« Müslümanın ‘Ortaçağlı’sı Makbuldür | Ana Sayfa | Orada bir Kürdistan Var Uzakta... »

November 28, 2007

Allah’a Niçin inanılır?

[28 Kasım 2007 tarihli Star gazetesinde yayınlandı]

Orhan Pamuk'un ilk romanı olan "Cevdet Bey ve Oğulları"nda, Nusret adlı bir Jön Türk tiplemesi vardır. Koyu bir Fransız hayranı ve Abdülhamid karşıtı olan Nusret, ömrünün son günlerindedir. Ölüm döşeğinde küçük oğlu Ziya'yı kendi kardeşine emanet ederken, çocuğu dindar akrabalarının eline bırakmamasını tembih eder. "Yoksa," der, "oğlum da onlar gibi Allah'a inanır, olmadık yalanları doğru sanır, herkes gibi uyuşuk biri olur, dünyayı anlayamaz."

Nusret bir roman karakteridir elbette, ama son yüz yıldır ülkemizde bol rastlanan bir aydın modelinin de özetidir. Bu aydınlar, içinden çıktıkları geleneksel toplumun durağanlığına ve kapalılığına tepki duymuş, Avrupa’daki pozitivist ve din karşıtı felsefelerden etkilenmiş, sonuçta dini inancın “hurafe” olduğuna kanaat getirmiştir. Bunların bazıları liberal eğilimlidir ve dolayısıyla dine baskı yapılmasına taraftar değildir. Diğerleri Jakoben’dir; toplumu “aydınlığa” çıkarmak için zor kullanmak, “gericilerin” tepesine binmek gerektiğini düşünür. Ortak yönleri, Allah’a imanı bir tür “batıl inanç” saymalarıdır.

Bütün bunlar, geçenlerde (18 Kasım’da) Mahfi Eğilmez’in Radikal gazetesindeki “İnanç ve Evrim” başlıklı yazısını okurken aklıma geldi. Sayın Eğilmez, “İnanç, bilimsel bir kökeni olmayan, kanıtlamayan konularda ortaya çıkan bir çeşit taraf olma eğilimi; örneğin tanrı inancı bu tür bir şey” diyordu. Sonra da, “hiç kimse tanrıyı görmediği ve duymadığı için, onu duyduğunu söyleyen peygamberlerin söyledikleri kanalıyla inanç oluşuyor” diye ekliyordu.

Buradan şöyle bir sonuç çıkıyor: İnsanların Allah’a inanmalarının sebebi, bir dine inanmalarıdır. Tabii bir dine inanmanın sebebi de, yine bu mantık örgüsüne göre, gelenekler ve duygulardır. Dolayısıyla, Allah’a inanmak, kültürel ve psikolojik bir “tercih”tir. Zaten Sayın Eğilmez bunu “mavi rengi sevmeye” benzetmiş.

Ve bence yanılmış. Onun gibi düşünenler de yanılıyorlar. Iskaladıkları nokta, Allah’a imanın akılcı dayanakları. Bu dayanaklar, modern öncesi dönemde Aquinalı Thomas, Maimonides, İmam Gazali gibi ilahiyatçılar tarafından ele alınırdı. Aydınlanma devrinin ve sonrasının ateist filozofları (örneğin David Hume), modern bilimin bu dayanakları boşa çıkardığını ileri sürdü. Oysa 20. yüzyılın ikinci yarısında, önce bilimin aşırı iddiaları törpülendi, sonra da bizzat bilim dünyasının içinden Allah inancını destekleyen yorumlar gelmeye başladı. Bugün Amerika veya İngiltere’de bir kitapçıyı gezerseniz, özellikle fizik alanındaki bulgulardan yola çıkarak inanca yol bulmuş bilim adamlarının eserleriyle karşılaşabilirsiniz. Dünyanın en ünlü ateist düşünürlerinden biri olan Anthony Flew’ün, 2004 yılında, “evrende bir tasarım bulunduğuna işaret eden kanıtlar”la ikna olduğunu ve bir Yaratıcı’yı kabul ettiğini açıklaması, boşuna değil.

Bunlarla “Allah’ın varlığının bilim yoluyla kanıtlandığı” gibi bir şey söylemiyorum; bu aksi yönde bir pozivitizm olur ve yanlıştır. Dinin akla indirgenemeyecek derin bir duygusal ve ruhani boyutu olduğu da kuşkusuzdur. Ama dinin akılla olan ilişkisi, bizdeki çoğu seküler aydının sandığından daha sağlıklı. Bunu görebilmek içinse biraz ezber bozmak gerek.

Yazan: Mustafa Akyol Tarih: November 28, 2007 12:13 PM

Okur Yorumları

(NOT: Yazılar üzerine yapılan yorumların sitede yer alması, bunların Mustafa Akyol tarafından benimsendiği ve desteklendiği anlamına kesinlikle gelmez. Aksine, farklı ve karşıt görüşleri ifade eden yorumlar da kabul edilmektedir. Ancak saldırgan, düzeysiz veya konuyla ilgisiz yorumlar reddedilecektir. Eğer bu siteye ilk kez yorum yazıyorsanız, standart yorum kurallarını dikkate almanız önemle rica olunur.)

Mustafa bey,

Bir tasarımcının olduğunu kabul etsek bile bunun dinlerin akılla olan ilişkisiyle ne ilgisi var? Dinleri "batıl inanç" olmaktan öteye götüren şey nedir? Dünya tarihinde birbirinden tamamen farklı yüzlerce belki de binlerce din orta çıkmıştır. Bunların bazılarını batıl inanç olarak görüp bazılarını batıl inançtan farklı değerlendirmenizi neden olan kriter nedir?

Yazan: DB Tarih: November 28, 2007 2:17 PM

Sayın DB,
Bir mağara adamı ile modern çağdaki bilimleri kavramış birini yanyana koysak ikisininde hislerinin aynı olduğunu görürüz; aşk, nefret, elem, sevgi, şefkat, kin... Aynı sorulara cevap aradığını da görürüz; "kimim, nereden geliyor, nereye gidiyorum, nasıl davranmam gerek..." Modern bilim bize bilimin de yaradanı olan Allah'ı anlatıyor. Fakat çağlar geçmesine rağmen insan hala aynı sorulara cevap arıyor ve sorulara cevap bulacak ve bulduğunu uygulayacak yöntem ve kurallar bütününü arıyor. Dini basit anlamda (eksik olabilir) bu şekilde tanımlayabiliriz. Ayrıca şu da bir gerçektir ki inanmak insanın fıtratında olan birşeydir. Ateistlerin bile inandığı bir olgu vardır. Dinleri batıl olmaktan çıkaran insanların sahip olduğu hisleri mantıklı bir şekilde dini düşüncelerle açıklıyor olabilmeleridir. Tarihte birbirinden habersiz toplumlarda aynı ya da benzer inannışların ve başlı başına inancın olması zaten sorunuza verdiğiniz cevaptır. Batıl dinlere gelince; işte insanların fıtratlarındaki bu his birbirlerinden haberdar olmayan toplumlarda aynı hislerle farklı şeylere inanmalarıyla sonuçlanmıştır. Batıl dinler çoğu zaman menfaatlar açısındna kullanılmımştır. Gerçek dinler ise el-İslam'dır. Hz. Adem'den son peygamber Hz. Muhammed'e (sav) kadar gelen bütün peygamberler aynı ve tek Allah'ın elçileri ve onun yolunun davetçileridir. İnsanların zamanla, Musevilik, Hıristiyanlık örneklerinde olduğu gibi dinleri yıpratmaları Allah tarafından yeni peygamberler gönderilmesiyle veya yeni din gönderilmesiyle sonuçlanmıştır. Böylece son gerçek din ve son peygamber Hz. Muhammed (sav) insanları imana çağırmak için gönderilmiştir. Kur'an'da da, Kur'an-ı Kerim'in ve İslamiyet'in kıyamete kadar korunacağı belirtilmiştir.

Yazan: Talha CAN Tarih: November 28, 2007 4:02 PM

Sayın DB,

"Dünya tarihinde birbirinden tamamen farklı yüzlerce belki de binlerce din orta çıkmıştır. Bunların bazılarını batıl inanç olarak görüp bazılarını batıl inançtan farklı değerlendirmenizi neden olan kriter nedir?" demişsiniz.

Mustafa Bey bu yazıda belli bir dinden bahsetmiyor. Allah inancından bahsediyor. Birbirinden farklı yüzlerce dinin ortak noktası Allah inancı değil mi? Batıl olmayan ortak nokta budur zaten.

Yazan: fizikci Tarih: November 28, 2007 4:22 PM

Dinlerin değilde din getirici peygamberlerin kesinlikle zamanlarının çok akıllı insanları olduğu muhakkak.

Ama getirdikleri dinlerin akılla yakından uzaktan bağdaşır bir tarafları yoktur.

İnsan hangi din'den örnek vereceğini şaşırıyor. Dinlerin akılla bağdaştığını iddia etmek bile Allah hakkında şüpheye düşmek için yeterlidir.

Hülagü TTT

Yazan: Hülagü Tarih: November 28, 2007 5:38 PM

Bugün milyonlarca inananı olan olan yaklaşık 200 tane din var. Bu bir inanç meselesi. Inanırsınız, bitti, gerisini getirmeye çalışmanın anlamı da yok. Fizikcilerde de Mustafa beyin belirttiği gibi bir eğilim yok. Fakat Big-bang gibi teorileri yanlış bilgilerle bir tasarımcıya yorma gibi bir popülerlik var son yıllarda, fizik öğretmeni bile "fizikçi" olarak kitap yazıyor. Bir kaç tanesini biliyorum. Bildiğimiz Lee Smolin, RogerPenrose, vs. kalibresinde fizikçiler değil. Flew de artık iyice yaşlanmış, sürekli birileri tarafından kullanılıyor. Son izlediğim röportajda bir yaratılışcı her istediğini söyletiyor, adamın yorgun konuşmasından konuşmasından belli artık. Yaşlıları rahat bırakalım. İnanacaksak da inanalım, kimse birşey demez. Ama yalan yanlış bilgilerle zorlama evrim, big-bang yorumları, bir tasarımcı sokuşturma işleri çok gereksiz.
Özellikle şu akıllı tasarım meselesi, insanların cahilliğinden faydalanmak çok yanlış.

Yazan: sinan Tarih: November 28, 2007 8:46 PM

Talha bey,

Gerçek dinler ise el-İslam'dır. Hz. Adem'den son peygamber Hz. Muhammed'e (sav) kadar gelen bütün peygamberler aynı ve tek Allah'ın elçileri ve onun yolunun davetçileridir. İnsanların zamanla, Musevilik, Hıristiyanlık örneklerinde olduğu gibi dinleri yıpratmaları Allah tarafından yeni peygamberler gönderilmesiyle veya yeni din gönderilmesiyle sonuçlanmıştır. Böylece son gerçek din ve son peygamber Hz. Muhammed (sav) insanları imana çağırmak için gönderilmiştir. Kur'an'da da, Kur'an-ı Kerim'in ve İslamiyet'in kıyamete kadar korunacağı belirtilmiştir.

Siz buna iman ettikten sonra gerisi boş zaten. Dananın kuyruğunun koptuğu yer de burası zaten. Bunlar sizin inancınızdır. Hiçbir akli temele dayanmayan kör inançlardır.

Sitenizin adını pakvizyon yerine islamivizyon yaparsanız bence çok daha isabetli olur. Yukarda yazdıklarınızı görünce karşımda Fethullah hoca var sandım bir an için.

Yazan: DB Tarih: November 28, 2007 9:19 PM

sayın Akyol,guzel bir yazı olmus,elinize saglık.altına kaşemi basarım.
hatta daha da ileri giderim,
“Allah’ın varlığının bilim yoluyla kanıtlandığı”
soyleyebilirim.ancak bunun icin biraz daha zamana ihtiyac var tabii.

dini yobazlastıran,insandır.bunu da bir kenara not etmek gerekir.

Yazan: Bigalıoğlu Tarih: November 28, 2007 10:22 PM

Bilimsel yollarla anlamak icin uzak oldugumuz sorulari din yoluyla cevaplamak kolayciliktir. Sorunu cozmekten ziyade icimizi rahatlamaktir. Anlayamadigimiz karmasikligin icinde "akilli bir yaratici" her seyi duzenli tutuyor diye korkularimizdan kacmaktir. Dinin dogal bilimlerin yakinindan bile gecmemesi gerekir.

Yazan: OmerKs Tarih: November 29, 2007 6:54 AM

“Allah’ın varlığının bilim yoluyla kanıtlandığı” soyleyebilirim.
Uç konularda, genellikle bilgisizliğe dayanan, bol yanlış olasılık hesapları yapılan yanlış yorumlar vardır. Onun dışında bilimsel bilgi üretiminden elde ettiğimiz yeni problemler ve sorulardır, tanrıya destek çıkan birşey yoktur. Tanrı bu yeni soru ve problemlerin yakınında çıkıyor. Yani ne zaman bir bilinmezlik, soru, çözülmeyi bekleyen birşey olsun oraya hemen birileri inancını sokuşturmaya çalışır. Tanrıyı sürekli bir şekilde "yeniden üreten" insandır. bunu da bir kenara not etmek gerekir.

Yazan: sinan Tarih: November 29, 2007 9:13 AM

sayin DB arkadas,

----------
Dünya tarihinde birbirinden tamamen farkli yüzlerce belki de binlerce din ortaya çikmistir. Bunlarin bazilarini batil inanç olarak görüp bazilarini batil inançtan farkli degerlendirmenizi neden olan kriter nedir?
----------

diye sormussunuz.

sanirim Kuran zaten basli basina bu soruya "cevap olmak icin" indirilmis bir Kitap olmalidir.
soyle ki, Kuran'a gore,

Allaha ait olan "ilahi bir mesaj" kendisinin diger batil mesajlardan farkini yine kendisi icinde var olan "Cok Ozel Bir Plan" ile ortaya koyabilmis olmalidir.

ve hz. Muhammedin doneminde, daha onceden prensibleri iyice belirlenmis "Edebiyat Uslubu ve Kurallari" bir mesajin icindeki "Entellektuel
Zihni" ortaya koyan en iyi bir teknik olarak kabul ediliyor olmalidir.
bu sebeble, Kuran'da daima bu Kitabin icinde yer alan olaganustu "Edebi Kurallar ve Uslub"
bunun gercekten (insanlar tarafindan taklid edilmesi asla mumkun olmayan) "tek gercek ilahi bir mesaj" olabilecegine dair en onemli bir "entellektuel kriter" olarak ortaya konulmus (Tur Suresi 29-34 & Isra Suresi 88), ve buna binaen butun inanan insanlar derhal ellerindeki diger "batil ilahi mesajlari" terkederek bu Kuran'a ve bu Kuran'in tanittigi "gercek Allaha" ve "gercek Dine" donmeleri hususunda uyarilmis olmalidirlar. (Araf Suresi 28 & Enam Suresi 148-150 & Muminun Suresi 84-92...)

*****
fakat Kuran'in bu olaganustu "Edebi Kurallari ve Uslubunu" daha iyi anlamak ve takdir edebilmek icin "bir miktar Arapca bilmek gerektigi" de yine Kuran'da, belki de sadece bundan oturu, oncelikle ve ozellikle vurgulanmis olmalidir. (Fussilet Suresi 2-3 & Zuhruf Suresi 2-3)
*****

bu ana yaklasimin --benim anlayabildigim-- en temel ve onemli baska bir boyutu hakkinda da kisaca su hususlara deginmek isterim:

Kuran'a gore butun peygamberler

= hz. Ibrahim & hz. Ishak & hz. Yakup...

= hz. Ismail & hz. Elyesa & hz. ZalKifl...

olmak uzere "iki temel soydan" cikip gelmis olmalidirlar. (Ankebut Suresi 27 & Sad Suresi 45-48)

bu vesileyle, tarih icinde bildigimiz butun buyuk peygamberlerden

= hz. Musa & hz. Isa & hz. Davud --ve su an belki de tam olarak bilemeyecegimiz bunlarin arasindaki digerleri 4/164-- yukarida anilan "birinci uc buyuk peygamberin" soyundan,

= hz. Suayb & hz. Salih & ve hz. Muhammed (muhtemelen bu ikinci soyun "hatemi-muhru" olarak)
--ve su an belki de tam olarak bilemeyecegimiz bunlarin arasindaki digerleri 4/164-- yukarida anilan "ikinci uc buyuk peygamberin" soyundan gelmis olmalidirlar.

ve bu cok ozel iki soydan cikip gelmis olan tum bu buyuk peygamberler "temelde" birbilerine verilmis olan "ilahi mesaji" onaylayip tasdik etmis ve bu "ilahi mesajlarin" kesinlikle uygulanmasini ve asla terkedilmemesini "temelde" tavsiye etmis olmalidirlar. (Maide Suresi 45-46 & Maide Suresi 48, 68)

dolayisiyla, su an yeryuzunde yaklasik 4 milyardan fazla izleyicisi bulunan butun bu "Ibrahimi & Ismaili Dinler" --yukarida aciklamaya calistigim "onemli kriteri" de burada goz onunde bulundurarak-- temelde Allaha ait olan "gercek bir ilahi mesaj" hukmunde,
bunun disinda kalanlar ise, Allaha ait olmayan uydurma "ilahi mesajlar" hukmunde olmalidirlar, bu degerlendirmemize gore.

bu konudaki --benim de yurekten katildigim--bu "genel perspektifi" boylece bildirdikten sonra, yukarida bildirmis oldugunuz:

----------
Bir tasarimcinin oldugunu kabul etsek bile bunun dinlerin akilla olan iliskisiyle ne ilgisi var? Dinleri "batil inanç" olmaktan öteye götüren sey nedir?
----------

argumaniniza karsi yine kisaca soyle bir cevap vermek isterim:

oncelikle, sanirim bir "Yaraticinin varligina" gonulden ve derinden inanabilmek icin
sadece "akil" (= bes duyumuz ile cevremizi gozlemleyebilme ve bunun sonrasinda buna gore ozel bir sahsi "yargiya" varabilme kabiliyetimiz) tek basina "cok yeterli" olmayabilir.
bu konuda "akil" ile birlikte yine o Yaraticinin kendisi tarafindan bize daha onceden programlamis oldugu derin bir "ruhani algi" da mevcut olmalidir bizde sanirim. ve iste belki de bu sebeble, Kuran'da yeryuzundeki bircok insanlara
--daha kendileri dunyaya gonderilmeden once-- bu cok ozel "ruhani alginin" da halihazirda verilmis oldugu, fakat bunun disinda kalan diger bircok insanlara ise bu ozel "ruhani alginin" --cok ozel bir hikmet ve sebebe binaen-- verilmemis oldugu haber verilmis olmalidir. (Araf Suresi 172 & 179)

bu sebeble, yukarida sn. mustafa akyolun cok ozlu ve guzel bir sekilde ortaya koyduguna inandigim

----------
Bunlarla “Allah’in varliginin bilim yoluyla kanitlandigi” gibi bir sey söylemiyorum; bu aksi yönde bir pozivitizm olur ve yanlistir. Dinin akla indirgenemeyecek derin bir duygusal ve ruhani boyutu oldugu da kuskusuzdur.
----------

gorusune "temelde" yurekten katildigimi belirtmek isterim.

ve bunun disinda, yine bu sitede yer alan "Evrim Savaslarinda Son Durum" baslikli bolume girerek (eger yeterli vaktiniz varsa) orada hem bana ve hem de bu konuda benim gibi dusunen diger bazi dindar arkadaslara ait --yine Kuran'a dayali bazi veriler dogrultusunda-- ateizme & agnostisizme vs. karsi temelde nasil bir "genel perspektif" icinde baktigimizi gosteren bazi yazilari okumanizi oneririm.
ayrica yine (eger yeterli vaktiniz varsa) www.kurandaceliskiyoktur.com isimli sitede ve "Ateist Felsefenin Cokusu" ve "Evren, Bilim ve Inanc" baslikli bolumlerde bu konuyu bir miktar daha detayli ele almis olan bazi kisa ve ozlu yazilari (en sonlara dogru ve "musa kerim" isimli bir arkadas tarafindan ele alinip incelenmis olmali) okumanizi oneririm.

sonucta cok ozetle ve kisaca burada belki sunu soyleyebilirim, en temelde:

ne yuce Allahin, ne de hz. Muhammedin --dindar insanlara ve inanclarina karsi saygili ve hosgorulu kalan-- "ateist ya da agnostik" insanlarla bu baglamda hicbir "uhrevi mucadelesi" mevcut olmamis olabilir temelde. hatta Kuran bu tip "ateist ya da agnostik" insanlara ayni sekilde
saygili ve hosgorulu olarak yaklasmis,
ve bu baglamda onlari despot --teistik--"kafirler" (= inkarcilar) ile bir gormemis ve oyle vasiflandirmamis dahi olabilir, fakat onlari sadece "gafiller" (= habersizler) statusunde algilayarak "apayri bir kategoride" degerlendirmis, ve genelde rahat ve serbest birakmis da olabilir. (Mumtehine Suresi 8 & Araf Suresi 179)
ve yine Kuranin "en son tahlilde" yeryuzundeki "yaratilmislarin en kotuleri" olarak vasiflandirdigi ve bildigimiz uhrevi "Ebedi cehennemle" tehdit ettigi insanlar arasinda yine bu tip "ateist ya da agnostik" insanlar kesinlikle anilmamis olabilirler, fakat sadece "Allah" ismini kullanarak "buyuk dini yalanlar" uretmis olan "bozuk teist" insanlar nihayi ve tek olarak "suclanmis ve sorumlu tutulmus bir sekilde" anilmis olabilirler burada. (Muminun Suresi 84-89 & Zuhruf Suresi 19-20, 58 & Tevbe Suresi 31...) = (Beyyine Suresi 98/6...)

yani kisaca "Allahin varligina" --belki 7/172 ayetinde vurgulanan ozel durumdan da oturu-- halihazirda inanmis bulunan butun insanlar icin

Onun varligini ve gercek "ilahi mesajini"
bizlere "aklimizi ve ruhani algimizi" kullanarak burada net bir sekilde gosterecek "nice somut deliller" verilmis olabilecek iken,

bunun disinda kalan diger insanlar icin --belki 7/179 ayetinde bildirilen ozel durumdan da oturu--
Onun varligi ve gercek "ilahi mesaji" konusunda
doyurucu nitelikte ve cok "somut deliller" verilmemis, fakat bu konuda Yaratici --muhtemelen bilincli olarak-- Kendisini tamamen "gizli" (= elBatin) birakmayi dilemis de olabilir, bu tip bircok insanlarin gozunde. (Hadid Suresi 3 & Enam Suresi 103) (Araf Suresi 172 & 179)

tabi burada

"su icinde bulundugumuz ileri cagda "Edebi Kurallar ve Uslup" ile orulmus boyle bir mesaj acaba gercekten bu mesajin bize "gercek bir ilahi mesaj" oldugunu ve yeryuzundeki diger tum "sozde ilahi mesajlardan" farkli oldugunu gostermeye tek basina yeterli bir "somut delil" hukmunde algilanabilir mi?"

sorusunu dusunebilecek olan tum arkadaslara gelince,

bu konuda butun bu inanan arkadaslara ve kendime "biraz sabirli" olmamizi tavsiye ederim.
cunki gelecek gunler ve "ayetler-deliller" su an ancak Allah'in katinda olmalidir. (Yunus Suresi 20 & Ankebut Suresi 50)
ve O elbette bu ileri caga uygun ve yakisir bir sekilde de, ve yine muazzam "Cok Ozel Bir Plan" ile, yine bu gercek "ilahi mesajini" ve dogru yolunu tekrar "baska bir boyutta" da gozlerimizin onune "tam ve essiz bir sekilde" yine serecek olabilir yakinda, insallah. (Enbiya Suresi 37 & Neml Suresi 93...)

selamlarimla.

Yazan: wisdom Tarih: November 29, 2007 10:40 AM

"İnsan hangi din'den örnek vereceğini şaşırıyor. Dinlerin akılla bağdaştığını iddia etmek bile Allah hakkında şüpheye düşmek için yeterlidir."(Hülagü)

Hülagü Bey ben bunun için bir çıkar yol buldum,

Bir tabum var benim:

"Akılla bağdaşmayan birşey dinle hiç bağdaşamaz"

Bu yüzden,

Dinden akılla bağdaşmayan bir hüküm çıkarırsam, "din akılla bağdaşmaz" demiyorum onun yerine "ben akılla bağdaşmayan bir hüküm çıkardım, tekrar deneyeyim" diyorum.

Nasıl ama?

Yazan: mustafa fatih yüce Tarih: November 29, 2007 11:39 AM

Sn DB;
şöyle demişsiniz.
"Yukarda yazdıklarınızı görünce karşımda Fethullah hoca var sandım bir an için."

F.Gülen'i kulaktan dolma tanıdığınız belli.Size tevhidin etrafında serisini öneriyorum.Termodinamikten atomlardan da ,vs. bahsediyor.Ayrıca Evrimle ilgili konferansı da kitap olarak yayınlandı.Bkz Yaratılış gerçeği ve evrim

Yazan: Aslan Tarih: November 29, 2007 12:09 PM

"Bilimsel yollarla anlamak icin uzak oldugumuz sorulari din yoluyla

cevaplamak kolayciliktir. Sorunu cozmekten ziyade icimizi

rahatlamaktir. Anlayamadigimiz karmasikligin icinde "akilli bir

yaratici" her seyi duzenli tutuyor diye korkularimizdan kacmaktir.

Dinin dogal bilimlerin yakinindan bile gecmemesi gerekir."(OmerKs)

OmerKs Bey, açıkçası ben sizi kolaycı yorumculardan gördüm. Yazıdaki

argümanları çürütmeye çalışmak yerine bu yaşıma kadar duyduğum

sloganları tekrar etmişsiniz,

Sanki ortada Mustafa Akyol Bey'in bu konuda bir yazısı yok, veya o

yazıda sizin yorumunuzda değindiğiniz meselere bir cevap verilmiyor

gibi tutup yine kolaycı bir yolla ezberinizdeki sloganı söylemişsiniz,

Bunu yapan tek yorumcu siz değilsiniz üzülmeyin.

Yahu bana anlatırmısınız "bilimsel yollarla anlamak için uzak

olduğumuz soruları din yoluyla cevaplamak(OmerKs)" nasıl kolay?

Mesela din yoluyla cevaplamak kolaysa bir zahmet şu soruyu bilimsel

yolla değil de din yoluyla kolayca bir cevaplayın;

Soru: Yanmalı motorlarda, verimliliği nasıl artırabiliriz?

Yahu ne olur bu soruyu din yoluyla bir cevaplar mısınız?

...

Yazıda anlatılanda buydu, okuduysanız.

Anlamak isterseniz.

...

Positif bilim ve dinin kulvarı farklıdır, ikisini birbiriyle

kıyaslayamazsınız.

Nasıl ki yanmalı motorlarla ilgili soruya biyoloji ilmi cevap

veremiyorsa, kimse biyolojiden onunla ilgili bir cevap beklemiyorsa,

siz de dinden veya bir başkasının dinden bu sorulara cevap vermesini

bekleyemezsiniz. Bekleyen bir ateist de olsa, dindar da olsa, inanan

fakat dindar olmayan birisi de olsa yanlış yapar.

Fakat olayları farklı pencerelerden değerlendirebilmeliyiz, her soruya

her ilim cevap veremeyeceği gibi bir soruya sadece bir ilim dalı cevap

verir demek yanlıştır. Her biri kendi penceresinden cevaplar verebilir veya veremez.

Olayları din ilminin de değerlendirme hakkını elinden alamazsınız,

Veya dindarların veya inananları her soruya din ilmiyle cevap aradığını söyleyemezsiniz, ha dinin o kanudaki cevabını da pek ala düşünebilir, merak edebilir, fakat bu onun din dışında hiçbir bilimle o sorulara cevap aramadığı manasına gelmez.

Bu tezinizle bilim tarihinde çığır açmış bilim adamlarının çoğunluğunun dindar insanlar olduğunu veya inanan insanlar olduğu gerçeğini açıklayamazsınız.

Din bilime mani değildir, inanmak bilime mani değildir, hatta size farklı pencerelerden bakma fırsatı da verir.

Fakat yazıda vurgulandığı gibi positif bilimin sunduğu verileri farklı pencerelerden de ele aldığınızda bir yaratıcının varlığını işaret edibilir. Zaten Mustafa Akyol "Bunlarla “Allah’ın varlığının bilim yoluyla kanıtlandığı” gibi bir şey söylemiyorum" diyor ve ekliyor:

"Dinin akla indirgenemeyecek derin bir duygusal ve ruhani boyutu olduğu da kuşkusuzdur."(Mustafa Akyol)

Bu sözden yaratıcıya inanmanın akıldışı olduğu değil, akıl boyutunun YANINDA bir de akıl ötesi bir boyutunun olduğunu anlıyorum.

Yazan: mustafa fatih yüce Tarih: November 29, 2007 2:10 PM

Dindeki emir ve yasakları akılla ve mantıkla sorgulamayan insanların üzerinde oldukları din körükörüne inançtır ve Allah'ın elçileri vasıtası ile göndermiş olduğu vahiylere ters bir inanış biçimidir.Kur'an'ın birçok ayetinde "Hiç düşünmezler mi?" cümlesi geçer ve Allah'ın varlığına delil olan kanıtlar için yeryüzü ayetlerini akıl yolu ile bulmamız beklenir.Ezber bozmayı beceremeyen filozof aydın kesim madem ki inananlardan daha akıllılar,Kur'an'ı ellerine alıp baştan sona bir okusunlar bakalım akla ve mantığa ters gelen ne var.

Yazan: Bulut Tarih: November 29, 2007 2:17 PM

mustafa fatih bey,

İster din akılla deyin ister akıl din ile deyin değişen bir şey yok.

Daha önce söylediğim gibi eğer akıl ile dini inançları birbiriyle ilişkilendirmeye çalışırsanız Allah hakkında hemen şüphe etmeye başlarsınız. Allah'a atfedilen 99 sıfatın bir anda hiçbir hükmü olmadığını görürsünüz.

Örneğin Leheb suresi. Kendisine 99 sıfat atfedilen doğmamış doğurmamış kainat'ın tek yaratıcısı ve sahibi bir varlık kendi yarattığı aciz bir kuluna hiç beddua eder mi? Ama Leheb suresinde Allah, kendi yarattığı aciz bir insan olan Ebu Leheb'e iki elin kurusun inşallah diye beddua ediyor.

Dolayısıyla dinsel inançları akılla ilişkilendirmek inançların geleceği açısından çok sakıncalıdır. Ama siz isterseniz inatla bu inançlarınıza akılsal destek aramaya devam edin. Bu çabalarınız Allah'ı acz içinde göstermekten başka bir işe yaramayacaktır.

Hülagü TTT

Yazan: Hülagü Tarih: November 29, 2007 3:58 PM

Sn DB,
sorunuza cevap verme hatasına düştüm, doğrudur...
Sizin gibi alemin körüne laf yetiştirmek haddime değil. Bu benim hatamdır, size doğruları ve gerçekleri anlatırken bunları her halde inkar edeceğiniz ve üstüne üstlük beni "tanım"larla itham edeceğiniz belliydi. Akla dayanmayan kör inançlar demişsiniz, nereden biliyorsunuz? İnanıyor musunuz da konuşuyorsunuz? Benim durduğum konumdan gözüken bizzat dinimin ilme ve bilme dayanmasıdır.Evet, bu benim inancımdır ve gerçekten de gerisi boştur ve önemli bir nokta da vardır ki kaybeden gerçeğe tutunamayan boşluktakilerdir. Keşke daha derin ilme sahip olsaydık da sitemiz dediğiniz gibi olsaydı. İkinci benzetmenize gelince; OTUDUĞUNUZ YERDE OTURUN, UKELALIK YAPMAYIN, benle tartışırken niye hem beni hem de konuyla alakası ve haberi olmayan birini "tanım"lamaya kalkıyorsunuz. Şurada yorum yaparken küstahlık da yapmayın bizahmet...
Bu konuda size tek cevap bile vermeyeceğim, elbette bu size cevap verilemeyeceğinden değil yobaz tavırlarınızdandır...

Yazan: Talha CAN Tarih: November 29, 2007 4:35 PM

Bilimin varolusun tum bilinmezlerine eninde sonunda bir cevap bulacagina inanan arkadaslar, tarihi seyir icinde bilimin `hakikat` addettigi seyi kolayca tersyuz edebildigine sahit olmamislar midir? Gundemimizi en cok mesgul eden konulardan birine, kuresel isinma meselesine goz atalim mesela. Son yillarda ciddi bir yogunlukta kuresel felaket senaryolarina maruz kaliyoruz. Gecenlerde bir gazetede weather.com sitesinin kurucusu, butun bu felaket senaryolarinin asilsiz oldugunu, dunyanin tehlikede falan olmadigini, 30-40 yilda bir boyle bir dongunun yasandigini, ancak bu yolla bilim cevrelerinin devletlerden ciddi finansman destekleri aldigini iddia ediyordu. Hatta ben bir adim daha ileri giderek, belki de asil amacin bu yolla alternatif enerji arastirmalarina finansal destek saglamak olabilecegini dusunuyorum. Cunku boyle ucuz, temiz bir kaynak bulan dunya liderligini garanti edecek... Hakikat nedir? Elbette bilmiyorum. Ama artik bu konuda duydugum herseyden suphe ediyorum.

Bilimi, yasantimiza kattigi degeri inkar ediyor degiliz ama varolusun tartismasiz realitesi, biricik yol gosteren olarak kabul etmek, bilimin kendi ic dinamiginde dahi mumkun degil. Aksine bizzat kendisi bize ''aklin varsa suphe et'' diyor.

Din`e gelince, eger bir vakit ayirir bakarsaniz, Kuran size varolusun hakikatlerini bir bir siralarken bu hayatin bir imtihan yeri oldugunu haber verir. Size sorulari ve cevaplari verir, bu sistemi anlayacak kabiliyette yaratildiginizi soyler. Ancak imtihanlar herkesin gecmesi icin yapilmaz elbette... Birilerinin ayrilmasi, secilmesi isteniyor. Varolusun hikmetini anlayan,yani akleden, dusunen, takdir eden, gonulden baglanan belli olsun isteniyor. Geri kalanin bir ehemmiyeti yok diyor Kuran. Ister inan, ister inanma, nasil olsa sonunda hakikati ogreneceksin! Yani oyle herkesi ikna etmek gibi bir kaygi yok.

Simdi bilim, bilim diye bu cagriya kulaginizi tikamakta serbestsiniz. Bu hayat sizi memnuniyetle oyalar. Ancak O, kendisini taniyan, sanatini, guzelligini takdir edene kendi sevgisini vadediyor... Ve iste diyor, bu akil bunun icin yaratildi ey insanoglu! Ama hakikate ulasmak icin bir sisteme muhtacsin. Bu sistemi yaratan ve bunun adina 'din' diyen, peygamberleri vasitasiyla bu dini insana teblig eden de bizzat
Allah'tir.

Saygilar...


Yazan: Elif Tarih: November 30, 2007 12:53 AM

Zavalli insanoglu; Dunya neredeyse yok olmaya dogru gidiyor, bizlerin ugrastigi konulara bakin ...

Yazan: Izninizle Tarih: November 30, 2007 7:56 AM

İlahi Hülagü Bey,

Diyorsunuz ki;
"Örneğin Leheb suresi. Kendisine 99 sıfat atfedilen doğmamış doğurmamış kainat'ın tek yaratıcısı ve sahibi bir varlık kendi yarattığı aciz bir kuluna hiç beddua eder mi? Ama Leheb suresinde Allah, kendi yarattığı aciz bir insan olan Ebu Leheb'e iki elin kurusun inşallah diye beddua ediyor."(Hülagü)

Akılla bağdaşmaz derken bunları mı kastediyordunuz?

Aman, ben de önemli birşey var zannetmiştim.

Yazan: Anonymous Tarih: November 30, 2007 10:10 AM

Elif hanım...evidence please..varmı böyle birşey?
Sizin dediklerinizin doğru olduğuna nereden bileceğiz. Doğru olduğuna dair hiçbir kanıt yok. Akılcı olduğu söylenen şeyler ise yine inanç meselesi, daha olası yada makul yapan bir durum söz konusu değil. Bir sınav yapılacaksa bazı şeyler açık olmalı ki haksızlık olmasın değil mi? Bilimde ise şüphe vardır, ve doğru kabul edilen birşey mutlak kabul edilmez, yeterli veri olduğunda değişebilir. Gücü ve güzelliği de buradadır, donuk değildir, dinanmiktir, sürprizlerle doludur. Sürekli daha çok doğru bilgiye yaklaşmamızı sağlar. Newton yanlışlandı mesela, ama çöpe gitmedi, daha doğru hale getirildi. Onca zaman insanlar tamamen saçmalık olan birşeye inanmadı yani.

Fakat sizin anlattıklarınız tamamen sizin inançlarınızdır. İçine doğduğunuz bu durumu olağan ve "gerçek" zannediyorsunuz. Öyle yetiştirildiniz, küçükten beri size bunlar aileniz ve çevreniz tarafından öğretildi. O yüzden sizi anlayabiliyorum, kolay değil farklı düşünmek, dışarıya çıkmak. Aynı şey hristiyanlar, hindular, zerdüştcüler içinde geçerlidir. Hepsi en doğru, en üstün dinin kendi dinleri olduğunu zanneder. Eğer ben haklı isem şöyle birşey beklenmeli; Tamamen özgür bırakılan, sorgulamayı öğrenen, belirli bir bilgi,inanış "kesin doğru" diye verilmeyen insanlar genelde dinlere ve çeşit çeşit tanrılardan birisine seçip inanmaz(neredeyse hepsi!!). Bugün baktığımızda da aynen öyle olduğunu gözlemleyebiliyoruz! Şahsen ailem hiçbir zaman din dayatmadı bana. Dinleri bilmeme rağmen hiçbir zaman inanma ihtiyacı hisetmedim, şu doğrudur diye bir aşılama ve onu uygulama görevi verilmedi hiçbir zaman. Nasıl tesadüf ise, hiçbir şekilde benden etkilenmeyen ve aynı şekilde serbestce yetişen kardeşlerim de benim gibi.Bu genlerimizde mi var, yoksa özgürlükten mi geliyor? Örneğin isveçde de insanlar aynı şekilde yetişir, kimse küçükten kolay kolay birşey dayatmaz, ne okulda nede ailede. Bu toplumun neredeyse 70%-80% inançsızdır. Norveç, finlandiye, danimarka, ingiltere hepsinde aynı durum. Demek ki, nasıl yetiştirildiğimiz ile ilgili, bu "gerçek doğru" yu bilme ayrıcalığı. Günümüzde tanrı, indoctrination olmadan var olamaz insan toplumlarında. İnançlı insanlar demek ki aile ve belirli çevrelerde yetişmesi gerekiyor inançlarına sahip olmak için. Türkiyenin müslüman, yunanistanın hristiyan olması herhalde tesadüf değil. Yani sizin "sınav" olayınızın altını ufalanıp gidiyor gibi. Bu iş pek de öyle imtihana benzemiyor. Bir tanrı böyle koşullarda dediğiniz gibi bir imtihan işine girerse açıkcası ben adaletinden şüphe duyardım. Olmaz öyle birşey. Hani tanrı diye birşey olsa bile, emin olun böyle işlerle uğraşmaz.

Ve bu imtihan sonucunda bazı insanlar ayıklanıp atılacak sanırım. Bizim gibi olanlar. Yani değersiz insanlarız değil mi? Aslında bunu tekrarlayıp duruyorsunuz. Bu tarz düşünmenin ne kadar sorunlu olduğunu göremiyorsunuz, fark etmiyorsunuz. Ama birisi sizin din ile ilgili birşey söylediğinde (inancınız değil dinin kendisine), ki bence sonuna kadar hakkı var, hemen "saygı" meselesine getiriyorsunuz. İnsanları ıskarta diye ayıran bir dine başkalarının saygı göstermesini bekleme hadisesini hiçbir zaman anlayabilmiş değilim. Sizin inanmanıza saygı göstermek ayrı, ve gerekli birşey tabi. Ama diğerini anlamam mümkün değil.

Ben sizin bizlere biçtiğiniz sondan daha adaletli bir "son" tarifi yapmak istiyorum. Hepimiz öleceğiz! inançlı inançsız hiç fark etmeyecek. Ölüm adaletli olacak ve sonrasında hiçbir uyanış olmayacak. Ateist kişi haklı olduğunu göremeyecek. İnançlı kişi de inancı yüzünden asıl hayat olan dünyevi hayattan başka birşeyin olmadığını öğrenemiyecek. Yaşadığı hayattan daha değerli bir hayatın olmadığını ve dünyadaki hayatını daha dolu dolu yaşanmış olabileceğini hiçbir zaman öğrenemeden ölecek, ve sonrası diye birşey olmayacak. Bakınız ne kadar adaletli. "Kötülük yapanlar da mı ölüp gidecek?" Aynen öyle kötülük ölen olursa eza çekmeden bu hiçbir yere yazılmayacak, üzgünüm ama durum biraz böyle gibi. Yani ne yapacaksak bu dünyada yapacağız. Cennet de cehennem de bu dünyada, başka yer yok!

Yazan: sinan Tarih: November 30, 2007 11:00 AM

Sayın Elif,

Kur'an bizlere varoluşun hakikatlerini bir bir sıralıyor demişsiniz. Kur'an'daki şu hakikatleri bir bir sıralayında bizde görelim Allah aşkına.

Kur'an'ın, Hz.Muhammed'in başından geçen yaşanmış eylem ve söylemlerinin Tanrısal açıdan desteklenmesi dışında başka bir özelliği yoktur. Sanırım sizde Kur'an ezbercilerindensiniz.

Hülagü TTT

Yazan: Hülagü Tarih: November 30, 2007 5:31 PM

""Ben sizin bizlere biçtiğiniz sondan daha adaletli bir "son" tarifi yapmak istiyorum. Hepimiz öleceğiz! inançlı inançsız hiç fark etmeyecek. Ölüm adaletli olacak ve sonrasında hiçbir uyanış olmayacak. Ateist kişi haklı olduğunu göremeyecek. İnançlı kişi de inancı yüzünden asıl hayat olan dünyevi hayattan başka birşeyin olmadığını öğrenemiyecek. Yaşadığı hayattan daha değerli bir hayatın olmadığını ve dünyadaki hayatını daha dolu dolu yaşanmış olabileceğini hiçbir zaman öğrenemeden ölecek, ve sonrası diye birşey olmayacak. Bakınız ne kadar adaletli. "Kötülük yapanlar da mı ölüp gidecek?" Aynen öyle kötülük ölen olursa eza çekmeden bu hiçbir yere yazılmayacak, üzgünüm ama durum biraz böyle gibi. Yani ne yapacaksak bu dünyada yapacağız. Cennet de cehennem de bu dünyada, başka yer yok!""

çok güzel,harika,superrr.
keşke bu kadar basit olabilseydi.
kafamızı kuma gomup,sorular sormazsak,bir kac yuzyıl oncekiler gibi,guzel guzel yasayıp ölürüz,olur biter.

ama NEDEN? diye sormaya basladıgımızda aslında hicbirseyin o kadar basit olmadıgını goruruz.
ateistlerin en buyuk sorunu ne biliyormusunuz?
sormak istedikleri soruları sorup,almak istedikleri cevapları alıp,gerisini dusunmemek.

tıpkı bilim insanları gibi,cevabını bulamadıkları soruları hep gormezden gelirler.

gercekler orada duruyor.
kim ortaya cıkartmak ister???

Yazan: Bigalıoğlu Tarih: November 30, 2007 10:27 PM

Mongolların temsilcisi sn Hülagü,
Kur'an'dan işine gelen ayetleri cımbızlayıp, işine geldiği gibi yorumlayıp birde insanların akıllarına şüphe düşürmek için kullanacağına önce aklını kullananlar gibi kafana/keyfine göre tercüme yayınlama. Senin leheb dediğin Ashabın ise Tebbet adnı verdiği surede "inşaAllah" kelimesi geçmediği gibi ayetin meali de ne yazdığın gibi ne de yazdığın kadardır.
tanrı olgusunda takılıp kalmışlığından olsa gerek Allah'ın Subhan sıfatlarını 99 ile sınırlandırmaya çalışmışsın. O senin bildiğin 99, Allah'ın sadece 99 güzel isminin listesidir. Allah (C.C.) sadece Esmaül Hüsna'dan ibaret değildir. Dünya üzerindeki müslümanların Hak Teala'yı Tesbih etmesi sadece 99 isimden ibaret değildir, O'nun sıfatları sonsuzdur ki "akıl" erdiremezsin. O yüzden de Subhandır Allah Celle ve Celaluhu.
Bahsettiğin Tebbet suresinde Yuce Allah, Elçisine olmadık sıkıntılar çektiren ebu leheb'e Kıyamet'e kadar Müslümanlar tarafından defalarca tekrar edilecek bir Bedduayı hediye etmiştir.
Elif hanımdan bekleyeceğine o hakikatleri, gözlerini açta bak bir yaşadığın aleme, Kur'an*ı Kerim hiçbir şekilde tahrif edilmiş incil gibi sonradan havarilerinin anlattığı İsa'nın hayatıdır, ne de Yahudilerin işlerine geldiği gibi değiştirdikleri Tevrat gibidir. Kur'an ezberlenir ve hayata geçirilir, bu anlamda da Kur'an ezbercisi olmak onu anlama ve hayata geçirmek ve namazlarımızda her an hatırlamak bu yolun olmazsa olmazlarındandır.
Bana göre Allah'ın varolduğuna inanmak için bilimsel bir kanıt aramaya gerek yok. Ama Newton, bilimi araştırdıkça Allah'ın mutlak varlığının farkına varan inançlı bilim adamlarından biridir. Ateizme karşı çıkmış, bunun için pek çok makalesinde yazılar yayınlamış ve eserlerinde Yaratılış gerçeğini savunmuştur. Newton'un, dünyanın seyrini değiştiren buluşlarının temelinde Allah'a yakınlaşma isteği vardır. Principia Mathematica adlı eserinde bu gerçeği şu sözlerle dile getirmiştir. "Bizler Allah'a muhtaç kullar aciz olarak, kendi aklımıza göre Allah'ın aklını büyüklüğünü ve yüceliğini görmeli ve O'na teslim olmalıyız."

Yazan: C e m S u n b u l Tarih: November 30, 2007 11:20 PM

sinan,
Senin dediğin gibi ölüp de öbür dünya yokmuş diyeceksem bile (ki demeyeceğim daha gerçek) Allah'a sonsuz şükürler olsun, beni yarattığı ve nasıl mutlu olabileceğimin reçetesini sunduğu ve insanlık tarihi boyunca bana Peygamberleri vasıtasıyla öğretti ve genlerime işledi. İşte bu sebepten eğer Hakikatı arıyorsan dünyanın neresinde olduğun önemli değil. Hiçbir din görmemiş, yıllarca başka insan tanımamış ve bir adada yaşamış olan bir zat-ı muhterem (ah birde adını hatırlasam) bunların hepsinin bir yaratıcısı olmalı diyerek Allah'ı, Yaradanın olduğuna vakıf olmuştur.
Bugün Amerika'da yaşayan New York'ta Columbia üniversitesinde okuyan Portekizli bir genç kendi kendine müslüman olup İstanbul'a gelip Allah'ın teklif ettiği hayat şeklini üzerimizde dinini tamamladığı son peygamber Hz. Muhammed'in ilettiği (S.A.S.) Kur'an'ı daha iyi anlayabilmek için Çamlıca'da arapça dersi alıyorsa adalet vardır ve kıyamete dek tecelli edecektir. Nargilesini içerken tevafuk tanıştığım bu kişi gibi kaç kişi var Allah bilir, ama biliyoruz ki böyle kişiler çok ama çok var.
Ne benim ne senin, ne de kimsenin yaptığı yanına kar kalmayacaktır ve burda canını alsan hesabını ödetemeyeceğin katiller, caniler, sapıklar ve dahaları Büyük Mahkeme'de hesabı vereceklerdir. Tıpkı dünyada olduğu gibi nasıl büyük sorunlar daha büyük mahkemelere taşınır işte aynı şekilde burda cezasını çektiğini veya yırttığını düşünenler için o büyük mahkeme günü mutlaktır.
Cennet de Cehennem de bu dünyada değildir. Bu dünyadaki hayatın sonucundadır. Başka Allah da (Acze ve Celle) Yok! Başka gidecek kapında yok! Yani yok öyle yağma Sinan, hiç heveslenme, sonunda çok zararlı çıkarsın ama iş işten geçer. Birde bakarsın, Babası Kilise'de Azizlerin figürlerini resmeden eski Cassius Marcellus Clay yeni Muhammed Ali hesap verdikten sonra Cennet'e giderken, Hacı olan yan komşunun ateist oğlu Cehennemin yolunu tutmuş.

Yazan: C e m S u n b u l Tarih: November 30, 2007 11:54 PM

Sinan Bey, evidence istemissiniz. Olum en buyuk ders, en buyuk kanit. Adaletli olacak, oyle mi? En sevdiklerinizin, caninizdan cok sevdiklerinizin olumune sahit olacaksiniz. Belki bir hoscakal bile diyemeden cekip gidecek, cigerinizi alev alev yakacak, umudun bittigi tukendigi noktayi yasayacak ve adaletli oldugunu dusuneceksiniz. Bitti, yok oldu, peki ben niye sevdim onu? Bu nasil agir bir yuk boyle hocam? Bunu gercekten kabul edebiliyor musunuz yoksa dusunmekten mi kaciyorsunuz?

Evidence mi demistiniz? Peki size olumden sonra hayatin olmadigina ikna eden sey nedir? Gidip de gelen var mi benim bilmedigim?

Imtihanin sirri da burada iste. Eger oluler mezarlarindan kalkip konusabilseler tartisacak meselemiz olmayacakti zaten. Sizden hayatin anlami uzerinde dusunmeniz isteniyor. Korktugunuz seyi inkar etmek kolayciligina kacmis olmayasiniz yanlislikla? Hesap verme fikri de agir geliyor insana degil mi? Sorumluluk duygusu... Yaptiginiz en ufak bir iyilik de kotuluk de kayit altindadir deniyor. Insan bu dunyaya gonderilip basibos birakilmadi deniyor. Inkar et, kurtul, oh ne rahat... olmasin sakin Sinan bey?

Gelelim su indoctrination meselesine. Kuzey Avrupa`yi ornek vermissiniz. Dogrudur, dinle pek bi isleri kalmamis gorunuyor. Tikir tikir isleyen sosyal duzenleri var. Refah duzeyi en yuksek toplumlardir ayni zamanda. Ne var ki dunyanin en yuksek intihar oranlari da bu toplumlardan cikar. Otenazi uygulamasinin yasal duzenlemesi yapilir. Afrika`nin ac, hasta, bicare insanlari kendi canlarina kasdetmeyi dusunmez onlar kadar. Ne yaman celiskidir degil mi Sinan bey?

Sunu da israrla belirtmek isterim, bu bahsettiginiz ulkelerde cocuklari dinin baskisindan kurtarmak adina, dinin onemsiz ve gereksiz oldugunun ''ogretilmediginden'' emin misiniz? Genelleyelim hadi; inancsiz aile, cocuguna dinin toplum hayatinin bir realitesi oldugunu mu, yoksa dinin cahil ve akilsiz kimselerin isi oldugunu mu asilar? Bunun calismasi yapilmis midir bu ulkelerde?

Ustelik bu toplumlarda da inancli ailelerden gelmedikleri halde kendi tercihleriyle inanclarina uygun yasamaya calisan insanlar var. Her inancli ailenin cocugunun ayni yolu izleyecegi garantisi de yok ustelik. Bu olayi genellemekle hata ediyorsunuz korkarim ki. Nefesinizi kesecek kadar cok istisnasi vardir, emin olun.


Iskarta yorumunu kendiniz cikardiniz, dikkatinizi cekerim. Ben dinin herkesi ikna etmek iddiasi yok, demek istiyorum. Cunku hakikate ulasmak caba gerektiriyor. Hayatin bizzat kendisiyle, tum zaaflarinizla, korkularinizla, vicdaninizla yuzlesmeniz gerekiyor. Inkar edip kurtulmak, ya da mesaja kulak vermek sizin tercihiniz.

Sayin Hulagu, anlasilan siz coktan okuyup cozmussunuz olayi! Bu onyargilarinizla, bu at gozlukleri ve bu kustah tavrinizla, benim size birsey siralamam sanirim abesle istigal olur.

Saygilar...

Yazan: Elif Tarih: December 1, 2007 1:24 AM

Sayın Sinan,

İnanç ile ilgili söylediklerinize katılmamak mümkün değil. İnancın çevresel faktörlerle, aile eğitimi ile şekillenip oluştuğu doğru. Fakat bu inancın akıl dışı olduğuna kanıt değildir. Sorgulanmayan bir takım ön kabuller neticesinde inanç oluşur. Peki bu ön kabuller bunu akıl dışı yapar mı? Bence yapmaz. Kendi içerisinde çelişmediği sürece her inanç da akıl sınırları içerisinde olabilir. Aslında her sistemi oluşturan ve kendi içerisinde uyumlu, kendiyle çelişmeyen sistemler bir takım ön kabullere mecburdur. İnanç sistemi de.

Mesela bilgisayar, bilgisayar veriler üzerinde işlem yaparak bir takım sonuçlar elde eder, ilk bakışta tümü değişken gibi görünün bu veriler aslında bir takım sabitlere(ön koşullara) muhtaçtır. Veriler, verilerin tabi tutulduğu işlem bunların hepsi değişken olabilir. Fakat bilgisayar sistemi ta en başta başlayıp o verileri alacak, işleyecek sistemi kurarken bir takım sabitlere ihtiyaç duyar. Mesela verileri nasıl alacağı, nasıl işleyeceği ile ilgili kuralları bir yerden alması ve belleğine yüklemesi gerekir. Hayır daha bu aşamada da sabitler yok. Bunlar da değişken olabilir. Nasıl alacağı ve nasıl işleyeceği ile ilgili kurallar da değişken olabilir. Fakat bilgisayar ilk açılırken ne yapar, CMOS denilen bir bellekten bir takım ayarları okur, BIOS denilen bu sistem CMOS'taki ayarlara göre bu bilgileri nereden alacağına karar verir. Bu bilgileri alacağı yer bilgisayar için bir sabittir(bir ön koşuldur) Bu yer, bilgileri alacağı, bilgi depolama kapasitesine sahip olan ortamların (boot sectorü yani) açılış bölümüdür. Bilgi depolayan birimler sectorlere ayrılmıştır. Ve açılış ile ilgili(verileri nasıl alıp işleyeceği ile ilgili bilgiler, yani işletim sistemini tanımlayan bilgiler ve işletim sistemine ait komutlar) bilgiler her zaman için ilgili depolama biriminin İLK sectoründe bulunur, bizim kullandığımız bilgisayarlarda en azından. Ha ikinci sectoründe de bulunabilir, ama o tipteki tüm sistemlerde hep ikinci sectordedir ve bu o sistem için bir ön kabuldür. Ha, peki herhangi bir sectore yerleştiren bir sistem olabilir mi, olabilir, ama o zaman BIOS'un açılışta tüm sectorleri taramasını ve o açılış ile ilgili bilgilerin bulunduğuu sectorü tespit etmesini sağlamalıyız, bu olanaklı mı, evet, ama yine de bir ön kabul yapmaktan başka bir çaremiz yok, bu sefer ön kabulümüz o açılış ile bilgilerin bir şablonudur. Açılış ile ilgili bilgileri tespit edebilmesi için bir şablon tanımlamamız kaçınılmazdır. Sanırım bilgisayar üreticileri için bu ikincisi biraz daha gereksiz ve zor olduğu için ön kabulü en başta yapıp kendi işlerini zorlaştırmak istemiyorlar.

Bilgisayar sadece bir örnektir, bilgisayar için ön kabullere ihtiyaç olması diğer tüm sistemler için ön kabullere ihtiyaç olduğu manasına gelmez tabi. Zaten bazı sistemlerin bu tür kabüllere ihtiyacı olmadığını ileride söyleyeceğim.

İnanç veya dinde bir sistemdir. Ve inancında bir takım ön kabullere ihtiyacı vardır. İnanç derken tanrıya inanmayı kastediyor isek, bunun için de bir takım ön kabullere ihtiyacımız var demektir. Bu ön kabuller kimilerine göre dini, inancı bilim olmaktan, bilimsel olmaktan çıkarıyor. Aynı şey matematik için de geçerli. Matematik tamamen kabullere dayanıyor. Bu yüzden matematiğin de bilim olmadığını söyleyenler var.

Fakat matematik ve din arasında şöyle bir fark var. Matematikte aynı kabullerle aynı sonuçlara ulaşırsınız. Fakat dinde aynı kabullerle farklı sonuçlara ulaşabilirsiniz. Bu dinin bir üstünlüğü müdür, zayıflığı mıdır, tartışılır.

Fizik için, kimya için bu kabuller söz konusu mu? Hayır, diyebiliriz. Aslında evet de diyebiliriz. Tek fark şu ki matematik, bilgisayar, din(inanç) vs. bu sistemleri kurarken bazı ön kabulleri bizim yapmamız gerekiyor. Çünkü bu sistemler bizim kurduğumuz sistemler. Fakat bu ön kabullerin bulunması o sistemi akıl dışı kılmıyor, bu sitemler de pek ala kendi içerisinde bir mantık ve akıl içerebiliyor. Tabi siz sistemi yanlış kurmazsanız. Fakat fizik için böyle ön kabullere ihtiyaç yok, kimya için yok, biyoloji için yok. Çünkü bunlar bizim kurduğumuz sistemler değil. Bunlar tanrının kurduğu sistemler de değil, şu aşamada. Böyle kabul edelim. Çünkü tanrının varlığı konusunda henüz bir mutabakatımız yok. Fakat bu sistemler bir takım ön kabullere değil, gerçeklere(fact) dayanıyor değil mi? Mesela, yerçekimi bizim bir kabulümüz değil, bir olgu.

Aslında din de bizim kurduğumuz bir sistem olduğundan bazı ön kabullere ihtiyacımız var. Fakat inançsızlık da bizim kurduğumuz bir sistemdir ve onunda bazı kabuller yapmasına ihtiyaç vardır.

Şunu demek istiyorum, inancın ne kadar "tanrının varlığını ispat etmeye ihtiyacı var ise"; inançsızlığın da o kadar "tanrının yokluğunu ispat etmeye ihtiyacı vardır"

O yüzden, lütfen kendinizi bu konuda ayrıcalıklı, bilimden torpilli görmeyin. Fizik, kimya, biyoloji, vs. pozitif bilimler(ön kabüllerini bizim yapmadığımız, gerçeklere dayanan) size ve bana(inanca ve inançsızlığa) aynı mesafede.

Yeri gelmişken,

Benim şöyle bir "tabum"un olduğunu daha önceki yorumlarımın birisinde söylemiştim:

"Akılla bağdaşmayan birşey din ile asla bağdaşamaz"

Tabi bu benim kurduğum(ön kabullerini benim belirlediğim) din(inanç) sistemi, tabi beriki de aynı ön kabullerle(mesela İslam dini benim için) de farklı bir sistem kurabilir ve akılla bağdaşmayan veya daha doğrusu benim aklımla bağdaşmayan fikirler ortaya çıkarabilir, din aynı kabüllerle farklı fikirlerin elde edilmesine mani değil,

Bu yüzden dinden, dinimin kabüllerinden aklımla bağdaşmayan bir sonuç çıkarırsam "din akılla bağdaşmaz" demiyorum; onun yerine "ben akılla bağdaşmayan bir sonuç çıkardım, yeniden deneyeyim" diyorum.

Yani pek ala siz kendi kurduğunuz sistemi akıl sınırları içerisinde tutabilirsiniz,

Elif Hanım'ın yorumuna karşılık yazarken bir takım sorular sormuşsunuz, veya dinin çeliştiğini düşündüğünüz bir takım noktalar belirtmişsiniz,

Aslında din, bu sorduğunuz sorulara cevap veriyor,

Mesela demişsiniz ki:

"İnançlı insanlar demek ki aile ve belirli çevrelerde yetişmesi gerekiyor inançlarına sahip olmak için. Türkiyenin müslüman, yunanistanın hristiyan olması herhalde tesadüf değil. Yani sizin "sınav" olayınızın altını ufalanıp gidiyor gibi. Bu iş pek de öyle imtihana benzemiyor. Bir tanrı böyle koşullarda dediğiniz gibi bir imtihan işine girerse açıkcası ben adaletinden şüphe duyardım."(Sinan)

Aslında din buna bir cevap veriyor, kendi içinde yaptığı kabullerle bunu akla uyduruyor, kendi ile çelişmiyor

Mesela böyle bir soruya kader ile cevap veriyor, kader onun bir kabulü evet, ama bu kabül onu kendi içinde çelişmekten kurtarıyor, yani akla uygun yapıyor

Sizin bu sorulara cevap verememeniz, bazı çelişkiler görmeniz, dini akıl dışı kılmıyor,

Nasıl ki DNA'dan habersiz bir kişinin varlığı DNA'nın varlığını çürütmüyor, DNA'nın olmadığı manasına gelmiyorsa, sizin dinin bu yönlerini bilmemeniz, cevap verememeniz(daha doğrusu aramamanız) dinin bu konuda bir cevabı olmadığı manasına gelmiyor, buna cevap verebiliyor, veya verebileceğini umuyor ki o sistemi, o inancı hala sürdürüyor,

Pozitif bilimler(kabüllerini bizim yapmadığımız, gerçeklere dayanan) nasıl ki tanrının varlığını ispat edemiyorlar sa, yokluğunu da ispat edemiyorlar

Yani inaç ve inançsızlık bu yönüyle birbirlerinden üstün değil,

Fakat bazı insanlar inançsızlıklarını haklı gösterebilmek için hep pozitif bilimleri kendi arkalarında göstermeye çalışıyor,

Hayır bu böyle değil, diyene bir zahmet tanrının yokluğunu ispatlamasını ve bunu bilimsel yollarla yapmasını isterim ki,

Emin olun tanrının varlığını ispatlamaktan daha zordur.

Mesela bir deney yapın ki görelim, tanrının gerçekte yok olduğunu gösteren, madem pozitif bilim sizin arkanızda, haydi hodri meydan,

O zaman eşit koşullarda olduğumuzu kabul edin, ve inançsızlığın bilimsel, inanmanın bilim dışı olduğu görüşünü bir kenara bırakın

Tekrar ediyorum, inanç ve inançsızlık ön kabüllerimizle bizim kurduğumuz sistemlerdir,

Tanrının varlığını veya yokluğunu bilimsel yollarla ispat etmenin imkanı yoktur

*****Tanrının var olMAdığını pozitif bilimlerle ispat etmeye imkan var diyorsanız

"ispat isterim"

ona göre,

Hatta, madem bilim şüphecidir, nasıl ki 10000 sene önce elektiriğin insanlar tarafından bilinmemesi, tarif edilememesi elektiriğin yok olduğunu kanıtlamıyorsa,

*****Pozitif bilimlerin de tanrının varlığını kanıtlayamıyor olması, tanrının yok olduğu manasına gelmez, bilim şüpheciliği gereği asla yok demez, belki "OLABİLİR" demek zorunda kalıyor

*****Bu açıdan bakınca hatta bilimin inanma ve inanmamaya eşit mesafede, fakat yönünün inanmaya dönmüş olduğunu da söyleyebiliriz.

Belki de şüpheci bilim, bir gün inancın yanına gelebilir, fakat inançsızlığın yanına asla

Belki bir gün şüpheci bilimin dayandığı gerçeklerin(hani bizim kurduğumuz sistemler ön kabullere, pozitif bilim ise gerçeklere dayanıyordu ya) aslında bir yaratıcı tarafından konulmuş ön kabüller olduğunu göreceğiz

Ondan sonra hangi yaratıcı diye sormaya başlayabilirsiniz

Hani başta bilgisayarla ilgili bir kolay bir de daha zor bir ön kabulden bahsetmiştim ya

İşte ben ailemden aldığım eğitim sonucunda daha kolay olan kabül belirleme yolunu seçtim,

Keşke siz de böyle yapsaydınız,

Mantık ve bilim aynı şey mi? Diye şüphelenmeye başladım şimdi, öyle ya mantık da bizim kurduğumuz bir sistem ve bazı kabüllere dayanıyor.

Sanırım tanrının varlığını görebilmek bilimle değil, mantıkla olabilir.

Bu da TEFEKKÜR işte.

Tanrıyı görebilmek(algılayabilmek) için beş duyumuza, hayvanların sahip oldukları duyulara, bizim icad ettiğimiz duyu araçlarına değil de akıl ve mantığımıza başvurmalıyız.

Ama yine söylüyorum şüpheci bilimimiz(sadece sizin değil) belki tanrının varlığını gösteren bir duyu aracı da bulabilir, ama ondan önce mantık ve akılla biz onu algılayabiliriz

Ah şu mağara adamları bize ne çok derler veriyor

Bir mağara adamı daha düşünün, daha önce düşündüğünüz birisi de olabilir tabi, şöyle bir gerçekten:

"Çocuklarım ya annelerine, ya bana, ya da benim veya annelerinin anne veya babalarına vs. benziyor"

Evet böyle bir gerçekten şöyle bir tez ortaya atıyor:

"O zaman bende veya annelerinde bulunan "BİRŞEY" çocuklarımızın dış görünüşlerini belirliyor"

Buna biz DNA diyoruz değil mi?

Fakat zavallı mağara adamları ne bilsin,

En afilli mağara üniversitesinin bir profesörü çıkıp diyor ki, ispatla,

Garibim nasıl ispat etsin, ondan önce birilerinin elektron mikroskobunu icad etmesi lazım herhalde

Ama tezi kendi içinde bir mantık örgüsüne sahip değil mi? Kabülleri kendi içerisinde akıl dışı değil, aksine akılcı.

İşte bugün bilimle Allah'ın varlığı ispat edilemese bile, veya hiç edilemeyecek olsa bile(yokluğu da ispat edilemiyor unutmayın)

Kendi içerisinde akılcı, bir mantık örgüsüne sahip olan bir inanç sistemi, tezi ne de inanmak mümkün

İnananlar da işte bunu yapıyor

*****Fakat inançsızlığın bir tezi bile yok, sadece inanma tezinin "henüz" ispatlanmamış olmasına dayanıyor

İşte o yüzden bilim Allah'n varlığını ispat ediyor demiyorum,

Mustafa Akyol Bey de bunu söylemiş:
"Bunlarla “Allah’ın varlığının bilim yoluyla kanıtlandığı” gibi bir şey söylemiyorum; bu aksi yönde bir pozivitizm olur ve yanlıştır. Dinin akla indirgenemeyecek derin bir duygusal ve ruhani boyutu olduğu da kuşkusuzdur."(Mustafa Akyol)

Ama mantığınızla, aklınızla emin olun siz de bir "tez" sahibi olmalısınız,

İlle de kıyaslayacaksak

İşte görüyorsunuz, bilime yakınlıkta inanç, inançsızlıktan bir gömlek önde...

Yazan: mustafa fatih yüce Tarih: December 1, 2007 1:29 AM

Sinan Bey, indoctrination olmayan toplumlardan bahsederken Rusya`yi nasil unuttuk? En ozgur ruhlarin ulkesi Rusya`yi. Herhalde dunyada cocuklarini dinin baskisindan koruyup kollayan Rusya gibi bir devlet enderdir. Neticeye bir gozatalim: Her üç Rus erkeğinden biri ve her yedi Rus bayanından biri alkolik. Rusya’da çalışma çağındaki Rus erkekleri arasında ölümlerin yüzde 43’ünün, alkolden ileri geldigi bildiriliyor. Gecenlerde bir BBC spikeri, '' bir millet oluyor...'' diyordu.

Bu da bir yaman celiskidir degil mi?


Yazan: Elif Tarih: December 1, 2007 2:50 AM

Sayin Akyol,

"Nusret bir roman karakteridir elbette,.." diye baslayan ve "Bu aydınlar, içinden çıktıkları geleneksel toplumun durağanlığına ve kapalılığına tepki duymuş, Avrupa’daki pozitivist ve din karşıtı felsefelerden etkilenmiş, sonuçta dini inancın “hurafe” olduğuna kanaat getirmiştir" diye devam eden paragrafiniz cok uzucu, onyargili.
Nereden biliyorsunuz biryerlerden etkilendigimizi?

Sizin gibi dusunmeyen, inanmayan fakat inanc hurriyetini temel hak ve ozgurluklerden sayip inananlara saygi duyan agnostiklere karsi da bu turlu onyargili, carpik yaklasiminizin oldugunu bilmiyordum.

Talihsiz bir paragraf dogrusu.

...ve yazinizdan totaliter kokular geliyor.

Yazan: Haydar Tarih: December 1, 2007 4:31 AM

Sayın Haydar,

"Bu aydınlar..." derken sizce ne kastedilmiş olabilir,

Evet, Nusret gibileri.

Sizin yanlış anladığınız şekilde olması için "Bütün aydınlar..." denmesi gerekmez miydi?

...

"Nereden biliyorsunuz biryerlerden etkilendigimizi?" (Haydar)

Pardon siz de mi Nusret gibilerdendiniz?

...

"Sizin gibi dusunmeyen, inanmayan fakat inanc hurriyetini temel hak ve ozgurluklerden sayip inananlara saygi duyan agnostiklere karsi da bu turlu onyargili, carpik yaklasiminizin oldugunu bilmiyordum. "(Haydar)

Hay Allah,

Asıl önyargı hangisi, Mustafa Akyol'un önceki yazılarından onun "kendi gibi düşünmeyenlere bakış açısını" anlamayıp, yahu bu adam böyle yazılar yazıyordu, kesin başka birşey ifade etmek istemiştir, hem orda "bu" demiş, "bütün" dememiş, ben yanlış anlıyorum galiba, bir daha okuyayım demek mi? Yoksa hemen "kendi gibi düşünmeyenlere kaka diyorsun" yaftasını yapıştırmak mı? Hangisi önyargı?

Ayrıca bu yazıda "inanmayan fakat inançlara saygılılardan" bahsedilmiyor onlara bir önyargı olduğunu nereden çıkardınız? Bakın bütün inanmayanlardan değil, sadece "Nusret gibi" örneklerden bahsediliyor.
...

"Talihsiz bir paragraf dogrusu."(Haydar)

Sanırım bunu kendi yorumunuz için yazdınız.

...

"...ve yazinizdan totaliter kokular geliyor. "(Haydar)

Neresinden, nasıl? Bu günlerde nezleyim de...

Aman mutfaktan yanık kokuları geliyor,

Bir dakika! Ocakta hiçbirşey yok ki!..

Siz nereden çıkardınız, totaliter kokuları.

Aman, yemek yoksa kesin mutfak yanıyor!

Sanırım Mustafa Akyol Bey'in yazısını bir kez daha okusanız iyi edersiniz, belki de inançla ilgili tartışmaya katılırsınız.

Yazan: mustafa fatih yüce Tarih: December 1, 2007 2:28 PM

Sayın C e m S un b u l, Sayın Elif,

Demogoji yapmayı bırakında şu Kur'an'daki varoluş hakikatlerini bana bir bir açıklayında sizi tebrik etmek zorunda kalayım.

Verdiğim ayetler sadece kısa bir örnekti. Sizin seçtiğiniz Medine döneminde inen herhangi bir ayeti de tartışabiliriz. Leheb ya da diğer adıyla Tebbet suresinde Kur'an eğer gerçekten bir Allah kelamıysa Allah, resmen aciz bir yaratığı olan Ebu Leheb'e beddua ediyor. Bu kainatın tek sahibi ve mutlak hakimi bir Allah hiç beddua eder mi? Ayrıca Leheb (Tebbet) suresinde ey müminler kıyamete kadar Ebu Leheb'e beddua edeceksiniz diye bir hüküm yok.

Ayetleri işinize göre bir güzel yorumlayıp çarpıtmakta üzerinize yok. Kur'an'dan elinizi çekin artık. Kur'an kutsal bir inancın kutsal bir kitabıdır sadece. Onu Hz.Muhammed'in iktidarına sahip olmak isteyen Hz.Muhammed'in devlet kuruculuğuyla peygamberliğini birbirine karıştıran siyasal İslamcılar bin parçaya böldüler. Hz.Muhammed'in devlet kurucu başkanlığıyla aynı zamanda din getirici peygamberliğini birbirine karıştıran gözü dönmüş siyasal İslamcılar, ellerinizi hem İslam'ın hemde kadınların üzerinden çekin artık! Çekinde hem İslam dini hem kadınlar rahat bir nefes alsınlar.

Newton ya da bir başka bilim adamının Tanrı hakkında bir şeyler söyledikleri doğru ya da yalan olsada hiçbir şey değişmez. Tanrı fikri güzel bir duygu olduğu muhakkak. Ama bu mevcut dinlerin Tanrı tarafından gönderilmiş olduğunun bir kanıtı değildir.

Sonuç olarak, Kur'an varoluşun hakikatlerini bir bir sıralayan bir kitap değildir. Kur'an ayetlerinin çok çok az bir bölümü ahiret hayatıyla ilgilidir. Geri kalan büyük bölümü ise Hz.Muhammed'in Medine'de dönemine ait inmiş ayetlerdir. Ayetlere konu olan olaylar ve eylemlerin hepsi önceden yaşanmış olup hemen akabinde de Allah tarafından eyetlerle desteklenmiştir.

Eberciliği, kulaktan dolma İslamcılığı bırakın. Kutsal kitabı anlayarak okuyun. Yoksa meydan Siyasal İslamcılara kalacak.

Hülagü TTT

Yazan: Hülagü Tarih: December 1, 2007 4:44 PM

Evidence mi demistiniz? Peki size olumden sonra hayatin olmadigina ikna eden sey nedir? Gidip de gelen var mi benim bilmedigim?
Elif hanım tamda bunu diyorum işte. Gidip gelme/öbür taraf üzerine olan fantastik öykülere ilişkin söz dışında somut birşey yok. Akla yatkın yapan birşey de yok. Ama sizler bu durumu mutlak alıp kendi inanç ve itimadınızı mutlak gerçek sanıyorsunuz. Ben sadece büyük ihtimalle olacak şeyi söylüyorum...Aksi olan fantastik hiyakelere inanmak için bir sebep yok maalesef. Bu soruyu kendinize sorun bence, muhatabı sizsiniz. Kim gidip gelmiş gerçekten? söz ve efsane dışında, yüzyıllarca anlatılan ve aktarılan dışında ne vardır? müslüman apologetik mi? Tek bir tane inanılır bişi yoktur kendi beynimizin adaptasyonları dışında. Bir defa inandıktan sonra savunma eğilmindeyiz. Çünkü kendi inanç ve korkularımızla ördüğümüz şeyi tutarlı yapmak isteriz. İnsan beyninin bu "tutarlı yapma" çabası-eylemi birbirinden farklı, hatta çelişkili şeyler üretme konusunda uzman. Bize survival bağlamında üstünlük sağlayan önemli bir özellik aynı zamanda. Bu şeylerin hiyerarşik yapılar oluşturma özelliği dikkate değer! fikirler sadece fikir değildir, aylak durmaz.
Sizden hayatin anlami uzerinde dusunmeniz isteniyor. Korktugunuz seyi inkar etmek kolayciligina kacmis olmayasiniz yanlislikla?
Neden korkayım Elif hanım? Ben suç işlememiş hiçbir insana kötülük etmemiş birisi olarak neden korkayım? Bu korkutma işi nereden çıkıyor acaba? neden korkmamız isteniyor? Korkutmak büyük bir gücün işi olabilir, ama sonsuz adalet ve iyilik gibi anlayamadığım vasıflara sahip birisinin işi olamaz. Korkutmak biz insanların değişik iktidar ilişkilerinde ortaya çıkan birşey. Verilecek hesabım yok!...Eğer "bana inanmadın" diye bir güç bana işkence yapacak diyorsanız, kusura bakmayın ama bunları ciddiye alamam. Yorumlara bakıyorum da, bu korkutmak meselesi çok işleniyor. Sanırım korkutulmuş insanlar oldukları için, korkularını mutlaklaştırıp başka insanların da korkmasını istiyorlar, ... korku adına.
Kuzey Avrupa`yi ornek vermissiniz. Dogrudur, dinle pek bi isleri kalmamis gorunuyor. Tikir tikir isleyen sosyal duzenleri var. Refah duzeyi en yuksek toplumlardir ayni zamanda. Ne var ki dunyanin en yuksek intihar oranlari da bu toplumlardan cikar. Otenazi uygulamasinin yasal duzenlemesi yapilir. Afrika`nin ac, hasta, bicare insanlari kendi canlarina kasdetmeyi dusunmez onlar kadar. Ne yaman celiskidir degil mi Sinan bey?
Bu ülkelere ilişkin genelde şehir efsaneleri hakimdir. Gerçekte sizin dediğiniz gibi değil durum. Mutluluk endeksinde pek bir problemleri yok. İntihar oranları son 30 yılda sürekli bir şekilde düşüyor ( sosyal devletle beraber ) ve dinle pek bir ilgisi yok. Aslında sayılara, olanlara bakarsak tam tersi bir durum var. Bu toplumlar inançdan uzaklaşıyor, aynı zamanda intihar oranları da düşüyor! Bir başka nokta ise, var olan intiharların büyük bölümü 70 yaş üzeri erkeklerde ortaya çıkıyor. Kapitalizmin yanlışlaştırıcı etkisi, çok uzun bir hayat ile beraber nedense yanşlı erkekleri bunalıma sokuyor.(kadınlarda şaşırtıcı derece de düşük). Ayrıca herkes siteme dahil, en ufak olay kayıtlara geçiyor. Kimbilir başka ülkelerde ölüp giden fark edilmeyen ne kadar insan vardır... Sonuçta oralarda inançsızlık ile olumsuzluk arasında doğru orantılı bir ilişki yok. Tam tersini gösteren bolca araştırma vardır (illa anlamlıdır da demiyorum). Toplumları inanç ve suç oranlarını bağlamında incelerseniz ne demek istediğimi anlarsınız. Ben illa iyilik doğurur demiyorum, nötr bir durum, ama bu ve benzeri nötr durumların doğduğu toplumlarda genelde işler yolunda gidiyor. İnançsızlık ile kötülük arasında bir ilşki görünmüyor bu toplumlarda. kusura bakmayın ama merak edip incelemiş birisi olarak yazıyorum bunları.
Sunu da israrla belirtmek isterim, bu bahsettiginiz ulkelerde cocuklari dinin baskisindan kurtarmak adina, dinin onemsiz ve gereksiz oldugunun ''ogretilmediginden'' emin misiniz? Genelleyelim hadi; inancsiz aile, cocuguna dinin toplum hayatinin bir realitesi oldugunu mu, yoksa dinin cahil ve akilsiz kimselerin isi oldugunu mu asilar? Bunun calismasi yapilmis midir bu ulkelerde?
Evet o şekilde öğretilmediğinden eminim. Din dersleri geneldir, geniş olarak overview verilir, şuna inan buna inanma gibi birşey yoktur. Birçok hristiyan papaz bile görevlerini profesyonel olarak yapar! Pek öyle çok inançlı insanlar değildir. Ve anlamadığım şekilde geleneksel olarak solda dururlar ve yabancı düşmanlığı konusunda ilericilerdir. Hristiyanlık bir kültür olarak vardır. Kiliseler sadece ayin değil aynı zamanda değişik sanatlara ev sahipliği yapan kültür merkezleridir. Paskalya, noel dini bayramların hepsi kültüreldir neredeyse.
Ustelik bu toplumlarda da inancli ailelerden gelmedikleri halde kendi tercihleriyle inanclarina uygun yasamaya calisan insanlar var. Her inancli ailenin cocugunun ayni yolu izleyecegi garantisi de yok ustelik. Bu olayi genellemekle hata ediyorsunuz korkarim ki. Nefesinizi kesecek kadar cok istisnasi vardir, emin olun.
istisnalar elbette var Elif hanım. Fakat bu istisnalar genelinn içinde eriyip gidiyor. Bu açıktır. Dediğim gibi, bizim müslüman, yunanistanın hristiyan olması tesadüf değildir, aile toplum vs gibi ilişkilerin değişik iktidar biçimlerinde ortaya çıkar. power matrix... Ve haklısınız bu toplumda da ailesinin izinden gitmeyip değişik biçimde yaşayan insanlar vardır. Örneğin müslüman olan yabancılar vardır. 1-2 binler ile ifade edilir. Ama hikayenin başka bir yönü de var. Danimarka kilisesinin resmin rakamlarında her yıl yaklaşık 300 müslüman resmi olarak din değiştirmektedir. Sosyologlar bu geçişlerin hristiyanlıkla ilgisiz olduklarını, ve daha çok ayrılınan dinle alakalı olduğunu düşünüyor, bilemiyorum. Ama bildiğim bu tarz farklı geçişlerin genel içinde önemsiz olduğu.
Iskarta yorumunu kendiniz cikardiniz, dikkatinizi cekerim. Ben dinin herkesi ikna etmek iddiasi yok, demek istiyorum.
Yapmayın lütfen. İnsanlar kabaca 2 sınıfa ayrılacak ve bir kesim sonsuz mutluluğa ulaşacak iken diğer kesim ise işkenceye uğrayacak. Din bilgim var, ne dediğimi biliyorum. İkna etme çbası yok, ama paradigmasına uymayana ceza var. Ceza da öyle hak hukuk ile alakasız bir ceza. Akıl almaz işkenceler. İnsanları diri diri yakmak nasıl bir adalet "allah aşkına".
Cunku hakikate ulasmak caba gerektiriyor. Hayatin bizzat kendisiyle, tum zaaflarinizla, korkularinizla, vicdaninizla yuzlesmeniz gerekiyor. Inkar edip kurtulmak, ya da mesaja kulak vermek sizin tercihiniz.
Elbette çaba gerek. Ama inanç için fazlaca çaba göstermediğimiz açıktır sanırım. Örneğin bu sitede çok yapılır; büyük çabalarla, uzun yılların emekleri ve disiplinli çalışmalarıyla geliştirilen evrim teorisini kolaycıcık hiçbir çaba göstermeden yalan diyebiliyorsunuz!? Ondan sonra hakikate ulaşmak için çaba gerekir diyorsunuz.
Senin dediğin gibi ölüp de öbür dünya yokmuş diyeceksem bile (ki demeyeceğim daha gerçek) Allah'a sonsuz şükürler olsun, beni yarattığı ve nasıl mutlu olabileceğimin reçetesini sunduğu ve insanlık tarihi boyunca bana Peygamberleri vasıtasıyla öğretti ve genlerime işledi. İşte bu sebepten eğer Hakikatı arıyorsan dünyanın neresinde olduğun önemli değil. Hiçbir din görmemiş, yıllarca başka insan tanımamış ve bir adada yaşamış olan bir zat-ı muhterem (ah birde adını hatırlasam) bunların hepsinin bir yaratıcısı olmalı diyerek Allah'ı, Yaradanın olduğuna vakıf olmuştur.
Cem bey, vakıf olmamıştır. inanmıştır. İnsanoğlunda böyle bir eğilim var. Tamda bu yüzen binlerce din, farklı farklı tanrılara inanılmıştır. Bunun neden böyle olduğu sorusunun cevabı ise bence farklıdır. Ve günümüz dünyasında dini inançsızlığın geniş kitlelere yayılabilmeside bu bağlamda anlamlıdır.

Sonraki yorumunuzda ise Rusyadan örnek vermişsiniz. Bence Rusyaya bir daha bakın. Totaliterizm ayrı inançsız olmak ayrı. İkincisi Rusya duvar yıkıldıktan sonra daha da berbat olmuştur. Kutsanan kapitalizm daha iyi yapmamıştır. Kiliseler de daha iyi yapamamıştır. Sorunları da inançsızlık değildir Elif hanım, Ruslar inançlı insanlar, sorunları işsizlik yoksulluk ve geleceği görememektir. Ben inançsızlığı illa da iyilik doğoran bir dinamik olarak görmüyorum. Kötülük de doğurmadığını söylüyorum. Buna neredeyse toplumun hemen hemen tamamı inançsız olan isveç kanıttır. inançsızlığın toplumu bozucu bir yapısı olsa isveç gibi tıkır tıkır işleyen, farklı farklı kültürleri barındırabilen, insanların sosyal ihtiyaçlarını karşılayan, suç oranların düşük olduğu bir düzen devam edemezdi. Bu kadar yaygın olan inançsızlık bir kötülük doğururdu eğer öyle birşey barındırıyor olsa. Daha da ileri gidip vereceğiniz Stalin pol-pot örnekleri de bu gerçeği değiştirmez. Bence sorunlu olan şudur; neden inançsızlığın illa da şer olduğunu göstermeye çalışıyorsunuz, yada ille kötülük doğurmayacağını kabul etmek istemiyorsunuz? Çünkü en iyi ve doğrunun sizin yolunuz olduğuna inanmanız size yetmiyor; bunu göstermek ve bu şekilde kabul edilmesini istiyorsunuz değil mi?

Yazan: sinan Tarih: December 1, 2007 5:33 PM

Mustafa Fatih, aydinlatici yaziniz icin cok tesekkurler. Guzel toparlamissiniz, sahsen cok istifade ettim.

Gercekten, batinin kendi deger sistemiyle hesaplasma surecinde bilim, dine meydan okuma araci haline geldi. Halbuki hadise bilimin ideolojik istismarindan baska birsey degil.

Aslinda gokkubbenin altinda yeni birsey yok; bu kavga insanlik tarihi kadar eski. Bir yanda degerler sistemini kendi aklina, gucune kuvvetine, saltanatina, nefsine... dayandiranlar, bir yandan da Allah`in varligina inanip onun bildirdigi sisteme gore yasamaya gayret edenler var. Yeni birsey buldugunu sanan varsa yaniliyor, biraz da ''bilim'' etiketi ile deneyelim diyor birileri, hepsi bu...

Yazan: Elif Tarih: December 1, 2007 6:07 PM

Mustafa Yüce bey,
Bilgisayar mimarisi açıklamanız için teşekkürler. Fakat bunun neyi gösterdiğini anlamış değilim. Bilgisayar mimarisindeki ön kabuller "dogma" değildir. O anlamda bir kabul ediş ve onun üzerine bina etmek söz konusu değildir. Abaküsden, Turing e kadar, Bell lab deki transistöre, oradan delikli kartlara, uzun yılların bilimsel problem çözme çabaları, dijkstranın algoritmaları, komplexity teorileri, gibi farklı farklı kollardan süzülüp gelen bilimsel çaba, problem çözme ihtiyacı ve konseptlerin birbirleri üzerine yükselerek gelişmesi sonucu oluşuyor temel ilkeler ve sürekli bir biçimde değişmeye dönüşmeye açıktır. Bilgisayar ve işlem yapma mimarileri değişmiştir değişmeye devam edecektir. Bilgisayar mimarileri hiçbir şekilde direnç göstermez çevresine. Başka konseptleri kendisine uymuyor diye yok etmeye çalışmaz sizin dini inancınızın evrimie olan muhalefeti gibi. Tekbir örnek bulamazsınız. Ayrıca bu alandaki belirli bir aşamaya temel sağlayan (sizin ön-koşul dediğiniz) şeyler sorgulanmayan şeyler değildir! Tam tersine sürekli bir şekilde sorgulanır ve hergün değişime açıktır ve değişmektedir. Yanlış analoji kısaca!

O yüzden şu cümleniz bana göre yanlış;

Aslında her sistemi oluşturan ve kendi içerisinde uyumlu, kendiyle çelişmeyen sistemler bir takım ön kabullere mecburdur. İnanç sistemi de.

İkisi birbirinden 100% farklıdır.

İnanç da bir sistemdir, ve değişmeyen mutlak ön yargılara sahiptir, ve bunlar sabit ontolojilerdir. Kritik ve sürekli bir biçimde değişim ve dönüşüme açık değildir.

"Akılla bağdaşmayan birşey din ile asla bağdaşamaz"
Yapmayın lütfen.

Ayrıca birşeyi gösterememiz onu yok etmez. Haklısınız da. yok olduğunu gösteremememiz onu varda etmez! Eğer birşey yok ise, onun yokluğunu gösteremeyiz ki zaten, neyi göstereceğiz bi defa?
Aynı şekilde DNA örneğiniz de yanlış. DNA bilgisi zaten DNA nın bulunmasından sonra geliyor. DNA yoktur diyebilme şansımız yok DNA dan önce! DNA a dan önce hiçkimse DNA yoktur dememiştir. Ama tanrı bilgisi DNA gibi bir bilme keşfetme sürecinden gelmiyor. Vardır deniliyor ama bunu gösterme kanıtlama gibi bir durum söz konusu değil. Sadece sizin söylediğiniz gibi bir "akla uygun yapma" süreçleri ile ilişkilenebiliyor. DNA nın bile geçtiği sınavları geçebilme şansı yok. :) Bu harici akla uygun yapmalar ise o şeyi daha akılcı yapmıyor, kusura bakmayın ama... Tamda bu yüzden farklı farklı tanrılar için tamamen aynı akla uygun yapma yöntemleri kulanılmıştır vekullanılmaktadır.

Pozitif bilimler(kabüllerini bizim yapmadığımız, gerçeklere dayanan) nasıl ki tanrının varlığını ispat edemiyorlar sa, yokluğunu da ispat edemiyorlar
Bingo..Kesinlikle haklısınız. İnsanların bu akli süreçleri dışındadır, dolaysıyla sizin "akılcı olmadığı anlamına gelmez" iddianız biraz eğreti duruyor bana sorarsanız. Mesele yine aynı noktaya geliyor. İnanç! en ufak bir kanıt olmadan inanırız bu durumun içine doğduğumuz için, ve bu inancımızı savunmak için akılcı şeyler bulmaya çalışırız. Mesela big-bang konusunda yazılan çizilenleri inceledim bir ara. İnsanlar resmen bilgisizlik ile kendisini bile kandırabiliyor bu "aklılcı yapma" eylemi sonucunda. Akıl almaz bir şekilde tekilliği/singularity fiziksel bir gerçek, ve tanrının geçilmez duvarı filan olarak gören insanlar var, ve buna inanmak dini inançlarına uygun savunmaya bile kalkabiliyor. Bu şekilde çok temel bir yanılgıya düşebiliyorlar inançlarını akla uygun yapma çabaları sonucu. Problemlidir yani bu "akılcı" yapma çabaları. Birşeyi akılcı yapacağım diye tamamen akla uygun olan şeyleri yok sayma gibi bir çelişki ortaya çıkıyor.
Yani inanç ve inançsızlık bu yönüyle birbirlerinden üstün değil
Bence çok önemli bir fark var. Hemen yukarıda saydığım şeylere başvurma ihtiyacı yok inançsız bir insanın!
Fakat bazı insanlar inançsızlıklarını haklı gösterebilmek için hep pozitif bilimleri kendi arkalarında göstermeye çalışıyor,
inançsız insanlar bir iddia ile ortaya çıkan insanlar değil ama sizin karşınızda. Birşey ile gelen inançlı insanlar. Haksızmıyım? Durduk yere inançsız bir insan çıkıp birilerinin "şu şu şeyler gerçek hakikattır" demiyor. Bunu diyen sizsiniz, ısbat yapması gereken de sizsiniz. İnançlı insan sadece sizin söylediğiniz şeyin aslından öyle olmadığını söylüyor. BAna birşeyn var olduğunu iddia ediyorsunuz, ama benim yokluğunu ısbatlamamı istiyorsunuz. Böyşe birşey olmaz ki. Var olduğunu söyleyen sizsiniz, kanıtlama yükümlülüğü sizde dolaysıyla. "Ben qunatum cinlere inanıyorum, buyurun olmadığını ısbatlayın, bak ısbatlayamıyorsunuz dolaysıyla ikimizin durduğu yer eşittir" desem aynen sizin yaptığınız şeyi yapmış olurum.

Bakınız siz öyle yapıyorsunuz;

Hayır bu böyle değil, diyene bir zahmet tanrının yokluğunu ispatlamasını ve bunu bilimsel yollarla yapmasını isterim ki,

Emin olun tanrının varlığını ispatlamaktan daha zordur.
Birşeyi kabul edeceksek varlığına ilişkin kanıtlara bakarız. Yok olduğunu ısbatlayanların olup olmadığına bakmayız. Anlatabildim umarım.

Mesela bir deney yapın ki görelim, tanrının gerçekte yok olduğunu gösteren, madem pozitif bilim sizin arkanızda, haydi hodri meydan,
Bahsettiğim gibi, bu pozisyon çok sağlıklı bir pozisyon değil, inandıklarımıza en ufak bir değer katmaz düşüncesindeyim.
O zaman eşit koşullarda olduğumuzu kabul edin, ve inançsızlığın bilimsel, inanmanın bilim dışı olduğu görüşünü bir kenara bırakın
Dedim ya, bu çok sağlam bir yer değil. İkincisi bilim inancınıza destek sağlamıyor. Kendinizde kabul ediyorsunuz. Dolaysıyla inanmanın bilim dışı olmadığını ima eden cümlenizi anlayamıyorum. Hem ben bilim tanrının olmadığını ısbat etmiyor demedim hiçbir yerde. Fakat "mutlak doğru" olarak kabul edilen birşeyin bu kadar bilimsel bilgi ve çabanın tekbir yerinde sağlam bir şekilde destek bulamaması bence ilginç ve karar verirken dikkate alınması gereken birşey.
Tekrar ediyorum, inanç ve inançsızlık ön kabüllerimizle bizim kurduğumuz sistemlerdir,
Çok güzel diyorsunuz. Bende böyle olduğunu anlatmaya çalışıyorum zaten. Self-contained dir. Bana problemli gelen de budur.
Tanrının varlığını veya yokluğunu bilimsel yollarla ispat etmenin imkanı yoktur
Evet çok doğru, aynen odin, freja, zeus, 3-gözlü yeşil devlerin konumu neyse değişik tanrı ve inanç sistemlerinin durumu da aynı düzeydedir. Bunların olmadığını ısbatlamak mümkün değildir, kimsenin de böyle bir yükümlülüğü yoktur. Ama bir insan kesin vardır diyorsa, ondan ısbat beklemek yanlış değildir, ısbat yükümlülüğü o tarafdadır, egeğ akılcı ve mutlak gerçek olduğunu iddia edecekse tabi!!! Çıkıp inancı yüzünden bilimsel olarak ulaştığımız bilgilere karşı çıkacaklar ve "gerçek" algımıza müdahale edilecekse böyle bir ısbat bekleme hakları vardır insanların.

Sonrasında yazdığınız şeylere de cevap verdim sanırım, aynı şeyler sayılır.

Ayrıca Haydar beye totaliter-koku konusunda katılıyorum.

Saygılarımla...

Yazan: sinan Tarih: December 1, 2007 6:25 PM

''Evet o şekilde öğretilmediğinden eminim. Din dersleri geneldir, geniş olarak overview verilir, şuna inan buna inanma gibi birşey yoktur. Birçok hristiyan papaz bile görevlerini profesyonel olarak yapar! Pek öyle çok inançlı insanlar değildir. Ve anlamadığım şekilde geleneksel olarak solda dururlar ve yabancı düşmanlığı konusunda ilericilerdir.''
Sinan Bey, asil siz yapmayin!! Isvec`te yasiyorsunuz muhtemelen. Size guzel birsey soyleyeyim, ben de Danimarka`dayim. Daha gecen sene bir papazin okullarda okutulmak uzere yazdigi bir kitaptaki Islam aleyhtari ifadeler tartisiliyordu. Burada yetisen arkadaslarim var, gercek hic de sizin savundugunuz gibi masum ve gunahsiz degil. Birkac ay once bir arkadasin oruc tutan ogluna ogretmeni etmedigi eziyeti birakmadi, agzina geleni soyleyerek sinifta rencide etti. Bunun sistematik birsey oldugunu iddia etmiyorum, ancak hakaret ve asagilama karsiliginda sistemin verdigi cevabi hatirlatmakla yetiniyorum. Karikatur krizinin dumanlari hala tutuyor...
Yabanci dusmanligi konusuna hic girmeyelim hatta! Sadece Avrupa`nin en sert yabancilar yasasinin Danimarka`ya ait oldugunu soyleyelim. Gordugunuz gibi Iskandinav mutlu azinligi da tek tip degil.
Her yil hristiyanliga gecen 300 kisi icinde ''integration'' kaygisi tasiyan kac kisi var acaba? Hatta bu kaygi ile Turk isminin yaninda Danish ismi tasiyan arkadaslarim da var. Bazilari nedense apartman listesinde Turk isminin gorunmesini de istemezler.


''Ben inançsızlığı illa da iyilik doğoran bir dinamik olarak görmüyorum. Kötülük de doğurmadığını söylüyorum. Buna neredeyse toplumun hemen hemen tamamı inançsız olan isveç kanıttır. inançsızlığın toplumu bozucu bir yapısı olsa isveç gibi tıkır tıkır işleyen, farklı farklı kültürleri barındırabilen, insanların sosyal ihtiyaçlarını karşılayan, suç oranların düşük olduğu bir düzen devam edemezdi.''

Inancsizligi iyilik ya da kotuluk doguran bir dimamik olarak gormuyorsaniz, Isvec`in basarisini da halkinin inancsizligina baglamayiniz lutfen. Madem Rusya`nin problemi issizlik ve yoksulluktur, o zaman Isvec`in basarisini da inanc disindaki faktorlerle aciklamaya calisalim. Sosyal adalet anlayisi, esitlik, kardeslik, neredeyse iki yuz yildir savaslarin disinda kalabilme kabiliyeti... gibi degil mi? Bunlarin da inancsizlikla uzaktan yakindan alakasini goremiyorum ben.

''Çünkü en iyi ve doğrunun sizin yolunuz olduğuna inanmanız size yetmiyor; bunu göstermek ve bu şekilde kabul edilmesini istiyorsunuz değil mi?''

Hic de degil. Inancim bana yetiyor, sizin inanip inanmamanizin bana ne faydasi yada zarari olacak? Tekrar soyleyelim, din size yapilan bir tekliftir. Kabul yada red sansiniz var. Ondan sonrasi, sizin yolunuz size, benim yolum bana...

Saygilar...

Yazan: Elif Tarih: December 1, 2007 7:38 PM

Hülagü,
Kur'an evrenseldir, sen ise medine devrinde kalmışsın. Cevapların ise Kur'anın bir bölümüne inanıp bir bölümüne inanmayanların cevapları. Ben sana ayetin yanlış mealini yanlış mesajlarla veriyorsun, yani işine geldiği gibi değiştirip birde Allah'ın "HAŞA" acziyetine bağlıyorsun, sonra İslam diyorsun. Bu ne perhiz ne lahana turşusu. Birde zaten cevabını verdiğim halde aynı soruyu tekrarlaman hemde cevaptan hiçbirşey almadan takılman düşündürücü.
kafa karıştırma çalışmalarını yapan misyonerleri hatırlatıyorsun bana sadece...
Sinan bey,
benim yolumu kabul edin diye uğraşmam insanlığın iyiliği içindir ve zaten benim yolum değildir, Allah'ın (Celle ve Celaluhu) yarattığı insan için teklif ettiği hayat şeklidir. Bir işletim sisteminin takılacağı noktaları ve işlevlerini ve aklınıza gelebilecek herşeyi en iyi onu kodlayan kişinin bilmesi gibi bizi yaratan Allah'ın bizim ihtiyacatımızı en iyi bilmesi ve ilacımızı da ona göre sunması ve benimde bunu insanlarla paylaşmak istemem gayet doğaldır. Ölmeye değil sonsuzluğa programlanmış insanın ilacını bulmuşken elbette kendime saklayacak değilim.

Yazan: C e m S u n b u l Tarih: December 2, 2007 12:55 AM

sayın hülagü bey!bir''Leheb ya da diğer adıyla Tebbet suresinde Kur'an eğer gerçekten bir Allah kelamıysa Allah, resmen aciz bir yaratığı olan Ebu Leheb'e beddua ediyor. Bu kainatın tek sahibi ve mutlak hakimi bir Allah hiç beddua eder mi?''diyorsunuz.Bir''Ayetlere konu olan olaylar ve eylemlerin hepsi önceden yaşanmış olup hemen akabinde de Allah tarafından ayetlerle desteklenmiştir.''diyorsunuz.Sizce KURAN kim tarafından yazılmıştır?Görüşünüzü bekliyorum.

Yazan: tarkan bey Tarih: December 2, 2007 3:06 AM

Elif hanım,
Yabancı düşmanlığı her zaman olmuştur bazı kesimlerde. Fakat etrafda kol gezen açık bir ırkçılık olmadığını sizde biliyorsunuzdur, samimi olalım şimdi, daha koyu bir yabancı düşmanlığı bizde de var. Danimarkada ne kadar yaşadınız bilmiyorum ama. Ben orada doğdum, işim gereği İstanbul isveç danimarka da bulunuyorum değişik zamanlarda. Geleceğini eğitim ve sosyal haklar üzerine kurmuş bir toplumda, aşırı kolaylaştırmalara rağmen, ekonomik sosyal tüm desteklere rağmen yüksek eğitim almaya yanaşmayan, 20 yıl gibi bir sürede zahmet edip dili ve en basit kuralları öğrenmeyen, sosyal desteklere abone olup onun yanında çaktırmadan kaçak-siyah işlerde çalışan insanlara karşı gösterilen hoşnutsuzluğa da ırkçılık denmez, hatırlatayım. Kendim mühendisim, ve birçok mühendis vb. çalışan Türk ve Kürt arkadaşlarım var, ne işyerlerinde bi ayrımcılık nede genel bir ırkçılıktan bahsedildiğini duymadım. Ki bu arkadaşlar Hizmet sektörü, Novo, IBM den Microsoft a kadar irili ufaklı yerlere herkesle aynı koşullarda işe girebilmiş insanlar. Hatta bir tanesi de bu bloglarda aktif olarak katılıyor yorumcu olarak.
Ben oraların 20-25 yıl önceki halini biliyorum, neyin nereden nereye geldiğini, nasıl değiştiğini açık bir şekilde görebilecek konumdayım.

Sizin o bahsettiğiniz din adamı ise Søren Krarup. Din adamından öte geçmişi olan koyu bir anti-komünisttir, ve muhafazakar-milliyetçi-sağcı halk partisinde şu anda siyaset yapmaktadır. Din adamı açısından geneli temsil edecek birisi değildir. Biliyor olmalısınız kendiniz. Kilise içinde 1 tane grup var yabancı düşmanlığından saçma sapan fikirlere kadar şeyleriyle meşhur olan. "İndre mission" - dini bütün hristiyanlar. Son yıllarda Akıllı tasarım/yaratılışcılık vs. gibi şeylere de çok emek harcıyorlar. Ne kadar ilginç...Koyu dindarlar sizi beni pek sevmezler. Kilisenin geneli ise daha liberal ortodoks olmayan din adamlarından oluşur. Değişik fikirlere sahip olabilen devlet memurları gibi. Zaten kiliseler dinden çok evlendirme daireleri gibi, hoş akustiği kültürel etkinliklerde kullanılan, insani yardım organizasyonları olan vs.vs Pazar günleri ise konu komşu toplaşır sosyalleşir. Bu arada kendiniz şahit oldunuz, üyelerinin neredeyse tamamı ateist olan, sol-sosyalist parti olan enhedslisten hoşgörü ve farklı renkler adına şeriatçı görüşleriyle meşhur Asmaa Abdul Hamid i aday göstermeye kalkan tek partiydi!

Entegrasyon, yabancı isimlerin vs. nereden geldiğinini de biliyorum. Böyle bir teşvik yok, fakat bazı kişiler yaşanan olumsuzluklardan aşağılık kompleksine kapılık isim değişikliği yoluna gidiyor. İsim değiştirmek kolay belediyeye gidip 1-2 günde yapabiliyorsun. Müslüman olup ismini Abdul Wahid Pedersen yapan danimarkalı din adamı gibi.
Pek sizin anlatmaya çalışdığınız gibi değil yani bu işler. İkincisi karikatür krizini de yakından biliyor olmalısınız, kimlerin bu durumdan nemalanıp kışkırtma turlarına çıktığını, neler yazılıp çizildiğini, hangi masum olaydan başladığını gayet iyi biliyorsunuz.
Üçüncüsü, isveç dinsiz olduğundan çok iyi durumdadır demedim hiçbir yerde. Toplumun büyük bir kesimi inançsız olmasına rağmen buna bağlı herhangi bir "kötülük" ortaya çıkmıyor diyorum, buna bağlı olarak tutucu fikir üretme paradigmaların birisinden kurtuluyorlar diyorum, ne insanlıklarında bir sorun var nede başka şeylerinde. Benim demek istediğim, daha özgür ve açık ortamlarda gelişen insanlar dindar olmamayı seçiyor büyük oranda, doğal olarak. Dinler indoctrination olmadan bu kadar güçlü bir şekilde var olamaz dememden yola çıkmıştım. İnsana daha küçükten mutlak doğru diye öğretmeye kalkarsan, uygulamalı olarak ona göre yetiştirirsen istediğiniz şeye inandırırsınız. Noel babaya bile inanabiliyorlar. Durum da budur, o açıdan akılcılık vs. denmesini de anlayabilmiş değilim. O süreç çok kutsanacak birşey değil açıkcası. Dünyada gözlemlediklerimiz de söylediklerimi destekliyor tamamen.

Yazan: sinan Tarih: December 2, 2007 1:23 PM

Sinan Bey,

"Bilgisayar mimarisi açıklamanız için teşekkürler. Fakat bunun neyi gösterdiğini anlamış değilim."(Sinan)

diyorsunuz verdiğim bilgisayar örneği için.

ve paragrafınızı

"Yanlış analoji kısaca!"(Sinan)

diyerek bitiriyorsunuz.

Keşke bana teşekkür edeceğinize, örneğimi açmamı isteseydiniz.

Öyle ya anlamadığınız, anlamış olmadığınızı beyan ettiğiniz bir şeyin "yanlış analoji" olduğuna nasıl karar verdiniz?

...

Ben yine de sizin anlamanız için açayım konuyu, böylece anlamadan "ukalalık" yapmanızı da engelleyebilirim diye umuyorum.

...

İnsanlar kurdukları sistemleri bir takım ön kabullere dayandırır. Kendileri için kurdukları inanç sistemini de. Ön kabul derken neyi kastettiğimi anlamazsanız konuyu anlayamamanız normal. Ön kabul derken o sistemin en önündeki değil, en gerisindekini kastediyorum.

Bilgisayar sistemlerinin değişmesi bu sistemlerin ön kabullerini teker teker ayıkladıkları manasına gelmiyor. Her sistem kendi kabulleriyle kuruluyor.

Bilgisayarda herşeyin değişken olduğunu sanmayın, bir takım ön kabullerden başlayıp, sabit verilerden(kabul dediklerim, tabi ta en gerideki sabitler) yola çıkarak değişken verileri elde ediyor bilgisayar.

Bilgisayar elbette sadece bir örnek,

Matematik de bizim kurduğumuz bir sistem ve bir takım kabuller yapmamızı gerektiriyor. Bu kabuller olmasa matematik sistemi de kurulamaz. Her işlem, hatta sayılar birer kabul.

Mantık da bizim kurduğumuz bir sitem ve o da kabullere muhtaç.

İnanç da bizim kurduğumuz bir sistem ve o da bazı kabullere muhtaç.

İnançsızlık da bizim kurduğumuz bir sistem ve o da bazı kabullere muhtaç. İnançsızlığın kabullerine değineceğim.

Ama önce inanç ile bilgisayar arasında bir analoji kurmak istiyorum. Belki bu sefer anlarsınız. İnancın kabulü(ta en gerideki) evrende hiç bir şeyin kendiliğinden var olamayacağına dayanıyor değil mi? Açalım. Yani inananlar kendileri için, inanç sistemini kurmak için şöyle bir kabul yapıyor:

"'Hiçbir' şey kendiliğinden var olamaz, ben, evren var ise(ki var, sanırım bu akıl dışı olmuyor) o zaman bu evreni var eden bir güç var. Hiçbir şey kendiliğinden var olamaz kabulü bu evren(zaman ve mekan boyutu ile algıladığımız) için geçerli. O zaman sormakta haklısınız, peki bu evreni var eden varlık da mı kendiliğinden olamaz? İşte kendi sistemini kuran inanç yine kendi tercihiyle bir kabul daha yapıyor, öyleyse kendiliğinden var olamayan bu evreni veya bu gibi evrenleri var eden gücün varlığı kendisindendir."

Dikkat edin bunlar bilimsel gerçekler demiyor inanç, bunlar benim "kabullerim" diyor. Fakat inançsızlık... Ona geleceğiz.

Nasıl ki matematiğin kabullerini sorgulamıyorsak, inancın da kabullerini sorgulayamayız. Adı üstünde inanç. Kendisine kendi akıl tanımı sınırları içerisinde, mantık örgüsüne sahip bir kabul yapabilir pek ala. Bu ön kabulleri inancın elinden alırsanız, TABİKİ(bingo) inanç çöker, nasıl ki bilgisayar sistemi için hiç bir ön kabul yapmadan o sistemi kuramayacağınız gibi.

MESELA matematik, ön kabullerini bir alsanız elinden, 2'nin 2'ye eşitliğini, hatta eşitliği bile İSPAT EDEMEZSİNİZ. Üniversitede matematik bölümü okumuş arkadaşlarınız var ise bir sorun, 2'nin 2'ye eşit olduğunun ispatı için ne kadar uğraştıklarını.

Bilgisayar sistemi nasıl ki bir takım sabitlerden yola çıkarak işlemleri yürüteceği sistemi belleğine yüklüyor ve o sistemi yürütüyorsa, inanan da bu veya buna benzer kabullerden(sabitler) yola çıkarak kendi işletim sistemini yüklüyor. Mesela benim işletim sistemim İslamiyet dini. Beriki için Hristiyanlık vs. Fakat ortak kabul bir var edicinin varlığı. Bilmem beriki din bu var edicinin varlığı kendindendir kabulünü yapıyor mu? Bilmem. Ama benim dinim için böyle bir kabul gerekli.

Bilgisayarların tarihi gelişimini bildiğinize göre bilgisayarlar hakkındaki şu bilgiyi de bilirsiniz. PC(IBM uyumlu bilgisayarlar), Apple vs. Bunlar farklı bilgisayar mimarileri. Ve sistemlerini yüklemek için farklı kabulleri var bu sistemlerin. Zaten farklı olmaları da buradan kaynaklanıyor. Bu sistemleri kuran mühendisler farklı kabuller yaparak farklı sistemler kurmuş. Ve şunu da biliyorsunuz, her bir sistem(bilgisayar mimarisi) için TEK BİR işletim sistemi yoktur. Mesela PC'ler için DOS, Windows, Unix, Linux değişik işletim sistemleri kullanabilirsiniz. Bu sizin tercihinize bağlı. Ama Apple bilgisayarlara Windows işletim sistemini kuramazsınız. Çünkü en gerideki ön kabuller farklı. Nasıl ki tek tanrılı bir inancın üzerine çok tanrılı bir din kuramazsanız veya varlığı kendisinden olan bir var edici kabulü olmayan bir inancın üzerine sonsuz ilim sahibi bir yaratıcının var olduğunu söyleyen bir din anlayışı kuramayacağınız gibi.

Analojimin bir boyutu şuydu; inanmak bilgisayar mimarisini, işletim sistemleri ise o inanç temeli üzerine kurulmuş dinleri ifade ediyordu. Tabi bu sadece bir boyutuydu.

Siz bilgisayarın geliştiğini söylemiştiniz ya, evet gelişiyor, farklı sistemler kuruluyor, fakat bu sistemlerin hepsi en temelde bir takım sabitlerden yola çıkılarak kuruluyor. Bunu anlatmaya çalışıyordum. Siz ise bilgisayarların gelişmediğini, sabit kaldığını söylediğimi ZANNETMİŞSİNİZ ki, hem bu örneğin neyi kastetiğini anlamadığınızı söyleyip, hem de "yanlış analoji" olduğu kanısına varmışsınız.

...

Evet, her sistem bazı kabullere muhtaç kendisini ayakta tutabilmek için. Ve bu kabuller onu akıl dışı kılmıyor, aksine bu kabuller ZATEN o sistemi kendi içerisinde akılla bağdaşan, çelişmeyen bir hale getirmek için kullanılıyor. Dikkat edin kendi içinde diyorum.

Peki inançsızlık farklı mı, ayrıcalıklı mı?

Hayır,

Aslında inançsızlık farklı diyenlerin farkını ortaya koyup ispat etmesi LAZIM(!) ama yine de ben büyüklük yapıp neden inançsızlığın da inançdan farksız olduğunu açıklayayım.

İnançsızlık da, bir takım ön kabullere muhtaç. (Bakın ön kabul derken dini veya dinin hükümlerini kastetmediğimi, daha gerideki bazı sabitleri kastettiğimi yukarıdaki bilgisayar örneğinde açıklamıştım, o yüzden dini ve inanmayı ayırmış, dini işletim sistemine, inanmayı ise daha gerideki kabullere(BIOS mesela) benzetmiştim. Yani ön kabuller derken herhangi bir dinin hükümlerini değil, daha gerideki inanmanın kabullerini kastettiğimi tekrar edeyim ki analojiyi anlayın.)

Neyse,

Evet, inançsızlık da bir takım ön kabullere muhtaç.

Mesela evrendeki maddelerin nereden geldiğini sorduğumda size siz de bir takım ön kabullerle bunu açıklamaya kalkarsınız.

Belki de yaratıcının yok olduğunu ispat edin derken, size yokluğu ispat edin demek istemiyorumdur değil mi? O yüzden asıl sizin "odin, freja, zeus, 3-gözlü yeşil devlerin" örneğini vermenize gerek yoktu. ONUN YERİNE benim aslında ne kastettiğimi anlamaya çalışsaydınız daha verimli olurdu. Tabi suç bende. Keşke sizden "tek akıllının siz olmadığınızı" görmenizi istemeseydim de açık açık sorsaydım.

Evet "yaratıcının yok olduğunu ispat edin" derken şunu kastediyordum:

"Evrendeki bu maddelerin nereden geldiğini bir açıklayın"

Nereden geliyor bu maddeler? Bakın konu dağılmasın diye canlılar demiyorum, saat demiyorum, meyve demiyorum.

Bu maddeler, atomlar nereden gelmiş?

ELBETTE AÇIKLAMANIZIN "BİLİMSEL" olmasını bekliyorum.

*****Aksi taktirde inançsızlığın da bazı ön kabullere dayandığı tezimi kabul etmiş olmanızı bekliyorum.

Eğerki bilim nereden sorusuna cevap aramaz, nasıl sorusuna arar gibi bir ukalalık yaparsanız;

O zaman soruyorum,

Peki madem öyle neden inançsızlığı bilimsel, inanmayı bilim dışı görüyorsunuz?

"Big bang" veya benzeri bir örnek verirseniz(ki bu teoriyi inananlardan da kabul edenler, kendi kabullerini desteklemek için kullananlar var, nasıl ki inançsızlar kendi kabullerini desteklemek için bu teoriyi kabul ediyorlarsa)

O zaman da yine soracağım, "big bang" teorisi veya benzer bir teoride bahsedilen o enerji nereden geldi?

Görüyorsunuz inançsızlık sisteminizi temellendirmek için aynı inanların yaptığı gibi bazı kabullere muhtaçsınız.

Sanırım inananlar sonsuza dek bu soruların devam etmemesi için kendilerini bir yerde sabitliyorlar, varlığı kendisinden olan bir varedici kabulü yaparak.

FAKAT "TA EN GERİDE" yapılan bu kabul evrenimizdeki bilimsel gerçekleri aramasına, araştırmasına, anlamaya çalışmasına mani değil, ve hatta çoğu inanan için bir MECBURİYET.

Buradan da şu sonucu çıkarıyorum: İnanmak bilime mani değil, ve hatta belki bir itici güç. Çünkü kabulleri bu evrenle alakalı değil, bu evrenin ötesinde.

Böylelikle inancın bilimin önünü tıkadığı, inanların sorgulamadıkları bazı sabitleri, kabulleri nedeniyle bilimsel olmadıkları tezi çürümüş oluyor. Tekrar:çünkü, ön kabul bu evrenin gerisinde.

...

Evet hala "yaratıcının yokluğunun ispatını" DEĞİL, varlıkların(maddenin) nereden geldiği sorusunun cevabını, tabi bilimsel cevabını bekliyorum...

...

*****İnançsızlığın ve inanmanın bilime aynı mesafede olduğunu söylerken neyi kastettiğimi anladığınızı değil, daha iyi açıkladığımı sanıyorum.

...

Ve yine ekliyorum,

*****Bilim madem şüphecidir, o zaman bir yaratıcının varlığı konusunda "VAR" demese, diyemese, diyemeyecek olsa BİLE, "YOK" da DEMİYOR, belki "OLABİLİR" demek zorunda kalıyor.

İşte bu yüzden inanç ve inançsızlığı, bilimden ayrı, ikisine de eşit mesafede fakat yönünü "inanca" dönük olarak görüyorum.

...

...

...

"İnanç da bir sistemdir, ve değişmeyen mutlak ön yargılara sahiptir, ve bunlar sabit ontolojilerdir. Kritik ve sürekli bir biçimde değişim ve dönüşüme açık değildir."(Sinan)

Sizin ön yargı dediğiniz bu kabullerin bu evren ile ilgili değil, daha geride, olduğunu, ön kabul derken de sizin zannettiğiniz sabit ontolojileri(dinleri) kastetmediğimi yukarıda açıkladım. İşletim sistemiyle ilgili örneğin bulunduğu yere bakın.

...

"Akılla bağdaşmayan birşey din ile asla bağdaşamaz" sözüme karşılık

"Yapmayın lütfen." demişsiniz.

Yukarıdada açıkladığım gibi inançsızlık gibi ön kabullere muhtaç olan inancımı akıl sınırları içerisinde tutabilmem için yaptığım bir kabuldür bu, böylelikle dinimi yanlış yorumlarsam dini değil, yorumumu yanlış görüyor ve yeniden düşünmeye başlıyorum. Benim algoritmam böyle.

...

"DNA yoktur diyebilme şansımız yok DNA dan önce!"(sinan)

Evet o yüzden örneği verirken mağara adamının

"Çocuklarımın bana ve anllerine vs. benzemelerini sağlayan 'BİRŞEY' vardır muhakkak" diye bir tezi olabileceğini söylemiştim.


"Haklısınız da. yok olduğunu gösteremememiz onu varda etmez!"(Sinan)

Evet ben de aksini söylemiyorum, fakat bilimin şüpheciliğini vurgulamak için bu örneği vermiştim.

YANİ YANİ YANİ

"Yok olduğunu gösteremediğimize göre var deriz" DEĞİL

"Yok olduğunu gösteremediğimize göre, ama ortada bir olgu var ise(ki örneğimdeki mağara adamı bir olgudan yola çıkıyordu), var olup olmadığını araştırabiliriz" DEMEK İSTEDİM.

...

"Pozitif bilimler(kabüllerini bizim yapmadığımız, gerçeklere dayanan) nasıl ki tanrının varlığını ispat edemiyorlar sa, yokluğunu da ispat edemiyorlar"

sözüme cevap verirken,

"Bingo..Kesinlikle haklısınız. İnsanların bu akli süreçleri dışındadır, dolaysıyla sizin "akılcı olmadığı anlamına gelmez" iddianız biraz eğreti duruyor bana sorarsanız. Mesele yine aynı noktaya geliyor. İnanç! en ufak bir kanıt olmadan inanırız bu durumun içine doğduğumuz için, "(sinan)

diyorsunuz,

Ben de farklı birşey söylemiyorum, fakat fazladan inançsızlık da bir inanç gibi ön kabullere muhtaçtır, bir nevi inançsızlık da bir inançtır diyorum. Yukarıda açıkladığım gibi(bknz, yukarıdaki açıklamalarım). İnancın ve inançsızlığın her ikisinin de bilimsel olmadığını, bazı ön kabullere muhtaç olduğunu. Mesela hiçbir delil olmadan inançsızlaşır insan.

Ne delili mi?

Evrendeki bu maddelerin nereden geldiğiyle ilgili bir bilgi, ispat ve delili yokken, "VAR EDEN YOKTUR" der, "kendiliğinden, rasgele, spontan vs." der, inançsızlığa inanır.

Evet burada önemli bir tekrar daha yapmam gerekecek:

"İnananlar da varlığını kendinden olan bir var eden kabulü yapıyor" demiştiniz diyebilirsiniz

Hemen cevaplayayım,

İnananların kabulü bu evren için değil, bu evrenin dışında yani daha geride bir kabul, inanmayanların kabulü ise bu evrende,

Acaba hangisi "bilim için daha tehlikeli"?

Bilim tarihinde birçok inanan ve hatta dindar bilim adamının varlığı inanmanın daha geride(bu evren dışında) bir kabulü olduğu için, inanmanın bilime mani olmadığını hatta merakı(neden ve nasıl) ve araştırmayı tetiklediği için her zaman olmasa bile tetikleyici olabildiğini gösteriyor;

FAKAT

Bir teoriyi veya teorisizliği inançlaştırıp, inançsızlığı için "delil"ler arayanların da bilim adına nasıl sahtekarlıklar yaptıkları gerçeği hangisinin daha tehlikeli olduğu cevabını veriyor. (Bakınız ervimcilerin sahtekarlıkları konusu...)

...

Diğer yanıtlarınız yine "yok olanın yok olduğunun ispatı" ile ilgili ki ona şu cevabı vermiştim yukarıda tekrar edeyim:

Evet "yaratıcının yok olduğunu ispat edin" derken şunu kastediyordum:

"Evrendeki bu maddelerin nereden geldiğini bir açıklayın"

...

"O zaman eşit koşullarda olduğumuzu kabul edin, ve inançsızlığın bilimsel, inanmanın bilim dışı olduğu görüşünü bir kenara bırakın"

sözüme karşılık

"Dedim ya, bu çok sağlam bir yer değil. İkincisi bilim inancınıza destek sağlamıyor. Kendinizde kabul ediyorsunuz. Dolaysıyla inanmanın bilim dışı olmadığını ima eden cümlenizi anlayamıyorum."(sinan) diyorsunuz.

Durduğum yerin sağlam bir yer olmadığını gösterdiğiniz için teşekkür ederim(!)

Durduğum yer sağlam değil evet. Ben gidip inancın bilime inançsızlıkla aynı mesafede olduğunu söyleyerek, sanki geri adım atmış gibi duruyorum.

SANIRIM ben de siz gibi İNAT EDEREK konumumu korumalıydım(!!!)

Yukarıdaki açıklamalarımı birkez daha okumanızı tavsiye ederim. Özellikle inançsızlığın neden ön kabullere ihtiyacı olduğu savımla ilgili açıklamalarımı.

mustafa fatih yüce

Yazan: mustafa fatih yüce Tarih: December 2, 2007 1:47 PM

Sayın Elif Hanım,

Teşekkür ederim,

Ben aslında Mustafa Akyol Bey'in şu sözlerini çok doğru bularak:

"Bunlarla “Allah’ın varlığının bilim yoluyla kanıtlandığı” gibi bir şey söylemiyorum; bu aksi yönde bir pozivitizm olur ve yanlıştır. Dinin akla indirgenemeyecek derin bir duygusal ve ruhani boyutu olduğu da kuşkusuzdur."(Mustafa Akyol)

sizin de dediğiniz gibi bilim etiketini kullanmaya çalışanlara karşı yazdım o yorumumu.

İnancın ön kabullerini(bir yaratıcının varlığı ki bu sanırım Mustafa Akyol'un kastettiği duygusal ve ruhani boyutu) ve inançsızlığın ön kabullerini(evrendeki maddenin nereden geldiğiyle ilgili, kendiliğinden, rastgele, spontane vs.) vurgulayarak ikisinin de ön kabullere muhtaç olduğunu vurgulamak istedim.

Tek farkla ki birisinin ön kabulleri bu evrende, birisinin ön kabulleri bu evrenin de ötesinde, gerisinde. Bu açıdan ikisinin de(maddenin bir yaratıcı tarafından yaratıldığını ne de maddenin kendinden, rastgele, spontane vs. oluştuğunun) bilimsel yollarla kanıtlanamayacağını söyledim ve Sinan Bey'in bana verdiği cevaba cevaben yazdığım yorumda da belirttiğim gibi asıl bilime mani olabilecek olanın kabulleri bu evrenin ötesine geçmeyen inançsızlık olduğunu söyleyerek evrimcilerin(genelde inançsızlığa bilimsel tabela olarak kullanılan kuramın) başvurdukları sahtekarlıkları hatırlattım.

Hangisi bilim için daha tehlikeli?

Değil mi?

Yazan: mustafa fatih yüce Tarih: December 2, 2007 2:15 PM

Sinan Bey bir argümanınızı çürütmeyi unutmuştum onu da sonradan hatıladım:

Diyorsunuz ki;

"Bilgisayar mimarisindeki ön kabuller "dogma" değildir. O anlamda bir kabul ediş ve onun üzerine bina etmek söz konusu değildir."(Sinan)

Hatırlarsanız bilgisayar sistemiyle ilgili ön kabüllere örnek olarak, bilgisayarın açılış için gerekli komutları depoloma ortamlarının boot sectoründen aldığını söylemiştim. Boot sectörün de ilgili depolama biriminin İLK sectorü olduğunu söylemiştim.

Siz bu kabuller dogma değildir diyorsunuz öyle mi?

O zaman gidelim Bell(Dell) laboratuvarlarına, IBM laboratuvarlarına,

SORALIM MÜHENDİSLERE

NEDEN NEDEN NEDEN İLK SECTOR?

"NEDEN İLK SECTOR?" DİYE SORALIM...

Eminim bilimsel cevaplar alacağız(!)

İkinci sector olamaz mıydı?

Olurdu.

Üçüncü?

Olurdu.

.
.
.

Sonuncu?

Olurdu?

Peki NEDEN ilk sector?

Bizi laboratuvardan kovmazlarsa iyidir...

...

Hiçbir bilimsel dayanağa dayanmıyor "ilk sectör" kabulü.

Mantıklı gerekçeler sunabilirler, akılla bağdaşan gerekçeler sunabilirler, öğrenilmiş alışkanlıklar diyebilirler; fakat filanca prensipten dolayı ilk sectördür demezler.

Ya siz dogmanın ne olduğunu bilmiyorsunuz.

Ya kendi dogmalarınızın farkında değilsiniz.

Ya hepsi.


mustafa fatih yüce

Yazan: mustafa fatih yuce Tarih: December 2, 2007 4:31 PM

Merhaba;

Güzel bir konudan söz açılmış. Ben de birkaç şey söylemek isterim. İnsanlar neden Allah'a inanmaktadır? Bu soruyu cevaplamadan önce bazı noktaların üzerinde durmakta yarar var. Allah (daha genel anlamda Tanrı) her şeyden önce bir kavramdır ve aklı başında herkes bunu kavramaktadır. Tanrı kavramı anlaşıldığı kadarıyla çok eski çağlardan beri vardır. Herkes bir şekilde bu kavram üzerine düşünmüştür. Tanrı'nın ne olduğu ve ne gibi özelliklere sahip olduğu üzerine birçok düşünce vardır. Her şeyden önce Tanrı "yaratandır". Bir ilk nedendir. Başlangıcı ve sonu olmayan bir varlık, sonsuzdur. Bu tanımlar ilk olarak akla gelenlerdir. Öyle bir varlık ki, her şeyden üstün ve her şeyden farklı... Bu tanımlar çerçevesinde düşündüğümüzde "Tanrı'yı kim yarattı?" gibi bir soru yanıltıcı olacaktır. Zira bu soru mantıksal bir çelişki içermektedir. Tanrı zaten başı olmayan, yani yaratılmamış olandır. Bir üçgeni nasıl tanımlarsınız? Üç köşesi ve üç kenarı olan geometrik cisme üçgen deriz. Şimdi birisi çıkıp da üçgenin neden dört köşesi yok diye sorarsa sorunun mantıksal bir hata içerdiğini hemen farkederiz. Üçgen zaten üç köşesi olan şeydir. Tanrı'ya dönelim yine. Tanrı yaratılmamış olan ya da sebebi olmayan şey ya da bir ilk nedendir. Bu tanımdan gidersek Tanrı'yı birçok şekilde hayal edebiliriz. Örneğin, evreni başı ve sonu olmayan bir varlık olarak düşünürsek evrenin kendisini Tanrı olarak düşünebiliriz. Panteist inanışa benzedi biraz. Ya da evrenin yasalarını (ki bu yasaların birer ilk neden, sebebi olmayan şeyler olarak düşünürsek) Tanrı olarak kabul edebiliriz. Tanrı evreni yöneten yasalardır. Elbette Tanrı'yı bilinçli bir varlık olarak da düşününebiliriz. Ama bu bilinç nasıl bir bilinçtir? Her şeyden önce bilinçli olmak ne demektir? Biz daha kendi bilincimizin yeterli bir tanımına ve açıklamasına sahip değilken nasıl olur da çok daha ileri boyuttaki bir kavramın "bilincinden" söz edebiliriz? İşte bu noktada işler biraz değişiyor. Tanrı'ya atfedilen bilinç ne yazık ki insanınn sahip olduğu bilinç gibidir. Tanrı insan suretindedir. Neredeyse insan gibi görür, işitir ve bilir. Peygamberler (ya da inisiyeler) Tanrı'yı genelde böyle görmüşlerdir. Onların Tanrı anlayışı daha çok insan biçimcidir. Tanrı'nın kendisi de hiyerarşinin bir parçasıdır. Bir ülkedeki yöneticilerin hiyerarşisinde olduğu gibi Tanrı da tüm insanların en üstünde yer alan kutsal varlıktır. Peygamberler de doğal olarak "ikinci" önemli insan (ya da varlık) olmaktadırlar. Zira onlar Tanrı ile iletişime geçmişlerdir. Benim görüşüme göre kutsal dediğimiz kitaplar peygamberlerin kendi sözleridir (bu durum bu kitapların kutsallıklarını neden bozsun?). Vahiy olgusu bana göre esin duygusudur, tıpkı bir şairin esinlendiği gibi. Kutsal kitaplar ister Tanrı sözü ister peygamber sözü olsun hiç fark etmez, bir takım mesajlar içermektedir. Bu mesajlar insanların nasıl yaşamaları gerektiğinden evrenin nasıl varolduğuna ve ölümden sonra neler olacağına ilişkin birçok konuyu içerir. Bu kitaplar her şeyden önce Tanrı'dan söz eder. İnsanlığın binlerce yıldır sahip olduğu bir soyutlamadan, insanlığın ortak mirasından bahseder. Dinlerdeki Tanrı görüşü de Tanrı üzerine ortaya atılmış, O'nun ne olduğuna, O'nun ne gibi özellikleri olduğuna ilişkin birçok düşünceden biridir. Bu düşünceleri geliştirenler sadece peygamberin kendisi değildir. Peygamberler yüzlerce, binlerce yıllık fikirleri derlemiş kişilerdir. Tabiki sonuçta yeni bir Tanrı kavramı ortaya koymuşlardır. İslam'ın, Hristiyanlık'ın ya da Yahudilik'in Tanrı'sı gibi kabaca sınıflayabilceğimiz, birbirine birçok açıdan benzer ama bazı noktalarda ayrışan Tanrı kavramlarıyla karşılaşırız. Bu Tanrı'ların hepsi insanbiçimcidir. Yunan Tanrı'ların daha farklı olarak daha soyutturlar ve daha başka bazı özellikleri vardır. Diyeceğim şu ki, Tanrı, bir kavram olarak insanlığın ortak mirasıdır. Binlerce yıldır Tanrı üzerine düşünüldü, O'na ulaşmak istendi. Dinlerin kökeninde işte insanlığın böylesine güçlü bir fikir mirası yatmaktadır. Bununla birlikte Tanrı, hiçbir dinin tekelinde değildir. Herkesin Tanrı üzerine söyleyebileceği şeyler vardır. Hatta kimileri öyle bir şey olmadığını da iddia edebilir. Nitekim zaman kavramı üzerine de çok konuşulur. Bir örnek vereyim. Zaman kavramı da çok eski çağlardan günümüze ulaşmış olsa gerektir. Zamanın varlığı üzerine, ne olduğu üzerine çok düşünülmüştür. Zamanı ölçebiliyoruz. Buna rağmen zama nın ne olduğuna ilikin o kadar da net bir görüşümüz yok. Bir fizikçiye zamanın ne olduğunu sorun. Kesin bir cevap veremeyecektir. Varlığından bu kadar emin olduğumuz bu kavram üzerine o kadar çelişik düşünceler vardır ki, kimileri zaman diye bir şey olmadığını söyleyebilmektedir. Tanrı kavramıyla işte bu noktada biraz benzeşiyor. Zaman, Tanrı ve buna benzer birkaç kavram daha ('bilinç' ya da 'renk' ya da 'boyut' ve hatta 'madde' kavramları olabilir mesela). Mesele var olup olmama meselesi değildir. Mesele ne olduğu meselesidir. Tanrı var mı yok mu sorusu hatalı bir sorudur. Mantıksal bir çelişki içermektedir. Benzer şekilde ölümden sonra hayat var mı sorusu da hatalı bir sorudur bence. Ölümden sonra kimin hayatından söz ediyorsunuz ki? Hem üstelik ölen şey ne? (felsefeye uzak kişiler bu soruları çok anlamsız hatta komik bulabilirler, ama üzerinde düşünmelerini öneririm).

Yukarıda anlatmaya çalıştığım gibi ortada bir tarafın haklı bir tarafın haksız (inanan ve inanmayan) olduğu bir durum yok. Bu durum sadece bazı dinler için geçerlidir. İslam, Hristiyanlık gibi. Bu dinlerde ya bizdensin ya da değilsin anlayışı vardır. Aynı zamanda cennetlik ve cehennemlik anlayışı vardır. İnsanlar ikiye ayrılır, sadece ikiye, bizden ve bizden olmayan... Tanrı var mı yok mu sorusu bu kadar basit düzeyde, şu dine inanan şu dine inanmayan düzeyinde düşünülebilir mi? Gerisini siz düşünün artık.

Saygılar

Emre ÜNVER

Yazan: emre ünver Tarih: December 2, 2007 6:33 PM

Mustafa Yüce bey,
Kurmaya çalışdğınız ilişkiyi anlamadığımı söyledim, yani bir ilişkinin olmadığı anlamında! Dolaysıyla yanlış analoji olduğunu belirttim. O anlamda ön kabul farklıdır, "statement" ler farklıdır!. Boot sektörün nerede olduğu pragmatik yada rastgele olması ile evrene ilişkin "deklarasyon" sunmak arasında dağlar kadar fark vardır. Boot sektör konumu, yada şifreleme için rastgele seçtiğim public-key ile dinlerin ön kabulleri arasında büyük fark var. İşletim sistemini "boostrap" edecek şeyin konumunu seçmek ile fizik dışında bir varlık var demek arasındaki farktan bahsediyoruz!!! Dolaysıyla çok yanlış bir analoji. Boot sektörün konumunun herhangi bir ontik değeri yoktur konumu dışında! Yani sabitlerden bahsediyorsunuz. Bir "sabit" ile "statement" aynı değildir. Yani kabul edilen şeylerin nitelikleri aynı değil. Boot sektör de öyle her yere konamaz, fiziksel dünyada ölçülebilen, sınanabilen sınırları vardır. Onu okuyacak "medium" a ulaşılabilir olmalıdır, kalıcı hafızada olmalıdır, rastgele yazıma karşı korunmalıdır vs.vs belirli koşullar dahilinde gerçleştirilir. İster 5.ci ister 1.ci sektöre koyun. İkincisi modern işletme sistemlerinde bootstrap etmemizi sağlayacak böyle birşey olmalıdır, lazımdır. İşletim sistemleri boot etme özelliğinin kendisinden doğmamıştır, birbirleri ile ilişkilidir. "fizik ötesi bir varlık herşeyi var etti" gibi birşey bu şekilde hiçbir temele dayanmayan birşeydir. Dolaysıyla, bu tarz iddiaları, dogmaları, sıradan herşey ile aynı konuma yükseltme çabanız bence boşuna.

"'Hiçbir' şey kendiliğinden var olamaz, ben, evren var ise(ki var, sanırım bu akıl dışı olmuyor) o zaman bu evreni var eden bir güç var. Hiçbir şey kendiliğinden var olamaz kabulü bu evren(zaman ve mekan boyutu ile algıladığımız) için geçerli. O zaman sormakta haklısınız, peki bu evreni var eden varlık da mı kendiliğinden olamaz? İşte kendi sistemini kuran inanç yine kendi tercihiyle bir kabul daha yapıyor, öyleyse kendiliğinden var olamayan bu evreni veya bu gibi evrenleri var eden gücün varlığı kendisindendir."

Dikkat edin bunlar bilimsel gerçekler demiyor inanç, bunlar benim "kabullerim" diyor.


İyi güzelde, biz ne diyoruz? Kendini haklı çıkarmak için keyfine göre kabul yapıyor! "statement" ler kuruyor, boot sektörü ile bu yüzden alakasız. Aynen sorduğunuz şekilde, mühendis, şurasıda olur burası olur diyebiliyor, ama sistemi kurabiliyor, teknik bir mesele. Sizinkisi ise bambaşka birşey. Yani şu "ön kabul" metaforunuzu fazla abartmayın.

Ayrıca;

"'Hiçbir' şey kendiliğinden var olamaz, ben, evren var ise(ki var, sanırım bu akıl dışı olmuyor) o zaman bu evreni var eden bir güç var.

Nereden biliyorsunuz? yoktan birşeyin var olduğunu gördünüz de mi bunu söyleyebiliyorsunuz? Sizin tanrı için "kendi tercihiniz" ile yaptığınız gibi evrene neden öyle kendini içeren birşey biçemiyorsunuz? Evrenin yoktan var olduğuna dair bir kanıt yok, big-bang bile bunu söyleyemiyor, yeni yeni ortaya çıkanlar ise bunun aksini gösteriyor. Örneğin hawkings de aynı sonuca varıyor. En azından bu evreni gözlemliyoruz, varlığından şüphemiz yok. Ama sizin tanrınınz öyle değil! Saf inançdan başka birşey değil.

Nasıl ki matematiğin kabullerini sorgulamıyorsak, inancın da kabullerini sorgulayamayız. Adı üstünde inanç. Kendisine kendi akıl tanımı sınırları içerisinde, mantık örgüsüne sahip bir kabul yapabilir pek ala.
Güzel kardeşim, zaten bizde onu diyoruz. Fakat bunu kabul etmenize rağmen çıkıp da akılcıdır, akla uygundur, bilim ile çelişmez gibi şeyleri nasıl söyleyebiliyorsunuz ? İnanmanıza karşan yok ki.
Siz bilgisayarın geliştiğini söylemiştiniz ya, evet gelişiyor, farklı sistemler kuruluyor, fakat bu sistemlerin hepsi en temelde bir takım sabitlerden yola çıkılarak kuruluyor. Bunu anlatmaya çalışıyordum. Siz ise bilgisayarların gelişmediğini, sabit kaldığını söylediğimi ZANNETMİŞSİNİZ ki, hem bu örneğin neyi kastetiğini anlamadığınızı söyleyip, hem de "yanlış analoji" olduğu kanısına varmışsınız.
Güzel kardeşim, dinlerin temelindeki dogmalar değişmez. İslamın temel dogmaları değişmez benim bildiğim. O yüzden değişim üzerine kurulmuş bir sistem ile karşılaştırmak yanlış. İsteye mühendis aynı windows OS i istediği yerden boot ettirebilir değiştirerek. flash hafızaya yazabilir, diskte atabilir, katta kastıktan sonra bildiğimiz kasetlere bile yazaıp oradan boot ettirebilir...Windows un niteliği değişmez...Hatta sürekli açık, memoriden silinmeyen boot edilmesine gerek kalmayan bir sistem bile yapabilirsin... dogmanın ne olduğuna tekrar bakın bence. Dogma ayrı, boot sektör konumu seçmek ayrı, zerre kadar alakaları yok. O yüzden din-işletim sistemi benzetmeniz bence tamamen karavanaya, bu konuda diyeceğimi dedim.
Peki madem öyle neden inançsızlığı bilimsel, inanmayı bilim dışı görüyorsunuz?
Yazdıklarımı tam olarak okumamışsınız. Bir defa bu soruyu sorduğunuz siteyi takip etiyormusunuz? İnançsız insanların görüşleri bilim ile çelişmiyor. "bilimseldir" diyen yok! Ama bilim ve yöntemleri ile, ortaya çıkan bilgi ile çelişmiyorlar, böyle bir iddiayı ortaya çıkaracak bir dinamik değildir inançsızlık. İnançsız olmak için bilimin verileri ile çelişmek gerekmiyor. İnanmak bilim dışıdır da demedim. Ama sık sık, günümüzde ve geçmişte BOL BOL gördüğümüz gibi inançlı insanlar bilimin ortaya çıkardıklarına her zaman muhalefet etmiştir. Kendi dogmaları(sizin ön kabul dediğiniz) ise bilimsel bilgi üretmenin çabaları sonucunda oluşmuş değildir. Bilim dışımı değilmi bilmem ama, bilimsel olmadığı ise sanırım açıktır. İnanç diyorsunuz zaten kendiniz. İnanç ve bilim arasında epeyce kalın bir çizgi vardır!
Bu maddeler, atomlar nereden gelmiş?
Bu nasıl mantık ama!? Herşeyi bildiğimizi iddia filan mı ettik? Sizin verdiğiniz cevapların cevap olmadığını, uydurma cevaplar kullanmadan bunların incelenmesi gerektiğini söylemek sizin dogma üretme yeteneğiniz ile nasıl karşılaştırırsınız? BEn çıkıp "3 gözlü yeşil dev" yapmıştır desem sizinle aynı konumda olurdum. Ama öyle birşey demiyorum! Herşeyi bilmiyoruz, ama bilimimizle daha çok şeyi öğrenmeye açıklamaya çalışıyoruz.
O zaman da yine soracağım, "big bang" teorisi veya benzer bir teoride bahsedilen o enerji nereden geldi?
Bu konu araştırılıyor, ve henüz bilinmediği içinde sizin hazır açıklamalarınız gram değer kazanıyor. Bilimin her zaman bilgi açısından sınırları, ve o sınırları genişletme gibi bir özelliği vardır. Bu noktada bilimsel tavır, araştırmaktır, ne olduğunu nasıl öldüğünü çözmektir, eldeki teorileri geliştirmektir. "tanrı yapmıştır" demek değildir. Tarihde aynı benzeri sınır konularda benzeri yanlgılar olmuştur dinlerin, hepimizin bildiğini tekrar etmeye gerek yok. Bugün görecelik ve quantum uyumsuz, dolaysıyla geriye doğru uygulandığında belli bir noktada "SAÇMA" sonuçlar veriyor. İnsanlar bu teorileri düzeltmek için muazzam emek harcar iken, bir sürü inanç sahibi insan bu çıkan yanlış-saçma sonuçları tanrı açıklamalarında kullanıyorlar. Tekillikten bahsediyorum. Bunun ne kadar sakat bir konum olduğunun ise farkında bile değiller, aslında inançlarını çürütmeye yardım ediyorlar.
Görüyorsunuz inançsızlık sisteminizi temellendirmek için aynı inanların yaptığı gibi bazı kabullere muhtaçsınız.
Hani nerede görüyoruz? nerede ne dogması-ön koşulu uydumuşuz? Ön koşul demek de yanlış. Şunun adını doğru koyalım. DOGMA.
FAKAT "TA EN GERİDE" yapılan bu kabul evrenimizdeki bilimsel gerçekleri aramasına, araştırmasına, anlamaya çalışmasına mani değil, ve hatta çoğu inanan için bir MECBURİYET.
Bu sadece kendimizi kandırmak. Tüm bilimin hemfikir olduğu bilimin tarihin en önemli teorilerin birisi olan evrim-teorisine karşı american-aşırı sağı ile yapılan ittifakı görüyoruz. Dogma kabul ettikten sonra, herşeyi bu dogma ile çelişmiyecek şekle sokma eğiliminden doğuyor bu tarz muhalefetler.
Buradan da şu sonucu çıkarıyorum: İnanmak bilime mani değil, ve hatta belki bir itici güç. Çünkü kabulleri bu evrenle alakalı değil, bu evrenin ötesinde.
İlk kısmı hariç çok talihsiz bir cümle. Bu evrenin ötesindeki, hiçbir dayanağı olmayan "inanç" larımızdan dolayı bu evrene ilişkin söylenen şeylere muhalefet edebiliyoruz. Sağlıksız olan bu. Yoksa hem bir tanrıya inanıp hemde bilim yaparken inancına uydurmaya çalışmayan bir sürü insan var.
Evet hala "yaratıcının yokluğunun ispatını" DEĞİL, varlıkların(maddenin) nereden geldiği sorusunun cevabını, tabi bilimsel cevabını bekliyorum...
Ben size böyle birşey mi vaat ettim? Herşeyin cevabını bilmemek dogmaya inanmamayı neden temelsiz yapıyor? Herşeyin cevabını kolayca vermek sizin için keyifli olabilir, ama beni tatmin etmiyor, araştırmak istiyorum. Ve herşeyin cevabını bilmediğimi de peşinen kabul ediyorum. Sanırım daha sağlıklı bir tutum. O yüzden birşeyi ısbat ediyormuş gibi "herşeyin" cevabını sormayın bana.
Bilim madem şüpheci