« Erdoğan’ın Çankaya Hesapları | Ana Sayfa | Akıllı Tasarım Teorisine Yönelik Bir Eleştiri ve Cevap »
March 28, 2007
300 Spartalı, Oryantalizm ve Faşizm
[28 Mart 2007 tarihli Yeni Şafak gazetesinde yayınlandı]

Şu aralar İstanbul’un dört bir yanında dev afişlerle karşımıza çıkan “300 Spartalı” adlı film, sadece tarihsel bir savaş filmi değil. Pek çok yorumcunun da işaret ettiği gibi aslında oldukça güncel mesajlar içeriyor. Bir grup Spartalı asker ile Pers imparatorluğunun dev ordusu arasında bundan 2500 yıl önce geçen bir boğazlaşmayı anlatırken, sözde “barbar Doğu”ya karşı “akılcı ve özgürlükçü” Batı medeniyetinin propagandasını yapıyor. Hem de göstere göstere, üstüne basa basa...
Bu filmi izlerken, Edward Said’in ünlü “Oryantalizm” kavramını hatırlamamak zor. Malum, Said’e göre, Batı, Doğu ve özellikle de İslam medeniyetini hep irrasyonel, gerici ve değişmeye kapalı bir mistisizm dünyası olarak tasvir etmiştir. Said’in “Oryantalizm” dediği bu tasvir biçimi, Batı emperyalizmine gerekçe sağlamak için kasten üretilmiş bir çarpıtmadır.
Bunu söylemişken Edward Said’e tümüyle katılmadığımı, çünkü Batı’dan İslam’a yönelik her türlü yorumlama çabasının art niyetli olduğunu düşünmediğimi belirteyim. Kanımca Said önemli bir tespit yapmış, ancak bunun çapını abartmıştır. İngiliz tarihçi Robert Irwin de yeni yayınlanan “Tehlikeli Bilgi: Oryantalizm ve Dışladıkları” (Dangerous Knowledge: Orientalism and Its Discontents) adlı kitabında buna işaret ediyor ve Said’in iddiasının aksine Batılı şarkiyatçıların kayda değer bir bölümünün de aslında iyi niyetli olduklarını, hatta İslam’a sempatiyle yaklaştıklarını anlatıyor. (Irwin’in “Siyonist” veya “emperyalizm yanlısı” olmadığını da belirteyim; aksine Filistin davasına destek çıkan birisi.)
Bir başka deyişle, “Batı Doğu’ya nasıl bakıyor” sorusuna cevap vermek için kullanılacak tek entellektüel araç Oryantalizm olmamalı. Ama “300 Spartalı” için en ideal araç o gibi duruyor.
Amerika ve İran mı?
Film, Yunan şehir devleti Sparta’nın cesur ve güçlü askerlerinin Pers imparatorluğunun “şeytani” ve sefih ordusuna karşı kahramanca direnişini anlatıyor. İşin ilginç yanı Spartalıların, kaslı vücutları, mavi gözleri ve İngilizce aksanları ile, tam birer Amerikalı profili çizmeleri. Dahası ikide bir “özgürlük” ve “akılcılık”tan söz ediyorlar. Öte yandan Persler çirkin, mistik ve şeytani yaratıklar olarak tasvir edilmiş. Bazıları, yüzlerini de kapatan sarıklarıyla, Taliban’a veya El Kaide militanlarına pek bir benziyor. Hatta filmin sonlarında Sparta kralını boyun eğmeye zorlayan Pers elçisi, İran Cumhurbaşkanı Mahmud Ahmedinecad’ı bile andırıyor.
Verilmek istenen mesaj çok açık: Güzel, rasyonel ve özgür olan Batı medeniyeti, çirkin, irrasyonel ve baskıcı olan Doğu’ya karşı hep savaşmıştır. Bugün yaşanan, tarihin tekerrürüdür.
Ama buna inanmak için fazlasıyla saf bir Batılı olmak lazım. Öncelikle, eğer filmin ana teması olan küçük bir grup inanmış adamın dünyanın süper gücüne kafa tutması hikayesini bugüne uyarlayacak olursak, filmin yapımcılarının amaçladığının tam tersine bir tablo ortaya çıkıyor. Bu, tam da dünyanın yegane süper gücü olan ABD’ye kafa tutan El Kaide gibi grupların kendilerine biçtiği rol.
Dahası, film aslında gerçek dışı öğelerle dolu. Askeri tarihçi Victor David Hanson, gerçekte Pers ordusunda filmdeki gibi gergedanlar ve filler bulunmadığını, Pers Kral Xerxes’in de eşcinsel eğilimlere sahip olmadığını söylüyor. Filmde bazı karakterlere atfedilen abartılı çirkinliğin hayali olduğunu da ekliyor.
Filmin en büyük çarpıtması ise, Sparta’yı “özgürlüğün kalesi” gibi göstermesinde gizli. Çünkü Sparta’nın “kalesi” olduğu bir şey varsa, o özgürlük değil, faşizm.
Faşizmin Doğum Yeri
Evet, Sparta aslında faşizmin doğduğu yerdi. Yunan şehir devleti, kuzeyindeki Atina’nın aksine, tümüyle militarizme adanmış ve ona göre örgütlenmiş bir “savaş makina”sıydı. Bireylerin hayatı, bu totaliter mekanizmaya hizmet ettikleri ölçüde değer taşırdı. Şehirde korkunç bir “güçlü olan hayatta kalır” kanunu işliyordu: Yeni doğan bebeklerden sakat olanlar hemen öldürülürdü. Dahası tüm bebekler bir süre açığa bırakılır, aralarından zayıf olanlar “doğal seçilim”e uğrar, geriye sadece güçlüler kalırdı.
Sparta’da uygulanan söz konusu “ırk mühendisliği”, Sosyal Darwinizm’in yükselmesiyle birlikte 19. yüzyıl Avrupası’nda yeniden revaç buldu. “Öjeni” adı verilen akımın savunucuları, insan ırkının daha iyi evrimleşmesi için bilinçli müdahalelerin gerektiği fikrini işlemeye başladılar. Charles Darwin’in kuzeni olan Francis Galton’un ortaya attığı “öjeni” kavramı, Yunanca “eus” (iyi) ve “genes” (doğum) kelimelerinden türetilmişti ve Sparta’dan mülhemdi.
Öjeni teorisini en radikal biçimde hayata geçiren devlet ise Nazi Almanyası oldu. Hitler’in yönetimi altında “saf” bir Alman milleti yaratmak için “ırk hijyeni” denen bir kampanya başlatıldı. 30’lu ve 40’lı yıllar boyunca özürlü veya kalıtsal hastalıkları olan onbinlerce Alman kısırlaştırıldı. Naziler bir noktadan sonra “ötanazi” programları ile bu insanları topluca öldürmeye de başladılar. “Yahudi soykırımı”ndan önce, “özürlü soykırımı”na girişmişlerdi.
Bu vahşetin mimarı olan Hitler’in Sparta militarizmine hayran olması ise bir tesadüf değildi. Nazi lideri, Almanya’nın dört bir yanına kaslı ve çıplak Yunan erkeği heykelleri dikerken, “300 Spartalı” filminde de gördüğümüz “faşist estetik”i hayata geçiriyordu.
Homoseksüel Ordu
Scott Lively ve Kevin Abrams, “Pembe Gamalı Haç: Nazi Partisi’nde Homoseksüellik” (The Pink Swastika: Homosexuality in the Nazi Party) adlı kitaplarında, Naziler’in az bilinen “maço homoseksüelliğinin” de söz konusu “faşist estetik”le yakından ilişkili olduğunu anlatırlar. Bunun kaynağı da yine Sparta’ydı: “300 Spartalı” filminde eşcinsel olarak gösterilen kişi Pers Kralı Xerxes olsa da, gerçekte asıl “homoseksüel ordu” Spartalılarınki idi. Sparta askerlerinin çoğu, savaş yetenekleri ve güçleriyle birbirlerine kur yapmak isteyen “erkek çiftler”di.
İşin daha da kötü yanı, bunun sadece yetişkin erkeklerle sınırlı kalmamasıydı. Princeton Üniversitesi tarihçisi Lowell Lindemann’ın belirttiği gibi “Spartalı erkekler çoğunlukla erkek çocukları eğitimleri altına alır ve aralarındaki yakınlık cinsel ilişkileri de içerirdi.”
Kısacası Sparta Batı medeniyetinin ancak en rezil yönlerini temsil ediyordu.
“300 Spartalı” filmini yapanların Sparta’nın kana susamış faşizmi ile en kaba Oryantalizmi yanyana getirmeleri ve buradan günümüzün “medeniyetler çatışması” senaryosuna ilham kaynağı çıkarmaları ise pek hayra alamet değil. Bunu gerçekten ciddiye alanlar varsa, önümüzde ciddi bir sorun var demektir.
Neyseki Batı medeniyeti’nin dünya vizyonu bundan ibaret değil. Demokrasi, insan hakları, çoğulculuk gibi değerlerinin yanında, “düşmanlarınızı sevin” diyen İsevi geleneği de var. Batı’yı bu olumlu unsurlarını hatırlamaya davet etmek, Oryantalist ve faşist eğilimlerinin de ipliğini pazara çıkarmak gerek.
Yazan: Mustafa Akyol Tarih: March 28, 2007 10:21 AM




Judeo-Hacli Savasi'nin Yeni Cephesi: IRan
Noktalari birlestirme oyunundan gene bahsetme geregi dogdu. Simdi Oryantalizm konusunu dsarda birakacagim. Sadece Said'in Oryantalizm'inin tam da Mustafa Bey'in soyledig sekilde karakterize edilemeyecegini soylemekle yetineyim.
Bikac Veri: Son gunlerde CNN'de Iran alyhine bir kampanya yurtuluyor. Ozelliklle Devrim Muhafizlainin ne menenm seytan olduklari anlasiliyor. Bir Dunya haitasi var. Uzerinde Iran'dan cikip dunyanin her tArafina giden oklar var. Bosna'ya Afgnistan'a, Irak, Sudan, S. Arabistan, Avrupa hatta Amerika! Evet cikan resim su: Bunlar durdurulmazsa dunyayi ele gecirecek!
CNN KIm: Bir Warner Brothers Sirketi, Yonetimi Yahudi.
300 Filmi: Bir Warner Brothers Entertainment (buyuk sirketin alt bransi) Yapimi: Yonetimi Yahudi
Film direktoru: Jack Snyder: Yahudi
Ne tesaduf degilmi?
Bir ilave hatirlatma; Kazakistan'i asagilayan filmin direktor, yapimc bas oyuncusu Sasha Cohen de Yahudi idi. Hollywood yapimi diger irk ve dinleri asagilyan filmlerin ezici cogunlugu Yahudi yapimidir.
Filme konu olan kitabin yazar Frank Miller'i arstirmadim. Sadec Miller'in cok yaygin bir Yahudi soyadi oldugnu soyleyeyim. O'na da sonra bakacagim.
Aslinda Hollywood'un kurucusu ve gecmisten bu une sahibi Yahudilerdir.
Bu bir patterndir. Ne zaman Israil, veya dunya Yahudiligi birilerini hedef tahtasina kymus ise o gayeye matuf filmler, medya yayinlari devreye girer.
1982'den hatirliyorum. O zaman Israil Lubnan'da tas uzerinde tas birakmadiginda, 30 bin kisiy katlettignde de Mulumanlarin ne menem seytan oldugu, Lubnan'dan cevreye yayolca terorizm vb propgandasi Hollywoosd, Medya vasitasi ile pompalaniyordu.
Ne zaman Yahudilerc yapilmis bir katliam ortaya ciksa, veya onlar utandirici baska bir gercek ifsa edilse hemen Yahudilerin acili gecmisini anlatan "Shindler's List", "Anna Frank'in Hatira Defteri" cinsi yapimlar devreye girer idi.
Film gormedim ama oyunu gordum; defalarca. Sizler de cok gordunuz. Ama noktalari birlestirmediginiz icin gordugunuzun farkinda degilsiniz. Bircok yerlerde filmin kritiklerinde Mustafa Bey'in yaptigi gibi "tarihi carpitiyor", "irkci vurgular var" standard elestirileri okuyacaksiniz. Ama o'nun otesine giden, isin altini kaziyan ve "buyuk resim" e isare eden elestirileri benim gibi "marjinaller" den duyabilirsiniz ancak.
================================
Buralarda Yahudiperverlerin varligini hasaba katarak b defa biraz hazirlikli geldim. Sadece bir tane veri size (simdi bu isimlerin yanlarina Jewish koyun ve Google'layin bakalim):
Warner Bros. Entertainment Subsidiary Heads
Polly Cohen
President, Warner Independent Pictures
Chris Cookson
President, Warner Bros. Technical Operations
Dan Fellman
President, Domestic Distribution, Warner Bros. Pictures
Doug Frank
President, Music Operations, Warner Bros. Pictures
Eric Frankel
President, Warner Bros. Domestic Cable Distribution
Jon Gilbert
President, Warner Bros. Studio Facilities
Brad Globe
President, Warner Bros. Worldwide Consumer Products
Simon Kenny
President, Warner Bros. Digital Distribution
Sue Kroll
President, Marketing, Warner Bros. Pictures International
Veronika Kwan-Rubinek
President, Distribution, Warner Bros. Pictures International
Paul Levitz
President and Publisher, DC Comics
Hilary Estey McLoughlin
President, Telepictures Productions
John Maatta
Chief Operating Officer, The CW Television Network
Diane Nelson
President, Warner Premiere
Millard Ochs
President, Warner Bros. International Cinemas
Steve Papazian
President, Worldwide Physical Production, Warner Bros. Pictures
Jeff Robinov
President, Production, Warner Bros. Pictures
Peter Roth
President, Warner Bros. Television Production
Ronald Sanders
President, Warner Home Video
Jeffrey Schlesinger
President, Warner Bros. International Television Distribution
Sander Schwartz
President, Warner Bros. Animation
Steven Spira
President, Worldwide Business Affairs, Warner Bros. Pictures
Dawn Taubin
President, Domestic Marketing, Warner Bros. Pictures
Ken Werner
President, Warner Bros. Domestic
Yazan: Bekir L. Yildirim Tarih: March 28, 2007 11:31 AM
"on izleme" yi kullanma sabrim olmadigi icin bircok harf yalisligi yapiyorum:
Film Yonetmeni Jack degil Zack (Zakaria veya Zackaria'nin kisaltilmisi) Snyder
Borat'in yapimci, kurgucu, yonetmen, bas aktorunun ismi: Sasha Baron Cohen.
Yazan: Bekir L. Yildirim Tarih: March 28, 2007 12:11 PM
Mustafa bey,
Elinisze sağlık. Çok iyi bir yazı olmuş.
Aynı konuyu bir de "tarihçi" gözüyle İlber Ortaylı işlemişti. İşte yazısı:
--------
İLBER ORTAYLI
“300 Spartalı”ya imzasını atan Zack Snyder kötü bir rejisör ve günün havasına göre ısmarlama bir film yapmış. Amerikan film endüstrisi hesapça İran’ı karalamayı hedefliyor besbelli
Klasik tarihin en önemli bahsidir; Yunanca deyişiyle Xerxes, İranlıların deyişiyle Şehinşah Heşayer Şah Yunanistan’a saldırdı. Bugünkü yurdumuzun Muğla ili o zaman Karya idi ve İyonya denen Ege kıyıları zaten onundu.
İranlılar İyonya’ya Yunanistan derdi. Bizim dilimize de bu deyiş oradan geçmiştir. Şahlar şahı bütün Orta Asya’ya, Afganistan ve Kuzey Hindistan’a, Kafkas’a ve tabii İran’a ve Mezopotamya’ya, Mısır’a ve Anadolu’ya sahipti. Sarayının duvarında kendisine tabi milletlerin temsilcileri getirdikleri hediyelerle resmedilmiştir.
Eski İran bütün monarşilerin modeliydi. Eski dünyanın bütün uygarlık ve dinleri onun içinde toplanmıştı ve eski Mısır’ın parlaklığından sonra bütün o kültürlerin birbirleriyle kaynaşmasını sağlamıştı. İstesek de istemesek de, bilsek de bilmesek de bir yerde hepimiz İranlıyız. Şimdi seyretmekte olduğunuz “300 Spartalı” filminde İngilizce telaffuzla “Zarhes” diye tarif edilen zincirli dövmeli İran şahı bu.
Tüm olumsuz tipler zenci
Amerikalılar tarih bilgileri son derece kıt bir toplumdur. Bu bilgisizlikleri üzerinde gayet kolay oynanır; bütün sinema tarihi boyunca Amerikan film endüstrisi bu bilgisizliği istismar ederek acayip dekorlar, acayip kostümler ve uyduruk olaylarla kazanç sağladı.
Ta ki eski dünya Pasolini, Visconti, Rossellini, Wajda, Szabo gibi büyük rejisörlerle tarihin sinemada nasıl işleneceğini öğretene kadar…
Hiç kuşkusuz tarihi film, tarih kitabı değildir. Ama sanatçının fantezisi de cıvıklık ve bayağılığa kayma hakkına sahip değildir.
Gördüğümüz 300 Ispartalı bir yerlere saldıran kalabalık bir orduya karşı ülkelerini savunuyor. Termopillerde İranlıları durduran Ispartalılar tarih yazan Helenlerin ve Romalıların sayesinde ebedileştiler. Orada Ephialtes diye kişiliği henüz pek iyi tahlil edilmemiş biri vardı; Perslere yan geçitleri gösterdi. Kral Leonidas’ın kuvvetleri kahramanca savaşarak öldüler.
İnsanlar Leonidas’ı yiğitliğinden dolayı halen kutsar. Ama bu filmi çeviren avukattan düşman daha evladır demek lazım. Çünkü Kral Leonidas’ın komuta ettiği Ispartalılar hepsi bilgisayar tipi ve Leonidas rolündeki Gerard Butler’ın aktör çizgileri de bu bilgisayar tipleri arasında kayboluyor.
Pers ordusu ise garip terörist kuklalara benzetilmiş, panayır maskeleri ile savaşan mahlukat. Şahlar şahı uçuk bir zenci manken; ne hikmetse er meydanının bütün olumsuz tipleri zenciler.
Zack Snyder kötü bir rejisör ve günün havasına göre ısmarlama bir film yapmış. Amerikan film endüstrisi hesapça İran’ı karalamayı hedefliyor besbelli.
Gerçek değil fantezi
Hollywood yarı eğitimli bir halkı kolayca kandırabiliyor. Daha önce de belirtmiştim. ABD halkı 20 yıldır “Rambo” filmleri seyrede seyrede, Vietnam’da zafer kazandıklarına inandırılmıştır. Gençler arasında yapılan anketler böyle tuhaf sonuçlar vermişti. Garabeti sadece Amerika ile sınırlamayın, başka yerlerde de üç aşağı beş yukarı aynı sonuç ortaya çıkabilir.
Sinema insanları etkileyen bir 20′nci yüzyıl icadı; hele eğitimsiz kitlelerin zihnini kolayca saptırabiliyor. Çocuklarına tarih öğretemeyen bizimki gibi ülkede böyle filmleri yasaklamasak bile; filmin tarihi gerçeği yansıtmayan bir fantezi olduğunu sinemaya gelenlere notla veya ekranda bir tebliğ ile bildirebiliriz.
İran İmparatorluğu bu değildi, büyük medeniyetti; Pers savaşları denen savaşlar Panhelenist bir vatanseverlikle karşılaştı. Yine de zafer Isparta-Atina rekabetini önleyemedi. Geçen sene “Büyük İskender” denen kepaze üründen sonra, Hollywood’un İran ile ilgili parçalarına dikkat edelim. Zira fazla bir şey bilmeden, filmin hasılat rakamlarını zikreden ve sorumsuzca reklamını yapan basındaki bazı yazılar hiç değilse filmin sanat yönüne de bakmayı düşünmüyorlar. Ve benim gibi fazla araştırmadan kızınızı bu filme götürürseniz, üzülürsünüz. Milliyet-25.03.2007
Yazan: Suat Öztürk Tarih: March 28, 2007 2:14 PM
Frank Miller "Marvel Comics" çizeridir... "300"den önce, "Daredevil" ve "Sin City" gibi çizgiromanları sinemaya uyarlanmıştı.
300′de aktarılan tarih gerçek tarih değil, Miller’ın çarpıtılmış bir versiyonudur. Ciddiye alınmamalıdır.
Yazan: Ayse Gul Tarih: March 28, 2007 2:17 PM
İstanbulun dört bir yanındaki afişleri ben göremedim
daha çok gezmem lazım demekki.
resimdeki adam ne kadar güzel öyle!!mide problemi yaşayacağımız bir film anlaşılan..ben izlemiş kadar oldum..teşekkürler.
Yazan: deniz Tarih: March 28, 2007 2:38 PM
GÜNAYDINLAR!
Yazan: Hülagü Tarih: March 28, 2007 3:07 PM
19 Yuzyil Ingiltere Basbakanlarindan Yahudi Benjamin Disraeli "Sark (Orient) Bir Kariyerdir" demis idi. Iyi Oryantalist, Kotu oryantalist vardir ama hepsi icin "Sark" bir otekidir. Kotusu (Siyonist neoconlarin fikir babasi Bernard Lewis gibi) bunu kasitli olarak "asagi oteki" olrak karaktetrize etmis, somurgcilik ve konjukturel emperyal gayeler icin kullanmistir. Iyi oryanltalist icin ise Sarkli egzotik, romantik, zengin duygular uyaran mistik "otekidir" . Said'in deyimi ile kendi "agency" si yoktur. Bati'li icin bir masal, hikaye, tarih, akademik disiplin olma otesinde bir varligi yoktur. Disreli bunu diyor. "dgu" Bati icin vardir; adeta Bati'nin bir kurgusudur. Iyi oryanltalist National Gepgraphic gibidir. Guzel resimler ceker, adeta yabani fakat asil hayvanlari, yahut yeni kesfedilmis pigme kabilelerini inceler gibi inceler. Sarkli'nin kendi narrasyonu yoktur. Bati'linin gozlugu ile gorunen disinda hikayesi oktur. Gene aklima Salm an Rushdie'nin "seytan Ayetleri" ndeki cumlesi geldi. "Onlarda tasvirin gucu var. Onlar bzi tasvir eder. Ve biz biyun egeriz".
"yok lutfen , bakin biz hep oyle degiliz; kimimiz modeerniz, kimimiz ilimli; bakin acik giyeriz, icki iceriz" deme bir boyun egme seklidir, hem de en asagilik sekli. "biz teriorist degiliz; Usame felan bizden degil, biz siz severiz, baris i da " demek te iyi niyetli olsa da, diger bir seklidir. Her ikisi de "SENIN BERNIM HAKKINDA NE DUSUNDUGUN COK ONEMLI, SENIN USTUNLUGUNU KABUL EDIYORUM; Sana HEASAOP VERMEK ZORUNULULUGUNU KABULLENIYORUM. SENDEN HESAP SORMAK NE HADDIME" der, bu yaridan fazlasi gayrimesru iliski mamulu ucte biri ensest kurbani "medenilere".
O medenilerde "tasvir" guclerinin kayitsiz sartsiz taninmasinn verdigi kendine guven ile Geceyarisi Expresi, Borat, 300 Sprtali yaparlar. Alan da razi satan da.
Bir de su bizim karaktersiz boyali medyanin film hakkindaki kritiklerine:
Baslangicta gerek hasilat, gerek kritiklerin tamami Amerikan Gaztelerinden tercumedir. Bu isi baslatan simdiki Radikal Gazetesi'nin yazari M. Ali Kislali'nin Yanki dergisi idi (80'lerin baslarinda). Amerikan dergilerinden aldigi film elestrilerin lise seviyesindeki Inilizcesi olan brilerine tercume ettirir kendisinin diye koyardi dergisne. Hatta gene ABD'den soft porn dergilerine yazilan "cinsel deneyim" mektuplarini da alir "Sisli'den Nilgun adinda 55 yasindaki bir kadin yaziyor.." vb seklnde koyardi.
Neyse konudan cikmis gibiyim. Cikmadim ama bazilarina oyle gelebilir.
Son not: Said oeryantalizmi siniflara ayrir. Akademik displin olan, bolgeleri, kulturleri inceleyen sonradan "area studuies" (bolge etudleri) denilen dal. Artik bunn cin Oryanatlizm yerine Afrika Etudleri, Ortadogu Etudleri gibi isimler kullanildigindan bahseder. Bu grubun dil, kulturel eogrenim icin yararlarindan bahseder Oryantalizm kitabinda.
Iknci tur Oryantalizm, bir dusunce sistemidir Said icin.. Bu "otekilestirme" nin tanimdir. Insanlari "biz" ve oteki diye tanimlamadan bakmaya muktedir olmayan dusunc sistemidir. Said bu genis grubún Marx', Dante, Hugo hatta Asilyusún girebilecgi kadar genis oldugunu soyler.
Ucuncu grup ise corporate inastitution dedigi Bati establishmenti tarafindan kontrol edilen bir bilgi toplama ve sunma sistemidir. Bu direkt emperyal yonetimler ve agentalari vasitasi ile kontrol edilen bir "hakim dusuncer sekillenditrme siastemidir. Dunun
Lawrance of Arabia"" si, Morgenthau Hatirati (Ermeni soykiriimi meselesi), resmi damgali hikayeler bu kategoriye girebilir. Bu gun Irak isgali Iran, Suriye, Lubnan hakkindaki resmi dezenformasyon kampanyasi ve bu film en fazla bu ucuncu kategoriye uyar. Belirli bir gayeye matuftur. Ilk yorumumdaki "5N, IK"si buna isaret eder.
Yazan: Bekir L. Yildirim Tarih: March 28, 2007 5:41 PM
Hoollywood, konu sıkıntısı çekiyor. Rambo'da, Superman'de yaşlandığına göre başka senaryolar denenmeli. Film edndüstrisi artık çizgi romanları bitirdi grafik romanlara el attı. Bu film de son örneği. Bu film, gerçek tarihin çarpıtılmış versiyonu olsa da gerçeklik duygusunu kaybetmiş, filmleri gerçek gibi algılayanlar için ciddiye alınacaktır. Örnekleri mevcut. Sokaklarda kendini Polat Alemdar zannedip öyle hisseden bir dolu insan var.
Yazan: JaneDo Tarih: March 28, 2007 5:58 PM
Bu yazıyı yazdığım sırada daha lost’un 7. bölümü (3. sezon) daha çekilmemişti. Ama birgün bir arkadaşım bana heyecanla telefon etti ve 7.bölümü seyredip seyretmediğimi sordu. Ben seyretmediğimi söyledim. Bu arkadaşımda oktan keleş beyin kitabını erken farkedenlerden. 7.bölümü seyrederken şok oldum. Zira aynı melami savaşlarında o yetiştirilen özel çocuklardan bahsedilen ve yetiştirilen (deccal adayı olarak) yer ile birebir aynı bir sahne vardı. Orada gizli bir odada telkin verilen biri vardı. Televizyonlar ile. Ve yahudi dinine ait bir takım telkinler vardı. Çok çok enteresan.dediğim gibi bu dizilerin zannedildiğinden büyük bir misyon biçilmiş.
Yazan: FERİDUN Tarih: March 29, 2007 4:48 PM
selamlar. bir kaç senedir amerika’da ve amerika kaynaklı olmak üzere dünyada, bir dizi furyasıdır gidiyor. türk dizilerini kastedmiyorum. internetin de yardımı ile sanal bir kardeşlik, sahte bir beraberlik var. ama tamamen hayali ve içi boş. bunlar tam da “yeni dünya düzencilerinin” istediği şeyler. firavunun sihirbazlarının halkı uyuttuğu gibi modern zaman büyücüleri de globalleşme adı altında bizleri evlerimize kapatıp, gerçek hayattan izole ediyorlar ve amerikan dizileri ile sanal bir alemde milyarlarca insanla beraber uyuyoruz diğer insanlarla birlikte. sinema ve hollywood yapımları değil şu anki yeni silah diziler. artık hepimizin, özellikle büyük şehir gençliğinin dilinde “sen kaçıncı sezondasın?” ” 12.bölümün alt yazıları sende varmı?” “lost’mu, heroes’mu yoksa prison break’mi?” gibi sözler…rıfat n. bali’nin ufuk açıcı ” tarz-ı hayat’tan life style’a ” kitabına yada benzerlerine şu birkaç sene için bir ekleme daha yapılmalı : “CNBC-E tarzı.” beyaz türklerin yeni hayat tarzı. şu anda açılan başka benzer kanallarda var. business channell ve kanal 2 gibi. bunların çok saf niyetlerle türkiye’de kurulup yayın yaptıklarına inanmıyorum. 20. yy.başlarında yabancı menşeili okulların bu topraklarda yaptığı kültür emperyalizmin bu çağdaki izdüşümleri. hayat tarzı ideologlarıda yardım ediyor ve dilimiz, bilinç altımız bunların bombardımanı altında…bir de bazı dizilerin alt metinlerini incelediğiniz zaman dünya toplumları üzerinde nasıl bir mühendislik projesinin tatbik edildiğini daha net görebilirsiniz. ve birde yapımcılar, yönetmenler, senaryo yazarları ve executive producer denilen adamların kimliklerine baktığınız zaman bazı şeyler daha net gözükecektir. j.j.abrahams, tim kring, jeph loeb gibi yahudi dâhi bir nesil var.(doğum tarihleri farklı olabilir ama aynı nesil içinde mütalaa edilmeli). siz 24. dizisi ve neocon’lardan bahsetmişsiniz. bence iş daha derinlerde. ama bunu daha net anlatmak için oktan keleş’in yeni çıkan “melâmi savaşları” kitabına bakmak gerekecek. bu işin meraklılarını o kitabı okumaya davet ediyorum. zira neoconları dahi idare eden tarihin en şer ve en dipteki oluşumu olan “şeytaniler” in planları ile bu dizilerin muhtevası örtüşüyor. bence okumadan erken yargıda bulunulmamalı. özellikle sayfa 221-222 de bahsedilen yapılan çok özel bir takım deneyler ve bunların niye yapıldığı ile alakalı bu sayfalar çok çok önem taşıyor düşüncesindeyim. kitabı okumuş fakat “lost” ve “heroes” dizilerini seyretmemiştim.(ikisinin ekibinde ortak arkadaşlar çalışıyor ve ikisinide alt metinleri kabalatik özellikler taşıyor ki zaten bunu yalanlamıyorlar)bu sayfalarda bahsedilen deneylere o kadar çok benziyor ki. daha sonra oktan keleş ile yapılan bir konuşmada şu anda genç nesillerin zihinlerinin, şeytanilerin şu anda gelecek için hazırladıkları yeni dünya düzeninin kralına ( deccal) hazırladıkları ve bunu medya vasıtası ile zihinlere pompalayacaklarını söylüyordu. 221- 222 inci sayfalarda hazırlanan bazı çocuklar (ki kralları bu çocuk arasından çıkacak ve diğerleri onun yardımcıları olacak)üzerinde yapılan bu deneyler nerede ise heroes ile aynı ve bazılarıda lost ile…”melâmi savaşları” nın zaten Hızır kaynaklı bir kitap ve deşifreler bütünü olması itibariyle zaten detaylıca incelenmesine inanıyorum ama bu yeni nesil gençlik üzerine yapılan psikolojik harekat ve diziler üzerine ayrıca incelenmeli ve yazar ile bu konuda özellikle bir röportaj yapılmalı. misaller verdiğim ile sınırlı değil. mesela “heroes” da aynı “constantin” (keanu reeves’in oynadığı) filminde olduğu gibi baş kötü karakterin ismi “gabriel” yani yahudilerin düşman olduğu hz.cebrail’in ismi. daha misaller verebilirim fakat böyle bir yorum köşesinin istiab haddini aştığı için kısa kesiyorum.
Yazan: FERİDUN Tarih: March 29, 2007 4:49 PM
Bu film 'tarihsel bir savaş filmi' değil, bir çizgi roman uyarlamasıdır tamamen de çizgi romana sadık kalınmıştır. Bu yüzden görüşlerinize katılmayacağım.
Yazan: Volkan Çınar Tarih: March 29, 2007 6:04 PM
Tufek icad oldu...
iyi...
elinde hala ok-yay olanlar ne yapsin?
a) oturup aglasin
b) onlarda tufek teknolojisine sahip olsun.
Yazan: Haydar Tarih: March 29, 2007 10:36 PM
Filmi izlemediğim için birşey söyleyemiyorum ama Mustafa bey de dahil fikirlerine değer verdiğim birçok kalem aynı görüşte birleşiyorlar.
Türk Edebiatı dergisinin yöneticisi ünlü edebiyatçı B. Ayvazoğlu bakın ne yazmış:
"İranlıları çileden çıkaran "300 Spartalı"yı sonunda ben de seyrettim. Kanaatimi tek cümleyle şöyle özetleyebilirim: Kötü niyetle yapılmış iğrenç bir film!"
Devamı burada:
http://www.zaman.com.tr/webapp-tr/yazar.do?yazino=520298
Aynı yazıda şöyle bir yer var:
""300 Spartalı"yı seyrettiğim sinemadan çıkarken konuşulanlara kulak kabarttım: Kimse filme ustaca gizlenen mesajların farkında değildi. Yönetmenin becerikliliğine ve kullanılan teknolojiye hayran olmuşlardı; bizimkilere böyle filmler yapamadıkları için kızıyorlardı. En akıllıca yorum, orta yaşlı birinin telefonun diğer ucundaki arkadaşına söyledikleriydi: "Ya, çocukluğumuzdaki filmler gibi bir şey işte. Bir Cüneyt Arkın eksik, herkesi öldürüyorlar!" Eve gidince ilk işim internete girerek sinema sitelerinde bu filmi seyredenlerin yorumlarını aramak oldu. Hayretler içinde kaldım: Neredeyse bütün yorumlar hayranlık ifade ediyordu. Yaşa, varol eğitim sistemimiz! Ve aferin medya!
Volkan adlı arkadaşın ya da benzer düşüncede olanların, filme gizlenen mesajlardan haberdar/farkında olmayıp salt bir çizgi filmin sinemaya uyarlandığını sanması Ayvazoğlu'nu çileden çıkarıyor.
Bu yazı da Prof. Dr. Beril Dedeoğlu'ndan. Mutlaka okunmalı:
Yazıdan bir bölüm:
"Film izleyerek niyet analizi yapmak her zaman çok anlamlı olmayabilir. Üstelik bazen izlenen bir filmin zihinlerde bıraktığı tortuların da, filmin amacını aşması mümkün. Bununla birlikte bazı filmler başta uluslararası ilişkiler uzmanları olmak üzere birçok sosyal bilimcinin meslekî deformasyon güdülerini harekete geçirebiliyor ve ısrarla gördüğünün arkasını okuma refleksi yaratıyor. İşte 300 Spartalı, bu tür bir film."
"[...]Filmi ilginç kılan, gerçek dünyayla kurulması mümkün olan bağı. Bir kez film konusunda yargılar harekete geçince Spartalıların savaşı ile Amerika'nın savaşı arasında bir ilinti kuruluveriyor. Bir kez bu benzetim yapılınca da, zihinlerdeki ok yaydan çıkıyor. "
[..]"Hedef sadece İran değil, tüm Doğu! MÖ 486'daki Thermopylae Savaşı'nı konu edinen 300 Spartalı filmi, epeyce tartışılmış olmakla birlikte, esas olarak "İran"ı hedef aldığı düşünüldüğü için eleştirilmişti. Oysa film, sanki bundan fazlasını ifade ediyor. Öncelikle belirtmekte yarar var, Pers İmparatorluğu, günümüzdeki Özbekistan, Tacikistan, Afganistan'ın bir kısmı ile Irak ve Anadolu'yu da içine alan geniş bir coğrafyada varlık göstermişti. Bugün Pers kimliğine sahip çıkan İranlılar olsa bile, filmdeki Perslerin daha geniş bir 'Doğu'yu ifade ettiği açık. Hatta anlamayan olursa diye, filmde Persler "70 milletli" olarak tanımlanıyor. "
Tamamını mutlaka okuyun derim:
http://www.zaman.com.tr/webapp-tr/haber.do?haberno=520277
Yazan: Suat Öztürk Tarih: March 29, 2007 10:58 PM
Suat Beyin yorumuna katılıyorum..çizgi film gibi masalsı birşey değildir bu..
en absürd filmlerden olan süpermen aslında yahudileri kurtaran bir kahramanmış..İsa Tatlıcanın blogunda gördüm..
Bekir Beyin kulağı çınlasın..süpermende yahudiymiş!!
Yazan: deniz Tarih: March 30, 2007 9:56 AM
Tunç Bey'in yorumlarini bir iki haftadir ozledik.
Umarim hersey yolundadir.
Yazan: Haydar Tarih: March 31, 2007 3:17 AM
Yolunda Haydar Bey. Tunç Bey buralarda görüldü en son:
http://www.dusunceler.org/
:-))
Yazan: Suat Öztürk Tarih: March 31, 2007 10:34 AM
Filmi izlemeden yorum yapmak istemedim. Mustafa Akyolun yorumlarının büyük çoğunluğunada katılmaktayım. İzler izlemezde yorum yapıyorum. Film tarihi özetle Bir tutam Zeyna bir tutam Conan bir tutamda Lord of the Rings kokan ucube bir yapım. Popüler kültüre katkısıda Sex and the city ve şimdilerde Desperate House izleyerek çağdaş kadın olunacağını zanneden dişilere Herkül mamulat kaslı et sunumu.(belki Sayın Akyol’un kastettiği Homo-Gayus lar içinde bir rehber ) Film belli bir amaçla yapılmış; psikolojik savaş. Önümüzdeki aylarda olası İran müdahalesi için, karşı tarafı elindeki en güçlü psikolojik silahla yaralama çabası,bunu yaparken IQ su Başkanlarından çok olmayan Anglo-Saxon Christian Land Americasına aragaz.Belki bir seçim yatırımı da denebilir ucundan.Yada American tarzı Kütle Hipnoz sanatı.NTV ödül törenini canlı vermişti oradan biliyorum:)
Şimdi 'Batı' dediğimiz algılayışın içindeki hâkim unsur 'Anglo-Saxon-Judeo' zihniyet bunu hepimiz biliyoruz. Bu adamların dilini öğrettiğim ve kültürlerini de averaj üstü bir üyelerinden çok daha iyi bildiğim için şunu rahatlıkla söyleyebilirim. Lord of the Rings'sin yazarı Tolkien Oxfordaki odasında üçlemeyi yazarken aslında bir medeniyeti, hatta yazılıyı bırakın doğru dürüst bir sözlü efsanesi olmayan Teutonic çobanların, balıkçıların tarihini kurguluyordu.(Bu grubun yazıyı tanıması M.S 8. yüzyılla 9.yüzyıl arasıdır.)Onlara istedikleri gibi bir geçmiş, sahip olmaları ile övünebilecekleri bir yapay kök(çünkü kendilerine kök olarak durmadan referans aldıkları Yunan kültürünün Fenike kültürünün Anadolu ile kucaklaşması olduğunu bilecek kadar derin olamazlar) ve Coğrafi keşiflerden beri yapa geldikleri tüm aşağılık insan dışılıkları nedenselleştirebilecek bir tarih algısıda hediye ediyordu. Bu filmde onun başarılı bir devam filmi olmuş.Bilinç altına Klu Klux Klan ın önemini işlemek için tüm Acemlerin ekseriyeti 'kara derili negrolardan' Breyonce’sun tayfadan seçilmiş.
Halbuki bu cahiller Heredot tarihinden haberdar olsalardı.Orada İran-Hint halklarının Trans-kafkasya bölgesindeki en önemlilerinden birinin Germenler olduğunu görürlerdi.Bugün İran dili zaten coğrafyadaki en önemli Hint-Avrupa dili.Yani Spartalılar kendi ırklarının bir türevi ile(Mutasyonları) savaşıyorlar.Bunun aynısını ölü Elflerden Orch üreten Lord of Rings üçlemesinde de görebilirsiniz.(Hatta Tolkien daha ileri gitmiştir.Fince ve Laponcadan Saxoncanında yardımıyla Elfish denilen dili türetti.Finlilerle Laponlar zaten Asyalı değil değil mi?:) Nedense Ölmeden önce Caucassian sarışın,kumral uzun endamlı mavi gözlü elfler orch olunca birden kara sarı iri gövdeli kısa brakisefal(Asyalı) kafalı ucubeler oluyorlardı.Spartalı savaşcılardanda mavi gözlü olmayan yok e nede olsa akraba bunlar değil mi? olacak okadar:)
Daha çok yazacak şey var filmde bırakın tarih hatalarını yada kurgu hataları kostümden tutunda, ortalık kan revan iken üzerleri ve bedenleri bir türlü 'aşağılık doğulu kanına' bulaşmayan Spartalılara kadar bir sürü dandiklik var. Esasında en iyi tarihi cevapları İlber Hocam ve Suat Bey’in sekmelediği yazıda Prof. Dr. Beril Dedeoğlu vermiş.Ben şu aralar Early European History adlı bir kitabı okuyorum nerdeyse bitmek üzere.Bu kitap zamanında Oxford'da ve tüm Avrupada (sanırım 1915-1930 arası) tarih kürsülerinde okutulan en önemli ders kitaplarından biriymiş.Gutenberg Projesi sayesinde edindik okuyoruz.Ders kitabındaki Asya yada Doğu algısı ile filmdeki Doğu algısı arasında inanın çok fark yok.En önemli üniversitelerinde ne okutuluyor,En önemli Profesörleri ne yazıyor takip edin yeter.Gülümseyen Anglo-Saxon kibarlığının altında Filmde gördüğünüz Doğulu yaratıkları(bizi öyle görmek istiyorlar öyle görüyorlar öylede görecekler) bile kıskandıracak bir vahşet var.Film hiçte küçümsenmeyecek bir hinlikle yapılmış.Batının kendi kültür kodlarını nasıl 'öteki'üzerinden inşa ettiğini,bunu yaparken nasıl pervasızca tarih yapıcılığını tarih yazıcılığıyla karıştırdığını bizlere göstermekte.Kendi iç tebasınada yukarıda başta saydığım bilinç altı 'impulse'larını yollamakta.Aslında bu adamların software yani dili üzerinden çok daha geniş bir analiz yapmak gerek onları daha iyi anlamak için. Onuda derin düşünceye bırakayım. Siz değerli site sakinlerini de fazla alı koymayım kendi uydurduklarımla:)
Not: En komik sahne Leaonidas ile Xerxes'in muhabetinin olduğu sahne.Arka fondaki epic Dede Anglo olayları anlatırken;kendini Tanrı zanneden adam diyor.İyi bari Doğuda birkaç kendini bilmez adam öyle zannetmiş! Yaw adama demezler mi tüm inandığınız Pantheon'u insan tanrılardan onların çoçuklarından ve akrabalarından oluşturan kim?Antrophilic evren algısının mucidi kim?:) Pes bu kadar olur dedim.Trinity küfrünü yorum içine alasım gelmiyor neyse...sağlıcakla kalın
Yazan: Mustafa Ajlan Abudak Tarih: March 31, 2007 12:38 PM
Değerli yorumcular;
Forumlara sürekli katılamasam da izleyebildiğim kadarıyla tartışmalar bir siyasi, bir inanç ekseninde gidiyor. Siyasi konuların merkezini de ırkçılık konusu oluşturuyor. Bu 300 Spartan filmi de aynı eksende. Berbat bir film, hiç yorumlamayayım. Her olumsuz yorumu hak ediyor. Ben geçmiş tartışmaları kısaca değerlendirmek istsyorum:
Bakınız “Vatanı fazla sevmenin zararları” başlığı altında rahatça ve ırkçılığa istediğiniz ölçüde yığma yaparak tartışıyorsunuz. Ama “Dinini fazla sevmenin zararları” diye bir başlık açan bir forum olsa ne kıyametler kopardı. Suçlamalar, hakaretler ve tehditler, siteyi çökerterek “cihad etme” heveslisi hackerlerin çabalarıyla sonuçlanır, muhtemelen de sonunda bunu başarırlardı.
Bu durum, ırkçılığın mı dinciliğin mi daha fazla fanatizme neden olduğunun açık göstergesidir. İkisinin bileşiminin daha patlayıcı bir karışım olduğunu da vurgulayayım.
Ancak şunu da kabul edeyim ki; dinsel ideolojiden kopmanın sonucunda sığınılacak ikincil ideolojik liman, milliyetçiliktir. Toplumu bütün halinde tutmak için dinden yararlanmak istemiyorsanız, alternatifiniz milliyetçiliktir. Sarıkamış faciası, bu tür bir özlemin yarattığı bir aymazlık sonucu ortaya çıkmış bir dangalaklıktır. Osmanlı devleti, artık ümmetçiliği ve Arapları bırakıp, Türk dünyasına, “Kızıl Elma” ütopyasına yönelecekti. Bu hevesin bedelini vatan evlatları Allahuekber dağlarının karlı yamaçlarında soğuktan donarak ödedi.
Ve kabul ederim ki Cumhuriyet kuruluş döneminde dinciliği dışlayabilmek için milliyetçiliği argüman olarak kullanmıştır. Güneş Dil Teorisi ve üstün ırkların köken birliği, dünya medeniyetinin kökeninde Türk kültürünün yattığı gibi uç fikirler bu amaçla ortaya atılmıştır. Hatta hâlen Oğuz Han’ı sapsarı saçlı masmavi gözlü betimlemek gibi tuhaf bir kompleksimiz de vardır. (Güneşin kavurduğu Orta Asya steplerinde yaşayan biri için imkansız. Sibirya’dan filan güneye indiyse ya da genetik kodlarında bir pigment mutasyonu olduysa belki…) Evet, bunlar birtakım tuhaf kaçan sevimsizliklerdir. Fakat bazı maddeler bazı maddelerin antidotudur ve birinin etkisini kırmak için diğerini kullanırsın.
Her tedavi riskler içerir, başta doz ayarlaması iyi tutturulamayabilir, antidotlardan biri baskın gelip zehirlemeye neden olabilir, bünye antidota alerjik reaksiyon gösterebilir, hatta ikisi birbirini etkisiz kılmak yerine birleşip daha şiddetli etki edebilir, hatta ve hatta bünye ilkine alışmış olup yoksunluk reaksiyonları gösterebilir! Bütün bunlar olası risklerdir. Bu riskler de mutlaka ki kısmen ve lokal de olsa gerçekleşmiş, alerjik döküntü ve lezyonlar şeklinde ciltten dışarıya vurmuştur. Bütün bunlar olmuştur, fakat açılmış yaraları kaşımak değil, sarmak gerekir. Bu örneklemeleri çekinceli kullanıyorum ve yanlış anlamalar olsun istemiyorum. Lafı evirip çevirip tepkileri mümkün oldukça azaltarak dinden tedavi olunması ve kurtulunması gereken bir madde gibi bahsettiğimi göz ardı ettirmeye çalıştığımı söyleyecekler varsa eğer, peşinen yanıtlayayım: Evet, her şey gibi dinin de aşırısı zararlıdır, fanatizmin en şiddetlisine yol açar. Hiçbir fanatizm dini fanatizm kadar şiddetli ve katı değildir. Bunu “camide adam öldürüyorsunuz, bu nasıl Müslümanlık?” diye sorulan Şii militanın “Onlar da Ali’yi camide öldürmüştü” yanıtında lütfen görünüz!
Tüm bu bakımlardan Cumhuriyetimizin kuruluş dönemini kurcalamak ve o döneme ait zorlamalı uygulamaları günümüze taşıyıp kin ve düşmanlık tohumları saçmak yersizdir. Bu arada eklemem gerekiyor ki kuruluş dönemini kim bir tür asrı saadet olarak gösteriyorsa yanlış yapıyordur. Bir yandaki kutsallaştırmaya karşı çıkarken alternatif bir kutsallaştırma yapmak kadar yanlış bir davranış olamaz. İnsan doğası gereği hep bir yandaki aşırılıktan kurtulunca diğer yana savrulur. Bunun doğanın yapısından kaynaklanan bir durum olduğunu otomobil sürerken görmek (böyle görmemek daha hayırlı) olasıdır. Bir virajda direksiyon hakimiyetini kaybederseniz her toplamak istediğinizde savrulmak istemediğiniz tarafın tersi tarafına savrulursunuz. Toplumlar hâlen dincilik ve milliyeçilik arasında zikzaklar çiziyorlar. Ne kadar ikisinin arasında kararlı bir çizgide buluşur ve “anayasal vatandaşlık” kavramını geliştirirsek, o kadar uygar ve demokratik olacağız. Gün, “din neymiş, milliyetçilik gerekli” ya da “milliyetçilik kafatasçılıktır, din önemli” söylemlerinin günü değil, bu savrulmaları ve yalpalamaları bir kenara bırakıp her şeyi dozunda tutabilme günüdür. Açık söyleyeyim, Avrupa bile AB’yi bir hristiyanlar birliği mi, yoksa bir “beyaz ırklar birliği” mi olarak geliştireceğini kestiremiyor ve bunu bir uygarlık projesi haline getirmeyi başaramıyor. İstenen ve hedeflenen tabii ki bir uygarlık projesi gerçekleştirebilmek, fakat Avrupa’nın kültürel gelişmişliği bile bu konuda henüz tam yeterli gelmiyor. Bu başarı ne Avrupa’nın, ne başka birilerinin değil, insanlığın başarısı olacaktır. Evet, bu projeden ümitsiz olabilirsiniz, elbette, bu da bir görüş ve öngörüdür. Belki de fıkrada olduğu gibi “Türkiye AB’ye ne zaman üye olacak?” sorusuna şeytan “ben göremeyeceğim” diye dövünecektir, olasıdır yâni… Olaylara lütfen konjonktürel bakınız, ezelden ebede değişmeyen sabit gerçeklikler dürbünleri kullanmayınız. Bir durumu belirttiğimiz zaman konjonktürel bir saptamada bulunuyoruz. Yarın konjonktür ibresi tabii ki kayabilecektir. Doğayı iyi okuyunuz. Bugün en iyi dostunuz yarın sudan bir sebeple düşmanınız olabilir. Ya da tersine, düşman bildiğinizden beklenmedik bir iyilik görebilirsiniz. Bunlar hep doğal ve mümkün şeylerdir. Konjonktürün ne getireceği belli olmayabilir. “Kelebek etkisi” diye bir şey duymuşsunuzdur belki, filmi de yapılmıştı. Çok ama çok önemsiz küçücük bir neden, tüm olayların akışını çok dramatik biçimlerde farklı kılabilirdi.
Türklük söylemini fazla eleştirmeyi de doğru bulmuyorum. “Ne mutlu Türküm diyene” sözünden rahatsız olmayı yersiz buluyorum. Bu, “Ne mutlu kafatası ölçüleri briksefal olana” anlamında elbette değildir. Irk olarak hiç birimiz Türk değiliz sanıyorum. Çünkü Türkler işgal ettikleri yerlerin halkını kılıçtan geçirmiş değillerdir. Kılıçtan geçirenler bile yok edememiştir. En çok soykırıma uğrayanlar sanırım kızılderililerdir, fakat yine varlar. Türkler tersine Müslümanlaştırmayı sevap saymışlardır.
Her neyse, sonuç olarak Türk derken Orta Asya’dan gelip bu toprakları vatan haline getiren ırkı kastediyoruz. Bu vatanı onlar “Türkiye” yapmışlardır ve Türkiye’de yaşayan insanlar da “Türk”tür. Ne yani, koca imparatorluk bir sülalenin adıyla anılırken bir şey olmuyordu da, bu ülke onu vatanlaştıran ırkın adıyla anılıyor diye mi sorun çıkıyor?
Bir Kürt söylemi vardır, bunu Kürt aydın ve ileri gelenleri sıklıkla kullanır: “Siz bu topraklara geleli bin yılı bulmadı, biz binlerce yıldır burada yaşıyoruz ve gerçek sahipleri siz değil, bizleriz.” Ben de onlara şöyle derim: “O halde siz binlerce yıldır niye yatıyordunuz da Türkler elini kolunu sallayarak mı gelip burayı vatanlaştırdı? Siz gözünüzü açsaydınız, size saygı duyar, “Kürdiye Cumhuriyeti” de diyebilirdik yani. Bir sorun da olmazdı. Bunu illa bir kişilik sorunu yapmayı anlamsız buluyorum. Kimse “Türk” sülalesi olup başınıza geçip, yönetimi babadan oğula “Türk”lere devrederek kimseyi dışlamıyor. Ben Türkiye cumhuriyeti halkından anlamında Türk adını her vatandaşın kullanmasında hiçbir anormallik görmüyorum, kökeni Türk olmasa bile… “Osmanlıyım” dediği zaman da analarının Osman Bey’in sülalesi ile bir bağlantısı olduğunu söylüyor değildi kimse! Bu tartışmaları açmak ayıp ve ilkelliktir! Bunun, toy delikanlının kendisine “oğlum” diye hitap eden adama “ben senin nerden oğlun oluyorum, anamı tanıyor musun?” diye kızmasından bir farkı yoktur. Bu abuk sabuk ilkellikleri bırakalım lütfen. Biz “Atatürk nerden atamız oluyor?” diyenleri de duyduk. Bu konuyu şöyle bağlayayım: Bugünkü siyasal yelpazede AKP dini, CHP ulusalcılığı öne çıkarma gayretinde görünüyor ve bu, toplumun yalpalamasını sürdürüyor. Toplum olarak liberal demokrat bir siyasal yapıyı çıkarmayı hiç başaramadık. Bu çok tuhaf da değil, dünyanın her yerinde hâlen insanlar sağ – sol eğilimli olarak değerlendirilmektedir. İnsanlar liberal uygulamaları benimser, liberal ekonomi, liberal düşünce, sanat ve bilim uygular, hatta liberal muhafazakar, liberal solcu olurlar, ama hiç liberal olmazlar nedense. Sonuçta yine ya sağcı, ya solcu olurlar. Ya birtakım değerlerin korunması gerektiğini, ya korunan değerlerin yıkılması gerektiğini savunurlar. İnsanlık olarak daha yiyecek çok fırın ekmeklerimiz var, vesselam…
Gelelim yaratılış ve Darwinizm tartışmalarına. Arkadaşlar, Darwinizm canlıları “Allah’ın yaratmadığı”nı savunan bir alternatif din değildir. Bu amaçla tabii ki kullanılıyor. Yani ateistlerin sığındığı bir liman olma özelliği elbette var. Pek inceleyen olacağını sanmıyorum ama, bilimin yönteminin yaratılışı peşinen kabullenerek değil, hiçbir peşin kabule dayanmadan yola çıkmak olduğunu eski tartışma başlıklarında açıklamaya çalışmıştım. Yani evrimciler peşinen “Yaratıcı yok, bunu kesin biliyoruz. Fakat o halde canlılar nasıl evrimleşti?” diye yola çıkıyorlarsa bilimsel yöntemi izlemiyorlar demektir. Bilim böyle bir peşin kabulü reddeder. Onlar ancak spekülasyon yapıyorlar, tıpkı yaratıcının varlığını savunanlar gibi. Dawkins ve diğerleri bu yönde spekülasyonlar tabii ki yapabilirler, dincilerin yaratıcı hakkındaki spekülasyonları gibi. Bundan doğal bir şey yoktur. Ancak bu tür spekülasyonlar, sahiplerini bağlar, bilimi bağlamaz. Darwinizm bilimsel bir teoridir, teori olduğu için de tartışmaya, spekülasyona açıktır. Speküle edilmesi, bilimselliğine bir halel getirmez. Halel gelmesi için, daha geçerli olduğu kanıtlanan bir yeni teorinin, bilim kurullarınca kabul edilmesi gerekir.
Tam tersine bilim, eğer varoluşa yaratıcı süreçler karışmışsa, bunları somut olarak ortaya koyabilmekten büyük bir sevinç duyacaktır, bundan kimsenin kuşkusu olmasın. Böyle bir sürecin mekanizmasını açıklamak, Nobellerin yağmasına yol açar, bu kesindir. Duanın iyileşmeye katkısı istatistik açıdan araştırılmış, İngiltere şatolarında hayalet araştırmaları yapılmış, suyun belleği iddiaları bilimsel deneylere tabi tutulmuş, kimse de bu çabalara burun kıvırıp gülmemiştir. Ola ki bir kanıt ortaya çıkar. Bilim için tek değeri olan şey, kanıttır.
Ötesinde telepati, bilinen yaşam formunun dışında canlılar, yaşam aurası gibi konularda ciddi araştırmalar yapılmaktadır. Kimse de bunları alaya almayı düşünmüyor. Gerçek anlamda kanıt teşkil etmek şartıyla en küçük kanıtlar literatürde mutlak yerini alır. (Bu “kimse”lerden çoğunluğu kastediyorum.)
Richard Dawkins gibi ateistler çok saygın eserler ortaya koyuyorlar, Tübitak da bunları yayınlamakla güzel bir hizmet yapıyor. Ateist olmak dindar olmak kadar doğal karşılanmalıdır. Ben onu ve Carl Sagan gibi başkalarını da hayranlıkla okuyor fakat ateist olmuyorum. Daha doğru bir söylemle: Kendimi ya dindar, ya ateist olmak gibi ya ak ya kara ikileminde hissetmiyorum. İkisi de çok zeki insanlar. (dı, Sagan açısından, çünkü öldü.) Hem insan hep düz bir çizgiyi de izlemeyebilir. “Şeytanın bir kandırmacasına kapıldın, vah sana, cehennemi boyladın” türü bir anlayışı benimseyerek bana inanın huzurlu olamazsınız. Ateist olmayı bitmek, tükenmek, mahvolmak ve yozlaşmak, insanlıktan çıkmak gibi anlamlarla özdeşleştirerek de… Böyle bir şey yoktur. Hani boşananlar derler: “Evlenmek kadar boşanmak da doğal” diye. Elbette, tıpkı doğmak kadar ölmenin de doğal olması gibi. İnanmak kadar inanmamak ta doğaldır, bir sakıncası yoktur. Dün bir ateiste hak vererek ben de ateist olabilirim, bu gün farklı düşünürüm. “Eğer dün ölseydim yanmıştı gülüm keten helva” diye dehşete kapılmanın bir anlamı yoktur. Bu “kesin çizginin bu tarafında kalanlar ve diğer tarafına geçenler” anlayışının kesinlikle bırakılması gerekiyor, benden sadece söylemesi…
Bu sözlerimin inançlı insanlarda bir ürküntüye ve ürpermeye yol açacağını da biliyorum. “Bir olumsuzluğun doğrudan propagandasını yapmak yerine, önce doğal, sakıncasız olduğunu savunur, zemin hazırlarsın” şeklinde bir taktik olduğunun düşünüleceğini de… Hatta bu tür taktikler uygulanmaktadır da… Evlilik dışı birlikteliğin, eşcinselliğin, uyuşturucuyu, alkolü bir kez denemenin bu şekilde propagandası yapılmaktadır. Bir kez denemenin bile yasaklanması yani “haram” anlayışının ciddi ve etkili bir önlem olduğunu kesinlikle takdir ediyorum. Bunu küçümsemek ve yıkmak yanlısı kesinlikle değilim. Dini kurumlarca bu telkinlerin topluma serbestçe yapılmasından yanayım. Ancak bu tür şeyleri denemenin salt bir merak değil, birçok psikolojik ve sosyolojik etkenin sonucu olduğunu ve konunun çok basit olmadığını belirtmek isterim.
Sanırım doğa yolunu bulacaktır. Bu tür kuşkuların ilacı bu düşüncedir: Doğa, yolunu bulur! Teknolojimiz doğamızı evirmeyi başarıncaya kadar doğamızın sesine kulak vereceğiz. Doğa ise kesinlikle acımasız bir selektör (eleyici)dir. Hepimizin, ama hepimizin yanlışlarımızı, hatta doğrularımızı elenerek ödeyeceğimize kuşku yok. Bazen doğrular da bedel gerektirir. Hatta belki yanlışlardan daha fazla…
Tüm doğru ve yanlışlarımızı miras bırakacağız. Seçim, mirası devralanların. Yanlışlardan ibret, doğrulardan pay çıkarabilirlerse bir dahaki miras devri bir parça daha sağlıklı olabilecek. Fakat hiçbir dönem bir asrı saadet değildir. Mükemmel başladı, giderek bozuldu diye bir şey, hiçbir şey için yoktur. Tıpkı tersinden Marks’ın iddia ettiği; sonunda mükemmeliyete ulaşılacağı teorisinin de doğru olmadığı gibi… Bu yoldaşlar bu söylemleri “kan gölü üzerine kızıl güneş doğacak” gibi sloganlarla anlatmaya çalışır da anlatamazlardı bir türlü garibanlar… Mükemmeliyet diye bir şey yoktur. İnsanlık serüveni iniş çıkışlarla doludur ve bu dalgalanma salt bir sinyalden değil, farklı fazlarda birçok harmonikten oluşan karmaşık bir sinyaldir. Bir değer yükselirken başka değerler düşüşte olabilir. Karmaşanın efektif değeri insanlığın oluşturabildiği artı değerdir, saygılarımla…
Yazan: demirkan efegil Tarih: April 3, 2007 2:41 PM
Ben lisedeyken kompozisyon derslerinde konuyu toparlamadığım için hep eleştiri alırdım.Demirkan Efegil e yazık hiç eleştirecek hocası olmamış .::::.))))))))
Saygılar
Yazan: Salih N. Tarih: April 3, 2007 6:42 PM
Sin City tadinda bir film. Görsel açıdan oldukça doyurucu. Bu açıdan bakmak ta gerektir ki, yiğidi öldürüp hakkını verebilelim.
Yazan: Arzu Tarih: April 4, 2007 12:12 PM
300 Spartan filmi hakkında daha fazla şey söylemek gerekebilir:
Pers - Yunan savaşları tarihin en uzun süren çekişmelerinden biri. Bu iki o zamanki büyük gücün Anadolu üzerindeki rekabetleri bu toprakların sık sık aralarında el değiştirmesine neden oldu. Bu durum uzun bir dönemi kapsadı ve sanırım Hititlerin Anadolu'ya tam hakimiyetlerine kadar sürdü. Bundan sonra da çarpışan büyük iki güç Hitit - Mısır oldu. Dünya yüzünde tarih boyunca hep büyük iki güç dengesi olagelmiş gibi gözüküyor. Aslında Persler Yunanlılardan daha uzun soluklu bir güç olmayı sürdürdüler. Büyük İskender ibreyi batıdan yana çevirmiş görünse de bu durum değişmiyor. Çünkü Yunan medeniyeti bitti, İslam medeniyeti eserlerini bulup yeniden ortaya çıkarmasa belki unutulabilirdi, mirasını Roma devraldı. Fakat Roma'nın karşısındaki güç yine Perslerdi. Hatta bu rekabet Kur'an'da Rum suresine bile yansımıştır, müslümanlar ateşe tapan Perslerin karşısında Rumları tutmuşlar ve Kur'an Rumların galip geleceğini söylemiştir. Neyse, ben yine de eski Yunan düşünümünün dünyayı etkileyen başlıca düşün sistemlerinden olduğunu kabul ediyorum.
Konunun bir diğer yönü, Yunan ve Pers uygarlıklarının arasındaki düşün ve hayata bakış farkı. Sayın Akyol'un vurguladığı gibi Yunan medeniyeti daha maddeci ve dünyevi, Pers ve aslında tüm doğu mistik, efsanevi bakış açısını temsil ediyor. Yunan filozofları hep maddesel ve akılcı açıklamaların peşine düşerken doğu mistik, efsanevi ve soyut açıklamalara yönelmiştir. Bunun daha zeki daha akıllı olmakla filan ilgisi yok. Yunanlılar daha akıllı filan değildi. Ancak Avrupa ile Asya'nın coğrafik özelliklerinin getirdiği bir farklılıktır bu. Uçsuz bucaksız steplerde berrak gecelerde yıldızları elini uzatsa toplayacak gibi gören insanların daha mistik ve romantik olması, dar ve kaynakları kısıtlı bir coğrafyada çeşitli kavimlerle bir arada yaşayan insanların aklının fikrinin maddi ihtiyaçlarda ve diğerini altedecek araçları bulmakta olacağı doğaldır.
Avrupa kıtasının Asya'nın batısına eklemlenmesi ve Anadolu'nun arada köprü olması belki de kaderin bir cilvesidir. İnsanın evriminde bir Rift vadisi "efsanesi" diyebileceğim bir teori vardır. Buna efsane demem akıl dışı oluşundan değil, evrimde çok önem verilen bir dönüm noktası oluşundan. Buna göre insanın ortaya çıktığı geniş Afrika savanaları derin bir vadi ile ikiye ayrılır ve vadinin iki yanında kalan topluluklar birbirinden koparak zaman içinde farklılaşır. Tür çeşitlenmesinin motoru olarak bu tür doğal ayrımların önemi vurgulanır. Her neyse... Diyeceğim, bu tür ayrımsal etkenler ve zıtların çarpışmasının biçimlendirici bir etken olduğu açık.
Bu açıdan Pers - Yunan rekabetinin ve bu rekabetin konusunun Anadolu oluşu konuyu irdelenmeye değer kılıyor. Benim her zaman üzerinde durduğum Anadolu'nun stratejik konumu ve her zaman büyük rekabetlerin odağında kalması tezine de uygun düşüyor.
Bence üçyüz Spartalının bir milyon kişilik Pers ordusunu durdurmayı başardığı herhalde bir efsanedir, inanmıyorum. Küçük bir birliğin büyük bir orduya karşı başarı kazanması şeklinde bir olay o günkü konjonktür içinde kim bilir bilmediğimiz hangi etkenlerin işin içine karışmasıyla gerçekleşmiş olabilir. Bu abartılmış olmalı. Bunun dışında uzatılacak ve dallandırıp budaklandırılacak yorumlara ihtiyaç yok.
Önemli olan bu günkü konjonktür içinde Anadolu'nun rolü. Türkler de bu tarihsel konjonktür içinde "asker" bir millet olmak "zorunda" kaldı. Bu topraklara yerleşmeyi başarma ve bunu korumayı da başarma bunu gerektirdi. Bunun askeri darbe geleneği ve her şeyin merkezinde askerin olması gibi gelenekleri doğurması doğaldır. Yeniçeri de padişah devirecek güce ulaşmıştı. Yeniçeri ister, sadrazam kellesi alınırdı.
Fakat belki gelecekte bu kilit toprakların bir medeniyetler uzlaşmasına beşiklik etmesi olasılığı vardır. Bunu başarmamız gerektiğini düşünüyorum. Zor görünüyor ama başarmalıyız.
Önceki yorumumda son paragrafla konuyu bağladığımı düşünüyordum ama belki de Sayın Salih haklıdır. Aslında ben kesin yargıya varmaktan kaçınırım, o yüzden doğrudur. Bunu özellikle yöntem olarak benimsiyorum. Ak - kara kesinliğinden kaçınmanın gereği olarak yapıyorum bunu.
Bir de konunun İran'a Amerikan saldırısını ısıtma gibi bir yönü olup olmadığını irdelemekte fayda var, böyle bir görüntü gerçekten ortaya çıkıyor. Ben böyle bir saldırıyı muhtemel görüyorum. İran Irak gibi işgal edilemez ama uzaktan hava saldırılarıyla oldukça büyük zararlar verilebilir. Sonuçta petrol ihracatına dayalı bir ekonomi ve petrol tesisleri vurularak felce uğratılabilir. İngiliz askerleri gerçekten İran karasularını ihlal etti mi etmedi mi bilmiyorum. GPS teknolojisinde bilmeden ihlal etmeleri olası değil ama her ikisi de olabilir, İran da İngiltere de bilerek tahrik yapıyor olabilir. İran'daki "büyük şeytan Amerika" geleneği bir diklenme tavrını doğuruyor. Diklenmesin, eğilsinler demiyorum, daha akılcı ve diplomatik olabilirler. İran bizim aramızın en iyi olduğu komşumuzdur, kötülüklerini isteyemeyiz. Çin ve Rusya İran'a bir şey olmasını önlerler, izin vermezler gibi söylemler duyuyorum, bunlara güvenmek bence yanlış olur.Genel gidişat barıştan çok çatışma eğiliminde görünüyor, konjonktür böyle. Bu filmi herkesin gördüğünü hatırlaması gerek. Dünya savaşında, Lübnan'daki İsrailli asker kaçırılma krizinde...
Gelişmeleri hep birlikte göreceğiz...
Yazan: demirkan efegil Tarih: April 4, 2007 12:23 PM
Korkularinizdan kendiniz azad edin Sayin Laikciler!
DE yoklugundan dogan acigi kapatmak saiki ile bircok konulara deginmis yorumunda. Keske bir de bu noktalari birlestirip tutarli bir felsefi zemine oturtsa imis daha bi super olurmus.
Ben burada ozellikle dindar okur/yorumculara donuk bir diyalog cabasi goruyor ve takdir ediyorum. Gecen buralarda Hulagu Atamanlar’in coglamasi uzerine kendisini ozledigim dahi soyledigim kayitlardadir.
Dogrusu kendsinin bu defa o’nu “ne Isa’ya ne musaya yar edeck” potpourri’sine cevap yazma istahi yoktu yorumuna goz attigimda ama., CB secimlerinin arefesinde tekrar hortlayan “Tehlike” paranoyasina deginmek icin onun yorumunu ornek olrak kullanmak istedim.
DE millytetciligin “asirisi” icin yapilan argumanlarin dindarligin (yoksa “dincilik” mi demisti neyse) asirisi icin de yapilabilecegi tesbitinde bulnmus. El-Hak dogrudur. Birinin Almanyasi, oburunun Afganistan’ini, karisiminin da Israil'ini gorduk. O zaman "hem DE’nin, hem benim, hem bilumum laikcilerin, vatanseverlerin, haninlerin, Ab ajanlarinin, uniter devletcilerin, boluculerin , ateislerin, dindarlarin korkularini izale edecek nasil bir sistem gelistirebilirim" diyerek dusunce sapkami giydim ve ise koyuldum. Fazla surmeden EVREKA diye yerimden firladim. Gelistirdigim sistem su:
“hakimiyet Kayitsiz Sartsiz milletin” olcak. Butun fikirlere adil yarisma ortami saglayacak benim sistemim. Fikirler, inanislar, felsefi cizgiler serbest fikirler pazarinda yarisacak ve her birin degerini “piyasa” blirleyecek.
“devlet” ne tanzim edici, ne “genc yaratici”, ne dindarlastirci, ne dinzlestrici olcak. Millet ne ise devlet onu temsil eden bir organizasyon vasitasi olacak…vs..
Bu yonetim teorime bir ad koymam lazim.Buldum! Bundan boyle Demokrasi olarak bilinecek sistemim.
DE ile farkimiz da bu. O’nun da benim de birtakim korkularimiz var. Ben cari fasist, militarist oligarsiyi tehlikleli goruyorum. O ise Islam’i tehlike olrak goruyor. "biraksan sen aynisini bana yapacaksin" diyor. Buraya kadar tamam. Fikir farki degilmi?
Ama benim cozumum DEMOKRASI. Hem de LAIK OLANI. Onunki: Fasizmin devami. Simdi buraya kopye etmeme gerek yok. Kendi soyledigini inkar edecek hali yok. Aynen degilse mealen sunu demisti “tamam hadi laik demokrai olsun, vicdan din ozurlugu de dahil, Allah belani versin..” diyen Sibel Fidel Beyaz’a cevaben: Tabii Bekir Bey gonul fereahligi ile “olsun” der. Ben razi degilim. Gercek laiklik gercek demokrasi cari oldugunda kuzulari kurtlar (yoksa kaplanlarmi desek) kapar” demis idi.
Simdi liberal demokrasidenmi bahsediyor DE, benmi yanlis okudum? Belki liberali sahis hayattaki permissiveness (yapabiliyorsan yap, ahlak ta neymis) manasinda kullaniyordur, simdi uzun yorumun tekrar okuyacak zamanim yok.
Sahsen ben Demirkan Bey’in “ama demokrasi, laiklik olursa kuzulari kurtlar kapar” (anlamayabilecekler icin meal: Sebest fikirler piyasasinda, gercek ozgurlugun oldugu ortanmda tabiiki herkes daha dindar, daha muhafazakasr, ahlaki baz alan yani Islami olani secer) KORKUSUNUN YERSIZ OLDUGNU dusunyorum. Yani acikcasi DE Islam’a degil ama biz Muslumanlara hak etmedigimiz teveccuh gosteriyor, fazla kredi veriyor diyorum.
Siz bir “laik demokrasi” ye musade edin gorun ne olcagni. Biz artik “din dusmani laikci cephe” dusnaninda mahrum kalacagimiz icin biribirmize dusecegiz. Simdi sayenizde “toplu” gibi gorundugumuz bakmayin, firsat bulsak biribirimiz bir kasik suda bogariz. Aramizda prazitler de var, hizipcile de, lumpenler de. Siz butun lumpenler kasfatasci-laikcimi sandiniz?
Yani Ey dunyanin DE’leri “korkudan baska korkaCAK BIR SEYINIZ YOK” Bıze o kadar iltifat etmyin. Ustelik korkunun ecele faydasi da yok.
Ozetleyecek olursak:
1. Dusunce olarak fazla dindarlik, fazla millyetcilik baska seycilik ya da fanatizmin turlerinin hepsi ayni kefeye konabilir. Ulkeyi hicbir fanatizme teslim etmeme subabina sahip sistemin adidir demokrasi.
2. Toplumlarin sag duyusuna guveneceksiniz bu kortugunuz izmlere teslim olmama hususunda (hani su korudugunuz Cunmhuriyet'in Cumhur'u varyua ise o).
3. Siz “zararli izmleri” kisiler icin yasaklayarak bir tepeden inme toplum muhendisligi projesini “jakobenizmi savunuyorsunuz,. Demokratlar ise milletin sagduyusuna guveniyor.
4. Cari rejim muhafizlari ile demokratlarin temel farki bu. Siz inanisinizi dayatiyorsnuz biz FAIR PLAY diyoruz.
Hem fasist hem demokrat olunmaz. Hele liberal demokrat hic olunmaz. Mizrak cuvala sigmiyor. Sular ukari akmaz. Gunes balcikla sivanmaz. Yuvayi disi kus yapar.. vs
Yazan: Bekir L. Yildirim Tarih: April 4, 2007 3:53 PM
Evet, film görsel açıdan Sin City'e oldukça benziyor ancak bunun için ne yiğidi öldürmek ne de hakkını yemek gerekiyor. Parayı bastırınca efektin alası yapılıyor beyaz perdede... Böyle söyleyince aklıma geçtiğimiz yıllarda gösterilen, başrolünü Al Pacino'nun oynadığı "Simone" adlı film aklıma geldi. O filmde, kariyerinin sonunda bir yönetmenin sanal bir aktiristi nasıl gerçekmiş gibi insanlara sunduğunun hikayesi anlatılıyordu. Öyle ki insanlar sanal kahramanı Oskara aday dahi gösteriyorlardı. Film, bir nevi Hoollywood eleştirisiydi. Sinemaya fazla efekt karıştı, yalın sinema tarih oldu. Bu da sinema ruhuna zarar veriyor bence. Bir de bu açıdan bakmak gerek.
Yazan: JaneDo Tarih: April 4, 2007 4:48 PM
JaneDo,
Oyunculukta iyiydi. Özenle seçilen 300 kas yığını da. Simone filminde, Al Pacino'nun da Simone karakterinin de oyunculuğu gayet iyidir. Kaldı ki, seçilen 300 Spartalı birer efekt değil, oyuncu. Film üzerinde oynanmış olabilir. Ama bu hala yiğidi öldürüp hakkını verme noktasındaki fikrimi geri çekmemi sağlamaz.
Yazan: Arzu Tarih: April 6, 2007 5:46 PM
Sayın Arzu,
Yorumumla fikrinizi geri çekmenizi sağlamak gibi bir amacım yok. Lütfen, böyle düşünürseniz çok üzülürüm. Bilakis, ne güzel, bu sitede sinema üzerine de yorum ve eleştiri yapılabiliyor. Bu da site müdavimlerinin ne denli zengin çeşitlilikte ve fikirde olduğunu gösteriyor. Burada Aylin Taşcıyan'ı aratmayacak birikimde sinemaseverlerin de olması çeşitliliktir, ben bunu memnuniyetle karşılıyorum :).
Önceki yazımda, sizin bu filmin görsel açıdan çok iyi olduğuna yönelik yorumunuza istinaden, bir sinemasever olarak, kendi yorumumu=serzenişimi dile getirdim. Sizin sunduğunuz bakış açısından yola çıkarak ben de başka bir bakış açısına işaret ettim. Yoksa sizin fikrinizi değiştirmek gibi bir niyet ve amacım yoktu, filmi beğendi iseniz ne âlâ...
"300 Spartalı" filmi bana göre, öyle yere göğe sığdırılamayacak ne görsellik ne de oyunculuk içeriyor. Mavi bir fon önünde vahşi-kızgın-saldırgan hallerinde bir savaşçıyı ya da kralı oynamak ortalama bir Hoollywood oyuncusu için pek de zor bir iş olmasa gerek... Sonra, o mavi fonu iyi paralar ödeyerek ışık teknikleriyle, renklerle, animasyonlarla, bu olmadı bir de şunu deneyelim diyerek, istediğiniz gibi doldurabilirsiniz. Bunun için de işini iyi yapan efekt ve animasyon ekibi olması yeterli.
"Simon" filmini ise Hoolwood'u, film ve oyuncu dünyasını hicvettiği için örnek göstermiştim. Oyunculukları için bir yorum yapmamıştım.
Kaldı ki oyunculuk açısından, "Nell" ile Jodie Foster'ın, "A Beautiful Mind/Akıl Oyunları"'nda Russel Crowe'un, "Cast Away/Yeni Hayat"'da Tom Hanks'in, -hadi bir kaç tane de Al Pacino'dan örnek vereyim- "Scarface/Yaralı Yüz", "Any Given Sunday/Kazanma Hırsı", "Scent of a Woman/Kadın Kokusu", "The Devil's Advocate/Şeytanın Avukatı" -ki burada Keanu Reeves'da hiç fena değildi-, "Carlito's Way/Carlito'nun Yolu" filmlerindeki oyunculuklarıyla Al Pacino ile kıyasladığımda ben "300 Spartalı"'da oyunculuk da göremedim.
Ama ne olur bu yorumumu da yanlış anlamayın lütfen. Deniz Hanım'ın değişiyle, takılıyoruz şurada. Araya bir iki film eleştirisi attırıvermişiz çok mu? :).
Saygılar.
Yazan: JaneDo Tarih: April 7, 2007 11:37 AM
Film kültürünüzü konuşturacak bir yazı bulup, bu fırsatı da kaçırmamanızı takdir ederim.
300 Spartalı filmini beğendim. Bir bayan olarak ve sadece film olarak bakıp, oldukça eğlendim. Alin Taşçıyan olmak ya da benzemek gayretim yok. Bu sayfadaki her yazının altını cenk meydanına çeviren yorumculardan da değilim.
Ben film izlemeyi severim, bir başkası filmi eleştirmeyi, diğeri filmi yazmayı.
İktifa ediyorum.
Yazan: Arzu Tarih: April 9, 2007 11:09 AM
Arzu Hanım,
İnsan bazen kendini durduramıyor, ben fazla uzattım lütfen kusura bakmayın. Yazdıklarımla size rahatsızlık verdi isem beni bağışlayın. Mevzularda gereksiz takılmalarım arada yaptığım bir şeydir, mazur görün, insalık hali işte...
Ayrıca, "Bu sayfadaki her yazının altını cenk meydanına çeviren yorumculardan da değilim." demişsiniz. Öyle olduğunuzu da hiç düşünmedim, tam tersine sizinle keyifle yorumlaşabileceğimizi düşünmüştüm. Amacım ne sizi köşeye sıkıştırmak ne de takdir görmekti. Üzgünüm, bir film yüzünden ne gerek vardı bunlara...
Yazan: JaneDo Tarih: April 9, 2007 2:58 PM
Ama bu demek değildir ki, sizinle yazışmaktan keyif almadım.
Gönül ister ki, bu sayfada daha çok film eleştirileri ve yorumları olsun. Yani siz ve sizin gibi insanlarla, Türk ve dünya sinemasını konuşalım. Eğlence zannedilen filmler ile neler yapılabildiğini; filmelerin, oyuncuların, yönetmenlerin etkilerini; sinema sektörünü de konuşalım.
İeltişim bilgilerim blogumda mevcut. Sizin fikirlerinizden istifade etmek isterim.
Yazan: Arzu Tarih: April 9, 2007 4:37 PM
Bekir Beyin olumlu yaklaşımı yanıta değer nitelikte. Kendisi şahsıma şifreli şekilde küfür ettiği için muhatap almak istemiyordum ama zararı yok. İnsanlar olumlu bir tavıra döndülerse bu tür eski sayfalar defterden koparıla da bilir. Bu blogda karşılaştığım en şiddetli muhalefetten böyle olumlu bir yaklaşım geliyorsa bunu gözardı etmek istemem.
Ancak bu arada Mustafa Beye serzenişim olacak, bence o şifreli şekilleri yayınlamamalıydı. Dünyanın neresine gitseniz o şifrelerin küfür olduğu kabul edilir. Halbuki kendisi her fırsatta bu tür filtrelemelere çok önem verdiğini vurgular. Her neyse...
Bekir Beye olumlu yaklaşımından dolayı teşekkür ediyor ve o sayfayı unutuyorum.
Yalnız bir muhalefet şerhim olacak: Kendisi önceden beri laiklerin "korku"ları temasını çok işliyor. Bunun üzerinde durmak istiyorum.
Korku diye bir şey yok, endişe vardır. Endişe de şu cennet vatanımızın üzerine felaket bulutları yine toplanmasın diyedir. Şahsen benim bu cennet topraklarda doğanın yozlaşması, yeşilin yok olması ve mavinin kirlenmesi, türlerin tükenmesi ile ilgili endişelerim neyse, insanlarımızın oyuna gelmesi, devletin yozlaşması ve gelişmenin geriye gitmesi ile ilgili endişelerim paraleldir. Orman kesilmiş, deniz grileşmiş bana ne, benim burada keyfim gıcır diyemem. Aynı şekilde gelen ağam, giden paşam, düzenimi sürdürürüm, olmazsa çeker batıya giderim de diyemem. Yani iktidar değişir, gelenler bizi asar keser gibi korkularım hiç ama hiç yoktur. Tam tersine bu tür şeylerden hiç korkmam. Tam tersine yaşlanıp elden ayaktan düşerek bir yatakta ölümü beklemektense öldürülmeyi tercih ederim. Doğanın özünde olan bir şeydir ölmek de öldürmek de. Gerek olduğunda ama altını çizerek söylüyorum gerek olduğunda, olur. Umudum ve dileğim gerek olmaması. Öldürülme korkum zerre kadar yoktur. Fakat bu demek değil ki muhtemel katillerime davetiye çıkarıyorum. Her insan gibi hayatımdan tabii ki endişe ederim. Fakat bu endişe hayatımın sona ermesi ve dünyaya veda edeceğimden değildir. Geride bırakacaklarım, yapmak isteyip yapamadıklarım içindir.
Demokrasi konusunda tamamen mutabıkız. Ancak “demokrasiye müsaade etme” diye bir konu yoktur. Demokrasi müsaade edilerek kazanılmaz. Bu bir süreçtir. Bir kazanımdır. Bir edinimdir. Şurada bir şifa pınarı var, akıp duruyor, yolu açalım da insanlar kana kana içsin, bize de dua etsinler türü bir şey değildir. Süreç işleyecek ve kazanımlar giderek artacak, daha iyi düzeylere geleceğiz. Siz bir Amazon kabilesine gidip “ey ahali, artık bu gün itibariyle demokrasiye geçtiniz. Bundan sonra şef, büyücü yok” diyebiliyor musunuz?
Bakınız aynı yaklaşım din konusunda da var. İnsanlığı kurtaracak bir vahiy inmiş, hazır bekliyor. İnsanlar bunu bir benimseyiverseler dünya cennete dönecek. Yok böyle bir şey. İnsanlığı kurtaracak hazır reçete yok. Mehdi diye Mesih diye kimse olmayacak. Bizim atalarımız binlerce yıl sadece taşları taşlara vurarak bir şeyler yapmaya çalıştı. Binlerce yıl avuçiçi el baltasından başka bir araç yapamadılar. Kimse “al bak buna demir denir, bununla kendini koru ve avlan, Allah bunu senin için yarattı” demedi. Her şey uzun ve sancılı süreçlerden geçerek yavaş yavaş şekillendi. Bunu anlamamız gerekiyor. Anlamakla yetinmeyip içselleştirmemiz gerekiyor. Bunun yolu da kulaktan dolma efsanelere değil, bilime kulak vermekten geçiyor.
Saygılar sunuyorum.
Yazan: demirkan efegil Tarih: April 11, 2007 10:15 AM
Gerek burada gerek baska mekanlarda yorum yolu ile tartisma, diyalog istahimi tamami ile kaybetmistim, ama Demirkan Bey'in ile olusmakta olan olumlu havanin devami gayesine hizmet babindan birkac satir yazma zarureti duydum.
Demirkan Bey, once sunu not edeyim: Sizinle olan fikir farkiliginin aynisini, hatta fazlasini bazi aile fertlerimle yasiyorum. Dolayisi ile kullanilan ifadeler ifade edilen fikirlere tepkilerdir. Ben sizi tanimiyorum, sizin de beni tanidiginizi sanmiyorum. Sahsi husumet soz konusu olamaz.
"sifreli kufur" ile neyi kastettiginizden emin degilim. Tahminim bir iki defa cok sinirlendiren yorumlar karsisinda , cizgi romanlrdaki odunc aldigim, manasiz karakterler dizini kullanmami kastediyorsunuz ^&**#@%!!! gibi. Sifreli kufur bilmem.
Siz veya baskalarinin hakaret olarak aligilayacagi kelimeler kullandim, cuhela, gerzek, zihinsel ozurlu gibi; bunlari kullandigimda da belirli kisileri degil, kompozit kisileri hedef aldim, biraz da moderatorun sansurune takilmamak icin (ki takilan bircok yorumlarim ve sansurlenen cumlelerim de oldu). Vebali gunahi bana ait butun soylediklerimin, moderatore degil.
Gelelim esas mevzuya. mealen “demokrasi birden olalim deyince olunacak bir vaziyet degil” tesbitiniz dogru. Ama 80 kusur yillik demeyimden sonra hala bu noktaya varamamizin sebeplerine bakarsak saltanati padisahtan devralan Cumhuriyet eltininin, kasitli olrak demokrasinin onune set cektigini goruruz. “. Siz demokrasiyi hak etmek lazimdir" sarti koyuyorsunuz, oysa ben ideal bir demokrasi degil ama demokratik toplumlardaki temel insan haklarinin insan olmaktan gelen otomatik haklar oldugunu dusunuyorum. Bu gun Turkiye'deki savas minimum insan haklati icin verilendir. Isvec, veya Yeni Zelanda seviyesindeki icin degil.
Bakin 1776’da imzalanan Amerikan bagimsizlik Deklarasyonunda ne diyor:
“…We hold these truths to be self-evident, that all men are created equal, that they are endowed by their Creator with certain unalienable Rights, that among these are Life, Liberty and the pursuit of Happiness. “--That to secure these rights, Governments are instituted among Men, deriving their just powers from the consent of the governed,…” (butun insanlarin esit yaratrildigi ve Yaratici’lari tarafindan belirli, terk edilemez haklari oldugu, ve bunlar arsinda yasama, ozgurluk ve mutluluk pesinde kosma oldugunu, ve bu haklari eminyete almak icin Insanlar arasindan, hak edilmis gucunu yonetilenin rizasindan alan yonetimler olusturuldugunu ispata ihtiyaci olmayan hakikatler addederiz). (acele tercume,. daha guzel ifade edilebilir).
230 yil once Amerika’ya yerlesen isgalci beyazlarin “yaratilistan oturu” haiz oldugu haklari kimsenin bu uklenin insanina 2007 yilnda cok gormemesi lazim. Bu millet'in temel insan haklarina Ukraynali'dan Gurcuden Estonyali, Litvanyali, diger eski Sovvyet haklarindan, muz Cumhuriyetleri halkarindan daha az layik oldugunu dusunmuyorum. Ben kabahati millete bulmuyorum. “milletin yuzde 60’i aptal diyen” Aziz Nesin’in kendisi aptaldi. Millete demokrasi ile tanisma sansi verilmedi ki onun “hak edip etmedigine” karar verilsin. Bunun da niye yapildigini Mumtazer Turkone bu gunku “Rant ekonomisinin ideolojisi olarak laikçilik” yazisinda cok guzel aciklamis Cumhuriyet eliti kendilerine sadakatleri karsiligi bahsedilen, ve bu vasiflarindan oturu sonradan gaspettikleri mevzileri, rant duzenini devam ettirmek istiyorlar, mesele bu. Yaziyi siz de diger okurlara da kuvvetle tavsiye ederim. Sadece Eser Karakas’in ayni konulu yazisindan alintiladigi carpici soruyu koyayim buraya: “Bugünün Türkiye'sinde dışa açık piyasa ekonomisini savunan bir tek katı laikçinin görülmemesi bir tesadüf olabilir mi sizce?"
Ben “:korkular” dedim laikcilerin icinde bulunduklari halet-i ruhiyeyi tavsif ederken, siz “endiseler” deyin, kelime secimi degil benim derdim. Burada iki mesele onemli”:
1. Korkulardan (veya Endiselerden dogan haklar) yoktur. Bir kesimin endiselerinden dolayi baskasinin hakkini gaspetme hakki olamaz. Bu gunku durum budur. Birlierinin birakin dayanakli endiseyi, vehimleri, paranoyalari, fobilerinden dolayi digerlerinin hakki gaspedilmektedir. "tehdit aligilmasi" sozlerini ben icad etmedim, laikc terminolojidendir.
2. Daha once de soyledigim gibi benim korkularimi da sizin endiselerinizi de izale edecek optimum sistemin adidir demokrasi, Ideal demedim, optium dedim, cunku demokrasi Churchill’in dedigi gibi “berbatlarin en iyisidir”. Belki bir gun insanlik, vardigi degisim sureci sonunda, daha ideal bir sistem kuracaktir; “tarihin sonu” gelmedi henuz.
Amazon kabilesine “ey ahali artik demokrasdi olduk” demeye gerek yok. Sadece Amazon Kabilesi’ni “adam etme” misyonundan, onunla demokrasi arsinda duvar olusturmaktan vaz gecmek yeter. Evet bu bir “surectir” ama problem bu surece engel olma problemidir, Turkone’nin makalesinde bahsedildigi gibi. Herhalde bu “surec” in tabii seyrinde cereyan ettigini, kimsenin milleti suru, kendisini de coban ilan etmedigin iddia etmiyorsunuzdur.
Eminimki siz de buradaki bircok “karsi taraftan” yorumcuyu tamami ile Ataman_Hulagulardan olusan “size yakin” olanlara tercih edersiniz. Dusunebilen bir insan icin bir tefekkur colunde yasamaktan daha iskenceli sey dusunemiyorum.
Ne kadar zeki olursaniz olun, savunulamazi savunmak cok zordur. Onun icindir ki siz de standard laikci kliseler yerine felsefi zemin olusturmaya calisiyor, onmuzdeki somut gerceklerin etrafinda dolasip bir takim teorik kavramardan bahsetmeyi yegliyorsunuz.
Din ve vahiy uzerine soyledikleriniz mevzunun disinda. Defalarca soylendi: “Senin dinin sana, benim dinim bana”. Insanlarin sizin “yanlis” buldugunuz seylere inanma haklari vardir. Ben sizin inkar hurriyetinizi kabul edebiliyorum siz neden bana inanma hurriyetini cok goruyor, inancimdan dolayi beni toplum disina atiyor ve sonra da “demokrasi bir surectir” diyorsunuz? Aramizdaki temel fark bu, siz insan haklari isteyenlere genellikle inanclarini, fesefelerini baz alarak cevap veriyorsunuz. Ben ateist, putperest veya mecusi, basklarinin inanisini eleastrirken bunu hicbir zaman inanis ozgurlugu ile iliskilendirmiyorum. Birakin demokrasiyi, insan psikolojisi acisindan bakarasak, fikirlerine guvenen biri neden farkli fikirdekileri susturmak isteyebilirki? Onca sebes fikirler pazwyin kuralim. Herkes konusur; Juri veya make deger bicer.
. “hic yazmayacagim” senedi vermis olmayayim ama artik bu sitede yorumlar yolu ile tartismalara katilmak niyetinde degilim. Fikirlerimi merak eden olursa blogumda, ve Cemaat.com sitesinde yazmaya devam edecegim.
Surc-u lisan ettikse affola.
Herkese selam, saygi ve muhabbetle
Yazan: Bekir L. Yildirim Tarih: April 11, 2007 9:59 PM
Bir ustteki yorumumu yanlislikla iki kere gondermisim ama ikisinde de bahsettigim Mumtazer Turkone yazisi icin linki yanlis vermisim herhalde. Okunmasini cok arzu ettigim icin bu defa dogru linki vermek istedim (artik kopyele-yapistir yapacaksiniz, sayfanizin adres kismina; simdi HTML falan yapmam zahmetli is)
http://www.zaman.com.tr/webapp-tr/haber.do?haberno=526159
Yazan: Bekir L. Yildirim Tarih: April 12, 2007 4:02 AM
Bekir Bey,
"artik bu sitede yorumlar yolu ile tartismalara katilmak niyetinde degilim" sozlerinizi okumak dogrusu pek hosuma gitmedi.
Hernekadar bazi temel konularda fikir ayriligimiz olsada sizin meselelere bakis acinizi ve onlara getirdiginiz yorumlari keyifle okuyorum. Dahasi; dinine bagli kimselerin de demokrasi semsiyesi altinda nasil toplanabilecegi ve daha pek cok konuyu sizden ve sizin gibi birkac yorumcudan bu site sayesinde ogrendim.
"Ogrendim" kelimesini oldukca liberal bir sekilde, rahatlikla kullandigimi belirtmek istiyorum. Burada ifade edilen, tartisilan, kavgasi yapilan konularin hic birisi bosa gitmiyor... ornegin yasaklarla, dogmalarla, resmi hurafelerle bir omur tuketmis biri olarak, memlekette benimle ortak paydaya sahip olan kesimin zannettigimden daha cok daha genis oldugunu ogrendim.
Ogrenen sadece ben degilim, yorum yazan yuzlerce kimse kadar okuyan yuzlercesi de ogreniyor/ogretiyor.
Biliyorum, yazdiklarinizi iki-uc ayda bir tekrar ediyorsunuz, ben de tekrar ediyorum, digerleri de. Defalarca bunu yapmak bikkinlik verdi ama malesef kalabalik blogun tabiati boyle ve yeni gelenlere mesajinizi iletmek zorundasiniz. Yeni blogunuzun basarili olmasini temenni ederim, fakat burada yazmanizinda bir borc oldugunu dusunuyorum.
70 yildir meydani resmi hurafecilere birakmanin bedeli ve sonuclarini goruyoruz.
Bu bir iltifat degil, vazifeye davettir.
Selamlar.
Yazan: Haydar Tarih: April 12, 2007 7:39 AM
Haydar Bey,
Tesekkurler guzel sozleriniz icin. Yazdiklarima sizin gibi birikimli ve bagimsiz fikirler uretebilen bir yorumcudan olumlu tepki gelmesi guzel.
Ben de gerek siz gerek diger yorumculardan Turkiye'deki fikir yelpazesinin benim ogrencilik yillarimdakinden cok daha cesitlenmis oldugu gibi bircok sey ogrendim.
Iyi teshis etmissiniz kisir dongu sendromunun rolu var bu ruh halimde. Ayrica Mustafa Bey'in verdigi maasla gecinemiyorum artik :)
Ama gerek siz gerek diger iki dostun da ricasi var obur tarafta. O zaman mumkun oldugunca polemikten kacinarak arada bir dusunduklerimi yazmam daha uygun olacak herhalde.
Her halukarda Mustafa Bey'in yazilarini ve sizlerin yorumlarini takip edecegimden eminim.
Resmi dogmacilarin en buyuk dusmani kendileri gibi gorunuyor.
Selam, saygi ve muhabbetle
Yazan: Bekir L. Yildirim Tarih: April 12, 2007 9:13 AM
Ha bu arada, 300 filmini yeni seyrettim, Harika! Dediginiz gibi mesajlari acik. Ya ozgurluk ! Ya da esaret!
Bir bakima ABD ve Iran i gostermeye calisiyorlar.... Ama gercek hayatta tabi ABD 50 kat daha guclu.
Ben sahsen ABD tarafinda olmayi yeglerim. Neden mi? Dusunce ozgurlugu var, Din ozgurlugu var. Iran da yasayanlar ya da calisanlardan ogrendim, namaz icin dayak atiyorlarmis, kadinlarin haklari kisitli. Ben Cuma namazimi da kilarim, birami da icerim sapitmadikca. Sonucta bana kimse yol gosteremez. Din ve Iman Allah ile Kul arasinda olmalidir, zaten kilavuzumuz Kuran var. Eeeee kime ve neye ihtiyacimiz var ki?
Yazan: ali serter Tarih: April 18, 2007 9:45 PM