« İngilizce Makale: ‘Asıl Tehdit, Laik Köktencilik’ | Ana Sayfa | Laiklik İyidir—Sorun 'Laikçi'lerde »
May 5, 2007
Vesayet Altındaki Çocuklar
Kemalizm’in sadece bir ideoloji değil aynı zamanda bir “psikolojik durum,” bir tür “mutluluk hapı” olduğunu düşünmüşümdür hep: Hayata anlam ve amaç verir, sarsılmaz ve sorgulanmaz “ilke”leriyle inananlarının yüreklerine su serper, onları hem rahatlatır hem de motive eder. Radikal yazarı Perihan Mağden — ki demokrasiye olan bağlılığı ve otoriterizme olan dik duruşu ile hep parlamıştır — bugünkü yazısında söz konusu psikolojik durumu çok iyi anlatıp hicvetmiş.
Şöyle başlamış:
Keşke ben de Kemalist Dininin bir mensubu olsaydım. Her daim vesayet altında bir çocuk gibi yaşasaydım. O zaman Anıtkabir'in mermerlerine başımı dayar, bi yandan mermerleri öperken iki yandan 'Çok yalnızım Atam!' derdim. Mozoleden ses gelirdi: "Yalnız değilsin! Kendini benim vekilim telakki eden Büyükanıt paşan, kendini benim partimin başı kabul eden Baykal amcan, senin gibi hissseden yüz binlerce demokrasi özürlü kardeşin var."
Yazının devamı burada. “Laiklik gerçekten tehlikede ise, neden pek çok Kemalist olmayan laik entelektüel asıl sorunu ‘laikçiler’de görüyor” sorusunu ekleyerek, tavsiye ediyorum.
Yazan: Mustafa Akyol Tarih: May 5, 2007 11:35 AM




Peihan Mağden çok hoş ve doğru yazmış.Bu topraklarda hiç de azımsanmayacak bir topluluk, milletin cahil olduğunu ve kendi kendini yönetemeyeceğini düşünüyor.Bu kesime laik-elitist güruhtan da çok önemli bir destek geliyor.Yani bir nevi status-quo ve kemalist ideoloji yandaşlarının koalisyonu denebilir.
İlginç olan şu ki asker hiçbir zaman bu ülkede yönetime gelmemiştir. Yani hükümet etmemiştir.Evet darbe yapmıştır,iktidarı devirmiştir,kendi istediği iktidarı getirmiştir,başbakan asmıştır,cumhurbaşkanı adaylarının kafasına silah dayamıştır ancak kısa bir süre sonra yönetimi devretmiştir.Eğer geçmiş darbelerden en azından birinde bu devir işlemini yapmamış olsaydı Yunanistan örnedğinde olduğu gibi iktidarın yıpratıcılığında nasibini alacaktı.İşte o zaman biz de darbecileri yargılayabilmenin önü açılmış olacaktı ve kimse de darbeyi aklının ucundan bile geçirmeyecekti. Özetle hoşafın yağı bir daha kaçmaycaktı.
Yazan: Feraklit Tarih: May 5, 2007 2:45 PM
Ya allah aşkına mustafa Akyol, kimmiş bu laikçiler? Kaç kezdşr soruyorum. Benim okuduğum hiçbir siyaset kitabında bu tür bir tanım yok.
Laikçilik nedir? referanslarınız kimlerdir?
Yazan: Beagle Tarih: May 5, 2007 7:51 PM
laikçi sensindir Beagle belki :) niye uzaklara bakıyorsun.. adam mis gibi yazmış işte..
Yazan: Cenk Tarih: May 8, 2007 5:16 PM
Ben tarif ediyim...
Laikci: Laiklik elden gidiyor deyip slogan atan ama aslinda insanlari korkutarak, seffaflik isteyenleri "yasssak" diye engelleyen kimseler ve onlarin isbirlikcileridir.
Yani "laik" edebiyati ticaretinden sebeplenenlerdir.
Kaynak:
http://www.mehmetaltan.com/tr/default.asp?id=195
http://www.stargazete.com/index.asp?haberID=116613
http://islab.oregonstate.edu/koc/favorites/yazilar/nytimes-010114.pdf
ayrica
Hurriyet gazetesinde bir haber...
------------------
"Kapıkule Gümrük Kapısı’nda rekor düzeyde eroin ele geçirildi. Hollanda’ya pizza kutusu götüren TIR’da yarım tondan fazla uyuşturucu ele geçirildi, 14 kişi gözaltına alındı. PKK bağlantısı araştırılıyor."
http://www.hurriyet.com.tr/gundem/5929265.asp?gid=112
------------------
Hudutlarda yuzbinlerle asker, duzinelerle noktada yol ve kimlik kontrolu, hatti hesabi olmayan polis, istihbarat... ve bukadar eroin 2500km yol katedip hudut kapisina geliyor.
Ve bu cici gazete bunu yapanlarin Pkk li olacagini ima ediyor. Yani oraya degil buraya bakin diye hedef sasirtiyor.
Yazan: Haydar Tarih: May 9, 2007 8:48 AM
Cenk keşke sen bir açıklasa idin hçbir referans olabilir kaynağı olmayan bu LAİKÇİLİK kavramını, daha ne olduğu belli olmayan bir kavramı tutup bir de bana bulaştırmaya çalışmışsınız.
Hatta "belki" felan diyerek!
Hoş olmuş.
Yazan: Beagle Tarih: May 9, 2007 8:51 AM
OLAN BITENLERDE AB KILIT KAVRAM MI?
Türkiye’de son günlerde olağandışı şeyler şeyler.
Ben bu olağandışı gelişmeleri bir süredir “anormal” yani normal olmayan, evrensel (üniversel) normlardan sapmış gelişmeler olarak adlandırıyorum.
Olağandışı, anormal, normlardan sapmış gelişmelerin yaşandığı bir ülkeye de “anormal” demek çok yadırgatıcı olmaz diye düşünüyorum.
Oysa, bir süredir temel derdimiz de ülkemiz Türkiye’yi norm dışı, olağandışı, anormal bir çizgiden normal, olağan bir çizgiye çekmek idi.
Ben de bu çabaların bütününe bir süredir “normalleşme” adını vermeyi tercih ediyorum ve Türkiye’nin de temel sorununun “normalleşme” sürecinde çok gerilerde kalmış olduğunu ifade ediyorum.
İşte AB sürecinin önemi tam da bu aşamada gündeme geliyor.
Çünkü AB süreci özünde ülkemizin kısa bir süre içinde, isterseniz, şok terapi de diyebilirsiniz, normalleşmesi sürecinden başka şey değil.
Küreselleşme sürecinde hangi ülke evrensel normlara, standartlara daha yakın durursa yani daha normal bir ülke haline gelirse daha hızlı ve sağlıklı bir büyüme sürecine, daha demokratik bir ortamda giriyor.
Hangi ülke evrensel normlardan, standartlardan biraz daha saparsa, yani daha “anormal (norm dışı) bir ülke haline gelirse büyüme süreci ciddi biçimde aksıyor, demokrasiden biraz daha uzaklaşıyor.
Bunun belki tek istisnası Çin gibi, ücretlerin hala yüz dolar düzeyinde olduğu ve nüfusu bir milyarı aşan ülkeler; bu ülke tipi ekonomilere yani yüz dolar ücrete özeniliyorsa durumu farklı yorumlamak mümkün.
* * *
Ülkemizde son günlerde yaşanan gelişmeleri de ben zaten çok iyi oturmamış evrensel normlardan yani normalleşmeden ciddi bir sapma olarak yorumluyorum.
Bunun yani normalden sapmanın da faturasını, temenni etmiyorum ama hem kısa hem orta vadede fakirleşme ve demokratikleşmeden geriye gitme olarak ödeyeceğiz.
Bunun da temel sorumlusu kanımca ortada.
* * *
Bu gelişmeler AB sürecinin önemini meseleye normalleşme gözlüğü ile bakmak isteyenler için bir kez daha ortaya koyuyor.
Geçtiğimiz iki sene içinde TBMM’nin ve AKP hükümetinin uygulamada ve beklenti yönetiminde AB meselesini ikinci plana atmasının muhatap olduğu askeri müdahalede çok önemli hatta birincil bir rol oynadığı ortada.
AB sürecine yani Kopenhag kriterlerini mevzuatımıza uyarlama ve yaşama geçirme sürecine aynen 2003, 2004 temposu ile devam edilebilse idi, ne Tandoğan ve Çağlayan mitinglerine orta sınıfların katılımının bu denli güçlü olması ne de Genelkurmay’ın gece gelen internet darbesinin olanaklı olamayacağını düşünüyorum.
AB sürecinin, biraz da AB ülke yönetimlerinin hatası ile askıya alındığı izleniminin oluşması ülkemiz Türkiye’de anormal gelişmelerin yaşanmasının temel nedenidir.
Darbe heveslileri de AB sürecinden uzaklaşılmasından güç almışlar, cesaret bulmuşlardır.
Sözün özü
Türkiye’nin temel sorunu normalleşme sürecinde gecikmişliğidir.
Daha normal bir Türkiye’de askerin darbe tehdidi de, bu tehdidi yapanların cezasız kalması da, TBMM Başkanı’nın “Cumhurbaşkanı dindar olmalı” demesi de olanaksızlaşacaktır.
Ve normal bir Türkiye daha hızlı bir büyümeyi daha demokratik bir ortamda başaracaktır.
Bu son gelişmeler karşısında askerin de, ulusalcıların da, din devleti özlemcilerinin de neden AB karşıtı olduğu daha netleşmektedir diye düşünüyorum.
Anahtar kavram AB sürecine bağlı normalleşme kavramıdır.
http://www.gazetem.net/haberanaliz.asp
Yazan: Haydar Tarih: May 11, 2007 8:29 PM
@Beagle
Laikçilik=positivist proselitizm..
Cumhuriyeti kuran kadro, Türkiye'nin geri kalmasının müsebibi olarak dinsel düşünceye bağlıyorlardı. Fransa menşeili pozitivist akımdan da esinlemişlerdi.
Batı'nın bilimsel ilerlemesinin dinsen düşünceden bir kopuş ile yakalanabileceğine kanaat etmişlerdi.
Bu amaçlı dini baskılayıp, laik bir toplum yaratma projesine giriştiler.
Dini baskılayıp, laik bir toplum yaratma mecrası sırasında kullanılan politik, sosyal ve ideolojik tekniklere de "laisizm" diyoruz. Türkçesi ile laikçilik..
Kapish Mon Cher? Beagle :)
Yazan: Cenk Tarih: May 12, 2007 2:03 AM
Cenk ,
Her şeyden önce siz asıl belirttiğimi anlamamışsınız, hayır bir de bana anladığımı sorar gibi saçmalıklar belirtmişsiniz üstüne.
Anlamadığınız şu: Benim itirazım LAİKÇİLİK diye bir kavram yoktur, ortalarda dolaşan ve de m Akyol un açmaya çalıştığı LAİKÇİLİK kavramı bir uydurmadır. Uydurma olduğunun en güzel kanıtı da hiçbir referansa dayanmamasıdır. Siz de aynen referanssız LAİKÇİLİK hakkında tıpkı m Akyol gibi hiçbir kaynağa dayanmadan birşeyler yazarak bu kavramın uydurma olduğunu vurgulamış oldunuz. TEŞEKKÜRLER.
Hayır kendinizce açmaya çalışırken de inanılmaz hatalar devam ediyor. Uydurma kısmınıza cevaba kısaca geçeyim:
Diyorsunuz ki cumhuriyeti kuran kadro! Kim bunlar, isim sıfat nedir? Sonuçta cumhuriyet kimsenin tek başına eseri değildir.
Ayrıca kimse de Türkiye’nin geri kalmışlığını tek başına dine bağlamıyor. Hayır bağlıyor diyorsanız kimdir bunu diyenler? Gerçek şudur ki, geri kalmışlığımızın sebeplerinden, üstelik de ana sebeplerinden birisidir dinin toplumsal hayata egemen olması. Tek sebep değildir, bunu diyen de yok zaten, varsa kimlerdir?
Üstelik sizin bahsettiğiniz Fransız menşeili- bu da nasıl bir kelime ise- positivist akımdan bütün Batı medeniyeti etkilenmiştir, gereken etkiyi aldıkları için zaten bugün bu kadar güçlüler. Sorun bizim alıp almamamızda değil, maalesef gerektiği gibi alamamızdadır. Üstelik başkasından etkilenmek ya da etkilenmemek değildir önemli olan, asıl önemli olan gerekenden gerektiği gibi etkilenmektir. Eğer birisi doğru bir şey yapmışsa müsaade edin de örnek alalım değil mi, tıpkı çağdışı olan mecelle yerine , modern İsviçre Medeni Hukukunda etkilendiğimiz gibi.
Ayrıca ÖĞRENİN, batının bilimsel ilerleyişinde dinden kısmi kopuş oldukça hayati bir rol oynamıştır. Ve yine ÖĞRENİN, bilimsel ilerleyişte sorun dinin varlığı ya da kendisi değildir, aklın ve mantığın önüne dini engel olarak koymaktır. Bu nedenle asıl sorun din değildi, dine dayanarak kurulmuş olan baskı idi. Bu hatayı bizlerde tekrarladık, ama maalesef biraz batıdan daha fazla yaparak..
ÖĞRENMEYE DEVAM, laiklik dini baskı altına almak değildir, toplumu dinin baskısından kurtarmaktır. İkisinin arasındaki farkı umarım anlayabilirsiniz, ama eğer anlamaz ya da anlayamaz iseniz belirtin ben size ÖĞRETEYİM.
Son olarak lütfen bir de siz bana ÖĞRETİN, hangi kaynakta geçiyor ‘Laisizm’ in dini baskılayıp, laik bir toplum yaratma mecrasında kullanılan politik, sosyal ve ideolojik teknikler olduğu acaba? Laisizm’den derken sözcüğün orjinalini mi belirtiyorsunuz, yoksa İngilizcesi Laicism olan, ya da daha formel bir sözcük olan “laïcité” den mi bahsediyorsunuz, çünkü bu iki sözcüğün de karşıtı LAİKÇİLİK değil, LAİKLİK’tir.. Hani bir yanlışlık olmasın yazımda diye soruyorum. Yok eğer bahsettiğiniz LAİSİZM de bir yanlışlık yok ise önce bu sözcüğün hangi dilde olduğunu, ve de referansınızı belirtir misiniz.Daha önce dediğim gibi eğer dinin toplum üzerindeki baskısını ortadan kaldırmayı dine baskı zannediyorsanız, daha sizinle çooook işimiz olacak.
Yazan: Beagle Tarih: May 14, 2007 1:19 PM
@Beagle
Beni yanlış yorumlayan ve anlamayan sensin.
Ben normatif bir şey söylemedim. Laikçilik olsun ya da olmasın demedim. Var olanı söyledim.. Türkiye'de laiklik bu şekilde yerleştirilmeye çalışılmıştır: Devlet topluma müdahale etmiştir. Ha bu doğru bi politikadır yanlıştır..vs gibi tartışmalar bugün ürettiği sonuçlar açısından değerlendirilmelidir.
Herşeyden önce Avrupa'da laiklik, toplumdaki farklı inanç grupları ve inançsızların, tekil devletin eşit ve özgür vatandaşları olarak kabul edilmesinin felsefesidir. Toplumdaki farklı inançların ya da inançsızların çatışmasının önüne geçer, bu laiklik anlayışı; toplumdaki farklılıkları laik vatandaşlık kimli etrafında uzlaştırır.
Türkiye'de öyle değil ki, laiklik(çilik) toplumdaki çatışmaları artırıcıdır, dinin devlet tarafından kontrolüdür.
Bence bu politika terk edilmelidir..
Dediğim bu
Yazan: Cenk Tarih: May 14, 2007 6:09 PM
Öncelikle cenk, bana karşı yönelttiğiniz ikinci tekil şahıslı ifadeleri aynen size ve de m Akyol un çifte standardına iade ediyorum.
Gelelim beni hala anlamayışınıza, bakın halen aynı şeyi yapıyorsunuz:
Kendinizce bir LAİKÇİLİK tanımı yapıyorsunuz. Bu tür bir kavram yok, siz kendinizce bir tanım yapıyorsunuz. Eğer varsa, lütfen bana kayaklarınızı belirtin. Ama gördüğüm kadarı ile hala yok. Bunun dışında siz olsun, m Akyol olsun, isteyen herkes istediği gibi kavram türetebilir, buna bir tanım oluşturabilir. Tıpkı sizin yaptığınız gibi, ama uydurmaca olmayan kavramlar referansa dayanır, ve de tıpkı sizde olmadığı gibi.
Şimdi cenk, sizin sanırım görmediğiniz yorumlarımı bir daha hatırlatmak istiyorum, kopyala/yapıştır ile, ve de cevaplarını bekleyerek tabiî ki:
1- Diyorsunuz ki cumhuriyeti kuran kadro! Kim bunlar, isim sıfat nedir?
2- Ayrıca kimse de Türkiye’nin geri kalmışlığını tek başına dine bağlamıyor. Hayır bağlıyor diyorsanız kimdir bunu diyenler?
Son kısmın cevabını mutlaka istiyorum, çünkü çok çetin yazmışsınız:
3- hangi kaynakta geçiyor ‘Laisizm’ in dini baskılayıp, laik bir toplum yaratma mecrasında kullanılan politik, sosyal ve ideolojik teknikler olduğu acaba? Laisizm’den derken sözcüğün orjinalini mi belirtiyorsunuz, yoksa İngilizcesi Laicism olan, ya da daha formel bir sözcük olan “laïcité” den mi bahsediyorsunuz, çünkü bu iki sözcüğün de karşıtı LAİKÇİLİK değil, LAİKLİK’tir.. Hani bir yanlışlık olmasın yazımda diye soruyorum. Yok eğer bahsettiğiniz LAİSİZM de bir yanlışlık yok ise önce bu sözcüğün hangi dilde olduğunu, ve de referansınızı belirtir misiniz.
Yazan: Beagle Tarih: May 15, 2007 2:52 PM
@Beagle
Ben araştırmacı olmadığım için kaynak belirtemem. Okuduklarımdan çıkardığım sonuçlar bunlar.
Bugün bile toplumumuzda "keşke müslüman olmasaydık" diye hayıflananlar yok mudur?
Demek istediğim bugünkü gibi o dönemde de dini, hatta özellikle "İslam" dininin Türkiye'nin Batı karşısında geri kalmasının müsebbibi olarak gören dar da olsa bir insan grubu var idi. Kaynak istemeyin, çünkü kaynağım yok :)
İşkembeden sallama gibi oldu biraz ya neyse :)
Kavrama gelince...
İngilizcesini değil, bu kavramın Fransızcasına atıf yapıyordum daha çok.
"Laikçilik" ile Fransızca'da "Laicisme" kavramına atıf yapıyordum. Fransa'da bir "laicité" vardır bir de "laicisme" vardır..
Laicisme, din karşıtı bir ideoloji olarak 19. yy başına kadar etkinliğini sürdürmüştür. Olay o kadar ileriye gitmiştir ki, bilirsiniz belki, Fransız İhtilali'nin ardından halk Pazar gününün vaktini belirleyemesin diye, haftanın günleri sayısı 10'a çıkarılmıştır..Falan filan..
Neyse..1905 yılında laiklik-din etrafında dönen çatışmalar ve tartışmalar bir sonuca bağlandırılmıştır.
Şimdi Türkiye'ye dönersek, dini baskılama amaçlı bir laiklik anlayışı, belki Cumhuriyet'in başında doğru bir politikaydı; reformlara karşı daha rahat bir ortam oluşturabilmek için ve cumhuriyetin geleneksel islami toplumda kök salabilmesi için.
Günümüze gelirsek, acaba aynı politikada ısrar etmek ne kadar doğrudur? toplumun derinliklerine cumhuriyetçi tohumlar atabilmek için bu kadar katı bir laiklik(çilik) yorumu gerek midir?
Ben buna gerek olmadığı kanaatindeyim.
Ve ekleyeyim..
Ben müslüman değilim, aile kökeni olarak da değilim...
Sadece kendi gördüklerimi söylüyorum
Yazan: Cenk Tarih: May 16, 2007 3:26 AM
Bakınız cenk,
Ne güzel ifade etmişsiniz daha ilk baştan: “Ben araştırmacı olmadığım için kaynak belirtemem. Okuduklarımdan çıkardığım sonuçlar bunlar.”
Evet, işte ben de başından beridir bunu söylüyorum, LAİKÇİLİK tıpkı sizin yaptınız gibi kendinizce bir türettiğiniz kavram, ve de uydurma bir tanım. Yani tamamen sizin de belirttiğiniz kendi eseriniz. Ha tabiî ki bu uydurmacada yalnız değilsiniz, m Akyol, ve SÜPPER Ilıcak larda sizlerle.
Gelelim devamına;
Kısaca cevap vereyim.
Diyorsunuz ki: “Bugün bile toplumumuzda "keşke müslüman olmasaydık" diye hayıflananlar yok mudur? ”
Ee ne yapalım yani, istiyorsa Müslüman olur insan, istemiyorsa olmaz. Önemli olan devletin ona bu imkanı sağlamasıdır. Bakınca da ülkemize bu devlet daha müslümanlık için ne yapsın? Dini bayramlar mı yasak? Namaz kılmak mı yasak? Devlet okullara bile -malesef- din hocası mı göndermiyor? Nedir yasak olan?
Ve yine bakın siz ne diyorsunuz: “Kaynak istemeyin, çünkü kaynağım yok :)
İşkembeden sallama gibi oldu biraz ya neyse :)”
Şimdi cenk arkadaşım, benim burada kimseyi orta yerde bırakmak gibi bir telaşım yok, ama müsaade edin bu ülkede “aydın” bir yazar olmanın zerre kadar kapasitesine sahip olmayan kişiler bir de tutup da saçma sapan kavramlar ve tanımlamalar yapıyorsa, lütfen bizler de buna kanmayalım ve üzerinize gidelim, yanlış mıyım?
Evet, şimdi kavrama Fransızca karşılığından gelen yanıtınıza gelince;
Sayenizde kavram hakkında biraz ÖĞRENDİK ama görüyorum ki sizin yazdığınız Laicisme ile Laicite sözcüklerinin her ikisinin de karşılığı olarak karşışımıza İngilizcedeki secularism sözcüğü çıkıyor. Ama yine de sorun etmeden Fransızca tanımından gidecek olursak, ben yine bir din düşmanlığı görmüyorum. Gördüğüm olgu mevcut LAİKLİK tanımında bulunan din özgürlüğünün daha da özel yaşam boyutuna indirgenmesidir. Yani sizin bahsettiğiniz gibi bir din düşmanlığı değildir.
Ha birileri mevcut kavram ile alakadar olmayan işlemleri -mesela dini yaşamı engellemek gibi- o kavram adına yapıyorsa müsaade edelim de o kavram adına yapılanlar ile kavramı birbirine karıştırmayalım, değil mi?
Sonuç olarak, bahsettiğiniz sözcüğün İngilizce karşılığı Secularism dir, Laicite ile aynıdır. Üstüne üstlük, sizin tanımınızdan da farklıdır karşılığı.
Dini yaşamın engellenmesine ben de karşıyım ki bunu belirttim, benim asıl dikkat çektiğim husus dinin toplumsal yaşamı engellemesi durumunda dini özgürlüklerin kısıtlanması gereğidir.
Şimdi kavram konusundan sonraki yorumlarınıza cevap verecek olursam -ki cenk gerçekten teşekkürler, sorularım cevaplanmış, umarım suat Öztürk okur bu satırları- Türkiye'de din üzerinde baskı var diyorsunuz. Bakın cenk, özgürlüklerin sınırsız olmamasına siz baskı diyorsanız evet dine de baskı var, milletvekiline de baskı var, bireye de baskı var, kurumlara da baskı var, çünkü hiçbir demokratik rejimde sınırsız özgürlük yoktur. Dini yaşamın öğeleri de aynı şekilde sınırsız özgürlüğe sahip olamaz. Eğer din eğitim kurumuna nüfus etmişse, tıpkı Osmanlı’daki gibi, lütfen müsaade edin de dinin eğitim üzerindeki baskısı son bulsun.
Üstelik ben Cumhuriyet Türkiye’sinin din ile hiçbir sorunu olmadığını düşünüyorum. Bakın İslam adına yapılmış bence en büyük hizmet Kuran ın Türkçeye çevrilmesidir. Dini insanlara tanıştırmaktan din adına bundan daha büyük nasıl bir hizmet olabilir? Ve bunu Cumhuriyet’e borçluyuz. Sizin dediğiniz gibi dine baskı amacı taşınsa, neden bu tür bir işlem yapılsın.
Bugüne gelirsek, ben din üzerinde uygulanan politikanın gevşetilmesine hiçbir gerek görmüyorum, çünkü gevşetilecek bir şey görmüyorum, dini yaşam rahatlıkla yaşanıyor. Örneğin camiler var, orucunuzu tutabiliyorsunuz, dini bayramları yaşabiliyorsunuz, isteyen bayanlar türban, hatta kara çarşaf giyebiliyor. Ha siz eğer türbanınızı işinize taşımak isterseniz, ya da mesai esnasında namaz kılmak isterseniz kusura bakmayın da adama sormazlar mı: Kardeşim sen iş yapmaya mı geldin, ibadete mi? Eğer bir öğretmen okula geliyorsa öğretmenlik yapmaya geliyordur, gereği neyse onu yapmalıdır. Nasıl ki iş esnasında insan her istediğini yapamaz, istediği gibi istediği an iş esnasında dinini de yaşayamaz, eğer ki işinde bir sorun yaratıyorsa.
Günümüz siyasi durumuna gelince, daha önce dediğim gibi sorunlarımız var ama kesinlikle sizin işaret ettiğiniz şekillerde değil. Ben dinin baskı altında olduğunu düşünmüyorum.
Ayrıca sizin dininiz ya da kökeniniz hiç önemli değil, tek önemli olan şey kelimelerinizdir benim için.
Yazan: Beagle Tarih: May 16, 2007 10:18 AM
Sevgili Akyol
Kemalizm tespitinizden neyi kastetiginizi kisaca bi özetleseydiniz konuyu daha derli toplu tartisabilirdik sanirim..Öyle genis sekilde algilanabilirki en az anayasanin bazi maddeleri kadar esneyebilir :-) yani siz kemalizm deyince toplumda bazi kesimlerin algiladigi sekli ile statükocu(mesela devletcilik gibi ifadelerin artik islemedigi, özellestirmelerin yapilmasinin sart oldugu ,devletin ekonomik kurumlara sahip olmamasi gerektigi vs gibi iktisatcilar tarafinda süphe getirmeyen konular vs algilayabilirsiniz ki hakli olabilirsiniz düsüncelerinizde,) yada bazi kimseler kemalizmi yenilikci ,gelisimi ve modernizmi destekleyen bir unsur olarak düsünürler..hatta bazilari her ikisini birlikte düsünebilmektedir..benim sahisi fikrim kemalizm,laikci,dinci,islamci, vs gibi icerigi cok muallak tanimlamalardan uzak durmak gerektigidir..Cünkü yapilari itibarlari ile cekilmeye ve uzatilmaya müsait konulardir..bu -ci ekini koyarak olayi bastlestirmeye gidilgi fikrindeyim yani -ci koyuldugunda hekezin bildigi simitci(o bile simit satan kisi yada dükkan olarak algilanabilir) gibi degismez bir tanim olmamamktadir..birde söyle bir söyleminiz var:
"Kemalizm’in sadece bir ideoloji değil aynı zamanda bir “psikolojik durum,” bir tür “mutluluk hapı” olduğunu düşünmüşümdür hep: Hayata anlam ve amaç verir, sarsılmaz ve sorgulanmaz “ilke”leriyle inananlarının yüreklerine su serper, onları hem rahatlatır hem de motive eder" demissiniz..Sanirim burdan kemalizm tanimina sarsilmaz ve sorgulanmaz ilkeleri ele almissiniz ve bazi kisilerin bu sekilde hayati algiladigini belirtmissiniz ki tespitinizde haklisiniz..Fakat din kavramininda inananlarca bu sekilde algilandigini unutmamak gerek.Hatta "mutluluk hapi" deyiminize paralel Karl Marx in "din kitleler icin afyondur"sözünüde bilmekteyiz.Yani yukaridaki kemalizim ifadesi yerine din koydugumuzda insanlari rahatlatigi,yüreklerine su serptigi ve motive etigi sonuclari ayni sekilde yansir,ki yapilan arastirmalar inan kisilerin daha mutlu olduklari ve uzun yasadiklari yönündedir(konu ile ilgili national geographic degisinde uzunca bi yazi vardi)..burada sunu belirteyim ki din yalandir tespiti yapmiyorum,sadece inananlar icin inanclari onlara mutluk verdigi ve motive etigi kesindir..Adi kemalizm de olabilir yada din de yada her ikisinede inanabilir..Bir insan seriati da isteyebilir yada digeri Perihan Magden in yazisindaki gibi "askeriye yönetsin" diyebilir kisisel tercih meselesidir..önemli olan devletin bireysel haklari ve insan özgürlügünü gelistirmesi..Kisacasi marjinal fikirlere ve isteklere sahip olanlar herzaman bulunur bunlari tutuklayip hapse atmak cözüm degildir yada alay etmek..Zaten halkin cogunlugu özgürlük ve bireysel haklarin olabildigince gelistirilmesi taraftaridir ve yönetim seklimizde demokrasidir(her nekadar emeklesede) halk bundan vazgecmek istemiyecektir suc unsuru bulunmadikca(eyleme dönüsmedikce) marjinal fikirlere saygi duymak gerekir düsünüyorum..
Yazan: muzzi Tarih: May 16, 2007 5:31 PM
DEVLET IKTIDARI
Öyle laflar vardır ki bazen saçmalığıyla tarihe geçer.
Sanırım YÖK Başkanı ve anayasa profesörü Erdoğan Teziç’in sözü de tarihe geçecek.
Gazetede okuduğum konuşmasında, cumhurbaşkanının halk tarafından seçilmesiyle ilgili şöyle diyordu:
“Anlaşılan siyasi çoğunluk devlet iktidarını ele geçirmek istiyor.”
Devlet iktidarı...
Demek siyasi çoğunluğa “verilmeyen ve verilmemesi gereken” böyle bir iktidar var.
Bunu söyleyen bir anayasa profesörü olduğuna göre “anayasanın neresinde böyle siyasi çoğunluğa verilmeyecek bir devlet iktidarından söz ediliyor” diye bir sormamız gerekiyor.
Sonra bir soru daha soracağız.
“Dünyanın hangi anayasasında siyasi çoğunluğa verilmeyen devlet iktidarı kavramını gördünüz?”
Böyle bir kavram görmüş olamaz çünkü anayasalar böyle “kimseye verilmeyen” bir “devlet iktidarı” olmasın diye yapılır.
Anayasa, böyle bir gizli iktidar bulunmasın diye oluşturulur.
Eğer böyle bir “devlet iktidarı” varsa ve bu “siyasi çoğunluğa” verilmiyorsa, bu iktidar kim tarafından kime veriliyor?
Bu iktidarı kim kullanıyor?
Bu iktidarın anayasal ve yasal desteği ne?
Bir devlette anayasal ve yasal desteği olmayan bir “iktidar” olabilir mi?
Siyasi çoğunluğa verilmediğine göre bu iktidar halkın iradesinden kopuk demektir, halk iradesinin dışında oluşan bir iktidar kendine yeryüzünün herhangi bir anayasasında yer bulabilir mi?
Siyasi çoğunluğa verilmeyen bir “devlet iktidarı” ancak diktatörlüklerde olur ve bu iktidar halkın iradesine karşı silahla korunur.
Bizim YÖK Başkanı anayasa profesörümüz, bir diktatörlük, silahlı bir zorbalık mı istiyor?
Doğrusunu isterseniz bunun tek bir cevabı bulunuyor.
Evet, öyle bir yönetim istiyor.
Başka türlü, halkın iktidarıyla el değiştirmeyen, siyasi çoğunluğun denetimine verilmeyen bir iktidardan söz edemezdi.
Sanıyorum, bizim hukukçuların tam anlamıyla gözü döndü.
Artık ne hukuk istiyorlar, ne yasa, ne de anayasa.
Bir zorbalık rejimini açıkça talep ediyorlar.
Devleti, seçimle işbaşına gelen hükümetlerin denetiminden çıkarmayı arzuluyorlar.
Seçimleri, halkın iradesini, parlamentoyu, hukuku, anayasayı yok etme peşindeler.
Bu uğurda saçmalamaktan bile kaçınmıyorlar.
Hukuka aykırı kavramlar uyduruyorlar.
Devleti hükümet yönetir, hükümeti siyasi çoğunluk belirler, siyasi çoğunluk da halkın oylarıyla oluşur.
Bu yapının dışında bir iktidar olamaz bir hukuk sisteminin içinde.
Bu yapıyı parçalama peşindeler işte.
Türkiye çok tehlikeli bir dönemden geçiyor.
Bu tehlikeyi sanıldığı gibi ordunun muhtırası değil, hukukçuların hukuka ihaneti yaratıyor.
Anayasa da, hukuk da, hukukçular tarafından yok ediliyor.
Hukuk, bir toplumun güvencesidir.
O olmadı mı o toplumda güvence olmaz.
Kaos, belirsizlik, zorbalık yeşerir.
Silah, kendini halkın iradesinden önemli görür.
Hukukçular, askerlerden daha fazla zorluyorlar darbeyi.
Dokunulmaz bir “devlet iktidarı” istiyorlar.
Bu uğurda tarihe geçecek saçmalıkları bile dile getirmekten kaçınmıyorlar.
Milyonlarca insanın meydanlarda toplandığı, iktidarı protesto ettiği, demokrasinin tadını çıkardığı bir ülkede demokrasiyi öldürmek için uğraşıyorlar.
Çok zorlarlarsa o da olur, darbe de gerçekleşir, anayasa da ortadan kaldırılır.
Bunu istemek için anayasa profesörü olmaya gerek yok ki...
Hukuktan nefret eden bir darbeci olmak yeter.
http://www.gazetem.net/ahmetaltan.asp
Yazan: Haydar Tarih: May 16, 2007 7:34 PM
Valla kendiniz bilirsiniz, Beagle..
Bu baskı toplumda islamcı reaksiyonerliği artırıyor ben söyleyeyim..
AKP %50 oyla gelirse, bakalım ne yapacağız
Yazan: Cenk Tarih: May 17, 2007 3:05 AM
Cenk dediğim gibi, ben baskı adına birşey göremiyorum. Tam tersine karşıdevrimci takım baskı argümanı üretmeye çalışıyor yoktan yere, sırf din elden gidiyor tepkisi yaratarak rüzgarla yelkenleri doldurmak için. Bu da benim gördüğüm.
Öte taraftan akp % 50 oy alır mı? Bana göre bu tür soruların asıl yanıtı oy veren kişilerden, yani milletten geçiyor. Gördüğüm olay da şudur, kitap okumayan, tek elden haber kaynaklarını kendine yeterli gören, eğitimsiz bir şekilde eğitimli imiş gibi diploma verilen insanlardan oluşan bir ülkede daha çok akp ler gelir. Demokratik toplumlarda siyaset toplumun aynasıdır, ve de insanlar hakettiği gibi yönetilir. Bu toplum asla iyi bir yönetimi hak eden bir toplum olamaz bu yapısı ile.
Ama konumuz akp olunca iş daha da değişiyor tabiki, eski yönetimler de kötü idi ama ben bu kadar yanlış, bu kadar hatalı ve rejim karşıtlığına bu kadar hizmet eden bir başka iktidar görmedim, göreceğime de inanmıyorum ve de ne olur birisi rtE ye bir an önce dengeye kavuşması için müdahelede bulunsun.
Diyelim ki mevcut durumda, yani bu altyapı ile bu toplumda 22 Temmuz da ne olur?
Ben kesin olacakları söyleyim de: En az 3 parti mecliste, ben ayrıca MHP ye de kesin gözüyle bakıyorum, yani 4 olacak rakam ama kesin olan şey en az 3 şimdilik. Bunların dışında dtp en az 20 milletvekili ile girecek ayrıca, ki sayı bence daha da fazla olacak malesef. Bu tablonun ortaya koyacağı tek olgu akp birinci bile olsa tek başına iktidar olamayacak.
İşte o zaman akp elini açıp dua etsin ki kendisine karşı bir koalisyon kurulmasın, o koalisyon bir de yüce divan yolunu açmasın. Zaten şu an ki konuşmalar akp nin bu korkusunu o kadar çok ortaya seriyor ki, saldrganlıkta Baykalı solladı rte , oysaki Gül ü aday gösterince ne kadar sevimli ve sakindi!
Yani CB seçimlerinden önce de çok güldüm akp ve rtE ye, ha bir de suat Öztürk e, CB seçimlerden sonra daha da çok gülüyorum bu her üçüne de.
Yazan: Beagle Tarih: May 17, 2007 9:13 AM
Otoriter demokrasiye doğru
Erol Katırcıoğlu (RADIKAL)
Korkunca mı başa geliyor, yoksa korktuğunu anlayınca birileri mi aşka geliyor bilinmez, 2007 kötü bir yıl oluyor hep birlikte beklediğimiz gibi. Ölülerimizi toprağa gömmek bile zor oluyor gittikçe. Canlı bombalarla dolaşıyoruz sokaklarda yan yana.
Genelkurmay Başkanımız 'Bu basit bir patlama değil, bunları her büyük şehirde bekleyebilirsiniz ' diyor. Kimisi de terörün tür değiştirdiğinden söz ediyor. Sanki bugüne dek olmayanlar olacak ve bu topraklarda hâlâ yaşamaya devam eden kardeşlik sona erecekmiş gibi. En azından havadaki koku bu. Zil taksın diyorum kimileri, daha çok 'Tehlikenin farkında mısınız' ilanları versinler. Tehlike bir tane değil ki. Bizi ortaçağın o kopkoyu karanlıklarına geri götürmek isteyenlere hadlerini bildirdikten sonra şimdi yapılacak iş belli. Topluma söyleyecek bir şeyin yoksa 'Ver nefreti!' 'Ver nefreti!' Ver ki gerilim olsun, ver ki insanlar korksun. İnsanlar korksun ki kurtarıcılar çıksın kurtarmak için bizleri. Bu ülkede aylardan beri yapılan bu değil mi?
Böyle bir çatışma iklimine kovalarla su taşımak konusunda bir beis görmeyenlerle, kendilerini böyle bir iklimin aktörü haline getirilmesine itiraz etmeyenler biraz düşünsünler. Bu çatışma iklimi değil miydi havamızı zehirleyen? Hrant'la başlayan, Malatya, İzmir, Ankara ve Şırnak'la devam eden ve devam edeceği anlaşılan öldürmeler bu zehirli havanın ürünleri değil miydi?
Gerilim politikasının toplum olmak konusunda zorlanan bir insanlığı kamplara ayıracağını anlamak o kadar mı zordu? Sanmıyorum.
Zaten bakmayın siz bu çatışmada konuşulan konulara. Başörtülü eş, Vecdi Gönül, 367 vs.
Asıl konumuz bunlar değil. Asıl konumuz 'demokrasi mi otoriter bir yönetim mi?' sorusu aslında. Çünkü bu ülkeyi yöneten elitlerin, 'irticacı hareketler' ile 'ayrılıkçı hareketleri' demokrasi ile zapta rapta almanın mümkün olmaktan çıktığını düşündüğü o kadar açık ki. Onun için de otoriter bir yola girmiş yürüyorlar. 'Bağımsız Türkiye' sloganı ise kırılan kollar yen içinde kalsından başka bir anlam taşımıyor.
Türkiye'de siyaset 'irticacı hareketler' ile 'ayrılıkçı hareketleri' bir türlü 'tehlikeli' olmaktan çıkaramıyor. Daha doğrusu bu hareketlerin insanlarının sorunlarını demokrasi içinde çözemiyor. (Böyle mi demek lazım bilemedim doğrusu. Belki de demokrasi içinde bu insanların taleplerini bastıramıyor demek daha mı doğruydu?). Ülkeyi yönetenler sanki bu insanları surların dışında medeniyeti yıkmaya gelmiş 'barbarlar' olarak gördükçe demokrasinin çare olamayacağı çok açık. Bu nedenle de siyasetin eksenleri daha otoriter bir yöne doğru çevriliyor. Partilerin söylemlerindeki dilin otoriterleşmesinin yanı sıra, milletvekili listelerinde demokrasiden nasibini almamış isimlerin yer alması bu nedenle. Tabii bütün cumhuriyetini sevenler toplansın sloganlarının seçimler yaklaştıkça artacağı da kehanet değil.
Kimileri bu terimlerle konuşmayı seçtikleri için biz de kullanalım. Bu ülkede 'irticacı hareketler' ile 'ayrılıkçı hareketler' içinde oldukları iddia edilen insanlar medeniyetimizi yıkmak için bekleşen 'barbarlar' değil. Bunlar bizim yurttaşlarımız. Bunların kimilerimizin hoşlanmadığı talepleri, kimilerimizin görmedikleri düşleri olabilir. Ama onlar buralı. Bizden.
Yazan: Haydar Tarih: May 26, 2007 8:47 AM
Kemalistler incilerini dokuyorlar.
Milleti korkutmak icin surekli olarak iran'i poster olarak kullanan kemalistler, bugun resmi olarak Rusya-iran yorungesine oturalim anlaminda beyanatta bulundular.
Yakinda Ruslar Turkiye politikasina kollarini sokup ortaligi karistirmaya basladiklarinda olan bitenin sebeb-i adresini pesinen ve resmen ogrenmis olduk.
Buyrun okuyun...
-------------------------------------
Kılınç Paşa NATO'dan çıkma çağrısı yaptı
Atatürkçü Düşünce Derneği (ADD) Genel Başkanı (Jandarma eski Genel Komutanı) emekli Orgeneral Şener Eruygur ve Milli Güvenlik Kurulu eski genel sekreteri emekli Orgeneral Tuncer Kılınç, İngiltere Atatürkçü Düşünce Derneği'nin konuğu olarak katıldıkları "Cumhuriyetimize Sahip Çıkmak" konulu konferansta ilginç açıklamalarda bulundu. NATO'nun işlevinin sorgulanmaya başlandığını belirten Kılınç, "ABD küresel hakimiyeti için zaman zaman BM ve NATO'yu kullanmaktadır.
RUSYA CAZİP BULABİLİR
Günümüzde NATO belirsizlikler içinde Batıya yönelecek tehdide karşı kullanılacak bir güç olarak görülse de özellikle asimetrik savaş kavramı içinde etkinlikle kullanılabilecek bir yapıda olmadığı açıktır. Türkiye'nin Batı hegemonyasından ve sömürgesinden kurtulmasının bir şekilde NATO'dan ayrılmasıyla sağlanacağı değerlendirilmektedir. Bu şekilde güçlü bir silahlı kuvvete sahip Türkiye, her iki taraf içinde aranılan bir güç olacağı gibi, diğer güç odaklarıyla da daha yakın işbirlikleri kurabilme esnekliğine kavuşacaktır" dedi. Kılınç, bu durumda Türkiye'nin başta Rusya olmak üzere diğer güç merkezleri için de cazibe oluşturacağını söyledi.
'Teslim olmamızı bekliyorlar'
Kılınç konuşmasında, ABD'nin Irak işgalinde Barzani, ve Talabani aşiret toplumuna dayandığını ve bölgede Kürt milliyetçiliğinin şımarık bir şekilde yükselmesine neden olduğunu söyledi. Kılınç, "AB, Ermeni soykırımını, Kıbrıs'ta Rum yönetimini tanımamızı, Limanları Rumlara açmamızı, terör örgütü ile masaya oturmamızı, Kürt ve Alevi vatandaşlarımızı azınlık olarak nitelememizi dayatmaktadır. Böylece, birliğimizi, bütünlüğümüzü bozarak, kolayca teslim olmamızı bekliyorlar" dedi.
http://www.sabah.com.tr/haber,305EC87416B14315B6F325D40E289749.html
Yazan: Haydar Tarih: May 29, 2007 4:10 PM