« Özgürel: Çıkmaz Sokaklarda Dolaşanlar İçin Fener | Ana Sayfa | Fransa'nın Sefaleti »

April 20, 2006

Şu Çılgın Kürtler

[20 Nisan 2006 tarihli Radikal gazetesinde yayınlandı]

Kurtuluş Savaşı'nda Kürtler de kahramanca çarpıştıTurgut Özakman'ın "Şu Çılgın Türkler" adlı kitabı satış rekorları kırıyor, çünkü her Türk'ün gurur duyacağı gerçek kahramanlık öykülerini anlatıyor. Ancak bu öyküleri okurken herkese hakkını vermek ve "o çılgın Türklerin" arasında onbinlerce isimsiz Kürt kahramanın da olduğunu teslim etmek gerek.


Osmanlı ordusuna Kürt katkısı

"Çılgın Kürtlerin" hikayesi 16. yüzyıla kadar uzanıyor. Osmanlı İmparatorluğu'na Yavuz Sultan Selim zamanında kendi rızalarıyla katılan Kürt aşiretleri, o dönemden 20. yüzyıla dek imparatorluğa önemli askeri katkılarda bulundular. Kürt tarihi konusundaki önemli Batılı uzmanlardan biri olan David McDowall'a göre Kürtler genellikle kendi yaşadıkları Doğu Anadolu yöresinde Osmanlı ordusuna hafif süvari olarak destek verdiler, öncülükte, saldırı ve küçük çaplı çatışmalarda önemli rol oynadılar.

Sultan Abdülhamid ise, kendi adını vererek kurduğu "Hamidiye Alayları" ile Kürtleri bölgede önemli bir askeri güç haline getirdi. Hamidiye Alayları özellikle Ermeni çetelerine karşı önemli başarılar sağladılar, I. Dünya Savaşı yıllarında ise — ki o zaman adları "Aşiret Alayları" olmuştu — Rus işgaline karşı direndiler.

Zaten genel olarak I. Dünya Savaşı'nda Kürtler imparatorluğa büyük bir sadakat gösterdiler. Doğu Anadolu'daki Osmanlı kuvvetlerinin büyük bölümü Kürtlerden oluşuyordu. Binlerce Kürt asker, Sarıkamış'taki Üçüncü Ordu'da, Çanakkale'de ve diğer cephelerde şehit düştü. Merkezi Elazığ'daki 11. Fırka (Tümen) ve merkezi Musul'da bulunan 12. Fırka Kürtlerden müteşekkildi.


Kurtuluş Savaşında Kürt Sadakati

Mustafa Kemal Paşa Samsun'a çıktığında Kürtlerin sadakatinin farkındaydı ve daha önce Diyarbakır'da 16. Kolordu'da görev yaparken tanıdığı bu insanlara güveniyordu. 16 Haziran 1919'da Kazım Karabekir Paşa'ya yolladığı şifrede, "Doğu vilayetleri halkının, Ermeni çetelerinin acımasızlığına ve taarruzlarına hedef olmuş, en büyük felaketi görmüş bir unsur olmak sıfatıyla, birlik ve fedakarlık lüzumunu en önce takdir ettikleri iftiharla görülmektedir" diyor ve şöyle devam ediyordu:

"Bu sebeple ben Kürtleri de bir öz kardeş olara ağuşumuza (bağrımıza) katıp tekmil milleti bir nokta etrafında birleştirmek ve bunu dünyaya Müdafaa-i Hukuku Milliye cemiyetleri vasıtasıyla göstermek karar ve azmindeyim."

Zaten Kürt aşiretleri de, "din ve vatan uğrunda açılacak mücahedeye katılmaya hazır olduklarını", Kazım Karabekir Paşa'ya bildirmişlerdi. Erzurum civarındaki Kürtler, İstanbul'un İngiltere tarafından işgaline çok üzülmüş ve ilgili makamlara yolladıkları bir telgrafta "Hilafet ve Saltanat makamının uğradığı tecavüz ve ihanetin tazmini ve mevcudiyet ve istiklalimizin temini için son damla kanlarımıza kadar mukavemete ahdediyoruz" demişlerdi.

Atatürk Kürtlerin bu hassasiyetlerini gözeterek ve kimliklerini onore ederek, onları Milli Mücadele'ye kazandırdı. Hamidiye Alayları'ndan kalan Kürt milisler önce Müdafaa-i Hukuku Milliye cemiyetlerine sonra da düzenli orduya katıldılar. Özellikle Urfa ve Maraş'ın düşman işgalinden kurtarılmasında çok önemli roller üstlendiler. İsmet Paşa'nın ifadesiyle "Milli Mücadele devamınca canla başla gayret gösterdiler."


Sevr'e Protesto

Kürtlerin içinde "bağımsız Kürdistan" kurmak isteyen küçük bir milliyetçi grup da vardı. Başlarında Şerif Paşa'nın bulunduğu bu "Jön Kürtler", İtilaf Devletleri ile anlaşarak önce Kasım 1919'daki Paris Konferansı'nda sonra da 10 Ağustos 1920’deki Sevr Anlaşması'nda boy gösterdiler ve Sevr'e "Kürt halklarının Türkiye'den bağımsızlık elde etmeleri" yönünde bir madde eklettiler.

Ancak bu küçük Kürt milliyetçisi kadro, Doğu Anadolu'daki Kürt liderler tarafından şiddetle kınandı. Erzincan'dan on ayrı Kürt aşiret lideri, Fransız Yüksek Komiserliğine "Türklerin ve Kürtlerin soy ve din itibarıyla kardeş olduklarını" vurgulayan protesto telgrafı yolladı. Bediüzzaman Said Nursi, Ahmet Arif ve Mehmet Sıddık, Kürtler adına yayınladıkları ortak yazıyla, Sevr Anlaşması’nı lanetlediler. Kürt din alimleri de Milli Mücadele lehinde Anadolu müftülerinin yayınladığı fetvayı imzaladılar.

Lozan görüşmeleri yapılırken Batılı devletlerin Kürtleri "azınlık" olarak görmekte ısrar etmeleri üzerine ise Bitlis milletvekili Yusuf Ziya Bey 3 Kasım 1922'de Meclis kürsüsüne çıkıp şöyle demişti:

"Avrupalılar diyorlar ki, 'Türkiye'de yaşayan akalliyetlerin (azınlıkların) en büyüğü, en kesretlisi (kalabalığı) Kürtlerdir.' Bendeniz Kürdoğlu Kürdüm. Binaenaleyh bir Kürt mensubu olmak sıfatiyle sizi temin ederim ki Kürtler hiç bir şey istemiyorlar. Biz Kürtler vaktiyle Avrupa'nın Sevr paçavrası ile verdiği bütün hakları, hukukları ayaklarımız altında çiğnedik ve bütün manasıyla bize hak vermek isteyenlere iade ettik... Türklerle beraber kanımızı döktük, onlardan ayrılmadık ve ayrılmak istemedik ve istemeyiz."

Bir sonraki celsede ise, Bitlis, Erzurum, Kastamonu, Mardin, Muş, Siirt, Urfa, Pozan, Diyarbakır, Van milletvekillerinin hepsi şu cümlelerin altına imza attılar: "Türk, Kürt bir kütle-i vahidedir. Kürtler, hiç bir vakit Türkiye camiasından ayrılamaz ve bunu ayırmak için hiç bir kuvvetin tesiri yoktur." (Kaynaklar ve daha fazla detay için bkz: Mustafa Akyol, "Kürt Sorununu Yeniden Düşünmek", 2006)


80 Yıl Sonra

"Soy ve din kardeşi" oldukları Türklerle birlikte Türkiye için canlarını ortaya koyan tüm bu "çılgın" Kürtlerin bugün kemikleri sızlıyor olmalı. Çünkü Kürtlük adına hareket ettiğini ileri süren bir terör örgütü 30 binden fazla vatandaşımızı katletti ve hala da kan dökmeye devam ediyor. Türkiye'ye ve Türklüğe karşı fanatik bir nefretle dolu etnik Kürt milliyetçiliği, hem Türklere hem de Kürtlere acı ve ölüm getiriyor. Öte yandan da bir grup marjinal Türk ırkçısı, "tarih boyu Kürt ihaneti" masalları uydurarak, Kürt vatandaşlara karşı husumet körüklüyor.

Türkiye'nin etnik bir gerilime sürüklenmemesi için, her iki etnik milliyetçiliği de yenmemiz gerek. Ve bunun bir yolu "çılgın Türklerin ve Kürtlerin" gerçek hikayesini yeniden hatırlamak. "Bir hilal uğruna" birlikte savaşmış ve can vermiş o yüzbinlerce şehidin hatırası, Türkiye'nin bölünemezliğinin en dramatik işareti olsa gerek.

Yazan: Mustafa Akyol Tarih: April 20, 2006 11:08 AM

Okur Yorumları

(NOT: Yazılar üzerine yapılan yorumların sitede yer alması, bunların Mustafa Akyol tarafından benimsendiği ve desteklendiği anlamına kesinlikle gelmez. Aksine, farklı ve karşıt görüşleri ifade eden yorumlar da kabul edilmektedir. Ancak saldırgan, düzeysiz veya konuyla ilgisiz yorumlar reddedilecektir. Eğer bu siteye ilk kez yorum yazıyorsanız, standart yorum kurallarını dikkate almanız önemle rica olunur.)

İyide neden Şu Çılgın Türkler kitabının adına atfen ,o şavata Kürtlerde vardı diyorsunuz aksini idda eden varmı..Yok
Pekli neden ÇATı değilde,Türk ismini Kürt isminde ayrıştırıyorsunuz ,şöylemi olmalıydı
Şu Çılgıın Türkiyeliler.
Bence kelime oyunları hep başka şeyleri hizmet ediyor.

Yazan: ERHAN Tarih: April 20, 2006 1:12 PM

Daha önce hayatım da en nefret ettğm şey, milliyetçilik yada diğer bir deyimle, ırkçılıkdı hiç bir zaman bunun ayrımını yapmadım, Bilirimkii ALLAH bu konuda, kesin ve net bir şekilde ,hiç bir milletin başka bir millete, üstünlüğü yoktur ifadesini göz ardı etmedim ancak, son zamanlarda özellikle bu konuda duyduğum yada şahit olduğum, olaylar beni kürtlerden soğutum onlardan nefret etmeye sevketti malesef...
Bunun adına isterseniz ırkçılık deyin isterseniz başka bişey deyin ama artık kürtlerin çok garipp insanlar olduğunu düşünüyorum tabiki, sevdiğim insanlar var kürt olarak tanıdığım, ama sanırım bir çoğuu kanatimdeki kötü düşünceyi hak ediyor bunların sebebleriü çok uzun yazmakla anlatmak hiç mümkün değil ama kürtler kendilerine bir çeki düzen vermeleri gerekiyor yoksa sonralı ermeniler gibi sürgün olcak sanırım. Birde mustafa beyin kitabını okumayı düşünüyorum belki kafamdaki sorulara/sorunlara çözüm getirir yada beni bu konuda teskin etmeye yeterli olur
belkıs...

Yazan: belkıskübra Tarih: April 20, 2006 2:48 PM

Mustafa bey,

Şu Çılgın Türkler kitabını okumamışsınız anlaşılan. Kitapta herkesin hakkı tarikat liderlerine varana kadar layıkiyle anlatılıyor.

Neyin peşindesiniz?

Saygılar,

Ataman Ertuğrul

Yazan: Ataman Ertuğrul Tarih: April 20, 2006 4:02 PM

bence bu konuyu buyuten kesınlıkle dıs kaynaklardır bırkac kurt vatandasına bellı zarar verıcı seyler yaptırarak ulkeyı bolmeye calısıyorlar.Tabıkı ulkeyı bolmek ıcın kullanılıcak en ıyı yol turklerın en yakını olan kurtlerı kullanmak.Bu onlar ıcın hemde mantık olarak en hızlı yıkıcı yontemdır.Bunların onune ancak ve ancak eğıtımle gecılır.Bunun en ıyı ornegı benım.Ben aslen kurt vatandasıyım ama sundanda adım gıbı emınımkı bu ulkede yasayan bır cok ınsandan daha fazla baglıyım bu ulkeye...
SAYGILAR

Yazan: levent Tarih: April 20, 2006 5:03 PM

Sayın Mustafa Bey,
Ataman Ertuğrul beyin de dediği gibi sanırım siz kitabı okumadan hükme varmışsınız... Veya okumuşsanız bile bu yazıyı yazarken kitabın bazı bölümlerini unutmak istemişsiniz. Kitabın içinde tüm ırkların aşiretlerin tarikatların hakları teslim ediliyor benim bildiğim kadarıyla... Bence siz kitaba bir kez daha göz atın. Erhan beyin de dediği gibi eğer kitabın adına kafanızı takmışsanız o kitabın da ona benzer kitapların da hiç bir zaman başlıkları içerisinde "Türkiyeliler" gibi saçma bir kelime bulamayacaksınız. Yazmış olduğunuz kitaplar var ve yazarlıkla da ilgileniyorsunuz. Türkiye demek ek kök yapısı incelendiği vakit Türklerin yaşadığı yer anlamına gelir. Siz buna bir de -liler eklerseniz anlam bakımından ne kadar saçma bir kelimenin ortaya çıkacağını anlayabilirsiniz sanırım.

Irkçılığı sevmem ancak o dönemde o ırkları aşiretleri tarikatları huzur ve mutluluk içinde bir arada tutan onları kardeşlik genellemesi altında örgütleyen Türkler değil miydi?

Beraber kan döktük beraber savaştık. Bunu kime sorsanız kabul eder zaten. Ancak eğer adın peşine düşmüşseniz bu ancak kendi ego tatmininde eksiklik olanların yapacağı bir iştir. Bilinçli Kürtlerin de böyle bir ad kavgası içine düşeceklerini sanmıyorum.

Saygılar

Yazan: Mehmet Ali Abbasoğlu Tarih: April 20, 2006 5:23 PM

Sayın Ertuğrul ve Abbasoğlu,

Ben Çılgın Türkler kitabında insanların hakkı yendi diye bir şey söylemedim ki... Kitabı değil, kitabın adıyla birlikte oluşan toplumsal algıyı belirttim. Ve Kürtlerin de Milli Mücadele'deki kahramanlığını vurguladım. Bunu da en çok Kürt milliyetçilerini eleştirmek için söyledim.

Saygılar

Yazan: Mustafa Akyol Tarih: April 20, 2006 5:28 PM

DAHASI SEVGİLİ MUSTAFA BEY KÜRT KARDEŞLERİMİZ BİZE TARİHİN 3 DÖNEMİNDE ÖLUM KALIM NOKTASINDA EN SIKIŞTIĞIMIZ ANDA YANIMIZDA DEĞİLMİYDİLER .MALAZGİTTE.ERMENİ RUM İTİFAKINA KARŞI TÜRK VE KÜRT ÜMET ADINA İTİFAK KADER BİRLİ EMEMİŞMİYİDİLER .YADA ÇALDIRANDA YAVUZLAN İDRİSİ BİTLİS İSLAMIN EHLİ SUNET ADINA ŞAFİLER VE HANİFİLER DİYE. İRANA ŞAH İSMİLE KARŞI KADER BİLİĞİ YAPMAMIŞLARMIYDI.YADA 20.YY DA TÜM DÖNMELER VATANI ŞAHSİ ÇIKARLARI UĞRUNA VE ÜMETE İHANET ETİKLERİ TARİHİN EN ZOR DÖNEMİNDE YİNE CENET VATANI KORUMAK İÇİN ÇANAKALE KMARAŞ ŞURFA GANTEP DİRENİŞLERİ VE KAHRAMANLIKLARI SERGİLEMEMİŞ MİYDİLER.BUDA 3. İTİFAKDEİLMİYDİ.BİRLİKTE TOPRAĞA VE DENİZE GÖMUMDUKLERİNİN DİLİ YANİ İNGİLİZCE VE FIRANSIZCA HER AÇIDAN SERBEST KARDEŞİMİN DİLİ YASAK. YANİ .BENCEDE ÇILGINDIR KÜRTLER.

Yazan: NURDEM Tarih: April 20, 2006 5:46 PM

Sayın Akyol,
Şu Çılgın Türkler kitabı bırakın Kürtlerden bahsetmeyi bu vatan için çabalamış bir çok kahramanı bile görmezden geliyor, bir çok olayı manipüle ederek anlatıyor. 'Kitabı okumamışsınız' diye serzenişte bulunan arkadaşların da kitabı dikkatle okuduklarını düşünmüyorum. ( Çok net örnekler ileride vereceğim. )
Yakın tarihimizi anlamamız için 'Şu Çılgın Türkler' kitabı kesinlikle yeterli değil.
Saygılarımla.

Yazan: Tuncay Yılmazer Tarih: April 20, 2006 7:12 PM

"bence bu konuyu buyuten kesınlıkle dıs kaynaklardır bırkac kurt vatandasına bellı zarar verıcı seyler yaptırarak ulkeyı bolmeye calısıyorlar.Tabıkı ulkeyı bolmek ıcın kullanılıcak en ıyı yol turklerın en yakını olan kurtlerı kullanmak.Bu onlar ıcın hemde mantık olarak en hızlı yıkıcı yontemdır.Bunların onune ancak ve ancak eğıtımle gecılır.Bunun en ıyı ornegı benım.Ben aslen kurt vatandasıyım ama sundanda adım gıbı emınımkı bu ulkede yasayan bır cok ınsandan daha fazla baglıyım bu ulkeye...
SAYGILAR"

tezlerimi ve cozum onerilerimi dogrular nitelikteki bu acıklama icin tesekkur ederim.
soruna dogru teshis koymak,cozumu cabuklastırır.

Yazan: bercenay Tarih: April 20, 2006 9:39 PM

Malesef emperyalistlerin güdümündeki tarikatlar aracılığıyla bu mesele Cumhuriyet'imizin ta ilk yıllarından beri sürekli kaşınmaktadır.

Mustafa Kemal ATATÜRK'ün önderliğinde ya istiklal ya ölüm parolasıyla ordusunun elinden bütün silahları alınmış ülkesinin her yanı işgal edilmiş çökmüş bir imparatorluktan pırıl pırıl bağımsız yeni bir devlet kurulmuş. O gün bugündür bu devlet hala emperyalistlerin güdümündeki bölücü dinci tarikatlarla uğraşıp duruyor. Yeter artık!

Bütün oynanan oyunlar bu cumhuriyet yıkılsında nasıl yıkılırsa yıkılsın üzerine kuruludur. Kürt sorunu dedikleri emperyalizmin Bediüzzaman Said-i Kürdi aracılığıyla tezgahlanan Cumhuriyetimizi parçalamaya yönelik bağımsız kürdistan hayali hiçbir zaman gerçekleşmesi mümkün olmayan bir hayaldir. Türklerle Kürtlerin kardeş ötesi birlikteliği kalıtımsaldır. Bu birlikteliği bozmaya da hiç kimsenin gücü yetmez.

Sorun eli silahlı kandırılmış beyinleri yıkanmış zorla tehditle dağa çıkarılmış zavallı tetikçilerdedir. Bunların kökü iyice kazındıktan sonra ve dış bağlantıları kesildikten sonra görelim bakalım sorun kalıyor mu kalmıyor mu..

Saygılar,

Ataman Ertuğrul

Yazan: Ataman Ertuğrul Tarih: April 20, 2006 11:52 PM

Ataman bey,

"Bediüzzaman Said-i Kürdi aracılığıyla tezgahlanan" Kürdistan planı diye bir şeyden söz etmişsiniz.

Eğer kitabımı okursanız, Said-i Kürdi dediğiniz insanın Kürt milliyetçiliğine karşı dimdik durduğunu, Türkiye'nin bütünlüğünü savunduğunu görebilirsiniz.

Nasıl bu kadar bağnaz ve gerçeklerden kopuk olabiliyorsunuz, şaşmamak elde değil.

Mustafa Akyol

Yazan: Mustafa Akyol Tarih: April 21, 2006 12:39 AM

Ey bu yazıya yorum ekleyen Kürt/Türk/Kemalist /İslamcı vs. dostlar.

Şu üç şeyden bıkmadınız mı daha...

1.Birileri sizden farklı birşey söylediğinde onun söylemlerinin başka yerlere hizmet ettiğini söylemekten

2.Bir sorun olduğunda bunu dış kaynaklara yıkıp kurtulmaya çalışmaktan.

3.Said-i Nursi'yi Kürt isyancısı olarak göstermeye çalışmaktan.

Yazan: cemil Tarih: April 21, 2006 12:56 AM

Yorumlar Said Nurs-i ye kadar gelmiş bende bu konun nereye kadar uzanacağını, dikkatle takip ediyordum ee tabii, tahminlerim doğru çıktı. Said Nurs-i hakkında bir şey gözlemledim öncelikle onu söylemeliyim, ayrıca şu çılgın türklerin tarzını hiç beğenmedim, çok fazla taraflı, uslubu çok sert ve bağnazbir tarzı vardı yazının çok şaşırdım kitabı okurken, bence Said-i Nursi (Kürd-i)o dönemde birilerinin yapması gereken şeyi yapmıştı yani doğu sınırların hakkını koruma. Herkesin bildiği gibi Türkiye Cumhuriyeti çok sorunlar yaşamış ve bu sorunlar için halkın desteğine onların, gözüyle olaylara bakma ihtiyacı içine girmişdi.
Said. N. de bu durumu göz önüne alarak doğuyu koruma yada müdafa yada ordaki halkı vatan için (Türkiye Cumhuriyeti)bir arada tutma girişimlerinde bulunmuş ayrımcılığada karşı çıkmış sadece ve sadece o zaman belkide ilgilenilemeyen doğuyla ilgilenmiştir bunada, bir devlet kurma değil, bir beraberlik kurma denir kanımca..
not: nur cemaatine bağlı değilim sadece konuya objektik yaklaşmak istedim )
belkıs..

Yazan: belkıskübra Tarih: April 21, 2006 9:30 AM

Mustafa bey,

500-600 yıl öncesinin tarihini konuşmuyoruz. Bırakın devletin resmi arşivlerini şu anda hayatta olan canlı tarihler şahit. Bediüzzaman Said-i Kürdi'nin nihayi amacı doğu ve güney doğu illerimizi içersine alan bir Kürt İslam Devleti kurmaktır. Dolayısıyla Kürt milliyetçilerine karşı dimdik ayakta durmuş olması kendi emellerine gerçekleştirmeye yöneliktir. Yoksa Kürt milliyetçilerine rağmen Kürt İslam devleti'ni kurabilir mi? Kuramaz.

Eğer kitabınızda Bediüzzaman Said-i Kürdi'nin sadece Kürt milliyetçilerine karşı dimdik ayakta durduğundan bahsedip nihayi amacının bir Kürt İslam Devleti kurmak olduğundan bahsetmemişseniz kitabınız eksik ve hatalı olmuş.

Bilerek ya da bilmeyerek bu konuyu atlamış olabilirsiniz. Bediüzzaman Said-i Kürdi'nin hayatını iyice araştırıp kitabınızın son baskılarında bu hatanızı düzeltebilirsiniz.

Saygılar,

Ataman Ertuğrul

Yazan: Ataman Ertuğrul Tarih: April 21, 2006 9:41 AM

Okumadan kitap eleştirisi diye bir moda vardı bir aralar. Hatta bir de böyle bir kitap yayınlanmıştı.

Burada yayınlanan "bazı" yorumlar yazanla ortak paydanız olduğunu düşündüğünüz "insan" olmaktan dolayı yüzünüzün kızarmasına ve yazanı uyarmanıza sebep oluyor, anlıyorum. Fakat bence utancınızı bastırın ve bu canlı örneği sosyal bir kazanıma çevirin. Bu tip yorumlar sitede özel bir köşede sergilenebilirler. Hatta yazanlara teşekkür borçluyuz. Ben bazen şüphe ediyorum , yoksa bunlar, adına konuşma iddiasında oldukları kesimi ıskartaya çıkarma peşinde olan kişiler mi?

Gel de komplo teorilerinin kökenini merak et!!!

Yazan: Hande E. Tarih: April 21, 2006 12:05 PM

Ataman bey,

"Nihai amacı bir Kürt İslam Devleti kurmak" olan adamın adı
Şeyh Said'dir. Said Nursi de ona karşı çıkıp Cumhuriyeti savunmuştur.

Umarım Şeyh Said'i Said Nursi sanmak gibi vahim bir hata içinde değilsiniz. Sizin "Kemalist" cephede yaygın olan bir kara cehalet örneğidir bu.

Yazdığım kitabı okumadan içinde hatalar vehmettiğinizin, kısacası "bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olmanın" klasik bir örneğini oluşturduğunuzun farkında mısınız?

M.A.

Yazan: Mustafa Akyol Tarih: April 21, 2006 12:08 PM

İyi Günler Mustafa Bey size her konuda başarılar diliyorum.Siteniz çok güzel ve düzeyli bence.Yalnız bu kadar yüksek düzey içinde bile Ataman bey gibilerin bazı konularda cehaleti hemen göze çarpıyor.Hayatını bu milletin birliğine adamış kişileri nasıl olupta bölücü olarak değerlendiriyor anlamak mümkün değil doğrusu.Yazısında bir ironide hemen göze çarpıyor Said-i Nursi ye hem bediuzzaman diyerek onu yükseltirken(sanırım bu kelimenin anlamını bilmiyor) birdiğer yandan da isminin sonuna kürd-i ibaresini ekleyerek onu ırki özelliklerinden dolayı aşağılamaya çalışıyor.Bence bu ataman bey ve onun gibi düşünen insanların temel özelliği yarım yamalak bilgiyle insanları suçlamak. lütfen kulaktan dolma bilgilerle insanları suçlamayı bırakıp gerçek bilgiler ve yaptıkları üzerinden tartışalım.

Yazan: earthquake Tarih: April 21, 2006 2:47 PM

Yorumlarin bir cogundan artik tartismadan mizaha dogru kaydigimiz izlenimi edinmis olup katkida bulunma geregi hissetmis bulunuyorum.

Efendim Mustafa Bey'in kitabini okumadan Bediuzzaman veya diger sahsiyetler uzerine ne soyledigi, soylemesi gerektigi tartismalar uzerine aklima Woody Allen'le ilgili bir anekdot geldi:

ABD'de "Evelyn Wood isminde uyanik bir hanim "speed reading" (hizli okuma) diye bir pogram gelistirip multimilyoner oldu. Programin reklemlarina gore bir sayfayi on onbes saniyede okumak mumkun! Woody Allen de bu programi denemis. Soyle diyor: "Ben Evelyn Woods Programi'ndan edindigim bilgi ile "Savas ve Baris" i okudum; Rusya hakkinda idi".

Onbes gundur Mustafa Bey'in kitabini bitirememenin suclulugu icerisinde acaba "ne yapayim, Evelyn Woods Turkiye'de yok" desem yutturabilirmiyim bilemiyorum..:)

Madem mizah ve Woody Allen'dan basladik site ile fazlada alakasiz olmayan bir iki Woody Allen incisi daha:

-"Ben entellektuel falan degilim aslinda; gozluklu oldugum icin millet oyle saniyor"

ve benim en hosuma giden (tercumede biraz kaybolacagi icin once Ingilizcesi):

"Not only is there no God, try to get a plumber on Sunday" (sadece Tanri yok degil, birde pazar gunu su tesisatcisi bulun da goreyim)

Bekir L. Yildirim

Yazan: Bekir L. Yildirim Tarih: April 21, 2006 4:36 PM

Yorumlarin bir cogundan artik tartismadan mizaha dogru kaydigimiz izlenimi edinmis olup katkida bulunma geregi hissetmis bulunuyorum.

Efendim Mustafa Bey'in kitabini okumadan Bediuzzaman veya diger sahsiyetler uzerine ne soyledigi, soylemesi gerektigi tartismalar uzerine aklima Woody Allen'le ilgili bir anekdot geldi:

ABD'de Evelyn Wood isminde uyanik bir hanim "speed reading" (hizli okuma) diye bir pogram gelistirip multimilyoner oldu. Programin reklemlarina gore bir sayfayi on onbes saniyede okumak mumkun! Woody Allen de bu programi denemis. Soyle diyor: "Ben Evelyn Woods Programi'ndan edindigim bilgi ile "Savas ve Baris" i okudum; Rusya hakkinda idi".

Onbes gundur Mustafa Bey'in kitabini bitirememenin suclulugu icerisinde acaba "ne yapayim, Evelyn Woods Turkiye'de yok" desem yutturabilirmiyim bilemiyorum..:)

Madem mizah ve Woody Allen'dan basladik site ile fazlada alakasiz olmayan bir iki Woody Allen incisi daha:

-"Ben entellektuel falan degilim aslinda; gozluklu oldugum icin millet oyle saniyor"

ve benim en hosuma giden (tercumede biraz kaybolacagi icin once Ingilizcesi):

"Not only is there no God, try to get a plumber on Sunday" (sadece Tanri yok degil, birde pazar gunu su tesisatcisi bulun da goreyim)

Bekir L. Yildirim

Yazan: Bekir L. Yildirim Tarih: April 21, 2006 4:37 PM

Mustafa bey,

Merak etmeyin o kadar da cahil ve kasıtlı birisi değilim. Size kendi kitabınızdan önce aşağıda eser adını ve yazarını verdiğim kitabı okumanızı öneririm.

"İki Mekteb-i Musibetin Şahadetnamesi"
Yahut "Divan-i Harb-i Örfi ve Said-i Kürd-i"

Yazar :

Saîdi Nûrsî Kürdî

Tarih ve Yer :

1909, İstanbul, Vezir Han, İkbâl-i Millet Matbaası

Saîdi Nûrsi olarak bildiğiniz zat, söz konusu eserinde, kendisinin "Saîd-i Kürd-î", yani "Kürt Saîd" olduğunu onaylamakta, ayrıca kendisini "Bediüzzaman" diye tâkdim etmektedir.

Kitap toplam 48 sayfadır ve kitâbın "hatime" kısmında Saîdi Kürd-î şu satırları yazmaktadır:

"Soydaşlarıma (Ebnâ-i cinsime) burada birkaç söz söylemezsem, bence bahis eksik (natamam) kalır. Ey Asuriler ve Keyanilerin cihangirlik zamanında, onların öncüleri (pişdar) ve kahraman askerleri olan Arslan Kürtler! Beşyüz yıldır yattınız, yeter artık, uyanınız, sabahtır. Yoksa vahşet ve gaflet sizi vahşet sahrasında yağma edecektir."

Ayrıca Saidi Nursi Kürd-i şöyle söylemektedir:


"Süphân ve Ağrı dağları gibi geleceğin yüksek dağlarının doruğunda ayağa kalkmış, nefse esir olmayı yasak etmiş ve başkasına tecavüzü caiz görmeyerek şeriate dayanmış olan, hürriyet sultanı, yüksek sesle sizin gibi mazinin en derin derelerinde gafil ve dağınık bir kavme, cehalet ve yoksulluğa hücum için, fen, sanat ve silah başına, ileri arş."

Saidi Nursi Kürd-i; "Kürt milliyetçiliği" çatısı altında Kürtleri birleştirmek gayesi gütmekte, 1909 tarihli eserinde Kürtçülük propagandası yapmakta, yüzyıllar boyunca bir arada yaşamış olan Türkleri ve Kürtleri -Kürtçülük söylemleri ile- kışkırtmaya çalışmaktadır.

Kısacası Saidi Nursi Kürd-i’nin gerçek niyeti, Türklerin bölgede egemen olmalarını istemeyen İngilizlerin istekleriyle birebir örtüşmektedir.

Gerçek gayesi, geri kalmış Kürtleri kalkındırmak/bilinçlendirmek olsa idi, "fen ve sanat başına" demekle yetinirdi. Ancak "SİLÂH BAŞINA" diyebilecek kadar pervasızdır.

Üstelik aynı satırlardan, kendisinin emperyalist güçlere karşı hareket ettiği sonucunu çıkaranlar, şunu görmelidirler: Saidi Nursi Kürd-i’nin söylemleri doğrudan doğruya Kürtlere yöneliktir; muhatap sadece ve sadece Kürtlerdir. Ve de kendisi şeriat sevdalısıdır.

Evet, Saidi Nursi Kürd-i Kürtçüdür, ne var ki müslümanlık/ümmetçilik örtüsüne bürünmektedir.

Saygılar,

Ataman Ertuğrul

Yazan: Ataman Ertuğrul Tarih: April 21, 2006 5:04 PM

Sayın earthquake,

Mustafa bey'e önerdiğim Bediüzzaman Saidi Kürd-i'nin 1909 yılında kendi yazmış olduğu kitabı sizinde okumanızı tavsiye ederim. "Bediüzzaman" ve "Kürd-i" sıfatlarını ben eklemedim. Bizzat Ahirzaman Paygamberi Saidi Nursi Hazretleri kendi kitabında kendisi bu sıfatları kendisine yakıştırmış.

Doğru bilgi insanın en büyük hazinesidir!

Saygılar,

Ataman Ertuğrul

Yazan: Ataman Ertuğrul Tarih: April 21, 2006 5:17 PM

Ataman Bey,

Benim duygu ve düşüncemde olmasanız da fikirlerinizi okuyordum, ancak B. Said-i Nursi ile ilgili söylediklerinizden sonra gözümde gerçekten de birden düştünüz.( bunu bir hakaret olarak algılamayınız lütfen )

Bu kadar bilgisizlik, bu kadar cehalet ve bu kadar bağnazlık nasıl olabiliyor inanılır gibi değil,

Said-i Nursi nin kitaplarını okumayanların ve biyografisini bilmeyenlerin klasik dogma ve kör bakış açıları onları gerçek bilgili insanların yanında küçük düşürüyor..

Mehmet Şen

Yazan: Mehmet Şen Tarih: April 21, 2006 7:10 PM

aslında tarihte çok ileri gitmemek gerek gidersek kötü olur 18 kadar kürt isyanı var tarihte ben kürt düşmanı falan değilim güney doğunun bir ilçe merkezinde 4 yıl görev yaptım çok iyi arkadaşlıklar edindim kürtlerin hepsini kötülemek değil amacım yanlız şunu unutmayın mustafa bey siz hiç şehit annesiyle konuştunuzmu yada sizin şehit akrabanız oldumu,olduysa ailesiyle oturup sohbet ettinizmi.benim ailemde 4 şehit var.perişan olmuş 44 de insan uydurma kitabınızla kimseyi savunmayın madem kürt ler tarihte bu kadar dost canlısıymış ozaman niye şimdi devlete düşman.yavuz sultan selime niye sığınmışlar biliyormusunuz çünki osmanlı o tarihlerde çok güçlüydü ve beylik sistemi vardı onlar savaşmadan sistemlerini devam etmek istiyorlardı 2. mahmut ise beylik sistemi yerine merkezi sisteme geçmek istedi bu sistemle saltanatları sona ereceği için ayaklanma başlattılar yalanmı...peki ya şeyh said olmasaydı ne olurdu belki de şuanda musul bizim olacaktı haksızmıyım.bu ülkeden kürt cum.başkanı başbakan bakan emniyet ve askeriyede üst kademelerde insanlar var peki bu kürt sorunu dediğiniz olay nerden icap ediyor.eğer olsaydı bu kişiler devletin üst kademelerinde olabilirlermiydi soruyorum size....

Yazan: kadir Tarih: April 21, 2006 8:09 PM

Ataman Bey,

Bu sitede çoğu kez üslubunuzdan dolayı eleştirildiniz, sizinle aynı kafa yapısında benim bile katılmadığım konularınız oldu.

İngilizce'de "delusional" diye bir terim var. Bazı insanlar dünyayı nasıl olmasını istiyorlarsa öyle görüyorlar. Ama bu insanlar malesef yanılsama içindeler.

Sn. Akyol'un Fransa'nın durumuyla ilgili makalesini hayretler içinde okudum. Nasıl bir yanılsama içinde olduğunu allah bilir. Fransa'nın durumu tam kendisinin tahmin ettiği gibiymiş! Mükemmel öngörü, kendisini tebrik ediyorum!

Ayrıca kendisinin Said-i Nursi veya Said-i Kurdi denilen dinci şahısa büyük sempati beslediği kanaatindeyim.

İnşallah sizin bahsettiğiniz noktaları bilerek atlamamıştır.

Delusional terimini niçin mi açıkladım? Bilmem!

Yazan: Cevdet Tarih: April 21, 2006 9:14 PM

Sayın Tuncay Yılmazer,

"Şu Çılgın Türkler kitabı, bu vatan için çabalamış birçok kahramanı bile görmezden geliyor, birçok olayı manipüle ederek anlatıyor" demişsiniz.
Çok net örnekleri merak ettim. İnşallah sözünüzü tutup, örnekleri açıklarsınız.

Yazan: barış Tarih: April 21, 2006 11:10 PM

Merhaba Mustafa Bey, Barış Bey ve sitenin diğer müdavimleri,

Bir önceki yazımda ‘Şu Çılgın Türkler’deki hatalı ve taraflı anlatıma dair somut örnekler vereceğimi söylemiştim. Sitenin düzenli okuru olmama , düzenli yazmak istememe rağmen ne yazık ki işlerim dolayısıyla çabuk yazmak mümkün olmuyor. Kusura bakmayın.

Öncelikle söylemeliyim ki; asıl ilgilendiğim konu Çanakkale Muharebeleri. Dolayısıyla Kurtuluş Savaşı’nı anlatan bir eser üzerinde yorum yapmamın çok doğru olmadığını düşünmüştüm. Ancak yine de o dönemle ilgilenen birisi olarak kitapta gördüğüm hata ve eksiklikleri not aldım. Bu arada kitabı 3 kez okuduğumu , bazı bölümlerinde anlatımından çok etkilendiğimi, duygulandığımı da söylemeliyim. Zaman Gazetesi’nden konuyla ilgilenen bir muhabir arkadaşa kitaptaki eksiklik ve hatalardan bahsettiğimde bunu haber yapabileceklerini söylemişti. Sonunda haber gazetede yayınlandı. Ancak benim eleştirilerimden sadece biri yer alıyordu.

Hemen belirteyim ki; başta cumhuriyetimizin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk başta olmak üzere Kurtuluş Savaşı’nı veren kadroya saygım büyük. Yokolmanın eşiğine gelmiş bir milletin yeniden doğuşunu sağlayan bu kadroyu anlamamız için daha çok sayıda eser okumamız gerekiyor.


İşte bu eserde itiraz ettiğim, bana göre eksik ve hatalı olan noktalar:

1. Başta Prof. Dr. Halil İnalcık, Prof. Dr. İlber Ortaylı olmak üzere çok sayıda saygın tarihçinin Sultan Vahdetinin hain olmadığı, Mustafa Kemal’i Anadolu’ya İstanbul Hükümetinin gönderdiği şeklindeki görüşlerine rağmen kitap son Osmanlı padişahı hakkında bilinen iddiaları tekrarlıyor. ( Bu arada bu sitenin müdavimi olan arkadaşlara sadece ülkemizin değil dünyanın da yaşayan en önemli tarihçilerinden biri olan Prof. Halil İnalcık’la yapılmış röportajlardan oluşan İş Bankası Kültür yayınları’ndan “Tarihçilerin Kutbu-Halil İnalcık” adlı kitabı tavsiye ederim. Gerçek bir Mustafa Kemal hayranı olan İnalcık, Mustafa Kemal’in İstanbul’dan gönderilme sürecini çok güzel anlatıyor)
2. Kitapta yer alan iddiaların aksine Sevr Antlaşmasını Sultan Vahdettin ve İstanbul Hükümeti imzalamamış, Sevr İtilaf Devletlerinin bir projesi olarak kağıt üzerinde kalmıştı.

3. Eserde Birinci İnönü Savaşının kazanılmasından sonra İstanbul’da Anadolu’ya yardım için Kızılay’a bağış yapanlar anlatılırken aralarında Sultan Vahdettin’in de bulunduğu belirtilmiyor.

4. Sultan Vahdettin’in Ankara Hükümetinin temsilcisinin görüşme kayıtlarının İngilizlere sızdırdığı iddiası ise yakın zamanda bir haftalık dergi tarafından da yeni bir belgeymiş gibi lanse edilmiş ancak o dönem koşullarında psikolojik harp mantığı içerisinde kaleme alınmış bir metin olabileceği belirtilmişti. Raporların sahibi İngiliz Yüksek Komiseri Lord Curzon’un Londra’ya yolladığı belgelerde, bu bilgileri Vahdettin’den değil ‘Padişahın yaverinden’ alındığından söz ediyordu. Sözkonusu raporların doğru olup olmadığı İngiltere’de bile tartışılmıştı.
5. Kitapta Vahdettin’le Sadrazam Tevfik Paşa arasındaki Ankara Hükümeti aleyhine konuşmaların kaynağı olarak İngiliz belgelerinin verilmiş olması inandırıcılıktan uzak . İki kişi arasındaki konuşmaların kanıtının nasıl yabancı bir kaynağa dayandırılacağı merak konusu. Sadrazam Ahmet İzzet Paşa ve yine Sadrazam Tevfik Paşa sade kendi koltuklarını düşünen aciz kişiler olarak gösteriliyor ki bu kesinlikle hatalı bir yaklaşım. Damat Ferit hariç tutulacak olursa her iki sadrazamında Milli mücadeleyi gönülden destekledikleri biliniyor.

6. Enver Paşanın Milli Mücadele hareketine katılmak istediği gerçek. Ancak kitapta anlatıldığı gibi 160bin kişilik Bolşevik ordusu toplayıp Doğudan Ankaraya saldırmak gibi bir amacının olmadığı da. Zaten kitabın kaynakları arasında da gösterilen Enver Paşanın amcası olan Halil Kut’un hatıralarında da her şey çok açık anlatılıyor.

7. Eserde Kazım Karabekir Paşa’nın ismi çok az yerde geçiyor. Milli mücadelenin başlangıcında Erzurum Kongresi öncesi Mustafa Kemalin askerlikten istifa etmesine rağmen Kazım Karabekir Paşa’nın onun emrinde olduğunu bildirmesi eserde belirtilmemiş.


8. ‘Şu Çılgın Türkler’ kritik anlarda başarılı görevler alan bazı subaylardan bahsetmemeye dikkat ediyor. Buna en çarpıcı örnek Kurmay Albay Halit ( Akmansü) Bey. Sakarya Savaşında Türbetepe çarpışmalarında komutanından izin almadan harekete geçerek Yunanlıların sızmasını önleyen , Başkomutan Mustafa Kemal Paşa’nın da takdirlerini kazanan Halit Bey, Büyük taarruzda Yunan Orduları komutanı Trikopisi esir alan 5. Kafkas Tümeni komutanıydı. Eserde Trikopisin teslim alınma süreci 40 sayfaya yakın işlenirken ne Halit Bey’den ne de birliğinden bahsediyor. ( Halit Bey’in daha sonraları CHP’den istifa edip Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’nda milletvekili olarak görev yaptığı, mecliste hilafetin kaldırılmasına karşı konuşma yapan iki milletvekilinden biri olduğunu da bilelim.)

9. Özellikle 1921-22 yıllarındaki Milli Mücadele dönemini anlatan ‘Şu Çılgın Türkler’de mecliste İstiklal Marşının kabulu sırasında yaşanan olaylar nedense belirtilmemiş. Düşünün ,daha yeni filizlenen bir devletin milli marş olarak belirlenecek bir şiir konusunda bu kadar titizlenmesi yeterince etkileyici değil mi? İstiklal Marşı’nın dizeleri bu savaşın hangi ruhla kazanıldığını çok açıkca göstermiyor mu? Milli mücadele döneminde kalemiyle mücadele verenlerin başında gelen Mehmet Akif ne yazık ki eserde hak ettiği kadar yer verilmemiş.

10. Büyük Taarruz öncesi İsmet Paşanın kademeli taarruz planından endişelenen Kurmay Başkanı Asım (Gündüz) Bey Başkomutan Mustafa Kemale bu planın hatalı olduğunu gizlice bildirmiş, Büyük Taarruzun planı Mustafa Kemal’in de onayıyla son anda baskın tarzına çevrilmişti. ‘Şu Çılgın Türkler’ bu olaya değinme gereği duymuyor.

11. Şu Çılgın Türklerde bazı ideolojik yaklaşımlarda rahatsız edici. Yazarın özellikle bir dipnotunda belirttiği Hürriyet-İtilaf partisinin daha sonraki tutucu, gerici, karşı devrimci anlayışlara ve partilere analık ettiği şeklindeki görüşü yanlış bir saptamayı içeriyor. Cumhuriyetin ilanından sonra kurulan muhalif konumdaki bütün partilerde (Terakkiperver Cumhuriyet, Serbest Fırka daha sonraları Demokrat Partinin kurucu üyeleri bizzat milli mücadeleye katılmış kişilerden oluşuyordu.


Türkiye gibi bir ülkede bir kitabın 300 baskı yapması tabi ki sevinilecek bir durum. Benim itirazım, "Şu Çılgın Türkler" kitabının tamamen belgelere dayanan , tartışmasız doğru bir esermiş gibi takdim edilmesi.

Yakın tarihimizi anlamak için daha çok eser okumamız gerekiyor.
Saygılarımla.

Tuncay Yılmazer

Yazan: Tuncay Yılmazer Tarih: April 22, 2006 2:35 AM

Cevdet bey,

Kullandığınız "Delusional" terimi Mustafa bey'in Fransa analizine tam uyuyor. Kiliselerin boş olmasına bakarak Bütün Fransızları bir çırpıda dinsiz bir millet olarak addediyor. Aslında buradan vermek istediği mesaj ve çıkarımı Fransa'dan esinlendiğimiz Türkiye'yi Türkiye yapan Türk devriminin olmazsa olmaz değeri Fransız ekolü Laikliğin dinsizlik olduğunu ima etmeye çalışıyor. Yani "kızım sana söylüyorum gelinim sen anla" misali..

Aynı şekilde kitabına aslolan "Nurculuk sorunu" yerine "Kürt sorunu" başlığını atması gibi.

Saygılar,

Ataman Ertuğrul

Yazan: Ataman Ertuğrul Tarih: April 22, 2006 1:16 PM

"Benim itirazım, "Şu Çılgın Türkler" kitabının tamamen belgelere dayanan , tartışmasız doğru bir esermiş gibi takdim edilmesi."


Sayın Tuncay Yılmazer,


Hani anlatılanların refere edildiği belgeler Turgut Özakman'ın kitabında kaynak gösterilmemiş olsa belki haklı olabilirsiniz diye düşüneceğiz. Kitap'ta anlatılan olaylara kaynak gösterilen belgelere ulaşıp tek tek incelemeden nasıl böyle bir kanıya varıyorsunuz?


Üstelik bu kitabı da üç kez okuduğunuzu söylüyorsunuz. Yukarda sıraladığınız maddelere bakılırsa bu pek inandırıcı gelmedi bana. İsterseniz gerçek eser Nutuk'u okuyabilirsiniz yukarda saydığınız isimlerden bolca bahsediliyor orda. Nutuk'un orjinaline de devlet arşivlerinden ulaşabilirsiniz.


Vahidettin hain değildi diyenler bunu ülkeyi terk ederken hazineyi de beraberinde götürmemesine bağlıyorlar. Hain olsaymış devlet kasasını da beraberinde götürürmüş...Götürse ne olacak götürmese ne olacak. Vahidettin'in kendisi gibi İngiliz sevenler derneği üyesi Damadı Ferit'le birlikte o dönemde neler yaptıkları devletimizin Osmanlı arşivlerinde duruyor. Bu kişiliksiz insanlara hain dense ne olur denmese ne olur.


Saygılar,


Ataman Ertuğrul

Yazan: Ataman Ertuğrul Tarih: April 22, 2006 4:48 PM

Sayın Ataman Ertuğrul,

Bir kere konumuz Nutuk değil "Şu Çılgın Türkler" kitabı.
(Bu arada merak etmeyin Nutuk'u da okudum.)
Yukarıdaki iddiaların hepsinin tabi ki kaynağı ( hatta kaynakları ) var. Size uzman ismi veriyorum, kitap ismi öneriyorum. Hiçbirini kaynaksız , dayanaksız yazdığımı herhalde düşünmüyorsunuz.

Kurtuluş Savaşı'nı bütün yönleriyle anlattığını iddia eden bir kitap belli başlı olayları ( hadi bilmeyerek diyelim!)atlıyorsa , bazılarını hatalı anlatıyorsa tabiki eleştirilecektir.

Vahdettin'e karşı şahsi bir hayranlığım yok.Daha dirayetli olabilirdi. Bu konuda yeteri kadar tartışma yapıldı , belgeler ortaya konuldu zaten. Ancak Temmuz 1918'de her yanı yanmış, yıkılmış bir devletin başına geçtiğinde yıllarca tahta çıkmayı beklemiş, büyüklerinin yanında hep geri planda kalmış bir kişinin daha ne yapmasını bekliyordunuz ?

Yukarıda verdiğim örnekler hakkında daha somut konuşun lütfen. İstiklal Marşı anlatılıyor da ben mi aksini iddia ediyorum? Orgeneral Asım Gündüz'ün, Kurmay Albay Halit Akmansü Bey'in anılarını (tabi ki sahaflardan) bir zahmet bulun, okuyun. Bir padişahla sadrazamının kendi aralarında konuşmalarının kaynağı nasıl İngiliz belgeleri olabilir? Ya o belgeler propaganda amaçlı hazırlanmış belgelerse? Ya o belgeler doğru değilse?

İdeolojik tartışmalara girmeye hiç niyetim yok . Siz okuyun yeter.

Saygılarımla.


Tuncay Yılmazer

Yazan: Tuncay Yılmazer Tarih: April 22, 2006 6:53 PM

Ataman Bey,

ben esasen bu mevzulara girmeyi hiç sevmeyen biri olarak bu ilmekte de bir şeyler yazmak zorunda bıraktınız beni. neler söylüyorsunuz Allahaşkına?
Burada Bediüzzaman’ın takipçilerinden eli kalel tutanların bir cevap vermesi gerekirdi. Acak, ben de bildiğim konularda susmamam gerektiğini, “bildiğini söylemeyenin dilsiz şeytan” olduğuna inandığım için yazdıklarınızı tashih etmez durumundayım.
ben, sağ ve sol düşüncenin çeşitli tonlarında yer alan düşünceleri ve şahısları yakından tanımaya çalışan bir kişi olarak Bediüzzaman üzerine de okumuş birisiyim. ve çok kasıtlı çarpıtmalarınıza buradan sağlama yapmak zorundayım. hadi izleyin ne yaptığınızı?
sondan başlayayım: Atatürkçüsün değil mi? ben de hiç öyle olduğunuza inanmıyorum. madem insanların yaptıklarını ve beyanlarını değil niyetlerini esas alarak kara çalışıyorsunuz ben de sizin niyetinizi okuyorum. söyledikleriniz Atatürk'e ve onun ideallerine taban tabana zıt.
madem Bediüzzaman emperyalizme uşaklık etti!! ve Kürtçülük yaptı da niye o zaman Mustafa Kemal Paşa tarafından Ankara'ya çağrıldı. "Bu kahraman Hoca bize lazımdır. onu çağıralım fikirlerinden istifade edelim” demiş ve Ankara'ya aldırmıştır. Bizzat kendisi ağırlamış, onun Meclis kürsüsünde konuşma yapmasını sağlamıştır. Hatta kendisine doğu illeri merkez vaizliği teklif edilmiş. Peki neden Ankara tarafından bu derece taltif edilmiş?
1-Çünkü İngilizlere karşı vermiş olduğu mücadeleden dolayı hakkında vur emri vardır.
Başka?
2-İstanbul hükümeti ve İngilizlerin isteği üzerine verilen fetvayı, yayınladığı “Esir altındaki fetvanın hükmü yoktur.şimdi cihad zamanıdır. Kuvayi milliyeye destek zamanıdır” mealinde fetva ile kırmış olmasıdır
Başka?
3-Tabii ki geçmişi. Osmanlı topraklarını vatan addeden ve kurtulması için can siperane çalışan Teşkilat-ı Mahsusa’ya Mehmet Akif, Şeyh Sunusi gibi dindar insanlarla birlikte destek olduğu için. Sırf bu bile onun vatanperver olduğunu ırkçı ve milliyetçi bir duruş sergilemediğini yalanlamaya yeter. Aksi olsaydı İttihat-Terakki’nin ve Teşkilat-ı Mahsusa’nın dostu değil, hedefi olurdu. (bir alıntı: Bediüzzaman, İttihad ve Terakki Cemiyeti’nin hürriyetçi/meşrutiyetçi eğilimlerini desteklerken istibdatçı uygulamalarını eleştirmiştir. Bediüzzaman bu bakış açısını, “İttihad ve Terakki hakkında reyin nedir?” şeklinde yöneltilen bir soruya, “Kıymetlerini takdirle beraber, siyasiyyunlarındaki şiddete muterizim” sözleriyle özetler. (Münazarat)

Bediüzzaman’ın, “kıymetlerini takdir” ettiği hususlar İttihat ve Terakki’nin iktisat ve eğitim alanındaki çalışmaları ve hürriyet taraftarı olmalarıdır. Ayrıca Bediüzzaman, İttihat ve Terakki’nin Doğu Anadolu’daki şubelerinin uygulamalarını takdir ettiğini de ifade etmektedir. (Münazarat)

Bediüzzaman, Cemiyet’in takdir ettiği mensuplarına, “Fakat emin olunuz ki, onların masonluğa girmeyen kısmının maksatları dine zarar değildir. Belki, milletin selâmetini temin etmektir” diyerek sahip çıkar. Hatta, “onların bir kısmı selamet-i millet fedaileridir” diyerek iltifat eder. Cemiyetteki bu kozmopolit yapıyı, “Vakıa onlarda birtakım edepsiz, çok sefih masonlar dahi bulunur; lâkin yüzde ondur. Yüzde doksanı sizin gibi mu'tekid Müslimlerdir” sözleriyle tespit eder. (Münazarat)

Bediüzzaman, İttihad ve Terakki Cemiyeti’ni bu şekilde analiz edip, bazı yönlerini takdir ederken, bu partinin ileri gelenleri de onun hizmet ve eserlerini takdir etmişlerdir. Öyle ki, Enver Paşa Bediüzzaman’ın savaş sırasında yazdığı İşaratü’l-İ’caz adlı eserinin basılması için kâğıdını vererek, basılma şerefine hissedar olmak istemiştir.

Başka?
4-
“Bir zaman İngiliz Devleti, İstanbul Boğazı'nın toplarını tahrib ve İstanbul'u istilâ ettiği hengâmda; o devletin en büyük daire-i diniyesi olan Anglikan Kilisesi'nin başpapazı tarafından Meşihat-ı İslâmiyeden dinî altı sual soruldu. Ben de o zaman Dâr-ül Hikmet-il İslâmiye'nin âzası idim. Bana dediler: "Bir cevap ver." Onlar altı suallerine, altı yüz kelime ile cevap istiyorlar. Ben dedim: "Altıyüz kelime ile değil, altı kelime ile de değil, hattâ bir kelime ile dahi değil; belki bir tükürük ile cevap veriyorum! Çünki o devlet, işte görüyorsunuz; ayağını boğazımıza bastığı dakikada, onun papazı mağrurane üstümüzde sual sormasına karşı, yüzüne tükürmek lâzım geliyor.
tükürün o ehl-i zulmün o merhametsiz yüzüne!.." demiştim. Şimdi diyorum:

Ey kardeşlerim! İngiliz gibi cebbar bir hükûmetin istilâ ettiği bir zamanda, bu tarzda matbaa lisanıyla onlara mukabele etmek, tehlike yüzde yüz iken, hıfz-ı Kur'anî bana kâfi geldiği halde; size de, yüzde bir ihtimal ile, ehemmiyetsiz zalimlerin elinden gelen zararlara karşı, elbette yüz derece daha kâfidir.
Hem ey kardeşlerim! Çoğunuz askerlik etmişsiniz. Etmeyenler de elbette işitmişlerdir. İşitmeyenler de benden işitsinler ki: "En ziyade yaralananlar, siperini bırakıp kaçanlardır. En az yara alanlar, siperinde sebat edenlerdir!."
Bunu yapan Bediüzzaman’dır ki hem İttihatçıların hem de başta Atatürk kuvayi milliyecilerin iltifatına ve hürmetine mazhar olmuştur.
5-Bakın Türk milletini nasıl tanımlıyor:
“Şarkın en cesur ve kuvvetli ve kesretli kavmi ve İslâmiyet'in En Kahraman Ordusu olan Türk milleti….”
“Evet altıyüz sene, belki Abbasiler zamanından beri yani bin seneden beri Kur'an-ı Hakîm'in bir bayrakdarı olarak bütün cihana karşı meydan okuyan Türk Milletini, bu vatan evlâdlarını, İslâmiyet'ten uzaklaştırmak ve mahrum bırakmak için….”
“Benim gibi pek ciddî bir muhabbetle türk Milletini seven; ve Kur'ânın senasına mazhariyetleri cihetiyle türk Milletini pek çok takdir eden; ve altı yüz seneden beri bütün dünyaya karşı koyan ve Kur'ânın bayraktarı olan bu millete karşı gayet şiddetli taraftar bulunan; ve bin türkün şehadetiyle, bin milliyetçi türkçüler kadar türk Milletine bilfiil hizmet eden ve kıymettar otuz-kırk türk gençlerini, namazsız otuz bin hemşehrilerine tercih etmekle bu gurbeti ihtiyar eden ve hocalık haysiyetiyle izzet-i ilmiyeyi muhafaza eden ve hakaik-i imaniyeyi pek vâzıh bir surette ders veren bir insanın; on sene ve belki yirmi-otuz sene zarfında, yirmi-otuz değil, belki yüz, belki binler talebesi, sırf iman ve hakikat ve âhiret noktasında onunla fedakârane bağlansa ve âhiret kardeşi olsalar çok mudur ve zararı mı var? Hiç ehl-i vicdan ve insaf bunları tenkide cevaz verir mi? Ve bunlara cemiyet-i siyasîye nazariyle bakabilir mi?”
Ama işte maalesef bakılyor da, tahrif de ediliyor. Dikkat isterim, kıymettar, yani vatana millete hizmet eden ve dindar olan 30-40 türk gencini, namazsız 30 bin hemşehrime tercih ederim diyor. Demek ki hemşehriliğin değil, kıymetin esas olduğunu da bir kere daha ders veriyor.
“Benim Hakkımda Bir Yabanilik Hissini Veren Ve Nazar-I Adaleti Şaşırtmak Isteyen Adamlara Derim:

Ey efendiler! Ben, herşeyden evvel Müslümanım ve Kürdistan'da dünyaya geldim. Fakat, türklere hizmet ettim ve yüzde doksan dokuz menfaatli hizmetim türklere olmuş ve en çok hayatım türkler içinde geçmiş ve en sâdık ve en hâlis kardeşlerim türklerden çıkmış ve İslâmiyet ordularının en kahramanı türkler olduğundan, meslek-i Kur'âniyem cihetiyle, her milletten ziyade türkleri sevmek ve taraftar olmak kudsî hizmetimin muktezası olduğundan; bana Kürd diyen ve kendini milliyetperver gösteren adamların bini kadar türk Milletine hizmet ettiğimi, hakikî ve civanmerd bin türk gençlerini işhâd edebilirim.

Hem, hey'et-i hâkimenin ellerinde bulunan otuz-kırk kitabımı; hususan İktisad, İhtiyarlar, Hastalar Risalelerini işhad ediyorum ki: türk Milletinin beşten dört kısmını teşkil eden musibetzede, fakirler ve hastalar ve dindar müttakiler taifelerine bin türkçü kadar hizmet eden o kitablar, Kürdlerin ellerinde değil, belki türk gençlerinin ellerindedirler. Heyet-i hâkimenin müsaadesiyle, bizi bu belâya sokan ve hükûmetin mühim bazı erkânını iğfal eden ve milliyetperverlik perdesi altında entrikaları çeviren mülhid zalimlere derim….”
Bakın, kanımca Osmanlı topraklarını koruma ve gelecek ingiliz etkisine karşı uyarma cehdinin bir ürünü de olarak Şam’da hutbe veren Bediüzzaman o meşhur Hutbe-i Şamiye’de ne diyor:
“…İnşâallah yine Arablar ye'si bırakıp İslâmiyet'in kahraman ordusu olan türklerle hakikî bir tesanüd ve ittifak ile el ele verip Kur'an'ın bayrağını dünyanın her tarafında ilân edeceklerdir.”………
“Hürriyet-i şer'iye ile meşveret-i meşrua, hakikî milliyetimizin hâkimiyetini gösterdi. Hakikî milliyetimizin esası, ruhu ise İslâmiyet'tir. Ve Hilafet-i Osmaniye ve türk Ordusunun o milliyete bayraktarlığı itibariyle, o İslâmiyet milliyetinin sadefi ve kal'ası hükmünde Arab ve türk hakikî iki kardeş, o kal'a-i kudsiyenin nöbettarlarıdırlar.”
Şu kasıtlı ve tarihi bir skandal olarak sürekli Şeyh Said’le karıştırıp ve/veya ilişkilendirenlere ise kendi eserleri ve biyografisi çok güzel cevap veriyor:
“Van'da mezkûr mağarada yaşamakta iken, şarkta ihtilal ve isyan hareketleri oluyor. "Sizin nüfuzunuz kuvvetlidir" diyerek yardım isteyen bir zâtın mektubuna: "TÜRK MILLETI ASIRLARDAN BERI İSLÂMIYET'E HIZMET ETMIŞ VE ÇOK VELILER YETIŞTIRMIŞTIR. BUNLARIN TORUNLARINA KILINÇ ÇEKILMEZ, SIZ DE ÇEKMEYINIZ; TEŞEBBÜSÜNÜZDEN VAZGEÇINIZ. MILLET, IRŞAD VE TENVIR EDILMELIDIR!" diye cevab gönderiyor. Fakat yine hükûmet, Bediüzzaman'ı Batı Anadolu'ya sürgüne gönderiyor.
Dikkat buyurula. Adam elini eteğini herşeyden çekmiş. Vanda mağarada inzivada yaşıyor. İsyan için destek arayanlara ise şamar gibi cevap veriyor.
Şimdiii, Ataman bey, Bediüzzaman’ın Kürdleri silahlandırıp isyan teşvik etmek için çağrıda bulunduğundan bahsediyor. İnsaf, vicdan demeden önce bir soru: o yazıyı ne zaman yazmış? 1900’lerin başında. Öyle bir sunuyor ki sanki Cumhuriyet’a başkaldırmış, Cumhuriyet döneminde herşey sütliman iken kürdleri ayağa kaldırmış!!!
Devam edelim. Mesela bir örnek:
“İstanbul'da yirmi bine yakın hemşehrilerimi, -hamal ve gafil ve safdil olduklarından- bazı particiler onları iğfal ile vilâyat-ı şarkıyeyi lekedar etmelerinden korktum. Ve hammalların umum yerlerini ve kahvelerini gezdim. Geçen sene anlayacakları suretle meşrutiyeti onlara telkin ettim. Şu mealde:

"İstibdad, zulüm ve tahakkümdür. Meşrutiyet, adâlet ve şeriattır. Padişah, Peygamberimizin emrine itaat etse ve yoluna gitse halifedir. Biz de ona itaat edeceğiz. Yoksa, Peygambere tâbi olmayıp zulüm edenler, padişah da olsalar haydutturlar. Bizim düşmanımız cehalet, zaruret, ihtilâftır. Bu üç düşmana karşı; san'at, marifet, ittifak silâhıyla cihad edeceğiz. Ve bizi bir cihette teyakkuza ve terakkiye sevkeden hakikî kardeşlerimiz türklerle ve komşularımızla dost olup el ele vereceğiz. Zirâ husumette fenalık var, husumete vaktimiz yoktur. Hükûmetin işine karışmayacağız. Zirâ, hikmet-i hükûmeti bilmiyoruz..."
Çok açık değil mi? şimdi bunu açıklamama gerek var mı?
Bir de bu “Said-i Kürdi” meselesine, bizzat kendisi, o dönemdeki ve bu dönemdeki ve muhtemelen gelecekteki bağnaz sabitfikirli insafsızlara bir cevap olarak ne diyor:
“Adalet noktasından tarafgirlik fikrini verip, adaletin mahiyetini zulme çeviren, hakkımda sarfedilen bir tâbirdir ki, Isparta'da ve burada bazı isticvablarda ismim Said Nursî iken, her tekrarında "Said kürdî" ve "bu kürd" diye beni öyle yâd ediyorlar. Bununla, hem âhiret kardeşlerimin hamiyet-i milliyelerine ilişip aleyhime bir his uyandırmak, hem mahkeme ve adaletinin mahiyetine bütün bütün zıd ve muhalif bir cereyan vermektir.”
Görüyorsunuz hiç bir şey değişmemiş. Aynı terane sürüp gidiyor.
Ben

َاْلاِسْلاَمِيَّةُجَبَّتِالْعَصَبِيَّةَالْجَاهِلِيَّةَ ferman-ı kat'îsiyle, eski zamandan beri menfî milliyet ve unsuriyet-perverliğe (yani ayrılıkçı milliyyetçilik ve ırkçılık), Avrupa'nın bir nevi firenk illeti olduğundan, bir zehr-i katil (öldürücü zehir) nazarıyla bakmışım. Ve Avrupa, o firenk illetini İslâm içine atmış; ta tefrika versin, parçalasın, yutmasına hazır olsun diye düşünür. O firenk illetine karşı eskiden beri tedaviye çalıştığımı, talebelerim ve bana temas edenler biliyorlar.”….
Peki şu Ataman Bey’in alıntıları veriş şekline ne demeli? Başını sonunu kırpıp vurguları değiştirdiğinizde bambaşka bir şey ortaya çıkıyor. Öyleyse buyrun:
Ey eski çağların cihangir Asya Ordularının kahraman askerlerinin ahfâdı olan vatandaşlarım ve kardeşlerim! Beşyüz senedir yattığınız yeter. Artık uyanınız, sabahtır. Yoksa sahra-yı vahşette yatmakla, gaflet sizi yağma edecektir.

Hikmet denilen makine-i âlemin nizamı ve telgraf hattı gibi umum âleme uzanan ve dalbudak salan kanun-u nûrânî-yi İlâhiyenin müessisi olan hikmet-i İlâhiye, ufk-u ezelden kaderin parmağını kaldırmış, size emrediyor ki: Tefrika ile müteferrik su gibi, katre katre zâyi olan hamiyyet ve kuvvetinizi fikr-i milliyetle yani: İslâmiyet milliyeti ile tevhid ve mezc ederek zerratın câzibe-i cüz'iyyeleri gibi bir cazibe-i umumî-i vatanî teşkil ile bu kütle-i azîmi, küre gibi

sh: » (D: 51)

tedvir ederek şems-i şevket-i İslâmiyenin cemahir-i müttefika-i İslâmiyenin mevkebinde bir kevkeb-i münevver gibi cazibesine ittiba' ile müvazene ve aheng-i umumiyeyi muhafaza ediniz.

Hem de hürriyet-i Şer'iye denilen yüksek bir hakikat-ı içtimaiye, Sübhan ve Ağrı Dağları gibi istikbalin cibal-i şahikasının tepesinde ayağa kalkmış ve esaret-i nefs altına girmeyi yasak etmiş ve gayre tecavüzü tecviz etmeyerek Şeriata istinad etmiş olan sultan-ı hürriyet-i şer'iye, yüksek sadâ ile sizin gibi mâzinin en derin derelerinde gafil ve müteferrik insanlara "fen ve san'at silâhıyle cehalet ve fakra hücum ediniz" emrini veriyor.

Hem de ihtiyaç denilen medeniyetin pederi ve terakkiyatın müessisi olan üstad-ı ihtiyaç, sillesini kaldırmış, size hükmediyor ki; ya hayat-ı hürriyetinizi bu sahra-yı vahşette yağmacılara vereceksiniz veyahut meydan-ı medeniyette fen ve san'at balonuna ve şimendiferine binerek istikbali istikbal ve ecnebi ellerine geçen o emval-i müttefikayı istirdad ederek kâbe-i kemalâta koşacaksınız.

sh: » (D: 52)

Hem de İslâmiyet milliyeti denilen mazi derelerinde ve hal sahrâlarında ve istikbal dağlarında hayme-nişin olan ve Salâhaddin-i Eyyubî ve Celaleddin-i Harzemşah ve Sultan Selim ve Barbaros Hayreddin ve Rüstem-i Zâl gibi ecdadlarınızdan emsalleri gibi dâhî kahramanlar ile bir çadırda oturan bir âile gibi herkesi başkasının haysiyet ve şerefiyle şereflendiren ve hayat-ı ulviyenin enmuzeci olan İslâmiyet milliyeti size emr-i kat'î ile emrediyor ki: Tâ her biriniz umum İslâmın ma'kes-i hayatı ve hâmi-i saadeti ve umum millet-i İslâmın ferdî bir misâl-i müşahhası olunuz. Zira maksadın büyümesiyle himmet de büyür. Ve hamiyet-i İslâmiyenin galeyanı ile ahlâk da tekemmül ve teâlî eder.

Hem de meşrutiyet-i meşrûa denilen dünyada beşer saadetinin bir sebebi ve hâkimiyet-i milliyeyi te'min ile makina-yı hayatın buharı olan hürriyetteki irade-i cüz'iyeyi, istibdad ve tahakkümün belâsından kurtaran meşveret-i şer'iyyenin mâyesiyle mayalandıran meşrutiyet-i meşrua, sizi herkes gibi imtihana davet ediyor ki, sinn-i rüşde bülûğunuzu ve vâsîye adem-i ihtiyacınızı görmek

sh: » (D: 53)

istiyor. İmtihana hazırlanınız. Mevcudiyetinizi ittihadla gösteriniz ve hamiyet-i diniye-i millî ile fikir ve vicdan-ı şahsiyenizi, milletin kalb ve akl-ı müştereki gibi gösteriniz. Yoksa sıfır çekecek ve şehadetnâme-i hürriyeti elinize vermiyecektir.

Evet, mazinin sahrâlarında keşmekeşliğinize sebebiyet veren herbirinizdeki meyl-ül ağalık ve fikr-i hod-serâne ve enaniyet, şimdi istikbalin saadet-saray-ı medeniyetinde fikr-i icada ve teşebbüs-ü şahsiyeye ve fikr-i hürriyete inkılâb edecektir, inşâallah...

Hattâ diyebilirim ki: Ey Şark vilâyetlerindeki vatandaşlarım... Başkalarının sükûtî medreselerine nisbeten, sizin gürültülü olan medreseleriniz bir meclis-i meb'usan-ı ilmiyeyi gösteriyor. Hem Şafiî olduğunuzdan ve imam arkasında kıraat-ı Fatiha ile semavî ve ruhanî vızıltılarınız sizi mezheben ve medreseten ve fıtraten وَ اَنْ لَيْسَ ِلْلاِنْسَانِ اِلاَّ مَا سَعَى nın başka bir ünvanı olan teşebbüs-ü şahsiyeye teşvik ediyor.

sh: » (D: 54)

Hem de herbir kemâlin müessis ve hâmîsi olan cesaret ve nâmus-u millet-i İslâmiye sizlere emrediyor ki: Nasılki şimdiye kadar dimağdan kalbe mecra açmakla, aklı kuvvete mezc ederek maarifinizi kılınçlarınızın hutut-u cevherinden öğrenmekle şecaat-i maddiyede terakki ettiniz. Şimdi ise kalbden fikre karşı menfez açınız. Kuvveti, aklın imdadına ve hissiyatı efkârın arkasına gönderiniz. Tâ ki; şecaat-i akliye-i medeniyet meydanında, nâmus-u millet-i İslâmiye pâyimal olmasın. Kılınçlarınızı, fen ve san'at ve tesanüd-ü hikmet-i Kur'aniye cevherinden yapmalısınız.

اَلْبَاقِي هُوَالْبَاقِي

Bediüzzaman

Said Nursî

sh: » (D: 55)

Yaşasın Şeriat-ı Ahmedî (A.S.M.)

5 Mart 1325 (18 Mart 1909)

Dinî Ceride No: 77

Şeriat-ı garra, kelâm-ı ezelîden geldiğinden ebede gidecektir. Nefs-i emmarenin istibdad-ı rezîlesinden selâmetimiz, İslâmiyete istinad iledir. O Habl-ül-Metîne temessük iledir. Ve haklı hürriyetten hakkıyla istifade etmek, îmandan istimdad iledir. Zira Sâni'-i Âlem'e hakkıyla abd ve hizmetkâr olanın, halka ubudiyete tenezzül etmemesi gerektir. Herkes kendi âleminde bir kumandan olduğundan, âlem-i asgarında cihad-ı ekber ile mükelleftir. Ve Ahlâk-ı Ahmediyye ile tahalluk ve Sünnet-i Nebeviyeyi ihya ile muvazzaftır.

Ey Evliyâ-i Umur! Tevfik isterseniz, kavanîn-i âdetullaha tevfik-i hareket ediniz. Yoksa tevfiksizlikle cevab-ı red alacaksınız. Zira mâruf umum Enbiyanın memâlik-i İslâmiyye ve Osmaniyyeden zuhuru, kader-i

sh: » (D: 56)

İlahîyyenin bir işaret ve remzidir ki: Bu memleket insanlarının makina-i tekemmülâtının buharı, diyanettir. Ve bu Asya ve Afrika tarlasının ve Rumeli bostanının çiçekleri, ziya-yı İslâmiyet ile neşv ü nema bulacaktır. Dünya için din feda olunmaz. Gebermiş istibdadı muhafaza için vaktiyle mesâil-i Şeriat rüşvet verilirdi... Dinin mes'eleleri terk ve feda edilmesinden, zarardan başka ne faydası görüldü? Milletin kalb hastalığı, za'f-ı diyanettir. Bunu takviye ile sıhhat bulabilir. Bizim cemaatımızın meşrebi, Muhabbete muhabbet ve husumete husumettir. Yâni: Beynel-İslâm muhabbete imdad ve husumet askerini bozmaktır. Mesleğimiz ise ahlâk-ı Ahmediyye (Aleyhissalâtü Vesselâm) ile tahalluk ve Sünnet-i Peygamberîyi ihya etmektir. Ve rehberimiz, Şeriat-ı Garra ve kılıncımız da, berâhin-i katıa ve maksadımız i'lâ-yı Kelimetullahtır.


26 Şubat 1324

Dinî Ceride: 70 Mart 1909

Biz Kalû Belâ'dan Cem'iyet-i Muhammedî'de (Aleyhissalâtü Vesselâm) dâhiliz. Cihet-ül vahdet-i ittihadımız tevhiddir. Peyman ve yeminimiz îmandır. Mademki muvahhidiz, müttehidiz. Herbir mü'min i'lâ-yı Kelimetullah ile mükelleftir.
Bu zamanda en büyük sebebi, maddeten terakki etmektir. Zira ecnebiler fünun ve sanayi silâhiyle bizi istibdad-ı manevîleri altında eziyorlar. Biz de, FEN VE SAN'AT SILÂHIYLE i'lâ-yı Kelimetullahın en müdhiş düşmanı olan CEHIL VE FAKR VE IHTILAF-I EFKÂRA CIHAD EDECEĞIZ. Amma cihad-ı haricîyi şeriat-ı garranın berahin-i katıasının elmas kılınçlarına havale edeceğiz. Zira medenîlere galebe çalmak ikna iledir, söz anlamayan vahşiler gibi icbar ile değildir. Biz muhabbet fedaileriyiz, husumete vaktimiz yoktur. Cumhuriyet ki, (Haşiye) adalet ve meşveret ve kanunda inhisar-ı kuvvetten ibarettir.
Peki başka ne cinayetler işleniyor bu iftira ve çarpıtmalarla tarihi gerçeklerle cevap verelim:
“Bediüzzaman,1915 tarihinde Ermeni-Rus komitesinin işgalci canavar ordularına karşı, gönüllü alay kumandanı olarak, Kafkas’ın karlı dağlarında, Süphan Dağı’nda, Pasinler’in dağ ve derelerinde, Van ve Bitlis’ten halkın tahliyesi için, birçok talebesini şehit verme pahasına gösterdiği cansiperane gayret ve askerî dehası karşısında, Enver Paşa’nın ve diğer kumandanların takdir ve tebrikleriyle beraber, büyük bir harp madalyası da almıştı. Ruslar’ın eline geçen otuz topu kurtarmak için kendisine iştirak eden 300 gönüllü ile geceleyin Nurşin tarafından Muş’a inerek otuz topu fedailere teslim edip, sonuncu topu da kendisi dahil, üç kişi çekerek kaçırmışlardı. Bu toplarla üç gün Ruslar’ı oyalayarak kadın ve çocukların geriye çekilip kurtulmalarını sağlamıştı. Bütün bunlar Harbiye arşivindeki eski askerî mecmualarda, Milis Teşkilâtı bahislerinde kayıtlıdır. Bu harpler esnasında Bedîüzzaman’ın fedaileri kanları ile zafer destanları yazmışlardır. Yeğeni ve fedakâr bir talebesi olan Ubeyd, bu harplerde şehit düşmüştür. Bediüzzaman, Ermeni çeteleri ve Rus ordusuyla savaştı ama asla sivillere dokunmadı.
Bediüzzaman; bu muhârebeler esnasında toplanan binlerce Ermeni çocuğunu serbest bırakıp Rusların içindeki ailelerine geri döndürdü. Bu hareket, Ermeniler için büyük bir ibret dersi olup, Müslümanların ahlakına hayran olmuşlardı. Bunun üzerine Ermeni fedai komiteleri reisleri, Müslüman çocuklarını kesme adetini bırakıp, “Madem Molla Said bizim çoluk çocuğumuzu kesmedi bize teslim etti, biz de bundan sonra Müslüman çocuklarını kesmeyeceğiz” diye ahdettiler…. Bu acı günleri, Bedîüzzaman Emirdağ Lâhikası isimli eserin ikinci cildinde kendi ifadesi ile şöyle anlatır: “Hem Bitlis muhasarasında ve hattında Rus’un üç güllesi öldürecek yerime isabet etti. Biri de şalvarımı delip iki ayağımın arasından geçip gitti. O tehlikeli vaziyette sipere oturmaya tenezzül etmemek gibi bir halet-i rûhiye taşıdığımdan, arkadan kumandan Kel Ali, Vâli Memduh Bey işittiler. “Aman çekilsin veya sipere otursun!” dedikleri halde, “Bu gâvurun gülleleri bizi öldürmeyecek” dedim.”
Evet 1.Dünya savaşı sırasında Ermeni ve Rus canilere karşı vatandı müdafaa eden, savaşan yaralanan ve esir düşen Bediüzzaman ve talebeleri.
Şimdi burada bir noktaya da değineceğim. Yalan söylemenin, böyle ucuz numara yapmanın alemi yok. Osmanlı, bir milletler sistemiydi öyle değil mi? İttihat Terakki’nin son dönemine kadar da milliyet fikri önemli değildi. Zaten böyle bir fikrin yayılması Osmanlı’nın hızla parçalanması olurdu. Gayrimüslim unsurların da derdi buydu. O dönemde yaşayan insanlar bölgelerinin adıyla anılırdı. Tunuslu Hayrettin paşa, Filibeli Ahmed Hilmi vs gibi. Said Nursi de kimi zaman Osmanlı eyalet sisteminin bir gereği olarak Kürdi diye anılılmıştı diğer unvanlarının yanında. Bu, budur. Mehmet Akif de Arnavuttur ama Türk’ün şiirsek destanını yazmıştır. Ayrıeten hemen söyliyim Bediüzzaman Arap kökenlidir. Ama osmanlıdan beri gelen bir alışkanlıkla özellikle güneydoğulu insanlarımıza kürd denilmesi adet olmuştur. O da Kürdi olarak zaman zaman kürdleri uyarma adına, oranın kalkınması adına Kürdiliğini ifade etmekte beis görmemiştir.kaldı ki, Kürd olması ya da olmaması bir kişiyi ne yüceltir ne de düşürür
Çok genel şeyler söyledim yine de uzun oldu. Ama gerekirse daha fazla açıklama yapacağım.

Yazan: nuri saglam Tarih: April 22, 2006 7:56 PM

Said Nursi ile ilgili yüzlerce İFTİRANIN ortaya atıldığı herkesçe bilinen bir
gerçektir. “Nurcular” olarak tanınan grubun haricinde yerli yabancı yüzbinlerce insanın İMANINA (Allah’a inanmasına) vesile olan bir zatın, ATEİSTLERİN en büyük düşmanlarından biri haline gelmesi elbette ki çok doğaldır. Bazı kisveler ve bahaneler altında Said Nursi’ye zarar vermek isteyen ateistlerin veya bunlara tam araştırmadan veya işlerine geldiği gibi yorumlayıp inanan saf kişilerin esas çekemedikleri nokta Said Nursi’nin bu asırdaki gerçek tehlikeyi (İMANSIZLIK) görüp, 6000 sayfalık Risale-i Nur Külliyatını, rededilemeyecek imani esaslar ve gerçekler üzerine oturtmasıdır. “Kendini Arayan Adam” (Halit Ertuğrul) gibi basit, incecik ama dopdolu ve gerçek yaşam olayları üzerine kurulu bir kitap okunduğunda bile bu durum son derece açık bir şekilde ortaya çıkar.

Said Nursi, eseri olan Risale-i Nur’da bir çok bölümde menfi milliyetçiliğin (Kürt, Arap vb) tehlikeleri üzerine dikkat çekmiş ve insanları buna karşı uyarmıştır. Telif hakkı olan ve milyonlarca insanın evinde olan bu eserlerine rağmen hala, onu Kürt Milliyetçiliği ve bölücülük yapmakla suçlamak son derece gülünç, kasıtlı bir cehaletin veya işgüzarlığın örneğidir. Rahmetli Said Nursi’nin tek amacı imansızlığın nasıl bir tehlike ve tehdit oluşturduğunu açıklayıp buna karşı uyarıda bulunmaktır. Kendisi işin içine riya ve kişisel çıkar karıştırmamak için siyesetten de uzak durmuş ve son derece fakir ve mütevazi bir hayat yaşamıştır. Eserleri 27 dile çevrilmiş ve hersene dünyanın çeşitli yerlerinde hakkında sempozyumlar düzenlenmektedir. En önemlisi de eserinin bir çok yerinde (örneğin İhlas Risaleleri; Lemalar…) kendisine bu iftiraları atan insanların da aslında nasıl gerçekleri bildiğini ve buna rağmen iftiralara ve suçlamalara devam ettiğini belgelerle ortaya koymuş ve ne olursa olsun “”BU İFTİRACI VE ÇIKARCI İNSANLARA DA HAKKINI HELAL ETTİĞİNİ, ONLAR İÇİNDE DUA ETTİĞİNİ VE KENDİNİ ÖRNEK ALAN İNSANLARIN DA BU İNSANLARA KARŞI KESİNLİKLE KİN/ÖFKE BESLEMEMESİNİ VE KESİNLİKLE ŞİDDETE BAŞVURMAMASINI” defalarca tekrar etmiştir (Bkz İhlas Risaleleri) Bunları okuyupta gerçekleri görmeyen kişilerin yaptıkları ise onun sorunu değildir.

Said Nursi’ye atılan iftiralar ve cevapları için bkz: http://www.kuranvebilim.com/html2/makaleler/said_nursi.htm

İstanbul'da geçen zorlu yılların ardından Bediüzzaman, 1923 yılında Van'a dönmüştür. Buradaki Erek dağının eteğinde bir manastır harabesine yerleşmiş ve günlerini ibadet ve tefekkürle geçirmeye başlamıştır. İki yıl burada kaldıktan sonra Şeyh Said'den, Üstad'ın kürt ayaklanmasını desteklemesini isteyen bir mektup gelmiştir. Bu mektuba Bediüzzamanın cevabı özetle şöyle olmuştur.
"Türk milleti asırlardan beri İslamiyetin bayraktarlığını yapmıştır. Çok veliler yetiştirmiş ve çok şehitler vermiştir. Böyle bir milletin torunlarına kılıç çekilmez. Biz müslümanız, onlarla kardaşız. Kardaşı kardaşla çarpıştıramayız. Bu şer'an caiz değildir. …Teşebbüsünüzden vazgeçiniz. Zira akim kalır."

“. Said Nursi, Dünya Savaşı'nda insanın en fazla üzerinde titrediği hayatını hiçe sayarcasına düşman gülleleri arasında "İşaratü'l-İ'caz" adlı tefsirini yazmış, Şeyh Said'in "cihad" görünümlü davetine iltifat etmemiştir., hatta onu bu teşebbüsünden vazgeçirmeye çalışmış, din ehlini iktidara taşıma fikir ve teşebbüsüne sıcak bakmamamıştır” Bediüzzaman Said Nursi, a.g.e., s. 21.

Bedîüzzaman’a göre milliyet fikri, İslâmiyete yardımcı olmalı, kale olmalı, zırh olmalı; fakat dînin yerine geçmemelidir. Çünkü İslâmiyet’in verdiği uhuvvet ve kardeşlik içinde “bin kardeşlik” vardır. Din kardeşliği berzah âleminde ve bekâ âleminde de kalıcıdır, yaşanmaya devam edilir. Onun için milliyetçilik ne kadar güçlü de olsa, İslâm kardeşliğinin ancak bir perdesi hükmüne geçebilir. Yoksa İslâm kardeşliğini bırakıp, yerine milliyetçiliği koymak, büyük hatâdır; kalenin taşlarını kalenin içindeki elmas hazinesinin yerine koyup o elmasları dışarı atmaktan farksız bir ahmaklık ve cinâyettir

Said Nursi’ye atılan iftiralar ve cevapları için bkz: http://www.kuranvebilim.com/html2/makaleler/said_nursi.htm

Sonuç olarak, gerçek bölücülüğü yapanlar ve bu ülkeye zarar verenler, ateizmin hegamonyası altında ezilmiş ve bunun dışavurumunu çeşitli maskelerle yapan provakotörlerdir. Bu şahıslar, Kemalist maskesi altında aslında büyük devlet adamı M.K. Atatürk’e de zarar verdiklerinin farkında değillerdir veya hırsaları yüzünden bu zararı da bile bile vermektedirler. Ve onun ismini aynı diğer mihrakların yaptığı gibi kendi çıkarları paralelinde kullanmaktadırlar.

Şunu da unutmamak gerekir;

Bize bu ülkeyi emanet eden (Atatürk’ün dahiyane ve stratejik zekası kadar önemli olan) şehitlerimiz, bu ülkeyi savunurken siperlerinde namaz kılıp, Kur’an okuyorlardı. Yani bu ülkenin kurtulmasında “imani” motivasyonun gücüde kesinlikle yadsınamaz. Onlar, bu ülkeyi “Allah Allah” nidaları ile savunup bize emanet ettiler, “Darwin Darwin” nidaları ile değil.


Yapılacak en doğru şey;

Bu tip provakatör insanlar, ne söylerse söylesinler, onları yokmuş gibi kabul edip hiç muhatap olmamak ve onları kendi haric-i gazelleri ile baş başa bırakmaktır.. Çünkü onlar ile muhatap olup cevap vermek, ülkeyi içine çekmek istedikleri kaos ortamına alet olup, ekmeklerine yağ, bal sürmekten başka bir işe yaramaz.

Ne Mutlu (gerçekten) Türküm Diyene

Yazan: ilhan Tarih: April 23, 2006 2:52 PM

Nuri bey,

Nur yüzünüzü iyice gösterdiğiniz için sizi tebrik ederim.

Said-i Nursi kimdir?

"Özgür bir Kürdistan tohumu ekiyorum. Onu geliştirip büyütün" (Saidi Kürd-i)

Son soluğuna kadar Türkiye toprakları üzerinde bir Kürdistan kurma düşüyle ölen Kürt Said ya da çoğunun bildiği adıyla Nurculuğun kurucusu Said-i Nursi’dir.

Kürtçü yayın organlarında Saidi Kürd-i için "devrim şehidi" ifadesi kullanılır. Bu da nurculuğun hangi ereğe hizmet ettiğinin en kesin kanıtıdır.

1876 yılında Bitlis’in Nurs köyünde dünyaya gelen Said-i Nursi bağımsız Kürdistan çalışmalarına II. Abdülhamit zamanında başlar. Bu zamanlar, Türk topraklarının birer birer elden çıktığı zamanlardır. Said-i Nursi de bu durumdan yararlanmak için Abdülhamit’e bir dilekçe ile başvurur. Dilekçede Kürdistanın geleceği (!) için Kürdistan olarak adlandırdığı bölgede 3 tane medrese açılmasını ve bu burada Kürt gençlerinin eğitim görmesini ister. II. Abdülhamit bunun altındaki sinsi planı hemen fark eder. Her ne kadar Türklük akımlarını engellemekteyse de, Türk toprağını kendi eliyle teslim edecek kadar Vahidettinleşmemiştir. Bu dilekçeden sonra Said-i Nursi’yi önce sürgüne göndermeyi düşünür fakat akli dengesinin yerinde olmadığını anladığından tımarhaneye kapatılması kararlaştırılır. Said, "Zalimler için yaşasın cehennem!" sözünü Abdülhamit için söyler.

31 Mart ayaklanmasında da Kürt Said, Volkan gazetesi ile beraber yeniden sahneye çıkar. İngilizlerin tek bir kurşun atmadan bir Türk toprağı olan Kıbrıs’ı ele geçirmesinden büyük bir sevinç duyarlar. İnsanın midesini bulandıracak şekilde, Volkan gazetesinde İngiliz propagandası yaparlar. Çünkü umdukları şey Kürdistan için İngilizlerden görecekleri yardımdır. 31 Mart ayaklanmasında birçok Türk subayını vahşice katlettikleri halde Hıristiyanların kapısına birer nöbetçi koyarak onları korurlar. Yağmalanan Türkler ise umurlarında değildir. Fakat Mustafa Kemal’in kurmay başkanlığını yaptığı Yıldırım Orduları çok geçmeden bu isyanı bastırınca Isparta’ya sürülür. Bu andan itibaren Kürt Said Mustafa Kemal’i artık unutamayacak ve onun kurduğu Türkiye Cumhuriyeti’ne karşı tüm kinini kusacaktır.

Osmanlı Devleti Birinci Dünya Savaşı’ndan yenik çıkınca Said-i Nursi tekrar sahneye çıkar. İngilizlerin güdümünde Kürt Teali Cemiyeti’ni kurar ve İngilizlerin işgal planlarına uygun olarak Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgesinde yeniden Kürdistan düşleri görmeye başlar. "Uyan ey Selahattin Eyyübi’nin torunları Kürtler!" diyerek Kürtleri ayaklanmaya çağırır. 16 Eylül 1919’da İkdam gazetesinde bir bildiri yayınlayarak, Türk Ulusunu Kuvayı Milliye’ye destek vermemeye, hatta onlara karşı mücadele etmeye çağırır.

Cumhuriyet’in ilanından sonra da Kürtlerin isyan dalgası devam eder. Said-i Nursi de bu isyanlara katılır. "Biraderi azamım" dediği Şeyh Sait’in isyanına katıldığından dolayı yeniden sürgüne gönderilir. Onun biraderinin, "Bir Türk öldürmek yetmiş gavur öldürmekten daha üstündür" sözü Said-i Nursi’nin düşünce yapısını dolaylı yoldan bize gösterir. Şeyh Sait Türk Ulusu’na karşı bu hainliğinin bedelini darağacında sallanarak öder. Said-i Nursi bunu asla unutmaz. Şeyh Sait, yaşamını Türk’ü sırtından vurmakla geçiren, İngilizlere ruhunu satarak Musul ve Kerkük’ün Türklerin eline geçmesini engelleyen, Türkiye Cumhuriyeti’ni parçalayarak bir Kürdistan kurma düşü olan kişidir.

Bir yandan işgalcilerle mücadele eden Ankara hükümeti bir yandan da İngiliz destekli gerici isyanları bastırmakta başarılı olunca Said-i Kürd-i bu sefer Mustafa Kemal'le görüşmek için Ankara'ya gider. Amacın şeriat devleti kurmak olmadığını, ulusal temele dayanan devlet kurmak olduğunu anlayınca bundan vazgeçer.

Sıkça hezeyanlara kapılan Said-i Nursi’nin bir hezeyanı ise Atatürk ile ilgilidir. Emirdağ Lahikası’ndaki "Ulusal Kurtuluş Savaşı’nın kahramanlığını Mustafa Kemal’e vermediğim için bana hücüm ediyorlar." sözü, en koyu ikinci cumhuriyetçilerin bile akıllarına getiremeyecekleri ve kargaları bile güldürecek kadar komik bir laftır.

Nur cemaati'nde Atatürk'ün "Öküz aleyhisselam", "Beton Kemal", "Deccal" gibi isimlerle anılmasınınn arkasında bu şeriatçı ayaklanmaların uğradığı hezimetler yatmaktadır.

Said-i Nursi’nin düşünce yapısı da İslam inanışı ile çoğu yerde çelişki gösterir. Ve bu çelişkiler İslam alimi olmayanlar tarafından bile hemen anlaşılacak şekilde çok açıktır.

Bugün dahi Nurculukta cuma namazı kılınması farz kabul edilmez. Çünkü Said-i Kürdi'nin anlayışına göre ülke hala "müslüman" değildir. "Dar-ül harp"tir. Yani şeriatı getirmek için savaşılması geren topraklardır.

Türkçe konuşan insanların %90'ının anlayamayacağı bir dil kullanan(ve kişisel düşünceme göre hiç de derin anlamı olmayan ve birbirinin tekrarı niteliğinde olan) bu eser, başlarda cifir'in İslam dışı olduğunu söylediği halde("cifir..., gaybı Allah'tan başkası bilmez ayetine karşı edep dışı bir davranıştır")(bkz. Lem'alar s. 39(yazıldığı tarih 1957) daha sonraki kitaplarında sık sık cifir kullanarak kendisinin ve yazdıklarının ne kadar yüce olduğunu anlatır. Buna örnek vermek gerekirse:
"-... İçlerinde bedbaht olanlar da said olanlar da vardır- anlamındaki ayetin cifir yyönünden sayı değeri 1303 eder. Hud Suresinde -Emrolunduğu gibi hareket et-, anlamında bir ayet olduğu gibi Şura suresinin 2. ayetinde de aynı anlamda bir ayet vardır. -Vav-la başlayan Şura suresindeki ayetin cifir yönünden sayı değeri de 1309 eder. Bu tarihte bütün muhataplar içinde özellikle birine Kur'an adına iltifat ediliyor, doğru olmak yolunda buyruk veriliyor. Birinci tarih(1303)de ise, Risale-i Nurlar müellifi(Said-i Nursi)nin ilim tahsiline başladığı tarihtir. İkinci ayetin tarihi ise O müellif(Said-i Nursi)nin harika bir şekilde pek az bir zamanda ilimce en son noktaya ulaştığı(!), tahsili bitirdikten sonra ders vermeğe başladığı ve 3 ayda, bir kış içinde, 15 senede ancak okunabilen 100'den çok kitap okuduğu ve o zamanın o muhitte en ünlü alimlerinin yanında o 3 ayın mahsulu fakat 15 yılın mahsulü kadar olan ilimleri kazandığı, ne kadar büyük bir alim olduğunu; hangi ilimden olursa olsun sorulan her soruya en doğru cevabı vermekle ispat ettiği tarihe rastlar."(Tasdik-i Gaybi, s. 61-62, yıl 1958)

Ayrıca Hz. Ali'nin vbg. İslam Dünyası'ndaki ünlü kişilerin sözlerinden cifir yaparak kendisini haber verdikleri anlamını çıkartır. Oysa İslam'da gelecekten haber vermek yasaktır!...

Said-i Nursi bir yerde de kendisini şöyle tanıtır:
"İngiltere'nin en yüksek bilim kurulu, Şeyhülislamlık'a 6 soru sorup cevabını istediği zaman; o 6 soruya 6 kelimeyle cevap veren;
Yabancıların en çok önem verdikleri ve bilginlerinin en esaslı düstur saydıkları ilkelerine, gerçek ilim ve marifetle karşılık verip üstün çıkan;
.... Gerek Avrupa filozoflarına, gerek ülemasına ve gerek okullarda yetişmiş olanlara meydan okuyan, kendisi hiç soru sormadan sorulan soruları eksiksiz cevaplandıran..."(Lem'alar Risalesi)

MUSTAFA AKYOL'UN NOTU:

YUKARIDAKİ BİLGİLERİN BÜYÜK BÖLÜMÜ UYDURMADIR. BU YALANLARIN YAYINLANMASINA İZİN VERMEMİN NEDENİ, BUNLARI ÜRETENLERİN NE KADAR CAHIL, BAĞNAZ, KÖR VE GERÇEKLERDEN KOPUK OLDUĞUNUN GÖRÜLMESİNİ SAĞLAMAK.

SAID-I NURSİ'NİN ELEŞTİRİLECEK YÖNLERİ OLABİLİR, AMA OSMANLI'YA DA CUMHURİYET'E DE SADIK, ETNİK MİLLİYETÇİLİKTEN UZAK BİR MÜSLÜMANDIR. AYRINTILI BİLGİ EDİNMEK İSTEYENLER SOSYOLOG ŞERİF MARDİN'İN VE DAHASI KEMALİST TARİHÇİ CEMAL KUTAY'IN SAID NURSI'NIN PEK ÇOK OLUMLU VE ÖVGÜYE DEĞER YÖNÜNÜ ORTAYA KİTAPLARINA BAŞVURABİLİRLER.

Yazan: Ataman Ertuğrul Tarih: April 24, 2006 12:36 PM

Mustafa bey,


Öncelikle yanlışınızı düzeltmek istiyorum. Cemal Kutay'ı Kemalist olarak takdim etmişsiniz. Cemal Kutay bir tatlı su Atatürkçüsüdür. Kemalistlikle yakından uzaktan alakası yoktur. Gardrop Atatürkçülüğü tanımıda Cemal Kutay'a çok uygun.


Evet kendisi de bir Kürt olan Cemal Kutay 1940'lı yıllarda Saidi Kürd-i için "Gam çekmeyin: Çağımız Bediüzzaman (Said Nursi) çağıdır. Yirminci yüzyılda Türkiye’mizde bu muhteşem gerçeğin mümessili Bediüzzaman Saidi Nursi’dir"


"Bediüz Zaman Said Nursi’nin davası sadece vatanımız için değil , İslam alemi hatta bütün insanlık içindir" Gibi Kürt Said'e buna benzer yüzlerce methiyeler düzdüğü yazıları vardır. Prof.Dr.Necmettin Erbakan ne kadar Atatürkçü ise Cemal Kutay da o kadar Atatürkçüdür.


Eğer Cemal Kutay, Saidi Kürd-i'nin pek çok olumlu ve övgüye değer yönünü kitaplarında ortaya koyduysa http://www.ittihad.com.tr/c.kutay'a%20cevap.htm peki bu ne oluyor o zaman?


Saygılar,


Ataman Ertuğrul

MUSTAFA AKYOL'UN NOTU:

ATAMAN BEY,

KEMALİZM ÇITANIZIN NE KADAR YÜKSEK OLDUĞUNA KARIŞAMAM. ANCAK ISRARLA KULLANDIĞINIZ "KÜRT SAİD" LAFINI BIRAKMANIZI RİCA EDECEGİM. BUNU BİR TÜR AŞAĞILAYICI SIFAT OLARAK KULLANDIĞINIZ HİSSİNİ VERİYORSUNUZ. ANCAK, ELBETTE, KÜRT, TÜRK VEYA BAŞKA BİR ŞEY OLMANIN AŞAĞILAYICI VEYA YÜCELTİCİ BİR YÖNÜ YOKTUR.

Yazan: Ataman Ertuğrul Tarih: April 24, 2006 4:43 PM

Mustafa bey,

Bu sıfatları kullanan yazdığı yazıların altına bu şekilde imzasını atan bizzat kendisidir. Benim bu sıfatı aşağılamak amaçlı kullandığımı nasıl düşünebiliyorsunuz anlamış değilim. Böyle düşünmeniz bile Kürt kardeşlerimize saygısızlık olacaktır.

Saygılar,

Ataman Ertuğrul

Yazan: Ataman Ertuğrul Tarih: April 24, 2006 5:22 PM


Ataman Bey,

Aslında cevap verecek bir husus yok cunku bu kadar yalan ve iftira sanırım Stalin rusyasında bile görülmemiştir.

baştan başlıyayım. Burada Marx'la ilgili yalan yanlışlara da cevap verirdim , Heidegger'le de. ya da herhangi bir hareket ve öncüsüyle ilgili. bunu yaptığım için ne marxist olurdum ne de nazi. ben sadece gerçeklerin peşindeyim.

Üstelik belli bir düşünce veya harekete sıkışıp kalma çağını da çoktan aştım (bu arada Metin Beycim işte ifşa ediyorum. ben de kırkına merdiven dayayanlardanım.

Ben, "onlar sözü dinlerler güzeline uyarlar" ayeti uyarınca amel ederim. güzel bir sözü ibni Haldun de söyler, marx da, Sartre de, Gramsci de, Gadamer de, İkbal de, Arkoun da, Gökalp de, Fucoult da, Bediüzzaman da vs. Öyleyse, neden kulaklarımı ve gözlerimi kapatayım?

ama siz düşünce ve bilimin ışığından değil, iktidara odaklanmış bir gayrimilli bir yapılanmadan beslendiğiniz için olsa gerek bu derece kör gözüm parmağına uydurma bir biyografi çizebiliyorsunuz.

beni nur yüzümü ortaya çıkarmakla itham etmeniz çok komik. bu kadar yazı yazdım. ilgi alanımın ve müktesebatımın çeşitliliğini göremeyip de bana don biçmeniz, hayata kendi sınırlı ve dar penceresinden bakan birinin tutumunu ifşa ediveriyor. Eh doğruya, "deistim" diyen Metin beyi de ümmetçi yapmıştınız.

Ben açıkçası korkmaya başladım. dedim ya, yarın marxla ilgili bir tartışmada işkembeden sallıyan birilerine, özellikle Das Kapital ve Marksist iktisat üzerine mürekkep yalamış biri olarak cevap versem sizin gibiler tarafından bu defa komünist diye damgalanıverecem.

Ya da İslam modernizmi üzerine kelam sarfetsem bu defa da modernist-kafir damgası yiyivericem. bu nasıl bir kördöğüşü! bu nasıl bir at gözlüğü takmışlık bu nasıl bir tekboyutluluk.

her dünya görüşünün yobazlarının, düşünceyi boğan ve olayı bir savaş konusu haline getiren tutum ve davranışları gerçeği aramayı değil, gücü meşrulaştırmayı hedefliyor.

Şimdi bu girizgahdan sonra sizi insafa davet ediyorum: aydınlıkçı! darbe heveslisi gizli servis elemanlarının sağda solda yürüttüğü "cephe", "savaş", "ateist diktatorya" söylemini bir kenara bırakınız. bunlar sizin cümlelerinizin satır aralarından kolayca okunabiliyor.

şimdi gelelim son yazdıklarınıza:

1-""Özgür bir Kürdistan tohumu ekiyorum. Onu geliştirip büyütün" (Saidi Kürd-i)".

bunun bana kendi kitaplarındaki yerini gösterin. eğer bunu ispatlarsanız söylediğim herşeyi geri alacak ve Said Nursi ile ilgili düşüncelerimi revize edeceğim. ama gösteremezseniz müfterisiniz!

Gerçek bir Türk milliyetçisi olarak buna en başta ben karşı çıkarım. babam da olsa kimse
bu ülkede ayrılıkçı ve bölücü etnik, mezhebi ya da dini-dinsiz bir harekete teşebbüs edemez.

2-"Dilekçede Kürdistanın geleceği (!) için Kürdistan olarak adlandırdığı bölgede 3 tane medrese açılmasını ve bu burada Kürt gençlerinin eğitim görmesini ister"

Kardeşim Allah'tan kork, korkmuyorsan kullardan utan. "Kürdistan diye adlandırdığı" imiş miş. osmanlı Eyalet sisteminde o bölgenin adı nedir bana söylesene! TBMM'de bile "Lazistan" Mebusu Ziya Hurşit falan yokmudur? o dönemde bu bölgelere Güneydoğu Anadolu, Karadeniz falan mı deniyordu sanıyorsun? Hayır bal gibi biliyorsun.

peki neymiş şu medrese meselesi.bunu bilmiyor musun yoksa kasten çarpıtıyor musun!!!

Medresetüz Zehra adını verdiği (Mısırdaki o dönemin en ünlü üniversitesi El Ezherden kinaye) üniversitenin (medrese üniversite demektir ve Osmnanlı'da elbette bu kelime kullanılacaktı)
o üniversitenin amacı oradaki cehaleti, feodaliteyi kaldırmaktır. Eğer arşive inip o plandaki esaslara baksaydın "Arapça farz (yani şart), Türkçe vacip, Kürtçe mubah" olmalı ve "Akli ilimlerin ışığı pozitif bilimlerdir, manevi ilimlerin ışığı dini ilimlerdir, ikisinin birleşmesinden talebenin başarısı hasıl olur" dediğini ve oradaki tüm gençlerin (türk, kürd, süryani, keldani vs) için bu okulun planlandığını anlardın. zaten bunu anladığı içindir ki ittihatçıların da adamı olan Padişah Sultan Reşat onun bu önerisini kabul etmiş ve gerekli onayı ve bütçeyi hazırlamıştır..

git arşive, sahaflara bari oradan bunları oku.

diğer taraftan, oralarda okul açılmasaydı da geri mi bırakılsaydı peki?

3-"Her ne kadar Türklük akımlarını engellemekteyse de,"

bu meseleyi anlaman için de biraz Osmanlı tarihi, demografi,jeostrateji, dünya tarihi falan oku.

4-"Said, "Zalimler için yaşasın cehennem!" sözünü Abdülhamit için söyler".

hayır bu da yanlış.

31 Mart vakası sırasında halkı yatıştırmaya çalışır ama kendisi Abdulahamidin istibdatına karşı olmasına ve İttihatçılarla yakın olmasına rağmen Divan-ı Harb'e verilir. (hani şu sizin çarpıtarak çevirdiğiniz benimse yukarıda büyük kısmını verdiğim Divan-ı Harbi Örfi'nin yazılmasına sebep olan mahkeme. ihtilal mahkemesinde yaptığı savunmadan sonra beraat eder ve "yaşasın zalimler için cehennem diye" bağırır.

5-"İngilizlerin tek bir kurşun atmadan bir Türk toprağı olan Kıbrıs’ı ele geçirmesinden büyük bir sevinç duyarlar. İnsanın midesini bulandıracak şekilde, Volkan gazetesinde İngiliz propagandası yaparlar"

bunu ispatlayacak en ufak bir delil getirin elimdeki tüm kitaplarını yakacak, Said Nursi'yi da vatan haini ilan edeceğim. ama getiremezseniz de sizi. çünkü vatan hainliğiyle suçladığınız kişi masum ise o zaman bu size dönecektir.

6-31 Mart ayaklanmasında birçok Türk subayını vahşice katlettikleri halde Hıristiyanların kapısına birer nöbetçi koyarak onları korurlar. Yağmalanan Türkler ise umurlarında değildir. Fakat Mustafa Kemal’in kurmay başkanlığını yaptığı Yıldırım Orduları çok geçmeden bu isyanı bastırınca Isparta’ya sürülür. Bu andan itibaren Kürt Said Mustafa Kemal’i artık unutamayacak ve onun kurduğu Türkiye Cumhuriyeti’ne karşı tüm kinini kusacaktır.

buradaki her cümle tarihi gerçeklerle birebir zıt.
Bediüzaman bir çok türk subayını vahşice öldürmüş müş.bunu ispatla ben de kendimi öldüreceğim nasıl bunları görememişim diye.
bu nasıl bir vicdan anlamıyorum, anlıyamıyorum.

Yıldırım orduları 31 maartı bastırdı öyle mi? bu kadar cehalete artık söyleyecek sözüm yok. bilmiyorsan söyleyeyim. yıldırım orduları suriye bölgesindeydi.Harekat Ordusudur 31 martı bastıran. bunun da kurmay başkanı Enver'dir.

Yıldırım ordularının da Mustafa kemalin de Said nursinin de bu olaylarda adı ya cehaleten ya da kasten geçirilmiş olsa gerek diye düşünmeden edemiyor insan.

hele bu olaydan sonra ıspartaya sürüldüğü iddiasına ise kargalar bile güler.

ıspartaya sürülmesi Cumhuriyetin kurulmasından sonra olmuştur.

7-"Osmanlı Devleti Birinci Dünya Savaşı’ndan yenik çıkınca Said-i Nursi tekrar sahneye çıkar. İngilizlerin güdümünde Kürt Teali Cemiyeti’ni kurar ve İngilizlerin işgal planlarına uygun olarak Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgesinde yeniden Kürdistan düşleri görmeye başlar"

hemen kütür diye bir cevap: senin bu dediğin Said Nursi değil, "Said Molla" adlı bir ingiliz ajanıdır. bu sadece bir isim benzerliği.

bunu eğer bilmiyorsan ve bilmeden yazıyorsan yine bir tolerans boşluğu bırakıyorum. ama bilip de kasten yapıyorsan söyleyecek söz bulamıyorum.

8-"16 Eylül 1919’da İkdam gazetesinde bir bildiri yayınlayarak, Türk Ulusunu Kuvayı Milliye’ye destek vermemeye, hatta onlara karşı mücadele etmeye çağırır."

Gerçekten çok ayıp.bunu söylemeye vicdanlar nasıl izin veriyor anlaşılır gibi değil.

bana bu bildiriyi bir göstersene! eğer gösterirsen elini öpeceğim. seninle beraber Said Nursi'ye ben de küfür edeceğim, şeref sözü. ama gösteremezsen seni tekrardan müfteri ve yalancı olarak ilan edeceğim, bunu bilesin!

okumadıysan tekrar yazayım:

1-İngilizlere karşı vermiş olduğu mücadeleden dolayı hakkında vur emri vardır. Açıp herhangi bir biyografiyi ya da arşivlere bakabilirsin

2-İstanbul hükümeti ve İngilizlerin isteği üzerine verilen fetvayı, yayınladığı “Esir altındaki fetvanın hükmü yoktur.şimdi cihad zamanıdır. Kuvayi milliyeye destek zamanıdır” mealinde fetva ile kırmış olmasıdır

bu nedenle de Mustafa Kemal Paşa tarafından Ankara'ya davet edilmiştir. Orada Mustafa Kemal Paşa'nın özel isteği üzerine TBMM'de konuşma yapmış ve bir bildiri yayımlamıştır. Hem Mustafa Kemal hem de TBMM üyeleri tarafından iltifata mazhar olmuş ve kendisine "Vilayat-i Şarkiye Umum Vaizliği" önerilmiştir.Ancak kabul etmemiştir. bunları en sert ama objektif Atatürkçü inkilap tarihçileri bile kabul edip yazmaktadır.

3-daha önceye bakalım. Mehmed Akif'le birlikte şiddetli bir Abdulhamid istibdatı karşıtlığı sergilemiştir

(Divan-Harbi Örfide bakın ne diyor:İstibdad, zulüm ve tahakkümdür. Meşrutiyet, adâlet ve şeriattır. Padişah, Peygamberimizin emrine itaat etse ve yoluna gitse halifedir. Biz de ona itaat edeceğiz. Yoksa, Peygambere tâbi olmayıp zulüm edenler, padişah da olsalar haydutturlar. Bizim düşmanımız cehalet, zaruret, ihtilâftır. Bu üç düşmana karşı; san'at, marifet, ittifak silâhıyla cihad edeceğiz."Hani şu Ataman beyin silahlanın diye yontup makyajladığı ifadeler!!!!)

İkisi de Teşkilat-ı Mahsusa'nın vatanı kurtarma ve koruma çabalarına destek olmuşlar, bu amaçla birçok yerde vaaz ve hutbe vermişlerdir. Hutbe-i Şamiye'nin de kanımca bir boyutu budur. Arapları, Osmanlıya bağlıyacak hususları motive etmek. bunun için İslam çimentosunu kullanmaya çalışmışlardır. Kahraman Teşkilat-ı Mahsusa hakkında bir yazarımızdan aldığım ödünç bir bilgide bu gerçekler şöyle özetlenmiş:

"Teşkilat, padişah/Halife'nin ilan ettiği cihat propagandasını yaymak için tüm İslam dünyasına eğitmen, hoca ve militanlar göndermekle işe başlıyor. Çoğunluğu doktor, mühendis, gazeteci, siyasetci, subay ve din adamından oluşan hayli seçkin bir kadrosu var.Üyeleri arasında Osmanlı bakiyesi bütün ülkelerde sonradan başbakan, bakan ve benzeri üst düzey görevlere gelen çok sayıda isim var. Hatta Mısır, Irak, Libya, Sudan, Fas, Cezayir, Tunus ve Afganistan gibi ülkelerin 1920'li yıllardaki yöneticilerinin önemli bir kısmı eski Teşkilatı Mahsusa üyesi. Cezayir de Muhammet Abdülkerim el Kattabi, Emir el Kadir Cezayir'in oğlu Emir Ali, Fas'ta Hoca Abbas, Tunus'ta Şerif Burgiba, Ali Başamba, Şeyh Salih el Tunusi, Şeyh Ahmet el Şerif el Sunusi, Mısırda Abdülaziz Çaviş, Ferit Bey, Dr.Fuat, Dr.Nasır, Dr.Tabit Mahcap , Hicaz'da İbn Reşit ve daha birçokları..Türkiye'de ise Milli Mücadeleyi başlatan hemen tüm önde gelen isimler Teşkilat-ı Mahsusa kadrosu ya da elemanı..."

Şimdi de Said-i Kürdi deyip aklınca fitnebazlık edenlere bu teşkilatın kahraman fedailerinin adını göstereyim:

"Türkmen Ali, Kürt Abdurrahman, Çerkez Reşit, Arap Hilmi, Arnavut Selim, Ohri'lı Eyüb, Trabzonlu Kemal, Giritli Mehmet'e, Kırımlı İbrahim…".

daha ne diyim yetmez mi?

4-1.Dünya Savaşı sırasında Ruslara ve Ermenilere karşı talebeleriyle savaşır. rütbesi Milis Albayı"dır. ve ruslara yaralanarak esir düşer.

Sen daha bunu bilmiyorsan ben sana ne diyeyim ne söyleyeyim. aç o dönemin Harp mecmualarını ve kendisinin TArihçe-i Hayatını oku.

5-Osmanlı'nın son günlerinde İttihatçıların (özellikle Enver Paşa'nın) ve özellikle de İstanbul ulemasının isteğiyle Darül Hikmetil İslamiye Azası (Din İşleri Yüksek Kurulu üyesi) olur.

ve Anglikan Kilisesince sorulan suallere kendisinin cevap vermesi istenir. verdiği cevaba bak:

"“Bir zaman İngiliz Devleti, İstanbul Boğazı'nın toplarını tahrib ve İstanbul'u istilâ ettiği hengâmda; o devletin en büyük daire-i diniyesi olan Anglikan Kilisesi'nin başpapazı tarafından Meşihat-ı İslâmiyeden dinî altı sual soruldu.

Ben de o zaman Dâr-ül Hikmet-il İslâmiye'nin âzası idim. Bana dediler: "Bir cevap ver." Onlar altı suallerine, altı yüz kelime ile cevap istiyorlar.

Ben dedim: "Altıyüz kelime ile değil, altı kelime ile de değil, hattâ bir kelime ile dahi değil; belki bir tükürük ile cevap veriyorum! Çünki o devlet, işte görüyorsunuz; ayağını boğazımıza bastığı dakikada, onun papazı mağrurane üstümüzde sual sormasına karşı, yüzüne tükürmek lâzım geliyor.
tükürün o ehl-i zulmün o merhametsiz yüzüne!.."

işte Ataman BEyin acemice ama gayet sinsice çarpıtarak verdiği şu

"Said-i Nursi bir yerde de kendisini şöyle tanıtır:
"İngiltere'nin en yüksek bilim kurulu, Şeyhülislamlık'a 6 soru sorup cevabını istediği zaman; o 6 soruya 6 kelimeyle cevap veren;..."

ifadesinin ahlaki sorgulamasını bu blogdaki arkadaşların yapmasını istirham ediyorum. tabii yukarıdaki çarpıtma ve uydurmaların da.

6-şu iki de bir kürdi lafına bakın ta o zaman Bediüzzaman nasıl cevap veriyor:

“Adalet noktasından tarafgirlik fikrini verip, adaletin mahiyetini zulme çeviren, hakkımda sarfedilen bir tâbirdir ki, Isparta'da ve burada bazı isticvablarda ismim Said Nursî iken, her tekrarında "Said kürdî" ve "bu kürd" diye beni öyle yâd ediyorlar. Bununla, hem âhiret kardeşlerimin hamiyet-i milliyelerine ilişip aleyhime bir his uyandırmak, hem mahkeme ve adaletinin mahiyetine bütün bütün zıd ve muhalif bir cereyan vermektir.”

Ataman bey'in de benzerlerinin de tek derdi bu!!!

7-dil Meselesi; açıp Nutuk'un orijinalini okursan bu söylediğinin saçma sapan olduğunu anlarsın. ya da Başbakanlarımıdan büyük alim ordinaryüs Şemsettin Günaltay'ın kitaplarına bak. ben okurken bayağı zorlanmıştım. risaleler arı türkçe gib kalır. hatta 1950li yılların TBMM tutanaklarına bakın.fazla söze gerek yok.
8-".....Bu zamanda en büyük sebebi, maddeten terakki etmektir. Zira ecnebiler fünun ve sanayi silâhiyle bizi istibdad-ı manevîleri altında eziyorlar. Biz de, FEN VE SAN'AT SILÂHIYLE i'lâ-yı Kelimetullahın en müdhiş düşmanı olan CEHIL VE FAKR VE IHTILAF-I EFKÂRA CIHAD EDECEĞIZ." diyen adama silahlanıyor diye kara çalmak. insaf, vicdan ve haya diyorum.

şimdi herkese buraya biraz daha dikkat diye sesleniyorum.hani ataman beyin çarpıtarak çevirip birkaç cümlesini verdiği Divan-ı Harbi örfi var ya bakın orada başka neler diyor:

"nâmus-u millet-i İslâmiye sizlere emrediyor ki: Nasılki şimdiye kadar dimağdan kalbe mecra açmakla, aklı kuvvete mezc ederek maarifinizi kılınçlarınızın hutut-u cevherinden öğrenmekle şecaat-i maddiyede terakki ettiniz. Şimdi ise kalbden fikre karşı menfez açınız. Kuvveti, aklın imdadına ve hissiyatı efkârın arkasına gönderiniz. Tâ ki; şecaat-i akliye-i medeniyet meydanında, nâmus-u millet-i İslâmiye pâyimal olmasın. Kılınçlarınızı, fen ve san'at ve tesanüd-ü hikmet-i Kur'aniye cevherinden yapmalısınız."

demek ki neymiş: kılıçlarımızı fen(bilim), sanat ve Kurani ceherin hikmetli dayanışmasından yapmalıymışız. ki bunu söylediği tarih 1909'dur.

Ataman BEy,

Eğer hakkı teslim teslim etseydiniz, yargıladığınız bir insanı kendi dilinden tanımayı seçseydiniz, İlhan Arsel ve benzeri tescilli islam düşmanlarının kitaplarındaki bilgileri sorgusuz kabul etmeseydiniz bunları konuşmak zorunda kalmayacaktık.

en başta bu üslubunuz bilimsel değil (içeriği ise zaten ortada). Satanizmi eleştirirken bile bunun felsefi ve sosyolojik temellerini objektif bir şekilde tahlil etmeniz gerekir.

Kaldı ki Batı üniversitelerinde adına kürsüler kurulan eserleri, hayatı ve kişiliği uluslararası ölçekte tartışılan bir alimin çapının büyüklüğü ve söylediklerini öyle kolayca yabana atamazsınız.

yıllarca Hitlerin danışmanlığını yapan 20. asrın en büyük filozofu Heiddeger'e yahudi ambargosu nedeniyle ulaşılamamış olması ve onun bu faşist eğilimi felsefenin büyüklüğünü eksiltememiştir. kaldı ki Said Nursi Meşrutiyette, 1.Dünya Harbinde ve Kurtuluş Savaşı sırasında kahramanlık göstermiş bir vatan evladıdır. ama daha sonra Mehmed Akif, Kazım Karabekir, Ali Fuat cebesoy, Fethi Okyar ve benzerleri nasıl anlaşamamanın verdiği ayrılıkla tasfiye edilmişlerse o da benzeri bir kaderi yaşamış, yeni iktidar kendisini sürgüne göndermiştir. bunlar iktidar mücadelelerinin acımasız sonuçlarıdır. Devlet yönetimi, bazen kardeş ve evlat katlini bazen de dostların tasfiyesini dayatan bir olumsuz niteliğine sahiptir. bunu Osmanlı da yapmıştır, ingiliz de, bizler de. bunun eleştirilmesi aksiyolojik bir tutumdur. bu da işin ayrı bir boyutunu teşkil eder.ama bunlardan felsefi sonuç çıkmaz. mesela, celal bayar gibi bir komitacı ile ismet inönü gibi bir ittihatçı-asker arasındaki savaş felsefi değil kişisel güç mücadelesidir.

eğer Said Nursi'nin bir İslamcı olduğunu, milliyet fikri yerine ümmet fikrini benimsediğini, modernizme hem yaşayış hem de düşünce itibarıyla karşı olduğunu, Cumhuriyet kadrolarının dine karşı tutumlarını eleştirdiğini söyleyebilirdiniz. zaten görüntü de budur.

İslama bakış açısını, hukuk metodolojisini de eleştirebilirdiniz.ama siz olayı kişiselleşirip üstelik de 180 derece çarpıtırıyorsunuz

benim de kişisel olarak bu konularda çok farklı düşündüğümü, düşünceyi ve bilgiyi donuklaştıran bir kabullenmenin eşyayının tabiatına aykırı olduğunu düşündüğümü, her kişi ve düşüncenin aşılması gerektiğini, belli kusur ve noksanları içinde barındırdığını, kimsenin gerçeği tek başına temsil edemeyeceğini, kimsenin kutsal olmadığını (Ancak Peygamber hariç), yorum ve metdolojilerin tarihsel olduğunu, evrensel olmadığını ileri sürdüğümü, modern hayata ilişkin eleştirilerim (kapitalizm eleştirisi) olmakla birlikte bu hayatı benimsediğimi, islam düşüncesinde ciddi bir dönüşümün zorunlu olduğunu düşündüğümü, dini bir ritüeller bütünü olarak gören anlayışa şiddetle karşı olduğumu görür ve söylediklerinizden utanırdınız.

bu yazı esasen bir cevap yazısı değil bir ahlaki sorgulama yazısı olmalıydı. ne dersiniz dostlar!

Yazan: nuri saglam Tarih: April 25, 2006 1:51 AM

"Bu yazı esasen bir cevap yazısı değil bir ahlaki sorgulama yazısı olmalıydı. Ne dersiniz dostlar!" [NS]

Evet sevgili dostum, aynen öyle!

Yazan: metin-thePoor Tarih: April 25, 2006 11:12 AM

Görüyorumki kürtçü çevreye mütemadiyen çiçek atılıyor. Sizde burada yayımlıyorsunuz. Lakin bunlar çiçeği yerler. Minnet duygulanma falan bekliyorsanız yanılıyosunuz. Herşey aslına rucu edermiş. Tarih diye verdiğiniz bilginin hadis değeri olduğuna inanmak zor. Bunların Türk irkına ve ümmeti Muhammet'e hayrı ortada olup inandırıcı değilsiniz. Bilmem ne paşa bunları övmüş bilmem şurada bi tarihçi şöyle tesbit yapmış ..bunlar karın doyurmıycak cinsten deliller. Fakat çiçek bitiyor şu çilekeş Türk'ün elinde kala kala odun, sopa kaldı bilinmeli. (Mümin ve Nezih olanlarından aflar dilerim).
SAYGILAR
JKAROL


MUSTAFA AKYOL'UN NOTU

HEM "İSLAM ÜMMETİN"DEN SÖZ ETMEK HEM DE TÜRK IRKÇILIĞI YAPMAK TUTARLI BİR FİKRİYAT OLMASA GEREK. "İSLAM ÜMMETİ" VAR İSE, KÜRTLER DE ONUN BİR PARÇASI DEĞİL Mİ?

Yazan: jkarol Tarih: April 25, 2006 3:24 PM

Nuri bey,


Aşağıdaki belge size yanıt niteliğindedir. Satır satır okuduktan sonra kendinizi ahlaki olarak sorgulayabilirsiniz. Sizin tabiriniz bu. Benim için önemli olan dürüstlüktür. Dindar olun ya da olmayın.


Saygılar.


YARGITAY CEZA GENEL KURULU KARARI:


Mehmet (...) ve Tevfik (...) adında iki nurcu, (...) Ağır Ceza Mahkemesi tarafından "hükümetçe yasaklanan nurculuğa ait kitapları muhtelif şahıslara okumak veya vermek suretiyle laikliğe aykırı olarak nurculuğun propagandasını yapmaktan sanık olarak" yargılanır ve 17.4.1964 gün ve 963/116-964/39 sayılı kararla beraat ettirilir. Ancak, Cumhuriyet Savcılığının temyizi üzerine, Yar-gıtay Birinci Ceza Dairesi anılan kararı bozar. Mahkemenin kararında direnmesi üzerine dava Yargıtay Ceza Genel Kurulu'na gider. İşte Yargıtay Ceza Genel Kurulu'nun (20.9.1965 gün ve E. 234/D-1 K. 313, Tebliğname:1-1078) kararı, nurcuları tarih ve toplum önünde sağlam mantıki ve bilimsel delillerle mahkum eder. Kararın gerekçesine temel teşkil eden sorular şöyle saptanır:


1- Nurculuğun kurucusu Sait Nursi'nin kişiliği, hayatı boyunca gerçekleşmesi için uğraştığı sosyal ve siyasi düzenin mahiyeti,


2- Kur'anın tefsiri ve İslamlığın esaslarının izahı gibi sebepler altında yayınlanmış olan Nur risalelerinin gerçek amacı, bu risalelerde yer alan zararlı akımlar,


3- Nur talebeleri, görevleri, mükellefiyetleri,


4- Nurculuğun hakiki müslümanlığa uymayan yönleri,


5- Kanunlarımız karşısında nurculuk ve sanıkların hukuki durumları gibi hususların incelenmesine lüzum ve zaruret hasıl olmuştur.
İşte anılan kararın gerekçesinde bu soruların bilimsel cevapları mevcuttur. Nurcuların yayınlarının yanısıra, bizzat nur risalelerindeki aykırılıklarda kaynak gösterilerek verilir. Keza, Prof. Dr. Tarık Zafer Tunaya, Em. Gen. Faruk Güventürk, Dr. Çetin Özek, İlahiyat Fakultesi'nden Dr. Neda Armaner gibi araştırmacıların eserlerine sık sık atıfta bulunulur. İşte laik Türk hukukunun göstergesi olarak kabul edilebilecek bu muhteşem gerekçeli karardan bazı alıntılar:


SAİDİ NURSİ'NİN CEHALETİ VE İDEOLOJİSİ


Evvelce Said'i Kürdi olarak tanınıp bu ünvanı kullanan ve soyadı kanunundan sonra doğduğu Bitlis'in Nurs köyüne izafetle Nursi soyadını alan Sait Nursi, yarı cahil, okuyup yazmasını bilmez bir adamdı. Nur risalelerinden Tiryak adlı risalenin 68'nci sahifesinde kendisi de bu hususu itiraf etmekte ve risalelerini yardımcılarına (Nur şakirtlerine) yazdırdığını bildirmektedir. Eski Şeyhülislamlardan Mustafa Sabri Efendi tarafından yazıldığı bildirilen (Tuhfetürreddiye Ala Mezhebi Saidi Kürdiye) adlı risalede (okur, fakat yazamaz, imla bilmez, seksen sene içinde yaşadığı Türk Milletinin lisanına bile hakkıyla vakıf olamamıştır) denilmektedir.


Meşrutiyetin ilanından sonra Bitlis ve havalisinde şeyhlik faaliyetinde bulunmuş, sonra İstanbul'a gelerek siyasete atılmış ve (İttihad-ı Muhammedi Cemiyeti) kurucuları arasında faaliyet göstermiştir. "İttihad-ı Muhammedi"den ne kast ettiğini Hutbe-i Şamiye adlı risalenin 84'ncü sahifesinde şu şekilde açıklamaktadır: "İttihadı İslam olan İttihadı Muhammedi dediğimiz vakit umum müminlerin mabeyninde bilkuvve veya bilfiil sabit olan İttihat murattır. Yoksa İstanbul ve Anadolu'daki cemaat murat değildir. Amma bir katre su da şudur. Bu ünvandan tahsis çıkmaz, tarifi hakikisi şöyledir: Esas temel şarktan garba, cenuptan şimale mümted ve merkezi haremeyni şerifeyn ve ciheti vahdet tevhidi ilahi peyman ve yemini iman, nizamnamesi sünneti ahmediye, kanunnamesi evamir ve nevahii şer'iyye-kulüp ve encümenleri umum medaris, mesacit ve zavaya o cemaatin ilelebet ve muhallet naşiri efkarı umum kulübü islamiye ve her vakit naşiri efkarı başta Kur'an ve tefsirleri (şimdi risale-i nur). Yine mektubat adlı risalede "azametli, bahtsız bir kıt'anın, şanlı talihsiz bir Devletin, değerli sahipsiz bir kavmin reçetesi ittihadı islamdır" diye yazılı bulunmaktadır. (Mektubat, Doğuş ltd. Mat., Ankara 1958, s.436)


Said Nursi, 31 Mart vak'asından önce Derviş Vahdeti ile münasebet kurmuş o zaman yayınlanan Volkan Gazetesinde çıkan yazıları ile 31 Mart vak'asını körüklemiştir. Volkan Gazetesi, 5 Şubat 1908 tarihli 49'ncu sayısından itibaren (İttihad-ı Muhammedi) fırkasının yayın organı, mürevvici efkarı olduğunu başlığı altında ilan etmiştir (Prof. Dr. Tarık Zafer Tunaya, İslamcılık Cereyanı, s.119, 121).


SAİD NURSİ VE KÜRTLÜK


Said Nursi, yine o tarihte (kürt Teali Cemiyeti)ne girmiş, 1327 tarihinde (1911) yayınladığı bir kitabın gerekçesinde "Uyan ey Selahattini Eyyubi'nin torunları kürtler" diye kürtleri, Türkler aleyhine tahrike gayret etmiştir. (Güventürk, Nurculuğun İçyüzü, s.107). Mektubat adlı risalede, kendisinin Türk olmadığını, Türklük ile münasebetinin bulunmadığını, Türkiye'de kürt milleti diye ayrı millet mevcut olduğunu ileri sürerek memleketin birliğini bölücü hareket ve faaliyette bulunmaktan çekinmemiş ve (Türkçe kamet et diye benim gibi başka milletten olanlara teklif etmek hangi usuldendir. Evet hakiki Türkler pek hakiki dostane ve uhuvvetkarane münasebettar olduğum halde böyle sizin gibi frenk meşreblerin...
Türkçülüğü ile hiç bir cihetle münasebetim yoktur. Nasıl bana teklif ediyorsunuz, hangi kanun ile eğer milyonlarla efradı bulunan ve binlerce seneden beri milliyetini ve lisanını unutmayan ve Türklerin hakiki bir vatandaşı ve eskiden beri cihat arkadaşı kürtlerin milliyetini kaldırıp onların dilini unutturduktan sonra belki bizim gibi ayrı unsurdan sayılanlara teklifiniz bir nevi usulü vahşiyane olur. Yoksa sırf keyfidir. Eşhasın keyfine tebaiyet edilmez ve etmeyiz) diye yazdığı görülmüştür "Mektubat...s.339". Yine Sait Nursi, o tarihte (Kürdistan Azmi Kavi) Cemiyetinin arzusu üzerine mahalli kürt kıyafeti ile boynunda dürbün, belinde kama ve tabanca İstanbul'a gelerek Cuma selamlığında Padişah'a cemiyetin Sait imzası altında yazdığı ve esası kürtçe tedrisat yapacak mektepler açmağa dayanan ariza takdim etmesinden dolayı bir müddet tımarhaneye konulup affedilmiştir.


ATATÜRK DÜŞMANLIĞI


Saidi Nursi, İstiklal Savaşı sırasında Ankara'nın (halife)yi kurtaracağına inandığı için Ankara'ya gelmiş, laik bir devlet rejimi ve Cumhuriyetin kurulması üzerine Atatürk'e kızarak Van'a gitmiştir. Kendisi bu olayı şöyle özetlemektedir:


(Garplılaşmak bahanesi altında Şeairi İslamiye aleyhinde bir cerayan hissettiğimden Ankara'dan ayrıldım) demektedir "Münazarat, s.4"...
Said Nursi, laik bir Devlet rejimi kurduğu için Atatürk'e düşman kesilmiş, onu Şualar adlı risalenin bir çok yerlerinde Ebusüfyan ve Deccale benzetmiştir.


Barla Mektupları adlı risalenin 53'ncü sahifesinde Atatürk'ü kastederek şöyle demektedir. (Tek gözlü Deccal, ya iman et, yahut bütün dünyanın maskarası olacak-sın) "Dr. Neda Armaner, İslam Dininden Ayrılan Cereyanlar -Nurculuk adlı esere müracaat".


Sönmez adlı risalenin 21 ve 22'nci sahifelerinde yine Atatürk hakkında şu cümleler yer almaktadır: (Ayasofya camiini puthaneye ve meşihat dairesini kızlar lisesine çeviren bir adamı sevmemenin bir suç olması imkanı var mı?)... 1928 (1924) yılında vuku bulan Şeyh Sait isyanı ile ilgili görülmüş, İsparta'daki ikameti sırasında dini siyasete alet ve Devletin dahili emniyetini ihlal suçlarından Eskişehir'de yapılan duruşması sonunda bir seneye mahkum olup cezasını çektikten sonra Kastamonu'da ikamete memur edilmiştir "Güventürk, Nurculuğun İçyüzü, s. 106).


DENGESİZLİĞİ VE SAHTEKARLIĞI


Saidi Nursi, keramet sahibi olduğunu iddia etmekte ve bunu her fırsat ve vesilede ileri sürmekten çekinmemektedir. Kapalı kapılardan kimseye görünmeden çıktığını, hapishanede iken camide namaz kıldığını, hiçbir şey yemeden yaşayabildiğini, kendisine gaipten sesler ve ihtarlar geldiğini, asırlarca önceden din büyüklerinin kendisi ve eserleri hakkında müjdeler verdiklerini, Kur'an-ı Kerim'deki Nur süresinin kendisi hakkında nazil olduğunu (Ya Eyyühel Müzemmil) ayeti kerimesinin Ey Saidi Kürdi demek olduğunu ileri sürmek suretiyle aklın ve bizzat İslamlığın kabul etmeyeceği iddialarda bulunmaktadır "Asayı Musa, 1949; Özek, s.246".


Bediüzzaman Cevap Veriyor adlı risalede şu satırlar yer almıştır: (Hiç bir geliri olmadığı ve kimsenin hediye ve ikramını kabul etmediği halde ne ile ve nasıl yaşadığı sualine karşı, bereket ve ikram-ı ilahiye ile yaşadığı, Kur'an hizmetinin kerameti olarak erzak hususunda ikram-ı ilahiye'ye mazhar olduğu kaydedildikten sonra bir gün Süleyman adlı bir misafir ile birlikte dağda yalnız kaldıkları ve yiyecek hiç bir şeyleri bulunmadığı sırada misafirlerine ne ikram edeceğini düşünürken altında oturduğu ağacın dalları arasında koca bir ekmek peyda olduğunu ileri sürmekte ve 20-30 gündür hiç bir insanın o tepeye çıkmamış olduğunu ilave etmekten de geri kalmamaktadır "Bediüzzaman Cevap Veriyor, Ankara, 1960, s. 113-114".


Saidi Nursi'ye göre, araba ile dolaşırken bir yaşındaki küçük bebekler bile koşup elini öperlermiş. "Hanımlar Rehberi, s.105". Zülfikar adlı risalede hayvanların bile Nur risalelerine hayran kaldıklarını söyleyecek kadar ileri gitmiştir. "Dr. Armaner, Nurculuğun İçyüzü, İlahiyat Fakültesi yayınlarından, s.8".


Saidi Nursi, bütün ömrünce Doğu'da Nur risalelerini tedris için bir medrese kurmak hevesiyle yaşamıştır. Bu medresenin adı Medresetüzzehra olacaktır. Bu medrese, Kahire'deki Camiülezher'in kızkardeşidir. Öğretim dili bakımından da (Lisanı Arap vacip, kürt caiz, Türk lazım) demektedir. "Münazarat, s.131, Dr. Çetin Özek, Türkiye'de Gerici Akımlar ve Nurculuğun İçyüzü, s.249-250". Sait Nursi'ye göre bu şark üniversitesi geleneğe dayanacaktır.
Garplılaşma ve medeniyete ait tez bu üniversitede yer almayacaktır. İstanbul Üniversitesi'nde de bir Nur Medresesi yani Medresetüzzehranın açılması lazımdır "Gençlik Rehberi, 1951, s.77; Özek, ...s. 250-251".


Yine Gençlik Rehberi adlı risalenin 50'nci sayfasında (Eski Medreselerde 5-10 seneye mukabil inşaallah Nur medreseleri 5-10 haftada aynı neticeyi temin edecek ve 20 senedir ediyor, hem Hükümet bu millet ve vatanın hayatı dünyeviyesine pek çok faydası bulunan bu Kur'an lam'alarına ve Kur'an dellalı olan risalei Nur'a değil ilişmek belki tamamı ile terviç ve neşrine çalışmaları elzemdir ki, geçen dehşetli günahlara kefaret ve gelecek şiddetli belalara ve anarşiliğe karşı bir set olabilsin) diye yazılıdır "Said Nursi, Gençlik Rehberi, İstanbul Sinan Mat. 1959, s.50".


Kisvenin imanla bir alakası olmadığı halde Saidi Nursi, hayatında şapka giymemekle övünmektedir. (Asayı Musa) adlı risalenin 136'ncı sayfasında (28 sene gavurlara benzememek için inziva ihtiyar eden bir islam fedaisi ve hakikat-ı Kur'aniyenin fedakar hizmetkarına denilse ki, sen kafirlerin papazlarına benzeyeceksin, onlar gibi başına şapka giyeceksin, bütün İslam ulemasının icmaına muhalefet edeceksin, yoksa ceza vereceğiz denilse, elbette öyle her şeyi Hakikat-ı Kur'aniyeye feda eden bir adam değil dünya evi hapis veya işgence, belki parça parça bıçakla kesilse, cehenneme de atılsa, katiyyen yüz ruhu da olsa bütün bu tarihçei hayatının şahadeti ile feda edecektir) diye yazıldığı görülmüştür.


Saidi Nursi'ye ve Nurculara göre, kadınların örtünmesi bir islami adettir. Kadınların örtünmesine karşı açılmış mücadele Türk kadınının haysiyetine karşıdır (Lem'alar, Ankara, 1957, s.25; Tesettür risalesi, s.84-192).


AKIL-MANTIK-BİLİM VE TEKNİK DÜŞMANLIĞI


Fennin ve medeniyetin bir icadı olan ve nasıl çalışıp işlediği artık herkesçe bilinen radyonun Saidi Nursi'ye göre mahiyeti de şöyledir: (Radyo bilbadehe kudret-i ilahiyenin bir cilvesidir ve o cilvenin kürre-i havaya umumca temsil eden bu gelen hadis-i şerifin meali gösteriyor, şöyle ki: Bir melaike var, kırkbin başı var, her başında kırkbin dili var, her dilde kırkbin tesbihat yapıyor. 64 Tirilyon tesbihat aynı anda söylüyor. Demek kürre-i hava bu melaike gibidir. Yani bu melaikenin tesbihatı adedince her kelimei tayyibe hava sayfasına yazıyor. Kürre-i hava diyor ki, bu hadis benden veya buna benzer memur meleklerden haber veriyor, külli bir şuurla yapılan bu iş yalnız tek bir zerrenin vazifesi ne bana yani kürre-i havaya ve ne de bütün eşyaya vermesi hiç bir ciheti imkanı yok, demek her yerde hazır nazır, ahadiyet cilvesiyle ve içinde ihatalı bir irade, muhit bir ilim bulunan bir kudret-i ezelliyenin cilvesidir. Buna milyonlar şahitlerden birisi radyodur (ihlas Dergisi, 1964, Nu.9, s.3..)


Saidi Nursi'ye göre elektrik kontağı ve meteor hadiselerinin fenni ve fizik ilmine uygun açıklaması dine aykı-rıdır, dinsizliğin ifadesidir. Bu ve buna benzer olaylar ilahi kudretin varlığının delilidir ve onun nişanesidir. Bunların hepsi Kur'anda vardır ve fizik kanunlarına göre açıklama yapmak Kur'anın kudretine, hikmetine aykırı düşmektedir "Sait Nursi, Ramazan Risalesi, s.1-15..)


Yine Saidi Nursi'ye göre her şey, her zerre Allah'a ibadet eder, mesela pusulanın Kabe'deki Hacer'i Esvet'i işaret ederek titremesi, namaz kılmasıdır "Tiryak, s.116".


YARGITAY CEZA GENEL KURULU'NUN KARARA ESAS ALDIĞI BAZI FİKİR VE CÜMLELER


Yargıtay Ceza Genel Kurulu'nun Nur risalelerinde dikkate aldığı bazı cümleler ile bunlardan çıkan ana fikirler ise özetle şöyle belirtilir:
"Nur risaleleri 130 kadar olup dava konusu dosyada bulunanların yalnız (Asayı Musa), (Mesnevii Nur'iye), (Gençlik Rehberi), (Mektubat), (Tiryak), (Hubbei Şamiye), (Hanımlar Rehberi), (İki Mekteb-i Musibetin Şahadetnamesi veya Divan-ı Harbi Örfi), (Barla Hayatı), (Bediüzzaman Cevap Veriyor), (Lem'alar), (Bize Nurcu Diyenlere Diyoruz ki), (El-Hüccettüzzehra), (Ramazan Risalesi) ve (Sönmez) adlı risalelerden ibaret olduğu anlaşılmıştır.


Kur'an tefsiri ve islamlığı izanı maksadı altında yayınlanmış olduğu ileri sürülen bu risalelerin gerçek amaçlarına nüfuz edebilmek için bunların hepsinin teker teker ele alınıp dikkatle incelenmesi ve Nurculuk konusunda yazılmış eserlerin ve yazıların gözden geçirilmesi icabetmektedir. Nur risalelerinde yer almış olan aşağıdaki fikir ve cümlelerin üzerinde önemle durmak gerekmiştir.


1. Nurculuğun esasi fikirleri, maddiyatçı ve tabiatçı modern felsefeyi reddetmekte, dünyanın geçiciliği, ahiretin gerçekliği fikrini telkin etmekte, netice olarak da bütün dünya saadetlerini insanlara haram etmektedir.


2. Nurculara göre laik bir devlet düzeni şeriata aykı-rıdır: Türkiye kuruluşu itibariyle dinden uzak kalmış ve dine karşıdır. Laiklik ile dinsizlik arasında bir fark yoktur. Hristıyanlık dünyevi esaslara sahip olmadığı için din ile dünya işleri birbirinden ayrıdır. Reform hrıstiyanlıkta mümkündür. Türk devrimleri dahi hristiyan reformunun bir taklidinden ibarettir. Zira islamiyet hiç bir reforma ihtiyaç göstermeyecek derecede mükemmeldir. (Mektubat,... s:401)


3. Laik cumhuriyetçi düzen 20 senelik inkılaplar sonucu doğmuştur ve dini müthiş sadmeye maruz bırakmıştır. (Münazarat, s. 135-141)...


4. Atatürk İdaresi, hadislerde gösterilmiş bulunan dehşetli ahir zamandır. Dinsizlik, konünistlik, ifsat komitelerinin faaliyet yıllarıdır. (Said Nursi, Sözler, 1957, s. 143)...


5. Türkiye genel olarak Ezan-ı Muhammedi'nin yasak edildiği, bidatların zorla topluma kabul ettirildiği bir devre yaşamıştır. Devrim kanunları muvakkattır ve hrıstiyanlık kanunlarıdır.(Said Nursi, Tiryak,...s. 65)...


6. Türkiye'nin siyasi rejimi Nur Saadetini söndürmeye çalışmaktadır. Kemalistler seviyesiz, anarşist kimselerdir. (Said Nursi, Münazarat. s. 17)...


7. Devlet, İslamın siyasi prensiplerine göre teşekkül etmelidir. Bütün hayatı nizamı onda mevcuttur.( İhsan Emci, Aradığımız Şuur, Mart 1964. Nu:8)...


8. Alem-i İslamda yapılacak devrimler islamiyetin desatirine uygun olmak mecburiyetindedir, aksi halde gayri meşrudur. Bu bakımdan Meclis, aynı zamanda hilafet görevini de görmelidir. (Said Nursi, Mesnevi-i Nur'iyye, s.80-82)...


9. Şahs-ı Manev-i Hükumetin müslüman olması gereklidir. (Said Nursi, Hutbe-i Şamiye, s. 80)


10. Türk Devleti'nin dini islamdır ve bunun vikayesi milletimizin maye-i hayatiyesidir. Hükumet, islamiyet ve din için hizmet edecektir. (Said Nursi, Münazarat, s. 18)


11. Müslümanlara Kur'an dışında bir anayasa lazım değildir. 1347 (1931) Tarihinde felsefenin tahakkümü ile bu dindar millet ehemmiyetli tahavvüllere düçar kılınmış ve Anayasa'da devlet dininin islam olduğu konusundaki hükmü kaldırmıştır.Bu şekilde gerçek kanuni esasi tatbik edilmediği gibi Kur'anda belirtilen şeri inkılap da tahakkuk ettirilmiştir. Halbuki Kur'an cumhuriyet anayasası gibi bir kaç kişinin iradesinin değil ilahi bir iradenin sonucudur. İlahi bir kanuni esasidir. (Said Nursi, Zülfikar-ı Mucizatı İslamiye ve Kur'aniye, Kısım 1, Mücizatı Kuraniye, s. 191-193, Tiryak, s. 65 Dr. Önek, .... s. 264)


12. İslamiyete ve hakikatı Kur'aniyeye karşı, mürtedane mücadele eden, bir dessas zındıktır ki, bize hücum etmek için istibdadı mutlaka Cumhuriyet namı vermekle irtidadı mutlaka-i rejim altına almakla sefahat-ı mutlaka medeniyek takmakla cebri keyf-i küfriye kanun namı vermekle bir isdibdadı askeriye ve dalalet kurmuştur. (Sadi Nursi, Sönmez, s. 21-22-48)...


13. Saidi Nursi milliyete ve milliyetçilik fikrine düşmandır. Ona göre milliyetçilik islam birliğine manidir. Nurculara göre milliyetçilik bolşevizm ve sosyalizme karşı mücadele edecek kuvvette değildir. Milliyetçiliğin bu zayıflığına karşı islam milliyetçiliği bolşevizmi, sosyalizmi, anarşizmi önleyecek kuvvettedir. (Bediüzzaman cevap veriyor... s. 47-51)...


14. İslam devleti için tek milliyet islam milliyetidir. İslam devleti sonunda bütün dünyayı hakimiyetine alacak ve İslam yapacaktır. Bu dünya milleti hayat-ı maneviyeye dayanacak ve mecra-ımesai-i şer'iyye ile açılacaktır. Bu İslam devleti de hakimiyet-i İslamiye ve milliye altında ittihadı muhammadiye dairesinde olan şeyh-i risale-i nur sayesinde kurulacaktır. (Said Nursi, Münazarat, s. 90-100)...


15. İttihad-ı İslam umum askere ve umum ehli islama şamildir. Hariç kimse yoktur. (Said Nursi, Hutbe-i Şamiye, s. 91)


16. Hutbe-i Şamiye'de millet-i İslamiyenin sebebi saadeti yalnız ve yalnız hakiki İslamiye ile olabilir ve hayatı ictimaiyesi ve saadeti bünyevisi şeriatı islamiye ile olabilir, denildikten sonra mesela şeriat hükmüne göre hırsızların ellerinin kesilmesindeki hikmet ve faideden bahsedilmekte ve işte ( bu cüz'i sirkat meselesine dair külli ve şumullü ahkam-ı ilahiyye kıyas edilsin, anlaşılsın ki, saadet-i beşeriyede dünya adalet ile olabilir) diye yazılmaktadır. ( Hutbe-i Şamiye, s.66-67)...


17. Said Nursi'ye göre islamiyet devletinin Mekke-i Mükerremesi ceziret-ül Arap olacaktır. Bu arada Osmanlılık da bir Medine-i Münevvere şeklini alacaktır. İslamiyeti bir ittihadı fikir teşekkül ettirecektir. Bu fikri Türkiye'de gerçekleştirmek görevi medresetüzzehraya düşmektedir. Kurulacak nizam islami esaslara dayanacaktır. Araplar ikisi bir araya geldi mi kavga etmeden duramayan, yıllarca esir yaşamaya alışmış millet de bu islam devletinin en hakiki unsuru olacaktır. (Said Nursi, Münazarat, s. 109-131)


18. İslam dininde inkılap yapmak şeriat alehtarlığı olduğu için islamiyetin desatirine aykırı, devrimler de islamiyete aykırıdır. (Said Nursi, Mektubat. s. 403)


19. Çok kadınla evlenmek islami olduğu için caiz ve şarttır. Teaddüdü zevcat, tabiata, akla, hikmete muvaffıktır. (Said Nursi, Hanımlar Rehberi, s. 57


20. Benim tesettür, ırsiyet, zikrullah ve teaddüdü zevcat hakkındaki Kur'an'ın sarih ayetlerine, medeniyetin ettiği itirazlara karşı onları susturacak tefsirindir. (Sait Nursi, Tiryak, s. 60)


21. Nurculara göre bugünkü aile sistemi de medeniyet fantazisinden ibarettir. Aile saadeti ancak daire-i şeriattaki adab-ı islamiyet ile mümkün olacaktır. Kadının erkeğinden boşanabilmesi islami esaslara aykırıdır. Şer