« Dış Mihrak Değil, İç Faşizm Var | Ana Sayfa | Sitede Yenilik: Göze Çarpanlar »

January 27, 2007

Panel: 'Eski Türkiye'de Yeni Siyaset Mümkün mü?'

Biraz geç bir duyuru oldu, ama yine de belirteyim: Benim de danışma kurulunda yer aldığım "Açık Fikir Toplantıları"nın ikincisi bu akşam (27 Ocak Cumartesi) düzenleniyor. Ertuğrul Günay ve Mehmet Bekaroğlu'nun konuşmacı olarak katılacağı, Kenan Çamurcu'nun modere edeceği "Eski Türkiye'de Yeni Siyaset Mümkün mü?" başlıklı toplantı, saat 19.00'dan itibaren Tarık Zafer Tunaya Kültür Merkezi'nde. Davetlisiniz...

Yazan: Mustafa Akyol Tarih: January 27, 2007 1:25 PM

Okur Yorumları

(NOT: Yazılar üzerine yapılan yorumların sitede yer alması, bunların Mustafa Akyol tarafından benimsendiği ve desteklendiği anlamına kesinlikle gelmez. Aksine, farklı ve karşıt görüşleri ifade eden yorumlar da kabul edilmektedir. Ancak saldırgan, düzeysiz veya konuyla ilgisiz yorumlar reddedilecektir. Eğer bu siteye ilk kez yorum yazıyorsanız, standart yorum kurallarını dikkate almanız önemle rica olunur.)

Gidemedik... Ne konuşuldu?

Yazan: Ahmet Tarih: January 28, 2007 7:36 AM

gelmek mumkun degil,ancak konu baslıgına hemen fikrimi soyleyeyim.
eski turkiye'ye yeni siyaset zor ve zahmetli olsada mumkundur.aynı zamanda sarttır.
zor ve zahmetli olmasının sebebi;siyasetin tedavisi olmayan bir hastalık olması ve bu hastalıga yakalanan dinozorların olunceye kadar bu hastalıgı tasıması.

Yazan: bercenay Tarih: January 28, 2007 11:16 PM

Hazineden Business nasil yapil... pardon!
Memleket nasil yonetilir?
Ogrenin!

http://www.zaman.com.tr/webapp-tr/haber.do?haberno=493593#

Yazan: Haydar Tarih: January 29, 2007 2:22 AM

1994 yılı Türkiye Almanak'tan alıntı:

28 Mart: İstanbul (Recep Tayyip Erdoğan) ve Ankara (Melih Gökçek) Büyükşehir Belediye Başkanlıkları dahil olmak üzere 5 Büyükşehir ve 26 İl Belediye Başkanlığı kazanan Refah Partisi, seçimin galibi oldu.

1 Nisan: Orman Bakanı Hasan Ekinci, 'Halkımız boşuna endişelenmesin, Devletin Valileri RP'li başkanları adım adım izleyecekler.' dedi.

Hani ben refahlıları ve akp lileri hiç hazzedemem ama şu acaristan ormanlarını peşkeş çeken Ekinci değil mi?Herhalde yaptıklarını bozmasınlar diye izlemeye almıştır.Milliyetçi yurtsever karadenizli bakanım.
Saygılarımla
Saygılar

Yazan: Salih N. Tarih: January 31, 2007 3:03 PM

Hurriyet gazetesinde bir haber...
------------------
"Kapıkule Gümrük Kapısı’nda rekor düzeyde eroin ele geçirildi. Hollanda’ya pizza kutusu götüren TIR’da yarım tondan fazla uyuşturucu ele geçirildi, 14 kişi gözaltına alındı. PKK bağlantısı araştırılıyor."
http://www.hurriyet.com.tr/gundem/5929265.asp?gid=112
------------------


Hudutlarda yuzbinlerle asker, duzinelerle noktada yol ve kimlik kontrolu, hatti hesabi olmayan polis, istihbarat... ve bukadar eroin 2500km yol katedip hudut kapisina geliyor.

Ve bu cici gazete bunu yapanlarin Pkk li olacagini ima ediyor. Yani oraya degil buraya bakin diye hedef sasirtiyor gibi geldi bana.

Hele haberin altindaki yorumlara bakinca "Ruhun sad olsun Aziz Nesin" diyesim geldi.

Yazan: Haydar Tarih: February 11, 2007 12:57 AM

Fetret Devri…


Osmanlı’nın en karışık dönemlerinden biri, biliyorsunuz, Yıldırım Beyazıt’ın ölümünden sonraki dönemdir.

Şehzadelerin tahta geçmek için birbirine düştüğü, imparatorluğun yönetiminin sahipsiz kaldığı zamanlar.

Tarihimize “Fetret Devri” adıyla kaydedilen karmaşa.

Sanırım, o dönemi en çok andıran bir süreci yaşıyoruz şimdi.

Devlet iyice dağınık.

Yargı güvenilirliğini yitirdi.

Peki, biz buraya nasıl geldik?

Bugünü, Kürt savaşının gerçekçi bir analizini yapmadan, sadece “terör olayı” diye geçiştirerek anlamak korkarım pek mümkün olmaz.

Türk devleti, Kürt politikasında yaptığı korkunç hataların faturasını bugün ödüyor.

12 Eylül yönetimi, Kürtlere anadillerini konuşturmayacağız, onlara Kürtçe şarkı söyletmeyeceğiz, Kürt ırkı diye bir ırkın varlığını kabul etmeyeceğiz derken bir halk ayaklanmasına neden oldu.

Bazı iddialara göre, 12 Eylül yönetimi, baskıyı artırarak “ayrılıkçı Kürtleri” dağa çıkmaya zorlayıp, onları orada imha etmeyi planladığı için o manasız yasakları koydu.

Bu iddia ne kadar doğru bilmiyoruz ama devlet yönetmeyi beceremeyen darbecilerin izlediği politikalar otuz bin kişinin öldüğü bir tür iç savaşa yol açtı.

Ve, bizim devletin “terör örgütü” dediği PKK ciddi bir halk desteği bulduğu ve dışardan da destek sağladığı için güçlendi..

O aşamada, “PKK neden böyle güçlü, neden binlerce Kürt çocuğu dağlara çıkıyor” diye sorulmadı.

Bizde “akıllıca” sorular sormak Osmanlı’dan beri “ihanet” sayılır.

Sadakat, “aptallıkları” görmemek, sorgulamamak, dile getirmemektir.

Akıllıca bir değerlendirme yapılmadığından kaçınılmaz olarak ilk akılsızlığı savunabilmek için daha akılsızca bir adım atıldı.

Devlet, PKK’ya karşı başarılı olabilmek amacıyla kendi koyduğu “yasaların” dışına çıkmaya karar verdi.

Görünen devlet bir “kabuk” olarak kaldı, onun altında kendi yasalarını ve yargısını hiçe sayan başka bir devlet oluştu.

Bu “görünmez” devletin finansmanı ise uyuşturucu kaçakçılığı ile karşılandı.

Uyuşturucu kaçakçılığını “finansman kaynağı” olarak kabul etmek üçüncü büyük akılsızlıktı.

Uyuşturucu gelirlerinin büyüklüğü, o “görünmez” devletin kendi gizli “kurallarını” bile yok etti, kendi aralarında kanlı çıkar kavgaları başlattı.

Devlet kadroları düpedüz birer suçluya döndü.

Üstelik bu “suç” vatanseverlik perdesi arkasına saklandığı için soruşturulamıyordu.

Yargı, “bunu soruşturmamanın” bir “yurtseverlik” olduğuna inandırıldı.

Ve, yargı da bu büyük suç organizasyonunun içine alındı.

Susurluk denilen büyük facia böylece yaratıldı.

Bu facianın son dönemlerinde, devletin içinden birileri durumun nasıl büyük bir parçalanmaya doğru gittiğini görmüştü.

Abdullah Çatlı hakkındaki yazılar Susurluk kazasından önce yayınlanmaya başlamıştı.

Bu büyük kirlilik içinde “temiz kalmış” olanlar Susurluk’tan sonra devlete bir çeki düzen verilmesini istediler.

O sırada ekonominin büyük bir krize girmesi, Kemal Derviş’in buraya gelmesi, o temizlik hamlesinin başlangıcını kolaylaştırdı.

Ardından Avrupa Birliği üyeliği için hazırlıklar devreye girdi.

Devletin bir bölümü, dağınıklığı bir düzene sokmak için uğraşmaya koyuldu.

Tam bir kesinlikle söylemek mümkün değil ama “kirlenmiş” olanlarla “temiz” kalanlar arasında, “Susurluk işini kapatalım ama siz de bir daha bu kirli işlere bulaşmayın” türünden bir anlaşma yapıldı sanıyorum.

Bu anlaşma bir süre yürüdü.

Ama Avrupa Birliği üyeliğinin ciddiye binmesi, askerin siyasetteki hakimiyetinin azalma ihtimalinin yarattığı endişe, Çankaya seçimi ve geçmiş günlere duyulan bitmeyen özlem “Susurlukçuları” gene harekete geçmeye itti.

Ve, devletin içinde kavga ve dağılma ortaya çıktı.

Bakın, Şemdinli’den bu yana hiç alışmadığımız bir şey oluyor Türkiye’de.

Bütün büyük saldırıların en azından tetikçileri yakalanıyor.

Eskiden hiç biri yakalanmazdı.

Eskiden kim yakalamıyordu?

Şimdi kim yakalıyor?

Devletin “temizlikten ve dünyayla birleşmekten” yana olan kanadı “kirlilikte” ısrar eden kanadını sürekli avlıyor.

Kirli kanadın böylesine amatör katillerle çalışmasının asıl nedeni de sanırım “uyuşturucu” gelirinin azalması.

Gelir azalınca iyi bir “katil kadrosu” kurulamıyor.

Katiller ve suçlular yakalanıyor ama “yargı” yapması gerekeni yapmadığı için arkası gelmiyor.

Nedense yargı bir müessese olarak “temizliğin” yanında yer almıyor.

Bunun bedelini de, mafyayla ilişkili Yargıtay başkanlarının yakalanmasıyla, kadın satıcısı Yargıtay üyelerinin ele geçmesiyle, bombacıyı serbest bırakan yargıçların deşifre edilmesiyle, yanlış kararların ardı ardına kamuoyuna yansımasıyla ödüyor.

Bunların hepsi, bana sorarsanız, yargıya gönderilen mesajlar.

İşte biz şimdi tam da bu kavganın göbeğindeyiz.

Devlete ne temiz kanat, ne de kirlenmişler sahip.

Tamamen bir dağınıklık söz konusu.

İktidarın da çıkar hesapları ve Çankaya iştahıyla ikide bir de taraf değiştirmesi, bir gün “ondan” öbür gün “bundan” yana çıkması dağınıklığın sürmesine yol açıyor.

Ama bu olanlardan umutsuzluğa kapılmayın.

Türkiye, buradan temizlenerek ve yargıyı düzelterek çıkacak.

Devletin, dünya tarafından da desteklenen “temiz” kanadı güçleniyor bence.

Yargı da yakında kendisine gönderilen mesajları çözüp kendine bir çeki düzen verecektir.

Fetret Devri’nin ardından Osmanlı’nın Yükseliş Dönemi başlar.

Sanırım ve umarım gene aynısı olacak.

Bu Fetret Devri’ni aştıktan sonra Türkiye’nin de temiz ve hukuka saygılı bir ülke olarak yükselişi başlayacak.


A.Altan www.gazetem.net

Yazan: Haydar Tarih: February 12, 2007 8:41 PM

Cumhuriyet Gazetesi'ne atılan üç bombanın kaynağı araştırılmayacak
Cumhuriyet Gazetesi'ne atılan 'ordu malı' bombaların nereden ve nasıl temin edildiği araştırılmayacak. Danıştay'a düzenlenen saldırıyla ilgili Ankara 11. Ağır Ceza Mahkemesi'nde görülen davada, bombaların nereden ve nasıl temin edildiğinin araştırılması talebi reddedildi.
http://www.zaman.com.tr/webapp-tr/haber.do?haberno=500910

Yazan: Haydar Tarih: February 17, 2007 12:14 AM

Non pasarant….
Faşizmin böylesine arsızlaştığı bir dönemi hatırlamıyorum bu ülkede.

Devlet desteğini arkalarına almanın getirdiği şımarıklıkla gittikçe saldırganlaşıyorlar.

Bugüne kadar “sosyal demokrat” maskesi ardına saklananların artık bu “son fasılda” saklayacak bir şeyleri kalmadığı için peçelerini sıyırıp atmaları, toplumun vicdanı olması gereken solu da yok ettiği için, faşizm saflarına katılacak olanları durduracak bir vicdan engeli de kalmadı.

Siyasi iktidarın içindekilerin “makam ve koltuk” kaygılarıyla, faşist saldırıları “milliyetçi hislenmeler” diye tarif etmesi de onlara geniş bir özgürlük alanı açıyor.

Cumhuriyetin kuruluşundan beri “gizli bir iktidar” olarak varlığını sürdürenler ise Türkiye’nin dünyayla kaynaşmasının onların bu “illegal” iktidarını sona erdireceğini bildikleri için zaten faşizmi bütün güçleriyle destekliyorlar.

Böylece, faşizm, gelişmek için ihtiyaç duyduğu zehirli besini devletin memelerini emerek elde ediyor.

Dünyanın ve Türkiye’nin geçtiği süreçte esnafın zorlanması, köylülüğün yapısal bir değişikliğe maruz kalması, varoşların işsizlerle dolması, gerekli kadroları onlara sağlıyor.

Yetenekleri pek gelişmemiş, anadilini zorlukla konuşan, sanatla hiçbir ilgisi olmayan, kendi ülkesinin edebiyatından nefret eden, tarihini bilmeyen öfkeli ve çaresiz bir kalabalık kollarına “gamalı haçlarını” bağlayarak sokaklara çıkıyor.

Yaşamayı ve yaşatmayı bilmediklerinden, var olduklarını kanıtlayabilecekleri tek yer ölüm.

Onun için öldürmeyi kutsuyorlar.

“Yaşasın ölüm” diye bağırıyorlar.

“Hepimiz katiliz” diye haykırıyorlar.

İşledikleri her suçtan sonra sırtları sıvazlanıyor, bayrakların önünde resimleri çekiliyor, mahkemelerde serbest bırakılıyorlar.

Amaçları Türkiye’yi kanlı bir kargaşanın içine sokmak, büyük kıyımlar yapmak, ülkeyi dünyadan koparmak, vahşi bir diktatörlük oluşturmak.

Bu ülkenin ve bu toplumun, tarihinde hiç görmediği türden büyük bir acı çekmesi, iç savaşlarla parçalanması, katliamlarla kanaması için ellerinden geleni yapıyorlar.

Bunu, onlara yaptırmayacağız.

Türkiye’yi onlara bırakmayacağız.

Ülkesini iki parça eden Hitler gibi, topraklarını kendi isteğiyle Alman işgaline açan Mussolini gibi kendi toplumuna düşman olanlar, kendi insanına ihanet edenler burada da ortaya çıkabilir.

Çıkıyor da.

Ama başaramayacaklar.

Burayı iç savaşlarla bölmelerine, ülkeyi sırtlan sürüleri gibi parçalamalarına, Türklüğü barbarlıkla eşdeğer duruma düşürmelerine, evlatlarımızın geleceğini mahvetmelerine izin vermeyeceğiz.

Almanlarla işbirliği yapan İspanyol faşistlerine, “non pasarant”, “geçit yok” diyerek karşı duran İspanyol cumhuriyetçilerinden bir eksiğimiz yok bizim.

Gerektiğinde, bu ülkeyi, bu insanları, bu toprakları, tek amaçları bütün değerlerimizi parçalamak olan faşizme karşı savunuruz.

Bu ülkenin çocuklarına özgür ve mutlu bir ülke bırakmak bizim borcumuz.

Mimarisiyle, müziğiyle, edebiyatıyla, yaratıcılığıyla, üretimiyle övünen bir ülke yaratmak bizim hayalimiz.

Bu hayalimizi gerçekleştireceğiz.

Türkiye’yi gelişmiş dünyanın saygıdeğer bir üyesi yapacağız.

Emin olun bunu başaracağız.

Faşizm, kadrolarını “umutsuzlukla” hırpalanmış insanlardan derler, biz bu ülkede umudu yeniden dirilteceğiz.

Mutlu ve özgür bir toplum olabilmenin tam kıyısında duruyoruz, bir adım daha attığımızda yepyeni bir hayata başlayacağız, karşımıza çıkartılan faşizm bu adımı atmamızı engellemek için.

Ama o adımı atacağız.

Umudun ilk ışığıyla birlikte faşizmin eridiğini, kadrolarını kaybettiğini göreceksiniz.

Faşizmin muhtaç olduğu karanlığı yaratmak için bütün ümitleri söndürmeye çalışıyorlar.

Bizim başka bir silaha ihtiyacımız yok, sadece ümidi canlı tutabilmemiz bile yeter onları yenmeye.

“Non pasarant” diye bağıran İspanyol cumhuriyetçileri kahramanca ölerek yenildiler.

Dünya o günden bugüne çok değişti.

Biz “kahramanca yaşayarak”, toplumun kıyısında durduğu mutluluğu insanlara göstererek galip geleceğiz.

Bu ülkeyi kanlı bir av gibi parçalamalarına izin vermeyeceğiz.

Faşizm bu topraklarda geçit bulamayacak.

Tarih boyunca yenildiler.

Bir kez daha yenilecekler.


A.Altan www.gazetem.net

Yazan: Haydar Tarih: February 20, 2007 6:25 PM

Hep ciddi seylermi yazacagiz?
Alin size iki girgir fikra...
1- Birisi kuyruguna bastiginda Dinozor bunu ancak 30 saniye sonra idrak edip basini kuyruguna dogru cevirirmis... "NE OLDU" diye.

2- Hurriyet gazetesinin bas yazarinin -cuval- olayinda "NE OLDU" diye sormasi ise seneler aldi.
http://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/5989042.asp?yazarid=10&gid=61
***

Isin girgiri bununlami bitiyor?
Hayir!
Kaf daginin arkasindaki Sagir Sultan bile artik olani biteni roman gibi bildigi halde muhabir/yazar ordusuna sahip gazetenin basyazari konuyu bilmezlikten gelip yazisinin sonunda "NE OLDU" diye sormuyormu? Bence burasi en nukteli kisim.
***

Olsun buda bir baslangic.
Sayin yazarimizdan en kisa zamanda 1977 de Taksim Meydaninda olup bitenleri, sonrada Papa'yi kimin vurdugunu, ardindan binlerce diger olaylari bize gecikmelide olsa anlatmasini arzu ediyorum...
...fakat bu sefer "NE OLDU" diye sormadan tabi.

Yazan: Haydar Tarih: February 21, 2007 8:24 AM

" Aziz Türk milleti,
İstanbul'un yarısının kaçak binalarla donatılmış olmasını, bir denetimsizliğin sonucu olarak görenler, şunu unutmamalı ki; bu, aynı zamanda yüce milletimizin her türlü engeli aşan gücünü, zekâsını ve kahramanlığını göstermektedir.
İstanbul gibi bir kentteki yapıların yarısını, her türlü zorluğa karşın yaratmak ve onlara sahip olarak bir mesken edinebilmek; pısırık ve sönük toplumların becerebileceği bir şey değildir.
Hepimiz Viyana kapılarına kadar gitmiş atalarımızın çocuklarıyız. Bugün de nerelerden gelip nelere sahip olabileceğimizi, İstanbul'da her türlü engele karşın yarattığımız 800 bini aşkın yapıyla kanıtlıyoruz.
Binalar çürükmüş, depreme dayanmazmış... Hepsi laftır bunların.
Bir kez depremin ne zaman olacağını ve kimlerin nesinin yıkılacağını kim nereden biliyor?
Ayrıca böyle bir risk olsa dahi, bunu göze almış olmak da, yüce milletimizin ne kadar yiğit, yürekli ve kahraman olduğunu kanıtlamıyor mu?
Savaşlar depremlerden daha mı az yıkıcıydı? Hepsinden de şanlı zaferlerle daha güçlenerek çıkmadık mı?
Depremler de vız gelir bize, kuraklık da, su baskınları da... Muhtaç olduğumuz kuvvetin damarlarımızdaki asil kanda mevcut olduğunu bildikten sonra..."

DEVAMI
http://www.milliyet.com.tr/2007/02/28/yazar/altan.html

Yazan: Haydar Tarih: February 28, 2007 8:45 PM

Urdun krali Abdullah dun ABD Senatosunda konusuyor. Kral oyle guclu ifadeler ve iyi aksani ile konusma yapiyorduki "bravo" dedim. Kral Abdullah 400 kusur Senator ve Milletvekilinin onunde ABD yi hem ovuyor hem elestiriyordu. Buna ragmen ertesi gunku gazetelerde hakkinda tek negatif bir satir bile yoktu.
***

Bir de bizim Abdullah (Gul'un) bir kac ay once ABD tv sindeki roportajini hatirliyorum... bu kadar kotu olabilirdi.
***

Bir yetkili yabanci bir tv ye niye cikar?
Kendi ulkesinin bir meselesini ora halkina anlatmaya, onlari kazanmayi hesabeder onun icin cikar degilmi.
...
Aksan bozuk, cumleler yarim, sorulan "zor!" sorulara teget cevaplar, zorda oldugu yuz ifadelerinden belli, bir an evvel bitsede kurtulsam turunden bakislar...
Seyreden kimseler pekde iyi izlenim edinmiyor tabiiki. Bu durumda ister istemez ulkesinin imaji bile bundan etkileniyor mutlaka.

iyide kardesim bu isi hakki ile becerecek kimse yokmu memlekette? Var ama gelde anlat...

Ertesi gun memleketteki cok satan gazetelerde koca basliklar "tum Amerika filancayi dinledi...".

Duyan da koltuk kabartacak is yapti zanneder.

Yazan: Haydar Tarih: March 10, 2007 8:54 AM

Askerler darbe yapıp neden hep çekildiler?


28 Şubat askeri müdahalesinin onuncu senesinde Türkiye’de askerlerin darbe yapma gelenekleri ve biçimleri, bu geleneğin nedenleri ve sonuçları tekrar teşrih masasına yatırıldı.

Askeri darbe geleneği kavramını yanlış kullandığım kanısında değilim zira bir ülkede 1960’dan günümüze ortalama her on senede bir darbe olmuşsa, bu sürecin artık bir gelenek haline dönüşme tehlikesini barındırdığını söylemek fahiş bir hata olmaz herhalde.

Üstelik bu ülke “birinci geleneksel bilmem ne şenliği” gibi afişlere de alışık bir ülke.

28 Şubat ve önceki müdahaleler tüm detayları ile tartışılırken dile getirilen görüşlerden biri de 1960’dan günümüze askerlerin iktidara hep sivillerin kirlettiklerini temizlemek için geldiği ve işlevlerini yani mıntıka temizliğini tamamladıktan sonra kışlalarına çekildiği yönünde.

Bu görüşü dile getiren kişi ve kurumlar Türkiye’deki askeri darbelerin asla Güney Amerika askeri darbeleri ile mukayese edilmemesi gerektiğini, demokrasiye ve daha da çok cumhuriyete aşık silahlı kuvvetlerin mıntıkadan demokrasi ve cumhuriyetin önüne siviller tarafından konan engelleri temizledikten sonra mümkün olan en kısa sürede görevi temizlenmiş mıntıkada sivillere terkettiğini, bu anlamda silahlı kuvvetlerin demokrasi karşıtı bir kurum olarak gösterilmesinin çok anlamsız olduğunu ifade ediyorlar.

1960 darbesinde, darbeden yaklaşık bir buçuk sene, 1971 darbesinden iki buçuk sene, 1980 darbesinden üç sene sonra ve 1977’de de iki sene sonra “serbest” seçimlerin yapılmış olmasını da kanıt olarak gösteriyorlar.

Acaba mesele bu kadar basit mi?

TSK’nın her seferinde belirli bir süre sonra kışlasına dönmesi gerçeği altında acaba silahlı kuvvet mensuplarının ve darbeci ekiplerin demokrasi aşkından başka gerçekler yatıyor mu?

Askeri darbe geleneğinin ve düşünce ikliminin kısırlığının bir ürünü olarak bu tür sorulara daha kapsamlı cevap aramama, kolaycı, ve kimse kusura bakmasın, ipe sapa gelmez açıklamaları ve izah tarzlarını benimseme ve kabullenme geleneği de bu topraklarda askeri müdahale geleneği ile at başı gidiyor.

Doğrudur, bizim darbeci geleneğimiz Güney Amerika darbeci geleneğinden farklıdır ama toplumların yapısı da burada ve Latin Amerika’da da farklıdırlar ve farklılıklar kanımca bizim darbeci ekiplerin demokrasiye olan aşkları ile izah edilemeyecek kadar kapsamlıdır.

Her iki coğrafyada da yani Türkiye’de ve Latin Amerika’da askeri darbeler ve olağanüstü hal uygulamaları dışında kalan ender zaman dilimlerinde geçerli hale gelen ya da getirilen parlamenter rejimlerin ve bu rejimlerin demokrasi kavramı üzerinden kitlelerle kurdukları siyasal ve ekonomik bağların farklılığı kanımca bize ve bizim darbe severlere bizim darbecilerin demokrasi aşkı olarak görünmektedir.

Bir Latin Amerika uzmanı olmadığım için bu yazıda daha ağırlıklı olarak bizim ülkemiz üzerinde durmak istiyorum.

Bizim ülkemizde Mezopotamya medeniyetlerinden, Bizans’tan, Selçuklu’dan, Osmanlı’dan gelen bir siyasal-ekonomik gelenek, siyaseti yani merkezi temel siyasi ve ekonomik değerlerin üretim ve dağıtım merkezi haline de getirmiş bulunmaktadır.

Yaklaşık tüm siyasal ve daha da önemli olmak üzere ekonomik değerler ve rantlar merkezde üretilmekte, merkezde üretilen bu rant ağırlıklı değer sistemi de mevcut siyasal örgütlenme, siyasal partilerin taşra teşkilatları aracılığı ile yine halka dağıtılmaktadır.

90’ların başında bir siyasal hareketin düşünürleri ve sözcüleri ülkemizdeki rant dağıtım mekanizmasını Tofaş’ın Bursa’da üretim yapmasına ama tüm arabaları Anadolu’daki bayiler eli ile dağıtmasına benzetmiş idi ve kanımca bu teşbih çok düzgün bir teşbih idi.

Siyasi sistemimizde de Ankara (bakanlıklar, KİT’ler, kamu bankaları vs.) temel rantları üretiyor, üretilen bu rantlar ise iktidar partisinin il ve ilçe teşkilatları ile halka paylaştırılıyor.

Bu sistemin adı da türk usulü popülist demokrasi ve mal ve hizmet üretiminden çok rant üretmeye ve üleştirmeye dayalı bu sistem bu topraklarda zenginlik ve özgürlük yaratamıyor zira zenginliğin en büyük düşmanı rant, özgürlüğün en büyük düşmanı ise merkez ağırlıklı ekonomik sistemler.

Ve askeri darbeler işte bu üleştirme (isterseniz dağıtım) sisteminin bayiliklerini yani siyasal partilerin il ve ilçe teşkilatlarını ortadan kaldırdığı ya da etkisizleştirdiği için popülist rant üretim ve dağıtım sistemi askeri müdahaleler döneminde aksamaya başlıyor ve şayet aksama süreci uzarsa bu bayilik sistemi dışında nemalanmayı bilmeyen geniş kitlelerin hoşnutsuzluğu artıyor.

Askeri yönetim dönemlerinde bayilik sisteminin aksamasının daha etkin bir sistemin devreye girdiği anlamına doğal olarak alınmamalı, zaten bu imkansız.

Merkezin yarattığı rantların siyasi partilerin il ve ilçe teşkilakları yerine albay ya da emekli albay belediye başkanları tarafından dağıtımı halkımızın geleneksel talepleri doğrultusunda olmadığı için kriz, askeri ciddi biçimde tehdit edecek kriz kapıya dayanıyor.

Darbeci paşalarımızın bu süreci zihinsel olarak algıladıkları kanısında değilim ama yaklaşan hoşnutsuzluğu sezebileceklerini düşünüyorum ve bir süre sonra geleneksel bayilik sisteminin daha da askıya alınmasının kendi sonları anlamına da geleceğini seziyorlar ve mecburen kenara çekiliyorlar.

Bu darbeci paşaların mevcut rant üretim merkezi ve bayilik sistemi dışında başka bir sistem ihdas edecek bir beyinsel algılmaları da zaten mevcut değil.

Bizim darbeci paşaların demokrasi aşkı denen şey kanımca sadece bu sezgi yani üzerilerine biraz sonra gelecek büyük toplumsal dalgayı algılama ya da sezme içgüdüleri.

O yüzden de darbeciler sistemi biraz sonra “demokrasiye aşık türk evlatlarına emanet edip” geri çekiliyorlar.

http://www.gazetem.net/haberanaliz.asp

Yazan: Haydar Tarih: March 11, 2007 9:45 PM

http://www.denizcilersitesi.com/ozden_ornek.html

Eski Deniz Kuvvetleri Komutanı Oramiral Özden ÖRNEK'in Günlük Notlarından

ORG. KIVRIKOĞLU, HİLMİ ÖZKÖK’E ONU HİÇE SAYAR GİBİ MUAMELE EDİYOR, HER FİKRİNİ TERSLİYOR VE BAZEN DE ONUNLA ALAY EDİYORDU

AB'DEN NASIL KURTULACAĞIZ?

YAZILAN BİR İHBAR MEKTUBUNDAN BU KADAR GENİŞ BİR YOLSUZLUK AĞI ÇIKMIŞTI.

GALİBA GEÇEN YILKİ GENELKURMAY BAŞKANI OĞULLARI İLE İLGİLİ OLARAK BİR DİYET ÖDÜYORDUM.

SARIKIZ OPERASYONU

AY IŞIĞINDA DARBE

JANDARMA GENEL KOMUTANI ORGENERAL ŞENER ERUYGUR, YAŞAR PAŞAYI ZEHİRLEMEYE KADAR VARAN PLANLAR YAPMIŞTI.

BUNDAN SONRA AKP HÜKÜMETİNİN KARŞISINDA HİÇ DEĞİLSE MUHALEFET YAPACAK OLAN BİR KANAL OLACAK

FİKRET BİLA, ELİNDE YAŞAR PAŞA’YA YAZDIĞIM BİR MEKTUBUN KOPYASI OLDUĞUNU SÖYLEDİ

FERİT ŞAHENK’E: “YAYINLARINIZ, HÜKÜMET YANLISI DİKKATLİ OLUN!” DEDİM

MURAT YETKİN: BU HABERİ, HÜKÜMETİ SIKINTIYA DÜŞÜRMEK İÇİN BAŞ HABER YAPACAĞIM

AYDIN DOĞAN'IN YANINDA, M. ALİ YILMAZ ve FİKRET BİLA VARDI. AMACIMIZ AYDIN DOĞAN'A BAZI MESAJLAR VERMEKTİ.

1999 ŞUBAT AYINDA AMERİKALILAR ABDULLAH ÖCALAN'I KAÇIRIP BİZE VERDİKLERİ ZAMAN MESUT YILMAZ HERKESE HABER VERİR DİYE DAHA ÖNCEDEN VERMEMİŞLER VE ECEVİT HÜKÜMETİ ZAMANINDA VERMİŞLER!

MUSTAFA ÖZKAN, AYDIN DOĞAN’IN 2,5 MİLYAR DOLAR RİSKİ OLDUĞUNU VE HÜKÜMET NE DERSE YAPMAK ZORUNDA OLDUĞUNU SÖYLEDİ.

CÜNEYT ZAPSU: ÖZDEN AĞABEY ZAMPARA OLDUĞUM DOĞRU AMA KÜRTÇÜLÜK İLE İLGİM YOK

SALİM DERVİŞOĞLU’NUN GÜNERİ CIVALIOĞLU İLE KONUŞMALARI, SEDAT ERGİN’E TAVSİYELERİ

Yeni Günlük Notları Eklenmeye Devam Edecektir...

Bir Sonraki Günlük Konusu: MGK GENEL SEKRETERİ TAYYİP ERDOĞAN’I PAYLAMIŞTI!!!

Yazan: Haydar Tarih: March 13, 2007 2:43 PM

Dogum sancisi bunlar, dogum sancisi


Atilla Yayla'nin 3 yıla kadar hapsi isteniyor
İzmir'de yaptığı bir konuşmada, Atatürk'ün manevi şahsı ve hatırasına hakaret ettiği iddiasıyla hakkında suç duyurusunda bulunulan Prof. Dr. Atilla Yayla'ya, 1-3 yıl hapis cezası istemiyle dava açıldı.

Cumhuriyet savcısı Ahmet Güven'in hazırladığı iddianamede, Yayla'nın 18 Kasım 2006'da düzenlenen 'Avrupa Birliği ve Türkiye İlişkilerinin Toplumsal Etkileri' konulu bir panele konuşmacı olarak katıldığı belirtildi. İddianamede, Yayla'nın, panelde, M. Kemal Atatürk'ten 'bu adam' şeklinde söz ederek hatırasına alenen hakaret etmek suçunu işlediği ileri sürüldü. Yayla'nın avukatı Nalan Erkem da, talebi değerlendirirken, "Atatürk'e hakaret gibi bir maksadı asla yoktur. Kemalizme yönelik bir eleştirisi söz konusudur." dedi. Atilla Yayla'nın yaptığı konuşmanın kaseti incelenmiş ve iddia edildiği gibi, 'bu adam' ifadesinin kullanılmadığı görülmüştü. Atilla Yayla'nın yargılanmasına, önümüzdeki günlerde Asliye Ceza Mahkemesi'nde başlanacak.

Yazan: Tunç Tarih: March 14, 2007 10:09 PM

O iş öyle değil Paşam...


Paşam, iyi hoş da, yanlış biliyorsunuz... Bu iş, zengin gazetecilerin televizyonuna çıkıp, ‘Sistem gerekirse parlamentoya karşı da kendini koruyacaktır’ demeye benzemiyor.
Kaldı ki, sistemi kuran parlamentodur.
Parlamento üzerinde bir kuvvet olmadığı/olamayacağı gibi, yasama yetkisine sahip bir erk de bulunmamaktadır.
Hadi tevarüs ettiğiniz bir alışkanlıkla parlamentonun ‘aslında hiçbir şey’ olduğunu demeye getiriyorsunuz, biz de inanmış gibi yapıyoruz da, o iş zannettiğiniz gibi değil benim değerli emekli Paşam.
Mareşal Fevzi Çakmak isteseydi çatır çatır Cumhurbaşkanı olurdu.
İstemedi.
Tamam, milletvekili olmadığı için seçilme şartlarını taşımıyordu ama, aday olabilmesi de küçük bir anayasa değişikliğine bakıyordu.
Mareşal Çakmak’a, ‘Adaylığınızı koyun, gerekirse anayasayı değiştiririz’ teklifiyle giden kimdi?
Başbakan Celal Bayar...
Bayar’ın, Çankaya için önce Mareşal Çakmak’ın kapısını çaldığını, kendi adaylığını önerenleri de İnönü belasından beri olmak için kibarca başından savdığını, ordu içindeki ‘olağandışı hareketliliği’ farkeden Çakmak’ın Cumhurbaşkanlığı teklifine sıcak bakmadığını sadece tarih kitapları değil, birçok ‘hatırat’ ve ‘kaynak’ kaydediyor.
Elbette Şükrü Kaya ve Tevfik Rüştü Aras, İnönü dışındaki birinin Cumhurbaşkanı olması için tüm çabayı harcamışlardı. Neticede İsmet İnönü Çankaya’ya çıkmış, Kaya ve Aras tasfiye edilmişlerdi.
Fakat, bu demek değildir ki, ordu seçim sürecinin dışındaydı.
Bilakis, tam içindeydi.
Mareşal, anayasa değişikliği sözü verildiği halde Cumhurbaşkanlığı teklifini kabul etmedi.
Etmedi, çünkü İstanbul’daki ‘cunta toplantısı’ndan haberdardı.
Birinci Ordu Komutanı Orgeneral Fahrettin Altay’ın evsahipliğinde yapılan toplantıda ‘durum değerlendirmesi’ yapılmış, bütün ihtimaller, bu arada Mareşal Fevzi Çakmak’ın bir oldu-bitti yaratıp yaratmayacağı tartışılmıştı.
Fahrettin Altay’a göre, ordudaki subaylar İnönü’nün Cumhurbaşkanı olmasını istiyordu.
Ancak, Altay’ınki bir ‘görüş izharı’ değil, düpedüz ‘emrivaki’ydi.
Kimi tarihçilere göre, Başbakan Bayar sağduyulu davranmış (Asım Gündüz’e göre ise korkmuş), darbe ihtimalini savuşturmak için İnönü’ye razı olmuştu.
Rahmetli Attila İlhan, tarihe ‘Milli Şef’ olarak geçen İsmet Paşa’nın Cumhurbaşkanı seçilmesini şöyle değerlendiriyordu: ‘Babıali baskını neyse, İsmet İnönü’nün Cumhurbaşkanı olması da odur. Ordu ağırlığını koymuş ve tamamiyle iktidardan tasfiye edilmiş bulunan İnönü’yü Cumhurbaşkanı seçtirmiştir.’
Daha önce Mareşal’a teklif götüren Bayar’ın birdenbire fikir değiştirip ‘İnönü’ adını ortaya atması, ‘kendiliğinden’ oluşmuş bir karar mıydı?
Hayır...
Bir grup subay, İnönü’nün seçilmemesi durumunda bazı ‘nahoş olayların’ meydana gelebileceği konusunda sinyaller gönderiyordu. Daha doğrusu, darbe imasında bulunuyordu.
Bayar bu resti görmüş, ‘çatışma’yı değil, ‘itidal’ yolunu seçmişti.
Mareşal’ınki de bir tür itidal tavrıydı.
Ezcümle şunu demek istiyorum Paşam.
Sizin ‘sorunsuz’ saydığınız ve siyasetçilere örnek gösterdiğiniz 38 seçimi, Cumhuriyet tarihinin belki de en sorunlu seçimiydi.
Sorunluydu, çünkü hem asker işin içine dahil edilmiş, hem de İnönü’nün yaratıcı katkılarıyla ülke ‘darbeler süreci’ne sokulmuştur.
http://www.stargazete.com/index.asp?haberID=115008

Yazan: Haydar Tarih: March 17, 2007 9:01 AM

Siz ey CHP’li dostlar…


Ne güzeldi eski günler, değil mi?
Dosttan öte, kardeş gibiydik.
Kemalistlik ve solculuk iki ayrı kavram gibi değildi.
Hatta sosyal demokrasi ile Kemalizm eşanlamlı bile kullanılırdı bazen.
CHP’li olan gençlerle sol kampta biraz dalga geçilse de CHP’li “büyükler” hep saygı görürdü.
CHP’li olmak dürüst olmak, onurlu olmaktı.
Aralarından bir iki istisna belki çıkmıştır ama CHP’li olan insanlar her konuda güvenilir insanlardı.
Güngörmüş, yurdunu, insanını seven, darbeye, işkenceye karşı, mütevazı, gösterişten hoşlanmayan, yeni bir cumhuriyet kurmanın mihnetini hep hatırlayan, emperyalizme direnen.
Darbenin yumruğu solun üzerine indiğinde CHP’liler o “solun” içinde olurdu.
Deniz’ler idam edildiğinde o acıyı yüreklerinde hissederlerdi.
“Milliyetçilerin” hedefleri arasındaydılar.
12 Mart’ın karanlık günlerinde, babaları askeri ciplerle götürülen ailelerin yanına koşan, yardım eden, destek olan CHP’li ailelerdi.
Dosttan öte, kardeş gibiydik.
İlk ayrılık Turgut Özal döneminde ortaya çıktı.
Özal, devletin yasakçı zihniyetini kırıyor, vatandaşa özellikle ekonomik alanda yeni özgürlük alanları açıyordu.
Köprünün hisselerini satıyor, Türk lirasını konvertibiliteye geçiriyor, ithalat yasaklarını kaldırıyor, ihracatı destekliyor, televizyonu çok kanallı hale getiriyor, cep telefonuna izin veriyor, en yeni filmlerin Türkiye’de de hemen gösterime girmesini sağlayacak düzenlemeler yapıyor, dünyayla Türkiye arasındaki duvarları yıkıyordu.
Siz, bunların Türk ekonomisini yıkacağını düşündünüz.
Samimi bir endişeydi.
Devletçiydiniz ve özel sektöre kuşkuyla bakıyordunuz.
Kuşkularınızı haklı çıkartacak gelişmeler de oluyordu.
Liberalizmle birlikte hayali ihracat, teşvik oyunları, yolsuzluklar da patlamıştı.
Türkiye yeni bir düzene alışmakta zorlanıyor, bu da sizin endişelerinizi artırıyordu.
Devletin “güçlü” olmasının, ekonominin iplerini elinde tutmasının en iyi yöntem olacağına inanıyordunuz.
Büyük bir inançla savunduğunuz “devletin” aralarında CHP’lilerin de bulunduğu solculara yaptıklarıyla, işkencelerle, asla konuşulamayan Lockheed türü skandallarla sizin “devlet” kavramınız arasında bir fark vardı size göre.
Ama o farkı çok berrak bir şekilde anlatamıyordunuz.
Bunları “Amerikan yanlısı” askerlerin yaptığını düşünüyordunuz, bir de öyle olmayan askerler vardı.
Bu ayırım kaçınılmaz olarak cuntacılığı geliştiriyordu.
Devlet imajını koruyabilmek için cuntacılığı seçmek zorunda kalıyordunuz.
Sonra Kürt savaşı çıktı.
Siz gene devleti tuttunuz.
Çocuklarına istedikleri isimleri veremeyen, kendi dillerini konuşmayan, kendi dillerinde şarkı söylemeleri bile yasaklanan insanların acısını çok anlamak istemediniz, bunu “emperyalizmin” oyunu olarak görmeyi tercih ettiniz.
Kürtlere, bu yasakları Türk devletinin koyduğunu fark etmek istemediniz sanırım.
Devletin “kötü” yanıydı bunları yapan.
Ama bütün hataları düzeltecek olan da “devletin iyi yanı” olacaktı.
O “iyi yan” pek ortaya çıkmıyordu.
Ve bugünlere geldik.
Şimdi şeriattan korkuyorsunuz.
Bazı AKP’liler de bu korkularınızı besleyecek işler yapıyorlar.
Ama CHP yönetimi, Türkiye’nin insanlarını, siyasi örgütleri devreye sokmak yerine “askeri” işbaşına çağırıyor sürekli.
“Milliyetçilik” çizgisini aşan bir biçimde yabancı düşmanlığı yapıyor, 301. madde gibi yasakçı maddeleri savunuyor.
Şimdi de “devletin iyi yüzünün” yeni bir askeri müdahalede ortaya çıkacağına mı inanıyorsunuz?
Türkiye’nin, evrensel hukuk kriterlerine uymasını, özgürlükleri genişletmesini, insan haklarına ve demokrasiye saygılı olmasını isteyen “sol-liberallerin” gerçekten “hain” olduğuna, bu ülkenin demokrasiyi hak etmediğine inancınız tam mı?
Şeriata da askeri müdahaleye de geçit vermeyecek bir Türkiye kurulamayacağını mı düşünüyorsunuz?
2007 yılındayız.
Cumhuriyetin kuruluşundan bu yana seksen yıldan fazla geçti.
Şimdi değilse ne zaman demokrasiye geçecek Türkiye?
Biz yaşlandık ve gerçek demokrasiyi hiç görmedik.
Çocuklarımız da mı görmesin?
MHP’yi bile sağcılıkta geçen bir politika içinize siniyor mu?
Biz dosttan öte, kardeş gibiydik…
Bugün CHP’nin demokrasiye böylesine düşman olmasına üzülüyorsak bu biraz da geçmişin anısınadır.
Sizin dürüstlüğünüz ve samimiyetinizle, bu ülkenin daha yaşanılır bir yer olacağına duyduğumuz o geçmişten kalan inançtandır.
Askeri müdahaleleri kışkırtarak, milliyetçiliği “Müslüman olmayan Türk vatandaşlarını” düşman sayacak düzeye tırmandırarak gidilecek yerin faşizmden başka bir yer olmadığını görmüyor musunuz?
Ya da görüyor ve aldırmıyor musunuz?
CHP’nin yönetimini bir yana bırakıyorum, onların kendilerine göre kişisel hesapları var.
Ama siz eski CHP’liler…
Siz faşizmden yana mısınız?
Sanırım, “faşizmin” bugün izlenen parti politikalarından farklı bir şey olduğunu düşünüyorsunuz.
Size bir tavsiyede bulunmamı kabalık kabul etmezsiniz umarım.
Bugün izlenen “sosyal demokrat” politikaları bir inceleyin, sonra da ansiklopedilerin “faşizm” maddesini açıp bir bakın.
Bu ikisi birbirine çok benziyorsa gene de bugünkü politikaları destekleyecek misiniz?
Yıllarca sizin tüylerinizi diken diken eden, en aşağıladığınız, en korktuğunuz şeydi faşizm.
Artık faşizmden korkmuyor musunuz?
Siz bundan korkmuyorsanız, bu ülkenin sizden korkması gerekecek.
Sizin samimiyetle, dürüstçe sevdiğiniz bu ülkenin korkacağı tehlike olmak istiyor musunuz?
Umarım istemiyorsunuzdur.
CHP’nin bir siyasi parti olarak ne yapacağı, ne olacağı doğrusunu isterseniz beni ilgilendirmiyor…
Ama…
Kız Kulesi gibi, Bursa ovası gibi, Kızılırmak gibi, Sultanahmet Camii gibi, yeni rakı gibi, Münir Nurettin’in şarkıları gibi bu ülkeyi bu ülke yapan, hayatımıza bir renk, bir güven katan CHP’liliğin faşizmin bulanık sisleri arasında gözden kaybolmasına, başkalarını bilmem ama, benim gönlüm pek razı gelmiyor.
Sizin samimiyetiniz ve dürüstlüğünüz olmadan bu ülke eksik kalır.
Faşizmde ise samimiyet ve dürüstlük hiç yoktur.
Belki de hiç okumayacağınız ve büyük bir ihtimalle bir daha benzerini de yazmayacağım bu yazıyı, izin verirseniz, eski günlerin anısına şöyle bitirmek istiyorum:
“Bu ülkeyi faşistlere bırakmayın dostlarım.”

Yazan: Haydar Tarih: March 20, 2007 7:29 PM

Siz ey CHP’li dostlar…


Ne güzeldi eski günler, değil mi?
Dosttan öte, kardeş gibiydik.
Kemalistlik ve solculuk iki ayrı kavram gibi değildi.
Hatta sosyal demokrasi ile Kemalizm eşanlamlı bile kullanılırdı bazen.
CHP’li olan gençlerle sol kampta biraz dalga geçilse de CHP’li “büyükler” hep saygı görürdü.
CHP’li olmak dürüst olmak, onurlu olmaktı.
Aralarından bir iki istisna belki çıkmıştır ama CHP’li olan insanlar her konuda güvenilir insanlardı.
Güngörmüş, yurdunu, insanını seven, darbeye, işkenceye karşı, mütevazı, gösterişten hoşlanmayan, yeni bir cumhuriyet kurmanın mihnetini hep hatırlayan, emperyalizme direnen.
Darbenin yumruğu solun üzerine indiğinde CHP’liler o “solun” içinde olurdu.
Deniz’ler idam edildiğinde o acıyı yüreklerinde hissederlerdi.
“Milliyetçilerin” hedefleri arasındaydılar.
12 Mart’ın karanlık günlerinde, babaları askeri ciplerle götürülen ailelerin yanına koşan, yardım eden, destek olan CHP’li ailelerdi.
Dosttan öte, kardeş gibiydik.
İlk ayrılık Turgut Özal döneminde ortaya çıktı.
Özal, devletin yasakçı zihniyetini kırıyor, vatandaşa özellikle ekonomik alanda yeni özgürlük alanları açıyordu.
Köprünün hisselerini satıyor, Türk lirasını konvertibiliteye geçiriyor, ithalat yasaklarını kaldırıyor, ihracatı destekliyor, televizyonu çok kanallı hale getiriyor, cep telefonuna izin veriyor, en yeni filmlerin Türkiye’de de hemen gösterime girmesini sağlayacak düzenlemeler yapıyor, dünyayla Türkiye arasındaki duvarları yıkıyordu.
Siz, bunların Türk ekonomisini yıkacağını düşündünüz.
Samimi bir endişeydi.
Devletçiydiniz ve özel sektöre kuşkuyla bakıyordunuz.
Kuşkularınızı haklı çıkartacak gelişmeler de oluyordu.
Liberalizmle birlikte hayali ihracat, teşvik oyunları, yolsuzluklar da patlamıştı.
Türkiye yeni bir düzene alışmakta zorlanıyor, bu da sizin endişelerinizi artırıyordu.
Devletin “güçlü” olmasının, ekonominin iplerini elinde tutmasının en iyi yöntem olacağına inanıyordunuz.
Büyük bir inançla savunduğunuz “devletin” aralarında CHP’lilerin de bulunduğu solculara yaptıklarıyla, işkencelerle, asla konuşulamayan Lockheed türü skandallarla sizin “devlet” kavramınız arasında bir fark vardı size göre.
Ama o farkı çok berrak bir şekilde anlatamıyordunuz.
Bunları “Amerikan yanlısı” askerlerin yaptığını düşünüyordunuz, bir de öyle olmayan askerler vardı.
Bu ayırım kaçınılmaz olarak cuntacılığı geliştiriyordu.
Devlet imajını koruyabilmek için cuntacılığı seçmek zorunda kalıyordunuz.
Sonra Kürt savaşı çıktı.
Siz gene devleti tuttunuz.
Çocuklarına istedikleri isimleri veremeyen, kendi dillerini konuşmayan, kendi dillerinde şarkı söylemeleri bile yasaklanan insanların acısını çok anlamak istemediniz, bunu “emperyalizmin” oyunu olarak görmeyi tercih ettiniz.
Kürtlere, bu yasakları Türk devletinin koyduğunu fark etmek istemediniz sanırım.
Devletin “kötü” yanıydı bunları yapan.
Ama bütün hataları düzeltecek olan da “devletin iyi yanı” olacaktı.
O “iyi yan” pek ortaya çıkmıyordu.
Ve bugünlere geldik.
Şimdi şeriattan korkuyorsunuz.
Bazı AKP’liler de bu korkularınızı besleyecek işler yapıyorlar.
Ama CHP yönetimi, Türkiye’nin insanlarını, siyasi örgütleri devreye sokmak yerine “askeri” işbaşına çağırıyor sürekli.
“Milliyetçilik” çizgisini aşan bir biçimde yabancı düşmanlığı yapıyor, 301. madde gibi yasakçı maddeleri savunuyor.
Şimdi de “devletin iyi yüzünün” yeni bir askeri müdahalede ortaya çıkacağına mı inanıyorsunuz?
Türkiye’nin, evrensel hukuk kriterlerine uymasını, özgürlükleri genişletmesini, insan haklarına ve demokrasiye saygılı olmasını isteyen “sol-liberallerin” gerçekten “hain” olduğuna, bu ülkenin demokrasiyi hak etmediğine inancınız tam mı?
Şeriata da askeri müdahaleye de geçit vermeyecek bir Türkiye kurulamayacağını mı düşünüyorsunuz?
2007 yılındayız.
Cumhuriyetin kuruluşundan bu yana seksen yıldan fazla geçti.
Şimdi değilse ne zaman demokrasiye geçecek Türkiye?
Biz yaşlandık ve gerçek demokrasiyi hiç görmedik.
Çocuklarımız da mı görmesin?
MHP’yi bile sağcılıkta geçen bir politika içinize siniyor mu?
Biz dosttan öte, kardeş gibiydik…
Bugün CHP’nin demokrasiye böylesine düşman olmasına üzülüyorsak bu biraz da geçmişin anısınadır.
Sizin dürüstlüğünüz ve samimiyetinizle, bu ülkenin daha yaşanılır bir yer olacağına duyduğumuz o geçmişten kalan inançtandır.
Askeri müdahaleleri kışkırtarak, milliyetçiliği “Müslüman olmayan Türk vatandaşlarını” düşman sayacak düzeye tırmandırarak gidilecek yerin faşizmden başka bir yer olmadığını görmüyor musunuz?
Ya da görüyor ve aldırmıyor musunuz?
CHP’nin yönetimini bir yana bırakıyorum, onların kendilerine göre kişisel hesapları var.
Ama siz eski CHP’liler…
Siz faşizmden yana mısınız?
Sanırım, “faşizmin” bugün izlenen parti politikalarından farklı bir şey olduğunu düşünüyorsunuz.
Size bir tavsiyede bulunmamı kabalık kabul etmezsiniz umarım.
Bugün izlenen “sosyal demokrat” politikaları bir inceleyin, sonra da ansiklopedilerin “faşizm” maddesini açıp bir bakın.
Bu ikisi birbirine çok benziyorsa gene de bugünkü politikaları destekleyecek misiniz?
Yıllarca sizin tüylerinizi diken diken eden, en aşağıladığınız, en korktuğunuz şeydi faşizm.
Artık faşizmden korkmuyor musunuz?
Siz bundan korkmuyorsanız, bu ülkenin sizden korkması gerekecek.
Sizin samimiyetle, dürüstçe sevdiğiniz bu ülkenin korkacağı tehlike olmak istiyor musunuz?
Umarım istemiyorsunuzdur.
CHP’nin bir siyasi parti olarak ne yapacağı, ne olacağı doğrusunu isterseniz beni ilgilendirmiyor…
Ama…
Kız Kulesi gibi, Bursa ovası gibi, Kızılırmak gibi, Sultanahmet Camii gibi, yeni rakı gibi, Münir Nurettin’in şarkıları gibi bu ülkeyi bu ülke yapan, hayatımıza bir renk, bir güven katan CHP’liliğin faşizmin bulanık sisleri arasında gözden kaybolmasına, başkalarını bilmem ama, benim gönlüm pek razı gelmiyor.
Sizin samimiyetiniz ve dürüstlüğünüz olmadan bu ülke eksik kalır.
Faşizmde ise samimiyet ve dürüstlük hiç yoktur.
Belki de hiç okumayacağınız ve büyük bir ihtimalle bir daha benzerini de yazmayacağım bu yazıyı, izin verirseniz, eski günlerin anısına şöyle bitirmek istiyorum:
“Bu ülkeyi faşistlere bırakmayın dostlarım.”

http://www.gazetem.net/ahmetaltan.asp

Yazan: Haydar Tarih: March 20, 2007 7:30 PM

G8 GRUBUNUN TARIHSEL ANALIZI

Yazinin basligi bana enterasan geldi ama gel gorki bu analizi yapacak donanimlarim yok. Olaki bu konuda murekkep yalamis olan yorumcular konuyu aydinlatacak birseyler yazarlarsa iyi olur diye dusunuyorum.
***

Ercan Karakas'in ekteki makalesini okuyunca ister istemez bu konu aklima geldi. Karakas soyle diyor...
------------------------------------
(...)Türkiye’nin dünya nüfusunun yüzde birinden fazlasını temsil ettiği ama küresel gelirin cari dolar kurundan yüzde birinin altında olduğu anlaşılıyor.
http://www.gazetem.net/eserkarakas.asp
-------------------------------------

Yani 200 ulkeden olusan Dunyada Turkiyenin Ekonomik olarak durdugu yer "ortalama"nin altinda.
***

Ekonomik (dolayisiyla askeri, politik vs) piramidin tepesinde olan ulkeler malum, G8 uyeleri olan ABD/Kanada, Almanya, Fransa, Japonya, Ingiltere, Itlaya ve Rusya.

1800 lu senelere baktigimizda bu resmin icinde Ingiltere, Rusya, Fransa ve Almanya (Avusturya/Macaristan Imp) ile birlikte Osmanli da vardi.
1800 ve 1900 lu senelerde olan savaslarin sonucunda Ingiltere, Fransa, Almanya ve Rusya onca gurultuye ragmen yerlerini muhafaza edebilmis ama Osmanli/Turkiye ise birakin yerini muhafa edebilmeyi, Dunya "ortalama"sinin dahi altinda kalmistir.

Belliki iki yuz yildir yapilan hatalar ve bedeli cok agir.

Bana kalirsa bu hatalara hala devam ediyoruz!

Yazan: Haydar Tarih: March 24, 2007 8:54 AM

Cinayeti gördü, katili tanıyor…


Platform Adana tarafından düzenlenen "Kamu Yönetiminde Yeni Anlayışlar" konferansına katılmış.
Kim?
Ahmet Ertürk..
Adana’da açıklamalar yapan Ertürk, batan bankaların yarattığı 50 milyar dolarlık yükün yanı sıra olayın bir de ahlaki yönü bulunduğunu vurgulamış. Ertürk, şunları söylemiş:
” Herkesin bir dümen çevirerek bir şeyler elde etmeye çalıştığı bir ülkede yaşamak insana acı veriyor.
Böyle bir tezgah dünyanın hiç bir yerinde yürümez Ama Türkiye’de yürüyor.
Hırsıza banka sahibi olma izni verirsen, bu yapı ortaya çıkar.
Bu bankalar batarken, devletin gözetimi altındaydı.
Bu tezgah tek taraflı olmaz, dolandırılmaya hazır bir de kitle olması lazım. Bu kitle Türkiye’de fazlasıyla var.
Türk toplumu her alanda sahtekarlıklara büyük prim veriyor.
Türkiye’de iki şey çok geçerli akçe:
Birincisi yalan söyleyeceksin, ikincisi utanmayacaksın.
Utanmadan yalan söylersen bu memlekette prim yaparsın.”
Bunları kim söylüyor?
Ahmet Ertürk..
Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu Başkanı...


b>* * *
Batan..
Soyulan bankaların Türkiye’ye yükü ...
Daha doğrusu devlete vergi ödeyenlere yükü ne kadar?
Elli milyar dolar...
Ahmet Ertürk devam ediyor: "Biz bu maçı kazanacağız iddiasıyla yola çıktık. Her türlü tehlikeyi de göze aldık. Şimdi son görev olarak bankaların hikayelerinin yer aldığı kitabı hazırlıyoruz. Bu bankalar nasıl ortaya çıktı, kim göz yumdu, kim işbirliği yaptı. Bir banka sahibi ’ben banka kurayım ortaya çıkayım’ dese yapamaz bunu. Batan bankalara 2004’te değil, 2001, 2000 hatta 1999’larda müdahale edilseydi fatura 55-60 milyar dolara çıkmazdı."


b>* * *
Türkiye’deki “devletçi soygun sistemi”...
Türkiye’deki “devlet eliyle fert zengin etme” tezgahı..
Bunlar daha önce anlatıldı.
Bunları yazanlar buralarda süründürüldü..
Eziyet gördü..
Cefa gördü..
Çile çekti..
Şimdi kamunun bataklarını büyük bir beceri ve hızla tahsil eden ve hırsız üreten sistemi kitaplaştıracak” kadar derinlemesine tanıyan kurumun başkanı ne diyor?
“Bu bankalar batarken devlet gözetimindeydi.”
Daha sonra da sorularını sıralıyor :
“Kim göz yumdu?”
“Kim işbirliği yaptı?”


b>* * *
Ahmet Ertürk, muhtemelen Türkiye’nin nasıl talan edildiğini en iyi bilen…
Tüm aktörlerini en iyi tanıyan…
Dönen dolapların içindekilerini en yakından görmüş bir kişi.
Bir televizyon programında da “göz yumanları” anlatmıştı.
Dünkü gazetelerde bu haberi okuyunca…
Hırsız üreten…
Devletçi soygun sistemini anlatmak için yıllar boyu yazılanları...
Bu sistemi düzeltmek için mücadele edenleri düşündüm.
Biz “katil bu,” dedikçe…
Biz “cinayeti gördüm” diye yazdıkça…
Biz “hırsızı biliyorum” diye bağırdıkça…
Hırsız ve cinayet şebekesi kılını kıpırdatmazdı..
Şimdi sistemin cenazesini kaldıran insan haykırmakta.


b>* * *
Ahmet Ertürk…
Zerafeti ve nezaketi…
Usul üslubuyla…
Öyle dehşet şeyler anlatıyor ki..
İnsan küçük dilini yutuyor.
Onun küçük sesle anlattıklarını..
Büyük bir hoparlöre bağlıyıpTürk halkına aktarmak gerekmez mi ?
Bu ülkenin ekonomisini öldüren katili…
Ve cinayeti hep birlikte bir kez daha görelim.
Onları koruyanları da tabii..
http://www.gazetem.net/haberanaliz.asp

Yazan: Haydar Tarih: March 26, 2007 6:35 PM

Jandarma’yı Karıştıran Çok Gizli Dosya

2003 yılının son ayları, Ankara’da Jandarma’nın yapmakta olduğu çok gizli bir operasyon... Eski Jandarma Genel Komutanı Şener Eruygur’dan eski Başbakan Tansu Çiller’e, Tuğgeneral Veli Küçük’ten Sedat Bucak’a kadar olaylar dizisi…


http://www.aksiyon.com.tr/detay.php?id=27096

Yazan: Haydar Tarih: April 3, 2007 11:45 PM

Erdogan'in Halepten yaptigi cagri uzerine Bakırköy Cumhuriyet Başsavcılığı, eski Deniz Kuvvetleri Komutanı Oramiral Özden Örnek'e ait olduğu ileri sürülen günlükte eski kuvvet komutanlarının 2 kere darbe girişiminde bulunduğu yönündeki iddialarla ilgili inceleme başlattı.
***

Birden gozlerimin onunde iki buyuk soru isareti beliriverdi;
1- Van savcisina basina gelenleden sonra, bugun bu savci(lar) nasil olupta bu incelemeyi baslattilar?
2- Olaki birseyler bulundu... Bugun emekli olsalar dahi, bu iddialara sozkonusu olan iki pasa hakkindaki dosya donup dolasip askeri mahkemeye devredilecek. Acaba askeriyeden (!) den olabilir sinyali mi var?

Yani sivil ve askeri meselelerde karar verebilecek durumdaki liderler bu konuda dugmeye filan mi bastilar? Ortak paydami var ortada?
***

Cevap icin fazla uzaga gitmeme gerek kalmadi.
Bu sayfaya 13 Mart 07 Tarihinde kesip/yapistirdigim (simdilerde orjinal sitesinden silinmis) yazinin icinde bariz bir sekilde duruyor gibi geldi bana.


----------------------------
JANDARMA GENEL KOMUTANI ORGENERAL ŞENER ERUYGUR, YAŞAR PAŞAYI ZEHİRLEMEYE KADAR VARAN PLANLAR YAPMIŞTI.
----------------------------

ve

----------------------------
MGK GENEL SEKRETERİ TAYYİP ERDOĞAN’I PAYLAMIŞTI!!!
----------------------------

vede

...bildiginiz gibi eski JANDARMA GENEL KOMUTANI ORGENERAL ŞENER ERUYGUR su siralarda Erdogan'in Cumhurbakanligi adayligi ile ilgili olarak 14 Nisanda protesto gosterisi duzenleyecegi soylenen ADD derneginin basinda.

Yazan: Haydar Tarih: April 5, 2007 8:31 AM

(...)
Neşe Düzel (Radikal):
Peki savcılar darbeyle ilgili soruşturma açma konusunda biraz çekingen mi davranıyorlar sizce?

Alper Görmüş (Nokta'nın genel yayın müdürü):
Başbakan'ın çağrısına rağmen savcılardan ciddi bir hareket olmadı. Eeee, bu ülkede daha önce kaç savcının başı belaya girdi tabii. Evren'e dava açan savcının başına gelmedik kalmadı. Şemdinli'yi soruşturan Van Savcısı meslekten atıldı. Van Savcısı'nın başına gelenlerden sonra bir savcının kalkıp komutanlar hakkında dava açması artık çok zor bu ülkede. Bunda siyasi iktidarın büyük sorumluluğu var.
Van Savcısı'nı bu hükümet görevden aldı. Şimdi de Başbakan darbeyi soruşturacak savcı arıyor. Şemdinli'de görevini yapan savcıyı kim görevden aldı diye sormazlar mı kendisine?
http://www.radikal.com.tr/haber.php?haberno=217870

Yazan: Haydar Tarih: April 9, 2007 7:07 AM

Türklere karşı Türkler


Tehlikenin farkında mısınız?

Hrant Dink’in katlinin gerçek faillerinin karanlık dehlizlerde –şimdilik- kaybolduğu bir dönemde Cumhurbaşkanlığı savaşlarıyla yeni bir aşamaya geçtik. Bu memleketin gerçek bir evladına, yurttaşına sıkılan kurşunlardan sonra, yeni bir operasyon dört koldan yürütülmeye çalışılıyor.

12 Eylül öncesinde benzer süreçlerden geçmiştik. Toplumsal gerilimi tırmandırmak için planlı cinayetler işlenirken ve planlı katliamlar organize edilirken, memleketin çocuklarının bir kesimi bir başka kesimi üzerine sürülüp, karşılıklı olarak “düşman” ilan ediliyorlardı. “Henüz şartlar olgunlaşmadığı için” (yani yeteri kadar düşman kampları oluşturamadıkları için) 1979’da darbe yapmayan “kökü dışarıda” darbeciler, Çorum olaylarını, Maraş katliamlarını da becerdikten sonra, 12 Eylül 1980’de muradlarına erdiler. Ve o sırada, çok uzaklarda birileri sevinçle ellerini oğuşturdular; “bizim çocukların işi bitirdiklerini” birbirlerine muştuladılar.

Şimdi de “mantık” olarak çok farklı bir süreç yaşanmıyor aslında. Şimdiki operasyonda, memleketin asık suratlıları klasik silahlarını kınlarından çıkardılar. Cumartesi günü “Cumhuriyet’e sahip çıkmak” üzere Ankara’da insan toplamaya çalışıyorlar.

Ama trajikomik bir süreç bu...

Örneğin, üniversite elemanı olan insanları nasıl Tandoğan meydanına çekmek için uğraştıklarını görüp duydukça, aslında belki de en çok acıma duygusu yükseliyor insanın içinde...

Mesleki varlıkları “araştırmak, düşünmek ve düşünmeyi öğretmek” üzerine kurulu olması gereken akademik dünyanın fertlerini kendilerinden şüphe ettirecek ve nefret ettirecek bir biçimde, neredeyse “yoklama” usülüyle meydana çağıran rektörlerin yaptıkları gülünç ötesine geçiyor.

Bazı rektörler mitinge öğrencileri götürmek için sınavları ertelerken, başkaları öğretim üyelerinden oluşan listeler hazırlıyorlar; mitinge kimlerin katılıp katılmayacağını imza karşılığında tespit ediyorlar. Katılımın çok olmasını sağlamak için, öğretim üyelerinin yanısıra eşleri ve üniversitede görevli memurlar da eyleme çağrılıyor. Öğretim üyeleri, akademik, bilimsel faaliyetlerini dert edinmek yerine, “akademik kadro” dertleriyle şantaja maruz kalıyorlar.

Bir kısım Türkler başka Türklere karşı, sembolleri silah haline getirerek, savaş açıyorlar. “14 Nisan resmi zihniyetli törenlerine” katılmayı “vatana ihanet etmek – etmemek”, “rejim düşmanı olmak – olmamak” ikilemine sokuyorlar.

Kimileri bayrağı alenen tehdit haline getiriyorlar; “Cumhurbaşkanı seçimi tamamlanıncaya kadar indirmemek üzere evimize, işyerimize ve otomobilimize ay yıldızlı bayrağımızı asmaya” çağırıyorlar. Bir kısım Türklere karşı, “tehlikenin farkında olan” başka Türklerin “kampanyaya katılıp bayraklarınızı asacaklarından emin olduklarını” ilan ediyorlar bildirilerinde...

Yaşadıkları dünya ve toplum değiştikçe bastıkları zeminin kayganlaştığını görüp korkan ama daha da çok sahip oldukları imtiyazları kaybetmekten korkan ve kendilerini hep memleketin “asıl ve tek sahipleri” olarak gören yaşlanmış asık suratlar, etraflarında “başka türlü Türkler” görmek istemiyorlar. O görmek istemedikleri Türkleri “tehlike” olarak tasnif ederken, bu memleket için bizzat kendileri “bölücü bir tehlike” haline geliyorlar.

Evet, ben bu tehlikenin farkındayım....

Daha önce “Genç siviller rahatsız!” başlıklı bir bildiriyi yayınlamış olan ve bu memleketin umut veren yüzünü yansıtan gençler de farkında bu tehlikenin... Ama onların dilinin asık suratlı yaşlıların (ya da vaktinden evvel yaşlanmışların) kabus gibi çöken diliyle alakası yok. Sağda solda bayrağı silah haline getirip savaş açanların dilinden farkı görmek için, işte “Genç sivillerin” dili:

“GENÇ SİVİLLER RAHATSIZ!

Genç Siviller 14 Nisan Cumartesi Günü Miniaturk’teki Anıtkabir’e Yürüyor!

Bu ülkenin hastanelerinde doğmuş, okullarında okumuş, gelecek planlarını bu memleket üzerine kurmuş, tüm ailesi, sevdikleri bu topraklarda yaşayan gençler olarak cumhurbaşkanlığı seçimleri üzerinden yapılan tartışmadan rahatsızlık duyuyoruz.

Düşüncelerimizden, kıyafetlerimizden, ırkımızdan, mezhebimizden, inançlarımızdan, yaşam şeklimizden, hatta annemizin, kardeşimizin yaşam şeklinden dolayı rejim için potansiyel tehlike olarak görülmekten, bir türlü makbul vatandaş olamamaktan, başıboş bırakılınca ya davulcuya ya da zurnacıya kaçacağımızdan korkulmasından, darbe planlarında bile adımızın “koro” rumuzuyla bir işaretle sokaklara dökülebilecek pasif halk yığınları olarak geçmesinden fena halde rahatsızız.

Devletin yarı resmi gazetesinin 1933 yılında attığı “Halk plajları doldurdu, vatandaş denize giremiyor” manşetinin ya da CHP’nin DP’ye karşı kullandığı “Reşolar, memolar iktidara geliyor” sloganının tıpatıp aynılarının Çankaya seçimleri için atıldığını görmekten de rahatsızız.

Bizim oylarımızla seçtiğimiz ve yine istersek oylarımızla değiştireceğimiz parlamentonun asker postallarıyla çiğnenmesi için gün sayan; siyasetçileri, gazetecileri, rektörleri, savcıları, hatta düz vatandaşları görmekten rahatsızız.

Yeter Söz Cumhurundur!

Bu ülkedeki her türlü zenginlik, refah, makam, paye, mavi kanlı cumhuriyet elitleri kadar reşoların ve memoların da hakkıdır.

Halk artık sadece plajları değil; üniversiteleri, bürokrasiyi, sanayiyi, konser salonlarını, kütüphaneleri, uçakları doldurmaktadır. Bu durum karşısında makbul ‘vatandaşlar’ “tehlikenin farkında mısınız?” diye vaveylayı koparmamalı, demokrasiyle birlikte yaşamaya artık alışmalıdır.

Bu rahatsızlığımızı kamuoyuyla paylaşmak için 14 Nisan 2007 Cumartesi günü, makbul vatandaşlar Ankara’da Anıtkabir önünde toplanırken, Saat 11.00’de Miniatürk’de bulunan Anıtkabir önünde toplanıyoruz.”

Son olarak...

İçinde bulunduğumuz günler Yahudilerin ve Hıristiyanların farklı kollarının Paskalya bayramını, Ermenilerin “Surp Zadik” (Diriliş) Yortusu’nu kutladığı günler... Ermenilerin ve Türkiye’nin Hrant’sız geçireceği ilk Paskalya...

Yaralarımızı saracağımız günlerin umuduyla, bu bayram hepinize, hepimize kutlu olsun...

http://www.gazetem.net/ferhatkentel.asp

Yazan: Haydar Tarih: April 13, 2007 12:28 AM

iKi FARKLI HABER, iKi FARKLI GELECEK...

(Bana partini soyle sana kim oldugunu soyliyeyim--- Haydar)

BiRiNCiSi:
=================================================
Katliam sanığı BBP yönetiminde

Uğur BECERİKLİ / ANKARA

Bahçelievler katliamı nedeniyle 7 kez idam cezasına çarptırılan Gedikli ve Çatlı'nın kardeşi parti yönetiminde..

BBP'nin 2'inci Olağanüstü Kongre'sinde, tek aday olan Muhsin Yazıcıoğlu yeniden genel başkanlığa seçilirken Susurluk skandalının baş aktörlerin Abdullah Çatlı'nın kardeşi Zeki Çatlı ile Bahçelievler katliamı nedeniyle 7 kez idam cezasına çarptırılan Ercüment Gedikli de yönetime girdi. MHP'den ayrılanlar da MKYK'ya seçildi. Ankara'daki Atatürk Spor Salonu'nda yapılan kongrede, MHP'den ayrılan Abdulhaluk Çay, Namık Kemal Zeybek, Ramazan Mirzaoğlu gibi isimler MKYK'ya girdi. DYP'den ayrılan Hasan Kundakçı da MKYK'ya seçildi.
http://www.sabah.com.tr/2007/04/16/haber,4B8EA1EDEBB64DE38F3C061A26F7D09E.html
=================================================

iKiNCiSi:

=================================================
Abdullah Gül ve Ali Babacan ..
‘Önümüzdeki Türkiye’nin yedi yılına yön verecek’ bir belge açıkladılar..
Nedir?
Daha önce de söyledim, AB standartlarında bir yaşam seviyesine ulaşmak için tek taraflı yapılacak reformların belgesi..
Hangi tarihte hangi değişiklikler yapılacak..
Resmi adıyla ‘AB müktesebatına uyum tabloları’..
Ya da..
Türkiye’nin AB’ye olan mesafesini kapatma girişimi...

***
Türkçe söylersek..
Yani ne iş?


-Tüketicinin korunmasına yönelik önlemler alınması

-Gıda maddelerinin daha hijyenik hale getirilmesi

-Klima sistemlerinden çıkan emisyonların kontrol altına alınması

-Posta hizmetlerinde kalitenin yükseltilmesi

-Yapı malzemelerinin standartlara uygun pazarlanması

-Karayolu taşımacılığında yolcu güvenliğinin artırılması

-Enerji tüketen ürünlerin henüz tasarım aşamasında dahi çevre korunmasının dikkate alınması

-Şantiyelerde malzemelerin kullanım amacına ve temel gereklere uygun olarak kullanılmasının denetlenmesi

-Deterjanların insan ve çevre sağlığını koruyacak şekilde üretilmesi

-112 Acil numarasının sadece sağlık alanında değil, güvenlik, yangın ve doğal afetler gibi tüm acil durumlar için geçerli kılınması

-Demiryolu emniyetinin geliştirilmesi

-Sağlık ürünlerinin piyasaya arzı sırasında güvenliğe uygunluğunun denetimi

-Tehlikeli maddelerin ve kimyasalların piyasaya gerekli şekilde arzı ve insan sağlığının zararlı etkilerden korunması

-Sendikal haklar önündeki sınırlamaların kaldırılması

-Kamu görevlilerinin sendikal haklarının artırılması

-Aile içi sorunların çözümü amacıyla özel kurumlar kurulması

-Çocuk işçiliğinin (tarımda aile işleri dışında) önlenmesine yönelik önlemler alınması

-Çalışanların iş ortamlarında gürültü, kimyasal maddeler, patlayıcı maddeler, biyolojik, kansorejen maddelerden kaynaklanabilecek sağlık risklerinden korunmalarına yönelik önlemler alınması

-İşyerlerinde alınması gereken tüm güvenlik önlemlerinin artırılması

-Türk sanayinin ve KOBİ’lerin rekabet güçlerini artıracak bir yol haritasının hazırlanması

-Şiddete maruz kalan aile fertlerinin korunması

-İnternet ortamında işlenebilecek suçlara karşı etkin önlemler alınması

-Yargılama sisteminin basitleştirilmesi, daha doğru, amacına uygun ve hızlı ve etkin yürütülmesinin sağlanması

-Çevrenin daha etkin şekilde korunması, insanın ve çevrenin hava kirliliğinden korunması için önlemler alınması

-Kozmetik ürünlerin imalatı sürecinde hayvanlar üzerinde deney yapılmaması

-Beşeri tıbbi ürünlerin fiyatlandırılmasının saydamlık ve hakkaniyet ilkelerine göre düzenlenmesi

-Suç gelirlerinin aklanmasının önlenmesine yönelik tedbirler

-İhale mevzuatının uyarlanması

-Ticaret mevzuatımızın AB müktesebatına uyumunun gerçekleştirilmesi
http://www.stargazete.com/index.asp?haberID=118113

Yazan: Haydar Tarih: April 18, 2007 7:19 AM

Ankarada oturan eski bir dostum adresini yazarken caddenin ismini "KENEDi CADDESi" diye yazmis.

Yanlis yazmissin "KENNEDY" olmasi gerekir diye cevap yazdigimda "yok kardesim... turkceye uymuyormus diye adamin ozel ismini bile degistiren bir zihniyet var..." dedi.

"Vay canina" demekten kendimi alamadim.
***


bari bundan sonra

www.cankaya.gov.tr
ve
www.tdk.gov.tr


adreslerini


VVV.cankaya.DEV.tr
vede
VVV.tdk.DEV.tr


...yapsalarda tamam olsa.

Yazan: Haydar Tarih: April 23, 2007 7:51 AM

bu zihniyet bu denli Türkçeci imiş de caddenin adını ne diye KENNEDY koymuşlar orası ayrıca muallak bir durum ...amerikada Fahri Korutürk caddesi var mı acaba ,
Bence abartılı, adların yazımı konusunda ilke bellidir kimse kalkıp da niye kenedi yazdın diye KENNEDY adını türkçe okunuşuna uygun yazmadın diye zorlamaz, paşayı pasha yazmakla kennedy'i kenedi yazmak bir değildir , muhabbet olsun diye mi espri olsun diye mi yazıldı bu anlamadım ;)

Yazan: ancazin Tarih: April 23, 2007 5:41 PM

Ataturk Way, Lorton, VA, 22079

Google veya http://www.expedia.com haritasindan girin ve gorun.

...adamlar mukabele olsun diye "Atatuerk" diye yazabilirdi. Ama cocukca bir davranis olacagi icin akillarina bile getirmemislerdir.

Yazan: Haydar Tarih: May 9, 2007 7:11 AM

Biraz evvel Clinton'un eski Baskan Yardimcisi olan Al Gore un bir roportajini dinliyordum.

Pek cok onemli konulara degindi. Bunlarin arasinda dikkat cekici olanlardan biriside; Irak isgali baslamadan once Dunyanin en ozgur (!) basin kuruluslarini olusturan ABD basininin tavri idi.
Soru yaklasik soyleydi;
-Bugunlerde Bush yonetimini yerden yere vuran fakat savas oncesinde, uydurma istihbarat ve gerekcelerle Saddami Kaydacilara baglama gayreti vede nukleer silah uretimi asamasinda oldugu iddialarinin toptan uydurma oldugunu bildigi halde ABD basini Bush yonetimini neden hirpalamadi... sessiz kalmayi tecih etti?

-Afganistandaki savasta gazete satisi ve reklamlarla koseyi donen basin, daha cetrefilli olacak olan Irak isgali ile cok daha buyuk paralar kazanacakti. En liberal tv/gazeteler bile bu paranin cazibesine dayanamadi... hos, bazilari aksini yazsaydi dahi seyreden/okuyan olmazdi.
***

Ulus'taki olayda da gazeteler/tv ler epey reklam sattilar... taaki olaylarin arkasindaki gercek kisilerin bulunmasi gundeme gelene kadar. O kisileri bulmak Turkiyedeki yasamin gercekleri geregi cok onemli degil.
-------------------------------

GERCEKLERLE YASAMIN GERCEKLERI ARASINDA FARK VARDIR.
THERE IS A DIFFERENCE BETWEEN FACTS AND REALITIES OF LIFE.
HAYDAR

Yazan: Haydar Tarih: May 26, 2007 9:46 AM

KUZEY IRAK ÜZERİNDEN GERGİNLİK Mİ?


Gazetenin birindeki ‘tehlikeli tırmanış’ başlığını görünce dikkatimi ister istemez oraya yoğunlaştırdım. İki Amerikan F-16’sı sınırı ihlal etmişti...

Tehlikeli tırmanış... Gözdağı... Allah allah dedim... Neler oluyor acaba?

Neyse ki günlerden pazartesi idi ve olayın Amerika tarafından nasıl görülüp yorumlandığını da Yasemin Çongar’ın köşe yazısından okuma imkanı vardı.

Yasemin Çongar durumun Amerika’dan görünüşünü şöyle özetliyordu:

‘Türk ordusu, Kürt peşmergelerle ve hatta ABD’li askerlerle çatışma pahasına sınırın ötesine geçer mi?

Washington’da, TSK’nın bu tür çılgın bir savaşa girişebileceğine inanan pek yok.

Ancak, 22 Temmuz’a doğru ilerlerken, PKK’nın yapacağı (ya da PKK’ya mal edilebilecek) saldırılar sayesinde, çılgın bir savaş söyleminin sürekli canlı tutulabileceği; bunun da, Güneydoğu’da yeniden olağanüstü hale zemin hazırlayacağı, AB ile ilişkileri kopma noktasına getireceği, TBMM’ye girmesi muhtemel bağımsız Kürt adayların etkinliğini daha baştan kıracağı, ABD karşıtlığını artıracağı, seçim atmosferini zehirleyeceği hesaplanıyor.

...Bugün, K. Irak’a yönelik olası askeri harekat konusunun, Türkiye’deki siyasi güç mücadelesine malzeme yapılarak seçimlerin havasını etkilemekte kullanılabileceği, hatta bu sürecin, siyasetin askıya alınmasına kadar uzanabileceği ABD’den de görülüyor.’

***
Yasemin Çongar’ın yazısındaki bu vurguları okuyunca DTP Genel Başkanı Ahmet Türk’ün, söylediklerini de yeniden gözden geçirdim.

Ulus’taki PKK’nın üstlenmediği bombalama için şunları söylüyordu:

‘Tabii ilk olarak ‘Bu olay neyin nesi, nereden geldi, niçin bu adres, bu bombayı koyan kim?’ diye düşünmeye başladım. Çünkü çok karışık bir süreçten geçiyoruz. Neyi, kimin yaptığını hemen anlayamıyorsunuz. Mesela bu kişinin Avrupa’ya gittiği söylenen, ne yaptığı belli olmayan bir dönemi var. Acaba arkasındaki güçler kim? Ama kardeşliğimize bir darbe vurulmak istendiği kesin. Peki bunu kim yapar? O zaman aklınıza seçim atmosferinde olduğunuz geliyor tabii. Sonra düşünüyorsunuz, ‘Acaba bunun içinde bir oyun var mı?’, ‘Provokasyon mu?’ Binlerce senaryo var ve sürekli ‘Acaba’ diyorsunuz.’

***
Cengiz Çandar’da Kuzey Irak’la ilgili olası bir operasyonun ‘askeri boyutunu’ değerlendirerek konunun içe yönelik siyasi bir hamle olduğunu belgeler gibiydi... Şunları yazıyordu:

‘Varsayalım ki, artık ‘bardak taştı’ ve her pahasına olursa olsun, askerimiz ‘terörizme karşı kahredici darbe’yi indirmek üzere Kuzey Irak’a gitti. ‘Terör karargahı’ Kandil Dağı, Türkiye sınırının dibinde değil. Kuç uçuşu 89 kilometre. Karayolu ile gidildiğinde 100. Araziden gidecek askeri birlikler için bu uzaklık, topoğrafya, yani dağlar, tepeler, vadiler gibi nedenlerle 250 kilometreye çıkıyor. Dağın sarılabilmesi için, bu kadar geniş bir alanda en az 50 bin kişilik askeri kuvvet gerektiği ileri sürülüyor.

Yine bir hesaba göre, kuşatma mesafesi 235 ile 317 kilometre arasında ve bu nedenle ‘kontrol edilmesi gereken’ alan 3377 kilometre kare. Kandil, 2900 metre yüksekliğinde, PKK’lıların 1500 metre dolayında konuşlandıkları bir dağ. Bir kapsamlı askeri operasyon, hava desteğini zorunlu kılıyor. Türkiye’nin hava desteği sağlayacağı Diyarbakır ve Malatya’nın dağa mesafesi 456 kilometre.

Nereden bakılsa, çok geniş çaplı ve uzun sürmesi mukadder bir askeri operasyon zorunlu.

Bu tür bir operasyon, salt ‘askeri’ amaçlı yapılamaz; her askeri operasyon gibi, bunun da bir ‘siyasi hedefi’ ve ‘siyasi sonucu’ olmak zorunda.

Son derece karmaşık ve zaten sorunlu Irak’ın dengelerinin yanı sıra, bölgesel ve uluslararası dengeleri de altüst etme gücünde olabilecek olan böyle bir askeri operasyonun, çok ‘net’ siyasi hedefleri ve hesaplanabilir ve kaldırılabilir ‘siyasi sonuçları’ olmadan, buna girişilmesi mantıklı değildir.

***
Sanırım 22 Temmuz’a kadar gündemi adım adım daha fazla kapsayacak olan konu, Kuzey Irak üstünden iç siyasetteki gelişecek kavgalar...

İyi saatte olsunlar AKP’nin seçimi mutlak kazanacağını görürlerse, bu oyun seçim sürecini engellemeye yönelik bir açılıma kadar gidebilecek. Yok eğer, kendileri açısından böyle bir ‘tehlike’ bulunmuyor ise, konu daha düşük bir seyir izleyebilecek...

Allahım, nasıl bir ülkeye kaldık...

Çok ince ve hassas dış politika konuları bile içerideki ‘egemenlik kavgası’nın mezesi olmaya başladı. Hep söylüyoruz...

İttihat ve Terakki’nin genlerinde iktidar kavgasını yakıp yıkarak yapmak vardır.

Ülke harap olmuş ne gam...

Yeter ki saray iktidarı elden gitmesin.

M Altan, STAR 5.29.07

Yazan: Haydar Tarih: May 29, 2007 5:53 AM

"Devlet maas odemekte zorluk cekiyorsa DAHA COK PARA BASAR" gibi bir beyanatta bulunup hicbir ekonomistin aklina gelmeyen careyi tavsiye eden generali hatirliyormusunuz?

Ekonomistlere filan ne ihtiyac var kardesim! Al bu generallerin bir kac tanesini sirketlere, holdinglere bak nasil herseye "care" buluyorlar. Bi yerde bisey tikalimi? Biri zorlukmu cikartiyor? kadrodaki generalimiz bi telefon eder, o derin fakat "pratik" cozumleri ile meseleyi halleder.

Bu parlak fikri hayata geciren pek cok firma bunun faydalarini goruyorlar. Hurriyet gazetesi Forbes dergisindeki bir haberin kaymak tarafini alip bir yazi yazmis... ve memleket ekonomisine "katkida" bulunmaya devam eden bazi generallerimizin bir listesini yayinlamis. Bu tabiiki kismi bir liste dikkatinizi cekerim.
---------------------------------------

-Hikmet Bayar (E.Org.) Akbank Yönetim Kurulu Üyesi
- Sabri Deliç (E.Org.) Profilo Holding Başkan Yardımcısı
- Münir Kemal Yavuz (E.Org.) Evyap Yönetim Kurulu Üyesi - Erol Tutal (E.Korg.) Nurol Holding Yönetim Kurulu Başkan Danışmanı
- Ahmet Özteker (E.Korg.) İşbir Elektrik Yönetim Kurulu Başkanı
- Turhan Özer (E.Kora.) Ülker İstişare Kurulu Üyesi
- Atilla Kıyat (E.Kora.) Orta Anadolu Tekstil Yönetim Kurulu Üyesi
- Varol Atalay (E.Tüma.) Viking Marin Ortağı
- Mehmet Ali Güler (E.Tüma.) Yonca&Onuk Tersanesi Yönetim Kurulu Üyesi
- Taner Balkış (E.Tüma.) Ditaş Yönetim Kurulu Üyesi
- Sezer Bilgili (E.Tuğg.) Baytur Yönetim Kurulu Başkanı
- Atilla Öksüz (E.Tuğg.) THY Yönetim Kurulu Üyesi
- İdris Koralp (E.Tuğg.) Kaya Holding Yönetim Kurulu Danışmanı
- Veli Küçük (E.Tuğg.) Stratejik Güvenlik Koruma Yönetim Kurulu Başkanı
- Devrim Çorbacıoğlu (E.Tuğg.) Hatko Yönetim Kurulu Üyesi
http://www.hurriyet.com.tr/ekonomi/6609061.asp

Yazan: Haydar Tarih: May 30, 2007 4:09 PM

Son birkac yuzyildir katildigimiz her dunya ve bolgesel savasta kaybediyoruz. Bunun bir sebebide daima YANLIS TARAF ta yeralmamizdan.

Son zamanlarda Cin, Iran, Rusya ya yaklasma fikirleride bu zincirin halkalarindan biri olursa hic sasmam.

Yazan: Haydar Tarih: June 5, 2007 4:06 PM

ZEKA TESTi

Dort yasindaki bir cocugun zekasinin yasina uygun olup olmadigini nasil test edersiniz?
Uzmanlar evde yapabileceginiz basit bir yonten tavsiye ediyorlar.

Uc adet biskuvit alin ve 4 yasindaki cocuga "gel bunlari paylasalim" deyin...

"Bana iki biskuvit" deyip iki biskuviti onunuze alin, sonra geri kalan tek biskuviti ikiye bolun ve cocugun onune koyun ve... "sanada iki biskuvit" deyin.
Bu arada cocugun yuzune surekli olarak dikkatlice bakin. Eger en ufak itiraz, memnuniyetsizlik, kandirilmislik duygusu vs belirtisi varsa... korkmayin cocugunuzun zekasi normal seyrinde.
...hic sesi cikmiyor, hatta seviniyorsa Allah kolaylik versin, isiniz zor.
***

Peki yetiskinlere bu test nasil yapilir?

Kendine "Ataturkcu Kadinlar Hareketi" denen birileri bir bildiri yayinlamis.
http://mabzone.spaces.live.com/blog/

Prof. Ferhat Kentel buna cok icerlemis olacakki "Dolaşıma eksik sokulan bir ihanet belgesi" baslikli bir makale yazmis.
http://www.gazetem.net/ferhatkentel.asp
***

Tekrar sorumuza donelim...
Peki yetiskinlere bu test nasil yapilir?

Bir yetiskin bu tur yazilari okuyup eline bir bayrak alip meydanlara kosuyorsa... Allah kolaylik versin, isimiz zor.

Yazan: Haydar Tarih: June 7, 2007 9:53 PM

Yorum Ekleyin...





(you may use HTML tags for style)