« 'İrtica'ya Dair Yarım Asırlık Bir Yorum | Ana Sayfa | Kültür Emperyalizmi Yok, Kültür Boşluğu Var »

May 5, 2006

Kur'an, Hadisler ve İslami Çoğulculuk

Arapça 'Ya Allah' yazısıSon günlerde sitenin yorum bölümlerinde hadislerin İslam'daki yeri ve hadis literatürünün güvenilirliği hakkında bir tartışma sürüyor. Bazı okurlar hadislere karşı kuşkucu ve hatta reddiyeci yaklaşırken, diğerleri bu yaklaşımı eleştiriyor ve farklı ölçülerde de olsa hadis literatürünü savunuyorlar.

Bu konudaki bazı görüşlerimi ifade etmekte yarar görüyorum. Bunların birincisi ve belki de en önemli olanı ise, İslami çoğulculuğun önemi. Bir başka deyişle birbirinden farklı İslam yorumları olabileceğinin baştan kabul edilmesinin ehemmiyeti.

Farklı İslam yorumları, İslam'ın ilk dönemlerinden beri var oldu. Ümmet içinde ilk başta siyasi nedenlerle başlayan ayrılıklar, zamanla farklı mezhepleri doğurdu. Sünni-Şii ayrımı böyle ortaya çıktı. Öte yandan vahiy-akıl ilişkisi, kaderin mahiyeti, hadislerin rolü gibi pek çok konuda farklı görüşler gelişti. Bunlar arasında kimi zaman sağlıklı tartışmalar, kimi zaman kanlı kavgalar yaşandı. İlk bir kaç yüzyıldan sonra klasik mezhepler şekillendi, Sünni fıkhı İmam Şafi'nin kurduğu sistematik üzerine oturdu. Şiiler ise İmam Cafer'in metodolojisini izlediler.

Geçtiğimiz iki yüzyılda ise temel kaynakların (Kur'an ve hadislerin) yeniden okunması ve yorumlanmasını savunan reformist görüşler gelişti. İslam'ın ikinci veya üçüncü yüzyılında formüle edilmiş mezheplerin çağın ihtiyacını karşılamadığını, dahası pek çok geleneğin din zannedilerek korunduğunu savunan söz konusu reformist Müslümanlar, geleneği eleştirmekte ortak bir nokta bulsalar da, birbirinden çok farklı alternatifler önerdiler.

Sonuçta bugün İslam dünyasında çok farklı din anlayışları varlığını sürdürüyor. Klasik mezheplerin arasındaki farkların yanında, ayet ve hadislerin yeni yorumlarına ihtiyaç olduğunu savunan "modernistler", "tek kaynak Kur'an'dır" diyen redd-i hadisçiler, ya da Kur'an dahil tüm kaynakların belirli ölçüde "tarihsel" olduğunu savunanlar var. Bu farklı akımların içinde de farklı görüşler yer alıyor. "Tek kaynak Kur'an'dır" diyenlerin arasında, örneğin, namazın vakitleri, hatta şekli bir namazın varlığı konusunda bile ihtilaf var. Müslümanlar arasındaki dini olmayan ayrımlar — dil, kültür, siyasi görüş veya yaşam biçimi farkları — da cabası.

Bu tablo karşısında da pek çok Müslüman, "nasıl olup da ortak bir zemin bulacağız, tek bir anlayışta uzlaşacağız" diye soruyor. Bu sorunun cevabını da, bazıları, "herkes benim anlayışımı kabul ederse doğru yolda birleşmiş oluruz" diye veriyor. Yani kendi İslam anlayışının tek doğru İslam anlayışı olduğuna emin bir şekilde, diğerlerini bu "doğru yol"a davet ediyor. Bu görüşe sahip olan bazı Müslümanların iyice ileri giderek diğer Müslümanları sapmışlıkla suçladığı, hatta tekfir ettiğini ("kafir" saydığını) biliyoruz. Tarihteki Harici vahşeti ve çağımızda gördüğümüz Vahhabi taassubu — ve en son Irak'ta yaşanan Müslümanlar içi savaş ve terör — bu tekfirci anlayışın ne kadar tehlikeli sonuçlar verebileceğinin önemli ve acı göstergeleri.

Kısacası, denebilir ki, tüm Müslümanları tek bir "doğru İslam anlayışı" üzerinde birleşmeye zorlamak, aslında onları daha fazla bölüyor, aralarındaki gerilimi daha da artırıyor.

Peki çözüm ne?

Bir Müslüman olarak benim buna cevabım, İslami çoğulculuktur. Müslümanlar, ancak, İslam'ın farklı yorumları olabileceğini, kendileri bunlardan birine mensup olsalar da, diğerlerine hoşgörüyle bakmaları gerektiğini kabul ederlerse uzlaşabilirler. Bunu yaparlarsa, Frenklerin dediği gibi "anlaşmamakta anlaşabilir" ve Sufi'lerin dediği gibi "çoklukta birlik" sağlayabilirler.


Tevhid'de Uzlaşmak

Sözkonusu çoğulculuk anlayışı, sadece pragmatik bir çözüm değildir; doğrudan Kur'an'dan kaynak bulmaktadır.

Kur'an vahyolunurken elbette tek bir doğru İslam anlayışı vardı: Peygamberin (s.a.v.) uyguladığı ve öğrettiği İslam. Ayetler de inananları peygambere itaate çağırıyordu. Ancak o dönemde geçerli olan "Resul'e itaat" ve onun emri altında birlik olma yönündeki ayetlerin, sonraki dönemde bire-bir uygulanması imkansızlaştı; çünkü Resul artık yoktu ve "bugün olsa ne yapardı" sorusuna verilen cevaplar çok farklıydı. Bugün de hala öyle.

İşte, bu resul-sonrası durumda ne yapılması gerektiği sorusuna, Kur'an'ın daha önceki İlahi dinlerin mensupları (yani "Kitab Ehli"; Yahudiler ve Hıristiyanlar) hakkındaki ayetleri yol gösterici olabilir. Bu ayetlerden özellikle biri çok önemlidir; çünkü Müslümanlara Kitap Ehli ile tek bir ilke — Allah'ın varlığı ve birliği ilkesi — üzerinde uzlaşmayı emretmektedir:

De ki: "Ey Kitap Ehli, bizimle sizin aranızda müşterek (olan) bir kelimeye (tevhide) gelin. Allah'tan başkasına kulluk etmeyelim, O'na hiç bir şeyi ortak koşmayalım ve Allah'ı bırakıp bir kısmımız (diğer) bir kısmımızı Rabler edinmeyelim." Eğer yine yüz çevirirlerse, deyin ki: "Şahid olun, biz gerçekten müslümanlarız." (Ali İmran, 64)

Dikkat edilirse ayet Kitap Ehli'ni (Yahudi ve Hıristiyanları) Müslüman olmaya değil, sadece Allah'ın varlığını ve birliğini kabul edip bu temel üzerine Müslümanlarla uzlaşmaya çağırmaktadır. (Buradan hareketle, bir insanın kurtuluşu için Kur'an'a tabiyetinin zorunlu olmadığı sonucu çıkarılabilir. Nitekim bir ayette farklı dinler içinde her kim "Allah'a ve ahiret gününe iman eder ve salih amellerde bulunursa" kurtuluşa ereceği bildirilmekte [Bakara, 62]; bir diğer ayette ise "İncil sahipleri Allah'ın onda indirdikleriyle hükmetsinler" denmektedir. [Maide, 47] Kur'an'ın Hıristiyanları terk etmeye çağırdığı şey, İncil değil, Teslis [Üçleme] doktrinidir.*)

Burada önemli olan nokta, Kur'an'a göre, dinler arasında aranması gereken tek dini uzlaşma zemininin Allah'ın varlığını ve birliğini tasdik oluşudur.

Bu durumda, Kur'an'ın Allah'ın vahyi olduğunda ittifak eden — Bediüzzaman Said Nursi'nin ifadesiyle " peygamberi bir, dini bir, kıblesi bir, kitabı bir” olan — Müslümanlar da pek ala "ortak bir kelime" olan tevhidde uzlaşabilirler. Bu kritik konuda anlaşırken, anlaşamadıkları konuları da Allah'ın "dönüşünüz yalnızca Banadır, hakkında anlaşmazlığa düştüğünüz şeyde aranızda Ben hükmedeceğim" (Ali İmran, 56) hükmüne dayanarak ahirete havale edebilirler. Allah'ın farklı ümmetler için uygun gördüğü çoğulculuğu ve "hayırlarda yarışma" ilkesini İslam ümmeti içinde de hayata geçirebilirler, aşağıdaki ayette emredildiği gibi:

"... Sizden her biriniz için bir şeriat ve bir yol-yöntem kıldık. Eğer Allah dileseydi, sizi bir tek ümmet kılardı; ancak (bu,) verdikleriyle sizi denemesi içindir. Artık hayırlarda yarışınız. Tümünüzün dönüşü Allah'adır. Hakkında anlaşmazlığa düştüğünüz şeyleri size haber verecektir." (Maide, 48)


Hadis Eleştirisi

Sözkonusu çoğulculuk ilkesinin Müslümanlar arası çatışmaların ve gerilimlerin aşılması için çok gerekli olduğunu düşünüyorum. Ancak bu çoğulculuk, Müslümanların kendi İslam anlayışlarını savunmamaları, din hakkındaki yorum ve görüşlerini ifade etmemeleri gerektiği anlamına gelmiyor elbette. Aksine, bunun yapılması gerek.

Bu nedenle ben de sitenin yorum bölümünde süregiden "hadis tartışması" hakkında görüşlerimi ifade edeyim. Elbette dini bir otorite hatta bir ilahiyatçı dahi değilim, ama İslami literatürü incelemekten oluşmuş bir kanaatim var. Bu kanaatimi de iki cümleyle açıkça ifade edeyim: Bence Kur'an'ı doğru anlamak ve tefsir etmek için hadislere ihtiyacımız vardır. Ancak mevcut hadis literatürünün yeniden ve eleştirel bir gözle ele alınması, bu yapılırken de Kur'an'a uygunluğun temel kriter olarak belirlenmesi gerekir.

Önce neden hadis literatürünün yeniden incelenmesi gerektiğini düşündüğümü açıklayayım: "Kütüb-ü Sitte" olarak da bilinen 6 temel hadis külliyatının tümüyle "sahih" olduğuna geleneksel bir anlayış olsa da, bu kitapları inceleyen ve Kur'an'a göre tartan her objektif yorumcu, bu külliyat içindeki bazı hadisleri kabul etmekte zorlanır. Öte yandan bazı hadisler de çağımızda ulaştığımız bilim ve kültür düzeyi açısından rahatsız edici durmaktadır. Zaten İslam'a karşı propaganda yürüten anti-İslami kalemler de (İlhan Arsel, Turan Dursun vs.) en geniş malzemeyi hadis literatüründen derlemişlerdir.

Peki söz konusu "rahatsız edici hadisler", aslında Peygamberimizin sözleri ve eylemlerinin çarpıtılması, yanlış anlaşılması, nesilden nesile bozulmaya uğraması veya doğrudan uydurma sözlerin ona atfedilmesi yoluyla ortaya çıkmış olamazlar mı? Kritik soru budur. Elimizdeki hadis kaynakları peygamberin vefatından yaklaşık iki yüzyıl sonra yazıldığına göre, bu pekala mümkündür. Buna karşı çıkan geleneksel anlayış, hadis külliyatını toplayan İmam Buhari, İmam Müslim gibi "muhaddislerin" ne kadar titiz ve ihlaslı olduğuna vurgu yaparlar. Ancak söz konusu muhaddislerin ihlasına ve titizliğine saygı duymakla birlikte, yanılmış olabileceklerini düşünmek de mümkündür. Sonuçta din, insanların iyi niyetlerine değil, doğruluğundan kuşku duyulmayacak İlahi vahye dayanır.

Bir Müslüman olarak doğruluğundan kuşku duymadığımız tek kaynak Kur'an olduğuna göre de, hadisleri, temel kriteri "Kur'an'a uygunluk" olan yeni bir eleme ve düzenlemeden geçirmekte yarar vardır. Hadis uzmanı ilahiyatçı Prof. Hayri Kırbaşoğlu'nun bu yöndeki görüşlerini önemli ve değerli buluyorum. (Prof. Kırbaşoğlu, geçmişte hadislere hep "ravi zinciri" açısından bakıldığını, "metin" yönünün ihmal edildiğini, oysa asıl bakılması gerekenin metin olduğunu savunmaktadır.)


Hadis Savunması

Üstteki yorumlar üzerine "madem hadis literatürü sorunlu, bu literatüre neden gerek var, sadece Kur'an'ı dikkate alalım" denebilir. Zaten denmektedir de. Bazı Müslümanlar, sadece Kur'an'ı temel alıp hadisleri ve genel olarak sünneti tamamen terk etmeyi savunmaktadırlar. Bu anlayışı savunanların bir kısmı, hadislerin ortaya çıkışını adeta İslam'a karşı bir komplo olarak görmekte ve muhaddisleri ağır şekilde suçlamaktadırlar da.

Bu yaklaşıma da katılmadığımı belirtmeliyim. Çünkü başta belirttiğim gibi, Kur'an'ı doğru anlamak için hadis literatürüne ve genel olarak sünnete ihtiyacımız olduğu kanaatindeyim. Bunun nedeni de, kanımca, bizzat Kur'an'ın içeriğinin bunu gerekli kılmasıdır.

Her şeyden önce şunu belirtmek lazım: Bize Kur'an'ı ulaştıran kaynak, İslami geleneğin kendisidir. Kur'an'ın nasıl vahyolunduğunu, nasıl toplandığını ve çoğaltıldığını, hadisler, siret ve İslami geleneğin diğer kaynaklarından öğreniyoruz. Hiç bir geleneği kabul etmeyen bir anlayış, Kur'an'ın bize nasıl ulaştığını da açıklamakta zorlanacaktır.

Dahası "sadece Kur'an" görüşünü savunan Müslümanlar, Kur'an ayetlerinin kendi başına anlaşılır olduğunda ısrar etseler de, dikkatli bir okuma, Kur'an'daki bazı ayetleri anlamak için o ayetlerin indiği ortama (sebeb-i nuzüle) ve ayetin peygamber tarafından nasıl yorumlanıp uygulandığına (sünnete) da bakmak gerektiğini gösterir. Sözgelimi Nur Suresi'nin 11-18. ayetlerinde "uydurulmuş bir yalanla gelenler"den söz edilir ve cinsel içerikli bir iftiraya itibar eden Müslümanlar eleştirilir. Eğer "sadece Kur'an" ilkesini kabul edersek, burada sözü edilen iftiranın ne olduğunu bilme şansımız yoktur. Oysa Kur'an vahyedildiğinde sahabe bu iftiranın ne olduğunu biliyordu ve böylece ayetlerde uyarılan hatanın ne olduğunu açık bir şekilde kavramıştı. Ama biz orada değiliz, ayetin nasıl bir ortamda vahyolunduğunu, hangi olaydan bahsettiğini görmüyor, nasıl uygulandığına şahit olmuyoruz. Aradaki "bilgi boşluğu"nu kapatabilmenin — ki bu tam olarak mümkün değildir — tek yolu, hadis ve siret (peygamberin hayatı) gibi kaynakların bize ulaştırdığı sünnete müraacat etmektir.

Bu "bilgi boşluğu"na pek çok örnek verilebilir. "Hani siz vadinin yakın kenarında, onlar uzak yamacındaydılar; kervan ise sizden daha aşağıdaydı, eğer sözleşseydiniz, kaçınılmaz olarak sözleşme yeri hakkında anlaşmazlığa düşerdiniz" (Enfal, 42) ayetini daha iyi anlayabilmek için, sözü edilen olayın nasıl cereyan ettiğini, kast edilen vadinin ve kervanın ne olduğunu da bilmek gerekir. Bunu bize öğreten, "Bedir Savaşı" diye bir olay yaşandığını anlatan kaynak, hadisler ve sirettir. Veya "Mescid-i Haram yanında kendileriyle anlaştıklarınız" (Tevbe, 7) dendiğinde, kiminle yapılmış nasıl bir anlaşmadan söz edildiğini anlamak için de yine hadislere ve sirete bakmak zorunludur. "Ebu Leheb"in kim olduğunu, namaz kılma fiilinin nasıl gerçekleştirileceğini, tavafın nasıl yapılacağını, haram ayların hangileri olduğunu ve daha pek çok detayı anlamak için de, hem sünneti hem de o dönemde Arabistan'da egemen olan kültürü bilmek gerekir; bunu bize aktaran en zengin kaynak da yine hadisler ve sirettir.

Hemen şunu da belirteyim: Kur'an hükümlerini anlamak için o hükmün hangi olay üzerine indiğini (yani sebeb-i nuzülünü) anlamak, hükmü o olayla sınırlamak anlamına gelmez. Aksine, hükümler evrenseldir. Zaten İslam geleneğinde bu konuda bir konsensüs vardır. Ancak bu evrenselliği doğru uygulamak için, sadece ayetin lafzına değil, aynı zamanda ardındaki İlahi maksada da dikkat etmek gerekir ki, bu ikincisini anlayabilmek için ayetin indiği ortamın şartlarını bilmek zorunludur.

Bu yapılmadığında, yani ayetler esbab-ı nuzül ve sünnet bağlamından koparılıp "serbestçe" kullanıldığında — ki "sadece Kur'an" yaklaşımı bunu savunmaktadır — ayetlerin insani maksatlara göre suistimal edilmesi tehlikesi doğar. Özellikle çağımızda bu suistimalin pek çok örneğini görmekteyiz. Kendince "İslam devrimi" yapmaya karar veren bir militan "Zulmetmekte olanlar, nasıl bir inkılaba uğrayıp devrileceklerini pek yakında bileceklerdir" ayetini (Şuara, 227) bir slogan gibi kullanmakta; kendisinden farklı düşünen bir Müslümana öfkelenen bir başkası, ona karşı "münafık" ayetlerini yöneltebilmektedir. İslam adına terör uygulayan silahlı grupların da Kur'an'daki savaş ayetlerini gelişigüzel kullanıp suistimal ettiklerini görmekteyiz.

Dolayısıyla "sadece Kur'an" yaklaşımını, bizzat Kur'an'ın doğru anlaşılmasına engel olabileceğinden endişe ettiğim için, problemli buluyorum.

Bu yaklaşımın problemli oluşu ise, hadislerin problemsiz olduğu anlamına gelmemektedir elbette. Başta bunu belirttim.

Tüm bunlardan vardığım sonuç ise, ortada çok kolay ve basit bir reçete olmadığıdır. Aslında sorun, bizim 14 asır önce vahyolunmuş ve uygulanmış olan İlahi kitabı, 14 asır sonra yeniden anlamaya çalışmamızdadır. Bu, tabiatı gereği, zor bir iştir; hassas ve temkinli davranmayı gerektirir. Bu iş için hem ciddi bir bilgi birikimi hem de samimiyet ve tevazu gerekmektedir.

Son belirttiğim husus, bizi ilk başta belirttiğim konuya döndürür: İslam anlayışımızın mutlak doğru olduğundan emin olamayız. Bu yüzden kendimize her zaman bir hata payı bırakmamız, farklı düşünen Müslümanlara da hoşgörüyle bakmamız gerekmektedir. Hiç unutmamız gereken ilke, İslami gelenekte gayet doğru bir biçimde ifade edilmiştir aslında: En doğrusunu Allah bilir.


* Zaten Teslis, İncil dışı bir doktrindir. Dört İncil'in Kur'an'daki tevhid inancına uygun bir okunuşu mümkündür. Teslis'i kabul etmeyen "Ariyanizm" (tarihsel) ve "Üniteryanizm" (modern) gibi Hıristiyan mezhepleri bunun kanıtıdır.

Yazan: Mustafa Akyol Tarih: May 5, 2006 1:59 AM

Okur Yorumları

(NOT: Yazılar üzerine yapılan yorumların sitede yer alması, bunların Mustafa Akyol tarafından benimsendiği ve desteklendiği anlamına kesinlikle gelmez. Aksine, farklı ve karşıt görüşleri ifade eden yorumlar da kabul edilmektedir. Ancak saldırgan, düzeysiz veya konuyla ilgisiz yorumlar reddedilecektir. Eğer bu siteye ilk kez yorum yazıyorsanız, standart yorum kurallarını dikkate almanız önemle rica olunur.)

Bilgilendirici ve uzlaştırıcı yazınız için teşekkürler Mustafa Bey, elinize sağlık.
Saygılar,

Yazan: Esra Tarih: May 5, 2006 9:47 AM

Mustafa bey; görüşlerinize tamamiyle katılıyorum ayakları yere basan ,tutarlı bir yazı olmuş. aslında öyle sanıyorumki sitedeki arkadaşların söylemeye çalıştıkları noktada tam olarak, bunu ifade etmeye çelışıyordu yani hadislerin hükmi bir boyut değilde, tarihsel bilgi boyutu taşımasıydı. Lakin Hüküm ALLAH'a aittir. Kuranla çelişenlerden kasıt işte buydu; Kuran'da olmayan hükmün hadislerle nakledilmesi yani.
belkıskübra..

Yazan: belkıskübra Tarih: May 5, 2006 10:33 AM

Sayın Akyol,gerek uzlaştırma açısından,gerek samimiyet,gerekse uslubunuzdan dolayı sizi tebrik ederek yazıma başlamak istiyorum..sizin görüşünüze göre -ki elbette saygı duyuyorum- Kuran ı hadisler olmadan dogru bir şekilde anlamanın zorlugundan dolayı hadislerin gerekliligi yanlış anlamdıysam,ancak hadisin dogru oldugunu anlayabilmek için de "Kuran a uygunlugu kriterini" öne sürüyorsunuz..peki o zaman aşagıdaki hadislerin Kuran a uygunlugu açısından dogru mu yanlış mı oldugunu ayırdedebilirmisiniz?

Allah’ın elçisinden sözlerini yazmak için izin istedik, bize izin vermedi.

Tirmizi, Es Sunan, K. İlm 11


Biz hadis yazarken Hz. Peygamber yanımıza geldi ve “Yazdığı-nız şey nedir?” dedi. “Senden işittiğimiz hadisler” dedik. Hz. Peygamber: “Allah’ın kitabından başka kitap mı istiyorsunuz? Sizden evvelki milletler Allah’ın kitabı yanında başka kitaplar yazdıkları için yoldan çıktılar.”

El Hatib, Takyid 33

Ey insanlar ateş tutuşturuldu ve karanlık gecenin parçaları gibi fitneler yakınlaştı. Allah’a yemin ederim ki aleyhimde tutunacak bir şeyiniz yoktur; Kuran’ın helal kıldıkları dışında bir şeyi helal kılma-dım. Kuran’ın haram kıldıkları dışındakileri de haram kılmadım.

İbni Hişam Siret 4 sayfa 332

Allah bazı farizalar vazetmiştir, onları aşmayın. Bazı hadler koymuştur, onlara yaklaşmayın. Bazı şeyleri haram kılmıştır, onları yapmayın. Bazı şeyleri de unutmaksızın size rahmet olması için ha-tırlatmamıştır, onları da araştırmayın.

Mahmud Ebu Reyye, Muhammedi Sünnetin Aydınlatılması, sayfa 403


Allah’ın kitabında helal kıldığı helal, haram kıldığı haramdır. Hakkında sustuğu ise serbesttir. Allah’ın serbest bıraktıklarını kabul edin ve bilin ki Allah hiçbir şeyi unutucu değildir.

Ebu Davud K. Etime 39/Tırmizi K. Libas 6 İbni Mace K. Etime 60/ El-Müracaat sayfa 20


şimdi inanın fikir paylaşmak için soruyorum,bu hadisleri Kuran a uygunluk açısından incelediginizde kabul ederseniz,şunu sorun "biz hadisler olmadan ayetleri tam olarak anlayamayız,peki peygamber neden yazdırmamış?demek ki gerek yokmuş ayetleri anlamamız için,, diyeceksiniz,şimdi o devirde Kuran ın önüne geçmesin diye yazdırılmadı diyenler var,ama bahsettigim konu yukarıdaki hadisleri dogru kabul ettikten sonra tekrar degerlendirin..

İkincisi Mustafa Bey,Kuran ı sadece kalplerinde egrilik bulunanların anlayamayacıgını,ayetlerin etraflıca uzun uzaduya açıklandıgını, detaylandırıldıgını,en güzel tefsiri yine Allah ın verdigini,hatta Kuran ı Allah ın indirdigi ve yine açıklama görevini de kendi üstlendigini anlatan ayetleri nasıl ele almalıyız?

Üçüncüsü ne tür alternatiflerle karşılaştınız bilemiyorum ama kimsenin alimlerin kitaplarını,siyer,nihel mihar kitaplarını çöpe attıgı yok,sadece istersek okuyup ezberlesek dahi din adına tek bir hüküm bile çıkartmamız Kuran a aykırı,peygambere de iftira olur,bunu demek istiyorum,onun dışında elbette ögrendiklerimiz tarihsel bilgi olarak istedigimiz şekilde kullanabiliriz..örnegin kimsenin ayakta hacet gidermeyi,yada erkegin altın takmasını yanlış yada günah olarak görmemesi gerekir,çünkü Kuran da bu insanın serbestiyetine bırakılmıştır...

Dördüncüsü namaz vakitleri,namazın kapsadıkları veya herhangi bir dini hükümde yine ne tür alternatiflerle karşılaştınız bilemiyorum ama Kuran da hiç bir açık vermeden kesin ifadeler var özellikle inanç,ibadet konularında..Kuran a göre namazın farzı 3 vakittir..ancak daha fazla kılınmasına da engel yoktur..diyelim peygambermizin 5 vakit kıldıgı dogru bilgi olarak elimize ulaştı,bu yine namazın farzını 5 vakit yapmazki,Kuran da 3 vakit farzdır ve peygamber efendimiz daha çok kılmıştır diyebilmeliyiz,çünkü biz kafamızdaki dini Kuran da ararsak "bak Kuran da bu yokmuş hani herşeyi kapsıyodu" deriz..oysa Kuran a gidip her türlü sonucuyla hükümleri kabul etmeliyiz,Kuran dan 5 vakiti çıkartmak isteyenler aynı kelimeyi (salatı vusta-orta namaz) farklı ayetlerde birinde orta namaz,digerinde ikindi namaz ı diye çevirmeleri de bu konuda hadislere olan güvencinin Kuran daki ifadeleri "Allah burda bunu kastetmiş olsa gerek,çünkü peygamberimiz 5 vakit farz dedi" niyetiyle olsa gerek çevirilerde açık degiştirmeler yapabilmektedirler..işin ilginç yanı namazın 5 vakit olarak farz kılındıgına delil olarak sunulan hadisi yine KURAN A UYGUNLUK AÇISINDAN bir de siz inceleyin..

"mirac gecesi peygamberimiz Allah ın katına yükselir,Allah ile arada tek perde kalcak şekilde görüşerek konuşur,Allah 50 vakit namaz ı o gün farz kılar,peygamber efendimiz görüşme bitip inerken Allah ın katından,hz Musa yı görür,namazın 50 vakit namazın farz kılındıgını söyleyen peygamberimize "senin ümmetin 50 vakit kılamaz" der,peygambermiz tekrar Allah ın katına çıkar durumu iletir bunun üzerine Allah da 5 vakite indirir.peygamberimiz hz Musayı tekrar görür ve hz Musa bunun da fazla oldugunu söyler,ancak bu sefer peygamberimiz bundan gayrı yüzüm tutmaz düşürmege der" ve böylelikle namaz 5 vakit olarak farz kılınmış olur"

şimdi ben ve benim gibi düşünenler namazın Kuran dan çıkan farzlarıyla 3 vakit olarak farz oldugunu ancak fazla kılınmasına bir emgel olmadıgı hatta teşvik oldugunu söylüyoruz ayetler de gayet açık..ancak namazın 5 vakit oldugunu söyleyenler ise yukarıda bahsettigim mirac olayına dayandırıyorlar 5 vakiti,siz Kuran a göre yukarıda anlatılan olayı dogru kabul edebilirmisiniz? Allah ın yanlış bir karar verip hz Musa nın aklıyla kararını degiştirdigi ve bu kadar insanbiçimci ve öykücü bir olayı kabul edebilirmsiniz?u hem peygamberimize hem Musa peygamber hem de Allah a iftira dır..

(Bu Miraç olayi için bkz. Sahih-i Buharî Muhtasari... (Diyânet yayinlari, Cilt 10, sh. 65-72)...)

namaz konusunda düşündüklerimi de kurandakidin.net sitesinin kuran da inanç konuları başlıgı altında içeriyor,okumanızı tavsiye edyorum,siteye karşı ön yargınız olablir ancak ayetleri sakın atlamayın..

Mustafa Bey Kuran a uygunluk kriteri yetmeyeceltir dogru hadisi bulmamıza çünkü sizde biliyorsunuz ki hadis uydurulmasının sebeplerinden biri de "iyi niyetli" olarak dini sevdirmek adına uyduranlar..bir vecize söz ile dini sevdirmek adına uyduranlar var,peki uyduran Kuran a ters bir şey uydumadıysa nasıl ayırededecegiz?

bir de peygamber efendimizi Allah ın belirttiginden ileri giderek bütün dünyanın onun yüzü suyu hürmetine yaratıldıgına inanan müslümanlar var "ey habibim sen olmasaydın alemleri yaratmazdım" kutsi hadisi ni Kuran a uygunluk açısından ele aldıgınızda red mi edersiniz yoksa kabul mu edersiniz?

yada şu hadisler:

"Allah ın ilk yarattıgı şey benim Nur umdur"
(Acluni Keşfu'l Hafa 1/265)
"hz Adem henüz çamur ve balçık arasında debelenirken Ben Peygamber idim"
(Acluni Keşfu'l Hafa 2/129-130,132)

işin ilginç yanı örnegin yukarıda ki hadisleri M.Fetullah Gülen in "Kuran dan idrake yansıyanlar 1" adlı kitabının 155. sayfasında gördüm,yani amacı surelerden bir kaç ayet in tefsirini yapmak olan bir kitap da ayette geçen "risalet" konusunu işlerken bu hadislerle birlikte tefsir yapıyor,amacım kimseyi suçlamak yanlış yapıyor eyip,tekfir etmek degil,amacım Kuran a uygunlugu açısından Allah ın ilk yarattıgı şey benim Nurumdur ifadesinin yanlış oldugunu belirtmek,buna aykırı bir ifade olmasa dahi yine Fetullah Gülen in deyimiyle "yaratıcı-varlık-insan ilişkisini ayın 14 ü gibi" ortaya koyan Kuran da varlıkla ilgili böyle bir bilgi yokken "rabbim senin ögrettiginden başkasını bilmeyiz" düstürü geregi bu bilgiyi ne derece dogru kabul etmeliyiz siz düşünün..

diger mesajdan İlhan Bey in sordugu bir soruyu cevaplamak istiyorum,Risale i Nur külliyatı,benim açımdan felsefi argümanları zengin bir düçünce kitabıdır,hiç bir zaman Kuran tefsiri olarak görmedim,basit bir yaklaşımla bütün ayetleri içermesi gerekirdi tefsir olsaydı..ancak örnegin Mustafa Bey in katıldıgı radyo programında da belirttigi gibi akıllı tasarım argümanları dahi içermektedir..döneminde fikri mücadele vermek için yazılmış degerli bir eserdir ve okurum da..ancak hiç bir zaman din adına hüküm çıkarmadım..örnegin mektubat riaslesinde 19. mektub olan "mucizatı Ahmediye" bölümünde anlatılan bir çok mucize nin dogru oladugunu düşünmüorum..ama bu risalei Nur u çöpe atmak anlamına gelmez tabiki..

yazıyı biraz uzattım bana kızmazsınız umarım,ama hadisler konusunda bir şey daha eklemek istiroum..bizim için 1.Kaynak Kuran,2. Hadisler 3.Alimlerin yorumları diyen birisi,lütfen ya bu sıralamayı degiştirsin yada bir Kuran ayetinin açık bir hükmü getirildiginde "iyi de peygamberimizin de şu hadisi var " demesin..1. kaynak olan Kuran a zıt bir şeyi peygamberimizin yapmayacagını,söylemeyecegini bilsin...O nun dışında yazıştıgım tüm müslüman arkadaşlardan Allah razı olsun,herkes kendi görüşünü düşünce süzgecinden defalarca geçirsin,ben de dahil,Allah ın ayette belirttigi gibi "sözü dinlesin en güzeline uysun" başka da bir şey istemiyorum..bu konuda aşagı yukarı fikirlerimi paylaştım,kırıcı ifade kullandıgım kişilerden özür diliyorum,ve bundan sonra da yorum yazmayacagım en azından bu konuda..

(Ebulfetih)

Yazan: ebulfetih Tarih: May 5, 2006 10:42 AM

Gerçekten de en önemli noktanın, böyle hassas bir konuda karşı görüşlere saygı duyarak tartışmak olduğunu düşünüyorum. Bize kötülüğe bile iyilikle karşılık vermemiz, bunun karşıdakinin kalbini yumuşatacağı vahyedilmişken (41/34), iki müslümanın bu tartışmalardan dolayı birbirini boğazlamasını anlayamıyorum. Yaptığımız tartışmada da, müslümanların arasında Kuran'ın farklı yorumlarından çıkacak anlaşamazlıklarda hükmü Allah'ın vereceğinı, insanların inançlarını zorla değiştirmeye çalışmanın ve hakaret etmenin yanlış olacağını belirtmiştim. Hadis ve sünnet inancının Kuran ile bağdaşmadığını düşünsem de bu konuya girmeyeceğim. Diğer makalenin altında yeterince tartıştığımızı düşünüyorum.

Mustafa Bey'in argümanında iki noktanın çok önemli olduğunu düşünüyorum. Birincisi hadislerin incelenmesinde 'zincirden' ziyade 'metinin Kuran'a uygunluğu' kriterinin ön plana çıkması. Bu görüş son dönemde oldukça yaygındır, Süleyman Ateş gibi başka ilahiyatçıların da zincirin yanında metine çok önem verdiğini yazılarından görebilirsiniz. Hatta eski yazdığı kitaplardaki hadisleri şu anda inkar etmesiyle bir kesimin tepkisini de çekmiştir.

Mustafa Bey'in ve bu yöntemi savunan ilahiyatçıların argümanından 'zincirin' tek başına bir hadis eleme metodu olamayacağının kabul edildiği görülüyor. Hadislere uygulanan ikinci eleme metodu ise, kanımca işin en ilginç hale geldiği yer oluyor. Zincirler bize hadisin doğruluğu hakkında kesin bir fikir vermediği için Kuran'ın içeriğiyle karşılaştırıyoruz, aklımıza yatıyorsa ve Kuran ile de uyumluysa kabul ediyoruz. Bu durumda Kuran ile uyumlu ama bir başkasının Peygamberimiz adına uydurduğu hadisleri de ondan gelen bir söz gibi kabul etme riskimizin büyüklüğü ortadadır. Uydurulan hadis miktarının çokluğu objektif bakan herkes tarafından bilinirken, bu argümanın bizi nasıl sınırladığını rahatlıkla görebilirsiniz.

Sadece zincire bakarak doğru hadislerin %90 oranında tespit ettiğimizi varsayalım. Kuran metinleriyle karşılaştırdığımızda da %90 oranında başarılı olduğumuzu varsayarsak, sistemin toplam güvenilirliği R= 0.9*0.9= 0.81 olur. Burda çok yüksek oranlar vermeme ve iki şartı da karşılamasın rağmen hala Hz. Muhammed'in sözü olup olmayacağını bilemeyeceğimiz ortadadır. Bütün bu kısıtlamalara ek olarak %81 oranında doğruluk sağlanıyor. Yani bu kaba hesap, Peygamberimizin sözü olmayıp Kuran'la uyumlu olduğu için doğru kabul edilen sözleri de kapsamasına rağmen %19 hata veriyor. Niyeti ne kadar iyi olursa olsun, bunu yapanların nasıl bir sorumluluk altına girdiklerini görmeleri önemlidir. Kaldı ki aynı şekilde Hz. Muhammed'den gelip de bizim doğruluğunu kavrayamadığımız için ihmal ettiğimiz sözler de olabilir. Bu durumda hadisler dinin kaynağı kabul ediliyorsa, ikinci bir potansiyel günah söz konusudur.

Bunun yanında bu anlayış ufak bir problemi daha beraberinde getiriyor. İnsanlar, çevreleri, sosyoekonomik statüleri, kişisel deneyimleri vb. parametrelerini hiçbir zaman tam anlamıyla ortaya koyamayacağımız (koysak da sonucunu hesaplayamayacağımız) bir fonksiyon sonucu herşeyi değişik yorumlar. Kuran'ın üstünde muhkem ve müteşabih ayetlerin bütününü kapsayacak şekilde mutabakata ulaşılamayacağı bellidir. Bu durumda yıllar önce Buhari'nin ve diğer 'alimlerin' yaptığı gibi insanların kutsal sayacağı (ve doğru olsa bile Hz. Muhammed'den geldiğine -yukarıda açıkladığım sebepten dolayı- asla emin olamayağımız sözlerdir) bir bilgi bireylerin yaradılışı gereği 'kusurlu' süzgecinden geçerek yine inanç sisteminde yerini alacak. Bir iki yüzyıl sonra -belki daha da kısa bir zamanda- tekrar gerçek dışı olma riskini kişisel olarak üstlerine almaları, bu elemeyi yapacak olanları bağlar. Ancak yine yanlış bir eleme yapılması halinde, ki yukarıdaki faktörleri göz önüne aldığınızda oldukça muhtemeldir, Allah hakkında bilmediğimizi söyleyen insanlar kategorisine gireceğimiz ortadadır. Bu da Allah'ın haram saydığı birkaç şeyden biridir (7/33). Şu an hadisleri savunanların da rahatlıkla "bu hadis akla ve Kuran'a uygun değil" deyip kenara attığı hadislerin, geçtiğimiz yüzyıllar boyu insanların hayatını nasıl etkilediğini (bazılarınınkini zindana çevirdiğini) düşünürseniz, bunun nasıl bir sorumluluk olduğu daha iyi anlaşılır.

İkinci önemli nokta da Mustafa Bey'in 'bilgi boşluğu' olarak değerlendirdiği kavram. Şahsen Kuran'ı okuduğumda, lise öğrenimim ve televizyondan gördüklerim dışında o çağa ait hiçbir şey bilmiyordum. Kuran'ı okurken sürekli not alırdım ve yorumlanması gereken, kişisel olarak bana ilginç gelen veya tam olarak anlayamadığım noktalara dair uzunca bir listem vardı. Mustafa Bey'in yazısını okuyunca hemen o listeye baktım ve bu söylediği ayetlere dair tek birşey bile göremedim. Tabi ki bu benim kişisel algımdan kaynaklanıyor olabilir, ancak bu argümanın sınırlaması kişisel tecrübem değil. Mustafa Bey'in örnek verdiği Nur suresini okursanız, 2 ve 3. ayetin zina eden kadın ve erkekleri, 4-10. ayet arasında da erkeğin eşinden şüphelendiği durumda iki tarafın da yapacakları sıralanmıştır. Bunun hemen ardından da Mustafa Bey'in örnek verdiği ayetlerle olayın anlatımı gelir, bu ayetleri anlamak için hiçbir hadise veya tarihi kaynağa ihtiyacınız olmadığı açık. Kimin kim hakkında iftirada bulunduğunu öğrenemeyebilirsiniz ama verilen mesajı anlamamak mümkün değil. Diğer örnek verilen ayetler için de aynısı geçerli, tarihi bir olayı her boyutuyla anlayamayabilirsiniz ancak o olaydan çıkarılması gereken ders ve size verilen mesaj apaçıktır. Zaten Kuran bir tarih kitabı değil, tüm zamanlar ve insanlar için Allah'ın verdiği evrensel bir mesajdır. Anlatılan hikayeden alınacak ders önemlidir, eğer detayını merak ediyorsanız tarih veya hadis kitaplarından yararlanmak sizin elinizdedir. Ama bunların doğruluğuna, hiçbir insanın objektif olamayacağını bilerek, şüpheyle yaklaşmakta fayda olduğunu düşünüyorum, özellikle de bu kadar uzak bir zaman söz konusu olunca. Örnek vermek gerekirse Hz. Muhammed'in, ihanetleri sonucu, bir Yahudi kabilesinin(Kureyza) erkeklerini toptan ortadan kaldırdığı iddası ve gördüğüm kadarıyla yaygın bir şekilde kabul ediliyor. Kendi adıma gerçekliğinden her zaman büyük şüphe içinde olacağım, Ibn Ishaq tarafından aktarılan bir olay.

Mustafa Bey son olarak da ayetlerin hadis ve sünnetten bağımsız değerlendirilmesinde, ayetlerin tek başına kullanılması tehlikesine dikkat çekmiş ve bunun 'sadece Kuran' yaklaşımının problemi olduğunu söylemiş. Kuran ayetlerini surenin anlam bütünlüğünü hiçe sayarak metinin içinden çıkarmak ve kendi amaçlarına göre yorumlamak her dönem sorun olmuştur ve olacaktır. Dini kaynakları inceleyen herkesin kafasında bir Allah portresi vardır ve aslında bütün uğraşımız O'nun temel olarak nasıl bir insan olmamız istediğini bulmaktır. Siz Kuran'ın yanında başka bir külliyatı da destek olarak kullanmanız, Allah'ın verdiği ana mesajın algılanmasında daha fazla çeşitlilik yaratır. Dolayısıyla bu sorun başka kaynakların yardımıyla azaltılamaz, aksine artar. Sadece Kuran anlayışıyla bu sorunun azalacağına inancım tam olsa da, yok olacağını düşünmek de fazlasıyla iyimserlik olur. Sanırım bunu da bahsedilen 'çoğulculuk' ve inançlara saygı bağlamında değerlendirmek gerekir.

Yazan: Halo Tarih: May 5, 2006 11:37 AM

Sn Akyol
Hadis konusunda ki görüşlerinize katılıyorum olayı çok iyi tahlil etmişsiniz. Ben ce bu konuda da Samimiyet ve rıza-i ilahi duygusu her işte olduğu gibi burada anahtar rolunü üstlenecek.
Bir diğer husus ise makalenizde ehli kitabın durumu ile ilgili söyledikleriniz ise tartışmaya açık ve bazı görüşlerinize katılmıyorum.Müsait olmadığım için bu konuyu detaylandıramıorum fakat belki bazı arkadaşlar bu konu üzerinde konuşabilir
Saygılar

Yazan: earthquake Tarih: May 5, 2006 4:17 PM

Mustafa Bey,


Yazdıklarınıza katılıyorum.Hadislerin, Kur'an'ın ve Hz.Peygamber'in anlaşılması için ne kadar elzem olduğunu çok iyi tahlil etmişsiniz. Ellerinize sağlık.Çoğulculuk görüşünüze katılmakla beraber hadislerin ve sünnetin külliyen reddedilmesinin İslam'ın içini boşaltacağına dair görüşümü de tekrarlamak istiyorum.Ve bu konuda kendi bloguma yazdığım yazıya yorum gönderen Ceyhun adlı arkadaşın sözlerini alıntılamak istiyorum:

Öztürk Bey Yazdıklarınızın tamamına katılıyorum.Buraya da Mustafa Bey'in sitesinden yönlendim.Maalesef ifrat ve tefrit her zaman, her konuda oluyor.Söylediğiniz gibi "denge" şart. Çok şükür ki bu ve benzeri topyekün sünnet karşıtlığı ve düşmanlığı marjinal seviyede. İslam 14 asırdır içten ve dıştan birçok meydan okumaya maruz kaldı. Ama her seferinde orta yolu takip eden, Kur'an'ı ve Hz.Peygamberi kendisine rehber edinen insanlarımız hep sessiz çoğunluğu oluşturdu.İslam'a karşı en büyük meydan okuma olan materyalizm ve bunun çocuğu olan modernizme direnebilmemiz için elimizde çok güçlü bir şey var.O da İslam ahlakıdır.Modernizmin çoktan kaybettiği fıtrata uygun ahlakı biz temsil ediyoruz. İslam ahlakı ile ahlaklanmak için de Kur'an' ın bize "üsvetün hasenetün"(en güzel örnek) dediği biricik Peygamber'imizi, Efendimizi (as) kendimize örnek almamız şarttır.

Selam ve dua ile..


Ceyhun Bey'in tüm söylediklerine katılıyor ve ifrat ve tefrite kaçmadan, tüm Müslümanların gerekli ayıklamayı yapıp İslam geleneğine sahip çıkmalarının elzem olduğunu belirtmek istiyorum.

Herhalukarda ayrı ayrı düşüncelere sahip olsam da İki şehadeti dili ile söyleyip kalbi ile iman eden tüm Müslümanlar benim kardeşim canım ciğerimdir, başımın üzerinde yerleri vardır.Bunu da hassaten belirteyim istedim.

Saygılarımla..

Yazan: S.Öztürk Tarih: May 5, 2006 6:10 PM

Sayın Akyol

Geçen gün Taha Bey in değerli yazısı ve sizin bu yazınız; benim şahsi görüşlerim gereğince islam milletlerinin bugün,yarın ve bütün zamanlarda fikirlerde ve inançlarda ki yapması gereken dönüşüm ve değişime bir kapı aralamıştır.Sosyalbilimci vazifenizi o kadar iyi yapıyorsunuz ki.Keşke bir yazar grubu dışında maddi gücü olan birileri bu işlere önayak olsa da imam hatip davaları ve başörtüsü yerine aydın insanlar bunları günışığına kavuşturmak için birşeyler yapsa.
Yukarda ki yorumlara ve sizin yazınıza belki bir katkım olur diye eklentiler yapmak isterim acizane.

3/79- Beşerden hiç kimsenin, Allah kendisine Kitabı, hükmü ve peygamberliği verdikten, sonra insanlara: "Allah'ı bırakıp bana kulluk edin" deme (hakkı ve yetki)si yoktur. Fakat o, "Öğrettiğiniz ve ders verdiğiniz Kitaba göre Rabbaniler olunuz” (deme görevindedir.)

3/86- Kendilerine apaçık belgeler geldiği ve elçinin hak olduğuna şahid oldukları halde, imanlarından sonra küfre sapan bir kavmi Allah nasıl hidayete erdirir? Allah, zulmeden bir kavmi hidayete erdirmez.

3/105- Kendilerine apaçık belgeler geldikten sonra, parçalanıp ayrılan ve anlaşmazlığa düşenler gibi olmayın. İşte onlar için büyük bir azab vardır

3/144- Muhammed, yalnızca bir elçidir. Ondan önce nice elçiler gelip-geçmiştir. Şimdi o ölürse ya da öldürülürse, siz topuklarınız üzerinde gerisin geriye mi döneceksiniz? İki topuğu üzerinde gerisin geri dönen kimse, Allah'a kesinlikle zarar veremez. Allah, şükredenleri pek yakında ödüllendirecektir.


Yazınıza katkım olacak nokta belki de şudur.Allah Kur an ı ilelebet koruyacağını bildirir.Başka şeyleri değil.Hristiyanlığı bugünkü haline getiren yanlış aktarımlardır.Bu yanlış aktarımlarda gücü elinde bulunduranların din adamlarını yönlendirerek yapmış oldukları dinde ki değişikliklerdir.Ya da münafık din adamlarının kendi yararları için yaptıkları yorumlardır.Haricilik,sunnilik ve şiilik de bence aynı metodla oluşmuş toplumsal hizipleşme ve menfaat çatışmaları ürünüdür.
Matbaayı katipler işsiz kalır diye Osmanlı ya sokmayan zihniyetin bize aktarımlarını islam olarak algılamak,şu an yaşanan imam hatip ve başörtüsü çıkmazlarını ne derece haklı çıkarmaktadır,bizi ne kadar geri bırakmaktadır.
Hoşgörü güzel bir olgu.Elbette hoşgörmeliyiz.İslama hizmet amacıyla yapılan iyiniyetli herşeyi değerlendirecek olan Allah tır.Allah onlardan razı olsun.
Ancak ben kızgınım.Halimize,avuntularımıza,inançlarımızı şüphe ve korkuların yönlendirmesine.
Kuran tek doğrudur.Kuran ın yetersiz kalabileceği ve bu durumlarda diğer kaynaklara başvurmamız gereği bizim ilmimizin eksikliğidir.
3/7- Sana Kitabı indiren O'dur. O'ndan, Kitabın anası (temeli) olan bir kısım ayetler muhkem'dir; diğerleri ise müteşabihtir. Kalplerinde bir kayma olanlar, fitne çıkarmak ve olmadık yorumlarını yapmak için ondan müteşabih olanına uyarlar. Oysa onun tevilini Allah'tan başkası bilmez. İlimde derinleşenler ise: "Biz ona inandık, tümü Rabbimizin katındandır" derler. Temiz akıl sahiplerinden başkası öğüt alıp-düşünmez
Bugün ihtiyacımız olan bu ayetin gereğini yerine getirmektir.Ben iki yabancı dil biliyorum.37 yaşındayım.Neden Kuran arapçasını öğrenmedim diye hayıflanıyorum.Ama bana büyüklerim demişti ki Kur an ı biz anlayamayız.O yüzden sadece dini kitaplar okuyun.
Şimdi Kuran mealini okudukça şu hayat tecrübemin ışığında hergün aydınlanıyorum.Hayatın kirli yüzünü gördükçe ayetlerin zaten bunlara ışık tuttuğunu görüyorum.
Saygılarımla

Yazan: salih Tarih: May 5, 2006 6:33 PM

De ki: "Ey Kitap Ehli, bizimle sizin aranızda müşterek (olan) bir kelimeye (tevhide) gelin. Allah'tan başkasına kulluk etmeyelim, O'na hiç bir şeyi ortak koşmayalım ve Allah'ı bırakıp bir kısmımız (diğer) bir kısmımızı Rabler edinmeyelim." Eğer yine yüz çevirirlerse, deyin ki: "Şahid olun, biz gerçekten müslümanlarız." (Ali İmran, 64)


Dikkat edilirse ayet Kitap Ehli'ni (Yahudi ve Hıristiyanları) Müslüman olmaya değil, sadece Allah'ın varlığını ve birliğini kabul edip bu temel üzerine Müslümanlarla uzlaşmaya çağırmaktadır. (Buradan hareketle, bir insanın kurtuluşu için Kur'an'a tabiyetinin zorunlu olmadığı sonucu çıkarılabilir. Nitekim bir ayette farklı dinler içinde her kim "Allah'a ve ahiret gününe iman eder ve salih amellerde bulunursa" kurtuluşa ereceği bildirilmekte [Bakara, 62]; bir diğer ayette ise "İncil sahipleri Allah'ın onda indirdikleriyle hükmetsinler" denmektedir. [Maide, 47] Kur'an'ın Hıristiyanları terk etmeye çağırdığı şey, İncil değil, Teslis [Üçleme] doktrinidir.*)

sayın Akyol bu konuyla ilgili yukarıdaki alıntı yaptığım yorumunuz bence büyük bir hata içeriyor. Allahın yahudi ve hristyanları müslüman olmaya çağırmadığını söylemişiniz. şunu iyi bilmeniz gerkiyor ki eğer bir Peygamber geldiyse o zaman ki diğer kitapların ve dinin hükümleri ortadan kalkar ve o gelen din üzerine insaların iman etmesi gerekir. zaten Kuranda da Allah katında tek din islamdır. ayeti kelimesiyle bu gerçek belirtilmiştir. İncil ve Tevrat bozunmaya uğratılmıştır ve müslümanlarda şimdiki incil ve tevrata iman etmezler ilk geldiği zamanki tahrif olmamış incil ve tevrata iman ederler. hem bazılarının dediği gibi La İlahe İlllah demenin yetmeyeceği açıktır tek din islam olduğu için Hz Muhammede de inanmak gerekmektedir. Bu imanın esasıdır. tek yolun islam olduğu bütün islam alimleri tarafından bildirilmiştir. zaten eğer diğer dinlerinde hükmü devam etsydi Hz Muhammed yeni bir din getirmez diğer dinin örneğin Hristyanlığın tebliğini yapardı. tekrardan yazıyrum İslam dininin gelmesiyle diğer dinlerin hükmü kalkmıştır. bunu dahi bilemeyen Müslümanların olması bu ülkede şaşılacak birşey. Kaldı ki burada hedeflenen şudur ; diyalog alatmacasıyla Papalığın organize ettiği birşeydir bu hemde Vatikan kayıtlarında ortadoğuyu hristyanlaştırmanın diyalog ile olacağı yazlıdır daha birçok madde de var , burada insanlara telkin eddilen hristyanlık , yahudilik ve islamiyetin üç ilahi din olduğu ki bu doğrudur Allah hristyanlığı ve yahudiliği göndermiştir ama şu anda hükümleri kalmamıştır ancak yutturulmak istenen ise Hristyanlık ve musevilik dinlerinden hangiine inanılırsa inanılsın bunlarında insanalrı cennete götüreceği yalanıdır. o zaman müslüman gençler yahu bunlarda bizi doğru yola iletecekler o zman ne gerek var müslüman kalmaya hem islamın emirlerini yapmak zor diğer dinlere göre diyecekler ve bu yolla dinleri değişmiş olacak
sevgili dostlar dikkatli olmalı...

Yazan: müritsoy Tarih: May 5, 2006 7:31 PM

"Müritsoy" bey,

Allah'ın rahmetini sınırlamak sizin elinizde mi?

Ben şirk koşmayan Ehli Kitab'ın da kurtuluş bulabileceğini Kuran ayetlerine dayanarak belirttim. Ayetin tefsiri konusunda farklı fikirleriniz varsa belirtin. Ama sahip olduğunuz siyasi görüşlere (Vatikan komplosu vs.) göre İslam ilahiyatını yorumlayamayız.

İslam'ın son hak din olduğu kesin bir gerçektir. Ancak başka dinlerde bulunan insanların hiç bir şekilde kurtuluş şansına sahip olmadığı fikrine ben Kuran'dan dayanak bulamıyorum. Aksine, Kuran'da diğer yönde mesaj görüyorum.

"Allah katında tek din islamdır" ayetindeki "İslam"ın ise, "teslim olmak" anlamında olarak anlaşılması, dolayısıyla tevhide iman eden herkesi kapsaması mümkündür. En doğrusunu Allah bilir.

Mustafa Akyol

Yazan: Mustafa Akyol Tarih: May 5, 2006 10:55 PM

Geleneksel olarak sahih kabul edilen bazı hadislerin "rahatsız edici" olması sebebiyle, uydurma kabul edilmesi şu soruyu aklıma getirdi:

Acaba şimdiki kuran ayetlerinin ne kadarı hadis olsaydı "rahatsız edici" bulunacaktı?

Acaba dini yontuyor muyuz?

Yazan: VolkanS Tarih: May 5, 2006 11:00 PM

Mustafa bey,

Guzel bir yaziydi. Sorunu ya da sorunlari guzel ozetlemissiniz.

Her iki yazida da (ilk makale, arti son cevapta) soylenene:

En doğrusunu Allah bilir.

katilmamak mumkun degil --en azindan ilk bakista...

Yani, 'en dogrusunu kullar bilir' diyemeyecegimiz asikar; 'en dogrusunu kullar bilmez' demek daha dogru...

Bu da bizi guzel bir felsefi acmaza goturur: Kullar 'En doğrusunu Allah bilir' de diyemez.. cunku en dogrusunu kullar bilmez..

:-)

Yazan: Muzmin Anonim Tarih: May 6, 2006 7:46 AM

...Ancak başka dinlerde bulunan insanların hiç bir şekilde kurtuluş şansına sahip olmadığı fikrine ben Kuran'dan dayanak bulamıyorum. sayın Akyoldan bu alıntıyı yaptım.
zaten biz demiyoruz ki başka dinlerde bulunanların hiç kurtuluşu olmadığını , bizim söylediğimiz kuruluşa erişilmek isteniyora islam ile şereflenmeleri gerekir. tekrardan yazıyorum bu iyi bilinen fıkhi bir mevzudur eğer bir peygamber yeni bir din getiriyorsa diğer dinlerin hükmü sona ermektedir.

Yazan: müritsoy Tarih: May 6, 2006 6:30 PM

Müzmin bey, bence kullar en doğrusunu Allah'in bildiğini bilebilir, çünkü bunu Allah bildirmektedir, Kuran'da.

Saygilar,

M.A.

Yazan: Mustafa Akyol Tarih: May 6, 2006 11:55 PM

Değerli arkadaşlar,

Bu çok ama çok önemli konuda nihai sonuca varmamış biri olarak kelam sarfetmemin uygun olmadığı kanaatiyle ve biraz da yoğunluktan sustum.

daha sonra ayrıntılı yazacağım ama önce özellikle de son bir kaç yazıdaki havaya genel bir eleştiride bulunacağım.

Hadis konusu, bir uzmanlık meselesidir. Bildiğiniz gibi, İlahiyatçılar bile hadis, tefsir, kelam, felsefe, fıkıh vs uzmanı diye ayrılır. Hadis konusunda dünya çapında otorite diyebileceğim ve iki farklı ekolü temsil ettiğini düşündüğüm yerli iki dev isim:Prof:Mehmet Said Hatiboğlu ve Prof:İbrahim Canan...

tabi Tayyip Okiç, Talat Koçyiğit, Hayri Kırbaşoğlu vs de hemen aklıma ilk gelenler...

dışarıdan ise, Fazlurrahman ve Muhammed Ebu Zehra'yı iki farklı ekolün zirvesi olarak sayabilirim. Goldhizer ve Ebu Reyye gibi sakat bakışlı yazarlar da başka bir yaklaşımın temsilcileridir.
Bu tabii ki, konunun uzmanı biz değilsek konuşmayalım demek değil. Ben de bu konunun uzmanı olmamama rağmen, ama haddimi de bilmeye çalışarak, bu hayati konudaki yaklaşımımı özet olarak vereceğim.
Ancak önce bir beylik laf ederek konuya gireyim: Konu hadis ya da değil, ne olursa olsun “Allah’ı ağır ceza hakimi” olarak gören anlayışın dışına çıkmamız gerekiyor. Bu, kanımca bizlerin meseleye yaklaşımındaki en büyük sakatlığı oluşturuyor.
İkinci olarak, çoğulculuğa ben de Sayın Mustafa Akyol gibi taraftar olmakla birlikte, bu ve bunun gibi çok netameli konularda çoğulculuğun kabul edilemeyeceğini, bu hususta fıkhi ifadesiyle “icma”, moderen ifadesiyle de “consensus”un zorunlu olduğunu düşünüyorum.
Neden mi?çünkü İslam dünyasının bu yürek yakan parçalanmaşlığının gerisinde sosyo ekonomik nedenlerle birlikte en başta bu binbir çeşit dini duygu ve düşünce anlayışının kaynaklandığı aşikar da ondan!
Ne demek istiyorum: Bugünkü problemler bugün ortaya çıkmadı. Asırlara dayanıyor. Asırlar öncesinin siyasal ve iktisadi ve kabileci ihtirasları ve kimi zaman da beşeri gerçeklerin dinin özünden sapmalara yol açması ve bu süreçte zuhur eden yüzlerce farklı, Allah, Kur’an, Peygamber ve dünya hayatı anlayışları, zihinsel donmuşluk, hanedan veya kavmiyet besleyen ideolojiler, anlatılan binlerce uydurma hikaye, aktarılan yüzlerce israiliyyat ve uydurulan binlerce hadis…sonuç ortada…perişan bir durumdayız…
Şimdiye kadar, bir yandan oryantalistler bir yandan da emperyal güçler ve yerli işbirlikçilerinin en ufak bir hatayı Müslümanları hırpalamak ve İslamı tarihin karanlık dehlizlerine gömme çabaları nedeniyle Müslüman aydın ve alimler geleneğe mutlak manada sahip çıkmak zorunluluğunu hissetmişlerdir. Bu kaygı onların hem eserlerine ve söylemlerine hem de uygulamalarına yansımıştır. Sizi öldürmek üzere gözü dönmüş bir şekilde baltayla üstünüze gelen birine kravatınızı yanlış bağladığınızı, aslında sizin de bazı yorumlarınızda haksız olduğunuzu söylemezsiniz.
Aynı zamanda, meselenin esasının çok uzağında bulunan insanların derinlemesine bu işlere girişmeyeceği düşünülürse sağda solda duyduklarıyla zihinsel çöküş yaşayacakları da aşikardır ve yaşanmıştır.
Ama bu konuların da konuşulduğu işte ortada.
Bediüzzaman’ın anlattığı önemli bir husus var: Vehb bin Münebbih ve Kab’ul Ahbar gibi Yahudi alimlerin İslam’a girişiyle birlikte onların anlattığı İsrailiyyat da “İslama girmiştir” .Yani Müslümanların bilgi dünyasına aktarılmıştır. bu çok önemli bir tespit. İlk dönem bu ünlü alimler ve Kitap ehliyle münasebetler bugün hadis diye bildiğimiz birçok sözün israiliyyat kökenlerine işaret etmektedir.
Bunlar bir kıssa ve “latif” hikaye olarak dinlenebilir ve hisse çıkarılabilir. Bunların tespiti ve statüsü meselenin önemli bir boyutunu teşkil etmektedir.
İkincisi, ilk dönem Müslümanların yaşadığı üzücü olaylar ve savaşlar sırasında ve daha sonra meydana gelen iktidar mücadeleleri sonucunda çok sayıda hadis uydurulmuştur. Esasen bunlar da aşağı yukarı tahmin edilebilir niteliktedir. Bunlar da ayıklanmalıdır.
Emevi ve Abbasi döneminde uydurulan ve özellikle egemen rejimin çıkarına münafıkça geliştirilen kader gibi konularda uydurulan hadisler de bellidir ve ayıklanabilir.
Çok genel verdiğim bu hadis uydurmaları yanında, “beyaz horoz bulunmayan eve melek girmez” falan şeklinde muhtemelen bir horoz tüccarının uydurduğu/uydurttuğu hadisler gibi de çok sayıda ticari hadisler ve Yahudi-münafık-mecusi gibi İslam düşmanı unsurların uydurduğu binlerce akıl ve Kur’an dışı hadis de ellerimizin altındadır.
Bunlar hadis literatürünü savunanların karşı karşıya olduğu gerçekler. Bu konu istenirse bir kitap hacminde detaylandırılabilir. Kısa geçiyorum.
Başka bir nokta da şudur: Bir söz kime, nerde, ne zaman söylenmiş? Bu söylenen şeyin, her durumda niteliğini değiştirebilir. Mesela, ameliyatlı birisine doktor su içmesinin yasak (haram) olduğunu söyler. Bunu kalkıp genelleştirdiğimizde hataya düşeriz. Kanımca Müslümanların çok ama çok büyük bir hatası da budur: bazen Hz. Peygamber’in bir kişiye söylediği sözden genel bir hüküm çıkarmak. Nitekim başkasına da başka bir tavsiyede bulunmuştur. Bunu siz de yaparsınız. Bir kişinin durumuna uygun öğütte bulunabilirsiniz. Çok ders çalışan bir çocuğa biraz da oynamasını, sokağa çıkmasını öğütlerken, sürekli sokaklarda gezen ötekine ders çalışmasını salık verirsiniz….
Dolayısıyla
1-İsrailiyyat
2-Toplumsal ve siyasal içerikli uydurma hadisler
3-ticari nitelikte uydurma hadisler
4-Hanedan merkezli uydurma hadisler
5-Çeşitli nedenlerle anlam kaymasına uğrayan hadisler
6-Çeşitli nedenlerle yanlış ya da eksik aktarılan ya da aktarılagelen hadisler
7-Tekil amaçlı hadisler
Şeklinde çok genel bir yaklaşım sergileyebiliriz diye düşünüyorum.
Demek ki çok büyük bir sorunla karşı karşıyayız.
Kur’ana perde edilmiş, hatta Allah Resulü’nü yanlış tanıtan, dinin ve dünyanın çarpık anlaşılmasına neden olan, geçmişte ve bugün yaşadığımız sorunların kirli kaynağı bir bilmem kaç asırlık MÜNAFIK KOMPLOSUNUN yükünü sırtımızda taşıyoruz. Müslümanlar bu nedenle çarpık bir hayata mahkum edilirken, bunları okuyan ve kurnazca okutulanlar da ateizme ve dinsizliğe kayıyorlar. Bunun vebali çok büyük.
Artık bu Goldhizer, Keatani gibi oryantalistlere, ilhan arsel, turan dursun gibi onlardan beter din düşmanlarına koz veren, Müslümanların kainat kitabı kanunlarına aykırı yaşamalarına ve hurafelere garkolmalarına sebebiyet veren bu hususlardan kurtulamazsak bu sürüp gidecek.
Peki hadisi toptan reddedenlere ne demeli? Gerekçe yukarıda saydığım hususlar el hak doğru. Ama bu, hiç hadis yoktur demek anlamına gelir mi?
“İlim müminin yitiğidir. Nerede bulursa alır” sözünü niye hadis diye kabul etmeyeyim?
“El adlü esasül mülk” diyen, “Bir milletin efendisi ona hizmet edendir” diyen, “İnsanların en hayırlısı insanlara en faydalı olandır”, “Kişiye şer olarak mümin kardeşi hakkında kötü düşünmesi yeter” diyen, “Ben mekarimi ahlakı tamamlamak üzere gönderildim” diyen, “İnsanlara merhamet etmeyena Allah merhamet etmez” diyen, “Zarar vermek ve zarara zararla karşılık vermek yoktur” diyen, “Kolaylaştırınız, güçleştirmeyiniz, müjdeleyiniz, nefret ettirmeyiniz”, “bu günü yarına eşit olan bizden değildir” diyen, “komşusu açken tok yatan bizden değildir” diyen, “Acemlerin büyüklerine yaptığı gibi siz de bana ayağa kalkmayınız”, “Mümin bir delikten iki defa sokulmaz” diyen O Muhteşem Zat’a bu sözlerinden dolayı neden dua etmeyeyim ve hangi hakla bu güzel sözleri O’na yakıştırmamayım? Yoksa siz bu sözler O’na ait değil mi diyorsunuz?
Demek ki öyle kolayca hadisleri inkar etme gibi bir lükse sahip olmadığımız gibi, , çok büyük bir mahrumiyete duçar olma tehlikesi de var demektir.
Allah Resulü’nün, muhteşem hayatından ve konuşmalarından hiçbir sözün aktarılmadığını düşünmek de zaten akılla bağdaşmaz.
Hele Araplar gibi “yaşananı aktarma” geleneğinin çok güçlü olduğu bir toplumun eski geleneklerinden güzel olanları bile devam ettirdiği düşünülürse bunun ne kadar mümkün olduğu hemen anlaşılır. Bu manada Ezan da bir Allah Resulü uygulamasıdır, kurban da namaz da. Çünkü bu aktarımın bizatihi kendisi delildir. Öyle olmadığını göstermek için aksini ispatlamamız gerekir.
Buhari ve diğer hadis kitaplarının sahihliği meselesi de bu çerçevede değerlendirilebilir. Birkaç asır sonra yapılan hummalı toplama faaliyeti bir hadis aşkının takdirine layıktır ama kutsallık makamına çıkartılması ise son derece yanlış olmuştur. Diğer taraftan, Geçmiş insanların bugünün kıstaslarıyla düşünemeyeceği, bugünkü eleştiri ve şüphecilik düzeyinde olmamaları gayet makul karşılanmalıdır.
Üstelik hadis olsa da olmasa da güzel ve anlamlı bir sözden yararlanmamak da aptalca olur.
Hatta kadim dinlere ilişkin anlatılardan da akla ve Kur’ana uygunluğu ölçüsünde istifade edilmelidir. Değil ki, hadis olma ihtimali çok yüksek sözlerden istifade edilmesin?
Kur’an’ın tek başına anlaşılması meselesi ise:Bu da ayrı bir garabet!bunun arkasında yatan münafık oyunlarını sevgili arkadaşlarımın görmesini temenni ediyorum.
Kardeşlerim, Kur’an öyle yekpare bir “kitap” değil ki? İçinde farklı kategoriler var: Mesela, semavi dinlere açık ya da zımni göndermeler yapıyor. Şimdi siz bu Kitabı Mukaddes’i ve Ehlikitabın (özellikle de o dönem Arap yarımadası Yahudi ve Nasranilerinin) söylemlerini bilmeden nasıl yorumlayacaksınız?
Mesela Turan Dursun’un usta bir manevrayla çarpıttığı “nace” dişi koyun meselesini anlamak için Davut, Urya, karısı ve israiliyyat üfürüğü ile birlikte Sad Suresi 20-22’ye ilişkin gerçek yorumları bilmek durumundasınız.
Zıhar olayını, Hicab olayını, Abese suresininin inişini (“ama” şahısla arada geçen olayı), Kur’an’ın Velid bin Muğire’ye kızışını (“nasıl da ölçtü biçti…”), Yahudi alimlerin neler sorduklarını ve bu sorulara Kur’an’ın nasıl cevap verdiğini, “kurtulmalık akçesiyle” ilgili Kur’an’ın eleştirisini, Tebük seferindeki hususları ve Tevbe suresini, Hendek yani Ahzab savaşına ilişkin ayrıntıları bilmeden “Ahzab suresini”, Muvafakat-ı Ömer’i, kölelerin durumu ile ilgili gelişmeleri, münafıklarla ilgili inen ayetlerin gerekçelerini, İbni Übey İbnü Selül’ün cenazesinin kılınmasına ilişkin müdahaleyi vs bu hadisler olmadan anlamak mümkün değildir. Kısaca Esbabı Nüzül (ayetlerin iniş sebepleri) ve hatta vürud-u nuzül (ayetlerin iniş ortamı) bilmeden yola çıkmak yolda kalmak demektir.
Eğer hadis meselesinde eleştiri; hadisin statüsüne ilişkin ise bu konu tamamen farklıdır. Hadisten yola çıkarak, evrensel ve değişmez hükümler çıkarılabileceğini her durumda söylemek, uydurma hadislerin varlığı bir yana akılla ve toplumsal değişim dinamiğiyle çelişmektir. Nitekim, İmamı Azam Ebu Hanife’nin “Ene estahsinü” (“ben bunda güzellik buldum”) hükmünde ifadesini bulan “istihsan” aydınlığı bu konunun sınırlarını taşıp, toplumu düzenleyecek hükümlere ilişkin, henüz Müslüman dünyanın hazır olmadığı bir içtihad yolunun kapısını aralamaktadır.

Yazan: nuri saglam Tarih: May 7, 2006 4:11 AM

Mustafa bey,

Kuran'da bu bilginin var olduguna dair bir suphe yok. Dolayisi ile, "Kuran'da 'En dogrusunu Allah bilir' emredilir" diyebiliriz. Bunda hic bir sorun yok.

'En dogrusunu Allah bilir' onermesini kabul de edebiliriz, fakat, mesele de bu kabulden sonra basliyor.

Bu kabulden sonra, bir bireyin 'En dogrusunu Allah bilir' onermesini dile getirmesi malul olur.

Sebebi de, tarifi geregi, kullarin en dogruyu bilmesinin artik imkansizligidir...

En dogruyu bilemeyen biz kullarin, 'En dogrusunu Allah bilir' demeleri, onermeleri, kendi icinde tutarsiz olmaz mi?

:-)

Yazan: Muzmin Anonim Tarih: May 7, 2006 10:31 AM

Mustafa Bey’in yazısını diğer yazıları gibi ilgili ile okuduğumu söyleyerek başlayayım. Gerçekten yazılarından çok istifade ediyorum. Düşünce ufkumda yeni pencereler açıyor.
Fakat yazıdaki her görüşe katıldığımı söyleyemem.
“Din kaynağı ne?” olduğu sorusu oldukça önemli bir sorudur. Bu soruyu tersinden de sorabiliriz: “Hadisler dinin kaynağı olabilir mi?”
Bu sorunun cevabı bence olumsuz olacaktır. Hadisler tarihin kaynağı olabilir. İnsanlar hadislere bakarak bazı olaylar hakkında daha açıklayıcı bilgilere ulaşabilirler. Fakat bunlar dinin kaynağı olamaz. Dinin kaynağı Kuran’dır. Dini hükümler de bu kaynağa göre ortaya konur. Hadislerden yola çıkarak da dine yeni hükümler ilave edilemez.
Kuran’da Kuran ve hükümler nasıl açıklanıyor. Ayetlerde bu konu nasıl anlatılıyor bunları dikkatle okumak gerekli diye düşünüyorum.
Yukarıdaki yazıda sayın Akyol Kuran’ın anlaşılmasıyla ilgili bazı örnekler vermiş.
Bu örneklerde dikkat edilecek nokta, bir hüküm çıkartılmamasıdır.
Sadece bu örneklerdeki ayetlerde bazı olaylar anlatılmaktadır. Hadislerde ise bu olaylar hakkında daha detaylı bilgiler bulunabilir. Ama bunlar dine yeni hüküm ve uygulamalar getirmez.
Bir örnek vermek gerekirse, Kuran’da Eyüp peygamber ile ilgili bir kıssa vardır. Burada Hz. Eyüp’ün hayatıyla ilgili az ama yeterli detaylar vardır. Bu kıssa okunduğunda sabırla ilgili ibret dersleri insanlar çıkartmaktadır.
Hadislerde ise bu konuyla ilgili daha fazla detaylar içeren anlatımlar olabilir. Buradaki sorulması gereken soru, bu detaylara din adına ihtiyaç var mıdır? Yada bu detaylardan yola çıkarak yeni hükümler konabilir mi?
Bu detaylara dinin kaynağı olarak bence ihtiyaç yoktur. Yani bu detaylardan yola çıkarak yeni hükümler çıkartılamaz. Ama insanlar tarihsel konuları öğrenmek, peygamberimizin hayatı hakkında bilgiler edinmek için hadisleri inceleyip araştırabilir. Tümüyle terk edelim yaklaşımı yanlıştır. Fakat din ile tarihin kaynağını birbirinden ayırmak bence bu noktada önemlidir.
Sayın Akyol’un yazısında dinin kaynağının Kuran olmasın yeterli olamayacağı ve hadislere de ihtiyaç olduğuna dair getirdiği örnekler arasında namazın nasıl kılınacağı sorusu vardı. Herhalde Kuran’a dayalı İslam anlayışında getirilen eleştirilerde konunun kilitlendiği yada öyle zannedildiği nokta da burası. Çünkü diğer tüm ibadetlerle ilgili ( Abdest, hac, zekata vs.) detaylı bilgiler Kuran’da mevcuttur.
Bence Kuran’da anlatılanla bu konuyu kavramaya çalışmak ve ondan anlatılan neyse ibadetin o olduğunu kabul etmek burada kilit nokta olacak. Yani kafamızda bir namaz kavramı oluşturup bunu Kuran’da aramak yerine, Kuran’da nasıl namaz anlatılmış ona bakmak lazım.
Selamlar.

Yazan: Ella Tarih: May 7, 2006 6:49 PM

Değerli arkadaşlar,

Bu çok ama çok önemli konuda nihai sonuca varmamış biri olarak kelam sarfetmemin uygun olmadığı kanaatiyle ve biraz da yoğunluktan sustum. daha sonra ayrıntılı yazacağım ama önce özellikle de son bir kaç yazıdaki havaya genel bir eleştiride bulunacağım.

Hadis konusu, bir uzmanlık meselesidir. Bildiğiniz gibi, İlahiyatçılar bile hadis, tefsir, kelam, felsefe, fıkıh vs uzmanı diye ayrılır. Hadis konusunda dünya çapında otorite diyebileceğim ve iki farklı ekolü temsil ettiğini düşündüğüm yerli iki dev isim:Prof:Mehmet Said Hatiboğlu ve Prof:İbrahim Canan...

tabi Tayyip Okiç, Talat Koçyiğit, Hayri Kırbaşoğlu vs de hemen aklıma ilk gelenler...

dışarıdan ise, Fazlurrahman ve Muhammed Ebu Zehra'yı iki farklı ekolün zirvesi olarak sayabilirim. Goldhizer ve Ebu Reyye gibi sakat bakışlı yazarlar da başka bir yaklaşımın temsilcileridir.
Bu tabii ki, konunun uzmanı biz değilsek konuşmayalım demek değil. Ben de bu konunun uzmanı olmamama rağmen, ama haddimi de bilmeye çalışarak, bu hayati konudaki yaklaşımımı özet olarak vereceğim.
Ancak önce bir beylik laf ederek konuya gireyim: Konu hadis ya da değil, ne olursa olsun “Allah’ı ağır ceza hakimi” olarak gören anlayışın dışına çıkmamız gerekiyor. Bu, kanımca bizlerin meseleye yaklaşımındaki en büyük sakatlığı oluşturuyor.
İkinci olarak, çoğulculuğa ben de Sayın Mustafa Akyol gibi taraftar olmakla birlikte, bu ve bunun gibi çok netameli konularda çoğulculuğun kabul edilemeyeceğini, bu hususta fıkhi ifadesiyle “icma”, moderen ifadesiyle de “consensus”un zorunlu olduğunu düşünüyorum.
Neden mi?çünkü İslam dünyasının bu yürek yakan parçalanmaşlığının gerisinde sosyo ekonomik nedenlerle birlikte en başta bu binbir çeşit dini duygu ve düşünce anlayışının kaynaklandığı aşikar da ondan!
Ne demek istiyorum: Bugünkü problemler bugün ortaya çıkmadı. Asırlara dayanıyor. Asırlar öncesinin siyasal ve iktisadi ve kabileci ihtirasları ve kimi zaman da beşeri gerçeklerin dinin özünden sapmalara yol açması ve bu süreçte zuhur eden yüzlerce farklı, Allah, Kur’an, Peygamber ve dünya hayatı anlayışları, zihinsel donmuşluk, hanedan veya kavmiyet besleyen ideolojiler, anlatılan binlerce uydurma hikaye, aktarılan yüzlerce israiliyyat ve uydurulan binlerce hadis…sonuç ortada…perişan bir durumdayız…
Şimdiye kadar, bir yandan oryantalistler bir yandan da emperyal güçler ve yerli işbirlikçilerinin en ufak bir hatayı Müslümanları hırpalamak ve İslamı tarihin karanlık dehlizlerine gömme çabaları nedeniyle Müslüman aydın ve alimler geleneğe mutlak manada sahip çıkmak zorunluluğunu hissetmişlerdir. Bu kaygı onların hem eserlerine ve söylemlerine hem de uygulamalarına yansımıştır. Sizi öldürmek üzere gözü dönmüş bir şekilde baltayla üstünüze gelen birine kravatınızı yanlış bağladığınızı, aslında sizin de bazı yorumlarınızda haksız olduğunuzu söylemezsiniz.
Aynı zamanda, meselenin esasının çok uzağında bulunan insanların derinlemesine bu işlere girişmeyeceği düşünülürse sağda solda duyduklarıyla zihinsel çöküş yaşayacakları da aşikardır ve yaşanmıştır.
Ama bu konuların da konuşulduğu işte ortada.
Bediüzzaman’ın anlattığı önemli bir husus var: Vehb bin Münebbih ve Kab’ul Ahbar gibi Yahudi alimlerin İslam’a girişiyle birlikte onların anlattığı İsrailiyyat da “İslama girmiştir” .Yani Müslümanların bilgi dünyasına aktarılmıştır. bu çok önemli bir tespit. İlk dönem bu ünlü alimler ve Kitap ehliyle münasebetler bugün hadis diye bildiğimiz birçok sözün israiliyyat kökenlerine işaret etmektedir.
Bunlar bir kıssa ve “latif” hikaye olarak dinlenebilir ve hisse çıkarılabilir. Bunların tespiti ve statüsü meselenin önemli bir boyutunu teşkil etmektedir.
İkincisi, ilk dönem Müslümanların yaşadığı üzücü olaylar ve savaşlar sırasında ve daha sonra meydana gelen iktidar mücadeleleri sonucunda çok sayıda hadis uydurulmuştur. Esasen bunlar da aşağı yukarı tahmin edilebilir niteliktedir. Bunlar da ayıklanmalıdır.
Emevi ve Abbasi döneminde uydurulan ve özellikle egemen rejimin çıkarına münafıkça geliştirilen kader gibi konularda uydurulan hadisler de bellidir ve ayıklanabilir.
Çok genel verdiğim bu hadis uydurmaları yanında, “beyaz horoz bulunmayan eve melek girmez” falan şeklinde muhtemelen bir horoz tüccarının uydurduğu/uydurttuğu hadisler gibi de çok sayıda ticari hadisler ve Yahudi-münafık-mecusi gibi İslam düşmanı unsurların uydurduğu binlerce akıl ve Kur’an dışı hadis de ellerimizin altındadır.
Bunlar hadis literatürünü savunanların karşı karşıya olduğu gerçekler. Bu konu istenirse bir kitap hacminde detaylandırılabilir. Kısa geçiyorum.
Başka bir nokta da şudur: Bir söz kime, nerde, ne zaman söylenmiş? Bu söylenen şeyin, her durumda niteliğini değiştirebilir. Mesela, ameliyatlı birisine doktor su içmesinin yasak (haram) olduğunu söyler. Bunu kalkıp genelleştirdiğimizde hataya düşeriz. Kanımca Müslümanların çok ama çok büyük bir hatası da budur: bazen Hz. Peygamber’in bir kişiye söylediği sözden genel bir hüküm çıkarmak. Nitekim başkasına da başka bir tavsiyede bulunmuştur. Bunu siz de yaparsınız. Bir kişinin durumuna uygun öğütte bulunabilirsiniz. Çok ders çalışan bir çocuğa biraz da oynamasını, sokağa çıkmasını öğütlerken, sürekli sokaklarda gezen ötekine ders çalışmasını salık verirsiniz….
Dolayısıyla
1-İsrailiyyat
2-Toplumsal ve siyasal içerikli uydurma hadisler
3-ticari nitelikte uydurma hadisler
4-Hanedan merkezli uydurma hadisler
5-Çeşitli nedenlerle anlam kaymasına uğrayan hadisler
6-Çeşitli nedenlerle yanlış ya da eksik aktarılan ya da aktarılagelen hadisler
7-Tekil amaçlı hadisler
Şeklinde çok genel bir yaklaşım sergileyebiliriz diye düşünüyorum.
Demek ki çok büyük bir sorunla karşı karşıyayız.
Kur’ana perde edilmiş, hatta Allah Resulü’nü yanlış tanıtan, dinin ve dünyanın çarpık anlaşılmasına neden olan, geçmişte ve bugün yaşadığımız sorunların kirli kaynağı bir bilmem kaç asırlık MÜNAFIK KOMPLOSUNUN yükünü sırtımızda taşıyoruz. Müslümanlar bu nedenle çarpık bir hayata mahkum edilirken, bunları okuyan ve kurnazca okutulanlar da ateizme ve dinsizliğe kayıyorlar. Bunun vebali çok büyük.
Artık bu Goldhizer, Keatani gibi oryantalistlere, ilhan arsel, turan dursun gibi onlardan beter din düşmanlarına koz veren, Müslümanların kainat kitabı kanunlarına aykırı yaşamalarına ve hurafelere garkolmalarına sebebiyet veren bu hususlardan kurtulamazsak bu sürüp gidecek.
Peki hadisi toptan reddedenlere ne demeli? Gerekçe yukarıda saydığım hususlar el hak doğru. Ama bu, hiç hadis yoktur demek anlamına gelir mi?
“İlim müminin yitiğidir. Nerede bulursa alır” sözünü niye hadis diye kabul etmeyeyim?
“El adlü esasül mülk” diyen, “Bir milletin efendisi ona hizmet edendir” diyen, “İnsanların en hayırlısı insanlara en faydalı olandır”, “Kişiye şer olarak mümin kardeşi hakkında kötü düşünmesi yeter” diyen, “Ben mekarimi ahlakı tamamlamak üzere gönderildim” diyen, “İnsanlara merhamet etmeyena Allah merhamet etmez” diyen, “Zarar vermek ve zarara zararla karşılık vermek yoktur” diyen, “Kolaylaştırınız, güçleştirmeyiniz, müjdeleyiniz, nefret ettirmeyiniz”, “bu günü yarına eşit olan bizden değildir” diyen, “komşusu açken tok yatan bizden değildir” diyen, “Acemlerin büyüklerine yaptığı gibi siz de bana ayağa kalkmayınız”, “Mümin bir delikten iki defa sokulmaz” diyen O Muhteşem Zat’a bu sözlerinden dolayı neden dua etmeyeyim ve hangi hakla bu güzel sözleri O’na yakıştırmamayım? Yoksa siz bu sözler O’na ait değil mi diyorsunuz?
Demek ki öyle kolayca hadisleri inkar etme gibi bir lükse sahip olmadığımız gibi, , çok büyük bir mahrumiyete duçar olma tehlikesi de var demektir.
Allah Resulü’nün, muhteşem hayatından ve konuşmalarından hiçbir sözün aktarılmadığını düşünmek de zaten akılla bağdaşmaz.
Hele Araplar gibi “yaşananı aktarma” geleneğinin çok güçlü olduğu bir toplumun eski geleneklerinden güzel olanları bile devam ettirdiği düşünülürse bunun ne kadar mümkün olduğu hemen anlaşılır. Bu manada Ezan da bir Allah Resulü uygulamasıdır, kurban da namaz da. Çünkü bu aktarımın bizatihi kendisi delildir. Öyle olmadığını göstermek için aksini ispatlamamız gerekir.
Buhari ve diğer hadis kitaplarının sahihliği meselesi de bu çerçevede değerlendirilebilir. Birkaç asır sonra yapılan hummalı toplama faaliyeti bir hadis aşkının takdirine layıktır ama kutsallık makamına çıkartılması ise son derece yanlış olmuştur. Diğer taraftan, Geçmiş insanların bugünün kıstaslarıyla düşünemeyeceği, bugünkü eleştiri ve şüphecilik düzeyinde olmamaları gayet makul karşılanmalıdır.
Üstelik hadis olsa da olmasa da güzel ve anlamlı bir sözden yararlanmamak da aptalca olur.
Hatta kadim dinlere ilişkin anlatılardan da akla ve Kur’ana uygunluğu ölçüsünde istifade edilmelidir. Değil ki, hadis olma ihtimali çok yüksek sözlerden istifade edilmesin?
Kur’an’ın tek başına anlaşılması meselesi ise:Bu da ayrı bir garabet!bunun arkasında yatan münafık oyunlarını sevgili arkadaşlarımın görmesini temenni ediyorum.
Kardeşlerim, Kur’an öyle yekpare bir “kitap” değil ki? İçinde farklı kategoriler var: Mesela, semavi dinlere açık ya da zımni göndermeler yapıyor. Şimdi siz bu Kitabı Mukaddes’i ve Ehlikitabın (özellikle de o dönem Arap yarımadası Yahudi ve Nasranilerinin) söylemlerini bilmeden nasıl yorumlayacaksınız?
Mesela Turan Dursun’un usta bir manevrayla çarpıttığı “nace” dişi koyun meselesini anlamak için Davut, Urya, karısı ve israiliyyat üfürüğü ile birlikte Sad Suresi 20-22’ye ilişkin gerçek yorumları bilmek durumundasınız.
Zıhar olayını, Hicab olayını, Abese suresininin inişini (“ama” şahısla arada geçen olayı), Kur’an’ın Velid bin Muğire’ye kızışını (“nasıl da ölçtü biçti…”), Yahudi alimlerin neler sorduklarını ve bu sorulara Kur’an’ın nasıl cevap verdiğini, “kurtulmalık akçesiyle” ilgili Kur’an’ın eleştirisini, Tebük seferindeki hususları ve Tevbe suresini, Hendek yani Ahzab savaşına ilişkin ayrıntıları bilmeden “Ahzab suresini”, Muvafakat-ı Ömer’i, kölelerin durumu ile ilgili gelişmeleri, münafıklarla ilgili inen ayetlerin gerekçelerini, İbni Übey İbnü Selül’ün cenazesinin kılınmasına ilişkin müdahaleyi vs bu hadisler olmadan anlamak mümkün değildir. Kısaca Esbabı Nüzül (ayetlerin iniş sebepleri) ve hatta vürud-u nuzül (ayetlerin iniş ortamı) bilmeden yola çıkmak yolda kalmak demektir.
Eğer hadis meselesinde eleştiri; hadisin statüsüne ilişkin ise bu konu tamamen farklıdır. Hadisten yola çıkarak, evrensel ve değişmez hükümler çıkarılabileceğini her durumda söylemek, uydurma hadislerin varlığı bir yana akılla ve toplumsal değişim dinamiğiyle çelişmektir. Nitekim, İmamı Azam Ebu Hanife’nin “Ene estahsinü” (“ben bunda güzellik buldum”) hükmünde ifadesini bulan “istihsan” aydınlığı bu konunun sınırlarını taşıp, toplumu düzenleyecek hükümlere ilişkin, henüz Müslüman dünyanın hazır olmadığı bir içtihad yolunun kapısını aralamaktadır.

Yazan: nuri saglam Tarih: May 7, 2006 7:05 PM

Nuri bey,

Yazilarinizi okuyorum. Ilgi sahaniza daha cok girdigini dusundugum dini konularda benden fersah fersah ilerde, bilgili, oldugunuzu da gorebiliyorum.

Hadis vb gibi konularin detaylari bugune kadar ilgi sahama hic girmedigi icin, ozellikle cahil oldugumu da pesinen soylemem lazim.

Ilgilenmeyisimin sebebi, kibir veya gurur ya da benzer baska menfi onyargilar degil; sadece, benim (kafamda) cozmek istedigim meselelerin ihtiyaci kapsaminda olmayisindandi.

Hadislerin onemi, neyin sahih neyin de uydurma oldugu gibi meseleler beni hala daha ilgilendirmiyor [o konuya kafa yoracak olanlarla gorev dagilimi yaptik ve ben baska seylerle ugrasiyorum da diyebiliriz ;-)], fakat, anladigim kadariyla, ortada, gecmisten gelen ve giderek birikmis bir tortu, kirlilik (pollution) var ve bu rahatsiz edici mertebelere erismis --ya da erismege basladi.

Olabilir.

Beni daha cok ilgilendiren, bu tortunun nicin agirlikli olarak Islam-disi kaynaklarca ve menfi amaclarla olusturuldugu kanaatine vardiginizdir?

Sizin yukarida yazdiginizi, baska bir gozle okuyunca, Hadis uydurmalari yoluyla da olsa, ve bazi durumlarda belli cevrelerin cikarlarina uygun tanzimler olarak da gorulebilse bile, Islam pratiginin gunun ihtiyaclarina gore yonlendirilmesi gayretleri olarak da anlamak mumkun..

Nitekim, yazinizda bahsi gecen muhtelif menseli Israiliyat infuzyonlari icin 'girmistir' diyorsunuz. Bu infuzyonlara karsi onemli bir (mevcudu muhafaza anlaminda) savunma ya da muhalefet olup olmadigini bilmiyorum, ama, sonucta 'girmistir'..

Hal boyle olunca, uzun bir sureci, ve o surecte yasamis insanlari topyekun sapkin olarak gormek zorlasiyor sanki...

Bu konudaki goruslerinizi ogrenmek isterim, lutfederseniz.

Ikincisi, Hadisler icinden yapilacak ayiklama da en az yukarida bahsedildigi sekilde zaman-subjecktif olmakla malul olmak ihtimalini tasimaz mi sizce?

Bu ihtimal varit ise, zaman-ustu analitik bir cozum bulmak ihtimalinin varligindan bahsetmek ne derece mumkundur?

Yazan: Muzmin Anonim Tarih: May 7, 2006 8:55 PM

Müzmin-Anonim Bey,

Dini konular esasen ağırlıklı ilgi alanım değil. ama sevdiğim bir alan. ilgi alanım bu sitenin merkezinde değil ne yazik ki.bu site, din ve bilim ağırlıklı olduğu için ve bu konularda yoğunlaştığı için ben de katılımımı bu çerçevede yaptım/yapıyorum.

insanoğlunun günlük hayatının önemli bir veçhesini din oluşturuyor. bu en azından çoğunluk için böyle...bilinçli ya da bilinçsiz attığımız adımlardan, gazete sayfalarındaki yorumlara kadar bir dini referans temelli göndermelere sahibiz.

ilahiyat ya da teoliji konuları ise hayatın bütününü kuşatan bir genelleyici birikim gerektiyor. bu birikim olmadan yapılan yorumlar da filin tanımını yapan körlerin tutumundan farkli olmuyor ne yazık ki...bu toplumsal bir yaramız ne yazık ki...

sizin objektif tutumunuz takdire şayan. herkesin her konuyla ilgilenmesi gerekmiyor. ben de bakterilerin bilmemnesi ile ilgilenmiyorum. ama bunlarla ilgili bulgulara ve bunlardan çıkarılacak ontolojik ve epistemolojik sonuçlara kulak kabartıyorum....

şimdi konumuza gelirsek:

"fakat, anladigim kadariyla, ortada, gecmisten gelen ve giderek birikmis bir tortu, kirlilik (pollution) var ve bu rahatsiz edici mertebelere erismis --ya da erismege basladi.

Olabilir.

Beni daha cok ilgilendiren, bu tortunun nicin agirlikli olarak Islam-disi kaynaklarca ve menfi amaclarla olusturuldugu kanaatine vardiginizdir?"

geçmişten gelen tortu ve bulanıklıklar. evet sorun burada. ama son cümlenizde sanırım bir yanlış anlaşılma var.ben yanlış da ifade etmiş olabilirim. söylediğim şu:

-müslümanlar-ilk dönemdekilerden itibaren- beşerdir ve ciddi hataları olmuştur. bunlardan bir kısmı beşer olmalarının gerekleridir ve biz de olsak benzeri ve hatta daha kötüsünü yapabilirdik. insanın olduğu her yerde bunlar olmuştur. uzak yakın tüm beşer tarihi bunların sayısız örnekleriyle dolu. geçmişi kutsallaştıranlar da geçmişi ceffelkalem silenler de aynı hataya düşüyorlar. "yuh ve yaşa" kategorileri başımızın belasıdır.

-bunun dışında, gerek onların yani samimi müslümanların zaaflarının, gerek Arap-İslam coğrafyasına yayılan çok farklı unsurların(yahudi, nasrani, mecusi, keldani, süryani vs) ve gerekse o günün süper devlelerinin bu kirlenmede rolü çok büyük olmuştur.

burada hepsinin derecesine göre katkısı var. haşim oğullarına rekabeti ezelden ebede giden ümeyye oğullarının kifayesiz muhteris fertlerinin uydurduğu/uydurtduğu hadisler de vardır, haşimoğullarının bu komplo karşısında korunmak için uydurdukları da. Bu nedenle "hadis atışmaları"na dönüşmüştür.

yine, bulanık suda balık avlayan gayrimüslim unsurlar da vardır.

artı bu yeni dine kalben girmeyen ve Allah Resulü'nün irtihalinden hemen sonra "irtidat" eden kabileler vardır. Hz. Ebu Bekr'in savaştığı arap kabileri vardır.çok çalkantılıdır o günler.

Eğer Kur'ana bakarsaniz (ve Siyer-Megazi kitaplarına) Hz. Peygamber zamanında münafıkların neler yaptıkları nasıl toplum içinde fitne çıkardıkları (Münafıkların başı İbni Übey ibni Selül adlı bir adamdı. Hicretten hemen önce Medinelilerin kralı olmak üzere idi. Ancak, Hz. Peygamber'in gelişiyle beraber, bu hayali suay düştü ve düşmanlık beslemeye başladı)

bunların icraatlarını sayarak bitiremeyiz.

diğer taraftan, münafık kavramı çok geniş bir muhtevaya sahiptir. yani siz inanan bir insan olarak, dinin en ufak bir mesajını en ufak bir çıkar amacına kullansanız münafık olursunuz. ben bu anlamda şimdi isim vermeyeceğim ama, bu gözü makam-mevki hırsı bürümüş insanların "münafık" olduğunu düşünüyorum. bu kim olursa böyledir.

bakın bediüzzaman der ki "İslamın yüksek hakikatları siyasetin kirli gayesine vesile edilemez". bu konuda çok katıyım. siz hem Allah Resulü hasırda uyurdu diyecekseniz hem de kalkıp halife olmak için isyan edip Makyevele taş çıkaran manevralarla entrikalara başvuracaksınız. bir sürü sahabenin müslümanın kanını akıtacaksınız.

sonra, bir sürü mezhep:cebriyye, kaderiyye, mürcie vs...bunların bir kısmı Kuranın çarpık ve çıkarcı yorumuna!!dayanır. halife! derki, "insanın yaptığı herşeyi aslında Allah yapıyor. insanın sorumluluğu yok. şimdi ben size vursam aslında Allah vurdu." bu "cebriyye" görüşü. kimin işine geliyordu? EMevinin tabi ki.iki hadis de ilave edin üzerine işlem tamam.
bunu eleştiren büyük alim Geylan Ed-Dimeşki'nin ayak ve kolu çapraz kesilmiştir...

-Hz. Ömer'i ve Hz. Ali'yi şehid edenlere bakın. benim tahminim bu olayların arkasında Bizans da vardır. bunlar salt basit inanç konuları değildir. bunların arkasında hem kabilecilik-unsuriyyet hem de süper devlet politikalarını görmemek saflık olur.

-Müseylime, Tüleyha gibi sahte peygamber vakaları: Bunların da Bizans güdümlü olaylar olduğu yakın zamanda tarihçiler (örneğin Prof. Dr. Muhammed Hamidullah) tarafından ispatlanmıştır.

Nusayrilik, Dürzilik, İsmailiyye gibi "heretic" mezheplerin (aslında dindir: Allah insanda hulul etti diyen bir anlayış islamın nasıl olur da mezhebi olur?-bu da ayrı garabet!)oluşumuna bakarsanız ne demek istediğim çok rahat anlaşılır. bunları saf anadolu -ya da arap-çocukları değil, kökeni belli olan sahte müslüman görünümlü insanlar çıkarmışlardır.

Aslında tümdengelim de yapabiliriz: Bir mümin şuna inanır:" kim benim ağzımdan çıkmayan bir sözü söylerse cehennemdeki yerine hazırlansın". böyle demese de siz O Zat'a yalan söz atfedebilir misiniz? müslümanlar sevgili Peygamberlerinin üzerine titrerken nasıl olur da O'nun adına yalan söz uydururlar?

Yani, bu kirlenmenin çok faktörü var Müzmin Anonim Bey. bazıları kasıtlı, bazıları beşer zaaflı, bazıları münafık-düşman komplosu, bazıları yanlış anlama, bazıları yanlış anlatma, bazıları da eksik aktarmadan kaynaklanıyor:

bunlar çok detaylı konular. detaylandırılabilir...

"Sizin yukarida yazdiginizi, baska bir gozle okuyunca, Hadis uydurmalari yoluyla da olsa, ve bazi durumlarda belli cevrelerin cikarlarina uygun tanzimler olarak da gorulebilse bile, Islam pratiginin gunun ihtiyaclarina gore yonlendirilmesi gayretleri olarak da anlamak mumkun.."

Müslümanların hadis uydurmaları değil, sürekli değişen toplumsal gerçekliğe uygun "evrensel akıl" çıkarım yapmaları gerekir. zaten sorun da buradadır.
nitekim amaç günün ihtiyaçlarını çözmek değil, yukarıda sayılanlar olmuştur.

"Hal boyle olunca, uzun bir sureci, ve o surecte yasamis insanlari topyekun sapkin olarak gormek zorlasiyor sanki..."

elbette. zaten böyle bir şey söylenemez de. nitekim asırlardır ayıklama çabaları olmuştur. mesela büyük hadisçi ve fakih Ahmed bin Hanbel'in 1 milyon hadis bildiği söylenir.ama açın Buhari'ye bakın 3000'lerdedir. ki bunların da ciddi bir kısmı yeniden ele alınmak ve ayıklanmak durumundadır.

İslam tarihi, herşeye rağmen bir onur tarihidir. tarihin en büyük medeniyetlerinden biri kurulmuştur. yanılmıyorsam ilk 250 yılda her 50 yıl bir İslam aliminin adıyla anılmaktadır.

bilimde de ilimde de sanatta da muhteşem bir tablo sergilemişlerdir.

Cabirler, ibnün Nefs'ler, ibni Mişkeveyh'ler, Biruniler, Farabiler, İbni rüşd'ler, Gazali'ler, Zemahşeriler buradan çıkmıştır.

eleştirmemiz başka bir noktayadır.

"Ikincisi, Hadisler icinden yapilacak ayiklama da en az yukarida bahsedildigi sekilde zaman-subjecktif olmakla malul olmak ihtimalini tasimaz mi sizce?"

tabii ki. zaten insanın yaptığı her şey subjektiftir. ama subjektif olması her zaman doğru olmadığı anlamına gelir mi? Dünya sabittir diye bir hadis varsa diyelim ki bunun yanlış olduğunu düşünmemize gerek bile yoktur.

kaldı ki hadislerin statüsüne ilişkin olarak yapılan genel hata meselenin başka bir boyutunu oluşturuyor..

saygılarımla

Yazan: nuri saglam Tarih: May 7, 2006 10:49 PM

öncelıkle mustafa beye teşekkurlerımı ıleteyım .sızın boyle tartışmaya acık ve gayet ceşıtlı tarafları bulunan konulara objektif yaklaşmaya calıştıgınız ıcın cogu arkadaşlarımız aklıllarındakı soru ışaretlerını daha mantıksal bı cercevede cozduklerını de en azından cozmeye calıştıklarını da soylemek ısterım.

tüm yorumlardan ve mustafa beyin makalesinden ve daha öncesinden de aklıma takılan ve cevabını da vermediğim birbiriyle bağlantlı ve kendi içinde yeni sorulara açık kapılar bırakan iki sorum var:
dini kuralları mı yaşam şeklımıze ya da çağın yeni koşullarına uydurmalıyız , degiştirmeliyiz yoksa yaşam şekıllerımızı mı dini kurallara göre oluşturmalıyız? (tabi burada dini kurallar kavramsalının da yoruma açık olduğunu düşünüyorum)

Yazan: sessiz Tarih: May 7, 2006 11:18 PM

Mustafa Bey,

Öncelikle bu konuyu ayrı bir başlık altında açtığınız için size teşekkür ederim. Bir başka başlık altında, bir yorumcu tarafından verilen bir kaynağa yönelik olarak (kendi açımdan) Yaptığım bir eleştiri sonucunda bu “hadis” konusundaki tartışmalara sebebiyet vermiş ve bazı yorumculardan gelen eleştirelere cevap verip açıklama yaparken bir yandan da, onların da düşüncelerine son derece saygı duyduğum ve sonuçta hepimizin ufak nüanslarla da olsa aynı yolun yolcuları olduğumuzu aktaran, uzlaştırmacı cevaplar yazdım. Ancak, aynı tarafta olan insanlar olarak bu olayın bir tartışmanın ötesinde bir polemiğe dönüştüğünü gördüm ve çok üzüldüm. 2-3 gündür de siteye hiç girememiştim. . Ne olursa olsun bizler aynı “temel amaç” uğruna yaşayan insanlarız. Bu amaca ulaşmak ve bu amacı daha iyi algılayabilmek için seçtiğimiz güzergahlarda ufak tefek farkların olması bizi düşman kardeşler yapmaz. Ben bana benim hatalı olabileceğim bir noktada doğru yolu gösterip beni uyaran birine, daha önce de belirttiğim gibi müteşekkir olup Allah Razı olsun derim.

Fikirlerimi burada da kısaca özetlemek istiyorum:

Hadisler ve sünnet, tabii ki, Allah sözü olan Kuran ile eşdeğer bir hüküm bağlayıcılığa sahip olamaz. Ancak, sebeb-i nüzulün de ışığı altında ayetler için destekleyici, açıklayıcı kaynak olarak kullanılabilir, bu açıdan da önemleri yadsınamaz. Hadisler için en bağlayıcı ve belirleyici kural ise Kuran’la bağdaşıp örtüşmeleridir.

Bu bağlamda benim için;

a) Tüm hadislerin sahih-gayri sahih ölçülerine bakılmaksızın, sünnet ile birlikte Kuran’ın önüne geçirilip dinin biri gelenekler yığını haline getirilmesi

ve

b) Tüm hadislerin ve sünnetin kökten reddedilip yok sayılması ve bunlara ihtiyaç olmadan da bazı şeylerin anlaşılabileceğinin ve yaşanılabileceğinin savunulması

kaçınılması gerekilen iki uç noktadir. Yapılması gereken şey ise bu iki uç nokta arasında denge kurulmasıdır, aynen İslam’ın diğer semavi dinler arasında kurduğu denge ile evrensel bir din haline gelmesi gibi.

En başından beri, “Kuran’’ın anlaşılması için hadis türünden hiçbir (destekleyici bazda, birincil kaynak olarak değil) kaynağa ihtiyaç olmadığı, Allah’ın insana verdiği akıl sayesinde sadece Kuran meali okuyarak verilmek istenen mesaj(lar)ın anlaşılabileceği” gibi fikirlere saygı duyduğumu belirttim ve bunu gerçekten başarabilenler varsa onlara olan hayranlığımı ve tebriklerimi de ilettim.


Buna karşın, bende, sadece Kuran’ın düz mealini okumak sureti ile bir çok ayetin derinliğini anlayamayan ve ikilemde kalan (kendimde dahil) bir çok insanın olduğunu ve bu tür insanların imdadına, ömrünü daha önceki mesajlarımda belirttiğim ilimlere adayan ünlü müfessirlerin yazdığı tefsirlerin yetiştiğini belirttim. Ayetlerin derinliğinin ve vermek istediği külli mesajın daha iyi anlaşılabilmesi için yazılan bu tür tefsirler arasında, çağın müceddidi olarak kabul edilen Bedüizzaman’ın Risale-i Nur Külliyatı, Elmalılı Hamdi Yazır’ın Kuran tefsiri, Süleyman Ateş’in Kuran tefsiri , ve bunlar gibi bir çok tefsirler sayılabilir. Bunların da yanısıra , Bir çok “gelenekçi” olduğu düşünülen İslam alimleri tarafından, “modern, yenilikçi, İslamcı” damgası vurulup dışlanan ve hadisleri ,sünneti tümü ile reddeden “Kurandaki Din” kitabı türünden yayınlarda da önemli bir referans olarak verilenYaşar Nuri Öztürk’ün dahi “kesinlikle Hz Peygamber’in ağzından çıktığına emin olunan (mütevatir) hadislerin ve sahih hadislerin olduğunu kabul ettiğini ve bu tür hadislerin destekleyici olarak kullanılabileceğini” söylediğini belgeleyen alıntılar sergiledim (daha önceki mesajlarımda yaptığım bu alıntıları Yaşar Nuri’nin “Cevaplar” kitap serisinin yanı sıra web sitesi olan; www.yeniboyut.com adresindeki soru ve cevaplar bölümünde de net bir şekilde görebilirsiniz).

Ayrıca, yine Süleyman Ateş’in “İslam’a itirazlar ve Kuran’ı Kerimden Cevaplar” ve Doç. Dr. Abdülcelil Candan’ın “Kuran Okurken Zihne Takılan Ayetler” kitaplarında bir çok zihne takılan ve yanlış anlaşılan ayetin (Peygamber’in olaylar karşında nasıl davrandığını aktaran vb) hadislerin de ışığı altında son derece açıklayıcı ve doyurucu tefsirleri yapılmaktadır.

Tekrar tekrar önemle vurgulama gereği duyuyorum. Sadece, düz Kuran meallerine bakılarak anlaşılmayan (veya yanlış anlaşılan desek daha doğru olur) ve bir çok ateist site veya kitaplarında da koz olarak kullanılmaya çalışılan yüzlerce ayet vardır.

Bazı örnekler:

Ayetlerde geçen;

“kadınlar sizin tarlalarınızdır, onları istediğiniz gibi ekip biçebilirsiniz”
“biz bazılarınızı bazılarınıza üstün kıldık…”
“kadın erkek eşitliği”
“kadınların şahitliği”
“kadınların miras hakkı”
“boşanma durumu”
“kadınların dövülmesi”
“kölelik ve cariyelik”
“gün ve sene hesapları”
“kader hadisesi”
“şeytanın ve cinlerin mahiyeti”
“cennetteki şarap”

gibi bir çok konuları hiç tefsire ve yoruma başvurmadan düz meal’den okuyan bir çok kişi sadece kendi aklı ile bu ayetlerin esasen ne iletmek istediğine vakıf olamamakta ve içlerinde bir çok imani şüpheler hasıl olmaktadır. Ben, daha önceleri körü körüne, mealini, ayetlerin ne anlama geldiğini bilmeden Kur’an okuyupta, günün birinde Kuran’ın mealinde yukarıdaki örneklerdeki gibi durumları görerek, bunları düz mantıklarına göre yorumlayan ve inançları zedelenen hatta dinden çıkan insanlar olduğunu biliyorum ve tekrar söylüyorum sizin, sadece mealden ayetleri anlayabilmenize son derece saygı duyuyorum.

Tüm bu bağlamlarda, hadis ve sünnetin şu maddelerdeki öneminin nasıl görmemezlikten gelinebileceğini anlamamam mümkün değil:

1)Yanlış anlaşabilecek ayetlerdeki sorunu giderme

2) Sebeb-i Nüzulün hadisle bilinmesi: Sebeb-i nüzulün; ayetlerin neden, nerede ve ne gayeyle indiğini tesbitte en önemli unsur olduğu bilinir. Sebeb-i Nüzul o denli önemlidir ki sırf bunun için ciltler dolusu eserler yazılmıştır. Sadece ayetlerin iniş sebebi değil, mushafın içindeki hangi ayetin hangi ayetten önce indiğini, nesh keyiyetinin olup olmadığını da sebeb-i nüzul ile tesbit etmek mümkündür.


İş mezhepler meselesine gelince,

Mezheplerin yozlaştırılmasına ve geleneklerin dinin esası gibi lanse edilmesine tabii ki bende karşıyım. Allah katında, “amellerin” ve uygulanan “şeklin” önünde “niyet”in geldiğini bilmeyen yoktur.Daha ilk başından beri hangi konuda olursa olsun uç noktalardan kaçınılmasını gerektiğini, çünkü İslam’ın ismi üstünde bir “denge” dini olduğunun altını çiziyorum. Mezheplerin ve bu mezheplerin başını çeken zatların tarihsel durumlarından önce
izniniz ile siz her ne kadar kabul etmesenizde, bir “hadis” yolu ile bir örnek vermek istiyorum:

Bir gün Hz Peygamber ve Hz Ebu Bekir’in yanına, yeni müslüman olmuş bir bedevi kadın gelir. Hz Peygamber kadına sorar:
“ Sence Allah nerededir?”
Kadın cevap verir:
“Allah göktedir”
Hz Peygamber:
“Tamamdır” der ve kadın gider.
Sonra Hz Ebubekir Peygamber’e hayretle sorar:
“Ya Muhammed! Kadın Allah göktedir dedi ve sen bunu kabul ettin. Oysa Allah kainatta heryerde, her zerrenin hem içinde hem de dışında değil midir? Şimdi bende, o kadın gibi, Allah göktedir desem bu kabul olur mu?”
Hz Peygamber cevap verir:
“Kadının bilgi düzeyi ile senin bilgi düzeyin eşit değildir. Sen bilgi seviyenle bir alimsin ve senin “Allah (sadece) göktedir demen büyük yanlıştır. Oysa o kadının kapasitesi ancak buna müsaittir ve onun Allah’ın heryerde olduğunu hemen anlamasını beklemek doğru olmaz. Bu nedenle onun, temiz kalble, Allah göktedir demesi makbuldür. Dolayısı ile ikinizin vereceği “aynı” cevabın sevabı da günahı da eşit olmaz.

Bu açıdan bakıldığında bilgi düzeyleri ve şartları, dini ve kuralları kendi başlarına idrak edemeyecek insanların bir mezhebin kurallarına riayet etmesi de kabul edilebilir. Mezhepler genellikle mensuplarının çevresel faktör ve şartlarını göz önünde bulundurarak bazı şekilsel detayları ortaya sürüp düzenlerler. Ancak, bu detaylar yanlız ve yanlız içinde bulundukları şartlara göre belirlenen ve o şartlarda yaşamı kolaylaştıran ufak tefek şekilsel nüanslar olabilir. Mezhepler hiçbir zaman “imani” veya “temel” bir konuda Kuran’la zıt veya çelişik bir hal alamaz. Örneğin hiçbir mezhep gidipte “bizde namaz farz değildir” diyemez. Sadece içinde bulunulan ortam ve şartlara göre namaz, abdest vb ibadetlerin şeklinde ufak tefek nüanslara gidebilir.

Örneğin;

Şafi mezhebi daha çok kırsal yörelerde yaşayan insanların ihtiyaçlarına hitab eder. İstanbul gibi bir şehir ile kırsal bir yörenin coğrafi ve sosyal şartları eşdeğer olamaz. İşte mezhepler, bu coğrafik ve sosyal ortamların oluşturduğu şartlara göre ibadeti kolaylaştıracak şekilsel kaideleri belirlerler. Bu kaideler, şahısların içinde bulundukları şartlara göre ibadetlerini en kolay şekilde nasıl yapabileceklerine dair yollar gösterir. Yani, esas amaç, işi kolaylaştırmaktır, zora sürmek değil. Tabii her şey gibi bunu da istismarı yapılabilir.

Şöyle bir örnek verelim;
Biliyoruz ki şehirsel hayata göre düzenlenmiş Hanefi mezhebi ile kırsal hayata yönelik düzenlenmiş Şafi mezhebinde namazı veya abdesti bozan durumlar arasında ufak tefek nüanslar vardır. Bu ve bu tür kurallar incelendiğinde, bu kuralların şehir hayatına veya kırsal hayata ne kadar uygun olduğu ve işi kolaylaştırdığı görülebilir.

Tekrar ediyorum; mezhepler, hitab ettikleri ortamlarda, bazı şekilsel sorunları kendi kendilerine çözümleyemeyen ve bilgi düzeyleri müsait olmayan kişiler için çok kolaylaştırıcı ve rahatlatıcı bir çözüm olabilir ve amaçları bunun dışına yani Kuran’da ki imani esasların dışına çıkamaz, çıkmamalıdır. Ayrıca, mezhepler bazı çıkarlara ve siyasete alet edilirse, tabii ki işin suyu çıkar ve tahribata da yol açabilir. Ama bu türden bir “işin suyunun çıkması” her görüş ve düşünce için söz konusu olabilir. Atom’u bulan kişi, büyük buluşunun ileride milyonlarca insanı yok edecek bir bomba yapımında kullanılacağını görseydi ve bilseydi, herhalde o işten vazgeçerdi. Veya, ateşi yemek pişirmek gibi faydalı bir sebep içinde kullanabilirsiniz ev kundaklamak gibi psikopat bir sebep içinde. Ama bu sebeplerden dolayı “ateş çok zararlıdır ve ortadan kaldırılmalıdır” diyemeyiz. En faydalı şeyi bile kötü amaçlar ile kullanabilen insanlar bulunur, dünya varolduğu sürece. Bu da dünya imtihananın bir parçasıdır; kötü ile iyinin veya Şeytan ile Meleğin çatışması gibi


Geçmiş dönemlere baktığımızda İslam dininde, İslam’ın denge dini okuşu ile bağdaşmayani Mutezile ve Cebriye gibi akımlarda olmuştur. Ama bu akımlardan sonra da bu akımlardaki “uç” noktayı görüp bir sentez yapan ve dengeyi sağlayan “Ehl-i Sünnet” düşünce tarzı ortaya çıkmıştır. Ehl_i Sünnetin sadece “kader” konusunda yaptığı açıklama bile bir çok insanın imanına vesile olmuştur.


Ayrıca, mezhepler ile sünnet ve hadis konularını aynı kefeye koymak çok yanlıştır. Hadis ve Sünnet tamamı ile vahy yolu ile Kuran’ı Kerim’i nakleden ve tüm yaşamı ile bu kitabın en büyük temsilcisi olan Hz Peygamber’e ait sözler ve tutumlardır. Mezhepler ise Hz Peygamber’den sonra, türlü sebebler ile ortaya çıkan bir meseledir. Bu nedenle, kesinlikle aynı kefeye konup, aynı tavırla incelenemez.

Ek olarak, sünneti, hadisleri ve mezhepleri reddeden ama kendine göre yorumlar yapıp seçen (çırılçıplak namaz kılmak gibi) kendi kurallarını kendi koyan ve bir yandan da Hz Peygamber’i olduğundan aşağı bir konumda gösterirken, kendilerine sahte elçiler edinen insanların da varolduğunu unutmamak gerekir. Yani, her durumda, her konuda her şeyin suistimali yapılabilir. Bugün Hadis ve sünneti tamamen reddeden alimlerin yaptığı Kuran meallerinde de tamamen kendi uçuk görüşlerine ve bakış açılarına yer verdiklerini ve bazılarının da gerçekten saçmaladığını ve uçtuğunu sizlerde kabul ederseniz herhalde, aynen hadisleri ayırım ve sentez yapmadan kabul edip uçanlar olduğu gibi.

A şıkkını da seçsek b şıkkını da seçsek c şıkkını da seçsek, hangi görüşte olursak olalım, ne olursunuz, bir taraftan aynı ülkenin vatandaşları olan ve aynı ülküye hizmet eden, diğer taraftan da birbirlerinin yok olmasını isteyecek kadar gözleri dönen futbol fanatikleri gibi olmayalım.

Saygılar,

Yazan: ilhan Tarih: May 8, 2006 12:18 AM

Uzlaşmak için daha çok katedilecek yol olduğunu düşünüyorum. Kimse fikirleri tartışmıyor, herkes inancını yazıya döküyor. Bu ve diğer makalenin altında sunulan onlarca cevap verilmeyen argümanın olduğunu ve hala aynı fikirlerin öne sürüldüğünü görünce ister istemez bunu düşünüyorum.

Yazan: Halo Tarih: May 8, 2006 7:25 AM

Halo Bey,

ne cevap ariyorsunuz da ne bulamadiniz tam bilemiyorum.

esasen çok farklı bir çizgide durmama rağmen beni gelenek savunucusu bir tavır almaya iten arkadaşlarıma çok içerliyorum.

Ben tarihsellik meselesini ve hermenötiği çok önemseyen ve teolojiden antropolojiye yaklaşmayı öneren bir Kur'an "okuması" önerirken, söylenen bu şeyler karşısında ister istemez savunmacı bir refleks geliştirmek durumunda kalıyorum.

şimdi sizin gözüme çarpan yukarıdaki ilk yazınıza bir değiniyle başlayalım.

"Hadis ve sünnet inancının Kuran ile bağdaşmadığını düşünsem de..."

diyorsunuz. bunu demeden önce bir Mehmed Said Hatiboğlu ile görüşün derim ben. kendisi sizden daha eleştirel bir hadis yorumcusudur ama dünyanın sayılı muhaddislerindendir. sizin söylediğiniz şey bir hadis ve sünnet eleştirisi değil. sadece bir sünnet karşıtlığı. siz baştan kafanızda sünneti mahkum etmiş, ceffelkalem silme yoluna gitmişsiniz..

bu bir kere ilmi değil. hadis ilminin derununa inip de eleştiri getirmek başka, böyle kesin bir inanç belirtmek başkadır.

insan sormadan edemiyor: Peygamberin sünnetinin Kur'anla bağdaşmadığını nerden biliyorsun? Ben, ilk dönem sahabe olaylarının hadis ve kelam etkisi üzerine araştırma yapmış birisi olarak uydurma hadisin de sünnet diye anlatılan şeylerin de ne olduğunu az çok bilirim. ama bu, Hz.Peygamber'in hiçbir davranışı ve sözü olmadı, bunlar da aktarılmadı anlamına gelmez. bunu nasıl söyleyebilirsiniz?O en azından tarihsel bir kişiliktir. ve sahabenin gözünün içine baktığı, ağzından çıkacak kelimeye odaklanmış insanlar. bunlar hiç mi bir şey söylemediler?

ben bu hadis ve sünnet düşmanlarının kafa karışıklığından ne demek istediklerini hala anlamış değilim. yahu akıl var nizam var sizin deyişinizle elde Kur'an var. bir sözün hadis olup olmayacağını çok kolay da anlarsınız. öyle metin zincir falan şeklindeki klasik muhabbete de gerek yok.

Allahaşkına bugün hadis ve sünnet diye kabul edilen ne varsa hepsi Kur'an'a aykırı mıdır?

bunu nasıl söylüyor bu sünnet düşmanları pervasızca? olacak şey değil!

"Bu durumda Kuran ile uyumlu ama bir başkasının Peygamberimiz adına uydurduğu hadisleri de ondan gelen bir söz gibi kabul etme riskimizin büyüklüğü ortadadır." diyorsunuz.

zaten hadis tarihine baksaydın bunun dikkate alınmış olunduğunu görürdün. "Ona ait olmayabilir ama latif bir söz (güzeldir)" deyip anlatılır. mesela "İlim Çin'de de olsa arayıp bulunuz" sözü bu kabildendir.

bahsettiğiniz risk tersi için de doğru değil mi:yani, ASLINDA PEYGAMBERİMİZE AİT OLAN BİR SÖZÜ ONA AİT DEĞİLDİR DİYE REDDETMEK.

bunun vebalini nasıl alabiliyorsunuz? bu yaklaşımı segileyen insanların bu konudaki rahatlığını anlayamıyorum doğrusu.

ama diğeri ise, "bu güzel bir söz, Kur'an' da evrensel akla da uygun. eğer bunu O zat söylemişse ne güzel söylemiş" demek çok daha makul ve mantıklıdır. ki, yapılan da budur.

biz hiçbir sözün yüzde yüz hadis olduğunu bilemeyiz tabii ki. ama hadis olmadığını bilebiliriz. Isaah Berlin'in çok sevdiğim bir sözü var: "biz tarihte ne olduğunu değil ama ne olmadığını kesinlikle bilebiliriz".

Hadis ve sünnet meselesi öyle sandığınız gibi kolayca halledilecek, hele görmezden gelinecek bir mesele değildir.

Sünneti ve hadisi toptan imha etmek, bir kere en başta o günün havasını kokusunu, söylemini, iktisadi ve toplumsal yapısına ilişkin saklı ayrıntıları, ogünün insanlarının psikolojilerini, zihin yapılarını, edebi seviyelerini ve faaliyetleri, kültürel dokularını ayrıntılı bir şekilde doğrudan ya da dolaylı olarak yansıtan bir arşivin çöpe atılması demektir.

Sizin tepkiselliğinizi anlıyor ve yer yer katılıyorum da. bunu yukarıda da anlattım. siyasal olayların kelam okullarına etkisi ve hadis uydurma yarışına dönüşmesi benim eleştirimin de temelini oluştuyor. zaten bu manada da hadisi ele almak lazım. özden sapmalara varan süreçleri, beşeri zaaf, günah ve cinayetleri çıplaklığıyla ortaya koymak için en başta bunu yapmak lazım...

burada bir kafa karışıklığı var. eleştirilen nokta mecrasından sapıp başka noktalara kayıyor.

siyasal ve ticari uydurma hadisler ve işlenen zulümler meselenin bir boyutu.

ama burada kalmıyor bu söylem. direkt Peygamberin ve sahabelerin TARİHSEL KİŞİLİKLERİNİ de YOK SAYIYOR.

başka:Kur'an'ı tarihselliğinden ve beşer-ilişkili niteliğinden de koparıp mutlak bir aşkın bir niteliğe çeviriyor. bu esasen benim Kur'an metninin "okunmasına" ilişkin eleştirilerimin de başka bir boyutunu oluşturuyor. çok tuhaf, bu söylem, Kur'anı tarih-dışı, beşer-ilintili olmayan, olgulara paralellik arzetmeyen bir kitap olarak sunan gelenekle aynı noktada buluşmakla kalmıyor, onu bile aşan bir anti-beşeriliğe itiyor.

oysa, vahy gökten yere iniyorsa, sebebi yerden yukarıya çıkar. bu sebebi yani maslahatı iptal eden görmezden gelen gerek klasik söylem gerekse de sünnet düşmanlığı adına salt "Kurancı"! söylem realiteden kopuk bir din anlayışını çerçeveliyor.

biz bu yerden yukarıya çıkışı bilmek durumundayız. yani maslahatı. bu da ancak, tarihi bilmekle olur. tarih ise sizler beğenseniz de beğenmeseniz de İbni İshak-İbni hişamlarda, Taberilerde, Taberanilerde, Vakidilerde var. bunları yok sayarsanız bu da bir tercih tabi. ama ben bu bilgi mirasımı niye reddedeyim?

hele o günün tarihsel koşullarını, olaylarını, olayların perde arkasını, arapların gelenek ve göreneklerini, haram ayları, kervan sistemini, ganimet ekonomisini, arap kadın ve erkeğinin kıyafetini, üretim ilişkilerini, okuma yazma oranını, arap edebiyatını ve özellikle şiirini, hanif inancını, mekke oligarşik yapısını, bilmeden ben Kur'anı anlarım diyenler ne dediklerini bilmiyorlar.

"Buas Günü"nün ne olduğunu bilmeyen birinin Medine dönemi ayetlerini anlaması mümkün değildir (birçok genç kardeşimin haklı olarak bu Buas da ne olaki dediğini duyuyor gibiyim). Esad bin Zürare'nin, Sad bin Muaz ve Sad bin Ubade'nin mücadelelerini bilmeyenler, Ensarın niye ensar olduğunu anlayamazlar. E haliyle de Kur'an'ın niye Ensarı tebcil ettiğini!

hatta ben çok beylik bir laf edeyim: Tarihsel olaylarla bağlantılı hadisleri hiçbirimiz o günün canlı şahitleri gibi algılayamayız. ama onlar da bir fizikçinin anladığı gibi ayetleri anlıyamazlar. Kur'an dediğimizde Kur'an içinde bir sürü Kur'an var. siz hangi Kur'anı diyorsunuz?

birbirinden çok farklı konular bu hadis ve sünnet karşıtlığıyla öyle bir ganiş alan çiziyor ki, bir anda bir sürü karmaşa ile karşı karşiya kalıyorsunuz.

Hadislerin değişmez hükümler dayatması ise ayrı bir konu...buna en güzel cevabı İmamı Azamda bulabilirsiniz. onun istihsan metodu, toplumsal değişme dinamiğini merkeze alan bir içtihad metodolojisini içerir. ama ne yazık ki, tarihi tecrübe onu yasaklamış ve başka bir dogmanın kabul edilmesine sebebiyet vermiştir.

Yazan: nuri saglam Tarih: May 8, 2006 11:49 AM

ben marjinalliği;biraz da kişinin ruhuna, karakterine işleyen bi olgu olarak goruyorum. temelden aldığı egıtım şeklı ,yetıştırme tarzı ,kültür ortamı ne olursa olsun, hangi farklı görüşlerden olursa olsun kişi uçlaştırma işini gercekleştirmekten vazgecmiyor . öyle olunca da uzlaşmacı tavırdan çok "sen de benden ol" tavrı ön plana çıkıyor kişide hep. mesela; hadisleri tamamiyla reddeden yani sadece ve sadece kuran diyen bu arkadaşlar ya da hadislere adeta tapan tapmakla kalmayıp yeni yeni hadisler olaylar, durumlar ortaya atan diğer arkadaşlar(gruplamayı boyle kabaca yapmış oluyorum ama kusura kalmayın). bunları hangi orta noktada buluşturacaksın gercekten cevabı bence olması zor bir soru. mesela kurandakidin.net die bir site var. onu da burakı arkadaştan yönlenerek buldum. arkadaş her ne kadar mustafa beye önyargı ile yaklaşmayın dese de cok zor bir istek de bulunmuş bunu diyerek.
teşekkurler..

saygilarimla

Yazan: sessiz Tarih: May 8, 2006 7:53 PM

İlhan Bey ve Nuri Bey,

Yazdıklarınızın tamamına katılıyorum. Mustafa Bey’de zaten yazısıyla konunun ana hatlarını çizmişti.Ben meseleye genel olarak çoğulculuk anlamında baksam da hadis ve sünnet reddiyeciliğini bu çoğulculuğun içinde oldukça marjinal görüyorum.Baştan itibaren bu tartışmadan uzak durmaya çalıştım ve tartışmanın uzamamasını arzu ettim.Ve diğer ilmekte Halo Beye ve Ebulfetih Bey’e kısa kısa cevaplar vererek tartışmanın uzamasını engellemeye çalıştım.İlhan Bey’e de bir serzenişim var, hadis ve sünnet tartışmasını “Demirel ve başörtüsü” başlığının altında ilk kendileri bahsetti ve tartışma açılmış oldu.

Denebilir ki “niçin tartışılmasına karşısınız ?” Tabii ki tartışılmasına karşı değilim.Fakat bir yorum sitesinde böyle son derece ilmi bir derinlik gerektiren bir konunun tartışılmasının faydadan ziyade zarar getireceğine inanıyorum..Bu sitede ki -ben de dahil- birçok yorumcu bu konuları tartışabilmek için gerekli donanıma sahip değil.Dolayısı ile yetersiz donanımlara sahip iki tarafın tartışmasında sunulan argümanlardan dolayı tartışmayı izleyen bir başka donanımsız kişinin kafa karışıklığına düşme ihtimalinin çok yüksek olması.Bu konu çok ciddi bir konudur.Dolayısı ile akademik düzeyde yeterli donanıma sahip kişilerce tartışılmalıdır.Ve arzu edenler meselenin tüm boyutlarını bu kişilerin kitaplarından öğrenmelidirler, yorum sitelerinden değil. Birinci neden budur.

İkinci nedenim de hadis ve sünnet reddiyecileri dediğim grubun/akımın argümanlarının akılalmaz derecede yanlış yorumlara dayalı ve tahripkar nitelikte olmasıdır. Ve tartışılmakla bir ortak nokta da buluşabilmenin neredeyse imkansız oluşudur.Yine tartışma yaratmamak için başka bir yerden örnek vererek ne demeye çalıştığımı anlatayım.

Benim diğer ilmeğe ve kendi bloguma da eklediğim yazım, kolektif bir yorum sitesinde de yayınlanmıştı. Orada günlük bir gazetede de zaman zaman yazılar yazan Mahmut C.Özmen adlı arkadaş yazıma hadis/sünnet reddiyeciliğini savunan bir yorum ekledi.Klişe birkaç şey ve bir dizi ithamdan oluşan bu yoruma başlangıçta yukarıda saydığım nedenlerle bir cevap vermedim.Sonra aynı yorumu benim kendi bloguma da ekleyince ben yine tartışma uzamasın diye iki paragraflık bir cevap vererek konuyu kapattım. Neden tartışmaya girmediğimi ve niçin bir ortak nokta da buluşmamızın imkansız olduğunu Mahmut Bey’in yorumundan örnekler vererek açıklamaya çalışayım :

Şöyle yazmış Mahmut Bey :

(…) Çünkü bu dinin sahibi olan Allah, inananlar için gerekli olanı, eksik bırakmaksızın (hadis/sünnet'e de ihtiyaç duyulmayacak şekilde) adına Kur'an dediği kitap vasıtasıyla kulu Muhammed'e göndermiştir. Gönderilen bilgileri yeterli bulanlar "işittik itaat ettik" derken; eksik ve anlaşılır bulmayanlar başka bilgi kaynaklarına (hadis/sünnet vb.) ihtiyaç duyup bunlarla inanmayı gerekli görmüşler. Bize göre, inanılması gereken bilgiler "sipariş üzerine" gelen bilgiler değildir.

Yani Mahmut Bey’e göre Peygamberimizin vahyi açıklamak için söylediği sözler(hadis) , vahyi hayata tatbik etmek niçin uyguladığı ameller(sünnetler) bile “başka bilgi” kaynaklarıdır. Peygamberimizin risalet görevi boyunca yaptığı vahyi açıkladığı davranışları ve sözleri “şipariş üzerine bilgilere” indirgeyen birisi bence açık bir zihin felci geçirmektedir.

Devam ediyor Mahmut Bey :

(…) Birileri, ısrarla peygamber'i Allah'ın dinine ortak etmek istiyor. Yani, Allah'la beraber peygamber de hüküm koysun istiyor... Bu hükümlere uymayı, peygamber'e uymakla bir sayıyor... Bu anlayış sapkın bir anlayıştır...

Yani Mahmut Bey ve onun zihniyetindekilere göre Peygamberimizin sözlerine uymaya çalışanlar, Kur’an’ın “en güzel örnek” /“muhteşem bir ahlak” dediği Vahyin hayata tatbiki olan Peygamberi sünneti / davranışları/ahlakı uygulamaya çalışan ve bunlarla amel edenler sapkındır. Bu bence zihinsel dümura uğramışlık halidir.

Mahmut Bey devam ediyor:

(…) Peygamber Allah'tan aldığı vahiyle hareket ediyor, bunu yeterli görüp inananları bunlara uymaya çağırıyordu...

İlahi adalet ! Bozuk saat bile günde iki defa doğruyu gösterir.Mahmut Bey’in sarfettiği ” aldığı vahiyle hareket ediyor” cümlesindeki “hareket” ne anlama geliyor ki ? Bu sünnetin tarifi değil mi? Şatibi “Sünnet Kur’an’ın beyanıdır” dememiş miydi ?

Mahmut bey durmuyor :

(…) Kur'an eksik gönderilmiş ya da anlaşılmaz bir kitap olsaydı, belki peygamber'e görev verilir, eksik olan taraflarını tamamlaması, anlaşılmaz olanlarını da izah etmesi, bir şeyler söylemesi istenirdi... Hayır! (…)

Anlaşılan Mahmut Bey Peygamberimizin 23 yıl boyunca ne ile iştigal ettiğini, neyin mücadelesini verdiğini en önemlisi de tarihsel bir kişilik olduğunu unutuyor. Dahası bizim de unutmamızı istiyor.Bu tavır Edip Yüksel’in tipik “postacı” tanımlamasıdır. Kabul edilebilir tarafı olmadığı gibi tarihsel gerçeklere de zerre kadar uymamaktadır.

Mahmut Bey şöyle yazıyor :

Kur'an'ın peygamber'e itaate çağırdığı doğrudur. "Peygamber'e itaat" denince neden akla Kur'an'a itaat değil de sünnet/hadise itaat akla gelir? Benim sorguladığım taraf budur...


Ört ki ölem değil, göm ki ölem. Buradaki paradoksun farkında bile değil.Kur’anı açıp okuyoruz “Peygambere itaat edin diyor” Peygamberimizin sözlerine, yaptığı davranışlara, vahyi açıkladığı hususlara itaat edelim diyoruz Mahmut Bey ve zihniyeti itiraz ediyor, “Kur’ana bakın” diyor, dönüyoruz Kur’an’a bakıyoruz “Peygambere itaat edin ” diyor ve bu paradoks sürüp gidiyor. Ve hayret ki Mahmut Bey bu ilmi derinlikle günlük bir gazete de az da olsa yazılar yazıyor.

Mahmut Bey coşuyor :

Peygamber'in namazla ilgili uygulamasının ne "ana" rükunları ne de "baba" rükunları vardır... Sadece Kuranın öğrettikleri vardır; peygamber de onları yapmıştır. Kuranda namaz içinde -iki defa rükû, secde et- şeklinde ifadeler de yoktur. Kur'an'da yoksa yapmazsınız. Fakat yapmak isterseniz yaparsınız. Fakat bu yaptığınız "Kur'an'ın namazı" olmaz, "atalarınızın namazı" olur. Bu yapılanlar Allah'a din öğretmektir bilesiniz. "

Peygamberimizin risalet görevi boyunca kıldığı, 15 asırdır tüm Müslümanların aynen uyguladığı namaz ve şekli için bile böyle terbiyesiz ifadeler kullanılır mı ? Peygamberimizin uyguladığı namaz şekli için “atalarınızın namazı” gibi çirkin ve hakaretamiz bir söz sarfeden kişi ile tartışılır mı ?

Ancak bu kadar alıntıya dayanabildim.Başka incilerini okumak isteyenler ilgili linkten ulaşabilirler.Bu hadis ve sünnet reddiyeciliği akımı yazımda da belirttiğim gibi ilk olarak Hindistan’ da oryantalist bir İngiliz olan ve Sömürgeciler tarafından Delhi’de kurulan İslami İlimler Fakültesinin dekanlığına getirilen Dr.Alois Sprenger tarafından ortaya çıkarılmıştır. A.Sprenger’in ağı boş çıkmamış “Bitli baklanın kör alıcısı” misali maalesef zamanla Hindistan da çeşit çeşit toptan reddiyeci “Kur’aniyyun” akımlarının doğmasına neden olmuş, aynı akım Edip Yüksel marifetiyle ülkemize de girmiştir.

Kur’aniyyun akımının sünnet ve hadisi inkar edeceğiz derken dinin ritüellerinde düştükleri akılalmaz paradoksları ve kendi aralarında uçurum denilebilecek ameli ve itikadi farklılıkları görmek isteyenler Mustafa İslamoğlu’nun “Üç Muhammed” adlı kitabının “Bir indirgeme türü olarak sünnet karşıtlığı” kısmına bakabilir. Hepsi de kaynaklara dayalı objektif bilgiler içeren bu eserden sadece “Peygambersiz Kur’an, sünnetsiz namaz” bölümünde yazılan, bırakın namazın ayrıntılarını, vakit adetinden, rek’atlerine, okunacak sürelerdeki farklılıklardan, selamına kadar çeşitlenmeyi hayret ve ibretle okuyabilirsiniz.Aslında vaktim olsa bir kısmını buraya alıntılayıp garabeti hepinizin görmesini, alakasız ayetlerden nasıl hükümler çıkartılmaya çalışıldığını, bazılarının Kur’anda yok diyerek kıbleyi, Mekkeyi kabul etmediklerini, sünneti ve hadisi reddedeceğiz derken İslam’ın en temel ibadetini nasıl oyuncağa çevirdiklerini göstermek isterdim ama maalesef şu anda vaktim yok. Ve bu daha sadece namazda başlarına gelenler.. Diğer tüm dini rükunlarda da aynı paradoks yaşanmıştır.Mustafa İslamoğlu alakasız ayetlerden zorlama yorumlarla delil çıkartma çabaları için “Sünneti dışlayıp onun yerine namazla ilgili Kur’an’dan delil diye getirdikleri kimi ayetlerin bağlamına baktığımızda, gülmekle ağlamak arası bir hal alıyoruz.(…) Bunun adına “Kur’an’dan yola çıkarak namazı belirlemek “ denilemez. Olsa olsa “Peygamberi namazdan kovduktan sonra oluşan boşluğu doldurmak için ayet tedarik etmek denir” diyerek gelinen acı noktayı resmetmektedir. Bu akımın gönüldaşları eğer hadisi ve sünneti külliyen reddediyorlarsa doğal olarak İslam’ın tüm dünyadaki sembolü olan ezanı da reddediyorlar demektir. Ben daha önce de söylediğim gibi bu akımı destekleyenlerden bazılarının iyi niyetli olduğuna inansam da en azından yönlendirme noktasında olanların iyi niyetlerinden ciddi şekilde kuşku duyuyorum.Bu akım İslam’a 14 asırdır dışarıdan verilemeyen zararı, Peygamberimizle Kur’an’ın irtibatını kopartarak ve İslam’ı kuşa çevirerek en büyük zararı verebileceğini düşünüyorum.

Yazdıkça acı çekiyorum. O bakımdan fazla uzatmak istemiyorum.Tüm bu saydığım nedenlerden ve gelinen garabet noktasından dolayı da tartışmanın faydasına inan(a)mıyorum.Tekraren belirtiyorum ki hadisler konusunda eleştirel bir bakış ve metinsel bir hadis metodoloji taraftarıyım. Fakat bu hiçbir zaman hadis ve sünnet reddiyeciliği anlamına gelmemeli.Bu itidaldir, orta yoldur.Müslümanlar ne çektilerse hep ifrat ve tefritten çektiler.Ben bu düşüncedeki arkadaşlara -eğer samimilerse- sadece dua edebiliriz diyorum..


Saygı ve Hürmetlerimle..

Yazan: S.Öztürk Tarih: May 8, 2006 9:40 PM

Suat Bey dostum,

benim de satır arasında söylemeye çalıştığım ve sizin de vurguladığınız gibi hadis ve sünnete ilişkin hem müspet hem de karşı cenahın derin müktesebata sahip uzmanlarının söylediklerinin bir harmanlamasını yapmak gerekiyor. insanların sesli düşünmelerine de sözüm yok. ama gerçekten dört başı mamur bir araştırma yapıp kılı kırk yararak bir hükme varmak. ben hala bu yolda öğrenciliğime devam ediyorum. dediğim gibi farklı düşünce ve muhakemelerin, ola ki yanlışlarımı düzeltme ve/veya bana doğru yolu gösterme imkanını da ümitle bekliyorum.

sizle daha önce de konuştuğumuz gibi islam düşüncesinin devrim ölçeğinde bir değişime ihtiyacı var. modernist yaklaşım bu mecraada bir giriş mahiyetinde. daha çoook geliştirilmesi lazım.

ben Kur'an'ın bile toplumu düzenleyen hükümlerinin ve Kur'an'ın "metninin" "okumasına" ilişkin geleneğin çok dışında hatta oldukça "modern" bir yaklaşımı benimsemiş biri olarak burada çok defa geleneği, geleneksel söylemi savunmak durumunda kaldım. çünkü geleneğin dışında kalmak ona karşı olmak, onun tarihsel mirasına sahip çıkmamak olmamalıydı. mesela Gazali'nin fıkhi ve toplumsal görüşlerini sertçe eleştiren birisi olmama rağmen onun felsefi büyüklüğü karşısında, aynı zamanda mücadelesinin coşkusu karşısında saygıyla eğiliyorum.

Bir kişiyi/akımı/yolu bütün bütün savunmak ya da kör gözüm parmağına reddetmekten ne zaman kurtulacağız?Bir insandan alacağımız çok şey de vardır, karşı çıkacağımız hususlar da. ama yeter ki hakikat arayıcısı olabilelim.

Şimdi bu konular tartışılırken insanın aklına sorular gelip duruyor.

1-Mesela Hz.Peygamber'in hicret ettiğini "biliyoruz". Peki nasıl hicret etti?O'nu oraya kimler davet etti? Destursuz gitmediğine göre bir davet almış olması lazımdı. bu davet Akabe Beyatı mı idi? Akabe Beyatı denen şey ne?Orada kimler vardı? neden O'na sahip çıktılar?Görüşmelerde neler konuşuldu?

2-Medine'de ilk kurulan iki şey:Kuba Camii ve Ukaz Panayırı.Bunlar nasıl kuruldu?Neden Ukaz pazarını kurdu ve nasıl bir düzenleme yaptı?Bu, Allah Resulü'nün iktisadi yaklaşımına ilişkin önemli ipuçları veriyordu. bunlar nelerdi?

3-Bedir'de, Uhud'da neler oldu? Savaş öncesi, sırası ve sonrasındaki psikolojik atmosfer ve yaşanan spesifik vakalar neydi?Hangi ayetler nazil oldu?(Burada bir nota herkesin dikkatini çekmek istiyorum: "Peygamberde en güzel bir örnek vardır?" ayetini delil getirenlere Edip Yüksel "Bu ayet, savaş sırasında inmiş ve O'nun savaşa ilişkin tutumu örnek gösterilmiştir" gibi bir cevap vermişti televizyonda. bu doğru da olabilir! ama işin tuhafı işine gelince tarihe başvurması, esbabı nuzüle dayanmasıdır. ki zaten de yapılması gereken budur)

4-Ahzab Suresi var. Yani Ahzab (Hendek) Savaşı sırasında inmiştir. Bu savaş bu surenin en çok yer ayırdığı olaydır. Ama bunun yanında toplumsal düzenlemeler vardır:

a-Tebenni, zıhar gelenekleri kaldırılmıştır.

b-Peygambere karşı müminlerin davranışları, kadınların örtünmeleri, aile hayatı vs de anlatılmışır.
Şimdi zıharı, tebenniyi bilmeyen birinin okuyup da ne anlayacağı ayrı bir garabet. Ama en önemlisi, beşerle (“Allah sana gelen kadının sesini duydu” diye başlayan ayet mesela) beşer hayatıyla doğrudan ilgili vahyin mesajını tarihsel bağlamından kopartması kanımca Kur’an metnini okumada en büyük sapmaya yol açmaktadır.

bu konuyu çok fazla ciddiye almadığımı için daha fazla üzerinde durmayacağım. Ama önce yukarıda göz gezdirirken sünnet karşıtı bir arkadaşın Kur’ancı söylemiyle nasıl da çeliştiğini, derinlemesine bilgi sahibi olmadan nasıl derin sularda boğulduğunu gösteren bir anekdotu dikkatlerinize sunuyorum. Arkadaşımız diyor ki: “Hazreti Peygamberin Medine’de Yahudileri kestiğini anlatan hadisler uydurmadır, Kur’ana aykırıdır…buna asla inanmıyorum”

Bakın Kur’an ne diyor: “O kafir düşmanlara içeriden destek vererek “hıyanet eden” Ehl-i Kitap’tan [Beni Kurayza’yı] da kulelerinden indirdi ve kalplerine korku saldı, bir kısmını öldürüp, diğer kısmını da esir aldınız. Onların arazilerine, yurtlarına, mallarına, hatta sizin ayak bile basmadığınız topraklara sizi varis yaptı” (Ahzab Suresi, 26-27)

Arkadaşımız bu ve benzeri ayetleri görmediği için kolayca hükmünü vermiş, tavrını da koymuş.

Şimdi bu ayeti

1-iniş tarihi
2-iniş vesilesi-sebebi
Bilmeden anlamanız ve anlatmanız mümkün olmadığı gibi yanlış anlama ve anlatmanız da yüzde yüzdür.

Beraber bakalım:

-O kafir düşmanlar kim?
-Ehli kitaptan kasıt kim?
-ne ihaneti etmişler?
-bir kısmını esir edip diğer kısmını öldürmüşler
-onların arazilerine vs de varis kılınmışlar.

İşte bu ahzab(hizipler, gruplar) ya da bilinen adıyla Hendek Savaşı’nın ayrıntılarını bilmeden, Kureyş, Gatafan vb arap kabileleri ile Medine Yahudilerinin ilişkilerini, bu Yahudilerin Medine Vesikası’na