak ilişkisi üzerine kurulu bir söyleme indirgenmesi tehlikeli ve liberalleşen Müslüman zihniyetin iç dinamikleri ile çelişkili.Kalvenistler ve türevleri ''dedicated server'' tarzında bir yaşamı, devrin süper gücü katolikliğe karşı vermişlerdir. Banca di Roma rumuzlu tüm manevi güçten çok daha fazla bir maddi güçü elinde bulunduran Klise karşı varlık mücadelesinde zorunluluktan ötürü kalvenistlerin bu pratiği geliştirdiği söylenebilir.Reformun Kliseye karşı dayandığı akli temeller son derece sağlamdı.(Bilinmeyen bir Tanrıdan korkulur ve korkulukların istediği olur ama Tanrı bilindikçe sevilir) ve Kliseye karşı aydınlananların o bünyeyi artık daha fazla beselmeyeceklerinin manifestosuydu ama bu durumun varlığını o devirde sürdürebilmesi sanırım ancak kalvenistlerin yaptığı gibi dışa dönük üretim içe dönük ahlaki yapı (yahudi tarzı)ile mümkündü.Yani aslında kopya çektiler işe yarayan bir formülü kullandılar.
Bugün salt ekonomik sebeplere dayalı maddi bir tarih algısı (Marksizim gibi) realite kendini adapte edemez ve çöker. Bu tarz yaklaşımların büyük resmi kaçırdığı kanatindeyim.(belkide benimde başıma gelenbuna benzer bişeydir )Her nekadar bazı paralellikler olsada genel tarih seyri içinde Müslümanların evrilmesi, kalvenistlerin evrilmesine tıpatıp benzemiyor.Hatta kanımca çok büyük farklılıklar arz ediyor.Bir kere üretim dışa dönük ama ahlakta öyle çünkü dayandığı temel evrensel.Yani sadece kendinden olan için işlemiyor bu ahlak. Kendine has dinamiklere ve zorlayıcı dış etkilere sahip bir hareket. Müslümanların son elli senedir pratiğini uyguladıkları dönüşüm her türlü anti-propagandaya rağmen bence takdir edilesi bir devrimdir.Bu daha çok iktisadidir de diyemeyiz.Mentalite anlamındada Endelüse yakın bir çemberden geçiyor Müslüman halklar.(en çokta Türkiye ve Mısır)Bence buna en büyük iki katalizör internet ve tek kutuplu dünyadır.(diğer olası kutup olarak Çin dururken İslamın görülmesi o kadarda boş bir kuruntu olmasa gerek) O sebeple son tahlilde salt iktisadi sebeplerle yada salt geçmişi referans alan değerlendirmelerle realiteyi anlayamayız kanaatindeyim.Her devrin kendine has dinamikleri vardır ve hesaba katılmalıdır.Biz burda yorum yaparken aslında yukardan aşağıya bir söylem ortaya koyuyoruz en sağlıklı tahlil devrin vakanüvistlerinin yazdıkları ile yazılanların somut sonuçları arasında bugünüde hesaba katarak bir değerlendirmede bulunmak.Bunun içinde İlber hoca kadar donanımlı bir beyne ve kütüphaneye ihtiyaç var.Umarım meramımı az da olsa anlatabilmişimdir.
Mustafa Akyol Beye bu fikir tartışmalarını yapabilmemizi sağlayan güzel yazısından ötürü tekrar teşekkü ediyorum.Sağlıcakla kalın...
Yazan: Anti-jakoben Tarih: March 13, 2008 1:09 AM
Sayin Anti-Jakoben, son paragrafta "calisma" ifadesini, inancimiz, idealimiz neyi gerektiriyorsa onun icin gayret, sebat, azim gostermek karsiliginda kullandim. Enteresandir, bu kelime yerine Islami terminolojideki karsiligini kullansaydim, yani "cihad" deseydim pekcok akilda yansimasi bu olacakti suphesiz. Adeta bilincaltimiza kazindi bu, feda etmek deyince sehit olmak, oradan da fundamentalist bir kapiya cikiyoruz! Halbuki burada bir anlam kaymasi var. Gucumuz yettigince gayret etmek demek istiyorum, inancimizi aksiyona donusturmek, kotu, hatali gordugumuz seyleri duzeltebilmek icin caba sarfetmek... Batiyi elestirirken, tum olan biteni simsiyah bir resim gibi algilayip, adamin gayretini hafife almanin adil olmadigini soylemek istiyorum. Basarinin olmazsa olmaz sartlari var, calismak gibi, bilgiye deger vermek gibi. Batinin basarisinda da boyle bazi evrensel degerler var ki, bugun bunlar Islam dunyasinin yitigidir malesef.
Yani bakis acimiz ya kosulsuz hayranligi, ya depresyonu yansitiyorsa bu durumun bize zerre kadar faydasi olmaz. Objektif bir degerlendirme ile ele alabirsek olan biteni, herseyden once bu karsilasmadan Islam`in yuzaki ile cikacagina imanimiz defaatle guclenir, cunku batinin ahlaki bir referansinin olmayisi bugunku sancilarinin sebebidir. Bununla beraber, Islam toplumlarinda da inancin aksiyona donusturulemeyisinin bedellerini batinin aynasinda musahade edebiliriz. Cok cok basit bir ornek verelim, M.Akyol yazisinda Endulus`u gezen bir rahibenin Kurtuba`nin "temizligine" hayran kaldigini yazmis. Bizim en temel degerlerimizden biridir bu, degil mi? Temizlik imandandir. Peki bunun muslumanlarin cogunlukta oldugu sehirlerdeki yansimasi nasildir bugun? Hic ramazan yada hac mevsimlerinde Kabe`de bulunma sansiniz oldu mu bilemiyorum, orada, o seckin, o inandigi gibi yasamaya gayret eden toplulukta bu durumu musahade etmek lazim. Neden bu kadar ozel, bu kadar kutsal mekanda bile bu en temel ilkeye riayet edemez musluman? Cunku inanc aksiyona donusemiyor!
Ayrica kalvinist yaklasim ile kasdettiginiz, musluman da calissin kazansin maddi varliga ulassin, o zaman gerilikten kurtulur, gibi bir soylem ise elbette bu Islamiyet`in ruhuna uygun degil. Meselenin sadece iktisadi sebeplerle aciklanmasi mumkun degil, size katiliyorum. Zaten oyle olsa idi bugun Arap dunyasi akillara zarar servetleri ile bir siyasi guc ortaya koyar, Israil kursunlarina hedef olan bebelerini kurtarirdi... Ama olmuyor iste, bu zenginlige eslik eden bir ideal, bir medeniyet tasavvuru, bir bilgi derinligi olmadigi icin canlarini dahi koruyamiyorlar.
Hepten de olumsuz bir tablo cizmeyelim tabii. Batinin aynasindan gordugumuz birtakim guzel hasletlerimizi de vurgulamak isteriz. Oncelikle Islam`in tum tarihsel sureci icinde utanc duyacagimiz, boynumuzu bukecek insanliga karsi islenmis suclari yok. Inisli cikisli sureclerimiz oldu ama Avrupanin tarihi siciline islenmis soykirimlar, somurgecilik gibi ayiplarimiz yok. Aile yapimiz cok sukur ayakta, bir cati altinda uc nesil bulunabiliyor hala. Nufus azalmasi gibi endiselerimiz yok. Alkol, uyusturucu gibi hastaliklar toplumu tehdit eder boyutta degil. Ve neticede, insana yakisir, yaratilana her boyutta saygili, tum ezilen, baski goren halklara umut olacak, adil bir dunya kurabilecegimize dair umidimiz var, cunku buna Kuran sahit, cunku buna tarih sahit. Sadece azim, sebat, gayret ve sabir...
Saygilar...
Yazan: Elif Tarih: March 14, 2008 5:51 PM
Akil ve degisimin karsisinda duran politik rejimler, inanc sistemleri ve benzer kurumlar
eninde sonunda yikima giderler. Tarih neredeyse
tumuyle bize bunu gostermektedir. Tartismaya
bile degmez.
Saygilarimla
Yazan: Izninizle Tarih: March 15, 2008 11:14 PM
Sayin Izninizle
Sonuna kadar haklisiniz.Bu cumlenin altina imzami atarim.
Saygilarimla
Yazan: salih N. Tarih: March 25, 2008 7:21 PM