« 'Referans Noktası'nda Kürt Sorunu | Ana Sayfa | Kur'an, Hadisler ve İslami Çoğulculuk »

May 3, 2006

'İrtica'ya Dair Yarım Asırlık Bir Yorum

Peyami SafaTürk düşünce ve edebiyat hayatının büyük ustalarından biri olan Peyami Safa'nın vefatından iki yıl önce, 1959'da yazdığı "İsbatsız İddialar" başlıklı bir makale, ülkemizdeki "irtica tehdidi" söylemine dair bugün de son derece anlamlı olan yorumlar içeriyor. Safa, Zaman gazetesinin arşivlerden çıkardığı sözkonusu makalesinde öncelikle gerçek ile vehim arasında ayrım yapabilmek için "isbat şartının" önemine vurgu yapıyor:

Her iddianın doğruluğu, isbat edilmek şartına bağlıdır. Onu tahminden, vehimden, iftiradan ayırmanın başka çaresi olmadığını vicdan ve mantık sahibi her insan bilir. Türkiye’de sosyal yapının normal icaplar çerçevesini aşıp emniyet kuvvetlerinin müdahalesini lüzumlu gösterecek derecede bir irtica hareketi olduğunu iddia edenler bunu isbat etmekle mükelleftirler.

Safa, yorumunun devamında kayda değer bir irtica tehlikesinin varlığına dair hiç bir "isbat" ortaya konamadığını vurguluyor:

Yıllardan beri tekrarladıklari bu iddia hiçbir gün, hiçbir şekilde isbat edilmiş değildir. Münferit vak’alar toplu bir hareketin delili olamaz. Kaldı ki bu vak’aların bir kısmı uydurmadır. Şişirilenleri de vardır. Hepsi doğru da olsa, elli seneden beri Türkiye’de 31 Mart ölçüsünde bir ihtilâl hareketi olmadığı hakikatini ortadan kaldırmaz.

Safa'nın sözünü ettiği "uydurma" ve "şişirilmiş" irtica vak'alarının birine bu sitede de daha önce değişmiş, "Bir Tarih Revizyonu: 'Kubilay'ın Başı Kesilmedi mi?" başlıklı kısa yazıda, ABD'nin ilk Türkiye büyükelçisi olan Joseph Grew'un Kubilay efsanesinin asılsızlığı konusundaki notlarına işaret etmiştim.

Peyami Safa, söz konusu makalesinin devamında "gericilik" kavramının izafiyetine de değiniyor ve bu kavramı dillerine dolayanların aslında toplum üzerinde siyasi ve ideolojik egemenlik kurma peşinde olduğuna işaret ediyor:

Türkiye’de, her memleketin seviyesi ve nisbet ölçüleri dahilinde gerilik temayülleri vardır. Bundan yüzlerce sene sonra da olacaktir. Çünkü gerilik izafîdir. Komünistlere göre sosyalistler, liberaller, muhafazakârlar geridirler. Hem kendi benliğini kaybetmemek hem de ilerlemek zorunda olan her cemiyette (istisnasız her memlekette) muhafazakâr ve inkilâpçı kutupları vardir. Sosyal muvazene ve dinamizm, bu kutuplar arasındaki düşünce ve temayül çatışmasından doğar. İki taraftan birinin lehine muvazeneyi bozan bir taşkınlık hareketi görüldüğü zaman tehlike baş gösterir. Böyle olmadığı zamanlarda “irtica var!” yaygarası, o muvazeneyi bozmakta siyasî veya ideolojik menfaatleri olanların yıkıcı propagandasıdır.

Tarih Peyami Safa'yı haklı çıkarmış gibi görünüyor. Bu satırları yazdığı 1959 yılından bu yana "Türkiye’de 31 Mart ölçüsünde bir ihtilâl hareketi", yani irtica nitelikli bir devrim girişimi hiç olmadı. Ama "irtica geliyor" paranoyası kullanılarak, defalarca milli iradeye tecavüz edildi, milletin seçilmiş temsilcileri silah zoruyla iktidardan indirildi, dine ve dindarlara baskılar uygulandı.

İşin acı tarafı 1959'dan bu yana geçen yaklaşık yarım asırlık süre içinde pek bir şeyin değişmemiş olması. Hala Türkiye'nin önündeki en büyük tehlikenin "irtica" olduğunu iddia eden ve bu "isbatsız iddiadan" hareketle dindar vatandaşların ibadetlerine ve yaşam biçimlerine kısıtlamalar getiren, daha da getirmek isteyen "seçkinler" var.

Sakın onların bu hiç değiştirmedikleri, sorgulamadan korudukları ve adeta bütünlüklü bir yaşam felsefesi haline getirdikleri paranoyaları da kendi başına bir "irtica" olmasın?...

Yazan: Mustafa Akyol Tarih: May 3, 2006 12:32 AM

Okur Yorumları

(NOT: Yazılar üzerine yapılan yorumların sitede yer alması, bunların Mustafa Akyol tarafından benimsendiği ve desteklendiği anlamına kesinlikle gelmez. Aksine, farklı ve karşıt görüşleri ifade eden yorumlar da kabul edilmektedir. Ancak saldırgan, düzeysiz veya konuyla ilgisiz yorumlar reddedilecektir. Eğer bu siteye ilk kez yorum yazıyorsanız, standart yorum kurallarını dikkate almanız önemle rica olunur.)

Ayni Zaman Makalesini bolguna koyan Suat Bey dostum (S. Ozturk) un blogundaki kisa yorumum:

--------------------------
Elli yil sonra..
Ne guzel soylemis ustad. Bu gun bir kose yazari yazmis olsa da eminim hepimiz ayni seyi soylerdik. Yoruma ne gerek var?

Sadece bir dilek: Bundan 50 yil sonraki nesil bu yaziyi okudugunda bundan "ne guzel yazmis.." degil, "sahi Turkiye'de boyle zamanlardandami gecmis insanlar" desinler. Birtek Martin Luther King'inmi hayal kurma hakki var?

Selamlar, saygilar
Bekir L. Yildirim - 02:56 - 2/5/2006

Yazan: Bekir L. Yildirim Tarih: May 3, 2006 11:40 AM

İrticayı bir tehdit değil de gerçekleşmiş bir olay olarak görmek mümkün. Devletin yönetim kademesinde yeterince bir ilkelleşme var. Nereden nereye gelinmiş. İlkelliği koruma gayretinde olanlar 20. yüzyılın başından bu yana bunu gidermeye yönelik adımları utanç verici bir biçimde 'irtica' yaftası altına sokmaya çalıştılar. "Yavuz hırsızlar"ın bu kendi rücu hareketlerini koruyabilmek için yapageldikleri 'irtica' edebiyatı bir aldatmacadır.

Saygılar...

Cengiz Cebi, felsefe öğretmeni

Yazan: cengiz cebi Tarih: May 3, 2006 11:43 AM

Bir tezi savunmak için kanıt gösterirken, gazetede yayınlanmış köşe yazısı veya bir süper güç ülkesinin kor-diplomatik misyon görevlisinin anılarından yararlanmak, şüphesiz yararlıdır. Ancak, bu belgeler(?), üstelik de tek başına, ne ifade edebilir ki?

Yine de, gazeteci bunlara çok itibar eder. Eğer, bir de, gazetecinin hitap ettiği toplum, bilgi toplumu değil, hatta bilginin en büyük düşmanı olan fanatizmin esiri ise, yaratılan sansasyonun getirisi her gazetecinin rüyasıdır.

Ama, bilim insanı öyle mi? Tezini kanıtlamak için, başta ilk el belgelere gereksinimi vardır. Bu belgeler birileri tarafından sağlanıp eline verilmediyse –ülkemizin diğer bir sorunu- ve karşısında onu kabul etmeye hazır bir kitle –bu da ayrı bir sorun- yoksa, akademik kariyerin başlangıcı sayılan ve yemin gerektirmeyen uzmanlık tezi hazırlarken bile, o belgelere ulaşmak için yıllarını verir. Tezinin değerlendirmesinde ise, en küçük detayları izlemek, her belgenin satır aralarını okumak zorundadır. Örneğin, bir ülkede feodaliteden beslenen bir soruna değinilecekse, oradaki toprak reformu çalışmalarını görmezlikten gelmek, bilim değildir. Hele ki, bu konuda uzmanlık çalışması yapan birinin getireceği çözüm önerilerinde, sorunun temelinin oluşturan konulara bakmaması, en masum ifadeyle zaafiyet olarak açıklanabilir.

İnsanlar kendi yaşam yollarını çizmekte özgürdürler. Gençlik yıllarını arayış içerisinde geçirenler, olgunluk yaşlarında bile “oldum” demeden önce bir durup düşünen insanlardır. Ne olursanız olun, bir yere yaslanmadan, kendi ayaklarının üzerinde durmak güçlü insanları yormaz. Ve çocukluk yaşlarını terk etmiş her insan gücünü kendinden alırsa erdemlidir. Erdem, ahlakın övdüğü iyilikçilik, alçak gönüllülük, yiğitlik, doğruluk gibi niteliklerin genel adı olup, inancın bir numaralı gereğidir.

En iyi dileklerimle,
M. Yıldız Güvendiren

Yazan: M. Yıldız Güvendiren Tarih: May 3, 2006 1:51 PM

Türkiye’nin “Derin Bilgi” Sorunu: İrtica Söyleminin Takiyeci Yazarları…

Zaman gazetesinin Peyami Safa’nın 1959’da yazdığı "İsbatsız İddialar" başlıklı makalesini 2006’da tekrar yayınlaması ve aradaki onca zamana rağmen hiçbir şeyin değişmediğini görmüş olmak, bu ülkenin genç kuşaklarını şaşırttı mı acaba?

Sanmıyorum… Türkiye’nin genç kuşakları, dünyadaki genel anlamında, hiçbir zaman genç olmadılar ve görünen o ki daha uzun zaman da olamayacaklar.

Türkiye’de genç ve yeni olanın yaşama hakkı, konuşma yani bir anlamda varlığını duyurma ve duyma hakkı, ancak 80 yıllık bir söylemin içinden mümkündür.

Türkiye gençleri (gelen her yeni kuşak) herhangi bir dünya ülkesinde bulunamayacak kadar yaşlı ve “bilge”dir. Onların sorunu, çok ve “derin” bilmektir. Peyami Safa’nın, irtica söylemi veya tesettür gibi birçok konuda yazdıklarını gençlerin (her yeni gelen kuşağın) büyük çoğunluğunun bildiğini, okuduğunu rahatlıkla tespit edebiliriz. Pek çok genç erkek ve kadın Peyami’yi, bilir, okur ve sever.

Sorunun kaynağı da budur. Türkiye’de her gelen kuşak “çarkın” nasıl işlediği konusunda “derin” bilgiye çok erken denebilecek yaşlarda “vâkıf” olur.

Türkiye tartışmanın hiç yaşanamadığı ve yine tartışmanın hiç bitmediği bir ülke bu yolla oldu ve bu yolla “böyle” kaldı…

Gerçekte aynı değerleri paylaştığı hâlde değerler üzerinden "iki" oldukları iddia edilen taraflar ülkesidir Türkiye… Tartışma gibi görünen monologların sebebi de budur. Tartışmalar hep değerler üzerinden işlese de sorun değerler değildir; onlar, sadece çıkarlarını korumak isteyen kesimlerin manipüle etmek yoluyla diğerlerini susturma/dışlama araçlarıdırlar. Dolayısıyla “Türkiye’de genç olmak nasıl bir deneyimdir?” sorusu hiçbir zaman, yeni olmak açısından, anlamlı bir soru olmamıştır. Cevapsızdır... Ama soru bu cevapsızlığıyla Türkiye’nin sorununun da cevabıdır.

Türkiye’de , imtiyazlılar, muhalefettekinin (Liberaller, dindarlar, demokratlar…) hem tarihsel pratik, hem entelektüel hakikat açısından daha güçlü olan söyleminin gücü karşısında gittikçe pervasızlaşan dillerini hâlâ, ama her zamankinden pişkince, irtica söylemi üzerinden pekiştiriyorlar. İrtica söyleminin işlerliğiyse hiçbir entelektüel güce veya sosyal gerçeğe değil Türkiye’nin, hiçbir zaman genç olamamış nesillerine dayanıyor.

Türkiye’nin derdi gençlere genç olma zamanının tanınmamasıdır. Tecrübî değil kitabî gelişir hayat, önceki kuşakların yeni gelenlere “yerlerini bildirmek” konusunda acelesi vardır. Yaşamaya ve tecrübeye hiçbir zaman, zaman yoktur. Acil durumdayızdır hep ve acil durumun imdadına acil bilgi, yani, “derin bilgi” yetişir. Okuruz ve öğreniriz, nasıl “konuşursak” ne olacağımızı…

Bu ülkede konuşmanın/yazmanın “tahtına” ancak izinle, ruhsatla çıkılır ve orada kalmaya devam etmek de ancak aldığınız “irtica söyleminde mahirdir” ruhsatını gerekli zaman ve yerlerde hakkını verebilmek yoluyla ispatlamaktan geçer. Tekrar tekrar deneneceğinizi bilerek girersiniz bu yola…

“Türkiye’de genç olmak nasıl bir deneyimdir?” sorusunu, “açık toplum”ların gençleri gibi, çeşitli ve tecrübeye dayalı, araştırmaya, kaybetmeye, yanılmaya ve çaba sonucunda ulaşılan cevaplara dayanarak verebilecek nesillere kadar da bu durum değişmeyecektir.

Sonuç olarak,Türkiye’deki irtica söyleminin arkasında takiyeci konuşurlar/‘yazarlar’ vardır. Uyanık, “kitabına uydurmuş”, zamanında genç olamayıp “derin bilgi”ye çok erken yaşlarda “ermiş” ama zaman zamanda, suçluluk duygusundan olsa gerek, olayı abartan konuşurlar/'yazarlar’…

Yeni nesillerin, gençlik çağını dünyadaki benzerleri gibi yaşayabilmesi için, bu ülkede “öteki” olmanın, irtica söylemiyle susturulmak ve dışlanmak, marjinalize edilmek olduğu “derin bilgisinden” kurtarılmış bir ortam ve eğitime kavuşmaları gerekli…

Ve dileyelim ki hiç kimsenin talihi Peyami’nin talihine benzemesin… 1959’da yazdıklarının sosyal içeriğinden kurtulamamış, talihsiz ülkesinin talihsiz okurlarından dolayı değil; edebî ve fikri derinliğinden dolayı okunan şanslı yazarların ülkesi olsun Türkiye…

Yazan: Hande E. Tarih: May 3, 2006 2:08 PM

Yani pes, bu kadar mı mükemmel/muhteşem anlatılabilir! Hele de şu (ve sonrasındaki) paragraf(lar)da olduğu gibi:

"Türkiye’de , imtiyazlılar, muhalefettekinin (Liberaller, dindarlar, demokratlar…) hem tarihsel pratik, hem entelektüel hakikat açısından daha güçlü olan söyleminin gücü karşısında gittikçe pervasızlaşan dillerini hâlâ, ama her zamankinden pişkince, irtica söylemi üzerinden pekiştiriyorlar. İrtica söyleminin işlerliğiyse hiçbir entelektüel güce veya sosyal gerçeğe değil Türkiye’nin, hiçbir zaman genç olamamış nesillerine dayanıyor." [HE]

Yazan: metin-thePoor Tarih: May 3, 2006 3:10 PM

Laikci Entellektuel goren varmi?

Aradaslar Hande Hanim'in yorumu icin benim degerlendrmemde Metin Bey dostmun aynisi: Mukemmel! Bunu kendi blogunda (www.blogcu.com/editor)da ifade ettim. Burada yazilanlar muhaliflerinin (mutedeyyin, liberlal, demokrat, herhangi ikisi veya ucu birden) entellektuel gucunun cok guzel bir gostergesi. Kafama gelen soru tabiatiyla :Bu laikcilerin hic entellektuelleri yokmu? Var da buralarami ugramazlar? Goren varmi? Neredeler? Amiral gemisinde veya Turksolu'nda falan aradim, beyhude..Bir bilen varsa lutfen beni bilgilendirsin. Eger bunlari okuyan laikciler varsa lutfen, agir toplarini davet etsinler buraya bizleri kendilerinin "derin korkulari" konusunda bilgilendirsinler. Herhalde bu konuda "onlar bilimadami deigil, onlarla tartismam" cekemezler. Ben epeyce kafa yordum acaba bu sekilde tasvif edilebilecek kimse biliyormuyum diye. Aklima gele gele Talat Halmann ismi geldi ama o da son zamanlarda camura yatip sufi oldu. Bu vesile ile National Geographic Turkish'te "kadin rakkaseler- pardan semazenler"(Mz-A) yazisini okududuktan sonra "vay be Haci Bektasi Veli, ve Yunus Emre'den sonra Mevalana'yidami kaybettik? dedigimi de not edeyim. Ve bir ilave daha: Birkac sene once Washington'da bu musluman olmadan sufi olanlarin bulundugu bir toplantida Prof.Seyyed Hossein Nasr Hoca "Rumi bir vakit namazini dahi kacirmamisti" hatirlatmasi yapmisti.

Selamlar, saygilar
Bekir L. Yildirim

Yazan: Belir L. Yildirim Tarih: May 3, 2006 7:22 PM

siteme, maalesef, isimsiz olarak gönderilmiş bir yorumu size gönderiyorum. Türkiye'deki konuşur yazarların iyi bir örneğini dinlemiş yorumcumuz...

"Okuldan eve geldim ve öğrencilerimle geçirdiğim hayal kırıklığıyla dolu bir günün stresinden kurtulmaya çalışırken CNN Türkteki Editör programını seyretmeye başladım .Konu özellikle öğretmen olmam dolayısıyla beni çok ilgilendiriyordu:Hülya Avşar'ı dinlemeye 600 kişi gitmişken bilim adamını dinlemeye 6 kişi gitmişti ve burası İstanbul Teknik Üniversitesi...Şikayetler aynı,öğrenciler hiç birşeyle ilgilenmiyor ,okumuyorlar,çalışmıyorlar.Prof.Celal Şengör feryat figan şikeyetlerini anlatırken bütün kalbmle ona katılıyor ve ülkemizin hali için üzülüyordum.Ta ki Şengör'ün mantık çıkarımını duyuncaya kadar;"okullara yaradılışı okutmaya kalkarsanız eğitim bu hale gelir.bunu söyleyen eğitim bakanı istifa etmelidir" Nsıl çıkarım ama!!!Hülya Avşar'ın akıllı tasarımla ilgili bilgi verdi herhalde.Ne diyebilirim böyle başa böyle tarak.Yazınaızda eleştirdiğiniz tutumun tipik bir örneği diye düşündüm "

9:53 AM

Yazan: Hande E. Tarih: May 3, 2006 9:32 PM

Sevgili Bekir Bey'in dikkatine!

Kalbimiz mi bir nedir, bu kadar olur yani, bir pes de size Bekir Beyciğim, dayanamayıp buraya LAİKÇİDEN ENTELLEKTÜEL OLURSA BENDEN DE FAŞİST OLUR diye bir yazı döşenecektim, hevesimi kursağımda bıraktınız. Neyse yazım yan yattı, bari anafikrini söyleyip kurtulayım:

"Laikçi entellektüel" ifadesi, bir oxymoron'dur! "Bilge Sülü" gibi mesela...

Yazan: metin-thePoor Tarih: May 4, 2006 9:59 AM

Bu kadar mı güzel bir site olur! Mustafa Akyol'u tebrik ediyorum. Ben ve arkadaşlarım siteyi yakından takip ediyoruz ama yorum yazma alışkanlığımız olmadığından yorum yazmıyoruz ama "maarifet iltifata tabidir" diyerek Sayın Akyol'u tebrik etmek istedim. Mustafa AKYOL'un sitesi bir klube dönüştü. Kendi yazılarının yanında yorumcuları da beyin cimnastiğ yapmamızı sağlıyor her gün. Bu site tartışma adabını da öğreticek bize. Kürt sorunu kitabınızı okudum, gerçekten çokgüzel bir kitap. Diğer kitaplarınıza ne zaman kavuşacağız. İyi ki varsınız! SEDEF ÖZAN

Yazan: SEDEF ÖZAN Tarih: May 4, 2006 12:00 PM

bu kurt sorunuyla ilgili kitap cıkardıgınız için öncelikle sizi kutlarım.hiç kimse bu ayrımı kabul etmıyo sizce neden hep sorunlar cıkıyo weya neden hep kürtlerle ilgili sorun cıkıyo sizinle bu konuyu konusmayı cok isterım çünkü toplumda bu konuyla ilgili çok tartışma oluyo fakat bildiklerım yetmıyor daha fazla bilgi edınmek ıstıyorum neden türk kürt sorunu çıkıyor bu konuda toplumda konusurken zorlanıyorum şimdiden teşekkür ederim...

Yazan: ceren Tarih: May 21, 2006 2:19 PM

ve ayrıca kuranı kerimi biz kullarına yorumlaması için peygamberimiz efendimiz Hz.MUHAMMED ss.göndermiştir rabbimiz.kaldiki biz aciz kullarız.her bir kul kendine göre ( yani sizin gibi ) kuranı kerimi kendine göre yorumlarsa sonuç ne olur? ne farkınız kalır hristiyanlarda,yahudilerden?

Yazan: barış göksal Tarih: August 25, 2006 9:46 PM

Yorum Ekleyin...





(you may use HTML tags for style)