« Orhan Pamuk'a Tebrikler | Ana Sayfa | Yoksa Laikçilerimiz Komünist mi? »
October 20, 2006
İngilizce Sempozyum: İslam ve Din Özgürlüğü
ABD'deki "İslamofobik" yayınların önde gelenlerinden biri olarak kabul edilen, alabildiğine "şahin" Frontpage dergisi, İslam'ın zorla din değiştirmeyi emredip etmediğini tartışmaya açan bir sempozyum düzenledi. Sempozyumda halen ABD'deki en aktif "İslam eleştirmenleri" arasında yer alan Robert Spencer ile Andrew Bostom'ın ve tarihçi David Aikman'ın savunduğu "İslam baskı dinidir" tezine ben cevap verdim. Son derece renkli geçen tartışmanın tüm metnini buradan okuyabilirsiniz.
Bu arada, bu vesileyle, tüm okurların Ramazan bayramını tebrik ederim.
Yazan: Mustafa Akyol Tarih: October 20, 2006 7:33 PM
Okur Yorumları
(NOT: Yazılar üzerine yapılan yorumların sitede yer alması, bunların Mustafa Akyol tarafından benimsendiği ve desteklendiği anlamına kesinlikle gelmez. Aksine, farklı ve karşıt görüşleri ifade eden yorumlar da kabul edilmektedir. Ancak saldırgan, düzeysiz veya konuyla ilgisiz yorumlar reddedilecektir. Eğer bu siteye ilk kez yorum yazıyorsanız, standart yorum kurallarını dikkate almanız önemle rica olunur.)




Mustafa Bey,
Her halleriyle "dolu" oldukları belli olan 3 anti-islam araştırmacıyla karşı karşıya gelmişsiniz. Aynı zamanda Nefroloji dalında öğretim üyesi olan Dr. Bossom'un açıklamaları özellikle dikkatimi çekti. Bir tıp doktorunun bu derece ön yargılı olması ne kadar üzücü...
Cevaplarınız için ayrıca teşekkürler. Yalnız Dr. Bossom'un son söylediklerine cevap verilmeliydi. (-ki eminim mutlaka söyleyecekleriniz vardı)
Bir de merak ettiğim için soruyorum.
Yurtdışındaki özellikle İngilizce Kur'an mealleri ne derece Kur'an'ın ruhunu yansıtıyor? Mealler arasındaki fark belirgin mi? (Yurtdışındayken Ahmediye tarikatına ait bir İngilizce bir meal elime geçmişti. İçinde saçma ifadeler vardı.) Sözgelimi buradaki konuşmacılar Kur'an'dan örnekler verirken hangi meali baz alarak konuşuyorlardı?
Mustafa Bey ya da diğer arkadaşlardan biri yanıt verirse çok sevinirim.
Saygılarımla.
Tuncay Yılmazer
Yazan: Tuncay Yılmazer Tarih: October 20, 2006 9:17 PM
Mustafa Bey,
Açıkçası Türkiye'deki İslam düşmanlarının saldırılarını okumaktan fırsat bulup yurtşındakilerinin ne söylediklerine sıra gelmiyor.
ABD'de bildiğim en azılı İslam düşmanları Harward'dan Daniel Pipes ve tartıştığınız Robert Spencer. Sizinde katılacağınızı umduğum düşünceme göre Türkiye'deki İslam düşmanları bu isimlere bile rahmet okutur.
Daha tartışmanızı henüz okumadım ama gerekli cevapları verdiğinize eminim.
Enerjinize ve donanımınıza gıpta ediyorum, sınırötesi operasyonlara girişip İslam hakkındaki önyargılara ve ayetleri saptırmak suretiyle üretilmiş iftiralara gerekli cevapları veriyorsunuz.
Zihninize, kaleminize, gönlünüze sağlık. Allah razı olsun.
Vesileyle ben de sizin ve tüm okurlarınızın Ramazan Bayramını tebrik ederim. Daha nice bayramlara hep birlikte ve daha güçlü biçimde inşaallah..
Saygılar.
Yazan: Suat Öztürk Tarih: October 20, 2006 10:33 PM
Baştan sona okudum,
öncelikle: iyi ki varsınız!
3 islam düşmanına karşı kısıtlı bir söz hakkıyla elinizden geleni yapmışsınız.
Osmanlı'da tanzimat reformlarının başarısızlığı bahsinde kullandığınız "çünkü hristiyan önde gelenleri istemedi" argümanını pek mantıklı bulmadım, "çünkü halkın zihniyeti değişmemişti" tezi yanında. Bu noktada önemli olan Tanzimat'ın islam hukukuna aykırı bulunmayıp yasalaştırılabilmesi hususuydu bence.
Aldığınız en doğru pozisyon "müslümanların serencamını tarihsel perspektiften, karşılaştırmalı olarak yorumlamalıyız" idi bence, adamlar sayıp döküyor müslümanlar şu tarihte şunu yaptı bunu yaptı diye, iyi de kardeşim hristiyanlar o sırada ne yapıyordu?
"Ermeni Soykırımı"nı da islama karşı argüman olarak kullanmalarına ise "OHA" dedim, eğer gözden kaçırmadıysam siz de bu konu hakkında net bir açıklama yapmadınız, yani ermeni tehcirinin görece seküler ittihat ve terakki yönetiminde gerçekleştiği, ya da ermeni çetelerinin marifetleri vs.
bir de merak ediyorum sizin yerinize, klasik mezhep içtihatlarıyla düşünen (mürtedin katli vs.) biri orada olsaydı (Allah göstermesin) neler olurdu?
Yazan: VolkanS Tarih: October 20, 2006 11:13 PM
İslam'ın esasını bilen neden Osmanlılar değil de Vahhabiler olsun?
Osmanlının reel politik gereği böyle bir değişimi kabul etmesi de bir
zihniyetin eseri değil midir? Kabul etmeseydi herhalde bugünkü
teröristler kadar rahatsızlık vermeyi başarabilecek kadar gücü
bulabilirdi. Elbette ki geldiğiniz geleneğin etkisinden çıkmanız bir
etkiden sonra olur; o etkiyle şartların değiştiğini anlarsınız.
Geleceği sosyal dayatmalardan öğreniyoruz; zamanın gerekleri diyerek
uyum sağlıyoruz. Tartışmacıların tavrı tipik oryantalist tavır:
İslam'ı müslümandan daha iyi biliyor ve ona öğretiyor(!). Eğer
karşısındaki Müslüman onun zihnindeki Müslüman değilse o zaman da
Batılılaşmıştır ve bu durumda İslamla ilgili değildir. Oysa ki
Batılılaşmama rağmen Müslümanlığımı ilan ediyorsam bu da İslam'ın
imkan dairesi içinde olmuş ki ben batılılaşabildim. İslam'ın
Batılılaşmayla bir sorunu yok demektir. Bu, Napolyon'un Mısır'a
yaptığı çıkarma sırasında El Ezher'in şeyhlerine İslam'ı öğretme
"misyonu"na kendi kendini layık görmesine benziyor.
Israrla hayır efendim Osmanlı yapmışsa ve iyi bir işse İslamî
değildir, kötüyse İslami'dir. Hatta Tanzimat nesli daha eski ama onun
yaptığı iyi işler Batı etkisi; daha yeni olan ve tamamen Batı
eğitiminden geçmiş ve İslam'a karşı gayet mesafeli olduklarından büyük
gayretlerine rağmen halk arasında destek bulamamış İttihatçılar İslam
eseri (!) Oysa İslamcılık üzerine yapılan çalışmalar göstermektedir ki
reformları şart gören Tanzimat nesli İslam'a dair en ufak bir şüphe ve
komplekse sahip olmadığı için Batı'ya rahatlıkla açılmış daha sonra
gelen ve Namık Kemal'le başlayan nesillerse (ittihatçılar-jöntürkler)
artık komplekslidirler ve Batı'ya tepkiseldirler.
İslamiyet asla toprağa, ırka vs kayıtlara bağlı bir din olmamışken
bütün bir İslam coğrafyasında olanları İslam'a bağlamak … Sayın
Akyol'un verdiği eşkıya örneğindeki gibi. İslam coğrafyasında
yaşamışsa eşkıya bile İslam… Ayrıca bunlar dünyadan kopuk sırf
kitapla "keşişler" gibi yaşayan bir toplum muydular? Kitap ne derse
onu mu yapıyorlardı. Tarihte millet ya da imparatorluk çapındaki
hangi oluşum dünyadan bu kadar kopuk olabilmiştir; yapısı gereği
mümkün değildir. Hiçbir tahayyül gerçeklerden bu kadar uzak ve hatalı
olamaz. Bu yaklaşım fundemantalist bir yaklaşımdır.
Geçmişteki azınlık hareketlerini bugünkü "cihadist"lere benzetmek çok
mu zor?! Oysa ikisi de ayrılık istiyor ve bunun için çeteleşiyor/du.
İslam'ın yoksullarla ilişkisi yanında Mother Teresa örneği sanırım
sadece Müslümanlara değil Müslümanlarla yakın temasta yaşayan herkese
komik gelir. Bu örnek İslam'ın hemen her bireyinde yaşayan erdemlerin
Batı'da az bulunur saygı değer bir örneğidir. Sosyalbilimciler
senelerdir İslam toplumlarında yoksulluğa rağmen sosyal patlamaların
yaşanmamasının sebebi olarak İslam'ın yoksullara yönelik emirleri ve
geleneği olduğunu söylüyorlar.
Fanatizmle ne teori ne de pratikte en ufak bir bağım yok ama evet
doğru bir tespit; bir çok Müslüman gibi ben de aynı fikirdeyim ki:
"Christianity was only partial revelalion of the truth" Bence de
öyledir nitekim Müslüman olan bir Hıristiyan'ın veya Musevi'nin din
değiştirdiğini değil dinini tamamladığını düşünüyorum.
"uncomplimentary overtones"un sebebine gelince yaşanan tecrübeler
müslümanlara "gavur"luğun merhametsizlikle eşit olduğunu
düşündürmüştür. Nitekim her istilada müslümanların gördüğü şey
istilacıların kadın, çocuk, yaşlı, sivil ayırmadan öldürdükleriydi.
Evet, gavurların merhametsiz olduğu düşünülür. Müslümanlardan
merhametsiz ve bencil olanlara da "bir kendine Müslüman" denir. Fakat
bugün hüküm "gavurlara" aittir ve müslümanlara aksine ispatlamak
şansları vardır.
İslamla Batı arasındaki ilişkinin en ironik taraflarından biri daha bu
konuşmada dikkatlerden kaçmıyor. Hz. Muhammed hakkında "sıradan
birinden bahseder gibi konuşan ve misyonunu görmezden gelen bu
adamların karşısındaki "Muhammedî" genç, onların inandıklarını ümit
ettiğimiz, Hz. İsa hakkında bu tonla konuşmaz, dahası bir Müslüman
olarak, konuşamaz.
Bu konuşmalar daha çok Hıristiyanlığı emperyalist bir ön kol olarak
kullanmak isteyen bildik Batı ruhuna uygundu. Zaten Batı'da
Hıristiyanlığın bu amaçla kullanılması doğrultusunda bir hareketlilik
var. Misyonerlik değil prozelitizm olan bir girişimle karşı
karşıyayız. Bu konuda Time dergisinde "The War for China's Soul"
yazısı satır araları dikkate alınarak okunduğunda bu emellerin nasıl
canlandığını gösteren yazılardan sadece biri.
Kötülükten bahsetmemek Müslümanların tarihsel karakteristik
özelliklerindendir. Bu yüzden Müslümanlara dönük nice zulüm
küllendirilmiştir. Hatta bu gün de "Bâtıl'ı tasvir bâtıldır"
ifadesiyle bu anlayış yine güncellenmiştir. Fakat buna rağmen ben, söz dini özgürlükten açılmışken, basit bir örnek vermek istiyorum,.
Türkiye'de standardın üzerinde bir iş yerlerinde çalışan arkadaşım
bu ramazanda şöyle bir ikaz aldı "Bu iş yerinde oruç tutan kendini
kapının önünde bulur" İçki içmemesi de "hem iyi eğitimli biri hem
içki içmiyor yoksa Fethullahçı mı?" diye tepki alıyor. Arkadaşım
Müslüman Türktür ve Selçuklu'dan beri Anadolu'da yaşayan bir ailenin
çocuğudur. Peki bu hareketi bu bu işyerinin dinine mi vermeliyiz.?!
Umarım Hz. İsa'nın gerçek bağlıları Hıristiyanlığı siyasetten
ayırmayı yani, emperyalizmin ileri karakolu vazifesi
görmek/gördürülmekten kurtarmayı/kurtulmayı başarırlar.
Yazan: Hande Eren Tarih: October 21, 2006 1:51 PM
"AB çabanız onur kırıcı"
Yusuf İslam, İslam'ı tanıtma uğruna ülke ülke geziyor. Türkiye'ye de -çoğunlukla seçim arifelerinde defalarca gelip- İslamcılar için propaganda yaptı.
Türkiye izlenimlerini sorunca Erbakan gibi cevap verdi:
"Kendimi evimde hissettim. Eşim Kafkas kökenli, ben de aslen Rum olduğum için çok rahattım. Ayrıca çok gururlandım. Çünkü Türk halkının İslam'ın gelişmesine yaptığı katkıyla elde ettiği gücü gördüm. Bu arada bu gücün son derece manasız çabalar için terk edilmeye başladığını gördüğüm için üzüldüm. Şimdi Türkiye Avrupa Topluluğu'na girmek için çabalıyor. Bu ne kadar onur kırıcı bir şey... Oysa Türkiye bir zamanlar dünyanın hükümdarlığı koltuğunda oturan bir ülkeydi. Şimdi o dünyaya arka kapıdan girmeye çalışıyor. Türk halkının bir kimlik krizi yaşadığını sanıyorum. Bence Türk toplumu doğal olarak güçlü ve gelişmeye açık bir toplum. Ama gelişmesi bu gücü ona kazandıran temel değerlere başta da İslam'a sıkı sıkıya sarılmasından geçiyor."
http://www.candundar.com.tr/index.php?Did=2713
Yazan: salih Tarih: October 21, 2006 1:53 PM
Mustafa bey,
Sempozyumda anlattıklarınız çok doğru tespitler. Ben okurken çok şey öğrendim. Bu yaklaşım tarzınızı yüksek sesle dile getirmenize ihtiyaç var. Muhaliflerinizin dediği gibi 100.000 Mustafa Akyol lazım ki bu fikirler kuvvet bulsun, ama ne kadar olduğunu iddia etseniz de fikri bu kadar berrak ve sesini duyuran bir avuçtur. Bu fikirlerinizi ihtiva eden derli toplu bir çalışma var mı? Bence bu tartışmalar risale haline getirilip bütün dünya müslümanlarına ulaştırılmalıdır. Böyle sınırlı sayıda insanın okuduğu tartışmalarla sınırlı kalmamalıdır.
Allah razı olsun, dilinize, kaleminize kuvvet versin.
Yazan: blue Tarih: October 22, 2006 12:03 PM
Mustafa Bey ve bloğun takipçilerine; huzurlu bayramlar dilerim.Selam ve dua ile...
Yazan: Vecihe Tarih: October 22, 2006 4:16 PM
Değerli yorumcuların ve Mustafa bey kardeşimin,
Ramazan Bayramını kutlarım. Dünyada ramazanın en
güzel idrak edildiği ülke için Türkiye tespiti
yapılıyor. Bu tespite hemen tüm islam sosyologları
katılıyor. Bazı hasetten kaynaklanan bu mutlu
ortamı zehirleme gayretleri olsada, bunlar ağzımı
zın tadını bozamadı. Herzmanki gibi pekçok gayri-
müslim vatandaşımız, alenen yemek yemedi su içmedi
Afrikada, Balkanlarda, Türki Dünyada, lübnanda ve
Ülkemizde aç-tok, fakir-zengin, milyonlarca insan
ortak sofralarda iftar açtılar. Adeta Şeyh Bedret
tin destanı yaşandı. Yunus ziyafeti çekildi. Kumru
lar HU-Hu diye ötüştü, kızlar sema döndü. İslam
kültür olarakta şahikada dolaştı. Allah nurunu
nasılda tamamlıyor. Tüm milletimin, her fikirden,
her mezhepten ve bu sevince katılan her dinden
vatandaşımızın Ramazan bayramı, şeker gibi tatlı
olsun. Şekerler, mendiller hazır mı? Selam ve saygı ile. Levent.
Yazan: levent Tarih: October 22, 2006 10:03 PM
Öncelikle, Mustafa Bey'in ve site yorumcularının Mubarek Ramazan Bayramını kutluyorum...
Açıkçası, sempozyumda adı geçen İslam karşıtlarının yazılarını okumadım -okumak de istemiyorum-, yalnız sizin verdiğiniz yanıtları inceledim. Çünkü bu gibi adamların yazıları, bizim gibi henüz İslam talebesi olanlar için kafa bulandırmaktan başka işe yaramaz diye düşünüyorum. Zaten İslam'a iftira atmak için verdikleri örneklerin birçoğu da bizzat İslam'ın değil; müslüman olmaya çalışanların problemleri olarak öne çıkar. Müslümanları suçladıkları birçok konuda da görürüz ki, tarihte müslümanın işlediği bir hata varsa, aynısı belki misliyle hıristiyan dünyasında da görülmüştür...
"Dinde zorlama yoktur" bahsiyle ilgili de birkaç şey söylemek istiyorum. Bazı islam ülkelerinde gördüğümüz "mürted"lere uygulanan ölüm cezası, birçok İslam karşıtı tarafından, halen İslam'a atfedilmeye çalışılıyor. Allah'ımız çok açık bir biçimde "La ikrahe fiddiyn/Dinde ikrah yoktur" demiş. İnsan inanmadığı halde baskıya gidilse, varacağı yer "münafıklık" olur ki, bu da dinde "küfür eden"den bile daha aşağı bir dereceye düşmesi anlamına gelir. Bu, bu kadar nettir. İslam demek "inanç" demektir; İslam demek "ihlas" demektir. Bunları iyi anlamak ve anlatmak gerekiyor. Allah'ımız bu kavramların hakikatlerini anlamayı ve yaşamayı hepimize kolaylaştırsın...
Mustafa Bey, size de bu gibilerine karşı verdiğiniz "kutlu mücadele" dolayısıyla teşekkürlerimi sunuyorum... İyi ki varsınız!
Yazan: engin emin Tarih: October 23, 2006 12:08 AM
BAYRAM DUASI
ALLAH muhabbetinizi daim etsin.
ALLAH bize Islâm'in düsmanlarina ibret ve idrâk ile bakmayi nasib etsin. Onlarin mutlak birer düsman olmadigini, önce Hz Hamza'nin katili sonra ise sehid olan Vahsi gibi henüz göz perdeleri kaldirilmamis kullar olduklarini bize unutturmasin.
ALLAH Türkiye'deki ve Dünya'daki Islâm düsmanlarinin gözlerindeki perdeleri kaldirsin. Bizim gibi müslümanlara da onlarin gönlünü kazanmayi nasib etsin.
Amin
Yazan: Tunç Tarih: October 24, 2006 12:28 AM
Mustafa bey ve tüm site sakinlerinin bayramlarini tebrik ederim.
Selamla saygilar..
Yazan: Clausewitz Tarih: October 24, 2006 12:32 AM
Mustafa bey sizin ve tüm okurların bayramını tebrik eder, Rusya'dan selamlarımı iletirim! sevgi ve saygılarımla..
Yazan: Alisher Tarih: October 24, 2006 10:45 AM
değerli Mehmet Şevket Eygi Beyin,Osmanlıda tasavvufun zayıflayıp selefi akımların medreslerde güçlenmesiyle Osmanlının zayıflama süreci çakışmaktadır mealinde bir yorumlarını okumuştum.
prof.Agah Çubukçu,Türk -İslam düşünürleri isimli
kitabının önsözünde, Türk felsefesinin 1574 yılına kadar gelişimini sürdürdüğünü bu tarihten sonra ise felsefenin katı görüşler nedeniyle medreslerde yasaklandığını ve müspet ilimlere çok az yer verilmeye başlandığını ifade eder.bu tarihten önce islam düşünürleri(dinde zorlama yoktur)ayetini dikkate alarak tatlı sözler kullanmayı ve vicdan özgürlüğünü çok önemsemişlerdi diye ekler.
tasavvufun azaldığı yerde taassup çoğalır diye sevdiğim bir söz vardır..
biz gerilememizi ve bu radikalizmin içimize yerleşmesini tarihin bu noktalarında arayarak bugün nasıl bir düşünce yapısına ihtiyacımız olduğunu çıkarabiliriz.
İslam düşüncesini ve hoşgörüsünü yeniden ve çok güçlü bir şekilde canlandırmaya acilen ihtiyacımız var.daha çok yetişmiş insana ve dünyaya kendimizi anlatmaya mecburuz.misyonumuz olmuştur artık.
Mustafa Beyi bu konuda kullanabiliriz:))
Levent Beyin kuşlarla böceklerle çiçeklerle cıvıl cıvıl yaşadığı bayram sevincine katılıyor, Tunç Beyin duasına gönülden amin diyorum..diğer yorumcularında bayramını kutluyorum.
sevgiler..
Yazan: deniz Tarih: October 24, 2006 2:53 PM
Taha Akyol Bey bugünki makalesinde geleneksel kadının sosyalleşmesi başlığında önemli gördüğüm bir mevzuya değinmiş.kadın ve erkeğin tokalaşması mevzusu.bu gerçekten çok abartılan bir husus.insanların adeta takvalarının bir ölçüsü olarak görülüyor.aşağıdaki alıntı Taha Beyin makalesinden.
(Hayreddin Karaman gibi saygın din âlimlerinden oluşan bir kurulun yazdığı ve Diyanet Vakfı'nın yayımladığı "İlmihal" kitabı, "Kadın ve erkeğin tokalaşmasını yasaklayan bir ayet olmadığı gibi, Hz. Peygamber'in bu yönde bir sözü de yoktur..." diyor!)
Diyanet bu konuda Taha Beyi yeterince aydınlatamamış.acizane ben bu konuya değinmek isterim.
namahrem olan kadın ve erkek tokalaşınca ahirette eline ateş konulacak vs.türü şeylerde halk arasında dolaşmıyor değil.
ilk etapta zahirine bakıldığında günümüz mantığına göre problemli duran bir hadis ,aslında gerçekten problemli midir?hz.peygamberin hadislerinde mecaz anlatımlar çoktur.mecaz bir ifadenin arkasındaki anlamın zahirinden farklı olduğunu biz kendi dilimizden de kıyaslayıp anlayabiliriz.
kadın ve erkeğin tokalaşmasının haram olmasına dair delil gösterilen bir rivayet vardır.ben bu konuda Yusuf-el Kardavi hocanın görüşlerini aktaracağım.günümüz ilim dünyasının parlayan en güçlü yıldızlarından biri olarak görüyorum kendisini.
bu girişten sonra konuya geçmek gerekirse mevzumuza bahis olan hadis Taberani de geçer.
Enes(ra)dan rivayet edilen hadiste Nebi(as) şöyle buyurur:
--'Birinizin,demirden bir iğne ile dürtüklenmesi kendisine helal olmayan bir kadına dokunmasından daha hayırlıdır--
Elbani kendi (sahihul-camiussagir) isimli kitabında bu hadisin hasen olduğunu söyler.
(usulde sahih hadis şöyle tarif edilir;adalet ve zabt sahibi ravilerin muttasıl senedle rivayet ettikleri şazz ve muallel olmayan hadistir,denir.
yani;takvaya titizlikle dikkat eden,basit gibi görünen ahlaki zaafları bile olmayan yada bunlarda ısrarcı olmayan hafızası çok güçlü kişilerin ki (bunlar peygamberin sahabisi ve onları takip eden ilk nesiller oluyor) sened zincirinde hiçbir kopukluk olmadan ve zincirdeki her ravininde aynı özellikleri taşıdığı ve aynı şartlarda güvenilir başka ravilerin rivayetlerine ters düşmeyen ve ancak uzmanlarının anlayabileceği çok küçük kusurları bile içermeyen hadis,demektir.
hasen ile sahih hadis arasındaki fark ise
ravinin zabt yeteneğinin yani hafızasının sahih hadisteki ravininki kadar mükemmel olmamasından kaynaklanır.hadis alimleri bu işi o kadar ince elemişlerki hafızasında hafif bir eksiklik olsa onu hemen eleştirmişlerdir.bütün bu çabaların gayesi metni koruma altına almaya yöneliktir.yani sened tenkidi aynı zamanda metin tenkidinide büyük ölçüde kapsamaktadır diyerek bu faslı kapatıyorum)
Kardavi burada bu hadisin kadınla erkeğin tokalaşmasının haramlığına bir delil olarak görmez.çünki Kuranda ve hadislerde geçen dokunma yani (mess )kelimesi derinin deriye dokunması demek değildir.
Kuran tercümanı olarak bilinen ibn Abbas şöyle der:Kuranda'ki el-mess,el-lems ve el-mülamese (dokunma) ifadeleri cinsi birleşmeden kinayedir der.yani cinsi birleşme kastedilir.çünki Allah haya sahibidir ve dilediğini dilediği şeyle kinaye eder.
arkasından fitne çıkmasından korkulmayan,yolculuktan dönüş,tebrik yada hastaya moral verme gibi sebeplerle ihtiyaç halleri söz konusu olduğunda yapılan tokalaşmanın hadiste ifade edilen şeyle alakası yoktur.
bunu destekleyen bir delilde hem imam Ahmedin müsnedinde hemde buharide geçen bir rivayettir.
Enes (ra) dan şöyle bir haber nakledilir.Enes der ki;--Medine cariyelerinden bir cariye de olsa ,Resulullahın elinden tutar ve O'da cariye O'nu istediği yere götürünceye kadar cariyenin elini bırakmazdı--
hadis,Nebi(as)ın bir cariye karşısında bile tevazusu,edebi ve inceliğinin ne denli olduğuna delalet etmektedir.hz.Peygamber(as) elini cariyenin elinden çekmek suretiyle onu kovmayı yada duygularını yaralamayı istememekte aksine çarşıda ihtiyacı görülünceye kadar onunla yürümektedir.
Buhari'deki bu hadisi İbn Hacer şöyle şerh eder:
--elden tutmaktan maksat incelik ve yumuşaklıktır.Hadis erkeği değilde kadını ,hür kadını değilde cariyeyi,cariyeler şeklinde genelleme ile de herhangi bir cariyeyi,istediği yere sözüyle de herhangi bir yeri ifade ettiğinden tevazu hakkında bir takım mübalağa çeşitlerini kapsamaktadır.elden tutma ifadesi ise ,tasarrufu tamemen cariyeye verdiğine bir işarettir.öyle ki onun ihtiyacı şayet medine dışında olsa ve O'ndan bu ihtiyacı için kendisine yardım etmesini istese ,mutlaka buna da yardım ederdi.
Bu da Nebi(as)ın fazlaca mütevazi olduğuna ve kibrin bütün çeşitlerinden uzak olduğuna bir delildir.----ibn Hacer,Fethul Bari adlı eserinde konuyu böyle açıklar.
Yusuf Kardavi hocanın şerhin bütününü kabul etmekle birlikte bir itirazı var.İbn Hacerin elden tutmayı zahiri anlamından çıkarıp incelik ve yumuşaklığa yorması kabul edilemez der.burada her ikiside kastedilmektedir.'Cariye O'nu dilediği yere götürünceye dek elini onun elinden çekip almaz'ifadesi açıkça mutlaka zahirin murad edildiğini gösterir.diğer yorum ise oldukça zorlama ve sapmadır.
Kardavi Hocanın bu açıklamaları üzerine ben kendi görüşlerimle bir parantez açmak istiyorum.hadiste açıkça el tutmadan bahsedildiği halde İbn Hacer'in
sanıyorum kafasındaki düşünceye göre bir kadının elini tutmak Nebi'ye yakışmaz.o yüzden bu kadar açık bir hadisi bile tevil etmiş.ve bu ataerkil bakış gelenekten bize tevarüs etmiş.bu sadece bir örnek.
bugün gelenekten gelen bu bakış açılarının taşınmaz bir yük olduğunu farkedip bu konuya işaret eden ilahiyatçıların bunu dillendirmesini modernleşme ve dini bozma olarak ele alıp hücum etmeyide çok yanlış buluyorum.Türkiye'de en güçlü çıkışı bu noktada Hidayet Tuksal Hanım yaptı.anlayış çok katı olduğu için Hidayet Hanımın çıkışında da etki tepki durumundan kaynaklanan bir aşırılık oldu sanıyorum.ilk çıkışında kendini tam olarak iyi anlatamadı ve feministlikle itham edildi.bende bu yorumlardan etkilenmiştim.fakat bir sempozyumda Hidayet Hanımla konuşma imkanım olmuştu.çok farklı ve entellektüel ve gerçekten ızdırap duyan bir hanımla karşılaştım.
Fazlurrahman'ın tarihselciliğini eleştirmekle ve asla taraftar olmamakla beraber geleneğin içinde bize miras olarak gelmiş ciddi sorunlarımız olduğunu kabul ediyorum.bu ses önemsenmeli.modernistlik damgası yiyip dışlanmamalı.
çok uzattım ama bundan daha kısa derdimi ifade edemezdim.
sevgiler..
Yazan: deniz Tarih: October 26, 2006 2:18 PM
hala garblı dusunurlerin islam dini ile alakalı bircok onyargısı oldugunu goruyoruz. dinimizi daha cok anlatabilmenin onemini kavrıyoruz boylece.bu arada herkesinde gecmis bayramını kutluyorum.
Yazan: pozitif Tarih: October 26, 2006 10:43 PM
Mustafa akyol’un söylediklerine katılmakla birlikte diğer tartışmacıların Robert Spencer Andrew Bostom ve tarihçi David Aikman'ın söylediklerine karşı bir birkaç hususa değinmeden geçemeyeceğim. Birincisi Buhari’den aktarılan hadislerin tamamen yanlış anlaşıldığını düşünüyorum. Kuran-ı kerim’de kıtâl ve cihad’ın farz olduğu ile ilgili ayetlerin olmasının bir zorlama olduğu yönündeki iddialar büyük bir yanlış anlamanın göstergesi. Cihadın karşı cepheye ait bir zorlamayı bertaraf etmek olduğu göz ardı edilmiştir. Bahsi geçen Tövbe suresinin 29. ayetinde şöyle buyrulmaktadır. “Kendilerinde kitap verilenlerden oldukları halde, Allaha da ahiret gününe de iman etmeyen Allah’ın ve resulü’nün haram kıldığını haram tanımayan, hak dinini din olarak benimsemeyen kimselerle zelil bir vaziyette tam bir itaatle cizye verinceye kadar savaşın” Prof . Dr. Suat Yıldırım’ın mealinde şöyle denilmektedir. “Bunlarla savaşmak için evvela onların saldırmaları şarttır.” Yani vurun abalıya misali vay Hıristiyan vay Yahudi inanmıyor saldırın.. olayı değil. Yine Suat Yıldırım melalinde şöyle diyor. Hz. Peygamber müşrik Araplarla ancak İslami imha etmek için silaha sarıldıklarında harbetti. Hıristiyanları da Müslümanları ortadan kaldırmak için İslam devletine karşı kuvvet hazırlayıp hücum ettikleri zaman onlara karşı hazırlandı. Lakin gördükü karşı taraf henüz savaşa hazır değildi ve akın yapmadı. Aksine harbetmeden geri dönmüştür. Orada Hz. Peygamber’in bırakın zorlamayı aksine insanları islama barışçıl bir dille davette bulunduğu ifade ediliyor. Ayrıca size saldırmadıktan sonra size zarar vermedikten sonra insanlarla savaşmayın. Eğer size ve insanlığa zarar verecek bir kısım durumlar oluşuyorsa bu durumda cihad yapın denmektedir.
Bırakın Hristiyan’ı Yahudi’yi zorla Müslüman yapmayı, bilakis kendi dinlerini korumaları ve özgürce yaşamaları hususunda azami gayret sarf edilmiştir. Osmanlı devletinde Abbasilerde Selçuklularda bunun en güzel örneklerini görmekteyiz. Bugün balkanlara bir göz atalım yaklaşık 300 yıl Osmanlı hâkimiyeti altında kalan devletlerin dinlerini koruduklarına şahit oluyoruz. Bugün ortadox Karadağ Katolik Hırvatistan Bulgaristan varsa bunu neye bağlamalıyız sizce. Fatih Sultan Mehmet’in franciskan kilisesi rahiplerine verdiği ferman bugün hala saklanmaktadır aynı kilisenin rahipleri tarafından. 1492 de ispanyada soykırımdan kaçan Yahudilere nedemeli? Acaba bugün sephardic Yahudileri diye bilinen Yahudiler kendilerine kucak açan zihniyeti neye borçlular..
Ayrıca iki gazetecinin kaçırılması hadisesinin bu noktaya gelişini de çok manidar buluyorum. Biraz da anlamsız.. çünkü filistinde yapılan böyle bir şeyin kesinlikle sağduyuyla alakası olamaz. Filistin meselesi ve orada baskı altında yaşayan insanların durumları kesinlikle bambaşka bir durum olarak değerlendirilmeli kendine has bir vaka olarak ele alınmalı.
Yazan: Can UĞUR Tarih: October 27, 2006 4:42 PM
Frontpage deki yazıyı baştan sona okudum. Diğer 3 katılımcının ortalama batı aydınının islam dinine olan bakışını ne kadar yansıttığını bilmiyorum ama eger Batı aydını islam'a bu kadar önyargılı ve kesin saplantılı bakıyorsa bizim yapmamız gereken dinimizi daha güzel anlatmak ve temsil etmektir. Sayın Mustafa Akyol aldığı eğitim ve gayretleriyle üstüne düşeni Allah razı olsun yapmış.
Katılımcıların, Hz Muhammed döneminde putperest veya yahudilere ya dinini değiştir ya da öl diye 2 seçenek sunduğu birkac tarihi husustan bahsediyorlar ve bunu taliban ın 2 yabancı gazeteciye yaptığı muameleye denk görüyorlar. Mustafa Akyol sınırlı zamanda elinden geldiğince güzel cevaplar vermeye çalışmış ama Amerikalı katılımcılara peygamberimizin döneminden örnek verilen bu olaylardan birinde medine yahudileri savaş suçu işlemiş düşmanla işbirliği yapmış ve onların güvendiği medineli müslüman bir sahabe hakem olmuş, yalnızca din değiştirdikleri takdirde serbest kalacakları söylenmiştir. Yani ortada kesinleşmiş bir cezanın affı için din değiştirme seçeneği sunuluyor. Ben fıkıhçı değilim ama burdaki amaç islam dinine girmiş birinin önceki günahlarının affedilmesi ilkesiyle uyumlu olarak onlara beraat şansı tanımaktır.
Bu görüşümü sadece sizinle paylaşabiliyorum, çünkü Mustafa Bey'in bulunduğu platformda bulunmadım, benzer platformlarda da bulunmadım, yani fikirlerimizin kuvveti aslında onları başkalarına duyurabilmemizle daha da güçlenmektedir. Bu fırsatı yakalayan çok iyi bir şekilde değerlendiren Mustafa Bey'i kutluyorum, çalışmalarında başarılar diliyorum.
Yazan: Ömer Karademir Tarih: October 29, 2006 12:13 PM