« Papa’nın Marksistçe [Yanlış] Analizi | Ana Sayfa | Sitenin Öteki Yüzünden İnciler »
December 6, 2006
Kemal Karpat'tan Bilgelik
Wisconsin Üniversitesi öğretim üyesi Prof. Kemal Karpat, hem Osmanlı tarihi alanında dünyanın sayılı isimlerinden biri, hem de toplumsal meselelere getirdiği derinlikli yorumlarla tam anlamıyla bir "bilge"dir. Geçenlerde Radikal'de Neşe Düzel'in Prof. Karpat ile yaptığı bir röportaj yayınlandı. Tamamını herkese şiddetle tavsiye ediyorum. İçindeki bazı kısımlar ise ayrıca büyüteç altına alınmaya değer.
Örneğin Prof. Karpat, Türkiye'de laikçi kesimin korktuğu gibi bir "şeriat tehlikesi" olmadığını vurguluyor ve şöyle diyor:
Cumhuriyet'in başındaki tepkiler her ne kadar 'Şeriat istiyoruz' diye ifade edilmişse de, bu aslında ya halifeliğin kaldırılmasına siyasi bir tepkiydi ya da laiklik adına getirilen değişimlerin halkın dinini yok etmeyi amaçlamış hareketler olarak görülmesine karşı bir kendini savunmaydı. Bugün şeriat düzeni kurmak isteyen küçük bir grup olabilir ama bunun, halkı arkasından sürükleme şansı çok azdır.
Karpat, sorununun radikal ve baskıcı laisizmden kaynaklandığını da şöyle anlatıyor:
Bizde demokrasi çok dar bir alana sıkıştırılmıştı. Demokrasi adına yapılan muhalefet sonucunda 1946'da Demokrat Parti geldi ve önceki dönemlerde laiklik adına yapılmış bazı ifrat hareketleri düzeltme yolunu buldu. Çünkü laiklik, vicdan hürriyetiyle bağdaşmayacak şekilde öyle dar yorumlanmıştı ki, her hareketi dinci sayacak haldeydi. Aslında dincilikle dindarlık arasında büyük fark vardır.
Buna karşılık "İslam, bir din olarak alabildiğine liberaldir" ve "İslam akılcı bir dindir, Kuran akıla dayanan bir kitaptır" diyen Prof. Karpat'ın şu yorumu da kayda değer:
İslam dindir, onu değiştiremezsiniz. Ama İslam toplumlarını demokrasi ve akılcılık sayesinde kurtarabilirsiniz. İslam toplumları yozlaşmıştır... İslam değişmeye açıktır. Moderniteyi de, demokrasiyi de kabul eder ve özünü de kaybetmez. Zaten İslam'ı kendi kaidelerine göre anlarsanız, onun moderniteyle çatışmadığını görürsünüz. Ama İslam'ı kullananlar onu moderniteyle, 'değişimle' çatıştırabilir. Mesele burada. Bugün İslam'da hakiki bir kadın hareketi vardır. Mesela Türkiye'de kadının durumunun arzu edilir derecede olmamasının sebebi de din değil törelerdir. Binlerce yıldır aşiretin tatbik ettiği bu töre, dinin içine sokulmuş ve kutsallaştırılmıştır.
Son olarak bir de Prof. Karpat'ın Sultan Abdülhamid hakkındaki yorumunu aktarmakta yarar var. Düzel'in "bizim resmi tarihimizin lanetlediği Abdülhamit'i çok olumlu bir tarihi figür olarak değerlendiriyorsunuz, bu görüş farkı nereden kaynaklanıyor?" sorusuna şu cevabı vermiş:
Çünkü adamlar Abdülhamit'in ne yaptığına, ne söylediğine bakmamışlar ki. Modern Türkiye'nin temelleri o zaman atılmış. 1869'da çıkarılan eğitim kanunu Abdülhamit devrinde uygulanmış ve okullar kurulmuş. Bugünkü Türkiye'yi kuran elitler, askerler, subaylar doktorlar onun okullarında yetişmiş. Demiryolları o devirde yapılmış ve yeni Türkiye'nin ruhunu ifade eden milli edebiyat o devirde oluşmuş. Türk dili bugünkü halini o zaman almaya başlamış. Abdülhamit, İslam toplumlarının dogmatizmden kurtularak modernleşebileceğini ve ilerleyebileceğini söylemiş bir adam. 'Avrupa'nın bugünkü hali Hıristiyanlık dogmadan kurtulduktan sonra mümkün oldu' diyor.
Bu bilgece yorumların ve elbette onların işaret ettiği gerçeklerin daha iyi anlaşıldığı bir Türkiye, daha iyi bir Türkiye olacak….
Yazan: Mustafa Akyol Tarih: December 6, 2006 11:54 AM




Mustafa beyin de dediği gibi çok güzel ve faydalı bir röportaj olmuş.
fakat Nakşibendiliğin bir kolu olan F.Gülen cemaati olayını anlayamadım doğrusu.bu cemaatin bildiğim kadarıyla nakşibendilikle bir alakası yok.kendilerini de kesinlikle öyle tanımlamıyorlar.
Nakşibendiliğin modern bir versiyonu olarak Nazım Kıbrısi örneği verilebilir.çok fazla modernize oldukları için klasik Nakşibendilerin de çok eleştirdiği bir tarikat yapısıdır.Avrupa'nın modern nakşi şeyhidir Kıbrısi..
Avrupalılarda kadın erkek ayrımı olmadığından yeni müslüman olanların camide bir arada sohbet etmelerine hoşgörüyle bakılır.modern insana klasik usullerle din hizmeti verilemeyeceğini idrak etmişler.F.Gülen hoca da bunu farkedenlerden biri.
cemaatler,tarikatler dünyaya açıldıkça,yerellikten kurtuldukça hareket tarzlarını değiştiriyorlar.
Karpat hocanın dediği gibi Türkler bunu iyi kavrayan bir millet.biz tekrar ve hızla Mevlana felsefesine,Yunusun öğretisine geri dönmeliyiz.
bir dinde canlı kalan yaşayan onun özüdür,ruhudur.kabuk ise bazen bu ruhu taşıyamaz ve yenilenmesi gerekir.İslam'daki ihya ve tecdid hareketlerinde olduğu gibi.işte tasavvuf felsefesi bu özü sistemleştirmiştir.Karpat hocanın da dediği gibi dinin dogmatik tarafı insanı sıkar hale gelmemelidir ki İslam dini hayat dinidir.çağla beraber yürüyebilir özünü muhafaza ederek.
Hz.Muhammed (as)sahih-i müslimde geçen bir rivayette şöyle buyuruyor.
--şüphesiz ki Allah sizin kalıblarınıza ve suretlerinize bakmaz.Fakat kalblerinize bakar--
İslamı bu öğretilerde aramak lazım.yanlış yollar bizi yanlış adreslere götürür.
sevgiler.
Yazan: deniz Tarih: December 6, 2006 4:03 PM
Prof.Kemal Karpat gerçekten de bilge sıfatına yakışır bir tarihçimiz. Röportaj sorularının taraflı sorular olmasına rağmen gerçekten en makul,mantıklı ve objektif cevaplar vermiş.
bu röportajı blog mudavimlerinize tavsiye ettiğiniz için teşekkür ediyorum...
Yazan: merve Tarih: December 6, 2006 4:39 PM
Prof. Kemal Karpat'i Wisconsin Üniversitesi'nden uzaklastirmak kolay olmayabilir. :-D ABD üniversitelerinin illa ki "Atatürkçü gençler yetirecegiz" gibi bir takintilari oldugunu sanmiyorum.
Dostlukla
Yazan: Tunç Tarih: December 6, 2006 6:04 PM
Mustafa Bey tavsiyeniz olan yazıyı bende okudum teşekkür ederim...
Kemal Karpat geçmişten gelen tecrübesiyle günümüze ışık tutuyor.Önemli tespitler yapmış..
Röportajdan sizin aktarmadığınız şu ilginç tespitini yazmak istiyorum:
"Bizim toplumda ateizm bile çok acayip bir ateizm oluyor.Çünkü ateizm bile büyük bir inanç gibi yaşanıyor. Böylesine inanca ihtiyaç duyan, inançsız yaşayamayan bir toplum bu.."
Yazan: Tarık T. Tarih: December 6, 2006 7:10 PM
Kemal Karpat gerçekten büyük tarihçilerimizden. Mustafa Bey'e konu ettiği için teşekkürler.
Her ne kadar Radikal muhabiri Neşe Düzel röportajın veriliş şekli başta olmak üzere meseleyi çarpıtmak istese de içerik çarpıtılamayacak kadar açık ve net. Bu Karpat'ın söylediklerinin harfiyyen katıldığım anlamına gelmiyor elbette. Ama tartışılabilecek değerlendirmeler de içerse genel olarak söylediklerine katılıyorum.
Kemal Karpat, Halil İnalcık, İlber Ortaylı gibi isimler yıllardır aynı şeyleri söylüyorlar, yazıyorlar ama bunlar resmi tarih kalemşörlerinin kakofonisi arasında duyulmuyor. Belki üç-beş ilim sevdalısı hariç.
Deniz hanım'ın değindiği "Nakşibendiliğin bir kolu olan F.Gülen cemaati" hususunu ben de anlayamadım. Neşe Düzel'in sorusunda geçiyor bu. Kemal Hoca ya dikkat etmedi, ya da önemsemedi.
Tarık bey'in alıntıladığı son cümleleri ben de alıntılamak istiyorum. Vurgulayarak:
"Bu toplum inançsız yaşayamaz. İnanç ihtiyacı ve kültürü bu toplumun o kadar ruhuna işlemiş ki, ben başka bir toplumda bu kadar inanç arzusu, isteği görmedim. Bizim toplumda ateizm bile çok acayip bir ateizm oluyor. Çünkü ateizm bile büyük bir inanç gibi yaşanıyor. Böylesine inanca ihtiyaç duyan, inançsız yaşayamayan bir toplum bu. Ki bu inancın diğer ismi de dindir. Bu din de İslam'dır..."
Bunun ne kadar haklı olduğunu gerek bu sitede gerekse başka ortamlarda görüyoruz.
Buraya da zaman zaman yorumlar bırakan bazı kişilerin nasıl militanca "ateizm" düşüncesine sahip olmaları gerçekten manidar.
Batıda da var radikal ateistler ama, yine de kendilerini ateist olarak tanımlayanların bile çoğunlukla agnostik olduğunu görüyoruz. Diğerlerinin de inanç bağlamında çok saygılı bir tavır içine girdiklerini biliyoruz. Burada ise forumlarda biraz dolaşıldığında bir kısım insanların İslam hakkında hem cahilane hem de öfke dolu yorumlar yaptıkları bir gerçek. Yani Türkiyede ateistlerin radikal antiislamist tavırları Karpat Hocanın tespitlerini doğrular nitelikte.
Yazan: Suat Öztürk Tarih: December 7, 2006 12:03 AM
Kemal Karpat Hocamın bilgisine sağlık.Allah razı olsun hislerime tercüman olmuş.Hele Abdülhamit Han ile ilgili söyledikleri için müteşekkirim.Siyaseti bir kenara bırakırsak Tarihi saplamalarına katılmamak olanaksız.Büyük insanlara sahibiz her alanda Allaha şükür...
Yazan: Mustafa Ajlan Abudak Tarih: December 7, 2006 3:28 PM
Evet , yine kendi görüşünüz doğrultusundaki bir yorumda bulunulmuş ve de hiç vakit kaybetmeden siz de haklı olarak yayımlamışsınız , hakkınız tabiki. Bana kalırsa , ki bizler de Karpat ın makalelerini kitaplarını okuduk derslerimiz de , şu an biraz şaşırmış bir havadayım . Neyse ;
Oldukça uzun bir yazı olucak gibi , ki ben başkası olsam herhalde okumazdım . Yine neyse ;
Herşeyden önce şunu belirtmek isterim , daha önceki bir tartışmada da belirtmiştim. Buda nın bir sözü vardır : Eğer birisinin söyledği bir söz mantığınıza uymuyorsa , bunu söyleyen kim olursa olsun , ben dahi olsam inanmayın. Evet , her kim olursa olsun ne kadar saygıdeğer olursa olsun Karpat ın söylediklerini oldukça tutarsız buluyorum.
Radikal deki yazısından bahsetmeden önce ayrıca şunu da sorasım geliyor , bu konularda daha önce farklı düşünceleri ve yazıları olan Karpat nasıl oldu da birden bu görüşlere geldi ? Yeni bilgiler mi edindi tarih hakkında ? Yine de kendisini Mardin in katıldığı konvoya katılmış görüyorum , Toktamış Ateş bile girdikten sonra bravo. Tabiki de insanın fikirleri , bakışları , bilgileri değişebilir . Burada bir sorun yok . Benim merak ettiğim olay bu değişikliğin sebebi ? Yeni tarihi bilgiler mi , nedir ?
Bundan önce bir de adres olan Radikal gazetesinden başlamak istiyorum , bu gazeten beklediğim tek şey öncelikle kendilerinin herşeyden önce kar , şatış amacı güden , bilgilendirme ve haber görevinin en fazla ikincil görev olabilceğini belirtmeleridir. Ben burada hiçbir sorun görmüyorum isteyen istediği amaçla gazete çıkarabilir , sorun samimiyette . Radikali sol eğilimli bir gazete zannedelenlere anlatacağım bir küçük karikatür hatırlatması var:
Hatırlar mısınız zamanında Doğan grubunun bir gazetesi daha vardı Son Havadis , bu gazete sağ-muhafazakar eğilimli bir gazete idi. Yani Doğan grubu her tür görüşe gazete çıkartıyordu. Yine o zamanlarda Cumhuriyet in bir karikatür eki vardı : Dinozor. Bu ekde harika bir karikatür vardı , kısaca : Bir işçi patronun yanına koşuyor ve elinde iki gazete manşeti , bağırıyor
- Eyvah , patron yandık , solcu gazetemiz ile sağcı gazetemizin başlıkları birbirine karışmış .
Elindeki radikalde başlık - Laikler yine azdı - manşeti. Son havadis te ise – Şeriatçı tehlike - diyor ( başlıklarda küçük yanlışlar olabilir , 11-12 sene öncesinin çünkü ) .
Bu grubun gazetelerindeki samimiyetleri konusunda daha başka birşey eklemek gerek mi bilmiyorum.
Yani öyle bir gazete ki amaç kesinlikle bir görüş değil , asıl amaç herşeyden önce kar. Bu gayetin de normal , ama samimiyet sorunu var ortada. Özellikle dün hakkı devrimin limanları açma ile ilgili yazısını okudum , neden bu tür tutarsızlıklar eser karakaş ın olsun hakkı devrimin olsun tartışılmıyor diye de merak ediyorum doğrusu.
Konumuza gelince ben direkt Radikaldeki yazıdan başlayacağım.
Karpat daha ilk paragrafda demokrasinin sıkıştırıldığından ve demokrat parti ile başladığından bahsediyor. İnsaf diyorumçünkü demokrasiyi çok partililikten ibaret zanneden bir anlayış ile karşı karşıyayız. Tabiki çok partili rejim demokrasinin araçlarından birisidir , ama demokrasi bundan ibaret değildir. Demokrasinin gerek sistem , gerekse içerik olarak daha büyük öncelikleri vardır . Sistem olarak demokrasi serbest seçimleri gerektirir , katılımın sınırsız olmasını yani kadın erkek herkesin eşit oy kullanması gibi ve de hukuk devleti kurumlarını gerektirir. İçerik olarak ise herşeyden önce ‘fikri hür , vicdanı hür ’bireylerden oluşan toplum gerektirir. Eğer fikirler hür değilse – ki bu bir bilinçsizlik demektir o ülkede oyların adresini herkesten önce medya ve kampanyalar belirler örneğin. Vicdanlar hür değilse bir tarikat oyları yönlendirir mesela. Ekonomik özgürlük de gereklidir ama bu bile fikir ve vicdan özgürlüğünün önünde değildir. Bunlar olmadan zemin kayganlaşır , ve de kaygan zeminde demokrasi olamaz. Tabiki demokrasinin daha başka öncelikleri vardır ama bunlar en önceliklileridir. Siz mesela öyle bir seçim sistemi kurarsınız demokrasi sıfıra indirebilirsiniz , ister çok partili olsun , ister olmasın . Alın bugün çok mu demokrasi var , milletvekili adaylarını dahi seçemiyoruz ve şunu da gayetin rahat iddia ediyorum araştırın Atatürk dönemi seçim sistemini ve de önseçim nedir bir öğrenin . Önseçim ile şimdikinden ne kadar daha demokratik bir seçim imkanı varmış görürsünüz. Bugün hangimiz , isterseniz bir partiye üye olun , milletvekilini direkt seçebiliyoruz , bize sunulmuşlardan seçebiliyoruz , adaylardan değil. Ayrıca kendimiz de aday olma şansına ancak bağımsız adaylık ile olabiliyoruz. Demokrasinin sıkıştırılmışlığı vardı, doğru ama demokrasi demokrat parti ile serpilmiş değildir , başlamış hiç değildir.
Bir başka inanılmaz önerme de laiklik adına yapılan bazı ifratlar düzeltilme yolunu bulmuş olduğudur . Yine koca bir insaf , demokrat parti zamanı laiklik adına düzeltilme olmadı , laiklikten geri adım atıldı. Daha göreve gelir gelmez ilk iş ezanı arapçalaştırmak oldu , laiklik veya din açısından Türkçe ezan nasıl bir sorun oluşturuyor acaba ?. Üstelik unutmayın , milletvkillerine siz isterseniz şeriatı bile getirirsiniz diyen de bizzat demokrat partidir.
Evet dincilik ile dindarlık arasında var vardır ve keşke Karpat bunu dindarlık kılıfına giren şeriatçılara hatırlatsa idi . Ne imiş herşeyi dinci saymak ? Kuran ın Türkçeleştirilmesi , herkesin onu anlayabilmesini mi sağlamak ? İslam a bundan daha büyük bir hizmet nasıl olur bilemiyorum. Tanrı ile kul arasına kimse sokmuyorsunuz herşeyden önemlisi.
Üstelik AKP genç bir kuşakmış , allah aşkına Karpat bir yaşlarına baksın AKPlilerin , bakanların çoğu 20 yılı önceki bakanlar , kadro 30-40 yıllık milli görüş kadrosu , ne genç kuşak ama !! Ne yeni bir siyasi oluşum değil mi ? Bu söze diyeceğim tek şey Karpat sadece parmak hesabı yapsa AKP nin genç olmadığını anlar.
Bu ülkede şeriat tehlikesi yokmuş , bu biraz uzun olacağı için en sona saklıyorum.*
İslam ile modernlik , modernlik ile din ; bunların arasındaki ilişkiyi yorumlamanın amacı nedir ? Her ikisi nasıl aynı yolun parçası gibi sunulabiliyor , ya da birbirlerinin alternatifi gibi anlayamıyorum Din bir vicdan olgusudur ve de toplumda ancak mevcut gerekli yaşayış sisteminde eksiklikler varsa onların yerini doldurabilir , onun dışında asıl amacı insanın vicdanı ile ilgilidir. İslam bir tehlikedir diyen herkese verilecek cevap bütün dinler kötü amaçlı kullanılırsa tehlikelidir , bu tamamen onu nasıl algıladığınıza ve amacınız yününde kullanmanız ile ilişkilidir. Bakın dünya tarihine hangi dinlerin kötü amaçlar ile kullanıldığını görürsünüz. Buna islam da , hrıstiyanlık da pekala dahildir. Modernliğin bir tavrı vardır , ve bu tavır herşeyden önce akıl ve matık ilkelerinin doğrultusunda toplumsal hayatın düzenlenmesi ile ilgilidir ve bu tavırda din olgusu bir şart değildir , bu tür şart öne sürülürse insan sormaz mı o zaman dinsiz modern bir toplum olamaz diye ? Karpat bir hayli hızını alamamış gördüğüm kadarı ile .Ayrıca nasıl islam değişmeye açıkmış ? Değişmemekle övünen bir din mi değişime açık ? Bakın dinin değişmemesi yanlış birşey değil , çünkü o din ister değişir ister değişmez . Ama toplum değişir , kuralları değişir , düzeni değişir. Değişmek zorundadır. İslam değişmeye kapalı olsa değişmeyecek miydik ? Bir de sanki bu kesin bir olgu imiş gibi şükretmemizi mi bekliyor Karpat ?
Yani bir de liberal ilan edildi ya dinimiz , bravo . Liberalizm olgusunun ortaya çıkmasına daha yüzyıllar vardı dinimiz ortada iken. Adam Smith , Locke biraz taklitçi imiş mi yoksa ? Üstelik nasıl bir insan Şamanizm deki Tanrı inancını İslamdaki Tanrı inancına benzetebilir. Şamanda insan Tanrının bir parçasıdır , bütün doğa gibi . O nedenle doğaya nimet değil , yaşam kaynağı ve bir parça olarak bakılır. Bugün bu coğrafya İslam büyük oranda arap islamının etkisindedir. Orta asya etikisinin en çok görüleceği islami kesim Alevile , özellikle de Tahtacılardır. Bakın her evde vardır büyük larousse a görürsünüz tahtacı başlığında.
Üstelik bu ne saçma sapan bir zihniyettir ,kimse dinini başka bir dine benziyor diye değitirmez. Böyle bir mantık olsa idi herkesten önce yahudiler ya da hrıstiyanlar müslüman olurdu herhalde. Burada Şamanizm in İslam a hrıstiyanlıktan veya yahudilikten daha fazla benzediğini iddia edecek olan var mı ?
Abdülhamid konusuna gelince , bugünün Cumhuriyet inin kurucuları asıl Kara Harp Okulu mezunlarıdır ve de bu okulun kuruluş tarihini gayetin iyi biliyoruz , Karpat da eminimki biliyordur , sizler de bilmiyorsanız öğrenin. Bu okulun kuruluşun öncesindeki mantık da III. Selim ve II Mahmut un uygulamalarıdır. Osmanlı da modernleşme yönünde bir dönüşüm varsa bu da asıl II Mahmut dönemdedir. Demiryolları Abdülhamid dönemde yapılmışmış ! Tabi ne demezsiniz , en önce şunu soralım teknolojimiz var mı ? Yok. Ee nasıl oldu o demiryolları , tabiki Almanlar sayesinde . Bakın Tülomsaş ın kuruluşuna , demiryoları için verilen imtiyazlara. Ve size soruyorum neden demiryoları direk Bağdat ı hedef alarak yapıldı , tabiki de petrole ulaşmak için , kim tarafından : Almanlar. Burada karşılıklı bir çıkar ilişkileri çerçevesinde bir demiryolları inşası söz konusu , üstelik inanılmaz imtiyazlar ile .Örneğin demiryolları hattının sağ ve solunda kalan 20 km. sahada her türlü maden ve petrol arama ve işleme hakkı Almanlara verilerek . Tüm işletme hakkı da dahil tabi. Peki ulusal sanayi nedir bilmiyor mu Abdülhamid ? Bu yüce kavram için Cumhuriyet i beklemek zorundasınız daha . Araştırın bakalım Abdülhamid zamanın başı ile sonu arasında Osmanlı ne kadar küçülmüş , isterseniz sayayım Bulgaristan , Bosna , Romanya , Sırbistan , Girit , yeterli herhalde . Üstelik bakar mısınız ne kadar ilginç bir ifade kullanıyor Karpat ; isbabdat dönemi berbatmış ama o Osmanlı sülalesinin bir ferdiymiş. Abdülhamid in artısı bu mu , soyu mu ?
Bakın Abdülhamid , Enver paşa , bu insanlar kadar ülkelerini seven herhalde başka çok az insan vardı. Ama ülkenizi sevmek ülkeniz için faydalı olmak demek değildir. Ülkenizi sevmek görevini en iyi şeiklde yerine getirmektir. Atatürk ün vatan sevgisi tanımı oldukça anlamlıdır : Vatanını en çok seven , görevini en iyi şekilde yerine getirendir. Başka ekleyecek birşey bulamıyorum. Bu insanlar vatanlarını gerçekten çok ama çok seviyordu , buna bir şephem yok ama görevlerini olması gerektirdiği bir yerine getirmediler.
Nakşiler toplum düzenine katkıda bulunmuşlar ha , biz göremedik demek ki. Bakın bir tarikatı topluma katkı yapmadı diye suçlayamazsınız , çünkü tarikat ın bu tür bir vazifesi yoktur , dinin de. Bu bir vicdan meselesidir , ve de toplum düzeni ile bir ilişkisi olmak zorunda değildir. Üstelik fettullah övgüsü de mükemmel yani , acaba kendisi Amerika da iken hocayı 137 dönüm arazideki villasında mı ziyaret etti yoksa başka yerde mi bilmiyorum. Üstelik mantık yanlışına bakar mısınız ? Ne de demek bu ülke dinsiz olamaz. Din kötü bir olgu değildir , gereksiz de değildir , ama din bir toplum için şart değildir. Aradaki fark çok şey ifade eder. Üstelik nasıl fettullahı dünyevi ilan edebilirsiniz , eger bir tarikat dünyevi hayata yön veriyorsa nasıl laik olunabilir , üstelik fettullah bir sosyolog mu mühendis mi politikacı mı , ekonomist mi , topluma dünyevi ihitiyaçlara yön vermek ona mı kaldı bugün , eğer öyleyse işimiz cidden Allah a kalmış demektir.
Şimdi en başlarda söylediğim şeriat tehlikesinden bahsetmek istiyorum :
Bakın güzel bir söz vardır : Akrepten bal almayı bekleyen ya akreptir , ya da aptal.
Bugün Türkiye nin şartları şeirat tehlikesini içerisinde barındırmaktadır ve de bu tehlikeyi görmemek demek ya bilgisiziliktir ya da samimiyetsizlik. Küçük gündelik şeriatçı eylemler ile size bu durumu anlatmayacağım.
Bugün Türkiye için şeriat ciddi bir tehlikedir, ve de tehlikenin kaynağı kesinlikle şeriatçı zihniyetler değildir . Asıl kaynak halkın bizzat kendisidir. Bu halk şeriatçı düşündüğü için değil , halkımız bilinçli olmadığı içindir. Apolitik gençlik ve rezil eğitim sistemimiz bugün oldukça olgun meyvelerini vermiştir. Malesef bugün karşımızda alt, orta ve üst bütün sınıflar ve kitleler dahil olmak üzere müthiş bir bilinçsizlik hakimdir , kimse hiçbirşey okumuyor , üniversite mezunu olunca eğitim sahibi olunmuş zannediliyor , vs. Bilginin olmadığı toplumda insanlar önlerine nekonulursa kabul eder . Bu bilinçsizlik sorununun potansiyel tehlikesini en güzel örneği olarak Nazizmi gösterebilirim. Sanılır ki Naziler ırkıçılıktan ibaretti , hayır o toplum nasıl oldu da birkaç senede birden ırkçı oldu , işte burada sorun bilinçsziliktir , boş kitleler iktidarca istenildiği gibi dolduruldu ve sonuç ortada.
Bugün bu bili
nçsizlik ile ilgili size birkaç örnek vermek istiyorum ülkemizden:
Geçtiğimiz sene sanırım , Mersin de bayrak çiğnenmesi mesela , insanlar birden bir bayrak sahiplenmesine girişti , evet güzel bir davranış ama olay bu kadar basit değil. Bu ülkeye , bayrağımıza , bağımsızlığımıza çok defa çok daha büyük haraketler yapılıyor , başbakanımızı deliğe süpürmeyin diyor içimizden birisi , subaylarımızın başına çuval geçiriliyor , iktidar Fırat ve Dicle su havzalarını uluslararası komisyona devretmeye hayır diyemiyor ... Bu olaylar karşısında hiçbir ses çıkarmayan toplum , bayrak konusunda birden inanılmaz bir iştah ile patlıyor . Peki nedir bayrak olayını farklı yapan , bu konunun üstünde medya durmuştur da ondan , üstelik sizlere söyleyim aynı bayrak çiğnenmesi her sene yaşınıyor birçok çirlin eylemde. Evet bugün kim buna itiraz eder bilmiyorum ama eğer aydın doğan bugün isterse ve diğer hakim medya 2 milyon insanı Pazar günü Kızılay a dökebilir , yeter ki istesin , Herhangi bir sebebi önümüze koyar , üstüne gider , insanlara çağrı yapar.
Daha büyük çaplı bir örnek : 2003 seçimleri . Genç Parti vakası çok şey anlatıyordu . Hiçbir siyasi duruşu olmayan , içerikten yoksun bir parti 3 ayda % 7 oy aldı. MHP % 19 dan % 8 e düştü , Faziletten kopan AKP Faziletin % 17 si olan oyu % 35 e çekti. DSP nerdeysa sıfırı buldu. Hadi sağ ve sol içerisinde hiç bu kadar basit olmasa da oylar yer değiştirdi diyelim. Ama bakın öte tarafta 3 aylık Genç Parti Cem Uzan gibi güven vermiyen bir isimle bile % 7 oy yapabildi , Cem Uzan ın yerinde başka bir isim olsa idi biraz daha güven veren birsi mesela , sonucu düşünebiliyor musunuz ? İşte bu durumun ifadesi oyların kayganlığıdır , sebebi nettir : Bilinç eksikliği . Ortada kimsenin net desteklerini yakalamış bir siyasi duruşu olmayınca bu kadar kaygan olabiliyor ortam , ve kaygan zeminde demokrasi olabilir mi ? Tabiki konumuz gerçek demokrasi ise , olamaz.
Bakın bakalım Sivas katliamı kaç günlük bir tertibin sonucu , 37 insan bir anda yakıldı . Eğer kitleler fikri hür ve herşeyden önce fikir ve bilgi sahibi olmaz ise onları yönlendirmek sadece bir beceri işidir ,ve bugün gerekli kapasiteye sahip bir iktidar isterse bugün bu ülkeyi her türlü ateşin içerisine rahatça tabilir. İşte bu nedenle bugün bu ülkede şeriat tehlikesi yok demek ya samimiyetsizliktir ya da bilinçsizlik.
Bugün bu toplumun ciddi bir bilinç ve de ahlka sorunu vardır. Ve hiçbirimiz bu sorunların dışarısında değiliz , kendim dahil etrafımdaki kimseyi – tabiki çok az kişi dışında – olması gerektiği gibi yaşayan bir birey olarak göremiyorum , ve bu nedenle de ülkece tam gaz geri gidiyoruz , el kapılarında geziyoruz.
Özür diliyorum biraz uzun oldu ama aslına bakılırsa daha da uzatmak isterdim.
Yazan: beagle Tarih: December 7, 2006 6:03 PM
SN.Beagle
ben şu yorumunuzu önemsedim.
... , laiklikten geri adım atıldı. Daha göreve gelir gelmez ilk iş ezanı arapçalaştırmak oldu , laiklik veya din açısından Türkçe ezan nasıl bir sorun oluşturuyor acaba ?..
ismini şu an hatırlayamadığım bir tarihçi hoca geçen hafta ceviz kabuğu programına katılmıştı.bu konuyla ilgili görüşlerine katıldığım için yazmak istedim.belki seyretmişdirsiniz.
ezanın türkçe okunmasının ülkenin bütünlüğünü tehdit edeceğini ve zaten başarısız olduğu ve halk tarafından benimsenmediği için vazgeçildiğini söyledi.birgün mutlaka bu uygulamadan dönülecekti.
o dönemlerde kürtlerde, kürtçe ezan kürtçe ibadet isteriz diye ortaya çıkmaya başlamışlar.bu diğer etnik gruplara da sıçrayıp büyük bir bölücülük hareketine dönüşebilirdi.meseleye sadece dini açıdan da bakmamak gerekir.
islami olan herşeye karşı olmak laikliğin bir gereği olmamalı.
islamın akıl ve mantık ilkeleri ile bir sorunu olmadığından pekala modern bir dünyada da varolabilir.zaten hızlı bir şekilde yayılıyor.
bence modern bir toplum ne dine ne de dinsizliğe dayalı olmamalı.her ikisinide bünyesinde yaşatabilmelidir.zaten islama göre dinde zorlama yoktur.yani dinsizlik olgusunun varlığını kabul etmiş zaten.
Karpat bir hayli hızını alamamış gördüğüm kadarı ile .Ayrıca nasıl islam değişmeye açıkmış ? Değişmemekle övünen bir din mi değişime açık ?BEAGLE.
islam akıl dinidir dedik.değişimi aklen zaruri kılan iki faktör vardır.çevre ve zaman faktörü.kanunlar ihtiyacı gidermek için vardır.bugün herbakımdan dünden farklıdır.siyasi,sosyal,ekonomik,teknolojik alanlardaki zaman içinde meydana gelen değişim ihtiyaçlarıda değiştirmiş ve bu ihtiyaçlara göre belirlenen hukukda zamanla değişmiştir.
aynı zamanda bölgesel faktörlerde hukuku etkiler.kutuplarda yaşayan insanla,çölde yaşayan insan bir değildir.göçebe yaşamıyla,şehir yaşamıda farklıdır.
islam bu farklılıkların hepsini görür ve şartlara uygun olan çözümü kendi özü içinde üretir.
değişime açık olduğu için birçok mezhep ortaya çıkmıştır ve islam hukuku gelişmiştir.sadece Kuranda yazılı ayetlere bakarak islamı değerlendirmeyin.çünki Kuran genel pransipler verir.hayatın ayrıntılarıyla uğraşmaz.bu yüzden evrenseldir.
mesela kırsal,göçebe bir hayatın ihtiyaçları için hadis ekolü denilen ekolün görüşleri yeterli olabilmişken ırak bçlgesinde farklı kültür ve medeniyetlerin beşikliğini yapmış bir bölgede sorunları çözebilmek için rey ekolü gelişmiştir.
hayat kompleksleştikçe islam hukukuda yeni ihtiyaçları karşılayacak şekilde gelişir.gelişmiyorsa veya bir dönemden sonra içine kapanmışsa hata müslümanlardadır.müslümanların hali ile islamı karıştırmayalım lütfen.
eğitim gerçekten çok önemli.insanlar bilmedikleri konularda daha sakin olmalılar bence.bir islam hukukuna giriş kitabı ile başlayabilirsiniz mesela.
Sivas katliamı ile Başbağlar Katliamını yapanlar aynı eller.kardeş kavgasını körüklemek için yapılmış kirli tezgahlar bunlar.kimi zaman şeriatçı kimliğe bürünürler,kimi zaman solcu-komünist olurlar,kimi zaman ırkçı,kimi zaman bilmem ne..bu oyunlara karşıda uyanık olmak lazım.
Abdülhamit han mutlak kötü işler yapmıştır demek de objektif bir tarihçilik değil.yıkılmak üzere olan bir devleti idare etmeye çalışmak masa başında tuşlara dokunarak yorum yapmaya benzemez.
en azından tarih bilinci böyle olmamalı.dediğiniz gibi eğitim şart.
sevgiler.
Yazan: deniz Tarih: December 8, 2006 12:57 AM
Sayın Beagle,
Yazınızı okurken yüzümden -acı ile karışık bir -tebessüm eksik olmadı.
Kuzum siz bunları ciddi ciddi mi yazdınız, yoksa "burada ağır konular konuşuluyor, bir mola verdirmek lazım insanlara" mı dediniz?
Hele totoliterizmi allayıp pullayıp demokrasinin şartları olduğu, Atatürk zamanında önseçim (!!!) lerin ne kadar demokratik olduğu gibi akıllara ziyan önermelerle sanki karşınızda ilkokul çocukları varmışçasına anlatmanız gerçekten anlaşılır gibi değil. Benim asıl üzüntüm kendinizin de bunlara inanıyor olmanız. Okurken, demokrasi isteyen insanlara karşılık bir despot rejim sözcüsünün saçma sapan savunmasını dinliyormuşum izlenimi edindim.(Mesela Kuzey Kore) Ama tabi önce halkı "bilinçlendirmek lazım." Öyle ya koskoca memleketi Hassolar ile Memolara mı mırakacağız, onlar kim oluyor ki? Bizim gibi aydınlanmış insanlar onlar adına en güzel kararları alırlar, öyle eğil mi?
Hem demokrasi, hem Cumhuriyetin tek parti dönemi ve demokrat tavır, hem laikliğin ifratı-ki korkarım siz "ifrat"ın kelime anlamını bilmiyorsuınuz- , hem dinler hakkındaki görüşleriniz, hem liberallik, hem nassların değişmezliği/değişirliliği konusundaki saçma düşünceniz-ki Karpat hocanın neden bahsettiğine ilişkin bir fikriniz yok-, hem Abdülhamid dönemi hakkındaki cehaletiniz, hem tarikatların sosyolojik faydalarını bilmeyişiniz, hem şeriat konusundaki zorlama paranoyanız, vs vs vs. kısaca değindiğiniz konular hakkındaki düşüncelerinizin tamamı yanlış ve gerçekten ibretlik.
Yazınızda ilaç için -kısmen GP için yazdıklarınız hariç- bir tane doğru değerlendirme yok..
Bir zihnin, bir ideolojik önkabülün sadece bir yazıya nasıl bu kadar hata -hatta kusura bakmazsanız saçmalık diyeceğim- sığdırabildiğini ciddi şekilde sosyolojik olarak araştırmak gerek.
Aslında tek tek başlıklara ayırıp hataları madde madde incelemek lazım. Ama bunu yaptığımda ilk kitabım da hazır olmuş olur :-) Çünkü dediğim gibi bir sayfa yazıya bu kadar hata sığdırmak büyük beceri istiyor. Haliyle bunların ther birerinin tahsisi de uzun bir döküman ortaya çıkartır.
Mustafa beyin yerine olsam sadece sizin yazınızdan 20 tane konu başlığı çıkartırım.
Aslında yazdıklarınızın tamamına ilişkin cevap mahiyetinde bilgiler sitenin çeşitli başlıklarında ve altına eklenen yorumlarda defalarca ele alındı. Oralara da bakmakta fayda var.
Böyle yazıları okuyunca sadece üzülüyor ve gelecek adına ümitsizliğe kapılıyorum. Nasıl olur da bunları aşarız emin değilim. Belki bu tür platformların daha da artması bunları aşmak için önemli bir katkı sağlayabilir..
2006 yılındayız ve aramızda hala totoliterizmi savunanlar, demokrasiyi böyle akıllara ziyan şekilde tanımlayanlar ve tarihsel gerçekliklerden böylesine habersiz, ideolojik şartlanmışlık içerisinde yaşayanlar var. Gerçekten işimiz çok zor..
Yazan: Suat Öztürk Tarih: December 8, 2006 6:47 AM
Değerli yorumcular, Kemal Karpat 28 şubatı destek
lememekle birlikte, AKP ye yol açtığı için olumlu
bir yanada sahip diyor söyleşide. Geceden gündüzü,
kurudan yaşı, ölüden diriyi çıkaran Rabbim, şerden
hayrı elbette çıkarmaya muktedirdir. Bu bizdekini
küçük şer olarak nitelersek, büyük şerden yani 11
Eylül komplosuyla başlayan Çılgın ABD Neo-con sal-
dırganlığından ne sonuçlar çıkacak acaba. Kemal
bey ABD de yaşayan biri olarak bir öngörüde bulun
sa daha yararlı olurdu. Bugün Radikalde Haluk Şahin ABD hezimetinin faturasını rakamlara dayalı olarak vermiş. Gerçekten bu mali ve siyasi vede
itibari hezimetin faturası çok ağır. ABD nin bunun
altından kalkması çok zor. ABD yi havuza itenler böyle bir hezimeti bekliyorlarmıydı dersiniz. Bunun olası sonuçları ne ola acep. Yalpalayan cana
var son bir altın vuruşa mı yönelir. Yoksa fedai
likte benden bukadar deyip evemi döner. Yoksa İsrail ve hempaları yalvar yakar caydırmaya mı uğ
raşır. gemileri Mersine getir geçersin diyenler
TBMM nin onurlu duruşuyla karşılaşınca bu hezime-
tin ilk işaretini alamadılarmı acaba. iran, Suriye
ve Türkiyede bugüne kadar umursamadıkları İslamla
barışık güçlerden yardım almadan bu bataktan ABD
kurtulamaz kanımca. O zaman Bu mübarek Cuma günü
Erzurumlu İbrahim Hakkı Hazretlerine bırakalım sözü: Hak şerleri hayreyler/Zannetmeki gayreyler/
Arif onu seyreyler/Mevla görelim neyler/Neylerse
güzel eyler.. Her tuzağın, her hesabın üstünde onu
bozacak Alemlerin Rabbinin Tuzağı vardır. O tuzak
kuranların en hayırlısıdır. Cumanız mübarek olsun.
Saygılarımla. Levent.
Yazan: levent Tarih: December 8, 2006 9:52 AM
Sayın beagle,
Uzatmamanız isabet olmuş. Fikirlerinizi ilk/ortaokul ders kitaplarından, güzide Cumhuriyet gazetemizden takip edebiliyoruz. Teşekkürler.
Yazan: blue Tarih: December 8, 2006 11:35 AM
Kemal Karpat' a ne unvanina sahip olursa olsun yazisini okuduktan sonra hicbir bilgeligi yakistiramadim. Beagle bu bilgeligi sana laik goruyorum.
Ayrica Karpat'in soyledigi "Türkiye'de kadının durumunun arzu edilir derecede olmamasının sebebi de din değil törelerdir. Binlerce yıldır aşiretin tatbik ettiği bu töre, dinin içine sokulmuş ve kutsallaştırılmıştır." konuya kesinlikle katilmiyorum. Islamiyet'ten onceki Turk Kadininin yeri ile Islamiyet'ten sonraki yerini kiyaslarken tekrar tarih kitaplarina donmesi gerekiyor. Islamiyet'ten onceki medeni olmayan turk tarihine bir bakiversin ve kadinin ne haklara sahip oldugunu birer birer siralasin, sonrada islamiyetteki kadinin haklarini siralasin sonra da kiyaslasin. Cunku bu tore yuzunden degil Kur'an erkegin kadindan daha ustun yaratilmis oldugunu ve erkegin daha ustun haklara sahip oldugunu acikca belrten ayetler yuzundendir. Bu Kuran'daki ayetlerle acikca belirtilmistir, ayetlerin yorumuna bile gerek kalmadan...yada o zaman bu zaman kiyaslamasi yapilmadan.
Diger bir konu da soyledigi
"Bizim toplumda ateizm bile çok acayip bir ateizm oluyor.Çünkü ateizm bile büyük bir inanç gibi yaşanıyor. Böylesine inanca ihtiyaç duyan, inançsız yaşayamayan bir toplum bu. Ki bu inancın diğer ismi de dindir. Bu din de İslam'dır...
.." yorumu cok anlamsiz buldum. Butun insanlarin inaclarini bu kadar biliyormu (yada bu kadar insan adina nasil bu sekilde konusabiliyor) Karat, insanlarin inanca ihtiyaclari olup olmadigina karar veriyor. Sanki inanca ihtiyac duyan insani birsey durduruyormus gibi. Inanca ihtiyac duyan insan birseylere zaten inaniyor. Artik bundan sonra bir birseye inama ihtiyaci olan insanin Islama dininie inanmasi gerektigine de karar vermis sonunda. Karat burada tam bilge oldugunu kanitlamis yani...eger Karat'in soyledikleri bilgelik diye yorumlaniyorsa, bilgelik nedir bilinmiyor galiba tabii buradaki diger yorumlarda da goruldugu gibi daha bircok kelimenin gercek anlamlari bilinmiyor.
Yazan: gunka Tarih: December 8, 2006 11:41 AM
Dear Beagle,
Yorumunuza şaşkınlıkla başlıyorsunuz. Sonra bu değişimin kaynağını arıyorsunuz. Önce Kemal Karpat'ı temize çıkarıp Radikal gazetesinde kaynak arıyorsunuz, sonra Buda'nın ayeti mucibince Kemal Karpat'a girişiyorsunuz. Bakalım neler demişsiniz:
Demokrasi elbette çok partiden ibaret değildir ve bahsettiğiniz gibi milletvekillerini dahi seçebilme şansı olmalıdır (hangi Avrupa ülkesinde var bilmiyorum !) ama ben hiç tek partili bir demokrasi örneği bilmiyorum. Böyle bir şey var mı?
Demokrasi olabilmek için fikri hür, vicdanı hür olmak gerektiği konusunda size katılıyorum. Ne yazık ki bu, demokrasinin eksik yönlerinden biri. Oy kitleleri ister istemez partileri propogandaya, birbirlerini karalamaya, yoğurda kara demeye mecbur bırakıyor. Ama sizin bütün bunlarla bir derdiniz yok. Yani halk milletvekillerini seçse de sizin için bir şey değişmeyecek. Önemli olan halkın, sizin doğru olduğunu düşündüğünüz kişileri seçmesi. Fikri hür, vicdanı hür bir tek siz varsınız çünkü. Peki çare ne? Bu halkın fikri hür, vicdanı hür hale gelinceye kadar askeri darbelerle adam edilmesi. Derdimiz keşke milletvekilini seçemiyoruz olsa ! Derdimiz, milletimizin iktidara getirdiğinin muktedir edilmemesidir. Her 10 yılda bir bu halkın fikri hür, vicdanı hür hale getirilmesi yetmedi mi? Daha ne kadar hür hale getirilecek???
Evet, bu çok büyük bir hizmet oldu. Gerçi bazı densizler Atatürk'ün bunu Kur'an'ın kutsallığını kırmak için yaptığını düşünüyor ama ben buna katılmıyorum. Büyük bir hizmettir. Ama bu tip hizmetlerin yukarıdan aşağı dayatma şeklinde değil de, özümsenmesini sağlama, ikna etme şeklinde yapılması daha doğru olurdu diye düşünüyorum.
Bunu söyleyince ne demiş oldunuz? Kemal Karpat Türk toplumunun ateistinin bile inkarına, iman gibi yapıştığından bahsediyor, siz neden bahsediyorsunuz?
Valla fetullah sosyolog ve tarihçi değil ama Kemal Karpat öyle. Ama görünüyor ki mesele sosyolog veya tarihçi olmak değil... Tarihçi ve sosyolog, bize uymayan bir şey söylerse onu da çiziveriyoruz galiba... Neyse Emre Kongar sağlam duruyor. He bakalım !
Tipik laikçi jakobenizmi. Ben de laikçilerin okuyanını ve geniş görüşlü olanını görmedim. Kemalistim diyen adam bir nutuk okur en azından... Nutuk atmak, okumaktan daha cazip geliyor galiba...
Yıllardır yaptığı bu zaten. Atilla Yayla'yı vatan haini yapan kim? Sanki bu satırları yazan siz hiç Aydın doğan'ın goygoyuna gelmiyorsunuz. Laikçiler bu goygoylarla yaşıyor. Yaşam damarı... Avrupa Birliği fonundan proje için para alan Atilla Yayla'ya aldığı parayı illegal bir suç unsuru gibi tanıtan Emin Çölaşan, bu bizim çok okuyan laikçi entellektüellerimizin gözdesi değil mi? Hadi halkımız cahil, tarikatlar nereye çekerse oraya sürükleniyor; bu profesörleri konuşturmamak, işinden etmek neden? Sadece Emre Kongar'ın söylediklerini mi doğru kabul edeceğiz.
Tarihçiler "şeriat tehlikesi yok" diyor, sosyologlar "şeriat tehlikesi yok" diyor, Avrupalılar "şeriat tehlikesi yok" diyor, Amerikalılar "şeriat tehlikesi yok" diyor, yapılan ankete göre halkın büyük çoğunluğu "şeriat tehlikesi yok" diyor, ama sizce bu bilgisizlik, cahillik. Bizi bilgilendirdiğiniz ve cehaletimizi giderdiğiniz için teşekkür ederiz.
Yazan: blue Tarih: December 8, 2006 12:32 PM
bazı yorumcu arkadaşların islam dini ile ilgili yorumlarındaki hatalardan dolayı onları suçlamıyorum.ya da bana çok ters gelmiyor diyelim.
biz islamla ilgili doğru bilgi adına ne verdik ki insanlara ne bekliyoruz.
İslama sahip çıkmak malesef Şevket Eygi beyin tanımıyla köylü kesime düşmüştü hep.köy kültürü ile İslam medeniyeti ne kadar tanımlanır ve yaşanırsa işte o kadar temsil edilmiştir.hiç yoktan iyidir. buna da şükür diyelim.
sanata,musikiye,edebiyata,bilime,gerçek din bilgisine, çağın gelişmelerine ilgi duyan aydın insanlar dine sahip çıktıkça İslam hakettiği yeri alacaktır.
cahillikle islam yanyana gelemiyecek iki şeyken İslam bugün cahillerin eline düşmüştür malesef.
yorum yapan arkadaşların bu hale gelmeleride normal.ne öğrettikki ne bekliyoruz..
daha önce yazdığım bir hadiste Hz.Muhammed(as) insanların ellerinde Kuran olmasına rağmen İslam konusunda cahilleşecekleri endişesini dile getiriyordu.yazık..ben söyleyecek kelime bulamıyorum fazla.
çok yazık..
Yazan: deniz Tarih: December 8, 2006 1:20 PM
Sayın Gunka,
Nasıl olurmuş bilgelik, bir anlatın bakalım da dinleyelim..
Yazan: Suat Öztürk Tarih: December 8, 2006 2:39 PM
Blue bir yeri atlamışsın. Bir de buradan takip ediyoruz:
http://ataturkcudusunce.wordpress.com/
:-))
Yazan: Suat Öztürk Tarih: December 8, 2006 2:58 PM
Sn.Beagle de demişki:
Din kötü bir olgu değildir , gereksiz de değildir , ama din bir toplum için şart değildir...
..üstelik fettullah bir sosyolog mu mühendis mi politikacı mı , ekonomist mi , topluma dünyevi ihitiyaçlara yön vermek ona mı kaldı bugün...
.........
Sn.Beagle, karşı çıktığı Kemal Karpat'ı yanıltmayarak
"bugün din adamlarının topluma yön veremeyeceğine, dinin toplum için şart olmadığına iman etmiş biri" olarak bu yorumları yapmış...
Beagle'nin inancına göre toplumlara yön vermek sosyolog,mühendis,ekonomist,politakacıların...vs işi imiş...
Beagle böyle inanmaya dursun din ve din adamları tarih boyunca toplumlara yön vermişler ve hala da yön veriyorlar..
Yani Beagle'in inanmış olduğu laik şeyhler ütopya kitaplarında "din afyondur , toplumlar için şart değildir...vs " diye yazmışlardı ama hem geçen zaman hemde realite onları yanıltarak dinin toplumlar için hiçte vazgeçilecek bir olgu olmadığını gösterdi..
Çünkü din, aynen ekonomi,mühendislik,askerlik,eğitim gibi hayatın tam içinde yer alan bir olgu ve ihtiyaç..
Bu ihtiyaca cevap veren din adamları da toplumları derinden etkileyerek onlara yön veriyorlar...
Yazıda adı geçen Kemal Karpat,Toktamış Ateş, Mardin gibi gibi şahsiyetlerin niçin konvoya katıldığını merak etmeyenlerin bu ezberlerini bozmasını temennni ediyoruz...
Yazan: Tarık T. Tarih: December 8, 2006 5:01 PM
Sayin Suat
Bu soruyu sanirim bana sormaniz gereksiz, Sayin Mustafa Akyol yukaridaki yazida bunu belirtmis.
Ayrica Islam Dini ile ilgili yorum yapmiyorum sadece gercek olan ayetlerden bahseddiyorum. Kur'anda kadin ile erkek esit degildir ve bu ayetlerde acikca belirtilmistir diyorum. Bunun aksini iddia ediyorsaniz bu siyaha beyaz demektir. Benim bilgi kaynaklarim baskalarinin fikirleri ve yorumlari degil. Kulaktan dolma bilgilere inanmam, herseyi kendim arastirip ogrenmeyi tercih ederim. Buradaki yazilarda her konuda elestiriler ve yorumlar yapiliyor, ama Islamiyet hakkinda yorum yapilinca cehalet oluyor. Ben Kuranda okuduklarimi anliyacak kapasiteye sahibim cunku hersey acik acik ve basit sekilde anlatiliyor. Sik sik da ayetlerin acik olarak anlatildigi da da ozellikle vurgulaniyor. Kuran sonucta insanlar icin gonderilmistir )Allah tarafindan gonderildigine inananlar icin) ve herkesin anlasilabilecegi bir dille yazilmistir. Islamiyet dinine sahip cikmak da ne demek anliyamiyorum. Mustafa Akyol bir taraftan azinliktaki ve diger inanclardaki insanlarin haklarini savunmakdan ve hosgorulu olmakdan bahdediyor, bir taraftan da Karat beyin fikirlerini "insanlarin inanca duyduklari ihtiyaci ve bunun da Islamiyet olasini gerektigen karar veren fikirlerini" bilge yorumlar diye yaziyor. Bu ne bicim celiskidir. Karat insanlarin neye inanacigina nasil karar veriyor ve butun insanlar adina inanc seklini de nasil tayin ediyor? Birakin herkes neye istiyorsa inansin artik. Sizin inandiklariniza ianamak zorundami millet. INANCLAR TARTISILMAZ.
Sizde Islami tartismaktan vacgecin...cunku bir yere varamazsiniz ancak bagzi insanlar yapilan yorumlardan ve elstirilerden rahatsiz olurlar. Benim yaptigim elestirilerden rahatsiz olanlar gibi. Eger islami tartisma konusu yapacaksiniz elestirilere de acik olun ve bunu cahillik ile suclamayin lutfen. Benim cehalet dereceme bile belirlemissiniz...
Yazan: gunka Tarih: December 8, 2006 5:41 PM
Teşekkürler Gunka,
Epey aydınlattın bizleri. :-)
Yalnız bu bana bilgelikten ziyade ezberi bozulmuş fundemantalist bir 19.yy pozitivistinin feryatları gibi geldi.
Ben bilgeliği sordum siz bambaşka şeyler yazmışsınız.
Karpat'ın kişisel ve bence çok doğru yorumlarını bile "inanç dayatımı" olarak okuyorsunuz. İlginç. Ne yaptı Karpat, emrinde İstiklal mahkemesi "herkes İslam olsun" mu dedi? Adam kendi düşüncelerini söyleyemeyecek mi? Oldu olacak Karpat'ı da Yayla gibi afaroz edin ABD üniversitesinden? Ok?
Hem böyle yazıp hem de bilgelikten, düşünce özgürlüğünden bahsetmiyor musunuz saç baş yolmamak mümkün değil.
Sizin -yapamadığınız- bilgelik tarifiniz 19 yy. köhne ve o herşeyi çözdüğünü sana kibirli pozitivizmidir. Ama bugün bu pozitivizm paçavra gibi kenara atılmıştır. Üstadınız A.Comte "insanlık dinini" kurmuş, beşeriyetin mitolojik - metafizik süreçleri yaşadığını 20 yy.a pozitivizmin hakim olacağını öngörmüştü. Bu öngörüye göre din mefhumu ortadan kalkacak insanlık tamamen pozitivistleşecekti.
Ne ki din ortadan kalkamdığı gibi 20 yy ikinci yarısında yükselişe geçti. Halen de bu yükseliş sürüyor.
Gerek newton fiziğinin yerini quantuma bırakması gerekse evrenin ve yaşamın kökeni hakkındaki öğrenildikçe artan meçhuliyet bilimin ayaklarının suya ermesini sağladı. Bugün kimse "bilim herşeyi çözer" gibi bir iddiaya sahip değil.(Bir kaç kartoloz materyalist dışında) Bilim sadece var olanı, gözlemleneni açıklamaya çalışır. O da yanlışlana yanlışlana. Bu bilgelik değil yap-boz oynamaktır.
Yazılacak çok şey var ama bugün oldukça yoğunum. Daha önce bloguma yazdığım bir yazımı buraya alıntılayayım:
Takip ettiğim blogları okurken, Hande Hanım’ın blogunda çok güzel bir yazı ile karşılaştım. Guardian’dan Madeleine Bunting’in 19 Temmuz 2006 tarihli yazısından, okurken altını çizdiği satırları çevirip bloguna almış Hande Hanım. “İmanın ve Aklın Global Kaynakları” başlıklı bu yazı okunmaya değer.
Madeleine Bunting’un yazısındaki “Kuantum fizikçileri gerçeği anlayışımızı sorguluyor ve Hindular cevap veriyor: Yeni olan ne?” cümlesini okuyunca aklıma benim de quantumdan söz açılan ortamlarda aynı Hindular gibi ”Yeni olan ne? ” sorusunu sorduğum geldi. Kuantum alemine dalınca benim gördüğüm Gazali’nin sistematize ettiği, İslâm’ın “varlık tasavvuru” nun doğrulanmasıdır. Yani “gerçekliğe” dair yeni olanın ne olduğunu sadece Hindular değil biz Müslümanlar da soruyoruz.
Din ve Bilim çatışan kavramlar olarak gösterilir çoğu zaman. İslam düşüncesinde böyle bir çatışma görülmez. İ.Rüşd’ün “Akıl ile Vahy bir memeden süt emen ikiz kardeştir” demesi İslamî görüşün özetidir aslında. “Din ile Bilim çatışır” düşüncesinde Avrupa / Hristiyan ortaçağının önemli bir etkisi var kuşkusuz. Kilisenin elinden zor da olsa kurtulan aydınlanma düşünürleri ve onların takipçileri aradan geçen üç asırda bilim alanında epey ilerleme kaydettiler. Fakat bilimsel gelişmeler ilerledikçe; kozmolojiye, biyolojiye ve daha temel olarak “gerçekliğe” dair yeni keşifler yapıldıkça Din-Bilim çatışması sözü de yavaş yavaş askıya alınmaya başlandı. Yale Üniversitesi’nden emekli Fizik ve Doğa felsefesi profesörü Henry Margenau “Cosmoc, Bios Teos” ta şöyle diyor:
Burada amacım Din-Bilim ilişkisi üzerine uzun bir yazı yazmak değil, başka bir yazıda bu konuya değinebilirim. Ama Astrofizikçi Robert Jastrow’un ünlü eseri “God and the Astronomers” in girişinde söylediklerini de bu kısa yazı bağlamında paylaşayım istedim:
Sizce de kayda değer bir düşünce değil mi?
*****Ne ki A.Comte'nin öngörülerinin aksine din ortadan kalkamadığı gibi 20 yy ikinci yarısında yükselişe geçti. Halen de bu yükseliş sürüyor.
Kimse size pozitivizmden zorla vazgeçirtmeye çalışmıyor. Kimse de kimsenin inandığına inanmak zorunda değil. "le kum dinikum veliyedin." Ama siz de düşüncelerini açıklayan insanları saçma sapan şeylerle -mesela dayatım yapmakla filan- suçlamayın. Karpat kimse adına karar vermiyor, doğru olduğunua inandığı düşüncelerini söylüyor. Bunun karar vermekjle dayatım yapmakla ne alakası var?
Bir de bana hitaben birsürü, şey yazmışsınız. Ben size sadece "bilgeliği" sordum. Halen de bunun açıklamasını bekliyorum. "Kemal Karpat' a ne unvanina sahip olursa olsun yazisini okuduktan sonra hicbir bilgeligi yakistiramadim." dediğinize göre sizin de bir bilgelik tanımınız olmalı. Ben Mustafa bey'inkini biliyorum ve buna da katılıyorum. Ben sizin "bilgelik" tanımınızı merak ediyorum.
Ben daha üstte beagle rumuzlu arkadaşa birşeyler yazmıştım. Baktım yazdıklarınız onlara da cevap değil. Nereden alaka kurup bunları yazdınız anlayamadım. Galiba Deniz Hanım'a cevap vermek istediniz. Böyle yazarken kime hitaben yazdığınızı belli eden hitap kelimeleri kullanmalısınız.
Yine de sağolun açıklamalarınız için. :-)
Yazan: Suat Öztürk Tarih: December 8, 2006 6:33 PM
MERHABA
Kuran'da adalet vardır.eşitlik her zaman adalet demek değildir.İslam fıtrat dinidir.kadını da erkeğide fıtratına uygun olarak korur.
insan olma ve Allah huzurunda derece bakımından kadın ve erkek arasında hiç fark yoktur.ikisi de Allah'ın mükerrem kuludur.bu ayetleride okuyor musunuz?
Kuran'a bütüncül bakarsanız evrensel mesajı anlarsınız.cımbızlayarak Kuran okunmaz.
ben bir müslüman bayan olarak dinimden çok memnunum.Allah'a şükür devletimide,milletimide seviyorum.
sevgiler...
Yazan: deniz Tarih: December 8, 2006 7:56 PM
Suat bey,
Gunka önce Kemal hocanın soyadını doğru okumayı öğrensin, ondan sonra tartışın bence. Karat hoca yazıp duruyor. Böyle yazarak bir espri yapmaya çalışıyorsa durum daha da vahim :)
Yazan: blue Tarih: December 9, 2006 9:16 AM
Suat Bey oncelikle ben size sadece bilgelikle ilgili cevap verdim, sonra baska bir yorumcunun yaptigi yoruma atladim. Bu konuda size ozur borcluyum, lutfen kabul edin.
Yorumcunun ismini vermedim cunku o da benim ismimi belirtmemis fakat elestirilerinin benim hakkinda oldunu anladim ve bende onun ismini yazma geregi duymadim. Isler orada karismis.
Blue sana da cevabim bunu bilerek da yapmadim, sadece yazi hatasi o kadar. Dolayli yoldan fikir soylemekten ziyade direk soylemeyi yeglerim. Baskasinin fikirlerine de saygim var ve onlari espiriye almam. Ozellikle isim yada soyadini espri konusu yapacak kaday da kuculmem.
Sunu aciklamakta fayda goruyorum size daha oncede belirttigim gibi hicbir fikir, yorum yazisi okumuyorum (yani demek istedigim eger bir kitap okumak istersem o kitabin icinde bilimsel, tarihsel yada bunun gibi birseylere dayanir olmasi gerekir, eger inanclarla ilgili ise de ana kaynaklara basvururum, fikir ve yorumlara degil) . Yazili olarak fikir alisverisi icin ilk defa bu siteye katiliyorum.
Insanlarin fikirleri ve inanclari belli katagorilere koyup adlandirmasina ve tanimlanmasina kesinlikle karsiyim. Cunku herkes, karakteri, harketleri, kapasitisi, kavramasi, algilamasi, hayat gorusu, hayat tarzi ve inanci ile tektir. Ve benim buarada anlatmak istedigim hicbir insan yorum dahilinde de olsa genel olarak baskalari adina ne ihtiyac oldugunu ve bu ihtiyacin adini koyamaz. Insanlar fikirlerini soylerken ilk once "benim fikrime gore" diye baslarlar. Cunku bu fikir ise herkese gore degisebilir demektir. Ama Karpat bey turklerin burada inanca ihtiyaci olduna ve bu inaci islam olarak kesinlile belirtiyor. Islama inanan icin, Islam, inanmayan icin inandigi mukemmeldir. Onemli olan herkesin inandigi ile mutlu olmasi.
Bilgelik nedir? Bilgelik ilk once kendini tanimak ve bilmektir. Bilgelik belli konularda bilgi sahibi olupta bu bilgileri yerli yersiz kullanmak degil, bilgileri bilincli olarak algilamak, yerinde ve hicbir soru isaretine yer vermiyecek sekilde dogru sekilde kullanmaktir. Bilgelik, unvanlarini ve bilgilerini kullanip, kendinden daha az yada hic bilgi sagibi olmayan diger insanlarin inanclarindan (zaaflarindan) yararlanarak insanlari yonlendirmek degildir. Aksine cins, irk, kultur,inanc, maddi durum ayirimi yapmadan her insani anlamak ve hitab edebilmek ve bu insanlara positiv birseyler verebilmektir. Cunku her insan tektir ve her insanin seviyesine inebilecek ve onu anliyabilecek kabiliyete sahib olabilmek bilgeliktir. Bilgelik hayati en guzel sekilde degerlendirmektir. Bilgelik aklin herseye acik olmasidir ispatlanmis ya da ispatlanmamis...sadece belli katagorilere konulmus inanclara degil....yani bilgeligin tanimi bile yapilamiyacak kadar uzun ve bilgece kelimeler gerekiyor tabii bu da ben de yok ne yazik...
Gelelim Islam konusunda kadinin haklarina. Kurana genel bakmak icin icindekileri okumak gerekir. benim cimbizla ayikladigim hic bir sey yok. Erkegin kadindan ustun yatarildigi acikca belirtilmistir. Zaten bunu islam toplumlarinda gorebilirsiniz.
Erkegin ustunlugu daha ilk insanin yani Adem'in yaratilamsinda basliyor. Cunku kadin adem'im kaburga kemiginden yaratiliyor. Daha sonra Adem ve Havva'nin Cennet'ten kovulmasina sebep Havva yani seytana uyan kadin. Adem'in akli ve nefsi yok ya, onu kandiran Havva. daha insanin yaratilisinda kadin karalanmis oluyor zaten. Daha sonra peygamberlik hep erkeklere geliyor. Nedense??? Hem erkekler aklini ve nefsini kullanamayip insanin cennetten kovulmasina sebep oluyor ( Havvaya kanarak, bu karakter zayifligidir) oteki taraftan dinleri yaymaya elci olarak erkekler seciliyor. Daha sonra Kurandaki ayetlerde erkegin kadindan ustun oldugu acikca belirtiliyor. Mesela miras haklarinda yada sahit oalarak kadin yarim, erkek butun insan olarak sayiliyor. Yani bu benim biraz muzzipce tabirim ama matematige vurursan oyle geliyor. Iki kadin sahit bir erkek sahit. Bir erkek sahit, yarim kadin sayiliyor tabii kadini ordadan kesmemiz gerekiyor... Kadin erkeklerden sakinmak icin ortunuyor (erkekler ocu mu ne ya da insan degil mi erkekler). Kadin esini baska kadinlarla paylasmasi gerekiyor. Efendim dayagi yiyen kadin. Erkegin tarlasi olan kadin, istedigi gibi girsin ciksin, eksin,bicsin....daha bir sure varda onlari tek tek not almam gerek aklima gelmiyor. Ve bunlari tekrar arastirmaya zamanim yok, bunlari acilen yaziyorum zaten... Benim de inaclarim var ama inandigim seyler beynime hitab edemiyorsa, celiskilerle ve tutarsizliklarla dolu ise benim icin inanc olamaz. Sonucta demek istedigim siz Islamiyeti mukkemmel bir din olarak gorebilirsiniz ama mukkemmel olmadigi kesin. Inana gore mukemmeldir sadece. Herkesin inanci kendine gore mukemmeldir.Neden? Eger Islam herseye cevap verebilecek mukemmellikte evrensel bir inanc ise bunun dunyada devlet yonetimlerinde ve duzenin saglanmasinda ornek alinmamsi icin hicbir sebep goremiyorum. Cunku demokrasi mukemmel bir yonetim sistemi degildir (ya da tam anlami ile uygulanabilecek bir system)ama demokrasiden iyi bir sistem olmadigi icin, dunyada en iyi isleyen ve en cok kullanilan bir yonetim sistemidir. Dinler bircok konuda eksik kaldigi icin insanlar baska yonetim sistemleri gelistirmistir. Bu da dinlerin mukkemmel olmadigini gosterir.
Bilim hakkinda son soylemek istedim bir konuda: bilimin bircok seye cevap verememsi demek bunlarin cevaplanmayacigi anlamina gelmez. Zamanla ve daha fazla bilgi sahibi olmak ile cevaplanacaktir bircok sey. Yasadigimiz caga gelmemizi ve bu kadar ileri bir tecknolojide olmamizi bilime borcluyuz. Inanclara degil. Inanc kisisel olarak birakalim inanan ve inanilan arsinda kalsin...ben bu konuyu burada bitirmek istiyorum, cunku gercek hayatta yapilmasi gereken islerimi aksattim. Lafla peynir gemisi yurumuyor, yasamak icin yemek lazim, yemek icin de calismak. Bedava ekmek vermiyorlar....artik islerime donmem lazim. size iyi tartismalar...umarim dunya problemlerini cozebilirsiniz. Saglicakla Kalin
Yazan: gunka Tarih: December 9, 2006 7:12 PM
Sayın Gunka,
Ben de sizi ilk okuyunca galiba birşeyler biliyor, tartışabiliriz ümidiyle yazmıştım. Yanılmışım. Hiçbir fikir yorum yazısı okumamanızı anlayışla karşılamakla birlikte sağlıklı bir durum olarak görmüyorum. Bu yüzden sizi ciddiye de alamıyorum.
İnsanlar farklı bakış açılarını ve nedenlerini öğrenmek için fikir/yorum yazılarını okumalı. İnsanlık bugünkü bilgi birikimini bunlara borçludur. Sizin bu anlayışınıza göre filozofların tamamının kitapları çöpe gönderilmeli. Çünkü hepsi fikir/düşünce ve yorumdur. Oysa biliyoruz ki dünyanın en bilge kişileri filozoflardır. Ve tüm gelişimin motor gücüdürler. Ve tamamı yaşam hakkında, insanlık, iyilik, kötülük, Tanrı hakkında özgün yorumlara sahiptir.
Kitapta duran, yorumlanmayan, tartışılmayan, farklı açıları gösterilmeyen, eleştirilmeyen sempatizanı ve antisempatizanı olmayan teorik düşünce ya da formüller hiçbir işe yaramaz.
İslam hakkındaki bilgileriniz tamamen önyargılı. Kuranda insanın yaratılışı sembolik olarak anlatılır ve Havva adından hiç bahsedilmez. Kaburga kemiğinden yaratıldığına dair de hiçbir ayet yoktur. İsrailiyyat ile Kur'an'ı birbirine karıştırmışsınız. yaratlış ve amacı konusunda nn azından Goethe'nın Faustunu okumanızı öneririm. Ki yaratılışın sembolizmasını en iyi anlatanlardan birisi Goethe'dir. (Aman dikkat bu eser de bir yorumdur :-) O yüzden okumak istemeyebilirsiniz.)
Diğer konular ise bildik, artık cevaplaya cevaplaya bıktığımız hususlar. İslam toplumunu bütüncül olarak düşünürseniz İslam'ın miras hukukundaki hikmetini görebilirsiniz. İslam'ın tarihsel hükümlerini ele alırken Kur'an'ın indiği toplumun gözönüne almalı ve amacın ne olduğuna dikkat etmelisiniz. Din metodolojisinden biraz haberdar olan sizin bu yazdıklarınızı yazmaz. Kaldiki İslam'ın değişmez hükümleri olduğu gibi zamanın ve toplumların gelişimine bırakılmış değişebilen hükümleri vardır.
Dinler kendilerine uyulduğu takdirde mükemmeliği vadederler. Heva ve heveslerine uyan insanlar bunun neticesinde başlarına gelen felaketlerin sorumlusu olarak dinleri görüyorlarsa bu şaşılacak durum. Ayrıca İslam'a göre dünyada yeryüzü cenneti kurulması mümkün değildir. Dünyada iyilik ve kötülük vardır ve bu çevrimde insanların herbireri kendi hususi şartlarında imtihan olurlar.
Sizin çok beğendiğiniz bilim ve akıl yolu pozitivizm 25 yıla iki dünya savaşı ve iki kanlı ideoloji sığdırmış ve 100 milyon cana mal olmuştur. Hal bu iken dinleri suçlamak akıl karı değildir.
Bugün dünya bir çevre felaketine sürüklenmektedir. Ahlak yozlaşmış aile parçalanmış insanlık palaspandaras modernizmin dehlizlerinde bir felakete doğru sürüklenmektedir. Canlılığa ilişkin 1000 yıllık ömür biçilmektedir. Görünen o ki eğer şu andan itibaren çok ciddi önlemler alınmazsa insanlık kendi başını yiyecektir. Bu felaketlerin başlıca müsebbibleri olan sanayileşmiş ülkeler ise bu konuda en az hassas davrananlardır. Ve kayda değer bir önlem alındığı da yoktur.
İnsanlık yüzbinlerce yıldır dünyada yaşıyor. Dinlerle birlikte. Bugün ise yine kendi eliyle gerçekleştirdiği 200 yıllık bir süreç sonunda yokoluşa doğru sürükleniyor. Bunun sorumlusu kimdir? Dinler mi? Şirazesinden çıkmış kutsaldan arındırılmış aydınlanma ve materyalizm mi?
İslam'ın bütüncül öğretisinin kadına ve insana verdiği değeri hiçbir seküler öğreti vermemiştir. Kadın ve erkek motomot eşit değil "eş"tir. Birbirlerine üstün değillerdir, birbirlerini tamamlayıcılardır. (Daire ve kare eşitte değildir, birbirlerinden üstünde..) Bu doğada da böyledir, Hani sizin içinden çıkıp geldiğimizi iddia ettiğiniz doğada.(Bkn. neandertaller, şempazeler, filler vs vs. ve/veya diğer memeliler.)
Daha uzun yazmak isterdim ama büyük ihtimal işleriniz nedeniyle okumuyor olacaksınız. İlgilenenler için kadın ve erkeğin biyolojik yapılarının yani fıtratlarının farklılığının işlendiği ve bu bağlamda son bilimsel bulguların İslam öğretisi ile uygunluğuna ilişkin bir makaleden derlediğim yazılarımın linkini vereyim:
İki Feminizm Arasında - I
İki Feminizm Arasında - II
İki Feminizm Arasında - III
Saygılar.
Yazan: Suat Öztürk Tarih: December 10, 2006 12:20 PM
Sayin Suat
Siz daha zannetmelerinize devam edin.
Filozoflare gelince Filozoflar durduklari yerde dusunup durarak bilgelesmemisler .Orfe, Fisagor gibi unlu filozoflar Misir Maabetlerinde uzun yillar Misir inisiyatik egitimi alip kendi ogretilerini kurmus unlu Filozoflardir. Fisogor'un ogretisi Eflatun, Oklid, Aristo gibi bircok bilgin ve filozofu etkilemistir.
Butun tek Tanrili dinler aynidir ayrintilara bakmayin hikayeler (olaylar) hepsi aynidir, sadece toplumlara ve kosullara gore degistirilmistir. Bu hikayelerin koku de Sumerlilere dayanir. Noah Kramer, Muazzez Hilmiye Cig ve Zecheria Sitchin'in kitaplarini okumanizi tavsiye ederim. Bunlar dunyanin en unlu Sumereloglari'dir ve hayatlarinin buyuk bir kismini Sumerelogiye adamislardir. Burada din kitaplarinda bahsedilen olaylarin ya da hikayelerin nerelerden kopyalandigini ve yasanilan sartlara gore nasil degistirildini ya da eklemeler yapildigini anlarsanis. Bu kitaplar Sumerlilerin tabletlerine dayandirilarak yazilmistir, bu yazarlarin fikirleri degildir, belki yorumlari olabilir fakat sonucta gosterilen acik belgeler vardir. Size kalmis inanip inanmamak. Ben fikir yazilarai okumaktansa, gercek bilimsel yazilari okumayi tercih ediyorum cunku ancak bu sekilde fikir sahibi olabilecegime inaniyorum. Insan bilgi sahibi oldugu surece fikir uretebilir, baskasinin fikirleri ile bilgi sahibi olunmaz. Cunku fikirler kisiye ozgudur...Ahlak ve dini bagdastirmayin, o zaman inancsiz olan butun insanlar ahlaksiz olur ya da kotu olur. Dunya da oyle insanlar var ki, kendi hayatlarini aciz durumdaki insanlara yardim etmek icin adamislardir ve bu insanlarin da inanci yoktur. Insanin dogasinda iyi ve kotu vardir. Insan bunlari en buyuk ozelligi olan zekasi ile dogru sekilde yonlendirir ya da yonlendirmez. Bu insanin tamamen hur olan intellegent zekasina kalmistir. Insanin dogruyu bulmasi ya da ahlaki degerlere sahip olabilmesi icin din kitaplari okumasina gerek yoktur. Dinlere inana insanlar da ahlakli ya da iyi demek degildir. Yada Tanri'ya inanan bir insan bunu hicbir din kitabi okumadan da elde edebilir. Bunu icinde hissetmesi gerekir. Dinler yuzunden binlerce yil bircok kan dokulmustur, ve bilimle din her zaman catismistir. Cunku bilimsel gercekler din kitaplarinda yazilan bircok olayi gecersiz ve imkansiz kildigi icin. Mesela Islama ya da diger dinlere inanan cok az kisi din kitaplarindaki olaylarin Sumerlilere dayandigni kabul edebilir. Ispatlanmis oldugu halde. Ve Sumerliler bunlari vahiy yolu ile degil bizzat kendi tanrilarindan ogrendiklerini belirtirler, tabii bu tanrilari da insan seklindedir. Su andaki teknolojiyi kullanarak bile dunyanin ucra bir kosesinde kalmis, dunyada yasadiklari yerden baska yer, kendilerinden baska insan olmadigina inanan bu toluma birkac gosteri yaparsaniz artik o ilkel insanlarin sizin icin ne dusuneceklerini tahmin edebilirsiniz umarim. Eger evrenin sonsuzluguna inaniliyorsa bizden onbinlerce hatta milyonlarca yil ileri olan inteligent varliklari dusunmemek imkansiz olur...yani biz evren de tek intelligent oldugumuzu dusunmek hata olur bence. Bence bilginin temeli cok eskilere dayanir ve ben bu bilginin dunyadisi olduguna inaniyorum. Zecharia Stichin'in Dunya Tarihcesi hakkinda yazdigi kitaplar cok dusundurucudur ve insanin kafasindaki bircok soru isaretini cevapliyabilecek niteliktedir.
Kadin ve erkek daire yada kaerye benzetilemez. Ikisi de insandir, ve insan olarak fiziksel degisiklerinin disinda esittirler. Ve bu esitligi hicbir islam aleminde goremezsiniz, sadece laik ve demokratik ulkelerde gorebilirsiniz. Bu gozler onundedir. Sadece benin merak ettigim nokta islamiyet bu kadar mukemmel ve evrensel ise neden bu islam toplumlarinda gorulmuyor. Hic bu dini anlayip dogru uygulayabilecek insanlar cikamamismi? Problem hep islamiyetin arac olarak kullanilmasi ya da yanlis yorumlarindan bahsedilip duruluyor, hep ayni gerekceler. peki bu islamiyeti dogru yorumlayanlar ve uygulamaya koyabilecek hic mi adam yok. Nerede bu Islami Bilgeler???
Ayrica nedir Islamiyetin kadina verdigi deger? Hala bunu anliyamiyorum. Kadinin erkekten haklar ve insan olarak erkekle esit degil aksine insan olarak bir derece asagi tutuldugunu gosteriyor, bu ayetler yazildiktan sonra, baska ayetler kadin ve erkek estligini ispatliyamaz, orada celiski meydana gelir. Allah tarafindan wahiy yolu ile gobderildigine inanilan bir kitapta, hukumler kesindir ve insanlarin bunlara uymasi sarttir. Bu hukumler celiskili olamaz...Tanri inanci olan bir insan, onun kelimlerle tarif edilemeyek kadar mukemmelligine inaniyorsa, insanlarin kafasindaki soru isaretlerine cevap veremeyen, aksine daha fazla soru isaretine sebep olan, celiskilerle dolu dinler gondermezdigine inaniyorsa burada mukemmel Varliga itaat edilmemis olunuyor bence. Benim inandigim Mukemmel Tanrim bu olamaz.
Birde son anda yazarken aklima gelen diger bir konuda erkege cennette bakire, el degmemis huriler vaat ediliyor kadinlar gene hava aliyor...
Asagidaki Nisa Suresinde gordugunuz gibi kadin haklarindan bahsedilmesi gerekirken daha fazla erkek haklarindan bahsediliyor acikca.
Kadınlarınızdan fuhuş (zina) yapanlara karşı içinizden dört şahit getirin. Eğer onlar şahitlik ederlerse, o kadınları ölüm alıp götürünceye veya Allah onlar hakkında bir yol açıncaya kadar kendilerini evlerde tutun (dışarı çıkarmayın).Nisa15
Eğer bir eşin yerine başka bir eş almak isterseniz, öbürüne (mehir olarak) yüklerle mal vermiş olsanız dahi ondan hiçbir şeyi geri almayın. İftira ederek ve açık günaha girerek mi verdiğinizi geri alacaksınız? Nisa 20
Eğer, (velisi olduğunuz) yetim kızlar (ile evlenip onlar) hakkında adaletsizlik etmekten korkarsanız, (onları değil), size helâl olan (başka) kadınlardan ikişer, üçer, dörder olmak üzere nikahlayın.2 Eğer (o kadınlar arasında da) adaletli davranmayacağınızdan korkarsanız o taktirde bir tane alın veya sahip olduğunuz (cariyeler) ile yetinin. Bu, adaletten ayrılmamanız için daha uygundur.
Erkekler, kadınların koruyup kollayıcılarıdırlar. Çünkü Allah insanların kimini kiminden üstün kılmıştır. Bir de erkekler kendi mallarından harcamakta (ve ailenin geçimini sağlamakta)dırlar. İyi kadınlar, itaatkârdırlar. Allah'ın (kendilerini) koruması sayesinde onlar da "gayb"ı korurlar. (Evlilik yükümlülüklerini reddederek) başkaldırdıklarını gördüğünüz kadınlara öğüt verin, onları yataklarında yalnız bırakın. (Bunlar fayda vermez de mecbur kalırsanız) onları (hafifçe) dövün.Eğer itaat ederlerse artık onların aleyhine başka bir yol aramayın. Nisa 34
(Savaş esiri olarak) sahip olduklarınız hariç, evli kadınlar (da size) haram kılındı.Nisa 24
Allah size erkeğe, kadının payının iki misli (miras vermenizi) emreder.Nisa/4/11.
*Allah’ın insanlardan bir kısmını diğerlerine üstün kılması sebebi ile ve mallarından harcama yaptıkları için erkekler kadınların yöneticisi ve koruyucusudur.. Onun için saliha kadınlar itaatkârdır.. Allah’ın kendilerini korumasına karşılık gizliyi kimse görmese de namuslarını koruyucudurlar.. Baş kaldırmasından endişe ettiğiniz kadınlara öğüt verin, onları yataklarda yalnız bırakın ve bunlarla yola gelmezlerse dövün.. Eğer size itaat ederlerse artık onların aleyhine başka bir yol aramayın, çünkü Allah yücedir, büyüktür.. Nisa..34..
"...Mesru sekilde erkeklerin kadinlar uzerindeki gibi kadinlarinda erkekler uzerinde haklari vardir. (Yalniz) Erkekler kadınlar üzerinde (daha ustun)bir dereceye sahiptirler...bakara..228..
"...Erkeklerinizden iki kişiyi de tanık tutun. Eğer iki erkek yoksa rızanızla kabul edeceğiniz tanıklardan bir erkek ve iki kadın gerekir. Bu kadınlardan biri şaşırırsa/unutursa ötekisi ona hatırlatsın diyedir. (kadinlar aptal ya)bakara 282."
daha bir sure ayet fakat zaman yok. Bu ayetlerde gruldugu gibi kadin erkegin kontrolu altindadir...
Turkiye Cumhuriyetinin kurulmasindan sonra Turk kadini kendini gosterme firsati bulmustur, Ataturk'un kadina tanimis oldugu haklar sayesinde. Kadin binlerce yil erkegin beyin degil de fiziksel gucunu kullanarak kadini kendinle esit tutmayip istedigi sekilde kontrol etmistir. Bu en buyuk zayifliktir ve bu gun gelismis ulkelerde kadin, erkegin fiziksel gucunu kullanarak kadina zarar verememesi icin ozel kanunlarla korunur. Bunu yapan gelismis ulkeler laik ve demokratik devletlerdir, Islam devletleri degil...
Tamam ben burada bu konuyu kaptiyorum. Ahiret islerini birakip dunya islerime donmem lazim. Bu konuda daha fazla yorum yapmak da istemiyorum fazla uzadi zaten.
Yazan: gunka Tarih: December 10, 2006 4:54 PM
Evet öncelikle şunu söylemek istiyorum , beklediğim tepkileri aldım fakat ben çok daha fazla kırıcı , kaba ve bilgiye dayalı tepkiler beklerken daha azı ile karşılaştım.
Cevap vermek için özellikle biraz fazladan bekledim ki tüm tepkilere birden cevap verebileyim.
Yapılan eleştirilere cevap vermeye çalışacağım ve de lütfen verdiğim cevaplar sizi tatmin etmiyorsa mutlaka sorun , ayrıca her eleştiriye de cevap vermiyorum , sadece yanlış olduğum iddia edilmiş noktalarda cevap vereceğim , tarzıma ya da yorum yöntemlerime , hatta kişiliğme yapılan kimi yakıştırmalara cevap verme gereği görmüyorum , çünkü konunun dışına çıkmak istemiyorum.
Neyse en tepeden başlarsak ; - bir de kendi rahatım için biraz sınıflandırma yapacağım , ve yine en baştan özür dileyim çünkü biraz fazla konu başlığı çıkacak gibi –
Deniz Bey/Hanım ,
1 – Ezanın Türkçeleştirilmesi olayına tabiki birçok açıdan bakmak lazım , her sosyal olgu gibi. Ama lütfen , konumuz laiklik olduğu için müsade ederseniz laiklik açısından bakalım. Üstelik benim İslam karşıtı olan herşeyi laiklik olarak tanımladığım gibi bir ifadem yok , sözlerim yine çarpıtılıyor. İslamın modernlik ile ilişkisi üzerine ayrıca söylemek istediklerim var ama konu dışına çıkmak istemiyorum.
2 – Özür dilerim ama Kuran ı bir ana ilkeler kitabı olarak görüyorsunuz , oysa ki Kuran ın böyle bir amacı yoktur. Kuran Tanrının direkt bireylere olan mesajlarını içerir , bir hukuk ya da bilim kitabı gibi onu herhangi bir kalıba sokamazsınız ; ne siz ,ne ben , ne de herhangi başka bir kişi . Örneğin Kuran ı hukuk açısından olumlu ilan etmekle olumsuz ilan etmek arasında tutarsızlık açısından bir fark yoktur çünkü bu Tanrının mesajıdır ve onu algılamada birey serbesttir. İsteyen istediği gibi algılama hakkına da sahiptir. Kimsenin Tanrının mesajını başka insanlar için anlamdırmaya hakkı yoktur. Bir birey başka bir bireye Kuran ı ancak sorulduğunda anlatabilir , bilgi paylaşımı esası ile . Onun dışında Tanrının mesajınn ne olduğuna bir tek bireyi kendisi karar verebilir , üstelik istediği gibi , bu duruma yapılacak her türlü müdahele birey ile Tanrı arasına girmek olur.
3 – Yine özür dilerim ama lütfen Sivas Katliamı ile Bağbağlar katliamı arasındaki farkı benim Sivas Katliamı yorumum ile ilişkilendiremezsiniz. Tabiki her katliam bir faciadır ve her can değerlidir . Ama Başbağlar katliamı bir terörist faaliyettir , yani bunu yapan insanlar bu amaçla yetişmişlerdir , üstelik yıllardır. Zaten bir suç örgütüdürler. Ölen insanlar ise sadece sivil Türk vatandaşı oldukları için öldürülmüşlerdir. Öte tarafta Sivas Katliamında ölenler düşünceleri , inançları yüzünden öldürülmüşlerdir. Bunu yapanlar da sen , ben , biziz , sokaktaki insan kışkırılarak yapıldı. Hatırlamıyor musunuz refahlı belediye başkan yardımcısını itfaiye merdiveninden inmeye çalışan Aziz Nesin i hala darp etmeye ve insanlara hedef göstermeye çalışmasını ? Benim işaret ettiğim nokta bir kaç gün içerisinde normal insanlar katil olmasıdırlar ve bunun kaynağı bilinçsizliktir , hem de en tehlikeli olanından .Tabiki her iki olay da bir utanç ve acıdır , bu ayrı.
4 – Abdülhamid mutlak kötü işler yapmış gibi bir ifadem yok , ' bu insanlar görevlerini gerektiği gibi yerine getiremedi' demek bu anlama gelmez. Keşke kimi yakıştırmaları yapacağınıza Abdülhamid hakkında yaptığım saptamalarda bir yanlış arasa idiniz.
Suat Öztürk Bey ,
5 – Net söylüyorum , Atatürk dönemi totalirizm olarak adlandırılamaz. Atatürk dönemi demokratik kurulumlar içerir. Söyler misiniz bana , totaliter bir lider neden henüz ortada olmayan , hatta toplumca arzulanmayan bir şekilde halka eşit seçme ve seçilme hakkı tanısın , ya da Fethi Okyar a muhalefet yapması için parti kurdurtsun , üstüne üstlük sırf muhalefet güçlensin diye kendi kardeşi Makbule Hanım ı zorla partiye üye yaptırsın ? Birkaç komutanın elindeki tüm yetkileri neden millete devretsin , kendisi için bile bağlayıcı hukuk kuralları koydursun ? Ve lütfen demokratik olduğu önermesini yaparken hiç dayanak kullanmamışım gibi cevap vermeyin , bu dayanaklarda yanlışlıklarımı gösterin . Zaten sadece bunu yapsanız , sizin önermeniz haklı çıkmaya yetecektir.
Ayrıca sizden neden Atatürk zamanı önseçimler anti-demokratikmiş belirtmenizi istiyorum . Ne olur , hatta artık yalvarmak üzereyim , önermelerinizi dayanakları ile birlikte yapın.
6 – Tek doğru değerlendirmem GP için ise demek ki diğer bütün önermelerim , mesela Abdülhamid in Almanlara vediği imtiyazlar yanlış size göre ? Öyle mi ? Cevap bekliyorum.
Blue Bey/Hanım,
7 – Buda nın sözü dedim , ayeti demedim . Onu Muhammed ile veya başka bir peygamber ile aynı kefeye koyamazsınız. Bunu yapmak hem Buda yı hem peygamberleri küçültür , unutmayın . Onun sözlerini ayet olarak isimlendiremezsiniz , çünkü Buda ya 'malum' olmaz , onun sözleri bir düşün ürünüdür , ayet değil.
8 – Evet haklısınız önemli olan halkın istediği kişileri seçmesi ve önseçim olmaz ise siz sadece seçilmişleri seçebilirsiniz , ve de bu durum bugün bu ülkenin en önemli demokrasi sorunlarından birisidir ama daha önemli sorunlar da malesef mevcuttur.Üstelik kimse demokrasimizin yegane sorunlarından bahsetmedi . Ben , kendimce en ana sorunlarından bahsettim , lütfen yine ifadelerim çarpıtılmasın.
9 – Evet , devrimlerin özümsenme ile gerçekleşmesi daha iyi olur , haklısınız ama söyler misiniz buna vakit var mıydı ? Yüzyılların geri kalmışlığı için sizce ne yapmak gerekirdi ? Bir yüzyıl daha mı bekleyecektik ? Ben söyleyim ne yapılması gerektiğini: Önce geri kalmışlığımız sorgulanmalı , ve bir an önce düzeltilmeli . Size göre kadınların haklarını kendileri almaları gerekirdi o zaman . İyi niyetli bir şekilde haklısınız , ama ne diyorum amaçlar tek başına her zaman belirleyici olmaz , şartlar etkili bir faktör olarak ortaya çıkar politikada . Sizce kadınların kendilerinin hak edinmelerini beklese idik , bugün bana kesin edinirlerdi diyebilecek misiniz ? Eğer diyebiliyorsanız , bunu önce etrafınızdaki bayanlara 'Atatürk size haklarınızı vermekle yanlış yaptı 'diye anlatmaya başlayarak ifade edebilirsiniz Suat Bey , ben göremem ama bekliyorum. Eh alacağınız tepkileri de ayrıca merak ediyorum.
10 – Fettullah gülen zatı ile ilgili cevaplarınıza biraz ters köşe bir soru ile cevap vermek istiyorum : Peki bir sosyoloğun dünyevi değişimi sosyolog olmayan bir insana ilişkilendirmesi asıl eleştirilecek şey değil midir ? Bir sosyolog bu tür bir işe bulaşmış bir insana amacı ne kadar iyi olursa olsun :
- Yavaş ol bakalım hoca , sen ne biliyorsun ki elini bu işlere atıyorsun ?
demesi gerekmez mi ? Eğer bu soruları sormak yerine fettullah gülenin dünyevileştirme işine övgüler düzüyorsa , hep birlikte bizim de :
- Hocam siz boşuna mı okudunuz o zaman , ya da bugün bizler de boşuna mu okuyoruz ?
diye sormamız gerekmez mi ?
11 – Ben laikçi değilim , laik bir bireyim . Bilinçsizlik konusunda sizce bu toplum bilinçli mi ? Cevabınız hayır ise , benimle aynı noktada olmuyor musunuz ? Eğer cevabınız evet ise , bu bilinçli toplumu hangi dayanaklara göre açıklıyorsunuz ?
12 – Demek siz kendi akıl ve gözlemelerinizi bir kenara koyarak , tarihçiler , AB , amerika , sosyologlar ( ki var diyen sosyologlar da var ama neyse , siz görmüyorsunuz demek ki ) her dediğini kabul ediyorsunuz , maşallah . Ben ise hiçbirşeyi kim ne derse desin kendi gözlem ve mantığımın sonuçlarının önüne koymuyorum ve bugün bu ülkede şeriat tehlikesi var diyorum , kendimce dayanakları ile açıklıyorum.
Tarık T. Bey ,
13 – Evet tarih boyunca din ve din adamları topluma yön vermiştir , ve istediklerinde nasıl meyveler topladıklarını da tarihte görüyoruz. Kimse din gereksiz , hiç olmasa idi demiyor . Modernliğe giden yolda daha önceki tartışmalarda belirttiğim gibi din elbetteki üzerine düşen rolü oynamıştır , aksi durumlarda mevcuttur tabiki. Ama bugün modern toplumda dünyevi işler mesela bir köprü , bilişim , yönetim , ... bunların hiçbirinin işleyişinde din bir şart olamaz.
Bitirmeden önce ilk yazıma iki konuda daha eklemekistiyorum , birisi atlamış olduğum bir nokta , diğeri de yeni önermeler:
İlk olarak Karpat Hoca nın Türk toplumundaki kadının konumu ile yapmış olduğu yorumları yine başka bir şaşkınlık ile okudum , ve de bunu da ilk yorumuma eklemek istiyorum. Açın Doğan Avcıoğlu okuyun , Türklerin Tarihi serisinde bütün dayanakları ile İslam öncesi Türk toplumlarında kadının ne kadar güçlü bir konumda olduğunu görürsünüz ,
Bilge Kağan kitabesine 'Sizler Anam Katun,Büyük Annelerim,Hala ve Teyzelerim,Prenseslerim...' ile başlar.
Ortaasya inancında kadının yeri göğün yedinci katıdır.
Yabancı elçiler Hatun ile birlikte kabul olunurdu.
Kadın da kocasını boşayabilirdi.
Daha örnek çok, uzatmaya gerek yok.
Tabiki de eski Türklerde kadının sorunları yok muydu ? Elbette vardı , ama insaf lütfen , yüzlerce yıl öncesinden bahsediyoruz , tabiki o tarihteki her toplum gibi Türklerde de olucaktı. Öte taraftan İslam kadınımızı yaktı , yerin dibine mi soktu ? Tabiki hayır. Ama kadının yerini küçülten oldukça fazla konu da var , bunu da gözardı etmeyin. Karpat Hoca ya hep birlikte sormamız gerekmiyor mu , örflerde var olan boşama hakkını İslam geri almadı mı ? Eşit miras hakkını İslam geri almadı ? Eski Türklerde Kağan eşlerinin konumları daraltılmadı mı ? Bunlar yanlış bilgiler mi ? Yanlış ise doğruları nelerdir ?
Bunlar doğru ise , bu noktadan nasıl olur da Karpat ın önermelerine hak verebiliriz ?
İkinci olarak ,
Daha önce de belirttiğim gibi Karpat ın makale ve kitaplarını okumuştuk derslerimiz gereği ve Karpat Hocanın son röportajı beni şaşırtmıştı , çünkü kendisi bu şekilde düşünmüyordu. Acaba ben mi zamanında Karpat ı yanlış anladım diye düşündüm ve kütüphanede Karpat Hocanın kitaplarına tekrar bakma gereği gördüm. Ve evet şaşırmakta sonuna kadar haklıyışım , çünkü Karpat bugün eski yazdıkları ile ters düşüyor:
Örneğin değişimin Selim III ve Mahmut II dönemi ile başladığından bizzat kendisi bahsediyor, Turkey's Politics(1959) sayfa 80 , ve Türk Demokrasi Tarihi(1967).
Yine Abdülhamid II için belirmeye başlayan özgürlük ortamını yok ettiğini belirtiyor , Turkey's Politics sayfa 13 . Yine Türk Demokrasi Tarihi kitabında sayfa 60 Abdülhamid in gelişime katkılarından – başlatmasından değil , karıştırılmasın -bahsediyor ama hiç bir gelişme örneği sunmuyor. Üstelik tam tersi yönlerinden bahsetmeye başlıyor. Sayfa 62 de Abdülhamid için aynen şu ifadeyi kendisi kullanıyor : He had limited education , narrow dogmatic spirit , but also a perceptive , intuitive nature. Çevisini bilerek sizlere bırakıyorum.
Cumhuriyet döneminin yeniliklerin getirilmesi ve yerleştirmesi yönünden başarısını vurguluyor Karpat ın bizzat kendisi. Üstelik bunun mantıksalcılık ve modernizm ilkeleri ile gerçekleştiğini söylüyor , Turkey's Politics sayfa 53. Cumhuriyet devrimlerinin toplumu modern-laik bir anlayış ile ansanların vicdanlarını serbest ve hür bıraktığını , dogmaları ve sert uygulamaları ortadan kaldırdığını belirtiyor , Turkey's Politics sayfa 59. Üstelik bu vicdan özgürlüğünü kültürel liberalizm ve bireyselciliğin önemine bağlıyor. Ve Karpat özellikle bu durumun İslam karşıtlığı olmadığını , tam tersi onun dogma ve ilkelliğe sıkışmışlığına karşı olduğunu vurguluyor. Sayfa 76 da ise Cumhuriyet in getirdiği yenilikleri teokrasiden laikliğe , ruhani gruplaşmalardan partileşmeye , cemaat anlayışından bireyselciliğe gelişme olarak yorumluyor . Yine Türk Demokrasi Tarihi kitabında modern devlet için halkın İslam baskısından kurtulması gerektiği ve bunun yeni modern insan tipi için gerekli olduğunu söylüyor.
Türk Demokrasi Tarihi nde ayrıca İslamın modern hayatın kompleks gerekleri ile uğraşamayacağını yine Karpat ın kendisi belirtiyor.
İslamın ve dinin demokrasi ve siyasete bulaşması konusunda ise her iki parti olan CHP ve DP yi suçluyor , sayfa 233-234 ama bunu başlatanın asıl DP nin kendisi olduğunu da vurgulamaktan geri kalmıyor , sayfa 360 , üstelik DP bunu CHP lileri dinsizlik ile suçlayarak yapıyor.
Arkadaşlar ,
Şimdi lütfen söyleyin , ben şaşırmakta haklı mıyım ? Dönüş hızını görebiliyor musunuz ?
Tabiki insanın düşünceleri değişebilir , bu gayet normal ama daha önce de belirttiğim gibi düşüncelerin neden ve nasıl değiştiğidir asıl önemli olan. Şimdi Karpat Hoca çıkıp söylemek zorunda değil mi bu değişimin hızını ne ise artık , yeni tarihi bilgiler mi , nedir ?
Yine son sorum : Bu kitaplarında tamamen benim de katıldığım bu yaklaşımlar ve bilgiler mi yanlış , yoksa 2007 deki Karpat mı ?
Yazan: beagle Tarih: December 11, 2006 1:12 AM
Sayın Gunka,
Bizde herhalde boş gezenin boş kalfası değiliz. İki de bir "benim işim var ben gidiyorum" deyip durmayın. Okuyacaksanız adam gibi emek verip dinlerin evrimi, din mefhumunun amacı ve cımbızlama yaptığınız İslam kadın ve toplum konularında yanılgılarınızı yazacağım. Okumayacaksanız beni boşu boşuna uğraştırmayın.
Haber bekliyorum!
Saygılar..
Yazan: Suat Öztürk Tarih: December 11, 2006 7:21 AM
Sayın Gunka,
Üstteki yorumu gönderdikten sonra aklıma geldi. Başka bir başlıkta dinlerin evrimi yanılgısını dillendiren bir yorumcuya hitaben cevap yazmıştım. Onu buraya alıntılayayım. Sizden gelecek habere göre diğer konulara devam edeceğim. Buyrun:
Kur'an'a göre insanlığın tümüne belli dönemlerde Peygamberler gönderilmiş, bu Peygamberler hakikati tebliğ etmişler ve insanları Tevhid'e davet etmişlerdir. Ama insanlar zamanla bu tebliğleri bozmuşlar tanınamaz hale getirmişlerdir. Bu sümerler öncesi içinde geçerlidir. Fakat yine de ilahi tebliğden az da olsa bazı sözler efsaneler haline gelmiş bozulan metinlere geçmiş ve günümüze kadar ulaşmıştır. Son İlahi Vahy Kur'an'da bütün tahsisleri yapmıştır.
Dolayısı ile dilden dile aktarılan eski efsanelerde, bozulmuş kutsal metinlerde yer alan ve Kur'an'ın bazılarının kıssalarını anlattığı, bazılarını ise anlatmadığı, gönderilmiş Peygamberlerin İlahi tebliğlerinden efsanelere de karışmış olan "İnsan'ın çamurdan yaratılması" gibi bir olgunun Kur'an'da da bulunması şaşırtıcı değil, bilakis Vahy'in kaynağının Allah olduğunun ve insanlığa belli dönemlerde Peygamberler gönderildiğinin kanıtıdır. Dediğim gibi Kur'an bunun gibi birçok olgunun da aynı zamanda tahsisini yapmıştır.
Dinlerdeki ve efsanelerde bulunan ortaklıklar kökeninin aynı olduğuna yani bir kaynaktan geldiğine ve zamanla bozulduğuna kanıttır.. Dolayısı ile ilgili argüman sizin iddianızı değil İlah'i Vahy'in gerçekliğinin ispatı hükmündedir. (Kendi ayağına kuşun sıkmak da böyle bir şey herhalde..)
Şimdi yine sizin yaptığınızı yapacağım ve konu ile ilgili alıntılardaki saçmalıklara yine alıntılarla cevap vereceğim. (Tarihi yalan: Kabataş devri) (Bazı yerleri büyük harflerle yazmışlar, belki o zaman anlarsınız diye :-) :
MEZOPOTOMYA'DA BULUNAN KİL TABLETLER 1850 YILINDA BULUNMUŞ VE ANCAK 1870 YILINDA ÇÖZÜLÜP OKUNABİLMİŞTİR.YANİ KUR'AN'IN VAHYEDİLDİĞİ TARİHTEN 1200 YIL SONRA BULUNUP OKUNABİLEN TABLETLERİN KUR'AN'A KAYNAKLIK ETMESİ NE KADAR BİLİMSEL VE OBJEKTİF BİR İDDİA OLABİLİR !
GILGAMIŞ DESTANINI , KENDİSİNDEN ÇOK ÖNCEKİ BİR TARİHDE YAZILMIŞ OLAN ESKİ BİR TABLETİN İÇERDİĞİ BİLGİLERİ ÇARPITAN BİR VERSİYON OLDUĞU ARTIK BİLİNMEKTEDİR.1914 YILINDA ARNO REOBEL TARAFINDAN BULUNAN ASIL TABLETTE " ÇOK TANRICILIĞIN BULUNDUĞU İDDİA EDİLEN DÖNEMDEN ÇOK ÖNCELERİ TARİHLERDE YERYÜZÜNDE TEK TANRI İNANCININ BULUNDUĞU ,İNSANIN BALCIKTAN YARATILDIĞI VE TUFAN KARAMANI OLAN ZİUSUDRA İSİMLİ KİŞİNİN VAHİYLARA HER ZAMAN SAYGILI VE DİNDAR BİR KRAL OLDUĞU " BİLGİLERİ YER ALIR !
Dinlerin Evrimi Yanılgısı Nasıl Gelişti?
Günümüzden yaklaşık bir buçuk asır önce, Charles Darwin'in Türlerin Kökeni adlı kitabının henüz ilk baskısının yapıldığı dönemde, evrim kavramı materyalist ve ateist çevrelerden destek almaya başlamıştı. Çağın bazı düşünürleri, insanın çevresinde olup biten herşeyin evrimle açıklanabileceğini sanıyorlardı. Bu yanılgıya göre herşey, sözde ilkelden ve basitten başlıyor, daha sonra gelişerek en mükemmel olana ilerliyordu.
Bu yanılgı pek çok alana uygulanmaya çalışıldı. Örneğin ekonomi alanında Marksizm, evrimsel bir ilerlemenin kaçınılmaz olduğunu ve sonunda tüm milletlerin komünizmi kabul edeceği iddiasını öne sürüyordu. Bunun sadece bir hayalden ibaret olduğu ve Marksizm'in öne sürdüğü iddiaların gerçekleri yansıtmadığı zaman içerisinde yaşanan tecrübelerle kanıtlandı.
Psikoloji alanında Freud, insanın evrimsel olarak ileri bir tür olduğunu, ancak psikolojik olarak hala sözde ilkel atalarının sahip olduğu güdülerle hareket ettiğini söylüyordu. Bu büyük yanılgı, yapılan psikoloji araştırmalarıyla bilimsel olarak tamamen çürütüldü. Freudizm'in temel varsayımlarının hemen hiçbir bilimsel dayanağı olmadığı ortaya çıktı.
Aynı şekilde sosyoloji, antropoloji, tarih gibi bilim dallarında da evrim teorisinin etkisi olmuş, ancak son yüzyılda elde edilen bilgiler ve bulgular bu etkinin ne derece yanlış olduğunu göstermiştir.
Tüm bu evrimsel teorilerin ortak noktası ise Allah inancına karşı olmalarıydı. Dinlerin evrimi yanılgısı da bu amaçla ve bu felsefi temeller üzerinde ortaya atıldı. Bu yanılgının önde gelen savunucularından Herbert Spencer'ın gerçek dışı iddialarına göre, insanlığın ilk dönemlerinde hiçbir dini inanç yoktu. Sözde ilk dinler ise ölülere tapınmayla başlamıştı. Dinlerin evrimi aldatmacasını savunan başka antropologlar daha farklı hikayeler öne sürdüler. Kimisine göre dinin kaynağı animizme (doğaya canlılık atfetme, onda ruh olduğuna inanma), kimilerine göre ise totemizme (sembol olarak seçilen bir insan, grup ya da eşyaya tapma yanılgısı) dayanıyordu. Bir diğer antropolog olan E. B. Taylor'a göre, tarih içinde sırayla animizm (tabiata canlılık atfetme), manizm (atalar kültü), politeizm (çok tanrıcılık) ve son olarak da monoteizm (tek tanrıcılık) geliyordu.
Oysa 19. yüzyılın ateist antropologları tarafından masa başında yazılan senaryolarla ortaya atılan ve sonra da sürekli gündemde tutulan bu teori, bir aldatmacadan başka bir şey değildi. Arkeolojik ve tarihsel bulguların da gösterdiği gibi, söz konusu kişilerin öne sürdüklerinin aksine, tarihin ilk gününden beri Allah'ın, peygamberleri aracılığıyla insanlara vahyettiği hak din var olmuştur. Ancak hemen her dönemde hak dinle birlikte, batıl ve sapkın inanışlar da var olagelmiştir. Günümüzde de, Allah'ın Bir ve Tek olduğuna iman eden, Rabbimiz'in indirdiği dine uyan insanlar olduğu gibi, taştan, tahtadan yapılmış putlara, birtakım ruhlara, şeytana, çeşitli hayvanlara, atalarına, Güneş'e, Ay'a, yıldızlara tapma yanılgısına düşen insanlar da vardır. Üstelik bunların önemli bir kısmı da, geri değil tam tersine son derece gelişmiş koşullarda yaşayan kimselerdir.
Öte yandan, tarih boyunca Allah'ın indirdiği hak dinlerin emirlerini, uygulamalarını ve ahlaki değerlerini bozmaya çalışan insanlar da olmuştur. Kuran'da, bazı insanların birtakım batıl inanış ve uygulamaları dine dahil etmeye çalıştıkları, dolayısıyla kendilerine gönderilen hak dini değiştirip bozdukları haber verilmiştir:
"Artık vay hallerine; kitabı kendi elleriyle yazıp, sonra az bir değer karşılığında satmak için "Bu Allah Katındandır" diyenlere. Artık vay, elleriyle yazdıklarından dolayı onlara; vay kazanmakta olduklarına. "(Bakara Suresi, 79)
Bu durum Allah'ın varlığına ve birliğine inanan ve Rabbimiz'in bildirdiği hükümlere uyan bazı insanların, zaman geçtikçe hak dinden uzaklaşma ve sapkın inanışlara, batıl uygulamalara yönelmelerine neden olmuştur. Böylece, birtakım sapkın inanışlar ve batıl uygulamalar ortaya çıkmıştır. Diğer bir deyişle, bazı kimselerin öne sürdüğü gibi "dinlerin evrimi" diye bir süreç asla yaşanmamış, ancak hak dinin belli dönemlerde insanlar tarafından bozulmasıyla sapkın dinler ortaya çıkmıştır.
Hak Dinin Tahrif Edilmesi
20. yüzyılda dinlerin kökeni hakkında ciddi araştırmalar yapılmaya başlandı. Bu sayede dinlerin evrimi iddialarının hiçbir bilimsel değeri olmayan, hayal ürünü senaryolar olduğu çok geçmeden ortaya çıktı. Andrew Lang, Wilhelm Schmidt gibi antropologların önderliğinde dünya üzerindeki dinlerin incelenmesi ile ortaya çıkan sonuçlar, dinlerin evrim geçirmediklerini, aksine zaman zaman tahrif edildiklerini gösterdi. Schmidt'in önderliğinde yayınlanan ve dinlerin kökeni konusunu ele alan Anthropos isimli dergide bu bilgiler çok ayrıntılı olarak incelendi.
Özellikle 1900-1935 yılları arasında yapılan çalışmalarda dinlerin evrimi iddialarının tamamen yanlış olduklarının anlaşılması, birçok antropoloğun evrimci fikirlerini terk etmesine yol açtı. Ancak tüm bu bilimsel ve tarihsel gerçeklere rağmen, bazı radikal ateistler bu çökmüş senaryoyu savunmaya devam ettiler.
Mezopotamya ve Mısır'da Elde Edilen Arkeolojik Bulgular
Mezopotamya ovası tarihsel kaynaklarda "uygarlıkların beşiği" olarak nitelendirilir. Mezopotamya ovasına çok da uzakta olmayan bir yerde ise Antik Mısır medeniyeti bulunmaktadır.
Bu uygarlıklarla ilgili yapılan arkeolojik çalışmalarda dikkat çeken hususlardan biri, bu toplulukların dini inançlarına dair elde edilen bulgulardı. Elde edilen yazıtlarda sayısız sahte ilahların yaptıkları işler anlatılıyordu. Daha çok bulgu ele geçtikçe ve araştırmacılar bunları çözmekte daha başarılı yöntemler buldukça bu uygarlıkların inançlarıyla ilgili bazı detaylar ortaya çıkmaya başladı. Dikkati çeken en önemli nokta ise bu kavimlerin inandığı batıl ilahların hepsinin üstünde tek bir İlah inancının bulunuyor olmasıydı. Elde edilen tarihi kayıtlar ve bulgular, tarih boyunca hak dinin var olduğunu göstermekteydi. İlerleyen sayfalarda inceleyeceğimiz Mezopotamya, Mısır, Hint, Avrupa medeniyetlerinin yanı sıra Aztek, İnka, Mayalar gibi Amerika medeniyetlerinin de tek İlah inancını bildiklerini, kendilerine hak dini tebliğ eden uyarıcıların geldiğini gösteren deliller elde edilmiştir. Çok tanrılı inancın içinde tek Tanrı inancının gizli olduğunu bulan araştırmacılardan ilki, Oxford Üniversitesi'nden Stephan Langdon'du. Langdon, 1931 yılında elde ettiği bulguları bilim dünyasına duyururken, elde ettiği bilgilerin çok beklenmedik olduğunu söylüyordu, çünkü bu bulguların daha önceki evrimci açıklamalarla tamamen çelişmekte olduğunun farkındaydı. Langdon bulgularını şöyle açıklıyordu:
"Benim görüşüme göre insanın en eski tarihi, tek tanrı inancından çok sayıda (sözde) tanrının ve kötü ruhların varlığının inancına doğru çok çabuk bir bozulmayı gösteriyor…"
Langdon 5 yıl sonra, The Scotsman adlı dergide ise şunları yazıyordu:
"Tüm deliller, kesinlikle başlangıçta bir "tek Tanrı" inancının bulunduğunu gösteriyor. Semitik kökenli halkların arkeolojik ve edebi kalıntıları da en eski zamanlarda bile bir "tek Tanrı" inancının var olduğunu gösteriyor. Yahudi dininin ve diğer Semitik kökenli dinlerin, totemistik, putlara dayanan bir kökeni olduğu teorisinin tamamen geçersiz olduğu bugün anlaşılmış durumda."
Günümüzde Tell-Esmar olarak isimlendirilen MÖ 3000 yılına ait bir Sümer şehrinde yapılan kazılarda da Langdon'un söylediklerini tamamen doğrulayacak bulgular elde edildi. Kazı çalışmalarını yöneten Henry Frankfort resmi raporunda şöyle diyordu:
"Kazılarımız, tüm değerli bulgulara ek olarak Babil dinleri hakkında çok önemli bazı gerçekleri daha ortaya çıkardı. Bir sosyal sistem içinde dinsel değerlerin nasıl yerleştirilmiş olduğuna ilk defa şahit oluyoruz."
"Bir tapınak ve bu tapınakta ibadet etmekte olan kişilerin evlerinin kalıntıları bulundu. Bu sebeple tek başına bir anlam ifade etmeyen bulguları bir bütün olarak değerlendirebilmekteyiz."
"Örneğin, mühürlerin üzerindeki resimlerde genel olarak ilahlara yapılan tapınmalar resmediliyor. Ancak bu resimlerin tümünde bu tapınakta sadece tek bir Tanrı inancının olduğu görülmekte. Bu sebeple, en eski zamandaki Sümer-Akad inanç sistemi içinde, bu tek İlah'ın değişik sıfatlarının ayrı ilahlar olarak görülmediği anlaşılıyor."
Frankfort'un bulguları çok önemli bir gerçeği gösteriyordu: Batıl, çok tanrılı inanç sisteminin ortaya çıkış şekli. Birden çok ilaha tapınma sapkınlığı, dinlerin evrimi teorisinin iddia ettiği gibi insanların doğa güçlerini temsil eden bazı kötü ruhlara tapınmalarıyla ortaya çıkmamıştı. Bir ve tek olan İlah'ın farklı sıfatları çeşitli insanlar tarafından zaman içinde değişik yorumlanmışlar ve bir İlah inancında bozulmalar meydana gelmişti. Tek bir İlah'ın değişik sıfatları, zaman içinde birçok ilah inancına dönüşmüştü.
Langdon'un Sümer tabletlerinin tercümelerini yayınlamasından bir süre önce, Friedrich Delitzch isimli araştırmacı da benzer bir keşifte bulunmuştu. Bu araştırmacı, Babil inanç sistemi içindeki çok sayıdaki ilahın, gerçekte o dönemde Marduk olarak adlandırılan tek bir İlahın farklı özelliklerinden türediğini ortaya çıkarmıştı. Yapılan araştırmalar, Marduk inancının da hak olan tek İlah inancının zaman içinde bozulmasıyla türediğini gösteriyordu.
Marduk olarak adlandırılan tek İlah'ın çeşitli isimleri vardı. Bunlardan bazıları "Ninib", yani "Güç Sahibi", "Nergal" yani "Savaş Tanrısı", "Bel" yani "Tek İlah", "Nebo" yani "Mesaj Getiren İlah", "Sin" yani "Geceyi Aydınlatan", "Shamash" yani "Adalet Tanrısı", "Addu" yani "Yağmur Tanrısı"ydı. Zaman içinde Marduk'un bu özellikleri, sanki Marduk'tan bağımsız güçlermiş gibi değişik tanrılara dönüştürülmüştü. Aynı şekilde Güneş tanrısı, Ay tanrısı gibi birçok batıl ilahlar hayal gücünün etkisiyle üretilmişlerdi. Görüldüğü gibi, hem Marduk inancı hem de bu sahte ilahın diğer isimleri, bu inancın aslında Allah inancının zaman içinde bazı insanlar tarafından bozulmasıyla ortaya çıktığını göstermektedir.
Benzer bir bozulmanın izlerini Antik Mısır'da da görmek mümkündür. Araştırmacılar Antik Mısır'ın başlangıçta tek Tanrılı bir inanç sistemine sahip olduğunu, daha sonra bu tek Tanrılı inancın bazı kimseler tarafından tahrif edilerek Güneş'e tapan "Sabiilik"e dönüştüğünü bulmuşlardı. Antropolog Le Page Renouf bu konuda şunları söyler:
"Mısır dininin oluşumu, çok sayıda tanrının elenerek tek Tanrıya dönüşmesiyle olmamıştı. Aksine, Mısır dininin tek Tanrı inancına yakın olduğu zamanlar bu uygarlığın şahit olunan en eski zamanlarına denk geliyordu. Mısır dininin son aşamaları ise tüm Mısır dininin en çok bozulmuş hali olmuştur."
Antropolog Sir Flinders Petrie de, çok tanrılı batıl inanışların tek Tanrılı tevhid inancını taşıyan dinlerin zaman içinde tahrif edilmesiyle ortaya çıktığını söylemektedir. Üstelik bu bozulma süreci, sadece geçmişte yaşamış topluluklarda değil, günümüzde de gözlemlenmektedir. Petrie şöyle demektedir:
"Eski zamanlardaki dinlerde birçok sınıfta tanrıya rastlanır. Ancak günümüzdeki pek çok kültürde de böyle bir yaklaşım sergilenir. Örneğin bir Hindu, sayıları gittikçe artmakta olan tanrı ve tanrıçalar arasında yaşamaktan zevk duyar... Diğerleri ise tanrılara bile tapmazlar, animistik ruhlara, şeytanlara tapınırlar..."
"Eğer ruhlara tapmak tek bir İlah'a tapmaya uzanan bir evrim sürecinin ilk basamağı olsaydı, bu durumda çok tanrılılığın gittikçe tek tanrılılığa evrimleşmesinin kanıtlarını görmemiz gerekirdi... Bunun tam aksine tek görebildiğimiz, tek Tanrı inancının her zaman ilk basamak olduğudur..."
"Çok tanrı inancını ilk oluşumuna kadar izleyebildiğimiz her yerde, bunun tek Tanrı inancının bir çeşitlemesi olduğunu görüyoruz..."
Hindistan'da Batıl Çok Tanrılı İnancın Kökeni
Hint kültürü, Ortadoğu kültürleri kadar eski olmasa da, dünyanın eski medeniyetlerden birisi sayılmaktadır.
Hindistan'daki batıl inanışlarda tapılan sözde ilahlar neredeyse sayısızdır. Bu batıl dinleri inceleyen araştırmacılardan bir tanesi ise Andrew Lang'dir. Lang, uzun araştırmaları sonucunda, çok tanrılı dinlerin Ortadoğu'da çıkış sürecinin bir benzerinin Hindistan'da da yaşanmış olduğunu ortaya koymuştur.
Edward McCrady de, Hintlilerin Veda isimli kitaplarını incelerken, Hint kültürünün erken dönemlerinde tanrıların, tek bir üstün İlah'ın değişik özellikleri olarak yorumlandıklarını yazar. 68 Veda kitabındaki ilahilerde de, açık olarak tek Tanrılı tevhid inanışının bozuluşunun izlerini görmek mümkündür. Konuyu inceleyen araştırmacılardan Max Müller, başlangıçta tek İlah inancının bulunduğunu kabul etmektedir:
"Veda'da tek Tanrı inancının çok tanrı inancından daha önce olduğunu görüyoruz. Çok uzun bir zaman geçtikten sonra bile sayısız tanrılar arasında tek bir sonsuz Tanrı inanışı, göğü bir sis gibi sarmış olan putperest anlayışın arasından, mavi göğün belirivermesi gibi ortaya çıkıyor."
Bundan da bir kez daha anlaşılmaktadır ki, dinlerin evrimi değil, hak dine insanlar tarafından birtakım batıl inanışlar eklenerek veya bazı emirler ve yasaklar göz ardı edilerek dini inançların zaman içinde bozulması söz konusudur.
Avrupa Tarihinde Dinlerin Tahrif Edilmesi
Tarihi Avrupa toplumlarının inanışlarında da benzer bir bozulmanın izini görmek mümkündür. Örneğin Eski Yunan'ın batıl inançları üzerine araştırmalar yapmış olan Axel W. Persson, Tarih Öncesi Yunan isimli eserinde şöyle der:
"İlk baştan beri var olan tek Tanrı inancı, daha sonra Yunan dinsel mitlerinde gördüğümüz sayısız önemli önemsiz tanrısal kişiliklere dönüşmüştür. Benim görüşüme göre bu birçok ilahın varlığı, tek ve bir olan bir Tanrı'yı tanımlayan değişik isimlerin zamanla değişik yorumlanmasına bağlıdır."
"Aynı tahrifatın izlerini İtalya'da da takip etmek mümkündür. Arkeolog Rosenzweig, erken Etrüsk dönemine rastgelen "Iguvine Tabletleri" üzerinde yaptığı incelemelerde "ilahlar ilk olarak sıfatların, değişik özellikler olarak yorumlanmasından ortaya çıkmaktadır" demektedir."
Kısacası yaklaşık bir yüzyıldır ele geçirilen tüm antropolojik ve arkeolojik bulgular, tarih boyunca toplumlarda önce tek Tanrı inancının var olduğunu, ancak bunun zamanla bozulduğunu göstermektedir. Başlangıçta herşeyi yoktan var eden, herşeyi gören ve bilen, tüm alemlerin sahibi olan Allah'a inanan toplumlar, zamanla Rabbimiz'in sıfatlarını ayrı ayrı ilahlar olarak düşünme yanılgısına düşmüş ve birden fazla batıl ilaha tapınmaya başlamışlardır. Hak ve gerçek olan din, bir ve tek ilah olan Allah'a ibadet edilen dindir. Çok tanrılı dinler ise, Rabbimiz'in Hz. Adem'den beri insanlara vahy ettiği hak dinin insan eliyle bozulması sonucunda ortaya çıkmışlardır.
Allah'ın Vahy Ettiği Hak Din
Yeryüzünün farklı coğrafyalarında yaşayan veya yaşamış olan toplumların dini değerlerine ve kültürlerine baktığımızda, çok fazla ortak inanç içerdiklerini görürüz. Aralarında kültürel bir alışveriş yaşanmasının mümkün olmadığı toplumların dinlerinde, melek, cin ve şeytan gibi insanla aynı boyutta yaşamayan varlıklardan, ahiret inancına, insanın çamurdan yaratılmasından, yapılan ibadetlere kadar birçok ortak yön bulunmaktadır. Örneğin Nuh Tufanı ile ilgili bilgiler, Sümer kayıtlarından Galler inanışlarına, Çin yazıtlarından antik Litvanya inanışlarına kadar pek çok farklı kültürde bulunmaktadır.
Bu gerçek ise, din ahlakını bir ve tek olan Yüce bir İlah'ın, yani alemlerin Rabbi olan Allah'ın vahy ettiğini gösteren delillerden biridir. Dünyanın dört bir yanındaki farklı kültürler, aynı yüce makamdan gelen, eşi ve benzeri olmayan tek bir İlah'ın varlığını haber veren dinlerle eğitilmişlerdir. Rabbimiz, tarihin her döneminde seçkin ve üstün kıldığı bazı kulları aracılığıyla, Kendisi'ni insanlara tanıtmış ve insanlar için seçtiği dini bildirmiştir. Yüce Allah'ın son vahyi olan Kuran'da, "her topluluk için bir hidayet önderi olduğu" (Rad Suresi, 7) haber verilmiştir. Başka ayetlerde ise, Allah'ın her topluma bir uyarıcı gönderdiği şu şekilde bildirilmektedir:
Kendisi için bir uyarıcı olmaksızın, Biz hiçbir ülkeyi yıkıma uğratmış değiliz. Hatırlatma (yapılmıştır); Biz zulmedici değiliz. (Şuara Suresi, 208-209)
Bu mübarek elçiler, toplumlarına hep bir ve tek olan Allah'a iman ve kulluk etmeleri gerektiğini öğretmişler, iyiliği emredip kötülükten sakındırmışlardır. İnsanları kurtuluşa ulaştıracak olan da Rabbimiz Katında seçkin ve kutlu olan bu elçilere ve onların miras bıraktıkları İlahi kitaplara uymaktır. Rabbimiz'in alemlere rahmet olarak gönderdiği, son peygamber olan Hz. Muhammed (sav) ve İlahi kitapların sonucusu olan ve sonsuza kadar Yüce Allah'ın koruduğu Kuran-ı Kerim de insanlığın en doğru yol göstericisidir.
Yazan: Suat Öztürk Tarih: December 11, 2006 7:46 AM
Gunka,
Fazlaca önyargılısınız ve İslamiyet hakkında maalesef pek bilgili değilsiniz.
Kur'anda Adem ve Havva'nın günahını ortak olarak ele alır ve şeytana aldandıklarından bahseder. Sonra Adem (S) Allah'a dua eder ve af diler. Yorumları okumuyorsunuz anladık da siz Kur'an'ı da okumamışsınız ki kuzum.Neler yazmışsınız bir bakalım:
Bunu bilmiyoruz. Bildiğimiz peygamberlerin erkek olması, indikleri toplumların ilkelliklerinden kaynaklı olabilir. Bugün bile hala kadın yönetici konusunda önyargılar var. Merkel, Thatcher, Butto, Çiller vs gibi hatırladığım bir avuç kadın devlet başkanı dışında gelişmiş ülkelerde de bu konuda eksiklik var. Biz ise binlerce yıllık tarihten bahsediyoruz. Daha 200 yıl önce "kölelik" diye bir kurum vardı. Siz neden bahsediyorsunuz?
Bununla beraber Kur'an'da ve İncil'de Meryem (S)'den bahsedilir. Evet, peygamber değil ama adı Kur'anda birçok peygamberden çok geçiyor, hatta bir sure onun adıyla anılıyor. Tabi illa ki peygamber olmalı düşüncesi feminist bir düşünce. Neden olması gerekli diye sorsam ne cevap verirsiniz?
Bununla beraber İslam'da mehir ile kadın sosyal güvenceye alınmıştır. Ve evi geçindirmek vazifesi erkeğe verilmiştir. Kadının çalışma zorunluluğu yoktur. Kardeşler arasında erkek kardeşin "malımın yarısını alıp elin adamına verecek" psikolojisini de kesmiştir. İslam bu konuda medeni kanundan çok ileridir. Medeni kanun anneye zırnık vermezken, İslam çocuğu doğurup, emzirip, büyüten anneye mirastan pay verir. Avrupa'nın İslam adaletini anlayabilmesi için daha bir fırın ekmek yemesi gerekecek.
Şahitlik konusu ise ticaret davalarıyla ilgilidir. Kadınlar ticareti bilmedikleri için işin ehli değillerdir. Bu yüzden olayı net olarak aktaramayabilirler. Mesela ben de ticaretten hiç anlamam. Eğer bir ticari davada şahit yapsalar, yanımda ikinci bir şahiti hatırlatma yapsın, bana yardımcı olsun diye isterim. Bunun, kadın-erkek ayrımıyla bir alakası yok. Anlayana...
Örtü, kadının cinsel bir obje olarak değil, aklıyla, zihniyle, duygularıyla öne çıkmasına yardım eden bir araçtır. Bu konuda önyargıyı parçalamak atomu parçalamaktan daha güç olacağı için kısa kesiyorum.
(Bu arada: Bazı erkekler öcüdür.)
Paylaşmak güzeldir :) Şaka bir yana, kadın eşini savaşta azalan erkek nüfusu olması durumunda (ki Almanya'da 2.dünya savaşından sonra teklif edilmiştir) başka kadınlarla paylaşmalıdır. Bu toplumsal bir görevdir. Çok evlilik bence ancak bu durumda meşrudur.
Dayak ayeti, kocasından dayak yiyen bir kadının peygambere (S) kocasını şikayet etmesi sonucu inmiştir. Yani kadını, dayağa karşı korumak için indirilmiş bir ayet nasıl tam tersi anlaşılır, insaf ehline bırakıyorum.
Kadının erkeğin tarlası olması, birbirlerine örtü olmaları gibi hoş teşbihlerdeki güzelliği size anlatabilmem için biraz edebiyat şerbetinden içmiş ve hisli bir kalbinizin olması gibi önkoşullara ihtiyaç var.
İslam, mükemmel değildir demişsiniz. Uygulanmaması için bir sebep yok, uygulansın görelim demişsiniz.
1500 senedir uygulanıyor zaten. İslam, bir devlet düzeni değildir, demokrasiye, cumhuriyete alternatif değildir. İslam:
"Komşusu aç iken tok yatan bizden değildir"dir..
"Emaneti ehline veriniz"dir...
"Bir topluluğa olan kininiz sizi adaletten alıkoymasın"dır..
İslam, Allah'ın bizden insan olarak yaşamamızı istediğidir. Cumhuriyetle de uyumludur (1500 sene önce peygamber (S) dünya işlerini sahabelerine danışarak beraber karar alıyordu), insan haklarıyla da uyumludur (Veda hutbesi ilk insan hakları bildirgesidir), demokrasiyle de uyumludur (senin dinin sana, benim dinim bana...).
Siz bütün bunlara alternatif bir düzen mi arıyorsunuz? İslam böyle bir şey değil !
Yazan: blue Tarih: December 11, 2006 11:34 AM
gunka,
Okuduğunuz bilimsel (!) yazıların gerçekliğini nasıl tespit ediyorsunuz peki? Yazara teslimiyetle mi? Oh profesör yazmış, kesin doğrudur... Peki okuduğunuz bilginin yanlış olabileceği konusunda hiçbir kaygı taşımıyor musunuz? Yani, bir zıt görüşlü profesör acaba bu konuda ne diyor diye açıp baksanız mesela... Objektiflik lüks mü geliyor size? Kemal Karpat'ın söylediği işte tam olarak bu... Biz, İslami ıstılahatta (terminolojide) sizin bu durumunuza 'taklidi iman' diyoruz.Yazan: blue Tarih: December 11, 2006 11:42 AM
Bu arada kadınlar (Osmanlı'da kurulan kadın cemiyeti), Atatürk sayesinde değil, Atatürk'ün engellemelerine rağmen söke söke 'seçme ve seçilme hakkını' kazanmışlardır. Geniş bilgi için: Mustafa Armağan "Küller altındaki yakın tarih" kitabını şiddetle tavsiye ederim.
Yazan: blue Tarih: December 11, 2006 11:46 AM
Yazan: blue Tarih: December 11, 2006 12:00 PM
Bende kendi payım olanına cevap vereyim...:)
Beagle:
..bugün modern toplumda dünyevi işler mesela bir köprü , bilişim , yönetim , ...
bunların hiçbirinin işleyişinde din bir şart olamaz.
S.Beagle
Köprü yapım tekniğiyle din arasında kurduğunuz ilişkiyi anlayamadım ...
Köprü yapımını dini kitap okuyarak öğrenen biri bu güne kadar görülmediği gibi,
din adamları da topluma yön verirken köprü yapımıyla ilgili herhangi bir rehberlik yapmazlar..: )
Yok, onu kastetmeyip,
köprü,bilişim,yönetim..vs gibi şeyler insanların ihtiyaçlarıdır ve toplumların yönetimi için bu ihtiyaçları gözönüne almak şarttır..fakat, din bir ihtiyaç değildir.Devlet yönetilirken dinin göz önünde tutulması gerekmez...vs diyorsanız- ki diyorsunuz;
size yine katılmayacağım.Çünkü sizinki de bu durumda başka bir inanç oluyor(laiklik)...
Daha öncede dediğim gibi modern dünyada milyarlarca insanın inanma ihtiyacını karşılayan
din olgusunu önemsememek,günlük hayata yansımalarını engellemek, halkın mutluluğunu esas
alan devletin amacını yitirmesi anlamına gelir.
Yazan: Tarık T. Tarih: December 11, 2006 3:20 PM
tekrar merhaba..
en başta sn.Beagle ile günka'nın aynı kişiler mi farklı kişiler mi olduğunu karıştırdım.Beagleye yazılan cevaba günka'dan yanıt gelince işler karıştı biraz..bazı yorumlarımda genel konuştum,isim vermedim..kusura bakmayın.
SN.Beagle,
ezanın türkçeleştirilmesine laiklik açısından da baksanız sonuçları bakımından sosyal bir meseledir.
hiç ezanda kulağı olmayan insanlar sırf bölücülük olsun diye kürtçe ezan istemeye başlıyorlarsa bu laik devlet için ciddi bir tehdit olur.çünki ezan günde 5 defa okunuyor.bu gerilime dayanmak çok zor olur.ezanın dilini bir ırkın dili değilde din dili olarak görmek lazım.ezanın mesajını bütün müslümanlar anlar.
KURAN'I ALGILAMA MESELESİ
Kuran'da yer alan haram ve helal kapsamındaki ayetler İslamın fıkhını oluşturur.buna modern terminolojiyle islam hukuku denir.
İslam hukukunun,ilahi kaynaklı oluşu,kemale ermiş olması,ebedi olarak yürürlükte kalmak için gönderilmiş olması,bütüncü ve gayeci özellikler taşıması sebebiyle değişime kapalı ve sabit olan bir yönü vardır.
işte bu yönüyle Kuran, Muhammet İkbal'in ifadesiyle
(sürekli değişmekte olan bir dünyada ayaklarımızın yere sağlam basmasını sağlamaktadır.)
Kuran kendi kendini tefsir eden ve kendisine nasıl uyulması gerektiğini de açıklayan bir kitaptır.Kuran bizi Hz.Muhammed(as)ın sünnetine uymaya davet eder.
--ey inananlar!Allah’a itaat edin ve resule de itaat edin---nisa-59
--ve O’na uyun ki doğru yolu bulasınız—araf 158
ve birçok ayette bu vurgulanır.Kuran bütün beşeriyete indirilirken Hz.Muhammed(as)ın fonksiyonu sadece bir aracı olmak değildir.yaşantısıyla Kuran’ı nasıl anlamamız gerektiğini bize öğretmiştir.bu yüzden her bireyin Kuranı eline alıp kendi anlayışına göre hüküm vermesi sağlıklı bir durum değildir..Hz.Aişe annemiz de Efendimizin adeta yürüyen bir Kuran olduğunu ,ahlakının Kuran ahlakı olduğunu bize haber verir ki bu yüce kitabımızla da sabittir.
Evet..Kuran Hz.Muhammet (as)ın sünnetiyle kalıplaşmış bir kitaptır.bireylerin heva ve arzularına bırakılmış değildir.
Başka bölgelere İslamı tebliğ için görevlendirilen sahabilerin eğitimli olmasına önem verilirdi.mescid-i nebevi aynı zamanda eğitim faaliyetlerinde de kullanılırdı.Kuran'dan hüküm çıkarmak rasgele herkesin yaptığı bir şey değildir.
Resullullah Muaz bin Cebel isimli sahabiyi kadı olarak Yemene gönderdiğinde aralarında şöyle bir dialog geçiyor.Hz.Peygamber sorar Muaza;
-Sana bir uyuşmazlık geldiğinde neye göre hüküm vereceksin?
-Allah’ın kitabına göre
-ya kitapta bulamazsan?
-Resulullah’ın sünnetine göre
--ikisindede bulamazsan?
--kendi görüşüme göre içtihad ederim ve sorunu çözümsüz bırakmam.
Hz.Peygamber bu cevabı alınca,Peygamberin elçisini Peygamberinin hoşnut olacağı cevaba muvaffak kılan Allah’a hamd olsun,buyururlar.
Allah’u teala Kitabında her şeyi bildirdiğini söylediğine göre bu içtihad nereden çıkıyor?
Burada dinin kemalinden maksadın külli prensipler olduğunu anlıyoruz.çünki içtihadlar cüziyatta meydana geliyor.Kuran’da zaruri olan hükümlerin hepsi tafsilatlı biçimde açıklanmıştır.hayatta karşılaşılan sınırsız sayıdaki meseleler,zamanın ve çevrenin değişmesiyle değişen olaylar bu külli prensiplere vurularak çözülürler.
Kuran teferruatla ilgili birçok meseleyi ele almaz.eğer Allah teala olmuş ve olacak bütün her şeyin hükmüne dair ezeli bilgisini açıklayacak olsaydı buna Lokman suresi-27 ve Kehf suresi 109.ayetlerde bildirildiği üzere
--yeryüzündeki ağaçlar kalem olsa,denizler mürekkeb olsa ve yedi misli denizde yedekte bulunup yazılsa yine de yetmezdi.
Daha öncede belirttiğim gibi İslam hukukunun değişime müsait olmadığı intibaını veren yapısı(ilahi kaynaklı olmak,kemale ermişliği,ebediliği,bütüncül ve gayeci özellikleri) mutlak bir değişmezliği ifade etmezler.değişmeye bir açık kapı bırakırlar fakat bu değişmenin saha ve sınırlarını belirlerler.
İslam dininin bir amacı vardır.bütün insanların saadetini arzu eder.Hz.Muhammed(as) ben güzel ahlakı tamamlamak üzere gönderildim buyururlar.İnsanları kula kulluktan kurtarıp Hakka kul olmaya davet vardır.Bu yüzden İslam çeşitli hükümler getirirken amacı bir hukuk sistemi ortaya koymak değildir.bu hukuk güzel ahlakın yerleşmesi ve gerçek kulluğu sağlamak için bir araçtır.tabiki Kuran bir hukuk kitabı,fen kitabı, tarih kitabı değil.
Değişik alanlardaki birçok konuya değinirken bir hedef gözetiyor.insanı, kendi fıtratına uygun olan yaşam içinde manevi melekelerini güçlendirerek yeryüzünde Allah’ın halifesi olmaya davet ediyor ...ve bu daveti kabul edip etmemekte de insanları özgür bırakıyor.
Kuranda yer alan hükümlerde bir faydayı temin etmek ve zararı gidermek asıldır.
Bir başbakanın sorumluluğu ile bir genel müdürün sorumluluğu aynı mıdır?sorumluluk arttıkça artan bu yükü taşıyabilmek için yetkilerinde artması gerekmez mi?ikisi de devlet hizmetinde o yüzden yetkileri eşit olmalı demek adil olur mu?
Eğer İslami bir aileden bahsediyorsak burada hem erkeğe hem de kadına düşen görevler vardır.ben kafama göre yaşarım,bana eşim karışamaz,ben özgürüm havalarında olmak bir yuvayı ayakta tutmaz herhalde.
İslama göre kadının evin geçimiyle ilgili maddi anlamda hiçbir sorumluluğu yoktur.eğer kendi kazancı varsa bunu eşine vermek zorunda da değildir.verirse lutfetmiş olur:)
Kabaca söylersek evin hanımı ailenin iç yönetiminden erkek ise dış işlerinden sorumludur.
Erkek sadece kendi ailesine değil annesine babasına varsa bekar kız kardeşine de bakmakla yükümlüdür.erkeğe bu kadar ağır bir sorumluluk verirken kadına da yumuşak huyluluğu tavsiye ediyor.hayırlı olan kadınlar kocalarına isyankar kadınlardır deseydi Kuran kadın haklarını mı korunmuş olacaktı?
Evlilikte kadın ve erkek ilişkisi bir şirketteki ya da devlet yönetimindeki ast-üst ilişkisi değildir ki..bir gönül birlikteliğidir..erkeğin kadından üstün olması da sorumlulukça bir üstünlüktür..ormanların kralı arslandır havasındaki bir hayvanca üstünlük olarak algılamamak lazım.
Sorumluluk paylaşımı bu şekilde sağlanan bir ailede erkeğin fazla miras alması kadın için bir sorun teşkil etmez.zaten ihtiyaç duyduğu miktarı erkek kardeşi ona vermek zorunda.
Kişiye özel durumlarda veya zaruret söz konusu olduğunda ise hükümlerde esneme olur.zaruretler haramları mübah kılar ilkeside İslami bir ilkedir.
Eğer kadının dövülmesi Kuran’da teşvik edilseydi bunu mutlaka Hz.Muhammed(as)ın örnek hayatında görürdük.bazı eşleriyle boşanma aşamasına geldiği durumları olmuştur.ayrıca Hz.Aişe annemizin iffetlerine iftira atılmış böyle ağır bir durumda dahi kesinlikle en hafifinden bile şiddet olmamıştır.
Dövme kelimeside ağzını burnunu kırma şeklinde anlaşılıyor galiba.iffetsizlik yapan bir kadınla aile birliğini devam ettirmek istiyorsa bir erkek önce hanımına nasihat etsin,onunla konuşsun.yine bu kötü ahlakı devam ediyorsa yatağını ayırsın..kadında başka erkeklere yönelme şeklindeki ahlaki zaaf devam ediyorsa ve erkek yuvasını bozmak istemiyorsa bu kadını incitmeyecek,eziyet etmeyecek şekilde dövebilirsiniz.eğer bu şekilde bir çözüm olacaksa.ayetin bahsettiği mesele bu.ayette kadınları dövün,kafanız bozulunca pata küte girişin mi diyor?
Karısını başka bir erkekle yakalayıpda bu kadar medeni olabilecek bir erkeğin ben günümüzün modern laik dünyasında bile olduğunu sanmıyorum.
Böyle bir kadınla bile kurulan yuvayı kurtarmaya çalışıyor İslam.aile müessesi çok laçkalaştığı için bu değerler anlaşılamıyor bugün.erkekler çocuklarının babası olduklarından bile şüphe eder hale gelmişler.
Erkeğinde ailesi dışında başka arayışlara girmesi dinen yasaklanmıştır.
Eğer İslam kadını ikinci sınıf görseydi onun diri diri gömülmesinden rahatsızlık duymazdı.yada mirastan hiç pay almaması,şahitliğinin kabul edilmemesi,erkeğin sınırsız sayıda eş alabilmesine ses çıkarmazdı.bunlar cahiliye döneminin uygulamalarıydı.
İslam kadına birey olarak değer vermiştir.Allah katında takvadan başka üstünlük tanınmamıştır.
Kadına karşı ayrımcılığı en ağır şekilde eleştirir Kuran.
--onlardan birine kız çocuğu müjdelendiği zaman öfkelenmiş olarak yüzü kapkara kesilir.
Kendisine verilen müjdenin kötülüğünden dolayı kavminden gizlenir.O’nu,aşağılık duygusu içinde yanında mı tutsun,yoksa toprağa mı gömsün?Bakın ki,verdikleri hüküm ne kadar kötüdür.Nahl suresi-58-59.
Kadınlara en aşağılık muameleyi reva gören bir toplumda Kuran kadının biatını erkekler kadar değerli görüyor ve ayrım yapmıyor.
--Ey Peygamber!inanmış kadınlar Allah’a hiçbir şeyi ortak koşmamak,hırsızlık yapmamak,zina etmemek,çocuklarını öldürmemek,gayri meşru olan çocuklarını kocalarına nisbet ederek iftira etmemek,iyi işler hususunda sana karşı gelmemek üzere biat etmeye geldiklerinde onların biatını kabul et ve onlar için Allah’tan mağfiret dile.şüphesiz Allah çok bağışlayandır,çok esirgeyendir….mümtehıne suresi-12.ayet
İslamdan önce göçebe Türk kadınının daha iyi konumda ve sosyal açıdan güçlü olduğu söyleniyor.Kendi kararlarını verebilen,ezik olmayan kadınların İslam dininide kendi özgür iradeleriyle seçmiş olması lazım.İslam dini Türk kadınının yapısına uygun olmasaydı bunu zorla seçmeyecek kadar güçlü kadınlardan bahsediyoruz sanıyorum.
Hz.Muhammed (as) kadınları narin birer kristale benzetiyor.bir yolculuk sırasında hanımların bulunduğu develeri hızlı süren Enceşe’yi ikaz ediyor Efendimiz…
içerde kristaller var.onları kıracaksın,dikkatli ol..buyuruyorlar..
Hz.Muhammed’in (as) engin merhametinin kanatlarının altında olmak benim için bir onurdur.benim dinimle ilgili hiçbir sıkıntım yok.
Tabiki herkes benim dinimi kabul etmek zorunda değil.fakat İslamla ilgili sorular gelince gücümüzün yettiğince cevap vermemiz yadırganmamalı.dinimizi anlatıyoruz sadece dayatmıyoruz.
Hep söylediğim gibi hata ve kusurlar insanlardan kaynaklanıyor.ben dinimi bu eksikliklerden tenzih ediyorum.
Sevgiler,saygılar..
Yazan: deniz Tarih: December 11, 2006 8:28 PM
Tarık T.
Bahsettiğim konu dünyevi işler ile ilgilidir , örneğin toplumu yönetmek için din bugün modern anlamda gereksiz ya da işlevsiz değildir , ayrıca işlevli veya zararlı da pek ala olabilir.
Benim bahsettiğim nokta bir şart olamaz , yani bir insan , birey ,ya da toplum dünyevi işlerde akıl ve mantığın gereği ne ise onu yapar ve işlem olması gerektiği gibi gerçekleşir. Örneğin köprü gibi , ve aynı şekilde devletin yönetilmesi gibi.
Devletin yönetilirken akıl ve mantık ilkelerine göre hareket etmek laiklikten fazlası demektir. Ve bu kesinlikle bir din değildir , çünkü en başta vicdan muhasebesi değildir.
Örneğin köprüden çıkıp , devlet yönetimine gelecek olursak en basitinden dış politikada mesela din bir şart değildir , yani dinsiz ve ya din sahibi olsun , olmasın ; dış politikanın gereçleri bellidir - ekonomik güç , askeri güç , diplomasi , vs. Sakın burdan çıkıp da din kullanılarak da pekala politika yapılır demeyin , çünkü ne noktaya bastığımı kaçırmış olursunuz .
Son olarak laiklik sizce bir din mi ? Laiklik bir düşün ürünüdür ve de ne bir dindir , ne de dinsizlik çünkü laiklik bir vicdan meselesi değildir , ritüeli yoktur , inanç ile bağışıklığı yoktur.
Yazan: beagle Tarih: December 11, 2006 8:57 PM
Blue diyor ki, hatta döktürüyor ki,(ya da alıntı yaptığı kitap mı desek)
"Bu arada kadınlar (Osmanlı'da kurulan kadın cemiyeti), Atatürk sayesinde değil, Atatürk'ün engellemelerine rağmen söke söke 'seçme ve seçilme hakkını' kazanmışlardır. Geniş bilgi için: Mustafa Armağan "Küller altındaki yakın tarih" kitabını şiddetle tavsiye ederim."
Buradan çıkacak sonuç maalesef bellidir: Atatürk kadınların seçme ve seçilme hakkı edinmesini sağlamamıştır;bilakis bu hak Atatük'e rağmen kazanılmıştır, yani Atatürk kadınların secme ve seçilme hakkına sahip olmasına karşı çıkmıştır, Atatürk ayak bağı olmuştur.
Var mı böyle bir şey yaw, bizler yıllardan beri uyutuluyor muyuz yani?
Yazan: sessiz Tarih: December 12, 2006 10:20 PM
Suat Beyin dinlerin evrimi yazısını okurken aklıma gelen bazı şeyler oldu.belki daha önce de biliniyordur.
Hz.Yusuf'un Mısırda yaşadığını,burda zindana atıldığını ve bir rüyanın tabirini yapması sonucunda
maliye bakanlığına getirildiğini biliyoruz.
bu rüyaya göre Mısırda 7 yıl kıtlık olacaktır.fakat öncesinde de 7 yıl bolluk olacak.bu 7 yıl boyunca depo edilen yiyecekler,kıtlık zamanında tüketilecektir.Hz.Yusuf bu işi organize etmek üzere görevlendirilir.
bu yiyecek depolama işi için çok büyük anbarlar olması gerekmez mi?ve burada yiyeceklerin bozulmadan muhafaza edilmesi lazım.o zaman böyle bir teknolojinin olmaması icab eder.insanlık gelişe gelişe son yüzyıllarda ileri tekniğe ulaştığına göre..
bu kadar büyük depoların günümüze kadar en azından kalıntısı ulaşmalı değil miydi?
ben Mısır'daki piramitlerin Hz.Yusuf'un öğretmesiyle yapılmış olabileceğini ve yiyecek depolamak için tasarlandığını düşünüyorum.
burada yiyeceklerin bozulmadığı görülünce belki bir ölümsüzlüğe ulaşmanın yolu olabilir diye sonradan Firavunlar için mezar olarak yenileri yaptırılmış olabilir.
piramitlerin nasıl yüksek teknolojiyle yapıldığı halen bir sır.MÖ.3000lerden bahsediyoruz.
piramitlerle ilgili bazı özellikleri netten alıntılayarak aktarmak istiyorum.
------------------------------------------------
* Her biri 20 ton olan taşlardan inşa edilmiştir ve bu taşları temin edilebilecek en yakın mesafe yüzlerce kilometre uzaklıktadır. Bu taşların nasıl getirildiği konusunda kesin olmayan farklı varsayımlar bulunmaktadır.
* Piramit, kimin adına yapıldıysa, onun bulunduğu odaya, yılda sadece 2 kez güneş girmektedir. (doğduğu ve tahta çıktığı günler)
* Mumyalarda radyoaktif madde bulunduğundan mumyaları ilk bulan 12 bilim adamı kanserden ölmüştür.
* Piramitlerin içerisinde ultra sound, radar, sonar gibi cihazlar çalışmamaktadır.
* Kirletilmiş suyu, birkaç gün Piramit'in içine bıirakırsanız; suyu arıtılmış olarak bulursunuz.
* Piramit'in içerisinde süt, birkaç gün süreyle taze kalır ve sonunda bozulmadan yoğurt haline gelir.
* Bitkiler Piramit'in içinde daha hızlı büyürler.
* Piramit'in içine bırakılmış su, 5 hafta süreyle bekletildikten sonra yüz losyonu olarak kullanılabilir.
* Çöp bidonu içindeki yemek artıkları, hiç koku vermeden Piramit içinde mumyalaşır.
* Kesik, yanık, sıyrık gibi yaralar büyükçe bir Piramit'in içinde daha çabuk iyileşme eğilimi gösterir.
* Piramitlerin bazı odalarının içinde ne olduğu hakkında bir bilgi yoktur; araştırmacıların çoğu, ya içinde kayboldular ya da aynı yerde birkaç tur attılar, fakat içlerini göremediler.
* Piramitlerin içi yazın soğuk kışın sıcak olur
* Büyük Piramitin açilari,Nil'in delta yöresini iki esit parçaya bölerler.
* Gize'deki üç piramit aralarinda bir Pitagor üçgeni olacak sekilde düzenlenmislerdir.Bu üçgenin kenarlarinin birbirlerine göre orani 3:4:5'dir.
* Büyük Piramitin tabininin yüzeyi,anitin yarisinin iki katina bölündügünde pi=3,14 sayisi elde edilir.
* Büyük Piramitin dört yüzeyinin toplam yüzölçümü,piramit yüksekliginin karesine esittir.
* Büyük Piramit,dünyanin kara kitlesinin merkezinde yer aliyor.
* Büyük Piramit,dört ana yöne göre düzenlenerek insa edilmistir.
* Piramit dev bir günes saatidir.Ekim ortasiyla Mart basi arasinda düsürdügü gölgeler mevsimleri ve yilin uzunlugunu gösterirler.Piramiti çeviren tas levhalarin uzunlugu bir günün gölge uzunluguna esittir.Bu gölgelerin tas levhalar üstinde gözlenmesiyle günün 0,2419 bölümünde yilin uzunlugu yanlissiz olarak saptanabiliyordu.
* Büyük Piramit'le dünyanin merkezi arasindaki uzaklik,Kuzey kutbuyla arasindaki uzakliga esittir ve kuzey kutbuyla dünyanin merkezi arasindaki uzakliga esittir.
* Piramitin yüksekligiyle,çevresi arasindaki oran,bir dairenin yari çapiyla çevresi arasindaki oranin dengidir.Dört kenarlar dünyanin en büyük ve çarpici üçgenleridir.
* Gizde'den geçen boylam,dünyanin denizleriyle anakaralarini iki esit parçaya böler.Bu boylam ayrica,kara üstünden geçen en uzun kuzey-güney yönlü boylam olup,bütün yer kürenin uzunluguna ölçümünde dogal sifir noktasini olusturur.
* Büyük piramitin tepesi Kuzey kutbunu,çevresi ekvatorun uzunlugunu temsil eder.Ve iki uzunluk ayni mikyasa uygunluk gösterir.
---------------------------------------------------
bu kadar ileri bir teknolojinin MÖ.3000li yıllarda yaşayan insanlara bütün bu evreni kusursuz yaratan
Tanrı tarafından peygamberi aracılığıyla öğretildiğini düşünüyorum.
benimki bir tez tabiki.belki daha önce düşünülmüştür..ben bu aralar düşünüyorum:)
neyse..çok dağıttık galiba konuyu..
sevgiler.
Yazan: deniz Tarih: December 12, 2006 10:40 PM
Deniz Bey/Hanım ,
Daha önce de belirttiğim gibi elbetteki her sosyal olgu gibi gerek ortaya çıkışı olsun gerek sonuçları bakımından olsun bu konuya birçok açıdan bakmak gerekir , ama görüyorum ki ben sanki hiçbir cevap vermemişim tekrar aynı soruyu soruyorsunuz. Aynı cevabı tekrar vermeyeceğim çünkü gerek görmüyorum.
Modern terminoloji demek ? Çağdaş hayat biçiminden bahsetmiyordum herhalde ben ? Neyse . Üstelik bu terminolojiye – ya da adlandırma desek daha iyi olur herhalde – soktuğunuz İslam Hukuku pek bir modern ki yüzyıllardır mecvut , biraz şaşırtıcı değil mi ? Ayrıca tekrar sapıyorsunuz , bir olgunun çağdaş bir adlandırmasının olması onu çağdaş hayatın bir gereği yapmaz.
Yine bir başka temas ettiğim nokta bilerek ya da bilmeyerek kaçırılıyor. Tabiki de Kuran ın hukuk yönü , bilim yönü , aile yönü , vs. bir çok yönü vardır , ama siz buna bir hukuk kitabı diye kalıp veremezsiniz. Verdiğiniz anda birey ile Tanrı arasındaki ilişkiye müdahele etmiş olursunuz. İsteyen Kuran ı isteği gibi algılayabilir , yorumlayabilir. Siz gibi bir kalıba sokulacak olunursa aynı anda birbirinden çok farklı isimlerle adlandırılabilir. Bir hukuk kitabı olmak ile , hukuki yönü olan bir kitap olmak arasında ciddi bir fark vardır. Kısaca Kuran a bir hukuk kitabı diye kalıp verilemez , ama bu onun hukuk yönü yok demek değildir , ayrıca bir insanın pekala ' ben Kuran ın hukuk tanımları dışındaki kısmı ile ilgileniyorum bir müslüman olarak 'demeye de hakkı vardır , buna kimse karışılamaz.
Bakın yine aynı şeyi yapıyorsunuz , Kuran ı bir kalıp içerisine sokuyorsunuz. Ne demek Kuran bireylerin heva ve arzularına bırakılmış değildir ? Siz buna karar veremezsiniz , buna ancak bireyin özgür iradesi karar verebilir , ister iradesi , ister arzusu , nasıl isterse , bu Tanrının mesajıdır ve de direkt bireyin ta kendisinedir. Buna yapacağız her müdahele inanca müdahele olur.
Kadın ile ilgili konulardaki önermelerinizi farklı düşünsem de üzerime almıyorum , o nedenle cevap vermiyorum.
Ayrıca Sivas katliamı konusunda sizden ayrıldığım noktalara hiç cevap vermemişsiniz , benimle hemfikir misiniz yoksa yanlışlarım mı var ? Varsa nelerdir ?
Yazan: beagle Tarih: December 12, 2006 10:44 PM
SN.Beagle
tekrar selamlar..ben Kuran'a hukuk kitabı demiyorum ki zaten..bu yorum nerden çıkıyor anlamadım.. fıkıh usulü dersleri islam hukuk usulü diye okutulur.içeriği aynı.ya da islam fıkhına islam hukuku da denir.ibadetlerle ilgili ilmihal bilgilerinden başlar,aile hukuku,miras hukuku,akidler,ticaret hukuku,usul hukuku diye gider.
aslında hukuk kelimeside arapçadır.hak kelimesinin çoğuludur.haklar konusuda islam hukukunun bir parçasıdır.Allah hakkı ve kul hakkı diye iki bölüme ayrılarak incelenir.
fıkıh demek hukuk demektir zaten.Ebu Hanife'nin tarifine göre fıkıh:kişinin lehinde ve aleyhinde olan hükümleri yani haklarını ve vazifelerinni bilmesidir.
şeri delillerden başta Kuran ve sünnet olmak üzere faydalanarak hüküm çıkarma,içtihad yapma işine fıkıh deniyor.
Kuran'da sadec kul ve Allah arasındaki ilişkiler yok ki..faizin yasaklanması devletin ekonomisini de ilgilendirir.kısas cezası vardır.bunu bireyler kendileri uygulayamaz.mahkemelere götürülmesi gerekir.bu davalara islamda had cezalarının nasıl uygulanacağını bilen kadılar bakar.
eğer Kurana bakacaksak orda Hz.Muhammed(as)ın öğrettiği bir islam var,O'nun öğretilerini alın diyor kuran.bu peygamber bir devlet kurmuş,sahabisi olan 4 halife de bu yoldan gitmiş,şeriat kurallarına göre hükmetmeye çalışmışlar.bu hukuk kurallarını kimse kafasından uydurmuyor ki haşa ben uydurayım.
isteyen istediği gibi inanabilir.kimsenin kimseye müdahale ettiği yok.Kuran ve sünnet çizgisini anlatıyorum ben.tercih sizin.
Sivas meselesine giremedim haklısınız.çok uzadığı için.ben orada Sivas halkının bir anda katillere dönüştüğünü söylemenize üzüldüm doğrusu.Çünki Cumhuriyetin temelleri Sivas'ta atılmıştı.Sivas halkı içinde birkaç provökatör çıktıysa da o halka
maletmemek gerekir.Sivas kongresinde M.Kemal'i ağırlamaktan gurur duymuş bir halktır Sivas halkı.
geçenlerde Şırnak'ta bir tecavüzcüyü halk linç etmek istedi.devlet hastanesini yakıp yıktılar.bu olayların terör örgütü tarafından yönlendirildiği ortaya çıktı.dışardan bakılınca halk bir anda canavarlaştı gibi gözüksede işin farklı yönleri var.
Sivas'ta alevi vatandaşlarımızın yoğun olduğu bölgeler var.zaten Pir sultan şenlikleri için gelmişti misafirler.sadece o yıl Sivas merkezine taşınmıştı şenlikler.adet olmamasına rağmen.
alevi sünni çatışması için bulunmaz fırsatlar oluşturuldu.Aziz Nesine sorulan bir soru üzerine ben Kuran muran tanımam demesi,cuma namazı sırasında davullar çalınması vs..halkı germişti.fakat bunlar yapılanlara bir mazeret olamaz.burda bir olay çıkarma çabası var.Aziz Nesin inanmayan biri olduğu halde ona böyle sorular neden soruluyor mesela.inançsızlığında samimi olan birisi olduğu bilinmesine rağmen.
refah partisindeki adamlar çok akıllı olsaydı 28 şubat sürecine girmezdik zaten.ben refah partisini eleştiren biriyim.içine garip adamların girmiş olmasını yadırgamıyorum.iyileri de tenzih ederek söylüyorum.
Sivas'ta 2 Temmuz'da alevi kesimi yakıp yıktılar.Başbağlarda 37 sünni vatandaşı olayın hemen arkasından katlettiler.arada bir fark yok bence.Sivas'ta halkın arasına karışmak kolaydı.Başbağlarda buna gerek olmadı.
ben böyle düşünüyorum.
sevgiler.
Yazan: deniz Tarih: December 13, 2006 12:13 PM
Aldigim elestiriler cok sert ve kaba.
Blue Diyorki
“Siz kocanızı 'hava' olarak mı niteliyorsunuz? :) Sizi memnun edeyim, kocanızla aranız iyi değilse 'gılman'lar var. Bu tabi 'kıl adam'lar anlamına gelmiyor. Peygamberin (S) tabiriyle "göz görmemiş, kulak işitmemiş ve hayale dahi gelmemiş..." bir yaşamdan bahsediyoruz. Ayrı bir boyut. Kadın hakkı konusunda gele gele aklınıza bu mu geldi? Allah müstehakınızı versin emi :)”
Ilk once benim bir kocam oldugunu nereden cikardin bilmiyorum, vahiy yolu ile mi?
Benim burada uzerine basmak istedigim konu “kadinlarin zevki” idi. Sizin ayri boyut olarak nitelendirdiginiz cennet yasaminda vaadedilen heresy bizim dunyada bildiklerimiz degil mi? Dunya zaten bir cennet, ama yasamasini bilene…
Okudugum yazilarin gercekligini de gosterilen tarihsel ve bilimsel kanitlari arastirarak, gercek oldugu kanisina variyorum. Eger dunyaca unlu Sumerlilerle ilgili yazarlardan 3 degisik yazarlardan kitaplar okursam ve 3 yazarda ayni konularda ayni sumer tabletlerini tercumeleri ile resimleri ile dayanak olarak gosteriyorsa evet bu benim icin gercektir. Suphe duysam bile internetteki diger kaynaklara basvururum. Baska yazarlarin bu konulardaki yorumlarina degil. Hic kimsenin unvanina bakarak da onun soylediklerine inanmam, okusam ya da dinlesem bile eger bilgim yoksa karsilik veremicegim icin hemen once bir arastirma yapip gercegi kendim ogrenirim. Benim icin bilginin kaynagi fikirler ve yorumlar olamaz. Sizin icin olabilir…
Islamda kadin haklari ile ilgili yaptigim yorumlar benim Islami bu sekilde algiladimi gosterir. Bu benim islamiyet hakkindaki bilgimin eksik olmasindandan ileri gelmez, bunun kararini siz hic veremezsiniz. Sizin yaptiginiz yorumlarda Islamiyet’in evrenselligini ve mukemmelligini kanitlamaz. O da sizin Islamiyeti nasil algiladiginizi gosterir. Benim sizden ayrildigim en buyuk nokta benim sorgulama yapmamdir. Ve mantiksal cevaplar ararim inanc konusunda bile olsa. Cunku merak, arastirmak ve kendi mantigina uygun olani bulmak, insanin dogasinda vardir. Insan bu sekilde kendini ve yasadigi ortami ogrenebilir ve taniyabilir
Suat Bey
Size bir kac konu hakkinda cevap yazmak istiyorum sadece cunku degindiginiz konular cok genis. Onlar birkac cumle ile yazilacak konular degil.
Sumer dilinin cozulmesi Akadca’nin cozulmesi yolu ile olmustur. Akadca icin ise anahtar i.O birinci binyilda iranda hukum suren Persler ve Medlerce konusulan bir Hint- Avrupa dili olan eski Perscede bulunmustur. Cunku Pers Ahamenis hanedaninin bagzi yoneticileri, yazilarini civiyasizi ile uc dilde yazmayi siyasal bakimdan uygun bulmustu. Kendi dilleri olan Persce, fethedip boyunduruk altina aldiklari Nati Iran yerlilerince konusulan eklemeli bir din olan Elamca, Babililler ve asurlularca konusulan Sami Kokenli Akadca. Kitabi Mukaddes’in en eski bolumleri bile genel olarak Kabul edilen goruse gore simdiki bicimi ile i.o 1000 yilindan cok once yaziya gecirilmemisti., oysa Sumer yazinsal belgelerinin cogu yaklasik i.o 2000 ya da bundan fazla gec olmayan bir zamanda yazilmistir. Bu nedenle o cagda Sumer yazili kaynaklarindan odunc almalar yapilamaz gibi bir sorun yoktur. Sumerilerin etkisi Kitab’I Mukkades’e Kenan, Hurri, Hitit ve Akad yazinlari, ozellikle de akad yazini uzerinden gecmistir. Akad dili i.o ikinci bin yilda Filistin ve cevresinde, hemen hemen butun yazin dunyasinda ortak dil olarak kullaniliyordu.Bu nedenle Akad yazinsal yapitlari Ibraniler de dahil olmak uzere Filistin’deki yazin adamlari tarfindan iyi biliniyor olmaliydi. Bu akad yazinsal yapitlarin kokeni ise yuzyillar icinde yeniden bicimlendirilip aktarilmis olan Sumer ilkorneklerine dayaniyordu.
Sumerlilerin dini daha onceden belirttigim gibi cok tanrili bir dindir. Butun cok Tanrili dinlerin aslinda tek Tanri inanisin bozulmasi sonucu yapilanlar yorumdur. Sumer mitlerinin carpici bir sekilde gozler onune serdigi gibi Sumer tanrilari tumuyle insan bicimliydi. Aralarinda en guclu ve en bilgili olanlarinin bile bicim dusunce ve eylemde insan gibi oldugu Kabul ediliyordu. Tipki insanlar gibi Tanrilar da planlar yapip uyguluyor, yiyip iciyor, evlenip coluk cocuk sahibi oluyor, genis aileler gecindiriyor, ve insani tutku ve zaaflara yakalaniyordu…
Gilgamis Sumer hukumdarlarindan biridir. Bu hukumdarin eylemleri, ona cok yaygin bir un saglammis ve Sumer mit ve efsanelerinin en buyuk kahramani olmustur ve Gilgamisla ilgili bulunan tabletler Sumerlilere (ilki) aittir. Gilgamis ve eylemlerini oven siirler Bati asyada konusulan oteki onemli dillerin cogunda da yuzyillar boyunca tekrar tekrar yazilmistir. Gilgamis seruvenci ve cesur olmakla beraber, insanligin un, san ve olumsuzluk pesindeki , nafile fakat bitmez tukenmez kosusunu simgeleyen trajik bir karakterdir.
Orta Asya’nin muhtelif yorelerinde bulunan coke eski bir kulture ait bilgiler veren tas tabletlerden elde edilen ezotorik bilgilere gore, Mu’ya indirilen kozmik ogretinin kaynagi :Sirus Kulturu” idi. Bu tabletletlerin icerikleri ile bilgiler unlu arastirmaci James Churchward tarafindan dunyaya duyurulmustur (1900 yillarinin ilk ceyreginden once). James Churcward kendi anlayisi ile bu bilgileri yorumlamis ve bu ogreti sistemine dunyanin ilk Tek Tanrili dini adini vermisti. Aslinda Tek Tanrili din olarak yorumladigi sistem bir din degil, tam anlami ile kozmik kokenli bir ogreti idi. Bu ogreti ilk kez Mud a yasam bulmus daha sonra Atlantis’e tasinmistir. Ancak zamanla Atlantis’te bu ogreti dejenere olmustur. Daha sonra tabletlerde, gunumuzden 18-20 bin yil once yasamis olan bir kisiden, Osiris’ten, Atlantisli bir bilge olarak soz edilmektedir. O donemlerde Atlantis’te baslayan dejenerasyon hat safhaya ulastigindan, Osiris bilgisini derinlestirmek uzere Mu Kitasi’na gitti. Oradaki okullarda “Mu Kozmik Ogretisi” ile ilgili inisiyatik dresler aldi. Tum yasamini Atlantis halkini ve aydinlatmaya ve Mu kultunu anlatmaya adiyan Osiris, yozlastirilmis anlayislari ve uydurma kavramlari duzeltmeye calisti. Halkin sevgi ve saygisini kazandi. Atlantisin ruhani lideri oldu . Olumunden sonra kendisine bagli inisiyelerce adinin yastilmasi icin, Mu kokenli kozmik ogretiye “ Osiris Dini “ adinin verdiler. Daha sonra Mu Kitasindan cevre kitalara Munun onde gelen Irklarindan biri olan Nagalar once burma’ya oradan da Hindistan’a, sonrasinda ise iki kola ayrilarak bir kol babil’e, diger kol ise Kizildeniz uzerinden “YukariMisir” a yani Afrika’nin Kuzeydogusundaki Kizildeniz kiyilarina yerlestiler. Eski tarihi kayitlarda bu bolge “Maiu”olarak isimlendirilmistir. Bu bolgede yerlesim birimlerinin kuruldugunu hem Misir hem de Hint kaynaklari teyid etmektedir. Misir toplumu o topraklarda sifirdan baslayarak gelisim gosteren bir uygarlik degil, yapilan goclerle gelismis bir kulturun buraya tasinmasi ile ortaya cikmis bir ulkedir. Dolaysis ile “Osiris Ogretisi” Misir’a tasindi. Bu ogreti Atlantisli bir bilge olan Thot tarfindan I.O 14 bin yillarinda gerceklestirimistir. Thot zamanindan Menes zamanina kadar 9000 yil boyunca bu ogreti gizli mabetlerde Horus unvani ile anilan rahiplerce sahlandi. Yazili kaynaklardan biri Hredot’a aittir ve soyle der
“ Horus, Kral menes tahta gecmeden evvel Misir’in Hiyerersik yoneticiydi.”
Diger bir anlatim da Misirli Rahip ve tarihci Manetho tarafindan kaleme soyle alinmis
“Misir’daki bilgeler yonetimi 10.00 yil devam eder. Bilgeler, hiyerartik hukumdarlardir”
Gunumuze kadar gelebilen tas tabletlerdeki ve diger yazili kaynaklardaki anlatilanlar, bunlari dogrulamaktadir. Gunumuzden birkac yil once Misir’a giden gezgincilerin ve tarihcilerin Misirli rahiplerden aldiklari bilgilerle de ortusmektedir.
Girit’te Schliemann tarfindan bulunan bir tablet:
“Misirlilar, Misar’in soyundan gelmektedir. Misar Trih Tanrisi Thot’un cocugu idi. Thoth ise Atlantisli bir Rahibin gocmen ogluydu. Ilk mabedini Sais’te kurdu ve orada ana vataninin bilgeligini ogretmeye basladi”
Ikinci Hanedan, firavun Sent donemine ait bir pairus’ta
“Fravun Sent, Atlantis’in izlerini arstirmak icin, Bati’ya bir arastirma ekibi ginderdi. Misirlilar 3350 yil evvel beraberlerinde beraberlerinde Anavatanlarinin tum bilgeligi oldugu halde oradan gelmislerdi.”
Heredot
“Misirlilar, Bati ulkelerindeki atalarinin, yeryuzundeki en eski insanlar olduklarini soyleyerek ovunurler.”
Misirli rahipler tarafindan egiltilen bazi yunan filazoflari dab u konuyla ilgili aciklamalrda bulunmuslar dir
Plutark”Solon’un Hayati” isimli eserinden
“Slon Misir’a gittiginde Sais, Psenofis ve Helopolis rahiplerinden olan Sucis kendisine 9000 yildir Misirlilarla bati ulkelerinin arasindaki iliskilerin kesik oldugunu anlatti. Cunku atlantis’in depremler, otedeki bir ulkenin de tufanlar sonucu yikilmasi sonrasinda camurlar, denizi gecit vermez bir hale sokmustu.
Orfe ise tek bir cumle ile Misir’in kokenini ozetleyivermistir “Misir, Posedion’un kizidir.”
Goruldugu gibi Misir inanislarinin kokeni tanri ve dine dayanmaz. Tamamen bir ogretiye dayanir.
Kaynak Antik Misir sirlari Ergun Candan
Sumerler S. Noah Kramer
Suat Bey butun yazdiklariniza deginemedigim halde…cok fazla yazdim.
Yazan: gunka Tarih: December 13, 2006 8:19 PM
SN.Beagle
cevaplarımı iki parça halinde veriyorum.biraz uzun oluyor çünki.Kuranın Hz.Peygamber tarafından öğretilmesi ve bizim bu öğretiye uymaya çalışmamız insan ile Allah arasına girmek olmaz.Kuran bize resule itaatin Allah'a itaat olduğunu söylüyor.
bilindiği üzere,
Kuran yaklaşık 1400 yıl önce Mekke'de inmeye başlayınca ilk muhatapları o dönemin araplarıydı.
cahili arap toplumu geleneğine ve töresine sıkı sıkıya bağlı bir toplumdu.törelerle mücadelenin ne kadar zor olduğunu bugünki tecrübelerimizdende anlayabiliriz.
sonu gelmeyen kan davaları,köle pazarlarında insanların satıldığı üstün insan köle insan ayrımının olduğu bir toplum,kız çocuk sahibi olmanın utanç sayıldığı ve bu utançtan kurtulmak için kızların diri diri gömüldüğü,erkeklerin sınırsız sayıda eş alabildiği, kadınlar için miras hakkının olmadığı,birey olarak erkekten çok aşağı görüldüğü,faizlerin istenildiği gibi yükseltilebildiği bir ticari hayatının olduğu bir toplum vardı İslamın karşısında.
manevi yönden ise kendi pişirdikleri helvalara şekil verip tapınan ,falcılığın büyücülüğün kutsiyetine inanan insanlarla karşı karşıya kalmıştı.
Hz.Muhammed(as) öncelikle en yakın çevresinden başlayarak bütün insanlığı kurtarmaya gelmiş Allah'ın son elçisiydi.23 yıl gibi kısa bir sürede bu toplum yapısı yerini adalete ve saadete bırakmıştır.
toplum düzeltilmeye çalışılırken muhatap alınan ilk çevrenin gelenekleri gözönünde bulundurulduğu için bazı ayetlerde yerellik söz konusudur.biz bunu Hz.Muhammed(as)ın örnek hayatından ve sahabilerinin kendinden sonraki uygulamalarından anlayabiliyoruz.bu bize Kuran'ı nasıl anlamamız gerektiği konusunda rehberlik yapıyor.
Hz.Muhammed(as) aynı zamanda Kuran'ın öğreticisidir.
somut bir örnek üzerinden gidelim.
eşiyle sorunları olan bir erkek günümüzde Kuran'dan bu sorununa çözüm ararken nisa-34 ile karşılaşıp hanımını dövse ben Kurana göre amel ettim ne var bunda deme hakkını kendinde bulabilir mi?
eğer bireyi kendi arzularına bırakırsak bulabilir.
tek bir ayeti ele alır.ben bu ayete göre hükmedebilirm .bu benimle Tanrı arasında,kime ne?
diyebilir.
fakat Hz.Muhammed(as)ın sahih sünnetine göre bu ayetin yerel bir anlam taşıdığını görüyoruz.
cahiliye toplumunda kadınları dövmek çok normal,gündelik olaylardan sayılıyordu.ayet böyle bir geleneği olan toplumu düzeltmeye yönelik bir tedbirdir.ıslah edilmiş bir toplumda uygulanamaz.hedeflenen dayağın tamamen ortadan kaldırılmasıdır.İslam ahlakının yerleşmesinden sonra dövmeden bahsedilemez.
Hz.Peygamber iyi bir kocanın hanımını dövemeyeceğini belirtmiştir.
Kuranda kölelik ve cariyeliktende bahsedilir.fakat burda amaç kölelik düzeni kalkana kadar tedbir mahiyetinde çözümler sunmaktır.takdir edersinizki köklü değişimler bir anda olmaz.gönüllere tam oturması için bir tedricilik gerekir.değişimi ve dönüşümü çok zor olan meselelerde ıslah zamana yayılmıştır.alkolün yasaklanması,kölelikle mücadele,kadının durumunu iyileştirme bir anda mümkün olmamıştır.Hz.Muhammed (as) bunu büyük ölçüde başarmış ve hayırlı bir neslin temellerini atmıştır.Kuran perspektifinde sorunların nasıl çözülmesi gerektiğini bize öğretmiştir.kendi vefatından sonra da bu iyileştirmeler yetiştirdiği sahabileri eliyle devam etmiştir.içtihat herkesin değil bilen kişilerin yapabileceği bir husustur.
her çağın kendine özgü sorunları vardır.21.yüzyılın insanının yaşantısıyla 1400 yıl önceki insanın ihtiyaçları bir değildir.Kuran'ın evrenselliği gereği sabiteleri yani genel hükümleri vardır.bunlar evrenseldir.ayrıntılar ise yereldir.toplumdan topluma ve zamandan zamana değişir.İslamın bu değişimi taşıyıp,evrenselliğini sağlayabilmesi için genel prensipler çerçevesinde içtihada izin verir.
kurallar sınırlıdır,ihtiyaçlar ise sınırsızdır.ve İslam eşyanın temel ilke olarak özgür olduğunu kabul eder.yasaklar ve kısıtlamalar azdır.özgürlük alanı geniştir.bunu eşyada aslolan ibahadır şeklinde ifade etmiştir eskiler.
Kuran gökten indirilipte insanlara alın ne yaparsanız yapın denilen bir kitap değildir.Kuran Hz.Muhammed(as)ın peygamberlik mucizesidir.o yüzden Kuranla sünnet birbirinden ayrılmazlar.
bu konu üzerinde çok konuşulabilir fakat ben dağıtmak istemiyorum fazla.
ben görüşlerimi delillendirerek anlatmaya çalışıyorum.takdir sizin.
sevgiler.
Yazan: deniz Tarih: December 13, 2006 8:39 PM
Haydi ezber bozmaya...
Mustafa Armağan'ın 'Küller Altında Yakın Tarih' kitabından alıntıdır:
Kadınlara askerlik ve Atatürk
Türk kadınları... milletin vatandaşlara tahmil ettiği (yüklediği) vazifelerin hiçbirinden kendilerinin uzak bırakılmayacağını düşünmelidirler. Çünkü vazife mukabili olmayan hak mevcut değildir. (Mustafa Kemal Atatürk 1 Şubat 1931)
Soru neresinden baksanız önemli: Türkiye Cumhuriyetinde kadınlara, erkeklerin sahip olduğu siyasi hakların tanınması bir lütuf mudur, yoksa aşağıdan, yani sivil bir mücadelenin sonucunda elde edilmiş bir kazanım mıdır? Cumhuriyet tarihiyle ilgili anlatı, bunun Atatürk'ün bir lütfu olduğunu vurgularsa da, dönemin birinci el kaynakları bunun hiç de tepeden inme gerçekleşmediğini, tersine yine Osmanlı dönemine bağlandığını, yani başlangıcı 2.meşrutiyet yıllarına dayanan Türk Kadınlar Birliği'nin yaklaşık olarak 10 yıllık mücadelesinin sonucu olduğunu gösteriyor.
..........
Atatürk'e göre kadınların talep ettikleri siyasi haklar karşılığında erkekler gibi bir bedel ödemeleri gerekmektedir. Bu bedel de zorunlu askerliktir. Eğer kadınlar seçme ve seçilme alanında erkeklerle eşit haklara kavuşmak istiyorlarsa, askerlik gibi erkeklerin aleyhine olarak eşitliği bozan bir duruma da razı olmamalıdırlar. Ona göre 'vazife mukabili olmayan hak mevcut değildir'
Nitekim 30 Haziran 1933'de Ankara Hukuk Fakültesindeki kız öğrenciler milletvekili olmak istediklerini söylediklerinde 'Niçin mebusluk istiyorsunuz da askerlik istemiyorsunuz?' diye biraz da kızgınlıkla sorar. Kasım 1934'de Ankara Kız Lisesi'ni ziyareti sırasında kız öğrencilerin sıkıştırması üzerine 'Mebus seçer ve mebus olursunuz, fakat aynı zamanda asker de olacaksınız' demek zorunda kalır. (Bkz.Mahmud Goloğlu, Tek Partili Cumhuriyet (1931-1938), Ankara 1974, Goloğlu yayınları s.149 Goloğlu Atatürk'ün 31 Ocak 1923'de İzmir'de Eski Gümrük binasında kadınların da aralarında bulunduğu bir topluluğa karşı yaptığı konuşmada 'Kadının en büyük görevi, analıktır' dediğini aktarır.)
Atatürk'e göre askerlik bir vatandaşın 'en büyük vazifesi'dir. Kadınlar bu vazifeden kaçtıkları sürece, yarım vatandaş olarak kalmaya mahkum kalacaklardır. Kısacası Atatürk'ün formülü şudur: Askerlik varsa, mebusluk var! Pazarlık bu formül üzerinden yürütülmektedir. (Hasan Ünder, 'Atatürk ve kadınlara askerlik', Tarih ve Toplum, sayı:195,s 51-58)Nitekim kağıt üzerinde de olsa, kadınlara da askerliği zorunlu kılan yasal değişiklikler yapılmış, hatta bazı yerlerde kadınlar göstermelik olarak eğitime de çıkmışlardır. (Yiğit Akın, 'Gürbüz ve yavuz evlatlar', ayrıca Cemal Kutay 'Kadınlarımız asker olacaklardır', Yedigün, sayı 240)
Atatürk'le görüşmeye giden kadın heyetleri aynı nasihati alıp dönmektedirler. Köylere gidip kadınları eğitmek, milletvekilliğinden daha önemli bir görevdir.
Bu görüşmelere katılanlardan birisi de devrin önde gelen kadın figürlerinden İffet Halim Oruz'dur. Hatıralarında, aralarında geçen bir görüşmede Atatürk'ün tavrını şöyle yansıtır:
Ne var ki Türk Kadınlar Birliği üyeleri bu meseleyi sonuna kadar kovalamakta kararlıdırlar. Nitekim 1934 yılı sonlarında Ankara'da Türk Kadınlar Birliğinin ılımlı kanadı büyük bir toplantı düzenler. Ankara Türk Ocağı şubesinde düzenlenen toplantı seçkin kadınların gövde gösterisi şeklinde geçer. Hararetli konuşmalarla ortamın zaman zaman sertleştiği görülür. Heyecanın dozu, alabildiğine yükselmiştir.
Nitekim toplantı sonunda kadınlar hep beraber TBMM'ne kadar izinsiz bir gösteri yürüyüşü yaparlar. Meclisin önünde slogan atarak Atatürk'ün gelip kendilerini dinlemesini isterler ve 'Atatürk bizimle görüşmeden buradan bir yere ayrılmayız' diye haber gönderirler. Nihayet o gün, Atatürk, Türk Kadınlar Birliği yöneticilerini kabul eder. Düşüncesi değişmiştir. Taleplerini bu sefer olumlu karşılar, haklı olduklarını ifade ederek yaklaşan milletvekili seçimlerinde seçme ve seçilme haklarının tanınacağına dair söz verir. Bu sivil direnişten sonradır ki Atatürk, arkadaşlarına bu yönde çalışma yapmalarını emreder ve 5 Aralık 1934 tarihinde genel seçimlerde kadınların seçme ve seçilme hakkının tanındığı görülür. (Ömer Çaha, Sivil Kadın: Türkiye'de sivil toplum ve kadın)
.... 2.meşrutiyetin bu sivil kalıntısı, yani Türk Kadınlar Birliği, artık görevini tamamladığı gerekçesiyle 18-24 Nisan 1935 tarihlerinde İstanbul'da düzenledikleri Uluslararası Kadınlar Birliği Kongresi'nden sonra hükümetin emriyle kendi kendini feshetmek zorunda kalacaktır. Böylece kadınlar cephesinde oluşan sivil toplum potansiyeli de 1930'ların ortasında berhava edilmiş olur. Türkiye'de feminizmin bir daha eski gücüne kavuşabilmesi için 1980'leri beklemek gerekecektir...
Yazan: blue Tarih: December 13, 2006 9:16 PM
Gunka,
Çok güzel ansiklopedik bilgiler, teşekkürler. Yalnız benim anlamadığım bazı noktalar var:
1. Kur'an'ın tek ilah inancının binlerce yıl önceki dinlerden aldığı konusunda neden kendinizi kasıyorsunuz? Musevilikte de tek tanrı inancı var.
2. Kur'an'daki kıssaların alıntı olduğunu iddia ediyorsunuz. İyi de bunu ispat etmeye çalışmakla neyi başarmaya çalışıyorsunuz? Kur'an'ın, tarihsel bilgileri doğru olarak ifade etmesi binlerce mucizesinden sadece bir tanesi. Güneşi düşürmek için havaya taş sallıyorsunuz farkında mısınız?
3. Tarihin 3000 yıl öncesine kadar gittiğini, M.Ö. tarihinin ise Tevrat ve İncil'e göre yazıldığını biliyoruz. Yani, onbinlerce yıllık insanlık tarihine ilişkin elimizde hiçbir belge yok. Bahsettiğiniz Mu'lar, Sümerler, Mısırlılar konusunda bildiklerimiz ise daha çok efsane niteliğinde. Daha Mısır'lıların piramitleri nasıl yaptığını bile bilmiyoruz. Tabi böyle flu devirler olunca atış da serbest oluyor. Üniversite sınavında doktorluk, mühendislik kazanamamış, puanı Sümerolojiyi tutmuş vatandaşların hezeyanlarını okumak durumunda kalıyoruz.
Sorularınıza gelince;
Kocanız olup olmadığını bilmiyorum. Yoksa size en yakışıklısından bir tane diliyorum...
Cennet yaşamında vaadedilen her şey bizim dünyada bildiklerimiz değil... Ben, dünyada upside-down bir ağaç bilmiyorum mesela. Verilecek nimetlerin de dünyadakine benzer olacağı belirtilmiş ama bu nasıl bir benzerlik bilemiyoruz. Peygamber, gözün görmediği, insanın hatırına dahi gelmeyen bir mekan (?)'dan bahsediyor. Cennet, Cehennem konuları iyice sulandırılmış ve inanmayanlarca çoklukla alay konusu edilmiş olduğundan bu konuda sağlıklı bir tartışma yapmanın zemini maalesef mümkün değil, buna gerek de yok. Tek bildiğim, dünyayı Cennet gibi yaratıp bizi nimetlerle donatan Rabbim, elbette O'nun nimetlerini ve lütfunu görüp kalbini sevgiyle donatan kullarına mükafatı farklı olacaktır. Ve nimetlerini inkar eden, ve O'nu yalanlayanlara, bütün evreni anlamsızlıkla ittiham edenlere karşı da Adil olacaktır....
Benim için bilginin kaynağı fikirler ve yorumlar olamaz demişsiniz. 3 profesörden aynı bilgiyi alırsam bu fikrimi sabit hale getirir demişsiniz. Bu, ne kadar sabit fikirli ve dogmatik düşündüğünüzün göstergesi değil mi? İnsanlar sizin gibi dogmatik düşünseydi hala dünyanın düz olduğuna inanıyor olacaktık. Nitekim, o zaman 3 kişi de değil, 'herkes' bunun böyle olduğunu söylüyordu.
İslam'la ilgili fikir sahibi olabilmeniz için, önce bilgi sahibi olmanız gerekir. Eğer, İslam'da Adem'in (S), Havva (S) yüzünden Cennetten atıldığına ve Havva'nın bu yüzden lanetli olduğuna inanıldığını söylüyorsanız, bu açıkça sizin İslam konusunda bilgisiz olduğunuzu gösteriyor. Ne yazık ki, bu bir Türkiye gerçeği. İnsanlar din konusunda konuşmayı seviyorlar. Çünkü soyuttan bahsedince, konuşacak çok şey oluyor. Hele bilgisiz olunca, insanın söyleyecek daha çok şeyi oluyor nedense...
Bir de bu, ben geniş düşünürüm, sorgulama yaparım cart curt yaparım laflarını anlayamıyorum. Madem sorgulama yapıyorsunuz, biraz da kendi bakışınızı sorgulayın. Tek akıllı siz değilsiniz. Bizler de araştırıyoruz. Neden sizin gibi düşünmeyenler var, bir düşünün...
Yazan: blue Tarih: December 14, 2006 10:38 AM
Blue demiş ki:
(Türkiye'de)İnsanlar din konusunda konuşmayı seviyorlar.
Türkiye'de rahatlıkla ahkam kesilen 3 şey vardır:
Din,politika ve futbol..
Yazan: Tarık T. Tarih: December 14, 2006 12:27 PM
Deniz Bey/Hanım ,
8 Aralık taki yorumunuzda diyorsunuz ki :
- ve islam hukuku gelişmiştir.sadece Kuranda yazılı ayetlere bakarak islamı değerlendirmeyin.çünki Kuran genel pransipler verir –
Buradan anladığım kadarı ile size yorum yapmıştım ama en sonunda eğer Kuran bir hukuk kitabı değil diyorsanız , tamam kabul çünkü ben de aynı şeyi söylüyorum. Hiç daha fazla uğraşmadan tartışmayı burada noktalayabiliriz o halde.
Müdahele konusunda , iktisadi yönü , başak yönleri olduğu konusunda da benimle aynısınız , yani Kuran ın bu yönleri var ama bu onu bir kalıba sokabileceğimiz anlamına gelmez diyorsanız yine aynı noktadayız o halde.
Şimdi ayrı noktamız :
Ben Sivas Halkı katil oldu demedim ? O an o cinayetleri işleyenler sıradan insanlardı dedim. Sözlerim çarpıtılıyor hatta bu sefer bir halka katil dediğim söyleniyor – mustafa akyol sağolsun hiç müdahele gereği görmüyor -. Benim böyle bir ifadem yok , yanlış anlama sizin sorununuz , bilerek ya da bilmeyerek . Beni hedef yapmaya çalıştığınızı hissediyorum , bu hislerimin yanlış olduğunu göstermek sizin elinizde.
Evet ne güzel , yine aynen benim de belirttiğim kışkırtmadan bahsediyorsunuz , ama benim buradan asıl temas ettiğim noktayı yine kaçırıyorsunuz : Halk nasıl bir anda bu kadar kolay katil haline gelecek kadar kışkırtılabiliniyor ? İşte ben buna bilinçsizlik diyorum, buna itirazınız var mı onu söyleyin .
Evet ve yine iki olay arasındaki farkları hiç anlatmamışım gibi bir benzetme daha yapmışsınız Başbağlar ile Sivas hakkında. Aynı şeyleri yani 11 Aralık taki yorumumda yazdıklarımı yine tekrarlamayacağım.
Kuran konusunda ikinci yorumunuza cevaben ;
Kısa islam tarihi dersininin arasına bana cevap oabilecek bir satır yazmışsınız ve benim anladığım siz ne olursa olsun bir birey Kuran ı istediği gibi algılayabilir , yorumlayabilir , buna hakkı var diyorsunuz herhalde ? Yanlış mıyım ? Yanlışsam cevap verin ve konuyu açın , yanlış değilsem yine aynı noktada buluşmadık mı ?
Yazan: beagle Tarih: December 14, 2006 2:52 PM
Maşallah bu sitede ikinci kez bir başkası ile karıştırılıyorum ve de çok gülüyorum. Gunka ile diğer ziyaretçiler arasındaki İslam-kadın tartışmasında farklı düşündüğüm ve itiraz etmek istediğim çok nokta var ama Karpat tartışması dağılmasın diye cevap vermemiştim , hoş Karpat tartışması bence çoktan bitirildi çünkü Karpat ın eski görüşleri üzerine tek bir cevap bile almadım.
Ama yazıları okurken bir konu çok garibime gitti , hatta merak uyandırdı. Artık sormak istiyorum :
Blue :
Gılman konusunu daha önce duymuştum , fakat ben Kuran da böyle bir ifade hiç görmedim .
Belki ben göremedim . Hangi ayetler de geçiyor ?
Kuran da yoksa siz kaynak olarak neyi gösteriyorsunuz ? Hadis mi ? nedir ?
Yazan: beagle Tarih: December 14, 2006 3:09 PM
Sayın Beagle,
"hoş Karpat tartışması bence çoktan bitirildi çünkü Karpat ın eski görüşleri üzerine tek bir cevap bile almadım."
Cevap alamadınız mı? Siz yukarıda yazılanları okumuyor musunuz kuzum? Bu ne el çabukluğu marifet?
Hem diğer konular da hem de Mustafa Kemal ve kadın hakları mücadelesi konusunda Blue cevabını vermiş, yok mu söyleyecek birşeyiniz?
Ben Suat Bey'in de yazmasını bekledim baktım yukarıya yazmış da ama o da ciddiye almamış; bence haklı da, hezeyanlarınız gerçekten de ciddiye alınacak gibi değil. Böyle "demokrasi ve şartları" tanımı yapan birisini kim ciddiye alır ki? (Ayrıca bloguna baktım, Suat Bey rahatsızmış. Bunu dipnot olarak belirteyim.)
Modern Türkiye'nin bir çok kurumunun temelinin Abdulhamid devrinde atıldığını başta Halil İnalcık ve İlber Ortaylı, kemal karmat Mehmet Kaya olmak üzere pek çok önde gelen tarihçi söylüyor. Neden inanmıyorsunuz? İşinize gelmediği için mi? Siz sadece Çetin Altan'a ve enseyi karartmayın pohpohlamasına mı inanırsınız?
Bu büyük tarihçiler sizin seviyeye ağır gelebilir hiç olmazsa daha hafif yazan Mustafa Armağan okuyun biraz.
Bu ezber bozmaMa niyetiniz hiç sağlıklı değil.. benden söylemesi..
Başka yere de alıntıladım. Lütfen şu E.Ardıç yazısındaki argümanlara (E.Ardıç'a ve ilşkilerine bulaşmadan sadece yazdıklarına) madde madde cevap verin. Verin de faşizm ile "ilerlemenin/gerilemenin farkını bir görelim bakalım:
http://www.aksam.com.tr/yazar.asp?a=60228,10,2
*******
Tren tarifesi değil tabii, kaç gündür tartıştığımız şu 1925-1945 dönemi… Bazı kişiler, ‘o dönemde Rusya’da komünizm, Almanya, İtalya ve Portekiz’de faşizm vardı, demek ki biz daha ileriydik’ diyorlar. Eksik söylüyorlar, o dönemin faşist ülkelerine Macaristan ve Romanya’yı da katalım. Sonradan İspanya’yı da ekleyelim. Dilerseniz bir süre Yunanistan da girer. Savaş yıllarında Fransa da girer, Norveç de.
Bütün bu rejimler yıkılmış, biz ayakta kalmışız. Kalmışız da nasıl kalmışız, kör topal da olsa bir demokrasiye geçerek ve fakat üç kere anayasa değiştirerek, tam altı kere de darbe girişimi yaşayarak… Bunlardan dördü ‘başarılı’ da oldu.
Yani, 1925-1945 arası Türkiye’de faşizm olmadığını belirtiyorlar.
Şöyle bir bakalım: Evet, bizde toplama kampları yoktu ve Yahudi kesilmedi (Aşkale’deki ‘masum’ taş kırma kampını ve Yahudi’yi kesmek yerine ‘parasını sızdırmak’ eylemini saymazsak!)
Ne vardı? Tek parti diktası var mıydı? Vardı.
Muhalefet yasak mıydı? Yasaktı. Düşünce özgürlüğü var mıydı? Yoktu. Basın özgürlüğü var mıydı? Yoktu. Haberleşme özgürlüğü var mıydı? Yoktu.
Birkaç aylığına bir muhalefet partisinin kurulmasına izin verildi ve fakat ‘akabinde’ kendi kendini kapatmaya zorlandı mı? Zorlandı.
‘Takrir-i Sükun Kanunu’ yürürlükte miydi? Yürürlükteydi. İstiklal Mahkemeleri ‘gayrı kabil-i temyiz’ olarak adam asıyorlar mıydı? Asıyorlardı.
(Buna karşılık cumhuriyetin ilk iki yılında muhalefet partileri var mıydı? Vardı. Komünist Partisi serbest miydi? Serbestti. Moskova’ya üniversite okumaya öğrenci bile gidiyor muydu? Gidiyordu.)
Tartışmasız tek lider var mıydı? Evet. Lideri tanrılaştırma, putlaştırma var mıydı? Evet. Daha sonra liderin yerin geçen ‘yavru lider’ bu kez ilkini silip artık kendisinin putlaştırılmasını istedi mi? İstedi. Paralardan bile Atatürk’ün resmini kaldırıp yerine kendi resmini koydu mu? Koydu. (Atatürk onu başbakanlıktan kovmuş muydu? Kovmuştu. Defterinden silmiş miydi? Silmişti. Bu yüzden dargın mıydılar? Dargındılar.)
‘Devlet kapitalizmi’ uygulandı mı? Uygulandı. Tekeller kuruldu mu? Kuruldu. Birçok kalemde ithalat yasağı var mıydı? Vardı. Ekonomide ‘otarşi’, yani kendi kendine yetme, kendi yağıyla kavrulma politikası tercih edildi mi? Edildi. Bu yüzden tüketici ‘kötü mal’ kullanmak zorunda kaldı mı? Kaldı. Sonunda bu kadar baskıya ve ezilmeye dayanamayan çiftçi ve tüccar ‘şarladı’ mı? Şarladı.
Devlet vatandaşın ne giyeceğine, nasıl örtüneceğine, aşk mektuplarında bile hangi yazıyı kullanacağına karıştı mı? Karıştı.
Sosyalizm kesinlikle yasak mıydı? Yasaktı. İşçi hakkı var mıydı? Yoktu. Grev hakkı var mıydı? Yoktu. Lokavt hakkı var mıydı? Yoktu. Memurdan başka herhangi bir çalışana iş güvenliği var mıydı? Hayır. Sendika var mıydı? Hayır. Sigorta var mıydı? Hayır. Kıdem tazminatı var mıydı? Hayır. Köylüye angarya var mıydı? Evet. Jandarma dayağı var mıydı? Evet. Sonunda bu kadar baskıya ve eziyete dayanamayan köylü kendini tüccarın kollarına attı mı? Attı.
Hiciv bile yasak mıydı? Evet. Devlet büyüklerine yönelik güldürü şiiri bile yazan kodese tıkılıyor muydu? Evet.
Nazım Hikmet, Kemal Tahir ve kardeşi, hiçbir ilgileri olmadığı halde ‘askeri isyana teşvik’ suçundan haksız yere çok ağır hapis cezaları aldılar mı? Aldılar. (Onları affeden, salıveren, iktidar değişince Adnan Menderes olmadı mı? Oldu. Karşıdevrim başlamıştı…)
İmdi, bu dönemi savunan sosyalist bozuntuları, atalarını, ağababalarını inim inleten, sürüm sürüm süründüren bu dönemin yöneticilerini yerlere göklere sığdıramıyorlar mı? Sığdıramıyorlar. Emekçinin en küçük bir hakkının ve güvencesinin olmadığı bu dönemi bir tür ‘altın çağ’ olarak algılıyorlar mı? Algılıyorlar. Utanmadan kendilerine de solcu mu diyorlar? Onu da diyorlar.
Şu faşizmin ‘tanımını’ yeniden bir yapsalar da öğrensek… Yoksa Google’a mı soralım?
****
Bu yazıdan sonra da şunu okuyun. Eğer bunlar yapılsaydı o zaman siz haklı olurdunuz:
http://www.aksam.com.tr/yazar.asp?a=60469,10,2
Yazan: Bora Tarih: December 14, 2006 4:50 PM
Yazan: blue Tarih: December 14, 2006 6:10 PM
Sn.beagle
Mustafa Beyi göreve çağırmanızı yadırgadım doğrusu.bu kadar büyütülecek birşey yok.ben burdayım.bana söyleyin itirazınızı.hoş şimdi ne söylemişsiniz bir bakalım.7 aralık tarihinde.
-------------------------------------------------
Bugün Türkiye için şeriat ciddi bir tehlikedir, ve de tehlikenin kaynağı kesinlikle şeriatçı zihniyetler değildir . Asıl kaynak halkın bizzat kendisidir. Bu halk şeriatçı düşündüğü için değil , halkımız bilinçli olmadığı içindir.......
Bakın bakalım Sivas katliamı kaç günlük bir tertibin sonucu , 37 insan bir anda yakıldı . Eğer kitleler fikri hür ve herşeyden önce fikir ve bilgi sahibi olmaz ise onları yönlendirmek sadece bir beceri işidir ,ve bugün gerekli kapasiteye sahip bir iktidar isterse bugün bu ülkeyi her türlü ateşin içerisine rahatça tabilir.
--------------------------------------------------
ben Sivas'ı da geçtimde sizin bütün halkımızla ilgili bu yorumlarınız hakikaten ilginç.demekki halkımız idareciler isterse biranda katillere bile dönüşebilir.kaldı ki Sivas'ta kitleler bunu yapmıştır.halk bilinçsiz olduğu için bizzat sorun teşkil ediyor.öyle mi?ben mi yanlış anlıyorum.
aslında yanlışlık sizin biraz heyecanla yazmış olmanızdan kaynaklanıyor sanıyorum.baştan bir genelleme yapmışsınız.
sorunlarımız olsada bu kadar bilinçsiz bir toplum değiliz.terör belasıyla uğraşıyoruz.provokatör dolu ortalık.ülkeyi karıştırmak isteyenler var.sadece bilinçsizlikle açıklanamaz.sağduyulu insanları aşan olaylar olabiliyor..derin mevzular.beni de aşar,sizi de sanıyorum.
Türkçe ezan mevzusunda bunu laiklik açısından yorumlarsanız bende öğrenmiş olurum.arapça ezan nasıl laiklik için bir sorun oluyor?
-----------------------------------------------
Yine koca bir insaf , demokrat parti zamanı laiklik adına düzeltilme olmadı , laiklikten geri adım atıldı. Daha göreve gelir gelmez ilk iş ezanı arapçalaştırmak oldu , laiklik veya din açısından Türkçe ezan nasıl bir sorun oluşturuyor acaba ?.
-------------------------------------------------
Karpat Hocanın önceki görüşlerini bilmiyorum.fakat
değişmiş olabilir.önceden görmediği şeyleri şimdi görüyor olabilir.bunlar olağan şeyler.
benim İslam ile ilgili görüşlerim Karpat hocayı destekler mahiyetteydi.ana yazıya dönersek
---------------------------------------------------
# Modernleşme dinden geçmezse asla tamamlanamaz. Nakşibendiler de, hem dini hem toplumu modernleştiriyorlar. Nakşi şeyhlerin çoğu Müslüman devrimcilerin yanında yer alacak
# Bu toplum inançsız yaşayamaz. Hiçbir yerde böyle inanç arzusu görmedim ben. Bu toplumda ateizm bile çok acayip bir ateizm oluyor. Ateizm bile büyük bir inanç gibi yaşanıyor.-
İslam dindir, onu değiştiremezsiniz. Ama İslam toplumlarını demokrasi ve akılcılık sayesinde kurtarabilirsiniz. İslam toplumları yozlaşmıştır... İslam değişmeye açıktır. Moderniteyi de, demokrasiyi de kabul eder ve özünü de kaybetmez.
-------------------------------------------------
.Ayrıca nasıl islam değişmeye açıkmış ? Değişmemekle övünen bir din mi değişime açık ?Beagle.
Kuran'ın nasıl algılanması gerektiğini ve değişmenin çerçevesini anlatmaya çalıştım.
önemle altını çizdiğin husus Kuran ve sünnet birlikteliğidir.Kurana ve sünnete bütüncül bakacak kadar bu iki kaynağın iyi bilinmesi lazım.bunu bilenler gereken içtihadı yaparlar.
tek bir bakış açısı yoktur.tek tip düşünce,içtihad yok,ancak bunu yapacakların işin ehli olması önemli.bunu söylüyorum.
sizin günka ile karıştırılmanızın sebebi sanırım sizin cevap vermek için beklediğiniz süreyi günka'nın doldurması.
selamlar..
Yazan: deniz Tarih: December 14, 2006 7:37 PM
Blue
Eger yorum yapacaksaniz yorumlarin tutarli ve mantikli olsun ve kisisel elstiriler yapmayin lutfen. Laf olsun diye yorum yapiyorsunuz.
O bahsettigim bilgiler hakkinda bir sure yazili kaynak verdim ve o bilgileri ansiklopedilerde bulamazsin. Hemen de bilgilere ve bu konularda arastirma yapanlara yakistirmissin basit yorumlarini ve adlandirmalarini. Daha baska bilgiler sunacaksan dayanaklari ile onlari yaz. Bana kisisel inanclarindan bahsetme ve inanclarini da bilimsel olaylara dayandirma cunku bunu kanitlayamazsin. Zaten buradaki yazilarin cogu eninde sonunda islamiyete dayandiriliyor. Herkesin Islamiyete inanmadigi ya da inanmak zorunda olmadigi da unutuluyor.
Sen Kuranda yazili olanlari mucize olarak kabul edebilirsin ama ben mucize olmadigini ve bu bilgilerin dunyada mevcut oldugunu ve kaynaklarin cook eski zamanlara dayandigini belirtmek icin o kaynaklara basvurdum. Cunku sen Kuran’a mucizevi ve Allah’in kitabi olarak inandigin icin icinde ne yazarsa yaszin zaten onu onceden kabullenmissindir. Sorgulama yapamazsin, cunku Kur’an bunu yasaklar, kayitsiz sartsiz icindekilere inanmak zorundasin. Ama baska insanlarin senin inancinda olmadigini ve Kuran’i rehber olarak almadiklarini bir turlu kabullenemiyorsun.
Ben insanin yaradilisindan ya da cennetten kovulusundan bahsedderken ozellikle Kur’anda var da demedim, genel olarak dinlerdeki anlatimindan bahsettim. O da senin yorumun…sen benim ne hakkinda ne kadar bilgiye sahip olduguma karar verecek kadar BILGEMISIN?
BLUE DIYORKI:
“Üniversite sınavında doktorluk, mühendislik kazanamamış, puanı Sümerolojiyi tutmuş vatandaşların hezeyanlarını okumak durumunda kalıyoruz. “
Yukaridaki yorumun icin seni elstirme geregi bile duyamiyorum, cunku yorumun cok basit ve tutarsiz. Bu senin bilgi kaynaklarini acikliyor zaten.
Bana yakisikli bir koca bile diliyorsun. Cinsiyetimi bilmeden nasil boyle bir sey yazabilirsin. Kadin haklari konusundaki elestirilerimden kadin oldugumu zannedyorsun ama bur da da onyargili davranip her zaman ki gibi yaniliyorsun. Islamiyet’te kadinin durumunun ne oldugunu gormek ya dab bu konuda elestiri yapmak kadin olmayi gerektirmez. Aynen Kurtlerin haklarini savunanin Kurt olmamasi gibi…Karpat’in yaptigi yorum oldugu icin bu konu ele alindi.
BLUE DIYORKI:
“Benim için bilginin kaynağı fikirler ve yorumlar olamaz demişsiniz. 3 profesörden aynı bilgiyi alırsam bu fikrimi sabit hale getirir demişsiniz. Bu, ne kadar sabit fikirli ve dogmatik düşündüğünüzün göstergesi değil mi? İnsanlar sizin gibi dogmatik düşünseydi hala dünyanın düz olduğuna inanıyor olacaktık. Nitekim, o zaman 3 kişi de değil, 'herkes' bunun böyle olduğunu söylüyordu. “
Ilk once belittiginiz gibi fikrimi sabit hale getirir demedim. Siz soylenenleri kafaniza gore carpitiyorsunuz ve sonra da carpik bir sekilde yorumluyorsunuz. Benim icin gercek olabilecek kaynaklardan bahsettim, fikrimi sabitlestirmakten degil. Fikirler sabit kalamaz, yeni ve eklenen bilgilere gore degisebilir…
Insanlar o zaman dunyanin duz oldugunu dusunmuyordu “INANIYORDU” aynen sizing herseyi Islamiyete dayandirmaniz gibi. Bu inanislarin gercek olmadiklarini kanitlayan bilim adamlarinin evren gorusu: gozleme, deneye ve matematige dayanir. Inanca degil. Bu gercekleri ortaya cikaran bilim adamlari aksine inanlar tarafindan engellenmeye calisilmistir ve dini mahkemelerde yargilanmislardir.
BLUE DIYORKI:
“Bir de bu, ben geniş düşünürüm, sorgulama yaparım cart curt yaparım laflarını anlayamıyorum. Madem sorgulama yapıyorsunuz, biraz da kendi bakışınızı sorgulayın. Tek akıllı siz değilsiniz. Bizler de araştırıyoruz. Neden sizin gibi düşünmeyenler var, bir düşünün...”
Yine benim soylemedigim seyler hakkinda yorum yapiyorsunuz. Ben genis dusunurum demedim ve sorgularim demek de akilli ya da cok bilgili oldugumu Kabul etmek olmuyor. Sorgulama yapmak insanin dogasinda vardir. Eger sorgulamazsan arastiramazsin, arastiramazsan ogrenemezsin, ogrenemezsen de gelisemez ve bilinclenemezsin.
Soylenenleri degistirip, kisisel elestirilere donusturecekseniz litfen benin yazdiklarima herhangi bir yorum yapmayin. Bunlar benim extra ve gereksiz zaman harcamama sebep oluyor cunku.
Yazan: gunka Tarih: December 14, 2006 8:13 PM
Blue ;
Hayır ,bunu sormamın sebebi asılsız bir konuda insanlara bahsetmeniz . Çünkü Kuran da böyle birşey yok , hadislerde de bildiğim kadarı yok ama siz varmış gibi ortaya argüman olarak koyuyorsunuz . Üstelik bu ne sinir ? Size bir sözünüzün dayanağını sormak acaba dayanağı olmadığı için mi sizi bu kadar sinirlendiriyor.
Gılman diye birşey yok , en azından İslam da . Beni yanıltmak tamamen sizin elinizde , hangi ayet , hangi hadis ?? Kaynak istiyorum , öyle gaipten yazmak olmasın değil mi ?
Bora ;
Yanlış anladınız beni , ama şaşırmadım doğrusu . Karpat hakkındaki ifadelerime yanıt almadım derken , kast ettiğim Karpat ın eski kitaplarında yazdıkları ile bugün söyledikleri arasındaki farklardı, 11 Aralık yazımdaki en son kısım . E fırsat bulmuşken size bir daha sorayım , eski Karpat mı haklı - ki o haklı ise ben de olucağım , yoksa 2006 daki Karpat mı ? Cevap bekliyorum Bora.
Ayrıca yazınızdaki diğer tüm soruların cevabını verdiğimi düşünüyorum , daha önce de dediğim gibi açılması gereken yer varsa lütfen belirtin , açalım KUZUM !!!!
Yazan: beagle Tarih: December 15, 2006 3:00 AM
Beagle,
Gılman (veya Gulam) tabiri Kur'anda birçok yerde geçiyor. Anlamı, "erkek hizmetkar melek". Kur'andan
Tur Suresi 24.ayet ve İnsan suresi 19.ayete bakabilirsiniz mesela.
Bahsettiğim gibi, bu konuda sağlıklı bir tartışma zemini olmadığı için ve bir teolog olmadığım için bu konuda konuşmak istemem.
Ama hiç bilgisi olmayan insanların konuşmasını ise hiç istemem. Eğer araştırma şevkiniz varsa, bu konularda yazılmış yüzlerce kitaptan araştırabilirsiniz. Yeter ki isteğiniz olsun.
Yazan: blue Tarih: December 15, 2006 10:31 AM
Gunka (bey),
Sizin değerli vaktinizi, gereksiz yazışmalarla aldığım için çok müteessir oldum. Lütfen beyninizi sadece yüce fikirlerinizle meşgul edip bizleri aydınlatınız. Bize Sümer'den, Mu'dan, tabletlerden bahsediniz. İçimizi ferahnak ediniz. Kemal Karpat'ın söylediklerinin neden yanlış olduğunu, ve İlmiye Çığ'ın müthiş buluşlarından bahsediniz. Vaktinizi ziyan etmeyelim. Bizim vaktimiz bol. Boş gezenin boş kalfasının çırağıyız. Buyrun, siz dökün incilerinizi...
Yazan: blue Tarih: December 15, 2006 10:50 AM
Sayın Beagle,
İnsanların ömür boyunca sabit fikirli olmasını beklemeniz ne kadar da yanlış bir tutum? Hem şunu belirteyim Karpat Hoca'nin eski fikirleri bu röportajda söyledikleri arasında çok fark görmüyorum ben. Boş vaktinizde Karpat'ın yanında H.İnalcık, İ.Ortaylı, Mehmet Kaya, Mustafa Armağan da okuyun.
Kaldı ki Karpat'ın eski görüşleri farklı bile olsa bunlar değişemez mi? Herkes sizin gibi sabit fikirli olup ömrü boyunca bunu mu savunacak?
Ayrıca mesela Blue'nun yazdığı kadın haklarının toplumsal tepki ile alınmasına ilişkin hiçbir dememişisiniz yine. Hani yoktu böyle bir şey? Öyle diyordunuz? Argümanınız çürütülünce konuyu değiştirmeye çalışıyorsunuz. Türkiye'nin temellerinin Abdülhamit döneminde atıldığı gerçeğinde de aynı şeyi yaptınız. Şark kurnazlığı buna deniyor galiba..
Bu sitede kaç yere ekledim bilmiyorum. Şu E.Ardıç'ın yazdığı 25-45 yılları arası ile ilgili 50'ye yakın argümana cevap verecek bir Allah'ın kulu çıkmadı. Size de sordum. Madde madde cevap istiyorum. Nerede cevap? baktım önceki yazılarınızıa buna de bir cevap yok.
Bir de "yazınızdaki diğer tüm soruların cevabını verdiğimi düşünüyorum" diyorsunuz. Allah allah hiçbirisine cevap vermeyip bir de böyle demek karşısında ne denir bilmem? Anlayan beri gelsin anlatsın bana. sadece ben mi görmüyorum cevapları(!!) yoksa?
Sizi okuyunca neden zihniyetinizin hiçbir serbest seçimde iktidara gelemediğini daha iyi anlıyorum.
Bizim halkımız gerçekten bilge bir halk..
Yazan: Bora Tarih: December 15, 2006 11:43 AM
Herkese selamlar..
burada yorum yazan arkadaşların hepsi de düşünen insanlar..birbirimizin görüşlerini veya delillerini eleştirmemiz çok normal.benim gibi düşünmeyen insanların fikirlerini de çok önemsiyorum.her insan bir dünyadır.farklı dünyalar keşfediyorum.kendi adıma herkese teşekkür..
CENNET VE HURİLERİ..
bu ince bir mevzu olduğu için hararetli tartışmalara sebep olabiliyor:))
Biz ölünce bedenin esaretinden kurtulup boyut değiştirmiş oluyoruz.bu dünyada yaşayabilmemiz ve eşya ile temas edebilmemiz için bedenlenmiş olmamız şart.ölüm beden ve ruh arasındaki bağlantının kopmasıdır.ruh bundan sonra farklı bir boyuta geçer.
bu dünyada gördüğümüz güzellikler yaşadığımız zevkler ahirette yaşayacağımız cennet hayatıyla ilgili bize sembolik olarak fikir verir.bize bir kıyas imkanı sağlar.
Kuran'da şöyle buyurulur.
--artık onlar için gözlerin aydın olacağı nimetlerden kendilerine neler gizlenmiş bulunduğunu kimse bilmez--secde suresi-17
bunu destekleyen bir kutsi hadiste de
-ben salih kullarım için hiçbir gözün görmediği,hiç bir kulağın işitmediği ve hiçbir beşerin kalbinden geçmedik şeyler hazırladım.buyrulur.(Buhari ve müslim)
Cennet ve nimetlerinin mahiyetini bu dünya ölçeğinde kavrayamayız.
İslam inancında kadınlar Allah'ın bir emaneti olarak görülürler.erkekler hanımlarını kutsal bir emanet gibi kabul ederler.dünyada cenneti hak etmiş olan bayanlar cennetteki hurilerle kıyaslanmazlar.çok daha değerli ve üstündürler.
bunu Hz.Muhammed(as)ın öğretisinden biliyoruz.
Cennette hem erkeklerin hemde kadınların eşleri olacak.kimse hava almıyor,herkesin güzel güzel eşleri var.
--Ey Muhammed!iman edenlere ve salih amel işleyenlere müjdele ki onlara altından nehirler akan cennetler vardır.orada kendilerine rızık olarak bir meyve verildiğinde bu daha önce bize verilmiş olan meyve diyecekler.Onlara birbirinin benzeri rızıklar verilecek.onların tertemiz eşleri bulunacak ve orada ebedi kalacaklar..bakara-25
--o gün cennet ehli bir zevk ve eğlence ile meşguldürler.kendileri ve eşleri koltuklar üzerine dayanmış gölgelerdedirler.orada onlar için meyveler vardır,istedikleri herşey onlar içindir.Bir de rahim olan Rabden sözle onlara selam..yasin -55-58
----------------------------------------------
ayetlerde bahsolunan nimetler kadın erkek ayrımı olmadan bütün iman etmişler içindir.orjinal metinden bu anlaşılıyor.
Cennetteki evlilik hayatının ayrıntılarını bilmiyoruz,gidince göreceğiz inşaallah:)
.Kuran'da hem hurilerden hemde gılmanlardan(yani genç erkeklerden) bahsedilir.
hurilerle evlilikten bahsedip genel olarak da herkesin eşinin olacağını söyleyen Kuran bize Cennette de cinsel zevklerin olacağını,kadın erkek ilişkisinin o boyutta da devam edeceğini anlatıyor.misaller veriyor. dünya kadınlarının eşleriyle yaşayacağı zevkin erkeklerinki kadar anlatılmaması
Kuranın uslubunun nezaketinden kaynaklanır.kadınlarında eşlerinin olacağını açıkça söylüyor zaten.
Tur suresi 24.ayette
ve yetufu aleyhim GILMANUN lehum.keennhum lü'lü'ün meknun..buyrulur.
cennet ehlinin etrafında dönüp duran onlara hizmetle görevli genç(erkek)ler vardır.kabuğunda saklı duran incilerin etrafa saçılması gibi bir haldedirler.yani onların güzelliğini saçılmış incilere benzetiyor.
insan suresi 19.ayet
--ve yetufu aleyhim VİLDANUN muhalledun.iza raeytehum hasibtehum lü'lüen mensura.
o cennetliklerin etrafında öyle ölümsüz genç erkekler dolaşırki,onları gördüğünde etrafa dağılıp saçılmış inciler sanırsın.
vildan veled kelimesinin çoğuludur.veled genç erkek anlamına gelir.
aslında bir müslüman için bunlar mesele değildir.biz Allah'ın cemalini görmeye can atıyoruz cennette.huri,gılman işin ayrıntısı.
Cennet cennet dedikleri
birkaç köşkle birkaç huri
ver onu isteyene
bana seni gerek seni...Yunus Emre..
sevgiler.
--
i
Yazan: deniz Tarih: December 15, 2006 2:00 PM
Blue ,
24. Kendileri için (hizmet eden) civanlar, etrafında dönüp dolaşırlar; sanki (her biri) 'sedefte saklı inci gibi tertemiz, pırıl pırıl.'
Burada Tur suresinde ben gılman ile ilgili hiçbirşey göremiyorum. Yani kadınlara hizmet eden anlamında bir şey yok , kadınlar için diye belirtilmiyor Hurideki gibi .
İnsan suresi 19 ayet :
19.Çevrelerinde (gençlikleri ve dinçlikleri) ebedi kılınmış civanlar dolaşır-durur; sen onları gördüğün zaman saçılmış birer inci sanırsın.
Yine aynı durum , kadınlar için bir şey belirtilmiyor. Yani Hurinin karşıtı olan bir anlam yok. Civanlar hem erkekler için , hem de bayanlar için hizmet amaçlı deniliyor. Hurinin karşıtı olan gılman ifadesi burada yok.
Bora , daha önce de belirttim , belirtmemişim gibi yine bir haksız yakıştırma ile karşı karşıyayım. İnsanların fikirlerinin sabit kalması gibi bir şey savunmadım hiçbir zaman.
7 Aralık yazımdan : Tabiki de insanın fikirleri , bakışları , bilgileri değişebilir . Burada bir sorun yok . Benim merak ettiğim olay bu değişikliğin sebebi ? Yeni tarihi bilgiler mi , nedir ?
11 Aralık yazımdan : Tabiki insanın düşünceleri değişebilir , bu gayet normal ama daha önce de belirttiğim gibi düşüncelerin neden ve nasıl değiştiğidir asıl önemli olan. Şimdi Karpat Hoca çıkıp söylemek zorunda değil mi bu değişimin hızını ne ise artık , yeni tarihi bilgiler mi , nedir ?
Ee Bora başka bir şey söylemem gerekiyor mu ? Değişim olabilir , benim sorduğum değişimin kaynağı .
Şimdi en son yakıştırılmam da , Şark kurnazlığı , bu sefer de Bora dan ;
Abdülhamid konusunda Türkiye nin temellerinin o yıllarda atılmadığını , ne zaman kimlerce ne şekilde atıldığını anlatmam size cevap olmuyor mu ? Ve ne dedim , açmam gereken yer varsa belirtin açmaya hazırım. Ama siz ben hiçbirşey yazmamışım gibi aynı soruyu tekrar sorarsanız , e kusura bakmayın copy /paste ile vakit geçirmeyelim.
Kadın hakları konusunda da yine aynı şekilde , kaçan yok siz cevap isteyin böyle açık açık hay hay , ben o yazıları ismime hitap etmediği için , gunkaya karşı verilmiş olduğu için cevaplamamıştım.
Atatürk ün tek tek sözleri ile yola çıkarsanız Atatürk Komünist olur , Şeriatçı olur , Faşist olur , peki bir insan nasıl bu kadar renge girebilir ? Eğer siz belirli bir maksat ile selectivist – yani bilerek seçiçi davranırsanız pekala olur , buna en güzel örnek Sömürülen Atatürkçülük kitabıdır. Ne dedim daha önce , bir insanın bir yerde birgün dedikleri sözler o insanın düşününü yansıtmak için kullanılamaz eğer o insanın ana eylemleri ve ideleri var ise. Şimdi ben istesem size seçicilik yaparak bu sözlerin tam karşıtı sözler çıkaramaz mıyım ? Tabiî ki ki de çocuk oyuncağı , niyetiniz olsun yeter ki. Şimdi elimizdeki büyüteci bırakıp resme bakalım , okyanusa açılalım. 1920 ile 1938 arasındaki kadın hakları bakımından ne derece ilerlediğimiz ortada. Hala bugüne kadar bayan milletvekili oranı 1930 ların en yüksek oranını yakalayamadı. Üstelik kadın hakları konusunda ne kadar kısır bir yanlış içerisindesiniz sizi uyarayım. Kadın Hakları konusunda en önemli adım seçme seçilme hakları değil , Medeni Kanun dur. Önce bunu öğrenin , mecelle den Medeni kanuna kadınların ne kadar hak elde ettiğini görürsünüz o zaman , !926 yılı ayrıca dikkatinizi çekerim. Mendi Kanun un yanında 1934 devrimi çok küçük kalır haberiniz olsun , bunu bir hukukçuya sorun isterseniz , eminim size anlatacaktır. Ee şimdi sizlerden Medeni Kanunun çıkarılmasında kadınların sivil rolünü sormak ilk işim olacak.
Şark kurnazıyım ha , bunu da bir kenara not edeyim artık.
Yazan: beagle Tarih: December 15, 2006 4:50 PM
beagle,
Haklısınız. Sanırım sorun da buradan kaynaklanıyor. Atatürk, bu ülkede menfaatler gereği bazen faşistliğe, bazen emperyalizm karşıtlığına, bazen oy avcılığına alet ediliyor. Çok güzel bir noktaya parmak bastınız. İşte tam bu yüzden, onu tabu olarak tutmak ve tüm kusurlardan uzak yüce bir tanrı pozisyonuna oturtmak, bu kullananların işine geliyor ve hep geldi. Atatürk'ün kadınlar için, önce askerlik yapın, daha sonra seçme ve seçilme hakkını veririz demesi elbette kadınları ikinci sınıf gördüğü için değil. Ama Atatürk de bir insan. Belli ki mutlak eşitliğe inanmıyor. Bunu İpek Çalışlar'ın kitabından ve birçok kişinin anı notlarından anlıyoruz. Bu ülkede Atatürk, Latife hanımın çarşafını giyip suikastten kurtuldu diyen eşinin anılarını yayınladı diye bir yazarla ilgili dava açıldı inanabiliyor musunuz? Gazi'yi küçük düşürmekten... Yani kafalarda bir kusursuz tanrı var, ona kadın kılığına girip kaçmayı kimse yakıştıramıyor. Canı tehlikede bir insan, elbette çarşafa sarınıp kaçar, bundan doğal ne olabilir ki. Gerçek Atatürk'ü anlamamıza ihtiyaç var. Yoksa, Atatürk, her kesimin oyuncağı olarak kullanılmaya, bazen faşist, bazen dini bütün bir mümin, bazen komünist, bazen kapitalist, bazen modernist, bazen diktatör olarak karşımıza çıkartılacak. Biz de, bu şaşkınlar arasında laf anlatmak için mide ülseri geçirmeye devam edeceğiz. Geçmiş olsun Suat abi.Yazan: blue Tarih: December 15, 2006 6:33 PM
Sayin Deniz
Yunus Emre cok guzel belirtmis, herkesin cennetinin farkli oldugunu. Yunus Emrenin de maddi ve manevi zevkleri istemedigini...Halbuki cennet tasviri genelde dunyadaki maddi ve manevi zevkler seklinde yapiliyor. Aslinda her kulun bu dunyada yapmak istedigi fakat yapamadigi ve kalbinde olan cennetin olmasi gerekmezmi. Ve bu cennet tasviri de kiye gore degisebilir. Mesela:
Hayati sokaklarda itile kakila gecen, kimsesiz bir insan icin cennet sevgi, ilgi ve sicak bir yuva olabilir.
Hayati boyunca aclik ceken bir insan icin cennet tok ve hic acikmayan bir karin olabilir.
Hayatini Allah sevgisine adamis bir insan (Yunus Emre) gibi cennet, Allah'a ulasmak olabilir.
Hayatini vucudunu satarak kazanmak zorunda olan bir kadin icin, cennet erkegin olmadigi bir yer olabilir.
Iyi niyetleri insanlar tarafindan surekli suistimal edilen bir insan icin cennet insansiz bir yer olabilir...
Hayatini hayvanlara adamis bir insan icin, cennet sadece hayvanlarin oldugu bir yer olabilir...
Cinsiyetinden memnun olmayan bir insan icin cennet karsi cinsiyette olmak olabilir...
Eger ruh oldukten sonra haketmisse, cenette gidecek, yani baska bir boyuta. Peki ruhun cinsiyeti nasil oluyor? Cinsiyet sadece beden de olmuyormu? Insan oldukten sonra beden, yani madde, dunyada kalmiyormu?
Kadinin Allah tarafindan kutsal emanet olarak yaratilmasi ne demek? Yani kadin erkege emanet edilmis oluyor. Insan olarak bir insan digerine emanet edilirse, emanet edilen bir yonden aciz olmuyormu? Bir cocuk, ya da bakima muhtac bir yasli ya da aciz bir insan diger bir insana emanet edilebilir...Yani kadin burada aciz ya da zayif bir insan olarak gorulmuyormu? Peki kadinin erkege emanet edilmesini gerektiren nedir? Yani bu dunyada butun kadinlar muhakkak bir erkekle yasamak zorundami? Bir erkek esi olmayan kadinlar kime emanet? Tabii cevabinizi biliyorum. Muhakkak Allah'a diyeceksiniz. Demekki sonucta butun insanlar Allah'a emanet insan olarak (eger herkesi Allah'in koruduguna inaniliyorsa. O zaman Allah kadini neden erkege emanet etsin? Erkekte kadini ya da herhangi bir insani koruyacak olaganustu gucler mi var?
Insanlar hur irade ve hur bir zeka ile yaratilmistir. Hicbir insan baska bir insanin kontrolunde olmaktan hoslanmaz ve bu sekilde kimse yasamak istemez. Bu kadinin da erkegin de dogasindadir. Esler arasindaki en buyuk problem birinin digerini kontrol etmek istemesinden ya da etmesinden kaynaklanir.
Buradaki yazilarda bile cinsiyete cok onem veriliyor, ille yorum yapanlara hitab etmek icin cinsiyetini mi bilmemiz gerekiyor, sadece insan oldugunu bilmemiz yeterli degilmi? Mesela Sayin Blue benim cinsiyetim hakkinda israrli, ilk once bayan, simdide bay olarak hitab etme geregi duyuyor, hem de ne kadin ne de erkek oldugum hakkinda hicbir aciklama da bulunmadigim halde...Ama bu nezaket kurallarindan olabilir diyeceksiniz. Ama bunun alternatifi "sayin" olabilir ya da benin icin sadece "adimdir".
Insanlarin yuzlerini gormedikleri halde hala cinsiyet ayirimi yapma geregi duymadan sadece insan olduklarini dusunerek yorum yapmak bile ne kadar zor. Karsimizdakini sadece bir insan olarak dusunmek yeterli degilmi?
Yazan: gunka Tarih: December 15, 2006 7:14 PM
Sayın Gunka,
Erkek, Kadın ve farklılıkları konusunda size daha önce "İki feminizm arasında" başlıklı bir serii yazımın linkini vermiştim.
http://gelenek.wordpress.com/2006/11/20/iki-feminizm-arasinda-i/
http://gelenek.wordpress.com/2006/12/01/iki-feminizm-arasinda-ii/
http://gelenek.wordpress.com/2006/12/10/iki-feminizm-arasinda-iii-son/
Son bilimsel bulgular erkek ve kadının farklı olduğunu söylüyor.
Doğaya baktığımızda bize en yakın genetik yapıdaki canlılarda da bunu görüyoruz. Erkek ve dişi farklıdır. Erkek koruyucu gözetleyici, avcı ve düşmanlarla savaşıcıdır. Kayda değmeyecek istisnalar hariç dişi de yavrularına bakar, naziktir korunmaya muhtaçtır.
İnanılan evrimse evrimsel süreç böyle işlemiş. Sonuç olarak erkek ve dişi farklı yapı ve tabiatlara sahip.
Yaratıcı yaratmışsa(ister evrimsel süreçle ister kün fe yekün) fıtraten farklı ve birbirine tamamlayıcı yaratmış.
Türkiyede bilinmiyor ama 90'lardan sonra başlayan ikinci feminist dalga radikal eşitlik söylemini bıraktı artık. Farklılık feminizmi şu anda yükselen dalga..
Evrimleşme devam ediyor da denemiyor çünkü genetik olarak kadın ve erkeğin hormonal yapılarında muazzam fark var.Bu takip edilebildiği kadarı ile de hiç değişmemiş. Bambaşka alanlarda özelleşmiş genetik düzen.
Sizin her alanda "mutlak eşitlik" söyleminiz tamamen zorlama ve yapısal gerçekliğe de uygun değil.
Bu yazıları okuduktan sonra konu hakkında düşüncelerinizi paylaşırsanız sevinirim.
Yazan: Suat Öztürk Tarih: December 15, 2006 11:16 PM
SN.Günka
öncelikle düşünen ve sorgulayan bir insan olduğunuz için sizi takdir ettim.
Allah'ın bizden istediği taklidi bir iman değil.sorgulayıp,araştırıp,tefekkür ederek gönlümüz tam mutmain olmuş şekilde iman etmemizdir.
Kuran'da çok derin düşünmemizi gerektiren bir ayet vardır.nisa-136'da şöyle buyrulur.
---ey iman edenler!Allah'a iman edin.....
taklidi iman değil hakiki imana davet var..
Cennette verilmesi vadedilen nimetlerin yanında en büyük hediye Allah'ın cemalini görüp O'nunla konuşma imkanımızın olmasıdır.Yunus'un derdi sadece bu.aşık maşukundan başka ne isterki..
bu dünya insanlar için hem cennet hemde cehennem olabilir.sorduğunuz sorularda haklısınız.insanların çok arzu ettikleri şeyler onların düşünce dünyasında kendi cennetleri olabilir.fakat birçok insan arzularını gerçekleştiremeden dünyayı terk eder.ya da istediği herşeye dünyada sahip olmuş birisi mutlak saadete ermiş olabilir mi?
her geçen gün yaşlanan ve adım adım ölüme giden insan maddi ve manevi olarak tatmin bulsada bir yönüyle hep ızdırap içindedir.bu seferde sahip olduğu cennetini kaybetme korkusuna kapılır.korkular ve kaygılar cennetin içinde cehennemi yaşamasına sebep olur.
çünki insan yok olmak istemez.eğer ölüm varsa cennetimiz beraberinde bir cehennemide taşıyacaktır.
insanın sonsuz olarak var olma isteği sonsuz olandan geldiğinin alt bilincinde yeretmiş olmasından kaynaklanır.
ben ölümle beraber yok olmadığımı,bedenimle ruhum arasındaki bağlantının koptuğunu ve ruhumla başka bir boyutta yaşayacağımı bilirsem ve bu bilgi bende kesinlik kazanırsa o zaman mutlak cennetime kavuşmuş olurum.
insan ebediliğini farkettiği anda kendisini bu dünyada sınırlayan bütün kayıtlardan kurtulmuş olur.sorduğunuz sorularda bahsettiğiniz elem ve kederler ebediliğini farketmiş insan için bir sıkıntı olmaktan çıkarlar.
Hz.Muhammed(as),ölmeden önce ölünüz,buyururlar.
yani bu dünyada iken dünyayı amaç edinmekten kurtulabilirseniz ruhunuzu özgürleştirmiş ve cenneti yaşamaya başlamış olursunuz.cennet daha bu dünyada insanın kendini farketmesiyle başlar ahirette kemale ulaşır.
bir kutsi hadiste,kendini bilen Rabbini bilir,buyrulur.Rabbi kemaliyle bilmek cennette olacağına göre başlangıcı bu dünyada olacak demektir.
kendi içinde cenneti bulamayanın dışarlarda bir yerde cennet araması doğru değildir.bu dünyada ne yaptıysak ahirette karşımıza çıkacak odur.bu dünyada cenneti bulamayan ahirette de bulamaz.
eğer bu dünyada yaşadığımız olumsuzlukları gideremiyorsak bütün tedbirleri almamıza rağmen hala isteklerimize kavuşamadıysak orda tevekkül ederiz.
çünki Allah kullarını nimetlerle imtihan ettiği gibi belalarla da imtihan eder.nimetlere kavuşunca yarabbi şükür fakat sıkıntıya uğrayınca isyan mı?
Allah yeryüzünde kendi halifelerini seçiyor.deneniyoruz devamlı.
eğer Rabbimizi bulmayı başarmışsak o zaman sıkıntılar ve nimetlere bakışımız sabır,şükür ve tevekkül çervesinde olur.çünki sevdim demek sevilenden gelen cefaya da katlanabilmektir.sevgide samimiyet,ihlasta samimiyet,kullukta samimiyet..
bu yüzden hakiki sevenler,
kahrında hoş lütfun da hoş demişlerdir.
mevlana da ,sevgiliden gelen zehir panzehirdir bana,der..
aşkta yok olan, aşkta fani olan artık öyle bir zevkin içerisinde yaşar ki acı ve mutluluk hissi orda birbirine karışır.çünki sevgiliden gelen herşey güzeldir.bu noktaya gelen kişi de artık dünyada cennetine kavuşmuş demektir.
cennet sadece huriler,gılmanlar,köşkler ,saraylar değildir.sonsuzluk bilinci içinde kendini var eden yaratıcı kuvve ile karşılaşma meydana geleceği için cennet önemlidir.
ben bu dünyada ne isem ahirette de o olacağım.eğer bayan olarak yaşadıysam ahirette de bayan olarak yaşayacağım.erkeksem erkek olarak.kadın veya erkek olmamız hiç farketmez.iki cinsde eşit olarak Allah'ın halifesi'dir.ruhun kadın veya erkek bedenine girmesi baştan öyle programlanmasından kaynaklanır.yoksa mahiyet itibariyle aynıdır.
ruh mevzusu çok derin ve sırlarını bilemediğimiz birşey.sadece insanda değil bütün kainatta ruh vardır.insan sahip olduğu ruhun farkındadır.mükemmelliğinin ve halife oluşunun bir sırrı da budur.
Kuran'ı da ruhuna vakıf olmadan değerlendirmeye kalkarsak anlayamayız.ve O'nu 1400 yıl öncesinin halkına hitap eden bir kitap olarak algılarız.
bunu anlayabilmemiz için o dönem içinde Kuran'ın yaptığı inkılaba bakmamız gerekir.
kadın örneği üzerinden gidelim.kadının pazarda satılan maldan hiçbir farkı olmadığı bir toplum.şiddet serbest..miras hakkı yok.şahitliği kabul edilmiyor.çünki adam yerine konulmuyor.kadın tam bir cinsel obje.kadının kocası ölünce miras olarak kendi evlatlarına kalıyor.ne kadar iğrenç.
şimdi Kuran kadını bir birey olarak ,muhterem ve mükerrem yaratılmış Allah'ın halifesi olduğunu erkek bilincine yerleştirmek istedi.kadın konusunda Kuran'ın vermek istediği evrensel mesaj budur.
mirasta hiç pay almayan kadına yarım pay verdi.ya da şahitliği sayılmayan kadının durumunu bu konuda iyileştirdi.sınırsız sayıda eş alımını durdurdu ve 4 le sınırladı fakat tek eşliliği tavsiye etti.
o toplumdaki kadına yapılan vahşeti ve insan hakları ihlallerini durduracak alt sınırı koydu.törelerle savaşmak kolay değildir.bir anda kökünden eşitsizlikler kaldırılsa toplumda ciddi bir kırılma ve anarşi oluşur.O, cahil insanları eğiterek geliştirmiştir.
biz o toplumda meydana getirilen iyileştirmenin bütün insanlık için insan haklarındaki son sınır olduğunu düşünürsek Kuran'ın ruhunu anlamamış oluruz.
hükmün zahirine değil bu hükümden gerçekleştirilmek istenen gayeye de bakmamız gerekir.o şartlarda kadının durumunu iyileştirecek gayeyi gerçekleştiren hüküm bu devirde aynı gayeyi gerçekleştirmiyorsa hükmün şekline takılmamak gerekir.
Kuran'ın hükümlerindeki gayeleri ve hikmetleri bilen müçtehidin çağın ihtiyaçlarına göre gereken içtihadı yapması lazım.
eğer toplumlar insan hakları konusunda çok ilerlemişler,kadının konumu daha iyi noktalara gelmişse İslam bundan rahatsız olmaz.
fakat eşitlik adına kadının ruhuna uygun olmayan şeyler ona dayatılırsa bu da kadına zulüm olur.
Kuran'ın evrensel ruhu adaleti gerektirir.erkeklerle eşitlik olacak diye kadınları madenlerde çalıştırırsanız bu zulüm olur.kadın hayatın sorumluluğunu paylaşıyorsa mirası da paylaşır.toplumun gelişmişlik seviyesine de bağlıdır bu.
kadını erkeklerin bir kutsal emanet olarak görmeleri erkekleri ikaz içindir.kadını insan olarak bile görmeyen zihniyete karşı Allah kadını sahiplenmiştir.benim emanetimdir o,bu bilinçte olun demektir aslında.yine bir bilinç eğitimi var.
fiziksel gücünüzü kadın üstünde denemeyin.kadın halifem olan insanı taşıdığı için daha narin ve latif yaratılmıştır.O'na hor davranmayın mesajı vardır.
ayrıca bir ayette Allah,biz emanetimizi yerlere,göklere,dağlara vermek istedik.bunu yüklenmek istemediler,ancak insan yüklendi..buyurulur.
Allah'ın emanetini yüklenen insanı yüklenen de kadındır.aynı zamanda kutsal emanetin taşıyıcısıdır.
alem içinde insan,insan içinde de kadın bu yönüyle özeldir.
müslümanım diyen insanların,(ey iman edenler,iman edin) sırrınca Kuranın evrensel ruhunu Hz.Muhammed'in sünneti ile kavrayarak yeniden iman tazelemesi ve bu uyanışla insanlığında dirilişine vesile olmalarını dilerim.
sevgiler.
Yazan: deniz Tarih: December 16, 2006 3:43 AM
Bakın Blue ,
İnsan başka ifadeleri sadece oy ya da küçük çıkarlar için kullanacak diye bir şart yoktur , kalıplaştırma yapıyorsunuz . Örneğin çok küçük bir şekilde bile başka yorumlar çıkartabilirsiniz :
Mesela birisi bana ABD nin Irak politikasını sorsa ABD yi eleştiri yağmuruna tutarım , ama bana ABD nin hukuk sistemini sorsa övebilirim. Buradan tutup da herhangi birisi beni sözlerimi seçerek , beni hem ABD yanlısı , hem ABD karşıtı ilan edebilir. Ama bu benim başka yerlerde başka şeyleri savunduğum ya da sürekli fikir değiştirdiğim anlamına gelmez. Bunu sadece istendiğinde insanları nasıl yanlış lanse edilebilineceğine küçük bir örnek olarak veriyorum.
Yani siz buralardan tutup da bir saniye de Atatürk e kendi işine geldiği gibi ona A , buna B demiştir diye kesip atmanız haksızlık olur.
Ayrıca önceki yorumlarımdan da anlaşılmasını bekliyorum , Atatürk ün putlaştırılmasına ben de çok karşıyım , ve de dediğim gibi Atatürk eleştirilebilir , ELEŞTİRİLMELİDİR de. Bu yüceltme , putlaştırma asıl Atatürkçülüğe zarar vermektedir. Atatürkçülük demek her yere resim , heykel asmak demek değildir. Atatürkçülüğün özü onun bizzat kendi manevi mirasına sahip çıkmaktır. O da akıl , mantık ve fen ilkeleri ile hareket etmektir. Bu konularda sizlerden daha fazla sıkıntı çektiğime emin olabilirsiniz. Kendinin model olarak Türk gençliğine sunulmasına bizzat Mustafa Kemal kendisi karşı çıkmıştır ve demiştir : Asla beni model almayacaksınız , akıl ve irfan neyi gerektiriyorsa onu model alacaksınız , benim gençlikten temennim benim gibi olmaları değil , beni aşmalarıdır .
Daha başka söze gerek duymuyorum.
İpek Çalışlar , Muazzez İlmiye Çığ , a yayla , orhan pamuk ... Bu konularda dediğim gibi herşey , her konu , Atatürk dahil eleştirilebilir , eleştirilmelidir de. Bu konuda sizinle aynı çizgideyim sanıyorsam . Ama benim ekleyeceğim fazladan yorum - a yayla konusunda daha önce de belirtmiştim - eleştirinin kaynağı ve dayanağı ile yapılması . Örneğin Muazzez İlmiye Çığ sümer yazıtlarını önce sunuyor ve buradan yorumunu yapıyor. Aynı şekilde a yayla nın da önce dayanağını sonra eleştirisini yapmasını beklerdim. Öyle olmadı , tamam olabilir , ama hala dayanaklarını çıkıp sunmuyorsa Gazi Üniversitesi gibi , kendisi de yanlış yapmış oluyor bence.
Yazan: beagle Tarih: December 16, 2006 11:56 AM
Suat Bey
Benin size vurgulamak istedigimi hala anlamiyorsunuz. Ben kadin ve erkek esittir derken, ilk once ikisi de insandir fakat biyolojik ya da duygusal yonden tabiiki esit olamazlar cunku farkli cinsiyete sahiptirler. Fakat varolma amaclari yonunden esittirler. Erkek ve kadinin varlik sebepleri insan neslini ve hayatini devam ettirtmektir, gelistirmektir. Bunun icin ikisininde hayata katilimlari farkli olabilir fakat ayni derecede onemlidir. Bagzi yonlerdenlerden erkek kadindan, bagzi yonlerdende kadin erkekten gucludur. Biri olmadan digeri olamaz. Ve dolayisi ile bir insan diger insana emanet edilemez cunku biri digerinden ustun olmadigi icin. Bilimsel olarak kadin ve erkek arasindaki bahsedilen farklar tabiiki normaldir cunku ikiside farkli biyolojik yapiya sahiptir. Fakat kadinin ve erkegin yapabilecegi islerin siniflandirilmasina katilmiyorum. Kadin erkegin, erkek de kadinin islerini yapabilir. Bu tamamen kendi isteklerine ve secimlerine baglidir. Erkek daha guclu ve dayanikli olabilir fakat bu kadinin kendini koruyamayacagi anlamina ve kadinin erkegin korumasina (gozetimine) muhtac oldugu anlamina gelmez. Insan yasadigi kosullara adapte olabilecek bir kapasiteye sahiptir ve bunu gucunden daha fazla beynini kullanarak basarir. Bu kadin ve erkek icin farketmez. Eger siz Kur'andaki ayetleri kadinin yaratilisindan dolayi Allah tarafindan erkege emanet edilmis oldugu seklinde yorumlarsaniz orada kadinin hur iradesini almis ve dizginleri erkege vermis oluyorsunuz.
Nisa suresindeki ayetleri ya da Kuran'i Kerim'i hicbir dine mensup olmayan ve Allah'a inanan bir insana okutsak,kadinin muhakkak haklar yonunden esitigi konusunda sizinle ayni fikirde olmayacaktir.
Deniz Hanim
Sizde o zamanki yasanan ortamda kadinlarin cok kotu kosullarda oldugunu ve tamamen esitlik verilirse anarsiye donusebilme olasaligi ile yorumlamissiniz, bu yuzden kadinlara bir kisim haklar verildiginden bahsetmissiniz. Ben buna katilmiyorum cunku eger Allah tarafindan buna uyulmak icin bu kitap gonderilmisse icinde kesin hukumler olmamasi icin hic bir sebep goremiyorum (Kuran'da zaten bir sure kesin hukum var). Bu kitaba inanan insan icindekileri de sartsiz kabul eden demektir. Yani buraya kadinlara bir kisim degil de, erkeklerle esit haklar verilmis olmasi kitabi kabul eden icin bir yaptirim olurdu. Zaten tepki gosteren gosterir ve inanmaz, inanmiyanin cikardigi anarsiyi engelleyemezsin nitekim de oyle olmustur.
"fakat eşitlik adına kadının ruhuna uygun olmayan şeyler ona dayatılırsa bu da kadına zulüm olur.
Kuran'ın evrensel ruhu adaleti gerektirir.erkeklerle eşitlik olacak diye kadınları madenlerde çalıştırırsanız bu zulüm olur.kadın hayatın sorumluluğunu paylaşıyorsa mirası da paylaşır.toplumun gelişmişlik seviyesine de bağlıdır bu."
Sizin yukaridaki yorumunuza gore kadin 1400 sene once fert olarak toplum hayatinda ya da aile hayatinda hicbir katilim yada yeterince katilim yapmadigi icin miras payi erkekle esit degildi. Demekki cogu isleri erkekler yapiyordu ve kadinlerin katilimi yeterli degildi. Kadin her zaman hayatin sorumlulugunu paylasmistir bu hangi devirde olursa olsun. Ve bir kadinin yada bir erkegin bir yerde calismak zorunda birakilmasi , boyle birsey sozkonusu degildir, kisinin hangi islerde calismak istedigi tamamen kendi secimine baglidir.
Cennet konusunda sizin soyledikleriniz:
"kendi içinde cenneti bulamayanın dışarlarda bir yerde cennet araması doğru değildir.bu dünyada ne yaptıysak ahirette karşımıza çıkacak odur.bu dünyada cenneti bulamayan ahirette de bulamaz.
eğer bu dünyada yaşadığımız olumsuzlukları gideremiyorsak bütün tedbirleri almamıza rağmen hala isteklerimize kavuşamadıysak orda tevekkül ederiz.
çünki Allah kullarını nimetlerle imtihan ettiği gibi belalarla da imtihan eder.nimetlere kavuşunca yarabbi şükür fakat sıkıntıya uğrayınca isyan mı?"
Peki cok zor sartlarda yasayan insanlarin acaba bunu dusunebilecek zamanlari varmi? Mesela dunyada aclik ceken insanlarin bu icindeki cennetleri nasil bulabilirler ya da bu nimete hic ulasamamis bu insanlarin nasil imtihan edilebilirler. Bunu dusunecek enerjiye degil beyin kapasitesine bile sahip degiller. Yetersiz beslenen bir insan saglikli dusunemez. Bu insanlarin tek sucu cok kotu hayat sartlari icinde dunyaya gelmek.
Ben burada bitirmek istiyorum konulari cok dagittik, ana konunun tamamen disina ciktik. Din konusunda yapilan tartismalar hep boyle uzuyor cunku herkesin algilamasi ve yorumu farkli oldugundan....
Diger bir konu da
Yazan: gunka Tarih: December 16, 2006 7:31 PM
duzeltme geregi duyuyorum son cumle olan "Diger bir konuda" cumlesini silmeyi unutmusum, farkina varmadan.
Yazan: gunka Tarih: December 17, 2006 2:33 PM
Sevgili Günka
Yazımı yolladıktan sonra düşüncelerimi tam ifade edemediğimi fark ettim….kadın her zaman hayatı paylaşmıştır.hele ki teknolojinin gelişmediği,her şeyin bilek gücüyle yapıldığı dönemlerde kadının yükü daha fazlaydı.kadın dışarıda çalışacak fırsatı bulamıyordu bile.anne olması onu otomatikman ev işiyle meşgul hale getiryordu.içerde veya dışarıda hayatı paylaşma yönünden bir fark yok.benim söylemek istediğim toplumların gelişmişlik seviyesi onların insan haklarında mesafe almarını sağlar.toplumun bunu idrak edebilmesi önemlidir.
İslam’ın geldiği dönemde kadının adı yoktu.vurgu yaptığım yer burası.Kuran hükümlerini koyarken o günki toplumun sosyal ve psikolojik şartlarını gözetmiştir.insan haklarında getirdiği hükümler son sınır değil bir başlangıç,temel ilke olarak düşünülmelidir.bundan daha fazla ilerlemeyin diye bir hüküm yok.
İslamda hükümlerin zahirine değil konulma gayesine bakılır.önemli olan gayenin gerçekleşmesidir.buna hükmün konulma illeti denir.illet değişirse hükümde değişir.eğer hüküm gayeyi gerçekleştirmiyorsa burada içtihad yapılır.evrensellik böyle sağlanır.
Uygulamada böyle olmuştur zaten.
Peygamberin seçkin sahabisi,halife Ömer Kuran’daki açık hükümlere ve Hz.Muhammed’in uygulamasına rağmen şartlar değiştiği için birçok meselede Kuran’ın hükümlerini uygulamamıştır.İlk nesil İslamı böyle anladılar.bize İslamı doğru öğretmediler.ben bunları öğrendiğimde çok şaşırmıştım doğrusu.nasıl Allah’ın hükmü varken bu uygulanmaz.bunlar kesin hükümler değil miydi?oysaki İslam bu değilmiş.
Kimsenin fikirlerini kesin doğrular olarak kabul etmemek hep sorgulamak lazım.eğer bir din evrenselim diyorsa bu evrenselliğin nasıl sağlanacağını anlatmalı.ben bu konuda ikna oldum.
Allah kimseye gücünün üstünde bir şey yüklemeyeceğini söylüyor.kötü şartlarda dünyaya gelmiş insanlar bir yaratıcıya sığınma ihtiyacını daha fazla hissediyorlar.
Benim cennet düşüncem manevi bir boyutla alakalı.dünyevi arzuların gerçekleşip gerçekleşmemesini cenneti elde edip etmeme olarak algılamıyorum.insan her şeyi ister.kanaat en büyük hazinedir.şükreden en zengin insan olur.bütün insanların düşünmesi gereken şey bu mükemmel nizamın bir yaratıcısı olması gerektiği.her insan İslam’a ulaşamayabilir şartlar gereği.Allah kuluna zulmetmez.herkes kabiliyeti ölçüsünde sınanır.
Benim din konusunda görüşlerimi yansıtan bir makaleyi paylaşmak isterim.Mustafa Beyin sabrını zorlamadığımı düşünerek..bir gök tanrı anlayışına sahip değilim.bu yüzden dinin kendisini bütün bir sistem olarak kabul ediyorum.din insanın kendi içinde.Allah’ı da kendi içinde aramalı.gökte bir tanrı yok.bu yüzden herkes Allah’ı bulabilir.insanlar eşit bu konuda.
Sevgiler.
-------------------------------------------------------
TANRI ULU MUDUR
Tanrı ulu mudur?..
Ne kadar uludur?..
Tanrıya tapınılır mı?..
Kimilerine göre, tanrı vardır gökte bir yerde, arşı üstünde oturur, uludur; o ulu tanrıya da tapınılır; yoktur ondan başka tapılacak; çünkü o tek kraldır, pardon tanrıdır gökte!!!
Oysa...
Yeryüzünde yaşamış en muhteşem beyin ve Hakikatin dillenişi olan Allah Rasûlü Muhammed Mustafa’yı ve de açıkladıklarını, çeşitli sebeplerle kavrayamayanların, uydurdukları “tanrısallık” dini, sonu teröre varan bir şiddet anlayışıyla toplumları kuşatmaya başlarken…
Bir kısım düşünen beyinler de, her türlü kavga ve siyaset anlayışından ötede; kendi ebedî yaşamlarını inşâ etmeye çalışmaktalar, “Allah” ve “sünnetullah” isimlerinin işaret ettiği anlamların doğrultusunda.
Bir süre evvel düşünen beyinlere yeniden hız vermek amacıyla şu cümleyi yaymıştım:
“ALLAH” ismiyle neye işâret edildiğini fark etmeye çalışın!
Çünkü, “DİN” kelimesi kapsamındaki her şeyin çıkış noktasının hakkıyla anlaşılması ve değerlendirilebilmesi, “ALLAH” isminin neye işâret ettiğinin fark edilmesine bağlıdır.
“DİN”leri dedikodudan oluşmuş, taklitçi-tekrarcı beyinlerin bu tarz derin düşünsel konulara girmesi, elbette yaratılış programları gereği mümkün değildir! Bu yüzden de onlar, “Yukarıda tanrı var, ölünce biz onun oturduğu yere, huzuruna çıkacağız; o da bizi karşılayıp yargılayarak ya cennetine sokacak ya da cehennemine atacak! Şimdi gökten bizi seyrediyor; ne mezarda sorgu var, ne mahşer, ne kıyamet, ne de sırat!” şeklindeki bir anlayış içinde ömürlerini tüketirler. Sadece ezberledikleri, ama birbiriyle bütünleştiremedikleri bilgilerin hamallığıyla ömür tüketmişlerdir.
Oysa…
O, en muhteşem bilinç ve hakikat zuhuru Zât, daha işin başında “Lâ ilahe = Tanrı yoktur” (ve buna bağlı olarak tanrılık kavramı geçersizdir), diyerek; “DİN” olayının, tanrısallık esası üzerine değil, “Allah” ismiyle işâret ettiği üzerine, kurulu olduğuna dikkat çekmiştir!
Özellikle “Hazreti Muhammed’in Açıkladığı ALLAH” isimli kitabımda ve diğer yazılarımda bu konuyu vurgulamaya çalıştım.
Bu yazımda ise “ALLAH İSMİYLE NEYE İŞARET EDİLİYOR” konusuna biraz daha farklı bir açıdan yaklaşmak istiyorum.
Bu konuda şu iki hususa çok iyi dikkat etmeliyiz:
“ALLAH âlemlerden Ganî’dir” âyeti vurgusuyla evrensellik ve boyutsallık noktasından öteye dikkatlerin yönlendirilmesi…
“ALLAH âlemlerin RABBİ’dir” işaretiyle, her algıladığımız veya algılayamadığımız zerrede, dilediği gibi açığa çıkanın; ve dahi kendisi dışında varlık müşahede edilemeyeceğinin, vurgulanışı yanında…
String teorisi, derin düşünebilme yetisi olan beyinlere, evren içre evrenler gerçeğini boyutsal derinlikli “TEK KARE RESİM” olarak fark ettirmeğe çalışırken…
Holografik evren gerçeği de, her zerre olarak algılanan, gerçekteki “tek kare resmin” her bir noktasının, tümel TEK’in açığa çıkış seyrinden başka bir şey olmadığını vurgulamaktadır!
Fili tanımaya koşuşan körlerin her birinin, fili bir yerinden tutuşu ve tuttukları organa göre fili tarif edişleri örneğindeki gibi; gerek bilim dünyası ve gerekse mistik dünya insanları, tanrıyı bir yerlere veya kendi içlerine oturtmaya çalışmakta iken; Hakikat Güneşinin mesajını anlamış bulunan beyinler, tenzih-teşbih dengesinde Vahdeti yaşayarak sonsuzluğa kanat açmaktadırlar.
Gelin önce âfâka (ufuklara), yani evrensel boyuta bir bakış atalım…
Dikkat!
Unutmayalım ki…
Ya da…
Fark edelim ki…
Tüm bu sorgulamaları, evrendeki sayısız ve sınırsız dalga boylu okyanus içinde, sadece santimetrenin onbinde 4’ü ilâ 7’si arasındaki dalga boylarını beynimize aktarabilen gözümüze GÖRE yapmaktayız…
Ya biraz daha kapsamlı algılayan organımız olsaydı!?
Neyse…
Hiç olmazsa bunu da hatırlayarak irdeleyelim konuyu…
1 milyon 303 bin dünya büyüklüğünde bir yıldız (güneş) çevresindeki uydu üzerinde yaşıyor ve evrenin sırrını çözmeye çalışıyoruz!.. 1 milyon 303 bin Dünya büyüklüğünde olan o yıldız yanı sıra, 400 milyarının daha varolduğunu saymış bilim adamları Samanyolu Galaksisinde... Hani şu varoşlarında yaşadığımız Galakside… Milyarlarca galaksi hesap edilmiş evrenimizin algıladığımız kadarında; her biri kendi içinde milyarlarca yıldızı barındıran…
Milyarlar kere milyarlar… Galaksiler… Yıldızlar… Parlayan veya sönük olan bize GÖRE!..
Tanrı bunun neresinde? Tapınılacak ulu tanrı; yanına varılıp konuşulacak tanrı; kendisinden başka tapınılacak olmayan ulu tanrı; ya da oğlunu(!) yanından yeryüzüne yollayan tanrı!!! Bu sonsuzluğun, neresinde oturmakta?
Neyse devam edelim…
Tüm bu, hayâlin alamayacağı, sadece rakamların tekrarlandığı boyutlardaki bir evrende lokalize olmuş “tanrı” anlayışını; veya bu anlayışa “ALLAH” ismini etiketleyenleri bir yana bırakıp; konuyu deşmeye devam edelim...
Bilim göstermiştir ki, milyar kere milyarlarca ve milyarlarca(!?) yıldızlar, aslında birbirinden kopuk, bağımsız bir halde boşlukta gezmiyorlar! Aralarında bir madde var gözümüzün göremediği! Her şey birbirine bağlı bir ara madde(!) ile, ve dahi gerçekte, evren tek bir bütün, onu algılayabilecek bir göze veya beyne veya bir bilince göre!..
Tek bir yapı, tek bir organik yapı evren; canlı, şuurlu!.. Uzay, bu şuurun bedeni!.. Hani şu eskilerin, “Allah’a ait ilim sıfatı” diye işaret ettikleri; “evrensel şuur-kozmik bilinç” adı altında açığa çıkış, Uzay ve sînesinde barındırdıkları!
Bilim derin daldı milyar kere milyar kere milyarlarca yıldızdan birinin içine… Baktı, yıldız adını verdiği kitle, yüz küsur atomdan bir kısmının bileşik hâli imiş meğer!
Hızını alamadı daha da derinlere inmeye çalıştı…
Onyüzbinmilyarlarca büyüklük ve küçüklük arasında turlayıp durdu… Proton ismini taktı, kuark ismini taktı, “string” ismini taktı çeşitli oransal büyüklükler olarak algıladığı terkiplere…
Bir kuark bir dünya büyüklüğü ise, dünya üzerindeki bir ağaç büyüklüğüdür “string” dedi…
Kuark, protona göre ne; proton, atoma göre ne; atom, dünyaya göre ne; dünya, yıldıza göre ne; yıldız, galaksiye göre ne; galaksi, evrene göre ne?.. Gel sen, yanına gidip huzuruna çıkacağın, seninle konuşup hesaba çekecek olan o Tanrını oturt istersen bunların arasında bir yere!.. Sonra da ister yolladığı oğluyla(!) muhatap ol, ister yeryüzünden seçip yolladığı postacılarıyla, elçileriyle, peygamberleriyle!!!
Fesubhanallah!.. Fe tebârekallahu ahsenül Halikiyn!.
İşte burada akıl çivileri attı bazılarının!.
Düşündüler...
Anlam veremediler!
ATEİST oldular!.. “Tanrı” ve “tanrılık” kavramını reddedip!
Akılları, bu sonsuz büyüklük ve küçüklük arasında şaşkına döndü… “Olmaz, n’olamaz, “tanrı” yoktur, din dedikleri de masaldır, afyondur! Akıllı kişilerin, toplumları uyutmak ya da gütmek için uydurmasıdır din” noktasında karar kıldılar!.
Haklı yanları vardı elbette; ama fark edemedikleri pek çok gerçeklik; deşifre edemedikleri çok fazla şifreler, mesajlar ve kodlar da vardı fark edebildiklerinin çok ötesinde…
Muhammedî şifre ve kodlara, kendilerine ulaşan şeklinden, ambalajından dolayı gereken değeri ve önemi veremedikleri için, evrensel gerçeklikleri değerlendiremediler.
Yeryüzüne gelmiş en muhteşem bilinç okyanusunun kıyısında, kumlarla oynayıp, okyanusun ihtiva ettiği güzellikleri tadamadılar; derinliklerindeki gizlere ulaşamadılar!.
TEK karelik evrensel resmin sahip olduğu şuurun (insan-ı kâmil), yeryüzündeki “halifesi” durumundaki bilinç olduklarını fark edip; evrensel şuur ile bir bütün olduklarını ve bunun getirisini yaşayamadan geçip gittiler bu dünyadan… Yalnızca bedensel zevklerle sınırlı kalarak!.
Yaşayamadılar “AŞK” denileni! Yaşayamadılar sevgiyi ve karşılıksız vermenin zevkini… “Veren Allah’tır”daki benliğin “yok”luğunu yaşamanın hazzını!. Yaradılışlarında olmadığı için, karşılıksız verme kavramını ve olayını anlayamadılar! Tanrının yokluğunu farketmekle perdelendiler, özlerindeki, sonsuzluk boyutundan ve evrensel şuurdan!.
Oysa…
Sır…
Derûnunda “GİZ”li idi her bir birimin!.
HOLOGRAFİK EVREN gerçekliği, bilim dünyasında “Âlemlerin Rabbı ALLAH’tır” gerçeğini-sistemini deşifre ederken; evrensel ruhtaki (RUH adlı melek) şuurun, her zerrede, o zerrenin yapısına göre açığa çıkmakta olduğunu vurgularken; düşünemediler bunların sonuçlarını...
“Zerre küllün aynasıdır” benzetmesiyle, en muhteşem evrensel gerçekliği 1400 küsur yıl önce insanlığa bildiren O yüce Zât’ın mesajını kavrayamadılar, değerlendiremediler...
“Ahad” ve Samed” tanımlamalarıyla kendini, Rasûlullah adı ve kisvesi altında açıklayanın seslenişini işitemediler, “holografik gerçekliğin” ne olduğunu kapsamlı düşünemedikleri için!. Zerrede yansıyan küllü, mikroda açığa çıkan tümel Tek’i fark edemediler!
Oysa işin sırrı, evren içre evrenler gerçeğini açıklayan “string teorisi” ile “holografik evren” gerçekliğini bir arada düşünerek, Mutlak TEK’liğin açılımını fark edebilmekte gizliydi...
“Subhanallah” kavramının, string boyutundaki stringlerin altı yönlü hareketiyle, evren içre evrenlerin “her an yeni bir şan” alışının dillenişi olduğuna...
“Elhamdulillah”ın, bu boyuttaki tekil hareketin (çokluktaki tekilliğin), ancak, onu meydana getiren tarafından değerlendirilebileceğinin dile gelişi olduğuna...
“Allahuekber”in, “tanrı uludur” demek olmadığını, bu yüzden ezanın böyle Türkçeleştirilemeyeceğine; sonsuz boyutları ilminde yaratanın, yaratılmış ilimle kavranamayacağına, işaret ettiğini...
Hiç düşünmediler… Akıllarına hayallerine bile getiremediler!
“Arşı taşıyan meleklerin tesbihidir bu” denildiğinde, varlığın oluşumundaki derinlikleri fark etmek yerine, gökte oturan tanrının koltuğudur arş, demeyi daha kolay veya yerinde gördüler!..
Evet…
Evren içre boyutsal evrenler, paralel evrenler, bir evrende olup bitenin diğer evrende açığa çıkması (suya atılan taşın yayılan dalgası gibi), ya da aynı anda değişik evrenlerde yer alan aynı bilinç türünden yaklaşımlar; hakikati noktasından hareketle “külden zerreye gidişi” ifade etmektedir…
“Tüm çokluk görüntüsü (algılayandan kaynaklanan), gerçekte, TEK şuurun (ilmin), her mikroda, onun yapısal özelliğine göre açığa çıkmasıdır” gerçeğini vurgulamaktaydı “holografik gerçeklik”…
İyi, peki bütün bunlar hoş da...
O zaman gelelim “peygamber neden gelmiş; kuran neden inmiş; tanrı yoksa kime hesap verilecek; berzah, mahşer, sırat, kıyamet masal mı; bizi kim cehenneme atacak ya da cennete sokacak” sorularına… Adaletin bu mu tanrı; 60 yıl yaşatıp 600 bin milyon milyar sene yakacaksın; bu ne biçim adalet” falan lâkırdılarına...
Bu konuyu çözmenin sırrını eskiler şöyle açıklamaya çalışmışlar o günün mecazları arasında:
“Kul Allah’a eremez, Allah kulunu kendine erdirmedikçe!”
Bunu günümüzde yıllar önce şöyle açıklamaya çalışmıştık…
“Çokluktan TEK’liğe giden yol kapalıdır; TEK’ten çoka bakmasını öğrenenler sırlara ererler!”
Allah Rasûlü Muhammed Mustafa’yı, gökteki arş üzerinde oturan tanrının, tahtını taşıyan kanatlı melekleriyle yeryüzünde seçilmiş özel ulak peygamberi şeklinde kabullenen ilahiyatçıların kapasitesiyle değerlendirenler, elbette ki yukarıda sıraladığımız sayısız soru dalgaları arasında bocalayıp kalacaklardır.
Sistemi ve düzeni kavrayamayan sınırlı düşünce sahipleri, “DİN”i dogma olarak kabullenirler!.
“ALLAH” ismiyle neye işâret edildiğini fark edemedikleri için, “tek tanrılı bir dindir İslâm” derler!.
“Lâ ilâhe….” mesajını algılayamamışlardır.
Bu yüzden de kabullenişlerini, gökte tanrı, yerde özel ulak postacı peygamber anlayışı üzerine bina etmişlerdir!
“İslâm” kitabındaki “Materyalist Müslümanlık” başlıklı yazımda işaret ettiğim üzere, her şeyi beş duyu - madde boyutuyla ele almış, anlamaya çalışmışlardır.
Olayın, noktadan açılan string konisi içinde açığa çıkan şuursal algılamanın sonsuzluğu şeklinde, sonsuzluk yolculuğu olduğunu, hiç fark edememişlerdir.
Evren içre evrenlerin, tek bir noktanın konisel projeksiyonu olduğunu kavrayabilmek; ayrıca, içinde bulunan her şeyin dahi, o projeksiyon içindeki kendi noktasından oluşan konisel bir projeksiyon olduğunu algılayabilmek!
Bunun ötesinde, bilinmeli ki, evren içre evrenleri oluşturan stringler projeksiyonunun meydana geldiği nokta, sonsuzluk platformundaki sonsuz noktalardan yalnızca biri mesabesindedir!.
İşte “ALLAH“ ismiyle, bu sonsuz noktaları kapsayan ve her bir “nokta”dan sonsuz âlemler yaratana işaret edilmektedir ki, bu özellik “EKBER” kelimesiyle anlatılmaya çalışılmıştır.
Bu yüzdendir ki, Kurân-ı Kerîm’de “Allah’ın âlemlerden Ganî oluşu” vurgulanmıştır. (Ganî: Algılananla sınırlı olmaktan beri olan!)
Evren içre evrenler, adeta koni içre koniler olması itibariyle, ortak bir “nokta”dan varlıklarını almaktadırlar.
Çünkü “nokta”nın varlığı, “ilim sıfatı” diye anlatılan “nokta”lar düzlemindeki, ilmî-şuursal açılımlardır. “Akl-ı evvel” diye bahsedilen, ilim sıfatının “nokta”daki şuursal açılımıdır.
Holografik gerçeklik doğrultusunda tüm konisel projeksiyonlar ve bunun hâsılası olan “göresel bilinçler”, varlıklarını, kendi derûnlarındaki “nokta”larından alırlar. “Allah âlemlerin Rabbidir” işareti de, müşahede edebildiğimiz kadarıyla bize bunu anlatır...
İşte bütün bu gerçeklikler doğrultusunda…
Allah Rasûlü Muhteşem Bilinç, bize, içinde yaşadığımız, “sünnetullah” denen sistem ve düzenin yapısını anlatmıştır; kendindeki Hakikat “nokta”sından, bilincine gelen Cebrâil’î kuvve bilgisi doğrultusunda; “İKRA” hükmüyle “OKU”yarak sistemi ve “sünnetullah”ı!..
Bildirmiştir ki Allah Rasûlü ve son Nebîsi Muhammed Mustafa aleyhisselâm…
Tanrı yoktur ve tanrılık kavramı sözkonusu değildir; yalnızca ALLAH ismiyle işaret edilen vardır! ALLAH, tapınılacak dışımızdaki bir tanrı değil, kulluk edilen özümüzdeki Rabbimizdir (varlığımızı meydana getirip her an onu yeni hale sokan).
Dünya yaşamı süresince kişiden ne yolda bir kulluk açığa çıkmışsa (düşünsel-bedensel), ötesinde (âhıretinde) bunun getirisini-sonuçlarını yaşayacaktır.
Kabir âlemi haktır; bu boyuta geçen kişi dünyada yaşadıklarıyla geçtiği boyutun gerçekliğini sorgulayacaktır kendisindeki melekî kuvvelerle... Sorgu melekleri dışardan gelmeyecektir; kendi varlığında mevcuttur ve açığa çıkacaktır.
Kabir azabı ve kâbir cenneti haktır. Otomatik yaşanacaktır, kaçınılmazdır.
Kıyamet kopacaktır! Dünya eriyip yok olacaktır! Tüm insan ruhları, bilinçli olarak, bir ortamda toplanacaktır. O ortamda kişiler dünyada inandıklarına göre topluluklar oluşturacak ve inandıkları kişinin peşinden gideceklerdir.
Cehennem o ortamdaki tüm insanların içine girecekleri bir ortamdır. Mahşerden çıkanlar, cehennem ismiyle tanımlanan boyut veya ortamdan geçecekler ki bu yol “sırat”; çıkabilenler bir başka boyutta (cennet) yaşamlarına devam edeceklerdir sonsuza dek...
Bu konuda detaylı bilgi “İNSAN VE SIRLARI” isimli 1985 yılında yazmış olduğum kitapta mevcuttur.
Bu bir süreçtir. Herkes bunu yaşayacaktır Allah Rasûlü’ne göre…
Dünya yaşamında insana “ibadet” adı altında tavsiye edilen tüm çalışmalar, hep insanın ölüm ötesi yaşamda sıkıntı çekmemesi ve geleceğinin daha güzel olması içindir. Yapılacak çalışmaların gökteki tanrıya yaranmakla ilgisi yoktur. Hasta olmamak için tedbir almak veya hasta olunca iyi olmak için ilaç almak neyse, ölüm ötesi yaşam için de bu çalışmaları yapmak ve o ortama kendini hazırlamak aynı şeydir. Kişi ne yapacaksa kendi için yapacaktır.
Yukarıda kimse yoktur yaratılmışlardan başka!.
Kişi Rabbini kendi derûnunda keşfedecektir!.
Ölümü TADARAK boyut değiştiren kimse, yaşamın ve bulunduğu boyutun gerçekliğine göre, kendi kendini sorgulayacaktır derûnu itibariyle ki, bu durum “hesaba çekilmek” şeklinde tavsif edilmiştir!. “O gün hesap görücü olarak nefsin yeter” âyeti bu gerçeği vurgulamaktadır.
Zerre kadar hayır işleyen bunun karşılığını görecek, zerre kadar kötülük yapan da bunun sonuçlarını kaçınılmaz biçimde yaşayacaktır. Zelzele suresi bir kere daha ölüm tadıldıktan sonra yaşanacaktır.
Bunları bilmemek veya duymamış olmak gibi bir mazerete yer yoktur sistemde!
Çünkü mazeret serdedilecek bir tanrı yoktur kimsenin karşısında!
İşte dostum anlatılabilir kadarıyla, “DİN” olayının geçmişteki mecâzlarla bezenmiş anlatımının, çağımız gerçekleri ışığındaki bir kısım kodları...
Yaşam senin yaşamın!. Ne yapacağına kendi aklınla kendin karar ver! Olayı kendin değerlendir!
İster Allah Rasûlü’nün dediklerini değerlendir; ister onun dışında bir yol seç kendine!.. Tercih senin; sonucuna katlanmak da sana ait olacak!. Bu yüzden de DİN zorlama kabul etmez. Herkes kendi aklının getirisini ve sonuçlarını yaşar. Kimsenin kendi inancını zorla başkasına kabul ettirmesi mümkün değildir.
“Din dogmadır, bilimle açıklanmaz; din ve bilim ayrı şeylerdir; dini bilimle bütünleştirmek saçmalıktır” diyen aydınlarımıza(?) selâm olsun!.
Bu vesile ile, Ramazan Bayramı hepimize bereketli olsun.
AHMED HULÛSİ
19 Ekim 2006
North Carolina, US
Yazan: deniz Tarih: December 17, 2006 3:12 PM
Sevgili Beagle,senin içinde yazarın bir makalesini gönderiyorum.bu makaleye aynen katılıyor ve altına imzamı atıyorum.umarım senin sorularının bir cevabı olur.
bu aralar kendim yazamıyorum.kusura bakmayın.benden daha güzel ifade ettiğini düşündüğüm için bir yazı daha yolluyorum.
sevgiler
----------------------------------------------------
ŞERİAT DEVLETİ
Bana ulaştırılan samimî ve önemli bir mektuptaki “şeriat devleti” konusu dolayısıyla düşüncemi sizlerle paylaşmak istedim. Zira bu konu dolayısıyla insanlar, Allah’ın kendilerine vermiş olduğu sınırlı enerjiyi hakkıyla değerlendirememenin acısını çok fazla çekeceklerdir geleceklerinde!.
Mektup şöyle:
“Selam üzerinize olsun Üstad! Yazım biraz uzun ama lütfen okuyun. Yazılarınızı devamlı olarak takip eden ve sizin sayenizde bazı gerçekleri idrak etmeye çalışan bir gencim. Ama bazı konularda kararsız kalıyorum. Şu yazınız hakkında bir soru sormak istiyorum.
www.ahmedbaki.com/turkce/kitaplar/insan/insan105.htm
Üstadım, burada İslâm devletine gerek yok demişsiniz. Allah aşkına dünyada şu an dahi onlarca Müslüman öldürülmekte olduğu ve güçlü bir İslâm devleti olmadığı halde bunun sebebini anlamış değilim. Bizim gayemiz tâbi ki Allah yolunda savaşmak olmalıdır diye düşünüyorum. İslâm devlete gelmiş değil insanlara gelmiş bir düzendir diyorsunuz ama eğer insanın içinde yaşadığı devlet Allah’ın kurallarını uygulamıyorsa nasıl İslâm’dan söz edebiliriz? Tâbi ki asıl önemli olan imanımızdır. Ama İslâm’ı daha fazla yaşamak varken niye sadece imanımızla yetinelim. Ben mesela İslâm’ı anlatamıyorum. Gerici damgası yiyorum, şeriatçı diyorlar. Şeriatçıyım yalan değil. Şer'i olanları uygulamakla mükellefim. Ama bunu bilmeyenlerin de öğrenmesini istiyorum. Şimdi sizin bu yazınız, “Din Allah’ın oluncaya kadar savaşın” emrine uyanları bir parça da olsa kararsızlığa itmez mi? Eğer İslâm devletine gerek yoksa niçin Rasûlullah (s.a.v) İslâm devleti kurdu? Onlar da kurulu düzen içinde İslâm’ı yaşayabilirlerdi. Ayrıca Allah da İslâm kanunlarını indirmezdi. Bunun çok önemli bir konu olduğunu düşünüyorum. Beni bilgilendirmenizi rica ediyorum. Benim yazımı okuduğunuz için de teşekkür ederim. Allah’ın selamı üzerinize olsun. Hayırlı günler...”
Şeriât devleti kurulmalı mı?..
Şeriât devleti nasıl olur?..
Yeryüzünde bir örneği var mı?..
Şeriat devletini kimler yönetecek?..
Bakın geçmişe dair bir devremi anlatayım size...
Henüz 18 yaşındayım; bu konulara yeni girmişim... Yalın olarak kelime çeviri bazında hadisleri ve Kurân’ı okumuşum... Büyük bir aşk ve enerji taşması hâli... Alabora olmuş duygu ve düşünceler!. Kadın eli tutmak bir yana, kafamı kaldırıp kadına bakmıyorum bile!.. O heyecanla, pencereden komşu hanımlara bağırıyorum başlarını örtmeleri için!. Sakal bıraktım, bere giyiyorum, şapka giyenlere ters gözle bakıyorum!
O heyecanla, o zaman çıkmakta olan “Yeni İstiklâl” dergisine şeriatçı yazılar yazıyorum değişik isimlerle... Şeriat uygulanmalı falan gibi konularda.
Bu arada İmam Gazâlî, Abdulkadir Geylanî, İbrahim Hakkı, Erzurumî, İmam Caferi Sadık, Hacı Bektaş Veli gibi “Tasavvuf”, yani İslâm’ın düşünsel yanını irdeleyen kişileri okumaya başladım. Konunun ezberci değil akılcı bir şekilde ele alınması gerekliliğini gördüm. İslâm’ın bambaşka bir yüzünü fark ettim tasavvuf ehli sayesinde!. Gerçek amacını keşfettim İslâm’ın!. Uygulamalarım, çalışmalarım değişti... Hayli açılımlar oldu... Bakış açım tümüyle farklılaştı ve 20 yaşındayken “TECELLİYAT” isimli kitabımı yazdım, o günkü anlayışımı anlatan.... O günden bugüne de bu bakış açım hiç değişmedi!.
O bakış açısı ve açılımlar olduğu zaman, yaşadığımız Müslüman toplumların “Şeriat” tepsisinde önümüze getirdiği ile, “orijin Şeriatın” birbirinden hayli farklı olduğunu tespit ettim.
Orijin İslâm’da, bugünkü lâik uygulamaların vermediği ölçüde insan hakları mevcuttur!. Başkalarına bilfiîl zarar verme söz konusu olmadıkça, İslâm kişiyi inancıyla başbaşa bırakır ve zorlamaz; cezalandırmaz!.
Allah Rasûlü ve Nebisi Muhammed aleyhisselâmın yaşadığı süreçte uygulanan kurallar ile, daha sonraki süreçte uygulanan Müslümanlık anlayışının çok çok farklı olduğu apaçık ortada idi...
Hadsiz hesapsız kişisel yorumlardan oluşan fetvalarla; kar topu gibi olan şeriat, günümüze ulaştığında bir çığ olmuştu!.
Geçmişte, tek bir İslâm Devleti olmamıştır Hazreti Âli’nin dünyadan ayrılışından sonra!. Hep saltanatlar veya diktatörlükler vardır!. Ondan önce ise zaten devlet kavramı yoktu... Kabile yaşamı, bir tür devlet yaşamına döndürülmeye çalışıldı!. Bugünkü devlet anlayışı ile o günkü devlet anlayışı arasında sadece isim benzerliği vardır!.
Kulaktan dolma dedikodu din bilgisiyle ancak hüsrana varılır!.
Kişiler kendi anladıkları İslâm’ı, ele geçirdikleri güç ile insanlara “orijin İslâm’mış” gibi kabul ettirerek saltanatlarını sürdürmüşlerdir yüzyıllardır.
“Orijin İslâm” Kurân ve Hadis’tir!.
Bugünkü yanlış kabul ise, “Kurân + Hadis + Kıyası Fukuha + ümmetin ortak kararı”dır!.
İşte yanlış bu noktada başlamaktadır!.
Kurân veya hadiste olmayan HER ŞEY, “KİŞİSEL YORUMDUR”, yani “FETVA”DIR ve kimseyi bağlamaz DİN ADINA!.
Hele hele, Kurân'da veya Hadiste olmayan bir konuya ilişkin kişisel yorumunun(fetva) Din hükmüymüş gibi uygulatılmaya kalkışılması, insanlara en büyük zulümdür!.
Bırakalım geçmişi bir yana...
Bugün dünya üzerinde, yalnızca Kurân ve Hadis temeline dayalı tek bir İslâm Devleti var mıdır?.. YOKTUR!.
Kişinin imanı veya İslâm anlayışı, “islam devleti” veya “şeriât devleti” kapsamına bağlı olsaydı, bugün yeryüzünde imanlı veya İslâmı kabul etmiş tek kişi olmazdı!. Oysa bugün binlerle evliyâullah, “İslâmî olmayan rejimlerle” yönetilen ülkelerde yaşıyor yeryüzünde!.
Mezheb, tarîkat, cemâat anlayışları dolayısıyla, bölgesel Müslümanlık anlayışları ihtiva eden; kendi anlayışları dışındaki tüm inananları “kâfir” gören dar ve sınırlı bakış sahiplerinin oluşturduğu devletleri nasıl İslâm’a bağlayıp, İslâm’ı küçültebilir, o yüzden İslâm’a laf getirtebiliriz?..
İSLAM’ın yüceliği beşeri yanlışlar yüzünden karalanmaktan münezzehtir!
Kendi cemâatlerinden olmayanı, kendi târikatlarından olmayanı, Müslüman kabul etmeyen; başı örtülü olmayan hanımı dinsiz, kâfir kabul edip, kendilerinden saymayan zihniyetler mi şeriât devleti kuracak da toplumları yönetecek elinde sopa ve satır ile?!
Hangi mezheb ya da tarikat veya cemâat anlayışına göre şeriat devleti kurulacak?... Böylece de, kaç kişi, kaç kişiye hükmedecek ALLAH ve DİN ADINA; diyerek!. Düşünebiliyor musunuz bunun sonucunu!.
Bugün Müslümanlar, böylesine birbirini dışlayan veya arkasından kuyusunu kazan anlayış farklılıkları içinde kümelenmişken; kendi görüşünde olmayanların kitaplarını yasaklayan bir kafa yapısına sahipken, nasıl bir birlikten ve o birliğin yönetiminden söz edilebilir ki!.
Gerçekçi olalım ve kendimizi aldatmaktan vazgeçelim. Köyümüz sınırları içinde düşünmekten arınıp, global bakmayı ve değerlendirmeyi öğrenelim!.
Kesin olarak bilin ki, “Mehdî” lakabıyla bildirilen YENİLEYİCİ, eğer olağanüstü kuvvelerle donanmış bir ordu beraberinde, beyaz atlı komutan olarak gelmezse, “şeriat devleti” beklentisi, insanların enerjisini yanlış yolda harcatan ham hayal olmaktan öteye gitmeyecektir!.
Hayal edildiği şekilde bir Mehdi’nin, ortaya çıkmayacağını 1985'te yazdım. Yenileyici'nin, ta o tarihlerde (1400-1410), işlevini yerine getirmeye başlamış olabileceğini yazdım... Yıllardır her sene hacda Mehdi çıkacağını bekleyenler hep boşa çıktılar!. Suudî saltanatı sürdüğü sürece de O Zât’ın açığa çıkacağını sanmıyorum! Bu benim kişisel düşüncemdir. Bundan sonra da ömrü olanlar haklılık derecemi bu konuda da göreceklerdir inşâallah!.
Yenileyici, diyelim 1980 ya da 1985 ten beri görevine başlamış, işlevini yerine getiriyorsa, bu kadar zamandır acaba neyle meşgul? Ne yapıyor?
Yaşadığınız günün gerçeklerini iyi görün!.
İslâm yeryüzünde, dar kafalı, şekilci anlayışlı, robot beyinli, ezberlediğini tekrardan öteye gidemeyen din âlimleriyle(!?) değil, işin hakikatini görüp yaşayan gönül ehliyle yayılmıştır!.
Devleti değil, gönülleri fethetmeye çalışalım!.
Allah yolunda savaşmak demek, Din hakkında bilgi sahibi olup, insanları Rasûlullah yolundan uyarmak demektir!. İnsanların neye, neden, nasıl iman etmeleri gereklerini onların anlayabileceği lisanla anlatmak, açıklamak; onları sürü olarak görüp gütmeye kalkışmamak, demektir!.
Yaşadığımız devir, insanların imanlarının kurtulmasına hizmet vermek devridir! Onlara anladıkları dilden anladıkları tarzda hitap etmek devridir! Ehlinin anlamakta zorlandığı lisanla yazılmış kitap veya hitaplarla topluma hiç bir mesaj verilemez!.
Rasûlullah, devrinde "kılık-kıyafet Müslümanlığı" yapmamıştır! “Gardıropçuluk” ilkel kafalara mahsus bir haslettir!. İlkel insanlar birbirlerinin kıyafetlerine ambargo koymaya kalkarlar!. Rasûlullah, Din gerçekleriyle ilgili olmayan konularda, yaşadığı putperest toplumun örf ve âdetlerine saygı göstermiştir!. Bu bize açık örnektir!
Mevcut yönetimlerin yanlış, haksız ve belki de inançsızlığı doğrultusunda amaçlı uygulamalarını, yerinde bulmamak ve karşı çıkmak ayrı şeydir; onun yerine bir başka yanlışı uygulamak uğruna ömrü hebâ etmek ayrı şeydir!.
Yıllardır, kapkaç olaylarını “gasp” kapsamında değerlendirecek tek bir kanun maddesi çıkartamayıp, toplumu rahatlatamayan kişilerden, daha büyük sorunların çözümünü nasıl beklersiniz?..
Yaşadığınız dünyanın gerçeklerini görün!. Kendinizi aldatmayın!. Bunun faturası en ağır fatura olacaktır!
Yıllardır, Türkiye’de perde arkasından “solcuları” veya “şeriât isteklilerini” dar kalıplı söylemlerle itekleyen aynı merkezin; ve bu süreçte de amaçlarına ulaşanların, kimler olduğunu iyi araştırın!. O söylemlere kanan devrimcilerin bugün hangi çizgide olduklarına bakın!.
Yıllar içinde, çeşitli sebeplerden dolayı, “DİN” anlayışı Türkiye’de yozlaşmış; gizli Kuran kurslarında, cemaat evlerinde, yetersiz ve kalıpsal bilgiyle bloke olmuş,kendi doğrusundan başka birşey bilmeyen beyinler, topluma din adına yön veren noktalara yerleşmiştir!.
Ölüp yok olup, kıyamette topraktan biteceğini düşünen din bilginleri(!) yetiştiren bu kurslar ve cemaatler, İslâm’ın önündeki en büyük perdelerdir esasta, devlet değil!.
İnsanlar kendi iyilikleri için, âcilen, bizzât yeni baştan DİN’i araştırmak ve sorgulamak zorundadır!.
Ömür geçiyor ve hızla tükeniyor!. Süre hızla azalıyor!. Yalnızca dünya yaşamında kazanabilecekseniz ebedi hayatı, bu sizin son ve tek şansınız!.
Türkiye’de sorun, “şeriat devleti” değil, gerçek İslâm Dini bilgisinin kasıtlı olarak örtülmesidir!.
Tek bir anlayış, tek bir yorum insanlara ezberletilerek DİN öğretilmiş olmaz!.
Ne devletin işine gelmektedir GERÇEK İslâm Dini’nin dillendirilmesi; ne de tarîkat veya cemâat ehlinin!.
Neden acaba?...
Bunu iyi sorgulamak ve düşünmek gerekir kanaatimce.
Hiç bir DİNÎ işlev, para karşılığı yapılmaz!. Yapılırsa, ticâret olur adı, Din’e hizmet değil!.
DİN, meslek değildir!. Meslek olmaz!.
Mesleği DİN olanın, işi de ticârettir!.
Din, para kazanmak veya dünyevi başka çıkarlar için kullanılabilir, ama bunun sonucu hüsrandan başka bir şey olmayacaktır!.
Kafasında “tanrı” yaratan, kendi anlayışına göre herşeyi mubah görebilir istekleri doğrultusunda... Ancak Hazreti Muhammed’in açıkladığı ALLAH’ı ve O’nun getirdiklerini anlayanların dünyası bambaşka bir dünyadır!.
Dünya GEÇİCİDİR!.
Hazreti İsa, kendisini siyâset için kullanmak isteyen Barabbas’ın oyununa gelmedi!.
Çünkü o “ALLAH” ehli idi... Biliyordu ki insanlar için önemli olan, “sonsuz olan ölümötesi yaşam”dır!.
Bıraktı onları kendi yaratılış şekilleri üzere dünyevi faaliyetlerle kulluklarını yapmaya!.
Yaşamlarında, şeriâtın ne olduğunu farketmemiş insanların, devlete şeriat isteme duyguları ne kadar enteresandır!.
Bütün bu konularda yanlış anlamanın gerçekte tek bir sebebi vardır:
Kurân işaretleri ve uyarıları ile Rasûlullah uygulamasının bir bütün olarak ele alınmayıp; içinden seçilen tek bir âyet veya hadisin doğrultusunda meseleye bakılması!. Gizli kurslarda veya evlerde ezberletilen yorumların gerçek orijin DİN sanılması!.
Devlet müsaade etse de, herkes görüşünü açıkça TV’lerde söyleyebilse, toplum gerçekleri anlayıp herşeyi değerlendirebilecek; telekomik ilahiyatçıları fark ettiği gibi!.. Ne var ki buna bile izin yoktur! Çünkü düşündüğünü dile getirme özgürlüğü yoktur ülkelerin çoğunda!.
Gerçek özgürlük, düşündüğünü özgürce dillendirebilme özgürlüğüdür! Uygar ve gelişmiş toplumlarda yaşanan bir özgürlüktür!. Bütün özgürlüklerin de başıdır!.
Yol uzun... Ömür kısa... Şiddetli depremler ve çöküntüler, meteorlar yolda!. Üçüncü dünya harbi kapıda... Deccal sırada!.. Yenileyici kendi işlevini yapmakta ortaya çıkmadan!..
Hakikata eremeden, Allah’ı bilemeden, Allah sistem ve düzenini kavrayamadan ve buna göre hazırlanamadan dünyadan ayrılmak her an söz konusu!
Dünya’da yaşamaktan amaç, özündeki Allah’a ait kuvveleri keşfedip onları uygulamaya sokarak sonsuz yolculuğa çıkmaktır!. Bunu başaramazsak, diri diri gireceğimiz mezarda başlayacak sonsuz yolculukta hâlimiz perişan olacak!..
Kâbirdeki üç soru, “Rabbin”, “Nebin”, “Kitabın” sorularıdır sana; Şeriat devleti kurup sopayla insanları hidayete eriştirip eriştirmediğin değil!.
“Biz isteseydik tüm insanlara hidayet ederdik” veya “... Sen onlar üzere zorlayıcı değilsin” âyetlerini iyi düşünmek gerek!..
Konu çok daha geniş, ama sıkmamak için kısa kesmek lazım...
Prensibimizi Rasûlullah koymuş:
“Kolaylaştırın, zorlaştırmayın; sevdirin, nefret ettirmeyin!..”
Allah kolaylaştıra...
AHMED HULÛSİ
21 Ocak 2006
North Carolina, USA
www.ahmedhulusi.org
Yazan: deniz Tarih: December 17, 2006 6:09 PM
Sayın blue;
"Belli ki mutlak eşitliğe inanmıyor." Atatürk hakkında bir yorumda bulunmuşsunuz.
Atatürk'ün inanmadığı bu "mutlak" eşitlik kavramı biraz kapalı olmuş sanki. Atatürk'ün kadınlar ve erkekler arasındaki bu mutlaklık sınırının, yani nereye kadar eşit olabilir'in ucu çeşitli şekillerde doldurulabilir. Mesela bu ülkede kadınlar Atatürk'e rağmen bir zafer elde etmiştir sözleri, aslına bakarsanız bir deprem niteliğinde etki yaratması gerekir. Bunun açıkça ortaya konulup tartışılması , o sınırın belki de tarihçilerin de yardımlarıyla belirsizlikten kurtarılması gerekir..
Yazan: sessiz Tarih: December 18, 2006 10:47 PM
Deniz Bey/Hanım ,
17 Aralık tarihli yazınızı okudum , ama sizinle zaten sorduğum konular hakkında hemfikir kalmıştık .
Kuran bir genellemeye sokulamaz demiştim , siz de katılmıştınız.
Sivas Katliamı konusunda ayrı düştüğümüz yerleri belirtmiştim. Üstüne ifadelerimi de bir güzel saptırmıştınız , benim Sivas halkını katil ilan etmeme kadar getirmiştiniz olayı. Ve yine sanki ben hiç birşey dememişim gibi bana bir de provokasyon - aslı kışkırtmadır , etkenini anlatıyorsunuz. Sorun a zaten burada , benim parmak bastığım nokta da bu. Ben kışkırtılmadım hayatım boyunca , ya siz kışkırtıldınız mı ? İnsan gerekli bilinç ile duruşunu alırsa kışkırtılmaz. Aksi hale son derece kolay oyuncak olursunuz , oluyoruz da ! Buna bir itirazınız var mı ? Yani özünde sizde bilinçsizlik vurgusu yapıyorsunuz farkında iseniz.
17 aralık tarihli yazınıza gelince,
Bakın bu sitede ben de dahil kimse anlatım ustası dahiler değil. O nedenle yorumlarımda özellikle belirtirim , anlaşılmayan bir yer varsa söyleyin açmaya hazırım diye. Çünkü anlaşılmamak ya da anlatamamak herhangi birimiz de bir sorun olarak çıkabilir , ne de olsa usta değiliz hiçbirimiz.
Sorun siz de ya da ben de , ama her ne ise 17 aralıktaki yazınızdan ben kendi adıma sorularıma almam gereken cevapları görmedim. Zaten size sorduğum üç başlık vardı 11 Aralıktaki yazımda ,üçünü de tartıştık. Direkt size olmasa da genele sorduğum soruyu zaten siz de yanıtlamıyorsunuz ( Eski Karpat mı haklı , Yoksa 2006 daki Karpat mı ? ).
Sonuç olarak diyeceğim lütfen bu yazınızda bana ne şekilde cevap veriyorsunuz daha açık yazın. Ben de cevap verebileyim .
Yazan: Beagle Tarih: December 19, 2006 4:08 PM