« İslam ve Özgürlük: Yerinde Bir Yorum | Ana Sayfa | Devlete ‘Ilımlı İslam’ Değil, ‘Ilımlı Laiklik’ Lazım »

June 11, 2007

Fox TV'de Kuzey Irak, PKK ve Kürt Sorunu Tartışması

Fox TV'de Nazlı Ilıcak ve Reha Muhtar'ın sunduğu "Çapraz Ateş" adlı tartışma programına bu akşam (11 Haziran) konuk olarak katılacağım. Kuzey Irak, PKK ve Kürt sorununun konuşulacağı, "Irak'a müdahale"nin tartışılacağı programı saat 23.45'ten itibaren izleyebilirsiniz.

Yazan: Mustafa Akyol Tarih: June 11, 2007 1:20 PM

Okur Yorumları

(NOT: Yazılar üzerine yapılan yorumların sitede yer alması, bunların Mustafa Akyol tarafından benimsendiği ve desteklendiği anlamına kesinlikle gelmez. Aksine, farklı ve karşıt görüşleri ifade eden yorumlar da kabul edilmektedir. Ancak saldırgan, düzeysiz veya konuyla ilgisiz yorumlar reddedilecektir. Eğer bu siteye ilk kez yorum yazıyorsanız, standart yorum kurallarını dikkate almanız önemle rica olunur.)

Ekran arkasinda destegimiz seninledir.

Yazan: bulent arslan Tarih: June 11, 2007 3:29 PM

Allah yardımcınız olsun Mustafa Bey. Öfkelerin havada uçuştuğu, provakatörlerin kol gezdiği şu dönemde sağduyulu açıklamalara ihtiyacımız var.

Yazan: Tuncay Yılmazer Tarih: June 11, 2007 7:17 PM

Bu program basladigindan beri hicbir bolumune bes dakikadan fazla tahammul edememisim. B defa Mustafa Bey'in hatirina tam 7 dakika dayanabildim. Saniyorum K. Irak ile ilgili idi tartisma.

Benm esas merak ettigim Reha Muhtar'in hangi ozellignden dolayi medya mensub oldugu, ve neden Mehmet Ali Erbvil'in sanaci, Denz Baykal'in siyasetci oldugu. Bu zevatin neden statukoyu savunduklatrinin cevabi ile aynidir bu sorulatrin cevabi. Nerede lumpen, gerzek, birilerini bir tarafini yapayarak, bir grup aidiyeti ile biryerlere gelmis olan var ise statuko muhafizidir. Cunku ancak statuko onlara gazeteci, siyasetci, sanatci, vb olma sansi tanmir. Gercek degerlerin, liyakatin fikrin kapsitenin prim yaptigi ortamda opksjenle karsilasmis aneorobik bakter gibi olurler.

Yazan: Bekir L. Yildirim Tarih: June 12, 2007 12:34 AM

Şu an Türkiye gündeminin en hassas konusunda ve izlenen bir programda konuşacaksınız.
Reha Muhtar'ın konuşmalarını ciddiye almayan çok arkadaşım var, haklılık payları da var doğrusu, bununla birlikte Reha Muhtar, televizyonu kullanmayı çok iyi biliyor ve de alkış toplamayı...Yerinizde olsam ciddiye alırdım onu...
Nazlı Ilıcak ta Reha Muhtar da gerek söylemleri ve tarzları, gerekse kişilikleri açısından çok bilinen, tanındık simalar. Farklı bakış açınız ve kürt sorunu hakkındaki bilgi ve birikiminizle izleyiciler eminim size kulak kabartacaklar. Türk halkının kürt sorunu ile ilgili eksik ve yanlış bilgilere sahip olduğunu düşünüyorum, bu itibarla kanımca çok önemli bir misyonla izleyicilerin karşısında olacaksınız.
Gayret sizden tevfik Allah'tan olsun diyelim... Programı izleyeceğim.

Yazan: İlknur Karaaslan Tarih: June 12, 2007 11:09 AM

Programın ilk 20 dakikasını izlemeye tahammül edebildim. Nedir bu, nasıl bir tartışma programıdır? Acayip bir kakofoni, her kafadan bir ses, birbirinin sesini bastırmaya çalışan insanlar, sözleri tutup çekiştirip hamaset yapmaya çalışan sunucular. Keşke alet olmasaydınız. Biz sizi daha düzeyli programlarda görmek istiyoruz. Böyle gereksiz gürültülü, anlamsız programlarda ne işiniz var?

Yazan: blue Tarih: June 12, 2007 11:40 AM

CHP'NİN, MHP'NİN, SLOGAN ATTIRILANLARIN, BU TERÖRÜ SEÇİMLERE DEKGETİRENLERİN;
ŞEHİT İSTİSMARI VE SEZER PARADOKSU

Mustafa Bey;

Gece FOX Tv de katıldığınız programı izledim, siz elinizden geldiği kadar şehitleri kullanmadan bir şeyler yaptınız Ama karşınızdakiler halen ve daima şehitleri kullandıkları halde kullanmıyormuşcasına, dalga geçer gibi lanet okudular.

Bu olay aşağı yukarı şu cümlelerle gerçekleşti "şehit cenazelerini şöyle istirmar edenin Allah belasını versin yok böyle kullananın Allah belasını versin gibi" .


Siyasi çıkarlar uğruna toplumla ve dinle dalga geçiyorlar, yalan söylüyorlar düşüncesi oluştu bende.

Neden;
Sezer teröristleri serbest bırakıyor, protesto edilmiyor, çünkü sezer'i protesto etmenin faydası kârı yok SİYASİ MENFEATİ YOK.
Sezeri protesto etmenin İnsanlık adına katkısı var ama bunlar insan olma halinden çıktıkları için herşeyi siyasi menfeat gördükleri için ve oligarşinin birazda biz içinde olalım düşüncesinde oldukları için protesto etmiyorlar.

Ancak hükümeti eleştirmenin menfeaati çok, AK parti dışında tüm partiler bundan nemalanacak, menfeat sağlayacaklar; İSTİSMARA BAK İSTİSMARA.

Ak partinin oyları azalacak kendi oyları artacak zannı ile yapıyorlar.Ya madem şehitleri okadar düşünüyorsun, teröristleri serbest bırakanı protesto etsene, görevi terörü bitirmek olan kurumları protesto etsene. YOK .
Niye menfeaati yok, Amaç terörün bitmesini istemek değil, terörü kullanmak, şehidi kullanmak, türkü kullanmak, kürdü kullanmak.

Halkımızın Riyakar Sloganist faşist, başka ajandaları olan derin şeylere,CHP ve MHP gibilerine itibar edeceğini düşünmüyorum.

Yazan: Selahattin Tarih: June 12, 2007 12:09 PM

Böylesi önemli ve hassas bir konuda yapılabilecek en talihsiz programdı ne yazık ki…

Konukların meseleyi sükunet ve sağduyulu biçimde münazara etme çabaları programın sahipleri tarafından sabote edilmiştir.

Program sonunda hafızamda kalan ise sayın Muhtar’ın üst perdeden lafa karışmaları arasında konukların bir şeyler anlatma gayretleriydi. Özellikle de ilk bölümde söz hakkı verirken sayın Akyol’un her cümlesinin başında araya girerek bir türlü söylemek istenileni söyletmeyen Reha Muhtar’ı kınıyorum. Dün akşam provoke yeteneğini bir kez daha gözler önüne sermiştir. Bununla birlikte kendisi demokrasi kültürüne de sahip olabilir, ancak bunu göstermede ne derece isteksiz olduğu da ortaya çıkmıştır. Şimdi tam hatırlamıyorum, galiba ikinci reklam arasından sonra pişkin bir biçimde “biz Mustafa’yla anlaştık” babından laflar etmesi, sanırım arada geçen fakat yayına yansımayan konuşmalara atıfta bulunması da ayrıca biçimsizdi. Neyse, mevzuyu Sayın Muhtar’ın ve Sayın Nazlı Ilıcak’ın söz dalaşlarına, yakışıksız tartışma üsluplarına getirmeyeceğim. Bunu yapmak programın anlayışı gereği olabilir, o ayrı tartışılabilir.

Programı izlerken çok üzüntü duyduğum anlar oldu. Özellikle şehit cenazelerinin, şehitlerin propaganda malzemesi olarak kullanılmamasını söylerken dahi bunu malzeme olarak kullanmak fevkalade üzüntü vericiydi. Meselenin, türban krizi, laiklik tartışmalarının kırıntılarıyla, geçmiş programlarda yarım kalmış didişmelerle soslanarak sunulması da hiç hoş olmadı. Bu ülkenin bir ferdi, ülkesini ve etnik kökeni ne olursa olsun tüm halkını yürekten seven bir bireyi olarak, yitirdiğimiz canlara içim kan ağlarken, böyle bir tutumla karşılaşmak daha fazla can yakıcıydı.

Fikir insanı her yerde usulünce fikrini ifade eder, etmelidir de. Kanımca, zaman, mekan buna engel teşkil etmemelidir. Başka bir platformda yan yana gelseler daha verimli neticeler alınabileceği, hayli önemli düşüncelerin ifade edilebileceği ve memleket için son derece faydalı açılımları yakalayabilecek kapasitedeki konukları açısından program yorucu olmuştur. Neticede, 2,5 saat boyunca gayretle ifade etmeye çalıştıkları düşünceleri, onca tantananın arasında, sadece son cümlelerinde yer bulabilmiştir.

“Çapraz Ateş”, dostlar alış verişte görsün formatındaydı. Son noktada, dün geceden bu sabaha hiçbir şey değişmemiştir…

Yazan: Arife Tarih: June 12, 2007 12:23 PM

proğramda herzamanki gibi konusu ile alakasız konular konuşuldu ve herzamanki gibi sonuçsuz kalan bir proğram oldu.
tabiki bu durumu sağlayan muhtar ve ılıcakları kutlamak lazım. bir süredir takip ettiğim proğramda tek yapılan Ilıcakların içini dolduramadıkları demokrasi nutukları ve AKP yalakalıkları Muhtarın ise neyi neden savunduğunu anlatmaya çalıştığı magazin haberi kıvamındaki yersiz basit söylemleri.
Ben isterdim ki terörle ilgili mevcut tablonun renk renk ortaya konularak askeri ekonomik ve siyasi alanda yapılması gerekenler dile getirilebilsin
ne münkün tartışılan en belli başlı konu şehit cenazeleri ve protestolar.
şu an güneydoğuda olan askerin tek ihtiyacı bir bütün olarak ülkenin onlara sahip çıkması ve yanlarında olduklarını gösterebilmesi.

protestolarında asıl kaynağı bu değilmi?

soruyorum;

1950lerden bu güne yol yapma konusunda ısrarcı olan hükümetler gibi bilmem kaç km doble yol yapmakla övünen mevcut hükümet yapmış olduğu duble yolların maliyetinin belki onda biri ile güneydoğudaki halen mayın döşenebilen yolların belki tamamını bir kaç kat asvalt dökmek yolu ile bu törörün önü alabilirmiydi?

Yazan: ydmt Tarih: June 12, 2007 1:10 PM

Sayın Akyol,
benim fikrimce bundan sonra daha düzeyli programlara katılmalısınız. Şu an Türkiye'nin en berbat programı bu bence. Geçenlerde TV 8'de gündüz bir programa katılmıştınız ve çok daha verimliydi. Sunucu gayet saygılı ve soruları konuyu açıcı ve seyirciye yön vericiydi.
Çarpraz ateşte bırakın konukların açıklamalarını sunucuların gevezeliğinden hiç birşey anlayamıyorsunuz. Ne biçim bir formatı var? Daha sunucuların belli başlı bir tavrı yok. birbirlerini dinlemeden bağırışıyor, izleyenlere can çekiştiriyorlar. Nazlı Ilıcak da gözümden o kadar düştü. Reha Muhtar ne kadar patavatsızsa Ilıcaklar da o kadar düzeysiz. Magazin alemine sakız oldular.
sizleri İskele Sancak'ta görmek isteriz:)
Bu arada Mehtap TV'deki güzel programınız için teşekkürler,
muhabbetle...

Yazan: Talha Can Tarih: June 12, 2007 3:11 PM

Talha Can'a katılamamak mümkün değil.
Mustafa Akyol'un yeri bencede orası değildi aslında Muhtar denilen adam olmasaydı sorun olmazdı sanırım.Mehtab tv deki gibi seviyeli programlara alışmıştık ama herhalde Sayın Akyol'da kestirememiştir böyle olacağını.

Sevgiler Selamlar

Yazan: Muhammed Ali DİKTAŞ Tarih: June 12, 2007 10:15 PM

HÜKÜMET İNİSİYATİFİ ELİNE ALMALI

Türkiye tarihinin en ilginç seçimleri yaklaştıkça terör artıyor. Bundan yararlanmak isteyenlerin amacı açık seçik ortada. AKP’yi ne olursa olsun köşeye sıkıştırmak, birinci olsa bile iktidarı vermemek, koalisyon alternatiflerini devreye sokmak… (Sistemin şu anki isteğinin sağda birleş(eme)me saçmalığından sonra CHP-MHP koalisyonu olduğu anlaşılıyor)

Hükümet en zayıf noktası olarak düşünülen Kuzey Irak’ a operasyon konusunda yıpratılmaya çalışılıyor. Hergün televizyonlarımızda seyrettiğimiz hepimizi kahreden şehit evlatlarımızın görüntülerini AK Parti’nin kalesine atılmış gol olarak görenler, "ne kadar çok şehit o kadar oy" hesabı yapanlar ne yazık ki az değil.

Bu konuda hükümetin , AK Parti kurmaylarının topu taca atan atan açıklamalar yerine çok açık olmaları , net duruş sergilemeleri gerekiyor. Devlet adamlığı işte tam bu günlerde belli oluyor. Kuzey Irak’a operasyonun askeri açıdan başarılı olsa bile siyaseten başarısız olacağı, Türkiye’yi dünya karşısında çok zor durumda bırakacağı ortada. Sınırdan yüzlerce km içeride olan bir dağa yapılacak bir operasyonla herşeyin biteceğini sanmak yanlış. Üstelik herhangi bir başarısızlık durumunda AK Parti’nin yine suçlanacağı da kesin. PKK sorunu bu hükümet döneminde çıkmadı. Muhalefet partilerinin iktidar olduğu dönemde de vardı. Sınır ötesi operasyon daha önce defalarca yapıldı. Dolayısıyla bugün AK Parti’yi suçlayanların önce kendilerinin geçen 23 sene içinde neler yaptıklarının hesabını vermeleri gerekiyor.

AK Parti; her demokratik ülkede olması gereken , yürütme hakkının kimde olduğunu açık seçik vurgulamalı. Devlette çok-başlılık görüntüsü terör karşısında zaafiyetin en önemli nedeni.

Yazan: Tuncay Yılmazer Tarih: June 13, 2007 7:45 AM

sn akyol'un en iyi bildiği ve kanaatimce tek isabetli tespitler yaptığı alan bu. kürt sorunu.

programı takip etmeye çalışacağız.

Yazan: yilmaz Tarih: June 13, 2007 10:23 AM

Kocatepedeki cenaze töreninde CHP var, Sezer var, TSK var, Abdullah Gül var.
Niye sezer protesto edilmedi. Yukardaki yorumcunun dediği gibi niye Hükümet protesto ediliyor. Ülkeyi kaosa sürükleyen CB seçtirmeyen, teröristi serbest bırakan Ve halen bitiremeyen kurumlar varken nasıl bir çıkar düşüncesidir ki protesto edilen hükümet oluyor.

Bu mantığı aynen şöyle izah edebiliriz.

Nasıl Filistinde, El fetih arkadan vurup kalleşlik yapıyorsa Türkiyedede MHP=CHP aynısını yapıyor. Nasıl El Fetih faşistse, bunlarda böyle.

23 Temmuzda terör biterse de şaşırmayalım.

Yazan: Hilal Tarih: June 13, 2007 10:26 AM

mustafa bey sizin çok daha düzeyli bir programa katılmanız gerekiyordu bu program size az geldi lütfen 32.gün ya da teke tek tarzında bir programa katılırsanız (ya da onların ayarında) çok daha güzel ve yararlı olacak.

Yazan: OnoRe Tarih: June 17, 2007 1:47 AM

Terorist affettiren Sezer miti burayi da isgal etmis. Dillerinde tuy bitti bir cok yazarin. Adalet bakanligi ve basbakanin altindaki kurumlar, hastaneler ve bir cogunun kabul ettigi, onayladigi isledigi basvurulari onaylamaktan baska bir sey yapmamis olan Sezer'e garez nedir?

Bu hukumetin 36 etnik bolgeye ayirmaktan, federasyon goz kirpmasindan baska ne hayri oldu ulkeyi. Hangi teror onlemini aldi?

1 Mayis'taki rezaleti AKP hukumeti nasil aciklar? Cok sevdikleri demokrasi o gun yerler altindaydi. Veya polise geri verdikleri arama haklari, AB icin sayilmis ilerlemeleri geriye goturmuyor mu?

Acik olan bir sey var? Teror'un artmasinin nedeni, onu sifir alan ama artmasina goz yuman, ABD'nin taseronlugu gorevini goren AKP iktidaridir. Hilal'in dikkatine. Ne CHP ne MHP ne de Sezer'in bu konuda 1 gram kusuru yok.

Yazan: ali saygin Tarih: June 24, 2007 10:59 AM

kürt sorunu.......hmmmmm..evet..kürt?..ben bir kürdümm...ve o kadar guru duyuyorumki kürtlüğümle...türk olmak nasıl sizin için gurur vericiyse kürt olmak ta benim için öyle...'şu çılgın türkler'diye bir kitap vardı baya satıldı galiba...bu ülke buralara kadar sadece türklerin gayretiyle gelmedi..kürtlerin neden söylemiyolar..işlerine gelmiyo..neyse söylemek istediğim şu..kürt sorunu yoktur..olamaz...biz sadece hakkımızı istiyoruz.+ayrıca yorumumu yayımlarsınız...

Yazan: nefret Tarih: June 24, 2007 11:05 PM

TÜRKİYE’DE BİRLİKTE YAŞAMA İRADESİ DEMOKRATİK REFORMLARLA DAHA DA GÜÇLENİYOR!..
“Türk-Kürt Arası Evliliklerdeki Artış Dikkat Çekiyor!..”

Paramiliter örgüt PKK’nın, yıllarca Türkiye’deki askeri ve sivil hedeflere karşı kanlı eylemleri Türkiye’ye çok pahalıya mal oldu. Yalnızca 30 binden fazla candan ve 100 milyar dolar olarak tahmin edilen maddi kayıptan söz etmeyeceğim. Tahmin edilemeyecek siyasi itibar kaybı, terör ortamından ürkerek Türkiye’den kaçan ya da gelmeye cesaret edemeyen dış ve iç yatırımcılar, dolayısıyla gelişemeyen ekonomi, artamayan istihdam, gerçekleştirilemeyen demokratik ve ekonomik reformlar, Avrupa Birliği sürecinde bir türlü beklenen başarının sağlanamaması. Bunlar, şu an aklıma gelen ve PKK nedeniyle Türkiye’nin dört bir yanında yaşayan insanların sosyal, ekonomik ve kültürel anlamda kaybettikleri.

Ancak her şeye rağmen PKK’nın başarılı olamamasının, güvenlik güçlerinin altyapısının güçlü olmasının dışında çok önemli bir nedeni daha var; Her türlü şiddet tuzağına rağmen Türkiye’de yaşayan Kürtler ve Türkler birbirine düşmedi. Her gün şehit cenazeleri ile sarsılan Anadolu şehirlerinde, kasabalarında acı çekenler, hemşehrileri Kürtlere saldırıp intikama kalkışmıyor. PKK kör terörü ile mücadele hiçbir zaman Türk-Kürt çatışmasına dönüşmedi, dönüşmeyecek de. Bunda halkın sağduyusunun yanında, binlerce yıldır Anadolu topraklarında varlığını sürdüren birlikte yaşama iradesinin gücünden hiçbir şey kaybetmemesi etkin rol oynuyor.

Nitekim, Türkiye Nüfus ve Sağlık Araştırması’nın basına yansıyan verileri, Türkiye’de birlikte yaşama iradesinin gücünü bir kere daha ortaya koydu. Araştırma verilerine göre, Türkiye’de Türklerle Kürtler arası evlilik oranı 1976 öncesi yüzde 3.8 iken, bu oran 1979-2006 yılları arasında yüzde 9’a çıktı. Türkiye Nüfus ve Sağlık Araştırması verileri, Türkiye’de Türklerle Kürtler arasında yapılan karma evliliklerin her geçen gün arttığını belgeledi. AB fonları ve Sağlık Bakanlığı’nın katkılarıyla öncelikle 80 ilde 20 bin hanede 15-49 yaşları arasında evlenmiş kadınlara, kendilerinin ve eşlerinin ana dilleri sorularak, etnik yapıları ortaya çıkarıldı. Buna göre, Türkiye’de Türkçe konuşan kadınların yüzde 88’i yine Türkçe konuşan erkeklerle evliyken, anadili Kürtçe olan kadınların yüzde 10’u anadili farklı olan erkekler ile evlenmiş.

Araştırmaya göre, Türkiye’de yaşayan vatandaşların yüzde 87’sinin anadili Türkçe, yüzde 11’nin Kürtçe, geri kalan yüzde 2’sinin ise diğer etnik kökenlere mensup oldukları belirlendi. Yine araştırma sonuçlarına göre, anadili Kürtçe olan kadınların yüzde 51’nin evde kocalarıyla Türkçe konuştukları kaydedildi. Araştırmanın en ilginç verilerinden biri ise, Kürtler arasında eğitim seviyesi yükseldikçe Türklerle karma evlilik oranı yükseliyor.

5 yılda bir yapılan ve sonuçları uluslararası nüfus araştırmaları kurumlarıyla belli bir zaman sonra paylaşılmak zorunda olan Nüfus ve Sağlık Araştırması’nın sonuçlarını analiz eden ODTÜ Sosyoloji bölümü öğretim üyesi Ayşe Gündüz Hoşgör ve Jeroen Smits, Türklerle Kürtler arasında yapılan karma evliliklerin oranının kentleşmeyle beraber son on yılda önemli artış gösterdiğine dikkat çekiyorlar.

Milliyet Gazetesi’nde geçen ay (15 Mayıs 2007) yayınlanan KONDA’nın “Biz Kimiz?” anketinde, Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarının “Güneydoğu” ve “Kürt sorunu”nu nasıl algıladıkları ve sorunun çözümüne yönelik neler düşündükleri rakamlarla ortaya konulmuştu. 50 bin vatandaşla yüz yüze görüşülerek gerçekleştirilen anket sonuçları irdelendiğinde, Türkiye kamuoyu Kürt sorununun nedenlerini önem sırasına göre şöyle sıralanmıştı: Yabancı devletlerin kışkırtması, Kürtlerin ayrı devlet istemesi, genel sorunların Kürtlerle ilgiymiş gibi gösterilmesi, Kürtlerin kimlik sorunu, Devletin Kürtlere farklı davranması.

Anket sonuçlarında dikkati çeken en önemli nokta, ankete katılan vatandaşların bu sıralamasının, PKK ve siyasi uzantısı partinin savundukları söylemlerle ters bir sıralama olmasıydı. Yine, anket sonuçlarında dikkatleri çeken bir başka yön ise, Türkiye kamuoyu, sorunun çözülmesi için terörün mutlaka yok edilmesi gerektiğini düşünüyor. Yüzde 90 gibi ezici bir oranda kabul gören bu görüşün, çözüm için atılması gereken ilk adım olarak algılanması yanlış olmaz diye düşünüyor ve eklemek istiyorum; PKK ve uzantısı siyasi oluşumların “ateşkes, barış, kardeşlik” söylemlerinin gerçeği yansıtmadığı, son dönemde yaşanan şiddet olayları ve mayınlama eylemleriyle bir kere daha net bir şekilde ortaya çıkmıştır. Bir elde silah, diğer elde zeytin dalı dolaşmak gerçekçi değil. Daha önce de defalarca vurguladığım üzere, sorunun çözümünün ön koşulu, “PKK’nın silah bırakması”dır.

Yine, KONDA’nın anket sonuçları irdelediğinde, Türkiye Nüfus ve Sağlık Araştırması’nın sonuçlarıyla aynı şekilde, ana dili Kürtçe olanların oranı yüzde 11; “Ben Kürdüm diyenler” ise yüzde 9’dur. Dahası var: Türkiye’de yaşayan Kürtlerin yarısı, ülkenin batı illerinde yaşıyor. Türk-Kürt evlenmesinden doğan 3 milyon insan var. Ekonomik gelişme doğudan batıya iş gücü göçünü, batıdan doğuya da sermaye ve organizasyon göçünü gerektiriyor. Böyle bir sosyal vakıa ortadayken, nasıl ülkeyi ayırıp ayrı bir “ulus”tan bahsedilebilir ki?

PKK ve uzantıları, şoven bir duyguyla bu sosyolojik gerçeği görmüyor ya da zorla, şiddetle bunu değiştirmek istiyor. Ama Türkiye’de yaşayan Kürtler, bu gerçeği görüyor ve benimsiyor. Türkiye’de geri çevrilemez bir “sosyolojik entegrasyon” yaşanıyor. Pan-Kürdist milliyetçilik de, Kürtçü veya Kürtçü etnik milliyetçilikler de artık bu sosyolojik gerçeğe aykırı hareket ettiklerini anlamalılar. Terörle bir türlü hesaplaşamayan Kürt aydın ve siyasetçileri, artık harekete geçmek zorundalar. Hala mahçup bir biçimde PKK’nın şiddet eylemlerini mazur görmekten, teröristlere “gerilla”, “şehit” demekten vazgeçmeliler. Bazen Öcalan’a “Sayın Öcalan” denilerek, bazen de haklı haksız, suçlu suçsuz ayrımı yapılmaksızın yapılan barış ya da ateşkes çağrılarıyla, “savaş bitsin, çocuklar ölmesin, anneler ağlamasın” gibi klişe lafların ötesine geçmeliler. Bugün Türkiye’de kimsenin tarafgir bir “tarafsızlık” tutumu takınmaya hakkı yok. Yok olmamak için çırpınan ve şiddeti tırmandırarak ve emperyalistlerin taşeronluğunu yaparak ayakta kalabileceğini düşünen paramiliter PKK kör terörü, bugün için Türkiye’de sorunların çözümü için adımlar atılmasının önündeki en büyük engel. PKK, şiddet eylemleriyle rejimi provoke etmeye, Türkiye’yi demokrasiden uzaklaştırmaya çalışıyor. Böyle bir düşman karşısında Türkiye’de yaşayan hiç kimse tarafsız kalmamalı.

Sebebi, kaynağı, tarihi geçmişi ne olursa olsun, PKK şiddetine karşı herkes yüksek sesle haykırmalı. Taraf olmazsanız “çözüm” adına konuşma hakkını kaybedersiniz. Böyle bir tarafsızlığın bölgedeki sorunların çözümüne herhangi bir katkı yapabilmesi, kimseyi ikna edebilmesi mümkün olamaz.

Etnik milliyetçiliğin her türlüsü Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları için bir tehdittir. Türkiye için yararlı tek milliyetçilik ise; Türkiye’deki vatandaşların tümünü kucaklayan ve tümünün haklarını savunan, tarihten gelen ortak değerleri ve kurumları ile Anayasa’nın değişmez ilkelerini esas alan bir “demokratik milliyetçilik”tir. Diğer deyişle, vatanseverlik, yurtseverliktir.

Nail Amudi
nailamudi@yahoo.com

Yazan: nail amudi Tarih: June 26, 2007 11:06 AM

Yok yuzde 11, yok yuzde 9, yok yuzde 33, yok bilmem ne.

Belcikada 3 resmi dil vardir; Fransizca %40, Hollandaca (Flemish) %59 vede iki ufak köy Almanca konusur %1. Bu iki köydekilere haksizlik olmasin diye Almanca resmi dil olarak kabul olmustur.

Belcikanin resmi ulusal slogani ise "Birlikten kuvvet dogar"

"Eendracht maakt macht" (Dutch)
"L'union fait la force" (French)
"Einigkeit macht stark" (German)

Yazan: A. B. Tarih: June 27, 2007 7:00 AM

Sayın Amudi, "Her türlü şiddet tuzağına rağmen Türkiye’de yaşayan Kürtler ve Türkler birbirine düşmedi. Her gün şehit cenazeleri ile sarsılan Anadolu şehirlerinde, kasabalarında acı çekenler, hemşehrileri Kürtlere saldırıp intikama kalkışmıyor." diyor, haklıdır.

Türkler ve Kürtlerin birbirinin boğazına sarılmamalarının nedenlerinin başında bana göre verilen şehitlerin, akıtılan kanların da ortak olması yatıyor. Bölücü terör örgütünün yola mayını döşerkenki hedefi sadece Türkler değildir. Dikkat ediniz, şehitlerimiz tek bir etnik köne mensup değillerdir. Toprağa verilen şehitlerimiz arasında farklı etnik kökenden gençlerimiz, evlatlarımız vardır. Biz de gözü dönmüş, vicdanını kaybetmiş bir millet değiliz. Her gün şehit cenazeleri kalkarken, o cenazelerin ne anlama geldiğini bilirken etnik bir bölünmeden bence söz edilemez. Zira kaybettiğimiz her vatan evladı bizi birbirimize biraz daha fazla bağlamakta. Etnik kökenlerimiz farklıdır ancak şehitlerimiz için acımız aynıdır...

Yazan: Arife Tarih: June 27, 2007 1:46 PM

nazlı ılıcagı kınıyorum bızım buyuk bır devlet olmadıgımızı her programda yınelıyor bende tavsıye edıyorum bıraz okuyarak yorum yapsın okumuyorsanız tartışmayın sızın hattınıze deyıl kuçuk devlet oldugumuzu soylemek bır tavsıye sız böyuk buldugunuz abd ye gıdın bız uzulmeyız

Yazan: xizmir35 Tarih: June 27, 2007 2:52 PM

PKK’DA İÇ HESAPLASMA SÜRÜYOR!..
LİDERLİK/SİYASİ RANT KAVGASINA ÜÇ KURBAN DAHA!..

Kanla beslenen değirmen kan öğütmeye devam ediyor. Yürekleri ve beyinleri kendilerine ait olmayan tetikçiler, niçin ve kimi öldürdüklerini bilmeden, cinayetlerine yenileri eklerlerken, aslında bir gün sıranın kendilerine gelebileceğini görmekten halen uzaktalar…

Türkiye’de demokrasi sürecini baltalamaya, etnik ayrımcılığı körükleyerek Türk-Kürt çatışması yaratmaya çalışan taşeron örgüt PKK’da, liderlik/rant kavgasına bağlı olarak “örgütü kimin yönettiği” yönündeki tartışmalar boyutlanırken, örgüt içi infazların da sonu gelmiyor.

Kandil’in yanı sıra, Avrupa ve Türkiye alanından kaçışların artarak sürdüğü PKK’da, “dağ-şehir”, “kadın-erkek”, “Suriyeli-Türkiyeli”, “Bingöllü-Urfalı” kadroları arasındaki hizipleşmenin yanı sıra, Abdullah Öcalan’ın yakalanması sonrasında örgüt yönetimini ele geçiren Murat Karayılan ile silahlı kanadın başındaki Fehman Hüseyin arasında yaşanan liderlik kavgasının son kurbanları, Suriyeli “Şiyar” kod, “Sipan” kod ve “Agit” kod adlı örgüt sorumluları oldu.

“Hawlati” ve “Kürdistan Report” gazetelerine yansıyan haberlere göre (21 Haziran 2007), Duhok’un Çoman ilçesine bağlı Kelatser Köyü yakınında Suriyeli üç PKK sorumlusunun kafaları kesilmiş cesetleri bulundu. Köy muhtarının ihbarı sonucu bölgeye gelen güvenlik güçleri ile ölüleri bölgeden kaçırmaya çalışan PKK’lılar arasında silahlı çatışma çıktığı, ancak PKK’lıların cesetleri bölgede bırakarak kaçmak zorunda kaldıkları kaydedildi.

Yerel kaynaklar, Fehman Hüseyin tarafından hassas görevlere getirilen “Şiyar” kod, “Sipan” kod ve “Agit” kod adlı örgüt sorumlularının, Murat Karayılan’a yakınlığı ile bilinen Ronahi Amanos kod adlı Felek Er, Cesur Gever kod adlı İlyas Yıldırım ve Hozan Serhildan kod adlı Orhan Çağal’ın geçen ay Fehman Hüseyin’in talimatıyla öldürülmelerinin intikamının alınması amacıyla öldürülmüş olabileceklerini belirtiliyor.

Geçen ay Soran ilçesinde PKK’nın kadın yapılanması sorumlularından “Ziryan” kod adlı bayanın, kafasına tek kurşun sıkılmış olarak ölüsü bulunmuştu. Örgüt içi hesaplaşmanın boyutunu gözler önüne seren bu cinayeti “kaza” olarak duyuran PKK açıklamasında; “Ziryan adlı örgüt sorumlusu kendi tüfeğini temizlerken silahın yanlışlıkla ateş alması sonucu kafasına isabet eden kurşunla ölmüştür” denilmişti.

Bu arada, Amanoslar’da faaliyet gösteren PKK sorumlusu Azad kod Baran Karaağaç’ın, örgütten kaçmayı başararak, adli makamlara sığındığı kaydedildi. Yerel basın-yayın organlarına yansıyan haberlere göre, PKK’nın önde gelen sorumlularından Azad kod Baran Karaağaç’ın, bölgedeki örgüt yapılanması ile ilgili çok önemli açıklamalarda bulunduğu kaydedildi.


Bugün PKK’nın başındaki Murat Karayılan, Fehman Hüseyin, Cemil Bayık şunu unutmamalı: “İntihar etti”, “kendini yaktı”, “yıldırım düştü”, “kayadan yuvarlandı”, “selde boğuldu”, “psikolojik bunalımdaydı”, “kalp krizi geçirdi”, “kaza kurşunu” türünden bahanelerle kamuoyuna duyurulan Faruk Bozkurt, Engin Sincer, Yasin Kanat, Viyan Soran, Berzan Dürre, Mustafa Günaydın, Murat Bayun, Nazime Adtürk, Salih Tatoğlu, Abdurrahman Öz, Bilal Dilek, Özcan Koyuncu, Atilla Kanda, Şeyhmus Erden, Suriyeli Ziryan kod, Sakine Kahraman, Akif Zagros, Şirvan Nali gibi yüzlerce cinayetin gerçek nedenleri mutlaka açığa çıkarılacak ve Kürtler bu cinayetleri işleyen katillerden mutlaka hesap soracaklardır.

Bu cinayetler, Murat Karayılan, Fehman Hüseyin, Cemil Bayık ve ardıllarının kanlı defterlerine kara bir leke olarak yazılırken, defterin altına koyu renk ve silinmesi mümkün olmayan bir kalemle “ileride yargı önüne çıkarıldıklarında bu cinayetlerin hesabını mutlaka verecekler” notunun düşülmesi ihmal edilmiyor tabii ki…

Dikkatimi çeken şey; Türkiye’de insan hakları konusunda en küçük bir olumsuzluk yaşandığı zaman dünyayı ayağa kaldıran, üst üste basın açıklamaları yapan, uluslararası kuruluşlara şikayet mektupları yazan insan hakları dernekleri ile bugün PKK tarafından belirlenen bağımsız adaylarla seçimlere giren Demokratik Toplum Partisi sözcülerinin, PKK’nın Kürtlere ve örgüt sorumlularına yönelik cinayetleri ile ilgili olarak bugüne kadar tek kelam etmemeleri. Tuhaf bir suskunluk bu. Şiddet kültürü karşısında boyun eğmek belki de... Ama globalleşen dünyada Kürtleri gerçek anlamda mutluluğa götürecek ve sorunlarını çözecek en önemli unsur; İmralı-Kandil çizgisindeki şiddet kültürünü reddederken, demokrasi kültürünü benimsemeye çalışmaktır. PKK cinayetleri ve suikastleri karşısında suskun kalmaktan kurtulabilmek, şiddet kültürüne isyan etmektir önemli olan...

İşte esas soru: bugün bağımsız aday olan ve Parlamento’ya girerek, Kürtlerin sorunlarını demokratik platformda gündeme getirmeyi planlayan Kürt aydın ve siyasetçileri bunu yapabilecek mi?.. PKK boyunduruğundan kurtulabilecekler mi? Yoksa, Leyla Zana, Orhan Doğan’ın yaptığı hataları tekrarlayarak, Türkiye’yi demokratik çıkmaza sürükleyerek Kürtlere bir kere daha ihanet edecekler mi? Küçük hareketlenmeler gözleniyor. Ancak gerçek barışın, demokrasinin yolunu açabilmek için bugün artık inandırıcı olunması ve ezberlerin bozulması gerekiyor. Yoksa, örgüt içi rant kavgasına kurban edilen Kürt gençlerinin hesabını kim soracak?...

Nail Amudi
nailamudi@yahoo.com

Yazan: nail amudi Tarih: June 29, 2007 5:59 PM

Milli Gladio
Soğuk Savaş döneminin gizli operasyonu Gladio, Latince’de ‘kılıç’ demektir.

Türkiye’nin güvenlik ve bütünlüğünden sivil sorumlu Avukat Kemal Kerinçsiz, Azerbaycan Devleti’nin Güvenliğini ve Bütünlüğü’nü Koruma Kurulu’ndan Kızıl Kılıç ödülü aldı. Rastlantıdan fitne çıkarmayalım.

Latin Kılıcı ile Azeri kılıcının ne alakası var?

Gladio 1952 yılında Müttefik Koordinasyon Komitesi adı ile kuruldu. CIA’nın, casusluk ve gerilla savaşı yapmak üzere finanse ettiği örgüt, bu kılıçla demokratik kontrolü yok edip, insanlık ilkelerini, siyasi ahlakı yerle bir etti.

Operasyon Gladio, üyelerini parlamentolara sokuyor, bakanlığa yükseltiyor, sabotaj grupları kuruyor, beğenmediği sesler yükselince cinayetler işliyordu.

İtalyan Savcı 1990’da açıklamalarıyla dünyayı sarsıncaya kadar, kimse operasyon Gladio’dan haberdar değildi. Gladio, İtalya’da bizzat uyguladığı, sadece bomba ve silah sağladığı veya kışkırttığı dört bin terör olayından sorumluydu.

‘Ergenekon’un bağlı olduğu Sahra Talimnamesi’nde gizli gayri nizami faaliyetler; ‘cinayet, bombalama, soygun, işkence, olayları kışkırtma, misilleme, sabotaj, propaganda, yalan haber, şantaj’ olarak sıralanıyor.’

Rastlantıdan fitne çıkarmayalım. Sahra Talimnamesi ile gavur bombalarının ne alakası var?

Batı Parlamentoları araştırmalar başlattı, istihbarat ve silahlı operasyon örgütlerini tasfiye etti. ABD Başkanı George W Bush, Gladio hakkında ‘susma hakkı’ kullandı.

Hrant’ı, Rahip Santora’yı, Malatya’daki Hıristiyan Türk vatandaşlarını muhteşem bir soğukkanlılıkla öldüren çocuk katiller susma hakkı kullandılar.

Rastlantıdan fitne çıkarmayın. Koca Bush’un susma hakkı ile üç beş taşralı katilin susma hakkı arasında ne alaka var?

Hiçbir Gladio Türk Milli Gladio’su kadar ün kazanmadı. Çünkü Batıda Gladio tasfiye edilirken, bizde amacı dışında ki işlere bulaştı ve suçu imtiyazlı mafya mesleğine dönüştürdü.

1955’te Selanik’te Atatürk’ün evini bombalayarak, 6-7 Eylül olaylarını başlattı, sonradan tinercilere fahişelere mafyaya teslim edeceği azınlık semtlerinin birgünde boşaltılmasını sağladı.

Kültür Sarayı’nı yaktı, 12 Mart Darbesi’ne, Çatlı ve Ağca grubunu katliamlar da kullandı Evren Darbesi’ne yol açtı.

Ağca ve ekibini cezaevinden yurtdışına kaçırmış ama hüsrana uğramıştı. Çünkü ajan donanımından bihaber köylü çocukları karşı komünist kampa transfer olup papayı vurmuşlardı.

Şüphesiz komünist blokta boş durmuyordu.

KGB ajanı Litvinenko 1990’da KGB’nin kendisine iş adamı Berezovski’yi öldürme emri verdiğini açıklayınca ortalık karıştı. Litvinenko Türkiye üzerinden Londra’ya kaçtı. Ve devam etti. ‘Moskova’da yüzlerce insanın öldüğü bombaları Çeçenler değil, KGB patlatıyor.’

KGB intikamını aldı ve eski ajanını Londra’da bir lokantada radyasyonla zehirledi.

Kırk yıllık cinayetleri İtalyan adaleti tarafından suçüstü yakalanıp demokratik ülkelerde tasfiye edilen Gladio Rusya, Suriye, Türkiye gibi devletlerde cinayet örgütlerine dönmüştü.

Suriye muhalif Lübnan Başbakanı Hariri’yi, Rusya Çeçenistan politikasına muhalif gazeteci Anna Politkovskaya’yı öldürdü. Türkiye ye gelince. Bizde bunlar olmaz.

Milli Gladio’ya karşı hukuk devleti isteyenler, pazartesi saat 10.00 da Beşiktaş’ta Kardeşim Hrant’ın duruşmasında olacaklar.

http://www.stargazete.com/index.asp?haberID=125011

Yazan: Haydar Tarih: June 30, 2007 7:59 AM

PKK MAYINLARINA ULUSLARARASI TOPLUMDAN TEPKİ!..


Güvenlik güçlerinin yanı sıra, sivilleri de hedef alan PKK mayınlarına uluslar arası toplumun tepkisi artarak yükseliyor.

Paramiliter örgüt PKK, Türkiye’de binlerce yıldır bir arada yaşama iradesi göstermiş insanları terör batağına çekmek için şiddetin her türlüsünü deniyor. Uluslararası toplumun tepkisinden çekinen PKK, “bir daha mayın kullanmayacağını” defalarca kamuoyuna deklere ederek, uluslararası zeminde meşruiyet kazanabilmek için 18 Temmuz 2006'da BM'nin hazırladığı Genava Call'u (Cenevre Çağrısı) imzalamış ve antipersonel mayın kullanmayacağını taahhüt etmişti. Ama, PKK mayınları can almaya ve sakat bırakmaya devam ediyor.

ABD’nin önemli düşünce kuruluşlarından Jamestown Vakfı’nın yayın organlarından “Terrorism Focus”un 26 Haziran 2007 tarihli sayısında terör uzmanı Frank Hyland imzasıyla yayınlanan makalede, uluslararası terör örgütleri listesinde yer alan PKK’nın son dönemde güvenlik güçlerinin yanı sıra, sivillere yönelik mayınlama eylemlerini artırdığı vurgulanarak, şöyle denildi;
“Terör örgütü PKK, ölümcül etkileri olan El Yapımı Patlayıcı Maddeleri (EYPM), hem askerleri, hem de sivilleri öldürmek için kullanılıyor. Son yıllarda PKK'nın stratejisinde bir değişiklik oldu. Terör örgütünün güvenlik güçlerine yönelik doğrudan silahlı saldırı yerine artık EYPM'i tercih ettiği görülüyor. Sadece son altı ay içinde 30'dan fazla PKK saldırısı bu şekilde düzenlendi.
Hafif silahlı PKK’lı teröristlerin, donanımlı 200 bin Türk askeriyle yüz yüze savaşmaları Kürtlerin intiharı ile aynı manadadır. Bu durum, PKK'nın geçen dört yıl içinde söz konusu EYPM'in kullanımındaki artışını açıklamaktadır. Tek taraflı ateşkes ilan edip medya aracılığıyla dünya kamuoyu nezdinde sempati yaratmaya çalışan PKK, bugün insanlık dışı mayınlama eylemleriyle uluslararası toplumun tepkisini topluyor.
Dünya genelinde terör örgütlerinin EYPM kullanımında artış görünüyor. Uzun zamandır Lübnan'daki Hizbullah tarafından İsrail Savunma Güçlerine karşı Güney Lübnan'da kullanılan EYPM, Irak'taki ABD ve müttefik askerlerinin yüzlercesinin ölümüne neden oluyor. Son olarak Afganistan'da da artan sayılarda kullanıldı. Bu ucuz ve ölümcül teknoloji şimdi PKK tarafından asker-sivil gözetilmeksizin yoğun şekilde kullanılıyor. Son bir ay içerisinde Türkiye'de en az 14 güvenlik görevlisi, PKK’lı teröristlerce, uzaktan kumandayla patlatılan kara mayınları kullanılmak suretiyle öldürüldü.
25 Mayıs 2007 tarihinde ise PKK’lı teröristler, Bitlis'ten Elazığ'a gitmekte olan bir yolcu trenini Van Gölü yakınlarında mayınlarla bombaladılar ve sekiz vagonun raydan çıkmasına neden oldular. Yine, 10 Haziran 2007 tarihinde ise PKK’lı teröristlerin İstanbul'daki bir mağazanın dışında, muhtemelen bir ses bombasının patlatması sonrasında en az 14 kişi hastanelere kaldırıldı.
Türkiye'nin ve ABD'nin de dahil olduğu diğer ülke güvenlik güçlerinin yüz yüze olduğu EYPM'i önlemedeki temel sorun, konvansiyonel ordu birliklerinin çoğunun kolaylıkla teşhis edilebilmeleridir. Buna karşın aralarında PKK, El Kaide gibi terör örgütlerinin de bulunduğu terörist gruplar tarafından yoğun şekilde kullanılan EYPM herhangi bir tip obje olabiliyor ve geçmişte yağ tenekesi, yol kenarındaki çöp yığını, insanların üstlerine giydikleri kemer ve yelek, otomobil, ölü hayvanlar, cep telefonları, valiz, radyo/CD çalar, hatta öldürülmüş yoldaşlarının cesetlerinin şeklini almıştır. Liste hemen hemen sonsuz ve son yıllarda aktif olan terörist bomba imalatçılarının zengin hayal gücüne bağlı olarak sürekli değişiyor. Elektronik cihazların minyatürleştirilmesinde sağlanan gelişmeler EYPM tehdidini daha da arttırdı. Cep telefonları, çağrı cihazları, fırınların zaman ayarları gibi ucuz ve kolayca bulunabilir tetikleme cihazları, EYPM'in yapımını ve gizlenmesini kolaylaştırıyor.
Türkiye’de asker ve sivillere karşı kullanılan EYPM parçalarının çoğu Irak içinden sağlanması, Türkiye’nin PKK’nın Irak’ın kuzeyindeki örgüt kamplarına yönelik operasyonunu gündeme getiriyor. Irak, adeta milyonlarca ton mühimmatın çevreye yayıldığı ve birçok durumda kolayca alınmaya hazır bulunduğu bir büyük cephanelik gibi. Bu durum da, PKK ve Türkiye'ye karşı saldırılarda bulunan diğer terör örgütlerin uzun yıllarca EYPM'in parçalarına ulaşabilmelerini güvence altına alıyor.
Ayrıca Irak'ta üslenmek ve terörist faaliyetlerini buradan yürütmek PKK'ya, bir komşu ülkedeki sığınaklarından Türkiye'ye karşı eleman yetiştirme ve eğitme imkanı sağlıyor. ABD’nin kontrolündeki bir bölgede PKK’lıların EYPM temin ederek, buradan Türkiye’ye yönelik insanlık dışı eylemler gerçekleştirmesi, Türkiye kamuoyunun haklı tepkisine neden oluyor. PKK terör örgütünün Irak’taki faaliyetlerinin etkisiz kılınmasına yönelik Bush yönetiminin Türkiye’ye verdiği sözleri yerine getirmemesi, Türkiye-ABD arasındaki müttefik ve dostane ilişkilerin yanı sıra, Washington’un terörizmle mücadele konusundaki samimiyetinin de sorgulanmasına neden oluyor.
ABD’li yetkililer, Irak’ın kuzeyinde rahatça faaliyet göstermesine izin verilen ve Türkiye’ye yönelik eylemlerini tırmandıran PKK’lıların, bir gün eğitimli El Kaide mensupları ile EYPM konusunda işbirliği yapabileceklerini gözden uzak tutmamalılar.”

Görüldüğü gibi, PKK, son dönemde yoğun şekilde kullandığı mayınlama eylemleri ile gerçekleri kamuoyundan gizlemeye çalışsa da, gerçekler, uluslararası kuruluşların ve sivil toplum örgütlerinin dikkatinden kaçmıyor.

Geçen ay Türkiye’nin Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgelerinde incelemelerde bulunan Uluslararası Mayın Yasaklama Kampanyası Editörü Loren Persi, PKK’nın mayınlama eylemlerine sert tepki göstermiş ve PKK tarafından köy ve mezraların yakınlarına döşenen mayınlar neticesinde aralarında çocukların da bulunduğu birçok sivilin ve güvenlik görevlisinin öldüğünü belirterek, PKK’nın mayınlama eylemlerine derhal son vermesi çağrısında bulunmuştu.

Handicap International adlı uluslararası sivil toplum kuruluşunun geçen ay (17 Mayıs 2007) açıkladığı “Terörizm Raporu”nun mayınlarla ilgili bölümünde de; “Mayınların insanlık için felaket olduğu, 84 ülkenin mayınlar nedeniyle sıkıntı yaşadığı, dünyada her yıl yaklaşık 20 bin çocuğun ve yetişkinin mayınların kurbanı olduğu, PKK terör örgütünün son dönemde uzaktan kumandalı mayınlama eylemleri ile Türkiye’de aralarında çocukların da bulunduğu çok sayıda sivilin öldüğü ve yaralandığı” vurgulanmıştı.

Bir yerde mayınları temizleyip, bölgeye ve ülkeye, insanlara, hatta komşulara hayat vermek için çaba gösterenler, diğer tarafta mayınlarla çocukları öldürecek kadar insanlık dışı eylemleri sürdürenler... Kürtler için gerçekten kimler, ne istiyor acaba?..

Nail Amudi
nailamudi@yahoo.com

Yazan: nail amudi Tarih: July 3, 2007 4:10 PM

BİRLEŞMİŞ MİLLETLER’İN UYUŞTURUCU RAPORU AÇIKLANDI “PKK Uyuşturucu Zengini!..”

Terör örgütleri listesinde ilk sıralarda yer alan PKK’nın, en tehlikeli mafya örgütlenmesi olduğu ve uyuşturucudan topladığı paralarla terör eylemlerini finanse ettiği bir kez daha belgelenirken, Türkiye’nin terör ve uyuşturucuyla mücadeledeki başarısına övgüler yağıyor.

Birleşmiş Milletler Uyuşturucu ve İlgili Suçlar Dairesi (UNODC) tarafından Cenevre’de açıklanan (27 Haziran 2007) raporda, dünyanın en büyük uyuşturucu sağlayıcılarının Afganistan’ın güneyi, Güneybatı Kolombiya ve Doğu Myanmar gibi merkezi otoritenin dışındaki bölgeler olduğuna yer verilirken, Afganistan’dan gelen eroinin, PKK terör örgütü tarafından Yunanistan, İtalya ve Romanya üzerinden Avrupa ülkelerine taşındığı ve örgüt mensupları tarafından satılarak, önemli miktarda finansman sağlandığına dikkat çekildi.

Latin ülkelerindeki eroin üretiminin geçen yıl düştüğü belirtilen raporda, dünya kokain talebinde de genel bir azalma olduğu, ancak ABD’ndeki düşüşe karşılık, bazı Avrupa ülkelerinde uyuşturucuya ciddi talep gözlendiği vurgulandı. Raporda, 15-64 yaş grubunda dünya nüfusunun yüzde 4.8’i, yani yaklaşık 200 milyon kişinin uyuşturucu kullandığı, bağımlı sayısının ise özellikle Avrupa ülkelerinde önemli oranda arttığı açıklandı.

UNODC Raporu’nda, terör örgütlerinin uyuşturucu madde kaçakçılığının her safhasında (imalat, taşıma, aracılık, satış ve sokak satıcılığı gibi) yer alarak, finansal destek sağladıklarına dikkat çekilerek, Avrupa’da uyuşturucu ticaretini kontrol altında tutan PKK’nın, Afganistan, Pakistan ve Irak üzerinden getirilen uyuşturucuyu İtalya, Bulgaristan, Yunanistan ve Romanya’daki yasadışı örgütler ile işbirliği içerisinde Avrupa’ya nasıl aktardığı ve pazarladığı belgeleriyle ortaya konuldu.

Raporun Türkiye bölümünde yer alan belgelere göre, geçen yıl Türkiye'nin 25 Avrupa ülkesinin yakaladığı eroin miktarına denk gelen oranda eroin ele geçirdiği belirtilerek, 2006 yılında Türkiye'nin yaklaşık 9 bin kilogram eroin yakalayarak, büyük bir başarının altına imza attığına dikkat çekildi.

Ekonomik Kalkınma ve İşbirliği Örgütü (OECD) Mali Eylem Görev Grubu tarafından geçen ay (7 Mayıs 2007) yayınlanan “Uyuşturucu Raporu”nda da, PKK’nın, gelirinin büyük bölümünü uyuşturucu ticareti, insan kaçakçılığı, kara para aklama, haraç gibi organize suç faaliyetlerinden elde ettiği belirtilerek, son dönemde Türkiye’de tırmanan terör eylemleri ile birlikte örgütün Avrupa ülkelerinde organize suç faaliyetlerini de yoğunlaştırdığı vurgulanmıştı.

EUROPOL tarafından Avrupa Birliği ülkelerinin İçişleri Bakanlarına sunulan benzer bir raporda ise, Avrupa için en ciddi tehlikeyi uyuşturucu kaçakçılığı, insan ticareti, yasa dışı göç ve sahte para basımının oluşturduğu vurgulanarak, PKK’nın en tehlikeli mafya yapılanması olduğuna dikkat çekilmişti


Avrupa’nın büyük şehirlerinde milyonlarca genci zehirleyerek dağdaki militanlarını besleyen PKK çetesi, uyuşturucu pazarını bölüşemediği için hem Avrupa kökenli mafya örgütleriyle, hem de örgütün parasıyla kaçan kendi adamlarıyla çatışıyor. Organize suç faaliyetlerinde kolaylıkla şiddete başvuran PKK, uyuşturucu satışından sağlanan parayı kişisel hesaplarına aktaran çok sayıda örgüt mensubunu infaz ederken, örgüte haraç vermeyi kabul etmeyen çok sayıda Kürt ailenin çocuğunu da Kuzey Irak’taki Kandil Dağı’na kaçırdı.

Uluslararası toplum ve PKK haracı mağduru binlerce Kürt aile, Avrupa Birliği yetkililerinin, hangi isim altında olursa olsun, PKK mafyası için Avrupa’nın sığınılacak bir mekan olmasına izin vermemelerini, çifte standart uygulamadan, gençleri zehirleyen, çocukları kaçıran, kara para aklayan, haraç alan ve en önemlisi de şiddet eylemleri için ihtiyaç duydukları silahların alımı için Avrupa’daki para kaynaklarını en üst düzeyde devreye sokan PKK’ya karşı gerekli tedbirleri almalarını ve terörizmle mücadeledeki samimiyetlerini ortaya koymalarını bekliyor.

PKK’nın bu kadar tehlikeli bir boyuta gelmesinin altında yatan neden, Avrupa ülkelerinin yıllardır terör örgütüne gösterdikleri müsamahadır. Almanya’nın ve tüm Avrupa ülkelerinin, PKK’dan kurtulmaları için biran önce önlem almaları ve sadece PKK ismini yasaklamakla yetinmeyerek, PKK güdümündeki örgüt ve derneklere de müdahale etmeleri gerekmektedir. PKK’nın faaliyetlerini finanse etmek için kurduğu suç şebekelerinden, özellikle doğrudan kendisini hedef alan uyuşturucu ticaretinden rahatsız olan ve harekete geçme gereği hisseden Avrupa’nın, artık bu örgütün Türkiye’deki masum insanlara yönelik uyguladığı terörü de görmesi ve aynı hassasiyetle hareket ederek, Türkiye’ye teröre karşı sürdürdüğü mücadelesinde destek olması gerekmektedir.

Nail Amudi
nailamudi@yahoo.com

Yazan: nail amudi Tarih: July 4, 2007 3:24 PM

"Susurluk Ankara'da"

Haberin başlangıcını birlikte okuyalım: Ankara’da ortaya çıkarılan Bucak aşireti bağlantılı 16 kişilik çeteden, yine eski emekli general Veli Küçük’ün adı çıktı.

Çete elemanlarının üzerinde çıkan Jandarma İstihbarat Teşkilatı (JİT) kartlarının üzerindeki imza ismi Susurluk Skandalı’nda da geçen Yüzbaşı Sinan Yaşar’a ait. Zanlıların kartları, emekli Tuğgeneral Veli Küçük döneminde dağıtılan kartlardan olduğunu söyledikleri belirtildi. Ankara ve Şanlıurfa’da eş zamanlı yapılan operasyonda gözaltına alınan 16 kişinin, çok sayıda "yaralama, darp, ızrar, işyeri kurşunlama, tehdit, çek-senet tahsilatı’ suçlarına karıştığı belirlendi."


* * *
Burada bir dakika duralım:

Ve haberin içinde ayrı bir kutu oluşturan ve haberde adı geçen Yüzbaşı Sinan Yaşar’a ait bilgilere göz atalım:

"Kaldırım Operasyonu’nda göz altına alınan Rıfkı Ö’nün üzerinden çıkan Yüzbaşı Sinan Yaşar onaylı JİT kartının Sedat Bucak’ın milletvekilliği sırasında şoförü ve korumalığını yapan zanlıya emekli Tuğgeneral Veli Küçük tarafından verildiği belirtiliyor. Sinan Yaşar’ın ismi ilk olarak Susurluk Skandalı’nda duyulmuştu. Emniyet İstihbarat Daire Eski Başkan Yardımcısı Hanefi Avcı komisyona, Sinan Yaşar’ın PKK itirafçısı İbrahim Babat’la yakın ilişki içinde olduğunu gösteren telefon kayıtları sunmuştu. JİTEM’in kurucusu Ahmet Cem Ersever’in ekibi içerisinde olduğu ifade edilen Yaşar’ın ismi PKK itirafçılarının Diyarbakır 3. Ağır Ceza Mahkemesi’nde yargılandığı davanın iddianamesinde de yer aldı. ‘Yeşil’ kod isimli Mahmut Yıldırım’ın sağ kolu olduğu gerekçesiyle 2000’de göz altına alınan Zakir Selvi polise verdiği ifadesinde ‘Yeşil’in İzmir’de JİTEM’in Ege Bölgesi mensubu Sinan Yaşar’la irtibat içerisinde olduğunu söylemişti."


* * *
Habere devam edip şu paragrafı da okuyalım:

"Çetenin liderliğini ise bir süre Sedat Bucak’ın yanında çalışan akrabası Sevda Ç’nin yaptığı belirlendi. Sevda Ç’nin bir dönem Siverek Ülkü Ocakları Başkanlığı görevinde bulunduğu öğrenildi. Zanlılardan Cengiz P’nin yine Bucak’ın milletvekilliği döneminde danışmanı olduğu, Rıfkı Ö.’nün ise şoförü ve koruması olarak görev yaptığı kaydedildi. Polisçe aranan diğer isim Mehmet Veysi Çelebi’nin ise Sedat Bucak’ın yeğeni ve Siverek Belediye Başkanı Hasan Çelebi’nin oğlu olduğu belirtildi. Zanlılar arasında Kürt Ahmet olarak bilinen Ahmet Turgut’un yeğeni Bedir Yağcı’nın da bulunduğu belirlendi. Cengiz T.’nin gözaltına alınmadan önce Kültür ve Turizm Bakanlığı APK’da üst düzey bürokrat olarak görev yaptığı belirlendi."


* * *
Ve burada daha geniş bir parantez açalım:

Susurluk Skandalı... Esas 10 yıl önce patlak veren ve yukarıdaki haberde kendisine atıfta bulunulan esas Susurluk Skandalı neydi?

İsterseniz bunu da TBMM’deki Susurluk Komisyonu’na ifade veren o dönemin Emniyet Genel Müdürlüğü İstihbarat Daire Başkanı Hanefi Avcı’nın ifadesinden öğrenelim:

‘Neticede PKK’nın ve diğer örgütlerin destekçisi aktif unsurların susturulduğunu, daha sonra faaliyet gösterilecek zemin kalmayınca resmi görevli ve sivil kişilerden teşekkül ettirilmiş olan bu grupların kendilerine menfaat temini uğruna mafya türü birtakım yasadışı faaliyetlere giriştiklerini...

Bu grupların Emniyet, MİT ve JİTEM içerisinde ayrı ayrı oluştuğunu, Emniyet içerisinde Emniyet Genel Müdürü Mehmet Ağar’a bağlı Özel Harekat Dairesi Başkan Vekili İbrahim Şahin’in başkanlığında özel harekatçılardan ve Korkut Eken’e bağlı sivillerden, MİT içerisinde Mehmet Eymür’e bağlı özel harpten geçmiş subaylar ile aşırı ülkücü ve mafya denen insanlardan, JİTEM içinde kendilerine bağlı kişilerden teşekkül ettiğini...

Güneydoğu’da eleman olarak kullanılırken daha sonra bu gruplar içinde en büyük para tahsilatçısına dönüştüğünü, Yeşil’in şu anda MİT içinde Mehmet EYMÜR ve arkadaşları tarafından resmen eleman olarak kullanıldığını, Ege Bölgesi’nde JİTEM’e bağlı Yüzbaşı Sinan Yaşar ve bazı astsubayların mafya ilişkilerine giriştiklerini, bunların ve Ankara Jandarma İstihbarat görevlisi binbaşı Ali YILDIZ’ın mafya örgütleriyle de görüşerek menfaat temin ettiklerini, Kocaeli Jandarma Alay Komutanı Veli KÜÇÜK’ün mafyacılarla sıkı diyaloğunun olduğunu...’


* * *
1997 yılında "Susurluk oluşumu", Türkiye Cumhuriyeti Devleti tarafından gerektiği gibi bütünüyle çökertilmediğinden şimdi ‘Susurluk Ankara’da haberlerini okumaya devam ediyoruz.

Ben de özellikle de genç okurlara "Susurluk Skandalı"nı ve Susurluk’un kara kutusunu yeniden bir hatırlatmak istedim.

21 Haziran 2007, Perşembe




mehmetaltan@gazetem.net

Yazan: mehmet Tarih: July 4, 2007 7:48 PM

sayın Mustafa hocam kürt sorunu kürt sorunu deyip duruyorlar ya hala anlamak istemiyorlarmı bu insanlar biz halkın arasında ne kürt nede türk problemi var bizleri ilgilendirmiyor yani.
Ben Adana doğumlu bir türk vatandaşıyım babamın anneannesi ise Adıyaman doğumlu bir kürt yanlız oda türk vatandaşı yani hepimize bi yerden bi akrabalık bulaşmış yani lütfen yardımcı olun siz ve sizin gibi sağ duyulu insanlar unutmayalım ki bizler aynı evde yaşayan kardeşleriz bizler ne birbirimize düşmanız nede bundan sonra düşman oluruz.
Bizleri birbirimize düşman ederek her iki tarafı silahlanmaya iten güçler inanıyorum ki bundan menfaati ve çıkarları olan hainlerdir lütfen bu oyunlara gelmeyelim bizler "DAHA AMERİKA KITASI KEŞFEDİLMEDEN ÖNCE DAHİ DÜNYAYA HAKİM OLAN BİR MİLLETİZ" bizler emrimizdeki tüm insanları layıkı ile yönetmişiz bu zamana kadar lütfen hepimiz aklımızı başımıza alalım üstümüzdeki yorganımızı yırtmayalım...

zeki gorkan

Yazan: zeki görkan Tarih: July 4, 2007 8:36 PM

arkdaşlar ben bir kürt olarak türkiye devletinin samimi davranmasını istiyorum ben bugun bu ülkede üniversite okuyorsam ve annem türkçe bilmedigi için kürtçe konuştuğum için türkler tarafından "bi daha kürtçe konuşma, herkes yanlış anlıyor bölücü sanıyorlar"demesi ne acı verici bi durum bence kürtler oturup bir defa degil 1000 defa düşünmeleri lazım biz burda kürtçe konustugumuz için horlanmak degil türkiyede resmi dilin hem türkçe hem kürtçe olmasını istiyorumm ki bize saygı gösterin bu yapılmasıgı sürece ne yazık ki bölünme kesin gibi gözüküyor saygılar

Yazan: zaza_oglu Tarih: July 8, 2007 2:02 AM

Kürt sorununun ipi...


Önce televizyonlarda izledim...

Dün de gazetelerde okudum. Neyi?

Demokratik Toplum Partisi’nin (DTP), seçmenlerinin bağımsız adaylara oy verebilmesi için geliştirdiği ‘şablon’lu ve ‘ip’li çözümü...

Çözümü merak ettiniz değil mi?

Doğrusu ilk başta şifre gibi gelen bu açıklamayı duyunca ben de tam anlamayıp merak ettim.

Meğer, seçmenler ya oy pusulasının aynısı olan bir şablonu, oy pusulasının üzerine koyup DTP’nin desteklediği aday üzerine denk gelen yuvarlağa bakarak adayı bulacak... Ve mührü oraya basacak...

Ya da...

DTP tarafından dağıtılacak iplere atılan düğümü izleyerek seçeceği adrese ulaşacak... İpi seçim pusulasının başlangıcına yerleştirecek... İpteki düğüm hangi adayı işaret ediyorsa, oraya mührü basacak.

Bunlar neyin önlemi ya da çözümü?

Okuma yazma bilmeyen, oy vermek istediği bağımsız adayı seçim pusulasında bulamayacak olan DTP seçmenlerine yol gösterme yöntemi...

***

Cumhuriyetin 83. yıldönümünde...

Okuma yazma öğretemediğimiz...

Tercihi olan adayı pusulada bulacak kadar bir beceriyi bile hediye edemediğimiz vatandaşlarımız var.

Üstelik sayıları yabana atılamayacak kadar çok.

Ama siyaset kavgası, bu utanç verici durumu ortadan kaldırmak için yapılmıyor.

Siyaset kurumu, ‘Kürtler Meclis’e girmesin’ mantığı ile hiçbir ülkede rastlanmayacak kadar yüksek bir baraj koyuyor...

DTP bu barajı delmek için ‘bağımsız aday’ formülünü hayata geçirince, muhtıraya karşı topyekûn bir haysiyet koruması geliştiremeyen partiler, ‘bağımsızları’ oy pusulalarına ekliyor.

Amaç, Kürt seçmenin çoğunluğunun okuma yazma bilmemesine dayalı bir kurnazlık... İstediği adayı bulamayarak oyunu boşa atmasına yönelik bir ucuz formül...

DTP ise şablon ve ip peşinde...

Oy atamayacak düzeydeki yığınlar, kavganın aracı... Onların bu durumdan nasıl çıkması gerektiği o kadar da önemli değil, gündemde de değil.

Seçmenin içinde bulunduğu bu ıstırap verici hal, siyasetçi için esas sorunu teşkil etmiyor...

Onu sandıktan uzak tutmak ya da doğru oy vermesini sağlayacak ‘formüller’ geliştirmek daha önemli...

***

Birbirlerini meclise sokmamak için savaşan siyaset takımının yana yakıla istediği...

İstemek ne?

Tutkulu bir arzuyla peşinden koşageldikleri tek amaç var: Meclise girmek...

Milletvekili seçilmek...

Parlamento iktidarında yer almak...

Bugüne kadar alanlar ne yaptı?

Halkın bir kısmına seçme ambargosu uygulamayacak, seçmenden korkmayacak bir demokrasi mi geliştirdi?

Ya da oy atabilecek...

Oy pusulasında aradığını bulabilecek bir seçmen düzeyi mi sağlandı?

İkisi de değil...

***

Sefalet, yoksulluk, Diyarbakır’ın sayıları gittikçe artan mendil satan çocukları, bölgenin ensülin bulamadığı gün yaşamını yitirmekle karşı karşıya olan şeker hastası yoksul bebeleri...

Oy pusulasında aradığını bulamayacak düzeydeki yığınlar...

Bunları nasıl aşarız diye düşünme...

Ama Meclis’e girmeyi esas hedef yap...

Meclis’e onca insan ve parti girdi ama insan odaklı siyaset gündeme gelmedi.

AB bu yolu zorlayınca da tu kaka edildi...

Şahinler, AB’ye karşı kol kola girdi...

Milliyetçi dayanışma şaha kalktı.

***

2007 yılı Türkiye düzeyi, oy verirken ‘şablon’ veya ‘ip’ten medet umacak durumdaki çilekeş ve çaresiz insanlar ile bunu ortadan kaldıracak bir toplumsal çözüm yerine, Ankara iktidarından pay almaya yönelik siyasal ihtirastan mı ibaret?

Okuma yazma bilmeyen insanların tepesine çıkmak için mi bunca kavga?

İnsanların kimi seçeceklerini belirleyebilmek için ‘ip’ kullandıkları bir ülkede seçilsen ne olur, seçilmesen ne olur...

08.07.2007 M Altan

Yazan: Haydar Tarih: July 8, 2007 6:32 AM

herkes istediği köşe yazarını artık serbestçe ve özgürce eleştirebilir.
ekle yazarını ve eleştir.
işte özgürlük.

Yazan: mehmet can Tarih: July 11, 2007 3:31 PM

DTP’NİN SEÇİM OYUNU!..


22 Temmuz 2007 tarihinde yapılacak milletvekili genel seçimlerine bağımsız adaylarla girme kararı alan DTP’nin yeni bir oyun peşinde olduğu ortaya çıktı.


Dün gece bilgisayarıma düşen ilginç mektupların bir tanesinde (ismini kendi isteği üzerine güvenliği açısından veremiyorum) Doğu ve Güneydoğu Anadolu Bölgeleri’nde bağımsız olarak aday gösteren DTP’nin, okuma yazması olmayan ve oyunu hangi partiye vereceğini bilmeyen vatandaşların oyunu almak için daha önceki seçimlerde yaptığı gibi, bu seçimlere de hile karıştıracağı öne sürülüyor.


Nasıl mı?.. Okuma yazma bilmeyen vatandaş, oy kullanmak için seçim sandığına gittiğinde, zarfı boş olarak sandığa atarak kendisine verilen oy pusulasını cebine koyup dışarı çıkacak. Dışarıda, daha önceden hazırlanan sahte bir mühürle DTP bağımsız adaylarından biri işaretlenerek, oy kullanacak başka bir okuması yazması olmayan vatandaşa verilecek. Oy kullanmak için içeri giren vatandaş kendisine işaretlenmiş olarak verilen oy pusulasını sandığa atıp, görevliler tarafından kendisine verilen oy pusulasını işleme koymadan (mühürlemeden) cebine koymak suretiyle dışarı çıkaracak. Aynı işlem seçim tamamlanıncaya kadar tekrarlanacak. Böylece okuma yazması olmayan vatandaşların oyları DTP’nin bağımsız adayları için toplanmış olacak. Bu hile, özellikle Diyarbakır ve Van’da yoğun şekilde kullanılacak.


Bu vesileyle, DTP ile ilgili bir iki saptamamı sizlerle paylaşmak istiyorum. Demokratik Toplum Partisi (DTP)'nin belirlediği bağımsız adaylarla seçime girme stratejisi, parti içinde ve bölge halkında istenen desteği bulamadı. PKK’nın şiddet politikasına karşı çıkamayan ve “Türkiye partisi” olmak yerine, “PKK’nın vekil partisi” olmakta ısrar eden ve “kitle” yerine “kabile” partisi olmaktan bir türlü kurtulamayan DTP'nin, kentlerin yanı sıra, kırsal kesimde de çok oy kaybedeceği kanısındayım.


DTP tabanının bir rahatsızlığı da; DTP'nin giderek daha fazla aşiret ağırlıklı bir siyasete yönelmesi. Partinin emekçilerden uzaklaşması, tabandaki itirazların en önemli yönünü oluşturuyor. DTP’nin, bugünkü yapısıyla Güneydoğu Anadolu ile Doğu Anadolu'daki aşiretleri, toprak ağalarını temsil ettiği görülüyor. Parti'nin kıdemli yöneticilerinden Genel Başkan Yardımcısı Sırrı Sakık, basın-yayın organlarına yansıyan açıklamasında; "DTP'nin toprak ağalığına karşı bir politikası var mı?" sorusuna şöyle yanıt veriyor: "Bizim yöneticilerimiz arasında da toprak ağaları var." Sakık'ın savunması da oldukça ilginç: "İstanbul'daki 5 dönüm toprakla, Diyarbakır'daki 5 dönüm toprak aynı para etmez. O nedenle Güneydoğu’daki toprak sahipleri toprak ağası sayılmaz.”


Rahatsızlığın bir başka nedeni de DTP'li belediyelerin karıştığı yolsuzluk iddiaları. Güneydoğu Anadolu ve Doğu Anadolu'da yaşayanlar, belediyelerde yolsuzluk ve kadrolaşma nedeniyle düzgün hizmet alamıyor. Hatta o derece ki, Diyarbakır Belediye Başkanı Osman Baydemir’in, başkan vekilini ve başkan yardımcısını değiştirmek zorunda kaldığı konuşuluyor.

Bugün bölgede yaşayan halk, sadece Kürt konusuna odaklanan bir partiyi yeterli bulmuyor, desteklemiyor. Halk, artık kendi günlük sorunlarıyla ilgilenen, eğitim, işsizlik, altyapı başta olmak üzere kentin sorunları için çözüm üretebilen, belli bir kesimin değil gerçekten vatandaşı kucaklayan bir parti istiyor.


DTP, kendisini “Kürtlüğün temsilcisi” olarak görüyor. Kendisine oy vermeyen veya kendi siyasetlerini yanlış bulup eleştiren Kürtleri de “Kürt olmamak”la suçluyor. Kürtlüğün biricik ölçütü olarak “kendinden yana olma” şartını dayatıyor. Sanki “Kürt halkının önderliği” de, “Kürt davasının temsilcisi” de bizatihi PKK-DTP-Abdullah Öcalan üçgeniymiş gibi hareket ediliyor. Onların önderliğini(!) veya önderliğin belirlediği siyasileri kabul etmeyenler “Kürt kimliği”nin dışında bir yere oturtuluyor.


Bağımsız adaylarla seçime giren DTP sözcüleri, adaylarına destek isterken: “Kendi reyinizi kendinize veriniz!” diyorlar. Bu şu demek: Eğer DTP’li bağımsız adaylara oy vermiyorsanız, “kendiniz” değilsiniz ve sizin onurunuzdan da kuşku duyulur. Bu apaçık bölücü bir yaklaşımdır.


Bugün için çok ciddi bir problem, Kürt kimliğine dayalı siyaset yapanların terörün siyasi kolu gibi davranmalarıdır. DEP’ten DTP’ye uzanan partilerde ılımlı unsurlar cılız kalmıştır. PKK’nın siyasi kolu gibi davranmaları sorunun yumuşatılarak çözüm yoluna konulmasını zorlaştırmıştır. Başta Kürtler olmak üzere, Türkiye kamuoyu, DTP üzerine düşen PKK gölgesinin net olarak ortadan kaybolmasını bekliyor…



Nail Amudi
nailamudi@yahoo.com

Yazan: nail amudi Tarih: July 19, 2007 3:57 PM

DTP GEÇMİŞTEN DERS ALMALI!..

PKK’nın şiddet eylemleri, etnik siyaseti temel alan Kürt politikacıların çıkmazını ortaya koyarken, silahlı eylemlerin sorunların çözümüne hiçbir katkısının olamayacağını da gözler önüne seriyor.

Geçen hafta PKK’nın televizyonu Roj TV’ye çıkan Diyarbakır Büyükşehir Belediye Başkanı Osman Baydemir, kimilerinin “küstahlık”, kimilerinin “cüretkarlık” dediği çıkışlarına yeni bir halka daha ekleyerek, PKK’yı “silahlı Kürt muhalefeti” diye nitelendirirken, bir gün sonra Amerikan “Christian Science Monitor” gazetesine verdiği demeçte “PKK, Kürtlerin 29 uncu isyanıdır” diyerek, Kürt siyasetçilerin cephesinde yeni bir şeylerin olmadığını ortaya koydu.

Baydemir’in bu açıklamasına en önemli tepki, 6 Temmuz 2005 tarihinde Diyarbakır’da güpegündüz PKK tetikçileri tarafından öldürülen Kürt siyasetçi Hikmet Fidan’ın oğlu Zinnar Fidan’dan geldi. (Sabah, 10 Temmuz 2007), Zinnar Fidan, PKK korkusuyla, babasının cenazesi için ambulans vermeyen ve başsağlığı dilemeyen Osman Baydemir başta olmak üzere, Kürt aydınları ve siyasetçileri için çarpıcı tespitlerde bulundu;
“Eğer düşünebilseydik şiddet sarmalının zihnimizi esir eden, bizi papağanlaştıran zemininden, ‘ya hep ya hiç’ açmazından, başkalarının üzerinde gördüğümüzde nefretimizi tahrik eden ‘ya sev ya terk et’ dışlayıcılığından uzak dururduk. Hikmet Fidan cinayeti bu zihin sapıklığının ve paranoyanın eseridir. Bu bizim ölümüzdür, ölümümüzdür. Kanı bedenimizdedir. Kan bedenimizdedir. Gerek geniş halk kesimleri, gerekse Kürt örgütsel yapılanmaları ve Kürt aydın çevreleri olarak kendimize dönük kaba fanatizmi aşamıyoruz. Düşmanı ve ötekiyi, her zaman ve daima kendi dışımızda aramak, bu hamasi üslupta ısrar etmek, Kürtler olarak bizi körleştiriyor, irrasyonel kılıyor ve bu irrasyonalitenin de sonuçları çok ağır ve trajik olabiliyor. Hikmet Fidan cinayeti bize bizden çıkarılmış bir faturadır örneğin. Kürtleri bir köy ahalisi, kendisini de köyün ağası zannedenlerin çıkardığı bir fatura. Babamın kader birliği yaptığı arkadaşları, onun kalleşçe öldürülmesi karşısında sustular. Korkudan seslerini çıkaramadılar ve çaresizce bir sessizliğe sığındılar. Emir-komuta zinciri ile yürüyen bir siyaset biçiminin hemen bitişiğindeki ölümler ve ölüm tehditleri ile nereye gidilebilir?”

Bu cümleler her şeyi anlatmıyor mu? Güneydoğu Anadolu Bölgesi’nde yaşayan halk, onların temsilcileri de bir cinayet şebekesinin tutsağı durumundalar. O nedenle Baydemir’in çıkışlarına öfkelenmeyin, tam tersine ona ve onun gibi davrananlara acıyın. Tabii ki, “Devlete de PKK’ya da eşit mesafedeyiz” diyecek, “Türk Ordusu ile PKK’nın eş zamanlı olarak silah bırakmasını” önerecek, Öcalan’ın yaşgününü kutlayacak, belediyenin araçlarında PKK malzemeleri taşınmasına en azından göz yumacak, PKK’lıların cenazelerine ambulans tahsis edip ailelerini ziyaret edecek. Çünkü onun iradesi ipotek altında. Çünkü o İmralı’daki köy ağasının zavallı bir marabası…

Abdullah Öcalan, örgütün kuruluşunda “devrimci şiddet, devrimci terör kullanıyoruz” demişti ve o günden bugüne kadar PKK şiddet kullanmaya devam ediyor. Birilerine yanlış yolda olduklarını anlatmak siyasetçilerin görevidir. PKK’nın her geçen gün tırmanan şiddet eylemleriyle verdiği acılar yürekleri sızlatıyor.

Demokratik Toplum Partisi, bugüne kadar kendisinden bekleneni veremedi, sorunların çözümü için toplumsal projeler üretemedi. “Böyle dersem PKK kızar” gibi bir handikabın içerisine kendisini hapsetti. Kürtlerin düşüncelerine tercüman olamadı, inandıklarını dile getiremedi. PKK’dan çekinerek, korkarak siyaset yapıldığı sürece sorun yaşanmaya devam edecektir.

Politika, acizlik sanatı değil. DTP, “Tehlike var, işbirliği yapalım” diye hangi sivil kuruma, hangi siyasi partiye gitti? Tehlike belliydi, ancak siyaset üretemediler. PKK’yı dağdan indirebilen, silahlarını bıraktırabilen ve devletin de kabul edebileceği ortak bir toplumsal projeyi oluşturamadılar.

PKK’nın kendisine göre doğruları olabilir. İşte diyorlar ki, “Devlet operasyonları durdursun, biz de silahı bırakalım, ateşkes yapalım.” Böyle bir şart olmaz ve kabul de görmez. Gerçekçi olmak lazım. Hiçbir devlet kendi silahlı kuvvetlerini, terörle mücadeleden geri durduramaz, geri çekemez. Sorunların demokratik anlamda çözümü için öncelikle dağdakilerin silah bırakması ve reformların önünü açması gerekir. Artık, eski dünya yok. Kapını kapatıp, evinin içinde istediğini yapamazsın. PKK’nın ve onun gibi düşünenlerin silah kullanmaya artık ihtiyaçları kalmadı. Niçin halen şiddet politikasında ısrar ediyorlar, silahtan medet umuyorlar, anlamak mümkün değil. DTP’nin bu söylemi açıkça seslendirmesi ve bununla ilgili çözüm projelerini hızla üretmesi gerekiyor.

Kesin olarak inandığım bir şey var: Kürtler artık şiddet, ölüm, kan istemiyor. Kürtler daha özgür, daha demokratik bir Türkiye’de sosyal, ekonomik ve kültürel yönden daha iyi yaşamak, Kürtler, medeni dünyanın bir parçası olmak istiyor. Çocuklarının dağlarda ölmesini istemiyor. Gençlerini okutmak, iş sahibi yapmak, geleceğini kurtarmak istiyor. Gelinen noktada, herkes özellikle de Kürtler kendilerini gözden geçirmeli. Kürtler içinde, farklı anlayışlar olabilir, ancak Türkiye’nin üniter yapısına, birlikte yaşama iradesine zarar verecek her türlü yaklaşımdan uzak kalınmasının sağduyunun bir göstergesi olacağı akıllardan çıkarılmamalıdır.

Nail Amudi
Nailamudi@yahoo.com

Yazan: nail amudi Tarih: July 20, 2007 4:22 PM

Bu ne şimdi?
İnsan sürekli olarak yaşadığı ülkeden şikayet eder mi?

Ne bıktırıcı bir şey bu…

Ama her geçen gün bir başka rezaletle karşılaşıyoruz.

Yahu, ne demek bir çete sanığına “üstün hizmet madalyası” vermek?

Veren de bir general.

Üstelik şu anda görevde.

“Sanığın” işlediği iddia edilen suçlar ise öyle az buz şeyler değil.

Danıştay baskınından Cumhuriyet Gazetesi’nin bombalanmasına kadar birçok “provokasyonu” gerçekleştiren bir örgütün yöneticilerinden olmakla suçlanıyor.

Amacı, bu toplumun dengesini ve güvenliğini yok etmek olan bir örgütten söz ediyoruz.

Bir ordunun generali, böyle bir sanığa neden madalya verir?

Bu “madalyanın” anlamı ne?

“Üstün hizmet” ne demek?

Kime hizmet etmiş?

Bu ülkenin halkına hizmet etmediği çok açık.

Öyle çok soru işaretiyle karşı karşıyayız ki…

Madalyayı veren general bunu kendi inisyatifiyle mi yaptı?

Yoksa madalyayı veren generale üstlerimi emir verdi?

Son zamanlarda her türlü tuhaf olayın altından bizim ordu çıkmaya başladı.

Amerika’da Türkiye’yi karıştıracak senaryoların konuşulduğu bir toplantı yapılıyor.

Katılanların arasında bizim generaller.

Anayasa Mahkemesi’nin başkanını öldürmekten, Beyoğlu’nda elli kişinin ölümüne yol açacak bombalamalardan söz ediyorlar.

PKK’nın reislerinin teslim edilmesinin iyi olmayacağını söylüyorlar.

Şemdinli’de görevli astsubaylar dükkan bombalayıp adam öldürüyorlar.

Genelkurmay’ın internet sitesinde yasalara aykırı biçimde muhtıra yayınlayıp toplumu da, siyaseti de, devleti de çığrından çıkartıyorlar.

Ne oluyor?

Ne istiyor ordu?

Yasalarla ve hukukla böylesine zıtlaşan bir ordu olabilir mi?

Biliyorsunuz ülkenin her yanından içinde “emekli subayların” olduğu çeteler fışkırıyor.

Şimdi emekli de olsalar bir zamanlar askerdi bu adamlar.

Teröre, çeteye, suça bu kadar rahat bulaşacak bu adamları nasıl ve kim yetiştirdi?

Kim örgütledi?

Neden örgütledi?

Ve, şimdi neden bu adamlara madalya veriyorlar?

Eğer bu çeteler amaçlarına ulaşsalardı, Türkiye şu anda kanlı bir terör bataklığının içinde debeleniyor olacaktı.

Cinayetlerle, bombalamalarla, ölümlerle sarsılacaktık.

Bizim ordu bütün bu olaylardan sonra “orduyu yıpratmayalım” diye açıklamalar yapıyor.

Bu rezaletleri eleştirenleri “ordu düşmanı” ilan ediyor.

Bence de “orduyu yıpratmayalım.”

Ama ordu, “kendinize çeki düzen verin” diyenler tarafından yıpratılmaz.

Orduyu yıpratmak isteyen biri, “hukuk çizgisinin içinde durun” der mi hiç?

Hukuka saygı göstermek, orduyu yıpratmaz...

Bir ordu, “çete sanıklarına” madalya vererek yıpranır.

Bırakın, saygıdeğer, suçtan uzak, hukuk çizgisinde, güvenilir bir ordumuz olsun.

Mayınların patlamasını önleyin, askere gönderdiğimiz çocuklarımızı iyi koruyun, ardı ardına gelerek insanlarımızı ağlatan şehit cenazelerinin sayısını azaltacak yöntemler bulun, sınırlarımızı savunun, teknolojinizi geliştirin.

Çetelerden uzak durun.

Siyasete karışmaktan vazgeçin.

Bakın, bu ülkenin çok ciddi sorunları var, eğitimi var, sağlığı var, tarımı var; izin verin de onlarla uğraşalım.

Çetecilere madalya vermek de nereden çıktı Allah aşkına.

Niye yapıyorsunuz bunları?

A Altan

Yazan: A. B. Tarih: July 22, 2007 6:21 AM

PKK’DA AHLAKİ ÇÖKÜŞ!..


İran, Irak, Suriye, Türkiye ve Avrupa ülkelerindeki operasyonların yanı sıra, toplu kaçışlar, hizipleşme, rant kavgası, intihar ve infazların yoğunlaşması sonucunda köşeye sıkışan PKK’da, örgüt kadroları arasında yaşanan “ahlaki çöküntü” de doruk noktaya ulaştı.

PKK’nın Avrupa’da para trafiğini yöneten Rıza Altun’un, Avrupa kadrolarının “örgütün paralarını şahsi çıkarları için kullandığı” yönündeki yoğun şikayetleri sonucunda 13 Temmuz 2007 tarihinde Fransa’dan Kandil’e getirilerek, sorgulanmasının yankıları sürerken, PKK’nın Balkanlar koordinatörlüğünü yürüten Necmi kod adlı Mehmet Tanboğa’nın görevden alındığı kaydedildi.

Uzun süredir PKK’nın Balkanlar koordinatörlüğünü yürüten Necmi kod adlı Mehmet Tanboğa’nın görevden alınma gerekçesi olarak “örgütün paralarını kendi amaçları doğrultusunda kullanması, gece hayatına düşkün olması ve bayan kadrolara yönelik tacizde bulunması” gösteriliyor.

Mehmet Tanboğa hakkında Romanya ve Yunanistan’da faaliyet gösteren örgüt kadrolarından çok sayıda şikayet raporunun Kandil’e iletilmesine rağmen, Murat Karayılan’ın, Tanboğa’yı görevden almaması, Balkanlar’daki kadrolar arasındaki huzursuzluğu had safhaya çıkarmış ve “Necmi, Karayılan’ın adamı olduğu için tasfiye edilemiyor” söylentileri yayılmıştı.

Nitekim, kadınlara düşkünlüğüyle tanınan Necmi kod adlı Mehmet Tanboğa’nın, Murat Karayılan’ın yakın arkadaşı Yüksekova eski Belediye Başkanı’nın kızı Dilber kod adlı Nigar Yıldız’a da tecavüz ettiği öne sürülmüştü.

PKK yönetimince, Balkanlar’da Mehmet Tanboğa ve Nigar Yıldız arasında yaşanan cinsel skandalın duyulmaması için büyük çaba gösterildiği, ancak olayın, öldürülmekten korkan Nigar Yıldız’ın başına gelenleri arkadaşlarına anlatması sonucu ortaya çıkmıştı.

Murat Karayılan’ın talimatıyla Yunanistan’da kadın örgütlenmesinin başına getirilen Nigar Yıldız’ın, kısa süre içerisinde örgütte öne çıktığı, ancak bu durumdan örgütün Balkan sorumlularından Kasım Avcı ve Mehmet Tanboğa rahatsız olmuşlardı. Nigar Yıldız’a yönelik cinsel tacizin arkasında “küçük düşürme, intikam alma” gibi duyguların yanı sıra, örgüt sorumlularında yaşanan ahlaki çöküntünün bir sonucu olabileceği belirtilmişti.

Necmi-Dilber arasında yaşanan cinsel skandal, örgüt kadrolarından gizlenmeye çalışılmıştı. Balkanlar’da yaşanan ahlaki çöküntü ile ilgili kapsamlı bir soruşturma başlatan PKK yönetimi, gizli bir talimatla Yunanistan sorumlularından olay ile ilgili özeleştiri istemişti.

Google’da şöyle bir tarama yaptığımda PKK’daki ahlaki çöküntüyü ortaya koyan çok ilginç sonuçlara ulaştım. Bunları sizlerle paylaşmak istiyorum;

Geçen yıl, PKK’nın Romanya sorumluları Ramazan kod adlı Abdulvahap Kandemir ile Leyla kod adlı Arzu Demiralp arasında gayri meşru ilişkiyi dernek binasında nöbet tutan örgüt kadroları açığa çıkarmıştı. Abdulvahap Kandemir, olayın ortaya çıkması sonrasında, örgüte ait yüklü miktarda parayı alarak örgütten kaçmıştı.

Yine, geçen yıl Almanya’da yayınlanan “Yeni Özgür Politika” gazetesi sorumlularından Cemal Uçar’ın (evli ve iki çocuklu), gazetede muhabir olarak çalışan genç bir kızla gayri meşru ilişki yaşadığı ortaya çıkmıştı. Bir süre kendisini eve hapseden Cemal Uçar, ortalıktan kayboldu ve halen nerede olduğu bilinmiyor.

Özgür Politika Gazetesi yazarlarından Suzan Samancı (evli ve iki çocuklu) ve Aydın Dere (evli) arasında yaşanan hissi ilişki ise, örgüt içerisinde önemli tartışmalara neden olmuştu. Cinsel skandal, Aydın Dere’nin evliliğini bitirme noktasına getirmiş, tepkilerden çekindiği için bu ilişkiyi gizlemeyi sürdüren Samancı da psikolojik bunalıma girmişti. Özgür Politika Gazetesi’ndeki yazılarında Aydın Dere ile yaşadığı hissi ilişkiye geniş yer veren Suzan Samancı, kendisine sahip çıkmadığı gerekçesiyle Dere’yi ağır bir dille eleştirmişti.

Kapatılan DEP milletvekili Remzi Kartal’ın eşi Ayşe Kartal ile PKK sorumlularından Sedat Günay arasında da benzer bir gönül bağı kurulmuş, haklarında infaz kararı alınan iki aşık birlikte kaçmışlardı. Günay ve Kartal’ın akıbetleri halen bilinmiyor.

PKK’daki cinsel skandalların en pahalısı ve kanlısı, PKK tarafından geçen yıl aracına konulan bombanın patlatılmasıyla parçalanarak öldürülen örgütün Avrupa sorumlusu Kani Yılmaz ile MED TV’deki bayan spiker arasında yaşanan ilişkiydi. PKK’nın Avrupa’da yaşayan Kürtlerden topladığı 100 milyon dolar Eylül 1998’de örgüt televizyonu MED TV’nin harcamalarında kullanılmak üzere Kani Yılmaz’a teslim edilmiş, ancak Yılmaz bu parayı almadığını söylemişti. O dönem MED TV’nin kadın spikerlerinden birisinin Kani Yılmaz ile aşk yaşadığının ortaya çıkması, kaybolan dolarlarla ilgili skandala yeni bir boyut kazandırmıştı. Kuzey Irak’lı olduğu bildirilen spiker kadının, MED TV’ye sevgilisi Kani Yılmaz’ın talimatıyla yerleştirildiği ortaya çıkmıştı. Lüks takılar ve pahalı eşyalar kullanan kadın spikerle olan ilişki, örgüt mensuplarının “Biz dağda ayağı yalın dolaşırken, dolarlar birilerinin kişisel zevklerine harcanıyor” şeklinde eleştirilerde bulunmasına neden olmuştu.

PKK’da yaşanan ahlaki çöküntü, DTP’li belediye başkanlarına da sıçramış, Brüksel’de bir takım temaslarda bulunan DTP Sur Belediye Başkanı Abdullah Demirbaş’ın, evli olduğunu unutarak, yorgunluğunu 30 Ocak 2007 gecesi Avrupa Parlamentosu Milletvekili Feleknas Uca ile birlikte attığı ortaya çıkmıştı. Belediyenin hizmet amacıyla halktan topladığı paralarla, Avrupa Parlamentosu’nun Lüksemburg Meydanı çıkışındaki bir barda sabaha kadar eğlenen Uca ve Demirbaş, gece kulübünden samimi bir şekilde ayrılarak, geceyi birlikte geçirmişlerdi.

DTP’nin Meclis’e girmesi sonrasında Kürtler üzerindeki etkinliğini büyük oranda kaybeden PKK, yolun sonuna hızla yaklaşıyor. Dağ kadroları yorgun; 20 yıldır anlamsız bir ideoloji uğruna dolanıp şiddet saçıyorlar. Sadece sivilleri, askerleri değil, yıllarca birlikte oldukları yakın arkadaşlarını dahi öldürebiliyorlar. İdeolojik olarak iflas eden PKK’da yönetim, gençleri dağlarda tutmakta zorlanıyor. Bayan kadrolara yönelik tacizler, örgütün parasını çalıp kaybolanlar, infazlar, intiharlar… En önemlisi de, PKK içindeki birçok grup yılgınlık içinde biran önce silah bırakmak istiyor. Bence, sorunların çözümü için atılması gereken ilk ve en önemli adım budur.

Nail Amudi
nailamudi@yahoo.com

Yazan: nail amudi Tarih: August 3, 2007 10:03 AM

Bankaları kim soydu?

Gazeteleri okurken ‘kendi manşetlerinizi’ de seçer misiniz? Ben seçerim... Dün de öyle yaptım.. Dünkü Milliyet’teki Egebank haberi, benim açımdan mükemmel bir manşet haberdi...
Neden mi? Çünkü okuyanın kanını donduruyordu. İsterseniz, gelin birlikte ne olup bittiğine bakalım.
Danıştay, Egebank zararı nedeniyle Demirel ailesinin şirketlerine el konamayacağı kararı vermiş. TMSF Başkanı Ahmet Ertürk bu gelişme üzerine ‘dava hukuki olmaktan çıktığı için dosyayı kapattık’ demekte.
Bir dava nasıl ‘hukuki’ olmaktan çıkar?


* * *
Danıştay 13. Daire, batık bankacıların şirketlerine el konulmasını sağlayan Bankalar Kanunu’nun 15-7/a maddesinin yürütmesinin durdurulması yönünde ilk kez karar veriyormuş..
Ahmet Ertürk, bu kararın, banka zararlarının topluma ödetilen yükünün azaltılması için çıkarılan yasanın ruhuna aykırı olduğu eleştirisinde bulunuyor.
Ertürk, ‘Bu kararla biz tek tahsilat yapma imkánımızı kaybediyoruz’ demekte.
Kaybederlerse ne olur? Cevabı gene TMSF Başkanı veriyor: ‘Faiziyle birlikte 4 milyar doları bulan Egebank zararı Türk toplumunun sırtına yıkılmıştır.’


* * *
Nasıl yıkıldığını da gene Ahmet Ertürk’den dinleyebiliriz:
‘Bu kararla toplum Egebank’ın kötü yönetilmesinin, içinin boşaltılmasının maliyetini yüklenmiş olmaktadır. Bankanın tüm zararı, ailenin mal varlığı olmayan tek ferdinin üstüne yıkılmış oldu. Bu da alacağın tahsil edilemeyeceği anlamına geliyor. Bu kararla fon, alacağını tahsil edemez duruma düştü. Kişisel olarak bütün millete geçmiş olsun diyorum. Artık tek yapacağımız Egebank zararından dolayı herkesin payına düşen parayı hesaplamak ve kamuoyuna duyurmaktır. Tüm toplum bu faturayı ödeyecek.’
Bankayı soyan başkası.
Ödeyecek olan biziz.


* * *
Bu nasıl oluyor?
Okumaya devam edelim:
‘Bir kere hálá en az tahsilat yapabildiğimiz bir grup. Mahkemeye bankanın tüm ailenin katılımıyla alındığına, çalıştırıldığına ilişkin onlarca kanıt sunduk ama yeterli görülmedi. Bu bir hukuk olayı değil, bu bir yasaların yorumlanması olayı değil, başka bir olay, toplumun takdirine bırakıyorum.’


* * *
TMSF ne yapar?
Soyguna uğramış bankalarda buhar olan paraları millet adına tahsil eder.
28 Şubat dönemindeki o soygun furyasıyla birlikte elli milyar dolar uçtu gitti. Ahmet Ertürk olağanüstü bir performansla bunun yarısından fazlasını tahsil etti.
Ama geldiği nokta dehşet verici:
‘Ben Demirel ailesi ile hukuki ihtilaflar nedeniyle kamunun daha fazla zarar görmesini de istemiyorum. Buna da izin vermeyeceğim. Ama Demirel dosyası nedeniyle karşılaştığımız yeni hukuki yorumların bize zarar verme potansiyelini görüyorum. Demirel dosyasını ‘hepimize geçmiş olsun’ diyerek kapatıyoruz.
TMSF olarak bu işleri yaptığım için pişmanım ama inşallah anamdan doğduğum için pişman olacağım günleri görmem. Egebank bir finansal ve hukuki dava almaktan çıktı, siyasal bir hüviyet kazandı. Biz de siyasetle uğraşmadığımız için bu Egebank olayından çekiliyoruz.’


* * *
Ahmet Ertürk çığlığına şöyle devam ediyor:
‘İlk defa Demirel olayında farklı bir hukuki yorumla karşı karşıya kalıyoruz. Daha önce yargı tarafından tasdik edilen olaylar Demirel’de farklı yorumlanıyor. Demirel kararı bize bunu göstermiş oldu.’
Ahmet Ertürk ‘TMSF’nin yaptığı gasptır’ dediği için eski Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel hakkında kişisel olarak da bir dava açmış... Muhabir arkadaşımız ‘o dava ne oldu ?’ diye soruyor... Ertürk yanıtlıyor:
‘Savcılık, cumhurbaşkanlığı yapmış bir kişinin herhangi bir suç işleme kastının olamayacağına hükmederek takipsizlik kararı verdi.’


* * *
Ben olsam manşete çıkartırdım dediğim haber bu. Çünkü okurken kanım dondu.
Bu ülkede yasalara göre herkesin eşit ama ‘bazılarının daha eşit’ olduğunu görmek...
Sizin kanınızı dondurmuyor mu?

M Altan

Yazan: Haydar Tarih: August 3, 2007 4:04 PM

ben sadece şunu söylemek istiyorum neden tek türkiye deniliyor bu vatana bu vatan kürdistan olacak ben şunu söylemek istiyorum mesajlarımı açıkca yayınlayın ve kürtlere yapılan haksızlıklar son bulacak inşaallah

Yazan: selçuk Tarih: September 28, 2008 3:18 PM

Yorum Ekleyin...





(you may use HTML tags for style)