« Başörtülüler Daha Az Vergi Ödemeli | Ana Sayfa | PKK’ya Karşı Öfkeyle Kalkarken »
October 10, 2007
Dini Siyasete Karıştırmanın Faydaları
[10 Ekim 2007 tarihli Star gazetesinde yayınlandı]
Geçtiğimiz haftalarda dünyanın ilgi odaklarından biri Burma’daki despot askeri rejime karşı gelişen kitle tepkisiydi. Bu cesur başkaldırının öncülüğünü ise başkent Yangon’un sokaklarında ‘demokrasi, demokrasi’ diye tempo tutarak yürüyen onbinlerce Budist rahip üstlendi. Sonuçta ülkeyi yöneten generaller tek bildikleri yola başvurup gösterileri şiddetle bastırdılar; ama kırkbeş yıldır milim oynamayan militarist surda bir gedik açıldı. Ve bu iş din adamlarının eliyle oldu.
Aslında dinin siyasete karışarak özgürlüğe ve adalate öncülük etmesinin yakın tarihte pek çok örneği var. 1980’lerde Polonya’daki Dayanışma hareketine büyük destek veren Katolik Kilisesi, ‘demir perde’nin orta yerinde komünist blokun çökmesiyle sonuçlanacak bir çatlak açmıştı. ABD’de önce köleliğin sonra da ırk ayrımının kaldırılmasında, ‘Allah tüm insanları eşit yaratmıştır’ diye ısrar eden kiliseler ve dini liderler önemli rol oynamıştı. İslam dünyasında ise sömürgeciliğe karşı verilen mücadelelerde dinin büyük etkisi oldu. Hele de bizim Kurtuluş Savaşı’mızda...
Kısacası dinin politikayı olumlu yönde etkilediğini gösteren pek çok örnek var. Ve bu gerçek, din-siyaset ilişkisi konusunda ülkemizde pek yaygın ve yerleşik olan bir ezberle çelişiyor. Bize hep ‘dini siyasete karıştırmanın’ feci bir şey olduğu anlatılıyor, değil mi? Ama işte görüyoruz ki her zaman öyle değil...
Kuşkusuz dini siyasete karıştırmanın gerçekten feci olan örnekleri de var; İslam adına masum insanları bombalayan terör örgütleri, Filistin’de kan döken fanatik Yahudiler, veya ABD’yi saldırgan bir dış politikaya zorlayan ‘Hıristiyan Siyonistler’ gibi. Dahası çağımızda ve hemen yanımızda kurulmuş olan dini diktatörlükler var; Suudi Arabistan, İran ve Taliban’ın korkunç Afganistan’ı gibi.
Tüm bu olumlu ve olumsuz örneklere bir arada bakınca, ‘dini siyasete karıştırmak’ hakkında genelleyici bir yorum yapmanın yanlışlığı ortaya çıkıyor. Bu, hangi dinden ve onun hangi yorumundan söz ettiğimize göre değişecek bir şey. Demokrasiyi, insan haklarını ve özgürlükleri savunan bir din anlayışı da mümkün, bunları ortadan kaldırmayı hedefleyen bir ‘dini despotizm’ de.
Aslında bu çoklu durum sadece din değil, din-dışı felsefeler için de geçerli. Örneğin diyalektik materyalizmin siyasete karışması, ‘silahlı propaganda’ya koyulmuş Leninist bir komünizm şeklinde de olabilir, sosyal demokrasi formunda da. Birincisinin demokrasilerde yeri yoktur; ikincisi ise meşru ve hatta gereklidir.
Madem durum böyle, o zaman ‘siyasal materyalizm’ hakkında tek bir ezbere saplanmamak gerektiği gibi, ‘siyasal din’ ve dolayısıyla ‘siyasal İslam’ konusunda da peşin hükme varmamak lazım.
‘Siyasal İslam’ konusundaki yaygın endişe kuşkusuz sebepsiz değil. 20. yüzyılda ortaya çıkan İslamcı hareketlerin çoğu ‘şeriat hukukunu egemen kılmayı’ ve İslami saydıkları bir yaşam biçimini topluma empoze etmeyi hedeflediler. Bu yüzden de ‘İslam ve siyaset karışırsa, ortaya despotizm çıkar’ diye bir kanı yerleşti.
Oysa laik devleti ve demokratik sistemi kabul eden, ‘dinde zorlama’yı zaten İslam’ın özüne aykırı bulan, çoğulculuğu benimseyen bir ‘siyasal İslam’ da mümkündür. Böylesi bir hareket, ‘din devleti’ kurmayı değil, demokratik devlet içinde İslam’ın evrensel değerlerini yükseltmeyi hedefleyebilir. Örneğin adaleti, din özgürlüğünü, aile değerlerini, sosyal dayanışmayı, şeffaf devleti savunabilir. Bu, sadece meşru değil, fazlasıyla gereklidir de.
Ülkemizdeki çoğu ‘laik’ kalem, İslam’ın böylesi demokratik bir potansiyel taşıdığından hayli şüpheli. Oysa bu potansiyel tam da onların gözünün önünde, yani Türkiye’de gelişip serpiliyor. Ama bunu görebilmek için ezberleri bozup gerçeklere bakmak gerekiyor.
Yazan: Mustafa Akyol Tarih: October 10, 2007 11:31 AM




Ne acıdır ki, demokrasi, demokratik devlet, şeffaflık, özgürlük, din özgürlüğü, insan hakları gibi böyle süslü püslü söylemleri Humeyni'de İran'a dönmeden önce söylemişti. Ve herkeste ona inanmıştı. Solcular'ın da büyük desteğiyle İran'a döndü ve sözünü tuttu.
Mustafa bey'in de özlem duyduğu demokratik, şeffaf,özgürlükler ülkesi, çoğulcu İran İslam Cumhuriyeti'ni kurdu.
Bizde bekliyoruz Fethullah hocamızı bir an önce Türkiye'ye dönsede aynı Humeyni gibi söylediği güzel sözleri burada hayata geçirse artık. Bizim İran'dan neyimiz eksik? Daha kaç yıl bekleyeceğiz?
Hülagü TTT
Yazan: Hülagü Tarih: October 10, 2007 1:35 PM
Kisaca Iran olmaktansa böyle kalalim demek bu milletin düsünürlerine yakismaz, öcülerle böcülerle yeterikadar zaman harcadik artik bu kadar yeter, korkmamiz gereken ne dinimiz nede kültürümüz var bizim, biz bunlar ile Mevlanalari, Yunuslari yetistirdik. Mükemmel bir müzik gelistirdik, güclü bir dilimiz, edebiyatimiz var, bölgelere ayrilacak kadar zengin ve renkli giyim kusamimiz, modamiz var, renklere isim vermis, ciceklerin mense-i olmus bir medeniyetiz korkmakta neymis, bundan korkanlarin baska dertleri olsa gerek.
Yazan: özkan Tarih: October 10, 2007 11:02 PM
Ne acıdır ki, demokrasi, demokratik devlet, şeffaflık, özgürlük, din özgürlüğü, insan hakları gibi böyle süslü püslü söylemleri Humeyni'de İran'a dönmeden önce söylemişti. Ve herkeste ona inanmıştı. ne yani size ninanildigi gibi mi? ne yani sizin ile onlarin arasinda bir fark yok mu? ne yani siz sariksiz Humeyniler misiniz? ne yani biz gene oyuna mi geldik? ne yani hapi yutan gene biz mi olduk ve uyuduk uyuduk UYANDIK :o)
Yazan: özkan Tarih: October 10, 2007 11:11 PM
Ezber çalıştıkları sınıflardan birinde,birileri tarafından arkalarına monte edilmiş kuyruk olarak sallanan fitilin,ellerine oynasınlar da oyalansınlar diye verilen adına da laiklik ve uydurulan din denilen oyuncakları birbirine her vurduklarında çıkan kıvılcımlarla alev alabileceğinin farkına varabilecek TNT zihniyetler ezber bozabilirler.Belki!!
TNT zihniyetlerin,algı-idrak,sorgulama gibi fonksiyonlarında oksitlenme olduğundan,kuyruğunun ve elindeki tehlikenin aynı anda farkına varıp ezber bozmasını beklemek haksızlık olur!Doğanın mükemmeliyetçiliğinin onlar için harekete geçmesi dua gerek.
Yazan: çuvaldız Tarih: October 11, 2007 12:06 AM
Soner YALÇIN - Hürriyet, 23.09.2007
İran'a şeriat 'demokrasi' ve 'özgürlük' vaatleriyle geldi
AKP'nin Anayasa tasarısı hazırlıkları, Türkiye'nin bir saklı gündeminin doğmasına neden oldu: "Darbe mi? Şeriat mı?" İşte Türkiye'nin gizli gündemi bu soru. Herkes bunu tartışıyor. Ne rastlantı; yıllar önce, İslam devriminden önce benzer soru İran'ın da gündemindeydi. İranlı solcular, demokratlar, liberaller ve milliyetçiler bu soruyu tartışıyordu, darbeye karşı çıkıyorlardı. Gelin İran'ın İslam devrimi öncesi ve sonrası günlerine gidelim. Bir de, "mahalle baskısı" var mıymış görelim.
MERHABA. Benim adım Bahman Nirumand. İranlı bir gazeteci-yazarım.
Şah'ın devrilmesinde aktif rol oynayanlardanım.
Ve aynı zamanda mollaların, demokrasi ve özgürlük getireceğine inanan milyonlarca solcu, demokrat, liberal ve milliyetçi insandan biriyim.
Evet, Humeyni yeryüzünde cenneti vaat etti bize. Demokrasi gelecek, kimse fikirleri ve siyasal görüşleri yüzünden tutuklanmayacak, işkence yapılmayacak, kadınlara eşit haklar verilecek, giyim serbest olacaktı.
Şah'ı devirdikten sonra mollaların camiye geri döneceklerinden emindik. Devleti yönetecek durumda olduklarına inanmıyorduk.
Yanıldık. Kitaplardan ezberlediğimiz cümleleri, içi boş kavramları birbirimize söyleyip duruyorduk.
ÜZERİNDE DURMADIK
Her şey 14 Ocak 1979 tarihinde değişti. Şah, İran'ı terk etti. Ardından İran tarihinin en büyük yürüyüşü Tahran'da yapıldı. Sansür, yasak yoktu, istediğimiz gibi bağırıyorduk.
Fakat mitingde ilk dikkatimi çeken, kim liberal Musaddık ya da solcu şehitlerin resimlerini taşıyor ise mollalarca dövülüyordu.
Pek üzerinde durmadık bu olayın, "Hele bir kurtlarını döksünler, sonra sakinleşirler" diye düşündük.
Ertesi gün gazetede, bir hırsızın genç mollalar tarafından yakalanıp, adına "İslam Mahkemesi" denilen bir mahalli heyet tarafından 35 kamçı cezasına çaptırıldığı haberini okuduk.
Haberi ciddiye almadık; "Üç beş sapsızın işi" dedik.
Bu arada bira-şarap fabrikalarının yakılması, sinemaların tahrip edilip filmlerin sokaklara atılması gibi olayların üzerinde hiç durmadık. "Ufak tefek şeylerin" toplumun demokrasi ve ulusal bağımsızlık yolundaki çabaları etkilemesini istemiyorduk.
Biz bunları söylerken, mollalar tarafından, kadın ve erkeklerin yan yana yüzemeyecekleri; okullarda aynı sınıflarda olamayacakları; birlikte spor yapamayacakları gibi gerici kararlar ardı ardına alınmaya başlandı.
"Müslüman kadınların yanında orospuların yeri yoktur" denilerek kadınlara örtünme zorunluluğu getirildi. Özellikle üniversitelerde bu yüzden çatışmalar çıktı.
Bu çatışmalardan rahatsız olduk; kadın sorununun güncelleşip ön plana geçmesini istemiyorduk! "Asıl mücadele, emperyalizme ve kapitalizme karşı verilmelidir" diyorduk. Kadın sorunu bir yan çelişkiydi, ana çelişki sömürüydü. Kadının giyim sorunu, emperyalizme karşı verilen mücadeleyi baltalamamalıydı!
Peçesiz, başörtüsüz sokağa çıkan kadınlar artık açıkça, gözümüzün önünde dövülüyordu. Bazı kadınların yüzüne kezzap atılıyordu.
Biz ise hálá büyük laflar ediyorduk; bu tür olayları devrimin kaçınılmaz sancıları olarak görüp umursamıyorduk! "İttifak" "Eylem Birliği" gibi terimlerin peşinden koşup duruyorduk.
GEÇİŞ SANCILARI SANDIK
Humeyni, "Bütün sorunlarımızın sebebi, cemiyetimizdeki ahlaksızlıklardır. Bunların kökünü kazımalıyız" diyor; genç mollalar terör estiriyordu. Kitabevleri yağmalanıyor; gazete bayileri ateşe veriliyordu.
Şiraz'da "İslam Mahkemesi" eşcinsel ve fahişe olduğu gerekçesiyle dört kişiyi idam ediyordu. Benzer olay Tahran'da da gerçekleşiyor, üç fahişe ve üç eşcinsel kurşuna diziliyordu.
Sesleri ve görüntüleriyle erkekleri tahrik ettikleri için kadın spikerler televizyondan kovuluyor; uyuşturucu olarak görülen müzik yasaklanıyordu. Alkol içen, kırbaç cezasına çaptırılıyordu.
Şimdi düşünüyorum da, insan zamanla her türlü aşağılanmaya alışıyor galiba. Hiçbirini görmüyorduk; basmakalıp analizlerimizin doğru olduğuna o kadar inanıyorduk ki!..
Oysa toplum hızla dincileştiriliyordu. Alınan her kararda "Tamam bu sonuncusu" diyorduk. Ama arkası hep geliyordu.
Kızların evlenme yaşı 18'den 13'e düşürüldü. Parfüm, ruj, saç boyası, mücevher gibi kadın malzemelerinin yurda girişi yasaklandı. Kadın çamaşırı satan mağazaların vitrinlerine sutyen, kombinezon vs. koymasına bile izin yoktu.
Kamu dairelerinde kadın memurlara tesettüre girme emri çıkarıldı.
Aslında birçok aydın kadının üye olduğu kadın dernekleri vardı. Onlar kendi küçük çevrelerinde "hamilelik tatilinin uzatılması", "eşit işe eşit ücret" gibi talepleri tartışıyorlardı.
Biz aydınlar hep aynı düşüncedeydik: Demokrasi ve özgürlüğe geçiş sancılarıydı bu tür vakalar! Abartmaya gerek yoktu.
Hepimiz "ana çelişki" üzerinde duruyorduk; öncelikle dışa bağımlılık ve ekonomik krizden kurtulmalıydık.
REFERANDUM OYUNU
Üç ay önce Humeyni, Paris'te komünistler de dahil olmak üzere her görüşün rahatça örgütleneceği bir demokrasiden, özgürlükten bahsederken, şimdi tüm solcu, milliyetçi ve liberalleri İslam düşmanı ilan etmişti.
Bu sözler üzerine ilk protestomuzu yaptık. Mitingimize bir milyonu aşkın insan geldi.
Mollaların en iyi siyasi stratejileriydi; işlerine gelmediği zaman hemen gündemi değiştiriyorlardı.
Referandum meselesini gündeme getirdiler. Halka soracaklardı: "İslam Cumhuriyeti'ni istiyor musunuz, istemiyor musunuz?"
Kuşkusuz bu bir oyundu; halkın yüzde 65'inin okuryazar olmadığı bir ülkede kim ne anlardı cumhuriyetten?
Yapılan propaganda belliydi; dediler ki: "İslam'a evet mi, hayır mı diyorsunuz?"
Biz bu oyunu biliyorduk ama şöyle düşünüyorduk: "Önemli olan cumhuriyettir; serbest seçimlerdir; demokratik haklardır; özgürlüklerdir. İslam Cumhuriyeti bunu sağlayacaksa neden karşı çıkalım?"
Ancak bazı küçük kesimler bu oyuna gelmemek için referandumu boykot ettiler.
Sonuçta, "evet" diyen 20 milyon, "hayır" diyen ise sadece 140 bindi.
Mollalar bu referandum sonucunu çok iyi kullandılar. Güya tüm ülke yaptıklarını onaylıyordu. Artık televizyondan sonra basın da ellerine geçmişti. Sanki tüm muhaliflerin sayısı 140 bin kişi gibi gösterdiler. Halbuki 20 milyon içinde bizim oyumuz da vardı. Ama artık bizim sesimizin çıkmasına izin verilmiyordu.
HALKI ANLAYAMADIK
Mollalar güçlendikçe saldırganlaştılar.
Örneğin, tirajı bir milyon olan liberal "Ayendegan" Gazetesi'ni kapattırdılar. Sıra sonra "Keyhan" Gazetesi'ne geldi; muhalif yazarların işten çıkarılmasını sağladılar.
Tüm bu olanları protesto etmek için mitingler düzenlemeye başladık. Ama iş işten geçmişti artık; insanlar yılmıştı, korkuyordu.
Özgürlük, demokrasi ve bağımsızlık için ayaklanan halkın, bu kadar kısa sürede değişeceğini düşünememiştik.
Sanmıştık ki, mollaların gerici yasalarına/kurallarına halk karşı çıkacak. Halbuki tersi oldu; mollalar yasak, sansür getirdikçe arkalarından gidenlerin sayısı arttı.
Örtünmek moda oldu!
Tüm bunlara "gelip geçici bir fırtına" diye bakmak ne büyük yanılgıydı.
Komünistlerden, solculardan, demokratlardan, milliyetçilerden sonra liberal İslamcılar da zamanla mollaların hedefi oldu.
Şah döneminden daha çok insan cezaevlerine konuldu; idam edildi.
Milyonlarca insan canını kurtarmak için yurtdışına kaçtı.
Kaçanlardan biri de bendim.
Umarım bizim hatalarımızdan birileri ders çıkarır.
(Not: Bu metin, Bahman Nirumand'ın "İran" kitabından derlenmiştir.)
Türkiye'nin İran benzerliği çok şaşırtıcı
ÖNCE bir tespit yapalım:
Diyorlar ki, "Türkiye, İran'a benzemez!"
Yanılıyorlar.
Bu nedenle gelin önce kısa bir tarih yolculuğu yapalım:
19. yüzyılda İngiltere'nin Osmanlı Devleti gibi İran üzerinde de nüfuzu vardı.
İki ülke de tarım ülkesiydi.
20. yüzyıl başında, -İran 1906; Osmanlı 1908- askerlerin bastırmasıyla iki ülkede de meşrutiyet ilan edildi.
Her iki ülke 1920'lerde yeni liderleriyle yönetildi:
İran'da subay Rıza Han (Pehlevi), "ormancılar ayaklanmasını" bastırıp yönetimi devirerek kendini "Şah" ilan etti.
Türkiye'nin lideri ise iç ve dış düşmanları yenen Mustafa Kemal Atatürk'tü.
Her iki lider de ülkelerinin tarihlerinde görülmedik boyutlarda, modernleşme ve reform politikalarını uygulamaya koydu. Ülkelerini eğitim sisteminden hukuk sistemine kadar laikleştirmeye çalıştılar. Kılıf kıyafet devrimi yaptılar.
Bu reformlara her iki ülkede de karşı çıkan pek olmadı; sayıları az olmakla birlikte muhalif olanlar da çok ağır cezalara çaptırıldı.
İran 1940'ta, Türkiye 1946 yılında parlamenter demokrasiye geçti.
İran'da 1951'de, Türkiye'de 1960'ta "milliyetçi/ulusalcı solcu" askerler darbe yaptı.
İran'da başta petrol olmak üzere millileştirmeler yaşanırken, Türkiye de dışa açıldı, yabancı sermayeyi kabul etti.
CIA, İran'daki darbeci Musaddık'ı yıktı. Yerine tekrar Şah Rıza Pehlevi'yi getirdi. Şah bütün partileri kapattı, liderlerini hapsetti.
Türkiye, 1961'de demokrasiye döndü, seçimler yapıldı.
1960'lı yıllar, her iki ülkede de sol, milliyetçi ve İslamcı hareketin ivme kazandığı dönem oldu.
Aynı dönemde her iki ülkenin siyasi ve iktisadi olarak dışa bağımlılığı arttı. ABD "abi" rolündeydi. Düşman ise komünizmdi.
Her iki ülke de solcularını ezmek, yok etmek için her yola başvurdu. Devlet güçleri, sola karşı diğer güçlerle ittifak yaptı.
Sol muhalefetin ezildiği dönemde İslamcı hareketler güçlendi.
YEŞİL KUŞAK PROJESİ
Burada meseleye daha geniş açıdan bakıp, 1970'li yılların son dönemini bir hatırlayalım.
Sovyetler BirliÄŸi, Afganistan'a girmiÅŸti.
ABD'nin kontrolündeki Şah, İran'ı terk etmişti. Türkiye'de büyük bir sol dalga vardı.
Soğuk Savaş döneminde siz ABD'nin yerinde olsanız ne yaparsınız?
İran'da Sovyetler Birliği yanlısı solculara karşı mollaları desteklediler.
Türkiye'de 12 Eylül 1980 askeri darbesini yaptırıp, İslamcıları kuvvetlendirerek solu ezdirdiler.
ABD, Şah'tan umudunu kesince mollaları destekledi. İran'da mollaları yok etmek isteyen askerlerin elini kolunu bağladı.
Şah Rıza Pehlevi, ölmeden birkaç hafta önce, "Amerika ve İngiltere yerine muhalefeti yok etmek isteyen askerleri dinleseydim, ülkeyi terk etmek zorunda kalmazdım" diye açıklama yaptı.
ABD, Sovyetler Birliği'ni İslam ülkeleriyle kuşatıp içindeki İslamcı halkları ayaklandırarak yıkacağını hesaplıyordu.
Bu nedenle İranlı subaylara hep engel oldu.
Örneğin: Şah gittikten sonra, ülkenin başında kalan sosyal demokrat Başbakan Bahtiyar "İslam Cumhuriyeti'ne izin vermeyeceğim" diyordu.
Genelkurmay Başkanı Karabagi, Bahtiyar'ı destekliyordu.
Bahtiyar, ABD ve İngiltere'ye danıştı. Tabii ki destek alamadı.
Mollalar şanslıydı; dünya siyasal konjonktürü onların lehineydi.
Sonunda Humeyni, Tahran'a geldi. Yerleştiği "Refah Okulu"nda, liberal-İslamcı Mehdi Bazargan'ı Başbakan ilan ettiğini açıkladı. ABD ve Avrupa bu "ılımlı İslamcı" atamadan mutlu oldu.
Ancak mollalar güçlendikçe iktidara yerleşti.
Son hedefleri, halkın oylarıyla Cumhurbaşkanı olan liberal Müslüman Beni Sadr idi.
Askerler bu kez Beni Sadr'ın imdadına yetiştiler; darbe yapabileceklerini söylediler. Sadr darbe istemedi ve yurtdışına kaçmak zorunda kaldı.
Mollalar iktidara yerleşti. "Ilımlı İslam" istemiyorlardı!
DESTEK ESNAFTAN
İran tarihine bakıldığında, mollaların devlete karşı ayaklandığı görülmemişti. Sadece 1963'te Şah, mali kaynaklarını yok ettiği için ilk protesto eylemini gerçekleştirmişlerdi. Bu nedenle Humeyni, Türkiye'ye sürgüne gönderilmişti.
Durum aslında bizim Nakşibendiler'e benziyor, onlar da hep devletin yanında olmuşlardı. Neyse...
Türkiye'deki İslami hareketler ile İran'daki mollaları destekleyen güçler arasında benzerlikler var mıydı?
Yapısal farklılıklar olsa da taban aynıydı:
Mollaların ülke içinde en büyük destekçisi, iç ticaretin üçte ikisini, ihracatın üçte birini elinde tutan ve geleneksel değerlerin savunucusu Bazar esnafıydı.
Mollalar ayrıca liberal-burjuva çevrelerinden de destek gördü. Bunun sebebi, özerklik için harekete geçen Azeri, Kürt, Beluciler gibi etnik unsurların başlarının hemen ezilmesi talebiydi.
Ve tabii, din adamlarının siyasal örgütlenme gücünün en büyük dayanağı ise, cami komiteleriyle girdikleri yoksul mahallelerdi. Camiler cihat birliklerinin hücre evleriydi. Kısa bir süre öncesinin solcu varoş mahallelerinin yoksulları akın akın mollaların arkasından yürüyordu artık.
Şimdi tekrar başa dönüp soralım: Türkiye, İran'a benziyor mu?
Yazan: Hülagü Tarih: October 11, 2007 2:08 PM
Tüm bu olumlu ve olumsuz örneklere bir arada bakınca, ‘dini siyasete karıştırmak’ hakkında GENELLEYİCİ BİR YORUM yapmanın yanlışlığı ortaya çıkıyor.
Yazının özeti bu bence....
Yazan: mustafa fatih yüce Tarih: October 11, 2007 3:52 PM
"dini siyasete alet etmek" bence de kötü bir şey. Fakat şu anda "siyaseti dine alet eden" yani dini motivasyona dayanan taleplerini siyasi kanallarla gerçekleştirmeye çalışan insanlara da bu yafta vurulmakta.
Yazan: VolkanS Tarih: October 12, 2007 12:54 AM
Myanmarin (Burma) generalleri isi bilmiyor. Bilse halk isyan etmek yerine "ordu goreve" diye sokaklara, meydanlara cikar.
Yokmu memleketin bir kosesinde baska lisan konusan azinlik filan? Haaa... iste bu. Bunlar boluculuk yapiyor diye ver veristir, 3. kolorduyu gunder, b.k filan yedir. Bak nasil daglara ormanalar kacip boluculuk yapiyorlar. Tut iki boyali basin gazetecesi onlarda "manseter" atsin. Bitti. Bak o zaman generallerine yalvariyorlarmi yalvarmiyorlarmi.
Cahillik iste, ne diyecen.
***
Ayrica; bu plani desteklemek icin Monklara savas ilan et, Budizm Seriati geliyo diye velvele yap. Daha olmadi Tilki Ocaklari Dernegi kur. Kontr-Monk teskilati olustur. Cek-senet mafyasini, banka bosaltma tekniklerini, yegen kayirma yontemlerini uygula. Kafayi kazitan Monklari okullara alma... hatta kel olanlari takibe al.
...yazmaylada bitmiyorki.
Velhasili, generallerine yalvaran ulkelerden ornek al kardesim.
Yazan: Haydar Tarih: October 14, 2007 3:56 AM
türkiye ve iran çok farklı geçmişe sahip teferruatta bir kaç benzerlikle ikisini bir arada tutamzsınız ki türkiye batıya irandan çok öncelri yüzünü döndü ve asker gibi bir güç Türkiyede her zaman var olacak.ayrıca bugun İranın kolayca kafa tututuğu americaya biz sesimizi çıkartamıyoruz. Laiklik bir ülkenin tek geliri değildir.
Yazan: help Tarih: October 15, 2007 11:14 AM
Kabul edilen en eski yerlesik uygarlik
olan Mezopotamya'da Tanri, hukumdarin kendisi
idi.Olumunden sonra da veliaht, bu sifat ve gucu otomatik olarak devraliyordu. Eski Misirda da temelde ayni uygulamayi goruyoruz.
Mezopotamya kulturunun uzantisi olan Yahudilik ise
ayni temayi, ortaya ciktigi donemin kosullarina
uydurmustur. Bu sefer Tanri'nin buyruklarini yerine getirmekle gorevli bir yonetici zumre
olusmustur. Daha sonrasini hepimiz biliyoruz;
iktidari elinde tutmak veya ele gecirmek icin dinin her zaman guclu bir silah olarak kullanildigini... Onyedinci yuzyilda, Ingiliz Krali James'in kendi dilinde yeniden yazdirdigi Incilde, Hz. Isa( veya Tanri) Kral olarak da adlandirilir. Sayin Kralin da oldukca isine gelmis olmali.
Politika ve Din yapisik ikizlerdir. Belki icerik olarak farkli gorunseler de, amac, suruleri gucu elinde tutanlarin gutmesi ve suruden en fazla yarari saglamalaridir.
Ozgurlukler ve demokrasiye gelince; Suruyu surekli
agilda tutamazsiniz,hem yem maliyeti yukselir hem hastaliklar ve huzursuzluk baslar.
Cayirda yayilirken,yukarida soz ettigimiz araclarla cok rahat yonlendirilir, ustelik kendi nafakasini kendi cikardigi icin sisteme yuk de getirmez.
Insanoglu kabuguna donup isteklerinden vazgecerek,gucu elinde tutanlara
verecek hic bir seyi kalmadikca, din ve politika
ikizleri yasamini her zaman yonlendirecektir.
Esyanin tabiati budur.
Saygilarimla
Yazan: Izninizle Tarih: November 3, 2007 5:17 AM