« Misyonerlerin Hakkını Müslümanlar Savunmalı | Ana Sayfa | Laiklik Bazen Despotluk da Olabilir »

December 31, 2007

Laiklik Bazen ‘Dinsizlik’ de Olabilir

[31 Aralık 2007 tarihli Star gazetesinde yayınlandı]

Türkiye’de yürüttüğümüz bazı kısır tartışmaların altında, ortak kavramlara farklı anlamlar yüklememiz yatıyor. Laiklik bunların belki de en önemlisi. Bu ilke için çok zaman “din ve devletin birbirinden ayrılması” diye bir tanım yapılır ve bence bu doğrudur. Dahası bu anlamdaki laiklik, hem din, hem devlet, hem de toplum için iyidir. (Neden öyle olduğu, bir başka yazının konusu olsun.)

Ama bazıları “laiklik”ten ve onu “korumaktan” söz ederken başka bir şeyi kast ediyorlar. Onların aklındaki, sadece devleti değil, aynı zamanda toplumu ve bireyleri de dinden ayırmak.

19 Aralık tarihle Radikal’de yayınlanan Prof. Dr. Yasin Ceylan imzalı ve “AKP, İslam ve modernleşme” başlıklı yazı, bu konuda okuduğum en açık sözlü metinlerden biriydi. ODTÜ felsefe bölümü öğretim üyesi olan Prof. Ceylan, laikliğin aslında “dine alternatif bir dünya görüşü” olmasına rağmen, bu “çarpışma”nın Türkiye’de açıkça yapılmadığından yakınıyordu. Ona göre laikliğin doğru anlamı “sadece din ve devlet yönetiminin birbirinden ayrılması” değil, “Tanrı merkezli bir yaşam tarzından insan merkezli bir yaşam biçimine geçiş”ti. Ve bu yaşam biçiminin tüm topluma yerleşmesi gerekiyordu.

Bu tanımıyla laiklik, toplumun “sekülerize edilmesi”, daha Türkçe söylersek “dinsizleştirilmesi” projesidir. Bunu dobraca ifade ettiği için Sayın Ceylan’ı kutlamak gerek.

Peki ama niçin gerekmektedir böyle bir proje? Verilen cevap, “moderniteye geçiş”tir. Çünkü Ceylan ifadesiyle, modernlik, “transandantal kaynaklara bağlı değişmez dogmalardan kurtulup, kaynağı dünyanın ötesine geçmeyen değişebilen prensiplere geçmektir.”

Aynı yorumu bazı İslamcı yazarlar da yapar. Onlar, elbette, moderniteye karşı çıkarlar. Oysa hem anti-modernist İslamcılar hem de modernist din karşıtları çok önemli bir noktayı atlamaktadır: Tek bir modernite yoktur. Kafalarındaki model, kıta Avrupası ve özellikle de Fransız tipi modernleşmedir. Bunun dinle çatışarak geliştiği de doğrudur. Ancak Anglo-Saksonların hikayesi tamamen farklıdır. Amerikalı tarihçi Gertrude Himmelfarb’ın ifadesiyle, İngiliz ve Amerikan modernleşmesinde din bir “düşman” değil “müttefik” olarak görülmüştür.

Bu konuda geniş bir literatür vardır. Max Weber’i okursanız dindarlığın iktisadi gelişmeyi nasıl ateşlediğini, Alexis de Tocqueville’i okursanız, Amerikan demokrasisinin din sayesinde nasıl güçlendiğini öğrenirsiniz. Britanya tarihini incelerseniz, bilimsel gelişmelerin ve sosyal reformların ardındaki dini motivasyonları keşfedersiniz. Ama Türkiye’nin sekülerist aydınları, Fransız Aydınlanması’yla tanımlanmış (ve bolca da Marksizm’e bulanmış) dar bir modernlik anlayışına sahip oldukları için, modernleşmek için “dinsizleşmek” gerektiğinde ısrar ederler.

Oysa ne modernleşmek için dinden kopmak gerekir, ne de dinden kopmak modernliği garantiler. “Transandantal kaynaklara bağlı” bir inanç, eğer kendi içinde bir yenilenme (“tecdid”) dinamizmi taşıyorsa, neden “dogmatik” kalacaktır ki? Dahası, “kaynağı dünyanın ötesine geçmeyen prensiplerin” değişime açık olacağı nereden bellidir? Komünizmin kaynakları “bu dünyada” değil miydi? Ve komünizmden daha katı bir dogmatizm gördünüz mü?

O kadar uzağa gitmeye de gerek yok. Bugün Türkiye’de dış politika, ekonomi veya Kürt sorunu açısından kimlerin en dogmatik tavrı gösterdiğine bir bakın. İlhamlarını “gökten ve gaipten” değil, “bu dünyadan”, hem de sadece 70-80 yıl öncesinen alan çevreleri görürsünüz. Beyinleri “seküler”, ama alabildiğine “değişime kapalı”dır.

Çarşamba devam edeceğim, “dinsizleştirme” anlamındaki laikliğin ardındaki yanılgılara. Şimdilik, mutlu yıllar.

Yazan: Mustafa Akyol Tarih: December 31, 2007 10:39 AM

Okur Yorumları

(NOT: Yazılar üzerine yapılan yorumların sitede yer alması, bunların Mustafa Akyol tarafından benimsendiği ve desteklendiği anlamına kesinlikle gelmez. Aksine, farklı ve karşıt görüşleri ifade eden yorumlar da kabul edilmektedir. Ancak saldırgan, düzeysiz veya konuyla ilgisiz yorumlar reddedilecektir. Eğer bu siteye ilk kez yorum yazıyorsanız, standart yorum kurallarını dikkate almanız önemle rica olunur.)

Türkiye'de laiklik ilkesi gereği toplum tamamen sekülerize edilmeli midir ya da tanrı merkezli bir yaşam yerine insan merkezli bir yaşam mı resmi ideoloji gereği ikame edilmelidir diye sorarsanız HAYIR derim.

AMA, Türkiye'de laiklik ilkesi (ya da ona yüklenen yanlış anlamlar yüzünden) toplum sekülerize edilmektedir ve insanlar ateizme teşvik edilmektedir derseniz gene HAYIR derim.

Nerede bu sekülerize, insan merkezli, ateist insanlar?

Peki nerede tarikatçi, aşiretçi, saplantılı insanlar?

Yazan: Kubilay Ant Tarih: December 31, 2007 12:03 PM

gerçekten ufuk açıcı bir yazı olmuş..Laiklik konusundaki ve modernite konusundaki temel anlayışların ya da şöyle diyelim öyle anlaşılması istenilen fikirlerin ve o fikirleri savunanların ne kadar dogmatik ve riyakar olduklarını birkez daha görmüş olduk..Modernitenin farklı coğrafyalardaki gelişimine dinin etkisini de yazıya eklemeniz gerçekten çok uygun olmuş..tebrikler..

Yazan: ahmet Tarih: December 31, 2007 12:24 PM

Gene cok yerinde tespitler, analizler. „dunyevi olduguna gore degisebilir“, ve „uhrevi olduguna gore statiktir“ argumanini bu gunlerde ancak cevaplara kulagi tikali yerli bozuk-plak laikcilerden duyabilirsiniz. Guzel ornekler vermis Mustafa Bey bu statik-dinamik hususunu aciklamak icin. Bir de tabii ki su retorik soruyu ilave etmek gerekiyor. Ne zamandan beri degisebilirlik degisemezlik iyi ve kotunun belirlenmesinde yegane kriter oldu ? Akif ‘in sozu ile « eskiyi eski oldugu icin degil kotu oldugu icin atarim yeniyi yeni oldugu icin degil iyi oldugu icin alirim »

Kavramlarin carptilip konjukturel iktidar ihtyaclarina gore yeniden tanimlandigi , gerektiginde Ataturk adina Ataturk’un sozlerini dahi sansurlendigi Turkiye’mizdeki laikcilik uygulamasi da Franasiz jakobenlerine dahi sac bas yoldurtacak cinsten ornekler manzumesi. Bu tutum aklima Mussolini’nin „fasizm nedir: sorusuna „o an aklimdan gecen ne ise fasizm odur“ cevabin vermesini getirdi. Bizim eski CB Sezer’e gore laiklik „din ve vicdan hurriyeti“ icermiyordu.

Bakin gecen „2. Cumhuriyetcilerin korkulu ruyasi“ Ozdemir Ince „irticayi“ dikey ve yatay diye ikiye ayirdiktan sonra ve dikey irticayi dinin devlet islerine karismasi olarak tanimladiktan sonra „yatay irticayi“ nasil tanimliyor: Dinin millet (toplum) işlerine karıştırılması ise yatay irticadır.

Demek ki neymis? Dini millet (toplum) islerinin de disinda tutmak gerekiyormus. Bundan dinin yok edilmesi disinda anlam cikrak varsa beri gelsin. Peki „yatay irticayi“ yani dinin toplum islerine karismasini kim saglayacak? Tabii ki devlet. Eee o zaman devlet din islerine karsmis ve „dikey irtica: yapmis olmuyor mu? Asagi tukursen sakal, yukari tukursen biyik“ hesabi.

Merak ediyorum simdi hala neden „laik“ demiyorsunuz da „laikci“ diyorsunuz sorusunu soran cikarmi?

Laikci kelimesini ilk olarak Prof. Ali Mazrui’den duymustum yillar once Washington’daki bir konferansta. „Turkiye’deki rejim laik degil laikcidir; cunku laiklik bir frameworktur, rejimin ozelliklerinden biridir. Oysa laikcilik toplumu sekuklerlestirmeyi amaclayan ve bu ozelligi ile de din konusunda tarafsiz devlet olmaktan onu uzaklastiran bir idelojidir demisti hatirladigim kadari ile. Daha sonra burada da linkini verdigimiz Sami Selcuk’un yazilarinda bu fark cok guzel taninmlandi. (bkz: Laiklik Kiskacinda Turkiye (I) ve II (http://www.zaman.com.tr/haber.do?haberno=338435&keyfield=6C616973697A6D ). O yazidan kisa bir alinti:

„"Rejime göre din" anlayışı
Ülkemizde, evrensel, daha doğrusu küresel sözcükler ve terimler ne yazık ki, kimileyin içleri boşaltılarak ve onlara yeni anlamlar yükletilerek ya da birbirlerinin yerlerine geçirilerek kullanılmaktadır. Laiklik ve laisizm sözcükleri de bundan payını almıştır. Bunlar, eşanlamlı değildir. Laiklik, bir durumu, niteliği; laisizm ise belli bir amacı gerçekleştirmek isteyen ideolojiyi anlatmaktadır. Laisizm, profan söylemli, ama dinsel bir inşa içinde olan bir totalliktir. Bu yüzden öncelikle laisizm ile laikliği birbirinden ayırmak gerekmektedir. (KILIÇBAY, s. 119) "Kavramlar yansızdır." (WEBER, Max) Doğru konuşurlar. “


Bazilari hala bu farki vurguladigimizda derdimizin sadece dogru tanim oldugunu (laiklik devletin bir ozelligidir; kisi laik olmaz) saniyor. Oysa yazida da belirtildigi gibi mesele dil yaresinden cok oteye kendilerine laik diyenlerin aslinda bu kavrama yukledikleri mananin hic bir demokratik ulkedekine (Fransa dahil) benzemedigi hususu. Gerek Mustafa Bey’in yazisinda gerek yukariya koydugum Ozdemir Ince incisinde ve gerek sabik CB Sezer, Tezic gibi Cumgyuriyet muhafizlarinin soylemlerinden laikcilerin aslinda devletin dini kontrol etmesinin otesinde toplumu dinsizlestirme projesi olrak gordukleri artik tescil edilmis oldu.

Ben de Mustafa Bey gibi laikcilerin sozunu sakinmayan ya da artik baklayi agzindan cikranlarini Ertugrul Beyazkaptan gibi „kimsenin dinine birsey demiyoruz, biz de Muslumaniz annannemizinki gibi orteseler, no problem.., ezan Turkce okunsun, 42 muhkim ayet degissin…karisik namaz kilinsin“ vb turu sahtekarliklara bas vuranlarina tercih ederim. Herkes etegindekini doksun; milletin onune tercihler konsun, „aydinlar“ , kurumlar, asker nasil bir toplum istediklerini ve bunun elde edilmesi, muhafazasi icin devlete ne rol bictiklerini Ince ve bu yazida adi gecen prof. gibi acik secik soylesinler ki millet te „dinin toplum islerine karismasini“ istiyor mu istemiyormu bilincli tercihini yapsin. Bu sitede bir zaman once „hangi laiklik“ tartismasinda bir laikciye „hangi demokratik ulkenin laikligini model alirsaniz beb raziyim; Fransa da dahil; bakalim uygulama ne imis aynisini getirelim“ teklifini yapmistim da „oklmaaz Fransa ‚da olmaz ; ben Turkiye laikligi istiyorum; bizim ozel sartlarimiz….“ Cevabini almistim. Artik laikci despotik rejim muhafizlarinin tasavvur ettikleri „laik toplumun“ ne oldugu konusunda o toplumun her gun genisleyen kesimi fikir sahibi oluyor. Bu kavramlarin manalarini bilenler, onlari felsefi, siyasi hukuki zemine oturtup ayristirabilecekler fazla degil ama kimin niyetinin ne oldug konusunda millet laikci seckinlerin dusundugunden cok daha basiretli. . Cumhuriyet mitinglerinde ifade edilen „askeri refleks“ ve cevaben 23 Temmuz toplumsal refleksi artik sularin yukariya akmayacagini gosterdi. Gelecekten umitvarim.

Yazan: Bekir L. Yildirim Tarih: December 31, 2007 2:33 PM

Fransa ve Anglo-Sakson geleneğin Laiklik anlayışı birbirinden ayrılmalıdır.Anglo-Sakson gelenek ve Kuzey Avrupa ülkeleri Laik olmaktan çok sekülerdir; dinselçoğulculuğu ve liberalizmi benimsemektedirler. Laiklik dediğimizde aslında yukarıdaki prof.un dediği gibi dini referans olarak almamak ve yine aşkın bir otoriteye referans vermemek, insan merkezli bir pozisyona geçmek zorunludur.Dolayısıyla ister toplumu zorla dinsizleştirmeye çalışsın isterse toplumda dini merkeze almaksızın farklılıkların yaşamasına izin versin Laik ilke profan bir bakş açısını temel alır dolayısıyla mutlak hakikat iddiasında bulunan tüm öğretileri yadsır.Laikliğin temelinde insan merkezli hümanist (Tanrı merkezli değil) bir bakış açısı söz konusudur ve tamamen aydınlanma aklının ürünündür dolaysıyla toplumu ve insanı aşkın bir otoriteye dayanarak açıklamaya çalışan hiçbir öğreti aslında meşru görülemez sadece laik sisteme zarar vermediği ölçüde farklılıkların yaşamasına izin verir Anglo-Sakson örneğinde olduğu gibi.Buna dahi izin vermeyen Fransa örneğide mevcut.

Aslında burada üzerinde durulması gereken önemli bir husus Laikliği ortaya çıkaran şartlardır ve Laikliği bir kutsalla bağdaştırmanın mümkün olup olmadığının anlaşılmaya çalışılmasıdır. Bunun için biraz Voltaire ve özellikle Rousseau'dan faydalanabiliriz.Aslında Laiklik dediğimiz ilke hiçbir dini/kutsal ilkeyle bağdaşmaz ve bunlara referans verilerek toplumun yönetilmesini veya toplumsal sözleşmenin kaynağı olarak aşkın değerlere referansı asla kabul etmez.

İmdi; Bunun İslam ve özelde bir müslüman için nasıl bir sonuç doğurduğunu kestirebiliyor muyuz?
İnanan bir insan için inandığı değerleri temel alarak yasama ve özellikle bir toplum oluşturma hakkı Laik ilkeye göre asla varit değildir.Çünkü bu değerleri Laikliğin temel aldığı ideoloji rölatif bulur mutlak kabul etmez böyle olduğunu anlamak için Laikliğin temel aldığı değerleri görmek yeterlidir.Mutlak olmayan ve dolaysıyla aslında kutsallığı tanınmayan değerleri temel alarak bir toplum oluşturmak akıl karı değildir dahası izin verilemez birşeydir.Buna göre inananlar Laikliğin kendilerine verdiği inanma özgürlüğüne ve sınırlı birtakım haklara sahip olmakla yetinmelidir dahasını istememelidirler. Ben öyle düşünmüyorum ya da inanmıyorum, kendi inandığım gibi yaşamak istiyorum demeniz hiçbirşey ifade etmez çünkü öyle inanmak zorundasınızdır inanmasanızda yaşamaya mecbursunuzdur.

Bununla birlikte İslam denilince tüyleri diken diken olanlar İslamdan ancak el kol kesmeyi anlayan hatta özellikle öyle anlaşılmasını isteyenler dinin içinde farklı yaklaşımların olduğu gerçeğini bilmeyen bilmek istemeyen müslümanın yobazını makbul sayan ve örnek ''prototip'' olarak gösteren, şeriat denince İslamın evrensel değerler olarakta ifade edebileceğimiz büyük ölçüde batıylada uyumlu genel geçer ahlaki ilkelerini değilde eline kırbaçı alıp zorla insanları namaz kılmaya zorlayan zorba imam modelini hemen aklına getiren ve ''işte müslümanlar bunlar'' diye lanse edenler elbette ki ne demek istediğimizi anlamayacaktır.

Şüphesiz bu ükede azımsanmayacak ölçüde farklılıklar var sağduyu sahibi herkes bunlara saygı gösterilmesi gerektiğini ve farklı yaşama tarzlarının olmasının gerekliliğinin farkında olmak durumundadır kimseye devlet eliyle herhangi bir inanç dayatılmamalıdır.Fakat aynı zamanda bu ülkedeki her kanaat ve inanç sahibine hukuka aykırı olmadığı müddetçe kendi hukukunu oluşturma imkanı verilmelidir çok hukukluluk tartışılmaya açılmalıdır.Bunun dışında bir Laikik tanımı dayatmacı ve benbilirimci olmak durumundadır ve sorun çözme imkanına da sahip değildir.

Bu noktada sorunun çözülmesi için bazılarımız Olivier Abel'in dediği gibi ''dinlerin içinde laik aşıyı mümkün kılacak bir kabul yapısı olmadan laikliğin dışarıdan dayatılamayacağı'' gerçeğiyle karşılaşmış bulunuyor.Şimdi tartışılması gereken asıl nokta nasıl bir Laiklik İslamla uyumlu olabilir.Böyle bir çabanında Laikliği yeniden tanımlamak anlamına geleceğinde şüphe yoktur.

Saygılar Selamlar...

Yazan: Muhammed Ali DİKTAŞ Tarih: December 31, 2007 9:17 PM

Tebrikler..Prof.Ceylan'ın yazısıyla içimde oluşan karamsarlık havası yazınızın tamamını okumamla dağıldı.Devamını hararetle bekliyorum.Vesselam..

Yazan: Uğur Demirtaş Tarih: January 1, 2008 1:04 AM

Muhammed Ali Bey de Mustafa Bey'in yazisina degerli bir ilave yapmis. Kavramin kokenini daha iyi anlamak acisindan yararli olacaktir. Laiklik derken herkesin kafasindan gecenin farkli oldugu ve cogunlukla konjukturel tanimlarin bilerek veya bilmeyerek kullanildigi dogrudur.

Ben de tanimdaki karmasikliktan oturu zaman zaman "gercek laiklik" ifadesini "demokratik cagdas bir ulkede din devlet iliskisinin tanzim edilis sekli" olarak kullanirim. Bu da tek tip degil ama Turkiye'deki uygulamanin abesligini, kasitli Islamdan uzaklastirma gayesini tespit etmek icin Bati dunyasindaki muhtelif laiklik sekilleri arsindaki farki bilmeye dahi gerek yoktur. Cunku bizdeki uygulama en kisitklayci Fransa'dan daha kistlayici, adeta Tunus, Ozbekistan turu ve sadece anayasa ve kanunlara degil Cumhuriyet muhafizlarinin keyf-i alilerin gore degisken cinstendir. Onun icindior ki "hele bir Fransa'yi yakalayalim.." derim.

Yazan: Bekir L. Yildirim Tarih: January 1, 2008 2:44 AM

Laiklik demek asla ama asla, dinsizlik demek değildir. İşte bu böyledir diyen kişiler yüzünden şu an Türkiye'de bir kutuplaşma oluştu. Kutuplaşma ise şu; Müslüman-Laik! Ama unutulan birşey var. Laik olan insan da Müslüman. Bir kavram kargaşası var ortada. İnsanlar kavga gürültü istiyor, tabi bu kargaşadan birşeyler kazananlar da var. Fakat dediğim gibi laiklik demek dinsizlik demek değildir. Eğer öyle olsaydı Atatürk'de bir dinsiz sayılırdı. Fakat O Hz. Muhammed'in bir sözünde söylediği gibi vatanı kurtarmak için çalışmıştır. Cuma namazlarına gitmiştir. Son Osmanlı padişahlarından birinin torunu olan bir bayan bir kanala verdiği haberde dedesinin ömründe bir kere camiye gittiğini söyledi! Eğer laiklik dinsizlikse Kurtuluş Savaşı kazanıldığında Atatürk'e, o dönemin önde gelen İslam dşünürleri tarafından İslam dünyasının iyi oğlu denmezdi. Ve son olarak, herkes şunu bilsin ki, kimsenin din özgürlüğü kısıtlanmaz. Ben Müslüman'ım ve şunu en iyi bilenlerdenim. Yapılan ibadet, Allah ile kul arasındadır. Başka kimseyi alakadar etmez!

Yazan: Yiğithan AKMAN Tarih: January 1, 2008 4:12 PM

Teşekkürler Bekir Abi,

''Turkiye'deki uygulamanin abesligini, kasitli Islamdan uzaklastirma gayesini tespit etmek icin Bati dunyasindaki muhtelif laiklik sekilleri arsindaki farki bilmeye dahi gerek yoktur''

Yukarıda tırnak içindeki ifadelerinde ne kadar haklı olduğunu ortaya koyması için Olivier Abel'in ilgili bazı görüşlerini aşağıya alıntılıyorum;

------------------------------

''Eğer demokratik sekülerleşme durgun kalmışsa, cumhuriyetçi laiklik yönünde de çok ileriye gidilemez. Türkiye'nin durumu budur biraz, ve bir anlamda Fransa'nın durumu da budur. Yani cumhuriyetçi ilke yönünde çok ileriye gidilmiş, ancak "dinsel olanın istediğini yapmasına izin vermek" anlamında sekülerleşmenin demokratik sürecinin "serbestçe işlemesi"ne ne yeterince izin verilmiş, ne de ona yeterince eşlik edilmiştir. Bir anlamda, dinsel olan cumhuriyetçi bir ilkenin boyunduruğu altında kalmıştır. Öte yandan, laikliği liberal sekülerleşmeye indirgemek de mümkün değildir, çünkü cumhuriyetçi laiklik durgun kalırsa sekülerleşme çok ileriye götürülemez. Bu da Amerika Birleşik Devletleri'nin durumudur biraz. ABD'de çok ileri bir sekülerleşme vardır, ancak cumhuriyetçi laiklik çok iyi yerleşmediği için bu sekülerleşme olduğu yerde saymaktadır ve liberalizmle cemaatçilik arasındaki ezeli Amerikan tartışmalarına saplanıp kalmıştır.

Bu ilk tartışmayı bitirmek için, bu sorunsalı Türkiye'nin durumuna uygularsak, Türk laikliği, gerçekten de, günümüzde, iki modele de ters düşer görünmektedir. Türkiye Avrupa zeminine dahil olmaya çalıştığında, öncelikle pek çok Avrupa ülkesinin, özellikle Protestan kültürüne sahip ülkelerin, Avrupa'nın kuzeyindeki ülkelerin söylemiyle ilişkiye girmek zorundadır. Bu ülkeler laik olmaktan çok sekülerdir ve dinsel çoğulculukta, gerçek dinsel liberalizmde ısrar etmektedirler. Bu yüzden de, bu diğer Avrupa ülkelerinin istedikleri şey daha az cumhuriyet, daha fazla demokrasidir, daha fazla demokratik çoğulculuktur. Biraz şemalaştırırsak, laik Fransız modeli –Mohammed Arkoun'un az önce sözünü ettiği Fransız tekilliği budur– ancak devletle din arasındaki sıkı ayrılık sayesinde var olur. Demek ki devletin din üzerinden elini tümüyle çekmesi söz konusudur. Bu açıdan Türk modeli Fransız bakış açısına göre de tutarsız bir model olarak görünmektedir. Eğer gerçekten laik isek, devletin dinle hiçbir ilgisi olmaz; devletin din konusunda müdahalesi –Diyanet– olmaz; Türk kültürüyle ilgilensinler diye yurtdışındaki göçmenlere imam gönderilmez; kimlik kartında din belirtilmez, vs. İşte Türk laikliği bu tür bir terslik içindedir. Avrupa'dan yardım görmeyi istemektedir, ama çifte bir uyumsuzluk taşımaktadır.

Bugün laiklik için sorun, aynı denklem içinde kalmak, aynı anda iki soruya cevap vermeyi başarmaktır: Bir, sanayi devrimiyle, tekniklerin dünya çapında yayılmasıyla ve küreselleşmeyle alt üst olmuş bir toplumda sivil bağın meşrulaştırılması, dayanışma, birlik ve kimlik sorusuna cevap vermek. Ama aynı zamanda, hegemonya iddiasında bulunmaktan beraberce vazgeçmeleri gereken pek çok farklı kimliğin, pek çok farklı meşrulaşma biçiminin, toplum biçiminin, vs. aynı toplumsal, siyasal zeminde bir arada var olması sorusuna cevap vermek.


Bana öyle geliyor ki Fransa'da uzun süredir gelişmiş olduğu haliyle ve Türkiye'deki mevcut haliyle laikçilik, çeşitliliği ulusal birliğe indirgediğini öne sürerek, laikliğin üzerine oturabileceği dalı, yani tam da bu çoğulculuğu, kesmiştir. Bu laikçilik bir yandan rakip aldığı dinin toplumsal işlevini yüklenmiş, yani ideolojik bir devlet aygıtına dönüşmüş ve kendi kafasında dini koyduğu yere kendisi oturmuştur. Mohammed Arkoun'un gösterdiği gibi, aslında devletin hizmetinde âdeta bir tür dine dönüşmüştür. Öte yandan, kendi karşısında, tüm ülkelerde, özellikle Müslüman ülkelerde görülen dinsel bir tepkiyi daha güçlü olarak yapılandırmıştır; bu siyasallaşmış bir dinsel tepkidir ve tek istediği laikçiliğin yerine geçmektir, sanki dinin tek amacı bu ideolojik devlet aygıtının yerini almakmış gibi. Aslında yaşanan din, müminlerin imanı, bu ideolojik devlet aygıtını umursamaz, onunla bir işi yoktur, yapacak daha başka işleri, çok daha ilginç işleri vardır.'' (OLİVİER ABEL 'Avrupa'da Etik Din ve Laiklik' kitabından)

Selamlar Sevgiler...

Yazan: Muhammed Ali DİKTAŞ Tarih: January 1, 2008 7:19 PM

Yukardaki yazi ve yorumlari okuyunca biraz beynim yikanmis ve "acaba laiklik denen sey dinsizlik olrak ta tezahur edermi" sorulari belirmisti kafamda. Ama Sn. Yigithan Akman'in yorumu hizir gibi imdadidima yetsti ve herseyi gunes isigi kadar net ve acik yapti. Ozellikle de su satirlar:

"Laiklik demek asla ama asla, dinsizlik demek değildir. İşte bu böyledir diyen kişiler yüzünden şu an Türkiye'de bir kutuplaşma oluştu. Kutuplaşma ise şu; Müslüman-Laik! Ama unutulan birşey var. Laik olan insan da Müslüman..." (Yigithan Akman).

Once birazcik tereddut ettim ama "asla ve asla" kismini okuyunca suphe bulutlari dagiliverdi. Bubnlari okuyup ta inka olmayan ahmaktir.

Eminim bu kadar derin ve pentarasyonlu cumleler karsisinda "laiklik dinsizlik te olabilir" diyen irticacilar apisip kalacak ve agizlarini acamayacaklardir. "ama unutulan bir sey var. laik olan da Musluman" cumlesini cercevetip "Mevlana'nin sozlerinin yanina asacagim sahsen. Acaba laiklik uzerine ahkam kesen Sami Selcuktan Ali Mazrui'ye kadar alimler laiklerin de Musluman oldugu teorisi uzerinde hic kafa yordularmi? Nerdeee? Kafalari basmaz ki..

Yigithan Hocam'dan rica etsem acaba yukarda okudugum bir yorumda gecen Ozdemir Ince'nin " Dinin millet (toplum) işlerine karıştırılması ise yatay irticadır" cumlesinin mealini de aciklasa da irticacilara karsi kullansam bizim burdaki cafede. Yani simdi Ozdemir Bey aslinda Musluman ama sadece "dini topluma katristirmayin lan" diyo di mi? Tamam ben de oole anlamistim zaten.

Yazan: Ich- bin Laik Tarih: January 1, 2008 9:12 PM

Ben ülkede gerçek manana laikliğin tanımı(ları) etrafında bir çatışmanın sürdüğüne pek inanmıyorum. En azından gerçek bir çatışma olduğuna inanmıyorum. İktidar ve ekonomik paylaşım meselelerinin çok daha ağır bastığına inanıyorum. Birilerinin dinsizlik bazında bir toplum mühendisliğine giriştiğini de hiç zannetmiyorum, hatta bu iddia absürd bir iddia. Ha farklı bir din ve islam anlayışı vardır, ona birşey diyemem. Şu son 20-30 yılda, toplumda dinin etkisinin artmasında bizzat bu rejimin büyük bir rol oynamıştır. Bunun inkar edilecek bir tarafı yok. Nasıl bir dinsizlik projesi ki bu, diyanet gibi bir kurum var büyük bütçeler ile? Okullarda zorunlu din dersleri var, yaratılış bile okutuluyor bilim diye. İnsanların kimliklerine default islam diye mühür basmak nasıl bir dinsizlik? Türk kimliğini İslamla yoğurup resmi ideolojiye entegre edip, adam öldürdükten sonra "türk ve islam güneşi.." diye türkü çeken o yığınla gençliğin ana fikri malzeme nereden geliyor? Devlet paraları ile avrupalarda cami açtırtmak, maaşlı imam yollamak, bedava kitap broşür dağıtmak hangi dinsizlik projesinin işi? Nasıl bir dinsizlikmiş bu!? Bizde kendimizi dinsiz zannederdik, meğer daha çok yolumuz varmış. Dinsizlik gibi bir proje yok, bu zihniyette bir devlet, din gibi çok önemli bir iktidar ve güç malzemesini çöpe atar mı? Atmadı da nitekim, kendi kontrolünden çıkmasını istemiyor. 3-5 cahil köşe yazarından bu kadar gerçekle ilintisiz sonuçlara varmanızı gerçekten anlamak zor.

Hem laiklik olsa ne olmasa ne? Açık konuşalım, sonuçta kağıt üzerinde kalacak. Demokrasimiz de kağıt üzerinde zaten. Hiçde sıkı laiklik tanımları , kısıtlamaları olmayan ülkeler hiç sorunsuz idare edebiliyor kendisini. Kraliyet olmasına rağmen, görünürde tamamen çağdışı sayılacak yasalar olmasına rağmen hiç sorunsuz kendilerini demokratik bir şekilde yönetebiliyor bazıları. Demokrasi, laiklik ıvır zıvır bunların hepsi toplumun kendi yaşayışının tanımladığı şeyler. Ana malzeme, işin özü insan yani. Hayatını tamamen dine göre şekillendiren bir insan böyle bir ilişkiyi,tanımların içini doldurmayı kendiliğinden yasa,baskı,ceza olmadan yapabiliyor mu/yapabilecek mi? asıl bunu tartışmak lazım. Türban elbette yaak olmamalı, devlet elbette dine karışmamalı da... Yasaları hemen düzelttik diyelim, ne olacak ondan sonra, gerçekten demokratik bir toplum olacakmıyız?
Ben hiçde öyle bir anlayışının zihniyetin geliştiğini düşünmüyorum. Maalesef müslümanlığın yaşanış biçimi çok kolayca hiç de diğerini aratmayacak bir hipokrasiye dönüşmeye meyilli. Kendine benzetme eğilimi çok güçlü. Bunun binbir türlü örneğini yaşıyoruz. Mustafa beyin yazısında bile var. 12 yaşındaki çocukları yoğun din eğitiminde geçirmek de bir mahsur yok da, seküler bir toplum tahayyülü neden rahatsız edici oluyor? Süleymancısından nurcusuna kadar çocuk ve gençleri, demokratik duyulardan uzaklaştıracak şekilde ağabey,hoca vs yukarıdan aşağıya ilişkiler içersinde yetiştirmesi rahatsız etmiyor? Müslüman dünyasında yaşanan onca garip, "bizaar" olay karşısında güçlü ve ses getiren bir müslüman kitle neden yok? Birilerinin "İslami araba" yapması neden tuhaf gelmiyor vb. gibi tonlarca soru sorabiliriz. Bu sorulara verilecek cevaplar önemli asıl. Laiklik maiklik hikaye gerçekten.
Elin oğlu hristiyan araba yapacak zihniyette olmadığı için her türlü yasa ile aşağı yukarı aynı noktaya ulaşabiliyor. Saçma bir örnek gibi gelebilir ama...bişi var orada.

Yazan: sinan Tarih: January 1, 2008 10:12 PM

O halde neden Allah rızası için başını örten müslüman bayanlara yasak uygulanıyor Sayın Akman!

Yazan: eleman Tarih: January 2, 2008 12:07 AM

Sayın Mustafa Akyol, bir çok kimsenin söylemeye cesaret edemediklerini yazmışsınız. Tebrik ediyor ve yazının devamını merakla bekliyorum. Saygılar...

Yazan: eleman Tarih: January 2, 2008 12:10 AM

Yaw wrmweyin tutmayin Sinan Bey kardesim? Evrim konusundaki taismalarda kullandigini rasyonwel ve taRTISMA USLUBUNUZLA BIR MIKTar kredi kazanmistiniz Hulagular, GunkalAR, Emreler arsinda Abdurrahman Celebi misali. Niye boyle intihar ettiniz? mecburmuydunuz buna?

Yorumunuzun elle tutulur yani yok. Gerek butunu (ki butunlukten yuksun) gwrek her bir cumleniz elde kaliyor. Gelin bunlari bir bir benim gostermem yerine siz once Mustafa Bey'in bu konudaki her iki yazisini sonra da altindaki yorumlari okuyun ve kendinizi tashih ve tekzip edin. Etmeyin be! biri su benim noktalari birlestirme kuralimin yanlisligini ispatlasin. Kardesim birilerinin "musluman araBASI" YAPMASINDAN NIYE GOCUNUYORSUNUZ? yAW NE ZARARI VAR SIZE EL ALEM DURMADAN KOSHER YIYECEK VE SIMDI DE HELAL YIYECEK YAPIYOR. Merril Lynch, Goldman Sachs'in "Islami yatirim fonlari" ve "islami emlaki finansi" (mortgage) var. Israil'de "yahudi asansolreri" yapmislar Cumartesileri insanlar dugmeye basmasin diye.. Bir Yahudi orgutu Hyat Regency'yi mahkemeye verdi konferans sirasinda verilwen yemeklerin Kosher "hazirlanisi sirasinda hata buldu da milyonlar aldi. Yaw durmasdan ABD'den ornekler veriyorsunuz. Orda hic rastladiniz mi birinin "islami araba" rwetmesinde rahatsiz olan ? Arz Talep diye bisi duydunuz mu siz? Birileri "her yerde kibleyi gosteren bir arabanin satabilecegini, buna bir taleep olabilcegini duasunmus ve bu bu talebi karsilamak istemis. Ucaklarda niye heal, kosher yemekleri cikar? Yaw sizi "islami8" gorunen her seye saldirmaya kim programladi? Bu ne sizofrenik ruh halidir? 80 darbesinde aklinizda bir tek netekim pasanin "dunmdar gencleri" hapse atmamasi mi kaldi? Niye hapse girmedik ben soyliyim size : Bir kisinin kanini akitmadik, onlar (solcu ve ulkuculer) bizim arkadaslarin kanini akittiklarinda dahi cevap vermedik. Ulkedeki askeri dikta, seckinler olgarsisi degil de darbeden sonra "dindarlara" tavizkar olundugu mu sizin derdiniz? Olcutleriniz ne? Ne istiyorsunuz? Yaw biraz omurga sergileyin de demokratim, fasistim islam dusmaniyim, demokratim ama Islam haric, ne bileyim kendiniz icin tutarli bir tanim yapin. Sonra ozgurluk, evrensel degerler, neyi baz aliyorsaniz onun bazinda bir kavram tanimlatri yapin. Demogajiden baska bir seye kafaniz calismaz mi sizin?
En azindan bunu dusunun de "farkindalik" kredisi kazanin.

Hem "iSLALI ARABANIN" VEYA Netekim Pasa'nin ne yaptiginin "laiklik dinsizlik mi despiotizm mi" tarismasinda NE ISI VAR? eGER IDDIA ETTIGHINIZ GIBI "LAIKLIK": KONUSUNDA "GERCE TARTISMAS" YUOK VE MUTABAJKAT VAR uzerine mutabakan olan su laiklik tani ini verin de millet te rahatlasin. Uzerinde mutabakaT olan bi8r kavram neden butun medyada bir numarali haber konusu, uzerinde bu kadar tarisilan, darbeler gerekce olan kavramdier ayni zamanda?

Yawe once ise bir tartisma adabi ile baslasak,. Yazida bazi laikcilerin spesifuik sozkleriargumanlari mercek altina aklinmis. Yaw ya deyin ki yok onlarm oyle demiyor siz uyduruyorsunuz deyion (sezer laiklik adam olmaktir demedi, bu prof, bunlasrui soylemedi, O. Ince "dini toplum iskleribne karsitirmak yarat irticadir demedi "vazilaribnin laikligin din-vicdan hurriyetini icerdigi dogru degil' deyin ya da "evet dedileer dogrusu da budur" diyerek omurga sergileyin / "esas onemli olan sermaye.. ben dusunuyorum ki" turu dam ustunde saksgan ucurtmayin yaw!! Bu konuda bilginiz yoksa bilginiz olan konular da tarisin. "yok ben laiklik kavraminin yanlis kullanilmasini" konusmak istemiyorum, Islami araba.. okullarda yaratilis.. Turk-Islam; Gassaray sampiyon demek zorundamisiniz her yerde" .

Neyse Sinan Bey gene size yukardaki yazi ve yorumlari tekrar okuyup "evet konudan cikmis, alkasiz bircok fikirler beyan etmisim; hic bir tespit veya argumana cevap vermemisim" diyerek baslayaN BIR YORUM YAPMANIZI umid ediyorum.

Mesela "laiklik surada tanimlanmistir" Anayasa maddesi, kanun...) gayet aciktir deyin. Ya da Mustafa Bey profu yanlis anlamis, Bekir Bey O. Ince'yi yanlis anlamis Sami Selcuk laikligi bilmiyor dogrusu su deyin "bilimci" kardesim!

Yazan: bekir L. Yildirim Tarih: January 2, 2008 10:44 AM

Sevgili kardeşim;

Laik olan bir kişi aynı zamanda müslüman olamaz nedenine birazdan geleceğim fakat bunu söylemek neden kutuplaşma yaratsın bu ülkede dinsizlik suç teşkil etmiyor ve genelde kimse de suç olmasını istemiyor.Demeokratik bir ülkede isteyen istediği inancı benimsemekte serbesttir.Farklılıklarımızı bir tehdit unsuru olarak görmek bu ülkenin müzmin hastalıklarından biridir.

Laikliğe gelince: Birey Laik olmayabilir dahası müslümansa Laik değildir, hem müslüman hem Laik olmak benim şimdiye kadar duyduğum en saçma terkib/bileşim dr. Devlet tarafsızlık anlamında Laiktir toplumda yaşayan insanların çeşitli dini- ideolojik aidiyetleri olabilir bu aidiyetleri olan insanlar elbette Laik olmazlar çünkü Laiklik ya da Laisizm dediğimiz ideoloji aslında Fransa'da yaşayanların bir bölümünde olduğu gibi aslında kendine has bir dindir ''Dinsizlik Dini''dir.Yukarıdaki ifadelerimi burada yinelemek istemiyorum;

Fkat bu Laisizmin nerden neşvu nema ettiğini biraz açmak lazım;

Laik kelimesi Yunanca laos ismi ve laikos sıfatından gelir, Latincesi laicus’turLaikos: halka ait, ruhban olmayan demektir (Sinanoğlu: 1, 2)

Kavramı felsefi açıdan tanımlayanlara göre laiklik “insana, insan aklına, beşerin ebedi tekamülüne iman getirmektir.” Buna göre, laik devletin dine karşı oluşu ile tarafsız olması arasında bir fark görmeyenler, dinle ilgisi olmayan anlamının hepsini dinsizlik olarak tanımlamışlardır (Bayur, Laiklik I)

Felsefî lâiklik, iman karşısında insan aklının kendisini yönetecek ilkeleri yine kendi apriori ilkelerinden elde edebileceğine olan sonsuz inanç İmmanuel Kant'ın, 'Aydınlanma... insanın, aklını kendisinin kullanmaya başlamasıdır' ifadesi, Aydınlanma çağı düşüncesinin felsefî lâisizmini dile getirir.

Siyasi lâiklik, devlet otoritesinin sınırlandırılmasının gelişmesinde, siyasî kudretin dini kudretten ayrılmasıdır.

Hukukî lâiklik ise, temel hak, özgürlük ve eşitlik ilkelerinden hareketle, doğrudan doğruya devletin yürütme organ ve ilkelerinden ayrılması prensibine dayanır. İlke gereğince devlet hiç bir dini tanımayacağı gibi, fertlerin bir dine sahip olma ya da dini ihtiyaçlarını tatmin etmedeki tavır, davranış ve eylemlerinde mutlak özgürlüklerini kabul eder. Devlet, dini kurallara dayalı kanunlar çıkaramayacağı gibi, dindarların dini yaşantılarını olumlu veya olumsuz yönde sınırlandırıcı ilkeler dikte edemez.

Siyasî-hukukî bir anlam taşıyan 'lâiklik' ile doktriner anlamdaki 'lâisizm (=laicisme) ' kapsam bakımından birbirinden farklıdır. Doktriner anlamda lâisizm, temelini fesefî lâiklikten alan ve bireysel ya da toplumsal hayatın en geniş bir biçimde dünyevî-uhrevî diye ikiye bölünmesini ifade eder. Bu anlamda din, iman, vahiy, ahlâk, ilim, sanat, hayat ve akıl gibi genel kavramların lâik fikir akımları çerçevesinde yorumlama girişimlerinin genel bir formudur.

Meselâ; 'lâik ahlâk' denilince, dini olan ve tevhidi inanç ilkeleri ile ilişkisi olmayan, otoritesini ya toplumdan ya da ferdin vicdan ve iradesinden alan, kendisini akıl ilkelerine göre düzenleyen ahlak demektir. Bu anlayışın felsefî kökeninde, ilkçağın 'mutlu olmak için nasıl yaşamalıyım? ' sorusuna bireysel haz (=hedone) düzleminde cevap arayan, bireyin eylem ve isteklerinden hareket eden faydacı (=utilitarist) ilkeleri gözeten ahlâk söz konusudur. Lâik-atilitarist ahlâk yüzyıllar boyunca bizzat kilisenin daha sonra feodal senyörlerin çıkarlarına; Burjuva devrimi boyunca zengin elitizmin sermaye biriktirmesine kapitalizmin evrensel sömürü anlayışının teşekkülü ve nihayet, Marksist ideolojinin kurmaya çalıştığı siyaset teorisine kaynaklık teşkil etmiştir.

Lâik ahlâk, ahlâkî değer ve davranışların temelinden dini çekip almak; yerine din dışı, söz gelimi Sosyalist ilke ve kuralları yerleştirmek demektir. Lâik ahlâk, zaman zaman toplumsal özelliklerde de ortaya çıkmıştır. Bu anlamda, dini ahlâk bir 'Cemaat ahlâkı' iken; lâik ahlâk putlaştırılmış akıl olan universel aklı kendisine prensip olarak seçen bir 'vatandaş ahlâkı'dır. Bu vatandaşlık ahlâkı Fransa devriminde burjuva sınıfının çıkarlarını korumak için ihdas edilmiş ve ilkçağın ateizmini örnek almıştır. Böyle bir ahlâk da Kapitalist ahlâkın ilk kaynağıdır. Kârı ve kazancı tahrik eden her şey (Kapitalist anlayış çerçevesinde) ahlâktır. Böyle bir ahlâka göre dünyada kim daha zengin olursa, Cennette de o kadar rahat ve müreffeh olacaktır.


Tanzimattan beri İslâm'ın sosyal ve ekonomik düzeni, hukukî anlayışı ve dünya görüşüne karşı konulurken, onun (İslâm'ın) ahlâk anlayışına karşı lâik ahlâk yerleştirilmeye çalışılmaktadır.

İslâm ahlâkı, İslâm'ın bir sosyal düzen olarak uygulandığı toplumlarda yaşanabilir. Toplumsal kurumlar İslâmi olmayan bir toplum ahlâk bakımından da müslümanlaşamaz. Bugünkü kapitalist toplumda İslâm ahlâkını yaşadığını iddia edenler aslında kapitalist ahlâkı yaşamaktadır. İşçileri az ücretle çalıştırmak, yüksek faiz oranıyla sermaye biriktirmek, maliyeti ucuza sağlamak, kaliteyi düşürmek, üretimi durdurmamak için sürekli tüketimi ve sunî ihtiyaçları körüklemek, bunu kolaylaştırıcı mahiyette dev reklam müesseseleriyle insanları yanıltmak için savaşlar çıkarmak kapitalistler açısından son derece ahlâkî davranışlardır.

Lâik bilim, ilkçağ Grek aklının fizik (=pyhseos =doğa) üzerine dile getirdiği görüş ve düşüncelerle, geleneğin Rönesanstan beri süregelen kesintisiz açıklamaları yoluyla, kozmik yapıda meydana gelen oluş ve bozuluş (mebde ve mead) ların temelinde bulunan ilâhi iradeyi inkâr eden anlayıştır. Kâinatta meydana gelen değişmelerin Allah'ın tasarrufu ile değil, yalın kat niceliklerle (ölçülebilen değişmeler) açıklamasını yapan ve fizik değişmelerin nedenlerini, değişenin kendi iç dinamiğinde gören, sebep-sonuç ilişkisini nesneler dünyasında arayan ve bulduğunu sanan, dolayısıyla âleme hükmeden bir ilâhi güç ve iradeyi kabul etmeyen açıklama tarzı, bilimin lâik tarzıdır.

Grek düşüncesinde yaratma dışta bırakılmıştır. Aristo varlıksal özü (onsia, essentia) yani 'hep olmuş olan varlık (=tatien einos) ', salt madde (olabilirlik) den, salt forma doğru gaî bir gelişme olarak kabul etmiştir. Tanrı sadece ilk hareket ettirici olup kâinatın işleyişine karışmaz. Bu aleme müdahale etmeyen ulûhiyet (deism) anlayışı Rönesans döneminde bilimi laikleştiren Aristoculara oldukça ilginç geldi. Bu akım en güçlü dönemini Fransa devrimini de içine alan XVII. ve XVIII. yüzyılda yaşadı. Bu deist görüş lâikliğin kaynağı olarak;

a) Eğer Tanrı alemi şekillendirme süresinden sonra ona müdahale etmiyorsa, ne bir kişinin ne de bir teşkilatın alem hakkında araştırma yapanlara müdahale hakkının olmadığı.

b) Mademki Tanrı âleme müdahale etmiyor; o halde tarihte olup biten hiç bir şey dokunulmaz yahut kutsal sayılamaz (Mehmet Aydın, Din felsefeleri, s. 141,) gibi görüşlere kaynaklık ederek bilimsel çalışmaları yalınkat tabiat fenomenlerinin incelenme ve araştırılmasına yönelimini sağlamak suretiyle pozitif bilim geleceğinin doğmalarını inşa etmeye yardımcı oldu. Böyle sınırlı bir tanrı anlayışı, batı kültürü içinde 'sonsuz Tanrı' anlayışından daha itibar edilir oldu. Bu bir taraftan öte dünya (ahiret) sorunundan kurtulmaya ve bir takım sistemlerle karizmatik kişileri tanrılaştırmaya, kişinin kişiye kulluğunun devam ettirmesine açık kapı bırakırken; bir taraftan da bireysel ve toplumsal hayatın her alanı tam bir birleştirme programı içine alınabilecektir. Nitekim kilisenin doğmalarına boğulmuş olan Batı, Aydınlanma çağı düşüncesinde evrenin mekanistik bir izahını yapıp Tanrıya gerek duyulmayacağını dile getirerek insan, kâinat ve Allah arasındaki rabıta noktalarını kopardı.

Siyasî-hukukî bir ilke olarak Lâikliğin varlığı tümüyle 'teokrasi' diye nitelenen 'dine dayalı tanrısal devlet' karşısında anlam kazanmaktadır. Bunun için lâikliğin açıklanabilmesi, tanrı ve din kavramlarının Batı tarihi içinde ne gibi bir anlama sahip olduğunu açıklığa kavuşturmaya bağlıdır.

Lâikliğin anlaşılabilmesi için 'teokrasi'nin elde edildiği theos (= Tanrı) kavramının Batıda hangi anlama geldiğini açıklığa kavuşturmak gerekir. Theos, Yunanca tanrı (= ilâh) anlamına gelir ve lâtincedeki karşılığı 'deus'tur. Deus, âleme müdahale etmeyen ilâh demek olup insan zihninde uyandırdığı anlam Aristo'ya kadar geri gider. Aristo'nun ilâh anlayışında 'yaratma' ve 'müdahele' yoktur. Böyle bir tanrı (=ilâh) anlayışı bütün ilâhi sıfatları kendisinde toplayan 'zat' olan Allah (c.c.) 'a ortak koşulan ilâh veya 'ilâhlar'ı dile getirir. Allah (c.c.) isminin Hak Tanrıdan başka bir şeye verildiğine dair hiç bir tarihi bilgi yoktur. Arapların tapmış oldukları hiç bir ilâh bu isimle anılmamıştır (Suat Yıldırım, Kur'an'da ulûhiyyet, İstanbul 1987, s. 100) . Zira O'nun eşi, benzeri ve ortağı yoktur. İlâh: tanrı (= theos) , ma'bud demek olup; ibadet etmeyi ifade eden 'te'ellehe' den gelir ve yine anlam bakımından ismi mef'ul (=pasif, edilgen) sayılır, ilâh kelimesi gerçek tanrıya (Allah) ait bir isim olmakla beraber, arapçada 'genel' anlamda tanrı(lar) için kullanılan 'cins isim' durumunda olduğundan, batıl tanrı (=theos) lar hakkında bolca kullanılmıştır. Gerçek ilâh olmasa bile., çeşitli kimseler tarafından tapılmaya konu edilmiş olan her varlık, bu kelime (=ilâh-theos) ile gösterilir.

Allah (c.c.) , bu kelimeyi batıl tanrılar hakkında kullanırken, ya müşriklerden nakil ve hikâye ettiği sözlerle getirir veya bir zamirle onlara isnat eder: Allah (c.c.) 'tan başka taptıkları ilâhlar kendilerine fayda vermedi, ziyanlarını artırmaktan başka bir şeye yaramadı' (Hud, 11/101) . Bu ayette olduğu gibi Allah (c.c.) , bu sahte tanrı (=theos) lara bir hakikat tanımadığını ortaya koymaktadır. Bizzat Allah (c.c.) 'ın şehadetine dayalı olarak batılı tanrı (theos) anlayışı ile İslâm'ın ilâh anlayışı arasındaki temel ayırım ortaya çıkmış olmaktadır. İşte Batıda Fransa ihtilâli ile gerçeklik kazanmış olan lâiklik, batı tarih ve kültür kavramı içinde özel anlamlar taşıyan theos-religion kavramında hayat bulan din-devlet ilişkisine 'karşı olma' tarzında kurumlaşmıştır. Bu anlamda lâiklik, dünya tarihinin belirli bir kesitini işgal etmiş olan Greko Lâtin medeniyetinin aşama aşama belirleyip şekillendirdiği, Avrupanın uzun ve karanlık tarihi gelişiminin sosyal, siyasal ve psikolojik şartlarının ortaya çıkardığı ve özellikle 1789 Burjuva ihtilâlinden sonra devletin varlığını ve siyasî gücünü Hristiyanlık (Katoliklik) dini ve din adamları sınıfına karşı koruyabilmenin vazgeçilmez bir şartı olarak kabul edilir.

Hristiyanlık aslî özelliklerinden soyutlanmış olarak daha başlangıçta sosyal, ekonomik ve siyasal yapıya ilişkin hiç bir iddiası bulunmayan, sırf dünyaya dönük bir din olarak yayılmaya başladı. Roma imparatorluğunun doğu eyaletinde putlara karşı bir tepki olarak doğduğu için Roma'nın siyasî egemenliğine başkaldırmış kabul edilerek şiddetli takibat ve kovuşturmalara hedef oldu. Kısa süre sonra Saint Paul tarafından Pagan Roma'ya uydurulmaya çalışıldı. Paul, Roma mektuplarında; 1. Tanrı tarafından olmayan hiç bir hükümet yoktur, 2. Mevcut hükümetlerin hepsi tanrı tarafından tazim edilmiştir. 3. İmparatora mukavemet eden tanrının nizamına karşı gelmiş olur gibi emirler ileri sürmüştür. Hakikatte Paul'un 'iktidarın tanrı tarafından tesis edildiğini ileri sürerek bu talimatı vermesi sahte bir davranıştır' (Arnold J. Toynbee, Tarihçi açısından din, Çev, İbrahim Canan, İstanbul 1978, s. 133) . Ayrıca hazırlanan İncil metinleri sayesinde Hristiyanlığın imparatorluğa uyarlanmasını gerçekleştirerek imparatorluk ile kilise arasında vicdanî tamponlar yerleştirildi. Matta'da yer alan 'tanrının hakkını tanrıya, Sezarın hakkını Sezara' ilkesi ile formülleştirilen ilişkiler, Hristiyanları, vicdanlarına ters düşmeyen medeni vazifeleri ifa etmekle iyi vatandaşlar olarak davranmaya yöneltmiştir. İmparatorluğa itaatin gerçek sebebi, devletin tanrı tarafından kurulmuş olması değil, bizzat imparatorluğun kendisinin tanrı kabul edilmesiydi (Arnold J. Toynbee., a.g.e., s. 134,) . Böylece Hristiyanlık hem gelecek kuşaklara kültürel özelliklerde intikal etmiş oluyor, hem de din-devlet ilişkilerinde ve özel tavır alış içinde bulunuyordu.

Hristiyanlık, din-devlet ilişkisi bakımından 1- Bizantinizm 2- Teokrasi 3- Konkordato sistem 4- Lâiklik, olmak üzere dört aşama geçirmiştir.

Bizantinizm, Saint Paul'un başlattığı imparatorluğa uyum sağlama politikasının, 313 yılında Hristiyanlığın serbest bırakılmasıyla almış olduğu yeni bir ilişki tarzıdır. İmparator Constantin'in 313 yılında yayınladığı Milano fermanı ile imparatorluğun çıkarları açısından pratik bazı amaçlar güderek Hristiyanlığın yasaklığına son verdi. Bu amaçla; 1. İmparatorluğu genişleyen muhalefet cephesini çökertmek, 2. İmparatorluk için tehlike olabilecek kilise otoritesini imparatorluk bürokrasisi içinde asimile ederek devletin amaçlarına hizmet eder bir konuma getirmek, 3. İmparator ve imparatorluğun ulûhiyyetine yeni bir meşrulaştırma aracı temin etmek tarzında ifade edilecek imparatorluğun nihai amaçlarını 325 yılında İznik'te topladığı ruhanî meclis (okümenik konsül) ile gerçekleştirdi. Constantin, bir imparator olarak hâlâ Roma paganizminin ruhanî lideri olduğundan, kendisini toplanan ruhanî meclisin başkanlığına, dolayısıyla Hristiyanlığın en üst otorite merciine tayin etti.

Ruhanî Meclis, Hristiyanlıkta teslisi (üçleme) teyit ederek, İsa ile Tanrı'nın aynı özden olduğunu kararlaştırdı. Aslında teslisin kabul edilişinin gayesi bir taraftan ruhanî liderliğin diğer taraftan imparator ile imparatorluğun ulûhiyetine Hristiyanların vicdanında yeniden onaylattırmak olmakla beraber; imparatorun cismanî egemenliğinin mutlak itaat kaynağı olduğunun resmileştirilmesiydi. Bu şekilde Hristiyanlık İmparatorluğun çıkarları için dünyevî bir iktidar tarafından ele geçirilerek, kilise Constantin'in kendilerine tahsis ettiği devlet bakanlığı halini aldı (Arnold J. Toynbee, a.g.e., s.155,) . Böyle bir uygulama ile Hristiyanlık, din-devlet ilişkisi bakımından 'Bizantinizm' diye nitelenen 'resmi devlet dini' olarak cismanî otoritelerin oyuncağı oldu. Bizantinist devlet-toplum düzeninde, din ve din adamları sınıfı devlet otoritesinin mutlak kontrolü altındadır. Dinin toplum katmanlarındaki teşkilatlanma biçimi ve hiyerarşisi devletin belirlemiş olduğu sınırlar içinde düzenlenmektedir. Devlet adamları, Toplumsal hayatın yaşama biçimine egemen olarak dini hayata diledikleri gibi istikamet vererek onu politikalarının sadık bir hizmetkârı olarak görmek isterler.

Batıda din-devlet ilişkisinin ikinci tarzı 'teokratizm'dir. Teokratik devlet düzeni, Lâtin Kilisesinin, Batı Roma İmparatorluğunun çökmesi sonucunda meydana gelen devlet otoritesi boşluğunu doldurmak arzusu ile kendisini Roma'nın varisi görmesi sonucunda ortaya çıkmıştır. Batı Roma İmparatorluğu kuzeyden gelen kavimlerin istilâsı ile yıkıldığında, kilise, özel teşkilatlanması, ruhanî hiyerarşisi, bürokratik kadroları, vergi sistemi ve yasama organları ile varlığını korudu. Saint Augustinus'un 'Tanrı devleti (=Civitas Dei) ' kavramı, kilisenin cismanî otoriteyi ele geçirmek için teokratik olarak kullanacağı 'Siyasal doktrin'i oluşturmaktaydı. Bu teoriye göre: Kilise, Tanrı devletinin yeryüzündeki temsilcisidir. Dolayısıyla kilise, tüm imparator ve kralların tanrı adına ruhanî otoriteye boyun eğmelerini istiyordu.

Papalık IX. y.y'da Şarlman (Charles) 'a kilisede imparatorluk tacı giydirince, ruhanî otoritenin cismanî otoriteyi tayin etme; azletme-aforoz yoluyla-gibi yetkilerin ruhban sınıfının elinde olduğunu isbat etme fırsatını buldu. Böylece Avrupa'da kilisenin devlete egemenliği demek olan theos-cırastos, yani kilise doğmalarına dayalı yönetim biçimi, bir çok karmaşıklığı bünyesinde taşıdığı halde, doğmuş oldu. Teokratik devlet yapısında yönetimden ayrı din adamları, ruhanîler sınıfı, teobrokratik bir örgütlenme biçiminde teşkilatlanmışlardı. Bunlar otoritesi bakımından kral ve imparatorların üstünde yer alarak cismanî otoriteyi kilisenin doğmaları ve doğrultusunda yönlendirmekteydiler. Din adamları sınıfı (clerici) , aynı zamanda teolojik doktrin olarak Hristiyanlığı bilgisel düzlemde tekellerinde bulunduruyorlardı. Rahipler, kilise öğretisinin öğreticisi ve yorumcusu olarak mutlak ve sınırsız (eleştirisiz) yetkilere sahiptir. Rahip olmayan bir kimse (lâik) için bu özellik hemen hiç aranmayan bir nitelik olduğundan, teokratik düzende Katolik Hristiyanlık, Profesyonel din adamlarının teşekkül ettiği bir dindir.

Papaların teokratik egemenliği zaman zaman kesintilere uğradı. On beş ve on altıncı yüzyıllara gelindiğinde kiliselerin otoritesi büyük ölçüde zaafa uğramış, sadece ruhanî yürütme alanlarında kalmak üzere, faaliyetleri bir hayli kısıtlanmıştı. Hatta zaman zaman zorba krallar kilisenin ruhanî yetkilerine de el atmaktaydılar. Meselâ; Visconti hanedanından Giovan Maria, savaş yıllarında (1409) aç kalan halkın sokaklarda 'barış! barış! ' diye bağırmalarını şiddetli bir biçimde cezalandırarak papazlara, 'bize barış ver' (dona nobis pacem) şeklindeki duayı yasaklayıp, 'bize durgunluk ver' (dona nobis tranago ilitatem) şeklinde dua yapmalarını emretmiştir (Jacob Burckharotmin, İtalya'da Rönesans Kültürü, Çev. Bekir Sıtkı Baykal, İstanbul 1974. s.22) .

Papalık ruhanî bir lider olarak her zaman kendilerini 'Sezar'ın varisi' kabul ediyor, krallar ise 'imparatorlar nasıl hükmederlerse krallarda öyle hükmederler' diyerek otoriteyi elde bulundurma adına kıyasıya rekabet ediyorlardı.

Batıda kilisenin otoritesini zaafa uğratan nedenlerden birisi de 'akıl' olmuştur. Düşünce ve felsefenin, kilisenin etkisinde olduğu skolastik dönemde 'akıl' Hristiyanlık teolojisinde inanç konularını kavranılır hale getirmenin bir aracıydı. Saint Clemens'in 'anlamak için inanıyorum (credo ut intelliğam) ' şeklinde dile getirdiği ilke buna yöneliktir. Ancak akıl, dogmatik tutumu nedeniyle kilisenin kontrolünden uzaklaşarak muasırların elinde Rönesans çağının kiliseye karşı başlattığı çok boyutlu savaşın tek ve en önemli saldırı aracı oldu... Bunun için Rönesans, kilise doğmalarına karşı muhalefet olarak, insan aklının yeniden kendisini keşfetmesi olarak tanımlandı. İlkçağın din, inanç (deizm) , sanat, tabiat olaylarının izahı, insanın bireysel özgürlüğü, evrenin yeni tanımı gibi konular Grek (Yunan) akıl geleneği içinde ama kiliseye aykırı bir biçimde yorumlandı. Bu 'akıl-kilise' çatışması Batı tarihinde gittikçe bilim-din çatışması olarak özel bir nitelik kazandı.

Teokratik düzene bir başka darbede, Reformasyon adı altında Hristiyanlık dini içinde meydana gelen büyük değişme-yenileşme hareketi tarafından vuruldu. Reformasyon, Rönesansın son dönemlerinde din-devlet ilişkisini yeni bir yorumla açıklıyordu. Bu yeni yorum tarzı Almanya'da Luther, İtalya'da Kalven tarafından temsil edilen Protestanlık idi. Protestanlığın temel görüşü 'Din kendi kabuğuna çekilmeli, ruhbanlar manastırlarında ibadetleri ile meşgul olmalıdırlar ve dünya otoritesi sadece devletin olmalıdır' şeklinde özetlenebilir. Bu şekilde XVIII, y.y'a gelindiğinde Batı medeniyeti geleneksel Hristiyanlık (Katoliklik) hüviyetinden uzaklaşarak, bunun cismanîleştirilmiş şeklini (Protestanlık) benimsedi. Eckehard, 'dinin doğrularının, kilise doğrularından değil, insanın gönlünün derinliklerinde yattığını, salt doğruluğun bireyde bulunduğunu, her dinsel inancın aslında bireysel vicdan işi olduğunu' vurgulayarak kilise inancından lâik inanca geçişin temellerini kurdu. Luthercilik, 'katolikliğe reddiye, protesto' anlamına gelen protestanlık yoluyla, Katolik kilisesinin (dinin) devlet üzerindeki denetim ve otoritesine son verip bireyi vicdanî olarak kilisenin köleliğinden kurtararak devletçiliğin köleliğine geçiş yolunu açmış oldu. Böylece, Rönesans'ın son dönemlerine doğru Batılı aydınların aradığı, aslında mitoloji (efsane) ile karışık karizmatik liderlerin maniple edebileceği profan bir inanç şekli olan ilkçağın deizmi denilen 'doğal din' ya da 'akıl dini' akımının hızla yayılmasına zemin hazırlamaktı. Teokratik yönetim biçimi karşısında gittikçe güç kazanan siyaset teorileri de hızla gelişme halindeydi. Kilise, Roma İmparatorluğunun 'hayaletine' bürünerek ökümenik bir imparatorluğun temsilcisi oldu. Oysa Rönesanstan sonra ilkçağın site-ulus devleti akımları Avrupa'daki milli krallıklar tarafından desteklenmekteydi.

Machiavellie, antik çağdaki ulusal nitelikli devlet anlayışı ile Rönesansın dinden koparılmış devlet anlayışını, yeni siyaset teorisi ile birleştirdi. O, 'Hükümdar' adlı eserinde, 'Bütün gücünü milletten alan devlet, milletin iradesinden başka güç tanımamalı' diyordu. Bu görüşüyle o, artık Avrupada kilisenin ruhbanî otoritesinin yerini millî-cismanî egemenliklere bırakması gerektiğini dile getirmiş oluyordu. Bu görüşler milli krallıklar tarafından da desteklenmekteydi. Çünkü milli krallar, kilisenin daha fazla işlerine karışmasını istemiyorlardı. Machiavellie'nin siyaset teorisi iki önemli varise sahipti. Bunlar, Montesguieu ve J.J. Rousseaue idi. Montesguieu'nun devlet teorisi papa veya krallar tarafından tek elde toplanan yasama, yürütme ve yargının birbirinden bağımsız olması gerektiği görüşüne, J.J. Rousseaue ise çoğunluğun iradesine dayalı bir siyasal rejim -İngiltere modeli parlementerizm- önermekteydi. Her iki filozofun görüşleri Fransa'da patlak verecek olan 1789 ihtilâlini hazırlayan fikrin kaynağı oldu. Bunun yanında Voltaire'nin ilkçağ deizmine dayalı 'doğal din' anlayışı da kilise dininin yerine önerilmiş bir din olarak yeni politik doktrinin bir parçası ve tamamlayıcısı olarak aydınlanma çağı aydınlarının inanç ve akidesini oluşturdu.

Fransa'da ihtilâl arifesine gelindiğinde Zümreler Meclisi (Etats Generaux) papalığa danışmadan Fransa'daki kilise mallarına el koymakla yetinmemiş, bir yeminle devlete sadakatlerini beyan etmelerini silah zoru ile temin etmeye yönelmişti. Bu durum kilise ile krallık arasında önemli sorunlar oluşturmuştu. Öte yandan kral ile kilise arasındaki ittifak ortak düşmanları olan senyörlere karşı devam etmekteydi. Yine ihtilâl arifesinde çok keskin ayırımlara sahip sınıflar sorunu, Avrupa toplumsal yapısının en önemli sorunu olma özelliğini göstermekteydi ve Avrupa'yı ihtilâllerin vatanı yapan geleneğin bir unsuru olarak birinci derecede bir etken rolündeydi. Kilise büyük ölçüde bu sınıflaşmayı teşvik etmiş, hatta sınıflaşmanın oluşmasına hem teorik hem pratik planda katılmıştır. Kilisenin metinlerinden birinde, 'Tanrı insanlardan bir kısmının seigneur (toprak mülkiyetine sahip) , bir kısmının da serf (toprağa ve seigneur'un mülkiyetine bağlı) olmasını istedi 'der (Fellicien Challaye, Mülkiyetin Tarihi, Çev. Turgut Altuğ, İstanbul 1944, s. 53) .

Fransa'da kral otaritesi sınır tanımaz bir genişlik göstererek bireyin en mahrem ve dokunulmaz haklarına uzanacak kadar aşırılıklar göstermekteydi. Kral kendisini canlı kanun olarak tanımlıyor, yargı, hiç bir hukukî ilke tanınmadan keyfi uygulamalarla yürütülüyordu. Bütün bunlar, Avrupa'da laik devlet biçimine geçişi hızlandırıcı etkiler olarak rol oynarken, sosyal yapıda önemli bir değişiklik teşekkül etmekteydi. Bu yeni teşekkül, burjuva sınıfıydı. Kral, senyörlerin etkisini kırmak için 'kral imtiyazlıları' (kral burjuvası) adı ile bir toplumsal katman oluşturmuş ve bunlar kral parlamentosunun büyük bir çoğunluğuna sahiptiler. Burjuvalar kralın himayesinde gelişerek ekonomik yönden söz sahibi oldular ve statülerini (sermayelerini) korumak için krala, senyörlere ve kiliseye karşı örgütlü bir mücadeleye giriştiler. Burjuvalar yoğun pozitif etkiler altında kalarak kilise-krallık sisteminin metafizik temelini Fransa'dan söküp atmakla önlerindeki en büyük engeli atacaklarına inanmaktaydılar ve bunda yanılmadılar. 1789'da İspanya'dan sürülen Yahudi asıllı bir aileye mensup Marat'ın da aralarında bulunduğu burjuva sınıfı Bastille'i zabt ederek tüm burjuvaları serbest bıraktılar. Arkasından 3 Kasım 1789'da 'İnsan ve Yurttaş Hakları Beyannamesi' yayınlandı. Bu beyannameye göre, kanun hükümleriyle sağlanmış olan kanun düzenini bozmamak şartıyla hiç bir kimse, dinî de olsa kanaatlarından dolayı tedirgin edilmemelidir (Mehmet Taplamacıoğlu, Din Sosyolojisi, Ankara 1983 s. 274) .

İnsan Hakları Beyannamesi, bu ilkeleri ile doğrudan din-devlet ayırımını kabul ederek din ve dünya işlerinin birbirlerine müdahelesini reddederken her birinin kendi alanındaki özelliğini de vurgulamaktadır. Bu, aynı zamanda dünya ve hayat hakkında düzenleyici ilkelere sahip olmayan kilisenin ilkelerine de uygundur.

1789'da başlatılan ihtilâl ile, kralla beraber en büyük destekçisi kilisenin toplum-devlet hayatından tasfiye edilmesi sonucunu doğurdu ve yönetim burjuva sınıfının çıkarlarına hizmet edecek şekilde lâikleştirildi. Getirilen yeni rejim, anayasasını, servete dayalı (sansiter) bir iktidar oluşturacak biçimde hazırlattı. İhtilâlle Fransa'da değişen, sadece iktidar sahipleriydi. Doğuştan getirilen soyluluk iktidarı uzaklaştırılıp, mal ve servete dayalı bir soyluluk iktidarı kuruldu. İhtilâlciler, ekonomik ve sınıfsal imtiyazı olmayan halk yığınlarını açıkça aldatarak, onları kralın ve soyluların köleliğinden kurtarıp kendi köleliğine intisap ettirdiler. Bunlar halkın siyasal fikirlerini serbestçe beyan etmelerini, kraldan daha şiddetli bir şekilde engellemek için tedhiş ve terör kanunları denilen kanunlar çıkarttılar. Bunun için Fransa ihtilâli literatüründe bu kanunları uygulayan hükümete 'tedhiş hükümeti', din aleyhine yoğun ve acımasız kovuşturmalar yapan Fransa lâikliğine de 'saldırgan lâiklik' (M. Toplamacıoğlu) dediler. İhtilâl, eski rejimin tüm kalıntılarını kan dökmeye doymayan bir tavırla kazımak yolunu tuttu.

Fransız ihtilâli, 1793 yılında tüm kiliseleri kapattırıp, kendi politikasına uygun olarak yeniden açtırdı. 10 Kasım 1793 tarihinde Notre-Dame kilisesinde yapılan hürriyet şenliği açıkça Hristiyanlık aleyhtarı bir mahiyet aldı. Chaumette, meclis önünde, halkın bundan böyle tabiatın verdiği ilâhlardan başka Tanrı da, papaz da istemediklerini söyledi (A. Aurald, Fransa ihtilâlinin siyasi tarihi, Ankara,1987, II, 656) .

Fransa lâikliği, böyle bir tutumla yoğun ''ateizm'' etkileri altında kurumlaşmaya başladığının göstergesini sergiledi. Birçok din adamı sadece papaz olma suçu ile yargılanarak -giyotinle- idam edildi. 18 Mart 1793 günü Convention meclisi, sürgün cezası alan papazların Cumhuriyet toprakları üzerinde nerede rastlanırsa tevkif edilerek askerî bir jüri önünde yirmi dört saat içinde yargılanıp hemen idam edilmelerini karara bağladı. Hatta sürgünde iken vatanlarına geri dönen papazlar, iki şahidin 'bu sürgün cezası almıştı' şeklindeki sözlü şahitliklerine dayanılarak, o papazların derhal 18 Mart 1793 kanunu kapsamına alınmasına karar veriliyordu.

Devrimciler, Fransa'da Yüksek Varlık dini adında bir 'Cumhuriyet Dini' kurma yolunu seçtiler. 1794te Katolikliğin yerine geçmesini düşündükleri Yüksek Varlık dinini kuran ve düzenleyen bir kararname çıkardılar. Bu din Fransa'da Cumhuriyet Dini olarak kabul edilecek olan, aslında dünyanın gidişatına karışmayan Cicero'nun, M. Aurelius'un ve Voltaire'nin deizmi, yani Akıl Dini idi.

Fransa'da kurulan bu 'Devlet Dini', Cumhuriyet dininin iyi evlat, iyi baba ve iyi koca olmaktan ibaret bulunduğunu; Cumhuriyetçiliğin bir fazilet tamamlayıcısından başka bir şey -Türkiye'de de 'Cumhuriyet fazilettir' olmadığı sloganı sınıf duvarlarını süslemektedir- olmadığını ilan etti (A. Aurald, a.g.e., II. s. 740) . Bu lâikleştirme doğrultusunda Katolik dininden ne varsa imha edildi, yasaklandı. Pazar günlerinin ibadet günü olması, Gregoryen takvimi, dini eğitim, açıkta bir dini kisve ile gezme gibi bir toplumun değerlerini yansıtan her şey Fransa lâikliği doğrultusunda şiddetle yasaklandı. 1795 yılında Convertion Meclisi katolik dinine kısmî bir özgürlük tanıyınca, halk iş ve gücünü bırakıp kiliselere akın etti. Çıkarılan kararnamede din-devlet. ayırımı açıkça korunmuş, vatandaşların din hürriyeti sağlanmış, devletin hiç bir din tutmayacağı, bunun için para harcamayacağı kararlaştırılmıştı. Ayrıca herhangi bir din adına açıkça yapılacak merasim ve bu merasime mahsus olan süs ve kıyafetler yasaklanmıştır. Dinî merasim ve toplantılar polis nezaretinde yapılacaktı (A. Aurald a.g.e., II, 793,) . Bu kararname tüm din adamlarının devlete bağlılık yemini etme koşuluyla din adamı olabileceğini de beyan etmiştir.

Napolyon iktidara geldikten sonra politik amaçlarla 1802 yılında papa ile konkordato imzalama yoluna gitti ve yeni bir anayasa hazırlattı. Bu anayasa'da 'Fransa'da çoğunluğun dini katoliktir' şeklinde bir madde koydurarak ihtilâl lâikliğinden geri adım attı. Bu adım bir Avrupa imparatorluğunu elde etmeye yardımcı olacağı umuduyla Vatikan'da Papa'nın siyasî desteğini elde etmeye yönelikti. Napolyon'un konkordato rejimi 1905 Anayasasına kadar devam etti. 1905 yılında Papa (Vatika) 'ın konkordato'ya dayanarak Fransa'daki papazı istifaya zorlamaya kalkması, Fransa'nın din-devlet ilişkisini yeniden gözden geçirmesine neden oldu. Bu doğrultuda kabul edilen ilkeden birincisi; kamu düzenine aykırı olmamak koşuluyla, Cumhuriyetin, din, vicdan ve tören özgürlüğünü garanti etmesi; ikincisi ise, Cumhuriyetin hiç bir din tanımaması, hiç bir dine yardım etmemesi ve bütçeden ödenek ayrılmamasıdır (Mehmet Toplamacıoğlu, Din Sosyolojisi, a.g.e., s. 278) .

Bu gelişmeler doğrultusunda Fransa'da lâiklik hem siyasal hem hukukî açıdan din-devlet otoritesinin birbirinden ayrılmasını sağlamış oldu. Zaten teorik olarak Hristiyan inançlarının sadece vicdanî oluşu, devletin bu ayırımda, dünya işlerini gerektirmesi bakımından, aklî oluşu, lâikliğin ortaya çıkmasını ve kabûlünü kolaylaştırmış oldu.

Evet 18 yüzyıl Fransasında yukarıdaki ifadelerdende anlaşılacağı üzere Laiszm Hristiyanlığa karşı bir insanlık dini olarak ortaya çıkmıştır.Ve bu dinin temel öğretileri tarihi serüvenle çeşitli değişikliklere uğramakla birlikte tamamen hümanist/insancıl bir din olarak ortada durmaktadır.

Mamafih kendisine has inanç esasları olan bir ideolojiyle aynı zamanda mslüman olmanın mümkün olmadığı herhalde anlaşılmıştır.Çünkü bu ideolojinin kabulleri İslamın ve aslında tüm kutsalların kabullrini reddetmektedir hatta denilebilir ki varlık sebebi kutsala açtığı savaştır dolayısıyla hem Laikliği ideolojik anlamda kabul edip hemde bende müslümanım diyenler ya çok büyük bir bilgisizlik ve gaflet içindedirler ya da bilinçli bir şekilde bu haliyle Laisizmin müslümanlar tarafından kabul görmesini isteyerek farklı bir amaca hizmet etmektedirler.

Yazan: Muhammed Ali DİKTAŞ Tarih: January 2, 2008 9:38 PM

Bekir bey, dinsizlik gibi bir proje var iddiası akıl mantık alır bir iddia değildir. O bağlamda yazdıklarımın arkasındayım. Tecrübe ettiğimiz hiçbirşey böyle bir iddiayı desteklemiyor. Ve dinsiz olmak bizde hiçbir zaman hoş görülmemiştir,ahlaksızlık olarak görülmüştür, ben dinsiz birisi olarak söylüyorum bunu, öbür tarafdayım yani, birde buradan yakın. Ve böyle bir proje iddiası var yukarıda, konuya doğrudan oradan girdim, dolaysıyla konuyu saptırdığımı düşünmüyorum. Ayrıca, bence çok fazla niyet okuması yapıyorsunuz. Ve daha önce de yazdım, özel olarak müslümanlık, hristiyanlık gibi bir derdim yok. Müslüman bir ülkede yaşıyoruz, domain in önemli bölümü ve aktörleri islam ve müslümanlık, herhalde özel olarak hristiyanlıktan bahsedecek değilim. Ve yine ayrıca, gerekçeleri ile açıkladım daha önceki bir yorumumda, bir insanın açıkca islama karşı olmasına engel herhangi bir ahlaki-etik kısıt kıstas yoktur. Bi insan kapitalizme de karşı olabilir, hristiyanlığa da, sosyalizme de islama da. Sürekli bir biçimde bu "karşı olma"yı sanki gayri meşru birşeymiş gibi ele alıp kullandığınızı düşünüyorum. Yaygın olan hipokrasinin verdiği bir yanılgıdır buda.
İslami araba konusu da şunu örnekliyor, ben-sen/biz-onlar ethosu. Çok güçlü ve yaygın birşeydir, içinde olunca farkedilmiyor olabilir. Bu bakış içersinde şekillenen şeylerin tüketime konu edilmesi bile ilginç bir olay. Uçaklardaki yemek ayrımı vs, tamamen ihityaç temelli bir taleptir, tüketim kültürü içersinde pek fazla bir yeri yoktur. İslami araba gibi bana çok tuhaf gelen birşey o anlamda bir talep in ürünü değildir. Alakası bile yoktur. Ürünler çok şeyi gösterir bazen. Şizofreni değil yani. Bakmasını bilmek lazım. Mesela şehir içi trafikde seyreden koca koca ciplerin, hummerların üzerine tez yazılıyor araştırmalar yapılıyor sosyolojik bir subject olarak. Paranoyak mı bu insanlar?

Neyse, demagoji görmüyorum, dinsizlik projesi iddiasını demagoji olarak görmeyip beni demagok olarak damgalamanız bence ölçüsüz.

Hem "iSLALI ARABANIN" VEYA Netekim Pasa'nin ne yaptiginin "laiklik dinsizlik mi despiotizm mi" tarismasinda NE ISI VAR?
Laf lafı açıyor bekir bey. Türkiye de "laklik" etrafında kopan fırtına sadece basit bir laiklik tanımı sorunu değildir. O şekilde ele almak çok sığ bir bakıştır bana göre, ve buna vurgu yaptım. Bu sizi neden rahatsız etti anlamadım. Bir düşünce deneyi yapalım. Diyelim tüm toplumu gizil güçler 2 günlüğüne etkisi altına aldı, kurumlar ve meclis haralagürele 2 gün boyunca çalışdı ve yani yasalar düzenlemeler getirdi. Farzedelim ki, türbana uygulanan kısıtlar ortadan kaldırıldı(samimi olarak bunun destekcisiyim), diyanet kapatıldı, yerine özel bir vergi ve denetim sistemi ile din işleri farklı dinlerin cemaatlerine bırakıldı, zorunlu din dersleri ortadan kaldırıldı, vs.vs. Sizce sorun ve tartışmalar bitecek mi? Bence bitmeyecek ve hala tartışmalar olmaya devam edecektir. O tartışmaların özüni eşkil edecek şeyler şu yada bu oranda bugün de geçerlidir, bazen de temeldir. Mustafa beyin son yazısı da oraya doğru gidiyordu ki, kendisi uç örneklerle üzerinden atladı gitti maalesef.

Dam üstünde saksağan dediğiniz şey ise, pek oyle basit birşey değildir. AB vs. nin anlamı sizce sadece müslümanlara gıcıklıktan mı bu derecede ayrım noktası oluyor? O kadar oligarşi diyorsunuz, nedir sizin oligarşiden anladığınız? Hakim sınıfların oşullara göre değişken, özünde çatışmalı bir ittifak dan mı bahsediyorsunuz, yoksa o kavramı da mı kendinize göre "normalize" ettiniz?

Kendim için tanım yapmamı istemişsiniz, yazdıklarım neyse bende oyum bu blog çerçevesinde düşünürsek. Eşitlik, Özgürlük ve mümkün mertebe bunların şekillendirdiği bir ahlak - zenginleştirdiği bir demokrasiden yanayım. Eşek kadar adamım, etrafımda gördüğüm, kabak gibi ortada olan, özellikle müslüman kitle içersinde açıkca görünen, neredeyse hergün karşılaştığım - gördüğüm sorunlu şeylerin anlamını çözmeye çalışıyorum, elimden geldiğince anlamaya üzerinde fikir yürütmeye çalışıyorum. Ana ilgi alanımda şu son zamanlarda AT, çünkü çok önemli bir kayma bana göre, ve bazı şeyleri anlamada turnosol niteliğinde. Ha bu arada da tesadüfen dinsizim.

12 Eylüle girmek istemiyorumda, anladığım kadarıyla bu süreci meşru bir hak-hukuk olayı olarak algılıyorsunuz. Ben bütün olarak bir toplumun fikri anlamda sığlaşmasını (sizlere entellektüel tatmin sağlayan ucubeleri yaratan), yerine ikame ettiği değerler anlamında da toplumu yozlaştırdığını ve yozlaşmanın gittikçe derinleştiğini düşünüyorum.

Yazan: sinan Tarih: January 3, 2008 5:44 AM

Bu arada ekliyeyim Bekir bey, yahudi asansör yapan yahudiler, yani hard-core yahudilerin kafalarının da pek sağlıklı olduğunu düşünmüyorum açıkcası. Yahudi asansör!? hey gidi hey.. Düğmeye cumartesi basmamak filan..nasıl bir dünya bu anlamadım ki..

Yazan: sinan Tarih: January 3, 2008 10:23 AM

Sinan Bey,

Uslubunuza bir miktar asinalik kazandigim icin kisaca:

1. Yazi Turkiye'deki tanimlamasi ile ilgili (uygulamasindan zaten rejim muhafizlarinin laiklik anlayislarini cikrabiliyorduk; ama elimizde kendilerinn ne anladiklarini acik seck ifade eden sozleri olmadigi zaman "nerden cikariyorsunuz Islamdan uzaklastirma, dinsizlestirme, kulture ve meneviyat yozlastirmasi projesi oldugunu" diyenler cikabiliyordu. Onun icin bu yazida rejim muhafizlaribnin kendilerinin laiklik tanmlarndan bir iki ornek vermis. KONU BUDUR. Bu yazida orneklenen laikligin cari rejimin sahiplerinin resmi poltiktasi oldugu genebirada Sezer'den Buyukabnit, a, Deniz Kuv. Komutanindan Tezic'e pek cogunun sozleri ve eylemleri ile tescil edildi. Aklma yuz tane ornek geliyor. Ben sanmiyorum deyip gecistirmeden once en azindan yazida bahsedilen Prof'un sozunu ve benim naktettigim "II. Cumghuriyetcilerin Korkulu ruyasi" nin daha da acik ifade ettigi "dini toplum (milletr) isine karstirma yatay irticadir" ifadesini analiz etmeniz lazim. (ki bu minimumdur).

2. Bu laiklik tanimi belki bir sozluk tanimina gore laikligin gercek tanimi da olabilir (m. ali Diktas ve diger bazi yorumcular laikligin gercek manasi kokeni uzerinde gayet yararli bilgiler sunmuslar) . Yani Ozdemir Ince'nin yaptigi gibi birileri "hayir biz laiklikten uZaklasmiyoruz; onu yanlis ta anlamiyoruz; laiklik gercekte budur; dinsizlerstirme projesidir; Islam'la bagdasmaz" de diyebilir. Ama o zaman "Eşitlik, Özgürlük ve mümkün mertebe bunların şekillendirdiği bir ahlak - zenginleştirdiği bir demokrasiden yanayım" (Sinan) diyen biri olAraK YAPMANIZ GEREKEN
1. Hicbir ozgurlukci demokratik, ulkede Mustafa Bey'in delilini sundugu, benim de ornek verdigim sadece bu sitede en az 10 duzine orgenegi verilmis olan laiklik anlayisinin olmadigini ifade edeceksiniz.
2. Bunu butun kalbinizle kinadiguinizi ve 21. yuzyilin basinda hala bu kadar bagnaz despotik, fasizan bir laiklik anlayisinin hele hele AB'ye girmeyi bekleyen ve demokratik oldugu iddiasindaki bir ukede olmasinin dehset ve utanc verici oldugunu teyit edeceksiniz;

3. Ancak bunlardan sonra sorunun felsefi kokenleri veya simdi yaptiginiz gibi konusmak istediginiz ancak tanjantsal iliskisi olabilecek konulara girebilirsiniz. Omurgali entellektuel, aydin, durust tartismaci, veya tanimladiginiz kimliginiz.. hepsi de bunu gerektirir.

Adami kalkmis resmen "evet diszilestirme projesi" diyor acik secik; bununla da kalmiyor "devletin hakemligi " yolu ile bu projeye uygun hareket etmeyen "bozuk mamulleri" ne yapacagini soyluyor. Tartisma adabi "cambaza bak" misali konuyu Malezya'da "islami araba" veya bilmem ne projesine kaydirmamayi gerektirir.

Bunu yaptiginizda "yazinin temel mesaji ve spesifik argumanlari hakkinda soyleyebilcegim bir sey yok; o zaman bakiim yukusak karin mevkii zannettigim suraniza bir yumruk atiim belki isler" demis olursunuz. Ve goruldugu uzre islemez.

Bence siz basa donun ve bir onceki yorumumda tavsiye ettigim seyi yapin. Yazi ve yorumlari okuyun ve nerde yanildigimizi yazin. Israil'de Yahudi asansoru iyim kotumu degil konu. Cok renkli, cok kulturlu, cok dinli dunyada yasadigimiz ve bilimci, gercek arayicisi oldugunu (ki bu hasletlerin sahibi herkesten cok ozgurlukcu, farkiliga saygili olmalidir) "laiklik nedir" tartismasina "islami arbayi" sokmasi uZerine bu ornegi vermistim. Kendi dogrularini kanunlastirip dunyaya dikte ettirmeye calisan bir zihniyet seziyorum yorumlarinizda.Woods Hole'daki adamin kararini biz veremeyiz; ancak deliller incelenince karar verilir " orta yolunu bile kabul etmeyip adama mahkemesiz kararda israr ederken bu yazilarda konu olan acik secik fasizm, despotizm ornekleri karsisinda "cambaza bak" cekmerniz bana sizin de laikci oldugunuz fakat bunu Bekir Coskun, Ozdemir Ince'lerden biraz daha kurnazca kamufle ettiguiniz intibasi verdi. Demirkan Efegil'i hatirlattiniz fakire. Buna cevap verecekseniz lutfen temel argumanlara deginin. O da tekrar:
Turkiye'de laiklik-dinsizlestirme, ve bunun icin despotik yontemler kullanilmasi; spesifik ornekler (yazi ve yorumlar konusu).

Big Bang'dan Gassaray'a, nedenselliken, tripanozomalarin sindierim sistemine diger konulara uygun mekan ve zaman olcaktir eminim. Simdi bu var onumuzde.

Yazan: Anonymous Tarih: January 3, 2008 6:16 PM

Ancak Anglo-Saksonların hikayesi tamamen farklıdır. Amerikalı tarihçi Gertrude Himmelfarb’ın ifadesiyle, İngiliz ve Amerikan modernleşmesinde din bir “düşman” değil “müttefik” olarak görülmüştür.

Ingiltere tarihinde bu gozlem her zaman dogru olmamistir - dogru olsaydi, dini baskilar yuzunden bu ulkeden kacanlar ABD'yi ulkesini olusturmazdi. Yani dini ozgurluk ve millet korrelasyonu Anglo Saksonluk ile degil, Amerika ile olmalidir.

Sanayilesen her toplumda din bastirilmistir, sanayilesme projesi olan Kemalizm de dini bastirmistir. Bu kitap tanimina gore boyledir ve boyle yapilmistir, boyle olmasi kacinilmazdir. Fakat eski teknolojileri geride birakiyoruz. Bilgi cagindayiz. Insanlar tek tip, vasifsiz ve egitimsiz isci ordusu degiller. Vasifli isciler var ve bu insanlar istedikleri dine, millete, alt kulture ait olmak istiyorlar. Amerika bu toleransi tarihin bir cilvesi olarak onceden kesfetti ve bu sayede teknoloji toplumuna cok daha hizli gecebildi.

Fransa hakkinda soylenenlere katiliyorum - orada sanayiles ideolojisi en sert ve kati sekli ile uygulanmaya konmustur. Bir diger ornek Almanya'dir - burada kitle/tek tiplik mentalitesi, Darwinism uzerinden otekini yoketmek icin bile kullanilmistir. Ezilenlerin dini bir grup olmasi manidar olmalidir.

Avrupa ne acidan bakarsaniz bakin, bu konularda kokusmus bir kitadir ve ornek alinmasi katiyen tesvik edilmemelidir.

Yazan: Anonymous Tarih: January 4, 2008 2:13 PM

Ancak Anglo-Saksonların hikayesi tamamen farklıdır. Amerikalı tarihçi Gertrude Himmelfarb’ın ifadesiyle, İngiliz ve Amerikan modernleşmesinde din bir “düşman” değil “müttefik” olarak görülmüştür.

Ingiltere tarihinde bu gozlem her zaman dogru olmamistir - dogru olsaydi, dini baskilar yuzunden bu ulkeden kacanlar ABD'yi ulkesini olusturmazdi. Yani dini ozgurluk ve millet korrelasyonu Anglo Saksonluk ile degil, Amerika ile olmalidir.

Sanayilesen her toplumda din bastirilmistir, sanayilesme projesi olan Kemalizm de dini bastirmistir. Bu kitap tanimina gore boyledir ve boyle yapilmistir, boyle olmasi kacinilmazdir. Fakat eski teknolojileri geride birakiyoruz. Bilgi cagindayiz. Insanlar tek tip, vasifsiz ve egitimsiz isci ordusu degiller. Vasifli isciler var ve bu insanlar istedikleri dine, millete, alt kulture ait olmak istiyorlar. Amerika bu toleransi tarihin bir cilvesi olarak onceden kesfetti ve bu sayede teknoloji toplumuna cok daha hizli gecebildi.

Fransa hakkinda soylenenlere katiliyorum - orada sanayiles ideolojisi en sert ve kati sekli ile uygulanmaya konmustur. Bir diger ornek Almanya'dir - burada kitle/tek tiplik mentalitesi, Darwinism uzerinden otekini yoketmek icin bile kullanilmistir. Ezilenlerin dini bir grup olmasi manidar olmalidir.

Avrupa ne acidan bakarsaniz bakin, bu konularda kokusmus bir kitadir ve ornek alinmasi katiyen tesvik edilmemelidir.

Yazan: Sarp Tarih: January 4, 2008 2:13 PM

Mustafa Bey yine çok önemli bir noktayı yakalamış, pekçok yazısında olduğu gibi. Eline sağlık.

Mustafa bey, Bekir Abi, Muhammed bey söylenecekleri söylemişler. Her ne kadar Muhammed bey'in söylediklerine dair şerhlerim var ise de bu konudaki farklılığı; İslam-Liberalizm-Laiklik konusunda benim düşüncelerim de Norman Barry, Detmar Doering, Chandran Kukathas gibi liberal isimlerin söyledikleri ile örtüştüğü için ve yaklaşımları temelde aynı olduğu için, bir ayrıntı olarak görmek mümkün.

Söylenecekler söylendiğine göre ben de Prof. Yasin Ceylan ile ilgili birşeyler söyleyeyim.

Yasin Ceylan, Doğu-Batı adında, hakemli, üç ayda bir yayınlanan oldukça kaliteli bir düşünce dergisinde [de] yazıyor. Yayın kurulu Halil İnalcık, E.Fuat Keyman, Şerif Mardin, Ethen Mahçupyan gibi kaliteli isimlerden oluşuyor. Dergi hemen her sayısında İslam ile ilgili bir makale yayınlıyor. "Bunda ne var Doğu-Batı gibi bir dergide İslam ile ilgili makale olmayacakta ne olacak?" şeklinde bir soru akla gelebilir. Fakat dikkat ediyorum yine hemen her sayıda makaleleri hep aynı felsefe profesörü Yasin Ceylan yazıyor. Ve yazıları ince ince İslam ile ilgili "artık İslam'ın zamanı geçti, devir değişti, gün batının günü" şeklinde yorumlarla dolu. Bunu alanen yapmıyor belki de yapamıyor ama satıraralarından bu anlaşılıyor. Söylediklerinin tamamı noktasından virgülüne oryantalist tezler. Isıtıp ısıtıp her sayı da önümüze koyuyor. İlginç olan "İslam" başlığı ile hep aynı kişinin yazması. Benim için daha da ilginç olan İlber Ortaylı, Yusuf Kaplan, Nuray Mert gibi entellektüel ve İslami hassasiyetlere sahip münevverlerin danışma kurulunda olmasına rağmen bu yazıların yayınlanması. Oryantalizme sürekli sert eleştiriler yapan onca kalemin yanında, oryantalizmin bir numaralı konusu olan İslam ile ilgili bu tür yazıların Doğu-Batı'da yayınlanması akla birçok soru getiriyor.

Bu konu bana çok ilginç gelmişti; neden böyle olduğunu çözememiştim. Hatta bir dönem buna dair düşüncelerimi yazdım dergiye ama muhatap alıp cevaplamadılar. Dergideki diğer başlıklara baktığımda, Mustafa Armağan, Ümit Meriç, Alev Alatlı, Sadık Yalsızuçanlar, Hilmi Yavuz, Mümtaz'er Türköne gibi isimlerin yazdığı son derece naif yazılar var. Hepsi de birbirinden değerli kalemler. Birçoğu İslami düşünceyi benimsemiş samimi muvahhid müslümanlar. Ama "İslam" konulu dosyayı neden ısrarla bahsettiğim Yasin Ceylan'a hazırlatıyorlar, bilmiyorum. Bu tipik oryantalist bakışın kendi medeniyetine şaşı bakanları da kapsadığının güzel bir örneği gibi.

Her neyse, derginin kendi editoryal seçimine karışacak değilim ama Yasin Ceylan ismi geçince hem Yasin Ceylan'dan hem de yazdığı yerlerden birisinden vesileyle bahsedeyim istedim.

Konuya dönersek; tüm ülke vatandaşları olarak, barış içinde, birarada, inanç ve ritüellerimizle refah içinde yaşamak için ihtiyacımız olan şey liberal demokrasidir.

Bu arada Mustafa bey'i de Star'da yazmaya başladıktan sonra artan güncelleme performansı için tebrik etmek istiyorum. Akyol.org eski, o düşünce okulu gibi çalışan hareketli günlerine geri dönüyor..

Mustafa bey'e, Bekir Abi'ye, Muhammed bey'e hassaseten selamlar.

Yazan: Suat Tarih: January 6, 2008 9:04 AM

Suat bey, ben önceki yazılarını pek bilmiyorum ama, yukarıda bahsedilen yazıda pek öyle bir oryantalizm söz konusu değil. Hem sekülerleşme neden illa "batı" oluyor? Yukarıdaki yazıda bizdeki laikliğe dair bir eleştiri var.

Yani adam eleştiriyor, sizler ise sanki o fikirleri yürürlükte olan bir dinsizlik projesi imiş gibi sunuyorsunuz Bekir bey. Bizde kıytırık,eğreti bir laiklik anlayışı var diyen bir adam nasıl genelin sözcüsü niteliğine yükseltilip "aha bak itiraf ettiler" şeklinde sunabiliyorsunuz?

ama elimizde kendilerinn ne anladiklarini acik seck ifade eden sozleri olmadigi zaman "nerden cikariyorsunuz Islamdan uzaklastirma, dinsizlestirme, kulture ve meneviyat yozlastirmasi projesi oldugunu" diyenler cikabiliyordu.

Burada da aynı şeyi yapıyorsunuz, o yazarın görüşleri hakim paradigma ise bu adam kendi kendini mi eleştiriyor!? Değil tabi.
Bu yazida orneklenen laikligin cari rejimin sahiplerinin resmi poltiktasi oldugu genebirada Sezer'den Buyukabnit, a, Deniz Kuv. Komutanindan Tezic'e pek cogunun sozleri ve eylemleri ile tescil edildi.

Hiç de tescil edilmedi, bu kesim Türkiyedeki laikliği laiklik olarak görüyor, yazar ise bizdeki laikliği eleştiriyor.
İkincisi araya "kültür ve maneviyat yozlaştırıcısı" yı sokuşturuvermişsiniz. Şu bildiğimiz hipokrasi. Ahlak, kültür gibi şeyler sizin tekelinizde olan yada dinlerin öz karakteristik özelliği değildir. Eğer öyle olsaydı, gençliği gominizm ve yabancı etkilerden uzak tutmak adına uygulanan türk-islamcı bir şablonla somut bir projenin 20 küsur yıldır uygukanmasının sonuçlarını görürdük ahlaki ve kültürel planda. Fethullah Gülen in Kenan Evreni muhtemelen cennetlik olarak göstermesine sebep olan uygulamaların olumlu etkisini görürdük yozlaşma bağlamında. Yoldan geçen yabancı kızları kalabalıklar halinde taciz eden o kişilerin hepsi bunun günümüzdeki güzel örnekleridir.

Minimum olarak "dini toplum (milletr) isine karstirma yatay irticadir" sözünü incelemem gerektiğini söylemişsiniz. Hemen belirteyim, kategorik olarak böyle bir karıştıma ve bulaştırmaya karşıyım, analiz edilecek bir tarafını görmüyorum.
Yapmam gerekenler olarak sıraladığınız şeyler ise benim muhatap almak zorunda olduğum sözler değil. Benim bu sıraladıklarınıza ilişkin çelişkili bulduğunuz şeyler var ise, "bunlar özgürlük,demokrasi ile ilgisiz" deyip benden hesap sorabilirsiniz, onun dışında sizin sözlerinizle kendimi ifade edecek değilim. Ben bizde tam anlamıyla laiklik filan olmadığını savunurum, ve ek olarak bu meselenin öyle yada böyle başka şeylerle de ilintilendiğini düşünen birisiyim. Dolaysıyla kalkıp "bizdeki laikliğin uygulanması blabla dır" gibi birşey dedirtemezsiniz bana. Türban konusundaki görüşlerimi de defalarca ifade ettim, bu yasağın saçma olduğunu açık açık yazdım. Asıl olarak sizin çıkıp, zorunlu din dersleri, diyanet, insanları islam diye damgalamak vs. konusunda çıkıp bunlar özgür demokratik bir ülkeye yakışacak şeyler değildir demeniz lazım.

Bana entellektüel omurga dersi veriyorsunuz, o yüzden şu ifadenizi düzelteceğinize inanıyorum:

Adami kalkmis resmen "evet diszilestirme projesi" diyor acik secik; bununla da kalmiyor "devletin hakemligi " yolu ile bu projeye uygun hareket etmeyen "bozuk mamulleri" ne yapacagini soyluyor.

O yazıda böyle birşey denmiyor kesinlikle. Tekrar okumanızı ve bu yorumunuzu düzeltmenizi bekliyorum. Bekliyorum, çünkü burada kimin nasıl kredibilite kazandığını, omurgalı olmak için neler yapması gerektiğini sayan sizsiniz.

Bunu yaptiginizda "yazinin temel mesaji ve spesifik argumanlari hakkinda soyleyebilcegim bir sey yok; o zaman bakiim yukusak karin mevkii zannettigim suraniza bir yumruk atiim belki isler" demis olursunuz. Ve goruldugu uzre islemez.
Yumuşak karın meselesi değil efendim. Görmek istemediğiniz birşeyden bahsediyorum. Herkesin hayatını kesen bir alanda, yani toplumsal hayattın bir şekilde dine bulaştırılması meselesi benim verdiğim örneklerle doğrudan ilintilidir. Siz cici cici "din yayma" diyorsunuz ben "empose" diyorum. Siz "güzel ahlak-kültür" diyorsunuz ben hipokrasi diyorum. İslamcıların(ve bazı hristiyanların) bunlarla ilgili belirgin eğilimleri vardır, yayılmacı, empose etme eğilimleri, kendini hakim kılma, belirli meselelerde kendini tanımlayıcı tekel olarak görme... bunlar bu meselelerle doğrudan ilgilidir.
Bence siz basa donun ve bir onceki yorumumda tavsiye ettigim seyi yapin. Yazi ve yorumlari okuyun ve nerde yanildigimizi yazin. Israil'de Yahudi asansoru iyim kotumu degil konu. Cok renkli, cok kulturlu, cok dinli dunyada yasadigimiz ve bilimci, gercek arayicisi oldugunu (ki bu hasletlerin sahibi herkesten cok ozgurlukcu, farkiliga saygili olmalidir) "laiklik nedir" tartismasina "islami arbayi" sokmasi uZerine bu ornegi vermistim.
Laiklik nedir deyip, dinlerin toplumsal hayattaki tezahüründen bahsedip, ve özellikle bunların toplumsal teğetleri olanlarından bahsederken dinlerin barındırdığı eğilimlere değinip güncel bir örnek vermek dışarıdan birşey sokmak değildir. Göremiyorsanız es geçin Bekir bey! Beni bu şekilde demagok olmakla suçlamanız gerçekten ölçüsüz. Yukarıda hiç alakası olmadığı halde gominizm karıştırılması çok alakalı, ama yayılmacı, domine edici, hakim kılıcılığı göstermesi açısından saçma sapan bir ürün girişimini göstermek demagoji? İnsaf edin.
Kendi dogrularini kanunlastirip dunyaya dikte ettirmeye calisan bir zihniyet seziyorum yorumlarinizda.Woods Hole'daki adamin kararini biz veremeyiz; ancak deliller incelenince karar verilir " orta yolunu bile kabul etmeyip adama mahkemesiz kararda israr ederken bu yazilarda konu olan acik secik fasizm, despotizm ornekleri karsisinda "cambaza bak" cekmerniz bana sizin de laikci oldugunuz fakat bunu Bekir Coskun, Ozdemir Ince'lerden biraz daha kurnazca kamufle ettiguiniz intibasi verdi.
Bende beğenmediğinizde karşındakini kategorileştirme eğilimi seziyorum sizde Bekir bey. Benim Bekir Çoşkun seviyelerinde olmamamda sizi rahatsız ettiğini biliyorum, rahat rahat üzerinde entellektüel praxis yapılıyordu o adamlarla. Wood daki meseleyi de tartışmaya gerek yok tabi, zaten ben açmadım, 3-4 yıllık bir olay. Ve şikayet edilen makam, şununla bununla çalışmayacağını belirten kişi bu enstitünün işine yarayamaz demiş. Karar verilmiş yani.

Anonim kardeşim. ABD den bahsedip avrupanın kokuşmuşluğundan bahsetmeni çok eğlenceli. ABD deki kokuşmuşluk hiçbiryerde yok, kusura bakmayın. Hipokrasinin, din-para-pul ilişkilerinin en berbatı oralarda. Dünyanın 6000 yıl yaşında olduğuna inanan başkan adayları,
bu kadar ahlak ve kültür iddiasına rağmen suçun tavan yapmış olması. Şu meşhur Ted Haggard ı iyi biliyorsunuz. Sürekli Bush la da toplantıları olurdu, ateistlerin, eşcinsellerin,kürtaj yanlılarının, kök hücre araştırmacıların bilmem kimlerin nasıl pis ve ahlaksız olduğunu TV programında haykırır, programı da tanrının size ihtiyacı var diyerek kiliseye bağış sözleri ile kapatırdı. Sonra aynı ahlak timsali adamın, izbandut gibi eşcinsel sex işçisiyle yıllardır yaşanan uyuşturuculu ilişkisi ortaya çıktı. Vs.vs..tüm bunların ve başka başka şeylerin araştırmalara yansımasını inceleyebilirsiniz. İlginç bir karşılaştırma yapacaksanız son 15 yılın suç oranları ve dinin toplumdan gördüğü itibarı araştıran şeyleri karşılaştırın bakalım. Beğenin bğenmeyin, eksikliklerine rağmen avrupa çok daha toleranslı, ve abd deki gibi iğrençler örnekler pek görülmüyor. Müslümanlık açısından düşünürseniz, avrupadaki islamın çok daha radikal olduğunu gözden çıkartmayın. Örnek çok, sayacak değilim şimdi. Yığınla tutarsızlık.

Yazan: sinan Tarih: January 6, 2008 6:36 PM

Gavurun sozu vardir "cinnetin (deliligin) tanimi, ayni seyi tekrar tekrar yapip her defasinda farkli bir sonuc beklemektir" diye.

Bu laikci kesim de ayni sozleri yuz defa tekrarlayip her defasinda bu defa basaracaklarini, topu doksana taktiklarini cok ozgun seyler soylediklerini sanarlar.

A benim Sinan Kardeslerim, bu ilacin simdiye kadar kimseye faydasi olmadigini yan etkilerininin kendinize zarar verdigini niye gormezsiniz? Hala "en hakiki ilimin mursit", "bir Turkun dunyaya bedel" oldugunu ve "butun dunyanin Atanizin onunde diz coktugunu" soyleyen Emre Kongarlarin arkasindan gitmenin kool oldugunu (herhalde fular, keci sakal, gozluk kombinasyonunda olcak kendinden menkul keramet)sanmak, kulaga kupe takaraak entel takilmadan fazla yararli degil.

Yaw kardesim once bir su demokrasi , cagdas, ileri, geri , insan hakki, ozgurluk, fasizm, otoriter, totaliter, liberal, laik gibi terimlerin manasi uzerinde anlasalim.

Sonra soylediklerimizi bu tanimlara ne kadar uygun bunu bir degerlendirelim. CHP gibi kafayi kuma gomup Ak_parti oylari yuzde 52ye cikmasinda sucu gene aptal halka, anketciye, yaz gunu komur dagitan , ekonomiyi batiran, Turkiye'yi satan Akepe'ye yuklersem gol atarim diyen kafa (Metropol'un yeni anketi) mamulu "uc maymun" argumanlarini buraya bir daha tasimanin ne alemi var?

Celal Sengor cok yapar bunu. Adama "hava nasil hoca" deseniz cevabinda mutlaka Ak -Parti dincilere tasa atan ve askere kredi veren bir seyler soyler. Uzmanlik konusu olan deperem konusunda her agzini actiginda yapar bunu.

Sinan Bey bu Ceylan' mi ne hocanin soylediklerini size bir universite sinavi veya lisede metinden mana cikarma odevi olrak verseler ve boyle yorum yapsa idiniz puan alamazdiniz. Yaw adamin sozleri su satirlarda karkterize ediliyor. (dogrusu adami tanimam, dedigim giobi birini blilin hepsini bilirsiniz; kaynagindan okumadim, o kadar tanidik ki bu laikci ezber kaynagina bakmaya gerek duymadim).

"19 Aralık tarihle Radikal’de yayınlanan Prof. Dr. Yasin Ceylan imzalı ve “AKP, İslam ve modernleşme” başlıklı yazı, bu konuda okuduğum en açık sözlü metinlerden biriydi. ODTÜ felsefe bölümü öğretim üyesi olan Prof. Ceylan, laikliğin aslında “dine alternatif bir dünya görüşü” olmasına rağmen, bu “çarpışma”nın Türkiye’de açıkça yapılmadığından yakınıyordu. Ona göre laikliğin doğru anlamı “sadece din ve devlet yönetiminin birbirinden ayrılması” değil, “Tanrı merkezli bir yaşam tarzından insan merkezli bir yaşam biçimine geçiş”ti. Ve bu yaşam biçiminin tüm topluma yerleşmesi gerekiyordu.

Bu tanımıyla laiklik, toplumun “sekülerize edilmesi”, daha Türkçe söylersek “dinsizleştirilmesi” projesidir. Bunu dobraca ifade ettiği için Sayın Ceylan’ı kutlamak gerek.

Peki ama niçin gerekmektedir böyle bir proje? Verilen cevap, “moderniteye geçiş”tir. Çünkü Ceylan ifadesiyle, modernlik, “transandantal kaynaklara bağlı değişmez dogmalardan kurtulup, kaynağı dünyanın ötesine geçmeyen değişebilen prensiplere geçmektir.”

Bu satirlarda laikligin bir dinasizlestrirme projesi olrak goruldugunu inkar edene ve bu gorusun taa Abdullah Cevdetlerden beri yerli deve kuslarinin sahip oldugu ve bu gunku laisist tekratik devletin resmi idelojisinin temeli oldugunu inkar eden kimseye soz anlatmaya ugrasmayorum artik. Daha onceki yuz defada basarili olamamistim. Sadece bu sitede hakim paradigmanin tam da bu olduguna dair yuz tane delil var, ve bir onceki yorumumda sirf kategorilerden bir kacini sayfim gazete basliklari, andiclar, dinci fislem,eleri yresil sermaye fislemeleri, basortusu zulmu, Sari Kiz Ayisigi , 28 Subatlar, darbeci askerler, ulsalci ceteler, derin devlet aczimendiler..."swezerden deniz kuvvetleri komutanina Cumhuriyet muhafizlarinin sozleri, ramazan'da Basbakan'in konutunda "bana raki getir lan" diyen askeri isleri de sivil islerden fazla bilmedikletri ortaya cikan pasalar... sirf Cumhuriyet muhafizlarinin bu ulkede Islam, Muslumana karsi hakaretleri ni toplayim desem Meydan Laruas cikasr be!! Kalkmis bu hakim paradigmami diyorsun.
Git basimdan, bu gun git yarin gel. Marsta havalar nasil?

Yazan: Bekir L. Yildirim Tarih: January 7, 2008 1:09 AM

Valla ben pes edecek gibiyim Bekir bey. Bu gidişle kazanacak gibi görünüyorsunuz. Gayret edin.

O aktardığınız informal tanım doğrudur. Da, sürekli aynı şeyi tekrar edip duran sizsiniz gibi geliyor bana.

Bu laikci kesim de ayni sozleri yuz defa tekrarlayip her defasinda bu defa basaracaklarini, topu doksana taktiklarini cok ozgun seyler soylediklerini sanarlar.
hmmm, görürsem iletirim onlara.
A benim Sinan Kardeslerim, bu ilacin simdiye kadar kimseye faydasi olmadigini yan etkilerininin kendinize zarar verdigini niye gormezsiniz? Hala "en hakiki ilimin mursit", "bir Turkun dunyaya bedel" oldugunu ve "butun dunyanin Atanizin onunde diz coktugunu" soyleyen Emre Kongarlarin arkasindan gitmenin kool oldugunu (herhalde fular, keci sakal, gozluk kombinasyonunda olcak kendinden menkul keramet)sanmak, kulaga kupe takaraak entel takilmadan fazla yararli degil.
Bu sloganları nerede saydım yada ima ettim? Türklük nereden çıktı? Atanın önünde diz çökmek nereden çıktı, bunu çağrıştıracak tek bir kelimem var mı? Atatürk demişliğim, milliyetçilik ıvır zıvır demişliğim var mı benim? Emre Kongar ı da benden çok takip etmişsiniz belli ki, işim olmaz onunla. Küpe ve entel ilişkisi de nereden çıktı? Faşizm filan diyordunuz. Hafiften onun söyleminden de aşırmaya başladınız, o atmosferin dili dir o. Hani ayıptır sölemesi, Cebecide az biraz cop sopa yemişliğim vardır, iyi bilirim. Her zaman bir link vardı zaten, bazen belirgin bazen belirsiz, soğuk kanlılığınızı biraz kaybedince belirmeye başlıyor. Neyse, o dediklerinizle alakam yok benim. Şablonlarınızı değiştirin artık.

Chp nin, elit falan filan kesimlerin söyledikleri ile de pek bir alakam yok, anketcilerle de.
Celal Şengör filan, nereden bulup çıkartıyorsunuz bütün bu repertuvarı?

Daha o basit ve açık yazıyı anlamamakta ısrar ediyorsanız diyecek birşeyim yok pek fazla. Daha öncede anlatmaya çalışdım, siz ilgisiz kişilerle cevap vermeye çalışıyorsunuz. Laiklik/sekülerleşme nerede nasıl yaşanmış ve bizde bu süreç neden o şekilde yaşanmamış/yaşanmıyor onu anlatmaya çalışmış. Siz ise cımbızcılıkla aha bak itiraf etti diye aktarıyorsunuz. Hakim ve süregelen görüşürü eleştiren kişiyi bizzat eleştirdiği şeyin sözcüsü konumuna yükseltip "dinsizlik" sonucu çıkartıyorsunuz ve ondan sonra bana entellektüel omurga, küpe-tasma diyorsunuz. Bunu ikinci kez yazmak zorunda kalıyorum çünkü ilkine cevap bile vermeden aynı yerden vuruyorsunuz, bana şart,test vs. zorunluluğu koyma rahatlığınızı da unutmadan.

Her karşı çıktığınız şeye aynı yöntemle yaklaşıyorsunuz. "dinsizleştirme" kötü ya, habire aynı sopayı kullan dur.

Verilen cevap, “moderniteye geçiş”tir. Çünkü Ceylan ifadesiyle, modernlik, “transandantal kaynaklara bağlı değişmez dogmalardan kurtulup, kaynağı dünyanın ötesine geçmeyen değişebilen prensiplere geçmektir.”

Nerede? toplum hayatında ve dünya ile ilişkimizin birçoğunda. Peki bu bahsedilen şey batı ve modernleşme gibi muğlak kavramlarla anlaşılmaya çalışılan şeyin en önemli öğelerinden birisi değil midir? öyledir. Bu adam bunu uyduruyor anlamında sunak tutarlımıdır? Buna saf dinsizlik demek bunu konu etmekten korkmaktan başka birşey değil. Bence bu şeylere alışsanız iyi olur Bekir bey, AKP miz kapitalizmle ,neo-liberalizmle ele ele giderken sürekli bir şekilde bunun tohumlarını ekmektedir.

Mars da hava durumu

Yazan: sinan Tarih: January 8, 2008 12:42 AM

Sinan Bey,

Benim uslubum, motiflerim baskalari tarafindan da elestrildi; tabii ki siz de elestirebilirsiniz. Oyle ya bunu yaptigima gore yeteri kadar kalin derim olmali. Bence sahsinmi kastegorize etmenide de problem yoktur; sadece bu kategorizasyon objektif verilerle olmali ve destekleyen bir rasyonel olmali. Ben bunu yaptigimi saniyorum. Belki burada pek cok defa gerek kendimin gerek Mustafa Bey veya diger yorumcularin yaptiklari argumanlar, sunduklari verileri her defasinsda tekrarlamak yerine direkt vardigim sonuclari, ana fikri ifade ettigim icin, “on yargili” oldugum vb zehabina kapilanlar olabilir. Her yorumumu buraya yeni ugrayan birineden cok tartisilan konulara ve temel argumanlara vakif ve buranin mudavimi sayilbilecek kimselere hitaben yazdigim icin bazi kimseler argumanlarimi, tasviflerimi yeteri kadar desteklemedigim, kavramla, fikirlerden cok kisilerle ugrastyigim yargisina varabilir.

Ozellikle gun isigi kadar aleni olani demagojik metodlarla supheli, bulanik gibi gostermeye calisma gayretlereine allerjim var. Bunu gordugumde sigortam atiyor ve sizin ve diger bazi yorumcularin bahsettigi “kisisellestirme” vukubuluyor.

Bakin Sinan Bey, size kizmamin nedeni aslinda size saygimin bir gostergesi olarak ta algilayabilirsiniz,. Zeka ve analitik muhakeme sahibi birinin Bekir Coskun, O. Ince benzeri pozisyonlari savunmaya hakki olmadigini dusunuyorum. Sizin ateist olmaniz hatta evrimi mutlak dogru seviyesine yukseltmeniz dahi beni rahatsiz etmiyor.


Bir hayat felsefesine bir hakikat arayisi sonucu, hur iradesi ile varmis olan entellektuel omurgali bir insan karsi tarafa zarar vereceguini dusundugu heer firsati kullanmaz. O ancak inandigi dogrulari soyler ve “lets the chips fall where they may”. Fikirleriniz subjektif oldugunda bunu da isaret edebilmelisiniz. Ve onlar despotik, fasizan,.anti-demokratrik kategorilere giriyor ise bunu da itiraf edebilmelisiniz; bu benim on yargim”, “cunku Islam’dan hoslanmam”, “cunku neticede Musulamanin lehine olabilecek seylere dogal tepki gostermeye programlanmisim; o ise surdan geliyor..” turu rasyonellere saygiliyimdir.

Saygili olmadigim sey, ve ozellikle duygusal tepkiler urettigim soylemler asil amacin baska kisveler altinda saklama, veya savundugu fikrin oturdugu idelojik, felsefi zeminden bi-haber olma durumlaridir. Ceylan'in laiklik anlayisi hakim paradigma degil, ona elestri " demek gibi.
Resmen Islam dusmanligini adeta ontoloji haline getirmis olup onun bu sekilde etiketlenmesine kukreyen tipler gibi. Burada bunlara cok rastladik. Bir gun argumaninin bir parcasi olrak Islam'a kufreden ertesi gun “kimsenin dinine birsey dedigimiz yok..” turu arguman yaptiginda tepem atar.

Tutarlilik, entellektuel durustluktur sizin kapasitenize haiz birinden beklentim. Aksinin kendinze haksizlik, israf oldugu kanaatindeyim.


Cok uzun zamandir insan davranislarini, soylemleri gozleyip izlemek insana
bazi ortak cizgiler, sifre-kelimeler, trendler akimlar , taraflar konularinda genellestirme kaabilyeti kazandiriyor. sosyal olylari bu sekilde degerlendirmeyi twercih ederim. Tume varim mi derler ne. Verileri alip patternler cikriririm. Baskasinin hazir mamulunu kullanmak yerine. Bilimsel olmayan kaba istatistik te diyebilirsiniz; sosyo-psikoloji de. Ornegin bir laikci cizgi dedigimde buranin mudavimlerinin hepsi neden bahsettigimi bilir; hatta hemen herkes bunun muhtelif ifade tonlarini seviyelerini, nunanslarini da bilir. Ornegin bir Hulagu laikciligi ile Demirkan Efegil laikciliginin farkini biliriz hepmiz ama ortadaki guduler, zaaflar ve ana fikir aynidir.

Sizin , bir yorumcunun „kizlarin baslarini acmalarina yardimci olmaliyiz..“ mealindeki yorumuna cevabiniz gozumden kacmadi. „bu arkadas laikci degil’ tepkisini vermistim o zaman. Rasyoneliniz de gayet mantiki gelmis idi. Ama gerek Woods Hole’daki arastirmaci konusundaki kati, mutlakci tavriniz, gerek bu iki parcali yazida adi gecen adamin jakoben tavrini savunur olmaniz „bunun farkiligi da buraya kadarmis“ dedirtti bana. Ve kisisellestrilmis,ifadelerim bu hayal kirikligi urunu idi. Onun icindir „niye intihar ettiniz“ demem. Hur duasunceli bir entellektuel olma sansi varken niye „taife-i laicus“ a katildiniz; ne israf!“ demek istedim.

Cunku argumaninizi esasen boyle okudum. Ama yorumumda ifadelerinizi detayli analiz etmedigim de dogrudur. Daha once de soyledigim gibi ben hulsaciyimdir. Simdi birazcik bu eksigi doldurmaya calisatyim:


Soyle diyorsunuz bir yorumunuzda:

„Suat bey, ben önceki yazılarını pek bilmiyorum ama, yukarıda bahsedilen yazıda pek öyle bir oryantalizm söz konusu değil. Hem sekülerleşme neden illa "batı" oluyor? Yukarıdaki yazıda bizdeki laikliğe dair bir eleştiri var.

Yani adam eleştiriyor, sizler ise sanki o fikirleri yürürlükte olan bir dinsizlik projesi imiş gibi sunuyorsunuz Bekir bey. Bizde kıytırık,eğreti bir laiklik anlayışı var diyen bir adam nasıl genelin sözcüsü niteliğine yükseltilip "aha bak itiraf ettiler" şeklinde sunabiliyorsunuz?” (Sinan).

Oldumu simdi bu Sinan Bey? Adamin bir seyi elestirdigi yok. Eger elestriyorsa cari laikligin asil gayesi olan dinsizlestirmeyi layiki ile ifa edemedigi icin elestiriyor. Laiklik “din ile devlet islerinin birbirinden ayrilmasi” veya “devetin dinlerden esit meafede olmasi” veya “devletin toplumun din, vicdan ozgurligunu de diger ozgurlukleri gibi korumakla yukumlu olmasi” gibi DEMokratrik ulkelerdeki devlet-din iliskisi tanimlarina karsi cikyor adam ve resmen devlet toplumu dinden korumali diyor burda. Okuyalim Mustafa Bey’in ilgli satirlarini:
“Sayın Ceylan, laikliği “Tanrı merkezli bir yaşam tarzından insan merkezli bir yaşam biçimine geçiş” diye yorumluyor ve bunu tüm topluma yerleştirmek gerektiğini söylüyordu. Peki ama toplum bu programı kabul etmezse ne olacaktır? Prof. Ceylan buna şöyle cevap vermiş:
“Laik bir rejimde, bir ferdin din kabulü, onun tüm dünyasını kapsıyorsa, her eyleminde dine uyumluluk, tanrı emrinin yerine getirilmesi endişesi taşıyorsa o kişi, elbette laik toplumda yaşamaya devam eder, ama marjinal bir vatandaş olarak. Hele o kişi, öznel doğrularını nesnel doğrular olarak hemcinslerine yaymaya çalışınca, rejim hakemlerince suçlu addedilir” (M. Akyol)

Burada neyi elestriyor adam? Burada laikligi bir dinsizlestirme projesi olarak gostermiyor demek yerine tamam aynen oyle ; ben de katiliyorum” dese idiniz daha tutarli mantiki bir davranis sergilerdiniz. Aleni olanin nesini aciklayayim? Mustafa Bey’in yazilari benim yorumlarin aksine bir kac temel noktaya odakli gayet metodik berak ve herkesin anlayacagi kadar aciktir. Dindar olanin marjinallesmesi ve “devletin hakemliginin” gereklerine maruz kalmasini savunan adama laikci jakoben fasist denir. Adamin dinli dinsiz olmasi degil sorun. Kendi dininini, inancini idelojisini devlet aygitini kullanarak topluma dayatmak istemesinden baska yorum cikrabilir mi ortalama idrak sahibi bir insan bundan? Burada Mustafa Bey’in degerlendirmesine noktasina kadar katiliyorum. Asagidaki devamina da:


Yani söz konusu “laik rejim” içinde hayatlarını dine göre yaşamak isteyenler, “ikinci sınıf vatandaş” olur! Eğer dindarlıklarını yaymaya (dikkat edin, “empoze etmeye” değil, sadece “yaymaya”) kalkarlarsa, suçlu sayılacaklardır!
İşin en garip tarafı da, dindarları “öz vatanında parya” haline getirecek bu “rejim hakemleri”nin, yine bu dindarlardan toplanan vergilerle beslenen devlet kurumlarında oturacak olmasıdır.
Yani, özetle, böylesi bir “laik rejim”in dindar vatandaşlarına söylediği şudur: “Biz, sizi kendi aklımızca modernleştirmeye, onun için de döve döve dinsizleştirmeye karar verdik. Bu işin finansmanını da sizin cebinizden aşırdığımız parayla halledeceğiz.”
Bunun bir hayal veya karikatür olduğunu düşünmeyin. Dünyada tam da bu mantıkla işleyen “laik cumhuriyet”ler vardır. Kuzey Kore, kusursuz bir örnektir. Putlaştırılmış bir lider ve militarist bir rejimle yönetilen bu komünist ülkenin resmi ideolojisinin adı “Juche”dir. Ve Juche’nin tekel ilkesi şudur: “İnsan, her şeyin efendisidir ve her şeye o karar verir.”
Gördüğünüz gibi, Kuzey Kore, tam da Prof. Ceylan’ın amaçladığı gibi, “Tanrı merkezli bir yaşam tarzından insan merkezli bir yaşam biçimine geçmiş” bir ülkedir. Ama aynı zamanda dünyanın en despot, zalim ve kanlı rejimlerinden biridir. Bir tür “açık hava hapishanesi”dir.
Bir de “özgürlükler ülkesi” diye bilinen, dünyanın en açık toplumlarından birine ev sahipliği yapan Amerika Birleşik Devletleri’ne bakalım. Orada, enteresandır, “Tanrı merkezli” bir özgürlük tanımı vardır. ABD’nin hukuki temeli sayılan Bağımsızlık Bildirgesi’nde, “insanlar, Yaratıcıları tarafından verilmiş, çiğnenemez haklara sahiptir” diye yazar.
(Kıssadan hisse: “Tanrı merkezli bir yaşam tarzından insan merkezli bir yaşam biçimine geçmek”, hiç de matah bir şey olmayabilir.)
Söz konusu ABD’nin de aynı Kuzey Kore gibi bir “laik cumhuriyet” olduğunu hatırlatayım. Ama ABD’de laiklik, sadece “devletle dinin ayrılması” anlamına gelir, “toplumun dinsizleştirilmesi” değil. Toplumdaki bireyler ve cemaatler, isterse alabildiğine dindar olur, isterse de dinsiz. Bu işe karışmak, devletin haddine değildir. ( M. Akyol).
+++++++++++++++++++++++++++++++++++++++++++++++++++++++++++++++

Bilmiyorum buradaki tespitlerin hangisi adamin soyledginin carptilimis, yanlis anlasilmis seklidir. Isterseniz Akyol’un veya benim yorumumu br kenara birakin sadece adamin sozlerinin mealini yazin siz.

Iste bundan size kiziyorum. Birakin Hulagular, Gunkalar, Sibel Fidel Beyazlar, Ozdemir Inceler Bekir Coskunlar yapsin bu isleri siz degil.

Bir de su ozgulukleri savunma performansiniz uzerine. Yukarida soyledim « kizlar baslarini acmaya tesvik edelim… » ifadesine cevabinizdan umitlendigimi. Umitlendim ama biraz ; « with a grain of salt » aldim ifadenizi gene Turk demokrati, entellektueli ile ilgili vardigim « herkesin demokratligi,. Ahlakciligi, entellektuel omurgaliligi …..bir yere kadar » kuralindan dolayi. « Ben yasaklara karsiyim..AMA » diyenlere coook raastadigim icin. Esasen laikcilerin buyuk kesimi bu bu katergoridedir. Resmen « hurriyet tehlikelidir » diyen pek azdir. Sosyalist Enternasyonal’in « fasist, millyetci, devletci » dedigi partinin « sol » ve « soyal demokrat »olarak bilindigi bir ulkede yasiyorum ben. Saniyorum son olrak yeni YOK baskani « ozgur universite » dediginde direkt olrak « ozgurluk zararlidir » diyenler ve « ben demokrat degil Cumhuriyetciyim » ya da « 1923 Cumhuriyetcisiyim » diyen Hincallar, Ozdemirler haric hemen laikcilerin tamami Kahverengi Burun-beyaz tenli kaptan gibi ‘aslinda o kiz cocukllarina yuregim parcalaniyor AMA… » veya « demokratim AMA demokrasinin sinrlari.. » Daginik oldu. Bir de su laikci-ateist vs mevzuu uzerine birkac soz :
Laikcinin ne oldugu yeterinden fazla tanimlandi tekarlamayacagim. Siz zaman zaman toplumda bir dinsizlestirme projesinden bahsedildiginde bunu sadece « ateistim » diyen kendinizi dahi ettiginiz kucuk bir kesim bazinda aliyor ve bu gayretin cari rejimin resmi ideolojisi olmadigi, fazla guclu olmayan, marjinal sayilabilecek bir kesimin (diyelim ki ateist forumda temisil edilen cinsten) niye ulkenin hakim paradigmasi olarak sundugumuzu soruyorsunuz ? Bu sorgulamanizda samimi iseniz evet « Mars’ta havalaer nasil » demek zorundayim. Cunku defalarca be bu yorumda da bahsettigim gibi bu toplumu dinsizlestirme, sekulerlestirme, Islamdan uzaklastirma, dini suklandirma, yozlastirma, folklorik duzeye indirme… » spektrumunun muhtelif yerlerinde yer alan « LAIKCILERDEN’ Bahsediyoruz biz. Mesele bunlarin her birinin « ateist » olrak tanimlanip tanimlanmayacagi degil ; Muslumanin [problemi de esasen « atesit » ile degfil jakoben Cumhuriyet muhafizi, kendini aydin ulkenin sahibi efendi, milleti sutu yerine koyan elir-aske koalisyonu ve onlar tarafindan zihinleri igfa ; edilmis veya onlarin pesinden gitmekle nemalanan kesim ile. Siz meseleyi bir dindar-ateist cekismesi seklinde yanlis karakterize ediyor sonra da « hani ateistler mi devlete hakim » diyebiliyorsunuz (bunda samimi oldugunuz farzi ile). Benim kulturel, manevi yozlastirma ifademi oraya « sIKISTIRMANMA » itiraziniz da buna isaret ediyor. Cari rejim icerisinde bu yelpaze icersinde Allah’a elenen kufredenden « simge olmasa no roblem ; Islam Ok, irtica no, no » diyene kadar pek cok tonlar, soylem tarzlari var. Bunlarin pek cogu « biz de Muslumaniz » ve fakat « namaz kilarken suc ustu yakalanmislar » diyenler. Yani sizin marjinallestirdiginiz « tek yol ateizm » diyen marjinal bir kesim degil. Hirant Dink soylemisti istatistiksel olarak halkin yuzde 99.8’i Musluman imis. Tamam o mecburiyetten nufus kagidina yazdiranlar derseniz, anketlere gore « muslumanim » diyenler aslinda yuzde 98 imis. Yuzdee bir gayrumuslimi cikrdioginizda nufys kagidinda Islam yazdigi halde kendini musluman olrak tanimlamayanlar yuzde 1 cikar. Siz simdi bizim problemimizin bu yuzde 1lik kesimle mi oldugunu saniyorsunuz? Bilmem anlatabiliyormuyum ? Once karsinizdakini dogru anlayin.
Simdi bir de sizing yaptiginiz turden elestri: Soyle demissiniz:
“Herkesin hayatını kesen bir alanda, yani toplumsal hayattın bir şekilde dine bulaştırılması meselesi benim verdiğim örneklerle doğrudan ilintilidir. Siz cici cici "din yayma" diyorsunuz ben "empose" diyorum. Siz "güzel ahlak-kültür" diyorsunuz ben hipokrasi diyorum. İslamcıların(ve bazı hristiyanların) bunlarla ilgili belirgin eğilimleri vardır, yayılmacı, empose etme eğilimleri, kendini hakim kılma, belirli meselelerde kendini tanımlayıcı tekel olarak görme... bunlar bu meselelerle doğrudan ilgilidir. (Sinan)

Iste zurnanin zirt dedigi yer. Bana „kendi dogrularini enfoze etmeye calisan despotik zihniyet“ nmealinde sozler soyleten zihniyeti kendiniz orneklemissiniz. Burada siz benden veya baska birinden Islam ahlakini topluma sikte ertme, veya enfoze etme gayreti gordunuz mu? „cici cioci yayma“ diyen ben degilim, Mustafa Bey degil Prof Ceylan’in kendisi ya hu!! Siz aynen Einsteibn’in sozleri uzerinde yaptiginiz carptmayi burda tekrarliyor, kelimeryi yoruimluyor ve yerine kendi varmak istediginiz sonuca uygun kelime koyuyorsunuz. Yorum yapabilirsiniz ama „fact“ lari carpitmayin en azindan lutfen! Turkiye’deki gercek dindarlarin dinlerini devlet AYGITINI KULLANARAK ENOZE ETMELERI VEYA YAYMALARI GERECEGIMIDIR? BU METOD ILE ENFOZE VEYA DIKTE EDILEN DIN LAISIZMDIR! Ben boyl;e diyorum diyerek kendi arzu ettiginiz dunya gorusun uygun FACTS IMAL EDEMEZSINIZ! Bunu yaptiginizda hosunuza gitmeyen elestrilerimin muhtabi olursunuz.

Siz inadiginiz felsefenin dogrulugu ile bunuun sosyolojik, siyasi, hukuki mesruiyetini karsitioriyorsunuz. Bu korkutucu bir olgu, Butun dinktatorlefr kendilerinin benovelent olduklatrini yani halk icin dogruyu bildiklerini dolayisi ile ne yapsalar mesru oldugunu dusunurler; bu prof gibi,. Adam bastan karar vermis dinin statik oldugunu dunyevinin dinamik dolayisi ile iyi oldyugunu ve develetui hakem olrak kullanarak halki iyiye getirmiyor. Bizler Taliban zihniyetini savunuyor olsa idik ancak SIZ DE ENFOZE EDIYORSUNUZ INANISINIZI DIYEBILIRDINIZ. Elinizde bu atrgumani yapacak bveri yok. Daha once soyledim ayet-i kerimeyi: Lekyum dinikum velyeddin (Senin dinin sana benim dinim bana). Ustelik burada benim dinimin usdtuinlugunden dahi naghsetmiyotruz. Sadece farkli inanisklar, duasuncelerm, felsefeleerin bir arada yasamak zorunda olduklatrindas demokratik kurallarin nasil islediginden bahsediyoruz. Siz benim inanisimi mutlakci tabiatini alip adeta SWEERIATLA YONETILEN BIR ULKE REJIMINE YAPILACAK ELESTRIYI BIZE YAPIYORSUNUZ. Iste haksizlik, tartisma adabi demagoji elestrilerine neden olan tavir budur.

Simdilik bu kadar. Eminim son iki yorumunuzdaki butun argumanlariniza cevap veremedim gene de ; ama belki geldigim noktayi anlamaniza yardimci olmusumdur.

Son iki not:

1. Ozdemir Ince, Bekir Coskun Emre Kongar veya bu prof. hepsi ayni seyi soyluyor bana ; araLARINDAKI FAERK LISDAN HAKIMIYETI, VERI zenginligi, birikim farki, uslup vb. Hepsi de despot, jakoben, seckinci. Eger bizim sadece en lumpence soylemleri secip onun uzerinden "kendimizi dev aynasinda gordugumuz" fikrinde iseniz lutfen "laikci entellektuel oksimorondur" teorimi anioyogenezden beter edecek veri sunun. Gorebildigim en samimi orneklerindenm birini Prof. Ceylan sunmus" laiklik bir disizlestirme projesi olmalidir" diyerek ve mevcut uygulamayi bu gayeye yeteri derecede hizxmet etemdigi icin ELESTIREREK. Bu tam da Ozdemir Ince'nin soyleduigi; O 'nun yogurt yiyisine gore "dini toplum islerine karsitirmak yatay irticadir". Ha Hasan Kel, ha kel hasan!

2. Kimsenin ne agir topu ne hafif topuyum, tesekkuler iltifat icin.

Yazan: Anonymous Tarih: January 8, 2008 1:37 AM

Saniyorum yukrdaki "anonymous' bir sonraki "despotluk" yazisi ile ilgili sinan Bey'in yorumuna cevabimin cevabinin cevabi... idi. ama konular asagi yukari ayni. Madem bir yorum daha yazdim bu vesile ile sunu da ilave edeyim usul uzerine. Burada felsefe, hukuk, evrensel normlar, mesruiyet, bilim gibi pek cok konu tartsiliyor, ama bunlari asure yapmamak lazim. bir fikre, inanisa enteellektuel olrak karsi cikmak ile diger insanlari ondan koruma hakki icin kullanilcak rasyoneller ayni olamaz. Dine karsi yapilan arguman ile din egitimine karsi yapilan arguman gibi.

Yazan: Bekir L. Yildirim Tarih: January 8, 2008 12:01 PM

Son gunlerde yorum kotami asmis oldugumun farkindayim ama 1 sure once fakirin dikkatini ceken 1 adet "II. Cumhuriyetcilerin Korkulu Ruyaasi" nin "yatay irtica" tanimi "ulemadan" (oops!) Hayrettin Karaman Hoca'nin da dikkatini cekmis. Benimkinin aksine o cok daha metodik ve duzenli bir tarZda bunun neden "duzenin ideolojisini" temsil ettigini ve neden zirva oldugunu anlatmis. Dayanamadim paylasayim dedim:
Hayrettin Karaman
hkaraman@yenisafak.com.trYatay irtica
Sayın İnce'ye göre yatay irtica şöyle tarif edilmişti: "Dinin millet (toplum) işlerine karıştırılması ise yatay irticadır. Yatay irtica tarikatlar ve cemaatler marifetiyle yürütülmektedir. Yatay irtica, halkı hurafelerle aldatmakla başlar; devlet ve hükümetin bıraktığı siyasi ve sosyal boşlukları dinsel jest ve müdahalelerle doldurur: Türban ve tesettür, ramazan çadırları, imam-hatip okulları, mahallelerde hücre tipi örgütlenme, fitre ve zekatların tek bir merkezde toplanması, vb."

Laikçiler, laikliği korumak için irtica ile mücadele edilmesini, irticanın başının ezilmesini savunurlar ve fırsat bulduklarında da –kendi irtica anlayışlarına göre- bu arzularını uygulama safhasına geçerler. İktidarı kıyısından köşesinden ele geçirdiklerinde, insan haklarına aldırmadan din özgürlüğünü azami kısıtlamak için yapıp ettikleri seksen küsur yıldır gözlerimizin önündedir.

Uzun yıllar irtica deyince, atıf yaptığım yazıdaki dikey irtica (dinin devlet işlerine karışması, devletin temel düzeninin dine dayandırılması) konuşuluyordu. Türkiye'de, din devleti, dine dayanan ve bütün vatandaşları din kurallarına zorlayan bir düzeni savunan, bunun için örgütlenen ciddi bir Müslüman topluluğu kalmayınca laikçiler boş kalmaktan korkarak hemen ikinci bir mücadele (savaş) cephesi açtılar ve bunun adına da "yatay irtica ile mücadele" dediler.

Yukarıya aldığım tarifi bir toptan, bir de detaylı olarak tahlil ve tenkit edeceğim.

İnsan hak ve özgürlükleri içinde yer alan "din ve inanç özgürlüğü", yatay irtica tarifi içine sokulan bütün inanç ve uygulamaları içine alıyor; yani bunlar insan haklarına göre serbesttir, haktır, kınanamaz ve engellenemez. BM İnsan hakları Evrensel Bildirisi'nin 18. maddesini hatırlayalım: "Herkes düşün, vicdan ve din özgürlüğüne sahiptir. Bu hak din veya inanç değiştirmek özgürlüğünü, inancın tek başına ya da topluca, açık olarak ya da özel biçimde, öğretim, uygulama, tapınma ve ayinlerle göstermek özgürlüğünü de kapsamı içine alır."

"Dinin millet (toplum) işlerine karıştırılması" irtica ise yukarıya aldığım ve bizim için de bağlayıcı olan maddeye göre bu irtica tarifini terk etmek kaçınılmazdır; dinin toplum işine ve içine karışması engellenemez bir insan hakkıdır. Ayrıca burada geçen din ve inanç, bunu yaşayanların din ve inançlarıdır, anlayış ve uygulamalarıdır.

Başkaları onu "sahih mi, hurafe mi, batıl mı, akla uygun mu, değil mi" diye sorgulayamaz, belli bir anlayışı dayatamaz.

Şimdi detaylı tahlil ve tenkide geldik:

Bütünlüğü bozmamak için bunu gelecek yazıya bırakalım.
Hayrettin Karaman, Yeni Safak. 10/1/2008


Yazan: Bekir L. Yildirim Tarih: January 10, 2008 2:33 AM

Yorum Ekleyin...





(you may use HTML tags for style)