« Kürt Sorunu Üzerine İki Yazı, Bir Program | Ana Sayfa | Büyüklere Masallar II: Müslümanlar 'Cihad'ı Dinlemedi »

August 16, 2006

İsrail'in Faşist Yüzü

[19 Ağustos 2006 tarihli Referans gazetesinde yayınlandı]

İsrail Genel Kurmay Başkanı Dan HalutzDan Halutz... Bu ismi bir kenara yazın. Kendisi, İsrail'in şu anki Genel Kurmay Başkanı ve Lübnan'a yönelik son İsrail saldırısının baş mimarı. Ama "evveliyatı" da var: Geçmiş yılllarda İsrail ordusunda savaş uçağı pilotu olarak görev almış, ve bir defasında sivil bir hedefi bizzat bombalamış, içindeki kadın ve çocukları cayır cayır yakmıştı. Daha sonra bir gazetecinin "kadın ve çocukları bombalarken ne hissetiniz" sorusu üzerine de Halutz şu ünlü cevabı vermişti: "Ne mi hissettim? Sadece bomba düştüğü anda uçak kanadında hafif bir sarsıntı. O kadar."

Dan Halutz'un masumların ölümlerine karşı hiç bir insani his duymamakla kalmayıp, bu işten kâr da ettiği ise geçtiğimiz günlerde ortaya çıktı: Referans'ın da yazdığı gibi, Halutz, Lübnan savaşı için tetiğe basmadan önce borsadaki hisse senetlerini satmış, böylece düşen endeksten kazançlı çıkmıştı.

Ahlaki yönden "Luftwaffe" (yani Nazi Hava Kuvvetleri) generallerinden pek bir farkı olmayan — Cengiz Çandar'ın da belirttiği gibi aslında "savaş suçlusu olarak yargılanması gereken — Halutz, kuşkusuz nev-i şahsına münhasır bir canavar değil. İsrail'in kökeninde, Halutz gibilerini bolca üreten bir ideolojik unsur var çünkü. Adı, faşizm.


Jabotinsky'den Olmert'e İsrail Faşizmi

Malum, 20. yüzyılın ilk yarısında İsrail Devleti yoktu. Ama İsrail'i kurmak için çaba harcayan uluslararası Siyonizm hareketi vardı. İlk çıktığında Yahudiler arasında küçük bir azınlığı teşkil eden, çoğu Musevi'nin burun kıvırdığı ve hatta karşı çıktığı Siyonistler, rüyalarını 1947'de gerçekleştirdiler; Filistin'de bir Yahudi devleti kurdular.

Ancak hemen her siyasi akım gibi Siyonizm de tek parça değildi. Ilımlı ve sert unsurları vardı. Bazı Siyonistler, Araplarla barış içinde yaşamayı umuyor, her iki halkı da kucaklayacak eşitlikçi bir toplum hayal ediyorlardı. Ancak bazıları çatışma, işgal ve "etnik temizlik"ten yanaydı. Bu ikinci görüşün en ateşli savunucusu olan Rusya kökenli Yahudi gazeteci Vladimir Jabotinsky, "Yahudi süngüleriyle kurulacak demirden bir duvar" amaçlıyordu. Hitler ve Mussolini'nin ideolojisinden o kadar etkilenmişti ki, bazı Siyonistler ona "Vladimir Hitler" lakabını takmışlardı.

1923'te Jabotinsky Siyonist hareketin ana gövdesinden ayrılarak kendi örgütünü kurdu. "Revizyonist" veya "sağ kanat" olarak bilinen bu akım, ilerleyen yıllarda Arap ve İngiliz hedeflerini vuracak olan Irgun adlı terör örgütünü oluşturdu. Irgun, İsrail kurulunca Herut Partisi'ne dönüştü. O da sonradan başka sağ partilerle birleşip "Likud"u meydana getirdi. 1967 savaşından sonra İsrail siyasetinde gücü artan ve giderek hakim konuma gelen Likud; Menahem Begin, İzak Şamir, Benjamin Netanyahu ve Ariel Şaron gibi şahinleri yetiştirdi. Şimdiki başbakan Ehud Olmert de, her ne kadar yakın zaman önce Şaron'la birlikte Likud'dan ayrılmış olsa, aslında Likud'un aşırı sağcı, militarist ve işgalci ideolojisinin ürünüdür. İsrail siyasetinin öteki ana sütunu olan İşçi Partisi ise, "ak sütten çıkmış kaşık" olmasa da, nispeten ılımlıdır.


Tevrat mı, Sosyal Darwinizm mi?

Bugün Türkiye'deki bazı yorumcularda İsrail terörünü Tevrat'a dayandırmak gibi bir eğilim var; oysa İsrail faşizminin kurucusu olan Jabotinsky'nin Tevrat'la pek bir ilgisi yoktu. Bir ateist olarak ilhamlarını dinden değil devrin ideolojik ve felsefi akımlarından alıyordu. On Emir'deki “komşunu kendin gibi seveceksin” hükmünü "çocuksu hümanizm" olarak görüp eleştirmişti. İsrailli akademisyen Ilan Peleg'e göre, "Jabotinsky'nin felsefesi Siyonist bir Sosyal Darwinizm yansıtıyordu; uluslararası ilişkileri toprak ve kan için yürütülen daimi bir mücadele olarak algılıyordu."

Zaten erken dönem Siyonistlerin hemen hiç biri dindar değildi; dindar Yahudiler ancak İsrail kurulduktan sonra ve Soykırım'ın da etkisiyle Siyonist projeye dahil olmaya başladılar. O tarihten, özellikle de 1967'den sonra İsrail sağı giderek "dinci" bir kimlik kazandı; ama Yahudi dindarlar hiç bir zaman bir bütün olarak İsrail faşizminin yanında yer almadı. Bugün de bazıları İsrail'in terör yöntemlerini kınıyor. İngiltere başhahamı Jonathan Sacks, 2002 yılında The Guardian gazetesine yaptığı açıklamada, İsrail ordusunun Filistinlilere yaptığı zulmün "Yahudilik ile bağdaşmadığını" ve kendisini utandırdığını söylemişti. Amerika'daki liberal Yahudi kuruluşu Tikkun'un lideri haham Michael Lerner, iki hafta önce, New York Times'a İsrail'in Lübnan saldırısını kınayan tam sayfa bir ilan verdi. İsrail'in varlığını bile dini açıdan yanlış bulan bir grup Ortodoks Yahudi (Neturei Karta) ise, Washington DC'de geçen hafta düzenlenen İsrail karşıtı gösteriye Müslümanlarla birlikte katıldı.

Kısacası Ortadoğu'da yaşanan çatışma, bir Yahudilik-İslam savaşı değil. İsrail'in acımasızlığı, kökenleri 1920'lerin faşist ideolojilerine uzanan militarist bir zihniyetin ürünü. "Kaba kuvvetin yüceliğine inanmak" diye özetlenebilecek faşizm, sosyo-politik şartlara göre hemen her millette yeşerebildiği — örneğin "kodu mu oturtan" apoletli liderler isteyen futbol yorumcularımızda bile temayüz edebildiği — gibi, İsrail'de de ortaya çıkıyor. Ve bu, İsrail'in, hele de Yahudi dünyasının, sadece bir yüzü...

Yazan: Mustafa Akyol Tarih: August 16, 2006 5:08 PM

Okur Yorumları

(NOT: Yazılar üzerine yapılan yorumların sitede yer alması, bunların Mustafa Akyol tarafından benimsendiği ve desteklendiği anlamına kesinlikle gelmez. Aksine, farklı ve karşıt görüşleri ifade eden yorumlar da kabul edilmektedir. Ancak saldırgan, düzeysiz veya konuyla ilgisiz yorumlar reddedilecektir. Eğer bu siteye ilk kez yorum yazıyorsanız, standart yorum kurallarını dikkate almanız önemle rica olunur.)

Mustafa bey,

İsrail'in kökeninde, Halutz gibilerini bolca üreten bir ideolojik unsur var çünkü. Adı, faşizm.

Hosgeldiniz. Bekledigimize deger insallah.

Yazan: Muzmin Anonim Tarih: August 17, 2006 9:38 AM

Her zaman söylediğimi söylüyorum.Evrimci-tekamülcü ruhçu öğretinin bulaştığı her yerde bu ırkçılık da bir şekilde yeşerecektir.Tevrat'a Kabalaya ve dolayısıyla Yahudi dünyasına az veya çok kapağı atmayı başaran bu felsefe daha çok sayıda Hitler ve Halutzlar çıkaracaktır.Komunizmin de,darwinizmin de kökeninde aslında materyalizm değil,binlerce yıllık geçmişi olan ruhçuluk yatmaktadır ve eski değiştirilmiş kutsal kitaplara bile bir şekilde girmiştir.

Bu öğretiden tek korunabilen ise Kuran'dır.

Bakın ruhçuluk demiş iken bir spiritualistin sitesinden ilgili sayfaya göz atın ve insanları beyaz tenli,sarışın renkli gözlü yapma ülkülerinin ne düzeyde olduğunu,aynı zamanda komunizmden evrime kadar bu inançların kaynağını görün:

http://www.zamandayolculuk.com/cetinbal/makrofelsefe1.htm

Selam ve sevgiler.


MUSTAFA AKYOL'UN NOTU:

EMRE BEY, BU "RUHÇU-EVRİMCİ" ÖCÜSÜNÜ NEREDEN ÇIKARDINIZ, ANLAMAK PEK MÜMKÜN DEĞİL, AMA ŞU KADARINI SÖYLESEM SANIRIM YETER: MODERN DARWİNİSTLER, SOSYAL DARWİNİST IRKÇILAR DA DAHİL OLMAK ÜZERE, MATERYALİSTTİR. "RUHÇU IRKÇILIK" OLABİLİR, AMA IRKÇILIK ASIL OLARAK MATERYALİST BİR GÖRÜŞTÜR.

KURAN DA "RUHÇULUK"LA ÇELİŞKİLİ BİR ŞEY SÖYLEMEZ; AKSİNE RUHUN VARLIĞINA İŞARET EDEN AYETLER VAR.

"İSLAMİ MATERYALİZM" GİBİ GARİP BİR FİKRİ BU KADAR ISRARLA VE ÖZGÜVENLE SAVUNMANIZ ENTERESAN DOĞRUSU...

MUSTAFA AKYOL

Yazan: Emre_1974tr Tarih: August 17, 2006 11:24 AM

Mustafa Bey,

Gerekli bir yazıydı. Sağolun. Hakkında "uygarlıklar/dinler savaşı" şeklinde bir algı yanılsaması yaratılmaya çalışılan şeyin, aslında ne olduğu çok açık: Şimdilerde evangelist-siyonist bir kılığa bürünmüş olan Batı emperyalizminin Ortadoğudaki müzmin hakimiyet tutkusu ve bu uğurda yapamayacağı kötülüğün olmayışı. Yahudiliğin ve siyonizmin serüveninden ziyade bakmamız gereken şey bu: Emperyalist emeller uğruna her türlü zorbalığın uygulanabilirliği. "İsrail'in faşist yüzü"nü bu bağlamda incelemek, çok aydınlatıcı olabilir. Korkarım ki büyük bir genel savaşa doğru koşar adım gidiyoruz. Böyle bir curcunada en büyük zararı bizim ülkemizin göreceğinden de hiç kuşkum yok.

Yazan: metin-thePoor Tarih: August 17, 2006 11:25 AM

Sevgili Mustafa Akyol;

Bugünkü materyalistlerin evrime sarılmaları ayrı birşeydir,bu evrim-komunizm-ırkçılık görüşlerinin binlerce yıl öncesinden hangi kaynaktan geldiği gerçeği bambaşka birşeydir.

Hitler bile bir ruhçuydu ve bugünkü ırkçı yahudi öğretisinin altında yine bu felsefe var diyorum.Özgüvenim yerinde çünkü apaçık herşey ortada benim açımdan.

Kuran'da ise ruh ,vahiy ve vahyi ileten Cebrail'dir.İnsanlara ait tanrısal-kutsal hayaletçikler değildir.Kuran'dan tek bir ayet bile gösteremezsiniz düşünebilen, insana ait hayaletçiğe işaret eden.

Yanlış çevirilerdeki "ruhunu alırız" gibi yanlış ifadeleri de gözden geçirmek durumundasınız.Ayetin orijinalinde ruh kelimesi geçmezken,hadislerdeki öğretiye uygun düşsün diye "ruhunu alırız,ruh bedenle birleştiğinde" şeklindeki hatalı tercümelere de dikkat lütfen.Ayetlerde yok böyle birşey.Can ve beden bütünlüğünden başka bir ifade bulamazsınız.

Kuran'da tüm yaratılmışlar maddidir ve Allah'tan tamamiyle ayrıdırlar.O'ndan parça taşıma,yarı tanrısallık vesaire tamamiyle islam'ın yasakladığı inançlardır.madde ötesi yaratılmış bir alem söz konusu değildir.Madde ötesi olan bir tek Allah'tır.

Selam ve sevgiler.

Yazan: Emre_1974tr Tarih: August 17, 2006 1:46 PM

Aslinda yahudiler, tarihleri boyunca muslumanlardan gordukleri iyiligi hickimseden gormediler. Sadece iki ornek yeterli; Endulus Emevileri ve Osmanlilar. Tarihini bilen, sagduyulu her yahudinin bunu takdir edecegine suphem yok.

Bugunku durum Ingiliz emperyalizminin tum yeryuzu sathina yaydigi fesat tohumlarinindan birinin neticesidir. Bunun gibi daha niceleri var; Irak, Kesmir...

Ancak Israil`in ideolojik saplantilari da isin kucuk bir parcasini teskil ediyor bence. Onun eline silah veren, vurdukca sirtini sivazlayan abisini unutmayalim! Israil devletini kuranlarin asil basarisi, caginin en guclulerini ikna edecek guclu bir projeyi ortaya koyup gereken destegi saglayabilmeleridir. 300 milyon Arabin arasinda 6 milyon nufusuyla yasayabilmesinin baska bir yolu var miydi? Boyle dengesiz bir durumda hangi ideolojinin nefesi yeterdi 100 kusur sene savasmaya?

Ancak gorunen o ki huzur yuzu goremeyecek. Cunku yarattigi ofke ile basedebilmesi icin daha nice Halutz`lara ihtiyac duyacak. Belki bizzat bu carpik durumun bu fasizmi yarattigini ve korukledigini soylemek zorundayiz.

Yazan: Elif Tarih: August 17, 2006 3:41 PM

Mustafa Bey'in yazısında katıldığım birçok tespit olmakla birlikte birkaç husus da kendisinden biraz daha farklı düşünüyorum

Siyonizmin -bizatihi kendi varlık sebebinin ve- ortadoğuda bir yahudi devleti ülküsünün itici gücü yahudiliğin kutsal metinleridir. Ama Mustafa Bey'in dediği gibi yahudiler ilk başta bu göçe çok mesafeli dumuşlar, hatta ilk etapta göç eden 120.000 yahudiden önemli bir kısmı da geri dönmüştü. Yine Mustafa Bey'in dediği gibi yahudilerden, ortadoğuda müslümanlarla barış içinde yaşamayı savunanlar hatta yahudilerin filistinde toplanıp devlet oluşturmalarının tevrata aykırı olduğunu iddia edenler de mevcut.

İsrail faşizminin kurucusu olan Jabotinsky'nin Tevratla bir ilgisi olmayabilir ama bu faşizmin sağ cephede yeşermesini sağlayan ve gerekli temelleri kuran siyonizm direk yahudi teolojisinden beslenir, bu husus atlanılmamalı. Halen İsrail'lilerin önemli bir kısmı bu faşizmin sahihliğini yahudi teolojisine dayandırmakta. Lübnan saldırıları sırasında hahamların verdiği, "savaş sırasında kadın, çocuk ve sivil katledilebilir" fetvası hala akıllarda. Yine ırkçılık muharref yahudi metinlerinde bolca bulunan söylem. H.Hatemi bir yazısısında yahudi metinlerinde geçen ırkçı söylemler ile ilgili "Kur'an-ı Kerim'de buna benzer tek bir âyet olsa idi -estağfirullah!- uluslararası alanda kıyamet koparırlardı." demişti. (Gerçekten Kur'an'da bu gibi ırkçılık ya da kadın çocuk katliamı emreden ayetler olsa veya bir müslüman alimler şurası böyle bir fetva yayınlasaydı neler olurdu? Bu çifte standart midemi bulandırıyor.) Ali Bulaç bu sözkonusu katiam fetvasının yalanlamasını ya da bir açıklamasının yapılmasını ümit ediyorum demişti ama bildiğim kadarı ile halen bir ses çıkmadı. Yani bugün İsrail'de radikal bir yahudi yorumu baskın durumda.. Bu da -bu yorumu benimseyen yahudiler açısından- siyonist faşizmin vahşetlerine dini ve tabii ki ahlaki meşruiyet sağlıyor.. Yine bu ırkçılık ile direk bağıntılı bir "goyim" konusu var ki bu konu yahudi teolojisinin temellerinden.

Tabii bir kısım yahudiler de buna karşı çıkmaktalar, bu da bir gerçek.. Yine yahudilerin içinden fetvalar ile çocuk katliamına cevaz verenler olduğu gibi Eski Ahit'teki katliam ayetlerinin tarihsel olduğunu savunanlar da mevcut. Yahudiliğin meşru savaş doktrini ile ilgili -bu tarihsellik babında- Aksiyon dergisi iyi bir dosya hazırlamış, bakmak faydalı olabilir.

Yazan: Suat Öztürk Tarih: August 17, 2006 4:02 PM

Emre bey,

"Evrime sarılanlar" "bugünkü materyalistler" değil. 2000 küsür yıldır materyalistler evrimcidir. Epikür'den bu yana. Benjamin Wiker'ı okumanızı öneririm.

"Hitler bile ruhçuydu" demek, bir şey ifade etmiyor. "Kötülükler hep ruhçulardan geliyor" gibi akıl almaz bir iddianız var ise, Stalin, Mao, Pol Pot gibi materyalistlerin neler başardığına bakmanızı tavsiye ederim.

Kuran'daki kalu bela, ölümden sonra meleklerin görülmesi gibi hakikatlar, bence ruha işaret ediyor. İşin garip tarafı sizin "Kuran'da tüm yaratılmışlar maddidir" sözünüz. Nereden biliyorsunuz böyle olduğunu?

Kusura bakmayın ama ben burada "Kuran'ı materyalist bir saplantı ile okumak" durumu görüyorum.

Selamlar,

M.

Yazan: Mustafa Akyol Tarih: August 17, 2006 4:07 PM

Sevgili Mustafa Akyol;

İkibinyıldır materyalist evrimcilerin olması da benim söylediğim gerçeği değiştirmiyor.Ruhlara,tekamüle-evrime,reenkarnasyona,komunizme inanan ruhçuluk çok daha eski bir geçmişe sahip.İşte materyalistler de buradan kaptılar birçok şeyi .

Kuran'da kalu bela demişsiniz.İşte ayet çevirilerinde ruhçuluğa göre hatalı çevirilerden bahsederken kastettiğim bölümlerden biri odur.Açın o ayetin orjinalini eğer arapça biliyorsanız kendiniz bakın,bilmiyorsanız uzmanına kelime kelime çevirtin.Bakalım ezeli zamandan gelme tanrısal hayaletlerle ilgili bir mite rastlayacak mısınız?

Ölümden sonra melekleri görmeye gelince.Ölüm anında insanın ölüm meleklerini görmesinden bahseden ayetlerin ruhla hiçbir alakası yoktur.

Bunun dışında kıyamet beklenmeden şimdiden cennette(rabbin katı) yaratılan bedenli şehitlerin yaşantısından bahsediyorsanız,hayır orada da ruhlar alemiyle ilgili hiçbirşey yok.Firavun gibi günahkarlıkta aşırı derecede ileri gidenlerle,şehitler gibi sevap kazanmada aşırı derecede iyi olanların şimdiden hakettiklerine kavuşmalarından bahsediliyor.Firavun şimdiden ateştedir,şehitler şimdiden cennedirler.

- Ateş; onlar, sabah akşam ona karşı sunulur dururlar. Kıyamet kopacağı gün de: "Tıkın firavun ailesini en şiddetli azaba!" (denilir). (Mumin Suresi 46. Ayet )

-Sakın Allah yolunda öldürülenleri ölmüşler sanmayın! Aksine onlar hep hayattadırlar, Rablerinin katında rızıklandırılırlar.


-Allah'ın kendilerine lütfundan verdiği mutlulukla sevinç duyarlar ve arkalarından şehit olarak kendilerine katılmamış olan mücahitler hakkında: "Onlara hiçbir korku yok ve onlar üzüntü de duymayacaklardır." müjdesinde bulunurlar. (Ali imran suresi 169-170)


Ama buna karşılık geriye kalan çoğunluğun hesap günü diriltilecekleri,hele ki günahkarların büyük bir şaşkınlık içinde uyanacağı ve söyleyecekleri aktarılıyor.O ifadelerden bile ruhların olmadığını anlayabilirsiniz.Hiç kıyamete kadar ruh olarak yaşamış birinin neden hesap günü şok içinde ve "gerçekmiş meğer" diyerek kalktığını düşündünüz mü?Çünkü ölümünden sonra ilk defa şuuru yerine geliyor da ondan.Yani ruh olarak yaşamaya devam falan etmemişti.Dirilinceya kadar ölüydü.

Bir tek şehitler için neden onlar diridirler ölü zannetmeyin denildiğini düşününce ortaya ne çıkabilir?Şu çıkar:Tüm insnalar öldükten hemen sonra yaşama devam etmiyorlar.Çoğunluk kıyamete kadar bekliyor.Bir tek şehitler ve karşı tarafta firavun gibiler şimdiden bedenen yaratılarak cennet ve cehenneme koyulmuşlardır.

İlgili ayetleri tartışmaya hazırım her zaman.

Selam ve sevgiler.

Yazan: Emre_1974tr Tarih: August 17, 2006 4:42 PM

Emre bey,

Bu ekolü siz mi kurdunuz veya grubunuzun ismi nedir? Ruh'un Cebrail olduğunu söylüyorsunuz. Peki Cebrail ve diğer melekler nasıl varlıklardır, cinler nedir ve Allah nasıldır kısaca tarif eder misiniz?
Eğer her şeyin kaynağı bu lanet olasıca ruhçuluk ise şimdiye kadar her devirde yaşayan milyarlarca müslüman cehenneme mi gidecektir? Allah'ın bir akıllısı siz misinizdir? Yoksa siz dini aslına döndüreceğine inanılan beklenilen Mehdi misinizdir veya onun köylüsümüsünüzdür?
Cevapları açıkça ve kıvırtmadan rica edeyim. Buyrun !

Yazan: blue Tarih: August 17, 2006 4:43 PM

Emre bey,

Bu konuyu çok tartışmaya niyetim yok; sadece sizin ne yaptığınızı söyleyeyim: "Ruh diye bir şey yoktur" hükmüne inanmışsınız ve Kuran'daki ilgili tüm ayetleri bu hükme uyduracak şekilde tevil ediyorsunuz. (Dünya tarihini "ruhçuluk düşmanlığı" üzerinden yorumlama da işin cabası...)

Ben de size "Ruh diye bir şey yoktur"un doğru olduğunu nerden biliyorsunuz diye soruyorum... Buna cevap vermediniz.

Selamlar,

M.A.

Yazan: Mustafa Akyol Tarih: August 17, 2006 4:54 PM

emre bey;
kuran da tüm yaratılmışlar maddidir diyorsunuz,peki eğer ölümden sonrasına inanıyorsanız cennet yada cehennemle karşılaşacak olan varlığımız nedir?inanmıyorsanız o zaman sorun yok ama kuran ında değiştirilmeyen tek kitap olduğunu söylüyorsunuz.kuran da bize cennet ve cehennemden yani ahiretten bahseder,yani hem kurana inanıyorsunuz(galiba)hemde ahiretteki varlığımızı(ruhumuzu)inkar ediyorsunuz.demek istediğim toprakta çürüyen bedenim ahirette ne şekil alacak acaba?

Yazan: zeynep Tarih: August 17, 2006 5:01 PM

Sevgili Mustafa Akyol;

Ben hiçbir zorlama yapmıyorum,tersine ruhçular zorlama yorumlarla,hatalı çevirmelerle,parantez içi ilavelerle insana ait hayalet inancını yaşatmaya çalışmışlar ve çalışıyorlar.

Ben burada ruhlar vardır inancını insanlara çaktırmadan aşılamak için yapılanlardan bahsediyorum,sizse sanki bu işi ben yapıyorum gibi konuşuyorsunuz :) Hayır ben tam tersine bir inancı(ruhlar) baştan kabul edip,ayetleri ona uydurmaya çalışanların yaptıklarını gösteriyorum.Kusura bakmayın ama sizin söylediğiniz kategoriye giren taraf ben değilim."karşı olan" tarafım.

Ha ruh diye birşey yokturu nereden bildiğimi, sormuşsunuz.Bunun cevabı da yukarıdaki iletimde kısmen vardı zaten(ahirette olacaklar....)tekrardan yazmaya gerek yok sanırım.

Bunun dışında şunları söylüyeyim:

Eğer ruh diye bir tanrısal parçamız olsaydı "eksiksiz " kitabımızda mutlaka olurdu.Ama orada sadece vahiy ve cebrail olarak ruh geçiyor......

Ve insana ait tanrısal parça inancının Kuran'daki gerçek islama nasıl aykırı olduğunu da çok net bir şekilde görebiliyorum.Kutsal ruhbanlar ,putlar ve diğer ortak üretmelere hep ruhlar alemi inancı yol açmıştır tarih boyunca.İnsana tanrısallık yüklemenin anahtarı buradaydı çünkü.Yine cennete,meleklere,cinlere "madde ötesi" varlıklar şeklinde bakmak da şirkin kapısını açan anahtardı.İnsanlar hep bu yolla ortaklara koşturuldu.

Ve evvelki iletilerimde söylediğim gibi,felaketler hep bu öğretiyle gelmiştir.Irkçılık da,evrim de,komunizm de,ruhbanlık da hep ruhçuluğun insanlara sunduğu kavramlar olmuştur.

Ön kabullerden uzak bir şekilde Kuran okunursa ,ruhlar inancına değil,böyle birşeyin olmadığı inancına varılacaktır.O zaman kimin ayetleri uyarlamaya çalıştığı,kimin olduğu gibi önyargısız kabul ettiği ortaya çıkacaktır.

Selam ve sevgiler.

Yazan: Emre_1974tr Tarih: August 17, 2006 5:21 PM

Emre bey,

"Ruh yoktur"u nereden bildiğiniz sorusuna hala tatminkar bir cevap göremedim. "Olsaydı Kuran'da bildirilirdi" demişsiniz. Kuran'da bildirilmeyen hiç bir şeyin varlığına inanmıyacak iseniz, işiniz zor. İstanbul diye bir şehrin veya bizzat sizin varlığınız da Kuran'da geçmiyor.

Öte yandan Allah'ın Adem'e ruhundan üflemesi ayetine ne diyorsunuz, sizin anti-ruhçu öğretinizde nasıl yorumlanıyor, merak ettim.

M.A.

Yazan: Mustafa Akyol Tarih: August 17, 2006 5:34 PM

Sadece Kuran'da bildirilirdi demedim,diğer nedenleri de açıklamadım sevgili Akyol.Kaldı ki "eksiksiz" kitabımızda bu kadar önemli bir konunun atlanması söz konusu değildir.İstanbul'un varlığı veya buna benzer coğrafya,astrofizik konularında eksiksiz olduğunu söylemiyor Kuran,"din konusunda" eksiksiz olduğunu söylüyor ve kitabın-ayetlerin dışında başka şeylerin dine ortak edinilmemesi isteniyor.Yalnızca Kuran derken,işte neyin kastedildiği,neden Kuran dışı kaynakların insanları başka dinlere gönderdiğini bir kez daha görüyoruz.

Adem'e ruhundan üflemesi olayını başka iletimde açıklamıştım(seküler ahlakla ilgili başlıkta).İnsana vahyedilmesi,temel bilgilerin işlenmesi olayıdır.

Yoksa Allah'ın bir hayaleti var,bize ondan bir parça üflemiş,ondan sonra bu tek başına düşünebilen bir Casper'a dönüşmüş,hatta ölümden sonra başka bir hayata-ruhlar alemine geçip bir de içine üflendiği insanın sevap veya günahlarına göre mükafat veya ceza gören bir varlığa dönüşmüş falan değildir.Zaten bu sizin hadislerdeki kalu bela kabulunüzle de tamamiyle çelişirdi.

Evet ayetlerde ruh vahiy ve onu ileten Cebrail'dir.Bu yüzden Ruhul kudüs de denir bu elçi meleğe.

Selam ve sevgiler.

Yazan: Emre_1974tr Tarih: August 17, 2006 5:51 PM

Sevgili Blue;hayır bu ekolü açıkça ayetler istiyor.Benim kurduğum hiçbirşey yok.Yüce Allah kitabında ne diyorsa "sadece o" .Yani "ekolsüz-mezhepsiz".......

Benimle aynı görüşte olan insanlara "yalnızca Kuran'cı","mezhepsiz" ve buna benzer isimler takılmakta.Ben nasıl tarif ediyorum inancımı derseniz "yalnızca müslümanım".Ne şii,ne alevi,ne de sünni öğretisi veya tasavvuf diniyle hiçbir alakam yoktur.

Cebrail ,cinler ve diğer tüm yaratılmışlar maddidir ve Allah'tan tamamen ayrıdırlar.Zaten ayetler insan topraktan,cinler ateşten yaratıldı derken hepimizin madde olduğunu görebiliyoruz.Toprak madde de,ateş anti madde mi?

Hayır ben öyle kimse için cehenneme gidecek demedim ve kimse de bunu söyleyemez.Sadece yanlışları göstermeye çalışıyorum.

Mehdilik konusuna gelince,bu da hadislerden dinimize sızdırılmış Kuran dışı bir inançtır.Peygamberimizle birlikte bu olay kapanmıştır.Mühürlenmiştir.Mehdi falan gelmiyecek(umarım nerden biliyorsun demezsiniz)

Selam ve sevgiler.

Yazan: Emre_1974tr Tarih: August 17, 2006 6:03 PM

sayın emre bey;
"ruh yoktur beden olarak yaratılacağız"gerçekten çok ilginç bir fikir.ilginç çünkü bu beden bizim dünyadaki bedenimize benziyor olmalı herhalde.bu durumda estetik yaptıranlarla organ bağışında bulunan ya da kolunu bacagını kaybedenlerdemi öyle"beden"olarak yaratılacak.herkes öldüğü yaşta dirilir bu durumda.yok eğer standart bir bedense bu o halde bahsettiğimiz standart "beden" zaten ruh oluyor.benim ruh hakkında nasıl olacağına dair bir bilgim yok.ama "beden"olarak yaratılacaksak fazlaca tahminde bulunabilirim.birde illaki "beden"olacaksak ve mantıksal olarak standart olmamız lazım(çünkü bazı uzuvları olmayanlara haksızlık olur)bu durumda herkesin aynı tip olması gerekir herhalde.birde bu bedenin iç organlarıda olacak mı?(kalp,böbrek,mide,barsak)eğer olacaksa ne işe yarayacak?yok eğer olmayacaksa bedenin içi boşmu olacak?bunları gerçekten merak ediyorum çünkü beden dediğimiz şey aynaya baktiğımızda gördüğümüz şey sanırım.yoksa görmediğimiz başka birşeymi var?(biz buna ruh diyoruz)eğer sizin bahsettiğiniz beden başka birşeyse bilgilendirirseniz sevinirim,
saygılar

Yazan: zeynep Tarih: August 17, 2006 7:02 PM

Emre bey,

"Sadece Kuran" diyorsunuz, ama Kuran Adem'e ruh üflendiğini söylüyor. Buna karşın "burada kast edilen aslında temel bilgilerin işlenmesidir" diyorsunuz. İyi de biz niye buna inanalım? Niye böyle bir yoruma ihtiyaç duyalım? Ruha karşı a priori bir önyargı/reddiye taşımadıktan sonra...

Öte yandan kulllandığınız Casper benzetmesi kanımca iki yönden yanlış ve hatta çirkin: Birincisi, karşınızdaki argümanı çürütmek için alay yöntemine başvurmuş oluyorsunuz. İkincisi, Allah'tan ve O'nun ruhundan söz ederken böylesi bir üslup kullanmak, birer Müslüman olarak O'na duymamız gereken saygıyla pek bağdaşmayabilir. Benden hatırlatması.

Sonuçta, sizin gibi "a priori materyalist" olmadıktan sonra, ruhun varlığını reddetmeyi gerektiren Kurani bir sebep yoktur. Zaten İslam tarihine de bakarsanız Müslüman düşünürlerin çoğunun dualist (ruh ve madde kabul eden) olduğunu görürsünüz. Durum bu iken büyük bir "keşif"le ortaya çıkmanız, dahası ruhun varlığnı kabul etmeyi şirk sebebi saymanız, kusura bakmayan, ama biraz çiğ bir tavır. (Allah maddesel varlıkları yarattığı gibi ruhsal varlıkları da yaratabilir, bunu kabul etmek neden şirk olsun?)

Hatta şunu da söyleyeyim: İslami yönden maddenin varlığını reddetmek dahi mümkündür. Sizin "a priori materyalizm"inizin tam tersi bir "a priori idealizm" savunulabilir ve Allah'ın sadece ruhları yarattığı ve onlara algılar seyrettirdiği savunulabilir. Böyle düşünen Müslümanlar da var.

Ve düşünce tarihinde materyalizmin çoğunlukla ateizmle, dualizm ve idealizmin ise teizmle elele gittiğini hatırlarsanız da, materyalizmin pek matah bir şey olmadığını görebilirsiniz. Bunu İslam'a kabul ettirmeye çalışmanız bence yanlış. Ama tabii bu "inancınızda" hürsünüz...

Saygılar,

M.A.

Yazan: Mustafa Akyol Tarih: August 17, 2006 7:44 PM

Emre Bey,

"Ruh diye bir şey yoktur" dediğinize göre "ruh" ile bir şey kast ediyor olmalısınız. Bir şeyin var olduğunu yada var olmadığını iddia edebilmek için onun anlamlı olması gerekir. Siz "ruh anlamsız bir şeydir" demediğinize göre bundan ne anladığınızı belirtmeniz gerekir ki biz de bir yorumda bulunabilelim. Gerçi ruh için genellikle "hayaletçik" sözcüğünü kullanmışsınız ama bundan sizin ruh derken "hayalet"i kast ettiğinizi mi anlamalıyım bilmiyorum. Şayet böyle ise bu başka bir şey. Ruh ile hayalet kavramlarını ayrı almak gerekir.

Ruh-Madde konusu felsefenin temel bir konusu. Sadece maddeyi, sadece ruhu, hem maddeyi hem ruhu kabul eden üç farklı yaklaşım var. Kur'anda ruh kavramı nasıldır bilmiyorum ama bildiğim kadarıyla Kur'anda madde diye bir şey de geçmiyor. Madde kavramını analiz ederseniz belirsizlik ile karşılaşırsınız ve madde diye bir şeyin varlığı konusunda kuşkuya düşmek için 'Kur'anda geçmediği'ni görmeniz gerekmeyebilir.

Saygılar...

Cengiz Cebi, felsefe öğretmeni

Yazan: cengiz cebi Tarih: August 17, 2006 7:54 PM

Tekrardan selam sevgili Akyol;

Kuran'da "ruh" kelimesi geçen yerleri,eğer ruhçu öğretideki insana ait hayalet inancına sahip olmadan okusaydınız,zaten en başından ruhlar alemi inancına sahip olmayacaktınız.Ama bir önkabulle yoruma kalkıştığınız için,tıpkı evrim vardır ön kabulüyle bulguları yorumlayan bazı bilimadamları gibi,otomatik olarak ifadeleri insana ait ölümsüz-tanrısal hayalet şeklinde algılıyorsunuz.Ama baştan bu dogmadan kurtulunmalı ve ayetler gerçekten tarafsız bir gözle okunmalıdır.Ve tabii ki yalnızca Kuran kaynak kabul edilmelidir.

Ruha karşı reddiye taşımayacaksınız.O ruhun ne olduğunu düşüneceksiniz tarafsız bir bakış açısıyla.İşte o zaman vahyi ve vahyi taşıyan Cebrail'i göreceksiniz o ifadelerde açıkça.Ruhul Kudüs'ün ne anlama geldiği de daha iyi anlaşılacaktır.

Casper benzetmesinde ne yanlışlık ne de çirkinlik var.İnsana ait bir hayalet olmadığını veya Allah'ın bir hayaleti olmadığının altını çiziyorum o kadar.Diyorum ki sizin görüşünüze göre Allah'ın ayrıca bir ruhu(hayaleti) oluyor sonra bizim bedenimize bir parçası girerek minik ruha yani Casper'a dönüşüyor.Kısacası sonradan kendi başına ,düşünebilen bir hayaletçik oluyor sizin bakış açınızla.Daha da sonra işin garibi bu hayaletçik biz öldükten sonra bağımsızlığına kavuşuyor ama bir de görüyor ki ruhlar aleminde bizim yaptıklarımız yüzünden cezalandırılıyor veya mükafatlandırılıyor.Yok tüm o sevapları-günahları işleyen içimizdeki hayalet ise o zaman Allah'ın parçası hata yapıyor ve kendi parçasını cezalandırıyor inancınıa sahipsiniz.Bu inanç ezeli ruh inancınızı da yerle bir ediyor diyorum.Her yönden bir çıkmaz ve çelişki yumağı.Hele ki ayetlere tamamen aykırı bir başka dini inançtır bu.Buradaki Casper ifadesinden kasıt alay veya benzeri birşey değil.Vurguyu yapmaktır sadece.Zaten "casper değildir" dediğime göre onun hayaletçik olmadığını söylüyorum.Tam tersine bu yanlış anlamayı gidermeye çalışıyorum.

Allah'ın vahyi hayalet değildir.O vahyi ileten melek olan Cebrail(Ruh-Ruhul Kudüs) de hayalet değildir.Vahyi ilettiği için bu adla da anılmaktadır hepsi o.

Şirk olan Allah'ın ruhsal varlıkları yaratabilmesi vs. değil.Şirk olan Allah'a ait bir parçanın içimizde olduğunu sanmamız ve tanrısal ruhlara inanmamız.Gerçekte ise hiçbirimizde bir tanrısallık ,insanüstülük yoktur.O'nun hiçbir ortağı yoktur.Yine bu ruhlar alemi inancı sayesinde ruhlara tapınılmakla da kalınmıyor,kutsal insanlar,rahipler ve diğer putlar bu inançtan gücünü alıyor.Hatta evrim ve ırkçılık bile.Ortak koşmanın temel kapısı ardına kadar açılıveriyor.Hitlerler bile gücünü bu inanç sisteminden alıyor.

Ben tamamiyle tarafsız bir gözle bakıyorum ayetlere,siz de buna var mısınız?O zaman dediğim gibi kimin ayetleri çarpıttığı-zorladığı,kimin olduğu gibi iman ettiği ortaya çıkacaktır.Ben madde ötesi Allah'a inanan birisiyim ve O'nun dışında madde ötesi olmadığını ayetlerde görüyorum.Bütün yarattıkları O'ndan ayrı ve maddiler.Cinlerin "ateşten" yaratılması bile açıkça bunu söylüyor.

Bahsettiğiniz görüşler başka dinler,tasavvuf,hadisler vesaire ile,ayetlere sembolik anlamlar yükleme,falancanın sözlerini din edinmeyle tabii ki ortaya çıkmaktadır.Ama yalnızca Allah'ın sözlerine bakınca böyle fantezi kurgulara ve diğer dinlere yer kalmıyor.Herşey çok açık ve net.Yoksa matrix felsefesiyle Allah'ı inkar eden de çıkıyor bambaşka tarikat ve görüşler de......Kendi hayal dünyalarında ve müritleriyle oyalanıyorlar.

Materyalizm ve ateizm adını verdiğiniz şeyler ruhçu öğretinin evrim,ırkçılık,komunizm vb. şeylerini kendine almış durumda çoğunlukla.İşin komiği materyalistler ,ruhçuların maşası oldular.Yakında reenkarnasyonu da kabul ederlerse hiç şaşırmayın.İşte o zaman tamamiyle ruhçuluğun hizmetine girecekler.

Benim Kuran'daki materyalizm ile kastettiğim şey,tüm yaratılmışların maddi olması,hiçbir şeyin Allah'a ortak olmaması ve tamamiyle ayrı olması,sonsuz ahiretin de dünyamız gibi maddi oluşuyla ilgili.Ayrıca ruhlar alemi,tekamül gibi hurafelerin de ,madde ötesi diğer yaratılmışlar hurafelerinin de gerçek dinde yer almaması.Ruhçuluktan tamamiyle bağımsız hatta onun karşısında olduğunu göstermek.......

Ayetlerde eleştirilen putperest dinlerin ve inanırlarının da aslında "çoğunlukla" günümüzün bilinen materyalist inkarcıları değil,ruhçu paganları olduğunu göstermeye çalışıyorum."Teklik" maskesi altında vahdeti vücud esprisiyle sayısız tanrıya tapınma ve ortak koşma bu felsefenin-inancın sonucudur.Yoksa hindular bile kendilerini tek tanrıcı zannediyorlar.

Bu ilizyondan kurtulmanın yolu,her dine bir şekilde sızmaya çalışan ruhçuluktan kurtulmakta geçiyor.Ayetlere önkabulsuz bir bakış,gerçek dini bize gösterecektir.

Selam ve sevgiler.

Yazan: Emre_1974tr Tarih: August 17, 2006 8:28 PM

Emre bey,

Kusura bakmayın fakat "materyalistler, ruhçuların maşası oldular.Yakında reenkarnasyonu da kabul ederlerse hiç şaşırmayın" gibi cümleleriniz, tüm temel felsefi kavramların sizde alt-üst olduğunu gösteriyor.

Bu durumda tartışmaya devam etmenin bir manası yok, çünkü tek yaptığınız, inancınızı ısrarlı bir şekilde tekrar etmek. Sizi inancınızla başbaşa bırakıyorum.

Ama bir şeyi belirteyim: Ruha inanan insanları şirkle suçlamanız, aşağı-yukarı tüm Müslümanları müşrik saymanız gibi bir sonuç verir ki, bu ne kadar sağlıklı bir değerlendirmedir, bunu bir düşünmenizi öneririm. İnsanın Allah'tan bir öz taşıdığına inanmak, şirk değildir; Allah'ın insana ruhundan üflediği hükmünün tabi bir sonucudur; bunu tevil ediyor olmanız sadece sizi bağlar. Bunu panteizm sanmanız ise çok yanlış.

Kuran'da Ruh kelimesi ile sıkça Cebrail'den söz edildiği doğrudur, ama insana Allah'tan ruh üflenmesi, (Cebrail'in üflenmesi anlamına gelemeyeceğine göre) Allah'tan bir özün verilmesidir.

Size son olarak ilk başta sorduğum "ruhun olmadığını nerden biliyorsunuz" sorusunu bir kez olsun düşünmenizi öneririm. Buna hiç cevap vermediniz.

Yazan: Mustafa Akyol Tarih: August 17, 2006 9:05 PM

Değerli yorumcular, Ruh ve ruhun mahiyeti üzre
süren polemiğe karışmanın, bu konu başlığını da
kim vurduya götüreceği ortada. Bu polemik ustası
çok bilmiş bey Ruhla ilgili, ve ruhçulukla ilgili,
akıl almaz savlar ileri sürmekte. Hitler gibi bir
kaba katili, sevgi erleri Tasafvuf ve hikmet erle-
ri ile aynı kefede tartmaya çalışıyor. Ve bugünün
Hitlere rahmet okutan faşist siyonist çeteyi bir
anda tartışmanın dışına çekiyor. Bu tutumu kınıyor
um. İsra süresi 85. Ayet bize 'Ve sana ruhtan so-
rarlar. De ki' Ruh Rabbimin emrindendir. Ve size, ilimden sadece az birşey verilmiştir.'
Anlaşılan bu zata ilimden çok şey verilmiş.
Gelelim konu başlığına, İsrail kaba güçle ve azgın
lıkla bir tahakküm çizgisi izliyor. Bu yanlıştan
mutlaka dönmeli. Barış içinde varolması ancak ve
ancak müslümanlarla barış yapmasına bağlı olduğunu
mutlaka idrak etmeli. Rabbimizin emri sizinle sava
şanlara karşı sabır ve metanetle ve aynı şiddetle karşılık verin. Barış yapmak isterlerse barışın ve
sakın haddi aşmayın demektedir. Böyle bir öğreti-
nin bendesi olan müslümanlar, haddi aşmaz ve barış
onlar için Rabbin bir emridir. Ancak Tecavüz anın
da savaşmakda Allahın emridir. Milyon kez güçlü
ateş üstünlüğüne rağmen, Rahmanın bu emri gereği
müslüman erler şanlı bir direnişle, Merkava tankla
rını ölüm kutusuna çevirdiler. Bu Rabbin sabırla
direnen ve düşmana arkasını dönmeyenlere yardımın
mutlaka ulaşacağı sözünün yerine gelmesidir. Şimdi
barış çabaları var. Dikkatli olmalı hile ve tuzak
lara düşmemeliyiz. Ancak sabırla barışa şans tanımalıyız. Bu sabır düşmanda hayranlık ve gıpta yaratacak ve onu savaş kadar sarsacaktır.
Artık Allahın yardımına inandınız değil mi?
Dualarınız olmasa benim katımda ne değeriniz olur
ki; diyen Rahman dualara yardımıyla karşılık veriyor değil mi? Allah bu Yahudi devletine akıl
fikir ve vicdan versin. Binlerce bebek ölüsünü,
Borsa da manüplasyon aracı olarak kullanmaktan
umarım utanırlar. Yüce yaratıcı ruhların yatağı
olan ve tekamül ile gelişecek olan bebek bedenle-
rinin yok edilmesini hiç affetmiyor. Firavun bebek
katilliğini çok ağır ödedi unutmayalım.
Sevgi ve selam ile.Levent.

Yazan: levent Tarih: August 17, 2006 9:28 PM

Sevgili Akyol;

Felsefi kavramlar alt üst olmuyor,yerleşik kabullerin pek de doğru olmadığını söylüyorum.

Budistler de ruhun varlığını kabul etmezler.Ama gelin görün ki reenkarnasyonu kabul ederler.Orada ruhun yerini bilinç vs. başka bir ad veya kavram alır.Şimdiden reenkarnasyonu kabul eden ateistler tek tük de olsa var bildiğim.

Birbirinin taban tabana zıttı zannedilen ruhçuluk ve materyalizmin aslında kardeş olduklarını söylüyorum. Materyalistler farkında olmadan ruhçuluğun hizmetinde ve gerçek anlamda materyalist değiller gerçekte.Bu yüzden evrimciler,bu yüzden bir çoğu komunist....Geriye reenkarnasyon kaldı ki merak etmeyin evrim gibi onu da kanıtlanmış mekanik-evrensel bir yasa diye sunuverirler.Eğer böyle birşey olursa şaşırmayın diyorum.

İnsana üflenen Cebrail değil,ama hayalet de değil.Vahiydir.Onu(vahyi) taşıyan melek Cebrail olduğuna göre,ona Ruh adı verilince bu ifadeyle 2 şey aynı anda ifade edilebilmekte.Cebrail inince,vahyi iletmekle yükümlü olduğundan inenin vahiy olduğunu da anlayabiliriz.Ya da Ruhul kudüs ifadesinin nedenini daha iyi algılayabiliriz.

Ben insanları yargılamıyorum.Sadece bu inancın yanlışlığını-sonucunu göstererek ,düşüncemi paylaşma görevimi yerine getiriyorum.

Ruhun olmadığını nerden bildiğimi 2 defa açıkladım,yani cevap vermedim değil verdim.Ama siz ikna olmadınız diyelim.Zaten karşımdaki söylediğimi kabul etmeyince hep "cevap vermedin-veremedin" ifadesiyle karşılaşıyorum.Ta ki benimle aynı fikire ne zaman geliyor karşımdakiler,o zaman "cevap verdiğim" kabul ediliyor :).

Selam ve sevgiler.

Yazan: Emre_1974tr Tarih: August 17, 2006 9:44 PM

Mustafa Bey'in de dediği gibi İslam düşünürlerinin çok büyük çoğunluğu dualisttir.

Ben dualist düşünceyi benimsiyorum ama tarafsız olarak bakmaya çalıştığımda a priori bir idealizmin daha kolay savunulabileceğini düşünüyorum. Bu açıdan düşündüğümde aslında idealizme daha yakınım.

A priori materyalizmi savunmak ise neredeyse imkansızdır, çünkü ne maddenin varlığı ne de nedensellik onca felsefecinin yüzyıllardır kafa patlatmasına rağmen kesin olarak ispatlanamıştır.

Hal böyleyken a priori materyalizmde ısrar etmek bir inançtan öte gitmez..


Mustafa Bey'in sorduğu soru yerinde: "Ruhun olmadığını nereden biliyorsunuz?" Buna bir soru daha eklenebilir. Maddi alemin varlığını kesin olarak nasıl kanıtlayabilirsiniz? Yani maddi alemin özümüze seyrettirilen bir hayal olmadığının kesin ispatı nedir? (Lütfen "ayağımı taşa vurdum bakın acıdı" diye basit maddeyi ispatlama örnekleri vermeyin. "Taş" da "vurma fiili" de, "acıma" da sinyallerden ibaret bir algıdır sonuçta)

Kim duyu organlarımızdan gelen sinyallerle algıladığımız dış dünyayı zihninin/beyninin dışına çıkarak -yani bu sinyallerden bağımsız olarak- gördü/hissetti/bildi ya da tanıdı? (bakın duyu organlarının dışına çıkmaya çalışınca bir "şey"in ne/nasıl olduğunu tanımlıyamıyoruz bile)

Yüzeyselliğin bir türü de felsefenin en çetin meselelerini "ben biliyorum, çünkü öyle" diyerek tartışmak olsa gerek..

Yazan: Suat Öztürk Tarih: August 17, 2006 10:00 PM

Bu ruh yoktur akiminin bas mucidi bldigim kadariyla alternatif forumdaki gak nikli sahistir. Tarihsel, mantiksal ve dilbilgisel yönü kuvvetli olan bu arkadas bir dizi arastirmadan sonra Kuran'da Emre beyin bahsettigi gibi bedende yasayan ölümsüz ruhun varolmadigina kanaat getirdi. Bu arkadasin İlhan Arsel'in bilimselligi üzerine yaptigi degerlendirmeler de ilginctir.


Dileyen cok eskide kalmis olan bu tartismalari su adresten takip edebilirler (Haci ali ve haci nikli sahislari okumadan gecebilirsiniz ))


- Min Ruhihi basligi icin;

http://www.network54.com/Forum/251643/thread/1061449266/last-1116443103/Min+RUhihi


-Tevrat'ta Ruh basligi icin;

http://www.network54.com/Forum/251643/thread/1063495838/last-1067760414/Tevratta+RUH


Konunun dügümlendigi nokta surasi; söz konusu ayette İsa'nin yaradilisi Adem'in yaradilisi gibidir denir (Ali İmran 59). Nasil ki Cebrail Adem'e üfürdü ise İsa'ya da ayni sekilde üfürdü. Burada iki yaratilista benzer olan sey eger yaratilma tarzlari ise Adem'in de bir rahimde vücut bulmasi icap etmekte, zira İsa bir rahimden (Meryem'de) dogmus bulunmakta. Ancak Taberi'ye göre Cebrail cesitli topraklari karistirarak Adem'in yaratilmasini sagliyor, yani Taberi'ye göre ortada önceden hazirlanmis bir rahmin olmadigini anlayabiliyoruz buradan. Sayet benzerligi yaratilis tarzi degil de üfürme tarzi seklinde algilarsak (ki genelde öyle algilanmis) iki yaratilis arasindaki benzerligin ruhtan üfürülmesi hadisesinde anlasilabilecegini görürüz.

Ruh sandigimiz ayetlere baktigimizda aslinda mealde bilincli olarak nefs kelimesi ruhla özdeslestirilmis. Bunun neden böyle yapildigini bilmiyorum. Ancak nefs = ruh olarak meallendirilmis cogunlukla.

Toparlarsak : Adem ve İsa peygamberlerin yaratilislari Cebrail'in onlara üfürmesi ile gerceklesmis (yaratilisin rahimli veya rahimsiz olmasini es geciyoruz). Asil kafalari karistiran üflenen seyin ne oldugudur. Kuran'da gercekten Ruh = Cebrail diye gecmekte. Tüm Kuran tarandiginda ruh diye bahsi gecen seyin aslinda tek bir varlik olan Cebrail oldugu görümekte. Ayette kendi ruhundan (Cebrail) üfledigi yazmakta.

Yani üflenen sey ruh degil, baska bir sey. Ruh üfleme görevini yerine getiriyor bu iddiaya göre. Cerbail = Ruh ise o Adem'in icine girip orada kalmiyor ona üfleyip hayat veriyor deniyor.

Yazinin ilerleyen bölümlerinde GAK ve Hasan Akcay arasindaki tartismaya göz atabilirsiniz.


Buraya kadar iddialari ve verilen cevaplari kisaca ele aldik. Emre beyin temel iddiasi sudur : "-insana ait ölümsüz bir ruh Kuran'da gecmez, dolayisiyla ruh yoktur". Bu düsünce bicimi kolayca cürütülebilir. Gercektende Kuran'da olmayan yazilmayan seyleri yok sayacaksak Mustafa beyin dedigi gibi inkar edecegimiz bir yigin seyimiz olacaktir.

Nefs Kuran'da insana ait ölümsüz bir varlik olarak düsünülebilir, nefs normalde ölümlüdür, zira "-her nefs ölümü tadacaktir" der ayet. Ancak yine o nefs ölümün olmadigi cennete de girebilecek (Fecr süresi 27 ve 30). Cennet ise ölümsüz ve sonsuz bir yer olduguna göre tekrar diriltilecek olan nefs insandaki ölümsüz varlik olarak nitelenebilir.

Emre bey insanin sadece maddeden tesekkül edildigini iddia ediyorsa bunu kanitlamak zorundadir. Bu hususta ben kendisine bir kac soru sormak istiyorum.


1-) Sadece madde miyiz?
2-) Madde üstü bir varlik yoksa, bedenimizdeki muazzam karmasikliga ragmen onun organizasyonunu ne sagliyor? Rastlanti ve gerekliligin etkisi ile Self-organisation mu?
3-) Evrim teorisi madde üstü bir fonksiyonu reddetmekte, ruhcu derken baska bir seyden mi bahsediyorsunuz?

Yazan: Clausewitz Tarih: August 17, 2006 10:48 PM

Fasizm üzerine iki soru

Mustafa Akyol "Israil'in fasist yüzü" diye baslik atinca ister istemez Alman ve Italyan fasizmi geldi aklima.

Daha yakin dönemlerde ise güney amerika'da bu yönde tecrübeler yasandi.

Gerçekten merak ettigim bir konu var : Bir topluma ve/veya ülkeye fasizmin gelmesi neye bagli?

Yani Sili'de, Italya'da ve Almanya'daki (bugün de Israil'deki) insanlarin ortak noktasi nedir ki fasizm bu boyutlara vararak hem o ülkeye hem de komsularina zarar veriyor?

Dogru cevabin Talmud veya Tevrat oldugunu söylemeyin lütfen ;-))

Ikinci sorum ise bu hastaligin Türkiye'ye bulasma ihtimali nedir?

Dostlukla

Yazan: Tunç Tarih: August 18, 2006 12:17 AM

Konuyla alakalı birkaç hatırlatma yapmak yerinde olacaktır, kanımızca.


Kuran-ı Kerimde bedenin karşıtı veya bedenle birlikte/içinde yaşayan İster maddi İster manevi diye isimlendirin(İslam filozoflarının tasnifi ) bir ruhtan(soul/spirit) ''kesinlikle'' bahsetmemektedir.

Ruhtan bahseden (Ruh kelimesinin geçtiği) ayetlere baktığımızda ya vahyi (Evhayne, yuha, yuhi 42/52, 66/12 )ya da vahiy meleği Cebrail’i(Ruh, Ruhul Emin, Ruhul Quddus 2/87,253 4/171, 5/110, 16/2,102, 19/17, 26/193, 40/15, 70/4, 78/38, 97/4) nitelemek için kullanıldıkları görülecektir.

Bunun dışında Kuran'da geçen nefseküm/enfüseküm gibi ifadelere de antik Grek düşüncesiyle İslam’ı uzlaştırmaya çalışan İslam âlimleri ruh şeklinde mana vermişlerdir ve bunun temelinde ise az önce belirttiğimiz gibi Helenistik düşünceyle İslam’ı uzlaştırma çabaları vardır. Hâlbuki bu kelimenin asıl manası şu şekilde; can, nefis, ego/kişinin kendisi veya özü biçiminde lugavi olarak anlamlandırılmaktadır.

‘’Her can ölümü tadacaktır.’’(3/185)

Örnek olarak 3/185. ayetinde enfusiküm kelimesi kullanılmıştır ve bunun manası bazı müfessirler tarafından ruh şeklinde verilmiştir fakat bu kelimenin kadim Arapçadaki karşılığı can manasına gelmektedir. Bütün bu anlatılanlar muvazenesinde görülecektir ki bütün bu çabalar tamamen zorlama tevillerle anlamı uydurmaya yöneliktir.


Ruh kelimesinin can kelimesine karşılık kullanılması hicri 2. yy.dan sonraya tekabül etmektedir. Buda bize göstermektedir ki Kuran’ın ilk muhatapları can kelimesine karşılık ruh kelimesini kullanmaları mevzubahis değildir.

Diğer taraftan Ruhun varlığına delil kabilinden getirilen ayetlere bir göz atalım;

Sana ruh'tan sorarlar; de ki: "Ruh, Rabbimin emrindendir, size ilimden yalnızca az bir şey verilmiştir." (İSRA SURESİ 17/ 85)


Maalesef bu ayet-i Kerime ruhçuluk maddecilik tartışmalarında hangi bağlamda ne kastedilerek söylendiğine bakılmaksızın uluorta kullanılmaktadır.


Buradaki ruh kelimesini gören Kuran-ı Kerimin dolaylı muhatapları bu ifadeden ‘’İnsanın içindeki hayalet’’ ruhtan bahsedildiğini zannetmektedirler. Oysa buradaki ruhun manası onların zannettiğinden oldukça farklıdır.

Görüldüğü gibi ‘’Sana ruhtan sorarlar’’ buyrulmuştur. Kendisinden sual edilen ve ‘’Ruh rabbimin emrindendir, size ilimden az bir şey verilmiştir.’’ diye mukabele edilen ruh acaba ne olmaktadır? Birileri gelip Hz: Muhammed (S.A.V)’e ondan çok sonra şekillenmiş bir ruh anlayışı hakkında mı sormaktadır? Bu sorunun cevabı bizce menfidir.

Peki, ona hangi ruh hakkında sorulmaktadır. Açık şekilde ifadede etmek lazım gelir ki İslam la başka kültürlerden gelen bilgileri sentezleme gibi bir derdi olmayan bütün müfessirler bu konuda yakın fikirlere sahiptirler.


Bu âlimler kendisinden sual edilen ruhu vahiy veya vahyin iniş şekilleri olarak izah etmişlerdir. Ruh kelimesi daha önce belirttiğimiz üzere Kuranda vahyi nitelemek için kullanılmaktaydı bu bağlamda buradaki ruh kelimesine vahiy dediğimizde ‘’sana ruhtan sorarlar ‘’sana vahiyden, Kurandan sorarlar demek olur ki doğrusuda budur. Bu Kuran nasıl oluyor da Rabbinden sana bir vahiy olarak geliyor vahyi alırken ne hissediyorsun bize anlat. İşte bu sorulara mukabil olarak ‘’ruh(vahiy) rabbimin emrindendir, size ilimden az bir şey verilmiştir.’’ Onu bana Rabbim gönderiyor Rabbimin dilemesi ile onu alıyorum ve siz üçüncü şahıslar bu işin iç yüzüne muttali olamazsınız; ‘’Size ilimden az bir şey verilmiştir.’’


Üflenen ruhla ilgili olarak:


Sonra onu 'düzeltip bir biçime soktu' ve ona ruhundan üfledi. Sizin için de kulak, gözler ve gönüller var etti. Ne az şükrediyorsunuz? (SECDE SURESİ32 / 9)

Kuranda ruh kelimesinin can manasında kullanıldığını daha önce söylemiştik vefa kat ruhumdan üflemek Arapçada bir deyim olarak kullanılmakla birlikte Araplar bir şeyi hareket ettirdiklerinde/canlandırdıklarında bu durumu anlatmak için ona ‘’Ruhumdan üfledim’’ demektedirler. Dolayısıyla Kuran-ı Kerim açık bir Arap lisanı ile vahyolunduğundan ‘’Apaçık Arapça bir dille. (ŞUARA SURESİ 26 /195)’’ onların/Arapların anlayışına hitap edecek şekilde deyimler ve mecazlar ihtiva etmektedir.

Burada Allah (c.c) ‘’ ruhumdan üfledim’’(15/29, 21/91, 38/72, 66/12 ) demekle; yarattım, can verdim, hareket ettirdim, demektedir. Bu açıklama ilgili ayetle ve Kuran’ın bütünlüğü açısından tam bir uyumluluk içerisindedir. Bu noktada bu ifadeye çelişkili manalar yükleyen tasavvufi düşüncelerden sarfı nazar edeceğiz. Allah (c.c) Kuran’ında insanı yoktan var ettiğini kendisine sıfat, zat ve fiillerinde insanı ortak etmediğini(hiçbir varlığı ortak etmemiştir) onun kendisinden bir parça olmadığı vefa kat onun bir kulu olduğunu aksini düşünmenin ise itikadi bir inhiraf/sapma olduğunu açıkça birçok ayette belirtmektedir. Aksini savunmak en temel inanç esaslarıyla çelişmektedir ve izahı mümkün bulunmamaktadır.


Saygı Sevgi ve Selamlarımla

Muhammed Ali DİKTAŞ

Yazan: Muhammed Ali DİKTAŞ Tarih: August 18, 2006 1:46 AM

Selam sevgili Suat.Bahsettiğin görüş yine ruhçuların dinlere sokuşturduğu,yine çaktırmadan "inkarcılığı" benimsettiği hoş bir felsefedir.İşin ilginci bazıları vahdeti vücudu da benimsiyorlar ve bir yandan maddeye bile tanrısallık yüklerken,bir yandan da Allah'ı bile hayal-ilizyon kabul ediveriyorlar(sizi kastetmiyorum) farkında olmadan.

Sizin söylediğinize karşılık evvelden yazdığım bir çalışmamı aktarayım:

MADDE HAYAL Mİ GERÇEK Mİ?

Ruhçu öğreti ve onun izinden giden tüm oluşumlar aslında maddenin bir hayalden, bir ilizyondan ibaret olduğunu iddia ederler hep.

Buna kanıt olarak öne sürdükleri şeylerden ilki maddenin aslında enerjiden oluştuğu,maddenin kökenine inilerse enerji dalgalanması vb. şeylerle karşılacağımızı söylemeleridir.Bir de işin içine ışığı falan sokarlar,akılları sıra maddenin aslının ilizyon ,dumani ve hayaletvari birşey olduğunu ispatlarlar.

Ama hesaba katmadıkları birşey var,enerji denilen şey de madde dışı birşey değildir.Madde onun konsantre haliyse,enerji ise maddenin dağınık ve değişik halidir. Işık denilen şey de maddeden başka birşey değildir.Yani maddenin kökenine inilince yine karşımıza madde ve gerçeklik çıkmakta.

Maddeyi hayal zannedenlerin öne sürdükleri ikinci delil ise,madde aleminin aslında duyu organlarımızın oyunları sonucu varmış gibi algılandığını belirtmeleridir.

Eğer biz birşeyi görüyorsak o şey var olduğu için değil,gözümüz öyle algıladığı için gördüğümüzü,eğer bir şeyi duyuyorsak aslında yine kulak adlı alıcımızın yarattığı şeyi algıladığımızı söylerler.

Yine burada hesaba katmadıkları birşey var.Eğer söyledikleri gibi madem onlar gerçek değil,alıcılarımızın oluşturduğu bir ilizyon hepsi.Öyleyse niye bir alıcımız bozulunca hemen tamire yani tedaviye koşuyoruz.Madem alıcılarımın oynadığı oyun bütün bunlar öyleyse bir şaşının objeleri çift görmesi de ,sağlıklı bir gözün tek görmesi kadar normal ve sağlıklıdır.Öyleyse neden sağlıklı gözün gördüğü teki kabul ediyorsunuz da şaşı gören gözü "sağlıksız" ve yanlış görüyor kabul ediyorsunuz.

Veya niye kataraktlı bir gözün ışıkların etrafında hale görmesini "sağlıksız" ve "yanlış" kabul edip tedaviye başvuruyorsunuz.Madem gerçeklik denilen şey alıcılarımızın ilizyonundan ibaret niye bu durumu "hatalı" kabul edip ameliyatlara,ilaçlara veya bitkisel kürlere başvuruyorsunuz.

Yine aynı şekilde kulağı ağır işiten birini niye "sesleri sağlıklı bir şekilde işitemiyor" deyip tedavi etmeye kalkıyorsunuz.

Nedenini ben söyleyeyim.Çünkü madde gerçektir ve ilizyon değildir.Öyle alıcılarımızın oyunu falan hiç değildir ve evrensel değişmez ölçüleri vardır.Bu yüzden bu ölçüleri sağlıklı bir şekilde algılayamayınca,madde gerçekliğini sağlıksız bir şekilde algıladığınızı anlıyor ve hemen tedaviye koşuyorsunuz.Eğer madde bir hayal olsaydı buna gerek kalmazdı.Maddenin gerçekliği sabittir ve kişiden kişiye değişmez.Tabii alıcılarınızda bir bozukluk yoksa.....


Şimdi vereceğim ayetler konumuzla doğrudan ilgili değil.Çünkü birinci anlamları, Allah'ın gönderdiği ayetleri ve peygamberleri yalanlayanları eleştirmekte.Kendilerine getirilen apaçık kanıtlara rağmen sapkınlıklarını sürdürenlerden bahsedilmekte.

Yalnız ayetlerin apaçık birinci anlamlarını kabul ettikten sonra,ayetlerin işaret ettiği başka anlamlara da kafa yorabiliriz öyle değil mi?Tabii bizim yükleyeceğimiz bu ikincil ve üçüncül anlamlar birer iddia ve varsayım olmaktan ileri geçemiyecektir.Bu yüzden şimdi bu söyleceklerimi sadece "bir beyin jimnastiği" olarak kabul ediniz lütfen.Bunun dışında bir amacım yok.

-Sana kağıt üzerine yazılmış bir kitap indirseydik, onlar da onu elleriyle yoklasaydılar, muhakkak o küfürlerinde inat edenler yine "Bu apaçık bir büyüden başka bir şey değildir." diyeceklerdi. (Enam Suresi 7. ayet)

Bu ayetin açık anlamı dışında başka işaretlerine bakacak olursak;size apaçık bir şekilde alıcılarınızla algılayabileceğiniz fiziksel şeyler sunduğumuz halde sizler bütün bu gerçekleri bir ilizyon ve hayal kabul etmekte ısrar ediyorsunuz anlamına da gelebilir mi?

-"İşte bu sizin o yalan deyip durduğunuz ateş!" diye.


-Bu da mı sihir, yoksa siz görmüyor musunuz? (Tur suresi 13 ve 14. ayetler)

Yine bu ayetin birinci açık anlamı dışında beyin jimnastiği yapacak olursak;işte madde alemine hep bir hayal,hep bir ilizyon dediniz durdunuz,şimdi tadın şiddetli ateşin azabını bakalım görün madde gerçekmiymiş yoksa ilizyon mu? anlamında da dolaylı bir uyarı içeriyor olabilir mi acaba?

Tur Suresi 44. Ayet: Onlar gökten bir parçayı düşerken görseler 'Birbiri üstüne yığılmış bir bulut" diyecekler.

Kamer Suresi 2. Ayet: Hala bir mucize görseler, yüz çevirip: "Süregelen bir sihir!" derler.

Bu ayetlerde de, birinci anlamları dışında, acaba madde alemini bir ilizyon olarak gören ve "maddenin kökeninde üstüste yığılmış enerji dalgalanmaları" falan var deyip gerçekliğini inkar etmeye kalkanlara bir uyarı olabilir mi?

-Hem görsen onları, Rablerinin huzuruna durdukları zaman! O: "Nasıl şu gördüğünüz gerçek değil miymiş?" diyecek, onlar da: "Evet Rabbimiz hakkı için gerçek!" diyecekler. O zaman: "Küfrettiğinizin cezası olarak azabı tadın!" buyuracak.(Enam Suresi 30 ayet)

Yine bu ayette birinci ve gerçek anlamda şüphesiz ki kafirlerin dini inkarlarının sonucu yaşadıkları hüsran anlatılıyor.Ama yine ayetlerin birinci anlamı dışında beyin jimnastiği yapacak olursak,dolaylı da olsa,madde alemini tüm ispatlarına rağmen bir ilizyon kabul edenler eleştiriliyor olabilir mi?

Dediğim gibi bütün bu ayetleri yazmamdaki neden zihin egzersizi yapmak sadece.Zaten ayetlerin ikincil ve üçüncül anlamları için çıkıp da kimse kesin olarak "şu şöyledir" diyemez.Diyenler yanılgı içerisindedir.

Selam ve sevgiler.

Yazan: Emre_1974tr Tarih: August 18, 2006 1:47 AM

Sevgili Clausewitz ;

İnsana ait ruh inancını şirk kapsamına sokan,ruhun ölümsüzlüğü inancı değildir,Allah'tan bir parça olduğu inancıdır.Ayrıca ruhların ezeliliği ve ebedililiği gibi düşünceleri de işin içine katarsak hepten tanrısal hayaletlerle karşı karşıyayız demektir.Kuran'la taban tabana zıt bir iddia ve öğretiden başka birşey değildir bu.


Kuran "dini alanda" eksiksiz olduğunu üstüne basa basa söylüyor.Rabbimizin unutkan olmadığını da....

Sizin söylediğiniz şey ise din dışı,coğrafya,astrofizik,biyoloji vs. bilgileri.Ama zaten Kuran o alanlardaki tüm bilgileri verme iddiasında değil.SADECE DİN ALANINDA TÜM BİLGİLERİ VERDİĞİ İDDİASINDA.Diğer alanlarda ise belli bir miktarda bilgiler mevcuttur.İnsana ait ruh inancı tamamiyle,yüzde yüz ve çok önemli bir dini konu olduğundan,öyle birşey olsaydı ayetlerde bahsedilmemesi diye birşey söz konusu olmazdı.Başka kaynaklardan değil,sadece Allah'ın sözlerinden islam'ı öğrenebiliriz.

sorularınızın cevabı:

1-Evet.

2-Hayır ne rastlantısı,bir piyango bileti bile şansa kazanamaz.Rastlantı diye birşey yoktur ki dediğiniz olabilsin.

Madde üstü birşey yoktur derken,"Allah'ın dışında" madde ötesi birşey yoktur diyorum.Tüm yaratılmışlar maddidir ve yaratandan ayrıdır.

İnsan bedeni ise bir bütün halinde mükemmel bir şekilde tasarlanıp programlanmıştır.Vücudumuzu görünürde yöneten maddi oluşumlar vardır.Ama tabii ki olayın temeline inince tüm evreni olduğu gibi herşeyi Allah yönetiyor ve ayakta tutuyor.Tıpkı piyango biletinin bile kendiliğinden kazanamaması gibi,hiçbir şey kendiliğinden hareket etmiyor.

3-Hayır,materyalist evrimcilerin iddasıdır o.Ama spiritualist evrimciler binlerce yıldır metafizik bir inanç olarak evrime inanmaktalar.Sadece evrim değil,komunizm de binlerce yıldır bu öğretiyle yaşamaktadır.Ama günümüzde materyalist inançlar zannedilmektedir tüm bunlar.

Selam ve sevgiler.

Yazan: Emre_1974tr Tarih: August 18, 2006 2:47 AM

Mustafa bey,

Size son olarak ilk başta sorduğum "ruhun olmadığını nerden biliyorsunuz" sorusunu bir kez olsun düşünmenizi öneririm. Buna hiç cevap vermediniz.

Soru bana sorulmus degil. Dolayisiyla, cevap vermek yerine, ikinci bir soruyla desteklemek (!) istiyorum.

Sizin sorunuzu hafifce degistirirsek ne cavap verirsiniz; yani: "Ruhun olduğunu nerden biliyorsunuz?"

Yazan: Muzmin Anonim Tarih: August 18, 2006 2:58 AM

Emre Bey,

Yazdıklarınızdan anladığım kadarıyla idealizmi değil de idealizmsi şeyleri incelemişsiniz. İdealizm maddenin bir hayal olduğunu söylemez. "Madde"nin bir bilinmeyene verilmiş olan bir isim olduğunu söyler. O bilimeyen ise "duyumlarımıza neden olan/kaynaklık eden şey"dir.(Modern idealizmin temsilcileri olan Kant ve Berkeley'e göz atmanızı önerebilirim) Tabiki duyumlarımızın bir kaynağı var. İyi ama neden buna "madde" dememiz gereksin? Buna "bir güç" demek teolojik bakımdan daha tutarlı değil midir? Niye "bir güç maddeyi yaratmış, biz de onu duyumsuyoruz" gibi gereksiz bir uzatmaya gidiliyor. Algılarımızın bizzat bir yaratım olduğunu söylemek daha ikna edici değil mi?

Ruh kavramını ise örneğin Descartes "zihin/benlik" anlamında kullanır. Felsefi düzlemde ruh bedenin içinde filan değildir tabi. Aksine beden ruhta/zihinde oluşan bir görüntüdür/fenomendir. Mustafa bey'in bir zaman teolog-yazar CSLewis'den aktardığı şu söze dikkat gerekir :

"Bir ruhunuz yok, siz zaten ruhsunuz, bir bedeniniz var."

Bence oldukça anlamlı. Ruh denilen biziz, düşüncemiz, algımız, duygumuz, irademiz vb. Madde, algı dünyamızı kendi başına bir şeymiş gibi sanmaktan gelen bir yanılgı kavramı. Çoğu zaman ne yazıkki "yaratılmış bir yaratıcı" statüsü verilen gereksiz bir kurgu.

Madde anlamını onu anlamsız bulan bir varlıkta yitirir. Bu varlığa ruh deniyor bazen. Ama bu bir hayalet değil. Hiçbirimiz hayalet değiliz. Ruhun zamanı mekanı olmaz, aksine zaman ve mekan ruhun algı dünyasının iki temel formudurlar.

Saygılar...

Cengiz Cebi, felsefe öğretmeni

Yazan: cengiz cebi Tarih: August 18, 2006 3:19 AM

Emre Bey,

Verdiğiniz cevaptaki örneklerin hiçbirisi sorularımın cevabı değil. Örneklerinizin tamamı zaten duyu organlarımız vasıtası ile algıladıklarımız.

Şöyle anlatayım. Hepimiz rüya görürüz. Rüya "sırasında" rüya gördüğümüzü ve rüyada gördüğümüz nesnelerin aslında "gerçek" karşılıklarının olmadığını ve bunların birer algılar yumağı olduğunu kim bilebilir? Bunu ancak uyanınca anlar ve "aa rüya görmüşüm" deriz. Rüyada da doktora gideriz, canımız acır, ameliyat oluruz. Ama tamamı algılar yumağıdır. O bakımdan verdiğiniz örnekler geçersizdir.

Ben maddi alemi varlığı inkar etmiyorum. Demek istediğim sizin idealizme yaptığınız eleştirilerden çok daha fazlası materyalizme yapılabilir.

Ve ne idealizm, ne de materyalizm felsefi anlamda "kesin" olarak ispatlanamaz. Ama söylediğim gibi materyalizme yapılan eleştiriler daha tutarlıdır ve yüzyıllardır bu iki taraf arasında sert tartışmalar olmasına rağmen bir netice alınamamıştır.

Kesin olan tek şey "benliğimiz" dir. Yani biz varız. Ve bu bir gerçek. Fakat nihai anlamda bu gerçeği çevreleyen varlık aleminin bize seyrettirilen bir algı mı yoksa kendi başına maddi bir gerçeklik mi olduğunu kesin olarak bilemiyoruz.

Bir düşünceyi kesin olarak, "bu, budur" şeklinde takdim etmeden onun reel olarak ispatlanmasının imkansızlığını bilmenizde yarar var.

Yazan: Suat Öztürk Tarih: August 18, 2006 8:17 AM

Eureka ! Eureka ! Ruhsuzum, ruhsuzum !

Ne sevgi var, ne aşk, ne şefkat, ne gözyaşı, ne öfke, ne de hırs ! Hepsi aslında hormonlarımın bana bir oyunuymuş.

Bu ruhsuzluk öğretisinin İsrail'in 1000 sivili öldürdüğü saldırıları sırasında peyda olması tesadüf mü?
Bakın bu öğreti ne diyor:
"Ne gelirse başınıza, önceden yaptığınız günahların sonucudur..."
Ey Lübnan'lılar, kaderinize razı olun, çünkü ne gelirse başınıza daha önce yaptıklarınızdandır...

Bana Kurandan bin tane ayet sayıp ruh olmadığını ispat etmeye kalkışmayın. Benim şefkatim, sevgim, nefretim Allah'ın ruhundan üfürülmüştür.
Siz ruhsuzluğunuzu ispat etmeye çalışmayın. Zaten ortada...
Bu anlamsız tartışmanın son bulması ümidiyle...

Yazan: blue Tarih: August 18, 2006 10:17 AM

Müzmin bey,

Ben "ruhun var olduğunu biliyorum" iddiasında değilim. Bu konuda "agnostik" bile sayılabilirim. Ama varlığını kabul etmek, mevcut bilimsel/felsefi görüşler ışığında bana daha makul geliyor. (Alvin Plantinga'nın görüşünü makul bulduğumu söyleyebilirim.)

Bana yanlış gelen birisinin çıkıp "ruh yoktur, ruhçuluk bütün kötülüklerin anasıdır" gibi, özgüven dışında pek bir dayanağı olmayan iddialar savurması...

Saygılar,

M.A.

Yazan: Mustafa Akyol Tarih: August 18, 2006 1:02 PM

Sevgili arkadaşlar,herbirinize ayrı ayrı cevap yazmak durumundayım ve ilk iletimi felsefe öğretmeni olduğu için Cengiz Cebi arkadaşımıza ayırıyorum:

Sevgili Cengiz;hem izmsileri hem de izmleri inceledim.Sizin şimdi sunduğunuz görüşte bu versiyonlardan biri sadece.

Hem duyum araçlarımız hem de evrendeki her şey ayrı ayrı yaratılışlardır.Bunlara madde değil de anti madde veya bambaşka isimler takmakla pek ilgisi yok konunun.Buradaki mesele ruhçu öğretinin dayattığı dini inancın sayısız versiyonlar halinde felsefeye ve dinlere hakim olmuş olmasıdır.

Hayır bence mantıklı olan hem karşımdaki madde bir gerçekliktir hem de ben alıcılarımla uyumlu olduğum sürece o gerçeği algılarım.Tabii yine alıcılarımın,duyu organlarımın izin verdiği ölçüde algılayabilirim maddeyi.Buna karşılık günümüzde teknoloji yardımıyla daha birçok şeyi görmeye ve hissetmeye başlarım.

Ama onu algılamasak da,algılasak da o orada ve gerçekliğinden hiçbirşey kaybetmiyor.Siz istediğiniz kadar beni-Emre'yi algılamayın hatta evrende beni algılayabilecek tek bir şey kalmasın,fark etmez,ben yine burada duruyorum ve gerçeğim.

Ruhun zihin benlik anlamında kullanılması zaten bugün psikiyatride de mevcut.Uzakdoğu öğretilerinden Ayurveda da ise ruh ve zihin apayrı iki varlık olarak ele alınır.Ayrıca bir de asıl bedenimiz olarak "kuantum mekanik" beden adı verdikleri(son zamanlarda) enerji bedenimiz vardır(onlara göre).Ama bazen ruhla bu kuantum mekanik beden de tekşey olarak sunuluyor ve çeşitli çelişkiler ,sorunlar ortaya çıkmasına rağmen çaktırmadan aynı felsefeye iman edilmeye devam ediliyor.

Kuran'da ise dediğinize denk gelen "nefs" veya "can" şeklinde ifadeler vardır.Ama asla bunlar evrenin merkezine konmaz.Allah yoktan yaratmıştır her şeyi ve bize verilen alıcıların izin verdiği ölçüde bu yaratılmış madde alemini algılıyoruz.Nefsimizin hiçbir yaratıcılığı yoktur.

Yok eğer alıcılarımızda bir bozukluk olursa hemen tedaviye koşuyoruz.Çünkü gayet iyi biliyoruz ki çift gören bir bozuk göz maddeyi gerçek halinde algılayamıyor.Veya kataraktlı buğulu gören bir göz maddeyi olduğu gibi sağlıklı algılayamıyor.Çünkü bizim algımızın bir önemi yok,önemli olan algıladığımız şeylerin gerçekliği.Hiç bir zaman "ben çift algılıyorum benim açımdan gerçeklik budur" deyip tedaviden vazgeçmeyiz.

Felsefede kabuller,liberalizm mi yoksa sosyalizm mi doğrudurun dışında birşey değildir ve birbirinin taban tabana zıttı görüşlerin fanatiklik derecesindeki imanlıları vardır.Halbuki ortada insanoğlunun ortaya attığı nacizane görüşlerden ve "zan"lardan başka birşey yoktur.Rabbimiz "ispatsız" hiçbir "inancın"(bilginin) peşinden gitmememiz gerektiğini defalarca söylüyor ayetlerinde.

Yaratılmış yaratıcı yanlışına da yine maddeyi küçümseyen ve algıları-algılayanı yücelten-merkeze koyan düşünceleri üretenler tarafından varılır.Çünkü "Allah'ı algılayan yoksa o da yoktur veya biz algıladığımız sürece yaratırız onu da" gibi sağlıksız sonuçlar bu inancın parçasıdır.Hayır hiç kimse algılamasa da yaratan tüm varlığıyla durmaktadır ve bizim alıcılarımız hiçbirşeyi yaratamaz-değiştiremez.

Falanca için önemini yitirmesinin veya önem kazanmasının madde üzerinde de hiçbir etkisi yoktur.O cisim tüm haşmetiyle oradadır ta ki yaratıcısı yok etmeye karar verene kadar.

İşte sizin zamanı ve mekanı olmaz dediğiniz ruh inancı yine çaktırmadan tanrısal varlık inancına paralelleşiveriyor.Zaman ve mekan sonradan yokluktan yaratılmış varlıklardır ve kimsenin onları algılamasının veya algılamamasının en ufak bir etkisi yoktur.Sadece algılayan açısından alıcıları önem kazanmaktadır ve bu alıcıları bozuldu mu hemen tamire koşturmaktadır bu yüzden.

Kuran'daki ruh ise vahiy ve vahyi taşıyan Cebrail olduğundan bu tür inançlarla yakından uzaktan alakalı birşey değildir.Kuran'da istenen sadece ispata dayalı gerçek bilginin yani inancın peşinden gitmemizdir.Ve "dinde" tek kaynak ta Allah'ın ayetleridir.Orada da böyle sonuçların olması bir yana,tam tersi bilgiler vardır.

Cevabımın devamını diğer arkadaşlara yönelik iletilerimde sunacağım.

Selam ve sevgiler.

Yazan: Emre_1974tr Tarih: August 18, 2006 4:56 PM

"Sana ruh hakkında soru sorarlar. De ki: Ruh, Rabbinin emrindedir. Size ancak az bir bilgi verilmiştir." (İsra suresi/85)

Kur'an da "ruh" kavramı yoksa eğer, yukarıda (İsra-85) bahsi geçen "ruh" nedir?

Yazan: ilhan Tarih: August 18, 2006 5:30 PM

Cevabımın devamını sevgili Suat Öztürk'e ayırıyorum:

Hayır,duyu organlarımız bozulduğunda,"yanlış algıladığımızı" biliyor ve tamirata koşuyoruz.Çünkü önemli olan duyu organlarımızın bize sunduğu değil,önemli olan algıladığımız şeylerin gerçekte ne olduğudur diyorum.Ha zaten verdiğim cevapları doğru bulduğunuzda tartışma da bitmiş olacaktır.Ama tatmin olmadığınız sürece "cevaplar bunlar değil" diyeceksiniz tabii ki.

Ben birçok defa rüya görürken,rüya gördüğümün farkına varıyorum ve hatta onu yönlendirebiliyorum bile.Çünkü orada zihnimize göre şekillenen bir hayal dünyası var.Bir ilizyona veya hipnoz-telkin benzeri etkilerle yalana inanmak,hayal kurmak ve rüyalar ...hepsi de zihnimizde ürettiğimiz veya zihnimize dışarıdan sokuşturulan telkinlerin-şeylerin sonucudur.Ama aklımız örtülü değilse bu ilizyonu-yalanı kolayca farkeder ve bozarız.Gerçek dünyanın varlığı da ispatlara dayalı gerçekliktir.Aynı şekilde gerçek dini,sahte dinlerde ayıran da İSPATLARDIR.İşin din kısmında da yine verdiğim ayetlerde olduğu gibi,yaratılmış olan şeylere bile sihir-büyü-ilizyon diyenlerin durumu açıkça ortada.Din "VARLIĞIN KABULÜNE VE İMANA DAYANIYOR".İspata dayalı gerçek bilgilere iman etmemiz isteniyor.Bırakın çevremizdeki madde aleminin ispatlanmasını,ayetler "açıkça dinin bile kesin ispatlara dayandığını" söylüyor.İnanç bir zan değildir,gerçek inanç yani bilgi kesindir ve delilleri vardır.Tıpkı Kuran'ın Allah'tan olduğunun sayısız delilleri olması gibi.

İşte ruhçu öğreti size apaçık delile dayalı evrene bile imansızlığı aşılamaya çalışıyor ve "kesin bilemeyiz,bunlar ispatlanamaz" gibi hiçbirşeye kesin iman etmeyen bireyler haline getiriyor.Hayır "din de","madde gerçek mi değil mi" meselesi de ispatlar sonucu kesin olarak bilinebilir.Yoksa onun adı iman-bilgi olmaz da,"zan-şüphe" olur.

Felsefi anlamda ispattan bahsetmiyorum sadece,gerçek anlamda her yönden ispatlardan bahsediyorum.Ve tekrar söylüyorum din karşıtlarının veya şüphecilerin dediği gibi "ispatlayamayız,kesin bilmeyiz" gibi ifadeler bir dogmatik inançtır.O kadar büyük bir önyargıdır ki birşey ispatlansa bile kabul edemiyeceklerinin teminatıdır.Ama tekrarlıyorum ayetler dinin bile ispatlara dayandığını ve kesin şekilde iman edilmesi gerektiğini söylüyor.Ve elle tutabildiğimiz ,görebildiğimiz nesnelere karşı bile "ilizyon-sihir büyü" deme inkarcılığımızın ve hastalığımızın olduğunu,bundan kurtulmamız gerektiğini belirtiyor yüce Allah.Ruhçu felsefe ise hergün ispatlarıyla içiçe olduğunuz madde alemine bile inanmanızı yasaklayarak daha en başından iman mekanizmanıza dinamiti koyuyor.

Evet verdiğim ayetlerde "nasıl bu ateş gerçek miymiş" denilince cevap olarak hep bir ağızdan "evet gerçekmiş" deniliyordu.İspatlara rağmen iman etmeyenler en sonunda iman etmek durumunda kalıyorlardı.Şimdi yaratılmışların gerçekliğiyle ilgili Rıdvan Cengiz adlı forumdan bir arkadaşın bana cevaben yazdıklarına bakalım:

"Hem varlığı hem de idraki yaratan Allah bu ikisi arasında bir münasebet ve uygunluğu var etmiştir.

Dış alem insanın bilgi yolları vasıtası ile idrak edebileceği bir mahiyettedir. Aksini düşünmek insanın apaçık tecrübelerine zıttır.

- Kur’an’da Allah’ın varlığı, birliği vd. inanç esasları duyulan ve görülen bu dünyadan/maddeden yola çıkılarak ispat ediliyor. Eğer hayal dersek bu dünyaya, o zaman Kur’an’ın metoduna ters hareket ederiz.

- Eğer bu dünya hayal olsa idi, gayble ilgili bilgilerimiz temelsiz kalırdı. İnanç esaslarımızın temeli kalmazdı.

- Kur’an’da dış alemdeki nesnelere yemin ediliyor, yüce hakikatlere tanıklığa çağrılıyorlar. Bu da onların gerçkten var olduklarını gösterir. Hayalden şahit olmaz, hayalle delil getirilmez.

- Akla ve duyulara güvenilmez diyenler bu yargıyı akıllarıyla veriyorlar, hani akla güvenilmezdi. Kendileri çelişkiye düşüyorlar.

- Hayal diyen kişi iddiasını ispat edemez, dayandığı delil yok.

- Teknolojik harikalar akıl sayesinde oluştu. Atomu parçalamak akıl sayesinde oldu. Bir uzay gemisinin yapımı, yakıtı, rotası vs. hesaplar dış alemdeki keşfedilen fizik kanunlarına uygun yapılarak uzaya gönderilebiliyor. BU da dış dünyanın doğru bilindiğini, aklın da bu bilgilerden yola çıkarak doğru yeni bilgiler ürettiğini gösteriyor. Yoksa dış alem/dünya bilinemez bir mahiyette olsaydı bütün uzaya çıkma teşebbüsleri fiyaskoyla sonuçlanırdı...

Dış alem bir işaret/ayet/delil olarak insana verilmiştir. Onu idrak edecek duyu organları verildi. Bunlardan bilgi üretebilecek akıl da verildi. Bütün bunların boşuna olduğunu söylemek imkansızdır."(RIDVAN CENGİZ)

Evet sevgili Suat, yüce Rabbimiz neden "and olsun ki yıldız yerlerine" veya and olsun ki şuna diyerekten yarattığı varlıklar üzerine çok büyük yeminler ediyor?Çünkü bir ilizyon değil,gerçeklik söz konusu da ondan.Allah'ın gerçekten yaratabilme gücü vardır.Kuran'a taban tabana zıt öğreti ve felsefelerin farkına yine yalnızca Kuran'a yönelerek varabiliriz.

Selam ve sevgiler.

Yazan: Emre_1974tr Tarih: August 18, 2006 5:44 PM

Sevgili Blue;

Sevgi,aşk veya nefretinin nedeni içindeki hayalet değil.Senin insan olman.

Sen hormanlarınla,nefsinle,zihninle,elin ve ayağınla bir bütünsün ve maddi bir varlıksın.Hayaletlerin maneviyatla,erdemle bir ilgisi yok.Maneviyat ve erdem senin bedeninde-beyninde.

O dalga geçtiğin söz Allah'ın sözüydü,o dalga geçtiğin öğreti Allah'ın öğretisiydi.Ama senin ruhçu öğretinle çeliştiği için hemen tarafını seçiverdin bakıyorum :)

Sura Suresi 30. Ayet: Başınıza ne musibet geldiyse kendi ellerinizle kazandıklarınız yüzündendir. Oysa bir çoğunu da bağışlıyor.

Rum Suresi 36. Ayet: Bir de Biz insanlara bir rahmet tattırdığımız zaman ona güveniyorlar; "ellerinin yaptığı birşey sebebiyle" başlarına bir kötülük gelince de (hemen) her ümidi kesiveriyorlar.

Rum Suresi 41. Ayet: İnsanların kendi ellerinin kazandığı şeyler yüzünden karada ve denizde fesat meydana geldi (ki Allah) yaptıklarının bazısını kendilerine tattırsın ki vazgeçsinler.

Bir de sonradan "kaderinize razı olun" diye alayına devam etmişsin.Hayır Kuran bu gidişatı değiştirmenizi emrediyor.Tüm zorlukları ve sıkıntıları ortadan kaldırmak için çabalamak ve dünyayı cennetimsi bir hale getirmek Allah'ın emridir.Bunun en güzel yollarından biri de o musibete neden olan hatamızı bulup düzeltmek ve bataklığı kurutarak en başından sorunu çözmek.Yok bu sıkıntıları kaldırmak için mücadele etmezsen bu sefer ahirette de kaybedenlerden oluyorsun.

Nanenin ve hatta tuzun bile ruhu var ama kılını bile kıpırdatmıyor bak.Ama buna karşılık "ruhsuz-hayaletsiz" insanoğlu duygulara sahip.

O üflenen Ruhtan kasıt Allah'ın iyiyi doğruyu en başından bize "temel olarak" vahyetmesidir.Her kim ki bu programa karşı gelirse sapmışlardan ve zalimlerden oluyor:

70:172 Rabbin, Adem oğullarının bellerinden soylarını çıkarırken onları kendi kendilerine tanık tutar: "Ben, Rabbiniz değil miyim?" "Evet, tanıklık ediyoruz," derler. Böylece diriliş günü, "Biz bundan habersizdik," diyemezsiniz.


Selam ve sevgiler.

Yazan: Emre_1974tr Tarih: August 18, 2006 6:03 PM

Sevgili Mustafa Akyol;

İnsana ait tanrısal parça ruh hakkındaki görüşlerinizdeki "hafif" değişim beni mutlu etti.

Hayır özgüvenim delillere dayanıyor ve bunları verdim size.Ama ikna olup olmamak,kabul edip etmemek tamamen sizin iç dünyanıza kalmış birşey.

Sadece ruhlar alemi değil,ermişler-dervişler,mezhep inançları ve daha birçok Kuran dışı hurafeyi aynı özgüvenle redediyorum .

Selam ve sevgiler.

Yazan: Emre_1974tr Tarih: August 18, 2006 6:12 PM

Ben Gurion anlasilan Araplarla daima uzlasmaci bir yol izlemek istemis. Bu yuzden Jabotinsky’yi daima karsisina almis hatta olumunden sonra bile Jabotinsky’nin cenazesini Amerika’dan Israel’e getirilmesine izin vermemistir.

Yani en azindan Ben Gurion doneminde Fasist dediginiz ideolojinin Israel’de hakim olmadigini gostermek mumkun.

Siz de zaten 1967’den sonra Jabotinsky’nin ideolojisinin devami olan Likud partisinin guclendigini soyluyorsunuz. Ben de diyorum ki demokratik bir surec icinde bunun nedenlerini yakindan incelemek gerek.

Turkiye’nin su an Irak da olan bitenlerden dolayi yavas yavas Amerika karsiti bir tutuma gecmekte oldugunu goruyoruz ve bunu dogal bir tepki olarak anlayisla karsiliyoruz. O zaman Israil’in de katilasan tutuma dogru kaymasi icin de birtakim sebep sonuc iliskileri olamaz mi ? Bunu kendi kendinize hic merak ettiniz mi ? Mesela Araplarin Israel’e karsi tutumlarinda yani Israil’I tanimamakla israr etmekten tut sivillerine karsi terror eylemlerini devam ettirmesi buna bir neden olabilir mi ?

Sadece Jabotinsky’nin bu yazisina bakacak olursak, Fasist etiketini takmak icin “sungu” kelimesinin yeterli olamayacagini da goruruz. Olsa o zaman Tayyip Erdogan bey’in de “fasist”olmasi gerekirdi . Tabii yaziyi okuyan da konteksten anlar ki “sungu” kelimesi Arap sivilleri katletemek icin “carte blanche” degil sadece “devlet gucu” anlamina gelen bir “metonymy” dir .

Siz Jabotinsky’nin su 1923’de yazilmis yazisini belki fasistligi hakkinda bir nevi manifesto olarak gostermek istediniz. Ama belki de Filistin’de olaylarin nasil ceryena edecegine dair, yani Araplarin Yahudilere karsi nasil bir tepki gostereceklerine dair, gercekci bir kehanet olarak da gorulebilir.

Neticede Israil meselesi su noktada doner : Yahudilerin Orta Dogu’da kendi yurtlari olmasina izin verilecek mi ?

Bu konsepte hala karsi cikiliyor ve karsi cikildikca Israil kamuoyunda oldu gibi Israil yonetiminde de sertlesmenin devam etmesi dogaldir. Siz buna ‘fasist’ deyin ne derseniz deyin ama bu gayet normaldir.

Yazan: Celal Tarih: August 18, 2006 6:18 PM

ARKADAŞLAR...


BU MESELEYİ MAALESEF ÇOK YANLIŞ BİLİYORUZ!...

Allah'ın ruhu olduğunu olduğunu ve o ruhtan insana üflediğini bunun neticesinde insana bir parça Allahtan ruh/öz geçtiğini insanı hayatta kılanın bu üflenen ruh olduğunu zannediyoruz ve insanın tanrısal bir öz taşıdığını da...

Bu anlayışa islami istılahta hulul(Allahın bir kimseye ruhunun girmesi veya tecessüm etmesi) derler.Bu anlayışın;

ŞİRK(ALLAH'A ORTAK KOŞMA) OLDUĞUNDA İSLAM ALİMLERİ İTTİFAK ETMİŞLERDİR!...

ŞİRKİN MÜSLÜMANI DİNDEN ÇIKARACAĞINI HATIRLATMAYA LUZUM OLMASA GEREKTİR!.

Bu anlayış tamamen islam dışıdır.İtikadi bir sapmadır.

İslamın en temel öğretisi olan(vahdet) Allah'ın bir cisim,ruh, madde vs. olmadığı hiçbirşeye benzemediği dolayısı ile Allah'ın bir ruhunun da olamdığı yarattıklarına benzemediği ve bütün yaratılmışlardan münezzeh olduğu bütün Kuran-ı Kerim boyunca belirtilmektedir.(Bu konu için bkz. NESEFİ Akaidi, hulul ve ittihadın reddi)Ayrıca ayet numarası vermek bile luzumsuzdur.Kuran'ın yüzde doksan bütün ayetleri bu konuyla(vahdet) ya direkt ya da dolaylı olarak bağlantılıdır.Allahın birliği onun eşi ve benzerinin bulunmaması zaman ve mekandan münezzeh oluşu yarattığı varlıklara benzememesi varlığı bakımında bölünme ve parçalanmadan münezzeh olması Kuran'ın üzerinde defaatle durduğu inanç esalarındandır.
Bu konuyla alakalı herkesin anlayabileceği bir çalışmayı maalesef Mısırda bıraktığımız için çok teferruata girmek hayli zamanımızı alacağından bu konuya ileri vakitlerde inşallah tekrar deyiniriz.

Daha önceki yazımızda belirttiğimiz gibi ''ruhumdan üfledim'' ifadeleri mecazi bir anlatımdır.Bundan murad hereket ettirdim, can verdim demektir.Yine maalesef Kuran'ı anlamak için bilinmesi gereken 18 ilimden haberimiz olmadığı gibi Allah'ın zati sıfatlarından da habirimiz yok.Bunun için Allah ruh atfetmekte haşa bu ruhunu insanla paylaştığını düşünmekteyiz.

ARKADAŞLAR LÜTFEN: AĞZIMIZDAN ÇIKANI KULAĞIMIZ DUYSUN BU TÜR İFADELER İTİKADİ BİR SAPMADIR VE CUMHUR ULEMANIN İTTİFAKIYLA/GÖRÜŞ BİRLİĞİ İLE ŞİRKTİR.

BU SON DERECE TEMEL BİR İNANÇ ESASININ BİLİNMEMESİ VE BU KADAR GELİŞİ GÜZEL YORUMLAR YAPILMASI BİZİ DEHŞETE DÜŞÜRMÜŞTÜR.

SİTE YÖNETİMİNİN DİKKATİNE!...

NOT: AYRINTILI BİLGİ İÇİN BKZ. ÖMER NESEFİ AKAİDİ, PEZDEVİ AKAİDİ.

Sevgi ve Muhabbetlerimle

Muhammed Ali DİKTAŞ

Yazan: Muhammed Ali DİKTAŞ Tarih: August 18, 2006 7:15 PM

Muhammed Bey,

Endişelenmeyiniz efendim biz sizin düşüncelerinize katılıyoruz. Orada kasdedilen anlamın "ona can verdim" olduğunu da biliyoruz. Ayrıca itikadî olarak hulul inancının şirk olduğunu da biliyoruz.

Hazır siz burada iken soralım. Bu materyalist İslamcı arkadaşın hadisleri külliyen reddi ile alakalı düşüncelerinizi bilmek isterim. Nesefi Akaidi'nden referans verdiğinize ve İslam alimlerinin ittifakına değer verdiğinize göre Emre Bey'in hadislerin tamamının reddetmesine ve Kuraniyyun akımını benimsemesine ne diyorsunuz?

Ve tabii yine Emre Bey'in söylediği madde aleminden başka ruhi bir alem (melek, cin şeytan da madde imiş, Emre Bey öyle diyor)yoktur tezine ne diyorsunuz?

Saygılarımla..

Yazan: Suat Öztürk Tarih: August 18, 2006 8:41 PM

Emre Bey,

Siz de endişelenmeyin çok şükür imanım sağlamdır, ama bu, düşünmeme engel değildir.

Verdiğiniz örnekler benim sorumun cevabı değil diye söylemiştim. Yine benzer örnekleri vermişsiniz. Tekrar benzer örnekleri verirseniz cevaplamayacağım. Eğer yapabiliyorsanız bana böyledir, çünkü böyle diye a piori olmayacak bir şekilde, maddenin bizatihi varlığını felsefî olarak ispatlayın.

Gerçekliğe dair duyularımız ile algıladıklarımız sadece "algı" dır ve bu algıların dış dünyada neye karşılık geldiğini ve bunların gerçek mahiyetini felsefi olarak hiçbir zaman bilemeyiz, çünkü hiçbir zaman kullandığımız bedenin ve zihnin dışına çıkamayız. Sonuçta tün bu algıları gören, hisseden, duyan, koklayan tadan, beynimizin içinde dışarısını asla bilmeyen kör bir noktadır.

Gerçekliği dair ancak inançlarımız olabilir. Ben alemin gerçekliğine elbette inanıyorum ama tam anlamıyla mahiyetini bilemiyorum. İslam alimlerini sürekli "Ya Rabbi bana eşyanın hakikatini göster" diye bunun için dua etmişlerdir.

Sizin burada karıştırdığınız şey biz maddi ya da ruhi alemden konuşurken bizim bunların niçin yaratıldığını önemsemiyor olduğumuzu zannetmenizdir. Herhalükarda bu alemin içinde yaşıyoruz ve yaşadıklarımızdan dolayı sorumluyuz. Bizim konuştuğumuz kısım işin felsefi konumu ve "eşyanin hakikati" sorunsalı.
Değme felsefcilerin halledemedikleri meseleleri bir yorum sitesinde halletme gibi bir iddiam yok.

Ayrıca tartışma yönteminiz de hayli ilginç geldi : "Ha zaten verdiğim cevapları doğru bulduğunuzda tartışma da bitmiş olacaktır."

:-))

Akşam akşam güldürdünüz beni.. Allah da sizi güldürsün..

İman adı üstünde "iman"dır. Allah'ın zatını göremiyoruz ama delilleri vasıtası ile "iman" ediyoruz.(Yoksa siz görüyor musunuz?) Peygamberimize(sav) Allah'tan "vahy"in geldiğini ve mahiyetini bizzat ne biz ne sahabeler görmedik ama gerek yaşantısı gerek getirdiği Kur'an-ı Keim'in mucizevi kelamıyla ikna oluyor ve "iman" ediyoruz.

Eğer iman, "iman" olmasaydı imtihana ne gerek vardı? Ve madem iman gerçeklik, niçin birçok değme zeka "iman" etmiyor ?

Kışkırtıcı bir soru: Bana nübüvveti reel olarak ispatlayın desem ne yaparsınız? Ve eğer bunun reel ispatı varsa madem imtihanın ne anlamı var?

Yazan: Suat Öztürk Tarih: August 18, 2006 9:07 PM

Tekrar merhaba sevgili Suat;

Öncelikle cinlerin maddi oluşuna ayetlerden bir ispat sunalım:

15:27 Cinleri de önceden, içe işleyen parlak ateşten yarattık.

38:76 "Ben ondan daha üstünüm," dedi, "Beni ateşten yarattın, onu ise balçıktan yarattın."

55:15 Cinleri de dumansız ateşten yarattı.

Görüldüğü üzere insan topraktan ,cinler ve İblis ateşten.Toprak nasıl maddeyse,ateş de yüzde yüz katıksız halis saf maddedir.Işık da maddedir,enerji de maddedir.

Aynı şey tüm yaratılmışlar için geçerlidir.Madde ötesi ve apayrı olan tek Allah'tır.

Yahu "maddeye iman ediyorum ama felsefi olarak şöyledir" diye işi çevirmeyin.Felsefe denilen şey de insanların görüşlerini sunmasından başka birşey değil.İman ediyorsan gerçekliğine,felsefi olarak da kabul ediyorsun,yok tersiyse iman etmiyorsun demektir.

Ben ispatlarımın en azından bir kısmını size sundum,kabul edip etmemek tamamiyle sizin iç dünyanıza kalan birşey.Bu iç yolculuğunuzda başarılar demekten başka birşey yapamam.Maddenin ve Allah'ın varlığını da felsefi olarak biliyorum ve kesin bir şekilde inanıyorum.İşte bu sizin "bilinemez" dayatması ruhçu öğretinin sizi kesin imandan kopartan hinliğidir.Ve Kuran'a tamamen terstir.

Değme felsefecilerin hallemedikleri bir konu diye birşey yok.Felsefe denilen şey bireylerin görüş belirtmesinden başka birşey değildir.Siz "bilinemez" diyenlerin görüşünü almışsınız hepsi bu.Ama tersi görüşte olan bir felsefi akımı benimseseydiniz bu sefer kesin olarak bilinmektedir diyecektiniz.Ama ben falanca filozofun zanlarını bir kenara bırakın ve bilime,Kuran'a gelin diyorum.Bilinebilir mi bilinemez mi,kesin mi değil mi bir bakın :)

Ama Kuran'daki öğretiyle,sizin benimsediğiniz ruhçu felsefe çeliştiğinde lütfen "amaaannn o felsefi olarak diyor başka bir alan ,havada balık,uzayda uskumru kem küm kem..." şeklinde konuyu kapatmak yok.Bu işin felsefisi veya sosyolojisi yok.Senin ne sonuca vardığın ve neye inandığın var.

İman meselesi,inanç meselesi de hep nedense "zan-hüsnü kuruntu" ile karıştırılıyor.Hayır gerçek "inanç",gerçek "iman" bilgi demektir.Bilgi derecesine gelmemiş inanç ise sadece "bir zan-tahmnindir".

Senin adının Suat olması "senin inancındır".Bugüne kadar eldeki deliller seni ikna etmiştir ve "sen adının Suat "olduğuna kesin bir şekilde inanıyorsun.Ta ki biri çıkıp gelip "aslında falanca koruma programından dolayı sizin gerçek adınız olan James kimliğinizi sakladık" diyerek ,delilleri göstererek seni ikna edene kadar.Şu anda adının Suat olduğu inancını yıkan karşıt bir delil gelinceye kadar "kesin bir şekilde" adının bu olduğuna iman edeceksin.

Aynı şekilde ABD aya ayak bastı diyenler delillere bakarak buna iman ediyorlar,yok basmadı düzmeceydi hepsi diyenler yine kendi delillerine bakarak buna iman ediyorlar.Çünkü bilgi denilen şey inançtan başka birşey değildir.

Birşey kesinse,delile dayanıyorsa asıl o zaman inançtır ve bu inancın en kuvvetli halidir.Yani birşeyin ispatlanması ona inancı ortadan kaldırmıyor,tam tersine inancı şiddetlendiriyor,kesinleştiriyor.

İşte aynı şekilde peygamberlerin mucizeler göstermeleri,Kuran'ın matemetiksel ve diğer mucizeleri vs.,Allah'ın varlığına hayatımızdaki sayısız delil bize ispata dayalı gerçek dini sunuyor.Yoksa putlara inanmış bir kimse kınanıp cehennemle uyarılmazdı ayetlerde.O da ona gönül vermiş garibim denilir geçilirdi.Ama bizden istenen ispata dayalı gerçek bilgi yani gerçek inançtır.Bilgi denilen şey inançtan başka birşey değildir.

Bunun ispatı olduğu için imtihandan sorumlusun ve işin ucunda cehennem var.Yok sadece biz zan-tahmin işi olsaydı yanlış tahmininden dolayı ateşe atılmazdın.Senden ispatlara dayalı gerçek bilgiye-inanca ulaşman isteniyor.Zanna dayalı hurafelerin peşinden gidenler de cehennemle müjdeleniyor.Çünkü bu bir zan-tahmin işi değil,ispat ve bilgi(inanç) işi.

Selam ve sevgiler.

Yazan: Emre_1974tr Tarih: August 18, 2006 10:06 PM

Emre Bey,

Siz benim yazdıklarımı okuduğunuza emin misiniz? Yoksa lafı oradan oraya dolandırıp beni atlatmaya mı çalışıyorsunuz? Karşınızda çocuk ya da yeni yetme forumcu/yorumcu yok, onu söyleyeyim.

"İspatlarımı sundum" demişsiniz. Bunlar ispat değil, bunlar sizin a priori düşünceleriniz. Ve hiçbir geçerliliği olmadığını tamamının algılar yumağı olduğunu ve beyindeki kör bir nokta dışında duyumsanmadığını söylemiştim.

İdealizmi çürütmeniz imkansızdır. İdealizm çürütülemeyince materyalizmin ispatlanması da imkansızlaşır. Materyalizmde kesin olarak çürütülemez. Onun için bütün delilsizliğinize rağmen "benim dediğim doğrudur" diye ısrar etmeniz anlamsızdır.

Bakın daha önce yazdıklarımı tekrar yazıyorum ve lütfen lüzumsuz gakguklardan arındırılmış bir şekilde bu satırlarıma cevap vermenizi istiyorum:

"Maddi alemin varlığını kesin olarak nasıl kanıtlayabilirsiniz? Yani maddi alemin özümüze seyrettirilen bir hayal)ya da başka bir şey) olmadığının kesin ispatı nedir? (Lütfen "ayağımı taşa vurdum bakın acıdı" diye basit maddeyi ispatlama örnekleri vermeyin. "Taş" da "vurma fiili" de, "acıma" da sinyallerden ibaret bir algıdır sonuçta)

Kim duyu organlarımızdan gelen sinyallerle algıladığımız dış dünyayı zihninin/beyninin dışına çıkarak -yani bu sinyallerden bağımsız olarak- gördü/hissetti/bildi ya da tanıdı? (bakın duyu organlarının dışına çıkmaya çalışınca bir "şey"in ne/nasıl olduğunu tanımlıyamıyoruz bile)

[...]

Şöyle anlatayım. Hepimiz rüya görürüz. Rüya "sırasında" rüya gördüğümüzü ve rüyada gördüğümüz nesnelerin aslında "gerçek" karşılıklarının olmadığını ve bunların birer algılar yumağı olduğunu kim bilebilir? Bunu ancak uyanınca anlar ve "aa rüya görmüşüm" deriz. Rüyada da doktora gideriz, canımız acır, ameliyat oluruz. Ama tamamı algılar yumağıdır. O bakımdan verdiğiniz örnekler geçersizdir."Alıntı sonu.


Rüya konusunda "ben rüyamda, rüya gördüğümü farkediyorum" diye bir cevap vermiştiniz. Bu cevabınız da geçersizdir. Neden? Çünkü siz uyanıkken, daha önce rüya gördüğünüzü bildiğiniz için bir sonraki uykunuzda rüya kavramından haberdar olarak rüya görüyorsunuz. Ve bu rüyada da çok nadir de olsa bunun ayırdına varabilirsiniz. Ama dünya hayatından hiç "uyanmadığınız" için "aa bütün varoluş bir algıymış ya da maddenin gerçekliği benim bildiğim gibi değilmiş" deme lüksünüz olmadı şimdiye kadar. Yani rüyada rüya gördüğünüzü farketmeniz de bir algıdır. Onun için bu örnek geçersizdir.

Rüya örneği materyalistler için tam çöküştür. Ve bu örnek idealizmin çürütülmesini imkansız kılar.

Size bir itirazı ve cevabını içeren bir örnek daha vereceğim. Bu konuyu işleyen bir siteden (ahmetdemir.com)

Örneğin materyalist felsefenin 20. yüzyıldaki en büyük savunucularından biri olan koyu Marksist George Politzer, maddenin varlığının "büyük delili" olarak "otobüs örneği"ni vermiştir. Politzer'e göre, maddenin bir algı olduğunu savunan düşünürler de otoyolda otobüs gördükleri zaman ezilmemek için kaçmaktadırlar ve bu maddenin nesnel varlığının ispatıdır.

Bir başka ünlü materyalist Johnson ise kendisine maddenin bir algılar bütünü olduğu anlatıldığında, taşlara tekme atarak onların fiziksel varlıklarını "kanıtlamaya" çalışmıştır.

Benzer bir örnek, Politzer'in akıl hocası ve diyalektik materyalizmin Marx'la birlikte kurucusu olan Friedrich Engels tarafından verilmiş, Engels, "eğer yediğimiz pastalar birer algı olsaydı, açlığımızı geçirmezlerdi" diye yazmıştır.

Marx, Engels, Lenin gibi ünlü materyalistlerin kitaplarında hep bu tür örnekler ve "maddenin varlığını tokat yiyince anlarsınız" gibi öfke dolu cümleler yer almaktadır.

Materyalistlerin tüm bu örnekleri vermelerine neden olan kavrayış bozukluğu ise, "madde bir algıdır" açıklamasını, "madde bir ışık oyunudur" şeklinde anlamalarıdır. Algı kavramının yalnızca görmeyle sınırlı olduğunu, dokunma gibi algıların ise nesnel karşılığı bulunduğunu sanmaktadırlar. Otobüsün insana çarpması üzerine de, "bakın çarpıyor, demek ki bir algı değil" demektedirler. Anlamakta zorluk çektikleri nokta, otobüs çarpması sırasında yaşanan sertlik, darbe ve acı gibi bütün algıların da yalnızca zihinde oluştuklarıdır.

[...]

Sinirleri Paralel Bağlama Örneği

Politzer'in trafik kazası örneğini ele alalım: Bu kazada, otobüsün altında ezilen kişinin beş duyu organından beynine giden sinirler, bir başka insanın, örneğin George Politzer'in beynine paralel bir bağlantıyla bağlansa, kazadaki kişiye otobüs çarptığı anda, o sırada evinde oturmakta olan Politzer'e de otobüs çarpacaktır. Daha doğrusu, kaza geçiren adamın yaşadığı hislerin tamamını, bir müzik teybine bağlanan iki ayrı kolondan aynı şarkının dinlenmesine benzer biçimde, Politzer de yaşamaya başlayacaktır. Politzer de evinde oturduğu halde otobüsün fren sesini, otobüsün vücuduna değmesini, kırık kol ve akan kan görüntülerini, kırık ağrılarını, ameliyathaneye sokuluşunun görüntülerini, alçının sertliğini, kolunun güçsüzlüğünü hissedecek, görecek ve yaşayacaktır.

Kazadaki adamın sinirleri kaç kişiye bağlansa bunların hepsi, aynı Politzer gibi, kazayı başından sonuna kadar yaşayacaktır. Kazadaki adam komaya girse, hepsi komaya girecektir. Hatta, söz konusu trafik kazasına ait algıların tümü bir alete kaydedilse ve bu algılar sürekli başa alınarak bir başka kişiye verilse, bu kişiye de defalarca otobüs çarpacaktır.

Peki o halde, hangisine çarpan otobüs gerçektir? Materyalist felsefenin bu soruya verebileceği çelişkisiz bir cevap yoktur. Doğru cevap, trafik kazasını hepsinin kendi zihinlerinde tüm ayrıntılarıyla yaşadığıdır.

Pasta ve taşa tekme atma örnekleri için de durum aynıdır. Pasta yiyince karnında pastanın şişliğini ve tokluğunu hisseden Engels'in duyu organlarına ait sinirler paralel olarak ikinci bir kişinin beynine bağlansa, Engels pasta yediği ve doyduğu anda o kişi de pasta yiyecek ve doyacaktır. Taşa tekme atınca ayağı acıyan materyalist Johnson'ın sinirleri paralel olarak bir başka kişiye bağlansa, bu kişi de taşa vuracak ve canı acıyacaktır.

Peki hangi pasta ve hangi taş gerçektir? Materyalist felsefe, buna da çelişkisiz bir cevap veremez. Doğru ve çelişkisiz cevap şudur: Hem Engels hem diğer kişi pastayı kendi zihinlerinde yiyip doymuşlardır. Hem Johnson hem ikinci kişi, taşa tekme atış anını kendi zihinlerinde tüm detaylarıyla yaşamışlardır.

Yukarıda Politzer'le ilgili olarak verdiğimiz örnekte şöyle bir değişiklik yapalım; evinde oturan Politzer'in sinirlerini otobüsün çarptığı adamın beynine, otobüsün çarptığı adamın sinirlerini de Politzer'in beynine bağlayalım. Bu durumda ise, Politzer aslında evinde oturduğu halde kendisine otobüs çarptığını zannedecek, otobüsün çarptığı adam ise kazanın tüm şiddetine rağmen, bunu asla fark edemeyecek, çünkü kendisinin evde oturduğunu düşünecektir. Bu mantık pasta ve taşa tekme atma örnekleri için de düşünülebilir.

Görüldüğü gibi insanın algılarını aşması ve dışarı çıkması mümkün değildir. Bu durumda bir insanın ruhuna, bedeni ve hiçbir maddi varlığı olmadığı halde, ortada maddesel bir ortam da olmamasına karşın herşey seyrettirilebilecektir. Öyle ki kişinin bunu anlaması mümkün değildir, hatta izlettirilen üç boyutlu mükemmel görüntüleri gerçek zannedip, varlığından da son derece emin olacaktır. Çünkü her insan duyu organlarına hissettirilen algılara bağımlıdır.

Tekrar söylüyorum. Bu örneklerden de anlaşılacağı üzere idealizmi çürütmeniz imkansızdır. Daha önce de söylediğim gibi ben idealist değil, dualistim ama gördüğünüz gibi materyalizmin ispatlanmasının imkansızlığı örneklerle rahatlıkla anlaşılabiliyor. İdealizm de bu zihinden dışarı çıkıp "işte bu ruh/öz" diye gösterilemeyeği için o da kesin olarak ispatlanamaz. Hal böyleyken sizde ki bu saplantı niye?

İslam düşünürleri sizin bu yeni keşfettiğinizi sandığınız konular üzerine yüzyıllarca düşünmüşler, tartışmışlar ciltlerce kitaplar yazmışladır. Ve İslam geleneğinde her üç ekolünde temsilcisi vardır. Sizin ciddi bir İslam felsefesi okumasına ihtiyacınız var. Sizin, savunduğunuz ekolü, kanıtsız -ispatsız ama kesin doğru olarak öne sürmeniz diğer ekol takipçilerini sapkınlıkla eşdeğer tutmak demektir. "Ben böyle düşünüyor ve inanıyorum, ama en doğrusunu Allah bilir" demek neden bu kadar zor?

Yazdıklarımı iyi okuyarak, mantıklı bir şekilde -eğer becerebilirseniz- buyrun materyalizmi "kesin olarak" ispatlayın. Ama lütfen önceki -geçersiz/çürütülmüş- örnekleri vermeyin.

İman konusunda yazdıklarınız ise başlı başına bir konu. İmtihan olgusunu çarpıttığınız gibi benim "nübüvvetin reel ispatı nedir?" sorumu da es geçmişsiniz.(cevap denemenize tekrar bakın, ne demek istdiğimi anlarsınız) Cinler konusu da aynı. Maddi olan bir şeyin yani ateşin göründüğü halde ateşten yaratılan Cin'lerin ve şeytanın neden görünmediği başlıbaşına muamma. Bu gibi şeyleri zorlama tev'illerle ve alakasız ayetlerden anlam kotarmakla aşmaktan başka çareniz de yok zaten. Hadisleri zaten reddediyorsunuz yani işiniz hayli zor. Bu konuda tecrübeli sayılırsınız. İslam'ın temel direği ve tüm ümmetin detaylarına varıncaya kadar ittifak ettiği namazı bile çeşit çeşit biçimlerde ( namazın 2, 3, 4 veya 5 vakit olduğunu iddia eden ve kılan ayrı ayrı kurancılar var) kılan ve hepsi de Kur'an'dan bu anlamı çıkarttığını söyleyen Kuraniyyun akımı mensuplarını biliyoruz.Onun için bu absürd cevap denemeleriniz bana şaşırtıcı gelmiyor. Ne diyeyim Allah kolaylık versin.. :-))

Yazan: Suat Öztürk Tarih: August 19, 2006 2:23 AM


Sayın Suat bey,

Uyarılarımızı dikkate aldığınız için teşekkür ederiz.Bu hepimizin iyiliği için...

Hadislerin külliyen reddi meselesine gelince hadisleri külliyen reddetmek akıl mantık işi değildir.Bugün Kuran hakkındaki sahih tasavvurlarımızın bir kısmı hadislerde verilen bilgiler muvazenesinde şekillenmiştir sebebi nuzuller buna en büyük delildir.Hadisleri külliyen reddeden bir birey Kuran'ı fiiliyata indirgenemez bir teoriler kitabı haline getirir bu meseleyle alakalı paradokslar içine düşmüş insanların hallerini görmek için bkz. Mustafa İslamoğlunun ''Üç Muhammed adlı'' eseri konuyla alakalı hayli bilgi verecektir.Hadisleri belirli bir metodoloji dahilinde süzgeçten geçirmek ve elemekten bahsediyorsanız bu başka bir mesele bunu ele almaya bu sutunlar yetmez.Ama hadisleri külliyen reddetmek Peygamber Efendimiz (S.A.V) devre dışı bırakmaktır ve bu anlayış Kuran-ı Kerimde kendisine kilit bir rol verilmiş peygamberlerin durumlarıyla çelişmektedir, yanlıştır.

Ezcümle hadisler İslamın doğru anlaşılmasında önemli rol oynamaktadır ve aklı başında hiçbir müslüman böyle birşey söylemez desek de söylememelidir diye bitirelim.


Diğer sorunuzu ise şöyle cevaplamaya çalışalım.
Maneviyat tanımı İslamın kendi kullandığı bir tanım değildir.Fakat bilinemeyen kutsalla alakalı şeyleri anlatmak için genel olarak kabul görmekte ve kullanılmaktadır.

Emre beyin söylediği cin, şeytan benzeri varlıkların bizimle aynı ontolojik yapıya sahip olmadığını söylemek için manevi kavramı kullanılmaktadır bizi topraktan yaratan Rabbimiz Melekleri nurdan, Şeytanı ateşten yarattığını söylemektedir.Buda bize gösterirki onlarında yaratıldıkları bir cevher var adına ister madde isterseniz enerji veya manevi deyiniz birşey farketmez.Az önce söylediğimiz gibi bizimle aynı varlık kategoluna girmeyen varlıklara manevi tanımlaması yapmaktayız yoksa Kuran-ı Kerimde böyle tanımlanmaz sadece varlıklarından veya yokluklarından birde neyden yaratılmışlarsa ondan bahsedilir.Biz bütün görünmeyen kutsalla ilgili varlıkları manevi kavramının içine sokmuşuz işimizi kolaylaştırsın diye yoksa Allah böyle tanımlamamaktadır.
Umarım açık olmuştur.Görüşmek üzere...

Sevgi ve Muhabbetlerimle...

Muhammed Ali DİKTAŞ

Yazan: Muhammed Ali DİKTAŞ Tarih: August 19, 2006 3:09 AM

"Ruhun varlığı konusunda para psikologlar ve çeşitli bilim adamları ciddi araştırma ve yayınlar yapmışlardır.
Biz bunlardan kaçınılmaz bilimsel gerçekleri yansıtan bazı önemli tesbitleri özetleyeceğiz.
a. Telepati: Amerika, ilk atom denizaltısını (Natilus'u) denize indirirken, ilk kez askerî bir disiplin altında 13.000 millik mesafe içinde ve deniz altında telepatiyi bilimsel gerçeğiyle ispatlamıştır. Bunun dışında anne ile bebek arasında hatta büyümüş çocuklar arasındaki telepati kesinlikle bilimsel hüviyet kazanmıştır.
b. Ruhî telkin : Bunun bir sonucu olan hipnoz, uyutma olayı da en kesin deneylerle ispatlanmıştır.
Bir insan, karşısındaki insana madde ötesi etki yaparak onun maddesel biyolojisini etki altına alabilmektedir.
c. Telkinle zihin okuma olayı: Einstein ve Freud'un birlikte oldukları, Newyork'taki bir evde; Messing tarafından ispatlanmıştır. Bilimsel bir araştırma amacıyla yapılan deneyde Messing, Freud'un zihninden geçenleri Einstein'in hakemliği ve şahitliği içinde bilmiş ve bu iki ünlü bilim adamını hayretler içinde bırakmıştır.
d. Rüyalar: Bazı bilim adamlarının hâlâ beyin işlemi saydıkları rüyaların üç yönü. insandaki ruh varlığı gerçeğini kesinlikle ispatlar:
1. Geleceği açıkça belirten rüyalar.
2. Hiç gitmediğimiz yerleri önceden rüyada görme ve rüyadaki iç spikerin bize verdiği izahlar.
3. Bir günlük bebeğin uyurken gülmesi: Bu olay; rüyaların gündüz yaptıklarımızın tekrarıdır tezini tamamen yok etmektedir.
Bebekler gündüz ancak 25 - 40 günlükken gülerler. Halbuki doğduğu günden itibaren rüyasında gülmeye başlar.
e. Ölüm anı yaklaşınca ortaya çıkan zihnî zindelik: En ağır hastalıklara yakalananlar bile günden güne eriyerek ve ızdırap çekerek son saatlerine geldiklerinde; ani bir zihnî zindeliğe kavuşur. Hafıza berraklasır. Acılar diner, adeta tükenen madde üzerinde, ruh kendi zindeliğini aşikar bir şekilde beyan eder.
Ölüm; adi maddesel bir o!ay olsaydı; duygular ve zihin yavaş yavaş sönüp bir perde gibi kapanırdı.
Ölüm sırasında göz bebeklerinin genişlemesi adi bir felç olayı değildir. Norovejetalif sinir dengesi sıradan bir felç yapsaydı göz bebekleri daralırdı. Bu genişleme göremediklerinin özlemiyle birlikte- oluşur.
f. Ani yeteneklerin belirmesi: Ruh konusunda başka bir gerçek de, birçok insanlarda beyin gelişmesi ve eğitimiyle izah edilemeyen ani yeteneklerin belirmesi (resim ve şiir gibi) ve bilmediği dilleri, görmediği ailelerin öykülerini hatırlamasıdır. Parapsikologlar bu olaylara Reenkarnasyon (ruhun beden değişmesi) derler, ancak bu yorum yanlıştır. Ruhun bir bedenden diğerine intikale ihtiyacı yoktur. Bu olaylar ruhun bir başka ruhla kısa devre alış verişi anlamına gelmektedir.
Ruhun varlığı konusunda pek çok ilginç müşâhadeler olmuştur. Biomanyetik alan, telekinezi (uzaktan bir cisme etki yapma)...
Ölümden dönenlerin ölüm anını anlatma öyküleri hep ruh konusunda net olaylardır. Ancak unutmamak gerekir ki; insanların tüm zihinsel yeteneklerini ve duygusal ilgilerini hâlâ insan beynine mal edenler vardır. Bir çok ruhsal olayları esrarengiz beyin dalgaları ile izah etme çabaları sürüp gitmektedir. Bunlar için verilecek cevap beyin ameliyatları sonucu ortaya çıkan gerçeklerdir.
Bazı büyük beyin tümörlerinde, beyindeki hareket merkezi dışında büyük bir bölüm (beynin üçte birine yakını) alınmaktadır. Bu durumda insanın zihnî yeteneklerinde kayda değer önemli değişme olmamaktadır. Eğer beyin tümüyle zihni koordine etse, yönetse idi; bu ameliyatlardan sonra ruhsal yeteneklerimizin büyük ölçüde yok olması gerekirdi.
Beynin ön ve yan ön lobları zekâ merkezi diye tanımlanmış, bu ameliyatlardan sonra bu lobların tamamen alınması halinde ciddi bir zekâ problemi ortaya çıkmamıştır.
Yeni araştırmalar bu bölgelerin kompitür görevi yapan uyum merkezleri olduğunu ispatlamıştır. Ameliyatlarından sonra bu görevi diğer bölgelerin ele aldığı anlaşılmıştır.
Şu halde bilimsel olarak şu yargılara varmak yerinde olacaktır:
a) İnsanda madde ötesi yetenekler vardır. Bunları vücudun maddesel yanı ile izah mümkün değildir.
b) İnsanın, insanlığını ispatlayan; sevgi, san'at, telkin, önsezi, telepati yönleri onda madde ötesi bir yanın olduğu gerçeğini doğrular."

Dr. Halûk NURBAKİ

Her insanda, yakın veya uzak gelecekte olabilecek hâdiseleri şimdiden hissetme duygusu az çok vardır. Birisini içinizden geçirirsiniz; bir de bakarsınız ki, birkaç dakika sonra o kişi kapınızı çalıyor. Yine, aklınızdan bir şey geçer, bir başkası onu hemen yapıverir. Aranızda belli mesafe olan bir insanla nasıl, neyle, hangi telsiz ve telefonla irtibat kurdunuz da, bu hâdiseler oluverdi?

1900'lü yıllara gelindiğinde Freud'dan Einstein'a, C. Gustav Jung'dan William Crookes'e kadar değişik alanlardaki bilim adamlarının ilgisi ruhsal konulara yönelmiştir. Fakat o dönemin katı materyalist bilim anlayışı ve bu anlayışın getirdiği aforoz korkusu bazılarına geri adım attırmıştır. Örneğin Freud, telepati hakkındaki görüşlerini ölmeden önce yazdığı bir kitapta belirtmişti, fakat bu kitap ancak öldükten sonra yayınlanmıştır.
Yine o dönemlerde gerçeği aramaya kendini adamış birçok bilim adamı bu korkudan nasiplerini almadan çalışmalarına devam etmişler, deneyler yapmışlar, yaptıkları araştırmaları her fırsatta makalelerle, kitaplarla, konferanslarla yaymaya çalışmışlardır. İngiltere'den William Mc Dougall, Hollanda'dan G. Heymans, Amerika'dan William James, İngiltere'den Sir Oliver Lodge ve Sir William Barret'in çalışmaları bu döneme rastlar. 1882'de kurulan İngiltere Psişik Araştırmalar Derneği ruhsal yetenekler konusunda son derece objektif deneyler yaparak konunun okült yönünü bilimsel alana çıkarmıştır.
Telepati konusu psişik yeteneklerimiz arasında en çok tanınanı en çok bilinenidir. Parapsikolojide de en fazla deney ve araştırma bu konu üzerinde yapılmıştır. İstatistiksel sonuçlar da bunu gösteriyor. Kısacası telepati insanda en sık görülen fenomenlerden biridir.
Ülkemize gelince ne telepati konusunda ne de parapsikolojinin diğer alanlarında bilimsel bir deney, akademik bir çalışma yapılmamıştır. Çünkü hiçbir üniversitemizde parapsikoloji eğitimi verilmemektedir.
Fakat tahmin edersiniz ki Anadolu halkı psişik yetenekler konusuna hiç de yabancı değidir. Bugün Anadolu'nun hangi bölgesine giderseniz gidin mutlaka parapsikolojik bir done bulabilirsiniz. Geçmişten adetleriyle, örfleriyle, gelenek, görenek ve hatta genel olarak kültüründe getirdiği yeteneklerini Anadolu insanı hiçbir zaman yadsımamıştır. Hatta atasözlerimizde, özdeyişlerimizde ve deyimlerimizde bile bu kanıksamışlığı görürüz.
Biraz önce de belirttiğimiz gibi ülkemizde eksik olan, meselenin bilimsel yönüne pek değinilmemiş olmasıdır. İşte bu kitabın derlenmesindeki amaç, ülkemizdeki bu konularla ilgili boşluğu doldurmaya çalışmak, araştırma yapmak isteyenlere konuya giriş mahiyetinde kaynak bir kitap hazırlamaktır.
Bu amaçla, ülkemizde yayınlanan konuyla ilgili hemen hemen tüm eserler incelenmiş, temel teşkil edecek bazı yabancı kaynaklar taranarak seçilmiş, ayrıca internetten de yararlanılmıştır.
Telepati konusunda en geniş kapsamlı araştırma ve deneyler 1880'li, 1930'lu ve 1960'lı yıllarda yapıldığından kitapta bu dönemlere ait bol örnekler bulabilirsiniz. Derlemede yer alan örnekleri mümkün olduğu kadar parapsikoloji literatürüne geçmiş olan klasikleşmiş deney ve çalışmalardan seçmeye çalıştık. Yani bunların hepsi -kendiliğinden oluşan telepati fenomenleri hariç- birçok bilim adamının denetiminde gerçekleşmiştir. Bu kontrollü deneylerde hiçbir hile olasılığı yoktur.
(Nusret Yılmaz/telepati)

Yazan: ilhan Tarih: August 19, 2006 11:10 AM

Değerli Muhammed Bey,

Şöyle demişsiniz:

"Allah'ın ruhu olduğunu olduğunu ve o ruhtan insana üflediğini bunun neticesinde insana bir parça Allahtan ruh/öz geçtiğini insanı hayatta kılanın bu üflenen ruh olduğunu zannediyoruz ve insanın tanrısal bir öz taşıdığını da...

"ARKADAŞLAR LÜTFEN: AĞZIMIZDAN ÇIKANI KULAĞIMIZ DUYSUN BU TÜR İFADELER İTİKADİ BİR SAPMADIR VE CUMHUR ULEMANIN İTTİFAKIYLA/GÖRÜŞ BİRLİĞİ İLE ŞİRKTİR.

BU SON DERECE TEMEL BİR İNANÇ ESASININ BİLİNMEMESİ VE BU KADAR GELİŞİ GÜZEL YORUMLAR YAPILMASI BİZİ DEHŞETE DÜŞÜRMÜŞTÜR.

SİTE YÖNETİMİNİN DİKKATİNE!..."

Şirk konusunda yazdıklarınıza katılıyorum ve Allah bizi şirkten korusun diyorum.

Ancak, ben olaya başka açıdan bakmak istiyorum. Örneğin Bediüzzaman olayı şöyle tarif eder: Nasıl değersiz bir ayna parçası yarı nurani bir varlık olan güneşin ışınlarını yansıtır ve bir ölçüde de olsa güneşin özelliklerini yansıtırsa ki bu o değersiz ayna parçasının güneş ile eşdeğer ve aynı özelliklere sahip olduğunu göstermez, insanoğlu da aynı bunun gibi Yüce Allah'ın isim ve sıfatlarına ayinadarlık vazifesi görür: Ancak, bu yansıtma, HAŞA, insan'ın Allah ile aynı özellikte olduğunu göstermez, sadece insanın Yaratıcısını daha iyi tanıyabilmesi için bir "AYİNEDİR".

Ben, şahsen, asrın müceddidi kabul edilen Bediüzzaman'ın (kendi aklım erdiğince anlamaya çalıştığım) bu fikirlerine son derece saygı duyuyorum ve size sormak istiyorum. Siz bunun hakkında, yani insanın Allah'ın esmalarına bir ayinadarlık yapma konusunda ne düşünüyorsunuz? Size göre böyle bir düşüncede şirk midir?

Saygılar,

ilhan

Yazan: ilhan Tarih: August 19, 2006 11:23 AM

Sevgili Suat,

Hayır ispatları kabul etmediğiniz için bunlar ispat değil diyeceksiniz diyorum,siz de beni tasdik etmeye devam ediyorsunuz.Ben de şöyle söyleyeyim o zaman,o sayfalar dolusu felsefi zorlamalar,maddenin gerçekliğini inkar etmede yeterli değil,hatta hiçbirşey değil.Maddenin gerçekliğiyle ilgili ispatlarımı felsefi olarak sundum".ispat edilemez gibi dogmanın yanlışlığını da...Kabul edip etmemek,ikna olup olmamak tamamiyle sizin iç dünyanıza kalmış birşey.
....

Ve bunun felsefesi,biyolojisi veya futbolu yok.O şey gerçek mi,ilizyon mu :) İşte delillere dayalı iman istenirken bizden,hem delilsiz hurafelere dalmamız yasaklanıyor,hem de delile dayalı gerçekleri inkar etmemiz yasaklanıyor.

....

Selam ve sevgiler.


..............


MUSTAFA AKYOL'UN NOTU:

BU YAZI, "TEKFİR YASAĞI" KURALINCA, KISMEN SANSÜRLENMİŞTİR.

Yazan: Emre_1974tr Tarih: August 19, 2006 1:19 PM

Emre Bey,

Hayır, maddenin gerçekliğini falan ispatlayamadınız, sizin delillerinizin tamamının algılar yumağı olduğunu yukarıda detaylarıyla izah ettim ben.

Ama bu sizin suçunuz değil, çünkü böyle bir ispat mümkün değil. O yüzden kendinizi suçlu hissetmeyin.

Sizin "benim söylediğimi kabul ettiğinizde benim söylediklerimin doğru olduğu ispatlanır zaten" mealinde fasid daire (kısır döngü) düşünceniz hiçbir mantık ilminde kabul görmez. Aynı şeyi ben de iddia edebilirim. Bu anlamsız mantığı kullanmayın derim; çünkü ciddiye alınmazsınız.

İslamî ilimlerden bu kadar bîhaber şekilde tartışmalara girme çabanız da hayret veriyor doğrusu.

Ben "anlattığım felsefi önermeler maddenin varlığının olmadığını ispatıdır" demedim zaten. Baştan beri söylediğim ne materyalizmin ne de idealizmin "kesin olarak" ispatının mümkün olmadığı idi. Varlık aleminin nihai anlamını yani "Eşyanın hakikatini" kullandığımız bu zihinle bilmemiz mümkün değildir. Bu felsefi düşünceler "maddenin bizatihi varlığının ispatını" imkansız kılar, ama bu, "madde bizatihî varlığa sahip değildir" önermesinin ispatı değildir. Lütfen bu farkı ayırt edin artık.

Anlamsız bir şekilde; yanlışlığı ve düşüncelerinizin ispatının imkansızlığı gösterildiği halde "benim dediğim doğrudur" demek yerine "ben böyle düşünüyorum ama en doğrusunu Allah bilir" demek neden size zor geliyor anlamak güç.

Saygılar..

Yazan: Suat Öztürk Tarih: August 19, 2006 1:59 PM

Sayın İlhan Bey;

Bu sorularınıza önceki yazılarımızda kısmen değinmiştik.

Tasavvufta yaygın olarak kullanılan ayna istiare'si ile ilgili olarak özet bir iki kelam edebiliriz.


Bu anlayış tasavvufta yaygın olarak kullanılır.Daha önce belirttiğimiz gibi Allah zat sıfat ve fiillerine buna ilaveten isimlerine siz buna ister tecelli deyin kimseyi ortak etmediğini Kuran-ı Kerimde geniş şekilde açıklamıştır.Allah'ın isimlerinden hareketle görmesi bilmesi duyması vb. insanda da benzer durumlar göz önüne getirilerek insana ait görme duyma bilme aslında Allah'ın isimlerinin yansıması olarak adlandırılması son derece yanlıştır.

Çünkü Allahı görmesi, duyması, bilmesi ''MUTLAK/SONSUZ''(sonsuz hiçbir uzva bağlı değil ve keyfiyetini/nasıllığını bilimeyeceğimiz şekilde) tır.İnsandaki görme duyma vb. mahdut/sınırlıdır ve bir uzva bağlıdır(göz kulak gibi).Dolayısıyla burdan hareketle insanda Allah'ın isimleri eksik şekilde tecelli ediyor(açığa çıkıyor)demek saf islam akidesiyle çelişmektedirbu iddia'nın itikadi bir boyutu vardır(önceki ihtarlarımızı tekrar etme gereği görmüyoruz).

Ezcümle Allah bizi görür, bilir, iştir yapmakla ULUHİYYETE DAİR İSİMLERİNİ VE VASIFLARINI BİZİMLE PAYLAŞMIŞ DEĞİLDİR BU VASIFLAR ALLAH'A AİTTİR.ALLAH'A AİT SONSUZ BİR İSMİN VEYA VASFIN İNSANDA AÇIĞA ÇIKMASI YA DA İNSANIN BUNU YANSITMASI MÜMKÜN VE MUTEBER DEĞİLDİR.


KURANDAKİ TEVHİD İNANÇI ALLAHI İSİM SIFAT FİİL VE ZAT BAKIMINDAN BİRLEMEYİ BU VASIFLARINI BAŞKA HİÇBİR VARLIKTA GÖRMEMEYİ ONA EŞ VEYA ORTAK KOŞMAMAYI EMRETMEKTEDİR.İNANÇ MÜSLÜMANIN HERŞEYİDİR SAĞLAM TEMELLER ÜZERİNDE YÜKSELMELİDİR.

SAYGILARIMLA

Muhammed Ali DİKTAŞ

Yazan: Muhammed Ali DİKTAŞ Tarih: August 19, 2006 4:58 PM

Sayın Muhammed Bey,

Anladığım kadarı ile son yüzyılın müceddidi kabul edilen Bediüzzaman'ın,

"İnsan, üstünde nakışları görünen esmâ-i İlâhiyeye âyinedarlık eder. "Otuz İkinci Sözün Üçüncü Mevkıfı"nın başında bir nebze izah edilen, insanın mahiyet-i câmiasında nakışları zâhir olan yetmişten ziyâde esmâ vardır. Meselâ, yaratılışından Sâni’, Hàlık ismini ve hüsn-ü takvîminden Rahmân ve Rahîm isimlerini ve hüsn-ü terbiyesinden Kerîm, Latîf isimlerini ve hâkezâ, bütün âzâ ve âlâtı ile, cihazât ve cevârihi ile, letâif ve mâneviyâtı ile, havâss ve hissiyâtı ile ayrı ayrı esmânın ayrı ayrı nakışlarını gösteriyor. Demek, nasıl esmâda bir İsm-i âzam var; öyle de, o esmânın nukuşunda dahi bir nakş-ı âzam var ki, o da insandır.
Ey kendini insan bilen insan! Kendini oku. Yoksa, hayvan ve câmid hükmünde insan olmak ihtimâli var.” (Sözler, S.628)

anlatımı ile insanın ayinedar bir varlık olabileceği fikrini bile kısmen bir ŞİRK olarak kabul ediyorsunuz. Bu durumda, sizin deyiminizle, tüm hayatını iman esaslarına adayan ve tevhid bilincine adayan, hakkında her sene dünyanın her yerinde sempozyumlar düzenlenen, şirk korkusundan dolayı, çoktan hakettiği halde kendine "Hazreti" sıfat tamlamasını bile kullandırmayan ve kendini herzaman ikinci planda tutan ve altı bin küsur sayfalık Risale-i Nur Külliyatını, tevhid, iman bilinci ve küfüre karşı adayan Bedüizzaman'ın yaptığının çok yanlış olduğunu söylüyorsunuz.

Bu durumda benim de size sormam gerekir: Siz hangi kaynak ve delile dayanarak bunları söylüyorsunuz. Çünkü normal insanın bir "evliya" olarak kabul edilen bir insanın fikirlerini çürütebilmesi için andan daha vasıflı olması gerekir. Aksi takdirde bu haddi değildir. Sizin yazılarınızda, başkalarına ait bir "referans" göremedim. Siz, tefsirinizde, hangi alimi referans olarak kullanıyorsunuz? Eğer, bir alimi veya müfessiri kaynak olarak almayıp ta tamamen kendi yorumuza göre açıklama yapıyorsanız. Bu açıklmaları yapmayı hak edecek, Sebe-i Nüzul ilmini, hadis ilmini, kelam ilmini nerede ve nasıl aldınız?

Yazan: ilhan Tarih: August 20, 2006 1:14 PM

İlhan Bey,


Şuradan başlamak lazım gelir ki Bediüzzaman'ın ifadelerini incelediğimizde sizin bahis mevzuu ettiğiniz ayinelik anlayışının işlenmediği anlaşılıyor.Onun söylediğini şu veciz söz çok daha iyi ifade eder kanaatindeyiz.''NAKŞI MEDİH NAKKAŞA RACİDİR.''Eseri methetmek sanatçıyı methediştir zira böyle kusursuz bir eseri o meydana getirmiştir.Bundan kasıt Allah'ın insanı sonsuz ilminden bir parça yansımayla yarattığıdır ve insanı okumayı başarabilen, insanın ne büyük bir eser ve bu eserin müessirinin ne büyük/Sonsuz bir ilim sahibi olduğunun farkına varır.Yalnız dikkat etmek gerekir ki Allah Kuran da sıkça vurguladığı gibi eserinde kendini işlememiştir sadece ilminin ne derece hudutsuz olduğunu göstermiştir.Yoksa iddia edildiği şekliyle insandaki görme duyma gibi bazı sıfat ve isimlerin Allahın mutlak isim ve sıfatlarının insanda meydana çıkması Muhiddin-i Arabi'nin ifadesiyle tanrı kuvvesinin kısmen insanda fiiliyata/görünüşe çıkması şeklinde bir anlayış kesinlikle bırakın Bediüzzman gibi bir Hazretin bunu söylemesini bu Kuranın birçok ahkam hükümüne aykırıdır.Bir kere ayna en nihayetinde gerçek olmasada gerçeğin bir yansımasını gösterir ki Allah ise mutlaktır yani hiçbir varlık Allah'ı yansıtamaz hele de insan gibi aciz ve sadece Allah'ın kulu bir varlık onu yansıtması mümkün değildir.Çünkü Allah birdir demek onu rakamsal olarak birlemeden ziyade onu varlık olarak hiçbir yarrattığıyla aynı varlık sferine/tarzına dahil görmemeyi yani onun şu zati sıfatını hatırlamayı mecbur kılar; Muhalefetün lil Havadis: manası yarattıklarına benzememe, bunun manasını anlayabilirseniz şunu söyler hiçbir varlık Allah'ı yansıtamaz Allah hiçbir yarattığına benzemez.Yani eser müessirin ayni değildir çünkü aralarında ontoloijik bir ayrım söz konusudur.Said-i Nursi de işte tam bu noktaya işaret ediyor Allah sonsuz ilmiyle insanı yarattığının ve insanın yaratılışının, böyle kusursuz bir varlık olmasının Allah'ın sonsuz isimlerinin bir yansıması olduğunu söylüyor.


İŞTE ŞİMDİ BURAYA LÜTFEN DİKKAT! ALLAH İNSANI YARATIRKEN İNSAN ONUN SONSUZ İLMİNDEN VE SIFATLARINDAN/FİİLLERİNDEN NEŞVU NEMA BULMUŞTUR/MEYDANA GELMİŞTİR.BUDA TAMAMEN BİZE YARATMA HADİSESİNİ, YANİ YOKTAN VARETMEYİ AÇIKLAR BİLAKİS İNSANDA ALLAH'IN BİRTAKIM TAKIM İSİM VE SIFATLARININ EKSİK ŞEKİLDE ORTAYA ÇIKMASI YANİ İNSANIN BU ŞEKLİYLE KÜÇÜK BİR TANRI, ALLAH'LA AYNI VASIFLARI MUTLAK OLMASADA EN AZINDAN BİR BÖLÜMÜNÜ TAŞIYAN BİR VARLIK OLMADIĞINI ORTAYA KOYAR.

BURAYA ÇOK DİKKAT ETMEK GEREKİR Kİ KURAN'IN AHKAM HÜKÜMLERİNİN TARİFİNE GÖRE ALLAH BİR VE MUTLAKTIR VE İDDİA EDİLDİĞİ GİBİ YARATTIĞI BİR VARLIĞIN/ACİZ BİR VARLIĞIN ONUN MUTLAK/SONSUZ VASIFLARINDAN BİRŞEYLER BULUNDURDUĞUNA VE ONUN İSİMLERİNİN TECELLİ ETTİĞİNE İNANILMASI Kİ İMKANSIZDIR BU ZATEN ONTİK OLARAK MÜMKÜNDE DEĞİLDİR BU ARALAR SIKÇA İFADE ETTİĞİMİZ GİBİ CUMHUR ULEMANIN İTTİFAKIYLA ŞİRKTİR. İNSANIN İSLAMDAKİ YARATILIŞ GAYESİ ALLAH'IN ULUHİYETE DAİR VASIFLARINA MÜDAHİL EDİLMEK DEĞİLDİR.

BU CUMHUR ULEMA DA KİM DİYE SORARSANIZ ŞÖYLE BAŞLAYALIM.
1.İMAM MATURUDİ BKZ. KİTABUTTEVHİD
2.İMAM-I AZAM EBU HANİFE, EL FIKHUL EKBER
3.İBN TEYMİYE SORULU CEVAPLI İSLAM AKAİDİ - SÜNNET YOLU -
4.ÖMER NESEFİ - AKAİDİ
5.İMAM EBUL YUSR MUHAMMED PEZDEVİ,EHLİSÜNNETAKAİD
6.İMAM-I GAZALİ 1. AL-İKTİSAT FİL-i`İTİKAD,2. AL-MAKASID AL-ASNA Fİ SHARH ASMA' ALLAH'U AL HUSNA,
5.KURTUBİ, el-I'lâm bimâ fî Dîni'n-Nasârâ mine'l-Mefâsid ve'l-Evhâm ve Ezhâru Mehâsini Dîni'l-Islâm
6.FAHRUDDİN ER RAZİ MEFATİHUL GAYB TEFSİRİ BKZ. İNANÇ ESASLARIYLA İLİŞKİLİ AYETLERİN TEFSİRİ
7.ELMALILI MUHAMMED HAMDİ YAZIR HAK DİNİ KURAN DİLİ, İLGİLİ AYETLERİ TEFSİRİ
8.EBUL ALA MEVDUDİ,TEFHİMUL KURAN, İLGİLİ AYETLERİN TEFSİRİ
9.HASAN-I BASRİ, İLGİLİ MUHTELİF RİSALELERİ
10.ABDULLAH AZZAM, İSLAM AKİDESİNİN ÖZELLİKLERİ
11. ZİYAEDDİN EL-KUDSİ, 1.İSLAM'DA İNANÇ SİSTEMİ - 2.İŞTE MÜSLÜMAN
12. HASAN EL BENNA, TAHAVİ ŞERHİ - TEVHİD -
13.YUSUF EL KARDAVİ, 1.TEVHİDİN HAKİKATİ- 2.İman ve İslamda İtidal El-İzz b. Abdi's Selam

ŞİMDİLİK BU KADARINI YETERLİ GÖRÜYORUZ.


Şöyle bir soru sormuşsunuz:

''Eğer, bir alimi veya müfessiri kaynak olarak almayıp ta tamamen kendi yorumuza göre açıklama yapıyorsanız. Bu açıklmaları yapmayı hak edecek, Sebe-i Nüzul ilmini, hadis ilmini, kelam ilmini nerede ve nasıl aldınız?''


Bizim yazdıklarımız büyük islam alimleriyle aynı paraleldedir zira onları örnek alıyoruz.
Şundan hiç şüpheniz olmasın ki İslami ilimlerde dünyanın en prestijli okulunda bu ilimleri tahsil etmekteyiz.


SAYGILARIMLA

MUHAMMED ALİ DİKTAŞ

Yazan: Muhammed Ali DİKTAŞ Tarih: August 22, 2006 4:36 AM

Muhammed Bey,

Siz de çok iyi biliyorsunuz ki dünyanın en prestijli İslam okullarından birinde ilim tahsili yapsanız bile Bedizüzzaman gibi hem islam ilimi hem de fünun konularında Allah'tan gelen yetilere sahip olduğu düşünülen bir zat için kesin bir ifade ile: " Bediüzzman gibi bir Hazretin bunu söylemesi bu Kuranın birçok ahkam hükümüne aykırıdır." sözünüzün önüne "bana göre" tamlamasını eklemek zorundasınız.

Dünyanın en iyi konservatuar kompozisyon eğitimi alan ve profesörlüğe yükselen bir müzisyen, doğuştan Allah yetisi (God-gifted) olan bir müzisyenden daha iyi kompozisyon yapar diye bir kaide yoktur bunu çok iyi biliyor olmanız lazım.

Bediüzaman gibi İslamdaki alimlikleri ve yerleri tartışılmaz ve şirk korkusunu sizden çok daha fazla korku taşıdıklarına inandığım buyuk zatların bile Kur’an tefsirlerinde yanlış yaptığını söyleyecek kadar ileri gidiyor ve bununla da yetinmeyip durmadan büyük harfler ile site yönetimine ve yorumculara uyarılarda bulunuyorsunuz. Herşeyden önce böylesine milyonlarca müslümanın imanına ve iman arttırımına vesile olan kişilere bile nail olmayıp size nail olan bu özel ilim nereden geliyor? Örneğin Bedüizzaman gibi milyonlarca insanın imanına vesile olmuş ve halende olmaya devam eden, hayatını Allah’a imanın arttırılmasına ve tevhid’e adayan, mütevazi yaşamı ile de buna örnek ve destek olan son yüzyılın müfessir ve müceddidi kabul edilen ve alimliği ile Bediüzzaman adını alan, eserinde yer alan kuantum fiziğini doğrulayan risalelerle dünyanın bir çok yerindeki günümüz İslam alimlerince Nobel bilim ödülüne aday gösterilen,normal bir insan zekasının yazmasının mümkün olamayacağı görüşü herkesçe bilinen eseri Risale-i Nur ile milyonlarca insanın imanına ve iman arttırımına vesile olan, İçinde bulunduğu zaman dilimindeki tüm alimlere “soru sorulmaz ama herşeye cevap verilir” diyerek her soruyu lep demeden cevaplayan, kendinden önceki alim ve müceddidleri de sentezleyerek son asra en uygun tefsiri yapan, günümüzdeki bir çok alimin, eğer İmam-ı Rabbani, Aldulkadir Geylani gibi geçmişte yaşayan veli ve alimler şu anda yaşasaydı ona tabi olurlardı dediği bir
zatın, tamamen Kuran’a ve sahih hadislere dayalı tefsirinde yer alan “insandaki esma ayinedarlığı” yorumunu, hangi ilminize, hangi fünunuza,hangi eğitiminize, hangi tefsirinize dayanarak kesin olarak yanlışlama cüretini kendinizde buluyorsunuz? Siz bir alim misiniz, müceddid misiniz yoksa bir mehdi misiniz? Böyle bir zatı nasıl olurda bir hamlede elinizin tersiyle itme veya görmemezlikten gelme haddini kendinizde bulurak, “benim dediğim doğrudur” diyebiliyorsunuz? Nasıl bu kadar kesin konuşma hak ve haddini kendinizde bulabiliyorsunuz? Eğer, bu kesin konuşmanızla siz yanılıyorsanız, bu işin vebalini, ahirette bu zatlara ve bu zatlar sayesinde küfürden kurtulup imana gelmiş milyonlarca insana nasıl vereceksiniz? Bunu düşündünüz mü hiç? Olaya bu açıdan baktınız mı? Biraz da enenizin etkisi altında kalarak bu ana kadar yaptığınız bu büyük hata ve gafletten bir an önce dönmenizi Allah’tan tememni ediyorum. Herşeyi ben bilirim edası ile davranıp enesini böylesine bilgisinin önüne geçirmek bir mümin’e yakışır mu hiç? Evet, bu büyük alimlerin düşüncelerine katılmayabilirsiniz ama ancak bu fikirleri elinmizin tersi ile iterken böylesine bir KESİNLİK edası kullanamazsınız., yapmanız gereken şey: BU ALİMLER ŞÖYLE ŞÖYLE ŞÖYLE DİYOR, BEN VE BENİM İNANDIĞIM ALİMLER İSE BUNA KARŞI ŞUNU ŞUNU SÖYLÜYOR VE BEN ŞU ALİMLERİN DÜŞÜNCELERİNE KENDİMİ DAHA YAKIN HİSSEDİYORUM AMA YİNE DE EN DOĞRUSUNU ALLAH-U TEALA BİLİR“ demek zorundasınız. Örneğin ben şöyle diyorum:

Ben, toplantılara iştirak eden veya “hizmetli” adı verilen gruba mensup bir “Nurcu” değilim. Sadece bireysel olarak, evde, bir çok İslam aliminin kaynak ve tefsirlerini inceledikten sonra, “Allah her yüz senede bir o çağın esaslarını tanıtmak üzere bir müceddid görevlendirir.” hadisini de nazar-ı itibare alarak, çağın imani sorunlarına en iyi cevap veren tefsirin Risale-i Nur Külliyatı olduğu aklıma en yatkın sonuç halini aldı (milyonlarca insan gibi).

Ben bir alim de değilim. Bu nedenle, yapacağım en doğru şey kendi aklım ve mantığımın ışığı altında, her derda deva İslam eczanesinden kendime en uygun reçete ve tedaviyi uygulamak olur. Bunu uygularken de bazı kriterler ve mukayeseleri esas alırım. Ama en sonunda da “EN DOĞRUSUNU AYNEN GAYB’DA OLDUĞU GİBİ YÜCE ALLAH BİLİR” derim Siz de, tabii ki, size uygun görüşü benimsemekte ve savunmakta serbestsiniz. Ama bunu yaparken BÜYÜK HARFLERLE benim dediğim en doğrudur havasına bürünürseniz ve bir uyarıcı nidasıyla, milyonlarca insanın imanına vesile olan büyük bir alimi dışlarsanız bu hem yanlış hem de etik dışı olur. Tekrar ediyorum herkes haddini bilmeli! Siz hangi ilminizle, hangi fünunuz ile, hangi yetkiniz ile bu kadar kesin konuşma cüretini kendinizde buluyorsunuz?

Kendinize geliniz! Burada, bir parça kuru ekmek ve su ile 2 hafta idare eden, hayatında hiç kalacak daimi bir mülkü olmayan ve bir otel odasında vefat eden ve vefat ettiğinde tek mal varlığı bir iki parça eski giysisinden ibaret olan, 19 dokuz kere zehirlenme girişiminde bulunulup her seferinde Allah’ın izini ile kurtulan, yemek dair hiç bir hediye kabul etmeyen, hayatında göz zinasını bile işlemeyen, şirke yönlendirmek korkusu ile mezarının yerinin bilinmesini istemeyen ve kendisine “Hazret” sıfatını yakıştırmayan, “ben eserimi öncelikle kendi nefsim için yazdım” diyecek kadar mütevazi olan, girdiği hapishanelerde tanıştığı en azılı katillerin bile imanlarına vesile olup bu zatların karıncayı öldürmekten bile hicab duyacak hale gelmelerine vesile olan, hayatında hiç siyasete bulaşmayan, normal bir insan zekasının yazmasının mümkün olamyacağı görüşü bir çok günümüz alimi tarafından benimsenen eseri ile milyonların imanına vesile olanj Bediüzzaman’dan bahsediyoruz.

Yukarıda size yaptığım uyarıları dikkate alacağınızı umuyorum ve sizden tekrar rica ediyorum büyük alimlerin bile farklı görüşler ileri sürdüğü ve doğrusunu yanlızca YÜCE ALLAH’IN bilebileceği konularda bu kadar kesin konuşmayınız!


Allah doğruyu bulma bağlamında hepimizin yollarını açık etsin ve hepimizi gerçek doğru ve hidayete eriştirsin. Sizinle, en azından temelde, aynı yolun yolcusu olduğunu düşünen biri olarak sizinle polemiğe girmek niyetinde değilim. Siz de biliyorsunuz ki bu şekildeki polemikler bazı güruhların ekmeğine yağ sürmekten başka bir işe yaramaz.

Yazan: ilhan Tarih: August 22, 2006 12:25 PM

Ilhan Bey,

Yukaridaki yorumunuzun tumune katiliyorum,...Allah, sizden razi olsun,.!!

Saygilar, selamlar,
Asli Altay

Yazan: Aslı Altay Tarih: August 22, 2006 12:50 PM

Ilhan bey,

Siz de çok iyi biliyorsunuz ki dünyanın en prestijli İslam okullarından birinde ilim tahsili yapsanız bile Bedizüzzaman gibi hem islam ilimi hem de fünun konularında Allah'tan gelen yetilere sahip olduğu düşünülen bir zat için kesin bir ifade ile: " Bediüzzman gibi bir Hazretin bunu söylemesi bu Kuranın birçok ahkam hükümüne aykırıdır." sözünüzün önüne "bana göre" tamlamasını eklemek zorundasınız.

Boyle bir zorunluluk nicin olmak zorunda? Herhangi birisinin ozel bir imtiyazi, ozel bir kutsalligi mi var?

Bahsettiginiz, Allahten gelen 'yeti'ler nelerdir ve sizce nicin 'tartisilmaz' olmasi gereken hukumler verebilmek ruhsatini haizdir?

Dünyanın en iyi konservatuar kompozisyon eğitimi alan ve profesörlüğe yükselen bir müzisyen, doğuştan Allah yetisi (God-gifted) olan bir müzisyenden daha iyi kompozisyon yapar diye bir kaide yoktur bunu çok iyi biliyor olmanız lazım.

Evet, ama, bunun tersi de aynen gecerlidir.

Bediüzaman gibi İslamdaki alimlikleri ve yerleri tartışılmaz

Nicin 'tartisilmaz'?

ve şirk korkusunu sizden çok daha fazla korku taşıdıklarına inandığım

Sizce herhangi birisinden daha fazla 'korku tasir olmak' demek 'yanilmazliga denk' midir?

buyuk zatların bile Kur’an tefsirlerinde yanlış yaptığını söyleyecek kadar ileri gidiyor ve bununla da yetinmeyip durmadan büyük harfler ile site yönetimine ve yorumculara uyarılarda bulunuyorsunuz.

Buyuk haflere benim de itirazim var --basbas bagirmiyorsam ben de kullanmam, bugune kadar da kullanmadim-- keske siz de kullanmamis olsaydiniz.

Herşeyden önce böylesine milyonlarca müslümanın imanına ve iman arttırımına vesile olan kişilere bile nail olmayıp size nail olan bu özel ilim nereden geliyor?

Muhammed bey adina yaziyor degilim, dolayisi ile onun adina bir cevap veriyor da degilim. Ama, suphe de edemez miyiz?

Herhangi birisini tartisilmaz kilmak ile putlastirmak arasinda ne gibi bir fark oldugunu dusunuyorsunuz?

Örneğin Bedüizzaman gibi milyonlarca insanın imanına vesile olmuş ve halende olmaya devam eden, hayatını Allah’a imanın arttırılmasına ve tevhid’e adayan, mütevazi yaşamı ile de buna örnek ve destek olan son yüzyılın müfessir ve müceddidi kabul edilen ve alimliği ile Bediüzzaman adını alan, eserinde yer alan kuantum fiziğini doğrulayan risalelerle dünyanın bir çok yerindeki günümüz İslam alimlerince Nobel bilim ödülüne aday gösterilen,normal bir insan zekasının yazmasının mümkün olamayacağı görüşü herkesçe bilinen eseri Risale-i Nur ile milyonlarca insanın imanına ve iman arttırımına vesile olan, İçinde bulunduğu zaman dilimindeki tüm alimlere “soru sorulmaz ama herşeye cevap verilir” diyerek her soruyu lep demeden cevaplayan, kendinden önceki alim ve müceddidleri de sentezleyerek son asra en uygun tefsiri yapan, günümüzdeki bir çok alimin, eğer İmam-ı Rabbani, Aldulkadir Geylani gibi geçmişte yaşayan veli ve alimler şu anda yaşasaydı ona tabi olurlardı dediği bir zatın, tamamen Kuran’a ve sahih hadislere dayalı tefsirinde yer alan “insandaki esma ayinedarlığı” yorumunu, hangi ilminize, hangi fünunuza,hangi eğitiminize, hangi tefsirinize dayanarak kesin olarak yanlışlama cüretini kendinizde buluyorsunuz? Siz bir alim misiniz, müceddid misiniz yoksa bir mehdi misiniz? Böyle bir zatı nasıl olurda bir hamlede elinizin tersiyle itme veya görmemezlikten gelme haddini kendinizde bulurak, “benim dediğim doğrudur” diyebiliyorsunuz?

Gectim. Bu benim okudugum en uzun reklam cumlesiydi.

Nasıl bu kadar kesin konuşma hak ve haddini kendinizde bulabiliyorsunuz?

Ayni soru benim de aklima gelmemis degildi.. sahi, siz nasil bu kadar kesin konusabiuliyorsunuz?

Eğer, bu kesin konuşmanızla siz yanılıyorsanız, bu işin vebalini, ahirette bu zatlara ve bu zatlar sayesinde küfürden kurtulup imana gelmiş milyonlarca insana nasıl vereceksiniz? Bunu düşündünüz mü hiç? Olaya bu açıdan baktınız mı?

Aman Yarabbi.. herkes gibi olan bir faninin fikrinin yanlis oldugunu soylemis olmanin ne kadar da buyuk vebali varmis.. Yandik demektir..

Biraz da enenizin etkisi altında kalarak bu ana kadar yaptığınız bu büyük hata ve gafletten bir an önce dönmenizi Allah’tan tememni ediyorum.

Amin.. de, 'ene'nin tersi 'bende' olmak zorunda midir?

Herşeyi ben bilirim edası ile davranıp enesini böylesine bilgisinin önüne geçirmek bir mümin’e yakışır mu hiç? Evet, bu büyük alimlerin düşüncelerine katılmayabilirsiniz ama ancak bu fikirleri elinmizin tersi ile iterken böylesine bir KESİNLİK edası kullanamazsınız., yapmanız gereken şey: BU ALİMLER ŞÖYLE ŞÖYLE ŞÖYLE DİYOR, BEN VE BENİM İNANDIĞIM ALİMLER İSE BUNA KARŞI ŞUNU ŞUNU SÖYLÜYOR VE BEN ŞU ALİMLERİN DÜŞÜNCELERİNE KENDİMİ DAHA YAKIN HİSSEDİYORUM AMA YİNE DE EN DOĞRUSUNU ALLAH-U TEALA BİLİR“ demek zorundasınız.

Ah, o buyuk harfler.. Neyse.

Siz de boyle kesin kesin bir seyler soylemek yerine, belki de, kesin hukum veridilgini gordugunu zaman o hukmun gerekcesini soramaz miydiniz acaba?. 'Onu yapamazsiniz, bun edemezsiniz' demek tekeli size ait degilse tabii.

Örneğin ben şöyle diyorum: Ben, toplantılara iştirak eden veya “hizmetli” adı verilen gruba mensup bir “Nurcu” değilim. Sadece bireysel olarak, evde, bir çok İslam aliminin kaynak ve tefsirlerini inceledikten sonra, “Allah her yüz senede bir o çağın esaslarını tanıtmak üzere bir müceddid görevlendirir.” hadisini de nazar-ı itibare alarak, çağın imani sorunlarına en iyi cevap veren tefsirin Risale-i Nur Külliyatı olduğu aklıma en yatkın sonuç halini aldı (milyonlarca insan gibi).

OK. Ne mutlu.

Kisacasi, bu sizin kanaatinizdir.

Bu kanatinizi de, yuz senede bir gelen muctehidlik makamina ilgili kisiyi layik gorerek destekliyorsunuz. Olabilir.

Ama, herkesin sizinle ayni dusunmek zorunlulugu olmasa gerek --var mi?

Ben bir alim de değilim.

Alimler de anakarnindan alim dogmuyorlar diye biliyorum. Yoksa o da mi yanlis?

Bu nedenle, yapacağım en doğru şey kendi aklım ve mantığımın ışığı altında, her derda deva İslam eczanesinden kendime en uygun reçete ve tedaviyi uygulamak olur.

Alimler de benzer bir yontem takip etmiyorlar mi?

Yoksa, onlar 'ilac' mi icad ediyorlar?

Var mi boyle bir yetkileri? Varsa bunu nereden aliyorlar?

Bunu uygularken de bazı kriterler ve mukayeseleri esas alırım. Ama en sonunda da “EN DOĞRUSUNU AYNEN GAYB’DA OLDUĞU GİBİ YÜCE ALLAH BİLİR” derim

OK.

Siz de, tabii ki, size uygun görüşü benimsemekte ve savunmakta serbestsiniz.

O zaman sorun nedir?

Ama bunu yaparken BÜYÜK HARFLERLE benim dediğim en doğrudur havasına bürünürseniz ve bir uyarıcı nidasıyla, milyonlarca insanın imanına vesile olan büyük bir alimi dışlarsanız bu hem yanlış hem de etik dışı olur.

Siddetle tenkit ettiginize benzer bir konumda simdi siz olmayasiniz?

Tekrar ediyorum herkes haddini bilmeli!

Ayni kanaatteyim.

Siz hangi ilminizle, hangi fünunuz ile, hangi yetkiniz ile bu kadar kesin konuşma cüretini kendinizde buluyorsunuz?

Dedim ya, Muhammed beyin ne diyecegini (ya da birsey deyip demeyecegini) bilmiyorum; ama, ben kendi adima sorabilirim herhalde:

--Sizce ne gibi 'ilim' ve 'funun' gerekiyor?

--Kimler veriyor bu konudaki yeterlik icazetini?

--Kimler vermege yetkilidir ve neye dayanarak?

Kendinize geliniz! Burada, bir parça kuru ekmek ve su ile 2 hafta idare eden, hayatında hiç kalacak daimi bir mülkü olmayan ve bir otel odasında vefat eden ve vefat ettiğinde tek mal varlığı bir iki parça eski giysisinden ibaret olan, 19 dokuz kere zehirlenme girişiminde bulunulup her seferinde Allah’ın izini ile kurtulan, yemek dair hiç bir hediye kabul etmeyen, hayatında göz zinasını bile işlemeyen, şirke yönlendirmek korkusu ile mezarının yerinin bilinmesini istemeyen ve kendisine “Hazret” sıfatını yakıştırmayan, “ben eserimi öncelikle kendi nefsim için yazdım” diyecek kadar mütevazi olan, girdiği hapishanelerde tanıştığı en azılı katillerin bile imanlarına vesile olup bu zatların karıncayı öldürmekten bile hicab duyacak hale gelmelerine vesile olan, hayatında hiç siyasete bulaşmayan, normal bir insan zekasının yazmasının mümkün olamyacağı görüşü bir çok günümüz alimi tarafından benimsenen eseri ile milyonların imanına vesile olanj Bediüzzaman’dan bahsediyoruz.

Eh, Allah rahmet eylesin. Iyi bir insanmis.

Ama, o kadar. Bunlarin hic birisi onu 'itiraz edilemez', 'tartisilamaz' kilmaz ki.

Yukarıda size yaptığım uyarıları dikkate alacağınızı umuyorum ve sizden tekrar rica ediyorum büyük alimlerin bile farklı görüşler ileri sürdüğü ve doğrusunu yanlızca YÜCE ALLAH’IN bilebileceği konularda bu kadar kesin konuşmayınız!

Sunu kabul etseniz cok daha rahat edeceginizi saniyorum: Herkes, istisnasiz herkes, kendi fikrini soyluyor.

Bu soylenen her sozde zimni olarak var. Tipki, sizin veya benim bu soylediklerimde oldugu uzere; hepimiz fikrimizi soyluyoruz.

Ve, hepsi de tartisilabilirdir, itiraz edilebilirdir.

Allah doğruyu bulma bağlamında hepimizin yollarını açık etsin ve hepimizi gerçek doğru ve hidayete eriştirsin.

Amin.

Sizinle, en azından temelde, aynı yolun yolcusu olduğunu düşünen biri olarak sizinle polemiğe girmek niyetinde değilim. Siz de biliyorsunuz ki bu şekildeki polemikler bazı güruhların ekmeğine yağ sürmekten başka bir işe yaramaz.

Yani, kol kirilsin; yeni icinde... Oyle mi?

Yazan: Muzmin Anonim Tarih: August 22, 2006 2:36 PM

Müzmin bey haklı,

Risale-i Nur talebelerinin bazılarında hiç Nursi'nin usulüne uymayan, tarikat usülü bir kabulleniş var. Müceddiddir, mehdidir, şöyle kerametlidir, böyle harikuladedir vs. Onun, tamamen reddettiği tarikat usulünü Nursi'nin ekolüne yamıyorlar. Nursi'nin kendisini bağlamaya çalıştığı şeyhe karşı akrabasına kızarak söylediği "Kardeşim benim kafamda o adam hürmet edilmesi gereken iyi bir mümindir, sen ise ona hakkından fazla teveccüh edip onu çokca üstün görüyorsun. Halbuki ben onunla konuşsam birçok dini konuda onu alt edebilirim, senin bütün hüsn-ü zannını bir anda kırabilirim. Sen hayali bir şeyhi, ben ise samimi bir mümini severim" mealinde güzel bir dersi var. Said Nursi'nin koyduğu bu ölçü bizzat talebeleri tarafından göz ardı edilebiliyor.
Ayrıca Said Nursi'nin "Ey nefsim !" derken tevazu ettiğini söyleyemeyiz. Elbette onun nefsi de bizim nefsimiz gibi günahı isteyen, kötülüğe meyleden bir nefistir. Zaten risale-i nur metodunun başarılı olmasının sebebi budur. "Ey müslüman ! Kendine gel !" demez. "Ey serkeş nefsim !" der. "Bu dersi ben kendime yazdım, kim isterse beraber dinlesin" der. Nefsi ona namazın her gün her gün beşer defa kılmanın çok olduğunu, bıkkınlık verdiğini söyler. Bunu, bu açıklıkta cesaretle söyleyebildiği için etkileyicidir. Diğer din kitapları, tefsirler insana tepeden buyururken Risalelerde muhatap olmak için insan olmak ve nefsi bulunmak dışında bir şart aramaz.
Nursi'nin fikirleri literatürde hangi konumdadır, kelamdaki hangi noktalarda tartışmaya katılmıştır, farklı bir şey sunmuş mudur, yoksa bir sentez mi yapmıştır bilmiyorum. Fakat benim anladığım kadarıyla o daha çok iman ve inkar üzerinde yoğunlaşmış; kelamdaki tartışmalara direkt girmemiş, bu eksende temas ettiği noktalarda bir açılımı olmuştur. Bu yüzden her konuda son noktayı koyduğunu söylemek ne kadar doğru olur bilmiyorum.

Yazan: blue Tarih: August 22, 2006 4:33 PM

"Sunu kabul etseniz cok daha rahat edeceginizi saniyorum: Herkes, istisnasiz herkes, kendi fikrini soyluyor."


"OK. Ne mutlu."

"Amin."

"Muhammed bey adina yaziyor degilim, dolayisi ile onun adina bir cevap veriyor da degilim

Sevgili Müzmin Bey benim de ilhan bey adına yazmadığıma emin olabilirsiniz.Fakat bu şekilde kişinin yazmış olduğu yazıyı kısımlara ayırarak aralara tepkiler ve ünlemler serpiştirmeyi yakışıksız bulduğumu belirtmeliyim.

Bu yöntemde biraz alay edicilik var sanki.Çünkü bu normal bir, karşıdakinin kanaatini yanlış bularak onu uyarmak veya doğru olanı söylemek için onun yazısından alıntı yapmak durumundan çok daha farklı.İlhan beyin yazısını komple indirip aralara kendi alaylı "amin." ve "OK" lerinizle süzülmüşsünüz.

Yazan: emir İZ Tarih: August 22, 2006 4:53 PM

Sayın İlhan,

Biz elbetteki doğru alduğunu düşündüğmüz düşüncelerimizi birileri gibi herhangi bir komplekse kapılmadan ifade edeceğiz, bizim yanılmayacağımız gibi bir iddiamız hiç olmadı zira bunu akletmek pek zor olmasa gerek, burada sorun zannımca şurda; karşımızdaki insanın bilgi ve tasavvuratını kendimiz kadar zannediyor ve ne bilip bilmediğini bilmeden gelişi güzel kendi sığ sularımızdan tenkit ediyoruz.Sanki bizim bilincimiz karşımızdaki insanın bilinciyle aynı zeminde, bizim için problem olan ve bizim gözümüzde büyüttüğümüz bir olgu muhatabımızdada aynı öneme sahip, işte bu sağlıklı bir iletişimi ortadan maalesef kaldırıyor.
Şöyle ki bizim sizinle tartışmak gibi bir niyetimiz yok sadece bize bir soru sordunuz bizde acizane cevapladık. Herşeyden önce şunu bilmenizi isterim ki bizim kimseye ilmimizi ispat etmek gibi bir gayretimiz yok ve hiç olmadı.Kimi referans alacağınız sizin problemimniz fakat bize usul öğretmek haddiniz değil.Ayrıca bu ifadelerinizden sonra kimi, niçin ve hangi kriterlere göre ölçü aldığınız bizim açımızdan anlaşılmış olduğundan sizinle daha fazla zaman öldürmeyeceğiz.

YAZDIĞIMIZ YAZILARI BÜYÜK KARAKTERLE BELİRTMEMEİZ ''HERŞEYİ BEN BİLYORUM TAVRINDAN'' DEĞİL ÖNEMLİ GÖRDÜĞÜMÜZ YERLERİN ALTINI ÇİZMEK İÇİNDİ.BÖYLE BİR KANIYA NASIL VARILABİLİNİR ANLAMAK MÜMKÜN DEĞİL.

AYNI ZAMANDA YAZILARDAN BU ZATI MUHTEREMİN ÇOK YOĞUN ''NURCU''(Bedizzaman'la pek alası olmayan) PROPAGANDA ALTINDA KALDIĞI ANLAŞILIYOR.SAİD-İ NURSİYİ TENKİT ETMEDİĞİMİZ HALDE Kİ HİÇBİR DÜŞÜNÜR TENKİT DIŞI DEĞİLDİR ÖYLE ZANNEDEREK AKLI SELİMİN KABUL EDEMEYECEĞİ SÖZLER SARFETMİŞ.

Ayrıca bir takım İslamla ilişkilendirelemeyecek deli saçması sözler.Saidi Nursi'nin vahiy aldığı çağrışımı yapan ifadeler, bunlara cevap vermeye tenezzül dahi gösterilemez.
Maalesef yazdıklarımızı hangi uzuvla okunduysa çok yanlış anlaşılmış.Ayrıca biz yazımızda, Bediüzzamanın söylediklerine paralel şeyler söyledik.Fakat bu muhtermin Bedizzaman'ı anlamadığını üstü kapalı belirttik.

Ayrıca yazınızda terbiye sınırlarını aşan birtakım ifadeler görüyoruz.Had bildirme, siz kim oluyorsunuz gibi.Daha nerede nasıl konuşacağının pek farkında olamayan birine elbetteki terbiye dersi verecek değiliz zira daha önce bu eğitimi almış olmalıydı.Bu şartlar altında sizi muhatap kabul etmeyeceğimizi iyi biliniz.Ne demiş büyükler

Ayrıca Bedizzaman'ın ilmi derinliğini, ne söylediğini, kim olduğunu bu zatı muhteremden öğrenecek değiliz.Böyle islam alimlerinin propagandasını yaparak ne amaçlanıyor.Bu insanlar bizim yazdığımız yazıyı zerre anlamıyor mu bu ifadelerimiz EHL-İ SÜNNET'in 1400 kusür yıllık inanışlarının günümüz türkçesine tercümeden başka nedir. Ayrıca daha dilimize çevrilmeyen, bu gibi zatı muhteremlerin haberlerinin bile olmadığı bir sürü alimi kaynak göstermişiz buna rağmen bu kadar ön yargı pes doğrusu.

İlla ki bir şey söyleyecekseniz ilmi argümanlarınızı getirin kaç kırat olduğunuz meydana çıksın.Yalnız böyle bir takım cemaatlerin sahiplendiği isimler üzerinden daha onların eserlerindeki dili anlamaktan yoksun onların usul furuğ'unun yanından bile geçmemiş insanların bu işe ömrümünü vermiş bireyleri tenkit etmeleri acaba neyle açıklanabilir bunların cesaretinin kaynağı nedir,daha çok biliyor olmalarımı hiç zannetmem,o halde kimin neden cesur olduğuna varın siz karar verin...

Şunuda ayrıca hatırlatmak lazım Ehli Sünnet inancında peygaberler dahi hatadan münezzeh değildir(hata yapabilirler)ister müceddid olsun isterse bin yılın müceddidi olsun bu, islam alimlerinin tenkit üstü olduğunu göstermez islam alimliği Müzmin Anonim beyin ifade ettiği gibi doğuştan değildir kesbidir gayret gösterenler bu ilme sahip olabilirler.O halde islam alimlerini bir delile istinaden tenkit etmek ileri gitmek sayılmamalıdır.Bu anlayış içerisinde hiçbir ilmi ilerleme katedilemez zira tabulaştırılmış otoritelerin karşısına söylediğiniz doğru bile olsa çıkarılabilecek bir otoriteden bahsedilemez.Bu durum da bizim galat-ı meşhur olmuş yanlışlarımız üzerinde ısrarla devam etmemize yol açar.

Son olarak şöyle bitirelim : İslam alimlerinin uzun bir ilmi uğraştan sonra vuzuha kavuşturdukları düşüncelerini söyledikten sonra ''Allahu alem bi muradihi''Allah kendi muradını en iyi bilendir, şeklindeki açıklamaları tamamen tevazua matuftur yoksa düşüncelerinin yanlış olduğunu veya bir başkasının kendilerinden daha iyi bildiğini ifade etmek için söylenmiş bir söz değildir.Sadece yanılma payı bıraktıkları için söylemişlerdir.Bizde öyle bitirelim.

ALLAH'U ALEM Bİ MURADİHİ

SAYGILARIMLA
Muhammed ALİ DİKTAŞ

Yazan: MUHAMMED ALİ DİKTAŞ Tarih: August 22, 2006 4:53 PM

Muzmin bey,

Herşeyden önce şunu belirteyim: Hatırlarsınız sizinle aylar öncesinde Kuran'ın Allah vahyi olduğu, Hz Peygamberin'de Allah'ın elçisi olduğuna dair güzel tartışmalar yapmıştık. Siz o zamanlar, AlLah'a inanan fakat Kuran'ın Allah'ın kitabı olduğuna ve Hz Muhammed'in Allah'ın Peygamberi olduğuna, kıyamet gününe, ahiret yaşantısına inanmayan ve hatta dünyadaki imtihan konusunda alaycı bir üslub ile espriler yapan biri idiniz? Sözün kısası bir DEİST'diniz. Hatta objektif olmak babında zaman zaman ateist olan Da Vinchi bey ve Ataman bey'in (Kuran, Peygamber ve vahy) konusundaki düşüncelerine bile hak veriyordunuz.

Bilmiyorum halen bir deist misiniz yoksa son konuşmamızdan bu yana inancınızda bir değişiklik olarak bir TEİST haline mi geldiniz? Bu bağlamda, daha Hz Peygamber'e ve Kuran'ın Allah kitabı olduğuna inanmadan, ben size nasıl bazı arif ve veli zatların, Hakk-el-Yakin seviyesinin doruğuna ulaşarak Allah'tan nokta ilham /vahy değil ilham) alabilecekleri konusuna inanabilirsiniz ki? Tabii ki benim yazdıklarım size anlamsız gelecek ki bu . Ama yine de merak ediyorsanız size söyleyeyim: Evet bir insan dünyanın en prestijli üniversitesinde ilahiyat eğitimi alsa bilse Bedüizzaman gibi milyonları imana sürükleyen şahısların "imani ayet yorumları" hakkında konuşurken çok dikkatli davranmalı ve fevri olmamalı.

Ömer Nasuhi Bilmen hocaya sormuşlar: “Hocam siz de önemli bir İslam alimisiniz, ancak, eserlerinizi okuyanlar, Bediüzzaman’da olduğu gibi bir imani hizmet cemaati oluşturmamışlar, heyecan duyup bir araya gelmemişler. Bunun sebebi nedir acaba?

Cevap: “Evladım biz müellifiz. Bir mevzuu araştırır, o husustaki bilgileri toplar, bir nizam içinde düzenler, yazarız. Fakat Bediüzzaman böyle değildir. O, ilhama mazhardır. O’nun kulağına yukarıdan fısıldayan var. Biz ise kendi emeğimizin mahsulunu, derleyip, toplayıp yazıyoruz. Bu nedenle bizimki böyle olur onunki öyle olur.”

Müzmin bey,

tekrar söylüyorum. Size saygım var ancak Kuran'a, Peygamber'e ve vahy'e inanmadığınız ve bunları reddettiğiniz için herşeye akılcı/pozitivist/determinist yoldan bakmaya çalışıyorsunuz (veya en azından eskiden çalışıyordunuz). Bu bağlamda, bu tür konularda sizin tatmin olmanız çok zor ve bence boşa kürek çekmek.

Belki sizi tekrar gülümsetecek ama Allah umarım hidayet verir geç olmadan gerçekleri görürsünüz.

Yazan: ilhan Tarih: August 22, 2006 5:31 PM

Blue bey,

Yukarıda Muzmin Bey için yazdıklarım aynen size de ithaf ediyorum ve öncelikle size şunu sormak istiyorum: Siz bir DEİST misiniz yoksa TEİST misiniz? Kuran'ın Allah'ın kitabı olduğuna, Hz Peygamberin vahiy gerçeğine, dünyadaki imtihana, ahiret gününe vb şeylere inanıyor musunuz inanmıyor musunuz?

İkinci olarak eğer bir TEİST iseniz, Bediüzzaman gibi Hakkel Yakin seviyesindeki zatların islam tarihinde günümüzde Tv de ahkam kesen ilahiyat Profesörlerinden çok daha büyük ve özel bir yere sahip olduklarını kabul ediyor musunuz etmiyor musunuz?

Üçüncü olarak, eğer hem bir TEİST iseniz ve hem de yukarıda belirttiğim özel, arif ve veli kulların varlığına inanıyorsanız, bu tür zatlar hakkında tam bilgiye sahip olmadan ve onlara verilen ilme sahip olmadan, bir ilahiyat öğrencisi bile olsa bu kadar kesin bir tavırla konuşmasını nasıl olurda doğru olarak buluyorsunuz? Benim tek istediğim: böyle zatlar hakkında ahkam keserken bari bu ahkamların kesin bir dille değilde, daha esnek yapılması ve sonunda EN DOĞRUSUNU ALLAH BİLİR denmesi çok şey mi istiyorum ben mi yanlış düşünüyorum?

Yanlız lütfen önce ilk soruma cevap verin siz TEİST misiniz yoksa DEİST misiniz? Çünkü eğer siz de bir DEİST seniz tabii ki bu yazdıklarım size de çok anlamsız gelecek. Boşa kürek çekmeyelim.

Yazan: ilhan Tarih: August 22, 2006 5:47 PM

MEİST'im...

İlhan bey,

Askerde yanımda çok coşkulu bir er vardı. Bana ay'ı gösterip "Görüyor musun?" diye sordu. "Neyi?" dedim. "Bak ayın üzerinde Bediüzzaman'ın sillüeti var..." Ona söylediğimi söyleyeyim:
Bakın, Risaleler ve üstad çok değerlidir. Beni inançsızlıktan kurtaran onun eserleridir. Fakat üstad tarikat ekolünü takip etmemiştir. O, insanlarla ilişkisini şeyh-mürit ekseninden abi-kardeş eksenine taşımıştır. Risalei nurların tüm müslümanların malı olduğunu söylemiştir.
Sizin heyecanınızı anlıyorum. Fakat Said Nursi'nin metodu ne yazık ki bahsettiğiniz gibi a priori kabullere değil, ilmin gücüne dayanıyor. Dolayısıyla "Siz nasıl asrın müceddidinin söylediklerine katılmazsınız !" yerine "Said Nursi'nin de böyle bir görüşü var, ne dersiniz?" şeklinde bir yaklaşım daha doğru olur kanaatindeyim. İsterseniz bu konuyu bir abilerinizle konuşun derim... Siz neist siniz?

Yazan: blue Tarih: August 22, 2006 6:27 PM

Emir bey,

benim de ilhan bey adına yazmadığıma emin olabilirsiniz.

Aksini dusunmek icin bir sebep goremiyorum zaten. Ama, sizin de benim yaptigim gibi, onceden boyle bir zannin ortaya cikmasina izin vermeyisiniz bence isabetli olmus.

Fakat bu şekilde kişinin yazmış olduğu yazıyı kısımlara ayırarak aralara tepkiler ve ünlemler serpiştirmeyi yakışıksız bulduğumu belirtmeliyim.

Bu benim coook uzun zamandir kullandigim bir tarz; size yeni ya da ters geldiyse cidden uzgunum. Ama, ben bunu araya unlemler serpistirmek (ki, benim kalemimden o yazida cikmis bir tane dahi yoktur. Normal olarak da unlemli yazmam) olarak yapmiyorum.

Aksine, benim neyi neye istinaden yazdigimi baska okuyanlarin da gormesi icin yapiyorum. Bunu da --kendi acimdan-- bir cesit durustluk olarak gorurum, cunku, (benim baktigim yerden) baska turlusu hem okuyucuyu yaniltmak olabilir, hem de zora sokmak.

Bu yöntemde biraz alay edicilik var sanki.

Alay etmek isteseydim, uygun kelimeleri bulabilecegimi saniyorum --yani, sizi 'sanki' demek zorunda birakmazdim. Alay edicilik yok, ama, bnir tur kinama var mi, var.

Çünkü bu normal bir, karşıdakinin kanaatini yanlış bularak onu uyarmak veya doğru olanı söylemek için onun yazısından alıntı yapmak durumundan çok daha farklı. İlhan beyin yazısını komple indirip aralara kendi alaylı "amin." ve "OK" lerinizle süzülmüşsünüz.

Yazinin tamamini okumadiginizi dusunuyorum. Tamamini okuduguna, yazinin 'OK' ve 'Amin'lerden ibaret olmadigini gorulebiecegi kanaatindeyim.

Yazan: Muzmin Anonim Tarih: August 22, 2006 6:44 PM

Muhammed Bey,

İlk olarak şu cümleniz ile başlayayım:

“Ayrıca bir takım İslamla ilişkilendirelemeyecek deli saçması sözler.Saidi Nursi'nin vahiy aldığı çağrışımı yapan ifadeler, bunlara cevap vermeye tenezzül dahi gösterilemez.”

Her şeyden önce Bediüzzaman “vahy” değil “nokta ilham”, “kalbe doğan ilham” aldığını bizzat kendisi belirtir. Sanırım size vahy ile ilham arasındaki farkı anlatmam gereksiz. Herhalde bu tür bir nokta ilhamı Allah’ın Cebrail Aleyhisselam aracılığı ile yanlızca Peygamberlere has kıldığı Vahy ile karıştırmamışsınızdır. Bunu zaten düşünmüyorum. Allah arıya da ilham eder ama bu ilhamın da çok farklı olduğunu siz benden çok daha iyi bilirsiniz. Mahlukata bile kendine ve durumuna has ilhamlarda bulunan Allah’ın Hakk-el Yakin mertebesinin doruğunda olan kullarının kalbine “sezgi” mahiyetinde bir ilham verebileceği sizi niçin bu kadar şaşırtıyor anlayamıyorum. Bunu biz kesin olarak ispatlayacağımız gibi siz de aksin ispatlayamazsınız. “Bediüzzaman’a da “kalbime ihtar olundu” sözleri yalancılıkla itham edemeyeceğinize göre, bunun nesini tartışıyoruz anlayamıyorum.
Dediğim gibi, üstadın kalbine aldığını ilham’ı başkaları değil bizzat eserinde üstadın kendisi söyler: “kalbime doğdu, kalbime ihtar olundu” gibi sözler kullanır. Neyse uzatmayayım, üstadın kendi anlatımı ile Risale-i Nur’un bir çok Risalelerin’de kendi ağzı ile belirttiği bu duruma inanırsınız veya inanmazsınız . İşte benim de sizin üslübunuzda başından beri alındığım nokta bu “kesinci” tavrınız.


ikinci olarak,

Ben bir önceki mesajımda yazdığım paragrafı aynen kesip kopyalıyorum:

“Ben, toplantılara iştirak eden veya “hizmetli” adı verilen gruba mensup bir “Nurcu” değilim. Bir alimde değilim.Sadece bireysel olarak, evde, bir çok İslam aliminin kaynak ve tefsirlerini inceledikten sonra, “Allah her yüz senede bir o çağın esaslarını tanıtmak üzere bir müceddid görevlendirir.” hadisini de nazar-ı itibare alarak, çağın imani sorunlarına en iyi cevap veren tefsirin Risale-i Nur Külliyatı olduğu aklıma en yatkın sonuç halini aldı (milyonlarca insan gibi).”

Bu bağlamda, amacımın bir alimin propagandasını yapmak değil sadece yanlış anlaşılmaları gidermeye çalışmaktır. Bediüzzaman’ın kendisi bile amaç aynı olduktan sonra yollar farklı olabilir ifadelerini kullandıktan sonra ben kimim ki onun reklamını yapayım. Altı bin sayfalık Külliyatı inceleyen birisi zaten bunun değerini kendisi keşfeder veya keşfetmez.

Üçüncü olarak,

Muhammed bey, “biz” ve benzeri “ birinci çoğul şahıs zamirlerini,kendiniz için o kadar çok kullanıyorsunuz ki bunları ne zaman kendiniz ne zaman örneklenme bağlamında kullandığınızı anlamakta zorluk çekiyorum. Bu üslübu niçin tercih ettiğinizi de sadece merakımdan size sormak istiyorum. Bu bağlamda, pararel fikirde olduğumuz yerlerde bile ikimizde anlam kargaşaları yaşamış olabiliriz. Eğer bu anlam kargaşından dolayı sizi yanlış anladığım yerler oldu ise bu sert ifadelerim için sizden özür dilerim.

Saygılar,

Yazan: ilhan Tarih: August 22, 2006 6:52 PM

Ilhan bey,

Herşeyden önce şunu belirteyim: Hatırlarsınız sizinle aylar öncesinde Kuran'ın Allah vahyi olduğu, Hz Peygamberin'de Allah'ın elçisi olduğuna dair güzel tartışmalar yapmıştık. Siz o zamanlar, AlLah'a inanan fakat Kuran'ın Allah'ın kitabı olduğuna ve Hz Muhammed'in Allah'ın Peygamberi olduğuna, kıyamet gününe, ahiret yaşantısına inanmayan ve hatta dünyadaki imtihan konusunda alaycı bir üslub ile espriler yapan biri idiniz? Sözün kısası bir DEİST'diniz.

Ince bir teknikalite olacak belki ama, sandiginiz sekilde Deist degilim. Olsaydim soylemekten yuksunmezdim, ama, degilim.

Deistler dinleri reddeder --ben reddetmiyorum. Benim acimdan dinler gerekli birer dunyevi muessesedirler. Iclerinden de Islamin en iyisi oldugunu dusunuyorum.

Ve, bir suru 'musluman'dan daha cok Islamin varligini ve devamini da savunurum. Bunu da size ya da baskasina yaranmak icin de yapmam --bu benim samimi durusumdur.

Fakat, inanc baglaminda durdugum yeri de ozetleyecek olursam, 'eshedu en la ilahe illahlah' ile benim hic bir sorunum yok; ammmaa.. 've eshedu enne Muhammed un abduhu ve resuluhu' demege sira gelince ben hic de emin degilim.

Sebbeplerini soran olursa tekrar firsat ve gerek buldugumda belki anlatirim. [Bunlari da sizin, baskalarinin kalbini yarip icine bakmislik gibi bir yanlisi yapmaniza gonlum elvermedigi icin yazdim.]

Hatta objektif olmak babında zaman zaman ateist olan Da Vinchi bey ve Ataman bey'in (Kuran, Peygamber ve vahy) konusundaki düşüncelerine bile hak veriyordunuz.

Ataman bey'in (Firdevs hanimin) dediklerine hak vermek?... Hepsine? Hayir. Ama, bazilarina evet..

Mesela, o gunlerde de dile getirdigim halde mecazlar yumagina burumekten oteye bir cevap alamadigim bir soru var: Kuran'da, ayetlerin indigi tarihte hayatta olan iki kisinin ismi gecer. Birisi Hz Muhammed'tir ve sevgi ve sefkatli kelimlerle hitap edilir. Bir digeri de Ebu Cehl'dir. Ismine lanet indirilmistir. Ozel olarak ismine lanet gelmistir. Ayetle. Peki, ne olmustur; adam ayetten sonra 10 seneden daha fazla yasamistir.. Oyle degil mi? Bu sadece bir tanesi.. Ebu Cehl bahsinde bunlari artirmak mumkun fakat simdi gerekli degil; zaten konumuz da o degil.

Bilmiyorum halen bir deist misiniz yoksa son konuşmamızdan bu yana inancınızda bir değişiklik olarak bir TEİST haline mi geldiniz?

Kanaatlerinizi ogrendigim iyi oldu, ama, isabetli olduklarini dusunmuyorum. Deist ile monoteist arasindaki farki bilmeniz lazim.

Sizinle temeldeki farkimiz, yasayan herhangi bir insana --kim olursa olsun-- kutsallik atfetmiyorum; saygi duyarim, ama, kutsallik atfetmek yok.

Bu bağlamda, daha Hz Peygamber'e ve Kuran'ın Allah kitabı olduğuna inanmadan, ben size nasıl bazı arif ve veli zatların, Hakk-el-Yakin seviyesinin doruğuna ulaşarak Allah'tan nokta ilham /vahy değil ilham) alabilecekleri konusuna inanabilirsiniz ki?

Ilhan bey, once iman et sonrasi kolay diyen sadece siz olsaniz kolay. Her turlu inanis bunu soyluyor.

Allahtan ilham almaga gelince, ilhami Allaha atfetmege ne gerek var? Bu o ilhami kutsamak icin midir; degilse nedir? Ilhamin menseinin Allah oldugunu iddia etmeksizin ayakta duramayacak oldugu icin midir? Gercekten. Niyedir bu?

Ve, nicin 'Allhatan ilham aldiklarina' inanmam gerekiyor?

Tabii ki benim yazdıklarım size anlamsız gelecek ki bu.

Lutfen ikisini ayirdedelim --yani edebilsek ne kadar iyi olur. Ben sizin yazdiklarinizin anlamliliginin hukmunu verecek kisi degilim, boyle bir idddiam yok --olamaz da.

Ama, sizin de baskalarinin soylediklerini 'haddini bil' mealinde soyler soyleyerek kesmek yetkiniz olmamalidir bence.

Ama yine de merak ediyorsanız size söyleyeyim: Evet bir insan dünyanın en prestijli üniversitesinde ilahiyat eğitimi alsa bilse Bedüizzaman gibi milyonları imana sürükleyen şahısların "imani ayet yorumları" hakkında konuşurken çok dikkatli davranmalı ve fevri olmamalı.

Cok dikatli olmak? Evet. Fevri olmamak? Evet.

Ama, dusunduklerini soylememek? Hayir; bence dusunduklerini soyleyebilmelidir.

Bunun aksi, kelimeyi kerhen kullaniyorum, yasayan bir kisiyi putlastirmaga vaerabilir. Boyle bir seyi istemeyiz saniyorum.

Ömer Nasuhi Bilmen hocaya sormuşlar: “Hocam siz de önemli bir İslam alimisiniz, ancak, eserlerinizi okuyanlar, Bediüzzaman’da olduğu gibi bir imani hizmet cemaati oluşturmamışlar, heyecan duyup bir araya gelmemişler. Bunun sebebi nedir acaba?

Cevap: “Evladım biz müellifiz. Bir mevzuu araştırır, o husustaki bilgileri toplar, bir nizam içinde düzenler, yazarız. Fakat Bediüzzaman böyle değildir. O, ilhama mazhardır. O’nun kulağına yukarıdan fısıldayan var. Biz ise kendi emeğimizin mahsulunu, derleyip, toplayıp yazıyoruz. Bu nedenle bizimki böyle olur onunki öyle olur.”

Bu da, Omer Nasuhi Bilmen'in kanaatiydi. Ogrenmis oldum, tenevvur ettim. Ama, Omer Nasuhi Bilmen'in uhrevi bir bilgisi oldugu anlamina gelmez bu --onun kanaati o yoldaydi anlamina gelir.

Tekrar söylüyorum. Size saygım var ancak Kuran'a, Peygamber'e ve vahy'e inanmadığınız ve bunları reddettiğiniz için herşeye akılcı/pozitivist/determinist yoldan bakmaya çalışıyorsunuz (veya en azından eskiden çalışıyordunuz). Bu bağlamda, bu tür konularda sizin tatmin olmanız çok zor ve bence boşa kürek çekmek.

Ilhan bey, bunlari sizin haricinizde de konusmustuk; 'vahy'e inanmak? tabii ki; ama, 'Vahy'e inanmak.. o ciddi bir zorlama (ozel gayret) gerektiriyor ve onu henuz anlamlandiran ya da aciklayabilenle karsilasmadim.

Bunlari da size ya da baska birisine saygisizlik etmek amacinda soylemedigimi bildiginizi saniyorum, ama, yine de tekrarlamak isterim.

Belki sizi tekrar gülümsetecek ama Allah umarım hidayet verir geç olmadan gerçekleri görürsünüz.

Hayir gulumsetmedi. Amacim gulumsetilmek degil.

Ama, farkinda misiniz bilmem, bana cevaben yazdiginiz butun bu yazi, benim yazimla alakali degil de, benimle alakali idi.

Yani, yine bir kisilik tahlili ile muhatap oldum. Genelde bu tur kisilik ya da inanc analizlerini ciddiye almam --oyle ya, kimse kimsenin kalbini yarip neye inandigini bilmez derlerdi ya-- ama, yine de, prensiplerime ragmen, sizin yazdiklariniza cevap vermek istedim.

Umarim siz de benim bundan bir onceki yazdiklarima cevap vermek lutfunda bulunursunuz.

Yazan: Muzmin Anonim Tarih: August 22, 2006 7:28 PM

Blue Bey,

Öncelikle size “meistlik” inancınızda başarılar diliyorum.

Heyecanımı anladığınız için de çok teşekkür ediyorum. Bunu yaşıma verin lütfen.

Risale-i Nur’un tebliğ metodunu kendi çapımda bildiğimi zannediyorum. Risale-i Nur, kulun, Rabbisini tanıması ve bilmesi için, insanı akılcı bir yol ile tefekküre (düşünmeye) teşvik eder ve bu bağlamda ikna edici örnekler verir ve açıklamalar yapar. Ayrıca, kainatı okunması ve üzerine düşünülmesi gereken bir kitap olarak tasvir ederek buı kitabın her yaprağında Allah’ın nasıl bir ilmi olduğunu tefekküre teşvik eder.

Bu bağlamda, Müzmin Bey, ile geçmiş aylarda uzun uzun yazıştık. Kendi bilgim dahilinde kendisine Risale-i Nur’dan bir çok örnekler vermiştim. Geçtiğimiz yılın Kasım, Aralık gibi aylarındaki site arşivelerine bakarsanız bu uzun yazışmaları görebilirsiniz. Bu nedenle, beni,abilerime danışmam gerektiğini söyleyerek, “yanlış metod” uyguluyorsun dediğiniz eleştirinizde haksızsınız. Ayrıca ben toplantılara iştirak eden bir "nur hizmetlisi" değilim. Risale-i Nur'u evde kendim okuyorum.

Ayrıca ben kimim ki Müzmin bey’in veya sizin Teist olmanız yolunda sizi hidayete erdirebilecek gücü kendimde bulayım. Hz Peygamber bile öz amcasını imana döndüremezken bu benim haddim mi? Ben ancak, kendi çapımda, anladığım kadarı ile örnekler vermeye çalışırım. Ayrıca, kaynak her yerde duruyor gerçekten samimi iseniz alırsınız bir Risale-i Nur seti okursunuz.

Son olarak, yukarıdaki mesajlarımdan birinde yazdığım bir paragrafı kesip yapıştırıyorum:

“Her şeyden önce size şunu belirteyim. Ben, toplantılara iştirak eden veya “hizmetli” adı verilen gruba mensup bir “Nurcu” değilim. Daha bilginin de çookk başındayım. Sadece bireysel olarak, evde, bir çok İslam aliminin kaynak ve tefsirlerini inceledikten sonra, “Allah her yüz senede bir o çağın esaslarını tanıtmak üzere bir müceddid görevlendirir.” hadisini de nazar-ı itibare alarak, çağın imani sorunlarına en iyi cevap veren tefsirin Risale-i Nur Külliyatı olduğu aklıma en yatkın sonuç halini aldı (milyonlarca insan gibi)."

Yazan: ilhan Tarih: August 22, 2006 7:56 PM

DÜZELTME:

Muhammed bey, e son yazdığım yazının ikinci paragrafında yanlışlıkla; " Bunu biz kesin olarak ispatlayacağımız gibi siz de aksini ispatlayamazsınız." cümlesini kullanmışım.

Doğrusu şu olacak: "Bunu biz kesin olarak ispatlayamayacağımız gibi siz de aksin ispatlayamazsınız."

Saygılar,

Yazan: ilhan Tarih: August 22, 2006 8:05 PM

İLGİLENENLERİN DİKKATİNE

1. Bilginin ontolojik değeri bakımından ilham kavramını mutasavvıfların nasıl kullandığına lütfen dikkat.

Mutasavvıflar ilham kavramının Allah'tan doğrudan bilgi almak olduğunda müttefiktirler.Aynel yakin gibi ifadelerin ne anlama geldiğini lütfen daha iyi inceleyiniz.Burada kastedilen ilham kalbe doğan düşünce ve bu düşüncenin Allah'tan geldiği kesin bir şekilde bilinemiyorsa İslami terminolojide buna zan denir.Fakat sizin kalbinize gelen düşüncenin kesin Allah'tan geldiğini biliyorsanız size gelenin adını ilham koysanızda vahiyden başka bir şey olmadığından emin olun.

Kuran bize pek çok ayetinde Cebrail (a.s) olmadanda Peygamberimizin bilgi/vahiy aldığı söylenir zira Kuran'ın birçok ayetinde Peygamberimiz tamamen bilgiyi kalbinde/zihninde bulmakta ve Allah ona aracısız olarak vahyetmektedir.İşte burada bahse mevzu ilham bilgisinin kesin Allah'tan geldiği bilindiğinde bunun ontolojik olarak vahiyden lafızlar dışında bir farkı kalmamaktadır.

Zaten bir takım mutasavvıflarda mesela Muhiddin-i ibn Arabi: Peygamberler Allah'tan cebrail (a.s) aracılığıyla bilgi/vahiy alırken, veliler ise marifet yoluyla direkt olarak bigi alırlar demektedir.

İLGİLİLERİN DİKKATİNE SUNULUR...

Saygılar

Muhammed Ali DİKTAŞ

Yazan: Muhammed Ali DİKTAŞ Tarih: August 22, 2006 9:08 PM

"ilham" ve "zan" arasındaki farkı açıklayan mutasavvıf görüşlerini yansıtan ilgili zata teşekkür ederim. Bu bağlamda, müellifin "zan"a mı yoksa "ilham"a mı maruz kaldığını tabii ki Allah'tan başkası bilemez. Zaten her şeyin en doğrusunu Allah bilir.

Ayrıca yazıpta okuduktan sonra düzeltme yaptığım ancak, düzeltmemin çıkmamış olduğunu gördüğüm düzeltmemi bir kez daha yazıyorum: yukarıdaki mesajımda "Bunu biz kesin olarak ispatlayacağımız gibi siz de aksin ispatlayamazsınız." şeklinde hızla yazdığım cümle "Bunu biz kesin olarak ispatlayamayacağımız gibi siz de aksin ispatlayamazsınız." şeklinde düzeltmiştim ama düzelltme yayımlanmamış.

Böyle bir durumda, aşağıdaki örneklerde de görülen "kalbime doğdu" cümlelerinin "ilham" mı yoksa "zan" mı olduğunu da ancak Allah bilir. Bunu değerlendirmesini dışarıdaki zatlar kesin olarak yapamaz.

“...Asr-ı Saadette hayat-ı içtimâiye-i insaniyenin çarşısında, kizb ve şer ve küfür gibi maddeler, şekàvet-i ebediye gibi neticeleri ve Müseylime-i Kezzab gibi süflî maskaraları tevlid ettiğinden, secâyâ-i âliye ve hubb-u maâlîye meftun olan Sahabelerin, zehr-i kàtilden kaçar gibi ondan kaçmaları ve nefret etmeleri bedihîdir. Ve saadet-i ebediye gibi netice veren ve Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm gibi nurânî meyveler gösteren, sıdk ve hakka ve imâna en nâfi bir tiryak, en kıymettar bir elmas gibi, o fıtratları sâfiye ve seciyeleri sâmiye olan Sahabeler, bütün kuvvetleriyle ve hissiyât ve letâifleriyle, onlara müşteri ve müştak olması zarûrîdir.
Halbuki, o zamandan sonra, git gide ve gele gele sıdk ve kizb ortasındaki mesafe azala azala, omuz omuza geldi; bir dükkânda ikisi beraber satılmaya başladığı gibi, ahlâk-ı içtimâiye bozuldu. Propaganda-i siyâset, yalana fazla revaç verdi. Yalanın müthiş çirkinliği gizlenip, doğruluğun parlak güzelliği görünmemeye başladığı zamanda, kimin haddi var ki, Sahabenin adâlet ve sıdk ve ulviyet ve hakkàniyet hususundaki kuvvetlerine, metânetlerine, takvâlarına yetişebilsin veya derecelerinden geçsin?
Geçen meseleyi bir derece tenvir edecek, başıma gelmiş bir halimi beyân ediyorum. Şöyle ki:
Bir zaman KALBİME geldi, "Niçin Muhyiddin-i Arabî gibi hârika zâtlar Sahabelere yetişemiyorlar?" Sonra, namaz içinde "Sübhanerabbiyelâlâ" derken, şu kelimenin mânâsı inkişaf etti, tam mânâsıyla değil, fakat bir parça hakikati göründü. Kalben dedim: "Keşke, birtek namaza bu kelime gibi muvaffak olsaydım, bir sene ibâdetten daha iyi idi." Namazdan sonra anladım ki, o hâtıra ve o hal, Sahabelerin ibâdetteki derecelerine yetişilmediğine bir irşâddır.” Sözler, Sayfa 452
“... Bütün zeminin yüzünü karanlıklı, sıkıcı ve boğucu bir bulut tabakası kaplamış. Ne nesîm var, ne ziyâ, ne âb-ı hayat-hiçbirisi bulunmuyor. Her tarafı canavarlar, muzır ve muvahhiş mahlûklarla dolu olduğunu tevehhüm ettim. KALBİME geldi ki, şu zeminin öteki tarafında ziyâ, nesîm, âb-ı hayat var. Oraya geçmek lâzım. Baktım ki, ihtiyârsız sevk olunuyorum. Zeminin içinde tünelvârî bir mağaraya sokuldum; git gide zeminin içinde seyahat ettim. Bakıyorum ki, benden evvel o tahte’l-arz yolda çok kimseler gitmişler. Her tarafta boğulup kalmışlar. Onların ayak izlerini görüyordum. Bâzılarının bir zaman seslerini işitiyordum. Sonra sesleri kesiliyordu.
Ey hayali ile benim seyahat-i hayaliyeme iştirak eden arkadaş! O zemin, tabiattır ve felsefe-i tabiiyedir...”
Sözler, Sayfa 502

Üçüncü Nokta: Mahpuslara şefkatkârâne hizmetle yardım etmek ve muhtaç oldukları rızıklarını ellerine vermek ve mânevî yaralarına tesellilerle merhem sürmekte, az bir amel ile büyük bir kazanç var. Ve dışarıdan gelen yemeklerini onlara vermek, aynı o yemek kadar, o gardiyan ve gardiyan ile beraber dahilde ve hariçte çalışanların-bir sadaka hükmünde-defter-i hasenâtına yazılır. Hususan musîbetzede, ihtiyar veya hasta veya fakir veya garip olsa, o sadaka-i mâneviyenin sevâbı çok ziyâdeleşir.
İşte bu kıymetli kazancın şartı, farz namazını kılmaktır; tâ ki, o hizmeti, lillâh için olsun. Hem, bir şartı da, sadâkat ve şefkat ve sevinç ile ve minnet etmemek tarzda yardımlarına koşmaktır.

Size, hem dünya azabından, hem âhiret azabından kurtaracak bir hakikati beyân etmek kALBİME ihtar edildi. O da şudur:
Meselâ birisi, birinin kardeşini veya bir akrabâsını öldürmüş. Bir dakika intikam lezzetiyle bir katl, milyonlar dakika hem kalbî sıkıntı, hem hapis azabını çektirir. Ve maktülün akrabâsı dahi, intikam endişesiyle ve karşısında düşmanını
Allah’ın adıyla. Onu her türlü kusur ve noksandan tenzih ederiz. • Hiçbir şey yoktur ki, Onu övüp, Onu tesbih etmesin. (İsrâ Sûresi: 44.)
Allah’ın selâmı, rahmeti ve bereketi ebede kadar dâimâ üzerinize olsun.
Sözler, Sayfa 138

Yazan: ilhan Tarih: August 22, 2006 10:53 PM

Müzmin Bey,

Benimde, bu vesile ile sizin görüşlerinizi öğrenmem çok iyi oldu. Aslında o zamanlarda da sizin inancınızın adını tam olarak koyamamıştım ama yazdıklarınızdan “deist” çıkarımını yapmıştım. Daha önce de belirtiğim gibi sizin görüşlerinizi değiştirip sizi vahy’e, Peygamber olgusuna inandırmak benim ne haddim ne de ilmim dahilinde olan bir şey. Daha önce Öztürk bey ile de birlikte sizinle bu konuları epey tartışmıştık zaten.
Bazen, sizde hatırlarsınız, heyecanımın kurbanı , sanki haddimmiş her şeyi dinsel bağlamda eleştiriyor ve diğer meseleleri unutuyorum. Ama iyi niyetli olduğuma emin olabilirsiniz. Siteye de karabatak misali girip sonra kayboluyorum. En sonunda Mustafa Bey'de sokmayacak beni siteye:)

Sanırım sizin yukarıdaki mesajınızdaki şu bölüme cevap vermek ile ne demek istediğimi anlatacabileceğim:
Ben şöyle yazmışım:
“Kendinize geliniz! Burada, bir parça kuru ekmek ve su ile 2 hafta idare eden, hayatında hiç kalacak daimi bir mülkü olmayan ve bir otel odasında vefat eden ve vefat ettiğinde tek mal varlığı bir iki parça eski giysisinden ibaret olan, 19 dokuz kere zehirlenme girişiminde bulunulup her seferinde Allah’ın izini ile kurtulan, yemek dair hiç bir hediye kabul etmeyen, hayatında göz zinasını bile işlemeyen, şirke yönlendirmek korkusu ile mezarının yerinin bilinmesini istemeyen ve kendisine “Hazret” sıfatını yakıştırmayan, “ben eserimi öncelikle kendi nefsim için yazdım” diyecek kadar mütevazi olan, girdiği hapishanelerde tanıştığı en azılı katillerin bile imanlarına vesile olup bu zatların karıncayı öldürmekten bile hicab duyacak hale gelmelerine vesile olan, hayatında hiç siyasete bulaşmayan, normal bir insan zekasının yazmasının mümkün olamyacağı görüşü bir çok günümüz alimi tarafından benimsenen eseri ile milyonların imanına vesile olanj Bediüzzaman’dan bahsediyoruz.”

Siz de şöyle yazmışsınız:
“Eh, Allah rahmet eylesin. Iyi bir insanmis.
Ama, o kadar. Bunlarin hic birisi onu 'itiraz edilemez', 'tartisilamaz' kilmaz ki.”
Ben en başından beri Bediüzzaman tartışılamaz demek istemedim. Ben kimim ki onun adına bunu söyleyeyim. Yaşadığı zamanda, kendisi bile fikirlerine katılmayan alimlere hoşgörü ile yaklaşıp bir bir sorularını yanıtlarken ve amaç aynı olduğu sürece değişik yollar olabilir derken, ben nasıl böyle kesin bir ifade kullanabilirim. Benim vurgulamak istediğim nokta sadece bu tür alimlerin sözlerini tartışırken biraz daha dikkatli olunup kişi adına kesin tavır koymaktan kaçınılması ve bu tür cümlelerin sonuna “en doğrusunu Allah bilir” ibaresinin konulmasının daha doğru olacağını belirtmemdi.

Ama şunu da biliyorum ki en azından sizi tanıyabildiğim kadarı ile siz bu türden çekinceli bir eleştiri yaklaşımını pek uygun bulmazsınız ve kişi kim olursa bir bireyin onu özgürce eleştirilebilme hakkını olduğunu savunursunuz. Yanlış mı hatırlıyorum?

Yazan: ilhan Tarih: August 22, 2006 11:57 PM

Ilhan bey,

Benimde, bu vesile ile sizin görüşlerinizi öğrenmem çok iyi oldu.

:) Neye yarayacaksa.. :)

Daha önce de belirtiğim gibi sizin görüşlerinizi değiştirip sizi vahy’e, Peygamber olgusuna inandırmak benim ne haddim ne de ilmim dahilinde olan bir şey.

Ama, ben 'vahy'e inaniyorum.

Daha önce Öztürk bey ile de birlikte sizinle bu konuları epey tartışmıştık zaten.

O da bulamamisti uygun etiket takimini.. Az once aklima geldi; belki soyle bir etiketi sevebilirsiniz: Nihilist Musluman ya da Musluman Nihilist :) ['Nihilist'in lugati anlamiyla tabii ki]

Ama iyi niyetli olduğuma emin olabilirsiniz.

Bundan suphem olsaydi ya hic yazmazdim, ya da alenen yazardim.

Benim vurgulamak istediğim nokta sadece bu tür alimlerin sözlerini tartışırken biraz daha dikkatli olunup kişi adına kesin tavır koymaktan kaçınılması ve bu tür cümlelerin sonuna “en doğrusunu Allah bilir” ibaresinin konulmasının daha doğru olacağını belirtmemdi.

Iki onemli noktaya dikkat cekmek istiyorum.

Once, daha kisa olan, ikincisi: 'Herseyin en dogrusunu Allah bilir' demek --bence-- fuzuli bir nefes/byte tuketmektir. Cunku, aksini soylemek --yine bence-- abestir. Abesle istigal de abestir de; aksini yapmak da fuzulidir bence.

Bundan kasdim sudur: 'Herseyin en dogrusunu ben bilirim' ya da 'Bu konunun en dogrusunu ben bilirim' diyebilecek bir fani olabilecegini --olsa bile, ciddiye alinacagini-- tasavvur edebiliyor musunuz? Ben edemiyorum. Dolayisi ile, zimnen, zaten o oyledir. Surekli tekrarinin ek bir enformasyon katkisi yoktur bence.

Simdi donelim birinci noktaya: Islam geleneginde cok kesif bir 'azamcilik' var.

Birisi bir sekilde 'bir sey-i azam' olarak bellendikten sonra, onun dediklerine yonelik teklaf etmek gunah-i kebirden buyuk addediliyor. Buyuk veballere garkolunacagi yolunda bir batil inanc var.

Dolayisi ile, en emin yol olan, 'azam'lardan birinin ya da otekinin eteklerinin arkasina siginmak, bir sey demek gerekirse ona [tevillerle, mecazlarla, imalarla sunla bunla] soyletmek; ama, dogrudan kendi kanaati olarak soylememek tercih ediliyor.

Bu 'azam'ciligi ben biraz da askerdeki (erlerin arasindaki) 'tertip'cilige benzetiyorum: Sen senden oncekilere saygi ve hurmet et ki, senden sonrakiler de sana etsin --senin cigerin bes para etmese bile, kidem yuzunden yerini saglama almis olursun..

Bir tur eyyamcilik da denebilir.

Cikip, mesela, Gazali'nin aslinda muesseseye boyun egdigini soyleyecek babayigit bulamazsiniz --hani, neredeyse Peygamber'e, Kuran'a, ya da Allaha hakaret etmissiniz gibi uzerinize cullanirlar.

Neymis efenim, adam 'din alimi'ymis.. Olabilir. Ve de, olsun. Hakkinda konusulmaz etmez ki bu onu. Ayni sekilde, tahlillerini de lestirebilmeniz lazim; ama, onu da yapamazsiniz. Cunku adam 'din alimi'.. ne mubarek seymis bu din alimligi..

[Bu arada, bu verdiklerim sadece afaki ornektir; Gazali uzerinde herhangi bir calismam olmadigi gibi, yukairdaki seyleri de sadece abes ornek anlaminda soyluyorum]

Kisacasi, ben dokunulmaz kisi kabul edemiyorum. Hakaret etmedigimiz muddetce herhangi bir kisinin yanlis dusundugunu soyleyebilmeliyiz; bizden 'Herseyin en dogrusunu Allah bilir'in arkasina siginmak ve o kisinin de yanlis yapabilir oldugunu ima etmek istenmemeli. Sadece, nicin yanlis oldugunu dusundugumuz sorulmali ve dinlenmelidir --bence.

Ama şunu da biliyorum ki en azından sizi tanıyabildiğim kadarı ile siz bu türden çekinceli bir eleştiri yaklaşımını pek uygun bulmazsınız ve kişi kim olursa bir bireyin onu özgürce eleştirilebilme hakkını olduğunu savunursunuz. Yanlış mı hatırlıyorum?

Evet, dogru hatirliyorsunuz. Meydan okun[a]mayan seyler (kisiler, inanclar, bilgiler vs) zaman icinde kohner ve kendi agirligi altinda coker.

Bu bazan cok ciddi bir haksizlik anlamina gelir --cunku, kutsandigi icin anlasilmak bile istenmemis ve kohnemesine yol acilmis olur.

Ote yandan, kucuk insanlar tarafindan meydan okunmaktan korkanlar, cokmesi gerekenlerdir; cunku saglam olan seyler oyle kolay kolay cokertilmezler.

Cokertilebilecek kadar sakat olan seylerin de cokmesi gerekir ki yerine saglam seyler gelsin.

Icerden meydan okumak daha bir ciger istiyor; cunku 'dusman'dan daha beteri 'hain' diye damgalanmak..

[
Bunlar benim, nacizane, kanaatlerim...

Bu da, benim herseyin en iyisini bilmedigimin idrakinde oldugum anlamina gelir saniyorum.

O yuzden, bence, 'Herseyin en dogrusunu Allah bilir' dememe bile gerek yok; cunku Ona kadar gitmeden buyuk bir ihtimalle bir baska fani benden daha iyisini biliyordur. el elden ustundur cunku.
]

Yazan: Muzmin Anonim Tarih: August 23, 2006 1:54 AM

Aslında birey olamamış insan psikolojisine dair birşeyler mutlaka söylenmeli.
Birileri benim haddim değil, biz kimiz ki, ben bir alim değilim diyerek gerçekten haddini aşan sözleri hiç gocunmadan sarfedebiliyor.Kendi ifadeleriyle aslında pek birşey bilmeyen ama yine kendi ifadeleriyle herşeyi bilen bir paradoks kimlik.
Kendisine ait hiçbir düşüncesi olmayan, bütün bikdikleri ancak bir kaç risale paragrafı olan ve ulaştığı bilgiye sorgulayıp ulaşmadığı için bazen kelimelerdeki kasıtları bir tarafa bırakıp müellife AŞIK olan, tam anlamıyla neyin niçin değerli olduğunu bilmeyen, birileri tarafından yapılan ezberleri tekrarlayıp duran, hatta ilim erbabı karşısında nerede duracağını bilemeyen, BAŞKALARINA KESİN SÖZLER SARFETMEYİN DERKEN ÇOK ÇOK KESİN İFADELER KULLANABİLEN VE TEPEDEN UKALA İFADELER KULLANMAKTAN ZERRE İMTİNA ETMEYEN VE KABALAŞABİLEN SONRA YİNEDE BİZ KİMİZ Kİ HAŞA DİYEN, BÜTÜN BU PARADOKSLARINI GÖREMEYEN YERİ GELDİĞİ ZAMAN ABİLERİNİN YAPTIĞI GİBİ TEVAZUU GÖRÜNTÜSÜ VEREN bazı garip kişiliklerin varlığını görebiliyoruz.

Bu insanlar iddia ettikleri gibi birşeylerden pek fazla haberleri yoksa neden ısrarla birtakım düşünürlerin görüşlerini sanki imani hizmet yapıyorlarmış gibi savunma gayretkeşliğine giriyorlar.Muhataplarına falan eseri okuyun deyip geçiversinler ya karşı tarafın argümanlarından haberi bile olmadan KENDİSİNE İMAN ETTİĞİ DÜŞÜNÜRÜN MUTLAK HAKLI HERZAMAN VE ZEMİNDE HAKLI NEDEN ÇÜNKÜ FALAN HİZMETLERİ YAPTIĞI İÇİN HER ZAMAN HAKLI. AMA BU HAKLILIĞI NERDEN ALIYOR İSLAMDA İNSANLAR BELLİ HİZMETLERİ YAPTIKTAN SONRA HER SÖYLEDİKLERİ DOĞRU YAPTIKLARI HAK MI OLUYOR VE BUNDAN BİREY OLAMAYANLARIN DIŞINDA KİMSENİN HABERİ YOK.KOYUN BAKALIM KAFALARINIZI ŞEYHLERİNİZ ÖNDERLERİNİZ ÇUVALINA ZATEN ONLARDA DÜNYAYA SİZİN İÇİN SİZİN İMTİHANINIZI VERMEK İÇİN GELDİLER VE HERŞEYİ, SİZİN İMTİHANINIZI DA VERİP GİTTİLER YA HADİ BAKLALIM GÖRÜN O ÇUVALIN İÇİNDEN KAFALARINIZI DIŞARI ÇIKARMADAN CENNETE GİREBİLİYORMUSUNUZ?

BİREY OLMADAN KENDİ YÜKÜNÜZÜ YÜKLENMEDEN.


SEVGİLER

MUHAMMED ALİ DİKTAŞ

Yazan: MUHAMMED ALİ DİKTAŞ Tarih: August 23, 2006 2:38 AM

Müzmin Bey,

"Muhammeden resulullah-Muhammed Allah'in elcisidir"
diyemiyorum demissiniz. Eger peygamber degilseniz,
Hz. Muhammed'e ve ondan öncekilere inanmak zorun-
dasiniz. Cünkü onlarin araciligi olmadan siz kendi ba$ini-
za Allah'a ait bilgileri kesfedemezsiniz. Allah'tan bir ilham
almadigi müddetce de akil bu konuda nihayetsiz bir yeter-
sizlik icindedir. Bunun icin "benim aklim bana yeter" diye-
mezsiniz herhalde! Kaldi ki, peygamberler bile kendilerin-
den önceki elcileri red ve inkâr etmemisler, kabul etmisler-
dir. Sizin elcileri kabulde bu izdirabiniz acaba neden?

Allah, mânevî bir devlet ve saltanat sahibi oldugundan ve
cok büyük bir sayginligi bulundugundan, bu izzet ve say-
ginligini korumak ve ayaga düsürmemek icin bütün insan-
lari muhatap almaz ve herkese peygamberlik vermez. Bu-
na gerek olmadigi gibi, zaten herkes peygamberligi kaldi-
rabilecek vasif ve kudrete de sahip degildir. Bunun icin Al-
lah insanlar icinden bir kisiyi secerek ve gerekli haberleri
bir melek vasitasiyla veya dogrudan dogruya kalbine indi-
rerek onu elci yapar, görevlendirir. Bu görevli elci de, Al-
lah'in haberlerini insanlara duyurur.

Eger "Hz. Isa ve Musa ve Muhammed 15-16 asir uzakta
kalmis, ben yeni bir haberci isterim" derseniz, bunu iste-
mek hakkiniz olmakla birlikte, ilk önce; bu i$ler sizin key-
finize ve isteginize göre olmaz. Ikincisi, madem o elcileri
kendinize uzak ve haberlerini yetersiz buluyorsunuz, bu
halde Hz. Mehdi ve Mesih'i kabul etmelisiniz. Eger "ben
onlari tanimiyorum" derseniz, bu durumda da peygamber
mirascisi olan asrin din baskanlari ve imamlarindan birisi-
nin yol göstericiligini ve aydinlaticiligini rehber edinmelisi-
niz. Onlardan size en yakin olani, Bediüzzaman Said Nur-
si'dir. Tabi, onun gerisinde olan Imam-i Rabbani, Mevlâna
Celâleddin Rumî, Gazalî veya Abdulkadir Geylânî gibi kim-
selere de gidebilirsiniz. Veya hepsini de geride birakip on-
larin a$agisinda olan bu zamandaki Prf. Süleyman Ates, Y.
Nuri Öztürk, M. Fethullah Gülen gibilerle de yetinebilirsiniz.

Bunlari da kabul etmezseniz, artik i$iniz ve hesabiniz Alla-
h'a kalmis ve din konusunda da karanlikta kalmayi kabul
etmissiniz demektir.

$unu unutmayin, bugün size de bir peygamberlik verilecek
olsa, sizin de akibetiniz inkâr edilmek olacaktir. Bunun icin
elcileri kabul edememekteki izdirabinizi anliyorum...

Din konusunda sizi yeterli derecede aydinlatabilen kimse, si-
zin imaminizdir. Eger böyle bir kimseyi bulamamissaniz, bek-
leyeceksiniz demektir. Insaallah bu bekleyisiniz ölüme kadar
sürmez. Cünkü din i$igi bize kabre girmeden önce lâzimdir.
Umarim kisa zamanda dinsel baskaninizi bulursunuz veya
Allah'tan ilham almaya baslarsiniz. O'ndan ilham alabilmek
icin de, büyük bir saygi ve ictenlikle ve muhtaclikla O'na
yönelmeniz gerekiyor.

Hüseyin Avdic

Yazan: Hüseyin Avdic Tarih: August 23, 2006 11:35 AM

Muhammed bey,

Once usul hakkinda:

Hic birimiz anamizin karninda Internet'e baslamadik, dolayisi ile, her birimiz degisik zaman ve safhalarda tanisiyoruz. Bun deyisim, asagida anlatacaklarimi alinganlikla karsilaMAmaniz umidiyledir.

Internetin kendine has bazi adab-i muaseret kurallari var. Bunlardan birisi de buyuk harfle yazmamaktir. Yazismalarda (kisaltmalar ve cok nadir de olsa basliklar haric) buyuk harf kullanimi, Internet adabinda, sadece ve sadece basbas bagirmak, okuyanlari azarlamak anlamina geliyor.

Sizin kasdinizin bu olmadigini yukarilarda bir yerde aciklamistiniz, ama, yine de okunamaz oluyor. Sizden istirhamim, eger vurgulamak istediginiz bir bolum varsa, onlari <b> ile </b> arasinda yazmanizdir. Sadece 6 adet ekstra karakter ile <b>bunu elde edebilirsiniz</b>. Eger italik yazmak istiyorsaniz, o zaman da <i> ve </i> ciftini kullanabilirsiniz. <b>-</b> ve <i>-</i> 'tag'larini icice de kullanmaniz mumkundur.

Bu arada, benim asagida yapacagim sekilde bir baskasinin soylediklerini nakletmek (veczetmek) istiyorsaniz, o kismi <blockquote>-</blockquote> taglerinin arasina yazabilirsiniz.

[Bunlari bilgiclik olsun diye soylemiyorum. Faydali olmak istiyorum]

<blockquote>Birileri benim haddim değil, biz kimiz ki, ben bir alim değilim diyerek gerçekten haddini aşan sözleri hiç gocunmadan sarfedebiliyor.Kendi ifadeleriyle aslında pek birşey bilmeyen ama yine kendi ifadeleriyle herşeyi bilen bir paradoks kimlik.</blockquote>

Kasdinin o olmadigini, oyle anlasilmis olmak istemedigini soyleyen bir kisiyi daha fazla tenkid ederek nereye varabiliriz?

Ilhan beyin kotu niyetli oldugunu hic dusunmuyorum. Sevdiklerine yonelik seylerden alinan --ve heyecanla tepki veren-- tek kisi o mudur? Bence degil. Siz de olMAmalisiniz bence.

Yazan: Muzmin Anonim Tarih: August 23, 2006 2:26 PM

Allah beni seviyor. Bu alıntıları nasıl yapıyorlar, nasıl bold yazdırıyorlar diye merak etmiştim... Keşke yat, kat filan isteseymişim :)

Deneme:

Hic birimiz anamizin karninda Internet'e baslamadik

Evvel yoğ idi iş bu blog adabı yeni çıktı

teşekkürler

Yazan: blue Tarih: August 23, 2006 2:49 PM

Huseyin bey,

Eger peygamber degilseniz, Hz. Muhammed'e ve ondan öncekilere inanmak zorundasiniz. Cünkü onlarin araciligi olmadan siz kendi ba$ini- za Allah'a ait bilgileri kesfedemezsiniz.

Bu kurali kim koydu? Ve, siz nereden biliyorsunuz?

Allah'tan bir ilham almadigi müddetce de akil bu konuda nihayetsiz bir yetersizlik icindedir. Bunun icin "benim aklim bana yeter" diye- mezsiniz herhalde!

Diyemem tabii ki. Allah bana da ilham verir. Bana lazim oldugu kadarini verir.

Kaldi ki, peygamberler bile kendilerinden önceki elcileri red ve inkâr etmemisler, kabul etmislerdir. Sizin elcileri kabulde bu izdirabiniz acaba neden?

Bu bir izdirap degil.

Allah, mânevî bir devlet ve saltanat sahibi oldugundan ve cok büyük bir sayginligi bulundugundan, bu izzet ve sayginligini korumak ve ayaga düsürmemek icin bütün insanlari muhatap almaz ve herkese peygamberlik vermez.

Bunlari neye dayanarak iddia ediyorsunuz?

Buna gerek olmadigi gibi, zaten herkes peygamberligi kaldirabilecek vasif ve kudrete de sahip degildir.

;)

Bunun icin Allah insanlar icinden bir kisiyi secerek ve gerekli haberleri bir melek vasitasiyla veya dogrudan dogruya kalbine indirerek onu elci yapar, görevlendirir. Bu görevli elci de, Allah'in haberlerini insanlara duyurur.

Basin yayin yoluyla kullara erismesini cok mantikli buluyor oldugunuzu anliyorum. :)

Eger "Hz. Isa ve Musa ve Muhammed 15-16 asir uzakta kalmis, ben yeni bir haberci isterim" derseniz, bunu istemek hakkiniz olmakla birlikte, ilk önce; bu i$ler sizin keyfinize ve isteginize göre olmaz.

Uzakta kalmis olmasi degil benim onemsedigim. Zaman icinde mesafe cok da onemli degil.

Benim keyfimle olmasini da dayatiyor degilim.

Kendi kanaatimi soyluyorum.

Read my lips: IMNHO, No mortal is sacred. None. Ever.

Ikincisi, madem o elcileri kendinize uzak ve haberlerini yetersiz buluyorsunuz, bu halde Hz. Mehdi ve Mesih'i kabul etmelisiniz.

Hah.. bir bu eksikti.. 'Tavadan atlayip atese dusmek' bu olsa gerek :))

Eger "ben onlari tanimiyorum" derseniz, bu durumda da peygamber mirascisi olan asrin din baskanlari ve imamlarindan birisinin yol göstericiligini ve aydinlaticiligini rehber edinmelisiniz.

Gozu kapali seyahatlere cikacak yaslari gectim ben. Once bir yol haritasini gormek isterim. Ve, giden ve geri gelenlerin verecekleri referanslar da cok onemli.

Onlardan size en yakin olani, Bediüzzaman Said Nursi'dir. Tabi, onun gerisinde olan Imam-i Rabbani, Mevlâna Celâleddin Rumî, Gazalî veya Abdulkadir Geylânî gibi kimselere de gidebilirsiniz. Veya hepsini de geride birakip onlarin a$agisinda olan bu zamandaki Prf. Süleyman Ates, Y. Nuri Öztürk, M. Fethullah Gülen gibilerle de yetinebilirsiniz.

Bir hayli ilginc isimleri bir arada sayabilmek yeteneginizi takdirle karsiliyorum; ama, ben bir seyahat acentesi ariyor degilim.

Kendi seyahatimi, degisik kaynaklara danisarak, kendim planlayabiliyorum; ve sizin tahmin edebileceginizin fevkinde de huzurluyum.

Bunlari da kabul etmezseniz, artik i$iniz ve hesabiniz Allah'a kalmis ve din konusunda da karanlikta kalmayi kabul etmissiniz demektir.

Korkuttunuz beni simdi :)

Fakat, aklima takilan bir sey de olmuyor degil. Yukarida bahsettiginiz isimlerden istifade etseydim "hesabiniz Allah'a kalmis" demeyecek miydiniz --onlarin bu 'hesap' isinde ozel bir indirimleri mi var?

$unu unutmayin, bugün size de bir peygamberlik verilecek olsa, sizin de akibetiniz inkâr edilmek olacaktir. Bunun icin elcileri kabul edememekteki izdirabinizi anliyorum...

1) Read my lips: Bu izdirap degil. Fakat, sizin yazdiklarinizi okumak icin ayni seyi soyleyemiyorum.

2) Peygamberlik hayalleriyle yanip tutusan birisine mi benziyorum?..

'Kul kulu kendi gibi bilir' dedikleri dogruymus galiba.. :)

Din konusunda sizi yeterli derecede aydinlatabilen kimse, sizin imaminizdir.

Din konusunda yeterince aydinlanmamis oldugumu mu dusunuyorsunuz?

Eger böyle bir kimseyi bulamamissaniz, bekleyeceksiniz demektir.

Beklemek degil de, yolda karsilasirsak tabii ki tanismaktan memnun olurum. Ilginc bulacagimi simdiden soyleyebilirim.

Insaallah bu bekleyisiniz ölüme kadar sürmez.

Kimin? Benim mi, imamin mi?

Cünkü din i$igi bize kabre girmeden önce lâzimdir. Umarim kisa zamanda dinsel baskaninizi bulursunuz veya Allah'tan ilham almaya baslarsiniz. O'ndan ilham alabilmek icin de, büyük bir saygi ve ictenlikle ve muhtaclikla O'na yönelmeniz gerekiyor.

Siz benim Allaha yonelmedigimi mi dusunuyorsunuz?

Halbuki, benim sizin dediklerinizden anladigim, araya mutlaka baska birilerini koymak istiyor olusunuzdur.

Araya girmege talip olanlardan birisi de siz olabilir misiniz acaba?

Yazan: Muzmin Anonim Tarih: August 23, 2006 2:54 PM

Muhammed Bey,

Evet haklısınız, hakkınızda, belki biraz da yaşıma bağlı olarak, fevri olarak, yanlış algılamalara maruz kalarak sert ifadeler de bulundum. Belki de benim anlayış kıtlığımdan kaynaklanan veya yanlış algılamamdan dolayı, Bediüzzaman hakkında “kesin ifadelerle” yazdığınız cümleyi, sizin kendi salt fikriniz sanarak bu tepkiyi verdim. Ayrıca, tepkim bu cümleyi söylemiş olmanıza değil, sanki başka alternatifi yokmuş ve kesin sonuçmuş gibi yazdığınızı düşünmüş olmamdan kaynaklanıyordu. Hatırlarsanız bunu da yazmanızda hiç bir behis görmedim, sizden tek ricam sadece sonuna “doğrusunu ancak Allah bilir” ibaresini koymanızdı.Ancak, son mesajımın son paragrafında bu fevriliğimin ve yanlış anlamalarımın sonucunda kullanmış olabileceğim kısımlardaki ifadeler için sizden özür diledim, eğer görmediyseniz tekrar diliyorum .
Yaptığınız ithamlara gelince,
BEN, HAŞA, RİSALE-İ NUR MÜELLİFİNE DEĞİL, BU MÜELLİFİN KURAN’IN IŞIĞI ALTINDAKİ TEFSİRİ İLE DAHA DA İYİ TANIDIĞIMI VE TEFEKKÜR ETTİĞİMİ DÜŞÜNDÜĞÜM CENAB-I HAKK’A İMAN EDİYORUM. BUNU DEFALARCA BELİRTMEME RAĞMEN NASIL BÖYLE BİR İTHAMDA BULUNUYORSUNUZ?
SİZE AYNI ŞEYİ BELKİ 5-6 KEZ VURGULADIM BEN BİR NURCU DEĞİLİM. BAKIN BUNLARI SÖYLEMEK BENİ UTANDIRACAK AMA YİNE DE YAZAYIM; BEN YAKIN BİR GEÇMİŞE KADAR NEREDEYSE KÜFRE DOĞRU KAYMAKTA OLAN YAŞAM TARZIMI, DİNDEN UZAKLAŞMAMI VE AKLINIZA GELEBİLECEK KÖTÜ DENEYİMLERİMDEN, KURBAN OLDUĞUM TABİİ Kİ EN BAŞTA ALLAH’IN İZNİ İLE OLMAK ÜZERE (HİÇ BİR ŞEY ONDAN HABERSİZ OLAMAZ) RİSALE-İ NUR VESİLESİ İLE KURTULDUM VE BUGÜNKÜ İMANİ BAŞLANGIÇ VE İLERLEME NOKTASINA GELDİM. BİR GECE YENİ ALDIĞIM CEP RADYOSUNU KARIŞTIRIRKEN, MORAL FM ADLI, KANALDAKİ KONUŞMALARA DENK GELDİM SONRA GECE YOLCULUĞU ADLI BU PROGRAMI HER AKŞAM DİNLEMEYE BAŞLADIM. GÜNLER GEÇTİKÇE, CENAB-I HAKK’I, KURAN’I VE HAZRETİ PEYGAMBERİ, BU KADAR AKLA YATKIN VE İKNA EDİCİ BOYUTLARDA ANLATAN ESERİN RİSALE-İ NUR OLDUĞUNU ÖĞRENDİM. SONRA RADYO DA PROGRAM YAPAN KİŞİLER İLE MESAJLAŞMAYA VE GÖRÜŞMEYE BAŞLADIM. SÖZÜN KISASI ALLAH’A BİN ŞÜKÜRLER OLSUN, DAHA ÇOK BAŞINDA OLDUĞUMU DÜŞÜNDÜĞÜM BU DURUMA GELDİM. SİZ OLSAYDINIZ BENİM YERİMDE NE YAPARDINIZ? RİSALE-İ NUR’A BÖYLE BİR İMAN BAŞLANGICINA VESİLE OLDUĞU İÇİN BİRAZ DA OLSA BAĞLANMAZ MIYDINIZ? TEKRAR TEKRAR SÖYLÜYORUM: BENİM SÖYLEDİĞİNİZ BAĞLAMDA NE ŞEYHİM NE DE BİR LİDERİM VAR. EĞER SÖYLEMEK GEREKİRSE, BU BAĞLAMDAKİ TEK LİDERİM HAZRETİ PEYGAMBER, EN BÜYÜK YOL GÖSTERİCİM İSE KURAN’I KERİMDİR. RİSALE-İ NUR İSE SADECE KURAN’I VE CENAB-I HAKK’IN YARATTIĞI KAİNAT KİTABINI ANLAMAM İÇİN GÜZEL BİR KAYNAKTIR, SADECE O KADAR. RİSALE-İ NUR HARİCİNDE HANGİ TEFSİR VEYA HANGİ ALİMİN EKOL VEYA YORUMU OLURSA OLSUN AYNI AMACA (HAKK YOLUNA) HİZMET ETTİKTEN SONRA BAŞIM ÜZERİNDE YERİ VARDIR. BUNU DA DEFALARCA SÖYLEDİM SİZE HATTA ÜSTADIN DA BÖYLE DÜŞÜNDÜĞÜNÜ ÖRNEKLEDİM. ÜSTAD BİLE “SAİD YOK SAİD’İN EHLİYETİ DE YOKTUR. KONUŞAN YALNIZ HAKİKATTIR” DEYİP ŞEHY MÜRİT GİBİ BİR İLİŞKİYİ ENGELLEMEK İSTERKEN SİZ NASIL OLURDA BANA LİDERİNE İMAN EDİYOR DİYORSUNUZ. RİSALE-İ NUR’UN BİR TARİKAT OLMADIĞINI VE SAİD NURSİ’NİN DE BİR ŞEHY OLMADIĞINI BİLE BİLE NASIL BÖYLE BİR ŞEYİ SÖYLÜYORSUNUZ? BU SİTEDE YAKLAŞIK 5-6 AYDIR YAZIYORUM, SADECE BU DÖNEMDE BİRAZ ARA VERMİŞTİM. EĞER ARŞİVDEKİ ESKİ MESAJLARIMA BAKARSANIZ BUNU YAZDIĞIMI GÖREBİLİRSİNİZ. ŞİMDİ, SİZ BENİM HAŞA VE HAŞA NASIL MÜELLİFE İMAN ETTİĞİMİ SÖYLÜYORSUNUZ. EĞER BU BENİM DAHA ÖNCEDEN SİZE YUKARIDA VE DAHA ÖNCEKİ MESAJLARDA DA ÖZRÜNÜ DİLEMİŞ OLDUĞUM BAZI İFADELERDEN DOLAYISI İSE Kİ BEN O İFADELERİ YANLIŞ ALGILAMAMIN VE SİZİN YAZDIKLARINIZI EKSİK OKUMAMIN BENDE YARATTIĞI TRAVMA İLE KULLANMIŞTIM VE YANLIŞ ANLAMAM OLDU İSE ÖZRÜNÜ DİLEDİM. YOK EĞER GERÇEKTEN BENİM HAKKIMDA BÖYLE DÜŞÜNÜYORSANIZ, SİZİN GİBİ DÜNYANIN EN PRESTİJLİ İLAHİYAT ÜNİVERSİTESİNDE İLİM ÖĞRENEN BİR ZAT NASIL OLURDA ANALİZ ETMEDEN BÖYLE PEŞİN BİR HÜKÜM VERİR? BU ŞEKİLDE Mİ ÖĞRETTİLER SİZE FAKÜLTENİZDE? EVET BEN DAHA 5-6 AYDIR BU İŞİN İÇİNDEYİM, DAHA YENİ YENİ ÇIKIŞ NOKTALARI BULUYORUM, KENDİMİ HAKLI GÖREREK BELKİ DE BİRAZ SERT İFADELER KULLANDIM VE BUNUN ÖZRÜNÜ DİLEDİM.

SON OLARAK, BEN FIKIH, KELAM, HADİS VB İLİMLERDE TABİİ Kİ SİZİN KADAR SÖZ SAHİBİ OLAMAM. ÇÜNKÜ BAHSETTİĞİM ÜZERE DAHA ÇOK ÖNCELERİ İNCELEDİĞİM MEALLERDEN TATMİN OLMAYIP KÜFÜR VE DALALET YOLUNDA İLERLERKEN, BENİ KURTARAN RİSALE-İ NUR TEFSİRİ OLDU VE ONUN ÜZERİNE YOĞUNLAŞMAYA BAŞLADIM. DAHA RİSALE-İ NUR’UN DA ÇOK BAŞLARINDAYIM. ANCAK, SON MESAJINIZDA BANA HADDİMİ BİLDİRECEK BİR DİL İLE YAZDIĞINIZ “ZAN” VE “İLHAM” ARASINDAKİ FARKA SAYGI DUYDUM VE BU İŞİ DAHA FAZLA UZATMAYIP BURAYI BİR RİSALE-İ NUR TARTIŞMA PLATFORMU HALİNE GETİRMEMEK İÇİN KISA KESTİM. SİZE TEŞEKKÜR EDİP ÖYLE DE OLABİLECEĞİNİ SÖYLEDİM VE “EN DOĞRUSUNU ALLAH BİLİR” DEYİP KESTİM. ANCAK, ELİMDE, SİZİN SÖYLEDİKLERİNİZİ ONAYLAMAYAN PROFESÖR GÖRÜŞLERİ OLMASINA RAĞMEN BU DEDİĞİNİZİ ONAYLADIM ARTIK DAHA FAZLA POLEMİĞE GİRMEMEK İÇİN. DİLERSENİZ BU KONUDA TARTIŞMAYA DEVAM EDERİZ VE SİZ BENMİ ÜSTÜN BİLGİLERİNİZ İLE İKNA EDİP BOZMAYA DEVAM EDERSENİZ.
SAYGILAR,
İLHAN

Yazan: ilhan Tarih: August 23, 2006 4:35 PM

Muzmin Bey,

"Fakat, inanc baglaminda durdugum yeri de ozetleyecek olursam, 'eshedu en la ilahe illahlah' ile benim hic bir sorunum yok; ammmaa.. 've eshedu enne Muhammed un abduhu ve resuluhu' demege sira gelince ben hic de emin degilim.

Bildiğim kadarıyla "emin olma"nın "emin"i ile "iman etme"nin "iman"i aynı kökten gelen sözcükler ama biz/siz aynı anlamda mı kullanıyoruz 'emin değilim'. Yani iman edenin iman ettiği ne ise ondan emin olduğunu söyleyebilir miyiz sizce? (Bu soru bilgi edinme amaçlıdır).

Muhammed'in kul ve elçi olduğundan emin olmadığınızı belirtmişsiniz. Bu, olmadığından da emin olmadığınız anlamına geliyor. Yani bu konuda bir anlamda 'agnostik' duruyorsunuz. Ben bunu -bu bağlamdaki- "kulluk" ve "elçilik" kavramlarından da kuşkulu olduğunuz şeklinde anlamalıyım sanırım. Öyle ya, biz kul isek Muhammed de kul olacaktır. Elçilik diye bir şey varsa bunlar herhalde Musa, İsa, Muhammed gibi insanlar olacaktır. Gerçi her inanç bir miktar kuşkuyu da içinde taşır. İnancın doğasıdır bu. Öyle olmasaydı "güçlü inanç" diye bir kavram olamazdı. Ama işin ilginç yanı, insanlar "kulluk" , "elçilik" gibi kavramları bu insanların getirdikleri ile ilgilendikten sonra anlamlı bulmaya başlıyorlar. Tabi bu süreç nasıl bir süreçtir tam olarak tasvir edilemez belki ama bu iş benim gördüğüm kadarıyla böyle.

Herkesde aynı şekilde mi sonuçlanıyor? Tabiki hayır. Peki ne diye kiminde öyle kiminde böyle? Ben bazen bunun arayış ile ilgili olduğunu düşünürüm. Hatta bazen arayış ile inancın birbirine oldukça yakın şeyler olduğunu düşünürüm. Elçilik konusunda da bu böyle. Bir elçi arıyor muyuz? Bir elçi ihtiyacı duyuyor muyuz? Galiba işin özünde böyle bir şey var.

Sizin bu konudaki düşüncenizi (sorulardaki muhtemel önkabulleri de hesaba katarak) öğrenmek isterim.

Saygılar...

Cengiz Cebi, felsefe öğretmeni

Yazan: cengiz cebi Tarih: August 23, 2006 9:14 PM

Sayın Müzmin Anonim

Uyarılarınız için teşekkürler fakat internetle yeni tanışmadım söylediğiniz şekilde yazmaktan da fazlasıyla haberdarız.Nihayetinde yorum sayfasında yazıyoruz ve imla kurallarına da fazla riayet etmiyoruz.Yinede teşekkürler.İnternet usulunu fazla önemsemiyorum(karakekter yazımınından bahsediyorum)ama madem öyle anlaşılıyor yazmayı veririz büyük harf.

İlhan bey'le alakalı olarakda sanıyorum ki biraz fazla eleştirdim fazla tepkisel olmamamız gerekirdi.

Teşekkürler

Muhammed Ali DİKTAŞ

Yazan: MUHAMMED ALİ DİKTAŞ Tarih: August 23, 2006 10:17 PM

Sevgili İlhan kardeşim

Şimdi bakıyorum da sana fazla yüklenmişim.Ama takdir edersin ki internette yazıyoruz ve muhataplarımızı tanımıyoruz seni tanımış olsaymadım inan ne söylersen söyle hoşgörülü davranırdım.

Bende aşırı tepkimden dolayı senden özür dilerim.
Hakkını helal et kardeşim.

Sevgi ve Muhabbetle

Muhammed Ali DİKTAŞ

Yazan: Muhammed Ali DİKTAŞ Tarih: August 23, 2006 10:33 PM

Muhammed bey,

Helal olsun. Olur bu tip şeyler. Dediğim gibi ufak tefek ayrılıklar olsa da sonuçta hepimiz aynı yolun yolcularıyız.

Sevgi ve muhabbetle,

ilhan

Yazan: ilhan Tarih: August 23, 2006 11:18 PM

Müzmin Bey,

Demissiniz:
"Bu kurali kim koydu? Ve, siz nereden biliyorsunuz?"

Diyorum: Kurali koyan Allah'tir ve Kur'andan biliyorum.
Allah der: Muhammed'e ve ondan öncekilere ve onlara
verdiklerine inanin. Kitap ve Elci aracilari olmadan Allah'in
insanlardan ne istedigini nasil ve nereden bileceksiniz? Tabi
ki, ya Kitap'tan ya Peygamber'den! Ya da Allah'tan ilham
veya Elcilik almis olacaksiniz. Baska yolu yok!

Siz cok kitap okumus ve bilgilenmis oldugunuz icin belki
bir Peygambere veya mirascilarina ihtiyac duymuyor olabi-
lirsiniz. Fakat -Allah'a inanmayi kabul ettiginiz icin söylüyo-
rum- eger Allah indinde kusursuz bir inancli olmak isterse-
niz, O'nun elcilerini ve getirdiklerini kabul etmeniz gerekir.
Evet, Peygamberler aramizda yok, ama kitaplari bize u-
lasmis durumda. Bu halde "Peygamberi kabul etmek" de-
mek, "kitaplarini kabul etmek" demek oluyor. Eger "bu Ki-
taplar birbirini tutmuyor, hangisine inanayim" derseniz, bu
durumda din bilginlerinin hakemligine ve Peygamber miras-
cilarinin bilgilerine ve Son Kitap'a müracat ediniz derim.

Gerci bazi ilahiyat profesörleri, "dini ögrenmek icin aracilara
gerek olmadigini" iddia etmektedirler. Fakat bu iddianin bir
gecerligi yoktur. Cünkü bu proflar, siradan halki da kendi
seviyelerinde kabul ederek böyle konusuyorlar. Halbuki on-
lar o seviyeye gelene kadar binlerce kitap okudular ve yüz-
lerce tefsir karistirdilar. Sonunda dogruya ulasmis oldular.
Ama siradan halk onlarin seviyesinde mi ki, bir araci ve ög-
retici olmadan dogruyu $ip diye buluversinler! Bunun icin
halkin eline düsen bir Ilâhî Kitap, Kur'an ve Kitap olmaktan
cikar. Cünkü ögretimsiz halk Kur'ani kendi key-
fince yorumlar.
Sonucta insanlar sayisinca Kur'anlar ve terör estiren radikal
dinciler veya dini din olmaktan cikaran tefritciler ortaya ci-
kar. Bu felâketin meydana gelmemesi icin din bilginlerinin
kontrolü altinda ögrenim görmek ve Peygamber mirascila-
rinin rehberligine basvurmak $art oluyor. Demek, aracisiz
olmuyor! Demek, elcilik ve peygamberlik $art! Zaten "di-
ni ögrenmek icin bir araciya gerek yok" diyenler de, bunu
derken kendilerinin bir araci olduklarini unutuyorlar. Ma-
dem araciya gerek yok, neden konusuyorlar ve neden bir
sürü dinî kitap yaziyorlar! Demek bir araciya gerek var da
ondan!

"Allah, mânevî bir devlet ve saltanat sahibi oldugundan
ve cok büyük bir sayginligi bulundugundan, bu izzet ve
sayginligini korumak ve ayaga düsürmemek icin bütün
insanlari muhatap almaz ve herkese peygamberlik ver-
mez" dedigim sözlerim hakkinda demissiniz: Bunlari neye
dayanarak iddia ediyorsunuz?

Diyorum: Kur'ana dayanarak! Allah, kitabinda Kendisi'nin
bir "Hükümdar" oldugunu ve kâinati da Kendisi'nin yönet-
tigini bildirir. Hükümdar'in lügat karsiliginin: Kral, Sultan,
Padisah ve Basbakan oldugunu ve bunlarin da ne büyük
bir sayginlik icinde bulunduklarini ve sayilmak istediklerini
bilirsiniz. Yani herkes onlara kolayca yaklasamaz. Siradan
bir vatandas bir Basbakanla engelsiz, aracisiz görüsemez.
Allah'in huzuruna da "mirac mucizesi"yle bir tek Hz. Mu-
hammed kabul edilebilmistir. Ayrica "Hükümdarlik"; mülk,
servet, devlet ve saltanat sahibi olmaya da isaret eder. Ya-
ni Allah, "Yöneten"dir; bizler ve kâinat ise, "yönetilenler"iz.

Allah'in bir "Yönetici" ve "Hükümdar" oldugunu $u ayetler-
de görebilirsiniz: Araf 54, Yunus 3, Furkan 59, Hadid 4.
Bu ayetlerde gecen: "Ar$i istila etti" sözünü; "yönetime gec-
ti", yönetim tahtina oturdu" $eklinde anlamak gerekir. Ayri-
ca Ha$r suresinin 22., 23. ve 24. ayetlerinde de Allah'in
hükümdarligini ve nasil bir hükümdar oldugunu mü$ahede
edebilirsiniz. Daha baska ayetler de var, arastirabilirsiniz.

Ha$r suresinin son üc ayetini ben $u $ekilde mealle$tirdim:

"O, öyle Allah'tir ki, O'ndan baska ilah yoktur. Görünen ve
görünmeyeni bilendir. O, merhamet eden, aciyandir.

O, öyle Allah'tir ki, O'ndan baska Tanri yoktur. Esenlik ve
güvenlik verici, koruyucu, saygin, istedigini istedigi gibi ya-
pan ve yaptiriran, cok yüce, kutsal bir Sahip ve Yöneten'dir.
O Allah, ortakliktan uzaktir.

O, düzgün yapan, $ekilli yaratan Allah'tir. Güzel isimli i$ ve
fiiller hep O'nundur. Göklerde ve yerdekiler O'nu kusursuz-
lukla anarlar. O, amacli ve cok saygindir."

Tabii bu ayetlerle ilgili yapilan tercümeler, bu mealle$tirme-
den daha farklidir. Siz benim mealle$tirmeme katilip katilma-
makta serbestsiniz. Zaten ben de onu kendim icin yaptim.

"Elcilige sahip olup olmadigim" hakkinda yeterli bir bilgi
elinizde mevcut oldugundan, bu konuda konusmayi gerekli
görmüyorum. Istediginiz araciyi rehber edinebilirsiniz. Onla-
ri reddetmek de, yine sizin bileceginiz i$...

Hüseyin Avdic

Yazan: Hüseyin Avdic Tarih: August 24, 2006 4:49 PM

Cengiz Bey,

Yani iman edenin iman ettiği ne ise ondan emin olduğunu söyleyebilir miyiz sizce? (Bu soru bilgi edinme amaçlıdır).

Buna hem 'evet', hem de 'hayir'dan baska bir cevap verilebilecegine de emin degilim :) Yok, yok.. gayem sirf kelime oyunu yapmak degil; o tur luksumu baska yer ve zamanlarda kullanabiliyorum, cok sukur...

Emin degilim, cunku, iman konusunda tefekkur edenlerin imani iki ana baslik altinda tuttuklarini biliyor gibiyim: Tahkikli ve tahkimli iman.. Yani, birisi (emin olmadigi icin olsa gerek) arastirip soran, digeri de (emin oldugu icin olsa gerek) arastirmak filana hic ihtiyac duymayan, supheden ari bir sekilde inanan..

Hatta, iddia rivayet olunur ki, tahkikli iman, tahkimli imandan ustundur.

Boyle bir iddianin gerekcesini anlayabiliyor olsam da, ki bu gerekcelerin arasinda mutefekkirlerin kendilerine iltimas gecmek arzularinin oldugunu da pekala da varsayabiliriz, murekkep yalamislarin kendilerine yonttuklari ilk imtiyaz orneginin bu olacagini hic sanmiyorum. Benim acimdan, giderek, tahkimli iman daha makbul olmaga basliyor... Hic bir zaman tahkimli iman sahibi olamayacagimin idrakine varali, tahkimli iman benim acimdan olaganustu bir kiymet, bir nedret, bir ulasilmazlik degeri tasiyor...

Muhammed'in kul ve elçi olduğundan emin olmadığınızı belirtmişsiniz. Bu, olmadığından da emin olmadığınız anlamına geliyor.

Eh, tabii. 'Belki', 'evet' (true) ile 'hayir' (false) arsinda bir yerlerde durur. 'Belki'nin tanimi budur.

'Kul' kavramindan kim ne anliyor sorusu onemli.. Insanlar Allahin kulu da, hayvanlar, diger canlilar, cansizlar, kainatin tamami da Allahin kulu degil midir?

Yani bu konuda bir anlamda 'agnostik' duruyorsunuz.

'Bir anlamda 'agnostik''? Evet, boyle soylenebilir. Ama, ne anlamda, neye yonelik olarak 'agnostik'? Asil soru odur ve o sorunun cok fazla desilmesini faydali bulmuyorum. Buradaki 'faydali bulmuyorum' cevabim teolojik anlamda felsefi bir cevap degil, sosyal anlamda felsefi bir cevaptir; bunun bilhakkin bilincindeyim, ve sizin de oyle olacaginizi umuyorum.

Ben bunu -bu bağlamdaki- "kulluk" ve "elçilik" kavramlarından da kuşkulu olduğunuz şeklinde anlamalıyım sanırım. Öyle ya, biz kul isek Muhammed de kul olacaktır. Elçilik diye bir şey varsa bunlar herhalde Musa, İsa, Muhammed gibi insanlar olacaktır. Gerçi her inanç bir miktar kuşkuyu da içinde taşır. İnancın doğasıdır bu. Öyle olmasaydı "güçlü inanç" diye bir kavram olamazdı. Ama işin ilginç yanı, insanlar "kulluk" , "elçilik" gibi kavramları bu insanların getirdikleri ile ilgilendikten sonra anlamlı bulmaya başlıyorlar. Tabi bu süreç nasıl bir süreçtir tam olarak tasvir edilemez belki ama bu iş benim gördüğüm kadarıyla böyle.

'Kul' kelimesini daraltilmis anlamda, sadece insanlara bah$edilmis bir imtiyaz anlaminda gormenin dogru ya da isabetli oldugunu dusunmuyorum. 'Elcilik'ten kasdin da ne oldugu tartisilabilir. Ya da ondan daha once, Kadir-i Mutlak bir Allah anlayisinda (ya da 'modelinde', cunku bir inanc modellemesi yapmaktan oteye bilgiyi haiz degiliz, bilmiyoruz), elcinin gerekli olup olmadigini da tartismak mumkundur; ve boyle bir tartisma sonucunda muesses teolojilerin telafisi zor sekillerde orselenmesi kuvvetle mumkundur. Yani, Allahin varligini can-i gonulden kabul ederek, bu inancin etrafinda var olan muesses nizamin sarsilmasi, sallanmasi ciddi olarak mumkundur. Mumkundur de, sonunda ortaya cikacak sonucu da asagi yukair kestirebildikten sonra boyle bir seyi uluorta konusmanin maliyet ve muessiriyetijne de bakmak zorunlulugu vardir. Yani, sonucun ne olacagini biliyorsaniz, sirf akademik bir merak var diye cikip nufusun en yogun oldugu bolgelerde ve atmosferde nukleer reaksiyon gerceklestirmenin pratik acidan izah edilebilir, savunulabilir, anlamli hic bir tarafi yoktur. Bunlari deyisim, zannedersem, beni bir cok mutasavvif ile asagi yukari ayni cizgiye tasiyor. Dagin arkasindan dolanan birisi icin bir hayli ilginc buldugum, ilgincten daha cok, cok daha cok, satirical bir nokta bu.. farkindayim.

Herkesde aynı şekilde mi sonuçlanıyor? Tabiki hayır. Peki ne diye kiminde öyle kiminde böyle? Ben bazen bunun arayış ile ilgili olduğunu düşünürüm. Hatta bazen arayış ile inancın birbirine oldukça yakın şeyler olduğunu düşünürüm. Elçilik konusunda da bu böyle. Bir elçi arıyor muyuz? Bir elçi ihtiyacı duyuyor muyuz? Galiba işin özünde böyle bir şey var.

Insan beyninin tam olarak nasil calistigini, ya da bahsettigimiz faaliyetin spesifik olarak hangi organda gerceklestigini bildigimi iddia edecek bir uzmanliga sahip degilim; dolayisi ile 'anlasilan' qualifier'ini ben de kullanmak isterim. Ve, bu yazinin her cumlesinin icinde hem o kelime, hem de 'bence' oldugunu farzedebiliriz. Bunlari dedikten sonra, zannedersem, bir cesit Newtonian genelleme yapabilirim: Istisnalari olmakla beraber, insanoglu, 'huzur' denen o muglak duyguyu elde etmek icin bir hayli gayret sarfediyor. Bu baglamda abes bir ornek vermek ozgurlugumu kullanmak ve aklima ilk gelen seyden, ordulardan, bahsetmek istiyorum. Savas zamaninda ordularin ne ise yaradigi cok iyi bilinir de, baris zamanindaki rolleri cogu zaman gozardi edilir. Zaten, 'huzur' (evet, muglak bir kavram oldugunu biliyorum, ama, benim icin yeterli) olmayinca da pek organize olunabildigini soyleyemeyiz aslinda. Elciler vb de bu tur bir huzur kaynagi, belirli ve manevi bir referans, belirli bir devamlilik gostergesi.. Analojiyi surdurmekle beraber, tekrar ordulara donersek, savas, yani alabildigince karmasa, ihtimali olan her baris ortaminda (savas ihtimali olmasa baris ortamindan bahsetmek zaten abes olurdu), ordularin katkisi 'huzur'dur.. Vatandaslarin, krallarin, serflerin, reayanin, havasin huzurudur.. Organize olmus topluluklarin icinde basarili olanlarina iyi bakarsak, baris zamani ordularini lagv etmemis olanlarini goruruz --digerleri tarihin dipnotlari arasinda bile yoktur cogu zaman. Kisacasi, pratik bir gereklilik oldugunu dusunuyorum.

Sizin bu konudaki düşüncenizi (sorulardaki muhtemel önkabulleri de hesaba katarak) öğrenmek isterim.

Sorularda muhtemelen var da, cevaplarda onkabuller yok mu.. tabii ki var. Onkabulleri irdelemek, ya da olabildigince onkabullerden arinmaga calismak, yani felsefik bir discourse'a yonelmek yerine, 'dsunce'lerimi aktarmaga calistim. Bunu da, bilerek ve isteyerek, yani teammuden, okunmagi zorlastiracak derecede uzun cumleler ve blok halindeki paragraflarla yapmaga calistim. Sebebin anlasilir oldugunu umit ediyorum.

Yazan: Muzmin Anonim Tarih: August 24, 2006 7:43 PM

Asagiya koyacagim haber kupuru bu sitede "Tevrat ve Siddet", antisemitizm" vb pek cok baslik altina uygun olabilirdi. Kismet burasi imis.

Alintinin sebebi: Bircok dostlar "Butun Yahudiler demeyin iyi Yahudiler de var" yada lanet etmekle olmaz vb, tepkiler veriyola azilarimizin gordugumuz barbarligin bir kollektif ruh halini yansittigi yonndeki yorumlarimiza cevaben.

Simdi tekrar bu "CHOSEN" millein tarihi boyunca, ve ozellikle yakin tarihinde yaptigi barbarliklari siralayacak degilim. Sadece Gaza ve Lubnan'daki son bir yil icersindeki barbarliklain sirlamak sayfala tutar. Zaten bu da yapildi.

Burada vurgu yapmak istedigim sey b milletin hicbir rasyonel, stratejik aciklamasi olamayacak barbarliklara imza atms olmasi, sadece kan susamislik disinda tasvif edilemeyecek eylemleri.

Bir yerde Demirkan Efegil musyeari le yazan "yansiz, ve gercekci" olarak Israil propgandasi yapan zat "Israil'in saldirilari sadece Guney Lubnan'daki halki Kuzeye cekmek icindi; ne yapsinlar merhametli davransa gitmeyecekler" (mealen) demis idi. Beyrut'un bombalanmasini, Kuzeye kacan insanlarin arabal;arinin, butun alt yapinin, hatta onlarin Kuzeye ve Suriyeye kacacagi yollain bombalanmasini goz ardi ederek. "Barbarlik degil rasyonel aciklamasi var" demek isiyordu.

Hatirlayin birkac a once Sharon'un su meshur "yurekler yaralayan" 8 bin masum Yahudi isgalciyi Gaza'dan "geri cekme" sovunu. Cekildirken geride biraktiklari EVLERI YERLE BIR ETTILER FIOLISTINLILER YARARLANAMASIN VE BIRAKTIKLARI YERI KULLANILIR HALE GETIRMEK IMKANSIZ OLSUN DIYE. BElki DEMIRKAN BUNUN DA RASYONEL BIR ACIKLAMASINI BULUR!

BM gozlemcilerinin uzeri acik secik buyuk isretle isaretlenmis, beyaz, ve BM bayragi tasiyan BM Binasi'ni bombalamasini, ve bunun kendilerine en az on telefon mesaji ile bildirilmesinden sonra binayi yele bir edip icindeki BM gozlemcilerini kalwetmesi icin de RASYONEL ACIKLAMAs vardir DE'nin belki. Daha once Israil'in degisik zamanlard katlettigi onlarca gazeteci (cogu Bati ulkelerinden) icinde bir rasyonel bulur Sharon'un sozcusu.

Iste bunun icinditrki "bu CHOSEN insanlar MEsfisto'nun cocuklari" diyoruz sevgili dostlar.

Buyurun okuyun haberi. Terketmek uzere olduklari sivil bolgelere misket bombalari birakmalarinin, daha once terkettikleri bolgelerdeki mayin haritalarini Lubnan hukumetine vermemelerinin hangi askeri rasyoneli olabilir? EVET BUNLAR BARBARDIR, SEYTANDIR. Iste rasyonel size.

=================================
NEW YORK
Birleşmiş Milletler’in insani yardımlardan sorumlu yetkilisi Jan Egeland, İsrail’in Lübnan’a düzenlediği saldırıların son bir kaç gününde binlerce sivilin ölümüne neden olabilecek misket bombası kullanmasını ‘ahlaksızlık’ olarak adlandırdı. Jan Egeland, “BM ekibi, İsrail’in savaşın son günlerinde Lübnan’da 359 ayrı noktaya 100 bin kadar patlamamış misket bombası attığını tespit etti” dedi. Egeland, “Asıl şok edici ve ahlaksız olan şey şu ki, İsrail misket bombalarının yüzde 90’ını savaşın son 72 saatinde Lübnan’a attı. Son günlerde yapılan görüşmelerden savaşın son bulacağını biliyorduk” diye konuştu. Egeland, misket bombalarının ‘ABD’de de dahil bir kaç yerde’ üretilmiş olabileceğini söyledi.

Yazan: Bekir L. Yildirim Tarih: September 1, 2006 10:26 AM

Müzmin Bey,

"Hatta, iddia rivayet olunur ki, tahkikli iman, tahkimli imandan ustundur. Boyle bir iddianin gerekcesini anlayabiliyor olsam da, ki bu gerekcelerin arasinda mutefekkirlerin kendilerine iltimas gecmek arzularinin oldugunu da pekala da varsayabiliriz"

Gerekçesi bu sizin bahsettiğiniz arzu olabilir ama doğrusu bana tahkikli bir inanç daha üstün görünüyor. Sizin bu tahkimli dediğiniz inanç sanki biraz taklide dayalı, bilinçlice edinilmemiş ve miras alınmış bir şey gibi. Yani ondaki kuşkusuzluk bir sağlamlıktan değil de kontrol edilmemiş olmaktan gelen "problemsizlik" hissi gibi bir şey. Bu kendilerini bu konularda "emin" gördüğümüz insanlar biraz sorgulansa kafalarında birçok kuşkunun dolaşmakta olduğunu görüyorsunuz. Bu belki de bugünün bir özelliği. Belki daha önceki zamanlarda bu durum böyle değildi, bilmiyorum. Öte yandan acaba mutasavvıfların, gönül erbabının vb. deneyimleri/yaşantıları bu tür bir kuşkusuz/emin bir inancı mı yansıtıyor acaba, onu da bilmiyorum. Görüyorsunuz ki ben bayağı bir bilmiyorum :)

Kul kavramının anlamını dediğiniz gibi dar tutmamak gerek. Yalnız ben emin olmadığınızı söylediğiniz cümle içindeki "abduhu" sözcüğü dolayısıyla söz etmiştim bundan. Ama anlaşılan sizin vurgunuz aslında "rasuluhu" sözcüğü üzerindeymiş.

"Kadir-i Mutlak bir Allah anlayisinda (ya da 'modelinde', cunku bir inanc modellemesi yapmaktan oteye bilgiyi haiz degiliz, bilmiyoruz), elcinin gerekli olup olmadigini da tartismak mumkundur"

Bu bir gereklilik olarak alınmayabilir. Yani "elçilik" bir tür rehberlik/hocalık/liderlik vb. olarak da alınabilir. Nitekim birçok başka konuda rehberlerimiz, hocalarımız, liderlerimiz var. Ve bunların varlığı "mutlak kudret" açısından bir gereklilik değil. Her nedense bu iş böyle.

"ve boyle bir tartisma sonucunda muesses teolojilerin telafisi zor sekillerde orselenmesi kuvvetle mumkundur."

Ben bu tür bir tartışmanın olacağını düşünemiyorum. Yani dediğim gibi bunun bir gereklilikten kaynaklandığı düşüncesi yok bence. Ya da bir gereklilik varsa bu insanın yaşadığı bir şey, yani duyulan bir ihtiyaç. İnsanlar bir rehber isterler, ararlar ve bulurlar. Ve "elçiler" olağandışı/olağanüstü rehberler olarak algılanır, izlerinden gidilir. Ama kimisi de ihtiyaç duymayabilir tabi. Müesses teolojiler ancak bu ihtiyacı duymayanların bir hayli çoğalması ile yıkılır sanırım ve bu böyle bir ortamda sorun da edilmez zaten. Ama açıkçası ben bu "ihtiyaç duymayanlar" sınıfından değilim. Ve dolayısı ile bunun nasıl bir şey olduğunu da hiç bilmiyorum.

"Bunlari deyisim, zannedersem, beni bir cok mutasavvif ile asagi yukari ayni cizgiye tasiyor. Dagin arkasindan dolanan birisi icin bir hayli ilginc buldugum, ilgincten daha cok, cok daha cok, satirical bir nokta bu.."

Burası benim havsalamı biraz aşıyor olsa gerek. Çünkü anlayamadım :)

"Insan beyninin tam olarak nasil calistigini, ya da bahsettigimiz faaliyetin spesifik olarak hangi organda gerceklestigini bildigimi iddia edecek bir uzmanliga sahip degilim"

Müzmin Bey, herhalde burada beynimiz (yada bir organımız) ile düşündüğümüzü düşündüğünüzü düşünmemeliyim. Yani beynimizi (yada...) düşündüğümüzü biliyoruz da bizim için bir fenomen olan beynin (yada...) düşüncemize kaynaklık ettiğini filan söylemiyorsunuzdur herhalde. Size idealist felsefeyi anlatmak gibi bir şeye cüret etmiyorum ama siz de bunu sanki hiç hesaba katmamış gibisiniz burada ??

"Elciler vb de bu tur bir huzur kaynagi, belirli ve manevi bir referans, belirli bir devamlilik gostergesi..

Evet böyleler ve bu bir huzur arayışı ile ilgili. Ve herkesin aslında böyle bir arayışı olduğunu kabul ediyorsak elçiler olarak kabul edilen mercilere ihtiyaç duymayanların bunu bir şekilde doğrudan başardıklarını düşünmeliyiz ve dediğim gibi bunun nasıl bir şey olduğunu bilmiyorum.

"Onkabulleri irdelemek, ya da olabildigince onkabullerden arinmaga calismak, yani felsefik bir discourse'a yonelmek yerine, 'dsunce'lerimi aktarmaga calistim. Bunu da, bilerek ve isteyerek, yani teammuden, okunmagi zorlastiracak derecede uzun cumleler ve blok halindeki paragraflarla yapmaga calistim."

Bu yazınızda çok ciddi şeyler yazmışsınız. Anladığım kadarı üzerine yazdım. Ama evet benim için anlaşılması zor bir yazıydı. Herhalde bunun için teşekkür etmeliyim :)

Saygılar...

Cengiz Cebi

Yazan: cengiz cebi Tarih: September 2, 2006 12:57 AM

Cengiz bey,

Gerekçesi bu sizin bahsettiğiniz arzu olabilir ama doğrusu bana tahkikli bir inanç daha üstün görünüyor.

Buradaki anahtar kelimenin 'gorunuyor' oldugunu dusunuyorum. Yani, evet, bakan-kisi-merkezli. Buna, bu baglamda, bir itirazim yok benim.

Sizin bu tahkimli dediğiniz inanç sanki biraz taklide dayalı, bilinçlice edinilmemiş ve miras alınmış bir şey gibi.

Isin ilginc tarafi, bu dediginiz kendi icinde biraz celisiyor: Bilinclice olmayan bir seyin taklid oldugunu iddia etmek kolay degil. Yani, en azindan kendisi tarafindan yapilmis bir 'taklid' degil. Kendisi tarafindan degilse, o zaman gerite fitrat kaliyor... fitraten olan seylere de taklid demiyoruz, bildigim kadariyla.

Ote yandan, tamam, bunun 'taklidi iman' turleri de var, ve bunu da 'tahkimli iman' basligi altinda gorebiliriz tabii ki; fakat, her tahkimli iman taklidi iman da degil. Ben bu sonuncusuna, yani, bilincsizce erisilmis (oyle yaratilmis olan) imana imreniyorum --bunu da bir asagilama kabilinden soyluyor degilim.

Yani ondaki kuşkusuzluk bir sağlamlıktan değil de kontrol edilmemiş olmaktan gelen "problemsizlik" hissi gibi bir şey.

Nasil soyleyeyim: maksat sonunda bir limana vasil olmak ise, limani hic terketmemis ya da limanda demirli oldugunu bile mudrik olmayan bir geminin (acik denizlerde firtinalarla bogusa bogusa yol almaga calisan, ve varacagi da mechul olan) digerlerinden eksik tarafi ne olabilir?..

Biliyorum, bunu soyleyince hic de meritokratik olmuyorum. Fakat, olmagi da gerekli gormuyorum. Neticede, cunku, iman denen sey kisinin kendisi icindir; iman toplumun diger fertlerine hizmet ya da katkida bir mertebe ya da imtiyaz degil. Kisi, ichuzuruna bilincsizce kavusmus ise --bunun farkinda bile degilse-- bunun neresi daha az makbul olsun ki? Aramamis olmasi mi? Ne gerek var --aramadan bulmus... eline tutusturulmus. Eline tutusturulmus olan seylere --bu manada-- yetenek filan demiyor muyuz; yani, Allah vergisi..

Bu kendilerini bu konularda "emin" gördüğümüz insanlar biraz sorgulansa kafalarında birçok kuşkunun dolaşmakta olduğunu görüyorsunuz.

Evet, buyuk bir ihtimalle dediginiz dogrudur --yani, o tur sorulari muhatap kildiginiz kisi sayisinin onemli bir cogunlugu bahsettiginiz sekilde kuskulara kapilacaktir (istisnalari da olacagina eminim). Fakat, bu, onlarin sorunu degil aslinda: Silahi cekip ateslediginizde yaralanan insanin daha onceki sapasaglam halinin onemsizligini soylemek gibi biraz --sanki, ve bence..

Bu belki de bugünün bir özelliği. Belki daha önceki zamanlarda bu durum böyle değildi, bilmiyorum. Öte yandan acaba mutasavvıfların, gönül erbabının vb. deneyimleri/yaşantıları bu tür bir kuşkusuz/emin bir inancı mı yansıtıyor acaba, onu da bilmiyorum. Görüyorsunuz ki ben bayağı bir bilmiyorum :)

Sunda mutabik olalim, eger mumkunse: Benim bilmediklerim sizinkilerden daha coktur :) [ya da, en azindan, be o kanaatteyim]

Yakin zamanda yazisma lingomuza bir moda olarak dahlolan 'disclaimer'i (En dogrusunu Allah bilir) bir ihtiyat siginagi cinsinden zimnen kayitlara gecerek, ve bir kisisel kanaat olarak, su kadarini soylemege calisayim: Din muessesesinin baskin oldugu donemlerde bilhassa, yerlesik teloji modellemelerinin eksiklerini hissettiginizde, bunlari uluorta ve karabalta lakirdilarla dile getirmek hayati (lugati anlamda; 'fatal' da diyebiliriz) bir hata olurdu. Onu oyle yapmak yerine, kulaga hos gelen ve zor anlasilir baska kavramlarla ortup yerlesik teoloji modellerinin icinde monte etmeniz ve orada kendinize nesv u nema saglayacak bir ortam olusturmanizin cok daha akillica bir cozum sekli olacagini iddia etmek cok da abes olmasa gerek. Yerlesik teoloji modelinin eksigini, gereginde ilgili modelin kaidesi ('foundation') ile ters de dusmek bahasina, icine/uzerine baska bir model giydirerek gidermege calismak; bunu da --tabii ki-- yerlesik teoloji modelinin bir devami olarak takdim etmege (bu montajin adina) tasavvuf diyebilecegimizi saniyorum.. Hikmetler, sirlar, gonul gozleri, kalp kapilari vb de bu ek modele gecisi tarife disi engellerle kisitli tutmak, ayaga dusup sorun cikarmasina mani olmak icindir bence --cunku, sorumlulugunun farkinda olmayanlara yonelik taninan bazi serbestilerin yayginlasmasi hem imtiyazin anlamina ters duser hem de sosyolojik acilardan faydadan aridir. Bunu soylerken bir tur conspiracy'den bahsetmiyorum, bir zorunluktan bahsediyorum. Bir an icin dahi olsun, boyle bakabilirsek, mutasavviflarin bazi seylerden ziyadesiyle emin olduklarini dusunebilecegimizi saniyorum. Kusku sahibi olduklari noktalar ya da konular yok mudur? Tabii ki vardir, olmak zorundadir; ama, ilgili kisinin ufkuna bagli olarak degisse de, o noktalar ya da konulari, insan akli icin, gayr-i kabil-i sarahat sayabilecegimizi saniyorum.

Kul kavramının anlamını dediğiniz gibi dar tutmamak gerek. Yalnız ben emin olmadığınızı söylediğiniz cümle içindeki "abduhu" sözcüğü dolayısıyla söz etmiştim bundan. Ama anlaşılan sizin vurgunuz aslında "rasuluhu" sözcüğü üzerindeymiş.

Kul ibaresinin oradaki varliginin bir imtiyazi artirici degil, bilakis, eksiltici oldugunda mutabik oldugumuzu farzederek onun uzerinde cok fazla durmadim. Baska bir deyisle, elci/temsilci denildiginde ciddi olarak yanlis anlamalara yol acabilcegini [buna nicin 'yanlis anlama' dedigimiz apayri bir konudur tabii ki] dikkate alarak, elciye atfedilebilecek sonsuz sayida ya da hacimdeki yetkilerin kisitlanmasi yoluna gidilmis gibi gorunuyor. Tabii, buna sadece yetki gozuyle bakmak zorunda da degiliz; sorumluluk ayagi da var ve onemli oldugunu dusunuyorum. Dunyevi ve abes orneklerden biriyle bir yaklasimda bulunmaga calisirsak, gonderen makamca her turlu yetkiyle donatilmis bir elcinin isi cok zordur. Sorulan her sorunun cevabini orada derhal vermek, ve verdigi cevapla da bagli kalmak gibi bir handikapi vardir. Bu cok agir bir yuktur. Bu tur bir sorumlulugu ustlenmek istemeyen bazi devlet adamlarinin ya sozculer araciligi ile, ya da --ilgili dili bilseler dahi-- bir tercuman uzerinden konusmagi tercih ettigini musahade ediyoruz. Bunun, ilgili devlet adamina temel faydasinin daha etraflica dusunmek icin zaman tanimak, veya yanlis bir ifade sozkonusu oldugunda bunun kabahatini ilgili sozcu ya da tercumana yuklemek ve duzeltici yeni bir beyanata zemin hazirlamak oldugu iddia edilir. Tabii ki, bu verdigim ornek son derece abes ve dunyevi bir ornektir.

Bu bir gereklilik olarak alınmayabilir. Yani "elçilik" bir tür rehberlik/hocalık/liderlik vb. olarak da alınabilir. Nitekim birçok başka konuda rehberlerimiz, hocalarımız, liderlerimiz var. Ve bunların varlığı "mutlak kudret" açısından bir gereklilik değil. Her nedense bu iş böyle.

Zannedersem size katilabilirim: Insan tabiati acisindan bunun boyle olmasinin --saglayacagi kolaylik acisindan-- daha uygun oldugunu tabii ki soyleyebiliriz.

Ben bu tür bir tartışmanın olacağını düşünemiyorum. Yani dediğim gibi bunun bir gereklilikten kaynaklandığı düşüncesi yok bence.

Bu tur bir tartisma, daha once bahsettigim o abes ornege devam edersem, nukleer bir savasi baslatmanin gerekcelerine benzer bir sebeple olabilir. Yani, nefsi mudafanin --hayat hakkinizin-- baska hic bir yolu kalmamis ve sonucta buyuk bir ihtimalle kendinizin de dahil olacagi bir imhaya icbar edilmisseniz sozkonusu olabilir.

Ya da bir gereklilik varsa bu insanın yaşadığı bir şey, yani duyulan bir ihtiyaç. İnsanlar bir rehber isterler, ararlar ve bulurlar. Ve "elçiler" olağandışı/olağanüstü rehberler olarak algılanır, izlerinden gidilir. Ama kimisi de ihtiyaç duymayabilir tabi.

Dogru.

Müesses teolojiler ancak bu ihtiyacı duymayanların bir hayli çoğalması ile yıkılır sanırım ve bu böyle bir ortamda sorun da edilmez zaten.

Yik[il]mak ile bir baskasinca ikame edilmek arasinda bence onemli farklar var. Siz, zannedersem, ikincisinden --ikameden-- bahsediyorsunuz.

Ama açıkçası ben bu "ihtiyaç duymayanlar" sınıfından değilim. Ve dolayısı ile bunun nasıl bir şey olduğunu da hiç bilmiyorum.

Farz-i muhal diyerek bakmak her zaman mumkun.. Nitekim, ben de onemli derecede oyle bakiyorum.

Burası benim havsalamı biraz aşıyor olsa gerek. Çünkü anlayamadım :)

Estagfurullah. Karisik yazmis oldugum icin muteessirim. Daha bir aciklayici (ya da daha bir karistirici) olmak acisindan yukaridaki diger blok paragrafa atifta bulunulabilir.

Müzmin Bey, herhalde burada beynimiz (yada bir organımız) ile düşündüğümüzü düşündüğünüzü düşünmemeliyim. Yani beynimizi (yada...) düşündüğümüzü biliyoruz da bizim için bir fenomen olan beynin (yada...) düşüncemize kaynaklık ettiğini filan söylemiyorsunuzdur herhalde. Size idealist felsefeyi anlatmak gibi bir şeye cüret etmiyorum ama siz de bunu sanki hiç hesaba katmamış gibisiniz burada ??

Ama, naapiyim. Cikip birisi bunlari nereden hangi uzmanlikla soyluyorsun filan derse ne yaparim :).. O yuzden, 'insan beyni' dedigimiz seyle 'biz sadece iki arkadasiz' anlamina gelecek serhler dusmek zorunda kaldim. Yoksa, dolambacli bir dile burumege calistigim bu meselenin anlasilmazligini saglamaga katkida bulunmasi yonunde ozel bir niyetim ya da beklentim yoktu..

Evet böyleler ve bu bir huzur arayışı ile ilgili. Ve herkesin aslında böyle bir arayışı olduğunu kabul ediyorsak elçiler olarak kabul edilen mercilere ihtiyaç duymayanların bunu bir şekilde doğrudan başardıklarını düşünmeliyiz ve dediğim gibi bunun nasıl bir şey olduğunu bilmiyorum.

Bence, elcilerin varligini ve yaygin muspet etkilerini hic bir sekilde gozardi edemeyiz. Bu, insanin icinde iyiliklerin artarak devam etmesi yonundeki --cogu zaman gozardi edilen-- bir arzunun bence cok belirgin bir tezahurdur. Rakkamsal olmasa da, anekdotal anlamda cok ciddi bir istatistik oldugunu kabul etmek gerekiyor bence; ve bundan hareketle, elci mahiyetinde olmasa da, insanlarin arasindan birbirini iyilige sevkedenlerin gelecekte de cikacagini soyleyebilirz saniyorum. Bu da gecmis istatistiklere bakarak, gelecege yonelik ayri bir huzur ve umit kaynagi kabul edilebilir saniyorum.

"Onkabulleri irdelemek, ya da olabildigince onkabullerden arinmaga calismak, yani felsefik bir discourse'a yonelmek yerine, 'dsunce'lerimi aktarmaga calistim. Bunu da, bilerek ve isteyerek, yani teammuden, okunmagi zorlastiracak derecede uzun cumleler ve blok halindeki paragraflarla yapmaga calistim."

Ama evet benim için anlaşılması zor bir yazıydı. Herhalde bunun için teşekkür etmeliyim :)

Estagfurullah.. Ben bir eziyetperest degildim cilesini cekerken; dolayisi ile cile ederken muhatabimin da bir eziyetperest olmasi sartini aramiyorum :))

Yazan: Muzmin Anonim Tarih: September 2, 2006 5:22 PM

S.Ü. İlahiyat Fakültesi 1995 mezunuyum.

İslamda Ruh Kavramı üzerinde çalışıyorum. Yahudilikteki Ruh inancı üzerine internetten arama yaparken buradaki yorumlara takıldım. Yazıların tamamını okuyamadım.Okuduklarımla ilgili olarak bende yorum yazarak katılayım istedim.

Emre beyin yazdıklarını okudum. Ben de uzun süredir Ayetler üzerinde duruyorum. Kuranda Ruh dendiği zaman Vahiy ya da vahyi getiren elçi olduğu ayetler değerlendirildiği zaman anlaşılmakta. Hatta Ruhun İbraniceden Arapçalaştırılmış Cibril ismiyle de Kuranda geçtiğini görmekteyiz.


Yani Ruh vahiy elçisidir. Ve Melekler gibi Ruh ta Allahın buyruklarını, emirlerini yerine getirmekle görevli elçilerdendir. Ruh özelde bütün peygamberlere Allahın vahyini getiren vahiy elçisidir.

Hz. Adem’e ve hz. İsa’ya Allah ruhtan “nefh ettiğini” yada nefh işlemi yaptığını belirtiyor. Ayetlerde Ruhumdan veya başka bir ayette de Ruhumuzdan veya başka bir ayette de Ruhundan nefh etmiştir şeklinde geçiyor.

Burada nefh ile ruhtan bir parça mı insana geçmektedir. Yani Vahiy elçisinden ya da vahiyden. Ya da Allahın kendi zatından ayrı bir Ruhu mu vardır ki o insana bir parça şeklinde geçmiştir. Yoksa nefh ile ne kastedilmiştir? İşte işin özü bu noktadadır.

Benim kanaatim Nefh işlemi ile gerçekleşen farklı bir şeydir. Bu olay tamamıyla madde (varlık bilgisi) ile alakalıdır. Fakat bu bana özgü farklı bir bakış açısı olduğu için şimdilik fazlaca ayrıntıya da girmek istemiyorum. Konuyla ilgili çalışmalarım halen devam etmektedir.
Herkese saygılar.

Yazan: Mevlüt Kıraç Tarih: September 3, 2006 3:27 PM

ALLAH YOLUNDA ÖLDÜRÜLENLERE ÖLÜLERDİR DEMEYİNİZ

BEN BİLİNCİNDE OLMAK,
HAYAT SAHİBİ OLMAK,
YAŞADIĞIMIZIN FARKINDA OLUŞUMUZ ÜZERİNE
BİR DENEME

Ben bilincinde oluşumuzun iki yönü vardır.
1- Bize yaratıcının verdiği duyu organlarımızla hissederek farkında olduğumuz ben
2- Yaratıcının duyu organları devrede olmaksızın hissettirdiği ben.

Yani kişinin kendi varlığının farkında oluşu iki şekildedir.
1- Bizzat duyu organlarımızla hissettiğimiz ben.
2- Yaratıcının hissettirdiği ben.

İşte Allah yolunda öldürülenlerin (literatürümüze geçtiği şekliyle şehitlerin) yaşaması böyledir.
Bunun örneği biri uykuda diğeri uyanıklık esnasında yaşanan ben bilincidir.
Kişi uykuda, bilinçaltında kendisine hissettirilen bir olayı yaşar. Hissetme yönüyle yaşanılanlar gerçektir. Duyuların devrede olmadığı bir ben yaşamaktadır uyku esnasında. Ama esasen uyku esnasında beden ölüdür. Çünkü uyku bir tür ölümdür. Ölüm ben olma bilincinin yok olmasıdır. Kişinin varlığının farkında oluşunun yok olmasıdır. Cenabı Allah’ın Zümer suresi 42. ayeti bu konuya ışık tutmaktadır.

“Allah; kişiyi öldüğünde, ölmeyeni de uykusunda vefat ettirir. Üzerine ölüm hükmettiğini tutar, diğerini belirli bir vakte kadar gönderir. Şüphesiz bunda düşünen bir topluluk için ayetler vardır.”(39/42)

Allahın vefat ettirmesi, kişinin ben olma bilincinin alınmasıdır. Onun için kişi öldüğünde veya uykusunda vefat etmiştir. Allah ölümüne hükmettiğinin ben olma bilincini kişiye geri vermez onu tutar. Ölümüne hükmetmediğinin ise ben olma bilincini geri gönderir.

Her varlık var olmadan önce levhi mahfuzda yazı olarak vardır. Yazı olarak var oluş tohumda ağacın var oluşu gibidir. Buna melekut alemi diyelim. Ama esasen bu ismin önemi yok. Buna ğayb âlemi de diyebiliriz. Yazı olarak var olan ise, daha sonra varlıklar âleminde yerini alır. Buna da şehadet âlemi diyelim. Varlıklar âlemi (veya şehadet âlemi) bizim şu an var olduğumuz âlemdir.

İşte Allah yolunda öldürülenler Allahın bir lütfu ile ğayb âleminde (yani sadece yazı olarak var olduğumuz âlemde) yaratıcının nimetlendirdiği şekilde var olma bilincine devam ederler. Uykuda iken bilinçaltımızda bize hissettirilen bir şeyi yaşamak gibi.

Allah yolunda öldürülenlere, "ölüler" demeyiniz; hayır, onlar diridirler, ama siz farkında olmazsınız. (Bakara: /154)
Allah yolunda öldürülenleri ölüler sanma; hayır, (onlar) diridirler, Rableri katında rızıklanmaktadırlar. (Al-i İmran: /169)

18/08/2006
Mevlüt KIRAÇ
s.ü.İlahiyat fak. 1995

Yazan: Mevlüt Kıraç Tarih: September 3, 2006 3:30 PM

Mevlüt Bey,

Zümer suresindeki 39-42. ayetleri gösteriyor ki,
uykudaki insanlarin ruhlari alinmakta ve insan
bedeni bitkisel ya$ama gecmektedir. Bu da, bede-
nin bir müddet ruhsuz ya$ayabilecegini, fakat bu
ya$antinin da "bitkisel ya$am" olmaktan öte gide-
meyecegini gösterir. Demek, ruhsuz insan hayati
mümkün degildir. Yani ruhsuz hayat, "bitkisel
ya$anti"dir

Konuyla ilgili olarak yine bu sitede
"MATERYALIST ISLAMA DAIR" ba$likli ilmekte bir
makalem bulunmaktadir. Belki i$inize yarar...

Ruh, Allah'in "emri"dir. Madde ruhun hizmetkâri-
dir.

Kisaca Ruh; bedenin devleti, kanunu ve Basbakani'
dir.

Hüseyin Avdic

Yazan: Hüseyin Avdic Tarih: September 4, 2006 9:28 AM

Vefat ettirme kelimesi altında geçen veya ölümle ilgili ayetlerin hangisinde Ruhları alınır ibaresi vardır. Çalışmalarım için belgeler çok önemli. Varsa ilgili bir ayet çalışmama katkıda bulunmanız için yazmanızı isterim.

Bedenin uykudayken ruhu alındığını belirtmiş ve arkasından da bedenin ruhsuz bir müddet yaşayabileceğini belirtmişsiniz. Arkasından da Ruhsuz bedenin yaşamayacağını söylemişsiniz. Bu bir tezat değil mi? Yani Uykuda iken Ruhu alınıyorsa ve Ruhsuz bir müddet yaşayabiliyorsa (bitkisel de olsa ) Ruhsuz da insan hayat sahibi olabiliyor anlamına gelmiyor mu bu?

Bu işin felsefe kısmı. Benim için önemli olan belirttiğim gibi konu ile ilgili belge, yani nas.

saygılar

Yazan: Mevlüt Kıraç Tarih: September 4, 2006 12:18 PM

Mevlüt Bey,

Demek istedigim, insan bedeni ruhsuz olarak
ancak bitkisel bir hayata sahip olabilir.
Meselâ, insan cenininin ana rahmindeki ilk 16
haftalik ya$antisi gibi. Uykudaki halini de
buna ekleyebiliriz saniyorum. Yani eger zümer
suresi 42. ayetteki "uyku sirasinda ruhlarin
alinmasi" gercegini kabul edersek.

H.A

Yazan: Hüseyin Avdic Tarih: September 4, 2006 4:31 PM

Yorum Ekleyin...





(you may use HTML tags for style)