« Washington, Demokrasinin Arkasında | Ana Sayfa | Laiklik Üzerine İyi Bir Dizi »
June 13, 2006
DNA, Allah'ın Kanıtları ve Ateist İman
NEW YORK - Bu siteye yorum ekleyen bazı okurlar, bilim yoluyla Allah'ın varlığına dair kanıtlar bulmanın "Ortaçağ zihniyeti" olduğunu ileri süredursunlar, modern bilimin merkezinde yer alan bazı insanlardan tam aksi yönde mesajlar geliyor. İngiliz The Sunday Times gazetesinde yer alan "Genomu Çözen Adam, Tanrı'yı Buldum Diyor" başlıklı haberde sözü edilen Francis Collins gibi.
Francis Collins, sonuçları 2001 yılında açıklanan ünlü İnsan Genomu Projesi'ni yürüten ABD Ulusal İnsan Genomu Araştırma Enstitüsü'nün başkanı. Bu enstitüde görevli üst düzey bilim adamlarından biri olan Gene Myers, 2001 yılında yaptığı bir açıklama ile DNA'da "muazzam bir bilgi bulunduğunu" ve bu bilgi bankasının "tasarlanmış" olduğunu düşündüğünü söylemiş, bu açıklama medyaya "bilim adamı DNA'da Yaratıcı'yı görüyor" gibi başlıklarla yansımıştı. Şimdi, Francis Collins de aynı şeyi söylüyor.
Sadece söylemekle kalmıyor, bu konuda bir kitap yazıyormuş, The Sunday Times'ın haberine göre. The Language of God (Tanrı'nın Dili) adlı kitabı, önümüzdeki Eylül ayında yayınlanacakmış. Anlattığına göre, DNA'yı incelemek, bilim-din çatışması yönündeki klişeleri desteklemek bir yana, "Tanrı'nın eserlerine bakabilme" şansı vermiş Collins'e. Bakış açısını şöyle özetliyormuş:
Bilimsel bir keşif yaptığınızda, bu bilim adına heyecanlı bir andır, çünkü uzun zamandır bunu aramaktasınızdır ve nihayet bulmuşsunuzdur. Ama aynı zamanda benim Yaratıcı'ya yakınlık hissettiğim bir andır bu, çünkü o ana kadar sadece Tanrı'nın bildiği fakat hiç bir insanın haberdar olmadığı bir şeyi kavradığımı hissederim.
Collins, DNA'daki genetik bilgi hakkında ise şu yorumu yapmış:
İnsanoğlu hakkındaki tüm bilgileri ve sırları taşıyan bu 3.1 milyar harflik talimatname kitabı karşınıza çıktığında, bunu sayfa sayfa incelemeye başladığınızda, hayranlık duygusuna kapılmamak elde değil. Bu sayfalara baktığımda, bunların bana Tanrı'nın zihni hakkında bir ipucu verdiğini düşünmekten kendimi alamıyorum.
Bazı okurlar, Collins'in bu açıklamalarına, "dindar insanlar her şeye din gözüyle bakıyor, o yüzden böyle subjektif yorumlar yapıyorlar" diye dudak bükebilirler. Ama Collins'in hikayesi hiç de öyle durmuyor. Ünlü bilim adamı, 27 yaşına dek bir ateist olarak yaşamış. Ateizmden vazgeçmesini sağlayan süreç, bazı hastalarının din sayesinde büyük manevi güç kazandıklarını fark etmesiyle başlamış. Daha sonra ünlü Hıristiyan düşünür C. S. Lewis'in Tanrı'nın varlığı ile ilgili rasyonel argümanlarını incelemiş ve bunlardan etkilenmiş. Görünen o ki, Collins, doğayı inceledikçe Allah'ın varlığına daha çok kanaat getirmiş; DNA'da bulduğu "muzzam bilgi" ise anlaşılan bu konuda onu kesin olarak ikna etmiş.
Kısacası inançtan yola çıkıp realiteyi tarif etmemiş — ki ateistler dindarların böyle düşündüğünü iddia ederler — realiteden yola çıkıp inanca varmış.
Bu noktada denebilir ki, madem realite insanı Allah'ı tanımaya götürüyor, niçin pek çok realist insan hala ateist?
Cevap, "ateist iman"da gizli. Şu günlerde Amerika'daki kitapçılara sıkça uğruyorum; "bestseller" listesinde muhafazakar yazar Ann Coulter'ın Godless: The Church of Liberalism adlı kitabı en üstte yer alıyor. Coulter, bu kitapta, "liberalizm"in — bunu Türkçe'ye "sekülerizm" diye tercüme edebiliriz, liberal kelimesinin bizdeki ve Amerika'daki anlamları farklı — kendi içinde bir din olduğunu ve mensuplarının buna bağnazca inandığını anlatıyor. Bu dinin merkezinde de seküleristlerin "yaratılış hikayesi" olan Darwinizm yer alıyor. Coulter, Darwinistlerin teorilerine ne denli koyu bir inançla bağlı olduklarına dair pek çok örnek veriyor.
Amerika'da yakın zaman önce yayınlanan bir diğer kayda değer eser ise, Avustralyalı felsefeci David Stove'un Darwinian Fairytales (Darwinist Masallar) adlı kitabı. Stove, bir yaratılışçı değil, "akıllı tasarımcı" da değil. Sadece objektif bir biçimde Darwinizm'i eleştiriyor ve bu teorinin yaşamın ve türlerin kökenine getirdiği açıklamaların çoğu kez "masal"dan öteye gitmediğini gayet çarpıcı bir şekilde gösteriyor.
Kısacası ateizm ve ona dayanak sağlayan "bilimsel" teoriler, aslında inanca, hem de oldukça koyu bir inanca dayanıyor. İnanç, kuşkusuz teizm (Allah'ı kabul etmek) için de gerekli. Ama ateizm için gereken inancın dozu, teizm için gerekenden çok daha fazla. Norman L. Geisler'ın I Don't Have Enough Faith to Be an Atheist (Ateist Olmaya Yetecek Kadar İnancım Yok) başlıklı önemli kitabında açıklandığı gibi...
Yazan: Mustafa Akyol Tarih: June 13, 2006 7:56 PM
Hepsi iyi güzel de... Keşke Ann Coulter gibi ABD'de pek de ciddiye alınmayan bir 'deli'yi örnek vermeseydiniz...
Farklı bir context altında konuştuğumun farkındayım, ama Ann Coulter'ın 11 Eylül'den sonra sarf ettiği ve bugün adıyla özdeşleşmiş olan sözünü hatırlatmadan da edemeyeceğim:
http://www.thoseshirts.com/coulter.html
Yazan: derinsular Tarih: June 13, 2006 8:18 PM
Bilimcilerin popüler bilim kitapları yazmalarını ve bilimin dışında spekülasyon da yapmalarını destekliyorum. Sanıyorum bunu bilimi popüleştirmek yoluyla bilimsel araştırmalara daha fazla kaynak ayrılmasını sağlamak için yapıyorlar.
ABD de şu an başkan olan Bush'un tutumunu bilmeyen yoktur. Bütçeden kaynak koparmak için bu yolu tutan daha çok bilimci olacağını sanıyorum. Kozmik fon radyasyonunun keşfi de "tanrının parmak izleri bulundu" diye lanse edilmişti. Bunda şaşılacak bir şey görmüyorum.
Bilimin halka mâlolması ve popülerleşmesi güzel bir şey. Belki de bilimciler bu yoldan başka türlü bilime kaynak ayrılmayacağını görecekler ve bu yola daha sıklıkla başvuracaklar.
İnsanlık periyodik dönemler yaşar. Bilimin ilk atılım çağlarını yaşadığı 19. yüzyılın sonunda, elektrik ve optik kanunlarındaki kesinlik ve hesaplanabilirlik bilimcilerin başını döndürmüş ve maddenin tüm çalışma prensiplerini çözdüklerini veya çözmelerine çok az kaldığı düşüncesine kapılmalarına yolaçmıştı. Materyalist düşünce de bu yüzden doruk yapmıştı.
20. yüzyıl kazın ayağının öyle olmadığını gösterdi. Feynman'ın dediği gibi "Altta daha çok yer var" dı. Maddenin yüzeyini sadece "çizdiğimizi" anladık. Derinine inmekten çok uzaktık. Böylece dini akımlar yeniden yükselişe geçti.
Bilimin belirleyiciliğini görüyorsunuz. Fakat bu spekülasyonların hepsi bilimin metodu ve yapısından bağımsızdır. Bush'un gücü bilim kurullarını da etkileyip DNA nın tanrı tarafından oluşturulduğu "teorisi" ni bilim yapısına eklemlemeleri konusunda baskı yapıp kabul ettirebilir mi bilmiyorum.
Ortaçağa dönülmeyecek diye bir kayıt mı var? Ortaçağda yaşayanlar da insandı, maymun değillerdi. İnsanlık bilinci böyle karar alırsa uygulayamaz diye bir şey yok. Belki ABD "İncil'in bilimsel olarak doğru olduğunu kanıtladık" deyip haçlı seferlerini yeniden başlatır canım, yani bu olamaz mı diyelim şimdi? "Sanki şimdi haçlı seferleri başlamadı mı" demeyin, bakarsınız topyekün bir saldırıyla Kabe'yi yıkmaya, tüm camilerin minarelerine çan asmaya filan kalkarlar.
Olmaz olmaz demeyin, olmaz olmaz!
İnsan da klonlansa, yeni bir yapay canlı da yaratılsa, tanrıyı savunanlar için kaybedilmiş bir şey olmayacak, yine savunacaklardır. "Siz bunu teknolojiyle yaptınız, doğa kendiliğinden nasıl yapmıştı?" diye soracaklardır.
Bu tartışmayı bitirip iddiasını kanıtladığını ilan edip karşıtlarını susturacağı bir günün geleceğini hayal eden materyalistlere de, idealistlere de gülerim. (idealizm felsefi anlamda)
Yazan: demirkan efegil Tarih: June 13, 2006 8:57 PM
"Ailesi dindar mıymış? Bilinçaltı etkisi mi ?"
diye baktım ama ailesi de sadece sözde hristiyanmış (only nominally Christian)
Yazan: VolkanS Tarih: June 13, 2006 10:28 PM
realist ve tanrı inancı olan biri olarak sunu soyleyebilirim ki;
akıl,mantık ve bilim yoluyla tanrı'ya ulasmak icin soyle bir yol izleriz.
mukemmel bir yapı var.oyleyse bir tasarımcısı olması gerekir.tasarımcının izleri her yerdedir.varlıgına dair deliller cok nettir.
ancak yinede kendisinin varlıgını mutlak olarak bilemedigimiz icin her insanın icinde kucukte olsa bir suphe kırıntısı kalır.
hickimse tam baglılık ve inanca sahip degildir ve yine hic kimse tam olarak inancsız degildir.
inanc ve inancsızlık konusunda sadece oranlar farklıdır.
anladıgım kadarıyla ateistlerin korkusu su;
modern bilim sıcramayı dini dayatmaların baskısından kurtulduktan sonra basarabilmistir.
bu yuzden din ve bilim birbirini hic sevmez.
din koru korune inanın der.
bilim sorgulayın ve gercegi ortaya cıkarın der.
materyalistler ve ateistler dinden sıyrıldıktan sonra kendilerini bu maddesel dunya'ya vermisler ve bu dunya icin ellerinden geldigince calısmıslar.
ama inancı olanlar icin durum biraz farklı,bu dunya icin az calısırlar,oteki dunya icin sahte calısırlar.
neyse;ben kotu bir muslumanım,ama beni dolandıran imam arkadasımdan daha kotu degilimdir,sanırım.
ateistlere cokta fazla kızmayın.bilimin bu hale gelmesinde epey katkıları olmustur.
aslında ozelestiri yapıp neden muslumanların bilimde bu kadar geri kaldıgını tartısmalıyız.
Yazan: bercenay Tarih: June 13, 2006 11:25 PM
Yazdiklarinizi karsi cikmak degil amacim, ama ne zaman Tanri'nin varligini ispatladigini (?) iddia eden bir haber okusam aklima cocukken (1980lerde) bir dergide gordugum ekraninda kocaman harflerle Hz. Muhammed (S.A.V) yazan o resim gelir. Hani bilgisayara tum bilgileri yuklemisler de sormuslar dunyaya gelmis en yuce insan kimdir diye bilgisayar peygamberin ismini soylemis. Eee bilgisayar bilmeyecek de kim bilecek oyle degil mi?
Ben Tanri'ya inanmanin bir kalp isi oldugunu dusunurum. O yuzden ne destekleyen kanitlar inancimi guclendirir ne aksini soyleyen buluslar inancimi zayiflatir. Milliyet'de Taha Akyol'un bir yazisi vardi gecenlerde. Ilgilenenlere tavsiye ederim.
Yazan: tugrul Tarih: June 13, 2006 11:27 PM
Anlattığınız öykü yeni ortaya çıkmış bir olgu da değil. Bilim tarihinde buna benzer çok öykü bulabilirsiniz.
Kepler'in bir geometri dersi sırasında birden gelen bir ilhamla çılgınca çizimler yapmaya giriştiği anlatılır. Aralıksız çalışarak bir güneş sistemi modeli tasarlar. Buna göre, o zaman için bilinen altı gezegenin yörüngelerini, altı iç içe kürenin çapları olarak aldığında, beş mükemmel geometrik cismin bu küreler içine tamı tamına oturduğunu hesaplar ve modeller. (Bu modeli ayrıntılı bir çizimle eser olarak bırakmıştır.) Bu hesaplamalarda Kopernik'in Güneş'i merkez alan dairesel yörüngeli gezegen modelini esas almıştır. Ancak Yer'i saymamıştır. (Son bilinen Uranus'tu.) Yer'i saymayışı da Tycho'nun Eflatun modeli ile Kopernik modelini uzlaştıran "Gezegenler Güneş etrafında, ama onların da hepsi Yer etrafında döner." görüşünü izlemesindendi.
Kepler, Tanrının neden altı gezegen yaratıp da yörüngelerini bu şekilde düzenlediğini anlamıştı. İnsanların bunu keşfedip kendisine inanmaları için!
Fakat çok geçmeden gezegen yörüngelerinin dairesel değil, eliptik olduğunu anladı. Kopernik evreni yıkılmıştı ve mükemmel geometrik şekiller teorisini de birlikte götürmüştü. Tycho'nun modeli de yanlıştı, Kopernik Yer'e ayrıcalık tanımamakta ise haklıydı. Bu buluşunu şöyle yorumladı: "Ölüm, fena ve yokluk yeri olan Yer'in yörüngesinin mükemmel bir çember olması zaten beklenemez. Yer de bir gezegen olduğuna göre, diğer gezegenler de böyle olmalıdır." Bu sözü belki de o da Kopernik gibi Eflatun evrenini tümden silip atmamak için söylemiştir diye ben düşünüyorum. Böylece Yer'i kutsallıktan çıkaran Kopernik evren tasarımına karşı kopan gürültüleri yatıştırmayı amaçlamış olabilir. (Çağdaşı Tycho'nun bu amacı vardı.) Yani gezegenler dairesel hareket yapmıyor evet, ama diğer yıldızlar yapıyor! Zaten bu düşünceden sonra diğer gezegenlerde de Yer'deki gibi canlılar olabileceği düşünülmüştü.
Kepler'in ilk buluşunda ve Kopernik'i (ve Tycho'yu) izlemekte ısrarcı olmaması, astronominin Kopernik modelinde takılıp kalmamasını sağlamıştır. Halbuki Kopernik'e kadar astronomi Eflatun'un Yer'i merkez alan göksel mükemmel çemberler teorisine bin yıldan (epey) fazla mahkum kalmıştı.
Kopernik Eflatun modelini yıkmış ve merkeze Güneş'i koymuştu fakat yörüngelerin eliptik olduğunu bulmak da Kepler'e kalmıştı.
Kepler, göksel hareketler ile insanların kaderleri arasında bir ilinti olduğu hissini ömrü boyunca hiç bastıramadığından söz eder. Evreni yeniden modellemiş bu büyük dehaların inanç durumu böyleydi! Hiçbiri Eflatun modelini tümden silip atmaya cesaret edememişti. Bu öyle acaip de değildir, insan bu! Her şeyi birden şıp diye kavrayamaz.
Kepler'in yatıştırmaya çalıştığı kıyamet, Galileo Dünya dönüyor dediği zaman yine kopacaktır! Ben Kepler'in Güneş'in mükemmel dairesel yörüngesini nasıl açıkladığını hep merak ederim. Ay da öyle ama, Ay'ın Dünya etrafında döndüğünü artık anlamışlardı. Acaba Yer'in Güneş etrafında yirmidört saatte ve kendisi dönmeden tur attığını mı düşünüyordu? Herhalde. Galileo'ya kadar bunun en güzel açıklaması Tycho modeliydi.
Bundan sonra da Newton mekaniği doğacaktır. Sonra Einstein ve sonra kuantum.
Bilim insanlık tarihinde, insanlık da canlılık tarihinde öyle kısa bir öykü ki, bilimden hemen ve aceleden Tanrının varlığını veya yokluğunu kanıtlamasını istemek büyük haksızlık!
Yazan: demirkan efegil Tarih: June 13, 2006 11:51 PM
Bugün sahip olduğumuz bilgiler ışığında, dürüst bir adamın yapabileceği tek yorum, hayatın mucize eseri olarak ortaya çıktığıdır." Eğer mucizeler bilimsel ise ben Darwinciyim yok mucizeler metafizik bağlamda açıklanması mümkün olan olgularsa ben yaratılışçıyım. O da olmaz ise bu bilgilerin ışığında bir bilinç bir tasarım ve yönlendirilmiş bir bilgi akışının varlığını kabul edersem ben Akıllı Tasarımcıyım...
Los Angeles, ABD’deki Güney California Üniversitesi’nden Led Adleman, yaptığı hesaplamalara göre, sadece 1 gram DNA molekülünün, 1 trilyon CD’ye (compact disc) eş değerde bilgiyi saklayabilme kapasitesinde olduğu gerçeğini Mutasyona ve doğal seçilime bağlamak ve açıklanabileceğine İNANMAK nano teknoloji çağında artık bilimsel değildir(bence hiç bir zaman olmadı da)Bir başka deyişle modern sentezin(Neo-Darwinizmin) yaptığı gibi Mendel'in kalıtım kuramını modern moleküler biyoloji ve matematiksel popülasyon genetiği ışığında birleştirerek modern evrim kuramının ömrünü uzatmaya yönelik çırpınışlarda artık çaresizlik ve histerilere bürünmüştür.(ülkemizde çokça bulunan neo darwinist akademisyenlerde rahatlıkla gözlemlenebilir, test edilebilir ve denene bilir hatta kanıtlanabilir )
Yönlendirememiş bilginin bir kütüphaneler kütüphanesi oluşturabileceği saplantısından Dünya vazgeçmektedir. Bunun sizin, benim inandığımız her neyse onla alakası da yoktur. Bu bilimle alakalıdır. Gün günden artan tasarım argümanları ile alakalıdır. Alakasız olan seküler dünya görüşünün Darwinizm yardımıyla gömülü olarak(Embeded) bilim içinde oluşturduğu kavramsal krallığıdır. Bir sosyal formasyon projesi olarak yönlendirilmemiş bilgi yapılanması(Darwinizm)artık ölmüştür. Maddenin bilgi ortaya çıkarabilmesini sağlayacak hiçbir bilinen doğa kanunu, fiziksel süreç ya da maddesel olay yoktur. Meğerki madde oluşmadan evvel kendini düzenleyebilecek bir bilince sahip olup ardından var olabilecek kapasiteye sahip değilse... Özetle çıkarılacak sonuç; Darwinci evrim, teolojiden kudururcasına nefret eden ateistlerin bilime yamadıkları dinleridir. Francis Crick’in dediği gibi seküler bilim adamları kendilerini yaşayan canlıların tasarlanmadığı hususunda sürekli uyarmalıdırlar, yoksa yukarıda örnekte görüldüğü gibi akıllarını kaybederler ve Tasarımcı aramaya başlarlar:)
Yazan: Mustafa Ajlan Abudak Tarih: June 14, 2006 1:09 AM
Collins'in bir kilisenin önünden geçerken baş rahib'e göz kırptığı görülmüştür bu yüzden söylediklerine güven olmaz! Kesin dinci yobazın tekidir :)
Bu arada bu haber çıktıktan sonra ateşli darwinistlerin Bloglarını (özellikle pandasthumb.org) geziyorum, hiçbiri bu haberi yayınlama cesaretini gösterememiş.
Yazan: Farshad Tarih: June 14, 2006 1:17 AM
At ile ilgili bir baslik atinda 1.5 ay kadar onceki bir yorumumda soyle demisim:
"Sadece pozitivist yaklasimkla ne Darwin tabutuna konabilir nede Behe veya genelde AT'ciler. Ben Darwin'in tabutuna konulacagin "inaniyorum" ama bu pozitivist metodla degil gelecek nesillerin "mana dunyasinin" urunu olacaktir." (BLY)
Bugunde ayni fikirdeyim. Bu bakimdan Demirkan Efegil'in yorumunun son paragrafindaki dusunce ile bir parallelik var.
Yazan: Bekir L. Yildirim Tarih: June 14, 2006 2:09 AM
Mustafa Bey,
"Bu enstitüde görevli üst düzey bilim adamlarından biri olan Gene Myers, 2001 yılında yaptığı bir açıklama ile DNA'da "muazzam bir bilgi bulunduğunu" ve bu bilgi bankasının "tasarlanmış" olduğunu düşündüğünü söylemiş, bu açıklama medyaya "bilim adamı DNA'da Yaratıcı'yı görüyor" gibi başlıklarla yansımıştı. Şimdi, Francis Collins de aynı şeyi söylüyor."
Collins bir hristiyan olarak Yaratıcı'ya olan inancının güçlendiğini söylüyor aslında. 'Ateistlik'ten vazgeçeli uzun zaman olmuş. Yalnız şu ifadesi de ilginç :
"I see God’s hand at work through the mechanism of evolution. If God chose to create human beings in his image and decided that the mechanism of evolution was an elegant way to accomplish that goal, who are we to say that is not the way."
Burada tasarımın evrim şeklinde (theistic evolution) gerçekleştiğini ileri sürüyor. Başka yazılarında da Akıllı Tasarım Teorisine belli bir değer atf etmekle birlikte teoriye temkinli yaklaştığını görüyoruz.
Şu ifadeler de Collins'e ait :
"There will never be a scientific proof of God's existence. Science explores the natural, and God is outside the natural. So there is going to be no substitute for making a decision to believe, and that decision will never be undergirded by absolute data-driven proof."(http://www.pbs.org/wgbh/questionofgod/voices/collins.html)
Tabiki siz Collins'in Akıllı Tasarım teorisini savunduğunu filan yazmadınız. Yalnız Collins'in yaklaşımında bir tür metodolojik naturalizm var gibi. Bu Ken Miller'de gördüğümüz kadar katı değil belki ama yine de fark edilebiliyor. Bu ve benzeri örnekler ABD'li bilimadamları arasında "teistik evrim" görüşünün yaygın olduğunu düşündürüyor. Tabi bu aynı zamanda teistik evrim düşüncesi ile metodolojik naturalizmin de uyumlu olduğunu akla getiriyor. Ken Miller açık bir örnek. Bu durumda sanırım "teistik evrime de açık olan Akıllı Tasarım Teorisi'nin ayırıcı özelliği bu metodolojik naturalizmi reddetmesi" denilebilir. Örnek olarak Dembski'nin şu ifadesinde görülebilir:
"Intelligent Design entails that naturalism in all forms be rejected. Metaphysical naturalism, the view that undirected natural causes wholly govern the world, is to be rejected because it is false. Methodological naturalism, the view that for the sake of science, scientific explanation ought never exceed undirected natural causes, is to be rejected because it stifles inquiry. Nothing is gained by pretending science can get along without intelligent causes. Rather, because intelligent causes are empirically detectable, science must ever remain open to evidence of their activity.
Sözkonusu teistik evrimciler neden dolayı metodolojik naturalizmde ısrarcılar?
Saygılar...
Cengiz Cebi, felsefe öğretmeni
Yazan: cengiz cebi Tarih: June 14, 2006 2:50 AM
Collins'in kitabi ciktigi zaman okuyacagim, ancak bu kitapta Akilli Tasarimi destekleyen ve Darwin'in evrim teorisinin yanlis ya da zayif oldugunu one suren bir bulgu ile karsilasacagimizi hic zannetmiyorum.
Bakiniz Collins Ekim 2005 yilinda bir kilisede yapmis oldugu konusmasinda neler diyor:
http://www.calvin.edu/archive/asa/200510/0358.html
"Darwin'in teorisi pek cok bilim adaminca desteklenmektedir, ve bazi Hristiyanlarin iddia ettigi gibi cokus asamasinda degildir. Aksine, hem fosiller hem de DNA uzerinde yapilan incelemeler bu teoriyi destekleyen cok siki kanitlar ortaya koymaktadir"
Collins'e gore Akilli Tasarim, evrim teorisine kiyasla tanriya inananlar icin elbette daha cazip bir alternatiftir, fakat bu alternatifin sorunu onun buyuk olasilikla yanlis oldugudur. Akilli Tasarim hareketi pek cok acidan endise vericidir. Herseyden once bu hareket evrimin yanlis oldugu konusunda hatali yere israr etmektedir. Collins, Akilli Tasarimin yanlis oldugunun cok kisa bir sure icinde bilim adamlari tarafindan ispatlanacagini tahmin etmektedir. AT'nin yanlis oldugu ispatlandiginda kaybeden bilim degil, Hristiyanlik olacaktir.
Collins, Akilli Tasarimi degil, "Teistik Evrim" adini verdigi bir gorusu savunmaktadir. Bu dusunceye gore Tanri, evrimi yaratilista bir arac olarak kullanmistir. Teistik Evrimin, Akilli Tasarimdan farki, bilim icerisinde tanri veya herhangi bir doga ustu varligin bulunamayacagini kabul etmesidir.
Bakiniz gene PBS'in Collins ile yapmis oldugu bir mulakattan alinti yapiyorum. Collins diyor ki: "Tanri bize naturalist dunyayi bilim yoluyla anlama firsatini verdi, ama Tanri'nin varligini ispat edecek bilimsel kanit hicbir zaman ortaya konamaz."
http://www.pbs.org/wgbh/questionofgod/voices/collins.html
"Bu siteye yorum ekleyen bazı okurlar, bilim yoluyla Allah'ın varlığına dair kanıtlar bulmanın "Ortaçağ zihniyeti" olduğunu ileri süredursunlar, modern bilimin merkezinde yer alan bazı insanlardan tam aksi yönde mesajlar geliyor." (MA)
Sayin Akyol, yorumunuzu desteklerken kullandiginiz kaynaklari tekrar gozden gecirmenizi oneriyorum.
Saygilarimla,
Sibel
Yazan: Sibel Fidel Tarih: June 14, 2006 7:58 AM
Sayin Cengiz Bey
Collins ile yapilan roportajda cascade daglarinda bir anda doganin guzelligi ile bunun bir yaraticisi olmali diye dusunmeye basladigini soyluyor. Sonra yavas yavas Tanriyi nasil buldugunu bir sonraki paragrafta anlatiyor ve hemen ardindan yine 27 yasindan itibaren DNA ile nasil calismaya basladigini hatta bu bilgilere ulastiginda bile icinde bir savas oldugunu soyluyor. "I wondered, "Is this going to lead to some explosion within me? Am I going to find that there are parts of me that are at war?"Collins" Yani Tanriyi bulmak icin yapmamis oluyor. Ben yazidan onu anladim.
Evrim konusunda ise bana mantikli geliyor diyor ama soyle birsey de diyor "How did you go from that seed to that blooming flower? I can answer that. Now, why did the seed exist in the first place? That, perhaps, is a miracle. We don't really know how the universe got here. "
Yani bilmedigini bilinmedigini soyluyor. Bu da onu evrimci yapmaz bence. Cunku bu konuda sadece fikirlerini soyluyor birseyi teori olarak iddia etmiyor.
Sibel Hanim,
Collins yazinizin alinti yaptiginiz kismindan biraz once olayi daha farkli degerlendiriyor. Yazinin bir kismini alinca oyle bir anlam cikmis ama oncesi ve sonrasi var yazinin. Diyor ki bu ispat birinin size gelip "show me the data attitude" "bana delili goster tipinde sorgulama" ile olacak bir Tanrinin varliginin ispati degil. Onlara evet somut olarak Tanri'nin varliginin delili budur diyemeyiz diyor. Daha sonraki mucizeler bolumunde de bunu aciklamis zaten.
Sibel Hanim ben de sizin Mustafa Bey'e onerdiginiz seyi size oneriyorum. yani " yorumunuzu desteklerken kullandiginiz kaynaklari tekrar gozden gecirmenizi oneriyorum.(Sibel)"
Yazan: fatih demir Tarih: June 14, 2006 9:39 AM
Tugrul Bey,
"Yazdiklarinizi karsi cikmak degil amacim, ama ne zaman Tanri'nin varligini ispatladigini (?) iddia eden bir haber okusam aklima cocukken (1980lerde) bir dergide gordugum ekraninda kocaman harflerle Hz. Muhammed (S.A.V) yazan o resim gelir. Hani bilgisayara tum bilgileri yuklemisler de sormuslar dunyaya gelmis en yuce insan kimdir diye bilgisayar peygamberin ismini soylemis. Eee bilgisayar bilmeyecek de kim bilecek oyle degil mi?
Ben Tanri'ya inanmanin bir kalp isi oldugunu dusunurum. O yuzden ne destekleyen kanitlar inancimi guclendirir ne aksini soyleyen buluslar inancimi zayiflatir. (T) demissiniz.
Fakat ne Mustafa Bey'in yazisi ne Collins yazisi "Tanri'nin varligi isbatlanmistir" demiyor her ne kadar Collins yazisinin provokatif basligi bu imada bulunsada. Bilgisayar'in Hz. Muhammed (SAS) yi secmesi de her ne kadar benim icin de sacma gelse de AT'cilerin veya Collins'in gorusleri ile anoloji arz etmiyor. AT teorisinin dedigi anladigim kadari ile su: Birsey ya tasarlanmistir ya tasarlanmamistir. Bir ucuncu secenek olmayacagina gore. AT bilime sadece TASARLANMAMISLIGIN imkansizligini gostermek icin bas vuruyor. O kadar. Tasarimci'nin mahiyeti, ifade ettigi manayi gene bize birakiyor. Evrimciler karsi aragumanlarinda bilim felsefesi ve tarihinden molekuler biyolojiye kadar cok farkli bilim dallarina basvuran cok referansli, sofistike argumanlar yapiyorlar fakat AT'nin bu temel mantiki argumanini gozardi ediyorlar.
Yazan: Bekir L. Yildirim Tarih: June 14, 2006 10:15 AM
Sayın Sibel Fidel
Bugün sahip olduğumuz bilgiler ışığında, dürüst bir adamın yapabileceği tek yorum, hayatın mucize eseri olarak ortaya çıktığıdır." Eğer mucizeler bilimsel ise ben Darwinciyim yok mucizeler metafizik bağlamda açıklanması mümkün olan olgularsa ben yaratılışçıyım. O da olmaz ise bu bilgilerin ışığında bir bilinç bir tasarım ve yönlendirilmiş bir bilgi akışının varlığını kabul edersem ben Akıllı Tasarımcıyım... demek ki size birinci şık daha bilimsel geliyor.Kaynak demişken Geoge Lucası mı kaynak göstereceksiniz yok sa Journal of moleculear Evolution, Nature yada Science mı?
Saygılarımla.
Yazan: Mustafa Ajlan Abudak Tarih: June 14, 2006 11:35 AM
William Dembski konunun can alıcı noktasını teistik evrim görüşünün felsefi analizini yaparak çok iyi ortaya koymuş. Herkesin dikkat ile incelemesini öneririm.
"As far as design theorists are concerned, theistic evolution is an oxymoron, something like "purposeful purposelessness." If God purposely created life through the means proposed by Darwin, then God's purpose was to make it seem as though life was created without any purpose. According to the Darwinian picture, the natural world provides no clue that a purposeful God created life. For all we can tell, our appearance on planet earth is an accident. If it were all to happen again, we wouldn't be here. No, the heavens do not declare the glory of God, and no, God's invisible attributes are not clearly seen from God's creation. This is the upshot of theistic evolution as the design theorists construe it.
Design theorists find the "theism" in theistic evolution superfluous. Theistic evolution at best includes God as an unnecessary rider in an otherwise purely naturalistic account of life. As such, theistic evolution violates Occam's razor. Occam's razor is a regulative principle for how scientists are supposed to do their science. According to this principle, superfluous entities are to be rigorously excised from science. Thus, since God is an unnecessary rider in our understanding of the natural world, theistic evolution ought to dispense with all talk of God outright and get rid of the useless adjective "theistic."
It's for failing to take Occam's razor seriously that the Darwinist establishment despises (yes I say despises) theistic evolution. They view theistic evolution as a weak-kneed sycophant, who desperately wants the respectability that comes with being a full-blooded Darwinist, but refuses to follow the logic of Darwinism through to the end. It takes courage to give up the comforting belief that life on earth has a purpose. It takes courage to live without the consolation of an afterlife. Theistic evolutionists lack the stomach to face the ultimate meaninglessness of life, and it is this failure of courage that makes them contemptible in the eyes of full-blooded Darwinists (Richard Dawkins is a case in point).
Unlike full-blooded Darwinists, however, the design theorists' preoccupation with theistic evolution rests not with what the term "theistic" is doing in the phrase "theistic evolution," but rather with what the term "evolution" is doing there. The design theorists' objection to theistic evolution is not in the end that theistic evolution retains God as an unnecessary rider in an otherwise perfectly acceptable scientific theory of life's origins. Rather, the design theorists' objection is that the scientific theory which is supposed to undergird theistic evolution, usually called the neo-Darwinian synthesis, is itself problematic."
Yazının tamamı http://www.origins.org/articles/dembski_theologn.html adresinde bulunuyor.
Saygılar...
Cengiz Cebi, felsefe öğretmeni
Yazan: cengiz cebi Tarih: June 14, 2006 1:53 PM
Hiçbir şey tesadüf eseri olmaz, olamaz! Tıpkı hayatımızda tesadüf olarak değerlendirdiğimiz olayların aslında farkında olmadan kendimizin ya da başkalarının kurgulaması üzerine gerçekleşmesi gibi…
Çok fazla bilimsel veri bile aramaya gerek yok;
Birbirinden farklı milyarlarca insan, farklı milyarlarca ses tonu, farklı milyarlarca parmak, kulak vb. izler, farklı milyarlarca karakter…Bunlar tesadüf olabilir mi?
“Bence” mümkün değil…
Hala Allah’ın varlığını yokluğunu tartışmak, buna kanıt aramak bana manasız geliyor..
Hiç mi kimsenin başına bir şey gelmez Allah’ın varlığını anlamaya yetecek !
Ki şahit olduğum kendisini ateist olarak tanıtan örnekler de vardır. Ateist olmakla kalmayıp teistliğe alaycı nüktelerle vurgular yapan..Ama öyle anlar olmuştur ki şu cümleyi de duymuşumdur onlardan “Allah korusun”....Belki dil alışkanlığı, belki anlık tepki sonucu bilemem ama ;
Böyle durumlarda da bu ne perhiz, ne lahana turşusu diyesi geliyor insanın…
Yazan: sazer Tarih: June 14, 2006 2:13 PM
Fatih Bey,
Yukarida Sayin Cengiz Cebi'nin yorumu ile daha once metodolojik naturalizm ile metafizik naturalizm arasinda cizmis oldugum sinirla ilgili yorumumu okumanizi tavsiye ederim. Cengiz Bey, metodolojik naturalizm ile mucadelesine israrla devam ediyor ama Collins'i dogru yorumlama konusunda sizden ve Mustafa Bey'den bir adim ilerde oldugunu dusunuyorum.
Saygilarimla.
Sibel.
..............
MUSTAFA AKYOL'UN NOTU:
SİBEL HANIM, BEN YAZIMDA COLLİNS'İN METODOLOJİK NATÜRALİZMİ BENİMSEYİP BENİMSEMEMESİ HAKKINDA BİR YORUM YAPMADIM, SANIRIM SİZ ÖYLE VEHMETMİŞSİNİZ.
COLLİNS METODOLOJİK NATÜRALİZMİ REDDETSE ZATEN AT TEORİSYENİ OLMUŞ OLUR. BEN ÖYLE OLDUĞUNU SÖYLEMEDİM, TEİST OLDUĞUNU VE BUNA BİLİMDEN KANIT BULDUĞUNU SÖYLEDİM. BİR İNSAN METODOLOJİK NATÜRALİZMLE ÇATIŞMASA DA BİLİMDEN TEİST SONUÇLAR ÇIKARABİLİR ZATEN. TEMPLETON FOUNDATION, ÖRNEĞİN, BU TÜR BİR YAKLAŞIMI SAVUNUR.
SAYGILAR
M.A.
Yazan: Sibel Fidel Tarih: June 14, 2006 4:15 PM
Fatih Bey,
Collins'in görüşlerinde evet mucizeye de yer var. Yalnız bu onun evrimciliği (evrimsel tasarımcılığı) ile çelişik değil. Zaten mikro düzeye inildikçe evrimsel 'açıklama'ların azaldığı bilinen bir şey. Yine de benim gördüğüm kadarıyla Collins 'bir gün bu düzeyin de evrimsel bir açıklaması olacağı' şeklindeki klasik görüş tarafında.
Sibel Hanım,
"Cengiz Bey, metodolojik naturalizm ile mucadelesine israrla devam ediyor..."
İnsanlar inançlarından yada dünya görüşlerinden doğan tutumlarını hiç yakışık almadığı halde 'bilimsel yöntem' diye afişe ederlerse elbette bunlar için bir şeyler söylenmesi gerekir. Collins'in tutumu yerleşik paradigmanın içinde olmaktan gelen bir şey. Ama en azından metodolojik naturalizmden metafizik naturalizme fayda sağlama şeklindeki geleneğin dışına çıkmış olanlardan. Dünya görüşünün naturalist ögelerden arınmış olmadığı ise yeterince açık.
Mustafa Bey makalesinde -kendisinin de belirttiği gibi- Collins'in akıllı tasarım teorisini değil tasarımı savunduğunu belirtiyor. Ben ise muhtemel yanlış anlamalardan önce -ki sizinki biraz öyle görünüyor- Collins'in yerleşik anlayışın etkisinde olduğunu belirtmeye çalıştım. Bu bir ilave yalnızca.
Dembski'nin bu anlayış üzerindeki analizi bence oldukça iyi bir açıklama sunuyor.
Saygılar...
Cengiz Cebi, felsefe öğretmeni
Yazan: cengiz cebi Tarih: June 14, 2006 6:45 PM
Sayin Akyol,
"BİR İNSAN METODOLOJİK NATÜRALİZMLE ÇATIŞMASA DA BİLİMDEN TEİST SONUÇLAR ÇIKARABİLİR ZATEN." (MA)
Diger yorumculari bilmem ama benim kafami karistiriyorsunuz. Metodolojik naturalizm ile metafizik naturalizm ayni kapiya cikar, ve metodolojik naturalizm ozunde ateist olan bir inanctir diyen kisi siz degil misiniz? Simdi diyorsunuz ki, modern bilimin merkezinde yer alan insanlar bu ateist inanctan teist sonuclar cikariyorlar.
Yoksa, metodolojik naturalizm ateist bir inanc degil mi?
Bakin yukarida Cengiz Bey, Collins'den bir alinti yapti. Collins diyor ki:
"There will never be a scientific proof of God's existence." (Yani Tanrinin varligini ispat edecek bilimsel kanit hicbir zaman bulunamayacaktir.)
Siz diyorsunuz ki:
"Bu siteye yorum ekleyen bazı okurlar, bilim yoluyla Allah'ın varlığına dair kanıtlar bulmanın "Ortaçağ zihniyeti" olduğunu ileri süredursunlar, modern bilimin merkezinde yer alan bazı insanlardan tam aksi yönde mesajlar geliyor." (MA)
Ben diyorum ki:
Collins sizin iddia ettiginiz yonde mesaj veren bir kisi degildir, orneginiz yanlistir.
Collins, pek cok bilim adami gibi, Tanri'ya gonulden inanan ve yuregi Tanri sevgisi ile dolu bir bilim adamidir. His ve inanislarini bizimle paylasmak istemis, paylassa da olur, paylasmasa da. Paylasmasi bilim adina birseyi degistirmez.
Yazan: Sibel Fidel Tarih: June 14, 2006 7:05 PM
Arkadaşlar,
bilgisayarın Hz.Muhammed'i seçmesi meselesinde dezenformasyon yapılıyor burada. Eğer Sabah yayınlarından da çevirisi çıkan kitabın (En Etkin 100)en azından giriş kısmını okursanız konunun sandığınız kadar basit olmadığını görürsünüz.
Mesele şudur: Dünya tarihinde "en etkin" kişi kimdir? sorusuna cevap aramak için dünya tarihinin önemli simalarına ilişkin bilgiler bir programa yüklenmiş. Bu program, bu yüklenilen bilgiler doğrultusunda bir sonuca varıyor. EN ETKİN KİŞİ KİMDİR? diyer sorulunca Hz.Muhammed cevabını veriyor. yazarı bir hristiyan batılı. asla müslüman değil. adam diyor ki, etkinlik kıstaslarını değiştirip yine sorduk ama maalesef yine aynı cevabı aldım diyor.
Kitabın adına bakarsanız "EN ETKİN 100"dür zaten ve bu bilimsel bir çalışmadır, inançsal değil! yapanlar da müslümanlar değil, Batılılardır! Konunun içeriği de dinsel değil "etkinlik" araştıran bir dünyeviliktir.
Meseleyi doğru dürüst anlamadan peşin hükümler vermekten ne zaman vazgeçecek, ne zaman gerçeği arama yönünde gayret gösteren bir erdeme sahip insanlar olacağız?
Umudum o kadar az ki!
Yazan: nuri saglam Tarih: June 14, 2006 9:13 PM
Arkadaslar,
Collins ile ilgili yaziyi Mustafe Bey'in degerlendirmesini de Cengiz Bey'in ilave olarak sundugu analizi de aydnlatici ve nesnel buldum. Ote yandan Sibel Hanim'in ise yazinin ana fikrini degil secilmis satirlari kullanarak Collins'in verdigi ana mesajdan uzaklastigi ve fikrindeyim. . Colins tabiiki Yaratici'nin laboratuardan cikmayacagini soyluyor. Ama o bir ateist olarak girdigi laboratuarda gordukleri uzerine gozleri fal tasi gib aciliyor "bu bir mucize" "Tanri'nin eli olmadan bu is olamaz" diyor. Brada AT'cilik yapmiyor ama vardigi sonuc AT'cilerin temel tezlerine paralellik arz ediyor ve onu kuvvetlendiriyor. "AT bilim degil inanis" diyenler, sadece kod kelimeler, spesifik detaylara saldirmak yerine At'nin oturdugunu anladigim temel mantiki argumani gozardi ediyorlar. O da asudur: BIRSEY YA TASARLANMISTIR YADA TASARLANMAMISTIR. TARASRLANMAMISLIGI GOSTERMEK TASARLANMISLIGI GOSTERMEKTIR. Bu bakimdan Collins'in soyledigi ile AT'nin temel tezi ortusmektedir ve Mustafa Bey'in yazisindan benim temel cikarimm da budur. Dempski'nin isaret ettigi evrimle teizmin bagdaslamzligi (gerek AT'ciler gerekse evrimciler icin) yani "full blooded" Darwinist'in de "teistik" kelimesine, AT'cinin ise "evrim" kelimesine itiraz etmesi kanimca Collins'i ana mesajini degerlendiriken tali bir mevzuudur.
Kanimca Coolins'in ana fikrini yanistan oaragraf:
"Collins believes that science cannot be used to refute the existence of God because it is confined to the “natural” world. In this light he believes miracles are a real possibility. “If one is willing to accept the existence of God or some supernatural force outside nature then it is not a logical problem to admit that, occasionally, a supernatural force might stage an invasion,”.
Bu konuda son sozu soylemeye en yakin olanlar dunyamizin Cengiz Cebi'leri olacaktir. On kabulsuz hicbir bilimsel metod, yada felsefe yoktur. Inananlar bu konuda en azindan bunu kabul etme durstlugunu gosteriyorlar. Cunku "inaniyorum" demek zaten on kabul iceriyor. Bilim tapinicilari kendilerinin onkabullerinin oldugu "farkindaligina" sahip degiller veya bunu soylemenin felsefi pozisyonlarina zarar vereceginden korkuyorlar.Sonucta cevap inasanlarin mana dunyasindan cikacaktir. Gercekligi tanimlayan insandir. Tarih boyunca bilimin tanimi sinirli kalmamistir, ve evren gibi genislemektedir. Pozitivist dusuncenin tanimladigi gerceklik tanimi artik geride kalmistir. Bunun urunu olan metodik naturalizm hala direniyorsa bu sadece bunu mevzilerin korunmasi icin ontolojik gereklilik haline getiren "establishment"' in (bilimsel politik, sosyolojik) urunudur.
Evren gibi genisleyen ve degisim geciren "mana evreni" "bilgi" yide "gercekligi" de bu gunkunden farkli tanimlayabilir ve o zaman tabiati ile "bilimsellik" te farkli tanimlanacaktir; dunun veya bugunun kavramlarini statik kabul edip "bilmsel degildir, istemezuk" culer detaylarda kaybolmak yerine bunun uzerinde dusunmeliler bence.
Selamlar, saygilar
Bekir L. Yildirim
Yazan: Bekir L. Yildirim Tarih: June 14, 2006 9:57 PM
Arkadaşlar bakınız laf kalabalığına boğmadan ve kaynakçalara, kişilerin görüşlerine göndermeler yapıp çorbaya çevirmeden net bir genel değerlendirme yapacağım:
Bilim çevrelerinde, bilimin bu güne kadar sürdüregeldiği gözlenebilir, ölçülebilir, deneyle tekrarlanabilir ve nedensellik prensibi ile açıklanabilir veriler ile çalışma yönteminin dışında bir yönteme yönelme diye bir durum kesinlikle söz konusu değildir. Bilimcilerin popüler ve spekülatif, bilim kurullarına sunulan teorilerinin değerlendirilmesinde kullanılan kıstasların tamamen dışında, halk için yazdıkları kitaplar kesinlikle bilimin yöntemi açısından ölçü değildir, bilimcilerin kişisel fikirlerinin de hiç bir bağlayıcılığı yoktur.
Bu bağlamda, bilim çevrelerinde bilinçli tasarımı savunanların evrimin hiç bir bulgusuna itirazları yoktur. Bilinçli tasarımı dini verilerle bağdaştırmak mümkün değildir. Yani bilinçli tasarıma göre de evrim teorisine göre de insan ile şempanze aynı ortak atadan gelmişlerdir. Ancak bilinçli tasarım bunun gerçekleşmesi için Darwinizmin öngördüğü iki mekanizmanın (değşinim ve seleksiyon) yeterli olamayacağını, evrimin yönlendirilmiş olması gerektiğini savunmaktadır. Yani insan postlu, dört ayaklı bir primattan türemiştir evet, ama bu tesadüflerin yönlendirmesiyle olmamıştır. Dini verilerle bilimi bağdaştırmaya çalışan, yani Adem'in pişmiş balçıktan, Havva'nın onun kaburgasından yaratıldığını kanıtlamaya çalışan bir bilimsel teori yoktur!
İnsan ile şempanze genlerinin büyük oranda aynı olduğu biliniyor. Bu oran kesinleşmiş değil ve tartışılıyor, %99 olduğunu iddia eden var, o kadar değil, %95 diyen var. Fakat %90'ın altında bir rakam telaffuzu duymadım.
Hem kolları hem kanatları olan bir canlı olmayışı, kanatların oluşması için illa kolların değişime uğramasının gerekliliği gibi çok ikna edici görünümler evrimin geçerliliğini ister istemez düşündürtüyor. Anlaşma olmayan husus, bu değişim tesadüfen olabilir mi, bilinçli yönlendirilmiş bir değişim midir?
Bilinçli tasarım teorisinden dini doğrulamaya yarayacak bir şey de çıkmaz. Evrimin yönlendirmesini başka bir yıldızdan gelmiş başka bir uygarlık da yapmış olabilir, "iyi, bu uygarlık nereden geldi?" sorusu "ne bilelim, bilmiyoruz, tanrı nereden geldi?" ile geçiştirilebilir.
Bakın arkadaşlar, hep söylüyorum ama tekrar edeceğim: Şu bilim yoluyla Tanrıyı kanıtlama sevdasından vaz geçin, bu çıkmaz sokak. bilimi bu toprakların dışına itmekten başka bir işe yaramaz, yapmayın, etmeyin! Bu bilimden zaten uzak kalmış, benimseyememiş, soğuk duran, bilimsel değerlerini ABD ve Britanya'ya kaptırıp duran bu topluma yazık etmeyin!
Felsefe yoluyla yapın kanıtlamalarınızı! Buna engel de yok, itiraz da yok! Dini bir gönül işi olarak ele alın, somut verilerle çalışan bilimin bu alanda işi olmadığını, dini çürütmek ve yok etmek gibi bir amacının ve kaygısının olmadığını, olamayacağını anlatın insanımıza! Şu halkı bilimle bir barıştırın ya, lütfen! Bırakın halk inandığına inansın, bilim işini yapsın.
Gerçi benim de umudum azalıyor bazen. Konu ile hiç alakası yok gibi ama, şu 27 Mayıs var ya, bu ülkenin beynine koca bir balta gibi öyle bir indi ki, aydın kesim ile halkı hiç uzlaşamamacasına şak diye öyle ikiye ayırdı ki, bu korkunç yara, sarmanın neredeyse imkansız gibi görüneceği kadar derin. Biz hâlen bu yarayı sarmakla uğraşıyoruz ve başarabilmiş değiliz.
Nasıl olur, nasıl olur aklım almıyor, bu darbeye muhatap olan kesim nasıl olur da cumhuriyetin kazanımlarını bir hamlede geri çevirmeye kararlı bir görünümden çıkmayı başaramadı ve darbeyi yapan kesim her türlü pozitif hukuk prensiplerini çiğneyip geçip hiç bir somut suçu olmayan insanları idam edebildi?
Aslında yanıt basit: Hiç kimsede pozitif bilimsel düşünce mevcut değildi. Hep yanlı, hep yanlı... Bu ülke insanı nalıncı keseri kullanma alışkanlığını bir türlü bırakamıyor. Halkı da aydını da! Şu bilimin teizme de ateizme de hizmet etme yükümlülüğü olmadığını anlatmaya çalışma gayretim hep bundan kaynaklanıyor. İnanıyorum ki buradan bir başlayabilsek, gerisi gelecek. Bilimin ışığı aydınlatırsa yol gözükecek diye umuyorum.
Bazen bunalıyorum, bu evrim mevrim, cart curt şeyleri bilim kurulları kendi aralarında tartışsalar, halka yansımasa diye düşünecek oluyorum, fakat nasıl olur? Bu bilgi çağında? Bu tür şeyler yüzünden birbirimizi didiklememenin bir yolunu mutlaka bulmamız gerek. "Ne? Ne şempanzesi yahu? Allah, Adem aleyhisselam..." muhabbeti ateşli bir muhabbet olmayı sürdürdükçe vah insanıma, vah ülkeme vahlar vah! Bunu tartışamayacaksak, bunu tartışma kültürümüz yoksa vahlar bize, daha çok vahlar ederiz.
Yine gerçi, nedensel düşündüğümü her vesile ile tekrar etmişimdir ya, bu tablonun da "nedenleri" var elbet. Bu ülke hep çelişkilerin tam ortasında kalmış. Tarihsel nedensellik bize böyle bir rol biçmiş. Moğol istilası olmuş, arada kalmışız. Haçlı seferleri olmuş, arada kalmışız. Nato-Varşova paktları kurulmuş, arada kalmışız. Mistik-Pozitivist medeniyetlerin arasında kalmışız. İslam-Hristiyan dinlerine inanan coğrafyaların yine arasındayız. Hep arada, hep arada! Yarın Dünya yeniden kutuplanacak, yerimiz yine belli: Arada! Yepyeni bir düzen çıksa, Dünya kuzey-güney diye ayrılsa, yine arada olacağız. Aradan çıkma şansımız yok gibi!
Dünyada ayrımların bu kadar keskin olduğu bir ülke daha yoktur. Bakmayın, bu ayrımlar içinde bütünlüğümüzü korumamız son derece büyük başarıdır. Fakat bu kaynaklara sahip bir ülke dünyanın başka bir coğrafyasında olsa, çok güçlü bir devlet olurdu. O yüzden bütünlüğümüzü koruyabilmemize bile sevinemiyoruz. Bu kaynaklarla bu konumda ol! Kabul edilir şey değil aslında. Bu ülke bu konuda bile insanı nasıl çelişkiye düşürüyor görüyorsunuz.
Şimdi derinleştirilmeye çalışılan ayrım laikçi-dinci çelişkisi. Yapmayın etmeyin, bu çelişkiyi derinleştirmeye hizmet etmeyin. Laisizm ya da sekülerizm, her ne ise, kelimelerle oynamayalım, bu kavram olmadan bilim yapılmasının yolu yoktur! Buradan başlarsak bir yerlere geleceğimize inanıyorum.
Yine tekrar ediyorum, sözüm ve çağrım bilimi hem teizme, hem ateizme alet etmeye çalışanlara! Bilimi bu ikisinden de arındırın, lütfen!
Yazan: demirkan efegil Tarih: June 15, 2006 12:39 AM
Sibel Hanım,
(Mustafa Bey'e hitaben yazılmış yorumları kendisinin hoşgörüsüne sığınarak değerlendirmekle umarım yanlış bir şey yapmıyorumdur. Yanlışlarımı düzeltirse tabiki sevinirim.)
"Metodolojik naturalizm ile metafizik naturalizm ayni kapiya cikar, ve metodolojik naturalizm ozunde ateist olan bir inanctir diyen kisi siz degil misiniz?"
Mustafa Bey'in böyle bir ifadesi yok biliyorsunuz. Söylenmiş olan şu :
"Sibel hanımın metodolojik natüralizm ile metafizik natüralizm arasında çizmeye çalıştığı sınır, bu nedenle ikna edici değildir; gerçekte ilki ikincisinin doğal bir sonucudur."
Bu iki söylem hiç eşdeğer değil. Mustafa bey metodik olanın metafizik olanın doğal bir sonucu olduğunu ve sizin düşündüğünüz gibi apayrı şeyler olmadıklarını belirtiyor. Ama elbette özdeş değiller. Öyle olsaydı iki farklı kavram olmazlardı. Collins ve benzerlerinde naturalizm yönteme ilişkin. Yalnız Dembski'nin de belirttiği gibi bu, aslında bu iki kavramın birlikteliğine dayalı egemen paradigmanın etkisi. Bu böyle değildi, bir süredir böyle. Böyle olmayan bilim adamları var. Dean Kenyon, Michael Behe vb. Metodik naturalizmi zorla bilimsel yönteme içirmeye çalışmak yerine, "Bu şu sıralar egemen olan felsefi bir tutumdur" demek çok daha nesnel bir bakışı yansıtır.
"There will never be a scientific proof of God's existence."
Evet bunu da söylüyor F. Collins. Peki ama ne diyor burada? Bilimsel veriler inancınıza hiçbir etkide bulunamaz mı diyor? Tabiki hayır. Kendisi bunun aksine bir örnek zaten. Cümlenin devamına bakalım:
"Science explores the natural, and God is outside the natural. So there is going to be no substitute for making a decision to believe, and that decision will never be undergirded by absolute data-driven proof."
Yani, bir gezegenin, yıldızın, galaksinin vb. varlığını bulur gibi bulamazsınız demek istiyor. Öyledir de nitekim. Collins'in metodik naturalizmi, bu ifadeleri "Özel bir tasarım sonucuna ulaşılabilir ama ..." gibi bir başlangıç yapmadan kullanmasında, öte yandan evrim teorisini tek alternatif gibi gören klasik görüşten yana olmasında gözleniyor. Ama sizin düşündüğünüz gibi "bilim başka tanrı başka, karıştırmayalım lütfen" gibi bir söylemle ilgisi olmadığı da açık. Öyle olsaydı tanrıdan bilimsel gözlemleri bağlamında değil, başka bir bağlamda söz ederdi. Yine öyle olsaydı "tüm bunlar doğal etkenlere de bağlanabilir ama ben tanrıyı tercih ediyorum" gibi şeyler söylerdi.
Tabiki tanrı inancı bilimsel bir bulgunun sonucu filan olamaz. Din bilginleri de inancın yerinin akıl değil kalp olduğunu hep söylemişlerdir. Ancak bu, aklın ve akıl yoluyla elde edilen bilimsel bilginin kişiyi inanca yakınlaştıran yada kişinin inancını güçlendiren bir etken olmayacağı anlamında bir şey değildir. Tabiki burada inancı, "tabiatçı inançtan kurtulma" olarak anlamak gerekir.
Üstelik herhangi bir fenomenin akıllı bir tasarımın ürünü olduğunu söylemek ile tanrıya inanmak aynı şeyler de değil. İlkine bir akıl yürütme ile varılır. İkincisi ilki üzerine oluşabilen yada ilki tarafından desteklenen bir durumdur.
Tüm bunlarla aslında oldukça ilgili olan "antropik ilke" konusuna da sonra değinebiliriz.
Bekir Bey,
İlginç taltifiniz için teşekkürler. Sizden ve herkesten bir şeyler öğrenmekte olduğumu belirteyim.
Saygılar...
Cengiz Cebi, felsefe öğretmeni
.................
MUSTAFA AKYOL'UN NOTU:
CENGİZ BEYE BU BİLGECE YORUMU İÇİN ÇOK TEŞEKKÜR EDERİM. KONU HAKKINDA DAHA FAZLA AÇIKLAMA GETİRMEME GEREK BIRAKMAMIŞ.
SAYGILARIMLA,
M.A.
Yazan: cengiz cebi Tarih: June 15, 2006 2:52 AM
Bekir Bey,
Aciklamalariniz icin tesekkur ederim. Yaradilis ile ilgili teorileri ve bu teoriler uzerindeki tartismalari cok yakindan izlemedigimi itiraf etmeliyim. Bilgim bu sitede yazilanlari okumaktan ziyadedir. Ama oyle guzel bir ozet yapmissiniz ki benim gibi konuya uzak insanlarin bile anlayacagi turden.
Nuri Bey,
Tesekkur ederim. Yaziniz uzerine internetten bakip kitabin Michael Hart isimli bir arastirmaci tarafindan 1978 yilinda yazildigini ogrendim. Hart'in neden Peygameber'i en etkili insan olarak sectigini anlatan bir yazi var. Ilgilenenler su link'e bakabilirler. http://www.themodernreligion.com/prophet/top100.htm
Kitabi okumadigim icin yorum yapmam abes kacacak. Ama uzerinde durmak istedigim iki husus var: Birincisi, Hart siralamayi yaparken, anladigim kadariyla, herhangi bir bir program falan kullanmamis. Kullanmis olsa biraz once link'de vermis oldugum aciklamayi yapmazdi. Subjektif bir liste bu. Ben, yazarin kendi profesyonel sohreti icin, matematiksel bir kistas kullanmadigini umut ediyorum. Boyle bir seyin ne kadar mantik otesi bir caba oldugunu anlatmaya kelimeler yetersiz kalir.
Ikinci husus, benim de dahil oldugum bir cok insanin psikolojisi ile ilgili. Neden acaba bir hiristiyan Islam dinine gecince kendi inanclarimizin onaylandigini dusunup destek buluyoruz? Neden bir muslumanin dinini terk etmesini din icin bir kayip olarak goruyoruz? Neden bir bilgisayarin peygamberi en etkili insan secmesi bizi mutlu yapiyor? Neden kalbimizde inandigimiz bir hususu teknolojinin desteklemesine ihtiyacimiz var? Tanri'nin ismini bal peteklerinde veya agac kovuklarinda aramak neden?
Biliyorum, insan psikolojisi bu. Bendeki zaaflar diger bir cok insanda da var - musluman olsun hiristiyan olsun. Hiristiyan ulkelerin ekonomik, askeri veya teknolojik duzeylerini dinlerinin dogrulugunun ispati olarak goren o kadar cok Amerikali var ki mesela. Sanki Hz. Isa insanlara hayatinizin amaci zengin olmaktir, zengin insanlar fakirlerden ustundur, Tanri katinda en muteberliniz arabasinin motor hacmi en buyuk olaninizdir demis.
Uzattim sozu. Sohbetin konusundan da uzaklasan bir yazi oldu. Saglicakla kalin... t.
Yazan: tugrul Tarih: June 15, 2006 2:59 AM
Sayın Demirkan Efegil ,
Bilim , sizin tanımlamalarınıza göre , ne kadar tarafsız , ne kadar seküler olduğunu ileri sürse de , onu gerçekleştiren insan olduğu için bu iddiası gerçek olamaz.
Bilim adına bu iddiada bulunan bilim adamı seküler değildir çünkü!! Bir insanın ; " ben sekülerim.." demesi bile onun seküler olmadığını kanıtlar.
Bir başka yazımda değinmiştim , irade konusuna. Evrensel sistem size seçenek sunmamışsa , siz ; "benim iradem var , ben seküleristim" deseniz bile , böyle bir seçeneğin olmaması , sizin bu iddianızı yok sayar. Bu insan için de , bilim için de böyledir. Bilimin insansı özelliğini yok sayamayacağınız içindir ki bilim , onun sekülerliğini iddia eden insanlara rağmen seküler değildir , olamaz.
Bütün bunlar nereden kaynaklanıyor olabilir?
Seküler bilim (!) , bilim olmanın yüklediği misyonla , evrensel yaşamın varlığını ve nedenselliğini sorgularken , deneysel bulgularını değerlendirip ,yorumlayacaktır.
Şimdi gelin , benim bilgi teorimime göre bu süreci anlamaya çalışalım..
Son yazınızda ; "Bilim çevrelerinde, bilimin bu güne kadar sürdüregeldiği gözlenebilir, ölçülebilir, deneyle tekrarlanabilir ve nedensellik prensibi ile açıklanabilir veriler ile çalışma yönteminin dışında bir yönteme yönelme diye bir durum kesinlikle söz konusu değildir. Bilimcilerin popüler ve spekülatif, bilim kurullarına sunulan teorilerinin değerlendirilmesinde kullanılan kıstasların tamamen dışında, halk için yazdıkları kitaplar kesinlikle bilimin yöntemi açısından ölçü değildir, bilimcilerin kişisel fikirlerinin de hiç bir bağlayıcılığı yoktur." diyerek , bilimin tanımını vermiş oluyorsunuz ki bü işlevini , belli özelliklere sahip insanlar vasıtası ile yerine getirir.
Yani , bilim ; hukuk , ticaret , din gibi bir üst yapı olup insanlar tarafından gerçekleştilir.
Kime sorarsanız sorun , her insan bu üst yapıların evrensel olduğunu söylecektir. Müzik de , adalet de , yaşam hakkı da , v.s. herşey evrenseldir. Herşey gezegende vardır ama insanoğlu , kendisine ait olan herşeyin evrensel olduğunu düşünüp , söyler.
Herşeyin tesadüfen olduğunu kabul eden düşünceye göre , evrende var olan herşeyin gelişigüzel olması gerekirdi.
Size göre Yaratıcı'nın varlığı bilimle kanıtlanamaz ama bana göre de bunu ileri süren bilim , evrenin tesadüfen var olduğunu ve herşeyin tesadüfen oluştuğunu , laboratuvar deneyleri ile kanıtlayamaz.Başka bir Miller çıkıp , labotuvar deney tüplerinde evren yaratmaya kalkışmaz , İnşaAllah... benzeri bir temennide daha bulunmuştum. Deneysel karadelik çalışmaları için.. Karadeliği , laboratuvar ortamında gerçekleştiren biliminsanı , bu deneyinin başarılı olduğunu kime kanıtlamış olacaktır ki ?? Başarılan gerçekten karadelik ise , zaten kimse kalmayacak , herşeyi yutulmuş , yokolmuş olacaktır..
Bu halde ne yapılması gerekir ? Yaratıcı'yı kanıtlayamıyoruz , evrenin de tesadüfen var olduğunu labotuvarda deneyliyemiyoruz!!
Aslında bu durumda , herşeyin tesadüflerle olduğunu kabhul ettiğimize göre , oturup tesadüfleri beklemeliyiz ! Nasıl olsa , olması gereken tesadüfen olacaktır.
Tesadüfiyet , evrensel bir özellik olduğuna göre , bilimsel araştırmalar , bilimsel çabalar , niye yapılıyor?
Bırakalım , yaşamamız için ne lazım geliyorsa evren bunu halletsin! Bize kadar olan herşey , zaten tesadüfen olmamış mıydı? Bizden itibaren de ne olacaksa , ne gerçekleşecekse tesadüfen olacaktır!
Siz veya ben veyahut bir başkası , aklını , iradesini hem de bilinçle kullanarak , tesadüfiyetin çarkına çomak mı sokacağız , evrenin akışını mı değiştireceğiz ?
İşin içine aklı , iradeyi sokarak ve de bunu bilinçle yaparak , evrendeki tesadüfü oluşum sistemini ters yüz mü etmek istiyor bu insanlık?
Hadi su damlası , tesadüfen nehirde akıp giderken ,tesadüfen aklını kullanıp tesadüfen yukarıya doğru yönlenemeyecekse , insanoğlunun tesadüfen oluşan aklını ve iradesini kullanıp yine tesadüfen bu akışa dur demesi , kendisini Yaratıcı durumuna getirme isteğini hatırlatıyor mu size , ne dersiniz?
Bırakalım bilimi , akıl etmeyi , v.s. , nasıl olsa herşey tesadüflere bağlı olarak tesadüfen oluşuyor ?
Bilimin kendisi hiçbir şeyi tesadüfe bırakmıyorsa , üstelik bir de deneylerle kuralların varlığını kanıtlıyorsa; söylemi ne olursa olsun , bu işlevi ile evrendeki tesadüfiyet sistemini mi kanıtlamış olmaktadır yoksa bunun tam tersini mi?
Yazan: irfan Tarih: June 15, 2006 3:26 PM
Bu bloga katilimda bulunmamin zaman kaybindan baska birsey olmadigi konusunda ikna olmus durumdayim. Hoscakalin. Sibel.
Yazan: Sibel Fidel Tarih: June 15, 2006 3:56 PM
Sn.İrfan
Yazınız çok iyi!Yazınızın üzerinde daha ince çalışmanızı tavsiye etmemi ukalalığıma değil heycanıma verin.
Bravo!
Ferhat
Yazan: Ferhat Tarih: June 15, 2006 4:42 PM
Cengiz Bey,
"ilginc taltifim" in "ilginc" olan kismini birazcik daha acayim. Askinda bunu bikac yorumumda soylemistim. O da cevabin insanlarin genisleyen, yeni sekiller alan mana dunyasindan gelecegidir. Bilimciler "bilimcilige" statik ve nerdeyse mutlak bir tanim veriyorlar ve "bilimsel degil istemezuk" diyorlar. bilim, gerceklik tanimlarini yapanlarinda insanlar oldugunu unutuyorlar ve bu kavramlari insan tasavvuru otesinde bir hakikat gibi sunuyorlar ve evreni daraltiyorlar. Bahsettigim "insanlarin genisleyen mana dunyasi" tabiiki felsefi mevzuudur. Ve dolayisi ile cevap felsefeden cikacaktir. "ilginc" kismi budur.
Selamlar, saygilar
Yazan: Bekir L. Yildirim Tarih: June 15, 2006 6:56 PM
Ben konudan biraz farklı bir düşünce ile yorumumu yapmak istiyorum. Allah bilimsel şekilde kanıtlanabilir kanıtlanamaz benim bu kısmı irdelemeye niyetim yok.
Allah bilimsel olarak kanıtlandı diyelim bu sefer herkes iman etmiş olacak. Bilimsel bir şeye inanmakta imandan çıkar, inanılması kişiden kişiye değişmeyen bir olguya dönüşür. Necip Fazıl'ın şiiri çok güzel açıklamış düşüncemi.
"Kafire kalktı ölüm, mümine var!" deseler
Kim "Ben müminlerleyim, bana Allah gerek" der?
N.F.K
Yazan: Enes Reyhan Tarih: June 15, 2006 8:02 PM
Tuğrul Bey,
M.Hart'in kitabını yıllar önce elime almıştım. şu an tabii ki hatırlamıyorum programının içeriğini. ama şu vaka var. adam bir takım "etkinlik" kıstasları belirlemiş. bu kıstaslar sonucunda en etkin kişi Hz.Muhammed çıkmış. kıstasları birkaç defa değiştirmiş ve yine aynı sonuç.
bu bir tespit. bundan mana çıkarılması gerek mi o ayrı mesele.
M.Hart bir Batılı hristiyan. belki bir ateist.ama asla müslüman değil. kitabın yayımlandığı yer de müslüman ülkeler değil, batı. hatta adam Hz.İsa'yı 3.sıraya koymanın mazeretini anlatıp duruyor.
şimdi bir meseleyi değerlendirirken en önemliden en önemsize kadar çok sayıda basamakta durup değerlendirme yapabilirsiniz.
bu konuda da öyle.
en etkin veya degil bu bizim için çok önemli değil. Öyle peygamberler var ki kendisine bir kişi bile inanmamış. kavmi tarafından dışlanmış, işkenceyle öldürülmüş. bu ahlak abidesi insanların etkin olmamaları neyi değiştirir?
biz tabii ki olaya böyle bakmayız. önemli olan etkinlik değil, erdem, ahlak, zulme başkaldırı, haksızlığı düzeltmek, insanca yaşamanın gerekli koşullarını sağlamak, kula kulluktan kurtulmak, insan egosunun zincirlerini kırmak, manasız ve anlamsız bir hayat felsefesini yerin dibine gömmektir önemli olan. Nitekim O Zat da bunu başarmıştır.
Medine'de, "seni kara derili kadının oğlu" diye diğer bir müslümana hakaret eden büyük bir sahabiye "sende hala cahiliye izleri var" deyip tepki gösteren bir hak insanı O.
"Acemlerin büyüklerine ayağa kalktığı gibi siz de bana ayağa kalkmayın" diyen bir tevzu insanı O
Kendisini ve yakınları yurtlarından kovan ve eziyet edenlere "gidin bugün hepiniz hürsünüz" diyen bir hoşgörü insanı O. O'nu bunedenle seviyoruz. Etkin olduğu için değil.ama şahsen et etkin bir şahıs olarak insanlara da örnek olduğu gerçeğiyle karşı karşıyayız. demek ki pasif olmamalı üreten düşünen sürekli çalışan insanlar olmalıyız.
böcek-çiçek meselesi ise tabii ki önemli değil.
bakın kıssa bu ya işte, büyük bir alime demişler ki "bize mucize göster". o da kalkmış birkaç adım atıp geri gelmis oturmuş. Hocam sen ne yaptın demişler. demiş ki size mucize gösterdim. yürümek mucize de değil de nedir?
Bir panelde ateist bir yazarın "mucize yoktur bana mucize olan bir şey gösterin" iddiasına şöyle cevap verilmişti: "Bak şu varlıklara bunlar mucize değil de nedir?"
evet buna inanan inanmayan herkesin bakması gerekir.
burayı fizik gösterisine dönüştürme niyetim yok. 10 üzeri eksi 33 büyüklüklerin konuşulduğu atom altı dünyanın keşfine yolculuk yaptığımız bir dönemde hala kaba materyalist kalıplarla düşünenlere sadece gülüp geçiyorum. bu nedenle artık sık yazmayı falan da bıraktım.
bir mucize içinde yaşıyoruz. kendimiz de bir mucizeyiz.bu mucizeyi kim yaptı sorusuna bazı arkadaşlar ısrarla tesadüfler diyor biz de akıl diyoruz. Bir atın kaç çeşit yürüyüşü ve koşuşu var biz bir kısmını görüyoruz. insanoğlu binlerce yılın birikimini kullanarak ancak bir robotu tekdüze yürütebiliyor!
Acaba atın bu tırıs, rahvan vs yürüyüş kabiliyetini hangi doğa olayları bahşetti dersiniz?
Yazan: nuri saglam Tarih: June 15, 2006 8:38 PM
Bilimi ,yontemi soylevi ne olursa olsun ,insansi ozelliginden soyutlayamayiz. Bilim neyi nasil kanitlarsa kanitlamis olursa olsun ki Yaratici'yi da kanitladiginda , goruntu bugunku goruntuden farkli olmayacaktir. Yine kanita inanmayanlar ve inananlar olacaktir, suphesiz!
Evrenimizin bilgi yapisi , her turlu farkliligi, hareketin ve yeni bilgilerin yaratilmasi icin gerekli dinamizm olarak tasarlanmistir..
Evrende hicbirseyin birbirinin tipatip aynisi olmamasinda bu espri yatar , dogal tipatip aynilik gereksizdir. Akil , irade ve bilinc varsa secimi etkileyecek farkliligin cazibesi de olmalidir. Farklilik , akli ve iradeyi devreye koymaktadir. Farklilik yoksa , bu halde tercihiniz icin aklinizi ve iradenizi kullanmanizin geregi kalmazdi. Farkliliklar cazibeyi ortaya cikarir , bu cazibeleri fark eden algilayicilarin , akil ve irade kullanimi ile secim yapmasi gercekleserek , iletisimi , beslenmeyi ve her zaman oldugu gibi yeni bilgilerin ortaya cikisi gerceklesir.
Yazan: irfan Tarih: June 15, 2006 10:37 PM
Valla ben de Sibel Hanım ile yine aynı görüşü paylaşacağım. Bu forumda belli bir format var, bu formata uymayan katılımcıların "şu ayrık otu bir an önce buradan gitse" diye gözüne bakılıyor. Ayrık otları ayıklanınca kendi kendilerine, birbirlerinin görüşlerini destekleye destekleye gitme amacında bir topluluk havası var.
Israr ve inatla bilimin önkabulü olduğu yargısından vazgeçilmedi. Çünkü bu arkadaşların misyonu bilimin ön kabul ile çalışmasını sağlamak. Bu ön kabul de tanrının varlığı. Bu yüzden bilimin tanrının yokluğu önkabulü ile çalıştığı varsayımlarında ısrarcı olmayı, bilimin sekülerliğini tanrıtanımazlık olarak göstermeyi misyon edinmişler. Çünkü bunu kabul ettirirlerse bilimin bu önkabulünün yanlış olduğunu, doğrusunun tanrının varlığını önkabul olarak alması gerektiği tezlerini doğrulatabilecekler.
Beni üzen bu değil. Bilimin çok sağlam yöntemsel yapısını bozmayı başarabileceklerini düşünmem bile. Ama bilimi benimsemekten uzak kalmış bu toplumun bilim ışığından mahrum kalması durumunu sürdürmeleri olası.
Daha fazla üzen ise, karşılarına aldıkları kesimin de gerçekten bilimi ateizmi kanıtlamakta kullanmaya çalışma gayreti içinde olmaları.
Böylece ne İsa'ya ne Musa'ya yaranamama durumu ortaya çıkıyor. Bilimin görevi tanrının varlığını kanıtlamak değildir deyince bir kesim, bilimin görevi tanrının yokluğunu kanıtlamak değildir deyince öbür kesim somurtuyor.
"Yiyin efendiler yiyin! Bu hân-ı iştiha sizin" dizelerini şu eklemeyi yaparak yeniden yorumlamak istiyorum: "Yiyin birbirinizi! Tüketinceye, bitirinceye, hiç adam kalmayıp hepsi başka gelişmiş ülkelere kaçıncaya kadar yiyin! Yiyin ki bu ülke ebediyete kadar adam olamasın! Atatürk'ün medeni milletler düzeyine çıkma ülküsü gerçekleşemesin ki, onun mirasını reddettiğimizi, akla, bilime filan ihtiyacımız olmadığını, kurnazlığımızla(!) dünyaya bedel olduğumuzu cümle aleme ilan edelim. En bariz özelliklerinden birisi, değerlerini yiyip bitirmek olan ulusal genetiğimizi hakkıyla sürdürmüş olalım!
Hayırlı işler! Alkışlar hepinize...
.......................
MUSTAFA AKYOL'UN NOTU:
DEMİRKAN BEY, SİTEYE YAZIP YAZMAMAK TABİİ Kİ SİZİN KENDİ BİLECEĞİNİZ BİR ŞEY; ANCAK BURADA BEN BAŞTA OLMAK ÜZERE KİMSENİN KİMSEYİ GÖNDERMEYE ÇALIŞTIĞINI SANMIYORUM.
BELİRTTİĞİNİZ KONULARA GELİNCE; BEN BİLİMİN SEKÜLERLİĞİNİ ELEŞTİRMİYORUM, AKSİNE SAVUNDUM VE SAVUNUYORUM. BİLİMİN "TANRI'NIN YOKLUĞU ÖNKABULÜ" İLE DEĞİL, TANRI'NIN EVRENE MÜDAHALE ETMEDİĞİ KABULÜ İLE ÇALIŞTIĞINI (METODOLOJİK NATÜRALİZMİ) BELİRTTİM VE ELEŞTİRDİM. (KALDI Kİ AÇIKÇA "BİLİM ATEİST OLMALIDIR" DİYENLER DE VAR; TÜRKER ALKAN BİR DEFASINDA BÖYLE YAZMIŞTI; TARTIŞMIŞTIK KENDİSİYLE.)
"BİLİMİN GÖREVİ TANRI'NIN VARLIĞINI KANITLAMAKTIR" DİYE BİR İDDİAM DA YOK. BENCE BİLİMİN GÖREVİ GERÇEĞİ ARAMAKTIR. MESELE EVRENİN VE YAŞAMIN KÖKENİNE GELİNCE, BU ARAYIŞ İSTER İSTEMEZ DİNLERİN DE ALANINA GİRER. BİLİM BİR DİNE DAYANMAMALI, AMA ELDE ETTİĞİ BULGU BİR DİNE UYGUN DÜŞÜYORSA, BUNU KABUL ETMEKTEN DE ÇEKİNMEMELİDİR. METODOLOJİK NATÜRALİZM, BUNU ÇEKİNMEYİ DAYATIYOR.
BU KONULARI "YİYİN EFENDİLER" ÜSLUBU İLE DEĞİL DE, DAHA SOĞUKKANLI DEĞERLENDİREBİLMENİZ DİLEĞİYLE...
SAYGILAR
M.A.
Yazan: demirkan efegil Tarih: June 15, 2006 10:46 PM
BENCE BİLİMİN GÖREVİ GERÇEĞİ ARAMAKTIR. MESELE EVRENİN VE YAŞAMIN KÖKENİNE GELİNCE, BU ARAYIŞ İSTER İSTEMEZ DİNLERİN DE ALANINA GİRER. BİLİM BİR DİNE DAYANMAMALI, AMA ELDE ETTİĞİ BULGU BİR DİNE UYGUN DÜŞÜYORSA, BUNU KABUL ETMEKTEN DE ÇEKİNMEMELİDİR.
tamamiyle katılıyorum.
bilimsel bulguların dini bilgilerle ortusmesi bazı cevreleri niye rahatsız ediyor.
boyle bir sacmalık olamaz.
bilim gercek ile ilgilenmeli,gercek olmasını arzu ettigi sey ile degil.
bu konularla ilgilenmeye basladıgımdan beri,bu sacmalık devam edip gidiyor.
neden birileri bilimi kendi islerine geldigi gibi isletiyorlar.
neden birileri sahip oldukları bilimi savunmaktan aciz.
bilimin gercegi ortaya cıkarması cabası,evrenseldir.ama bilim adamlarının tamamı icin aynı seyi soyleyemeyecegim.
Yazan: bercenay Tarih: June 15, 2006 11:22 PM
Üniversite yıllarında bir hocamız kendi hocasından hatıra kalan bir sözü bize de aktarma gereği duyardı: "Bilimadamı laboratuara girerken inancını şapkası ile birlikte askıya asar, çıkarken de yine alır, giyer ve gider". Bu da bir tür metodik naturalizm tasviri sanırım.
Konuyla ilgili sayfalara bakıldığında metodik naturalizmin de farklı tonlarda olduğu görülüyor. Çok katısı/köktencisi de var, daha ılımlısı filan da. En katısı tahmin edileceği gibi aynı zamanda metafizik naturalizme bağlı olanların tutumu iken, daha ılımlı olan ise bazı teist bilimadamlarının tutumu.
The Panda's Thumb'da ID'yi reddettiklerini bildiren Iowa State hocalarının tarifi şöyle:
"Methodological naturalism, the view that natural phenomena can be explained without reference to supernatural beings or events, is the foundation of the natural sciences." http://www.pandasthumb.org/archives/2005/08/privileged_plan_6.html
Yani herşeyi tabiata bağlayacaksınız, kenarda bir yerde tanrıya filan inansanız bile. Burada tabiki "tanrı yok" denmiyor, "tanrıya gerek yok" deniyor.
Ansiklopedide şunlar yazılmış :
"Methodological naturalism underlies the application of the scientific method in science, which makes the methodological assumption that observable events in nature are explained only by natural causes, without assuming the existence or non-existence of the supernatural, and hence does not accept supernatural explanations for such events. "(Wikipedia)
Buradaki "observable events in nature are explained only by natural causes" ifadesi de oldukça katı bir tutumu yansıtıyor. Philip Johnson bu tanımlardaki haliyle metodik olan ile metafizik olan arasındaki ayrımın önemsizleştiğini belirtir :
"When "methodological naturalism" is combined with a very strong a priori confidence that materialistic theories invoking only unintelligent causes can account for such phenomena as genetic information and human intelligence, the distinction between methodological and metaphysical naturalism tends to collapse. Example: "Science can study only naturalistic mechanisms; therefore we can be confident that life must have arisen by a naturalistic mechanism, since science continually advances and solves problems of this kind." "(Reason in the Balance, p212.)
Öte yandan makalenin konusu olan F. Collins gibi bilimadamlarında metodolojik naturalizm, doğadaki düzenin -her ne kadar tanrının eseri ise de- doğa yasalarına indirgenebileceği ve indirgenmesi gerektiği gibi bir anlayış. Mustafa Bey Templeton Foundation gibi grupların bu anlayışı temsil ettiğini belirtmişti.
Yine de herkesi sıkı kalıplara sokmak gerekli değil. Bireysel ayrımlar her zaman vardır.
İnternet üzerinde özellikle de ID sayfalarında naturalizm üzerine çok yazılar/tartışmalar var. Konu son derece güncel. Bu tartışmaların Kansas eyaletinde bilimin tanımında bir değişikliğe yol açmış olduğunu da hatırlamak gerek. Önceki tanım :"Science is the human activity of seeking natural explanations for what we observe in the world around us." Sonraki :"Science is a systematic method of continuing investigation that uses observation, hypothesis testing, measurement, experimentation, logical argument and theory building to lead to more adequate explanations of natural phenomena." İkincisinde naturalist vurgunun kalktığı görülüyor.
Saygılar...
Cengiz Cebi, felsefe öğretmeni
Yazan: cengiz cebi Tarih: June 16, 2006 12:20 AM
Demirkan Efegil hicte iddia ettigi gibi notral bir profil cizmiyor yorumlari ile. Su gorusler ona aittir:
1. Turkiye'nin dis poltikasini belirlerken "iyi, kotu, hak, hukuk dostluk, kardeslik, gibi mefhulmarrdan bahsetmek kasitli hamest degilse safdilliktir. Poltika cikar uzerine belirlenir. Cikar ise ABD ve onun bolgedeki jandarmasi olan Israil'in suyuna gitmektir. ABD aslinda cok serinkanli davranmaktadir ve haklidir.
2. Bilimin tanimi islevi konusuna kendisinden farkli yaklasanlari ise soyle tasvir ediyor:
"...Çünkü bunu kabul ettirirlerse bilimin bu önkabulünün yanlış olduğunu, doğrusunun tanrının varlığını önkabul olarak alması gerektiği tezlerini doğrulatabilecekler.
Beni üzen bu değil. Bilimin çok sağlam yöntemsel yapısını bozmayı başarabileceklerini düşünmem bile. Ama bilimi benimsemekten uzak kalmış bu toplumun bilim ışığından mahrum kalması durumunu sürdürmeleri olası." (DE)
Adeta karsisindakileri "dunyanin okuzun basinda durdugunu sananlar" addedip tepeden bakan bir soylem. Bu tavri butun yorumlarindan gozlemek mumkun. Oysa yaptigi bu elestiri en az 30 defa cevaplandi bu sitenin degisik ilmeklerinde Mustafa Bey, Suat Ozturk Bey, Esra Hanim, Mustafa Ajlan Abudak Bey ve diger bircoklari tarafindan. Bu metoda ne denir bilmiyorum: Once karsisindakinin ne soyledigini degil, ne dusundugune karar verip sonra onu curutmeye calismak.
ve birlestirilecek ucuncu nokta:
3. "....Yiyin ki bu ülke ebediyete kadar adam olamasın! Atatürk'ün medeni milletler düzeyine çıkma ülküsü gerçekleşemesin ki, onun mirasını reddettiğimizi, akla, bilime filan ihtiyacımız olmadığını, kurnazlığımızla(!) dünyaya bedel olduğumuzu cümle aleme ilan edelim." (DE)
Herkesin nesnelligi, tarafsizligi bir yere kadar herhalde degilmi Sn. Efegil? Takdir etmeliyim Sibel Fidel, Ataman Ertugrul, Sezgin Kiroglu ve Yilmaz, Sait Abidin Feramoglu? (sahi neydi adi Sibel Hanim? -eger gerecekten bu kadar farkli kisiler varsa) gibi zatlardan daha kurnazsiniz(!) Ama fazla degil. Gidiyorsaniz hepsine selamlar. Bir araya geldiginizde birbirinizi alislamayi ihmal etmeyin!
Yazan: Bekir L. Yildirim Tarih: June 16, 2006 12:28 AM
Nuri Bey Ağabey,
Sizi okumaktan büyük keyif alıyorum, zaten sık yazmayışınıza bozulurken bir de "artık yazmama" düşüncenize ise fena halde hiddetleniyorum bilmiş olasınız..:-)
Peygamberimiz, inanmayan ehl-i insafların bile her zaman takdirini kazanmıştır.Bir zaman bloguma almıştım,koyu Kalvinci Thomas Carlyle'nin 8 Mayıs 1840’ta verdiği ve “Peygamber Olarak Kahraman: Muhammed” başlığını taşıyan Konferansı ile ilgili yazar Ahmet Yıldız'ın derlemesini..
O konferansta Thomas Carlyle peygamberimiz hakkında bakalım neler söylüyor:
Evsaf-ı Muhammediye: " Muhammed küçük yaştan beri düşünceli bir insan olarak tanınmaktadır. Arkadaşları ona “El-Emin” adını vermişlerdir. Gerçekten de doğru ve emin bir insandır. Düşüncelerinde de böyledir, sözlerinde ve fiillerinde de. Her hareketinde mutlaka bir mana olduğu dikkati çekmektedir. Çok konuşmaz. Söylenecek bir şey olmadığında susar. Ama konuştuğu zaman akıllıdır, içtendir. Meseleyi daima aydınlatıcı sözler söyler. Konuşmaya değer tek konuşma tarzı da budur zaten! Hayatı boyunca metin, müşfik, temiz bir insan olarak tanınmıştır. Ciddi ve samimi, buna karşılık sevimli, dost canlısı, hatta neşeli ve şakacı bir karaktere sahiptir. Çok tatlı bir gülüşü vardır. Her şeyleri gibi gülüşleri de sahte olan, gülmeyi beceremeyen insanlara hiç benzemez.Muhammed yakışıklılığıyla da ün salmıştır: güzel, zeki, dürüst bir yüz: esmer, sağlıklı bir ten; parlak, kara gözler... İçinden geldiği gibi davranan, ateşli fakat doğru, iyi niyetli bir insan! Katıksız bir zekayla, ateş ve ışıkla, işlenmemiş meziyetlerle dolu; çölün derinliklerinde hayatının görevini yapan bir adam.”
Peygamberin Ümmiliği: “O tarihlerde yazı Arabistan’a henüz girmişti. Muhammed’in okuma-yazma bilmediği hakkındaki görüşün doğru olmaması için hiçbir sebep yok. Onun görmüş olduğu bütün eğitim çöl hayatından ve bu hayatın tecrübelerinden ibarettir. Karanlık köşesinden kendi gözleri ve düşünceleriyle bu sonsuz Evren hakkında ne kavrayabilmişse bütün bildiği de o kadardır. Eğer üzerinde düşünülecek olursa, hiç kitap okumamış olmak bize garip gelecektir. Issız Arabistan çölünde kendi gözüyle görebildiği veya belirsiz bazı söylentiler yoluyla işittikleri dışında bir şey bilemezdi. Kendisinden öncekilerin ve kendisinden uzakta bulunanların bilgilerini de Muhammed için yok saymak gerekirdi. ...O orada, çölün derinliklerine gömülmüş olarak yapayalnızdır. Ve öylece büyümek zorundadır. Tabiat ve kendi düşünceleriyle başbaşa"
Safi samimiyet: “Hakkında pek çok şey söylenmiş olmakla birlikte Muhammed zevk düşkünü bir insan değildi. Eğer onu birtakım aşağılık zevk ve duyguların, hatta herhangi bir hazzın tatminini kendine gaye edinmiş adi bir zevk düşkünü olarak görürsek büyük bir hataya düşmüş oluruz. Son derece sade bir ev hayatı vardı Muhammed’in! Bütün yiyip içtiği arpa ekmeğinden ve sudan ibaretti. Bazan aylar boyu ocağında ateş yandığı olmazdı. Çoraplarını kendisinin onardığı, hırkasını kendisinin yamadığı haklı bir gururla kaydedilir. Muhammed hep çalışıp çabalayan yoksul bir adamdı, aşağılık insanların amaçları onu hiç ilgilendirmezdi. Bence o hiç de fena bir adam değildi! Onda herhangi bir hırstan çok daha yüce bir şeyler vardı. Yoksa yirmi üç yıl onun buyruğunda, onunla omuz omuza dövüşen o vahşi Araplar ona böylesine saygı gösterirler miydi? Bunlar sık sık birbirleriyle çatışan, yırtıcı bir coşkunlukla birbirlerine düşen vahşi insanlardı. Gerçek bir yetenek ve yiğitliğe sahip olmayan kimse onları yönetemezdi. Ona Peygamber mi diyorlardı? Evet! Karşılarında apaçık duran, hiçbir sır perdesiyle örtülü olmayan, herkesin gözü önünde hırkasını yamayan, savaşan, görüşmelerde bulunan bu adama Peygamber diyorlardı. Kendisine ne isim verilirse verilsin, onun nasıl bir adam olduğunu elbette ki görmüşlerdi. Başında taç bulunan hiçbir imparator kendi eliyle yamanmış hırka giyen bu adam kadar saygı görmemiştir! Yirmi üç yıllık çetin bir deneme boyunca ona kesinlikle itaat edilmiştir. Böyle bir imtihandan ancak gerçek bir Kahraman başarıyla çıkabilir.”
Derlemenin tam metni :
http://www.blogcu.com/GELENEK/407686/
***
Evet gerçekten yürümemiz bile bir mucizedir.Hayret ki insanlar Kadir-i mutlak bir Yaratıcı'ya vermeye kıyamadıkları sıfatları madde+zaman+tesadüfe verirken hiç yüksünmüyorlar.Bir çürük faraziye ve dogma olan materyalizmin çürüklüğü, teist argümanlarla defalarca gösterilmiştir.
Materyalizmin ardarda yediği darbelerden sonra İslam düşüncesinde İslam düşüncesinde Lâedriyye, Sûfestaiyye, Vâkıfiyye de denilen agnostizm daha da ön plana çıktı. Bu terimin moda oluşu Sezgin Kıroğlu Bey gibi "bilgi küplerinin" bile bu ideolojinin anlamını bilmeden benimsenmesine yolaçıyor.(Sezgin Kıroğlu hem agnostik hem materyalistmişte :-))
Daha yukarılarda yine başka bir agnostik ve felsefeden pek hoşlanmayan, determinizme gönülden bağlı Demirkan Bey'de şöyle diyordu :
"Bilinçli tasarım teorisinden dini doğrulamaya yarayacak bir şey de çıkmaz. Evrimin yönlendirmesini başka bir yıldızdan gelmiş başka bir uygarlık da yapmış olabilir, "iyi, bu uygarlık nereden geldi?" sorusu "ne bilelim, bilmiyoruz, tanrı nereden geldi?" ile geçiştirilebilir."
Bunu ancak materyalistler ve agnostikler geçiştirebilirler.Çünkü teism açısından bu argüman çoktan kendilerine iade edilmiştir.
Evrenin "kendi kendinin varlığını izah edeci" olarak görmek tuhaf birşeydir çünkü evren kendi varlığını izah edemez.Fakat "Allah" esas alındığında "Allah"nın mevcudiyetini izah etmeye gerek olmayacaktır, çünkü "Allah" kendi kendini izah eder niteliktedir.
Eskiden beri sorulan "pekii Allah'ı kim yarattı?" gibi sorular "Allah" kavramının anlaşılamaması yada yanlış anlaşılması neticesinde ortaya çıkar."Daire niye yuvarlıktır ?" , "kare niye dört köşedir" sorusu neden saçmaysa kendi kendini izah eden bir varlığın mevcudiyeti içinde bir izahat istemek o kadar saçmadır.Demirkan Bey'in mesele ile yüzleşmek yerine meseleyi ötelemeye çalışmasının ardındaki sebep bu felsefi çıkmazdır.Bir diğer öteleme yöntemi de "varoluşu" sonsuz bir sebepler zincirine bağlama çabasıdır.
Kozmolojik Teism argümanını Stoeger şöyle ortaya koymaktadır:
" Bir şeyin mevcudiyeti, bu şey ister maddenin en küçük birimi ya da mevcut yasalar olsun, kendi kendine var olan, ya da kendi kendine var olan bir sebebe yaslananan bir sebebi -kendi mevcudiyetini izah etmek için başka bir sebebe ihtiyaç duymayan,nedensel zincirin ilk halkası- gerekli kılar.Kendi mevcudiyetlerini izah edemeyen ve kendi mevcudiyetini izah eden bir varlığa ya da sebebe bağlı olmayan, geriye doğru uzayıp giden ucu açık bir varlıklar zinciri tahayyül etmek imkansızdır. Ya da başka türlü söyleyecek olursak, bir varlığın dayanağı olan sebepleri, daha temel olan ve söz konusu varlığın mevcudiyetini tek başlarına izah edemedikleri için kendileri de başka varlıklara, sebeplere ve süreçlere bağlı olan varlıklarda ve süreçlerde aradığımızda, bu arayış kendi kendini izah eden ve kendi kendinin sebebi olan bir varlık ya da süreçte son bulmadığı sürece bir sonuca ulaşamayız ki arayışı sona erdirecek varlığın mevcudiyeti zaruridir.Doğası gereği olmaması gibi bir şey sözkonusu değildir."
Yani bu "varoluş" olduğuna göre Yaratıcı'nın varlığı zaruridir.Olmaması gibi bir şey sözkonusu değildir.Sonsuz bir sebepler dizisinin toplamı bu sebeplerin herhangi birisinin mevcudiyetini izah etmek için yeterli değildir. Allah'ın Varlığı ile ilgili ünlü üçlemesine Richard Swinburne evrenin sonsuzdan beri varolmuş olduğunu kabul edilse bile yine kendi varlığını izah edemeyeceğini söyleyerek şöyle der:
"Eğer evren sonsuz yaştaysa...eğer geçmiş safhalara sebep olarak gösterilecek tek şey bir önceki safhalarsa, geçmiş safhaların bir bütün olarak toplamının hiçbir sebei ve hiçbir izahatı olmayacaktır. [..] Ancak evrenin her safhası (ilk safhasının herhangi bir izahatı olmayacağı sonlu evren algılayışında karşılaşılacak durumun aksine) bir izahata sahip olsa dahi, bu sonsuz serinin bir bütün olarak izahatı olmayacaktır, çünkü bu seriyi meydana getiren öğeler için serinin dışında yatan bir izahat olmayacaktır.Bu durumda evrenin mevcudiyeti hiçbir izahatı olmayan, hiçbir anlam içermeyen bir gerçek olacaktır.Bir kere varolduktan sonra neden varolmaya devam ettiğine dair bir izahat olacaktır ancak evrenin henüz varolmadığı bir zamanın "hiçliği" için bir izahat yapılamayacaktır."
Kendi kendini izah edemeyen bir şeyse mutlaka bir izah ediciye muhtaçtır. Kaldı ki evrenin sonsuz zamanlı değil bir başlanıcı olduğunu biliyoruz.Bu anlamda haydi haydi izahata ihtiyacı var.Prof.T.D.Sullivan'da sonsuz sebepler zincirinin zorunlu bir varlıkta son bulmasının gerekmeyeceği ya da bu sebepler serisinin toplamının hiçbir sebebe ihtiyaç duymayacağı yolundaki görüşün mantıksızlığını şöyle vurgular :
" En azından bir şeyin herhangi bir sebebi olduğunu varsayalım.(aynı determinizmde gözlemlediğimiz gibi.S.Ö) Ben sadece bu bilgiye sahip olmamızın bile, herşeyin sebepsiz varolabileceğini söylemenin ne kadar saçma olduğunu görmemize yeteceği meselesi üzerinde duracağım.Yani şu ifade kesin bir çelişkiyi barındırır.:"elbete bazı şeyler aslında bir sebebe dayanır ama herşey, bir sebebe dayanan şeyler de dahil olmak üzere, bir sebep olamadan varolabildi."
Evren kendi kendinin izahı olamaz.Bunun Demirkan Bey'in yaptığı gibi ötelemesi de olmaz.Çünkü zihnimiz bu sonuca (temel nedene) mecburen ulaşır.Bu materyalizmin felsefi olarak çürütülmesidir.Evren kendi dışında bir Varlığa muhtaçtır ki o da kendi kendini izah eden varlık Allah'tır. O'nun varlığı, varoluşun temelendirilmesi için zorunludur.
Yani kısa lafın uzunu Yaratıcı felsefi olarak bile kaçacak, kıpırdayacak hiçbir alan bırakmamış.Teleolojiye bile gerek kalmadan sadece varoluştan hareketle Yaratıcı'nın zorunluluğuna ulaşıyoruz.Bazıları da bu sonuca mecburen ulaştığı için insan zihnini temel almayı redderler.Bambaşka prosesler hayal ederler.Temel almadıkları insan zihniyle düşündükleri halde bu hayallerin kurulabilmesinin mantıksızlığı gösterildiğinde ise sus-pus olurlar.İnadi şekilde inanmayanlar da aslında tabiat tanrısına tapıyorlar.Çünkü zihnin zorunlu olarak ulaştığı aşkın Tanrı'yı kabul etmeme düşüncesi mutlak inkar değildir.Mutlak inkar doğası gereği mümkün değildir. Onlar Yaratıcı'ya vermeye kıyamadıkları "yaratma" özelliklerini madde, zaman, tesadüf, doğa gibi bir takım modern putçuklara dağıttığı için bariz ve modern bir şirk ehlidirler.Çünkü her halükarda ortada bir "yaratma" eylemi vardır, sadece "özneler" farklıdır.
Tüm bunlar determinizme göre.. İş quantuma geldiğinde ise Yaratıcı'nın sadece varlığı değil Kayyumiyeti de ayan beyan ortaya çıkmaktadır...
Devekuşu gibi kafayı kuma gömmek ve meseleyi ötelemek çözüm değildir.
Kafaların kumdan çıkması dileğiye hep beraber dua edelim..
saygılarımla..
(Not: Nuri Bey ağabey, Metin Bey bir blog açtı, sizi de oraya bekliyor.E-mail'inizden ulaşamamış haberiniz olsun.:-) Sıkıldığınız zaman dağıtmaya geliniz.:-) www.jazzetta.wordpress.com)
Yazan: S.Öztürk Tarih: June 16, 2006 1:08 AM
Gidenlerin hepsinin ortak bir noktasi var. Buraya gelip yapmak istedikleri tek sey "ogretmek". Ogrenmek istedikleri hicbirsey yok. Hepsinin onlarca onyargisi var ve bulunduklari nokta kesinlikle digerlerinden cok cok yukarda. Geldim alicagimi aldim ve gidiyorum diyen yok. Hepsi egitemediginden yakiniyor.
Bir de giderken canibalism suclamasi yapmasa imis "efendi adammis" sessiz sedasiz gitti falan diyecek idim.
Madem suclandik ayni dilden cevap vereyim: "Geldikleri gibi giderler"
Demirkan Bey'e Not : Bilginiz icin Tanrinin varligi yada yoklugu onkabulu ile bilim uretmenin bir alakasi olduguna inanmiyorum. Hatta antik yunan gibi 100 tanriya da inanip bilim uretebilir insan. Hatta bazi din mensuplari bilim uretemiyor dense bile bir yere kadar anlarim. Din mikroskop kullanmayi yasaklamistir, adamlar belki nano teknolojide ilerleyemezler. Ama belki bu onlari baska alanlarda uzmanlastirir. Tipla ilgilenmek yasaktir, matematikci olurlar. Matematik yasaktir, dogada uzmanlasirlar. Ama bunlardan en kotusu mantikli dusunmeyi yasaklayan dindir. bilimi kiyafetine gore bile degerlendirir. Cok tehlikelidir. Bilimin onundeki en buyuk engel bu dindir. Afrikada bir kabilede bu dine YOK diyorlar.
Yazan: fatih demir Tarih: June 16, 2006 3:20 AM
"Ilim, bilim bilmektir / Bilim kendin bilmektir / Sen kendini bilmezsen / Bu. nice okumaktır.” Y. Emre
Yazan: Bekir L. Yildirim Tarih: June 16, 2006 11:59 AM
DUYURU:
Mustafa Bey’e ön-not: Bu yazımın üslubu, blogunuzun yarıresmi, kamusal, ağırbaşlı, cool tarzına uymayabilir. Yine de neşrini hassaten rica ederim! (Ayrıca bi “kolay gele!” moralini benden esirgediğiniz için şahsınıza da teessüflerimi bildirmekten gocunmam!!!
Bloglarda amatör ahkam kesiciliğe sağolsun Mustafa Bey’in mekanında başladım sayılır. Fethi Bey dolayımında Halid Bey sayesinde (yoksa yüzünden mi desem?!) de kendimi birden havuzun içinde buldum; blogger olup çıktım! Bendeniz yokken burada sınıf mevcudunda değişiklikler olmuş; Ataman Bey’in ardından Sibel Hanım da ayrılmış, kendisini -dostlarım hilafına- resmigörüşçü/laikçi/vesaireci han(/ım)lardan kesinlikle ayrı tutma taraflısı olduğum Demirkan Bey de gitmiş... yeni arkadaşlar gelmiş... Ve ben özel nedenlerle bir süre ayrı kalınca -Fethi Bey’in sevimli deyişiyle- birkaç MeydanLarousse yahut AnaBritannica cildi cesametindeki bu blogun beyin nahiyeme yükleyeceği okuma ve yorumlama yükü kaldıramayacağım kadar ağır hale gelmiş daha şimdiden...
Bu durumda ne yapabilirim diye düşününce aklıma şu geldi çare olarak: Yıllık tatilimi bekleyeceğim. O zamana kadar hoşçakalın. Bu blogun kadrolu -ve birinci derecenin ikinci kademesinden malulen emekli edilmeyi haketmiş-üslup komiseri olarak, kavga dövüş istemem arkadaşlar!
Ayrıca, hazır hepiniz biraradayken çay davetimi de yapayım. Gerçi geç kaldınız, resmi açılışı yaptık ama olsun. Nefis keklerim de var çayın yanında! Beklerim!
jazzetta.wordpress.com
NURİ BEY'e ÖZEL not:
Size ulaşmak, yüce makamlara erişmekten çok daha zor! Adresiniz çalışmıyor, birinci parti çayı kaçırdınız, ikincisine muhakkak bekliyorum dostum!
.............
MUSTAFA AKYOL'UN NOTU:
METİN BEY, KUSURA BAKMAYIN, SİZİN AÇILIŞI KAÇIRMIŞIM. SON 10 GÜNDÜR YURTDIŞINDA VE HEP YOLLARDAYDIM. HAYIRLI OLSUN. TEBRİK EDİYORUM.
SAYGILAR,
M.A.
Yazan: metin-thePoor Tarih: June 16, 2006 12:02 PM
“Işık, Bilim, Aydınlık” ve Marjinalitenin Rantı...
Bugün takvimlerin gösterdiği süreç, modernleşme yolunda geçirdiğimiz zamanın, sadece niceliksel olarak bile, hatırı sayılır bir nitelik ortaya koymasını gerektiriyor. Zamanın geçmesiyle değişen haller gereği bizimde halimizin bir hale yola girmiş olmasını beklememiz mantıklı. Peki, Türkiye gerçekten ne halde?
Nasıl oluyor da Türkiye, aradan geçen 100 yıla rağmen aslında prensipte kimsenin ayrı düşmediği konular üzerinden (modernleşme ve gerekleri) pratikte kesimleşiyor ve kısırdöngüye giriyor? Çağdaşlık ve geleneği nasıl kamplaştırıyor? Türkiye hâlâ nasıl, hem çağdaşlık, hem de gelenek adına “öteki”ni itip kakmayı meşrulaştırabiliyor ?
Tanpınar, Yaşadığım Gibi” adıyla yayınlanmış olan makalelerini içeren kitabında, modernleşme sürecinde ayrı dünyalarda yaşamaya başlayan ve kendi insan tipini, yaşam tarzını üreten eski ve yeni kurumların yan yanalığından çıkan ikili hayat tarzında “eski”nin yaşamasını eski veya geleneksel olan yani tarihteki “biz” e karşı işlenmiş bir talihsiz hata olarak görür. Bunların tasfiyesini “saadet” olarak niteler.
Kendi zaman ve mekanında doğmuş gelişmiş ve hayli zaman yaşadığına göre de hayatın çeşitli ihtiyaçlarına cevap vermeyi başararak gelenekselleşmiş olan kurumların, zamana uygun olarak kendini yenileyip dönüştürememeleri ve yanıbaşlarında yenilerinin varolması bu “eskileri”, bir tür anokronizm gibi toplumun orta yerinde geçmişin temsilcisi olarak öylece bırakmıştı. Bu da kendi zamanında gayet akılcı olan eskinin özünde de akıldışı ve hurafe olarak algılanmasına sebep olmuştu. Bu yüzden eskinin tasfiyesi sağlıklı bir adımdı Tanpınar’a göre.
Nitekim uzun zaman tiyatrodan televizyona pek çok “devletlü” kurum geçmişe dair ürettikleri antipropagandayı bu estetikten ve işlevsellikten mahrum kalıntılar üzerinden haklılaştırdılar. Bu propaganda da geçmişin tasfiyesinde antidemokratik modernleşme (!) yöntemimizin bir parçasıydı ve bu yöntem önce “çağdaşlarımızın” kişiliğini belirledi. Zamanla da kendi ezbercilerini üretti.(1) Kendinden menkul ışık, aydınlık, bilim onların malı; karanlık, gerilik, hurafe de geri kalanların kaderiydi.
Bugünden geçmişe bakıldığında daha iyi görülebildiği gibi, Türkiye’deki modernleşme politikalarının sorunlu yapısı basit bir “imaj” sorunundan, “Türk toplumuna medeni dünyada bizi utandırmayacak bir görünüş kazandıralım” anlayışından kaynaklanmıyordu. Daha derinlerde “çağdaşlaştırıcıların” toplum tabanındaki meşruiyet sorunları yatıyordu. Bu yüzden “çağdaşlaştırıcılarımızın” bitmeyen anti propagandası gerçek bir değiştirme, dönüştürme amacına yönelik değildi. Eski meşrutiyet alanlarına gönderme yapan, onları hatırlatan göstergelerle savaştı. Nitekim bugün başörtüsü sorununun altında da bu anlayışı görebiliyoruz. Israrla başörtüsünün bir simge olduğunu söyleyenler kendi açılarında haklı olabilirler. Çünkü geçmişte uygulanan yanlış politikalar, giyim üzerinden yürütülen çağdaşlaştırmalar, çağdaşlaştırıcıların icad ettiği geleneği halkın geleneğinin karşısında konumlandırdı. Ve tabii simgelerini de. Böylece çağdaşlaştırıcılar için başörtüsü bir simge oldu.(2)
Kısıtlı kaynakların paylaşımı demek olan modern çoğunluk istenebilir değildi. Yöntemleri sadece gelenek ve dini (eski meşruiyet alanlarını) itham ettikleri sıfatları kişiler üzerine tespit etmekti… Ürettikleri, kendileri gibi karşı marjinaliteler oldu ve her ikisi hâlâ birbirini besliyor. Ters düz edilse biri diğerinin içinden çıkacak olan Türk toplumunun bu “müthiş ikilisi", zıt yönlerde aynı geleneğe/dine gönderme yaparlar. Toplumda ne idüğü belirsiz birçok iddia veya söylem kendini dayatır ya da dolaşıma girerken hiçbir akıl ve vicdan süzgecinden geçmeyi kendine vazife görmeme azadeliğini çağdaşlığın ürettiği bu “gelenek”ten alır. Böylece "çağdaşlık", "gelenek" ve "din" uzayıp giden ve asla bir bilene “bu işin aslı nedir?” diye sorulmayan bir masal olur; zamana ve zemine göre yeni eklemlenmelerle sahne alabilen…
Tabandaki meşruiyet eksikliğini kendinden menkul “aydınlık, bilim, ışık” üçlüsü, bilemediniz dörtlüsü, üzerinden aşmaya çalışırken “öteki”ni karanlık, gerilik, hurafeye mahkum edenler ve bu “çağdaşlar”ın dışlama ve marjinalize etme yoluyla halk katında ürettikleri kendi yansıları: Hınçların beslediği güçlü bir şovenizm, tutuculuk… Ve bu uyanıkların hiçbir şekilde “ortak aklın” kabul etmeyeceği yaveleri görece marjinal duruma düşürülmüş olduğunu anladığı kesim ve görüşlere angaje etme kurnazlığının eseri başka bir “söylem” , yani gelenek ve bunu alttan alta meşrulaştırdığına inanılan dine gönderme yaparak üretilen çarpıklıklar. Böylece bence dilimize girmekte geçikmiş bir gerçek netleşiyor:Marjinaliteden rant yiyenler.
Ülkemiz, "Burası Türkiye olur böyle şeyler" "payesini" bu, tabanda ve tavanda "marjinalitenin rantı"nı yiyenlere borçludur.
Bu rant, tek başına marjinale düşmenin yeniden üretim ve dönüştürücülüğünü ve marjinal üretmenin kısırdöngüsünü de başlatıyor.
Marjinalitenin toplumda ürettiği rant payının, topluma nasıl bedellerle dönebileceğinin örneklerinin toplumu Türkiye. Dışlama, sınırlama ve yaftalamanın akıl dışılığının göstergesi olan marjinalite ve onun ürettiği rant, toplumda fikir üretiminin yokluğu, hasbelkader üretilse bile, dolaşımının imkansızlığı, monologa dönen diyalogların, yüz yıl geçse de dönüp dolaşıp aynı sorular ve sorunlarla baş başa kalmamızın, yüzyıl önce yazılanları tekrar etmemizin sebebi. Marjinaliteden üretilen rant, ya da geleneksel dille söylersek münafıklık/ikiyüzlülük toplumumuzun ödediği en büyük bedel… Hem marjinale düşürülenler hem de bütün toplum için…
Bu tablo karşısında okur-yazarın yapması gereken, anlayışın, söylemin ve mücadelenin birkaç maddeye/meseleye sıkıştırılması, tepkisel hareket etme, geleneği afyona dönüştürerek daima savunmaya hazır bir tavra girme olasılıklarına karşı tedbirli olmak; böylece dünyada duruşa yalnızca kendine “dokunan” yönüyle cevap verme ve olayları arkadan takibe mahkum olmaktan kurtulmak olmalı sanırım. Aksi takdirde, öncelik hakkını kullanamayanlar yedeklerinde tuttukları meşruiyet gücünün marjinalizasyonundan daha çok skeçler seyrederler.
1. Ayaküstü konuştuğunuz “İzmirli” kızın, İstanbul’a yerleşen Anadoluluları, (yanından geçen son model arabaların içindeki insanların Fransız olduğunu sanıyor olmalı), hâlâ “açlıktan nefesleri kokar niye İstanbul’a koşuyorlar anlamam. Otur memleketinde, ek tarlanı…ne güzel … böyle sürünmekten ne anlıyorlar” diye tanımlayışından; gazete köşesinde Türk kelimesini küfürle eşanlamda kullanıp İtalyan işçileri Michalengelo ilan edenine kadar…
2. Ülkemizin önde gelen kadın derneklerinden birinde bir tartışma yaşanmıştı: Yaşları 60’ın üzerinde olan çoğunluğu avukat kadınlardan bazıları, “Ben dindar değilim, dini önemsemem ama başörtüsünün üniversitelerde serbest olmasını istiyorum” görüşünü paylaşan görece genç diğer üyelere “Ben dini önemsiyorum, hatta kendimi dindar olarak tanımlıyorum ve başörtüsünün üniversiteye girmesine de diğer kamusal alanlara katılmasına da kesinlikle karşıyım” görüşünü savunmaları iktidar ve meşruiyet sorununun uzantılarını yaşadığımızı gösteren iyi bir alan örneğiydi.
Yazan: Hande E. Tarih: June 16, 2006 3:58 PM
Tüm yorumcular;
Ayrılma konusunu çok dramatize etmişsiniz. Ben sadece Sibel Hanım'a burada yazmayı bırakma konusunda hak verdiğimi söyledim. Ayrıca gerçekten bırakmayı ciddi düşünmek de gerekiyor, çünkü bunca kişiye ayrı ayrı yanıt yazmak bayağı zahmet verir oldu.
Aslında üşenmem, fakat aynı yanıtları defalarca da yazamam ki? Tek bir çarpıcı örnek vereyim:
"Gidenlerin hepsinin ortak bir noktasi var. Buraya gelip yapmak istedikleri tek sey "ogretmek". Ogrenmek istedikleri hicbirsey yok. Hepsinin onlarca onyargisi var ve bulunduklari nokta kesinlikle digerlerinden cok cok yukarda. Geldim alicagimi aldim ve gidiyorum diyen yok. Hepsi egitemediginden yakiniyor."
Bu eleştiriyi hakettiğimi hiç sanmıyorum. Çocuktan, karıncadan bile öğretmen olarak söz eden ve herkesten faydalandığımı söyleyen benim, önyargıyı en başta bilimsel yöntemin dışladığını söyleyen yine benim...
Neyse ayrılma konusu madem bu kadar dramatize oldu, ben de dramayı sürdüreyim:
Benim "bilimi ne teizme, ne ateizme alet etmeye çalışmayın" çağrımın mutlaka birilerinin dimağında yankı bulacağına inanıyorum. Sayın Akyol'un nasıl bir düşünce dünyası özlediğini az çok hissettim. Ard niyeti olan bir maşa olduğunu hiç zannetmiyorum. Bir düşünce adamı olduğuna kaniyim. Onunla bir adım farklı gidiyoruz. Ben tanrı tartışmasını bilimin hemen çıkışında yapmayı öneriyorum, o bilimin içinde yapmakta ısrarcı. Bilimin sınır taşları evrim, kuantum, rölativite gibi kuramlardır. Bunlardan hemen sonra felsefe başlar.
O yüzden Sayın Akyol'un ben gittim diye yazılarımı apar topar kaldıracağına ihtimal vermiyorum. Bu çağrımın hiç olmazsa bir beyinde yankı bulacağına, görüşlerimin içten, insanlığın düşünsel sorunlarının beyin sancısını çekmiş biri tarafından yazıldığının o bir beyinde hissedileceğine inanıyorum. Fakat günümüz bilgi bombardıman çağının olumsuzluklarından biri bu millet: Bunca veri bombardımanı içerisinde kayda değer olanlar da kaybolup gidiyor ve belki bir kaç birilerinin ciddi ciddi üzerinde durmasına kadar bu veri sağanağına dayanamayıp eriyip gidiyorlar. Fakat kaos kuramına göre hiç bir şeyin kaybolmadığı belki de gerçektir...
Tabii ki bilimi bırakıp felsefi tartışmalara da girmeyi isterdim, fakat benim için öncelikli konu bilim. Bunda uzlaşamadan başka konuya geçemem. Felsefeyi bilimden az önemsiyorum. Tıpkı bilimkurgu gibi. Bilimsel temeli olmadan bilimkurgu saçma sapan hayali kurgulamalardan ibaret kalır.
Son olarak: Vahim yazım ve imla hatalarına, yetersiz Türkçe kullanımına kimseyi rencide etmek istemediğim için girmiyorum. Sayın Cebi çok felsefi, Sayın İrfan da çok kuantum takılıyor.
Umarım ben ve herkes zaman içinde kendimizi daha geliştirir, farklı söylemlere daha çok kulak verir ve birbirimizi daha iyi anlarız. Ülkemizin değişime girmesi, gelişmesi gereken bir düşün ortamı olduğunda mutabıkız. Şu anki düşün ortamından kimsenin memnun olmadığından eminim.
Çok mu dramatize ettim? Drama yaptığım şakaydı, aslında çok ciddiyim. Hatta trajik ele alsanız bile olur...
Yazan: demirkan efegil Tarih: June 16, 2006 4:16 PM
Bir soz, bir anekdfot:
Soz (anonim):
" Suslu ifade icindeki degersiz fikre degil, guzel ifade bulamayan degerli fikre acirim".
Ve cocuklugumdan bir anekdot:
Cocukluk yillarimda yazlari dogdugum koye giderdim. Bunlardan birinde o koyun yetisitrdigi en tahsilli kisi olarak bilinen liseli bir abiyle tansitim.Ali abi muhtarin oglu idi. Evlerinde, yani koy odasinda koyluler toplanirdi. Bunlardan birinde bu "sehirde tahsil yapmis abi, mektepte edindigi aydinlikla "cahil koyluleri" soyle aydinlatiyordu hatirladigim kadari ile:
-Ay ahali! Uyanin artik, kurtarin kendinizi bu cehalet batakligindan. Dunya okuzun basinda durmuyor... Top oynamak Hz. Yusuf'un kafasi ile oynamak degildiiir.. Yagmuru kari doluyu Allah yagdiriyor diyorsunuz. Sivas'ta simdi evlerde buzdolaplari var ; buz yapiyor, dolu da ondan baska birsey degil..." vs
Burada rastaldigim bazi usluplar bu sozu ve anekdotu hatirlatti. Birileri kendilerine bilmsel veya felsefi otorite vehmediyorsa bari koysunlar CV'lerini ozgecmislerini her ne ise liyakatlarinin kermetinin neden menkul oldugunu gorelim.
Aksi taktirde kimse kendisini "liseye giden aydinlanmis abi", buradaki kalabaligida aydinlanmasi gereken cuhela addeden uslup takinmasin derim. Buralardan "uzerinize gunes gibi dogacagim" diyen Ataman Ertugrul'da dogdu ve sondu. Biraz daha sofistike, ve entellektuel kurnazliklar kullanan, vede imla hatasi, cumle dusuklugu bulunmayan uslup icinde olsa da komur komurdur ve camurlarla kapli olsada elmas elmastir. "spell-check" dugmesine basmayi bilenlere saygimiz sonsuzdur.
Bu tur paternalistik, sanctimounious, genelleyici, bir grubu toptan hedef alan soylemler yerine, karsimiza konulan argumanlari teker teker curutup ondan sonra yapilabilecek karakterizasyon yapmak daha uygun bir metoddur sanirim. Yumusak uslup, sert uslup, taraflilik, tarafsizlik, ortada durma, kenarda durma, komplekslik, basitlik vb hicbiri baslibasina ne bir erdem ne liyakat gostergesidir. Yumusak uslup yumusak usluplu yapar sizi ; duzgun cumle kurma duzgun cumle kuran yapar.. Ve "spell check dugmesine basmayi unutmamak" yada "onizleme" yapmak.. keza.... Erdem muhtevadadir: Karakterinizin, urununuzun muhtevasinda. "ayinesi istir kisinin soze bakilmaz, kisinin gorunur rutbe-i akli eserinde" (ziya Pasa, bu "yiyin efendiler..." demi ona aitti?
Trajik, komik, dramatik veya trajikomik her ne sekilde olursa olsun gidenlere, kendi adima gule gule. Bana sorarsaniz, (biliyorum sormadiniz, lafin gelisi) soyle bir araya gelip diplomatik bir veda konusmasi metni gelstirsenizde sonra gelip-gidecek laikci nesillere bir hizmet saglasaniz yani? Illa baskasinin ifadelerini kullanacaksaniz Osmanli yerine daha "cagdas" referanslar kullansaniz..? Varsa tabii.. Felsefe Bati'dan, siir, tarih, sanat: su gerici Osmanli'dan.., mistisizmmi lazim oldu, seriatci Mevlana, seriatci Haci Bektasi Veli ve seriatci Yunus.. Mistisizm iyi ama birazda dans olsa..? Ama kadin erkek karsik olsun. Hani NY'ta oyle gormustum. Galata Mevlevihanesi'nde "casgdas rakkaseler" kesmiyorsa birde Subasi camiinde seckin vede cagdas hanimli erkekli namaz isi gorurmu acaba? Ha birde hani Ronaldinho falan istavroz cikriyorya go, attiginda, simdi bizdede "Allah" yazan kolyeler "in" imis. Gamze Ozcelik mahkemelere ondan takarak gidiyormus..!
Bur blues sarkisi vardi" White=boys stole the blues" diye. "beyaz cocuklar blues (muzigini) caldila" diye..Nerden girdik nerden ciktik, simdi bir sekreterim olsaydi bunu ne guzel ambalajlardi..
Yazan: Bekir L. Yildirim Tarih: June 16, 2006 6:24 PM
Bir soz, bir anekdfot:
Soz (kimin hatirlamiyorum):
" Suslu ifade icindeki degersiz fikre degil, guzel ifade bulamayan degerli fikre acirim".
Ve cocuklugumdan bir anekdot:
Cocukluk yillarimda yazlari dogdugum koye giderdim. Bunlardan birinde o koyun yetisitrdigi en tahsilli kisi olarak bilinen liseli bir abiyle tansitim. Ali abi muhtarin oglu idi. Evlerinde, yani koy odasinda koyluler toplanirdi. Bunlardan birinde bu "sehirde tahsil yapmis abi, mektepte edindigi aydinlikla "cahil koyluleri" soyle aydinlatiyordu hatirladigim kadari ile:
-Millet! Uyanin artik, kurtarin kendinizi bu cehalet batakligindan. Dunya okuzun basinda durmuyor... Top oynamak Hz. Yusuf'un kafasi ile oynamak degildiiir.. Yagmuru kari doluyu Allah yagdiriyor diyorsunuz. Sivas'ta simdi evlerde buzdolaplari var ; buz yapiyor, dolu da ondan baska birsey degil..." vs
Burada rastaldigim bazi usluplar bu sozu ve anekdotu hatirlatti. Birileri kendilerine bilmsel veya felsefi otorite vehmediyorsa bari koysunlar CV'lerini ozgecmislerini her ne ise liyakatlarinin kermetinin neden menkul oldugunu gorelim.
Aksi taktirde kimse kendisini "liseye giden aydinlanmis abi", buradaki kalabaligida aydinlanmasi gereken cuhela addeden uslup takinmasin derim. O zaman kalislari ilede gidisleri ilede komlik olurlar. Buralarda "uzerinize gunes gibi dogacagim" diyen Ataman Ertugrul'da dogdu ve sondu. Biraz daha sofistike, ve entellektuel kurnazliklar kullanan, vede imla hatasi, cumle dusuklugu bulunmayan uslup icinde olsa da komur komurdur ve camurlarla kapli olsada elmas elmastir. "spell-check" dugmesine basmayi bilenlere saygimiz sonsuzdur.
Bu tur paternalistik, sanctimounious, genelleyici, bir grubu toptan hedef alan soylemler yerine, karsimiza konulan argumanlari teker teker curutup ondan sonra yapilabilecek karakterizasyonu yapmak daha uygun bir metoddur sanirim. Yumusak uslup, sert uslup, taraflilik, tarafsizlik, ortada durma, kenarda durma, komplekslik, basitlik vb hicbiri baslibasina ne bir erdem ne liyakat gostergesidir. Yumusak uslup yumusak usluplu yapar sizi ; duzgun cumle kurma duzgun cumle kuran yapar.. Ve "spell check dugmesine basmayi unutmamak" yada "onizleme" yapmak.. keza.... Erdem muhtevadadir: Karakterinizin, urununuzun muhtevasinda. "ayinesi istir kisinin soze bakilmaz, kisinin gorunur rutbe-i akli eserinde" (ziya Pasa, bu "yiyin efendiler..." demi ona aitti?
Trajik, komik, dramatik veya trajikomik her ne sekilde olursa olsun gidenlere, kendi adima gule gule. Bana sorarsaniz, (biliyorum sormadiniz, lafin gelisi) soyle bir araya gelip diplomatik bir veda konusmasi metni gelstirsenizde sonra gelip-gidecek laikci nesillere bir hizmet saglasaniz yani? Illa baskasinin ifadelerini kullanacaksaniz Osmanli yerine daha "cagdas" referanslar kullansaniz..? Varsa tabii.. Felsefe Bati'dan, siir, tarih, sanat: su gerici Osmanli'dan.., mistisizmmi lazim oldu, seriatci Mevlana, seriatci Haci Bektasi Veli ve seriatci Yunus.. Mistisizm iyi ama birazda dans olsa..? Ama kadin erkek karsik olsun. Hani NY'ta oyle gormustum. Galata Mevlevihanesi'nde "casgdas rakkaseler" kesmiyorsa birde Subasi camiinde seckin vede cagdas hanimli erkekli namaz isi gorurmu acaba? Ha birde hani Ronaldinho falan istavroz cikriyorya go, attiginda, simdi bizdede "Allah" yazan kolyeler "in" imis. Gamze Ozcelik mahkemelere ondan takarak gidiyormus..!
Bur blues sarkisi vardi " White boys stole the blues" (beyaz cocuklar blues (muzigini) caldilar) diye..Nerden girdik nerden ciktik, simdi bir sekreterim olsaydi bunu ne guzel ambalajlardi..:)
Yazan: Bekir L. Yildirim Tarih: June 16, 2006 6:29 PM
Demirkan bey;
Aslında bir "dramatize" söz konusu değil. Bilakis seküler (bilmiyorum ne kadar doğru bir tanımlama )yorumcular öylesine veda sahneleri oluşturdular ki, "biz burda sadece yorum yazıp görüş paylaşmıyormuyduk, ne oldu şimdi" diye şaşırmaktan kendimi alamadım ben de. Siz de az abartmadınız şimdi, dürüst olun! Neydi o "ayrık otu" benzetmesi,"tekrar ediyorum,tekrar ediyorum" ünlemleri?! Ben şahsen, yorumcuların bir biriyle atışmasının, siteyi asıl amacından uzaklaştırdığına inanıyorum. "Sen şöyle dedin,sen ne dedin anlamadım" gibi yorumlar çok yersiz. Böyle tartışmaları medyamızda bol bol bulabiliriz.Kişisel yorumlar yapılmadan sadece fikirler tartışılsa, en iyisi olur. Bazen öyle kişisel konulara ve hakaretvari büyüklenmelere sahne oluyor ki bu forum, okuduğuma pişman oluyorum. Bunların sansürle değil, kişilerin tartışma adabını öğrenmesiyle en asgariye inmesini temenni ediyorum. Öte yandan, sizin yorumcular hakkında katılmadığım yorumlarda bulunmanız, benim de sizin yorumlarınız hakkındaki görüşümü söyleme hakkı oluşturdu (aksi halde kesinlikle söylemezdim). Sizin yorumlarınız çok "nutuk"vari, "aydınlığı" kimseciklere bırakmıyorsunuz, bunun biraz kırıcı olabileceğini hiç düşündünüz mü? Kendinizi tekrar edip duruyorsunuz. Cengiz Cebi ve İrfan adlı yorumcuların yorumlarını her okuduğumda, aynı şeyi savunsalar da farklı argümanlar getirdiklerini görüyorum.Ne "takıldıkları" beni ilgilendirmez Hepimiz düşüncelerimizi belli ekol ve akımlara uygun geliştiriyoruz. Tutarlı bir bütün halinde,gerekli argumanlarla desteklenmiş bir yorum okunmaya değecek bir yorumdur. (Sibel Hanıma hak vererek veda konuşmanızı yaptığınızdan, onu örnek veriyorum) Sibel Hanım kandisine verilen cevapları çürütmek yerine, sizinle tartışılmaz deyip çekip gitti. Siz de aynı şeyi yaptınız, argümanlarını sunmadığınız önkabulünüz kabul edilmeyince "defalarca tekrar ettim hala niye anlamıyorsunuz?" deyip bizleri "karanlığımızla" başbaşa bıraktınız. Ama gözden kaçırdığınız birşey vardı; başka insanlar da size defalarca cevap vermişti. Kimse birbirini ikna edememişse ortada bir eşitlik var demektir. Bir tarafın içinin yanarak aramızdan ayrılmasına gerek yok anlıycanız. Saygılar
Marvin
Yazan: Marvin Tarih: June 16, 2006 7:11 PM
Sayın Sibel Hanım ve Sayın Demirkan Bey'e ,
Gerçekten üzüldüm , benim Yaratıcı'nın bilimsel olarak kanıtlanacağı konusunda yazdığım son yazının , " ayrılıyorum " türünden ifadelerinize sebebiyet verdiği için..
Yazdığım yazı , sizlerin savunduğunuz düşüncelere karşıdır ama sizlerin buradaki varlığınıza karşı değildir , lütfen inanın.
Hangi taraftan olursa olsun , gruptan kimseyi tanımadığımı da ifade edeyim. Gruba gelişim de , bir başka mail grubunda , Kansas 'taki tartışmalar nedeniyle kaynak olarak bu sitenin adresinin verilmiş olması ile olup tasarının akıllılıkla değil ama bilinçli olduğu hakkında düşüncelerimi ifade etmek içindir.
Siteyi incelediğimde de , bazı konulardaki düşüncelerimi ifade etmek durumunda kaldım..
Herhangi bir nedenden dolayı kimseye rahatsızlık vermek düşüncesinde değilim. Verdiysem de özür dilerim.
Düşüncelerim yanlış veya doğru olabilir.Ben doğru olduğu kanaati ile ifade ediyorum ama sizlerde veya diğer yorumculardaki etkisini öngöremem.
Bildiğim ve inandığım , hepimiz , herşey gibi Yaratıcı'mızın zerreleriyiz. Hiçbirimizin biribirimize üstünlüğü söz konusu olamaz.
Sayın Demirkan Bey'in yazılarında ifade ettiği bir kaygısı var. Bazı tartışmalardan rahatsızlık duyan beyinlerin göçleri konusunda.
Ülkemizin genel perspektifindeki görünüm , İran'daki molla rejimi veya Afganistan'daki Taliban rejimi benzeri bir görünüm alacaksa , beyin göçünü hızlandırma etkisi yaratacağı kuşkusuz.
Ama bu durumu irdelerken , şu ayırımı da göz ardı etmemek lazım!
Beyin göçü , sadece ülkemizden olsaydı ve göç edenler , bu ülke her türlü olanağı sağlamış olmasına rağmen , bazı tartışmalardan ve giderek uygulamaya konan baskı rejimlerinden dolayı yurt dışına gitmiş ve gidecek olsalar , duyulan kaygıya bütün kalbimle katılırım. Ancak ; ülkemizde yaşam olanakları kısıtlı , bilimsel araştırma olanakları ve ödenekleri hemen hemen hiç
yok , bunların yanısıra USA , GB , D ve FR , sağladığı yaşam standartları , bilimsel araştırma olanakları ile o kadar çok cazibeye sahipler ki , bu cazibenin girdabına düşmemek nerdeyse imkansız gibi.. Fırsatını bulan , bu fırsatı değerlendirmeyi mutlaka deneyecektir.
Yazımı bitirirken ve sözü cazibeye getirmişken , yazılarımla sitenin cazibesini azaltıp sizlerin uzaklaşmasına neden olduysam , affola...
Geliş biletini alırken dönüşü almayı ihmal etmemiştim.. Sevgilerimle,
Yazan: irfan Tarih: June 16, 2006 7:16 PM
Bilimsel olmasa da bir karadeliğin öyküsünü anlatayım dedim okurlara..
Hani bazı insanlar vardır ; nuh der , peygamber demez , cinsinden inatçıdırlar.. Bazılarımız çok kırılgandırlar , bazılarımız ise çok dirençli..
Duygusal özelliklerimizdir bunlar hep , kişiliğimizi ifade eden üst yapılarımızdır..
Bu özelliklerimizin birçoğu ebeveynlerimizden kalıtım yolu ile geldikleri gibi bizden türeyen nesillere de bizim deneyimlerimizle birlikte aktarılır.
Çevremizdeki herşey ile iletişim ve etkileşirken aldığımız ve verdiğimiz bilgi parçacıklarının bizde oluşturduğu etkiler nedeni ile duygusal davranış ve yapılanmalarımız meydana gelir.
Burada özellikle vurgulamak istediğim , davranışlarımızdaki inatçılık ve direnç gösterme özeliklerimiz.
Bilimsel olarak varlıkları kabul edilen ama işlevleri konusunda hiç deneyleme olanağı bulunmayan karadelikler , neden var ve işlevleri ne ola ki?? Diye düşünmüştüm bir zamanlar..
Bilimsel yayımları takip edenler hatırlayacaklardır , karadeliklerin koca koca galaksileri yuttuklarından bahsedilir , çok sık olmasada. Ben ağzımdaki küçücük lokmayı yutmada zorlanırken , küçücük karadelik 80bin/90bin ışık yılı boyutlarındaki galaksileri cızbız yapıp yutuyordu.. Galaksi deyip geçmemek lazım, bizim samanyolu galasimizde milyarlarca güneş sistemi vardır.
Ben beslenirken aldığım gıdalardan , bilgi parçacığı alarak hücrelerimdeki genlere bilgi transferi gerçekleştirdiğime ve yine benden üreyen nesile kalıtım yolu ile kromozomun dna'larındaki genlerle bilgi transferi(kalıtım)yaptığıma göre , evrendeki var olan herşeyin bilgi transferinde kullanılmakta olduğunu düşünerek , karadeliklerinin de böyle bir işleve sahip olabileceklerini sonucuna varmıştım.
Bir galaksi , onda var olan milyarlaca güneş sistemi (bilimsel olarak kabul edilebilen tahmine göre 200 milyar güneş sistemi varsa en düşük %3 gibi bir tahmin oranı ile 6 milyar güneş sisteminde zeki yaşam var.) ve acıkıp karnını doyurmak isteyen bir karadelik.
Bir karadelik , böyle bir galaksiyi veya birkaç galaksiyi kendisine çekip yutma gücünü ve cürretini nereden nasıl bulabiliyor.. Yazık değil mi en az 6 milyar güneşteki zeki yaşama... Gitti , o milyarlarca yıllık evrimleşmiş canlılara..Günün birinde , çok iştahlı bir karadelik tarafından bir lokmada yutulacaksak , bunca milyar yıllık evrilmemizin gereği ve faydası ne olabilir?
Galaksinin birinde bir güneş varmış.. Bu güneş öyle ışını bol bir güneşmiş ki , onun bol ışınından faydalanmak istiyen birçok gök cismi , hoop diye atıyorlarmış kendileri ışın havuzu olan güneşin içine.. başlarına gelecek akibeti akletseler , var hızlarıyla kaçacaklarmış ama güneş de o kadar güzel ışıyormuş ki.. Bu kadar güzel ışıması , bütün gök cisimlerinde merak uyandırmışmış.. Onun bu cazibesine kapılan birçok gök cismi , güneşin ışın havuzuna düşünce , güneşe lokma olmaktan kurtulamıyorlarmış. Bunları kafamdan geçiriken tesadüfe bakın , tam o sırada büyük bir lokma aldığım kuzu pirzolası yiyordum. Güneş , gezegen , astroid yutup yiyiyor , ben de kuzu pirzolası... Ben de , güneş de yidikçe şişiyoruz.. O da ne? Ben aşırı yemekten çatlamışım , aha güneşi de kaybettik. O da başladı çatlamaya .. Dış katmanları , yediğini hazmedemediğinden başladı içine çökmeye.. Öyle bir şiddetli çöktü ki çökmenin geri tepmesi ile ne kadar fazlalık varsa parça parça koptular, güneş artığı toz bulutları oluştu.. Ardı ardına milyarlarca güneşten bir çoğu , kendi kendine beslenme çağında aşırıya kaçıp kendi sonları hazırladılar. Can çekişen bir kaç güneş kalıntısının aklı habire beslenmekteydi. Biraz daha beslenebilseler , sanki tekrar yaşama merhaba diyeceklerdi. Diğerleri ise ümitsiz vaka , küllerini bile eşelemeye mecalleri kalmamış , son dumanlarını tütürüyolardı.. Gözü hala işte , oynaşta olan bir güneş kalıntısı , her nasılsa diğerlerinin kalıntıları ile beslenmesini sürdürdü. beslendikçe gücü kuvveti tekrar yerine geldi ama her nedense eski pırıl pırıl ışınlarını yollayamıyordu. Anlaşılan projektörler islenmiş olmalıdıylar.. Olsun , yeterince beslenip hayatını sürdüyordu ya! Ama bu sefer aklı başına gelmiş , yuttuklarını bir güzel sindirip , her tarafını sıkı sıkıya dolduruyordu.. Sıkıya sıkıya doldurdukça gücü artıyor , gücü arttıkça daha uzaktakileri kendine çekip besleniyordu. Kendi içini sıkıştırıyor , sıkıştırdıkça gücü arttığından daha uzaklara , daha büyüklere uzanıyordu.. Yuttuğu artık galaksiler olmaya başladı.. Doymak bilmiyordu , iştahı bir açılmıştı ki , sormayın... İçinde sıkıştırdığı ne olabilirdi ki, yuttuğu güneş kalıntıları , taze taze galaksiler , sindirildikçe açığa çıkan bilgi parçaçıklarına sıkıştırılmanın , basıncın , direncin, inadın bilgileri zipleniyordu. Evrenin bir köşesinde bir karadelik , çatlama noktasına gelinceye kadar , kendisindeki tüm parçaçıklara , tüm bilgileri zipleme halindeydi ve nihayet bir geldiğinde iç basınç , dış basıncla olan mücadelesinde galip gelerek kendisini çatlatıyordu.. İlki kadar büyük olmasada da yöresel boyutta bir big bang meydana gelmiş , çatlama anına kadar o yörede meydana gelip karadelik tarafından toplanan tüm bilgiler , ışık hızı ile evrene yayılarak yeni döllenmeler için yol alıyorlardı.. Bunlardan bir çoğu benim yaşadığım gezegene düşmüş olmalı ki , ondan beslenenlerle beslenen ben , o gün bugünden beri çok acayip inatçıyımdır. Bir de beynimde küçük bir ışıltı var , ben buradan geldim , beni duyuyor musun diyen...
Sizde de oluyor mu ? Olmuyor mu ??
Eh , atalarımız neden demişler , herşey tesadüfen meydana geliyor diye.. Sen de bekleyeceksin , tesadüfen sana da rasgelecek öyle küçük bir ışıltı..
Hep merak ederim , herşeyi tesadüflerle açıklamaya çalışan atalarımız , niçin herşeyin oluşu ve meydana gelişi tesadüfen olmuştur demelerine rağmen , illa ki akıllarını kullanarak , hiçbir şeyin tesadüfen olmasına izin vermemişlerdir ? Bu akıllı davranışları , kendi söylediklerine , kendileri de inanmıyor anlamına mı geliyor , acaba ne dersiniz?
Yazan: irfan Tarih: June 19, 2006 8:00 PM
Düzen, Tanrısal varlığın kanıtı mıdır?
Tanrı'nın varlığını kanıtlama çabasında teologların kullandığı klasik argümanların başında doğanın işleyişindeki düzen gelir. Canlılarda üstelik belli bir amaca yönelik görünen bu düzeni şans ya da rastlantı ürünü saymak inandırıcı olmaktan uzaktır. 19. yüzyıl mekanik anlayışına karşı çıkan teologlar, kendileriyle ters düşme pahasına da olsa, bir analojiye başvurmaktan kendilerini alamazlar. Onlara göre canlı organizma bir saat gibidir, bir saat gibi çalışır. Saat nasıl bir takım rastlantı etkenlerin ürünü değilse, daha karmaşık bir plana bağlı işleyen organizma da öyle şans ya da rastlantı etkenlerin ürünü olamaz. Bir plan, bir plancının varlığıyla olasıdır. Doğadaki düzen Tanrı'nın eseridir.
Doğanın belli bir düzen içerdiği bilimin temel varsayımlarından biridir. Başka türlü bilim adamlarının olgular arasında değişmez ilişkiler aramalarının, buldukları ilişkileri «doğa yasası» diye nitelemelerinin ne anlamı olurdu? Denebilir ki, bilimin başta gelen amacı, doğaüstü herhangi bir güç ya da nedene başvurmaksızın doğal güçlerin ilişkisini yansıtan düzeni açıklamak, anlaşılır, kılmaktır. Teolojinin «Tanrısal plan» ya da «dizayn» dediği ş