« Cumhurbaşkanı [Adayı] Gül, Ülkemize Hayırlı Olsun | Ana Sayfa | ‘Merkez Sağ’ın Alçalışı »
April 25, 2007
Türk Milliyetçiliğinin Kürtlükle İmtihanı
[Türkiye Günlüğü dergisi Bahar sayısında yayınlandı]
Her ideoloji tarihin belirli bir durumunda ortaya çıkar ve hem o durumu anlamlandırmaya hem de kendince iyi gördüğü bir yöne doğru çekmeye çalışır. Bu, aynı zamanda, ideolojilerin yeni tarihsel durumlara göre sürekli olarak yeniden yorumlanması gerektiğinin de ifadesidir. Bu yeniden yorumlamayı yapamayan ideoloji, yeni şartlara uygun düşmeyen bazı eski kalıpları savunur hale gelecek, yani “çağın gerisinde” kalacaktır.
Bunu söylerken, “çağ ne getirirse ona uymak” gibi bir “konformizm”in doğru olmadığını da hemen belirtmek gerekir. Eğer karşımıza çıkan her olguyu ve görüşü sorgusuz-sualsiz kabul etseydik, o zaman zaten ideolojilere gerek kalmazdı. Bazıları bu konformizmi “pragmatizm” olarak niteleyip başlı başına bir ideoloji haline getirme eğilimindedir. Ancak insanoğlunun sadece dünyaya göre değişmek değil, aynı zamanda dünyayı değiştirmek gibi bir rolü vardır; olmalıdır. Ve de bu yüzden, gerçeklere göre kendini sürekli adapte eden, ancak gerçekliği de kendi değerlerine göre değiştirmeyi hedefleyen ideolojiler elzemdir.
* * *
Malum, Türk milliyetçiliği bundan yaklaşık 100 yıl önce ortaya çıktı. Ondan önce mevcut değildi; çünkü böyle bir ideolojiye ihtiyaç yoktu. Büyük Osmanlı Devleti, ana unsuru Türkler olmakla birlikte, pek çok dini ve etnik grubu bir arada yaşatan muazzam bir imparatorluktu. Ne zaman bu imparatorluk çözülmeye, etnik unsurlar tek tek ayrılmaya başladılar, Türkler arasında da milliyetçilik fikri doğup gelişti.
Bu fikir hiç kuşkusuz Türk milleti için bir kurtarıcı da oldu. Parçalanan imparatorluktan bir milli devlet çıkarabilmek, onu düşman işgalinden kurtardıktan sonra yeniden inşa etmek, milliyetçi ruhla başarıldı. Kuşkusuz bu ruhun içindeki en önemli unsurlardan biri, belki de en önemlisi, İslamiyet’ti. (Bugün bazı “laikçi”ler, iptidai bir tarih revizyonu ile İslam’dan soyutlanmış bir Çanakkale veya Kurtuluş Savaşı mitolojisi yaratmaya çalışıyorlar, ama buna inanmak ancak ileri derecede cahil olmakla mümkün.) Milli Mücadele’nin gerçek ruhu, Yahya Kemal’in 1922’deki dizelerinde ifade bulmuştu: “Şu kopan fırtına Türk ordusudur Yarabbi... galip et çünkü bu son ordusudur İslam'ın”.
O kopan “fırtına” hem “Türk” hem de “İslam” olduğu (ve zaten bu ikisi arasında bir çelişki ve hatta büyük bir farklılık olmadığı için) Osmanlı’nın Misak-ı Milli sınırları içinde kalmış tüm Müslüman unsurları Milli Mücadele’ye canla başla destek oldular. Nitekim Milli Mücadele’nin siyasi söylemi de buna uygundu. Mustafa Kemal Paşa, Nisan 1920’de Büyük Millet Meclisi’ni açtığında, şöyle diyordu:
Meclis-i âlinizi teşkil eden zevat yalnız Türk değildir, yalnız Çerkes değildir, yalnız Kürt değidir, yalnız Laz değildir. Fakat hepsinden mürekkep (oluşan) anasır-ı İslamiye'dir, samimi bir mecmuadır... Bu mecmuayı teşkil eden her bir unsur-u İslam, bizim kendimiz ve menafii (menfaatleri) tamamiyle müşterek olan vatandaşımızdır.. Yekdiğerine karşı hürmeti mütekabile ile riayetkardırlar. (1)
Osmanlı’dan geriye kalan ikinci büyük “İslam unsuru” olan Kürtler, Milli Meclis’te 70’e yakın vekil ile temsil edildikleri gibi, Milli Mücadele boyunca “İslam’ın son ordusu”nda kahramanca savaştılar. (Zaten I. Dünya Savaşı’nda da Osmanlı ordusuna büyük yararlılıklar göstermişlerdi.) Türkiye savaştan galip çıkıp, İsmet Paşa’nın öncülüğündeki Türk heyeti barış anlaşması imzalamak için Lozan’a gittiğinde de, Kürtler’in destek ve dayanışma duygusu devam etti. Lozan’da İngilizler Kürtler’in “azınlık” olduğu tezinde ısrar edince, Bitlis milletvekili Yusuf Ziya Bey, 3 Kasım 1922'de Meclis kürsüsüne çıkmış ve şöyle demişti:
Avrupalılar diyorlar ki: 'Türkiye'de yaşayan akalliyetlerin (azınlıkların) en büyüğü, en kesretlisi (kalabalığı) Kürtlerdir. Bendeniz Kürdoğlu Kürdüm. Binaenaleyh bir Kürt mensubu olmak sıfatiyle sizi temin ederim ki Kürtler hiç bir şey istemiyorlar. (Alkışlar) Biz Kürtler vaktiyle Avrupa'nın Sevr paçavrası ile verdiği bütün hakları, hukukları ayaklarımız altında çiğnedik ve bütün manasıyle bize hak vermek isteyenlere iade ettik. Nasıl ki El-cezire Cephesi'nde çarpıştık. (Alkışlar) Türklerle beraber kanımızı döktük, onlardan ayrılmadık ve ayrılmak istemedik ve istemeyiz. (2)
Bir sonraki celsede, Bitlis, Erzurum, Kastamonu, Mardin, Muş, Siirt, Urfa, Pozan, Diyarbakır, Van milletvekillerinin hepsinin altına imza attıkları ortak metinde şöyle deniyordu: "Türk, Kürt bir kütle-i vahidedir. Kürtler, hiç bir vakit Türkiye camiasından ayrılamaz ve bunu ayırmak için hiç bir kuvvetin tesiri yoktur... Kürtlerin her vakit Türklerle beraber vatan uğrunda daima ölmüş ve ölmeye hazır oldukları cümlenin malumudur." (3)
* * *
Elbette o zamandan bu yana köprünün altından çok sular aktı. Bugün “Türk, Kürt bir kütle-i vahidedir” ilkesine inanan ve bunu yürekten savunan Kürt vatandaşlarımız olduğu gibi, Kürt milliyetçiliğine kapılmış, Türkiye’ye ve Türk bayrağına tümüyle yabancı olan, hatta husumet besleyen Kürtler de var. Bu ikinci grubun arasında taban bulan terör örgütü PKK’nın akıttığı kanı ise hepimiz içimiz sızlayarak biliyoruz.
Peki ama ne oldu da 80 yıl önce “kütle-i vahide” olan Türkler ve Kürtlerin — hepsinin değil, bazılarının — arasına böylesi bir ayrılık girdi?
Bazı Türk milliyetçileri bu soruya “emperyalistlerin kışkırtması” ve “bazı Kürtlerin satılmışlığı” ile kestirme bir cevap verir. Ancak biraz sosyal bilim mürekkebi yalamış herkes bu gibi cevapların fazlaca yüzeysel olduğunu bilir. Nitekim meselenin 80 yıllık tarihine baktığımızda da, meselenin sorumluluğunun sadece “emperyalistler”de yahut “Kürt tarafında” değil, aynı zamanda “Türk tarafında” da olduğu görülmektedir. (Bu “Türk tarafı” ise, aslında Türk siyasetinin ve toplumunun tümü değil; aksine bu ikisini ipotek altında tutan veya tutmaya çalışan oligarşik zümredir. Bu zümre, yapay bir “ulusçuluk” vizyonunu onyıllardır millete zorla dayatmış, 1925’te Terakkiperver Fırka’yı 1960’da Demokrat Parti’yi haksız yere kapatmış, demokratik siyaseti sürekli baltalamıştır. Halen de insan haklarını hiçe sayarak başörtüsünü yasaklayıp tüm dindarları “mürteci” diye aşağılamaktadır.)
Söz konusu oligarşik zümre “Türk milliyetçiliği” kavramını sahiplenmeye pek eğilimlidir. Oysa onların anladığı manada bir Türk milliyetçiliği, Türkiye tarihindeki farklı milliyetçilik akımlarının yalnızca birisine denk düşer. Bu, felsefi ilhamlarını Fransız Aydınlanması ve 19. yüzyıl materyalizminden alan, İslam’ı “terakkiye mani” gören ve dolayısıyla da “İslam’a rağmen” bir Türklük inşa etmek isteyen, bu sebeple Osmanlı Devleti’ni kötüleyip İslam-öncesi Orta Asya Türklüğü’nü ön plana çıkaran, dahası tüm bu yapay vizyonunu devlet zoruyla topluma benimsetebileceğini zanneden ideolojidir.
Öte yanda ise, İslamiyet’le, Osmanlı geleneğiyle barışık, dahası bunlardan güç ve ilham alan, “devlet iktidarı”na değil de “milli hakimiyet”e inanan bir milliyetçi gelerek vardır. Ziya Gökalp’in “Türkleşmek, İslamlaşmak, Muasırlaşmak” ilkeleri, buna denk düşer. Daha sonraki dönemde Erol Güngör, Osman Turan gibi milliyetçi mütefekkirlerin ortaya koyduğu çizgi de budur.
* * *
“Kürt Sorunu Yeniden Düşünmek” adlı kitabımda (Doğan Kitap, 2006) söz konusu iki farklı milliyetçilik anlayışının Kürt sorununa daha 1920’lerin başında nasıl farklı yaklaştığını incelemiştim. Bir tarafta “Kürtler'i sevmeyen bir Türk varsa Türk değildir, Türkler'i sevmeyen bir Kürt varsa, Kürt değildir” diyen ve Kürtlerin Türkiye geneline entegrasyonu için sosyolojik yöntemler düşünen Ziya Gökalp vardı. Diğer yanda ise, “Kürt denilen bu adamlara Türk olduklarını bildirmek, öğretmek lazım” diyen Rıza Nur...
Cumhuriyet kurulduktan sonra Ziya Gökalp’in vizyonu, en iyi Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’nda yankı buldu. Partinin liderliğini üstlenen Kurtuluş Savaşı kahramanı Kazım Karabekir Paşa, Kürtlerin ülkeye entegrasyonunu hedefleyen bir proje geliştirmiş, bölgede tarımı teşvik etmek, eğitimi yaygınlaştırmak ve “İslam kardeşliği” ruhunu canlı tutmak gerektiğini savunmuştu.
Ancak, malum, “Takrir-i Sükun Kanunu” denen despotizm manzumesi ile Karabekir’in partisi kapatıldığı gibi kendisi de ev hapsine mahkum edildi. Türkiye’nin Kürt sorunu ise, “Vazifemiz bu vatan içinde bulunanları behemehal Türk yapmaktır, Türklere ve Türkçülüğe muhalefet edecek anasırı kesip atacağız” diyen Başvekil İsmet İnönü’ye ve onun gibi düşünenlere kaldı…
Bu “vizyon”, daha 3-5 bir kaç yıl öncesinde “Türklerle beraber kanımızı döktük, onlardan ayrılmadık ve ayrılmak istemedik” diyen Kürtleri de, o zamana kadar çok marjinal bir akım olan Kürt milliyetçiliğinin kucağına itti. Kürtler, Milli Mücadele sırasında kendilerine “anasır-ı İslamiye” diye kucak açan ve “hürmetkarlık”tan söz eden Ankara’nın, birden bire 180 derece dönerek “hepiniz Türksünüz, kabul edin” diye bastırması üzerine, tepki gösterdiler. Tepki büyüdü ve isyanlar, ayaklanmalar ve kalıcı husumetler doğurdu.
* * *
Türkiye’nin Kürt politikası İnönü’nün 1925’te telaffuz ettiği “Türk yapma” politikasına göre şekillendi. 20’li ve 30’lu yıllarda ard arda gelen Kürt isyanları sert yöntemlerle bastırıldı. Ondan sonraki dönemde ise mesele sadece görünüşte de olsa uykuya yatttı.
Türkiye’nin Jakoben olmayan milliyetçileri ise, gayet anlaşılabilir bir şekilde, Jakobenlerin ürettiği “bu vatanda yaşayan herkes Türktür” ilkesini benimsedi. (Buradaki “Türklük”, sadece anayasal vatandaşlık değil, etnik kimliği de ifade ediyordu.) Örneğin MHP’nin merhum lideri Alpaslan Türkeş, şöyle diyordu:
Bugün Anadolu’muzun doğusunda yaşayan ve Kürtçe denen sun’i, sonradan meydana gelmiş bir dille konuşan bu insanlarımız eğer ayrı bir soy, ayrı bir millet olsaydı o zaman bölge insanlarının Türk’ü temsil edecek, idare edecek kademelere gelmemeleri için mücadele ederdik. Şiddetle karşı çıkardık. Devletimizin, milletimizin geleceği için, Türk’ün gururu, haysiyeti için bu mücadeleyi verirdik. Niçin yapmadık? Çünkü bu insanlarımız su katılmadık Türk’tür. Her Türk gibi kaymakam, vali, bakan ve hatta Cumhurbaşkanı olma hakları vardır. (4)
Bu yorum, Türkiye'de Kürtlere herhangi bir ayrımcılık yapılmadığını ve yapılmaması gerektiğini belirtmesi bakımından elbette olumluydu. Ama dikkat edilirse, ayrımcılığın reddi, Kürtlerin "su katılmamış Türk" oldukları varsayımına dayanıyordu, “vatandaşlık” kavramına değil...
Peki ama Kürtler böyle düşünmüyorlarsa? Kendilerini "su katılmamış" yani etnik yönden saf Türkler olarak değil de, Türkiye Cumhuriyeti'nin etnik yönden Kürt olan vatandaşları olarak tanımlıyorlarsa? Bu durumda Türkeş'in ifade ettiği kucaklayıcılık nasıl gerçekleşecekti?
Günümüzde Kürt sorununun geleceğini belirleyecek kritik sorulardan biri budur. Türkiye’de kendilerini etnik olarak Kürt kabul eden, bunu ifade eden, buna saygı gösterilmesini isteyen milyonlarca vatandaşımız vardır ve artık onlara “aslında Türk oldukları” vaz etmenin devri geçmiştir.
Yazının başında ideolojilerin ortaya çıkan yeni şartlara göre kendilerini adapte etmeleri gerektiğinden söz etmekle, buraya işaret etmek istemiştim.
Bu yeni durum karşısında, milliyetçi kesimin önemli kaynak yetersizliği içinde olduğu dikkati çekmektedir. Çünkü Türkiye’de milliyetçi düşüncenin büyük ve saygın isimleri olan Fuat Köprülü, Remzi Oğuz Arık, Cahit Okurer, Mümtaz Turhan ve Erol Göngür gibi bilim ve düşünce adamlarının hepsi, "Kürt sorunu"nun konuşulmadığı, gündemde olmadığı, başka konuların tartışıldığı dönemlerde yaşamış ve fikir üretmişlerdi. Bunun tek istisnası, sayılan isimlerin hemen hepsinin "üstadı" durumunda olan Ziya Gökalp’ti, o da 1924’de vefat etti. Bir kaç sene sonra da "Kürt" kelimesinin Türkiye'nin toplumsal ve zihinsel sözlüğünden silindi.
Kürt sorunu, o dönemden ancak 70 yıl kadar sonra, yani 90'lı yıllarda yeniden konuşulur hale geldi. Ve bugün de ülkenin en büyük sorunu olarak karşımıza çıktı. Dolayısıyla artık Türk milliyetçilerinin de bu konu üzerinde yeni perspektifler geliştirmesi gerekiyor.
* * *
Bu konuda “ezber bozan” ve meseleyi yeni açılımlarla ele alan milliyetçi entelektüellerimiz de var kuşkusuz. Nevzat Kösoğlu, Mustafa Çalık gibi milliyetçi düşünürler, Mümtaz’er Türköne ve Vedat Bilgin gibi akademisyenler, kitabımda da belirttiğim gibi, Kürt sorunu hakkında önemli görüşler geliştiriyorlar. Örneğin, Mustafa Çalık’ın, Türkçülük ve Kürtçülük’ün birbirini kışkırtan iki uç olduğunu tespit edişi, son derece isabetli. Şöyle diyor Çalık:
Etnik Türklük telakkisine dayanan milliyetçilik anlayışı, Türkler'den çok Türkiye ve Türklüğün felaketi için uğraşanların işine yarar. Nitekim bugüne kadar da öyle olmuştur. (Siyasetin tatil edildiği 12 Eylül idaresi döneminde Mehdi Zana ve daha bir çok ayrılıkçı unsurun belli başlı faaliyeti, Nihal Atsız’ın Türklük ve Kürtlük tarifleri verdiği yazı ve şiirlerini Doğu ve Güney-Doğuyu baştan başa dolayarak adeta kapı kapı dağıtmaktı.) (5)
İşte söz konusu “etnik Türklük telakkisine dayanan milliyetçilik anlayışı”nın aşılmasına, aşağıdaki ilkelerin yardımcı olabileceğini düşünüyorum:
1) Kimliğe saygı: Bugün Türkiye’de kendisini “Kürt” olarak tanımlayan vatandaşların büyük bölümü, Türkiye’den kopup ayrı bir devlet kurma peşinde değil. Ancak kendi kimliğinin tanınmasını, dilini serbestçe kullanmayı, kültürü yaşatmayı ve çocuklarını öğretmeyi istiyor. “Kürt” kelimesini ağzına bile almayan bir “devlet jargonu” yerine, kendilerini kucaklayan, Türk-Kürt kardeşliği ve birlikteliğini vurgulayan bir mesaj duymak istiyor. Bu beklenen saygı, mutlaka gösterilmeli.
2) Ortak tarihe saygı: Kürtler, bazı Kürt milliyetçilerinin iddia ettikleri gibi “Mezopotamya’nın en eski halkı, matematiğin mucidi” değilse de, bazı Türkçülerin iddia ettiği gibi tarihte hiç bir yeri olmayan bir “aşiretler topluluğu” da değil. Dahası, Türklerle birlikte geçirdikleri 1000 yıllık bir ortak tarih, 500 yıllık bir Osmanlı kardeşliği var. (Yaşar Kemal’in dediği gibi, “Türk’ün Türk’ten başka dostu yoktur” sözü tümüyle yanlış.) Bu ortak tarihin keşfedilmesi, anılması ve karşılıklı saygı ve sevgiyi pekiştirecek şekilde paylaşılması gerek. (Ne yazık ki bazı Türkçüler, Kürtleri kötülemek için “tarih boyunca Kürt ihaneti” yalanları uyduruyorlar; buna prim verilmemeli.)
3) Dine saygı: Türkiye’nin Güneydoğusu’nda son 15 yılda hangi siyasi partilerin yüksek oranda oy aldığına bakılırsa, bir tarafta PKK eksenli “Kürt partileri”, diğer yanda ise önce Refah Partisi ardından da AK Parti’nin geldiği görülür. Bu, bölgedeki “muhafazakar taban”ın ve dolayısıyla muhafazakar değerlerin siyasete yansımasıdır. İslam, tüm “sekülerleşme” sürecine rağmen, hala Kürtler arasında etnik milliyetçiliği frenleyen en önemli güçtür. Nitekim bu nedenle Mehdi Zana gibi Kürt milliyetçileri İslam’dan rahatsızlar ve “Kürtlerin asıl dini Zerdüştlüktür” gibi çıkışlar yapıyorlar. Zana’nın aynaki akisleri olan Şamanizm meraklısı Türkçüler ve dahası İslam’ın toplumdaki varlığını bir tehdit olarak algılayan aşırı laik Jakobenler, Kürt sorununa sadece daha fazla zarar verebilirler. Bunlardan tümüyle sıyrılmış, İslamiyet’e saygılı bir zihniyet ve dil gereklidir.
4) Demokrasi ve özgürlüklere destek: Günümüzün yükselen değerleri arasında kuşkusuz demokratikleşme ve bireysel özgürlüklerin genişlemesi geliyor. Bu, Türkiye’nin zaten hemen her kesimi için gerekli olduğu gibi, Kürtler için de elzem. (Kürt vatandaşların çoğunun Avrupa Birliği sürecine büyük destek çıkması, onların demokratikleşme ve özgürlüklerin genişletilmesi yönündeki talebinin bir ifadesi.) AB sürecini Türkiye’ye yönelik haksızlıklar (örneğin “Ermeni Soykırımı” dayatması veya Kuzey Kıbrıs’ın izolasyonunun sürmesi) açısından eleştirmek ve dahası bu sürece karşı çıkmak elbette mümkündür. Ama bu karşı çıkışın, demokrasiye ve özgürlüklere yönelik bir engellemeye dönüşmemesi gerekir. (Malum, bazıları asıl demokrasiye ve özgürlüklere olan düşmanlıkları nedeniyle AB sürecine karşılar; 100 yıldır “Batılılaşma” diye diye “oligarşi” kuranların, aniden “Batı düşmanı” kesilmesi bir tesadüf değil.)
Tüm bunlar yapılırken Kürtlerden istenecek şey ise, kendi kimliklerini ifade ederken, Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığını gönülden kabul edip benimsemeleri ve Türkiye'nin toprak bütünlüğüne, bayrağına, temel ulusal sembollerine sahip çıkarak, yüzyıllardır Türklerle yaptıkları kader birliğini sürdürerek, bu ülkede barış ve huzur içinde yaşamak için güçlü bir irade göstermeleridir.
Tabii Kürtler arasında bunu başarma iradesi ne kadar güçlü, etnik milliyetçilik duygusu ne kadar kontrol edilebilir, bu da ayrı bir soru. Bir başka deyişle Türk milliyetçilerinin yukarıda belirtilen açılımları gerçekleştirmeleri sorunun çözümü için yeterli olmayabilir. Ama en azından “günah” onlardan gitmiş olur.
NOTLAR:
1) Atatürk'ün Söylev ve Demeçleri, c. 1 Atatürk'ün Söylev ve Demeçleri, (1985) Ankara: TTK, s. 73
2) Türk Parlamento Tarihi, Milli Mücadele ve TBMM I. Dönem, 1919-1923, II. Cilt, Türkiye Büyük Millet Meclisi Yayınları, Ankara, 1995, s. 343
3) Türk Parlamento Tarihi, Milli Mücadele ve TBMM I. Dönem, 1919-1923, II. Cilt, s. 363
4) Tanıl Bora ve Murat Gültekingil ed. Modern Türkiye’de Siyasi Düşünce: Milliyetçilik , cilt 4 (İstanbul: İletişim, 2002), s. 687
5) Mustafa Çalık, “Hangi Milliyetçilikle Nereye Kadar?”, Türkiye Günlüğü, sayı 80, Bahar 2005, s. 126 134)
Yazan: Mustafa Akyol Tarih: April 25, 2007 1:30 PM
Mustafa bey,
Doğu ve güneydoğu anadolu'da ağalık şeyhlik şıhlık düzeni yıkılmadıkça daha çok kitaplar yazar durursunuz. Zamanında toprak reformuna karşı çıkan, köy enstitüleri komunist yetiştiriyor diyen zihniyet utansın.
İkide bir Türklüğü ve Türk milliyetçiliğini aşağılamaya çalışmanızda size hiçbir şey kazandırmaz. Siyasal islami ideolojinizi sessiz sedasız empoze edeceğinizi sanıyorsanız durup bin kere düşünmenizi tavsiye ederim.
Çanakkale ve Kurtuluş savaşı sade müslüman vatansever insanlarla kazanıldı. Bu cumhuriyet siyasal islamcılara rağmen kuruldu. Kurtuluş savaşı sevr'i imzalayan mandacı siyasal islamcıların her türlü engellemelerine rağmen kazanıldı.
Çanakkale ve kurtuluş savaşı madem islam sayesinde kazanıldı siyasal islamcılar ne diye o zaman bu savaşın anti emperyalist bir savaş olmadığını iddia ederler? Şayet islam'ın bu zaferde payı büyükse neden siyasal islamcılar TBMM nin kurulmasına ve Cumhuriyet ilan edilmesine karşı çıktılar?
Daha 5 yıl öncesine kadar laik düzen yıkılmalıdır diyenler, çarpık seçim sistemi sayesinde biz değiştik diyerek bugün iktidarda olanlar 87 yıl önce TBMM'nin kurulmasınada Cumhuriyetin ilan edilmesine karşı çıkan zihniyetin bir devamıdır. Türklük kürtlük milliyetçilik kafatasçılık söylemleri bunlar hedef şaşırtmaktan başka bir şey değildir. ATATÜRK boşuna dememiş Türk milleti zekidir, karakteri yüksektir diye. Herkes her Türk genci olan biten her şeyin farkında. Kimseyi içi boş söylemlerle uyutabileceğinizi sanıyorsanız yanılıyorsunuz Mustafa bey.
Türkiye Cumhuriyeti'nin sonsuza dek yaşayabilmesi için ATATÜRK ve aklın ürünü ATATÜRK milliyetçiği en büyük rehberimizdir!
Hülagü TTT
Yazan: Hülagü Tarih: April 25, 2007 3:18 PM
Mustafa Bey'den okumaya alisageldigimiz metodik bir tahlil. Oncelikle "kurt meselesini" ele almadan once sosyal siyasi degisimlerin oturdugu zemni tanimlamasini cok ararli buldum. Diger tesbitlerin bircogunu "Kurt Sorunu'nu Yeniden Dusunmk" kitabinda okumus idim.
Benim ilavem site mudavimlernden bircogu icin temcid pilavi gibi gelebilir fakat digerleri ile paylasmayi gerekli gordum.
Birincisi bir kisisel ani:
77 senesi yazi idi saniyorum ik mutedeyyin akadas ile birlikte Batman-Raman'da yaz staji yapiyorduk. Batman o zaman Siirtin 40 bin nufuslu bir ilcesi idi. 40 bin nufuslu icede 36 cami vardi. Oylarin yuzde doksani son secimlerde MSP'ye gitmisti. Batman'in yerli halki bizleri "din kardesi" ve "misafir" olrak el ustunde tutuyordu; birkac gunde bir birilerinn evine yemege davet ediyorlardi. PKK yoktu ama "Apocular" diye birilerinin ortaya ciktiginsdan soz edilir idi. Tandigimiz kimse bunlari ciddiye almiyor veya birkac marjinal muamelesi yapiyor idi.
Hisse: Din cimento idi. Dini de etnik kimligi de "laik uniter devlete" dusman goren deha her iki cephede de kaybediyor. Ayni deha Erdogan'i siirden hapse atarak "elimine" atmis idi. Simdi de yeni dahiyane "Ayisiginda sari kiz" formulleri kurguluyor
Ikincisi Erbakan'in mahkum eden Bingol Konusmasindan cumleler. Hatirladigm kadar ile soyle demisti Erbakan 90larin baslarinda bir zaman:
"Biz cocuklugumuzda okula besmele ile baslardik. Simdi cocuklara 'Turkum dogruyum caliskanim, yasam..." diye and iciriliyor. Siz boyle derseniz Kurt cocuga da "Ya oylemi, o zaman ben de Kurdum, daha da dogruyum, daha da caliskanim.." deme hakki erirsiniz". (Hafizamdan-kelime jatalai olabilir)
Bu akli-selim sozler mahkumiyet getirmis idi. Sonra afmi oldu yargitaymi bozdu detaylarini hatirlamiyorum. Yasaklamala ile baskila ile fikirleri oldurecegini dusunen zihniyet taptiklaruini siyledikleri MKA'u dahi inlemiyorla. O'nun sozlerini carpitmak soyle dursun resemen degistirerek, ve o'nun agzina kelimeler koyarak bu gunku oyunlarina alet etmeye calisiyor (bu vesile ile bir tekzip yapayim Gul'un esi basortulu ilk CB olcagini soyleyenlere. Hayir ikinci. Ilkinin adi Mustafa Kemal Ataturk idi).
Islam konusunda sergilenen zihniyet Kurt kimligi konusunda da farkli degil. Mustafa Bey'in verdigi Cumhuriyet'in kurulusu donemi tarihi ornekler bu bakimdan ozellikle mana arzediyor.
"Fikirler top ve tufekle cebir ve siddetle degistirilemez" MKA
Darbecilere ithaf olunur.
Yazan: Bekir L. Yildirim Tarih: April 25, 2007 3:46 PM
PKK’DA “ŞAHİNLER” VE “GÜVERCİNLER”İN RANT KAVGASI!..
Ateşkes kararına rağmen şiddet eylemlerini sürdürmesi nedeniyle Avrupa ülkelerinin yanı sıra, Suriye, İran ve Türkiye’de örgüte yönelik operasyonların aralıksız sürmesi sonucunda köşeye sıkışan PKK’da toplu kaçışlar, intiharlar artarak sürerken, örgütün Avrupa, Ortadoğu ve Türkiye alanındaki “liderlik/rant kavgası” da boyutlandı.
Örgüte yakın çevreler, geçen ay Kuzey Irak’ta gerçekleştirilen 5.Genel Kurul'da Murat Karayılan ile Ali Haydar Kaytan, Fehman Hüseyin, Mustafa Karasu ve Duran Kalkan arasında yaşanan liderlik savaşının, Türkiye ve Suriyeli kadrolar arasında iktidar mücadelesine dönüştüğünü, örgüt içerisinde “güvercinler-şahinler” arasında da “ateşkes” ve “silahlı eylemlerin tırmandırılması” konusunda görüş ayrılıklarının yaşandığını belirtiyorlar.
PKK’nın, Irak’ın kuzeyini üs haline getirmesi ve buradan Türkiye’ye yönelik şiddet eylemlerini sürdürmesi nedeniyle, “sınır ötesi operasyon” tartışmalarının gündeme gelmesi nedeniyle, Iraklı Kürtlerin PKK’ya karşı cephe almaya başladıkları ve örgütten kaçışların, toplu intiharların, infazların had safhaya ulaştığı bir dönemde, Kandil Dağı’nda Murat Karayılan ile Fehman Hüseyin, Duran Kalkan, Ali Haydar Kaytan, Mustafa Karasu arasında yaşanan liderlik/rant kavgasına, Avrupa alanından Remzi Kartal, Zübeyir Aydar, Ali Rıza Altun, Canan Kurtyılmaz, Nedim Seven’in yanı sıra, Türkiye’den Sabri Ok’un da dahil olmasıyla, “Abdullah Öcalan’ın PKK üzerindeki egemenliği sona mı erdi? Öcalan’ın halefi ve PKK’nın yeni patronu kim? PKK bölünüyor mu?” sorularının cevabı tartışılmaya başlandı.
Abdullah Öcalan’ın yakalanması sonrasında PKK içerisinde liderlik ve örgüt politikasının belirlenmesi konusunda yaşanan anlaşmazlık, Osman Öcalan, Kani Yılmaz ve Nizamettin Taş’ın da aralarında bulunduğu çok sayıda üst düzey sorumlunun örgütten ayrılmasıyla sonuçlanmıştı. Örgüt yönetimini ele geçiren Murat Karayılan’ın, örgütün yayın organlarının başına kendi adamlarını getirerek, İmralı Cezaevi’ndeki Abdullah Öcalan’ın açıklamalarına sansür uygulaması, Öcalan’ın geçmişteki kararlarını sorgulaması ve eleştirmesi, Kani Yılmaz ve Ramazan Topbaş’ı öldürtmesi, örgütün Avrupa sorumlusu Rıza Altun’u görevden alarak yerine Canan Kurtyılmaz’ı getirmesi, PKK’nın silahlı kanadının başındaki Suriye kökenli Fehman Hüseyin ve yandaşlarına yönelik kapsamlı bir tasfiyeye girişmesi, ateşkese rağmen eylem yapan kadrolardan özeleştiri isteyerek, onları pasif görevlere getirmesi, Türkiye’li kadroları örgütün stratejik noktalarına yerleştirmesi, hem Kandil, hem Türkiye, hem de Avrupa alanında Murat Karayılan’a yönelik tepkilerin tırmanmasına neden olmuştu.
5.Kongre öncesinde atağa geçen Murat Karayılan yandaşlarının, Murat Karayılan karşıtı cephede yer alan Ali Haydar Kaytan hakkında “Tecavüzcü Coşkun”, Fehman Hüseyin için “Suriye ajanı”, Duran Kalkan’a yönelik de “ölümcül bir hastalığa yakalandığı” yönünde söylentiler çıkarttıkları belirlendi.
Ancak, örgüt içerisindeki asıl kıyametin, Murat Karayılan taraftarlarının Fehman Hüseyin’e yönelik “örgüt yönetiminin ateşkes kararına rağmen Türkiye’de çocukları ve kadınları dahi hedef alıyor, bu eylemleri Suriye’de öldürülen örgüt mensuplarının intikamını almak için yapıyor, özeleştiri vermeli ve HPG (silahlı kanat) Murat Karayılan’a bağlanmalı” şeklindeki yaklaşımlar sonrasında koptuğu ve Karayılan-Hüseyin arasında gerilen ipin kopma noktasına geldiği kaydedildi.
Murat Karayılan ve karşıtları (Ali Haydar Kaytan, Duran Kalkan, Mustafa Karasu) arasındaki liderlik/rant savaşı bütün şiddetiyle sürerken, bu kavgadan yararlanan ve “tarafsız konumdaymış” gibi hareket eden Cemil Bayık’ın, “Abdullah Öcalan’dan sonra örgütü yönetmek benim hakkım” diyerek, Suriye ve Lübnan’daki örgüt kadrolarını toparlayıp, PKK’da öne çıkmaya çalışmasının da, kavganın boyutlanmasına neden olduğu belirtiliyor.
Bu arada, Canan Kurtyılmaz ve Nedim Seven’in geçen ay Fransa’da tutuklanmaları sonrasında, ortaya çıkan boşluğun Zübeyir Aydar ve Remzi Kartal tarafından doldurulma çabaları ise, Kandil-Avrupa hattında yeni bir kavganın başlamasına neden oldu. Zübeyir Aydar ve Remzi Kartal’ın, yakalanan PKK sorumlularının yerine geçerek, Avrupa’da PKK’dan farklı bir siyasi oluşumun temsilcileri gibi davranmaları, Karayılan tarafından görevden alınan Rıza Altun ile birlikte hareket ederek, Kurtyılmaz ve Seven’in “Avrupa ülkelerinde şiddetin tırmandırılması yönündeki” politikalarına karşı çıkarak, gizli servislerle işbirliği yapmalarının Kandil’i kızdırdığı kaydedildi.
Öte yandan, Abdullah Öcalan ile yakın temas içinde olan Sabri Ok’un da, örgüt yandaşlarının katıldığı toplantılarda, “Silahlı eylemlere dayalı politikaların iflas ettiği, Kandil’in gelişmeleri doğru okuyamadığı ve misyonunu tamamladığı, Avrupa alanında Rıza Altun, Remzi Kartal ve Zübeyir Aydar’ın yıllardır örgütün rantını yediklerini, bu kişilerin kaçarak mücadeleye hizmet edemeyecekleri, biran önce Türkiye’ye gelmeleri ve gerektiğinde, kendisi gibi cezaevine girerek, gerçek anlamda davaya bağlılıklarını göstermeleri gerektiği, aksi halde bu kişilerin PKK veya Kürtler adına söz söyleme haklarının olamayacağı, Abdullah Öcalan’ın söylemlerinin ve uyarılarının dışına çıkılması durumunda davanın kaybedileceği” yönünde açıklamalar yapmasının, Kandil ve Avrupa’daki rahatsızlığa neden olduğuna işaret ediliyor.
Kandil Dağı’nda PKK’ya hakim olmaya çalışan Murat Karayılan, cezaevinden çıktıktan sonra örgütün liderliğine soyunan Sabri Ok’u “yıllardır sürdürülen silahlı mücadelenin rantını yemek”le suçlarken, Abdullah Öcalan’ın desteğini arkasına alan Sabri Ok’un ise, silahlı mücadele yerine demokrasi alanına geçilmesi gerektiği, Kandil’in misyonunu tamamladığı, silahlı eylemlerin mücadeleye büyük zarar verdiği, örgütün silahtan arındırılarak yeniden yapılandırılması ve silahtan rant sağlayanların biran önce yönetimden uzaklaştırılmaları gerektiği yönündeki söylemleri dikkat çekiyor.
Bu arada, PKK içinde yaşanan rant ve liderlik kavgasının, DTP’ne de sıçradığı, aralarında il başkanları ve yöneticilerinin de bulunduğu çok sayıda DTP üyesinin, “Abdullah Öcalan, PKK ile ilişkiler, şiddet politikası, Barzani’nin Türkiye’yi hedef alan açıklamaları, seçimlere bağımsız adaylarla gidilmesi, belediye çalışanlarından partinin seçim giderleri için zorla para alınması, seçimlere katılacak adayların PKK yönetimi tarafından belirlenmesi, DTP’nin diğer Kürt partiler ile ittifak yapma arayışları” gibi pek çok konuda, DTP Başkanı Ahmet Türk ve Aysel Tuğluk ile ters düşerek, partiden topluca istifa etmeye başladıkları öğrenildi. İstifa edenlerin diğer Kürt oluşumlara yönelmelerinin ise, PKK ve DTP arasında yeni bir krize neden olduğu kaydedildi.
Öte yandan, PKK içerisinde “liderlik ve rant kavgası” yaşandığına işaret eden Abdullah Öcalan’ın da, avukatları aracılığıyla Kandil’e gönderdiği bir mektupta, “halefi olarak Sabri Ok’u ilan ettiğini” vurgulayarak, örgüt kadrolarına yönelik önemli uyarılarda bulunduğu öne sürüldü.
Abdullah Öcalan’ın mektubunda; “Demokratikleşmeyi esas alın dedim. Onlar şiddete, infazlara ve tasfiyeye yöneldi. Bunlar benimle oyun oynuyorlar. Koltuğa gelince, birbirlerinin gözünü çıkarıyorlar. Ancak basit bir demokratik çalışmayı dahi geliştiremiyorlar. Benim adıma hareket ettiğini, benim haklarımı savunduğunu iddia edenler, örgüte ait kurumları ele geçirmişler. Halkımızın cebinden alınan paralarla kurulan radyo, TV, gazeteleri ele geçiren bu kişiler, sesimi kısmayı bile denediler? Devlet bile bu aşağılık heriflerin durumuna düşmedi, benim sesimi kısmadı. Bana sansür uygulayan aşağılıklar mutlaka hesap verecekler. Rıza’dan Abbas’a, Cuma’dan Cemal’e, Fuat’tan Bahoz’a herkes hesap verecek. Çünkü bu komplo içimizde. Bu komplo Yunan komplosundan daha beter” diyerek, kendisini dışlamaya çalışanlara karşı tavrını sertleştireceği mesajını verdi.
PKK yöneticilerinin, Mayıs ayı ile birlikte şiddetin tırmandırılacağı yönündeki açıklamaları sonrasında örgüte yönelik sınır ötesi operasyonun gündeme gelmesinin yanı sıra, İran, Suriye, Türkiye ve Avrupa ülkelerinde yoğun operasyonlar sonucunda önemli kayıplar vererek, finansman krizi yaşayan PKK’da, liderlik/rant kavgası, “Türkiyeli-Suriyeli”, “Bingöllü-Urfalı”, “şahinler-güvercinler”, “Kandil-İmralı-Avrupa-DTP”, “kadın-erkek” şeklinde yaşanan hizipleşmeler, kadınlara yönelik ahlak dışı uygulamalar, toplu kaçışların, intiharlar, teslim olmalar, örgütün dağılma sürecini hızlandırırken, Türkiye’de sorunların silahla çözülemeyeceği konusunda hem fikir olan Kürtlerin desteğini büyük oranda kaybettiği görülüyor.
Nail Amudi
nailamudi@yahoo.com
Yazan: nail amudi Tarih: April 25, 2007 4:06 PM
Cesitli etnik gruplarin olusturdugu "yeni" ulkeler vardir. Bunlara en iyi ornek ABD, Kanada, Avustralya, Brezilya vs gibi YENI DUNYA ulkelerdir. Eminim sosyologlar bu ulkeleri tanimlarken daha belirgin tanimlar yapiyorlar fakat ben "gocmenlerden olusan ulkeler" demekten oteye gitmek istemiyorum.
Buna karsilik belli bir milliyete dayali ESKI DUNYA ulkelerini inceledigimizde ilk anda aklimiza tek bir etnisite gelir... ingiliz, Fransiz, Alman, Italyan, Rus, Cinli vs. gibi. Halbuki biraz detayina baktigimizda bunlarin hicte tek bir etniseden olmadigi, aksine pek cogu alt etnisitelerin biraraya gelmesi sonucu olusmus ulkelerdir. Meselenin konuyu ilgilendiren onemli yani ise bu ulke devletleri ve halki kendisini olusturan etnik gruplari YOK SAYMAZ.
British (Ingiliz) halkindan bahsederken o halkin kimlerden olustugu konusunda fazla kafa yormayiz. Halbuki... Romalilar gelmeden onceki Buyuk Britanyanin cogu sakinleri Kelt (Celts, Celtic)lerden olusuyordu. Kita imparatorlugu olan Romalilar adaya yerlesirken Kuzey Afrika dahil percok etnisiden olusan insan kitlelerinin mevcut olan nufusa karismasini sagladi. Dolayisi ile Latince dili bugunku ingilizcede onemli rol oynayan bir dildir.
Ayrica Alman kokenli Anglo (Angel) ve Saxonlar adaya yerlesmis bugunku nufus ve lisanin belkemigini olusturmustur. ingilizce ve Almanca bilenler bu iki dilin birbirine cok yakin oldugunu bilirler.
Iskandinav (ozellikle Danimarka) kokenli Vikinglerin 8. YY da yerlesimleri ile toplumun yapisi etkilenmis, lisan tekrar bicimlenmistir.
Daha sonralari bugunku Fransanin bir bolgesi olan Normandyalilarin gelmesi ile lisana oldukca yuklu miktarda fransizca kelimeler girmis, toplumu, kulturu derinden etkilemistir. Bugunku ingiliz asil sinifinin cogu Normandiya kokenli ailelerden olusur.
Bugun butun bu irk-etnisite-lisanlar toplulugindan olusan halka "Britanyalilar" diyoruz... ve Britanyalilar atalarinin hic birini reddetmedigi gibi, tersine bunu zenginlik olarak gormektedirler.
***
Konu cok daha eski ve zengin bir tarihe sahip olan -bize- geldiginde goruyoruzki kultur ve tarih zenginligi yerine en dar cerceveyi kendimize uygun gormeyi, illada Orta Asyaya endekslenmeyi kendimize reva goruyoruz. En basitinden Kara Kuvvetlerinin kurulus tarihi olarak M.O. 300 kusur tarihini yani Hun tarihini resmi olarak tarihimiz olarak goruyoruz, lisan ve etnisitesini ise TEK kimligimiz olarak goruyoruz. Halbuki bundan 7000 sene oncesine kadar giden ve "insanlik tarihinin resmi baslangici" olan Kades anlasmasinin tarafi olan Hititleri ise -apandis- tarih olarak goruyoruz.
NOT: Sayin Akyol Yasar Kemal referansi verirken “Türk’ün Türk’ten başka dostu yoktur” diye yazmis... sanirim yazim hatasi olmus cunku Yasar Kemal “Türk’ün Türk’ten başka dostu VARDIR” demistir.
Yazan: Haydar Tarih: April 25, 2007 4:51 PM
Her ideoloji tarihin belirli bir durumunda ortaya çıkar ve hem o durumu anlamlandırmaya hem de kendince iyi gördüğü bir yöne doğru çekmeye çalışır. Bu, aynı zamanda, ideolojilerin yeni tarihsel durumlara göre sürekli olarak yeniden yorumlanması gerektiğinin de ifadesidir. Bu yeniden yorumlamayı yapamayan ideoloji, yeni şartlara uygun düşmeyen bazı eski kalıpları savunur hale gelecek, yani “çağın gerisinde” kalacaktır.
çok doğru demişsiniz Mustafa Bey aynen katılıyorum,
Bunu söylerken, “çağ ne getirirse ona uymak” gibi bir “konformizm”in doğru olmadığını da hemen belirtmek gerekir. Eğer karşımıza çıkan her olguyu ve görüşü sorgusuz-sualsiz kabul etseydik, o zaman zaten ideolojilere gerek kalmazdı. Bazıları bu konformizmi “pragmatizm” olarak niteleyip başlı başına bir ideoloji haline getirme eğilimindedir. Ancak insanoğlunun sadece dünyaya göre değişmek değil, aynı zamanda dünyayı değiştirmek gibi bir rolü vardır; olmalıdır. Ve de bu yüzden, gerçeklere göre kendini sürekli adapte eden, ancak gerçekliği de kendi değerlerine göre değiştirmeyi hedefleyen ideolojiler elzemdir.
Bu konuda da ısabet buyurmussunuz, gerçeklere göre kendini sürekli uyarlayan ve gerçekliği de kendi değerlerine göre değiştirmeyi ereklenen ülkülemler daha çok gereklidir, sanırım size göre Türkiyede son günlerde en çok ilgi çeken yön
de Kürt sorunu, Kürt sorununu yalnızca yıldırgı ve kalkışma olarak değil onları yıldırgıya, kalkışmaya iten nedenleri de irdelemek çözümler üretmek ve buna engel olarak gördüğünüz Türk ulusalcılığını, yurtseverliğini, ulusal çıkar ve ilintili keknenç (tehdit) algılamalarını da yeni bir sorun olarak anlamamız gerekiyor. bu bağlamda yukarıda da değindiğiniz üzere türkiyenin resmi ülküleminin kendisini yenilemesi gerekiyor, laikliğin din, vicdan ve düşünce özgürlüğü, devletin dine müdahelesinin ve dinin de devlette kurumsallaşmasının, siyasallaşmasının engellenmesi ve özetle kendi ulusunun devleti olmasını yani gerçek bir cumhuriyetin , demokrasinin, çoksesliliğinin , karmanın uzlaşıklığının ve tek tür tek biçem yerine çoğulculuğun yeğlenmesini, daha çağcıl, çağın açılımlarından etkilerinden ve yansımalarından korkmayan, gerekir ise federatif bir yapıya bile , çocuğun elinden top alınmak istediğinde tokat yemekten korkan çocuğun evet demesi gibi ülkenin de adlandırmak istediğiniz köhne rejimin de evet demesini istiyorsunuz, avrupa birliği ortadoğu ılımlı islam sizin için hayra veslie olabilecek şeyler aslında...
* * *
Malum, Türk milliyetçiliği bundan yaklaşık 100 yıl önce ortaya çıktı. Ondan önce mevcut değildi; çünkü böyle bir ideolojiye ihtiyaç yoktu. Büyük Osmanlı Devleti, ana unsuru Türkler olmakla birlikte, pek çok dini ve etnik grubu bir arada yaşatan muazzam bir imparatorluktu. Ne zaman bu imparatorluk çözülmeye, etnik unsurlar tek tek ayrılmaya başladılar, Türkler arasında da milliyetçilik fikri doğup gelişti.
Bu fikir hiç kuşkusuz Türk milleti için bir kurtarıcı da oldu. Parçalanan imparatorluktan bir milli devlet çıkarabilmek, onu düşman işgalinden kurtardıktan sonra yeniden inşa etmek, milliyetçi ruhla başarıldı. Kuşkusuz bu ruhun içindeki en önemli unsurlardan biri, belki de en önemlisi, İslamiyet’ti. (Bugün bazı “laikçi”ler, iptidai bir tarih revizyonu ile İslam’dan soyutlanmış bir Çanakkale veya Kurtuluş Savaşı mitolojisi yaratmaya çalışıyorlar, ama buna inanmak ancak ileri derecede cahil olmakla mümkün.) Milli Mücadele’nin gerçek ruhu, Yahya Kemal’in 1922’deki dizelerinde ifade bulmuştu: “Şu kopan fırtına Türk ordusudur Yarabbi... galip et çünkü bu son ordusudur İslam'ın”.
doğrudur, birtakım dönmelerin yuvalandıkları yerlerden ve etkileşimli çevrelerinden bu tarz düşünce ürünü sesler yükseliyor bazen de eylemsel müdahelelerde bulunabiliyorlar, ülkemiz özellkle son on beş yıl içinde resmen halkın kültürüne ve dinine saldırıldığı günler gördü bu laikler kemalist bağlılıkları ile iyelendikleri bu saldırılara karşın istiklal marşı yerine onuncu yıl marşını da önerdiler oysaki, o denli türk islam uygarlığına yağı idiler tıpkı bugün sizin türk ulusalcılığına yağı olduğunuz gibi...
O kopan “fırtına” hem “Türk” hem de “İslam” olduğu (ve zaten bu ikisi arasında bir çelişki ve hatta büyük bir farklılık olmadığı için) Osmanlı’nın Misak-ı Milli sınırları içinde kalmış tüm Müslüman unsurları Milli Mücadele’ye canla başla destek oldular. Nitekim Milli Mücadele’nin siyasi söylemi de buna uygundu. Mustafa Kemal Paşa, Nisan 1920’de Büyük Millet Meclisi’ni açtığında, şöyle diyordu:
Meclis-i âlinizi teşkil eden zevat yalnız Türk değildir, yalnız Çerkes değildir, yalnız Kürt değidir, yalnız Laz değildir. Fakat hepsinden mürekkep (oluşan) anasır-ı İslamiye'dir, samimi bir mecmuadır... Bu mecmuayı teşkil eden her bir unsur-u İslam, bizim kendimiz ve menafii (menfaatleri) tamamiyle müşterek olan vatandaşımızdır.. Yekdiğerine karşı hürmeti mütekabile ile riayetkardırlar. (1)
Osmanlı’dan geriye kalan ikinci büyük “İslam unsuru” olan Kürtler, Milli Meclis’te 70’e yakın vekil ile temsil edildikleri gibi, Milli Mücadele boyunca “İslam’ın son ordusu”nda kahramanca savaştılar. (Zaten I. Dünya Savaşı’nda da Osmanlı ordusuna büyük yararlılıklar göstermişlerdi.) Türkiye savaştan galip çıkıp, İsmet Paşa’nın öncülüğündeki Türk heyeti barış anlaşması imzalamak için Lozan’a gittiğinde de, Kürtler’in destek ve dayanışma duygusu devam etti. Lozan’da İngilizler Kürtler’in “azınlık” olduğu tezinde ısrar edince, Bitlis milletvekili Yusuf Ziya Bey, 3 Kasım 1922'de Meclis kürsüsüne çıkmış ve şöyle demişti:
pardon araya giriyorum ama yetmişe yakın milletvekili der iken neden tüm doğu illerinin milletvekilleri kürt olarak sayarak böyle bir toplama ulaşıyorsunuz anlamadım, o yıllarda erzurumda karsta ardahan da erzincanda malatyada sivasta adanada adıyamanda gaziantepte mersinde kürt sayıca ne idi ki... biraz saptırma olmuş ise düzeltin ki kasıtlı bir eyleminiz olmadığı anlaşılsın...
Ancak, malum, “Takrir-i Sükun Kanunu” denen despotizm manzumesi ile Karabekir’in partisi kapatıldığı gibi kendisi de ev hapsine mahkum edildi. Türkiye’nin Kürt sorunu ise, “Vazifemiz bu vatan içinde bulunanları behemehal Türk yapmaktır, Türklere ve Türkçülüğe muhalefet edecek anasırı kesip atacağız” diyen Başvekil İsmet İnönü’ye ve onun gibi düşünenlere kaldı…
...bu devirde Türk olmak lazım diyen bir kürt değil mi idi o İsmet İnönü:)
Türkiye’nin Kürt politikası İnönü’nün 1925’te telaffuz ettiği “Türk yapma” politikasına göre şekillendi. 20’li ve 30’lu yıllarda ard arda gelen Kürt isyanları sert yöntemlerle bastırıldı. Ondan sonraki dönemde ise mesele sadece görünüşte de olsa uykuya yatttı.
nasıl yöntemlerle bastırılacaktır anlayamadım, ülkenin anası ağlamış sen toparlanmaya çalışırken birileri sağa sola saldırıyor, en kanlı şekilde nasıl bastırılması gerekiyorsa öyle bastırılmıştır...
Türkiye’nin Jakoben olmayan milliyetçileri ise, gayet anlaşılabilir bir şekilde, Jakobenlerin ürettiği “bu vatanda yaşayan herkes Türktür” ilkesini benimsedi. (Buradaki “Türklük”, sadece anayasal vatandaşlık değil, etnik kimliği de ifade ediyordu.) Örneğin MHP’nin merhum lideri Alpaslan Türkeş, şöyle diyordu:
Bugün Anadolu’muzun doğusunda yaşayan ve Kürtçe denen sun’i, sonradan meydana gelmiş bir dille konuşan bu insanlarımız eğer ayrı bir soy, ayrı bir millet olsaydı o zaman bölge insanlarının Türk’ü temsil edecek, idare edecek kademelere gelmemeleri için mücadele ederdik. Şiddetle karşı çıkardık. Devletimizin, milletimizin geleceği için, Türk’ün gururu, haysiyeti için bu mücadeleyi verirdik. Niçin yapmadık? Çünkü bu insanlarımız su katılmadık Türk’tür. Her Türk gibi kaymakam, vali, bakan ve hatta Cumhurbaşkanı olma hakları vardır. (4)
Bu yorum, Türkiye'de Kürtlere herhangi bir ayrımcılık yapılmadığını ve yapılmaması gerektiğini belirtmesi bakımından elbette olumluydu. Ama dikkat edilirse, ayrımcılığın reddi, Kürtlerin "su katılmamış Türk" oldukları varsayımına dayanıyordu, “vatandaşlık” kavramına değil...
Peki ama Kürtler böyle düşünmüyorlarsa? Kendilerini "su katılmamış" yani etnik yönden saf Türkler olarak değil de, Türkiye Cumhuriyeti'nin etnik yönden Kürt olan vatandaşları olarak tanımlıyorlarsa? Bu durumda Türkeş'in ifade ettiği kucaklayıcılık nasıl gerçekleşecekti?
Günümüzde Kürt sorununun geleceğini belirleyecek kritik sorulardan biri budur. Türkiye’de kendilerini etnik olarak Kürt kabul eden, bunu ifade eden, buna saygı gösterilmesini isteyen milyonlarca vatandaşımız vardır ve artık onlara “aslında Türk oldukları” vaz etmenin devri geçmiştir.
evet evet haklısını bitabi, mahalle kavgasında ben diyarbakırlıyım ulan diye bağıranların arttığı bugünlerde pek de saygı gösterilmeldir onların bu kimliğini açıklama çabalarına....
Tabii Kürtler arasında bunu başarma iradesi ne kadar güçlü, etnik milliyetçilik duygusu ne kadar kontrol edilebilir, bu da ayrı bir soru. Bir başka deyişle Türk milliyetçilerinin yukarıda belirtilen açılımları gerçekleştirmeleri sorunun çözümü için yeterli olmayabilir. Ama en azından “günah” onlardan gitmiş olur.
açılın türkler açılın, bu denli açıldığınız yetmiyormuş anlaşılan verdikçe verin ki günah bizden gitsin...gitmekle sadece günah bizden gidecekse razıyız beyfendi...
Yazan: ancazin Tarih: April 25, 2007 8:59 PM
Türklük damarina basilan arkadaslar su sorulara cevap aramali :
1) Türkler azinlik olarak yasadiklari ülkelerde mutlu mu? (Almanya, Fransa, Bulgaristan, Çin, ABD,..)
- Türkçe okullara, TV ve gazetelere izin verilmesi gerekir mi?
- Çocuklara türkçe isim veren babalar hapse atilmami mi?
- Sadece Türk alfabesinde bulunan "ş" harfini kullandi diye bir Türk tutuklanmali mi?
2) O ülkeler türklerden ne beklemeli?
3) Vatandasi olduklari ülkelerin HOSUNA GITSIN diye Türklüklerini reddetmeleri, NE MUTLU ALMANIM DIYENE demeleri gerekir mi?
4) Suç islemis bir grup Türk yüzünden bütün bir Türk azinligin hedef alinmasi, potansiyel hain olarak görülmesi hak midir?
5) Türklerin hak ettigini düsündügümüz iyi muameleyi neden biz Kürtlere yapmayalim?
Eger Türklerin ve Kürtlerin hak ve ödevlerini Hukuk devleti ve demokrasi içinde tarif edemezsek ne içerde ne de disarida bir inandiriciligimiz olabilir. Avrupa'da veya baska yerlerde aydinlar Türkleri dinlemiyorlarsa, kaale almiyorlarsa biraz da bu evrenselligi yakalayamadigimiz içindir.
Dostlukla
Yazan: Tunç Tarih: April 25, 2007 11:30 PM
Son derece derli-toplu yazılmış, tipik bir Mustafa Akyol makalesi. "Kürt Sorununu Yeniden Düşünmek" kitabını okuyanlar için de yazarın ağzından yeni gelişmeler ışığında güzel bir özet.
Bence en önemli cümlelerini birkez daha vurgulamakta fayda var.
"Parçalanan imparatorluktan bir milli devlet çıkarabilmek, onu düşman işgalinden kurtardıktan sonra yeniden inşa etmek, milliyetçi ruhla başarıldı. Kuşkusuz bu ruhun içindeki en önemli unsurlardan biri, belki de en önemlisi, İslamiyet’ti. (Bugün bazı “laikçi”ler, iptidai bir tarih revizyonu ile İslam’dan soyutlanmış bir Çanakkale veya Kurtuluş Savaşı mitolojisi yaratmaya çalışıyorlar, ama buna inanmak ancak ileri derecede cahil olmakla mümkün.)"
Yazan: Tuncay Tarih: April 26, 2007 12:27 AM
21 Kasım 1911 tarihinde İstanbul’da kurulan, Türk siyasî tarihinin ilk partilerinden biridir.
Amasya mebusu İsmail Hakkı Paşa, Sivas mebusu Dr. Dagavaryan, Tokat mebusu Mustafa Sabri Efendi, Hama mebusu Abdülhamid Zehrâvî, Priştine mebusu Hasan Bey, Sinop mebusu Dr. Rıza Nur, Âyan meclisi üyeleri Dâmat Ferit Paşa ve Müşir Fuad Paşa, emekli ferik Süleyman Paşa, emekli Miralay Sadık Bey, gazeteci Tahir Hayreddin Bey tarafından kurulan “Hürriyet ve Îtilâf Fırkası” nın ilk reisi Dâmat Ferit Paşa’dır.
Hürriyet ve Îtilâf Fırkası İkinci Meşrutiyet’ten sonra kurulan en güçlü muhalefet partisidir.
Meclis’te bulunan Rum, Arnavut, Arap, Ermeni mebuslar, Mûtedil Hürriyet perverân ve Ahâli fırkalarına mensup mebuslar ile hiçbir fırkaya üye olmayan Hizb-i Müstakil (bağımsız parti) mebuslarının birleştikleri bir fırka olup, iktidarda bulunan İttihat ve Terakki Fırkası’na karşı büyük bir cephe oluşturulmuştur. Bu cepheye meclis dışındaki ve çeşitli sebeplerle ayrılan İttihatçılar, eski Ahrâr’cılar, demokratlar, ilmiyeciler ve sosyalistler de destek vermişlerdir.
Hürriyet ve Îtilâf Fırkası’nın belirli ve tek bir ideolojik fikri yoktur.
Bünyesinde çeşitli unsurlar toplandığından bu mümkün de görünmemekteydi. Osmanlıcılık, Meşrutiyetçilik, âdem-i merkeziyetçilik (yerinden idare), teşebbüs-i şahsî (kişisel girişim, hür teşebbüs), liberal ekonomi gibi fikirlerin savunuculuğunu yapmışlardır.
Bu fikirlerini de kurdukları ve satın aldıkları Teşkilât, Tahdîrat, Teminat, Merih, Hemrah, Islâhat, Şehrah, İfham, İkdam, Yeni İkdam, Mesuliyet, Peyam Sabah, Yeni Gazete ve Alemdar gibi gazetelerle topluma yaymağa ve kabul ettirmeğe çalışmışlardır.
Birbirine zıt unsurları ve fikirleri de barındıran bu fırkanın fikirleri aynı gazetede çalışan makale yazarları arasında bile şiddetli münâkaşalara neden oluyordu. Özellikle de Avrupa heveslisi gençlerle tutucu ilmiyeciler arasında çıkan fikir ayrılıkları yüzünden çeşitli istifâlar oldu.
Hürriyet ve Îtilâf Fırkası ile amansız mücadelelere girişen İttihat ve Terakki Fırkası, Sadrâzam Mahmud Şevket Paşa’nın öldürülüşünden sonra daha sert önlemler almağa başladı. Birçok lider gıyâbında idama mahkum edildi, birçoğu sürüldü, yurt dışına kaçtı. Sonunda siyasî hayattan çekilmek zorunda kaldılar.
Mondros Mütârekesi ile birlikte İttihat ve Terakki Fırkası hükümetten ayrılmak zorunda kalmış, iş başına geçen ve Mütâreke döneminde 14 Ocak 1919 tarihinde yeniden kurulan Hürriyet ve Îtilâf Fırkası’nda bu kez Müşir Nuri Paşa, Zeki Paşa, Abdülkadir Efendi, Mustafa Sabri, Ali Kemal, Refik Hâlid (Karay) Rıza Tevfik Bölükbaşı görev aldılar.
Dâmat Ferit Paşa kabinelerinde etkili olan fırka, hükümetin icraatlarını beğenmeyip ayrılanlarla tekrar zayıf düştü.
Mûtedil (Ilımlı) Hürriyet ve Îtilâf Fırkası kuruldu, bu iki fırkayı birleştirmek isteyenler başarılı olamadı.
Hürriyet ve Îtilâf Fırkası Anadolu’daki Millî Mücâdele hareketlerine karşı çıkmış, özellikle de kurucularından Mustafa Sabri Kuvva-yı Milliyecilerden “kudurmuş haydutlar” diye bahsetmiştir.
Refik Hâlid (Karay) ise tam bağımsızlık ve Millî Egemenlik değil, “mandacılık” taraftarıdır.
Müdâfaa-yi Hukuk hareketini “hortlamış İttihatçılar” olarak gören Hürriyet ve Îtilâf Fırkası Anadolu’daki Millî Hareketleri sindirmek için plânlar yapmaktaydı.
Yine bu dönemde kurulan hemen tüm “zararlı ve kökleri dışarıda” olan derneklerle işbirliğine gidilmiş, ülkenin parçalanışı ve doğuda Ermenistan, Kürdistan, Rum Pontus devletlerinin kuruluşuna da açıkça zemin hazırlanmıştır.
İşgalci İngiliz ve Yunanlılarla, Ermeni ve Rum papazlarla yakın ilişkilerde bulunulmuş, işgal güçlerinin işlerinin kolaylaştırılışı için halka baskı ve zulümler yapılmış,
“Halife” Efendileri Vahdeddin’in emrinden çıkışın günah olduğu, küfür olduğu yolunda hutbeler okutulmuştur.
Millî Mücâdele hareketi sırasında işgalci güçlerle işbirliği yapan Hürriyet ve İtilâf Fırkası dini kendi amaçları doğrultusunda kullanarak, ümmetçiliği savunarak bu tür hareketlerde bulunanları İslâm dışına çıkmakla, yani “küfür” le ithâm ediyorlardı.
Öte yandan Millî Mücâdele’ye en değerli katkıları verenler de gerçek din temsilcileridirler.
Ankara Müftüsü Rifat Bey (Börekçi), Amasya Müftüsü Hacı Tevfik Efendi, Amasya Vaizi Kâmil Efendi ve yine İstiklâl Marşı şâirimiz Mehmed Âkif bey bu din büyüklerimizin bazılarıdır.
Millî Mücâdele ve Kurtuluş Savaşı önderimiz Mustafa Kemal Atatürk; hiçbir zaman Hürriyet ve Îtilâf Fırkası taraftarı olmamış, hep karşısında durmuş ve cephe almıştır.
İttihat ve Terakki Fırkası’na da hoş bakmayan Atatürk her ikisine de karşı olmak üzere Ulusal Egemenlik ve Tam Bağımsızlık fikri, Millî bütünlük, bilimsel ve çağdaş düşünceler ile Türkiye Cumhuriyeti’nin temel taşı niteliğindeki ilke ve inkılâpları ile, devrimleri ve Millet odaklı Cumhuriyet fikirleri ile karşılık vermiştir.
Anadolu’da Mustafa Kemal Paşa önderliğindeki Millî Mücâdele’nin başarılı oluşu üzerine Hürriyet ve Îtilâf Fırkası ortadan kalkmış, mensupları işgalci güçlerin de yardımlarıyla yurt dışına kaçmış, Balkanlar’a, Suriye’ye, Mısır’a ve İtalya’ya yerleşmişlerdir.
Birçoğu da malını-mülkünü toplayıp ülke içinde yer ve isim değiştirmişlerdir.
Ancak son zamanlarda tekrar “hortlayan” bu Hürriyet ve Îtilâf Fırkası’nın torunları ve artıkları şu anda Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin en baş köşelerine yerleşmişler ve tarihte yarım kalan bazı işleri tamamlamak görevlerini yerine getirmeğe çalışmaktadırlar.
Türk yurttaşları Hürriyet ve İtilaf fırkası vizyonunun temsilcisi AKEPE ve yandaşlarının etkisinden kalmadan Gazi Atatürk'ün bağımsız Tü
rkiye'si için, Türk ulusunun geleceği ve güvenliği için asla ve kat'a ödün vermemeli sessiz yığınlara dönüşmemelidir.
Yazan: ancazin Tarih: April 26, 2007 7:01 PM
Abdullah Öcalan da gazetecilik yapiyormus, ilgilenenlere :
http://www.yeniozgurpolitika.org/?bolum=yazi&yid=1056
Yazan: Tunç Tarih: April 27, 2007 1:15 AM
Son dönemlerde genelde milliyetçiliğe, özelde Türk milliyetçiliğine saldırılar artmıştır. Özellikle milliyetçiliğin farklı tanım ve değerlendirmeleriyle bağlantısının kesilmesinin neticesinde, milliyetçiliğin alan daralması yaşaması öngörülmüştür. Bu halde milliyetçiliği ırkçı, ya da şoven ifadelerle itham etmek daha kolay hale gelecektir. Bugün yolda bir kişinin ayağı kaysa nerdeyse sebebi milliyetçilik olarak gösterilecektir. Bu durum; milliyetçiliğin her türlü sorunun kaynağı, müsebbibi olarak görme ayininden çıkan garabet bir şer tablodur.
En sakin birey bile, varlığına ve kişisel bütünlüğüne bir saldırı geldiğinde kişisel tepkisini ortaya koyar. Bu insani ve masum bir haktır. Milliyetçilik; milletin koruma güdüsü, savunma refleksi, tehditlere karşı çıkan bir anlayışıdır. Bu bakımdan milliyetçiliği, şiddetle anmak; aslında varlığından rahatsızlık duyulan milletin savunulmasından dolayıdır. Milliyetçiliğin derin tarihi ve felsefi bir temeli bulunmaktadır. Bu bakımdan birilerinin iddia ettiğinin aksine milliyetçiliğin A.Smith'i ya da benzeri düşünürü o kadar fazladır ki! Milliyetçiliğin düşünsel yapısının azgelişmiş, kısır; ifadesinin şiddet olarak gösterilme gayreti olsa olsa iftiradan başka bir nitelik taşımaz.
Aynı zamanda özellikle milliyetçiliğin, özelde Türk milliyetçiliğinin ırkçılıkla anılması, suçlanması tarihi bilgisizlikten kaynaklanmaktadır. Irkçılık örnekleri Batı'da bir hayli fazladır. II. Dünya Savaş'ı dönemlerinde doruğa ulaşan Alman ırkçılığı Hegel ve Nietzsche gibi düşünürlerin görüşleri etrafında güçlendirilmiş ve Gobineau'nun ırkçılık kuramının üzerine oturtulmuştur.
Bu çerçevede ırkçılık, şovenizm gibi anomiler -özellikle- Türk milliyetçiliğine çok uzak yaklaşımlardır.
Hans Kohn'a göre milliyetçilik; ulus olmanın veya ulus oluşturmanın bilincidir. Bu anlamda milliyetçilik bir millet olmanın sonucunda ortaya çıkan doğal bir refklestir. Millet olma bilincinin ortadan kaldırılmasının ilk aşaması milliyetçiliği kusurlu göstermektir. Bundan sonra ki aşama devlete olan güvenin sorgulanması; son tahlilde milletin her türlü operasyona açık bir hale getirilmesidir.
Yazan: ancazin Tarih: April 27, 2007 11:19 PM
Sizin yanlış bildiğiniz üzere milliyetçilik 100 sene önce ağaç kavuğundan çıkdıysa lütfen bir akıl sahibi 1500 yıl önce taşa yazılıp da kâr etmeyen Göktürk Abidelerindeki şu sözleri açıklasın;
"Türk Oğuz Beyleri, işitin! Üstte gök çökmedikçe, altta yer delinmedikçe, ilini töreni kim bozabilir. Ey Türk Milleti! Kendine dön. Seni yükseltmiş Bilge Kağanı’na, hür ve müstakil ülkene karşı hatâ ettin, kötü duruma düşürdün. Milletin adı, sanı yok olmasın diye, Türk milleti için gece uyumadım, gündüz oturmadım. Kardeşim Kül Tigin ve iki Şad ile ölesiyle bitesiye çalıştım."
Hah işte milliyetçi, ulusçu ne derseniz deyin böyle olunuyor demek ki, beyliklerde de, Selçuklu'da da durum budur. Osmanlı ile birkaç yüzyıl sekteye uğrasa da hala çoğumuzun anladığı Türk Milliyetçiliği budur. Fransız İhtilali ile peydah olan Fransız Milliyetçiliği ve sonra tetiklediği birkaç Balkan halkı milliyetçiliğidir.
Sapla samanı karıştırıp, üzerine (haliyle) yanlış yorumlar yapmayın lütfen.
Yazan: Emre Tarih: April 28, 2007 3:05 AM
Kendini Orta Asyali zanneden arkadaslar,
Bilmiyorum sabah kahvaltisinda KIMIZ içip ise giderken de ATA BINEN var mi içinizde?
Evet, bugün anladigimiz anlamda Türk Milleti bundan 100 yil önce icad oldu, hem de çok kötü oldu.
Osmanlilarda halk MILLET sistemi ile idare ediliyordu : Kürtler, araplar ve Türkler ayni millettendi.
Osmanli sultanlarinin anneleri arasinda türkler 2 veya 3 tanedir. Gerisi rum, çerkes, sirp ...
Fatih Istanbul'u fethettiginde venedikli denizciler ve sirp piyadeleri vardi.
Bas vezirlerin de önemli bir kismi türk degildi. Böyle bir bilinç, bir arayis yoktu.
Bati hayranligi yüzünden avrupalilarin NATION kavramina bizim yari aydinlar MILLET'i koydular. Araplari ve kürtleri küstürdüler. Balkanlardaki toprak kayiplarinin da önemli bir kismi bu milliyetçilik akimlarina Osmanlinin dogru cevaplari bulamayisindan kaynaklanmistir.
Dostlukla
Yazan: Tunç Tarih: April 29, 2007 10:53 PM
Mustafa arkadaş olayları antatırken önemli ayrıntıları gözden kaçırmış, bazı söylemleri o günkü tarihsel bağlamından koparmış.. mesela:
ilk mesliste 70 Kürt milletvekili olduğunu belirtmiş. Ve aralarıdan birisinin
"Bendeniz Kürdoğlu Kürdüm. Binaenaleyh bir Kürt mensubu olmak sıfatiyle sizi temin ederim ki Kürtler hiç bir şey istemiyorlar....."
şeklindeki konuşmasına yer vermiş. Konuşmanın yapıldığı tarih 3 Kasım 1922 olarak verilmiş. Yani henüz ne Lozan var ne de Osmanlı Devleti yıkılmış durumda... Yeni kurulacak devletin isminin "Türkiye" olacağı, Kürtler'in azınlık haklarından bile mahrum bırakılacağı, dillerinin, kültürlerinin, kimliklerinin, isimlerinin yasaklanacağı, şiddetli asimilasyon politikalarına maruz kalacakları bilinmiyor.
Ve ayrıca bu konuşma daha sonra tasfiye edilen, tamamen dini bütünlük içinde hareket eden ve milli mücadeleyi başarıya taşımış 1. Mecliste yapılmış. Yerine daha sonra batı yanlısı ittihat-terakki kadrolarının geçirildiği 2. Mecliste değil. Bu kısım önemli çünkü, bugünkü devlet geleneğinin oluşmasında 1. meclis üyeleri etken değil, asıl etken 2. meclis ve sonrasındaki ittihat-terakki kadrolarıdır. Yaşanan tarihsel süreci bu bağlamda değerlendirmek gerekir. Atatürk'ün Nutuk'undaki aşağıdaki sözü bu sürecin değerlendirilmesi husunda önemli bir kriter olmalıdır:
"Bu son sözlerimi özetlemek gerekirse, diyebilirim ki, ben milletin vicdanında ve geleceğinde hissettiğim büyük gelişme kabiliyetini, bir millî sır gibi vicdanımda taşıyarak, yavaş yavaş bütün bir topluma uygulatmak mecburiyetinde idim."
Yazan: Yasin Tarih: April 30, 2007 2:25 PM
Ne "Göktürk Abideleri" kardesim? Orhun yerleskesi civarinda bulunan 4 mezartasi bunlar.
Elbette "Turk" kelimesinin tarihi acisindan cok onemli degeri olan taslar bunlar ama "abide" filan degil.
Bir mezar tasinin ustunde ne kadar bilgi bulunur biraz dusunun. Ama oylesine abartildi, oylesine efsanelestirildiki siradan vatandasin kafasinda gercek ile hayal birbirine karisti.
Merak eden varsa gitsin Ankaradaki MHP genel merkezinin onundeki kopyasina baksin ve uzerinde kac harf var bi dikkat etsin... roman, edebiyat kitabi, tarih kitabi olmadigini gorsun.
Birakin gercek atalarimiz olan Hitit, Lidya, Uratu. Frigya, vs uygarliklarini ve onlardan kalanlari; Istanbuldaki Ayasofya bile bu taslardan eskidir.
Yazan: Haydar Tarih: April 30, 2007 5:43 PM
HALKLARI KORUMA ORGANİZASYONU DA AVRUPA’YI UYARDI:
“PKK’nın Geliri, Uyuşturucu, İnsan Kaçakçılığı ve Haraç’tan!..”
Terör örgütleri listesine alınması sonrasında gelir kaynakları yakın takibe alınan PKK’nın, finansman krizini aşmak için Avrupa ülkelerinde uyuşturucu ve insan kaçakçılığının yanı sıra, Kürtlerden “bağış”, “vergilendirme”, “gerillaya yardım” adı altında haraç toplaması, güvenlik birimlerinin yanı sıra, uluslararası kuruluşları da harekete geçirdi.
Almanya’da faaliyet gösteren Halkları Koruma Organizasyonu tarafından “AB Yetkililerine Açık Mektup” başlığıyla yayınlanan (15 Nisan 2007) ve uluslararası kuruluşlar, güvenlik birimleri ile basın-yayın organlarına gönderilen mektupta, “AB’nin terör örgütleri listesinde yer alan PKK’nın, Avrupa ülkelerinde uyuşturucu, insan kaçakçılığı, kara para aklama, sahtecilik, haraç gibi organize suç faaliyetlerinden elde ettiği milyonlarca doları, silah alımında kullandığı” belirtilerek, son dönemde tırmanan terör eylemleri ile birlikte örgütün, Avrupa ülkelerinde yaşayan Kürtlerden haraç toplama faaliyetlerini de yoğunlaştırdığına dikkat çekildi.
Avrupa’da yaşayan PKK mağduru Kürtlerin “acil yardım” çağrılarına karşı yetkililerin uyarıldığı mektupta, şöyle denildi;
“PKK, KADEK, KONGRA-GEL, ismi ne olursa olsun, terör örgütleri listesinde yer alan bu örgüt, sivillere yönelik şiddet uygulamalarının yanı sıra, uyuşturucu ve insan ticaretinden yüklü miktarda gelir sağlamaktadır. Geçmişte, Kürt hemşehrilerine karşı gerçekleştirdiği sonu gelmez çok sayıda terör eylemleri ile saygınlığını yitiren PKK’nın, hala Avrupa ülkelerinde barbarca, kavgacı eylemleriyle Kürt demokratların etkinliklerini tehdit etmesine, haraç almasına, insan kaçakçılığının yanı sıra, gençleri uyuşturucuyla zehirlemesine karşı sessiz kalınmamalıdır.
Şiddet politikasından hiçbir zaman vazgeçmeyen PKK’lılar, kendileri dışında düzenlenen her türlü etkinliği ve organizasyonu şiddet kullanarak engellemeye çalışıyorlar. 15 Mart 2007 tarihinde Berlin’de yaşayan PKK’lılar, örgütten bağımsız bir grup Kürdün, Nevruz kutlamalarını sopalar, demir çubuklar, bıçaklar ve ateşli silahlar kullanarak, sona erdirmeye çalışmışlardır.
Gürültü patırtı çıkararak çevreyi rahatsız eden aşırı uçtaki bu kişiler, benzer bir şiddet eylemiyle, 22 Mart 2007 tarihinde Paris’te düzenlenen Nevruz kutlamalarını engellemeye çalışmışlar, etkinliğe katılan Türklere ve Kürtlere saldırarak, polisle çatışmışlar ve sokaktaki otomobilleri yakmışlardır. Diğer Avrupa şehirlerinde yaşayan Kürtlerden de, PKK’lıların haraç toplama faaliyetlerine karşı yoğun şikayet mektupları gelmektedir.
PKK şiddetinden mağdur olan en önemli kesimlerin başında Yezidiler yer almaktadır. Yıllarca PKK baskısına boyun eğerek, örgüte ve uzantısı derneklere haraç vermek zorunda bırakılan Yezidiler, PKK tarafından örgütün çıkarları doğrultusunda kullanılmışlardır.
Yezidilerin haklarını savunuyormuş gibi görünen PKK, aslında en büyük Yezidi düşmanı olduğunu geçen aylarda gerçekleştirdiği şiddet eylemleriyle bir kere daha kanıtlamıştır. PKK baskısına boyun eğmeyen Yezidileri, ‘ajan, hain, Kürt düşmanı’ ilan eden örgüt, Yezidileri dövmekte, hatta çocuklarını kaçırmaktadır. 17 Mart 2007 tarihlerinde Yezidi derneğini basan PKK’lılar, dernek yöneticilerini fena şekilde döverek hastanelik etmişler ve derneğin kasasındaki paralara el koyarak, binadaki malzemeleri kullanılamaz hale getirmişlerdir.
PKK’nın, başta Kürtler ve Yezidiler olmak üzere, masum insanlara yönelik gerçekleştirdiği şiddet eylemleri yüzünden mümkün olduğu kadar çok sayıda Avrupa Birliği ülkesinde yasaklanması, örgütün uyuşturucu, insan kaçakçılığı ve haraç faaliyetlerine karşı etkin tedbirler alınması için uluslararası kuruluşlara ve yetkililere ‘acil yardım’ çağrısında bulunuyoruz.”
Yazıyı kaleme alırken, bilgisayarıma, Almanya’dan yazan ve can güvenliği açısından ismini vermek istemeyen bir Kürt kardeşimizin ilginç mektubu düştü. PKK’nın haraç mağduru binlerce kişiden biri olan bu kardeşimiz, mektubundan bir kesitini, sizlerle paylaşmak istiyorum;
“Geçen ay ofisime bir polis memuru geldi ve ‘PKK sizden haraç istedi mi?’ diye sordu. ‘Evet’ diyemedim. Çünkü PKK’lılar, benim ofisimin de bulunduğu sokaktaki Kürt dükkanlarından haraç istemişler ve hemen hemen hepsini de haraca bağlamışlardı. Dükkan sahiplerinin ses çıkarmamasından cesaretlenen PKK kabadayıları, bu iş iyi gitmeye başlayınca sokaktaki Kürt olmayanlardan da haraç istemeye kalkıştılar. Polis memurunun bize gelmesinden birkaç hafta sonra aynı sokaktaki Türk dükkanlarından da haraç isteyen PKK’lılar, Türkler tarafından meydan dayağına çekildiler ve ondan sonra da bir daha sokağa gelmediler.
Fakat PKK’lılar, Kürtleri rahat bırakmadı tabii… Bu defa da, evini, ailesini geçindirmek için canla başla çalışan Kürt esnafı, KARSAZ denilen bir derneğe üye kaydetmek istediler. Üye aidatları oldukça yüksekti. Amaçlarını, Kürt esnafın çıkarına diye açıkladılar. Ama, biz geçmişteki örneklerden hareketle, paranın aslında nereye gideceğini çok iyi biliyorduk. Çünkü KARSAZ’ın yönetim kurulu üyeleri ve önde gelen yöneticilerinin çoğu, aynı zamanda PKK’nın önde gelen isimleriydi. ‘KARSAZ’a üye aidatı’ adı altında Kürt esnafı ve ailelerini haraca bağladılar. Bir tanıdık eşliğinde katıldığım bir konferans sırasında önce PKK’nın Bekaa vadisindeki kampında çekilen askeri eğitim görüntülerini, Abdullah Öcalan’ın siyaset dersini ve sonunda tüm Kürtlere vatan kurtarma video seansını gösterdiler. Konferansı yöneten PKK sorumlusu, önce Apo’ya sadakat nutukları attıktan sonra, orada bulunan ve hemen hemen hepsi de sıradan olan insanlara dedi ki, ‘herkes en azından yarım veyahut bir bütün aylık maaşını PKK’ye verecek.’ Evet ‘Verecek!..’ dedi., ‘Versin’ falan değil. Gerekçe olarak da, PKK’nın silah ve lojistik ihtiyaçları. Yine, bunu takiben ve bazı cılız itirazlara karşı, ev kirasıymış, yakacak, yiyecek masrafı, elektrik/telefon faturasıymış, çocukların eğitim giderleri falan, bunların kendisini hiç ilgilendirmediğini ve PKK’nin her şeyden daha önce geldiğini söyledi.
Kendisini PKK’nın sorumlusu olarak tanıtan bu şahıs, Frankfurt, Köln ve başka şehirlerde haraç vermek istemeyen Kürtlerin ‘hain’ ilan edilerek, dükkanlarının nasıl yakıldığını anlatmaktan da çekinmedi. Hatta tehditkar bir ifadeyle, ‘PKK’ye para vermek istemeyen Kürtlerin çocukları, bugün dağlarda’ diye eklemeyi de ihmal etmedi.
Küçüklüğünden beri tanıdığım ve Türklerle hiçbir ihtilafı olmamış ve aile dostluğu yaptığımız 14 yaşındaki Ahmet’in ve 15 yaşındaki Mervan’ın, Almanya’dan Kuzey Irak-Türkiye sınırına gönderilerek bir çatışmada ölmüş olmasını unutamıyorum. Bu olay beni bugün bile derinden üzüyor ve PKK’ya lanetimi daha da artırıyor.”
Ne kadar kazandığınızı sormadan, ne kadar haraç vereceğinizi söyleyenler, veremeyenleri öldürenler, kız çocuklarını kaçırıp tecavüz edenler veya örgüt kamplarına devşirenler, “yardım”, “bağış” adı altında topladıkları paraları Murat Karayılan, Cemil Bayık, Zübeyir Aydar, Duran Kalkan’ın İsviçre’deki banka hesaplarına aktaranlar, örgüt yönetiminin dogmalarının dışındaki söylemleri dile getiren Kürtleri (şiddet karşıtlarını) silahla sindirmeye, katletmeye çalışanlar, ne kadar insancıl ve demokrat olabilirler ki?..
Nail Amudi
nailamudi@yahoo.com
Yazan: nail amudi Tarih: May 1, 2007 1:51 PM
1994 yılı.. Türkiye’nin başbakanı Saddam’ın sarayında... Yanında MİT yetkilileri, Dışişleri yetkilileri, yetkili üstüne yetkili...
İki saatlik mesafe ötede Kerkük’te bir okul bahçesi.. Saddam askerden kaçan Türkmenler’i idam ettiriyor. İdamlar işin ehline teslim edilmiş.. Okulun erkek Türkmen öğrencileri topluca babalarının, dayılarının, amcalarının ağabeylerinin idamını seyrediyorlar. Türk yetkilileri kahve yudumluyor diktatörün sarayında..
DEVAMI...
http://www.stargazete.com/index.asp?haberID=110705
Yazan: Haydar Tarih: May 1, 2007 9:50 PM
OECD’NİN UYUŞTURUCU RAPORU BİR KERE DAHA TEYİT ETTİ!..
PKK’NIN FİNANSMAN KAYNAĞI UYUŞTURUCU, İNSAN TİCARETİ VE KARA PARA’DAN!..
Avrupa Birliği’nin terör örgütleri listesinde yer alan PKK’nın, Avrupa’nın en tehlikeli mafya örgütlenmesi olduğu ve Avrupa’da topladığı paralarla terör eylemlerini finanse ettiği bir kez daha belgelendi.
Ekonomik Kalkınma ve İşbirliği Örgütü (OECD) Mali Eylem Görev Grubu tarafından yayınlanan “Uyuşturucu Raporu”nda (07 Mayıs 2007), PKK’nın, gelirinin büyük bölümünü uyuşturucu ticareti, insan kaçakçılığı, kara para aklama, haraç gibi organize suç faaliyetlerinden elde ettiği belirtilerek, son dönemde Türkiye’de tırmanan terör eylemleri ile birlikte örgütün Avrupa ülkelerinde organize suç faaliyetlerini de yoğunlaştırdığı vurgulandı.
OECD’nin 230 sayfalık raporunda, PKK’nın, mali kaynaklarını artırmak için özellikle Avrupa ülkelerinde yaşayan Kürtlerden haraç aldığı, ayrıca “spor”, “kültür”, “eğlence”, “vakıf” vb. isimler altında oluşturduğu paravan dernekler aracılıyla düzenlediği kampanyalar ve üye aidatları aracılığıyla da yüklü miktarda gelir sağladığına dikkat çekildi. PKK’nın, Avrupa ülkelerinde faaliyet gösteren “KARSAZ”, “Halkevi”, “Roj TV”, “Kürt Kızılayı” gibi paravan dernekleri aracılığıyla, kadro temininin yanı sıra, kara para aklama ve propaganda faaliyetlerini de organize ettiği belirtilerek, elde ettiği güçlü mali kaynaklarının silah alımının yanı sıra, Irak’ın kuzeyindeki örgüt kamplarına aktarıldığına işaret edildi.
İletişim teknolojisinin örgütün kara para aklama faaliyetlerini kolaylaştırdığına işaret edilen OECD’nin raporunda şöyle denildi; “Emniyet Kaçakçılık ve Organize Suçlarla Mücadele birimleri tarafından yayınlanan yıllık faaliyet raporlarında, PKK’nın uyuşturucu, insan kaçakçılığı, kara para aklama ve haraç alma faaliyetlerini gerçekleştirdiğini somut belgelerle ortaya koymaktadır. Geçen yıl PKK’nın faaliyetleriyle ilgili Avusturya, Fransa, Almanya ve Lüksemburg’da çok sayıda PKK’lı yakalandı. Fransa’da geçen yıl Temmuz ayında, terörizmi finanse etmek için kara para akladıkları belirlenen 9 PKK sorumlusu tutuklandı. 2006 yılı sonunda ise Belçika’da ve Almanya’da 2 PKK mensubu, örgüte finansman sağladıkları gerekçesiyle hapisle cezalandırıldı. Operasyonlarda ele geçirilen makbuz koçanları, yakalanan PKK’lıların Avrupa ülkelerinde yaşayan Kürtlerden ‘vergi’ adı altında haraç topladıklarını belgelerle ortaya koydu.”
PKK’nın sadece Türkiye için değil, Avrupa ülkelerinin kamu düzenleri için de tehdit oluşturduğuna dikkat çekilen EUROPOL’ün geçen ay açıklanan “Terörizm Raporu”nda, (10 Nisan 2007) terör örgütleri listesindeki PKK’nın, ABD’nin kontrolündeki Irak’ın kuzeyini terör eylemleri için üs olarak kullanmasının kabul edilemez olduğu vurgulanmıştı.
EUROPOL tarafından Avrupa Birliği ülkelerinin İçişleri Bakanlarına sunulan raporda, Avrupa için en ciddi tehlikeyi uyuşturucu kaçakçılığı, insan ticareti, yasa dışı göç ve sahte para basımının oluşturduğu belirtilerek, PKK’nın en tehlikeli mafya yapılanması olduğuna dikkat çekilmişti
EUROPOL’ün Terörizm Raporu’na göre, örgütün ekonomik kaynağının büyük bölümünü, özellikle İngiltere, Almanya, Fransa, Belçika, Avusturya ve Romanya üzerinden Avrupa’ya yaptığı uyuşturucu ve insan kaçakçılığından karşıladığı belgeleriyle ortaya konularak, PKK’nın, Afganistan ve Irak üzerinden getirilen uyuşturucuyu İtalya, Bulgaristan, Yunanistan ve Romanya’daki yasadışı örgütler ile işbirliği içerisinde Avrupa’ya aktardığı vurgulanmıştı,
Bu arada, Almanya’da organize suçlarla mücadele için özel olarak kurulan ZKA’nın (Zollkriminalamt) yaptığı bir araştırma sonucunda (Mart-Nisan 2007), Almanya’da uyuşturucu kaçakçılığı ve haraç toplama eylemlerinde yakalananların büyük çoğunluğunu PKK üyelerinin oluşturduğuna dikkat çekilirken, “Avrupa’da yaygın bir gizli şebekesi ve işbirlikçileri olan PKK mafyası, bazı siyasi mülteciler ve yasadışı göçmen grupları vasıtasıyla uyuşturucunun sokaktaki satışını da kontrol ediyor” denildi.
Avrupa’nın büyük şehirlerinde milyonlarca genci zehirleyerek dağdaki militanlarını besleyen PKK çetesi, uyuşturucu pazarını bölüşemediği için hem Avrupa kökenli mafya örgütleriyle, hem de örgütün parasıyla kaçan kendi adamlarıyla çatışıyor. Organize suç faaliyetlerinde kolaylıkla şiddete başvuran PKK, uyuşturucu satışından sağlanan parayı kişisel hesaplarına aktaran çok sayıda örgüt mensubunu infaz ederken, örgüte haraç vermeyi kabul etmeyen çok sayıda Kürt ailenin çocuğunu da Kuzey Irak’taki Kandil Dağı’na kaçırdı.
Nitekim, Almanya’da faaliyet gösteren Tehdit Altındaki Halkları Koruma Organizasyonu (Gesellschaft Fuer Bedrohte Voelker-GFBV) tarafından “AB Yetkililerine Açık Mektup” başlığıyla yayınlanan (15 Nisan 2007) ve uluslararası kuruluşlar, güvenlik birimleri ile basın-yayın organlarına gönderilen mektupta, son dönemde tırmanan terör eylemleri ile birlikte örgütün, Avrupa ülkelerinde yaşayan Kürtlerden haraç toplama faaliyetlerini de yoğunlaştırdığına dikkat çekilmişti.
Avrupa’da yaşayan PKK mağduru Kürtlerin “acil yardım” çağrılarına karşı yetkililerin uyarıldığı GFBV’nin mektubunda, şöyle denilmişti; “PKK, KADEK, KONGRA-GEL, ismi ne olursa olsun, terör örgütleri listesinde yer alan bu örgüt, sivillere yönelik şiddet uygulamalarının yanı sıra, uyuşturucu ve insan ticaretinden yüklü miktarda gelir sağlamaktadır. Geçmişte, Kürt hemşehrilerine karşı gerçekleştirdiği sonu gelmez çok sayıda terör eylemleri ile saygınlığını yitiren PKK’nın, hala Avrupa ülkelerinde barbarca, kavgacı eylemleriyle Kürt demokratların etkinliklerini tehdit etmesine, haraç almasına, insan kaçakçılığının yanı sıra, gençleri uyuşturucuyla zehirlemesine karşı sessiz kalınmamalıdır. PKK’nın, uyuşturucu, insan kaçakçılığı ve haraç faaliyetlerine karşı etkin tedbirler alınması için uluslararası kuruluşlara ve yetkililere ‘acil yardım’ çağrısında bulunuyoruz.”
Uluslararası toplum ve PKK haracı mağduru binlerce Kürt, Avrupa Birliği yetkililerinin, hangi isim altında olursa olsun, PKK mafyası için Avrupa’nın sığınılacak bir mekan olmasına izin vermemelerini, çifte standart uygulamadan, gençleri zehirleyen, çocukları kaçıran, kara para aklayan, haraç alan ve en önemlisi de şiddet eylemleri için ihtiyaç duydukları silahların alımı için Avrupa’daki para kaynaklarını en üst düzeyde devreye sokan PKK’ya karşı gerekli tedbirleri almalarını ve terörizmle mücadeledeki samimiyetlerini ortaya koymalarını bekliyor.
Nail Amudi
nailamudi@yahoo.com
Yazan: nail amudi Tarih: May 9, 2007 3:35 PM
Tehlikeli konular mı?
Cuma günü.. Savunma Sanayi İcra Komitesi... Türk Taarruz Helikopterleri ihalesini karara bağladı... 2.7 milyar dolarlık... ATAK helikopterleri projesi bir İtalyan firmasına verildi.. ATAK dediğimiz Türk Taaruz Helikopterleri Projesi on iki yıldır sürünüp duruyordu..
Acaba neden?
Savunma konuları..
Silah alımları...
Bunlar bizde pek konuşulmaz..
Halbuki..
Nihayetinde vergilerin harcanması söz konusu..
Belki de askeriye..
Siyasete müdahaleden..
Ya da andıç yazmaktan savunmaya vakit ayıramıyor..
Ancak sivil iktidarın da..
Bu konuda iştahlı olduğunu söylemek zor..
İhtiyaçları..
İhtiyaç nedenlerini.
Tercihleri..
Süreçleri..
Kararları..
Ve en önemlisi..
Komisyonları..
Konuşmayız, bilmeyiz ve asla merak etmeyiz...
Saydam..
Berrak..
Net..
Demokratik bir toplumda bunlar kamuoyunun gözü önünde, tartışlan konulardır..
Çünkü halkın vergisinin nasıl harcandığı söz konusu olmaktadır..
***
Bir başka konuşulmayan..
Belki savunma sanayii gibi..
Gizli..Gizli..
Tehlikeli sayılan..
Bir diğer konu da..
Uyuşturucu ticareti..
***
Baktım dün gene...
355 kiloluk eroin yakalanmıştı..
Bir zaman önce de..
700 kiloluk bir parti yakalanmıştı..
Sağda solda..
Arada derede..
Çerez konumundakileri pas geçiyorum..
***
Merak ettim..
Gazetede arkadaşlar..
Ufak bir çalışma yaptı..
Şu anda 355 kilo eroin demek..
On beş milyon dolar demekmiş..
Sınır geçtikçe fiyat katlanırmış..
Örneğin...
Türkiye’de gram on iki dolar ise..
Bu mal İsveç’e ulaştığında 144 dolara çıkarmış..
***
ABD Dışişleri Bakanlığı..
Uluslarararası Narkotik Strateji Raporu..
Son raporunda..
Türkiye’den Ukranya’ya deniz yoluyla..
Ukranya’dan da Batı Avrupa sınırına..
Kara yoluyla yönelen eroin trafiğindeki..
Artıştan söz etmekte...
***
Bu uyuşturucu tacirleri kim?
İlişki ağaları ne?
Nerden güç alırlar?..
Uyuşturucu parası ne olur?
Nasıl dağıtılır?
Kimler nemalanır?
Türkiye’yi nasıl zehirler?
Bunu hep parça parça görürüz..
Ama büyük resme pek rastlıyamayız...
***
Asıl gündem..
Hep güme gidiyormuş gibi..
Hayati konuları..
Esas soruları sormadan yaşamak gibi bir şey bu..
Ya da tehlikeli varsayılanı ..
Topluca pas geçiyoruz...
Silah ihaleleriyle de..
Uyuşturucu ejderhasının ardındakiyle de..
Biraz daha yakından ilgilenmek gerekmiyor mu?
http://www.stargazete.com/index.asp?haberID=116613
Yazan: Haydar Tarih: May 9, 2007 7:33 PM
ÇOCUKLARI KAÇIRILAN VE İNFAZ EDİLEN KÜRT AİLELER, PKK YÖNETİMİNDEN HESAP SORUYOR!..
Abdullah Öcalan’ın sağlık koşullarını bahane eden PKK’lılar, Avrupa ülkelerinde terör estirip, uluslararası kuruluşları işgal ederlerken, çocuklarını PKK’ya kaptıran ve akıbetleri hakkında haberdar olamayan binlerce Kürt aile, başta Abdullah Öcalan olmak üzere, Murat Karayılan, Cemil Bayık, Fehman Hüseyin, Ali Haydar Kaytan, Zübeyir Aydar, Rıza Altun, Canan Kurtyılmaz, Nedim Seven, Muzaffer Ayata, Osman Baydemir, Remzi Kartal, Sabri Ok ve Osman Öcalan’dan “infazların” ve “çocuk kaçırmaların” hesabının sorulması amacıyla, uluslararası kuruluşlara “acil yardım” talebinde bulundu.
13 yaşındayken PKK tarafından kaçırılan Aydın Şahin’in ağabeyi Kalender Şahin’in etrafında toplanan çok sayıda mağdur Kürt aile, Abdullah Öcalan ve diğer PKK yöneticilerini Uluslararası Adalet ve Hukuk Komisyonu’na şikayet etti.
Brüksel’de bir basın toplantısı düzenleyen avukat Selahattin Çoban (8 Mayıs 2007) çocukları PKK tarafından kaçırılan mağdur aileler adına uluslararası mahkemelere ve insan hakları derneklerine “acil yardım” çağrısında bulunduklarını belirterek, “Çocuk kaçıran ve öldürten PKK yöneticileri yargı önünde mutlaka hesap verecekler” dedi.
Bir kardeşi PKK tarafından kaçırılan, diğer kardeşi ise “kaza süsü” verilerek öldürülen Kalender Şahin’in, PKK cinayetleri ve çocuk kaçırma eylemleri ile ilgili olarak Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne başvurduğu, ayrıca kaçırılan kardeşinin akıbeti hakkında bilgi alabilmek için İnsan Hakları Derneği’nden yardım talebinde bulunduğu, ancak muhatap bulamadığı kaydedildi.
PKK mağduru Kalender Şahin imzasıyla dün gece bilgisayarıma düşen mektubu sizlerle paylaşmak istiyorum.
Kahramanmaraş’ın Elbistan ilçesine bağlı Günaltı Köyü’nden 14 yıl önce (1993) yılında İsviçre’ye göç eden Şahin ailesinin en büyük çocuğu olan Kalender Şahin, kendileri gibi binlerce PKK mağduru ailenin bulunduğunu, ancak bu ailelerin korkudan ses çıkaramadıklarını belirterek, kaybolan ve öldürülen kardeşleri ile ilgili olarak PKK sorumlularından hesap sormak için her yola başvurduğunu anlatıyor.
İsviçre’nin Basel kentinde 2001 yılında, o dönemde İnsan Hakları Derneği’nin Diyarbakır Şube Başkanlığı’nı yapan Osman Baydemir’in de konuşmacı olarak katıldığı “İnsan Hakları ve Tecavüzler” konulu panelde, PKK tarafından kardeşi Aydın Şahin’in akıbetini sorduğu için, Baydemir’in önünde PKK’lılar tarafından feci şekilde dövülen ve hastanelik edilen Kalender Şahin’e kulak verelim;
“Panelde daha konuşmaya başlamadan önce PKK’lılar tarafından taciz edildim. Kardeşimin yaşayıp yaşamadığını sorar sormaz da, salondaki PKK’lılar üzerime sopalarla saldırdılar. Onlara göre, en iyi çözüm bizim gibi mağdur ailelerin şiddet yoluyla susturulmalarıydı. Kardeşimize ait bir mezar taşı aramaya ya da akıbetini sormaya dahi hakkımız yoktu. Eğer sormaya devam edersek, aynı şekilde ölümle cezalandırılacaktık. Abdullah Öcalan’ın sağlığını bahane ederek dünyayı ayağa kaldıran PKK’lılar, demir çubukları kafamıza, gözümüze, bacağımıza indirirken yüksek sesle defalarca ‘hesabı sadece biz sorarız’ diye tehdit etmeyi de ihmal etmiyorlardı. En tuhaf olanı da, bu insanlık dışı saldırı gözlerinin önünde cereyan ederken, İnsan Hakları Derneği temsilcisi olduğunu iddia eden Osman Baydemir’in, olanı biteni sessizce seyretmesiydi. Benim konuşmamdan iki dakika önce insan haklarından, demokrasiden, tecavüzlerden bahseden, Türkiye’yi eleştiren insan hakları temsilcisi olduğunu vurgulayan Osman Baydemir, kardeşinin mezarını ya da akıbetini sormaktan başka bir şey söylemeyen Kalender Şahin’e yönelik insanlık dışı saldırıya sessiz kalarak, aslında bugün Türkiye’deki yüzlerde Kürt aydın ve siyasetçisinin tavrını da açıkça ortaya koymuş oluyordu.”
Yüzlerce defa İnsan Hakları Derneği’ne başvurmasına karşın karşısında hiçbir muhatap bulamayan Kalender Şahin, olayı AİHM’ne de taşımış. Yaklaşık 3 yıl önce sorumlu tuttuğu Abdullah Öcalan ve PKK yöneticileri hakkında dava açan Şahin’in müracaatı kabul edilmiş. Ancak PKK’nın baskıları ve tehditlerinin yanı sıra, araya giren Kürt siyasetçilerin telkinleri sonucu, başvurusunu geri çekmek zorunda kalmış. Bugün Kalender Şahin, bir tek karanlık nokta dahi kalmaması için, PKK tarafından kaybedilen çocuklar ve gençlerin akıbetlerinin açıklanması noktasında mücadelesini sürdüreceğini dile getiriyor.
Osman Baydemir’in şahsında İnsan Hakları Dernekleri’ni protesto eden ve onları iki yüzlü davranmakla suçlayan Kalender Şahin; “Kardeşim Aydın Şahin, 1 Mayıs 1981 doğumludur. Kayıp edildiğinde 17 yaşındaydı. 18 yaşın altında olan bir çocuğun eline silah vererek çatışmaya göndermek bile başlıca bir suçtur. Kardeşimle birlikte kaçırılan çocuklardan sadece Sevim Adıbelli’nin ailesine ulaşabildim. Ama onlar da sindirilmiş. Korkudan çocuklarının akıbetini soramıyorlar. PKK yönetimine kamuoyunun önünde bir kere daha soruyorum; Yıllar önce kaçırdığınız Aydın Şahin, Sevim Adıbelli, Sedat Bayraktar ve Levent Büker (Avukat İhsan Kandemir) neredeler? Abdullah Öcalan’ın ve PKK yöneticilerinin yaşama hakları var da, daha 18 yaşına girmemiş bu çocukların yaşama hakları yok mu? Ailelerin, evlatlarının başına ne geldiğini ve nasıl katledildiklerini bilme, hiç olmazsa mezarları görme ve katillerini tanıma, onlardan hesap sorma hakları yok mu? Kayıpsız ve çetesiz bir dünya, yaşama hakkı kutsaldır diye ortalıkta dolaşanlar, Abdullah Öcalan’ın küçük bir burun akıntısını, saçındaki üç teli bahane ederek dünyayı ayağa kaldırmaya çalışan, Avrupa ülkelerinde sokakları ateşe verenler neden susuyorsunuz, neden korkuyorsunuz? Bu bir çelişki, çifte yaklaşım, samimiyetsizlik, satılmışlık, kan ticareti ve rant kavgası değil mi?”
Kalender Şahin mektubunun son bölümünde ise; “Adalet ve Hukuk Komisyonu, benim gibi mağdur aileleri mutlaka dinlemeli ve çocuklarımızın katili PKK’lıları yargı önüne çıkararak, en temel haklardan olan yaşam hakkının hesabını sormalı. İnsan haklarını gasp edenlere ve yaşama hakkını yok sayanlara dava açacağım. PKK tarafından Irak, İran, Suriye, Balkanlar ve Avrupa’da kaçırılan binlerce Kürt civanının akıbetlerinin ne olduğu hakkında PKK’dan hesap soracağım. Kayıp çocukların ailelerinin konuşmamaları için başlarına namlu dayayanlardan, sopalarla dövenlerden davacı olacağım. Mağdurları dinlemeyen, dövülürken görmezlikten gelen İnsan Hakları Derneği yöneticilerinden de hesap soracağım. Ne tehdit, ne dayak bu davanın takipçisi olmaktan bizi alıkoyamayacak” diyerek, uluslararası topluma ve insan hakları derneklerine “acil yardım” çağrısında bulunuyor.
Kalender Şahin’in davasını üstlenen Avukat Sıtkı Zilan, PKK tarafından çocukları öldürülen aileler için sivil toplum kuruluşlarının da komisyonlar kurabileceğini vurgulayarak, Hizbullah gibi son dönemde PKK’nın çeşitli yerlerde toplu mezarlarının ortaya çıktığına dikkat çekiyor. Avukat Zilan, Brüksel’de düzenlediği basın toplantısında (7 Mayıs 2007), “PKK kamplarının bulunduğu Kandil yakınlarındaki kimi toplu mezarlar 5-10 kişiliktir. İran’da ise 160 kişilik toplu mezarlar bulunuyor. Örgüte katılan veya kaçırılan gençler PKK tarafından öldürülürüp, bu mezarlara atılıyor. Ancak PKK yönetimi, infaz ettiği gençler için ‘çatışmada öldü’ diye ailelerine yalan söylüyor. Ailelerin, infazlarla ilgili PKK’lı yöneticileri dava edebilmeleri için delillere ihtiyaç var. Yakalanan örgüt mensuplarının ifadeleri çok önemli. İnsan Hakları Dernekleri, gerçekten PKK’ya hizmet etmiyorlarsa, bunun öncüsü olabilirler. Yakalanan örgüt mensupları ile birebir görüşüp, kaybedilen çocukların akıbetleri hakkında delil toplayabilirler” diyerek, sivil oluşumları göreve çağırdı.
PKK’nın uluslararası terör örgütleri listesinde yer aldığına işaret eden Avukat Selahattin Çoban ise, kayıp çocuklar konusunda resmi makamlar nezdinde hukuki bir sürecin yanı sıra, medyanın ve sivil toplum örgütlerinin baskısı sonucunda PKK’nın bu konuda hesap vermeye de zorlanabileceğine dikkat çekiyor.
Teröristler tarafından kaçak yollardan Kuzey Irak’a geçirilen çocuklara, önce psikolojik eğitim veriliyor. Eylem kadroları ile görüştürülmeyen ve örgüt içerisinde yaşanan çarpıklıklardan uzak tutulan çocuklar, silah ve bomba eğitimi aldıktan sonra, kaçak yollardan Türkiye ve Avrupa ülkelerine sokuluyor. PKK tarafından sabotaj, uyuşturucu ticareti, kuryelik, gasp gibi eylemlerde kullanılan bu çocuklardan, aynı zamanda örgüte kadro temini için küçük yaştaki çocukların kandırılmasında da yararlanılıyor.
Birleşmiş Milletler ve İsveç Çocukları Koruma Örgütü “Radda-Bamen”in de aralarında bulunduğu çeşitli sivil toplum örgütleri ve güvenlik birimleri tarafından çeşitli tarihlerde yayınlanan raporlarda; “PKK’nın, 3 binin üzerinde çocuğu kaçırıp, eğitim kamplarında ideolojik ve silahlı eğitim verdiği, Almanya, İsveç, Fransa, Belçika, Hollanda, Suriye, Romanya, Bulgaristan, İngiltere, Yunanistan, Türkiye, Irak, Ermenistan ve İran’dan kaçırılan bu çocukların, çoğunluğunun Kürt ailelerin çocukları olduğu, çocukların örgütün silahlı eylemlerinde kullanıldığı, özellikle kız çocuklarının yoğun şekilde cinsel tacize maruz kaldıkları, çocukları kayıp olan ailelerin adli makamlara başvurmaktan korktukları, çocukların akıbetini sormaya kalkışan ailelerin ise PKK’nın şiddetine maruz kaldığına” dikkat çekilerek, BM ve AB üyesi ülkelerin ilgili birimlerini, PKK’nın “çocuk kaçırma” eylemlerine karşı etkili tedbirler almaları yönünde uyarılara yer verilmişti.
Nail Amudi
nailamudi@yahoo.com
Yazan: nail amudi Tarih: May 11, 2007 3:27 PM
RADİKAL - İSTANBUL/ANKARA - Hrant Dink suikastinin azmettiricisi ve eski polis muhbiri Erhan Tuncel'e Dink suikastinden sonra istihbaratçı polislerden telefon yağdığı ortaya çıktı. Cinayet günü, saat 14.57'deki olayın ardından saat 16.43 ile 18.30 arasında iki ayrı istihbaratçı Erhan'ı dört kez aradı. Bu telefon konuşmalarının içeriği şimdilik sır. Erhan'a önce 'Dilek B.' adına kayıtlı numaradan 'Memduh' kod adlı polis telefon etti. Ondan bir dakika sonra arayan numara ise Tuncel'i polis muhbiri yapan polis memuru Muhittin Z.'nin üzerine kayıtlıydı. Cinayet sırasında Bayburt'ta görev yapan Muhittin Z., İstihbarat Daire Başkanlığı'nın emriyle Erhan'ı aramıştı. Konuşmalar yapılırken Hrant Dink'in cesedi henüz kaldırımdaydı. Bu telefon trafiği, polisin suikast öncesi bu konuda çok fazla bilgi sahibi olduğunu, Dink cinayetinin göz göre göre geldiğini bir kez daha ortaya koydu.
http://www.radikal.com.tr/haber.php?haberno=221039
Yazan: Haydar Tarih: May 12, 2007 8:44 AM
İNSAN KAÇAKÇILIĞI YAPAN PKK’YA SİVİL TOPLUM ÖRGÜTLERİNDEN TEPKİ!..
“PKK Mafyasına Bir Darbe Daha!..”
“Ateşkes” ilanı uluslararası toplum tarafından kabul görmeyen PKK’nın, en önemli finans kaynaklarından birini oluşturan “insan ticareti” alanındaki faaliyetlerine yönelik Avrupa ülkelerinde operasyonlar aralıksız sürüyor.
Junge Welt Gazetesi’nin (11 Mayis 2007) haberine göre, Alman güvenlik birimlerinin, Türkiye, Romanya, Bulgaristan, Macaristan, Avusturya, İtalya, Almanya, İngiltere ve Fransa hattı üzerinde insan kaçakçılığı yapan PKK şebekesine yönelik gerçekleştirdiği operasyonlarda, 41 evde gizlenen çok sayıda örgüt mensubunun yakalandığı belirlendi. PKK mensuplarına ait evlerde çok sayıda kaçak Kürdün bulunduğu kaydedildi. Yakalanan örgüt mensuplarının “terör örgütüne üye olmak” ve “insan kaçakçılığı” suçlamasıyla yargılanacakları açıklandı.
Almanya Göçmen İşçiler Federasyonu (AGİF) tarafından yayınlanan basın açıklamasında, PKK’nın insan ticareti sert bir dille kınanırken, Ortadoğu’dan Avrupa ülkelerine yasa dışı yollardan insan getiren PKK şebekesine karşı bu tür operasyonların aralıksız sürdürülmesi gerektiğine dikkat çekildi.
Bu arada, Almanya’daki operasyonlarla eş zamanlı olarak Fransa’nın Mulhouse kentinde ve Romanya’da düzenlenen baskınlarda ise, şebekenin Fransa ve Romanya sorumlularının yakalandığı kaydedildi. Organize Suçlarla Mücadele birimleri tarafından yakalanan PKK’nın Fransa sorumlusu Hüseyin Arslan’ın evinde yapılan aramada, tabloların arkasına gizlenmiş çok sayıda pasaport ile cep telefonları, senetler ve şebeke üyelerinin hesaplarına yatmış yüklü miktardaki paraları gösteren banka dekontları ele geçirildi.
Öte yandan, emniyet birimleri tarafından hazırlanan raporlarda, insan kaçakçılığından toplanan paraların Celal Güneş ve Hüseyin Arslan tarafından PKK’nın Kuzey Irak’taki kamplarına aktarıldığının da ortaya çıktığı kaydedildi.
Geçen ay insan kaçakçılığından sağlanan rant ile ilgili olarak Fransa’da PKK mensupları ile Çingene asıllı şahıslar arasında yaşanan çatışmada 3 kişi ölmüş, 15 kişi yaralanmıştı. Romanya’dan kaçak yollarla Bordeaux kentine gelen Çingene asıllı bir şahıs, oturma izni alabilmek için Fransız bir kadınla formalite evliliği yapmak üzere anlaşmış, ancak aynı kadına PKK’nın daha çok para vermesi üzerine kadının anlaşmadan vazgeçtiğini söylemesi, Çingene asıllı şahıslar ile PKK’lıları karşı karşıya getirmiş, Çingene asıllı 3 şahıs bıçakla öldürülmüştü.
Yunanistan ve Güney Kıbrıs Rum Kesimi’nde uygun faaliyet alanı bulan PKK’nın, insan kaçakçılığından büyük rant sağladığını vurgulayan Apoyevmatini Gazetesi’nde geçen yıl yayınlanan bir haberde (12 Kasım 2006), örgütün, Kuzey Irak ve Asya ülkelerinden gelen mültecilerden kişi başına 3.000-5.000 Euro arasında para aldığına, mültecilerin parayı ödeyinceye kadar Yunanistan’da esir tutulduklarına, parayı ödeyenlerin PKK mensupları tarafından sağlanan sahte pasaportlarla İtalya, Fransa, Almanya ve diğer Avrupa ülkelerine gönderildiklerine yer verilmişti.
Birleşmiş Milletler’in 1267, 1269, 1333, 1368, 1373 ve 1390 sayılı kararlarında; “Teröristlere ve terör örgütlerine maddi destek sağlanmasının suç olduğu, bunların eylemlerine doğrudan veya dolaylı yoldan katılan, yardımcı olan kişilerin paraları ile mal varlıklarının dondurulacağı, hiçbir fondan yararlandırılmayacakları, insan ve silah temin etmelerine karşı her türlü önlemin alınacağı” vurgulanıyor.
ABD’nin 2006 Yılı Terörizm Raporu’nda da, PKK'nın, terörist bir örgüt olmasının yanı sıra Avrupa’da en aktif ''suç örgütü'' olduğuna dikkat çekilerek, “Kara para aklama, uyuşturucu ticareti, haraç ve insan kaçakçılığı gibi organize suç faaliyetlerini yürüten PKK, Avrupa’da en tehlikeli mafya örgütü olarak gösteriliyor. Bu nedenle Avrupa’da ahtapot gibi faaliyet gösteren PKK’nın finansman kaynaklarının kesilmesine yönelik geniş kapsamlı operasyonlar aralıksız sürüyor” diyerek, örgütün köşeye sıkıştığına dikkat çekilmişti.
Avrupa’nın çeşitli kentlerinde milyonlarca genci zehirleyerek dağdaki militanlarını besleyen PKK, örgüte haraç vermeyi kabul etmeyen çok sayıda Kürt ailenin çocuğunu da Kuzey Irak’taki Kandil Dağı’na kaçırdı. PKK haracı mağduru binlerce Kürt, Avrupa’lı yetkililerin, hangi isim altında olursa olsun, PKK için Avrupa’nın sığınılacak bir mekan olmasına izin vermemelerini, şiddet eylemleri ve silahların alımı için Avrupa’daki para kaynaklarını en üst düzeyde devreye sokan PKK’ya karşı gerekli tedbirleri, Almanya örneğinde olduğu gibi almalarını bekliyor.
Nail Amudi
nailamudi@yahoo.com
Yazan: nail amudi Tarih: May 14, 2007 2:25 PM
PKK-DTP’NİN SİYASİ RANT KAVGASI BOYUTLANIYOR!..
22 Temmuz 2007 tarihinde yapılacak milletvekili genel seçimlerine bağımsız adaylarla girme kararı, DTP ile PKK arasındaki siyasi rant kavgasını boyutlandırırken, diğer taraftan da partinin “ağaların mı, yoksa yoksulların partisi mi olduğu” tartışması yapılıyor.
Demokratik Toplum Partisi (DTP)'nin belirlediği bağımsız adaylarla seçime girme stratejisi, parti içinde istenen desteği bulamadı. Parti içinde bir kanat, DTP'nin PKK’nın baskısına boyun eğmeden, hiç olmazsa bu defa özgürce hareket etmesi ve kendi adıyla seçimlere girerek, barajın zorlanması gerektiğini savunuyor.
Ama, daha önemli itiraz, muhtemel bağımsız adaylar konusunda ortaya çıkıyor. “PKK’nın belirlediği adaylar mı, yoksa halk tarafından seçilen adaylar mı?” tartışması boyutlanıyor.
DTP'nin 8-9 Mayıs’ta Diyarbakır'da düzenlediği toplantıda her iki yönde de itirazlar gündeme geldiği belirtiliyor.
DTP'nin oy topladığı seçim bölgelerini iyi bilenler, PKK’nın şiddet politikasına karşı çıkamayan ve “Türkiye partisi” olmak yerine, “PKK’nın vekil partisi” olmakta ısrar eden, “kitle” yerine “kabile” partisi olmaktan bir türlü kurtulamayan DTP'nin, kentlerin yanı sıra, kırsal kesimlerde de çok oy kaybedeceği kanısındalar.
DTP tabanının bir rahatsızlığı da; DTP'nin giderek daha fazla aşiret ağırlıklı bir siyasete yönelmesi. Partinin emekçilerden uzaklaşması, tabandaki itirazların en önemli yönünü oluşturuyor. DTP’nin, bugünkü yapısıyla Güneydoğu Anadolu ile Doğu Anadolu'daki aşiretleri, toprak ağalarını temsil ettiği görülüyor. Bu nedenle DTP tabanının, kendisine yakın başka partilere kaydığı, genel seçimler öncesinde tabanını kaybeden PKK’nın DTP’ni de erittiği kaydediliyor.
Parti'nin kıdemli yöneticilerinden Genel Başkan Yardımcısı Sırrı Sakık, basın-yayın organlarına yansıyan açıklamasında; "DTP'nin toprak ağalığına karşı bir politikası var mı?" sorusuna şöyle yanıt veriyor: "Bizim yöneticilerimiz arasında da toprak ağaları var." Sakık'ın savunması da oldukça ilginç: "İstanbul'daki 5 dönüm toprakla, Diyarbakır'daki 5 dönüm toprak aynı para etmez. O nedenle Güneydoğu’daki toprak sahipleri toprak ağası sayılmaz."
Rahatsızlığın bir başka nedeni de DTP'li belediyelerin karıştığı yolsuzluk iddiaları. Güneydoğu Anadolu ve Doğu Anadolu'da halk, belediyelerde yolsuzluk ve kadrolaşma nedeniyle düzgün hizmet alamıyor.
Diyarbakır Belediye Başkanı Osman Baydemir, başkan vekilini ve başkan yardımcısını değiştirmek zorunda kaldı. DTP'nin Diyarbakır, Batman, Şanlıurfa ve Van örgütlerinin de yolsuzluk iddiaları nedeniyle Genel Merkez'in istediği başarıyı gösteremediği belirtiliyor.
Geçtiğimiz ay “kendisini Abdullah Öcalan için yaktığı” öne sürülen Murat Kargı’nın “Abdullah Öcalan veya PKK” için değil, “Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi’nde yapılan ihale yolsuzluklarından elde edilen yüklü miktardaki paraların belediye hizmetleri yerine, bazı kişilerin şahsi hesaplarına aktarılmasını protesto etmek amacıyla, kendisini yaktığı ortaya çıkmıştı.
Oy kaybı nedeniyle DTP tabanının umutsuzluğa kapıldığı belirtiliyor. Irak'ta yaşanan iç savaştan etkilenme olasılığı da DTP'lileri kaygılandırıyor. ABD'nin faktörü nedeniyle, "Devlet kursak bile bağımsız olamayız, kukla oluruz" görüşü hâkim.
Bağımsız adaylıklar için Ahmet Türk, Aysel Tuğluk, Leyla Zana, Orhan Doğan gibi DTP'lilerin yanı sıra Mihri Belli, Rakel Dink, Eşber Yağmurdereli gibi kişilerin de adları geçiyor. Diyarbakır Belediye Başkanı Osman Baydemir ise aday olmayacağını açıkladı.
DTP, "siyasal rakipleri" HAK-PAR ve KADEP'le ortak liste belirmeye de şimdilik sıcak bakmıyor. Delil Karakoçan'ın 10 Mayıs 2007 tarihli Gündem Gazetesi’nde çıkan yazısı da bunun bir göstergesi. Karakoçan, bir durum tahlili yaptıktan sonra adayların DTP'li olmasını istiyor ve ekliyor: "DTP, gerisi yalan..."
Bu arada, Genel Merkez tarafından DTP’li belediye başkanlarına gönderilen bir talimat, belediye çalışanlarının tepkisine neden oldu. DTP’nin genel seçim çalışmalarında kullanılmak üzere, Türkiye’deki tüm DTP’li belediye çalışanlarından zorunlu olarak 1 maaş tutarı para toplanması (haraç) yönünde çalışma yürütüldüğü ortaya çıktı.
DTP Genel Merkezi’nin talimatı doğrultusunda harekete geçen belediye başkanlarının, Mayıs 2007 ayından itibaren işçilerin maaşlarının tamamının kesmeye başladıkları, ihtiyaç duyulması durumunda Haziran 2007’de ikinci kez çalışanların maaşlarına el konulabileceği belirtiliyor.
Uygulamayı “hukuk dışı” olarak nitelendiren belediye çalışanları, yargıya başvurmaya hazırlanırken, belediye başkanları tarafından “1 veya 2 maaş tutarındaki zorunlu para kesintisinin 12 ay üzerinden taksitlendirilebileceği” yönünde açıklamaların uygulamaya yönelik tepkileri azaltmadığı ve bu durumun DTP’nin oy kaybında etkili olabileceği kaydedildi.
DTP’de yaşanan skandalların, seçimler öncesinde vatandaşların partiye yönelik tepkilerinin boyutlanmasına neden oluyor. Hatırlanacağı üzere, geçen ay Tuncer Bakırhan ile birlikte Brüksel’e giden DTP Sur Belediye Başkanı Abdullah Demirbaş’ın, Avrupa Parlamentosu Milletvekili Feleknas Uca ile Lüksemburg Meydanı çıkışındaki bir barda sabaha kadar eğlendikleri ve geceyi birlikte geçirdikleri iddiaları, DTP Genel Merkezi ve belediyede şok etkisi yaratmıştı.
Bugün bölge halkı, sadece Kürt konusuna odaklanan bir partiyi yeterli bulmuyor, desteklemiyor. Halk, artık kendi günlük sorunlarıyla ilgilenen, eğitim, işsizlik, altyapı başta olmak üzere kentin sorunları için çözüm üretebilen, belli bir kesimin değil gerçekten vatandaşı kucaklayan bir parti istiyor.
Uzun yıllardır da bölgedeki belediye başkanlıklarının DTP’nin elinde olmasına ve seçimlere çok az bir süre kalmasına rağmen halen DTP’nin; toprak reformu, işsizlik, yoksulluk, sağlık, eğitim, kentin imarı, töre cinayetleri, dış ticaretle ilgili projeleri neler, belli değil. Çünkü DTP, PKK’nın sözcülüğünü yapmak ve örgüt yöneticilerinin talimatlarını yerine getirmekten, “yasal ve siyasi bir parti olduğu” gerçeğini bugüne kadar hep arka plana attı veya atmak zorunda kaldı. Aynı şekilde DTP’li belediye başkanları da bugüne kadar gündeme ya “PKK”, ya “Abdullah Öcalan”, ya da yolsuzluk, aşk skandalları ve yurt dışı gezileriyle gündeme geldiler.
Yolsuzluk, siyasi rant kavgası, liderlik savaşı, intihar süsü verilerek yakılan insanlar, aşk dedikoduları, adam kayırma, rüşvet, halkın, emekçilerin yerine ağaların, aşiretlerin partisi olma, PKK ve Abdullah Öcalan’ın dışında hiçbir politika üretememe, çözüm üretme yerine sorun çıkarma, etnik milliyetçilik, tehdit ve şiddet… İşte DTP gerçeği!..
Son cümle; başta Kürtler olmak üzere, Türkiye kamuoyu, DTP üzerine düşen PKK gölgesinin net olarak ortadan kaybolmasını bekliyor… Bakalım, DTP bu defa başarabilecek mi?..
Nail Amudi
nailamudi@yahoo.com
Yazan: nail amudi Tarih: May 18, 2007 2:27 PM
TÜRKEŞLERIN MIRAS KAVGASI
http://www.radikal.com.tr/2001/02/14/politika/03tur.shtml
Türkeş ailesini birbirine düşüren, MHP'nin olduğu iddia edilen mirasla ilgili merak edilenler ve cevapları...
ANKARA - Alparslan Türkeş'in çocuklarını mahkemelik eden trilyonluk mirasındaki karanlık noktaların kamuoyundaki tartışması sürüyor. İşte Türkeş ailesini birbirine düşüren mirasla ilgili akla gelen sorular ve yanıtları:
Para nasıl toplandı? Türkeş, 1974'te yurtdışında kaynak yaratmak ve Türk cumhuriyetlerine yardım için Türk Federasyonları'nı oluşturdu. Merkezi Almanya'da olan federasyona sık sık giden Türkeş, bu kuruluşun topladığı yardım paralarını Deutsche Bank'ın Almanya ve İngiltere'deki şubelerinde kendi adına açtığı özel hesaplarda topladı.
Kimlerin haberi vardı? Bu hesaplardan eşi Seval Türkeş ile İngiltere'de yaşayan kızı Ayzıt Türkeş'in bilgisi oldu. Türkeş, zaman zaman bazı parti yöneticilerine de bilgi verdi. Türkeş bazen bu paraları çok güvendiği Enver Altaylı, Akkan Suver gibi yakın kurmayları aracılığıyla da getirtti.
Ne kadar para toplandı? 12 Eylül 1980'den sonra yardım hızlandı. MÇP'nin kurulmasıyla birlikte Türkeş'in ölümüne kadar yurtdışından 10 milyon dolar toplandı.
Trilyonlar nereye gitti? Bu paralardan Türk cumhuriyetlerine ve örgütlere yardım yapıldı. Türkiye'de Türk hareketlerine ve MHP'nin seçim ve propaganda çalışmalarına maddi kaynak sağlandı. Cezaevlerinde bulunan ülkücülere ve ailelerine yardım yapıldı. Türkeş yüklü bir miktarı da partinin kapatılma olasılığı için hesabında tuttu.
Ne zaman kuşkulanıldı? Yardımlarla ilgili ilk kavga 1992-93 yılında meydana geldi. Federasyonun Türkeş'e teslim ettiği paranın miktarıyla ilgili bazı şaibeler ortaya atıldı. Türkeş, 1993'te Türk Federasyonları'nın verdiği 1 milyon 250 bin markı, 100 bin mark olarak açıklayınca, federasyon yöneticileri teslim tutanağını bazı yöneticilere gönderdi. Zor durumda kalan Türkeş, federasyon başkanını azlettirdi.
Hesap kimde kaldı? 15 Mart 1997'de MHP'nin bir kamu bankasında bulunan 60 milyar liralık hesabı Türkeş tarafından genel muhasibe çektirildi. Daha sonra bu paranın Tuğrul Türkeş'e babası tarafından verildiği ortaya çıktı.
675 bin dolar nerede? Türkeş, 1997 Mart ayı sonlarında Almanya'ya giderek federasyon yetkilileriyle görüştü. Türkeş bazı parti yöneticilerine mayısta Türkiye'de toplanacak Türk Kurultayı'nın finansı için federasyondan 675 bin dolarlık yardım alacağını bildirdi. Almanya'dan nisan başında dönen Türkeş, 4 Nisan 1997 akşamı Ankara'da hayatını kaybetti. Aile ve bazı kurmayları, içinde dolar bulunan bir çantanın kaybolduğu iddiasını ortaya attı. Seval Türkeş, bu çantanın kendisinde olduğu iddiaları üzerine dava açtı.
Oğul Türkeş'in vekaleti var mı? Olaylı olağanüstü kongreden Devlet Bahçeli'nin genel başkan seçildiği 6 Kasım 1997 kongresine kadar genel başkanlığa Tuğrul Türkeş vekalet etti. Başbuğ'un ölümünden önce hesaplarından para çekme vekaletini Tuğrul Türkeş kullandı. Tuğrul Türkeş aday olduğu için hesaplar yetkili kurullarda görüşülmedi.
3 milyon dolarlık hesabı kim kapattı? Tuğrul Türkeş'in genel başkanlığa vekalet ettiği dönemde Başbuğ'un hesabındaki 3 milyon doların çekildiği öne sürüldü.
1.2 trilyon kimde? Türkeş'in İngiltere'deki kızı Ayzıt Türkeş'in sahte belge ile Deutsche Bank hesabından 1.2 trilyon lira çektiği ortaya çıktı. Ailenin diğer üyeleri dava açtı.
Tereke tespit davasını kim açtı? Tuğrul Türkeş, 5 Mart 1998'de tereke tespit davası açtı.
Bahçeli'nin ne zaman haberi oldu? Tuğrul Türkeş, 25 Mart 1998'de Bahçeli'yle görüşerek, babasının hesapları, üzerindeki MHP'ye ait gayrimenkuller ve paralarla ilgili bilgi verdi. Partinin Mercedes, Volvo ve Audi marka otoları aileye bırakıldı. Tuğrul Türkeş, babasının ölümünden önce çekilen MHP'ye ait 60 milyar lira için havale çıkardı. (Radikal)
Yazan: A. B. Tarih: May 19, 2007 9:47 AM
PKK MAYINLARINA SİVİL TOPLUM ÖRGÜTLERİNDEN TEPKİ!..
“Sivil Toplum Örgütleri’nden PKK Mayınlarına Karşı ‘Acil Eylem’ Çağrısı!..”
Uluslararası toplumun tepkisinden çekinen ve “şiddete” dayalı varlığını gizlemek için her yolu deneyen PKK, “bir daha mayın kullanmayacağını” kamuoyuna deklere etmesine rağmen, mayınlarla can almaktan bir türlü vazgeçmiyor.
PKK, mayınlama eylemleri ile ilgili gerçekleri kamuoyundan gizlemeye çalışsa da, uluslararası kuruluşların ve Türkiye’deki sivil toplum örgütlerin tepkisini almaktan kurtulamadı.
Basın-yayın organlarına yansıyan haberlere göre, son bir hafta içerisinde Diyarbakır’ın Dicle ve Van’ın Çatak ilçelerinin kırsal kesiminde PKK mayınları yine can aldı: 2’si güvenlik görevlisi, 1’i çocuk 3 kişi öldü, 5 kişi de ağır yaralandı.
Geçen hafta Türkiye’nin Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgeleri’nde incelemelerde bulunan Uluslararası Mayın Yasaklama Kampanyası Editörü Loren Persi, PKK’nın mayınlama eylemlerine sert tepki gösterdi. Loren Persi tarafından yapılan basın açıklamasında (15 Mayıs 2007), PKK tarafından köy ve mezraların yakınlarına döşenen mayınlar neticesinde birçok suçsuz insanın (özellikle küçük çocukların) ve güvenlik görevlilerinin öldüğü belirtilerek, PKK’nın mayınlama eylemlerine derhal son vermesi çağrısında bulunuldu.
PKK mayınlarına en sert tepki Diyarbakır’daki sivil toplum örgütlerinden geldi. Diyarbakır İnsan Hakları Yardımlaşma ve Dayanışma Derneği (YURT-SAV) Başkanı Ahmet Büyükburç tarafından yayınlanan basın açıklamasında (16 Mayıs 2007), Dicle ve Çatak kırsalında PKK tarafından uzaktan kumanda ile patlatılan mayınların 1’i çocuk, 2’si güvenlik görevlisi 3 kişinin ölümüne neden olmasının şiddetle protesto edildiği vurgulanarak, şöyle denildi; “İnsan hakları savunucuları, PKK’nın insanlık dışı eylemlerine karşı sessiz kalmamalılar. Aksi halde, PKK cinayetlerine ortak olacaklardır. Kör terörün, ne zaman ve nerede kimi hedef alacağı belli değildir. Bugün barış, kardeşlik, demokrasi, insan haklarından bahseden sivil toplum örgütlerinin, en kalleş ve vahşi yöntemlere başvuran PKK’ya karşı sessiz kalmalarını anlamakta güçlük çekiyoruz. İnsan hakları dernekleri başta olmak üzere, tüm sivil toplum örgütlerini PKK’nın mayınlama eylemlerine karşı ‘acil eylem’ kampanyasına katılmaya çağırıyoruz.”
“Mayınsız Bir Türkiye Girişimi”nin Bölge Temsilcisi Cengiz Analay ise, Diyarbakır’daki İnsan Hakları Derneği’nde yaptığı basın toplantısında (17 Mayıs 2007), mayınların bilinenin aksine savaşlardan daha fazla barış zamanlarında yoğun şekilde kullanıldığını, cins, dil, inanç ve düşünce farkı gözetmeksizin masum insanları hedef aldığını belirterek, “Maalesef, mayınlar Türkiye’de ve dünyada can almaya devam ediyor. Türkiye’de tablo hiç iç açıcı değil. Her yıl ortalama 180 kişi mayınların kurbanı oluyor veya sakat kalıyor. Uzaktan kumandayla patlatılan mayınlar, güvenlik güçlerinin yanı sıra, çocukları, kadınları da hedef alıyor. Toplumumuz mayınlar konusunda daha duyarlı olmalı ve sivilleri hedef alan bu tür saldırıları nefretle kınamalılar” diyerek, PKK mayınlarına karşı tepki gösterilmesi gereğine dikkat çekti.
Handicap International adlı uluslararası sivil toplum kuruluşu tarafından 17 Mayıs 2007 tarihinde açıklanan “Terörizm Raporu”nun mayınlarla ilgili bölümünde de; “Mayınların insanlık için felaket olduğu, 84 ülkenin mayınlar nedeniyle sıkıntı yaşadığı, dünyada her yıl yaklaşık 20 bin çocuğun ve yetişkinin mayınların kurbanı olduğu, özellikle terör örgütlerinin son yıllarda mayınlama eylemlerine yöneldiği ve bu tür eylemlerden en büyük zararı sivillerin gördüğü” vurgulandı.
Terör örgütleri tarafından kolay bir eylem biçimi olması nedeniyle son yıllarda yaygın şekilde kullanılan mayınlar, PKK için de özel bir anlam içeriyor. PKK’lı teröristlerce döşenen mayınlar, başta çocuklar olmak üzere, masum ve korunmasız yüzlerce kişinin ölümüne ya da sakat kalmasına neden oluyor. Oysa, 26 Temmuz 2006’da PKK’nın yayın organlarına yansıyan haberlerde, “PKK, İsviçre’de Cenevre Çağrısı Örgütü yetkilileri ile yaptığı görüşme sonrasında, mayın kullanmamayı kabul etti” deniliyordu. PKK’nın televizyonu Roj TV’ye konuşan örgüt sözcüsü Fehman Hüseyin, mayınlardan en fazla sivillerin zarar gördüğünü, PKK’nın, kara mayınlarının kullanılmaması yönündeki anlaşmaları kabul ettiğini ve bu konuda uluslararası kuruluşların denetimine açık olduklarını ilan etmişti. Bu açıklamalarının üzerinden 6 ay geçmedi, aralarında 88’i çocuk, 100’ün üzerinde insan mayınların kurbanı oldu. PKK tarafından son dönemde yaygın olarak kullanılan uzaktan kumandalı bomba ve mayın patlatma türü eylemler, hedef gözetmemesi nedeniyle insanlık dışı olarak nitelendiriliyor. Türkiye’de terör örgütünün mayınlarına en çok kurban veren illerin başında; Tunceli, Bingöl, Siirt, Diyarbakır ve Van geliyor.
Gözü dönmüş örgüt mensupları, yerleşim bölgelerinde, mezralarda veya herhangi bir köyün etrafında, yolunda, patikasında mayın arazileri oluşturmaya devam ediyorlar. Bu arazilerde yaşayan siviller her gün ölümle ve uzuvlarını kaybetmek riskiyle karşı karşıyalar.
PKK kadrolarının birbirleriyle yaptıkları telsiz konuşmalarında “Mayın tarlasında hasılat nasıl?.. Birkaç yüz ölü, bin kadar bacak, yarısı baldırdan aşağı, bir de el ve çok sayıda parmak, birkaç göz, kulak…” diyerek sohbet ettikleri yönünde internet sitelerine yansıyan haberler, insanın kanını donduruyor.
Eskişehir Osmangazi Üniversitesi Teknoloji Araştırma Merkezi Müdürü Prof.Dr.Muammer Kaya’nın, “mayın mağdurları”nı konu alan basın toplantısındaki şu sözleri, aslında terörün korkunç boyutunu gözler önüne sermeye yetiyor; “PKK terör örgütü tarafından döşenen mayınlara basma sonucunda Türkiye’de 1999-2006 yılları arasında 589’ü sivil, 989 kişi öldü, 3 binin üzerinde kişi de sakat kaldı.”
PKK paramiliter örgütü ile mücadelede en küçük bir olayda dünyayı ayağa kaldıran İnsan Hakları Dernekleri, elini, kolunu, bacağını, yüzünü, gözünü, canını PKK mayınına kurban veren çocukların acı çığlıkları karşısında da suskun kalabilecekler mi?.. Susmak, onaylamaktır. Sivil toplum örgütleri, isimlerine yakışır hareket etmezlerse, bırakın toplumu, kendi vicdanlarına karşı nasıl dürüst kalacaklar?..
Aklıma takılan ve dikkatimi çeken küçük bir ayrıntıyı da sizlerle paylaşmak istiyorum; PKK, mayınlama eylemlerine son verdiğini ve bu konu ile ilgili Cenevre’de PKK yöneticilerinin imza attığını yayın organlarında “flaş” haber olarak bir hafta boyunca duyurmamış mıydı? Peki, PKK mayınları sonucu ölen insanlarla ilgili haberler, neden aynı yayın organlarında “es” geçiliyor, yani verilmiyor. Hem yap, hem de gizle… Acaba PKK sorumluları, gerçeklerin sonsuza kadar gizli kalacağına mı inanıyorlar?..
Nail Amudi
nailamudi@hotmail.com
Yazan: nail amudi Tarih: May 22, 2007 11:10 AM
Şüpheli Çok Katil Yok
http://www.aktifhaber.com/read_news.php?nID=59872
Uğur Mumcu cinayetinden sonra 11 hükümet, 7 başbakan, 14 içişleri bakanı değişti. Davayı 13 yılda toplam 6 savcı takip etti.Ancak gerçek katil veya katiller hâlâ sır
Gazeteci-yazar Uğur Mumcu'nun 24 Ocak 1993'te evinin önünde bombalı bir saldırı sonucu öldürülmesinin ardından 11 hükümet, 7 başbakan, 14 içişleri bakanı, 6 savcı değişti. Ancak konuyla direkt ya da dolaylı ilgilenen hemen her kesim, kendisine göre bir cinayet zanlısını öne sürdü. İslami örgütler, bölücü örgütler, çeteler ve gizli servisler bile işin içine sokuldu. İtiraflarda bulunan, bilgi veren veya tanıklık yapanlar, bu örgütleri veya kişileri hedef gösterdi.
Savcı: Devlet biliyor
Mumcu cinayetinden hemen sonra dönemin TBMM Faili Meçhul Siyasal Cinayetleri Araştırma Komisyonu üyesi SHP'li Mustafa Yılmaz, Mumcu'nun öldürüleceğini MİT'in bildiğini iddia etti. Ankara DGM Savcısı Ülkü Coşkun da, "Olayı devlet yapmıştır. Siyasal iktidar isterse çözülür" dedi.
Demirel: Söyleyemem
29 Ocak 1993'te dönemin Başbakanı Süleyman Demirel, Mumcu suikastıyla ilgili olarak "Bugüne kadar ismi geçmemiş örgütler var. İsim sormayın, söyleyemem" dedi. O güne kadar adı bilinmeyen İslami Hareket Örgütü (İHÖ) ortaya çıktı, 19 üyesi yakalandı. Gözaltı tutanaklarındaki tahrifatı dönemin savcısı Ülkü Coşkun "polislerin yorgunluğuna" bağlayınca, suikasta ilişkin değerlendirmeler sonraki yıllara kaldı.
İHÖ'nün istihbaratçısı olduğu ileri sürülen İrfan Çağrıcı, 23 Haziran 1994'te İstanbul'da yakalandı. Olayın sorumlularından Şefik Polat'ın da önce yakalandığı, ardından serbest bırakıldığı, daha sonra da Almanya'ya iltica ettiği ortaya çıktı. Dönemin İçişleri Bakanı İsmet Sezgin de 23 Mayıs 1996'da, Mumcu'nun katilinin Çağrıcı olduğunu açıkladı.
Kazan, 'İsrail' dedi
Ancak buna ilk itiraz, 30 Ağustos 1996'da, dönemin Adalet Bakanı Şevket Kazan'dan geldi. Kazan Mumcu'nun İsrail gizli servisi ajanları tarafından öldürüldüğünü öne sürerek, "Cinayetleri Müslümanlara yüklemeye çalışıyorlar. Göreceksiniz, cinayetin bu ajanlar tarafından işlendiğini ispat edeceğiz" ifadesini kullandı.
'Kanımca dış bağlantılı'
Dönemin Ankara Emniyet Müdürü Mehmet Cansever ise dört yıllık sessizliğini, Edirne Valisi olduğu 1997'de bozdu. İHÖ diye bir örgüt olmadığını söyleyen Cansever, "Kanımca olay yurtdışı bağlantılı" diye konuştu.
Avcı: İran bağlantılı
13 Mart 1997'de "Susurluk Çetesi'nin şifrelerini çözen" adam olarak tanınan Hanefi Avcı, Mumcu'yu İran bağlantılı taşeron bir örgütün öldürdüğünü söyledi. İran'ın Türkiye'de beş kadar taşeron örgütü olduğunu da açıklayan Avcı, İran'da devlete bağlı birkaç gizli örgüt bulunduğunu, Türkiye'deki taşeronları da bu örgütlerin yönlendirdiğini belirtti.
Kıvrak: PKK öldürdü
Mumcu cinayeti İBDA-C ve PKK adına da üstlenildi. Mumcu'nun "Türkiye'nin Celal Talabani'ye verdiği silahların PKK'ya gittiğini" öğrenmesi üzerine öldürüldüğüne ilişkin iddialarda kilit isim haline gelen emekli Albay Durmuş Coşkun Kıvrak, "Bence PKK öldürdü. Son kitabı Kürt İslam Ayaklanması'nı okursanız, neden öldürüldüğünü de bulursunuz" dedi.
'Kürt lobisinin işi'
Özgür Gündem gazetesinin el değiştirirerek Behçet Cantürk ve Yaşar Kaya'ya geçmesi, Mumcu'nun ağabeyi Ceyhan Mumcu'nun en çok değindiği noktalardan biri oldu. Ceyhan Mumcu, "Cantürk Güneydoğulu müteahhitleri, PKK ve onun sözcüsü olan bu gazeteye yardıma çağırdı. Uğur bunları yazdı ve başında Özal'ın bulunduğu Kürt lobisince öldürtüldü" dedi.
Mumcu'yu Cantürk'ün öl