« PKK, El Kaide’nin Stratejisini Kullanıyor | Ana Sayfa | İslamofobi ile Yüz Yüze »
October 29, 2007
Cumhuriyet’in Dindar Çocukları
[29 Ekim 2007 tarihli Star gazetesinde yayınlandı]
LONDRA – Britanya’nın dev saat kulesi “Big Ben” ile ünlenmiş olan görkemli parlamento binası, dünyanın son üç yüzyıllık tarihine etki etmiş en önemli siyasi merkezlerden biri olmalı. Geçtiğimiz perşembe günü bu binayı etkileyen en önemli olay ise, muhtemelen, “İslam Dünyasının Dönüşümü: Gülen Hareketinin Katkıları” adlı konferansın açılışı oldu. Lordlar Kamarası’nın gösterişli bir salonunda toplanan onlarca İngiliz politikacı ve bürokrat, Türk din adamı Fethullah Gülen’in öncülüğünde başlayan dev bir eğitim hamlesinin dünyaya nasıl yayıldığını dinlediler. Ve dahası, takdir ettiler.
Söz konusu konferans, Lordlar Kamarası’nın yanısıra London School of Economics (LSE) ve School of Oriental and African Studies (SOAS) gibi iki prestijli fakülte tarafından misafir edilen uluslararası bir akademik toplantıydı. Dünyanın farklı üniversitelerinden gelen 47 ayrı uzman, Gülen hareketinin felsefesini ve çalışmalarını detaylıca inceleyen tebliğler sundular.
Bu kadar geniş bir akademik birikimi siyasi bir boyutla taçlandırmak, konferansı organize eden “Gülen hareketi mensupları” için gerçekten de büyük bir başarı. Ancak başarı aslında sadece onlara değil Türkiye’ye ait. Çünkü konferanstaki tebliğimde de belirttiğim gibi, gerek Gülen hareketi gerekse toplumumuzdaki diğer “yerli” İslami hareketler, Osmanlı modernleşmesi sırasında kök salan ve Cumhuriyet döneminde olgunlaşan modern bir İslam yorumunu temsil ediyorlar.
Kuşkusuz “kitap”ta tek bir İslam var. Ama bu tek din hayata geçirildiğinde ortaya çok farklı uygulamalar çıkıyor. Osmanlı/Türkiye toplumunun da kendi tarihsel tecrübesinden kaynaklanan özgün bir yorumu mevcut. “Türk İslamı” denebilecek bu yorumun şiddeti dışladığını, aksine hoşgörüye inandığını, dahası demokrasiyi ve hatta laikliği kabul ettiğini artık Batılı akademisyenler ve siyasetçiler anlıyor ve anlatıyor. Hem de hayranlıkla...
Gelgelelim yabancıların gördüğü bu gerçeği bazen yerlilerimiz göremiyor. Aksine, Türkiye’deki İslami cemaat ve hareketlerin faaliyetleri karşısında sürekli dehşete kapılıp duruyorlar. Bu dini oluşumların “Cumhuriyetin altını oyduğundan” ve laik devleti yıkmak için dolaplar çevirdiğinden adları gibi eminler.
Ben durumun bu denli vahim ve karikatürvari olduğu kanısında hiç değilim. Ancak Türkiye’deki İslami kesimlerin uzunca bir süre “laik Cumhuriyet”ten pek hazzetmedikleri doğru. Fakat bunu söylerken hemen durup sormak lazım; “iyi de, laik Cumhuriyet bunları hiç rahat bıraktı mı ki,” diye.
Daha Cumhuriyet’in ikinci yılında kapatılan tarikatların ve sürekli rejim baskısı altında yaşayan İslami cemaatlerin tüm bunları sevinçle karşılaması elbette beklenemezdi. Ama tüm bu “laikçilik” baskısına rağmen, bu ülkenin dindarları, Cumhuriyet’i yıkmaya değil, onu daha ılımlı ve demokratik bir hale getirmeye çalıştı. Gidip de “silahlı direniş” başlatmadılar, “İslami Halk Kurtuluş Cephesi” filan kurmadılar. Aksine, merkez sağ partilere oy vererek laik sistem içinde din özgürlüğü aradılar. Menderes’e, Özal’a ve Ak Parti’ye destek verdiler. Bugün gelinen noktada ise, laikliği de açıkça benimsiyor, sadece daha liberal bir yorumunu istiyorlar.
Artık “laikçi”lerimizin de tüm bunları görmesi ve “din fobisi”nden kurtulması gerekiyor. Bakın, dile kolay, Cumhuriyetimiz’in seksendördüncü yılını kutluyoruz. Artık olgunlaşmamızın, kuruluş dönemi korkularını aşmamızın vakti geldi. Cumhuriyet’in, sadece “laik yaşam biçimi”ne sahip olanları değil, dindarları da has çocukları ve eşit vatandaşları olarak kucaklaması lazım. Onlar buna çoktan hazır.
Yazan: Mustafa Akyol Tarih: October 29, 2007 10:59 PM



Size katılıyorum...Ama Cumhuriyet kutlamaları büyük coşkuyla kutlanırken laikçilik adı altında din fobisinden kurtulamamış bir takım medya da da maalesef halkın coşkusu gösterilirken kutlamada "hiç kapalıların olmadığı " sözünün sanki nifak tohumları ekilmek istercesine sarfedilmiş olmasından da üzüntü duyduk...Benim korkum halkımızı kendini laik görenler ve laik olmadığına inandırılmak istenilenler olmak üzere iki zıt kutupta kutuplaştırılmaya çalışılıyor olması....
Yazan: M.Kul Tarih: October 30, 2007 2:53 AM
Cumhuriyet Yalanları!
Haber ağırlıklı bir internet sitesinde "Yüz Türk yalanı" başlıklı bir bölüm var. Bu bölümde gerçekten kendimizi inandırdığımız büyük yalanların bir kısmı yer alıyor. Mesela "Türkiye güçlü bir devlettir ve kimseden korkmaz. Yalan! Türkiyenin bugünkü haliyle çok güçlü bir devlet olduğu da kimseden korkmadığı da koca bir yalandır. Çünkü kendi halkından korkan hiç bir devlet güçlü değildir." Bazı büyük ve ünlü yalanlara ise bu bölümde yer verilmemiş. (Belki de verilememiş!) Ekim ayındayız, Cumhuriyet Bayramı yakın. Şu sıralar yaygın "Cumhuriyet yalanları" piyasaya çıkar. Bu yalanlar yayın kuruluşlarımız tarafından çok tekrarlandığı için bize tuhaf gelmez. Cumhuriyetin tek parti döneminde en büyük başarı, "devrim"lerde aranmıştır. Bu dönem bu tarafıyla çok övülür. Son yıllarda ekonomi ön plana çıktığı için ekonomik yalanlar da üretilir oldu. Şu başlığa bakın: "Atatürkün hızına yetişseydik, şimdi zengin bir ülkeydik. Kişi başına gelirimiz 19 bin dolar olacaktı."
Türkiyede her türlü gelişmenin ancak Atatürk döneminde olduğunu ıspat yönünde bir eğilim çok yaygındır. Bu eğilim sahipleri rakamları görmezden gelerek dayanaksız hükümler vermektedir. Rakamlar okunduğunda, Türkiye Cumhuriyetinin gerçek anlamda ekonomik olarak 1950 sonrasında, yani DP döneminde, 1960dan sonra AP döneminde, 1980 sonrasında da Özal döneminde sıçrama yaptığı görülmektedir. Buna karşılık sık sık "Cumhuriyet boyunca ekonomik performansın en yüksek olduğu dönem, Cumhuriyetin kurucusu Atatürkün dönemi" idi denilebilmektedir!
Türkiye Cumhuriyeti´nin ilk on yılında toplumun pozitivist kalıplara göre tanzimine harcanan mesai, ülkenin maddî ve manevî kalkınmasına sarfedilseydi büyük başarılar kazanılabilecek, büyük sıçramalar yapılabilecekti. Milli Mücadelenin Lideri, halkı ikna ederek ve arkasına alarak gerçek bir modernleşme projesi ortaya koysa idi, 1950lerde Menderesin, 1980lerde Özalın sağladığı gelişmeler 1930larda sağlanabilirdi.
20. Yüzyılın başlangıcı Osmanlı Devletinin ve onun merkez arazisi olan Türkiyenin ekonomik durumunu ciddi şekilde sarsan olaylara sahne oldu. Önce İtalyanların Trablusgarbı işgal etmeleri, ardından Balkan Savaşları ve nihayet Cihan Harbi, ülkenin yetişmiş insan unsurunu büyük ölçüde üretim dışı bıraktı, ekonomisini şiddetli şekilde sarstı. Genç erkek nüfus cephelerde gazi ve şehid olarak üretim dışı kaldı. Anadolunun kıymetli tarım arazileri uzun süre tam mânasıyla ekilip biçilemedi. El sanatları, ticaret azınlıklara, yaşlılara ve kadınlara mahsus işler haline geldi. Ardından Milli Mücadele aynı süreci devam ettirdi. Milli Mücadelenin sona ermesi ve her hangi bir iç çatışmaya yol açılmadan Cumhuriyete geçilmesinden sonra beklenen, iktisadi bir seferberliğin başlaması idi. M. Kemal Paşa, İzmir İktisat Kongresinde bunun işaretlerini vermişti. Fakat Cumhuriyetin ilk dönemi halk için beklenen gelişmelere yol açmadı. On yıl savaştan sonra, 1923´de kişi başına milli gelir 45 dolar idi. Fert başına Gayri Safi Milli Hasıla 1929´a kadar 74 dolara çıktı, 1930´da birden 55´e, 1931´de 48´e, 1932´de 39´a kadar indi. Yani Cumhuriyetin 10. yılında Türkiye maalesef, halkı ilgilendiren ekonomik göstergeler itibarıyla Cumhuriyet öncesinin de gerisine düşmüştü.
Bu yıllarda Türkiye Cumhuriyeti, mesela en çok öğündüğü eğitim alanında da Abdülhamid dönemi altyapısı üzerinde durmaya devam etmiştir. Gelişme nisbî olarak sadece ilk öğretimde sağlanabilmiştir. 10. yıl istatistiklerinde "lise" sayısı verilmemiştir, çünkü Cumhuriyetin ilk on yılında yeni lise açılmamıştır! Hatta bazı ilçelerde orta öğretim kurumları kapanmıştır. Üniversite zaten bir tanedir, Cumhuriyet yönetimi on yıl boyunca mevcut fakülterelere ilâve olarak bir İlahiyat Fakültesi kurulmasını sağlayabilmiştir. 1930lara gelindiğinde ise Cumhuriyete mahsus bu fakülte talebe bulamadığı iddiasıyla ortadan kaldırılmıştır! On yılın sonunda da kendi rektörünü (o zaman Darülfünun Emini denirdi) kendi seçen özerk Darülfünunun yerine siyasî otoriteye "bağlı", ideolojik öğretimi öne alan Üniversiteye vücut verilmiştir.
Harf inkılabı yazılı kültüre ağır bir darbe vurmuştur. 1933 yılına kadar 6 yıl içinde yayınlanan kitap sayısı üç bin civarındadır. Bu çok cüzi bir rakamdır. Üniversite reformu için davet edilen yabancı uzmanlar, üniversite öğrencilerinin okuyacağı latin harfli Türkçe ders kitabı ve kaynakların yokluğundan yakınmışlardır. Türkiye Bibliyografyası (1928-1938)in sunuşunda yabancı bir kaynağa dayanılarak 1928de 53, 1929da 396, 1930da 680, 1931de 639, 1932de 706, 1933de 779 kitap yayınlandığı belirtilmektedir. Bu sayılara resmî yayınlar dahil olduğu gibi, bir kaç sayfalık basılı metinler bile kitap sayılarak dahil edilmiştir! Üç formadan (48 sayfadan) fazla olan kitaplarla ilgili olarak sözü geçen bibliyografyanın taranmasından çıkan rakamlar çok daha düşüktür. (1929da 150 civarında, 1930da 210 civarında, 1931de 470, 1932de 658, 1933de bine yakın).
İktisat tarihçisi Profesör Korkut Boratav, Cumhuriyetten sonraki ekonomik gelişmeleri şöyle açıklamaktadır: "1929-1929 dönemi belli bir yeniden inşa dönemidir. Yani savaş ve yıkım yıllarının üstüne yeniden inşa edilen bir cumhuriyet ekonomisinin ilk taşları döşenmektedir�Dibe vurmuş bir ekonomi hiçbir şey yapmasanız bile canlanacaktır. Bu dönemde sanayi % 8.5, tarım ise % 16 civarında büyüyor; millî gelirin büyüme hızı da % 11i buluyor. Bu şu anlama geliyor: % 9luk bir sermaye birikimiyle bu kadar hızlı büyümenin tek açıklaması, savaş ve yıkım yıllarının âtıl bıraktığı kaynaların yeni bir birikim yaratmadan hızla üretime tahsisi." (Ekonomik Denge, Aralık 1999) 1929dan sonra, işler dünya ekonomik buhranının da tesiriyle iyi gitmemiştir. Elbette ekonomide devletçilik siyaseti sonucu bazı sanayi tesisleri yapılabilmiştir ama, bu gelişmelerin 1950 sonrası Menderes, 1980 sonrası Özal dönemi gelişmeleri yanında fazla kıymeti harbiyesi yoktur!
Ezcümle: Atatürk döneminin iktisadî durumu iyi bilinir, doğru okunur ve soğukkanlılıkla değerlendirilirse, özenilecek, örnek alınacak bir dönem olmadığı kolaylıkla anlaşılır. Bunu anlamak için iktisatçı veya uzman olmaya bile gerek yoktur. Rakamlar yeterince açıktır! Rakamlarla aranız yoksa ve eğer 1930ları yaşamış aile büyüklerinizden hayatta olan varsa, onlar size içinde bulundukları iktisadî durumu gayet iyi açıklarlar! (Eğer tek partinin mütegallibe takımına dahil değillerse!)
En doğrusu Atatürkü rahat bırakmak ve dönemini öğünmek maksadıyla fazla kurcalamamaktır; daha da önemlisi onu yalanlarımıza âlet etmemektir! Türkiye 21. Yüzyılda kendine yeni bir yol bulacak, değişecek ve gelişecekse, model olarak 1930lardan alacağı pek fazla bir şey yoktur!
Peki Cumhuriyetin kuruluşundan bu kadar zaman geçmiş olmasına rağmen bu yalanlar neden gerçekmiş gibi piyasaya sürülebiliyor ve kitap okuma yazma konusunda dünya sonuncusu konumundaki diplomalı okur yazarlar arasında revaç buluyor?
Özeti şu: Bunun için istatistiklere, rakamlara bakılmayıp 10. Yıl Marşı esas alınıyor!
Türkiyenin ideolojik öğretim uğruna, "atatürkçü nesiller yetiştirmek" bahasına eğitim ve öğretimden, ilimden, üniversiteden yoksun hale getirilmesi zihinleri daraltıyor, tefrik etme, kıyaslama melekelarini işlemez hale getiriyor. Bugüne kadar Osmanlıya karşı bir kimlik oluşturarak, onu kötüleyerek, karalayarak var olmaya çalışılmıştır. Osmanlı bizi okuma yazmadan mahrum etmişti! İlim milim yoktu. İrtica, taassup vardı�İrtica ve taassupla geçen 6 asır düşünülebilir mi?!
Aradan seksen küsur yıl geçti. Türkiye eğitim, öğretim, ilim ve üniversiter tedrisat konusunda -maalesef- Osmanlının gerisinde.
Tabbi bazı zevat koro halinde "Osmanlıda okul mu vardı? Hepsini Cumhuriyet açtı. Osmanlıda üniversite mi vardı? Onu da cumhuriyet kurdu" diye " sesini yükseltebilir! Hatta "eski yazıyla, dini öğretimle Osmanlı çöktü" de diyebilirler.
Bu iddiaları öne sürenler hiç bir zaman hakikati araştırmak zahmetine katlanmadı. İdeolojik metinlere baktılar ve zihni ataletlerini bütün topluma gerçek diye sundular. Evet, Cumhuriyet yönetimi, 1950lere kadar Osmanlının, Abdülhamidin açtığı lise seviyesindeki okulları bile tam faal tutamadı. Bir çok vilayet merkezinde lise yoktu. Dokuzuncu Cumhurbaşkanının kendi vilayetinde değil de komşu vilayetin lisesinde tahsil yapmasının sebebi buydu! Şu gerçeği bir daha hatırlayalım: Osmanlının kurduğu özerk üniversite, 1933te kapatıldı, yerine bağımlı üniversite kuruldu! O (fena) gelenek hâlâ sürdürülmek isteniyor. Osmanlı döneminin verdiği ilk öğretimi bugün liseler veremiyor. Benim iptidaî (ilk okul) okumuş dedem, bugünün üniversite talebesinden daha düzgün türkçe ifadeye sahipti. Konuşurken de, yazarken de! Hatta diyebilirim ki, şifahî kültürünün zenginliği ile türkçeden bugünün Türk dili ve edebiyatı profesörlerini imtihan edebilirdi!
Türkiye, Anayasasında mecbur ettiği dili, okullarında okutup öğretemiyor. Her yıl milyonlarca öğrenciye diploma veriyor. Diploma verdikleri bazı öğrenciler kendi dillerini bile bilmiyor. Tek satır yazıp konuşamıyor. Okur yazar, fakat okuyup yazamıyor! Okullar gençlerimize kelime öğretmiyor, kelime unutturuyor. Yanlışları doğru diye okutuyor.
Tarih öğretmiyor. Ortaokul öğrencisi çocuklar bile bu sahte tarihten yaka silkiyor, hocalarının görmediği yerlerde makaraya sarıyorlar! YÖK bütün üniversitelere mecbur etmiş, "Atatürk ilke ve inkilap Tarihi Araştırma ve Uygulama merkezi" kurduruyor. Bakın bu merkezlerin amacı ne imiş:
"Türk gençliğinin anayasal düzeni koruyucu, millî, manevî, insanî ve kültürel değerlerin bilincinde, Ulu Önder Atatürkün kurduğu Türkiye Cumhuriyetinin birer ferdi olarak, devletine ve milletine karşı görev ve sorumululuklarını bilen, Türk Devletinin ülkesi ve milleti ile bölünmez bütünlüğüne inanan, Atatürk ilke ve inkilaplarına içtenlikle bağlı ve bundan aldığı güçle ülkesine, milletine ve insanlığa yararlı olmaya çalışan, fikri hür, vicdanı hür, laik, çağdaş, fertler olarak yetiştirmek üzere�faaliyetlerde bulunmaktır."
Dikkat edin, burada ilim yok, hürriyet yok. Buna karşılık, sadakat var, inanç var, dogma var, bağlılık var!
Bir de araya "Fikri hür, vicdanı hür" ibaresi eklemişler. Fikrim hür, vicdanım hür: Dindarım. Gereğini de yapmak istiyorum. Ne yapacaksınız şimdi?
"Fikrin hür, vicdanın hür olsun ama, dindar olma, bilim yoluyla, akıl ve mantıkla doğrulara ulaşmaktan vazgeç, bizim sana vereceğimiz ideolojik doğrulara iman et!"
Türkiyede tarih öretimini kurtarmak, zihinleri berraklaştırmak, ataletten kurtarmak için Osmanlı tarihinin dosdoğru araştırılması ve öğretilmesi gerekiyor. Bunun için dev kuruluşlara vücut verilmeli. Eğer bunu yapamazsak öğretim sisteminin titanik gibi batışını hep beraber seyrederiz.
Yurt dışında yaşadığı için bu baskılara itibar etmeyen bir ilim adamı bakın neler söylüyor: "C umhuriyet Türkiyesi, tarihin ve kültürün devlet emriyle yaratılamayacağını ve silah gücü ile ayakta tutulamayacağını anladığı gün, Osmanlı dönemine karşı duyduğu tedirginliği bırakarak özüne dönebilelcektir." (Kemal Karpat, Osmanlı ve Dünya).
D. M Doğan / anadolugenclik.com.tr
Yazan: S Tarih: October 30, 2007 7:15 PM
"Yeni Aktüel dergisi tarafından yapılan bir araştırmaya göre Fethullah Gülen'in yönlendirmesi ile 92 ülkede yaklaşık 500 lise veya ilköğretim okulu, 6 üniversite ile çeşitli sayıda eğitim veya dil merkezi açılmıştır. Bu kurumlar aracılığı ile 100.000'den fazla öğrenciye eğitim verildiği tahmin edilmektedir.1 Bu okullarda Türkçe, İngilizce, açıldığı ülkenin resmî dili ve bazen başka dillerde (Orta Asya'da Rusça, Afganistan'da Farsça, Afrika'da Fransızca) eğitim yapılmaktadır."
"5 kıta ve 120 civarında ülkede faaliyet gösteren ve sayısı toplamda 1000'den fazla olan bu okullar isim ve hukuki bakımdan birbirinden bağımsız olmakla birlikte, Gülen Hareketi kaynaklı oldukları bilinmektedir. ABD, Almanya ve Japonya'nın yanında Burkina Faso ve Papua Yeni Gine gibi ülkelerde Türk okulları mevcuttur.
Bulundukları ülkelerde sınavla öğrenci alan Türk okulları elit ve üst düzey bürokrat kesimin çocuklarını gönderdiği okullar olarak bilinmektedir. Fakir ve parlak öğrencilere bu okullarca burslu eğitim imkanı tanınmaktadır."
Bu adam gibi bize 10 tane daha lazım.
hem islam dini icin calısıyor.
hem egitim,hem turkiye icin.
sayın Akyol'un Türk İslamı'nın modernleşmesinden kast ettigi sanırım buydu.
ancak alanı daraltması gerekirdi.Türk İslamı değince başka yönleride var meselenin.
islam-egitim-türkiye üçgeni.
daha da acılabilir konu.
Yazan: Bigalıoğlu Tarih: October 30, 2007 11:55 PM
Büyük Atatürk'ün tekke ve zaviyeleri neden kapattığı şimdi daha iyi anlaşılıyor.
Şu harekete ABD&CIA destekli ılımlı islam hareketi demeye diliniz varmıyor. Cümle alem biliyor neyi kimden saklıyorsunuz? Fethullah Gülen CIA korumasında ABD'nin bir piyonudur. Türk milletini siz aptal mı sanıyorsunuz?
İslam Dünyasının Dönüşümü adlı konferansı neden Arap ülkeleri ve İran parlamentolarında yapmıyorsunuz?
Sözüm ona sanki Atatürk'ün kurduğu Türkiye Cumhuriyeti'nde Atatürk devrimleri sayesinde gerçek saygınlığını bulan İslam dini'nin bir dönüşüme ihtiyacı varmış gibi gösterilmeye çalışılması bunu da Fethullah Gülen başarmış gibi gösterilmeside sahtekarlığın daniskasıdır.
Ne İslam dini'nin nede Türk milletinin Fethullah Gülen gibi ABD çıkarlarına hizmet edelenlere ihtiyacı yoktur.
Gerekirse tekke ve zaviyeler bin kerede milyon kerede tekrar tekrar kapatılır.
Hülagü TTT
Yazan: Hülagü Tarih: October 31, 2007 3:06 PM
gulen piyon,o ajan,bu vatan haini,oteki militan,digeri terörist,abd oyun kurar,biz seyrederiz,filan.
demekki,hep bize oyun oynayacaklar,biz oyun kurucu olamayız.
zayıf ve basiretsiz oldugumuzu her zaman iste boyle dile getiriyoruz.demek ki bizden adam olmayacak.demek ki bize cumhuriyet,demokrasi fazlaymıs.demek ki biz onların mandaları olmalıymısız.yazık,su memlekette kafası calısan bir adam yokmus demek ki.
Yazan: Bigalıoğlu Tarih: October 31, 2007 8:52 PM
Bizim sanat ve edebiyat hayatımızda korku ve dehşetin çok fazla olmamamsını neye yoracağımı pek bilemem.Genelde iyiye yorarım bizim batı kadar dehşetengiz olmadığımızı daha insani olduğumuzu bunun için korku ve dehşetin işlenmediğini düşünmek hoşuma gider.Bundan haz alırım.Bizim haneye artı olarak eklerim bunu da.Yoksa biz korkularımızı dehşete düşmemek için çok mu derinlere gömüyoruz.Dehşete kapılmaktan o kadar korkuyoruz ki korkularımız gömdüğümüz yerden seksendört sene geçse çıkamıyor.Yüzleşemediğimiz korkularımızın paranoyasını mı yaşıyoruz.Soru: Paranoyamızı yaşamaya devam mı edeceğiz yoksa dehşeetin tadına bakalım mı?
Yazan: medine küçük Tarih: October 31, 2007 11:11 PM
Hülagü'de F.Gülen'i duyunca coşmuş yine..
eğer F.Gülen'in laik T.C yanlısı tavrı olmasaydı bugün çok radikal bir İslami gençlikle karşı karşıya olunabilirdi..İslami hareketlere ilgi duyan gençleri eğitime ,ilme yönlendirerek gerekirse farklı ülkelere de bu hizmeti taşıyarak,milliyetçi ve devlet yanlısı politikasıyla radikallerin güçlenmesini engellemiştir..
İran ve Arap ülkelerinin politikalarını benimseseydi Gülen hareketi orda da düzenlenirdi konferans eminim..İslamın Arap,İran yorumlarına karşı bir hareket zaten..ABD'nin de radikal İslamla sorunu var..bu hareketi desteklemesi çok doğal..
zamanında Mevlana için de Moğol ajanı demişlerdi..günümüzde bile bunu dile getirenler oluyor...ama Mevlana ve onun hoşgörüsü kazandı sonuçta..ufak tefek parazit sesler olması hayatın kanunu..sonuç önemli..
Hülagü siz radikal İslamdan mı yanasınız yoksa?
Yazan: deniz Tarih: November 1, 2007 3:55 PM
"Gidip de “silahlı direniş” başlatmadılar, “İslami Halk Kurtuluş Cephesi” filan kurmadılar. Aksine, merkez sağ partilere oy vererek laik sistem içinde din özgürlüğü aradılar. Menderes’e, Özal’a ve Ak Parti’ye destek verdiler. Bugün gelinen noktada ise, laikliği de açıkça benimsiyor, sadece daha liberal bir yorumunu istiyorlar."
Yazının özü burası bence.
Birileri hala anadolu insanını anlamamak, itmek için uğraş veriyor.
Onu itmeye, çileden çıkarmaya mı çalışıyorlar ne?
Anadolu insanı artık "namaz kılıp, sonra da komutanının emriyle Kur'an okunan evin bacasını sahibinin başına geçiren" saf(temiz, iyi niyetli) köylü değil.
Anadolu insanı artık eleştiriyor, düşünüyor.(e d m g, b g ç)
Bu birilerinin işine gelmese de.
Anadolu insanının önündeki tüm demokratik yolları kapatarak, baskı uygulayarak, yasaklarla, görmezden gelmelerle anadolu insanı çileden çıkarmaya, devlete sövdürmeye çalışanlar ne istiyor?
Mustafa Akyol'un dediği gibi
Biz hazırız.
...
Bu yazıyı ve S rumuzlu orkadaşın yorumunda yer verdiği yazıyı okuyunca
"Neden daha 1. sınıfta iken Osmanlıya ve padişahlara dil uzantanlara kızarken, Cumhuriyete de asla laf söyletmeyip, Atatürk'ü bir türlü sevemediğimi(hem de hiç bir yerden bana Atatürk aleyhinde telkinde bulunulmadığı, söz söylenmediği halde) ANLADIM." Evet Atatürk aleyhinde söz duymadım, ailemden de, fakat Atatürk hakkında duyduğum her söz Osmanlıyı ve İslamı(önceki medeniyetimizi) karalıyordu(ve haksız, abartılı bir şöhret kazanmaya çalışıyordu), bana enjekte edilmeye çalışılan bu fikirler beni eleştirmeye itiyordu.
Yazan: mustafa fatih yüce Tarih: November 1, 2007 7:03 PM
Bir yorumcunun belirttiği gibi Türk okulları dünyanın dört bir yanında inanılmaz bir başarı sergiliyor. Türkçenin ve Türkiyenin tanıtımı açısından bile eşsiz bir hareket. Bu boyutta bir eğitim seferberliğini dünyada hiçbir devlet başaramaz. Yani değil CIA bütün ABD seferber olsa dünyanın dört bir yanında böyle bir eğitim olayı örgütleyemez. Allahın yardım ve desteği olmadan bu işler yürümez. Başta Hocaefendi olmak üzere bu inanılmaz başarının mimarlarını bir Türk olarak, bir mümin olarak saygıyla selamlıyorum...
Yazan: arif Tarih: November 2, 2007 12:27 AM
kabul edilmesi gereken bir şey varsa o da şudur:"gerici" "ılımlı islam","tarikat","cumhriyet karşıtları","sıkmabaş" gibi terimleri uyduranlar,ve bu uydurdukları yalan içinde yaşayanlar size tek bir şey söylemek istiyorum: korktuğunuz kesim okuyor,eğitime önem veriyor ve vizyon geliştiriyor,çağdaşlığı kılık kıyafet yada eldeki bir viski bardağı olarak değerlendirmiyorlar.
Yazan: bahadir b Tarih: November 3, 2007 2:24 AM
Arif'e gerekmez tarif derler ama. Biraz tarife ihtiyacı olduğu su götürmez. Dünya coğrafyasının nerdeyse yarıya yakını Rusya toprakları. Bu coğrafyada Fethullah hocanızın pek meşhur okulları neden yasaklandı? Bu Fethullah hocanızın başarısızlığı mı, yoksa CIA'nin başarısızlığı mı?
CIA'nin parası bitmez nasıl olsa açın açabildiğiniz kadar okulları kim tutar sizi. Hatta bu okulların birinde Fethullah hocanızda eğitim görsede dışardan torpille aldığı ilkokul diplomasını pekiştirse.
Hülagü TTT
Yazan: Hülagü Tarih: November 5, 2007 10:25 AM
Sayın deniz,
Kaç tane İslam var Allah aşkına? Amerika'nın sözünden çıkmayan, varlığını, iktidarını ABD'ye dayandıran en acımasız en anti-demokratik bir İslam Devleti ABD'ye göre ılımlı İslam. Örnek Suudi Arabistan devleti. Tam tersi ABD 'ye boyun eğmeyen bir İslami hareket ise radikal islam mı oluyor?
Müslümanlar bu kadere razı olmak zorundalar mı? ABD'nin gözünde iyi ve ılımlı müslüman olmak için ABD'nin kucağına oturmak müslümanların kaderi olamaz! Bu gidişle yakında ortada İslam diye bir şey kalmayacak zaten. Müslümanların yaşadığı ülkeler miskin, sünepe, yalaka, zır cahil, milli benliğini yitirmiş, ülkelerini işgal eden yabancıların emirlerine itaat eden, kula kulluk eden insanlardan oluşan kuru bir topluluk haline gelmesi kaçınılmazdır.
Ama bu söylediklerim ATATÜRK Türkiyesi için hiçbir zaman geçerli olmayacaktır. Tarih böyle bir hadiseyi bugüne kadar yazamamış ve yazamayacaktır! ABD'nin bugünler için planlayıp ta 50 yıl öncesinden temellerini attığı yeşil kuşak projesi kimse merak etmesin çok değil 3-4 yıl içersinde mosmor bir kuşak haline gelecektir. Dolayısıyle herkesin aklını başına almasının zamanı gelmiştir.
Hülagü TTT
Yazan: Hülagü Tarih: November 5, 2007 11:08 AM
Yıllardır ezberciliğe, klişelere, propagandaya itibar etmeyen çok sayıda insan dile getirdi: "Laik sistemin dinci muhaliflere baskısı" gibi lanse edilen çelişki aslında "oligarşi içinde bir çatlak"tan ibaret. Yukarıdaki yazı da, bunun Ertuğrul Özkök diliyle kaleme alınmış bir itirafı gibi.
Gerçekten de, Cumhuriyetin din-dar/ci çocukları, sistemden katkılarını hiç esirgemediler. Mesela, Cumhuriyet'i kurtarmak için darbe yapan paşaları cennetlik ilan ettiler, onun darbe kabinesinde bakanlık yapan Özal'lara ve onun darbe ortamından yararlanıp Cumhuriyetimizin ve halkımızın başına bela olmuş sosyal altyapıyı bertaraf etmesine açıktan destek verdiler.
Türkiye Cumhuriyeti, kağıt üzerinde laik ve sosyal bir hukuk devleti.
Hukuk kısmına sahip çıkmak konusunda herkes hemfikir, "anayasayı bir kere delmekle birşey olmayacağını" kamuoyuna duyuran "dindar" cumhurbaşkanları, mahkeme kararlarını tanımamayı adet haline getirmiş "hem türk hem müslüman" belediye başkanları, "anayasa mahkemeye muhtıra çekmekte sakınca görmeyen" laik paşaları ile herkes "hukuk benim işime gelenin uygulanmasıdır" tezinde hemfikir.
İşin sosyal kısmında da kimsenin birbiriyle problemi yok. Mevcut "cumhuru temsil eden" hükümetimiz, sağlık sistemini "beyaz türklerin" lehinde değiştirmek ve geliştirmek için var gücüyle çalışırken, her türlü gelişmeye engel olan "laik" muhalefet buna hiç ses çıkarmıyor mesela. Eğitimde de öyle, herkes Cumhuriyet'in fırsat eşitliği ilkesi çerçevesinde kurduğu okulların yerine, cemaat okulları gibi gurur duyulası sivil kurumların konulması, eğitimin parayla satın alınan birşey olması, parasız eğitimin ancak cemaat mensubu olmak gibi çocuğun ahiretini de kurtaran şartlara bağlanması, parası olanın çocuğunun elin garibanından çok daha iyi bir eğitimi hakettiği konusunda hemfikir.
Tek anlaşmazlık, şu laik kelimesinde. Cumhuriyetin dindar çocukları, Cumhuriyetimizin bekçisi darbeci paşalara, Cumhuriyetimizin zenginliği sermaye sahiplerine, Cumhuriyetimizin sahibi ağalara ve beylere bunca hizmet ve desteklerinin karşılığında, kendileri de insanlara biraz daha fazla şey dayatmak, Madımak'ta ağız tadıyla kebap yemek istiyorlar. Neden bu kadar çok görülüyor ki?
Yazan: Balbazar Tarih: November 5, 2007 4:52 PM
Yani anlamadığım madem konu f Gülendi, hayır anlamadığım f Güleni bu dünyada kimse Nurettin Veren den daha iyi tanıyamaz, ne de olsa hareketin ilk günlerinden itibaren en yakın yoldaşı, yıllar yılı yol arkadaşı f Güleni kimse ondan daha iyi tanıyamaz, ve o nedenle neden Nurettin Veren varken ben f Güleni öğrenmek için sizleri ya da başkalarını dinleyeyim. Yani kendisini de dinledik kasetlerinde, göl gibi büyüyün, gerekirse orucunuzu şarap sofralarında açın gibi ifadelerini bizzat kendi ağzından duyduk, yani bir insanı kendinden ve onun en yakın yol arkadaşından dinleyip öğrenmek varken neden sizleri dinleyeyim ki. Komik geliyor.
Üstelik mustafa Akyol, siz neden Nurettin Veren e yapılan sansürlemelere , sitelerini kapatmalara hiç sesinizi çıkartmadınız? Hani herkesin düşüncesini serbestçe açıklamasına taraftınız, hadi bakalım görelim..Görebilir miyiz sizin de mensubu olduğunu medya grubunun yayımlamadığı röportajlara yorumunuzu , bilemiyorum, belki daha önce eleştirmişsinizdir ama ben göremedim, var mı bir yorumunuz??
Yazan: Beagle Tarih: December 17, 2007 11:09 PM