« Çok İyi Bir Yazı | Ana Sayfa | Kürtler İçin, Kürtlere Rağmen »

February 25, 2008

Dindarların Liberalizmi

[25 Şubat 2008 tarihli Star gazetesinde yayınlandı]

“301 başörtülü kadın”ın ilan ettiği ve imzacı sayısı bini aşan “Biz henüz özgür olmadık” başlıklı bildiriye tek kelimeyle şapka çıkarmak gerek. Bu “türbanlı” hanımların “biz sadece kendimiz değil, bu toplumdaki herkes için özgürlük istiyoruz” demesi, Türkiye’deki bir dizi ezberi bozan çok önemli bir mesaj. Söz konusu ezberlerin başında ise, liberal düşünce ile İslami dindarlığın birbiriyle çelişkili olduğu varsayımı geliyor.

Bu varsayım, en çok “liberal-muhafazakar ittifakı”na ateş püskürenlerin zihnine kazınmış durumda. Kendilerine “laik Cumhuriyet bekçiliği” payesi biçen bu çevreler, “boğaza karşı viski içen” liberaller ile “namazında-niyazında” olan dindarlar arasında nasıl bir ortak zemin kurulduğunu zaten bir türlü anlayabilmiş değiller. Kendi siyasi ideolojilerini “yaşam biçimi” temelinde tanımladıkları için, farklı yaşam biçimlerine sahip olanların özgürlük gibi bir ilke üzerinde buluşmasına akıl sır erdiremiyorlar. Liberallerin “AKP’ye satıldığına” veya hepsinin topluca “emperyalizme hizmet ettiğine” inanmaları, bu yüzden.

Oysa liberalizmin kaynağı olan Anglo-Sakson düşüncesini tanısalardı, özgürlük fikriyle dindarlık arasında nasıl yakın bir ilişki olabileceğini de görebilirlerdi. Liberal düşüncenin İngiliz ve Amerikan mimarları, özgürlük deyince, Fransızlar gibi sadece “dinden özgürleşmeyi” anlamamış, daha çok “din özgürlüğünü” kast etmişlerdir. “Liberalizmin babası” sayılabilecek olan John Locke, dindar bir Hıristiyandır ve inancıyla felsefesi arasında yakın ilişki vardır. Siyaset bilimci Jeremy Waldron, “Tanrı, Locke ve Eşitlik: Locke’un Düşüncesinin Hıristiyan Temelleri” adlı kitabında bunu ayrıntılarıyla inceler.

Locke’ın etkilerini taşıyan ABD Bağımsızlık Bildirgesi’nde de çarpıcı bir hüküm yer alır: “Her insanın eşit yaratıldığını ve Yaratıcı tarafından bahşedilmiş çiğnenemez haklara sahip olduğunu apaçık bir gerçek olarak kabul ediyoruz” denir. Bu “çiğnenemez haklar” arasında ise “yaşam, özgürlük ve mutluluk arayışı” vurgulanır.

Dikkat edilirse her insanın özgür olduğu fikri, burada doğrudan Allah inancına dayandırılmıştır: İnsanlar, Allah onları birer birey olarak yarattığı için özgürdür.

Peki böylesi bir yaklaşım, İslam’da da geçerli olabilir mi?

Liberal düşüncede kast edilen bireysel özgürlük fikri, klasik İslam’da pek yoktur. Ama klasik Hıristiyanlık’ta da yoktu. Sosyal gelişim sonucunda “birey” tarih sahnesine çıkınca, liberal Hıristiyanlık bunu benimsedi ve teolojisine eklemledi.

Başörtülü hanımların imzaladıkları metnin, Hz. Muhammed’den alıntılanan “Gökler ve yer adaletle ayakta durur” hadisiyle bitmesi, bu açıdan çok anlamlı. Metni öven pek çok “laik” yorumcu, işin bu kısmını önemsemedi. (Hatta Milliyet yazarı Ece Temelkuran, “gökler ve yer adaletle durur” cümlesini sütununa taşırken, “Hz. Muhammed” referansını dışarıda bıraktı!) Oysa mesajın özü buradaydı.

Adalet, İslam’ın temel ve evrensel bir değeridir. Ancak adaletin neyi gerektirdiği sorusu, zamana göre değişebilir. Bundan 1400 yıl önce “köleye yemeğin iyisini vermek” adalet idi. Bugün ise herkese eşit vatandaşlık hakkı vermeyen bir adalet kavramı düşünemiyoruz.

İşte “özgürlük” de çağımızda ön plana çıkmış bir değer. Ve “Biz henüz özgür olmadık” bildirisini imzalayan başörtülü hanımlar, İslam’ın adalet ilkesinden yola çıkarak, “özgürlüğü herkes için istiyoruz” diyorlar. Yani liberalizme dini bir dayanak sunuyorlar. Bu, çok önemli bir yorum.

Tüm bunlar olurken, öte yanda ne adaletten ne de özgürlükten nasibini almış “yasakçılar”ın, kendilerini bu hanımlardan daha “aydın” zannedip, onları ve onlar gibi giyinenleri hala üniversite dışına sürmek istemeleri ne garip, değil mi? Şaka gibi…

Yazan: Mustafa Akyol Tarih: February 25, 2008 10:26 AM

Okur Yorumları

(NOT: Yazılar üzerine yapılan yorumların sitede yer alması, bunların Mustafa Akyol tarafından benimsendiği ve desteklendiği anlamına kesinlikle gelmez. Aksine, farklı ve karşıt görüşleri ifade eden yorumlar da kabul edilmektedir. Ancak saldırgan, düzeysiz veya konuyla ilgisiz yorumlar reddedilecektir. Eğer bu siteye ilk kez yorum yazıyorsanız, standart yorum kurallarını dikkate almanız önemle rica olunur.)

Dini referansları olup da hayata oradan bakan bir insan değilim.Dolayısıyla dindarlarla benim de buluşmam,bir inanç ortaklığından değil,özgürlük talebindendir ve mağdurdan yana olmak anlayışımdandır.Kendimi özgürlükçü yani liberal olarak kabul etme yolundayım.-Bu o kadar zormuş ki,ondan dolayı özenli kullanmaktayım bu sözü-Bu bağlamda AK Parti'nin özgürlükçü anlayışlarına destek olmakta;ancak "içe kapanan" tavır ve söylemlerine de itiraz etmekteyim.Artık klasik sağ ve sol kavramlarının hayatı "anlamaya" hiç yetmediğini görmekte;HAYEK'in üçgeninin daha doğru olduğunu düşünmekteyim:Liberalizm,muhafazakarlık ve sosyalizm gibi üç ana düşünce akımının varlığı...Ve muhafazakarların,özgürlükten yana tavır almaları liberal değerlerin hayata geçmesi,geçirilmesi demektir.Bunu severek desteklerim.Hem de her tür eleştiriye rağmen.Niye "jakoben" bir anlayış ya da "solcu" kendiliğinden ilerici olsun ki?Bu doğru bir ön kabul değildir zaten hayat bunun böyle olmadığını göstermiştir.Şu an için ben de muhafazakarları desteklemekteyim hem de teslim olmadan ve bir "ikbal" beklemeden.Sadece daha özgür bir ülkede yaşamak için.

Yazan: sabri ayçiçek Tarih: February 25, 2008 12:07 PM

Gerek yazi gerek Sabri Aycicek'in yorumu cok rasyonel argumanlar iceriyor. Tek ilavem kelimelere takimamak lazim. (hele hele CHP'lilerin kendilerini sosyal demokrat, cagdas laik olrak tanimladigi bir ulkede kavram katlinin dercesi goz onune alindiginda). Herkesin liberalim, sagciyim, solcuyum, ucuncu yolcuyum vs dediklerinde altini hangi aciklama ve soylem ile doldurduguna dikkat etmek gerek ve sarttir.

Benim durusum da Sabri Aycicek'ten cok farkli degil. Neticede sag, sol, liberalizm, sosyalizm Islam veya herhangibir birlesimi bir dogru araysinin bizleri goturdugu yerlerdir. Kendime "liberal muhafazakar" dedigim de vakidir. Konulara yaklasimimda ben de Islami referanslar yerine tum insanligin kabul edecegi kistaslarla hareket ederim. Olur ya karsimdaki Musluman degfildir; ona ayet hadis ile neyi ispatlayacagim? Mesele bir hak, hukuk vicdan meselesidir. Gercekten Turkiye'nin liberal ile demkrat ekonomik libetral ile soasyal liberal vb kavramlari mesele olrak tarisacagi gunleri gormeyi ben de arzu ederim. Ama birilerinin her agzini actiginda darbeden Menderesten bahsettigi ve bu yanina kaldigi bir ulkedwe bu farkliliklardan bahsetmek luks gibi geliyor fakire. Hayek liberallerini ya da Ali Bulac tabiri ilwe "paradigmatik liberali" severim. Onlarin aralarinda da ruhen liberallesememis tek tuk curuk elma olsa da Atilla Yayla, Kazim Berzeg, Mustafa Erdogan (LDT) gibi isimler ve Genc Siviller her omurga testini basari ile gectiler.

Yazan: Bekir L. Yildirim Tarih: February 25, 2008 12:57 PM

Hanımların özgürlük taleplerini Mustafa beyin yorumuyla beraber okuyunca şöyle bir dondum kaldım..

ne demek lazım acaba???

şer görünen şeylerde hayır olabilir ,hayır görünen şeylerde de şer olabilir,siz bilmezsiniz diye bir genel prensip vardır..

yasakçılar bize özgürlüğün kıymetini öğretti..sadece bizim için de değil,herkes için,tüm ezilmişler için,kendini bu ülkeye ait hissedemeyen 'eşit' tüm vatandaşlar için..'özgürlük'....

biz ancak o zaman özgür oluruz diyor örtülü hanımlar..

ne güzel temenniler..altına imza atmamak olmaz tabii..

bu bildiriye imza atan örtülü hanımlar büyük ihtimalle eğitimli,ayaklarının üzerine basmayı başarmış 'beyaz' örtülü hanımlar..

başkaları için özgürlük gelse de veya üniversitelerde bu sorun kalksa da 'zenci' örtülü kızların özgürlüklerine kavuşacağını sanmıyorum..

bu yazının konusu değil belki..farklı bir yere kayıyor konu..

ama benim aklıma gelenler,yazının bana çağrıştırdıkları bunlar..

geleneksel İslami anlayışın içinde bir sorun var ve dini anlayışı oluşturan fetvalar erkek egemen hegemonya elinde..

kadınlarla ilgili fetvaları mollalar verdiği müddetçe kadınların özgürleşmesi zor..

örtü hür kadınları cariyelerden ayırmak amacıyla gelmişti..şimdi hür kadını cariyeleştirmek için kullanılıyor..

biraz ağır oldu ama durum böyle malesef..

üzgünüm..

Yazan: deniz Tarih: February 25, 2008 4:07 PM

Mustafa Bey
Yazılarınızı takip ediyorum.Çok yerinde tespitlerde bulunmuşsunuz.Başarılar.

Yazan: M.ALİ İLKAYA Tarih: February 25, 2008 8:14 PM

Mustafa Beyi tebrik etmemek büyük haksızlık olur çok güzel bir noktayı yakalamış.

Bekir abi güzel bir noktaya değinmiş;


Bazılarının liberallik anlayışı ciddi problem hatta paradokslarla dolu; bu ülkede liberalizm ifadesini kendine nispetle sağlıklı kullananlar oldukça az işin içine İslam girince daha bir garip oluyor bu hal.Liberalizmde aslında Laiklik gibi farklı bir kültürde farklı nedenlerden neşet etmiş bir bakış tarzı dolayısıyla buraya doğrudan eklemlenmesinde ciddi problemler çıkabiliyor bugün Liberalizm elbette ilk çıktığı günkü liberalizm değil bundan dolayı liberalizmin eleştirisinden doğan çeşitli liberal oukumalar bahse mevzu Bekir abinin yukarıda ifade ettiği gibi sosyal liberalizm, demokratik liberalizm ya da demokrat liberal muhafazakar millyetçi liberal ki Taha Akyol bu son şekliyle kullanmıştı kendini tanımlamak için vs. gibi birbirlerinden esaslı şekilde ayrılabilecek okumalar Liberalizm temelli kullanılıyor burada asıl problem neyin özgürlük kapsamına dahil edilip edilemeyeceğinde mesela Liberalizmin bir tonunda devletin işçi-işveren münasebetine kesinlikle müdahale etmemesini işçilerin emeklerine karşılık herhangi bir standart getirmemesini Liberalizmin şanından sayan bir okuma mevcut, bu temelde şu varsayıma dayanıyor devlet kendi menfaatini işçiden daha iyi bilemez bkz. (Atilla Yayla siyaset Teorisine giriş) dolayasıyla işçi son derece düşük bir ücrete çalışmayı kabul ediyorsa ve özgürlük varsa devlete ne oluyorda asgari ücret vs. standart belirliyor.İşte bu noktada belirleyici olanın piyasa olduğu dolayısıyla tüm işverenlerin ağız birliği yapıp işçileri çalıştırabilekleri en az ücretle çalıştırma hakkının olduğu, piyasanın bunu gerektirdiği öne sürülüyor bu noktada işverenlerin piyasayı ellerinde istedikleri şekilde manipüle edebileceklerini kendi menfaaatleri söz konusu olduğunda piyasaya uygun hareket etmeyebilecekleri daha doğrusu piyasanın çok katı kurallara dayanmayıp işverenleri istediği gibi hizaya getirecek bişey olmadığınıda hatırlatmak isterim.Dolayısıyla temelde insanın şekillendirdiği bir piyasanın tümüyle dokunulmaz olup olamayacağı meselesine gelip dayanıyor mesele.

Bu noktada ben tahmin edilebileceği gibi İslamın noktayı nazarından bakmak istiyorum.Teknik terimlere girmeden Klasik İslam hukukunda bir sözleşmenin geçerli olabilmesi için taraflardan birinin aleyhine tahakkuk etmemesi gereklidir bu aynı zamanda adil işci ücreti ve işcinin ücretinin zamanında verilmesi gibi genel haklarla birlikte hatırlanmalıdır. Şimdi yukarıdaki okumanın İslama ne kadar uygun olduğunun tahliline geçebiliriz.

Öncelikle temelde insani ilişkilere göre düzenlenmiş ya da insanın belirlediği bir piyasanın herşeyi meşrulaştırma hakkı İslamda asla varit değildir.Piyasanın kendisinin bir hukuk/norm koyması biryana piyasanın kendisi ya da onu oluşturanlar İslami normlara göre hareket etmekle mükelleftirler.Bunu islamda Hz. Peygamberin fiyatlara narh koymamasıyla karıştırmamak gerekir burda belirli bir gurup/zümre tarafından diğerlerine dayatılan bir anlaşmanın durumu sözkonusu edilmektedir. Buna göre piyasaya dayandırılan bir akitte tarafların birinin aleyhine olan birdurum söz konusuysa bu akit İslama göre fasit ve geçersizdir.Bu noktada adil işçi ücreti mefhumunun aydınlatılması önem kazanmaktadır bu adil işci ücreti elbette piyasadaki devlet ve özel bazı şirketler tarafından yapılan ve Batı ülkelerindede benzerleri görülen açlık- yoksulluk sınırı gibi 4 kişilik bir ailenin veya bir ferdin günümüz piyasa şartlarında ihtiyaclarının belirlenmesine çalışılmasıdır. Bunlar temel olarak alınabilir.Buna göre bu standartların altında işçi ücreti takdiri ve verimi islama göre meşru veya müslümanca olmayacaktır.

Bugünün Türkiyesinde sermaye sahibinin işçinin çalışmaya muhtaçlığını sonuna kadar istismar edebileceği dahası ettiği görmek isteyen herkesin gördüğü bir hakikattır.Gayet namussuzca bulduğum bu tavra göre işin içinde yeşil denilen sermayeninde bunda hiçte diğerlerini aratmadığı hatta onlardan daha beter bir durumda olduğu ve ''ya bu fiyata çalış ya da adammı yok'' gibi 'yersen usulu'bir tavrı benimsediği bugün maalesef esefle görülmektedir.


Hal böyleyken devletin işçinin haklarına bir standart getirmemesini savunan bu haliylede dünyanın hiçbir yerinde örneği bulunmayan bir sozümona Liberallik anlayışı ortada dolanmaktadır ve buna göre işçilerin ücretlerini hakkıyla almaları devletin garantörlüğüne değilde patronların genelde olmayan vicdanlarına bırakılmış bulunmaktadır.Bu gibi durumlar Liberalim diyen ve bu durumu savunanlarca acil kurtulunması gereken çelişkilerdir.Yukarıdaki anlayışı illa Liberal/özgür kelimeleriyle anlatmak gerekecekse bunun adı ancak Liberal/özgür SÖMÜRÜ ve bunu uygulamayı makul görenlerede Özgür DEREBEYİ veya Özgür MONARK demek uygun düşer. Yontulmamış Liberalizmin sanayi devriminde ortaya çıkardığı adaletsizlikler ve işçilerin iliğine kadar sömürülmesi sonucunda işçi-işveren arasında ne büyük bir dengesizliğin ortaya çıktığı ve bu büyük dengesizlikte başka bir dengesizliği Komünizmi doğurduğu akıldan çıkarılmamalı geçmişe ibret nazarıyla bakılmalıdır. O dönem bu döneme maalsef can sıkacak kadar benzemektedir.Sizcede bir sürü sonradan görme Kapitalistimiz olmadımı bu sıralar.


Saygılar...

Yazan: Muhammed Ali DİKTAŞ Tarih: February 25, 2008 9:20 PM

http://duspress.blogspot.com 'dan

Neredeyse 1 yıldır konuşulan sınır ötesi operasyon, 21.02.2008 tarihli MGK toplantısının hemen ardından gerçekleştirildi. Nihayet demiyorum, çünkü operasyonu doğran sonuçlar çok acı oldu. Seçim zamanının hemen öncesinde peşi sıra şehit haberleri gelmeyi başladı, fitili asıl ateşleyen ise Hakkâri Dağlıca’ da ki terörist eylem oldu. Verdiğimiz şehitlerimiz belki canımızı yaktı ama alı konulan askerlerimiz gururumuzu çok incitti. Hele ki askerlerimizin teslimatı esnasında bölücülerin yaptıkları şovlar, zamanın Devlet, şimdinin Adalet Bakanı M.Ali Şahin’in yaptığı “kurtulduklarına sevinemedim” açıklamasıyla milletin hissiyatına tercüman olmuştu. Uzun süren diplomatik çabalar, Başbakanın ABD başkanı Bush ile yaptığı görüşme, Irak ile yapılan heyetler arası görüşmeler nihayetinde hava kuvvetlerimizin 2007 yılının son günlerinde hava harekâtı için zemin hazırladı. Sonrasında kara harekâtı…

Yazılı ve görsel medya halkı terörün bu harekât sonrası bitirileceğine yönelik ciddi beklenti içine girmesine sebep oluyor. Belki yapılan bu harekât gerçekten TSK için bir başarı öyküsü olabilir. Olumsuz hava koşullarında ve coğrafyada da harekât yapabilecek kabiliyete sahip olduğumuzun dosta düşmana ilanı da olabilir. Ancak bu yine de terörün bitirileceği anlamına gelmiyor. Zira şimdiye kadar yapılan en büyük sınır ötesi operasyonda 35.000 asker görev almış ve dikkat 500 civarında terörist etkisiz hale getirilmişti. En az sorumlular kadar sorumlu davranması gereken medya, harekâta gereğinden fazla anlam yüklemesi ile sorumsuz, operasyon boyunca en küçük kan göstermemesiyle sorumlu davranmıştır. Örneğini 11 Eylül saldırısında takındığı tavırla ABD medyası göstermişti, şimdi Türk medyasında sıra. Bu anlamda geçmişte basit kahramanlık psikolojisi ile terörist görüntülerini sanki mermi kovanlarından şafak yazar gibi sıralayan, sonra da bu görüntüleri ajanslara servis eden askerimizde büyük ders çıkarmışa benziyor. Zira yıllarca servis edilen bu görüntüler Avrupa’da büyük tepki çekmiş, haklı davamız oluşan bu sevimsiz ortam sebebiyle zarar görmüştü. Durumu iyi tahlil edip ders çıkaran askerimizi kutlamak gerekmektedir.

Terörle mücadelede uzun yıllardır PKK ile verdiğimiz mücadele sonrasında kendimizi tecrübe anlamında hep farklı bir yerde konumlandırdık. Aslında şimdi yeniden öğreniyoruz terörle nasıl mücadele edileceğini. Halkına, bölgesine, ülkesine yabancı komutanların kumanda ettiği, gece eğitimi almayan, henüz 20 yaşında toy delikanlıları, yıllarını o toprakta geçirmiş ve muhtemelen de orada doğmuş, elindeki silahın nasıl kullanılacağını komşularımızın ve müttefiklerimizin en seçkin birliklerinden öğrenmiş eşkıyanın karşısına çıkardık. Buna rağmen nice gerçek kahramanlık destanları yazıldı o coğrafyada. Yazılmaya da devam ediyor. Ama bugün askerimiz, devletimiz ve halkımız daha bilinçli, daha insancıl ve daha çözüm odaklı politikalar gütmektedir. Devletimiz terörle mücadele ederken, askerimiz teröristler, milletimiz ise onu besleyen bataklıkla ilgilenmektedir. Alacağımız her ne kadar çok yol olsa da ulaştığımız merhale takdire şayandır.

Ülkemizdeki terör etnik ve bölücü terördür. Damarlarlarındaki kan Kürt milliyetçiliğinden beslenmektedir. Sürekli ezilmişliği, kalkınmamışlığı, ayrımcılığa uğramışlığı terörlerine bahane etmişlerdir. Durum ne PKK’nın ve DTP’nin iddia ettiği şekilde vahimdir, ne de resmi otoritelerin iddia ettiği gibi bir eşitlik söz konusudur. Elbette ki Doğuya göre Batı, Türk’e göre Kürt arasında farklı muamele olmuştur. Ancak aynı fark İstanbullu ile Kastamonulu, şehirli ile köylü, işçi ile memur, asker ile sivil, Atatürkçü ile muhafazakâr (birbirlerinin asla zıttı değildir, öyle gösterilmiştir) arasında da olmuştur. Ancak bu farklılıklar hiçbir zaman bir teröre yol açmamıştır. İşte buradadır ayrılıkçı terörün farklı yüzü. Ayrılıkçı terör geçmişte yapıldığı gibi sadece askeri önlemlerle önlenemeyeceği gibi, askeri ve ekonomik tedbirlerle de önlenemez. Alınacak önlemler ayrılıkçılığı askeri yönde sürdürenlere askeri ancak sempatizanlara ise sosyal politikalarla olmalıdır. Alınacak tüm tedbirler Kürt halkının Türkiye Devletine olan aidiyetlerini arttıracak cihette olmalıdır. Yoksa İstanbul’u Türk’lerden ve diğer halklardan ayrıştırın ve aynı ekonomik kalkınmışlıkla Diyarbakırlılara (sadece ayrılıkçılar kastedilmiştir) verin sanıyor musunuz ki ayrılıkçı söylemlerden vazgeçecekler? Hayır, vazgeçmeyecekler. Mücadelelerini elde ettikleri ekonomik güçle destekleyecekler.

Bu anlamda atılan adımlar dikkatle seçilmelidir. Batıdaki halkı ayaklanmadığı için cezalandırmadan alınmalıdır önlemler. Bu anlamda kimileri asimilasyon dese de Türkçe eğitimin yanında Kürtçe eğitim, giyecek ve yiyecek yardımının yanında tiyatrolar, sinemalar, kültür merkezleri, üniversiteler götürülmeli bölgeye. Geçmişlerini ve en doğru haliyle ortak geçmişimizi hakikatli bilgilerle öğrenmeliler. Zaten öyle yapılmaya çalışıldığını da hayranlıkla gözlemliyoruz. Son zamanda yapılan çok yönlü girişimlerle bu terör belasının İnşallah ki bir 25 yıl daha bizimle yaşamayacağı anlaşılmaktadır.

Sözlerime burada son verirken Irak’ın kuzeyinde -20 derecelerde operasyon yapan Mehmetçiğe Allah’ın yardımcı olmasını diliyorum.

Yazan: erol kalafat Tarih: February 25, 2008 10:12 PM

Üniversite kapısı sert bir şekilde yüzümüze kapatıldığı günden bu yana yaşadığımız acılar bize bir şey??? öğretti: Gerçek sorunumuz insanların hayatlarına, görünüşlerine, sözlerine, düşüncelerine müdahale edebilme hakkını kendinde gören yasakçı zihniyettir.(daha önce bilmiyordunuz demek, vah ki vah )

Başını örttüğü için ayrımcılığa uğrayan kadınlar olarak tüm samimiyetimizle açıklıyoruz ki;
üniversitelere başımızı örterek girmekle mutlu olmayacağız. Ta ki:

Kürtlerin ve ötekileştirilenlerin kendilerini bu ülkenin asli unsuru hissetmesi için gereken
hukuki ve psikolojik ortam oluşturulmadan,

Acımasızca işlenen cinayetlerin gerçek sorumlularına ulaşılmadan,

301 davalarını bitirecek düzenleme yapılmadan,(cok siyasi)

Azınlık vakıflarının üzerinde pişkince oturanların rahatı bozulmadan,(???)

Alevilerin ibadetini kültürel aktivite, ibadet evlerini de kültür merkezi olarak görmekte ısrar
etmekten vazgeçilmeden,(masallah)

Üniversitelerden sudan sebeplerle atılan arkadaşlarımız geri dönmeden,

Yasakçı zihniyet bize ne zaman, nerelerde ve nasıl örtüneceğimizi dayatmaktan vazgeçmeden,

Üniversitelerin bilimsel özgürlüğünün önündeki en büyük engel YÖK kaldırılmadan…


Kısacası;

12 Eylül darbe anayasasını esamesi okunmayacak şekilde ortadan kaldırıp yeni, sivil
bir anayasaya yapılmadan mutlu olamayacağız.

Birimizin diğerimiz için tehlike olduğu korkusunu yayıp bizi birbirimize düşürerek bu adaletsiz
düzenini devam ettiren yasakçı zihniyet tamamen ortadan kalkmadan hiçbir özgürlük tam özgürlük değildir.

Özgürlüklerin kısıtlanmasının ne demek olduğunu bilen insanlar olarak, bundan sonra da her
türlü ayrımcılığın, hak ihlalinin, baskının, dayatmanın karşısında olacağız.

Ben cok aceleye getirilmis sekilde yazildigini düsünüyorum bu bildirinin.

Milli Görüscülerin "hadi kizlar mitinge" demesi nevinden, hadi kizlar liberal bildiriye

Begenmedim ben, kimse kusura bakmasin

Saygilar

Yazan: Muzaffer Kazim Tarih: February 25, 2008 11:03 PM

^^27 nisan bildirisi, isim babası olmuşken, o günden beri ne zaman 'bildiri' olarak adlandırılan unsur gündeme gelse- ki amacı özgürlük de olsa- bi türlü içim ısınamıyor. ve bugünlerde bildiri patlaması yaşanırken(özgürlük bildirisi-laikçi bildiri- 3. yol bildirisi ve en son 301 başörtülü kadının bildirisi) herkes birbirine -haddini - bildirmek ya da ben daha iyisini biliyorum ve bunu sana bildiriyorum deme telaşındayken, ötesi yok. ve sözler artık yetmezken, sembollerle çıkılıyorken bütün yollara, anlaşmaktan daha da uzaklaşıyoruz. bildirilerle başlayan bütün yollar çıkmaz. bildiri; anlaşmak değil, yarışmak. biz hala yarışıyoruz; laikler, muhafazakarlar, liberaller.. söz yok; bu yüzden bildiriler gerçek değil...

^^bir de Allah'ın(cc) adaletine sığınırız.devletten adalet talep etmek 18. yy'dan kalma ilkel bir alışkanlık...ehbe..

Yazan: ehbe Tarih: February 26, 2008 3:00 AM

Artik bu memlekette "dindar" sayilabilmek icin Siyasal Islamci olmak gerekiyor.

Ona gore yani... Tahakkumcu cemaatlerin ve inanctan siyasal cikar saglayan politik hareketlerin dumensuyuna girmez, onlarin size uygun gordukleri siyasi ve ekonomik duzene boyun egmezseniz dindar da olamazsiniz, musluman da, haddinizi bilin.

Dinin de tek sahibi onlardir, Islam'in da.

Yazan: Balbazar Tarih: February 27, 2008 8:41 AM

"Artik bu memlekette "dindar" sayilabilmek icin Siyasal Islamci olmak gerekiyor."

Ne alaka?

Tam tersi gecti o devir.Sirf liberal arkadaslari elestirdik diye mi bu sözler?

Yazan: Muzaffer Kazim Tarih: February 27, 2008 7:46 PM

Yok Balbazar Bey,

Niye böyle düşündünüz?

Dedem pek ala dindar benim, ne tarikat bilir, ne cemaat, ne siyaset.

Kendi halinde bir Müslümandır, Türktür, yaşlıdır, çiftçidir, babadır, dededir, koca dededir vs. vs.

Fakat kendi halindedir.

Dedem gibi dindarı çok seversiniz. Allah(cc) hayırlı uzun ömür versin; şurada 10-20 yıllık ömrü kalmıştır; kimbilir?

Fakat siyasal islamcı diye etiketlemeye kalktığınız insanlara TAHAMMÜLSÜZLÜĞÜNÜZ DE buradan geliyor. Hem ölmelerine çok var. Hem de hiç durmuyorlar, dedem gibi "itaat" üzerine davranmıyorlar, HAKLARINI ARIYORLAR, her platformada, siyasette, internette vs.

Etiketlemeye çalıştığınız insanlarla alıp veremediğiniz aslında tam da BU.

Yazan: mustafa fatih yüce Tarih: February 27, 2008 8:33 PM

Özgürlüğü savunuyor olmak için illa ki başkalarının özgürlüğünü savunmak paravan mı olmak zorunda. Bu ülkede bireyin haklarını ifade edebilmesi ve kendisine yapılan haksızlıkları dile getirebilmesi ve dahi kendisi gibi farklı açılardan haksızlıklara uğrayanların olduğunu bilmesi ve aynı özgürlüğün eşit şekilde herkese sunulmasını istemesi neden ikirciklik içeren bir edim gibi algılanıyor?!
İlla ve daima karşı mı olmak zorunda hissediyor insanlar kendilerini anlamıyorum. Düşünce; değişimi ve yeniliği gerekli kılar, çünkü düşünüp de değişimi kabullenmemek düşüncenin doğasına ters bir durumdur;zaman değişir, insan değişir, ihtiyaçlar değişir... Her an bir şeyler değişirken ve ihtiyaçlar farklılaşırken insanların kadınlara bakış açısının değişmemesi ve kendi kararını almak isteyen kadınları o ya da bu şekilde erkeklerin baskı altına almak istemesi ilginç bir durum.
Liberal bir bildiri mi, özgürlük sadece liderallerin savunduğu bir fikir mi? Öyleyse özgürlük adına lideral olmalı herkes. Bu arada liberal fikir yapısının temellerine de bir bakmalı insanlar.
Bir fikri, yaşamı, anlayışı ne kadar yargılar ve sınırlandırmaya çalışırsanız onu o kadar köklendirir ve güçlendirirsiniz, bu, sosyolojinin dediği. Yasaklarla sadece, "diğeri" düşüncesi insanların bilinçaltına sokuluyor, o insanlara -olmadıkları halde- suçlu psikolojisiyle bakılmasına neden oluyor ve diğeri dediğiniz insanlardan gelen her hareketin bir suçmuş gibi algılanmasına neden oluyorsunuz. Yasakların dile getirildiği bir metni ise aceleci, iki yüzlü, takiyyeci buluyorsunuz.
Maşallah, sizin gibi düşünmeyen herkes takiyyeci, liberal, kuralyıkıcı yani düşünsel anarşist ve neydi... beyaz türbancı! İronik. Özgürlüğü savunan insanlar, özgürlüğü sadece kendileri için hak olarak görülen bir topluluk üzerinden -beyaz Türkler- metaforik bir bağlamda eşanlamda ifade edilerek aşağılanıyor.
En azından kavramlara saygı duyup onları har vurup harman savurmamalı insanlar.

Yazan: suzan nur Tarih: February 27, 2008 11:26 PM

insanların ürettikleri fikirlerin yasaların yeniden tanımlanması lazım.yasaların ne için neden konulduğunun açıklanması gerekli.anayasa nedir.devlet nedir.laiklik nedir.yasaların varolma sebebi insanmıdır.özgürlükten kasıt nedir.düşünmek suçmudur.(ki 73 milyon suçluyuz)dahada mühimi İnançlı olup inandığı gibi yaşamayı istemek ,talepte bulunmak cezayı gerektirirmi?ayrıca 68 kuşağının fikirlerini öve öve bitiremeyenler 08 kuşağının fikirlerini yerden yere vurma cesaretini nasıl kendilerinde buluyorlar.özgürlükse 68 de özgürlük 08 de özgürlük.

Yazan: havva Tarih: February 28, 2008 9:37 AM

"Yasakların dile getirildiği bir metni ise aceleci, iki yüzlü, takiyyeci buluyorsunuz."

Iste buna karsiyim.Genellemeye... "kötü bir TÜRKCEYLE acele yazilmis", üstünde düsünülmeden.Iki yüzlü ve takiyyeci bulmuyorum.

Liberal düsünce benim icin önemlidir.
Herkesin farkli düsüncesini demokratik ortamda ifade edbilmesi de önemlidir.

Itiraz serhi düsen herkesi karsi tarafa atmak da nasil liberallik, dogrusu anlamadim.

Hep gruplasma hep hep ötekilesme, (liberal müslümanlar da siyasi islamcilara karsi bir ötekilesme icinde), birey olsak diyorum...hic bir tahakkum (cemaat, izm, siyasi görüs (liberal de dahil)) altina girmeden..(mensup olsak bile tahakkum altina girmesek)

Saygilar

Not: az önceki yorum yanlislikla yollandi.

Yazan: Muzaffer Kazim Tarih: February 28, 2008 1:52 PM

Varoluşsal edim kişiyi ben üzerinden dünyayı algılamaya, anlamlandırmaya ve kendini bunun üzerinden inşa etmeye dayanır. Bir şey olmak zorunda kalmadan bir şey olduğumuzu iddia etsek de insan kavramıyla diğer varlıklardan, kadın erkek ayrımıyla cinsel kimlikten, islam hristiyan... tercihiyle dini tercihten, sağcı solcu, liberal demokrat sosyalist vb. kavramlarla da siyasi tercihler üzerinden kendimize bir varoluş belirler, bir şekilde etken ya da edilgen, kendiliğinden ya da zorlama bu kimliklerin içinde varlığımızı şekillendiririz. Ben üzerinden oluşturduğumuz her anlamlandırmada ben'in dışında kalan her varlığı öteki/diğeri kılar. Sorun bu değildir ancak, sorun ben'in karşısına geçirdiğiniz diğeri'ne bakış açınızdır. Bir tartışmaya ben diyerek başladığımızda kavramları değil kendi varoluşumuzu biçimlendiren olguları, belirli sınırlarla tartışıyoruz demektir, bu da ben şuyum ama şunu savunuyorum... gibi bir argümanı gerekli kılar ki bu da bizi tartışma sınırlarından uzaklaştırarak aidiyetsel düşünme alanına sokar ki, aidiyet devreye girdiğinde tartışma değil, kişiye saygı gereği, anlatılanı dinlemek icap eder. Oysa kavramları konuştuğumuzda, kavramların içeriğini, semantik alandaki değişimini, gelişimini, zaman/mekan sınırları içindeki genişleme ya da daralmalarını tartışabilmek şansına sahip oluruz. Birey olarak kimseyi eleştirme hakkımız olmasa da, birey bir olguyla/kavramla kendini konumlandırdığında o kavramı eleştirme hakkı doğar. Diyeceğim şu ki, karşı çıkan herkesi karşı tarafa atma hakkına sahibim. Ama karşı tarafa attığım savunulan kavram, bireyin kendisi değil. Yalnız tuhaf olan şu ki, o yazıda diğeri kavramından bahsedilirken bir tespit yapılmış ama kimse o diğerinin içine yerleştirilmemişti. Öyleyse bunu şimdi yapmak lazım ki kimseyi yalancı çıkarmayalım.
Özgürlükler savunulduğunda, buna devamlı kulp bulanlar, keskin uçlarla fazlasıyla tahripkar bir tutum takınanlar, dinlemekten ve anlamaktan öte anlatmak ve anlamamakta ısrar edenler oldukça bu ülkede tartışma bireyler üzerinden yapılacaktır, kavramlar üzerinden değil.
Unutmamak gerekir ki tartıştığımız şey, benim dedem de sakallıydı... anekdotuyla başlayan bir telmihe dayanıyorsa bu aslında başlamadan bitmek zorunda kalmış argümana dönmüş demektir. Dedelerimiz Osmanlı'ydı, biz Türkiye'yiz...Dedelerimiz 19.yüzyılda sizin dediğiniz gibi tarikat,cemaat, siyaset bilmeyen adamlar değil, Osmanlıyı inşa eden yapı taşlarıydılar. Osmanlıyı hiçbir fikre dahil olmayan, kendi halinde yaşayan dedelerimiz mi kocaman bir medeniyet inşa ederek 600 küsur yıl sürdürdüler?! Konuyu değiştirmiyorum, konuyu örneklendiriyorum biline.
Kısaca diyeceğim şu ki, bireysel aidiyetsizlik üzerinden kimlik inşa etmeye çalışsak da bir kimliğin içinde doğar, büyür ve ölürüz. Genellemenin en hası da şudur ki, insan olarak bunu yaparız ama genellemeyi sadece bir tartışmada karşı taraf daima haksızdır diye yaparsak dinlemez, anlamaz ve ayrılıklardan bir bütüne ya da tez-antitezden senteze varamayız.

Yazan: suzan nur Tarih: February 28, 2008 7:20 PM

Sorun bu değildir ancak, sorun ben'in karşısına geçirdiğiniz diğeri'ne bakış açınızdır. Bir tartışmaya ben diyerek başladığımızda kavramları değil kendi varoluşumuzu biçimlendiren olguları, belirli sınırlarla tartışıyoruz demektir, bu da ben şuyum ama şunu savunuyorum... gibi bir argümanı gerekli kılar ki bu da bizi tartışma sınırlarından uzaklaştırarak aidiyetsel düşünme alanına sokar ki, aidiyet devreye girdiğinde tartışma değil, kişiye saygı gereği, anlatılanı dinlemek icap eder

Bunlar sizin kabulleriniz.
Benim kabul etmedigim kabuller.

Yazan: Muzaffer Kazim Tarih: February 29, 2008 3:34 PM

Iyi hos bir bildiri de, gokler ve yer adaletle ayakta durur hadisini, neden illa ki de onemsemek gerekiyor onu anlamadim. Yani her turlu fikre, Hz. Muhammed ve islam referansini onemseyerek yaklasmak gibi bir zorunluluk mu var? Gokler ve yer adaletle ayakta durur, iyi hos bir soz, ne anlama geliyor. Dunyada, evrende bir denge vardir, gezegenler de bu dengeye gore doner, gunes de bu dengeye gore dogar batar, herseyin kendine gore bir denge noktasi vardir. Buna da adalet denir. Ama bunu ilk soyleyene veya tek soyleyene Hz. Muhammed denmez. Hatta hic kimse bize bunu soylemese bile, biz bunu biliriz. Ben mi bir seyi kaciriyorum, bu soylenen hadisin icinde daha yuce bir anlam mi gizli?

Yazan: Mustafa Simavi Tarih: March 12, 2008 10:30 AM

Sn. Simavi,

Problem nedir?

Zaten dogru olduguna kannat getirdiginiz "denge"nin sonucu olan bir hakikat Islam Peygamberi tarafindan ifade edildigi icin mi problem?

Bunu soyleyenler "Islam peygamber soyledigine gore kimsenin kendi akli, ahlaki muhakemesine gerek yok" mu dediler ki? (ki bu munmin icin yeterlidir).

Mesela Incil "first know thyself" (once kendini bil) der. Simdi Incil boyle dedi diye ben size bu muhakeme gucunuzu once kendi durusunuza uygulayin desem "niye onemsemem gerekiyor ki; Incil boyle diyor" mi diyeceksiniz? Ya Yunus ta ayni seyi soyledi ise?

Siz Musluman degilseniz dogru olani hangi "dogruculuk" referansi ile buluyorsaniz onunla yapin. Yoksa "ben ezan Turkce iken cok dindardim ama o cirkin sesle Arapca okunmaya baslayinca uzaklastim" diyen Kufurbaz'in karisi durumuna dusersiniz.

Yazan: Slogan-buster Tarih: March 12, 2008 2:34 PM

Yorum Ekleyin...





(you may use HTML tags for style)