« Neden AK Parti? | Ana Sayfa | Millet, ‘Yeter Söz Benimdir’ Dedi »

July 18, 2007

‘Amerikan Emperyalizminin Maşası’ Acaba Kim?

Malum, seçim döneminde AK Parti’ye getirilen eleştirilerin başında “Amerikan emperyalizminin dümen suyunda gitmek” suçlaması var. Öyle ki Abdullah Gül’ün Cumhurbaşkanlığı ihtimali karşısında sokaklara dökülen ateşli laikçiler onu “ABD-ullah” diye yaftaladılar. Halen de bir sürü “AK Parti düşmanı”, özellikle de “ulusalcı”, hükümetin Washington’a göbekten bağlı olduğunu söyleyip duruyor.

Bu suçlamanın ne kadar gerçekçi olduğunu tartmak için, Ömer Taşpınar’ın geçtiğimiz Pazartesi günkü Radikal’de yayınlanan "Ulusalcılarla Neokonlar Aynı Cephede" başlıklı yazısı mutlaka okunmalı. Washington’daki saygın, liberal ve ılımlı bir düşünce kuruluşu olan Brookings’de çalışan Taşpınar, “[ABD] emperyalizminin en saldırgan ve seviyesiz yüzünü temsil eden ikinci sınıf neokonlar” ile Türkiye’deki ulusalcı/militarist çevreler arasında su sızmadığını, birincilerin “İran’ı vurma” projesi için ikincileri biçilmiş kaftan gördüklerini anlatmış. Taşpınar’a göre, Amerika’da saldırgan dış politika savunanların Türkiye’deki baş müttefikleri “kendilerine 'ulusalcı' ve 'Atatürkçü' diyenler, ülkede askeri vesayet isteyenler.”

Taşpınar’ın yazısı her şeyi özetliyor. Sadece şunu ekleyeyim: Dünyanın tek süper gücü olan ABD ile Türkiye’nin çıkarları için işbirliği yapmak farklı şeydir, Türkiye’de faşist rejim kurabilme hayaline destek bulmak için, “gidin İran’ı vurun, yanınızdayız” demek, farklı şey. Hükümetin birincisini yapmaya çalıştığını düşünüyorum. İkincisini kim yapıyorsa, “maşa” sıfatını onlar hak ediyor…

Yazan: Mustafa Akyol Tarih: July 18, 2007 12:50 AM

Okur Yorumları

(NOT: Yazılar üzerine yapılan yorumların sitede yer alması, bunların Mustafa Akyol tarafından benimsendiği ve desteklendiği anlamına kesinlikle gelmez. Aksine, farklı ve karşıt görüşleri ifade eden yorumlar da kabul edilmektedir. Ancak saldırgan, düzeysiz veya konuyla ilgisiz yorumlar reddedilecektir. Eğer bu siteye ilk kez yorum yazıyorsanız, standart yorum kurallarını dikkate almanız önemle rica olunur.)

Yazınıza tamamıyle katılıyorum.ABD ile çıkar amaçlı ilişkiler daima Türkiye'ye fayda sağlamıştır.Nitekim 1950'lerde Demokrat Parti döneminde de aynı durum vardı.Bu yönüyle 50'lerin DP'siyle 2000'lilerin AKP'si benzerlik taşıyor bazı yönlerden.
Kapitalizm ile Emperyalizm farklı kavramlardır.Biz burada kapitalistlerden yana olmalıyız.
ABD müttefiklerine ihanet etmez.ABD'nin nerede ve ne zaman görülmüş dostlarının arkasından iş çevirdiği?

Yazan: Berk Tarih: July 18, 2007 11:34 AM

AKP ,ABD konusunda takiyye yaptı.Ama sanılanın aksine onlardan yana gibi görünerek..Çünkü bu iş öyle hassas ki ne şiş yanacak ne kebap..Çünkü Türkiye maalesef kendi teknolojisini üretebilen bir ülke değil,hamasi nutukların dışında dünyada söz sahibi değiliz uzun zamandır..bu ancak artislik yapan ulusalcılarımızla değil,çok ciddi çalışan üreten insanlarımız sayesinde olabilir,gerisi de boş laf..

Yazan: hakan Tarih: July 18, 2007 2:30 PM

Bence ABD kimin maşası diye sorulmalı. Zenginsin
derler, parandan ederler; yiğitsin derler canın
dan ederler diye bir söz vardır Anadoluda. El kaide diye bir heyula bulundu, ABD yi batağa çek
mek için kullanıldı sonuç ortada: Yüzyılun rezaleti. Bu neo-con çetesi ile kim iş tutarsa
sonuç rezalet. Barzani ile Talabani ile görüşmem
diyenler bunların toplantısında basıldılar. Sözde yasemin Çongar haber sızdırdı, sözde Zeyno Baran bu işe çok bozuldu. Tam bir kayıkçı atışma
sı. Kabak bunlara güvenip toplantıya katılanların
başına patladı. Orduya duyulan güven sarsılmış ne
gam. Vesayet sistemi böyle çalışıyor işte, kurum
lar birbirine güvenemez hale getiriliyor.Sonrada
kim daha yakın göstersin kendini. İsrail karşıtı
El Kaidenin İsraile karşı tek bir eylemi olmadığı
nı içeren bir yazı var bugünkü Radikalde ilginç.
Kontra atışlara dikkat. AKP iran ilede, ABD ilede
Rusya ilede, AB ilede, Çin ilede çalışıyor. Tek
kutba teslimiyet devri bitiyor. Dünya merkezi hızla Batıdan Doğuya kayıyor. Rusya, Çin, Hind,
Türkiye ve Türk dünyası. Nüfus ve üretim merkezi
bu bölge. Birilerinin zoruna gitsede Türkiye'nin
önü açık. Çalışan ve hizmet üreten kadrolar yüz
yılda yapılamayan işleri yapıyor. ABD uşağı,siyo
nist uşağı diyerek güçlü bir Türkiye'yi durdurma
çabaları boşa çıkacak. Yalnız AKP seçimi kazandık
tan sonra , mutlaka C.Başkanlığı seçimi ile birkez daha bloke edilmek istenecek. Erdoğan nasıl feragat etti ise Gül'de feragat edebilmeli.
Parlemento içinden yada dışından bir adayla yola
devam diyebilmeli AKP. Bu şans herzaman ele geçmez. İranla gaz anlaşmasına bataktaki ABD ancak teessüf edebilir. Başka zaman olsa asla izin vermezler böyle bağımsızlığı pekiştirecek
adımlara.

Yazan: levent Tarih: July 18, 2007 5:15 PM

“gidin İran’ı vurun, yanınızdayız” diyen kimdir, böyle bir şey söyleyen olduğunu sanmıyorum Türkiye'de... Bu sözü belgelemek gerekiyor. Aksi halde havada kalan boş bir söylem olur. "Ulusalcılarla neoconlar aynı cephede" başlıklı bir yazıyı okumaya gerek olduğunu sanmıyorum. Başlık çok absürd çünkü, gerisini okumaya gerek yok. "Ulusalcı" dan kasıt, CHP+MHP ise, (ki giderek öyle görünüyor)elhak, bu da çok absürd bir birleşim, bunu eleştirmeye ben de katılırım. Ancak neoconlara "İran'ı vurun" diyorlar diye değil. Ne yani, bu koalisyon gerçekleşti diyelim. ABD hemen destek bulup "hah işte" deyip İran'ı mı vuracak? Bu bence komik. Bu desteğe inanacak kadar aptal olduklarını sanmıyorum neoconların...

Her fırsat ve bahane ile bir kesime "laikçi" adı verip sataşmada bulunma tavrı hoş bir tavır değil. Bakın açık söylüyorum: "Dincilik" çok geçerli bir rant sağlayabilir, ama "laikçilik" rant getirmez. Mesut Yılmaz zorunlu sekiz yılı çıkararak mı rant sağladı? Hayır. Ama başörtüsü bitmek tükenmek bilmez bir rant kapısıdır. Buradan gelecek oylara hiç bir sağ parti kem bakamıyor. Mecburen başörtüsü ile ilgili bir söylemin olacak. Bu ülkede dindar olduğu için rahatı kaçan kimse görmüyorum. Bu sözü defalarca başı kapalı bayanlardan bizzat işittim: "Bu örtüyü açsam inancıma hiç bir zararı olmaz. Ama inadına açmıyoruz!" Hatta "İşte bakın, bir şey olmadı" deyip başörtüsünü çıkarıp geri bağlayanları da gördüm. Camiler desen açık, dini yayınlar her yerde, hiç bir yerden bir şey tutturamıyorlar. Ne kalıyor, başörtüsü. Aman ha yüklenin! Faşist devlet başörtüsüne özgürlük vermiyor!

Laik kesimi pimpirikli, tırsak, paranoyak, faşist gösterme çabalarını artık kanıksadık, bunlar ruh haletinin aynada yansıması olsa gerektir. Biz İran'dan asla çekinmeyiz ve bu çekince için ABD'nin İran'ı vurmasını istememize hiç gerek yoktur. Tam tersine, İran'ın vurulması bizim için çekince yaratır. İran'da yaşayan Azerilerin Türk sınırına doğru mülteci hareketine geçmesi, ticaretin kesilmesi, istikrarsızlık ortamından PKK nın yararlanması gibi çekincelerimiz vardır. İran ile yapılan son gaz anlaşması şimdilik göstermelik bir "tavır belirtme" anlaşmasıdır. Gelecekte ciddiye binip binmediğini göreceğiz.

AKP Amerikancı bir parti değildir. AB karşısında ABD ye yakınlaşma kozunu her akıllı hükümetin kullanması gerekir. Çünkü ABD sadece menfaat çakışması ve yandaşlık beklentisindedir. Demokratik gelişme beklentisi yoktur, her rejimle yandaşı olduğu sürece anlaşır. AB ise her fırsatta demokratik sorunları öne sürer. AB ile ABD arasında da su yüzüne çıksa çıkmasa her halükarda bir rekabet vardır. Türk hükümetlerinin bundan her zaman yararlanması gerekir.

Tamamen ABD yanlısı olmak hiç kimsenin olmadığı gibi Türkiye'nin de menfaatine değildir. Tamamen AB ye dayanmak zaten mümkün olamıyor, müzakereler aksayarak sürüyor. Dış ilişkilerde denge esastır. Fakat müttefikler diye, "ha AB, ha ABD, aynısı" denilemeyeceğini bilmek gerekiyor.

Sonuç olarak, ABD nin Bush'un görevi dolmadan bir İran harekatı yapması olasılığı az da olsa var. Fakat bence ABD stratejistleri yakın gelecekte bir nükleer denetimsizlik ortamının er ya da geç doğacağını hesaplıyorlar. Buna bağlı olarak da savunmayı güçlendirme stratejisini geliştirmeyi benimsiyorlar. Nükleer şemsiye ve akıllı silahlar. Yani Amerika kıtasına hiç bir füze ulaşamayacak ama, ABD her istediği noktaya füze atabilecek. Gelinecek aşama budur. Neden? ABD Irak'ı yaptığı gibi İran'ı işgal edip Tahran'a bayrağını çekebilir mi? Hayır. Bu sorunun yanıtı kesin bir hayır'dır. Peki uzaktan yeraltındaki nükleer tesislere ne ölçüde zarar verebilecek? Bu soru ve yanıtta geleceğin savaş stratejileri gizlidir.

ABD nin bu stratejisinin en çok farkında olan ve bundan rahatsız olan ülke Rusya. Günümüzde böyle bir savunma doktrinini uygulamaya koymak henüz zor. Ne olacağını ömrümüz olursa göreceğiz...

Yazan: demirkan efegil Tarih: July 18, 2007 6:52 PM

Ulusalcılar aynı zamanda AB karşıtı. O konuda da Sarkozy ile işbirliği içinde olabilirler mi? Zaten laiklik anlayışları da Fransa'nınkiyle uyumlu.

Yazan: fizikci Tarih: July 18, 2007 7:48 PM

Tencere dibin kara, seninki benden kara.

Amerikan ve Israil sagiyla kendi capinda isbirligi halindeki bu iki dayatmaci akimin (islamcilik ve ulusalcilik) ikisinin de tabanlarini besleyen en onemli nefret ve paranoya unsurlarindan birinin "Amerika" olmasi gulunc.

Yazan: Balbazar Tarih: July 18, 2007 8:34 PM

zaten mevcut haliyle bile merkez sag partilerinin Amerikancılığı, bu partilerin ABD uşağı olmasından ziyade Türk siyasi sisteminin derinliklerindeki meşruiyet krizleriyle ilgili. detay için şu yoruma bakılabilir:

http://fekmekci.blogspot.com/2007/06/akpyi-nasl-eletirmemeli-1.html

Yazan: faruk Tarih: July 19, 2007 7:36 AM

Bazı arkadaşların özgürlük anlayışlarındaki sakatlık,bu ülkenin bir bölüm insanının gerçekten yaşadığı sıkıntıları görmezden gelmekle kalmayıp,yok siz özgürlünüz için değil inat için yapıyorsunuz a getirmeye çalışıyor..Kimmiş o "Başımı açarsam dinime hiçbir zararı olmaz" diyebilen Allame-i cihan ?
Kimmiş başını açıp gösterip "Bak hiçbir şey olmuyor" diyen süper müslüman?
Hak ve özgürlüklerin tanımını yapmaktan aciz insanların ayakta tutmaya çalıştıkları model elbette sürekli gelişen,değişen insanın ufku karşısında sadece faşist dünya arşivinde yerini bulabilir..Bence Türk halkı içinde bazıları çok ciddi mesafe katetmiş..dünyanın hiçbiryerinde olmayan bir teknoloji ile insanların kalplerinin içine bakıp görüp okuyabiliyorlar sonuç çıkarabiliyorlar :) pes yahu..

Yazan: hakan Tarih: July 19, 2007 9:45 AM

biz bir şeye karar vermeliyiz ya kainatın yaratıcısının yanında yer alacağız yada aciz varlıkların oluşturduğu amerikanın yanında kim ki
kainatın yaratıcısı sonsuz kudret ve güce sahip
varlığı seçmezki o değil mi mute de 3000 kişilik
bir orduyu 150 bin kişilik bizans ordusu karşısında zafere ulaştıran kabeyi ebreheye karşı sadece kuşlarla koruyan.

ayrıca demirkan arkadaşımızın 28 şubatın esas kime karşı yapıldığını bilmediği ortada ilk öğretimin neden sekiz yıla çıkarıldığını zannediyor meslek liselerinin önü neden kapatıldı zannediyor acaba; o dönemde özal tarafından temeli atılan anadolu imam hatip liselerinin
öğrencileri ve normal imam hatiplerden gelen öğrencilerin öys deki başarılarıydı ana hedef çünkü bu insanlar tarafından doldurulacak olan kadroların gelecek on yıl için de bir çok dengeyi
altüst edeceği belliğdi emperyalist uşakların konumlandırıldığı noktaların kaybı büyük bir sorun teşkil edebilirdi. sen bu ülkede başörtüsününmü sorun olduğunu sanıyorsun ne zaman ki suya sabuna dokunmayan ,malum statükoya, bana dokunmayan yılan yaşasın mantığı güden insanlar
başkaldırdı olanlar oldu işte bunun önünü kesmek
bu neoconların ve ulusalcıların en önemli gördükleri bir durumdu konumların tekrar belirlenmesi açısından önemliydi ve 28 şubatı gerçekleştirdiler ve islami çalışmalara önemli bir tırpan vurmuş oldular. onlar istemesede ALLAH
nurunu tamamlar.ama türkiyede olanlar bu kadar basit görülemez arkadaş biraz olayları daha dikkatle bakarsan iyi olur bazı şeyleri gözden kaçırmışsın gibi .işte insanlar camiye gidiyor orucunu tutuyor yüzyıllık bu masal sona erdi.
biz kula kulluğu reddettik ya sen hala kula kulluk yapmayı mı mantıklı görüyorsun!

Yazan: mikail Tarih: July 19, 2007 11:13 AM

demirkan efegil in yazısını %100 onaylıyorum ve katılıyorum

bazılarının zihniyetini onların e şakşakçılarını çok güzel ifşa etmiş

Yazan: oha oha Tarih: July 19, 2007 11:54 PM

Biraz daha serinkanlı konuşabilirsek daha faydalı olur. Bana inanın ben bir konuyu üstünkörü bırakmam. "Böyle gördüm, böyleydi, şöyleydi" deyip anlatıp geçmem. Bir kaç kişinin davranışının da sadece kendilerini bağladığının bilincindeyim.

Bu yüzden konuyu araştırdım. Gerçekten bir kadının başını örtmemesinin, veya geçici olarak örtmemesinin dinde nasıl hükümlendirildiğini sordum. Gerçekten o bayanların dediği gibi iman konusunda bir sakınca olmadığı yanıtını aldım. Bu kişinin sadece günah işlemiş olacağını söylediler.

Tabii ki insanların günah olduğuna inandıkları davranışları yapmama özgürlüğünün olması gerekli. Ancak dinin bir çok hükmünün uygulanamadığı bir dönem ve toplumda, yani halk tabiriyle atılan her adımın neredeyse günah sayılacağı bir ortamda baş da örtülmeyiverse bir şey pek çıkmaz gibi geliyor.

Miras paylaşırken kendiniz üçte iki alıp kızkardeşinize üçte bir verebiliyor musunuz? Eşinizi "boş ol" deyip boşayabiliyor musunuz? Hırsızın elini, eşkiyanın ayağını kesebiliyor musunuz? Zina edene yüz sopa vurabiliyor musunuz?

Bunların hiç birini ve daha bir çok dini hükmü yerine getiremiyorsunuz. O halde sadece baş örtme konusuna bu kadar yığma yapılması, bu işin bir sembol ve bayrak haline getirilmesi anlamına geliyor.

Doğrusu şu ki, inançlar ve dini hükümler bir bütün. Başörtüsü bunun sadece sembolik bir simgesi. Tartışma hiç bir zaman başörtüsü istenilen her yerde kullanılmasına izin verildiğinde bitecek değil. Bunu hepimiz biliyoruz.

Bu yüzden konuyu demokratik hak ve özgürlük gibi ele almak, Batı ülkelerindeki gerçek demokrasilerde serbest diye örnek göstermek geçerli olmuyor. Tuzu kuru Batı tabii özgürlükçü olacak. Biraz bir egemenliklerine tehdit geldiğini hissetsinler, nasıl sert önlemler gündeme gelir. İşte Almanya'nın getirmek istediği önlemler ortada.

İnsanlar iki biçimde radikalleşir temel olarak, günümüz konjonktürüne göre söylersek: Din ve ulusal söylemleri kullanarak. Günümüz konjonktürü kaydını koymam, enternasyonal söylemlerin ortadan hemen hemen kalkmış olması. Ulusalcılığın artışı da olumsuz bir gelişme. Sanıyorum artık merkezin bir kanadında din, diğer kanadında ulusal söylem yer alacak. Sağ-sol kavramı artık geçerliğini kaybediyor.

Bu iki kanat arasındaki çekişme merkezi ne ölçüde sarsar ve parçalarsa, istikrar o ölçüde bozulacak.

Global çapta ise bir blokta dine, bir blokta ulusalcılığa dayalı devletler yer alırsa seyreyleyin gümbürtüyü...

Meseleleri doğru ortaya koyup doğru tartışalım.

Yazan: demirkan efegil Tarih: July 20, 2007 2:03 AM

Bir insan birşey hakkında konuşurken konuştuğu şey hakkında sahip olduğu bilgi kadar
hüküm verebilmelidir.Eğer İslamiyet hakkında doğru bilgi sahibi olmak istiyorsak bunun adresi
zavallı ayşe veya fatma olmamalı,değiller de zaten.Zira bu meselede aslolan kaynakların
Kuran ve Hadis olduğu herkesce malum.
2 hadisi burada nakletmek istiyorum.
1) Küçük günaha devam edilirse, büyük olur.
2) Günahların küçük görüneninden sakının! Bunlar toplanınca sahibini helak eder.
Bu şuna benzer ki, bir kavim bir vadiye iner, çerçöp, odun ne bulurlarsa toplayıp getirirler.
Böylece koca bir yığın olur. Bunu yakıp ateşinde ekmeklerini pişirirler.
İşte küçük görünen günahlardan hesaba çekilen de helak olur. ev kema kal.
Bunlar Peygamberimizin (ASM) sözleri..
Bu dini bu hassasiyette yaşamak isteyenler de var,Saldım çayıra Mevlam kayıra diyenler de..
Başörtüsü imanın şartlarından değil ancak açık bir emir..
Yapamamak ayrıdır,ki bu şekilde yaşayan milyonlarca insan var..
Ancak yapamamanın ötesine geçip,bunun terkinden de bişey olmuyormuş demek ayrıdır..

Verilen örneklerle örtünmenin ciddi farkı var..örtünmek bizzat kişiyi bağlayan bir emirdir,
diğerleri ise toplumsaldır..Eli kesmek yada kırbaç vurmak Kuranın ortada devlet varsa,O devletin
Adliyesine verdiği emirdir..Örtünmek öyle değil ki,direk insanı bağlıyor..
Örtünme emrini yerine getiremiyorsak salalım gitsin mantığı ile
namazı da kılmayalım,orucu da tutmayalım,zekat da vermeyelim,hacca da gitmeyelim..Birşey bütünüyle elde edilemezse,
bütününü terketmek akılın işi değildir..

Siyasi simge meselesi çok komik bir safsata ve artık baymaya başladı..
Demokratik devlet yapısı,insanların inandıklarını yaşayabildikleri ve
herhangibir problem yada anlaşmazlık durumunda bunu medeni bir şekilde dile getirerek
çözebildikleri yapıdır..

Siyaset en medeni yapılma zeminidir.Bunun yapılma şeklinin ismi siyasettir,başka bir yol biliyormusunuz? Anarşinin dışında..
Taleplerini dile getirmek için dağa mı çıksın bu insanlar?

Son olarak,İnsanlar söylemlerle Radikal olmazlar.İnsanlar meşru talepleri
karşısında çözüm değil de dayatma ile karşılaşırlarsa Radikal olurlar.
En doğal talepleri karşısında 2. sınıf insan muamelesi görürlerse radikal olurlar..
Evet meseleleri doğru anlamak lazım ama bu da belli bir derinliğe inmeyi gerektiriyor..
Basma kalıp cümleler ve sloganlarla doğru bulunamaz,kendini tekrar etmeye mahkum eden
insanlar topluluğu çıkar ortaya..

Yazan: hakan Tarih: July 20, 2007 5:14 PM

"Biraz daha serinkanlı konuşabilirsek daha faydalı olur. Bana inanın ben bir konuyu üstünkörü bırakmam. "Böyle gördüm, böyleydi, şöyleydi" deyip anlatıp geçmem. Bir kaç kişinin davranışının da sadece kendilerini bağladığının bilincindeyim"
Bu cümleleri kuran demirkan beyi kutlamak istiyorum.günümüzde bu anlayışı benimseyen kişi sayısı ne yazıkki oldukça az.Yalnız hemen ardından kurduğu cümleler ise bilmeden nasıl tutturabilir nasıl düşüncelerime sığdırabilirim, gibi bir görüntü sergiliyor.
Bahsettiğim; dini konulardaki yalnış izlenim ve söylevleriniz.İnanç birdir,fakat benimseniş ya da uygulanışı her tarafta gördüğünüz gibi farklılıklar içeriyor.Bu farklılık zatların şahsimaneviyatından kaynaklanıyor.Sizin şahıslara sormak yerine emredenin emirlerinin bulunduğu kaynağa bakmanız daha daha iyi bir tercih olurdu.Ve inançların uygulanışının nasıl olması gerektiğini sembolik olup olmadığına daha iyi idrak edebilirsiniz.
Ve ben konunun yinede insan hak ve özgürlükleri yönünden ele alınmasını tercih ederim.Bu ülkede dinden, dininden ,dinini yaşayan dindarlardan nefret eden insanlar var.Bunlar dinle ilgili tek laf duymak istemezler, ellerinden gelse ortadan kaldırmak isterler.Ve bu düşüncedekiler öyle sokakta dolaşan kimseler değil, önemli mevkide bulunan insanlar.Birçoğu kamusal alanın göbeğinde.Ve dini öğelere karşı düşmanca tavır takınmaktalar.İşte bu çevreler için dini öğeleri insan hak ve özgürlük bağlamında ele almak onları (pek sanmasamda) yumuşatabilir.Ayrıca tuzukuru batı yerine ülkemizde bile bu öğeelerin hiçbiri güvenliği zedeleyecek birşey değildir.
Ulusalcılıkla dindarlar arasındaki uçurum daha
da açılacaktır görüşünüze katılıyorum.Fakat ulusalcılar denen kesimin büyük bir kısmının ulusalcılıkla alakası olmadığını sadece bazı şeyleri kılıfına uydurma peşinde olduklarını düşünüyorum.Zamanında atatürke hakaret eden, anarşi düzenini bas bas çağıran, bölücübaşılarla gülleşen v.s kişiler bugün ulusalcı kesildiler.Dikkat ettniz mi bilmem mhp kanadına ulusalcı kelimesi kullanılmıyor.solcu türkçülere ulusalcı deniyor.Solculukta ırkçılığın yeri olmamasına rağmen kendi emelleri adına kendilerini kılıfa soktular.
Ve ülkeler arası gümbürtüyü değil ülkeler içindeki gümbürtüyü izleyeceğiz gibime geliyor.Dünyanın dört bir tarafında dindarlarla ulusalcılar artıyor.kutuplaşma son hızla devam ederken devletlere gerek kalmayacaktır sanırım.Ve herkes keendi derdiyle uğraşacak.Ve Demirkan beyin dediğide bu bölümden sonra olur.(Global çapta ise bir blokta dine, bir blokta ulusalcılığa dayalı devletler yer alırsa seyreyleyin gümbürtüyü...)
saygılar

Yazan: zencir Tarih: July 20, 2007 7:19 PM

Karşıt da olsa böyle akıllı uslu eleştiriler alınca mutlu oluyorum. Hiç bir zaman "tam da benim görüşlerim, aynen katılıyorum" gibi bir karşılık beklemem, beklemek abestir ve gelirse anlamsızdır. Çünkü hiç bir iki insanın ne görüşleri, ne duyguları ne düşünceleri aynı olamaz.

Bir zaman determinizmin sıkı bir eleştirisini okumuştum ve inanın çok mutlu olmuştum. Çünkü yazı determinizmi öyle sert eleştiriyor, yerden yere vuruyor olmasına rağmen bunu anlayarak yapıyordu. Yazar determinizmin ne söylediğini, ne öngördüğünü, temellerinin ve sonuçlarının ne olduğunu çok iyi anlamıştı. Yazı tabii ki indeterminizmi savunuyordu, bence hiç bir yere varamıyor ve sadece determinizmin olmadığını söylüyordu. Ancak karşılık veremese de, karşıdan ne geldiğini çok çok iyi anlamıştı.

Anlamak her şeydir. Hayatta bilmekten sonra anlamaktan daha değerli bir şey bilmiyorum. Hatta bu ikisinden hangisini başa getireceğimi kestiremiyorum. Bazen de bilir ama anlayamazsınız. Belki bu ikisini birleştirip "tüm neden ve sonuçlarıyla birlikte, derinlemesine bilmek" demek daha doğru olur. Fakat "anlamak" deyince sanki duygular da katılıyor, birebir hissetmek, "o imiş gibi, onun yerinde imiş gibi empati kurabilmek" akla geldiği için bu kavramı da önemsiyorum.

Peki anlayabilir ama bilmeyebilir misiniz? Herhalde bu tam mümkün olmaz. Bilmeden tam anlama olmaz. Demek sıralama doğru: Bilmek ve anlamak. Bilmenin daha öncel, ama anlamanın daha derin olduğunu söylemek konuyu bağlar sanıyorum.

Konuya dönersek, daha önce anlattım sanıyorum, tekrar uzatmak istemem. Kısaca: Bir arkadaşın çocuğunun sünnet merasimi orduevinde yapılıyordu ve giderken komşumuz bir bayan da bizimle geldi, başı kapalıydı. Bunun bir sorun olmayacağını umuyordum fakat kapıda omzunda bir pırpır bulunan sıradan bir onbaşı bayana giremeyeceğini söyleyince şok oldum. Ne yapacağımı, ne söyleyeceğimi bilemedim. Benim yaklaşımım "ölmez ya, açsın başını girsin" şeklinde ama bu, benim düşüncem. Bu davranışa maruz kalan insan ise öyle düşünmüyor. Duyguları eziliyor, isyan ediyor ve aşağılandığını hissediyor. Ne düşünürsem düşüneyim, kendimi onun yerine koyamayacağımı hissettim.

Evet, bazen empatide aciz kalırsınız. Ne yapsanız karşınızdaki insanın nedenselliğinin kökenine inmenize imkan yoktur.

Hukuk da kestirmeden işlemiyor mu? Adam suçu işlemiş, şimdi hakim kötü bir çocukluk mu geçirdi, neye inandı, nelerden korktu, neleri umdu fakat bulamadı... Bütün bunları nasıl derinlemesine düşünsün? "Eylemine uyan TCK nın..." deyip basacak cezayı. Bunun başka bir yolu da yok yani. Acısan, merhamet etsen mağdur ne olacak?

Belki ne alaka diyebilirsiniz, "başını örtmek de böyle adliyelik bir suç mu?" diyebilirsiniz. Direk alaka kurmuyorum. Empatinin zorluğundan bahsediyorum. Ne yazık ki çoğu kez anlamadan dinlemeden yargılamak zorunda kalıyoruz, bu bir gerçek. Fakat başka bir yolu da yok. Derinlemesine bir analiz açısından bakarsanız dünyada hiç bir yargının yeterli geleceğini sanmam.

İnsanlar zaten bunun için zerrenin tartılacağı ve her hakkın hukukun iade edileceği bir "din günü"ne inanmak istiyorlar. Beni kesmiyor, ama inananlarla empati kurabiliyorum ve hiç bir zaman buna inanmamalarını salık veremem.

Başını örten bir bayana "aç da kurtul" diyebilirim, ama "inanma" diyemem. Buna hakkım da olmadığını düşünüyorum...

Yazan: demirkan efegil Tarih: July 21, 2007 10:54 AM

Demirkan Efegil'in fikirlerinin çoğuna katılmasam da kendisini sağduyulu ve mantıklı yazılarından dolayı tebrik ediyorum. Bunun başlıca nedeni de, "inançsız" olmasına rağmen "objektif" değerlendirmelerde bulunmaktan çekinmemesidir. Zira bu tutum inançsızlarda çok nadir görülen bir şeydir ve bu nedenle takdire şayandır :)

Yazan: deneme Tarih: July 23, 2007 12:14 PM

Deneme linkli değerli arkadaşıma teşekkür etsem de belirtmek istediğim bir konu var:

Kategorize etmelere yorumlarımda her zaman karşı çıktım. Bu davranışın kökeninde de dinden gelen bir derin etki olduğunu söyledim. Din insanları hem de öyle keskin kategorize eder ki, dindar insanların bilincine değil, bilinçaltına kadar bu empozenin yerleşmemesi imkansızdır. Birbirine tamamen zıt, çok uzak ve çok derin bir ayrım olan cennetlikler-cehennemlikler ayrımından bahsediyorum tabii ki. Bu çok keskin ayrım ancak "kimin cennetlik, kimin cehennemlik olduğunu ancak Allah bilir" anlayışı ile bir parça törpülenebilir. Ancak bir başka anlayış da bunu hemen kırıyor: Kafiri kafir bilip tekfir etmenin gerekliliğinden söz ediliyor. Daha önce de konu ettiğim, inançların bir bütün olması nedeniyle küçük bir ayrıntıyı değil kabul etmeme, şüpheyle karşılama bile hemen küfür damgasını yiyor.

Dinsel kutsallıklar abartıldığı sürece din bazında bir uzlaşı olası değildir görüşümü de ortaya koydum. Fakat ateizme, dinin kökten reddine de prim vermedim.

Lafı şuraya getireceğim: "inançsız" kategorizesi de son derece palyatif, göreli, spekülatif, subjektif... ve daha bir çok olumsuz yakıştırmayı hak edecek bir yaftalamadır. Bundan rahatsız olmadım. Evet, bazı şeylere inanmıyorum, bazı şeyleri şüphe ile karşılıyorum, bazı şeylerin de inanmadığım gibi üstelik tersine inanıyorum. Ancak herhangi bir şeyin "olmadığını" kanıtlamanın bir yolu olmadığını çok kez örneklerle anlattım.

Dinde olduğu gibi, inançsızlıkta da sabit fikirli olanlara üzülüyorum. Bu konuda çevremi şaşırttığım da olur. Birisi bir ara benden biri hakkında bir şey istedi, "sevaptır" demek diline geldi, sonra benim günaha sevaba filan inanmadığım aklına gelerek kaldı, ne diyeceğini şaşırdı. Şimdi ben bu insana günah sevap diye bir şeye inanmadığımı net biçimde hiç söylemedim. Fakat bu kanı, onun benimle olan konuşmalarında edindiği bir intibaydı. Benim inanmadığımı söylediğim şeylere bakarak herhalde günaha sevaba da inanmadığım kanaatine varmıştı.

Yine bir çok kişinin Bülent Arınç'ın Türkçeyi güzel kullanan biri olduğunu söylememe şaşırdığını hatırlarım. Bunlar da beni kendi taraflarında zannedip karşı kamptan birini niye övdüğüme tepki gösteriyorlar. Halbuki ben karşı olduğum bir fikri anlatırken bile güzel Türkçe ile anlatan birinin anlatımını takdir ederim. Fikirleri ayrı. Onu ayrıca değerlendiririm. Ama Arınç Türkçeyi güzel kullanır. Cemil Çiçek de öyledir.

Yine bir arkadaş Türkçe olimpiyatları ile ilgili bir yarışmayı izlememi istedi. Bunun "irticai" (özellikle tırnak içine aldım) bir faaliyet olduğunu hemen sezdim fakat çekinmeyip izledim ve güzel bir çalışma olduğunu söylemekle kalmadım. "Popüler kanallar buz dansı, şarkı yarışmalarının yanısıra bu tür kültürel çalışmalar da yapsalar, Türkçe kolaylıkla bir dünya dili olur" dedim. Hatta Ukraynalı kızın "önden giden atlılar" şiirini okuyuşu tüylerimi ürpertti, gözüm yaşardı. Çünkü duygulanılmayacak gibi değildi. Hiç bir önyargının o şiire duygulanmamı önlemesine izin vermem.

Ancak yine de bu tür durumlarda duygularımı gizlemeyi tercih ediyorum. Çünkü "hah yumuşadı, hidayete gelecek galiba" diye yüklenmeler oluyor. Ben ne "bu taraftayım" tanımı yapıyorum, ne de karşı tarafa geçmem söz konusu. Tersine, kategorizeye karşı çıkıyorum. Bu tür şeyler genelde alay konusu ediliyor ki, bu çok kötü bir yaklaşım: Ben güzel sesle okunan Kur'an'ı dinlerim, duygulanırım da. Merhum Mısırlı hafız Mustafa İsmail'in Kur'an okuyuşuna hayran olduğumu söylediğimde "kurnaz laikçi sağdan yaklaşıyor, sol vuracak, dikkat edin" türü uyarılar yapılmıştı bu forumda.

Neyse uzatmayayım, siz siz olun kardeşim, insanları kategorize etmeyin. Sözümü güncel konu olan seçim sonuçlarıyla ilişkilendirerek bağlayacağım: Türk halkı açıkla kapalı dostça caddede yürüsün, birbirine kem bakmasın istiyor. Laiklik - dincilik tartışması istemiyor. Zıtlaşma ortamı ortadan kalkarsa bu kaçınılmaz olarak olacaktır da. Toplumda açık da kapalı da hep olacağına göre? Toplum "başını açarsa ne olur, günah mı olur" bunun da tartışılmasını istemiyor. Bırakın kimse kimseye ne aç desin ne kapa, herkes bildiğini yapsın istiyor. Çünkü şu zıtlaşmadan kaçınılamıyor: Bir kesim günahla, cehennemle korkutulmaya çalışılmaktan ciddi rahatsızlık duyuyor, bir kesim de bunların umursanmamasından ciddi rahatsızlık duyuyor. Konu buna illa ki geliyor bakın, bu kaçınılmaz. Bir zaman da bir arkadaşım beni biriyle konuşmam için illa ısrar etti. Bu çok farklı, mutlaka konuşmalısın dedi. Sonunda konuşalım bakalım dedim. Gerçekten tatlı dilli ve düzgün konuşan biri. Ancak itirazlarıma o da fazla dayanamadı. Baktı olmuyor başladı kabir ve cehennem azaplarından bahsetmeye. Yani sonuçta itirazı bunlarla kırmaktan başka çare kalmıyor. Çünkü söylediklerinin kanıtı yok ki, inanç konuları.

Yani öyle bir şey ki, kafan rahat etsin istiyorsan "inanmıyorum yahu, tamam rahat bırakın" diye resti çekeceksin, tam kıpkızıl çıkacaksın. Bülent Arınç da Türkçenin içine ediyor deyip tüm köprüleri atacaksın. İnanın bunu isteyenler de var. "Mümin kafir belli olsun ki kiminle cihad edeceğiz bilelim" diyenleri de duydum. Ben kestirip atmacı olmadığım için her ortama girebiliyorum ve yanımda rahat konuşmaktan çekinmiyorlar. Lise yıllarımdan başlayarak girmediğim fikir ortamı kalmadı gibi. "Dabbetül arz çıkacak, herkesi mümin kafir ayıracak ve Mehdi gelip alnı kafir damgalıları öldürecek" söylemleri ile çok karşılaştım. Bunu köy odasında değil, üniversite okuyan insanlardan duydum. Köy odasında emmiler konuşsa, güler geçerdim. Yemin ediyorum, iki üniversite bitiren adamlardan neler duyduğuma inanamadığım oluyor. Daha vahimi "bu tür konuları herkesle konuşmayın" uyarısı yapıldığı ile de karşılaştım ki, içine iyice girsen neler söylüyorlar kim bilir intibası uyanıyor.

Kutsallıkların yumuşatılması konusunu tamamen bu nedenlerle gündeme getiriyorum, saygılar...

Yazan: demirkan efegil Tarih: July 23, 2007 9:06 PM

Deneme isimli arkadaşımızın üslubuna karşı demirkan bey samimi bir cevap vermiş..Arkadaşlar keşke şu lafı gediğine koyma yarışından ve merakımızdan vazgeçebilsek..herkes hakkında aynı zanna sahip olmak, inancımızın bütün ruhuyla çelişiyor.."Zan Hatadır" Hz Muhammed (ASM)(ev kema kal)

Yazan: hakan Tarih: July 24, 2007 5:57 PM

İnsanları kategorize etmede dinin büyük bir faktör olduğu görüşüne katılmıyorum.Bunun sebebi olarak ise insanların büyük kısmında bulunan hazır-kolay bir şekilde kişileri genelleme ya da sığlaştırma , bizden-sizden gibi bir ayrım psikolojisidir.Ki bakınız demirkan efegilin üstteki yazılarından birinde "laikçi" kelimesinin kullanılmasından hoşnut olmadığından bahsederken diğer yandan kendini ifade edebilmek için "dinciler" kelimesini kullanıp onların rant peşinde olduğundan bahsediyor.Ki kendine çağdaş diyen kesim dindar kesim için "yobaz,gerici v.s" kullanıyor.Yani kategorize etme işi toplumun her kesimi tarafından yapılabiliyor.
Kutsallıkların yumuşatılması deyimini ilk defa duyuyorum.Ve bu deyimin çelişkili olduğunu düşünüyorum.Kutsal olan birşey eğer kutsallığını hala sürdürüyorsa yumuşatılması mümkün değildir.Ve bunu istemekte öyle herkesin hakkı değildir.Ha eğer bahsedilen dinin hurafelerden soyutlanılması ise bunu savunan siz tek değilsiniz, ülkemizde bu konuyla ilgili bir sürü çalışma yapılmaktadır.Bu da kişilerin inandıkları şey hakkında eksik bilgi sahibi olduğundan kaynaklanmakta.
saygılar

Yazan: zencir Tarih: July 24, 2007 6:53 PM

Sayın hakan'a samimiyetime inandığı için teşekkür ediyorum. Sayın zencir, daha önce bu blogda yaptığım tartışmaları tekrarlama sıkıcılığına düşmek istemiyorum. Kimsenin de "Hakkaten adam doğru söylüyor ya! Bütün bu sorunlar kutsallıklardan kaynaklanıyor. Yarından tezi yok, şu kutsallıkların icabına bakalım!" diyeceğini beklemiyorum. Bu tür süreçler zaman alan, başka etkenlerin de katılımıyla olgunlaşan, çok tartışılan, çoğu kez sonuç alınmayan ama arpa boyu ilerlemelerin sonra etkisini gösterdiği konulardır. Benim hayatımda da bunu gördüğüm olmuştur. Üniversitede çok tartıştığım ve fikirlerini kabul etmediğim bir hocamın bugün fikirlerini benimsemiş olduğumu görerek hayret ediyorum. Hocam çok hoşgörülü biriydi. Ne kadar karşı çıksam notumu asla kırmazdı. Çoğunlukla dersi bana bakarak anlatırdı, bitince fikrimi sorardı. O onaylamadığım konuları şimdi onaylayarak dinlemek için yakıcı bir özlem duyuyorum. Ama geçti artık... Hiç bir süreç geri döndürülemez ve yeniden yaşanamaz. O süreci yaratan koşullar aktı, gitti... (Not: Determinizmi o hocamdan öğrenmedim. Ama her şey zamanla determinist bir sürece katılıyor.) Biliyordu ki karşı olsam da konuyu anlıyor ve dikkatle izliyorum. Fikirler genellikle söylendikleri an tepkiyle karşılanır. Bu böyledir. Bir konu duyduğumuzda bunu gerçekten bilmediğimize ya da bilmemize gerek olduğuna şüphe ile bakmak eğilimindeyizdir. Bu eğilimi kırmak için insanları hayrete düşüren abartılı veya yanlı bilgilerle dikkat çekerek söze başlamak pedagojik bir yöntemdir. "Karınca kadar ağırlık kaldırabilsek şu kadar tonluk bir treyleri kaldırırdık!" gibi... Bu sözde biraz çarpıtma vardır, ama gerçektir ve daha önemlisi dikkat çekicidir, hayret uyandırıcıdır. Çok başvurulan bir yöntemdir. Neyse konu bu değil. Konu, fikirlere direnç geliştirme ve değişik fikirleri kabullenmenin bir süreç oluşu.

Ancak hazır-kolay psikolojisi konusunda size tam katılırım. Ancak bakınız din de hazır-kolay bir yöntemdir. Sayısız sonsuz nedensellik bağıntılarını araştırıp didineceğine, tüm nedenleri birden bir ilk nedene izafe ediver, geç git!

"Dinciler" konusunu başka bir başlık altında açıkladım. "Bilimciler" de diyorum, aşağılama ve hakaret kesinlikle yok. "Yobaz" ve "gerici" yi hiç ağzıma almadım. Hatta kullanılmamasını istedim. Hata olarak gördüğüm her şeyi hangi taraftan gelirse gelsin eleştirdim.

"Kutsallıkların yumuşatılması" benim tezim. Buna başka adlar düşündüm, "dinin folklorize edilmesi" dedim, çok daha şiddetli tepki aldı. Bunu şöyle özetleyebilirim: Kutsallıkları aşağılamak değil, örneğin Kur'an insan yazması alelade bir kitaptır deyip yere atmak değil, ama işte abdestsiz tutulmayacak, her harfi sevap... anlayışlarının kırılması. Ya da Osman Bey odada Kur'an var diye sabaha kadar ayakta beklemiş hikayesi de kutsallıkları abartmadır. (Kur'an'ı kimin yazdığı konusunda da bir öngörüm yoktur, söyleyeyim. Ben bunu bilemem. Ama kendi nedenselliği içinden sıyrılıp çıkabilmiş hiç bir şey yoktur. Benim nedensellik üstü bir kabulüm yoktur.)
Bir şey:
a. Kutsaldır
b. Değildir
c şıkkı yok, iki şık birden işaretlenemez, yanlış doğruyu götürür türü bir dayatmadan sanırım siz de yana olmazsınız. Her şey bir derecelendirmeye tabidir.

Hurafe konusu ayrı, onu da başka başlıklarda tartıştık. Yine özet: Kutsallık doğurgandır, siz istemeseniz de hurafeler doğurur. Bu gün insanlar başında fatiha okusun diye türbe yaparsınız, yarın çaput bağlarlar.

Saygı karşılıklı...

Yazan: demirkan efegil Tarih: July 25, 2007 5:41 PM

Dinin hazır-kolay bir yöntem olduğunu söyleyebilmek de maalesef yine
"Bilgi sahibi olmadan,fikir sahibi olmak" yanlışından kaynaklanıyor ve çok hazır-kolay bir yöntem.
"Sayısız sonsuz nedensellik bağıntılarını araştırıp didineceğine,
tüm nedenleri birden bir ilk nedene izafe ediver, geç git!"
Bu cümle baştan aşağıya yanlış..Neden?
Çünkü etraftaki herşey İlim,İrade,Kudret varlığını gösteriyor..
Allahın eseridir ve bu eserin inceliklerini bilmek,
Allahı bilmenin bir yoludur ki buna Dinde Marifet denilir.
Zira ortadaki sanata bakınca,sanatkarın sanatındaki derinliği ve mehareti anlaşılır..
Eşyaya baktığımızda netice olarak o eşyanın mükemmel yapılışından, Bunun İrade,İlim ve
Kudretle yapıldığı ve Bunu da ancak İlim,İrade,Kudret sahibi bir Zatın
yapabileceğine hükmetmek aklın gereğidir yoksa -aldım,yuttum, kabul ettim-in gereği değil...
Bu bir "dogma" değil tamamen akli bir muhakemedir,hükümdür..Eğer "aklımızla başka sonuçlar çıkarabiliriz"
diyorsanız buyrun dinliyorum..Kuran tefekkür ayetlerinden geçilmez ki..Sürekli Allahın eserleri
üzerinde düşünün,ibret alın,görün denilmiştir..Yoksa neden akıl verilsin ki ??
sadece aritmetik hesaplar için mi?? Bu arada bilim tarihine Müslüman alimlerin yaptığı katkı,
özellikle de İslamiyet tarihinin ilk 300 yılında inkar edilemez zira bugünkü
batı medeniyeti bütün bu çalışmaların üzerine bilimsel disiplinini inşa etmiştir.
Bugün Harizmi,El Kindi,Biruni,İbni Sina,Ali Kuşcu,Eb Ül İz,İbnül Heysem... ve diğerlerinin
bilime katkısını kaldıralım bakalım bugün bilimin geldiği yerden bahsedebilecekmiyiz ??
Bu insanlar nasıl olur da "geç git" mantığı ile bilim tarihine geçebilirler??
Ki bu insanlar olmasa bile biz sorup soruşturmayacakmıyız? elbette soruşturulacak,araştırılacak,
inceleyeceğiz.. yoksa Allahın sanatındaki derinliği başka nasıl anlayacağız??
Kuran da imanı 2 ye ayırıyor..Tahkiki iman ve taklidi iman..
Tahkiki iman sarsılmaz ve "geç git" demez..Taklidi iman ise sadece kalben kabul etmektir,
herşeyde,her olayda O'nun ilmini ve iradesini göremez sadece tasdik eder derine inemez..
Şimdilik bu kadar...

Yazan: hakan Tarih: July 26, 2007 5:57 PM

Sayın hakan, tahkiki bir yöntem geliştirebilirseniz size ancak saygı duyarım. Tavrımı temelden bir reddetme olarak algılamayınız. Nihayetinde geçmişi bile bir kenara bırakın, Pakistanlı bilimci Abdüsselam, fizik dalında temel kuvvetlerin birleştirilmesi için yaptığı çalışmalardan dolayı Nobel ödülü almıştır. Abdüsselam herhalde araştırma yapacağında veya Nobel veileceğinde ateist olduğuna dair and içmemiştir. Hatta o bu çalışmayı evrende tek bir kuvvetin olduğunu, dolayısıyla tek bir gücün yönetiminde olduğunu kanıtlama adına, yani peşin bir hükümden yola çıkarak yapmıştır, ama olsun. Sonuçta bilime katkı yapmıştır. Bilim bu tür katkıları reddetmez. İdeal, idealdir. Tanrıyı kanıtlama adına da yola çıksa, sonuçta bilim yapabilir elbette.

Benim yargım bir genelleme. Bunu İslami kesim de eleştirir yani, halkın taklit düzeyinden tahkik düzeyine ulaşamadığından yakınılır.

Fakat korkarım genellememin kapsamını oldukça geniş tutacağım. Doğayı ve evreni tanrıya havale eden bir düşünce yapısının kendini belli kalıplar içine hapsedeceğine ve özgür bilim yapamayacağına kaniyim. İstisnaları olabilir, bunu size 2x2=4 kesinliğinde kanıtlayamam.

Fakat kanaatimin temeli şudur ki: Bilimde nedensellik bağıntılarının keşfi esastır. Herhangi bir olgunun temelindeki nedensellikler araştırılır. Buna determinist ilke diyoruz. Dini düşünce ise nedenleri birer perde, yaratıcının iradesinin bahaneleri görme eğilimindedir ve nedenlerden çok ilk nedenin iradesine önem verme tavrı sergiler. Öyle ya, ay benden yana olduktan sonra yıldızdan bana ne? Her şey ilk nedenin iradesindeyse, onu perdeleyen nedenlere boşver... Hatta nedenleri fazla kurcalamak "esbabperestlik" olarak görülür. Bahsettiğiniz tüm İslam bilimcileri bağnazlık ve hoşgörüsüzlükle mücadele ederek ve hükümdarların korumasına mazhar olabildikleri oranda çalışmalar yapabilmişlerdir. İbn-i Sina bugünkü tıp düzeyini yakalayabilen bir kan dolaşımı teorisi geliştiriyordu ve bunun için Horasan'da cesetlere otopsi yapıyordu. "Ölülere zulüm yapılıyormuş" diye halk arasında artan hoşnutsuzluklar üzerine şehri terketmek zorunda kaldı. Hükümdarları iyileştiren hekim olarak nam salmıştı ve bu yüzden korunuyordu, yoksa canından olması işten değildi.

Gazali kendisi için "kafir oldu" fetvası vermiştir. Aynı fetvayı felsefe ile uğraştığı için Farabi için de vermiştir.

Bugün İbn-i Sina Batı tıp fakültelerinde Avicenna adıyla temel ders olarak okutulur, Gazali İhya'sı ise burada önde gelen din eseri olarak saygı görür. Halbuki Gazali İhya'sında yer yer çok hoşgörüsüz fikirler ortaya koymuştur. Eseri yaşadığı çağ için bile tartışmalıyken günümüzde bu kadar saygı görmesi anlaşılabilir bir tutum değildir.

Yani genele bakarak görünen durumu saptamak zorundayız, istisnalar veya teoride olan, pratikte görülemeyen şeyleri görmek zor oluyor tabii.

Ama "geç git" demeyenin, araştıranın başımın üstünde yeri var, ne tür düşünceden olursa olsun...

ÖNEMLİ NOT olarak eklemek isterim ki bütün bu söylediklerim, "bilim ateist bir anlayışla yapılmalıdır" anlamına kesinlikle gelmiyor. Sadece bilimin yöntem gereği sekülerist olması gerektiği anlamına geliyor. Bu konu benim bu blogda tartışmalarımın belkemiğini oluşturuyor, baştan alırsam çok tekrara girmiş olacağımdan mazur görünüz.

Yazan: demirkan efegil Tarih: July 27, 2007 5:13 PM

Sayın Demirkan,ben eski bir fizikçiyim..bu anlamda bilim yapmanın ne olduğunu,
ne kadar özveri istediğini ve ne kadar özgürlük (önyargısızlık) gerektirdiğini
küçük ölçüde de olsa bizzat hissetmiştim bir zamanlar..
bildiğim şu ki,insanlar bilimsel bir problemi ele alırlarken asla dindar
kimlikleri ile bakmazlar..çünkü ilgisi yoktur ki...
yani siz aklınızla çözmeniz gereken bir matematik yada fizik problemi karşısında
dindarlığınızı kullanarak nasıl bir çözüm üretebilirsiniz?

Demek ki işin içinde sizin farkında olmadığınız başka şeyler var...
Verdiğiniz örnekte diğer islam alimlerinin de bu ön kabulle işe giriştiğini düşünüyorsunuz
ama onlar da çok derinleşmişler ki burda da farkında olmadığınız o etkenin rolü var..

Abdüsselam'ın dediğiniz gibi bir önyargı taşıyarak bu işde başarılı olabileceğine,ilerleyebileceğine
inanıyormusunuz gerçekten ? Yani biz bilim adamlığından bahsediyoruz,memurluktan yada askerlikten değil..
Tam bir önkabul ancak bir asker adayını tam bir asker yada bir memur adayını tam bir memur yapar..
Ön kabulle bilimin içine girerseniz bilim sizi napar?
Ya siz bilimi bırakırsınız yada bilim sizi bırakır,derinleşemezsiniz asla,
yerinizde sayarsınız ve yolculuk sona erer..(bugün akademisyen-memur ama bilim adamı olamayan kadro çok var Türkiyede..)
Çünkü karşılaşacağınız herşey yenidir her problem de..
Yani kainata kalıplarla bakabilme lüksü yok ki zaten..Kainat kainattır..Sen ona mümkün olduğunca
yaklaşıp anlamaya çalışırsın,o senin anlayışına yakınlaşmaz, eğilip bükülmez..(her zaman bilinen bir kanunla
çelişen küçük şeyleri dahi halı altına süpüremezsiniz onlar daha dehşet bir gerçeğin habercisi olabilirler..
Kaosun keşfi buna güzel bir örnek..)
sen bir sistemi çözmeye çalışırsın,formulize edersin ortaya bir formül çıkar,
çıkan şeyin senin ideolojinle ilgisi yoktur ki..çıkan şey ancak olan şeyin ifade edilmeye
çalışılmış halidir..

Kısaca bilimin bizzat kendisi zaten önyargıyla bilim yapabilmenize imkan vermiyor..

Allah bu nedensellik (sebepler) ağını insanların akılları ile kurgunun harikalığını görebilsinler diye yaratmış..(bir hikmeti)
Yani düşünün nedensellik,sebebler olmadan icraat yapsa o zaman aklın gereği kalır mı?
Pat diye olup biten birşey karşısında akıl ne yapacak? susar kalır,emekli olur gider..Maksat aklı emekli etmek yada
susturmak değil,tam tersi işletmek..

Ama bu bilimsel gerçeklikten insan felsefe ve teknoloji çıkarır..iş insani,subjektif olunca
çıkan sonuçlar insana göre şekillenebilir,felsefenin rengi gibi..
Bu bilimle ; felsefe ve teknoloji arasındaki en önemli ayrımdır..
yani din bilimin içeriğine karışmaz,çünkü zaten orada faaliyet gösteren Allahtır,orada insanın iradesi yoktur ki..
Onlara tekvini ayetler deniyor..yani bunlardaki incelik; İlim,İrade,Kudretin derinliğini gösteriyor..
Ancak teknoloji olunca işin rengi değişir..Teknoloji subjektiftir..Aynı bilimsel değerden,atom bombası da
yapabilirsiiiiiin,Nükleer santral de..Kürtaj da yapabilirsin,suni döllenme de..
Buna imkan sağlayan da O'dur..İmtihan da bu noktadan başlıyor..

Demek ki dinin ancak teknoloji ve felsefeye müdahelesi vardır..insani,subjektif olanlar bunlardır çünkü..

Siz bir sanat eserine baktığınızda sizi celbeden şeyler, o eseri ortaya koyan kişiyi tanımak hakkında sizi tahrik etmez mi?
İşte bu insanların sizin dediğiniz gibi bir önyargıdan çok bu tahrikle hareket ettiklerini biliyorum.
Çünkü bir zamanlar ben de bilim yaparken,öğrenirken o heyecanı çok hissetmiştim.Yoksa bu işi yapamazsınız zaten..
Yani gerçekten dindar,mütefekkir bir bilim adamının diğer bilim adamlarından farkı,onu tahrik eden şeyin
bu olmasıdır..ki bu işlerin içine gerçekten girip,fani olan insanların da ateist olabileceklerine inanmıyorum..
Çünkü bu kadar harika bir sistemin,Tasarlayan olmadan kendi kendine,tesadüf eseri,tabiat-doğa putlarını
kabulle olamayacağını insan aklen ve ruhen hissediyor ve o iradenin,ilmin karşısında tevazuyu öğreniyor..
Ben hayatımda ne kadar ciddi bilim adamı ile tanışmışsam,bir tane artist görmedim..herkes şunu biliyor kainatta
öyle bir derinlik varki,bu derinlik insanı saygıdan başını eğdiriyor..Kim olursa olsun..

Yazan: hakan Tarih: July 28, 2007 12:33 PM

Düşüncelerini payaşıyorum,hükümet maşa sıfatını kesinlkle haketmiyor.

Yazan: Anonymous Tarih: July 30, 2007 8:58 PM

Anonymousun cümleleriyle konudan ne kadar uzaklaştığımız belli oldu.demirkan bey ben sizin kadar şanslı değilim.Şu an felsefe öğrencisiyim.ve hocalarımız sizinkiler kadar anlayışlı değil maalesef.Fikirlerimizin farklılığı onları çok rahatsız ediyor, not dahil her konuda alaşğı ediyorlar.derste konuşma imkanımız bile kısıtlanıyor.Felsefe değil hocalarımızın fikirlerini öğrenip sınav veriyoruz.Bunlar(çoğu) dini değil dinsizliği önkabul edip ders veren kimseler.demekki din temel faktör değilmiş.

Yazan: zencir Tarih: August 3, 2007 1:04 PM

Tekrar yazının konusuna dönersek,

İyi ama o zaman neden

1. Tayyip Erdoğan tezkereye hayır diyenleri listelere koymayarak cezalandırdı. Bu tesadüf mü?

2. Ertuğrul Günay televizyonda izlediğim bir söyleşisinde "Tabii gönül ister ki ortadoğuya demokrasi zorla, savaşla gelmesin" şeklinde bir ifade kullandı. Bu söz ABD nin Iraktaki savaşı kendi stratejik/maddi(petrol) çıkarları için değil de demokrasi getirmek gibi bir iyi niyetle başlattığı kabulünü zımni(implicit) olarak içermiyor mu ?

Yazan: nesnelbakış Tarih: September 18, 2007 11:41 AM

Sn. Hasan Mesut Hazar 02 Kasim 2007 tarihli Turkiye gazetesinin 9.uncu sayfasinda yayimlanan Washington Mektubu'nda ozet olarak "Turk-Amerikan stratejik ortakligini 'neocon' denen CILGINLAR ve onlarin yerli isbirlikcileri zehirliyorlar" diyor.

NEVER UNDERESTIMATE THE IMPORTANCE OF A LIBRARIAN

Yazan: librarian Tarih: November 3, 2007 6:49 PM

Yorum Ekleyin...





(you may use HTML tags for style)