« CNNTürk'te Kürt Sorunu Programı | Ana Sayfa | TV'de Yeniden Kürt Sorunu »

April 13, 2006

Evet, Tehlikenin Farkındayız

[15 Nisan 2006 tarihli Yeni Şafak gazetesinde yayınlandı]

27 Mayıs dikta rejiminin suçsuz yere idam ettiği merhum Başbakan Adnan MenderesMadem Cumhuriyet gazetesi yemyeşil harflerle özene-bezene yazıp ilk sayfasına yerleştirmiş "tehlikenin farkında mısınız" sorusunu, bir demokrat olarak cevap verelim: Evet tehlikenin farkındayız. Onyıllardır hep demokrasi karşıtlığı, özgürlük düşmanlığı ve darbe çığırtkanlığı yapmış bir gazetenin yine kendisine uygun puslu hava bulduğunu açıkça görüyoruz.

Bu puslu havayı ve yaratıcısı olan kadroyu yakından tanıyoruz. Türk toplumunu kendi zihnindeki ideolojik kalıplara göre "adam edeceğini" iddia eden ve aslında bu otoriter "misyon" bahanesiyle kendi iktidarının ve menfaatlerinin bekçiliğini yapan bu "oligarşi"yi iyi biliyoruz.

Bu oligarşi 1930'lu yıllarda yeşermeye başladı. O dönemin faşist rejimlerinden etkilendiği ve koyu pozitivist/materyalist fikir akımlarından beslendiği için, her türlü özgürlüğü, çoğulculuğu ve dindarlığı düşman belledi. Bu düşman tanımı gereğince de, Türk toplumunun büyük çoğunluğunu sakıncalı vatandaş kabul etti.

Dünya 1930'ların otoriter ve pozitivist ideolojilerini çok geçmeden geride bıraktı. Modernleşmenin demokrasi, özgürlük ve çoğulculuk anlamına geldiğini, dindarlık ile modernlik arasında çelişki olmadığını gördü ve kabul etti. Ama yerli oligarşi, donuk ideolojisinden bir adım geri atmadı. Ezberini aynen korudu. Dahası kutsallaştırdı: Cumhuriyetimizin kurucusu, büyük asker ve devlet adamı Atatürk'e, onun hiç iddia etmediği bir tür tanrısallık atfetti, sonra da kendi ideolojisini onun üzerinden dogmalaştırdı.

Bugün yaşadığımız sorunların çoğu, söz konusu oligarşinin mirası. Kürt sorununu, "Kürt yoktur, Türk vardır, aksini söyleyeni ezeriz" diye özetlenebilecek bir politikayla onlar ürettiler ve kangrenleştirdiler. Atatürk'ün 1930'lu yılların şartları nedeniyle uyguladığı geçici bir politika olan devletçiliği ebedi bir ilke haline getirdiler ve bu yüzden Türkiye'nin ekonomik gelişmesini onyıllarca baltaladılar. Tabii bu sayede kendi "arpalıklarını" oluşturdular ve devletin korumacı kanatları altında palazlanan — ve bunun karşılığını kendilerine fazlasıyla ödeyen — imtiyazlı bir burjuvazi geliştirdiler.

Bugün çaldıkları alarm zillerinin en büyük gerekçesi olan "din-laiklik" tartışmasını da onlar ortaya çıkardılar. Devletin inançlar karşısında tarafsız olmasını tarif eden laiklik ilkesini çarpıtarak, toplumu dinsizleştirme, dindarları da ezme yönündeki despot projelerinin kılıfı olarak kullandılar. Bu yüzden — örneğin Türkiye'yi, başını örten bir bayanın üniversitede okuma hakkını elinden alan dünyadaki tek ülke haline getirdikleri için — dindar kesim bu tuhaf laikliğe hep kuşkuyla baktı.

Bu oligarşi demokrasiyi hiç sevmedi. Tek partili "Milli Şef" rejimini ilelebed korumaya niyetliydi aslında, ama II. Dünya Savaşı'ndan galip çıkan güç "özgür dünya" olunca, küresel rüzgara uymak zorunda kaldı ve çok partili hayatı kerhen kabul etti. Ama iktidarı kolay bırakmadı. 1946'daki ilk seçimlerde hile yaptı. 1950'deki demokrasi devrimi yaklaşırken, oligarşinin üyeleri kendi aralarında "memleketin idaresini Hasso’larla Memo’lara mı bırakalım!" diye söyleniyorlardı. Demokrat Parti'nin "Yeter, söz milletindir" sloganıyla devrildiler ama on yıl sonra iktidara silah zoruyla el koydular. Dahası, Türkiye tarihinde en yüksek oyu (yüzde 57) almış olan Başbakan Adnan Menderes'i ve iki bakanını, türlü yalan ve iftiralarla suçlayıp, düzmece bir mahkemenin kararı ile katlettiler.

O zamandan bu yana bir kez bile seçim kazanamadılar. Küçümsedikleri, itip-kalktıkları vatandaşlar, onlara hiç bir zaman yüz vermedi. Onun için iktidara ancak demokrasi dışı yollardan geldiler veya ortak oldular. Milli iradenin temsilcilerine karşı atanmış kadrolarla tavır aldılar.

Son yıllarda giderek artan bir panik yaşıyorlar, çünkü AKP iktidarıyla birlikte Türkiye'de demokrasi iyice güçleniyor. Türkiye'nin "zencileri" iktidardalar ve ülkeyi hiç de "Ortaçağ karanlığı"na değil, Avrupa Birliği'ne ve "muasır medeniyet"e doğru götürüyorlar. Hatta belki de Çankaya'ya çıkacaklar ve ülkenin "First Lady"si, milyonlarca Türkiye vatandaşı gibi, inançları nedeniyle başını örten bir hanım olacak. Yani "cumhur"un başına, kendisine gayet benzeyen biri gelecek.

İşte "tehlikenin farkında mısınız" sorusunun ardında, oligarşinin bu endişesi, 1946'dan beri süregiden iktidarı halka kaptırma korkusu yatıyor. Bu korkudan hareketle bir takım anti-demokratik projeler kurguladıkları da bilinen, hissedilen bir gerçek. "Farkındayız" dediğim tehlike, bu.

Ama pek da büyütmeye değer bir tehlike değil doğrusu. Demokrasiden geriye doğru atılmak istenecek bir adımın, ne dünyanın gidişatı ne de Türk toplumunun geldiği nokta açısından bir dayanağı yok. "Devlet elden gidiyor" yaygarası artık fazla satmıyor ve atı alan millet Üsküdar'a çoktan varmış durumda. Oligarşiye geçmiş olsun...

Yazan: Mustafa Akyol Tarih: April 13, 2006 12:35 PM

Okur Yorumları

(NOT: Yazılar üzerine yapılan yorumların sitede yer alması, bunların Mustafa Akyol tarafından benimsendiği ve desteklendiği anlamına kesinlikle gelmez. Aksine, farklı ve karşıt görüşleri ifade eden yorumlar da kabul edilmektedir. Ancak saldırgan, düzeysiz veya konuyla ilgisiz yorumlar reddedilecektir. Eğer bu siteye ilk kez yorum yazıyorsanız, standart yorum kurallarını dikkate almanız önemle rica olunur.)

tek kelimeyle mükemmel bir yazı. benim anlamadığım nokta, memlekette bu kadar "aydın" geçinen tayfa var.bu gerçekler gözler önünde iken neden tartışılmıyolar. bu noktada medyayı incelememiz gerek sanırım. türkiyede kitle iletişim araçlarının rolü nedir ? ya da dünyadaki rolleri ? toplumu belli yerlere kanalize temek. bu şekilde kendi güdümlerinde bir toplum oluşturmak.

türkiyenin siyasi yaşamını tek bir cümleyle özetlemek gerekirse;

80 yıl Türkiye cumhuriyeti, 80 yıl faşizm!

bu söz "Yeni Dünya İçin Çağrı" gazetesi sahibi ve yazı işleri müdürü Aziz Özer'e aittir.

sanırım yeterli.

Yazan: ayhan Tarih: April 13, 2006 1:04 PM

O kadar tiksiniyorum ki yıllar yılı okumuş olduğum şu Cumhuriyet gazetesinden ve meşhur "abi"sinden, oturup yeniden o güzel (!) duygularımı anlatamayacağım uzun uzun. Onun yerine
http://www.dolmakalem.org/yazi.asp?id=569
adresinde bu konuda yürütülen tartışmada söylediğim lafları tekrar etmekle yetineceğim:

"Cumhuriyet" nam mevkutenin mevkii bellidir! Derinsular "provokatör" demiş, az biledir; sola, özgürlüğe, toplumsal gelişime, aydınlığa, insan hakları ve hukukun üstünlüğüne, akla, mantığa, iyi olan ne varsa hemen hepsine düşman bir derinörgüt yayın organıdır kendisi. Lafı uzatmaya ne hacet; geçmişine ve geleceğine bakın; nazi gelmiş faşist gidecektir. Hayırlısıyla. Heil Cumhuriyet!

Ve evet, S.Öztürk dostumun belirttiği gibi:

"Bunlar değil miydi Nazım Hikmet'in fotoğrafını birinci sayfaya basıp 'yüzüne tükürün diye yayınlıyoruz' deyip köprünün altından sular akınca çark edip 'büyük şair Nazım' naraları atan?"

Ekleyeyim: Bunlar değil miydi Hitler'e yavşayan, Türkiye'yi nazizmin Ortadoğu şubesi yapmaya niyetlenen?

Yazan: metin-thePoor Tarih: April 13, 2006 1:14 PM

Çünkü ayhan bey; işlerine gelmiyo onlarda bu oyunun yada düzenin bir parçası, bu daha fazla onların menfaatlerine geliyor. Birileri sorunları çözmeye gayret etmeye dursun, oyalansın bizde işimize bakalım, daha fazla kazanalım derdindeler.
Onlar sadece izliyor izlemek kazandırıyor onlara, yoksa etliye sütlüye karışmak pek de iyi olmayacakdır onlar açısından bu durumun gayet farkındalar.
belkıskübra...

Yazan: belkıskübra Tarih: April 13, 2006 2:08 PM

ben unutmazsam günde bi ugrarim siteye ,akyolun biyoloji konusundaki uzmanligi beni etkiler.ama böyle siyasi bi konuyuda güzel izah etmesi etkileyici,rabbim sirati mustakim üzere yasayip sehit olmasini nasip etsin ,bizlerede tabi:)

Yazan: metin ali Tarih: April 13, 2006 4:46 PM

Bölücülerin tedirgin olmasını anlarımda işlerine gelmediği zaman bir anda en özgürlükçü kesilen din istismarcılarının tedirgin olmasını anlayamıyorum.

Hayırdır ters giden bir şeyler mi var? Neden tedirgin oldunuz? Hadi bölücülerin suyu ısınmaya başladı da size ne oluyor? Bölücülerin ısınan sularının buharından nem mi kaptınız?

Sizlerin bu haline gerçekten çok üzülüyorum.

Saygılar,

Ataman Ertuğrul

Yazan: Ataman Ertuğrul Tarih: April 13, 2006 4:53 PM

Bravo Mustafa Bey!

"Hakim Zihniyeti!" cok guzel tarif etmissiniz! Maalesef Cumhuriyet gazetesinin temsil ettgi bu zihniyet bazilari ebediyyen, bazilari ihtiyac duyduklarina kendilerini Cumhuriyet Muhafizi ilan eden, seckinlerin, burokrasinin, mali goturenlerin ve maalesef Cumhuriyet'i kuran, "soyal, demokrat, halkci" partinin zihniyetidir. Bu yargiya varmak icin haftada bir "orduyu goreve" cagiran Baykal'in satir aralarini okmaya bile gerek yoktur.


Aslinda adamlarin psikoanalizini yapmak zor degil. Gayet anlasilabilir. Demokrasi hicbir zaman onlai iktodara getirmedi; dolayisi ile demokrasiden, ve kendisininki ile ortusmeyen milletin degerlerinden nefret ederler. Gecenlerde bu guruhtan M. Kirikkanat bir TV kanalinda Istanbul'un varoslarindaki vatandaslarin oy haklarinn ellerinden alinmasini teklif etti; zaten hepsi "kacak evlerde oturuyorlarmis" ve yasam tarzlari utanc verici imis (bir Ispanyol politikaci Madrid civarinda kacak evlerde oturanlar icin benzeri bir teklif yapmis soyledigine gore!). Herhalde halktan nefret eden bu "hakci" zihniyetin neden darbeci oldugunuda anlamak zor degil; onlar Mustafa Bey'in soyledigi gibi ancak tanklar uzerinden iktidara geldiler ve milleten "hayir cikmayacagini" anladilar. Baykal'in konusmalarinin milletin oyunu degil kendisince "gecerli oylari" yani generaller, ve diger "zinde guclerin" oyunu almaya calistigi apacik ortada. Dememismiydi Sn. Baykal "sayisal ustunluk degil; siyasal ustunluk onemli" diye?


Peki bu zihniyetin temsil ettigi "ideal Turk", "ideal toplum", "ideal devlet" laikcilikten baska ne icerir acaba? Bu soruya bir cesit cevap bir iki ay once CHP'nin agir toplarindan dis politika uzmani Onur Oymen'den geldi. Aynen degilsede mealen soyle buyurdu Sn. Oymen " Ataturk sik sik Ankara Palas'ta Cumhuriyet balolari duzenler degisik hanimlari dansa kaldirirdi; Tayyip Erdogan bunu yapabilirmi? Simdi bunlarmi tasiyacak Turkiye'yi AB'ye?" Bu vesile ile AB'nin meger buyuk bir "dans kulubu" oldugunu ogrenmis olduk. Olduk ta peki hanimlari dansa kaldirma konusunda bu kadar hunerli oldugunu ogrendigimiz Sn. Oymen ve temsil ettigi "cagdas ve laik" zevat simdiye kadar neden Turkiye'yi AB'nin kapisina dahi yaklastiramadi onu merak ettik. BU AB'ciler Erdogan'a kapiyi aralarken acaba Erdogan "iyi dans bilirim" diye takiyyemi yapti?


Ben tabiat itibari ile biraz pessimist oldugum icin yazinin son paragrafi olan "Ama pek da büyütmeye değer bir tehlike değil doğrusu. Demokrasiden geriye doğru atılmak istenecek bir adımın, ne dünyanın gidişatı ne de Türk toplumunun geldiği nokta açısından bir dayanağı yok. "Devlet elden gidiyor" yaygarası artık fazla satmıyor ve atı alan millet Üsküdar'a çoktan varmış durumda. Oligarşiye geçmiş olsun..." icin sadece Aminiiin! diyorum.


Gercegi oldugu gibi soyleme cesareti gosteren genc dostlar arttikca bu "dilek" inanca donusecektir.

Selamlar, saygilar
Bekir L. Yildirim

Yazan: Bekir L. Yildirim Tarih: April 13, 2006 5:06 PM

Mustafa Bey ,


Yazınızı az önce gördüm.Tek kelime ile enfes olmuş.Cumhuriyet gazetesini ve arkasındaki zihniyeti çok güzel özetlemişsiniz. Ama sonuç bölümündeki "Oligarşiye geçmiş olsun" kısmı için bir şerhim var aşağıda yazacağım.


Bekir Bey ,

Mustafa Bey ve siz oligarşiye "geçmiş olsun" demişsiniz ama bir yönden de aslında oligarşi fısatını bulduğu anda her türlü meşru ya da gayri meşru yolu kullanarak tekraren -aslında tam olarak hiç bırakmadığı- iktidarı ele geçirmeye çalışacaktır.

Söylediğim gibi aslında Cumhuriyet gazetesinin temsil ettiği zihniyet iktidarı tam anlamıyla hiç bırakmadı.AKP iktidarı da bu anlamıyla muktedir olmuş değildir.Bunun izdüşümlerini 2002 seçimlerinden bu yana bolca gördük.. Besim Tibuk siyeseti bırakmadan önce "Ankara , gelen kim olursa olsun bir gecede kendine benzetir" diyordu.Çokta yanlış değil bu tespit..İsteyerek benzeyen benziyor , istemeyeni de zorla benzetmeye çalışıyorlar.O da olmadı iktidara geldiğine geleceğine pişman ediyorlar. AKP'ye 3.5 yıldır yapılmaya çalışılan bu..

CHP sempatizanı , koltuğunun altında Cumhuriyet gazetesi ile dolaşan bir bürokrat , "Türkiyede maaş ödemeleri , ekonomik program , yatırımlar , önemli haftalarda halka mesajlar , sosyal politikalar gibi "küçük işleri" hükümetler ; dış politika , Kıbrıs, AB , etnik sorunlar ,savunma , devletin değişmez ilkeleri gibi "büyük işleri" bürokratlar yapar" diye caka satarken bence gerçekleri söylüyor. Fakat bu saltanatta yavaş yavaş bitiyor.Bununda farkındalar.Cumhuriyet Gazetesi'nin manşeti de bu çırpınışın göstergesi..


Mustafa Bey'le "oligarşiye geçmiş olsun kısmında" ayrılıyorum biraz. “Oligarşiye geçmiş olsun” derken rehavete kapılmayalım.Bütün demokratik kazanımlarımızı koruyalım ve bu kazanımlara yenilerini ekleyelim.Ama oligarşiyi küçük , minik yenilmiş görmeyelim."Birşeyler olsun şu ülke karışsın , birşekilde gerginlik çıksın da biz durumdan vazife çıkaralım " diyerek tüm demokratik kazanımları silip atmak için ellerini oğuşturup bekleyenlerin olduğunu unutmayalım..

Aman dikkat..Oligarşi her an hortlayabilir


Saygılarımla..

Yazan: S.Öztürk Tarih: April 13, 2006 6:39 PM

"Bugün çaldıkları alarm zillerinin en büyük gerekçesi olan "din-laiklik" tartışmasını da onlar ortaya çıkardılar. Devletin inançlar karşısında tarafsız olmasını tarif eden laiklik ilkesini çarpıtarak, toplumu dinsizleştirme, dindarları da ezme yönündeki despot projelerinin kılıfı olarak kullandılar. Bu yüzden — örneğin Türkiye'yi, başını örten bir bayanın üniversitede okuma hakkını elinden alan dünyadaki tek ülke haline getirdikleri için — dindar kesim bu tuhaf laikliğe hep kuşkuyla baktı."

guzel bir yazı olmus,elinize saglık...

Yazan: bercenay Tarih: April 13, 2006 9:16 PM

Sn. S. Ozturk dostum,

Fikirlerinizin tamamini paylasiyorum; Mustafa Bey'den "biraz" ayrildiginiz kismi da dahil. Ben yukardaki yorumumda o serhi koymus ve "gecmis olsun" iceren paragrafa "amin" demis ve sizler gibi gercegi oldugu gibi soyleme cesaret gosteren genc entellektuellerin sayisi arttikca bu "dilek" te "inanca" donusecek demistim.

Tabiiki su an icin oligarsinin post-mortem'ini yazmak ve dolayisi ile "hortlamasi" ndan bahsetmek icin vakit erken. Fakat onlarin gayrimesru iktidarinin sonsuza kadar devam edebilecegini dusunmekte esyanin tabiatina aykiridir. Ben daha acik soyleyeyim: Goruldugu gibi bu hakim guc'un aslinda tek gucu tank gucudur. Ne entellektuel, ne populer gucleri vardir. Arkalarini generallere dayadiklarindan emin olarak efelenirler; ve zorbaliklarinin, simariklarinin cesaretini ordan alirlar. Birgun asker, "artik biz demokratik ulkelerin ordusu gibi hareket edecegiz" dediginde kacacak delik ararlar. Aneorobik bakteri icin hava ne ise onlar icinde demokrasi odur.

Selamlar, saygilar
Bekir L. Yildirim

Yazan: Bekir L. Yildirim Tarih: April 13, 2006 9:58 PM

Bir de onları düşünsek biraz. Nesi var bu insanların? Neden böylesi yanlış bir yoldan gitme hevesindeler? Bunlar için yalnızca "çıkar düşkünü" demek mümkün mü? Bunları bu tip çarpık bir 'cumhuriyetçi' zihniyete iten motiv nedir? Cahillik ise, aydınlatmanın yolu yok mu bu 'aydınların buluştuğu kavşak' diye sayıklayan insanları?
Bence gerçekten üzerinde durulmaya değer bir konu : Bu insanların böyle davranmasının bir nedeni yada bir kısım nedenleri var ise nedir bu neden yada nelerdir bu nedenler? Bu konuda değerli yorumcuların görüşlerini bilmek isterdim.

Saygılar...

Cengiz Cebi, felsefe öğretmeni

Yazan: cengiz cebi Tarih: April 13, 2006 10:54 PM

Bekir Bey Ağabeyim ,


Evet haklısınız o şerhi koymuşsunuz ben anlayamamışım.Tekrar okuyunca gördüm.Kusuruma bakmayın.

Oligarşinin entellektüel derinliği olmadığı konusunda haklısınız.Oligarşinin entellektüel derinliği olmadığı gibi tutarlılığı da yoktur.Danimarka gazetesinin yaptığı karikatür edepsizliğine kızıyoruz ama benzer edepsizliği bir çok kereler belki daha soft biçimde Cumhuriyet Gazetesi çizerleri yapmıştır.

Tutarsızlık, Hitler zamanında Faşist ve koyu pozitivist/materyalist olmak ama 1954'lerde Menderes zamanında "Fetih" ekleri vermek, "Ravza-i Murad'da bir Gül'i Muhammedi açtı" (A.Dilipak'tan alıntıdır) şeklinde başlıklar atmaktır.

Tutarsızlık ,Metin Bey dostumun atıfta bulunduğu başka bir blogda da yazdığım gibi , Nazım Hikmet'in fotoğrafını birinci sayfaya basıp 'yüzüne tükürün diye yayınlıyoruz' deyip köprünün altından sular akınca çark ederek 'büyük şair Nazım' naraları atmaktır.


Tutarsızlık , Fetih ekleri veren bir gazete olarak daha sonra devran değişince Kur'an-ı Kerimi aklın yoluna engel olarak dikilmiş set şeklinde çizmek , Kelime-i Tevhidi bir hoca tarafından çöp kovasına benzer bir tenekeden küçük bir çocuğun beynine boşaltılıyormuş gibi gösterme edepsizliğini yapmak , sanki aynı edepsizliği kendisi yapmamış gibi Danimarka gazetesine tepki göstermektir.


Abdullah Cevdet'i bir cenaze namazında camiide abdest alırken gören birisi kendisine "bari küfründe samimi olsan" diye çıkışmış.

Aynı söz bunlar içinde geçerli değil mi ?

saygılarımla..

Yazan: S.Öztürk Tarih: April 14, 2006 12:55 AM

Ataman bey,

""Sizlerin" bu haline çok üzülüyorum"! derken aslında herşeyi özetleyivermişsiniz.

Demek "siz" ve "biz" var, öyle mi? siz de tipik totaliterizm örneği göstererek "ötekileştirme" operasyonuna katkıda bulunun bakalım.

hepimiz aynı "vatan" toprağında, aynı bayrağa, aynı devlete, aynı millete bağlı olarak yaşıyoruz. sizin gibi düşünmeyen insanlar da bu kavramları kutsal sayıyor ve onlarsız bir hayatı düşünemiyorlar.

siz evrimci, ateist, anti-teist her ne ise olabilirsiniz. bu sizin dünya görüşünüz. diğerleri de bunların tam tersine inanabilir, doğru sayabilirler. bütün bunlar sadece ve sadece "düşünsel ayrılıklar"dır. ama sizin yaklaşımınız düşünsel ayrılığın çok ötesine geçiyor,bir "sosyolojik ayrılığa" geçit veriyor. sizin gibi evrimci, ateist, dini cahil halk katmanlarının hurafesi olarak görenler, içinde yaşadıkları toplumu düşünsel ve kimi zaman da etnik sınıflandırmalara tabi tutarak "bölüyor".

oysa farklı düşünen insanlar sizin amcanız, dayınız, teyzeniz, kuzenleriniz, enişteniz, mahallede komşularınız, işyerinde meslektaşlarınız olabilir. nitekim, ben ablamla ve abimle farklı düşündüğüm gibi, işeyerimde de kimin hangi dünya görüşüne sahip olduğunun farkında bile değilim. bu hiç önemli değil çünkü.

ama siz, üniversitelerde asistan alırken, bürokrasiye sınavla eleman alırken, ticari hayatta iş yaparken insanların sosyolojik statülerine bakarsanız-ki mevcut durum budur-zulmün ve mantıksızlığın alasını yapıyorsunuz demektir. bu tabii ki insanlarda tepki de oluşturur.

kendi ülkesinde kendi egemenlerinden korkmanın/çekinmenin ne demek olduğunu siz bilmiyorsunuz Ataman bey.

burası Şili değil, Arjantin değil ve olmayacak. ama o hale getirmek isteyenlere de "hain"den başka bir sıfat uygun olmasa gerek.

bu ülkenin sorunu gelir dağılımının dünyanın en adaletsiz ikinci ülkesi olmasında; töre cinayetleri, kan davaları, kadınlara reva görülenler, aile içi şiddet, bilimsel üretkenlikte sonlarda yer almamız, vatandaşlarımızın yabancı ülke kapılarında çektiği eziyet, evine et alamayan milyonlarca insan, eğitim ve sağlıkta inanılmaz fırsat eşitsizliği, kalkınamama, yolsuzluklarda zirveyi zorlamamız, trafik kazalarında şampiyonluğumuz...evet bunlar bu milletin ezeli ve bu gidişle de ebedi sorunları olacak.

Bu devasa sahici dertler dururken, ısıtıp ısıtıp irtica, laiklik vs tartışmalarını gündeme getirip insanların beynini patlatmanın alemi var mı?

siz "modern" aydınlardan ne bunları ve ne de bunların çözümüne ilişkin tek kelime duymadık. Bu milleti dövmek ve mutluluğunu engellemek için ikide bir yaygara çıkarılmasına ihtiyaç vardı o da çok şükür elinizde hazır.

22 tane banka hortumlandı. Devletimizin ve dolayısıyla milletimizin paraları bir avuç hırsız takımının cebine indi.adından başka herşeyiyle anti islam olan biri dışında hepsi de moderen, ilerici, okumuş, yaratılış gibi "safsatalara" inanmayan "çağdaş" kurumlara ve ailelere aitti.

Bu ülkede kara para ticareti yapan, uyuşturucu sevkiyatı yapan, gençleri zehirleyen, genç kızlarımızı kötü yollara düşüren, doğalgaz anlaşması diye milyon dolarları cebe indirip devlete kitleyen, ihale operasyonları gerçekleştiren, batakhaneleri işleten, vergi kaçıran, hayali ihracat yapan hep bu "çağdaş" insanlar (isimleri boy boy gazetelerde) hele devlete milyar dolarlar kitleyip de ödemeyen bu soyguncuların magazin dergilerindeki saygın fotoğrafları yok mu? güleyim mi ağlayayım mı bilmiyorum..müslüman görünümlü münafıklar da yok değil tabi bunlar arasında.din üzerinden siyaset ve ticaret yapan münafıklar da buradadır.

bu ülke, bu devlet bizim, hepimizin. devletimize, ülkemize, milletimize gelecek en ufak bir zarar bizim yüreğimizi titretir.

Yazan: nuri saglam Tarih: April 14, 2006 8:04 AM

Arkadaslar,

Cumhuriyet'in cikisini az tirajli bir gazetenin hezeyani diye gecistirmek zor maalesef. Bu darbe cigirtkanligi maalesef daha buyuk bir planin medya ayaginin bir parcasini olusturur gibi gozukuyor. Reis-i cumhur Ahmet Nejdet Sezer ise kendine duseni yapmis bu kooridneli hareket icerisinde. Bakalim neler buyurmus Sn. Sezer"

Gazetelerden:

"Anayasa'nın 13. maddesinde, "temel hak ve özgürlüklerin laik Cumhuriyet'in gereklerine uygun olarak sınırlanabileceğinin" belirtildiğini savunan Sezer, şu ifadeleri kullandı: "Anayasa Mahkemesi'nin, laiklik ve türbanla ilgili yukarıda açıklanan kurallara dayalı kesin ve açık yargıları vardır. Laiklik ilkesi nedeniyle, dinin, bireyin manevi yaşamını aşarak, toplumsal yaşamı etkilemesine izin verilemez; bireyin inanç ve ibadet yaşamına, kamu düzenini, güvenini ve çıkarlarını korumak amacıyla sınırlamalar konulabilir; dinin kötüye kullanılması ve sömürülmesi yasaklanabilir." buyurmus Sn. Sezer.

Acaba?

TC Anayasasi,
MADDE 13. – (Değişik: 3.10.2001-4709/2 md.) Temel hak ve hürriyetler, özlerine dokunulmaksızın yalnızca Anayasanın ilgili maddelerinde belirtilen sebeplere bağlı olarak ve ancak kanunla sınırlanabilir. Bu sınırlamalar, Anayasanın sözüne ve ruhuna, demokratik toplum düzeninin ve lâik Cumhuriyetin gereklerine ve ölçülülük ilkesine aykırı olamaz."

Peki Sn. cumhurbaskani ne anlamis bu maddeden?

Goruldugu gibi Sn. Sezer bu darbeler anayasasinin bir maddesini dahi parcalayarak en yasakci sekilde yorumluyor.
Evet “darbeler anyasasinin”, Sezer’in kendi goruslerine destek icin kullandigi bu maddesi dahi Sezer’in ifade ettigi gibi “temel hak ve ozgurluklerin” nasil sinirlanabilecegini degil nasil sinirlanamayacagini soyluyor. Sinirlamalarin “ancak kanunla” ve “temel hak ve ozgurluklerin ozune dokunulmaksizin” olabilecegi ise Sn. Sezer icin kucuk bir detay olsa gerek. Demokrasi ve laiklik Sn. Sezer’in bahsettigi “soz ve ruh” un ana unsurlari. Sezer’in kasstettigi sinirlama ise ne demokrasi ile ne laiklikle bagdasir. Demokrasi oldugunu iddia eden hicbir ulkede, “laiklik” insanlarin inanc hurriyeti, inanci yasama hurriyetine, inancini ifade etme hurriyetine “sinirlama” getirilemez. “laikligi” en kati yorumlayan ve icad eden Fransa’da dahi benzeri bir sinirlama tahayyul dahi edilemez.

, "Bireyin inanç ve ibadet yaşamına, kamu düzenini, güvenini ve çıkarlarını korumak amacıyla sınırlamalar konulabilir" buyurmus Sn. Sezer. Laikliğin, "din ve vicdan özgürlüğü"ne indirgenerek anlamsız kılınmaya çalışıldığını, "tesettür amacıyla kullanılan türbanın" bireysel özgürlük kapsamına alınarak kamusal alana sokulmak istendiğini de buyurmus Sn. Sezer.


Merak ediyorum acaba Sezer “laiklik” ten ne anilyor. Bellikli “din ve vijdan ozgurlugu” kismindan hoslanmiyor. Peki gerisi? Gerisi ise devletin dinlerden esit mesafede olmasini iceriyor. “tesettur amaciyla kullanilan turban” in “bireysel ozgurluk” kapsaminma alinmaya calisidigi ise kendi icinde celiskili. Cunki Sezer “tesettur amaciyla” diyerek bunun bir dini gereklilik” oldugu veya kullanan insanlarin bunu “dini gereklilik” gorduklerini kabul ediyor fakat bu dini gerekliligi “bireysel ozgurluk kapsamina” almiyor. Acaba Sezer’in kafasindaki “bireysel ozgurluk” nedir? Boyle birsey varmidir? Birde simdilerde laikcilerin dillerine pelesenk ettikleri “kamusal alan” cikti. Nedense laiklik gibi “kamusal alan”inda tarifini yapmaktan kaciniyorlar. Danistay’in ogretmen Aytac Kilinc’in aleyhine verdigi kararda ogretmen isinden evine donerken dahi “kamusal alan” da bulunuyor ve sokakta basini ortmekle “kotu ornek” (evet Danistay’in yeni bir ictihadi-“kotu ornek”-Guniness’e gececek ifade) olmakla sucluyor. YOK Baskani Erdogan Tezic ise kavrami daha genisletip bunun evlerin icini dahi kapsayabilecegini soyluyor. Benim anladigim bu zevat kisacasi “kuvvet bende, ben tanim manim yapmam, ve istedigim zorbaliga bir kilif bulurum; anayasa, kanunlar yasaklamiyorsa uygulamayla yaparim bu isi” diyorlar. Sabik Anayasda Mahkemesi Baskani Mustafa Bumin TBMM’nin dahi basortusunu yasaklayici anayasa maddelerini degistiremeyecegini buyurmamismi idi?


"Anayasa Mahkemesi'nin üniversitelerde "türban"ı serbest bırakan düzenlemeyi iptal ettiğini yineleyen Sezer, Refah Partisi'nin de bu nedenle kapatıldığını, "Anayasa Mahkemesi'nin siyasal parti kapatma kararlarında da; siyasal partilerin, yükseköğretim kurumları öğrencilerinin başörtüsü kullanmalarını destekleyen davranışları ile siyasal bir simge olan türbanın, eylemli bir durum yaratılarak TBMM'ne taşınması girişimi laiklik ilkesine aykırı görülerek kapatma nedeni sayılmıştır" sözleriyle işaret etti. Sezer, bu kararların "yasama, yürütme ve yargı organları ile idari makamları, özel ve tüzel kişileri bağladığını" da öne sürdü. ".


"Laikliğin, "din ve vicdan özgürlüğü"ne indirgenerek anlamsız kılınmaya çalışıldığını, "tesettür amacıyla kullanılan türbanın" bireysel özgürlük kapsamına alınarak kamusal alana sokulmak istendiğini öne süren Sezer, Anayasa Mahkemesi kararlarının "herkesi bağladığını", bu nedenle kendisinin de "bu kararları uygulamakla yükümlü olduğunu" savundu.".

Ilginctir ayni Sezer kendisi Anayasa Mahkemesi uyesi iken, 2547 sayili kanunun kilik kiyafeti duzenleyen 17. maddesi iptal istemi ile mahkeme onune geldiginde bu maddenin yerinde kalmasi halinde basortusunu universitelerde serbest birakacagini muhalefet serhi olarak dusmustur. Yani Sezer yerinde kalan o maddenin "universitelerde basortusunu serbest biraktigini" karara muhalefet serhinde ifade etmistir. Simdi ise ayni Sezer acikca KENDISINI YALANLAMAKTADIr, yasagin kanuni oldugunu iddia etmkele.

Buna kendi cevabim yerine emekli hakim Vehbi Sabuncuoglu’nun konu uzerine degerlendirmesi:

KILIK-KIYAFET TEMEL HAK VE HÜRRİYETLERİNDENDİR

Bilindiği gibi başörtüsü yasağını koyan yasakçılar, YÖK eski Başkanı ve bazı rektörler her fırsatta, Anayasa Mahkemesi kararlarından bahsettiler. Türkiye’de kadınların kılık-kıyafetlerini düzenleyen bir kanun var mı? Başörtüsünü yasaklayan bir yasa mevcut mu?

Yurdumuzda kadınların kılık ve kıyafetlerini düzenleyen ve başörtüsünü yasaklayan hiçbir kanun yoktur. Aksine Yüksek öğretim kurumlarında kılık kıyafetin serbest olduğunu hükme bağlayan 2547 sayılı YÖK Kanununun 17. maddesi yürürlüktedir ve bu madde ile başörtüsü üniversitelerde serbesttir; kanunî teminat altına alınmıştır.
Üniversitelerde başörtüsü yasağı 20.12.1982 tarihinde YÖK’ün yayınladığı bir genelge ile başlamıştır. Bunu tâkiben, üniversite senatoları aldıkları çeşitli kararlarla başörtüsünü yasaklamışlardır. Yani, kanunî dayanağı mevcut değildir. Çünkü, 7.11.1982 tarihinde kabul edilen. Anayasa’nın 12. maddesinde kişilerin temel hak ve hürriyetlerinin, dokunulmaz, vazgeçilmez, devredilmez olduğu ve 13/1. maddesinde de bu temel hak ve hürriyetlerin özel sebeplerle, ancak kanunla sınırlandırılabileceği esası kabul edilmiştir.
Kadınların ve üniversite öğrencilerinin kılık ve kıyafeti de, kişilerin temel hak ve hürriyetlerindendir. Başörtüsü de kılık kıyafetin ayrılmaz bir parçasıdır.
Yine, Anayasanın 38/8. maddesi, “idare kişi hak ve hürriyetlerinin kısıtlanma sonucunu doğuran bir müeyyide uygulayamaz” esasını getirmiştir.
Anayasamızın bu maddelerine göre kişilerin temel hak hürriyetlerini sınırlandıran ve yasak getiren kararlar ancak kanunlarla yürürlüğe konulabilir. İdarî makamlar, bu temel hak ve hürriyetleri, kanun olmadan sınırlandıramaz ve yasaklayamaz.

BAŞÖRTÜSÜ YASAĞI ANAYASAYA AYKIRIDIR

Hiçbir kanunî temeli olmadığı için YÖK’ün ve üniversite senatolarının yasak kararları hukuken temelsizdir. Üstelik üniversitelerde kılık kıyafetin serbestiyeti 2547 sayılı YÖK Kanunu’nun 17. maddesi ile 28.10.1990 tarihinde kanunla kabul edilince, bu kanundan önce yayınlanan genelge ve senato kararları, hukukî temelden yoksun kalmıştır. Çünkü, Anayasanın 124. maddesi tüzük ve yönetmeliklerin, kanunlara ve Anayasaya aykırı olamayacağını emretmektedir.
2547 sayılı Kanunun 17. maddesine tamamen aykırı olan YÖK’ün genelgesi ve senatoların yasak kararları Anayasanın 124. maddesine göre hukukî değerini kaybetmiştir.
Zira, üniversitelerde kılık ve kıyafeti serbest bırakan 2547 sayılı kanunun 17. maddesi Anayasa Mahkemesince incelenmiş, anayasaya aykırı olmadığı kesinleşmiş ve halen bu madde yürürlüktedir.
Ayrıca, üniversitelerde kılık ve kıyafet ve başörtüsü serbest olmasına rağmen, hâlâ yasak kararların uygulanması Anayasanın 6/son ve 11. maddelerine de aykırıdır. Zira, 6/son maddeye göre, “…hiçbir kimse veya organ kaynağını Anayasadan almayan bir devlet yetkisini kullanamaz.”
Yine, anayasanın 11. maddesine göre, “Anayasa hükümleri, yasama, yürütme ve yargı organlarının idâre makamlarını ve diğer kurum ve kuruluşları bağlayan temel hukuk kurallarıdır.”
Sonuçta; kadınların ve üniversite öğrencilerinin kılık ve kıyafetini sınırlandıran ve başörtüsünü yasaklayan hiçbir kanunî düzenleme mevcut olmadığından, uygulanan başörtüsü yasakları, Anayasa’nın, 6/son, 7., 11., 12., 13/1., 38/8., 124. maddelerine açıkça aykırıdır.

ÜNİVERSİTELERDE BAŞÖRTÜSÜ
YASAĞININ GEREKÇESİ GEÇERSİZ

Türkiye’de başörtüsü yasağını, Anayasa Mahkemesinin yürürlüğe koyduğu yolunda bir kanaat mevcut. Türkiye’nin bugünkü hukukî mevzuatının ışığı altında bunu değerlendirir misiniz?
Başörtüsünü Anayasa Mahkemesinin yasakladığı düşüncesi nereden kaynaklanıyor?

Üniversitelerde başörtüsü yasağını Anayasa Mahkemesinin karar altına aldığı düşüncesi, şu iki kaynaktan gelmektedir.
Üniversitelerde başörtüsü yasağı, ilk önce Yüksek Öğretim Kurumunun (YÖK) 20.12. 1982 tarihinde yayınladığı bir genelge ile başlamıştır. Bu genelge üzerine üniversite senatoları, başörtüsü nü yasaklayan kararlar almışlardır. Bu yasakların kaldırılmasını isteyen Türkiye Büyük Millet Meclisi, 28.10.1990 tarihinde, 2547 sayılı YÖK Kanunu’nun 17. maddesini kabul etmiştir.
Bu kanun maddesi Cumhurbaşkanınca imzalanıp Resmî Gazete’de yayınlanarak yürürlüğe girmiştir. O zamanki muhalefet partisi, bu maddenin Anayasa’ya aykırı olduğu iddiası ile yüksek Mahkemeye iptal dâvâsı açmış ise de, Anayasa Mahkemesi, bu maddenin anayasaya aykırı olmadığına karar vermiştir. Bu surette üniversitelerde kılık kıyafetin serbest olduğu kanunen teminat altına alınmıştır.
Ancak bu kararın gerekçe kısmında, “… her ne kadar üniversitelerde kılık kıyafet serbest ise de bu, dinî inancı gereği türban takmanın serbest olduğu mânâsı çıkarılamaz” cümlesi ilâve edilmiştir.
Yine, Anayasa Mahkemesinin başka bir kararının gerekçesinde de serbest olan kıyafetin “çağdaş kıyafet” olduğundan bahsedilmiştir.
İşte, üniversitelerde başörtüsünü Anayasa Mahkemesinin yasakladığı düşüncesinde olanlar, Anayasa Mahkemesi’nin iki kararının gerekçe kısmındaki bu cümle ve “çağdaş kıyafet” tanımını delil olarak göstermektedirler.


“YASAK,” HUKUK MANTIĞINA ve
KANUN TEKNİĞİNE UYGUN DEĞİL

2547 sayılı YÖK Kanununun 17. maddesi üniversitelerde kılık ve kıyafeti ve bunun ayrılmaz bir parçası olan başörtüsü ve türbanı serbest bırakmış iken Anayasa Mahkemesinin iki kararının gerekçe kısmında geçen cümle ve kelimelerden yasak yorumu yapmak hukuk mantığına ve kanun tekniğine de uygun değildir.
Çünkü, yargı kararlarının bağlayıcı olan bölümü kararın “hüküm” bölümüdür. Bir yargı kararının gerekçesindeki cümleleri, kanunun açık hükmüne tamamen tezat teşkil eder şekilde yorumlamak hukuk mantığına aykırıdır.
Anayasa Mahkemesinin başörtüsü ve türbanı yasakladığı yorumu, anayasanın 6/son maddesine de uygun düşmemektedir. Çünkü, anayasanın 6/son maddesinde, “…hiçbir kimse veya organ kaynağını anayasadan almayan bir devlet yetkisini kullanamaz” denilmektedir.
Yine Anayasa’nın 11. maddesi de böyle bir yoruma izin vermemektedir. Zira, anayasanın 11. maddesi de, “Anayasa hükümleri, yasama, yürütme, yargı organlarını ve idare makamlarını ve diğer kuruluş ve kişileri bağlayan temel hukuk kurallarıdır” esası kabul edilmiştir.


GEREKÇEDEN HÜKÜM ÇIKARILAMAZ

Yıllarca hukukla ilgilenmiş, emekli bir hakim olarak Anayasa Mahkemesinin “karar gerekçesi”nde “çağdaş kıyafet tanımı”nın başörtüsünü yasaklamak maksadıyla kullanılmasını nasıl değerlendiriyorsunuz?
Bu hususu anayasanın 153. maddesi ve yine anayasaya göre tek yasa koyucu TBMM ile ilgili diğer hükümler çerçevesinde izâh eder misiniz?

Anayasa Mahkemesinin gerekçeleri kanun yerine geçer mi?

“Başörtüsü yasağını Anayasa Mahkemesinin yürürlüğe koydu” düşüncesi anayasanın 153/2. maddesine tamamen aykırıdır.
Şöyle ki, anayasanın 153/2. maddesi, “Anayasa Mahkemesi bir kanun veya kanun hükmündeki kararnamenin, tamamen veya bir hükmünü iptal ederken, kanun koyucu gibi hareketle yeni bir uygulamaya yol açacak bir cümle hüküm tesis edemez” esasını kabul etmiştir.
Üniversitelerde kılık ve kıyafeti de bu arada kıyafetin ayrılmaz bir parçası olan başörtüsü ve türbanın serbest olduğuna dair bir kanun maddesi mevcut iken ve bu maddenin anayasaya aykırı olmadığı, bizzat Anayasa Mahkemesince kabul edilmiş iken Anayasa Mahkemesinin gerek bu kararından ve diğer bir kararının gerekçe kısmındaki cümlelerinden, yasak sonucu çıkartmak, yine Anayasa’nın 153/2. maddesine tamamen aykırı bir yorumdur.

YASAK, EVRENSEL CEZA HUKUKU
KURALLARINA DA AYKIRI…

Bu yasağı, evrensel hukuk kuralı olan “kanunsuz ceza olmaz” prensibine göre nasıl değerlendiriyorsunuz?

“Anayasa Mahkemesinin başörtüsünü yasakladığı” yorumu ve inancı, evrensel bir hukuk kuralı olan “kanunsuz ceza olmaz” prensibine de uygun düşmemektedir.
Anayasa’nın 38/1. ve Türk Ceza Kanununun 1. maddesinde “Kanunun sarih olarak, suç saymadığı bir fiil için kimseye ceza verilemez.” Ve yine anayasanın 138/3. maddesinde “Ceza ve ceza yerine geçen güvenlik tedbirleri, ancak kanunla konulur” esasını getirmiştir.
Türk Ceza Kanununun 1. maddesini açıklayan, ceza hukuku profesörlerinden Ord. Prof. Tahir Taner, “Türk Ceza Hukuku” isimli kitabının 131. sayfasında şöyle bir izâh getirmektedir: “Bir eylemin suç sayılması için, ilgili yasa maddelerindeki tanıma ve kapsadığı unsurlara uygun olması gerekir; benzetme veya yorum yoluyla suç ihdas edilemez ve ceza verilemez.”
Bu açıklamadan da anlaşılacağı üzere, yasaklar ancak kanun yoluyla açık ve net olarak yürürlüğe konabilir. Benzetme ve yorum yoluyla yasak koymak ve bu yasaklara uymayanlara bir takım disiplin cezaları vermek, üniversiteden ihraç ve benzerî cezaları uygulamak, anayasadaki ve Türk Ceza Kanunundaki “kanunsuz suç ve ceza olmaz” prensibine de muhaliftir.
2547 sayılı YÖK Kanununun 17. maddesi, üniversitelerde kılık ve kıyafet ve onun bir devamı olan başörtüsü, ve türbanı tamamen serbest bırakmış iken, Anayasa Mahkemesinin bir karar gerekçesindeki cümle ile başka bir kararının gerekçesinde geçen “çağdaş kıyafet” deyimine dayanarak başörtüsü ve türbanı yasakladığı sonucuna varmak, evrensel ceza hukuku kuralı olan “kanunsuz ceza olmaz” prensibine de uygun değildir.

YASAK, TEMEL HAK VE
HÜRRİYETLERE UYGUN DÜŞMEMEKTE…

Başörtüsü yasağı dayatması, anayasadaki kişilerin temel hak ve hürriyetleri açısından incelendiğinde, nasıl bir sonuç karşımıza çıkar?

Anayasa Mahkemesinin başörtüsü ve türbanı yasakladığı yorumu, anayasadaki temel hak ve hürriyetleri düzenleyen maddelere de uygun düşmemektedir.
Anayasanın 12. maddesinde de, herkesin kişiliğine bağlı temel hak ve hürriyetlere sahip olduğu kabul edilmiş ve bu hak ve hürriyetlerin dokunulmaz, devredilemez ve vazgeçilmez mâhiyette olduğu kabul edilmiştir.
Anayasanın 13/1 maddede de, bu temel hak ve hürriyetlerin ancak kanunla sınırlanabileceği esası getirilmiştir.
Anayasa’nın 38/8. maddesine göre, “İdârenin kişi hürriyetlerini kısıtlama sonucunu doğuran bir müeyyide uygulayacağı” prensibi kabul edilmiştir.
Anayasanın bu maddelerine göre, kişilerin temel hak ve hürriyetleri ancak kanunla sınırlanabilir, idâre makamları kişilerin temel hak ve hürriyetlerini kısıtlayamaz.
Türkiye’de Cumhuriyetin ilânından bugüne kadar geçen 80 yıl boyunca kadınların kılık ve kıyafetini ve başörtüsü veya türbanı yasaklayan hiçbir kanun kabul edilmemiştir.
Kanunî durum böyle olmasına rağmen, “üniversitelerde başörtüsü ve türbanı, “Anayasa Mahkemesi yasakladı” yorumu ile yasaklayıp bu yasak uygulamasının devam ettirilmesi, , Anayasa’nın 12., 13/1. ve 38/8. maddelerine uygun değildir.


YASAK, EĞİTİM HAKKI VE
HÜRRİYETİNE DE AYKIRI…

Başörtüsü yasağını, anayasadaki eğitim hakkı ve bilim hürriyeti yönünden nasıl nasıl değerlendiriyorsunuz?

Bu açıdan bakıldığında, başörtüsü yasağı ayrıca anayasanın 27. ve 42. maddelerine de aykırıdır.
Şöyle ki, anayasanın 27. maddesinde, “ Herkes bilim ve sanatı serbestçe öğrenme ve öğretme, açıklama ve yayma bu alanda araştırma yapma hakkına sahiptir” esasını getirmiştir.
Yine anayasanın 42/1. maddesinde de “Kimse, eğitim ve öğretim hakkından yoksun bırakılamaz” ve yine anayasanın 42. maddesinin 8. fıkrasında, “Eğitim ve öğretim kurumlarında, sadece eğitim ve öğretim ve araştırma ve inceleme ile ilgili çalışmalar yürütülür. Bu faaliyetler her ne sebeple olursa olsun engellenemez” esaslarını getirmiştir.
Anayasanın bu hükümlerine rağmen üniversitelerde, “Anayasa Mahkemesi başörtüsü ve türban yasağı getirdi” yorumu yapılarak, başörtülü öğrencilerin üniversite binalarına alınmaması ve imtihanı kazanmış öğrencilerin kayıtlarının yapılmayarak eğitim ve öğrenimlerinin engellenmesi, anayasanın 27. ve 42/1. ve 42/8. maddelerine de bu cihetiyle tamamen aykırıdır.


BAŞÖRTÜSÜ YASAĞI, MİLLÎ
İRÂDE PRENSİBİNE DE ZIT…

Bütün bunlar çerçevesinde bir de yasağı anayasada yer alan millî irâde ve TBMM’nin millet irâdesini temsili bakımından yorumlar mısınız?

Anayasanın 7. maddesine göre, kanun yapma yetkisi sadece TBMM’ndedir. Gerek şu ki, Meclis, 28.10.1990 tarihinde 2547 sayılı kanunun 17. maddesini kabul ederek, üniversitelerde kılık kıyafetin ve bu arada kılık kıyafetin bir parçası olan başörtüsünü serbest bırakmak istemiş ve millî irâde bu yolda tecellî etmiştir.
Meclis millet adına irâdesini ortaya koymuş, kanun çıkarmıştır. 2547 sayılı kanunun bu açık ve net hükmüne rağmen, Anayasa Mahkemesinin iki kararındaki gerekçelerindeki cümle ve kelimeleri, “yasaklama” şeklinde kanun maddesinin metnine tamamen aykırı olarak yorumlayıp, yasakların uygulanmasına devam edilmesi, millî irâdeye aykırı bir sonuç doğurmaktadır.

KANUN OLMADAN YASAK OLMAZ

Meseleye uluslararası hukuk açısından nasıl bakıyorsunuz? Demokratik ülkeler ve hukuk düzeni açısından değerlendirmeniz nedir? Kanun olmadan yasak olur mu?

Kişilerin temel hak ve hürriyetlerinin ancak kanunlarla sınırlanacağı yolundaki anayasa prensibi, sadece bizim anayasamızda değil, aynı zamanda bütün medenî ülkelerde de kabul edilmiştir.
Meselâ, Almanya’da, Müslüman bir bayan öğretmenin, başörtüsü ile derse girmesini yerel mahkeme yasaklamış ise de, Almanya Anayasa Mahkemesi, “Mevcut kanunlarda, Müslüman bir bayan öğrenmenin, başörtüsüyle derse girmesini yasaklayan bir kanun maddesi olmadığı için” alt mahkemenin verdiği yasak kararını Eylül 2003 tarihinde kaldırmıştır.
Bütün medenî ülkelerde olduğu gibi Almanya Anayasa Mahkemesi de kişilerin temel hak ve hürriyetlerinin ancak kanunla sınırlanacağını kabul etmiş. Bu hukukun değişmez temel bir kuralıdır. Kanun maddesi olmadan, sâdece yargı kararlarının gerekçelerini yorumlayarak, yasak uygulamak Batılı hukuk sisteminde de mevcut değildir.
Başörtüsü yasağı Birleşmiş Milletler Genel Kurulunca 1948 yılında kabul ve ilân edilen, “İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi”ndeki kişilerin temel hak ve hürriyetlerini düzenleyen maddelerine de aykırıdır.

TÜZÜK ve YÖNETMELİKLER
KANUNA AYKIRI OLAMAZ

O halde, kanuna rağmen YÖK genelgesinin anlamı nedir? Tüzük ve yönetmelikler, anayasa ve yasalara aykırı olabilir mi? Buna ne dersiniz?

Anayasanın 124. maddesi, tüzük ve yönetmeliklerin anayasaya ve kanunlara aykırı olamayacağı esasını kabul etmiştir.
2547 sayılı kanunun 17. maddesi, üniversitelerde kılık ve kıyafeti ve bu arada kılık ve kıyafetin bir bölümü olan başörtüsünü açıkça serbest bırakmıştır. Bu kanun maddesinin kabul edildiği 28.10.1990 tarihinden itibaren bu maddeye aykırı tüzük, yönetmelik ve genelgeler, hukuken geçersiz kalmıştır. Bu kesindir.
Dolayısıyla, YÖK’ün başörtüsünü yasaklayan 20.12.1982 tarihli genelgesi ve bu genelgeye dayanılarak üniversite senatolarının verdiği yasak kararları da 2547 sayılı kanunun 17. maddesine bütünüyle aykırı olduğu için, anayasanın 124. maddesi gereğince hukuken geçersiz sayılması ve kaldırılması gerekir.
Netice olarak şunu belirtelim ki, 2547 sayılı Yüksek Öğretim Kanununun 17. maddesine göre, üniversitelerde, kıyık ve kıyafet ve bunun devamı olan başörtüsü ve türban, tamamen serbest olduğu ve Türkiye Cumhuriyetinde bugüne kadar, kadınların kılık ve kıyafetini ve başörtüsünü yasaklayan hiçbir kanun çıkarılmadığı halde, Anayasa Mahkemesinin başörtüsü ve türbanı yasakladığı yorumu yapılarak, yasak uygulamak, anayasanın 6/son, 7., 11., 12., 13/1., 27., 38/1., 38/3. ve 42/1-8. ile ve 124. maddelerine ve Türk Ceza Kanununun 1. maddesine aykırıdır.

(kaynak: http://www.demoder.org/makaleler/basortusunuyasaklayan.htm)
============================

“Şemdinli olayına da değinen Sezer, olayla ilgili iddianamede "yargının siyasallaşmasının" örneği yaşandığını savunarak, "Şemdinli'de dile getirilen savlar adalet duygusuna büyük zarar vermiş; Türk Ordusu'nu hak etmediği bir tartışmanın konusu yapmıştır. Ordumuzu yıpratma etkinlikleri, akılla ve yurtseverlik duyguları ile bağdaştırılabilecek bir durum değildir. Ordu'nun itibarının korunması Devlet'in asli görevlerindendir" dedi. “


Anlasilan “Semdinli Iddianamesi” nin Sezer’i ilgilendiren tek boyutu iddianamede Yasar Buyukanit’in adinin gecmesi. Onun icin bir kitabevinin bombalanmasi, insanlarin hayatlarini kaybetmesi, terorle mucadele adina askerin gayrimesru islere karismasi, teroru onlemek adina tamda aksi tepki veren islerin yapilmasi, bircok ordu mensubunun akceli islere bulasmasi, vatandas hakkinda “PKK’ya yardim yaptigini” gosteren sahte belgeler duzenlenmesi, simdilye kadar varligi dahi inkar edilen JITEM gibi gayrikanuni yapilanmalar, gibi olaylar hicbir anlam ifade etmiyor. Sadece "orduya dokunmayin" diyor. Sucu sadece gorevini yapmak olan Cumhuriyet Savcisi Ferhat Sarikaya, Eminiyet’in Istihbarat Birimi'nin basi gibi bircok gorevlinin kurban verilmesi tatmin etmemis Sezer’i. Ve goruluyorki Sezer “ordu” yu kanunlarin ustunde goruyor.

Evet Sezer'in, Cuhuriyet'in "orduyu" neyin guvencesi olarak gorduklerinin takdirini idrak kapasitesi olan insanlara birakiyorum.

Selamlar, saygilar
Bekir L. Yildirim

Yazan: Bekir L. Yildirim Tarih: April 14, 2006 9:04 AM

Sevgili S.Öztürk, Bekir Yıldırım ve Nuri Sağlam dostlarım, bana söyleyecek hemen hiçbir şey bırakmamışlar. Daha önceki sözlerime ekleyecek birşey görmüyorum bu durumda. Mustafa Bey'in "Oligarşiye geçmiş olsun." sözünü doğru bulmadığımı ben de ifade etmiş olayım.

(Nuri Bey, "Ne Gerek Var Darwin'le Uğraşmaya" ilmeğinde çok gecikmeli de olsa size cevaplar verdim. Okur musunuz lütfen?)

Yazan: metin-thePoor Tarih: April 14, 2006 9:53 AM

Merhaba Sevgili Metin Bey,

aslinda ben de size cevap yazmistim ama teknik bir sorun cikti herhalde bir türlü ulaşmadı.

nazik cevabiniz için öncelikle teşekkür ederim.

din konusu gerçekten çok netameli ve üzerinde tarihsel tortuların ağırlığı nedeniyle kördüğüme dönüşmüş durumda. bu konu bu nedenle çon uzun soluklu ve derinlemesine tartışılmak zorunda. Konunun birden fazla boyutu var. ve biz bir yerden başlamak durumundayız.

ama önce bir parantez. son iki asırda her alanda olduğu gibi düşünsel alanda da pasif bir süje rolü oynadığımızdan Batılı kavram ve referanslarla düşünüyoruz. ne yapalim gerçek bu. Batı dediğimizde ise arkasında koskoca bir plato-aristo felsefesini ve hristiyan teolojisini barındırıyor. Whitehead'ın çok önemli bir tespiti vardır: Tüm batı düşüncesi Eflatun'a dipnottur diye..

Din denince de düşünce tarihinde konu edilen Hristiyanlıktır. Sizin de dolaylı atıfta bulunduğunuz "İnanıyorum çünkü saçma" şeklinde özetlenen Aziz Agustin'in formüle ettiği hristiyan teolojisinin insanlığı saçmaya ve akıldışılığa mahkum eden otoritesi, kilisenin bir kurumlaşmış din olarak akli olan herşeye karşı çıkan tarihi, haklı olarak batılı düşünen kafaları "inançsızlığa" itmiştir. hele bilimsel keşiflerle de çelişen bir kutsal kitap da ortada olunca işlem tamamlanmıştır. ve Marx'ın haklı olarak belirttiği üzere Din Hakim güçler tarafından afyon olarak kullanılmıştır.

burada yine bir ekstra parantez açarak bir hususu daha vurgulamak istiyorum: Hristiyan zihni, Tanrı denince "İsa"yı düşünür. tanrı öldü derken de akla gelen İsa'nın ölümüdür. bu ayrıntı daha sonra yeri geldiğinde açıklayacağım çok önemli bir şuur altının backgroundunu oluşturmaktadır.

İslamiyetin ortaya çıkışı ve oynadığı devrimci rol sizin daha iyi bildiğiniz gibi Marx tarafından bile takdirle anılmaktadır.

Kur'an vahyinin ve Peygamber terbiyesinin kızlarını diri diri toprağa gömen insanları nasıl böcekleri ezmeme konusunda titiz hale getirdiği tarihin şahitliğindedir.

Kadisiye harbinde, Sasanilerin efsanevi komutanı Rüstem'in çadırına atıyla giren Sahabi'nin, rüstem'in "İslam'ın mesajı nedir" mealindeki sorusuna verdiği cevap insanlığa bir ders mahiyetindedir:

"İslam, insanın insanlara kul olmasını, zulmetmesini yasaklamakta, sadece ve sadece bir olan Allah'a kulluğa çağırmaktadır". bu açıktır ki, eşitlik ve adalet demektir.

Daha sonraki dönemde ise her 50 yıl bir İslam bilginin adıyla anılmaya başlamıştır. ünlü roger Bacon, arapça bilmeyenin bilim yapamayacağını talebelere ikaz etmiştir..vs..

ama sonra ulum-u fenniyenin dışlanıp salt dini ilimlere ağırlık verilmesi, alimlerin otoritelerinin baskın hale gelerek üretim yerine nakilciliği özendiren bir sürecin başlaması, kirli siyaset ve toplumu kontrol etme amacıyla dini düşüncenin donuklaştırılıp dogmalaştırılması sonumuzu hazırlayan ana sebepler haine geldi..

maalesef, müslümanlar ne eşyayı, evreni, tabiatı okuyabildiler ne de Kur'an'ı. hurafeler ve sadece küçük bir azınlık oluşturan dini ilim tahsil edenlerin Kur'an'ı ölü gözlerle, yani ölülerin gözleriyle okumaları da bugün içinde bulunduğumuz kaosun doğumunda etkin rol oynamıştır..mesele çok uzun ve girift. iki tarafın bağnazlarının bir türlü hakkıyla ele alıp tartışılmasına imkan vermediği bir dokunulmaz alan. toplum buna hazır mı? hiç sanmıyorum. ama bir yerden başlamak da gerek.

sizin düşünsel serüveninizde geldiğiniz nokta bu açıdan çok önemli. hakikata gerçekten ulaşma amacı ve niyeti taşımak. gerçeği yalnız kendisinin tükettiğini sanmak ise sadece cehl-i mürekkep olsa gerek!

daha sonra bu bölümün konusu olan Cumhuriyet gazetesi ile ilgili de birkaç hususa değinceğim şimdilik burada parantezi kapatıyorum. çok sevdiğim Sufilerin bir sözüyle:

"Hakikat aramakla bulunmaz. Ancak, bulanlar arayanlardır".

saygılarımla

Yazan: nuri saglam Tarih: April 14, 2006 11:22 AM

Cengiz Bey,

Asagidaki cevap-yorumumu yanlislika baska baslik altina koymusum. Uygun yere tasimis olayim.
---------------------------------
Cengiz Bey,

Kanimca bu zihniyettekilerin psikoanalizin yapma geregini ifade etmeniz cok yerindedir. Bu bir nebze "Kurt Sorununu Yeniden Dusunmek" kitabinin ilan edildigi baslik altinda tartisildi; fazla derinlemesine olmasada. Saniyorum "En Hakiki Mursit" gibi bircok baslik altindada bu konuya girildi bir nebze. Fakat saniyorum sorunuza direkt cevap vermeye calisan bir makala Zaman Gazatesi'nde cikti Ibrahim Kalin kaleminden cikan iki parcali yazida. Bunlrdan birincisi:“Cumhuriyet’in Derin Korkulari” (I)

http://www.zaman.com.tr/?bl=yorumlar&alt=&trh=20060331&hn=271417

Ikinci kismi Zaman'in ertesi gunki nushasinda veya benim "Kurt Sorunu..." kitabinin tartisildigi baslik altindaki yorumumda bulabilirsiniz. Tabiiki bi bir cevap. Baska cevaplarda verilebilir.

Ben Cumhuriyetci mentaliteyi birkac kelime ile ozetleyecek olursam: Korkular (gercek veya tahayyul edilen), mevzileri koruma, rant, demokrasinin cari oldugu bir ortamda kendilerinin ayricaliklarinin, sahte degerlerinin prim yapmayacagi dusuncesi.

Meselenin onemli bir boyutu uzerine parmak bastiniz.
=====================================

Metin-the-Poor dostum,

Kanimca bu "Cuhuriyet Muhafizligi" uzerine birbirinden farkli yuzlerce yazi yazilabilir. Aslinda oldukca kolaydirda. Gecen bir kose yazarinin soyledigi gibi "boyle yaziyi babamda yazar". Ben birde sizin o ozgun ve zengin uslubunuzdan duymak isterim.

Selamlar, saygilar
Bekir L. Yildirim

Yazan: Bekir L. yildirim Tarih: April 14, 2006 12:09 PM

Duzeltme:

Yukarda Sezer'in konusmasini elestirdigim yorumumda "Sabik Anayasda Mahkemesi Baskani Mustafa Bumin TBMM’nin dahi basortusunu yasaklayici anayasa maddelerini degistiremeyecegini buyurmamismi idi?" ifademde bir teknik yanlis var.

Bumin TBMM'nin dahi basortusunu serbest cikaracak kanun cikaramayacagini soylemisti "anayasanin basortusunu yasaklayan maddelerinin degistrilemeyecegini" degil.

Cunki yukarda alinti yaptigim yazida detayli olarak aciklandigi gibi NE ANAYASA'da NE KANUNLARDA BASORTUSUNU YASAKLAYAN MADDE YOKTUR, NE OGRENCILER NEDE KAMU GOREVLILERI ICIN. Uygulama keyfidir ve hem anayasayi hem kanunlari ihlal etmektedir.

Bekir L. Yildirim

Yazan: Bekir L. yildirim Tarih: April 14, 2006 12:28 PM

Sevgili Bekir Bey,

Efendim beni mahçup ediyorsunuz. Ancak, teveccühkâr ifadelerinizin beni mutlu ettiğini belirtmeden de geçmemeliyim.

İmdi, sevgili dostum Muzmin Anonim’in yokluğunda, onun mükemmelen izah, tasvir ve tahlil edeceği hususları ben ne derece isabetli ve güzel ifade edebilirim bilmiyorum doğrusu. Ayrıca, daha önce de vurguladığım üzre, hem Mustafa Bey hem de sizler zaten hemen hemen ne varsa söyleyebileceğim söylemişsiniz.

Neyse, yine de deneyeyim. Farkına varmadan eksik bıraktığım, ihmal ettiğim hususlar için peşinen özür dileyerek:

Cumhuriyet muhafızı Cumhuriyet gazetesinin eski bir okuru olarak da, Türkiye Cumhuriyeti’nin bunca yıllık sefil tebaası olarak da gözlemim şudur bir kere: Cumhuriyet muhafızlığını Cumhuriyet gazetesi hakkıyla yerine getirmektedir! Benim aklım biraz kıttır dostum, olur olmaz lafı gevelerim, ola ki şimdi "şimşir tarak" filan dersem saçmalayışıma gülüp geçin, konumuzla şimşir tarağın hiçbir ilgisi yoktur.

Devleti ve gazetesiyle Cumhuriyet’in tipik “cumhuriyetçi aydın” figürü için, önemli bazı isimlerden de yardım alarak, uzunca bir tanım denemesi yapmaya çalışayım şimdi:

Edward Said’in, düşünceyi ve iletişimi kıskaca alan klişeleri kırmaya çalışan, acı ve baskının karşısına dikilen ve doğruluk standartlarından şaşmayan, nabza göre şerbet vermeyen, konuşulması gereken yerde susmayan, halkı muhatap alan ve onu küçümsemeyen, şovenist milliyetçiliği ve sınıfsal, ırksal vb imtiyazları sorgulayan, resmi makamlarca itibar edilmeyen, statükoyu hoşgörmeyen entellektüel tanımına da; Benda’nın, hiçbir dünyevi gücü eleştirilmeyecek ve sorgusuz sualsiz baş eğilecek kadar büyük görmeyen, uzdilli, cesur ve öfkeli birey entellektüel figürüne de hiç uymayan, kapıkulu münevveranı olmayı varlık nedeni saymış, bu ayrıcalıklı konumun manevi rantını sonuna kadar yemiş, korkan ve korku üretip korkutan, iktidar söylemini meşrulaştıran, manipülatör, Aron’un “seküler din” diye adlandırdığı dine taassup derecesinde bağlı olan, demokrasinin değil kendisinden, adından bile hoşlanmayan, oryantalist, statükocu, entellektüel-şiddet uygulayıcısı, sahte-modernist, sahte-Aydınlanmacı, dogmatik, tabucu, obskürantist, tektipçi, antientellektüel bir tip. Cemil Meriç’in “Aydın olmak için önce insan olmak lazım. Aydın kendi kafasıyla düşünen, kendi gönlüyle hisseden kişi. Aydını yapan; uyanık bir şuur, tetikte bir dikkat ve hakikatın bütününü kucaklamaya çalışan bir tecessüs.” sözlerine ve “düşünce namusu” şiarına hiç uymayan bir tip. Cumhuriyeti demokrasi diye, laikçiliği laiklik diye, kanunu hukuk diye, pozitivist dogmacılığı bilim diye, jakobenizmi devrim diye, sloganı düşünce, gericiliğini ilericilik diye yutturan; toplumsal, kültürel, vicdani meşruiyetten hiç hoşlanmayan, operasyonel aydın tipi.

Huntington Efendi nasıl da sirkatin söylemiş: “Batı, dünyayı kazandıysa bu, kültürünün, dininin ya da değerlerinin üstünlüğünden değil, örgütlü şiddeti kullanmadaki üstünlüğündendir. Batılıların çoklukla unuttuğu, ötekilerin de asla akıl etmediği gerçek budur.” Ve tabii yetmemiştir; Fikret Başkaya’nın deyişiyle, ötekileşmiş Doğunun tasavvur dünyasının da işgali gerekmiştir ki, bu da sömürgeleşmenin içselleşmesi yani bilincin sömürgeleştirilmesidir.

Şimdi bu son paragrafta söylediklerimizi adı mesela Androturka olan hayali bir periferik ulus-devletin içine uygulayalım. Ne görüyorum? Şunu: Batının yerine bürokrat-kapıkulu münevveranı koalisyonunun oligarşik diktasını, Doğunun/ötekinin yerine de halkı/toplumu kolaylıkla yerleştirebileceğimi ve bu yeni cümlede yüklemin değişmediğini görüyorum.

Descartes’ın ünlü sözünü eğip bükerek seviyesi düşük bir espri yapmama izin verin:
“Düşünmüyorum, o halde varım!”/ “Düşünüyorum, o halde yokum!” İlki Cumhuriyet aydınımıza, ikincisi de Cumhuriyetimizin tek suçu düşünmek olan sosyalist ve dindar zelil tebaasının hal-i pür melâline nasıl da cuk oturuyor değil mi?

Cumhuriyet (gazetesi)nin "aydın" prototipine, Mevlana’nın diliyle sorayım: “Senin kabın küçükse deryanın bunda suçu ne?”

Yazan: metin-thePoor Tarih: April 14, 2006 8:54 PM

Sevgili Bekir Bey,

Efendim beni mahçup ediyorsunuz. Ancak, teveccühkâr ifadelerinizin beni mutlu ettiğini belirtmeden de geçmemeliyim.

İmdi, sevgili dostum Muzmin Anonim’in yokluğunda, onun mükemmelen izah, tasvir ve tahlil edeceği hususları ben ne derece isabetli ve güzel ifade edebilirim bilmiyorum doğrusu. Ayrıca, daha önce de vurguladığım üzre, hem Mustafa Bey hem de sizler zaten hemen hemen ne varsa söyleyebileceğim söylemişsiniz.

Neyse, yine de deneyeyim. Farkına varmadan eksik bıraktığım, ihmal ettiğim hususlar için peşinen özür dileyerek:

Cumhuriyet muhafızı Cumhuriyet gazetesinin eski bir okuru olarak da, Türkiye Cumhuriyeti’nin bunca yıllık sefil tebaası olarak da gözlemim şudur bir kere: Cumhuriyet muhafızlığını Cumhuriyet gazetesi hakkıyla yerine getirmektedir! Benim aklım biraz kıttır dostum, olur olmaz lafı gevelerim, ola ki şimdi "şimşir tarak" filan dersem saçmalayışıma gülüp geçin, konumuzla şimşir tarağın hiçbir ilgisi yoktur.

Devleti ve gazetesiyle Cumhuriyet’in tipik “cumhuriyetçi aydın” figürü için, önemli bazı isimlerden de yardım alarak, uzunca bir tanım denemesi yapmaya çalışayım şimdi:

Edward Said’in, düşünceyi ve iletişimi kıskaca alan klişeleri kırmaya çalışan, acı ve baskının karşısına dikilen ve doğruluk standartlarından şaşmayan, nabza göre şerbet vermeyen, konuşulması gereken yerde susmayan, halkı muhatap alan ve onu küçümsemeyen, şovenist milliyetçiliği ve sınıfsal, ırksal vb imtiyazları sorgulayan, resmi makamlarca itibar edilmeyen, statükoyu hoşgörmeyen entellektüel tanımına da; Benda’nın, hiçbir dünyevi gücü eleştirilmeyecek ve sorgusuz sualsiz baş eğilecek kadar büyük görmeyen, uzdilli, cesur ve öfkeli birey entellektüel figürüne de hiç uymayan, kapıkulu münevveranı olmayı varlık nedeni saymış, bu ayrıcalıklı konumun manevi rantını sonuna kadar yemiş, korkan ve korku üretip korkutan, iktidar söylemini meşrulaştıran, manipülatör, Aron’un “seküler din” diye adlandırdığı dine taassup derecesinde bağlı olan, demokrasinin değil kendisinden, adından bile hoşlanmayan, oryantalist, statükocu, entellektüel-şiddet uygulayıcısı, sahte-modernist, sahte-Aydınlanmacı, dogmatik, tabucu, obskürantist, tektipçi, antientellektüel bir tip. Cemil Meriç’in “Aydın olmak için önce insan olmak lazım. Aydın kendi kafasıyla düşünen, kendi gönlüyle hisseden kişi. Aydını yapan; uyanık bir şuur, tetikte bir dikkat ve hakikatın bütününü kucaklamaya çalışan bir tecessüs.” sözlerine ve “düşünce namusu” şiarına hiç uymayan bir tip. Cumhuriyeti demokrasi diye, laikçiliği laiklik diye, kanunu hukuk diye, pozitivist dogmacılığı bilim diye, jakobenizmi devrim diye, sloganı düşünce, gericiliğini ilericilik diye yutturan; toplumsal, kültürel, vicdani meşruiyetten hiç hoşlanmayan, operasyonel aydın tipi.

Huntington Efendi nasıl da sirkatin söylemiş: “Batı, dünyayı kazandıysa bu, kültürünün, dininin ya da değerlerinin üstünlüğünden değil, örgütlü şiddeti kullanmadaki üstünlüğündendir. Batılıların çoklukla unuttuğu, ötekilerin de asla akıl etmediği gerçek budur.” Ve tabii yetmemiştir; Fikret Başkaya’nın deyişiyle, ötekileşmiş Doğunun tasavvur dünyasının da işgali gerekmiştir ki, bu da sömürgeleşmenin içselleşmesi yani bilincin sömürgeleştirilmesidir.

Şimdi bu son paragrafta söylediklerimizi adı mesela Androturka olan hayali bir periferik ulus-devletin içine uygulayalım. Ne görüyorum? Şunu: Batının yerine bürokrat-kapıkulu münevveranı koalisyonunun oligarşik diktasını, Doğunun/ötekinin yerine de halkı/toplumu kolaylıkla yerleştirebileceğimi ve bu yeni cümlede yüklemin değişmediğini görüyorum.

Descartes’ın ünlü sözünü eğip bükerek seviyesi düşük bir espri yapmama izin verin:
“Düşünmüyorum, o halde varım!”/ “Düşünüyorum, o halde yokum!” İlki Cumhuriyet aydınımıza, ikincisi de Cumhuriyetimizin tek suçu düşünmek olan sosyalist ve dindar zelil tebaasının hal-i pür melâline nasıl da cuk oturuyor değil mi?

Cumhuriyet (gazetesi)nin "aydın" prototipine, Mevlana’nın diliyle sorayım: “Senin kabın küçükse deryanın bunda suçu ne?”

Yazan: metin-thePoor Tarih: April 14, 2006 8:55 PM

Nuri bey dostum,


Metin Bey'e hitaben yazdığınız yazıyı okuyunca şuurlu ve entellektüel bir Müslüman ile karşılaştığımı anlıyorum.Ve sizin gibi değerli arkadaşların daha da çoğalmasını can-u gönülden istiyorum.Daha sık yazmanızı istirham ediyorum.


Batı düşüncesinin dayandığı felsefi kaynaklar ve batıda "din" denince akla gelen Aziz Agustin'in formüle ettiği akılla çatışan hristiyan teolojisi aydınlanmanın doğuşunda önemli rol oynadı.Bu konuyu birçok kişi atlıyor.Ve Batıyı gözünde bambaşka bir şekilde canlandırıyor.Yine sizin yerinde tespitinizle oryantalizmin sunduğu şekliyle "kendimizi tanımlıyor" ve pasif suje olarak batılı kavramları referans alıyoruz.Bu da birçok meseleye en önemlisi de kendimize doğru yerlerden bakmamıza engel oluyor.

Metin Bey dostum ,

Nuri Bey'e hitaben yazdığınız "Ne Gerek Var Darwin'le Uğraşmaya" ilmeğindeki yazınızı okudum.Farklı cenahlarda olsa da "hakikat ateşi" insanın içine düştü mü benzer süreçler izleniyor..Muhafazakar Müslüman bir ailede yetiştim.20 'li yaşlarımın başlangıcında Doğulu gibi düşündüğünü "zannedip" Batılı gibi yaşarken ve İslam'ın temel akidelerini ailemden ve çevremden aldığım eğitim ile sorgulamadan kabul etmişken aniden içime düşen "şüphe" ateşi beni müthiş bir arayışa yöneltti.Yaratıcı'nın varlığı ve nübüvvet dahil inandığım herşeyi en ince ayrıntısına kadar sorgulamaya başladım. Yıllarca kolaçan ettiğim onca felsefi bakış ve onların argümanlarını, diğer teistik teolojilerin alternatiflerini ve mistik uzakdoğu öğretilerini inceleyerek "Hakikatle" olan bağlarını anlamaya çalıştım.Yaratıcı'nın varlığını zihnimde kesinleştirdikten sonra O(cc)’ nun abesle iştigal etmeyeceğini bu "varoluşun" mutlaka bir sebebi olması gerektiğini düşündüm.Ve sonuçta hakikatin bilgisinin salt "akıl" yoluyla bulunamayacağını yani aşağıdan yukarıya değil yukarıdan aşağıya bilgi akışı ile bulunacağını anladım. Bu , "Credo ut intelligam"la da , sizin tersine çevirdiğiniz hali olan "inanmak için anlamam lazım" haliyle de -belki size ve başkalarına mukni gelmeyebilir ama- örtüşen dahası bu iki karşıtı aslında birbirleriyle bütünleştiren bir bilgi edinme türü.

Diğer teistik öğreti ve felsefi düşünceleri İslam Öğretisi ile kıyasladığım zaman daha önce sorgulama gereği duymadan inandığım İslam akidesinin yani "İslam Vahyinin" hakikatin bilgisi olduğuna ikna oldum.Rabbim hidayeti bana bahşetti.. Bu konu öylesine uzun ve derinlikli ki birkaç kelime ile anlatmaya çalışmak çok yavan oluyor. Neyse..

Nuri Bey'in de isabetle söylediği gibi din kavramını incelerken üzerindeki tarihsel tortulardan sıyrılabilmek lazım.Gazali'nin kendi kişisel hakikati arayış serüvenini anlattığı muhteşem eseri "El-Munkizu Mine'd Dalal" bana bu konuda çok yardımcı olmuştu.İslam geleneğinin özü aslında tüm kadim geleneklerin kalbinde yeralan "Ezeli hikmet"tir.Bu konuda da ünlü metafizikçi düşünür Frithjof Schuon 'un "İslam ve Ezeli Hikmet" adlı kitabı okunabilir.Tüm bu bahsettiğim konularda muazzam bir kaynağımız var.Bir umman sanki.. Sizinde belirttiğiniz gibi bir ömür versek de tam bir vukufiyete erişemeyiz

Herkes bu yolda tek başına.. O zaman bana düşen size kolay gelsin demek .. :-)

Yazımda konu başlığı ile alakasız oldu ama Mustafa Bey ve değerli yorumcu arkadaşlar anlayışla karşılarlar umarım..

Saygı ve muhabbetlerimle..

Yazan: S.Öztürk Tarih: April 14, 2006 9:43 PM

Sn. Akyol ve takipçileri,

bu ülkede yaşama umudumuzu gittikçe tükettiniz.

sayınız zaten baskın durumda. cahaletten besleniyorsunuz.

şu ülkeden bir an öne ayrılıp size üstten "zavallılar" olarak bakmak istiyorum bir an önce.

tabii ki, kalan aklı başında insanlara da acıyarak.

Yazan: dfgdfg Tarih: April 15, 2006 12:28 AM

Sayın dfgdfg


İstediğiniz yere gidebilirsiniz.Biz ükemizi çok seviyor ve Laik Demokratik Hukuk devletine inanıyoruz.Hiçbir yere gitmeye niyetimiz yok.Bize "cehaletten besleniyorsunuz" diyerek birşey söylemeden kaçmak yerine savunduğunuz fikirlerin altını doldurabiiyorsanız buyrun tartışalım.O üstün kavrayış gücünüz ve zekanızla
"Cahil" kaldığımız noktaları gösterin.Söyleyecek birşeyi olmayanların yaptığı gibi içinizdekileri
birkaç kelime ile ortaya döküp gitmeyin.

Ayrıca "azınlık-çoğunluk" tanımlamanızda dikkatimi çekti.Nasıl bir demokrasi anlayışınız olduğu burdan belli.Ama öyle ya ülkenin idaresini demokrasiye , çoğunluğa Hasso'larla
Memo'lara bırakacak haliniz yok ya..

Ne garip bir tevafuk ki bizde size acıyoruz.Ama gittiğiniz ya da kaldığınız için değil At gözlüklerini çıkartmayı reddettiğiniz için...

Yazan: S.Öztürk Tarih: April 15, 2006 7:26 AM

Metin Bey dostum ,


Çok fazla tevazu gösteriyorsunuz.Demek ki söyleyecek birşeyler varmış hem de çok önemli şeyler.Elinize kaleminize sağlık..


Huntington'un söylediği sirkatin çok doğru.Devamında sizin altını çizdiğiniz nokta da. Bu ortantalizmin içseleştirilmesi kadar bizi zihinsel olarak yıkan , parçalayan hem kendimizi hem Batıyı doğru birşekilde tanımlamamıza engel olan berbat birşey yoktur.Diğer alanlarda ki görece gerilik zamanla aşılabilir belki ama bu zihinsel dumura uğramışlığı aşmak hiçte kolay değildir.Artık bu sokak ağzına bile düşmüştür."Adamlar yapmış/yapar kardeşim", "Bizden adam olmaz" "Avrupa da olsa bunlar bunlar olmazdı" gibi..


Batı medeniyetini altında nasıl bir kan ve gözyaşı olduğunu ,acımasız sömürürgecilik ve talan geçmişleri olduğunu hala da bu sistemlerini var güçleriyle devam ettirdiklerini bilmeyenler veya bildiği halde görmezden gelenler ağızları sulanarak bu zenginliğe ve oyuncaklarına bakabilirler.Ama bu zenginlik ve ihtişamın arkaplanını, gezegenimiz ve insanımıza nelere malolduğunu da bilmeleri gerekir.Tabii bunu söylerken Batıyı topyekün dışlayalım anlamına gelmesin. Avrupa bu sömürgeci geçmişinden ve bununla elde ettiği zenginlikten sonra insani değerleri -her ne kadar bu değerleri sadece kendi insanına layık görüyorsa da- koruyan kurumlar da üretmiştir.Ve bu anlamda elbette Batı'yla etkileşimimizden kazançlı çıkacağımız noktalar vardır.

En tehlikeli sömürü zihinsel sömürüdür.Sizin kibarca içselleştirme dediğiniz bu kavram bize havsalamızı şaşırtmış , başı kesilmiş tavuk gibi bilinçsizce sağa sola koşuşturmamıza neden olmuştur.İçselleştirme öylesine boyutlara ulaşmıştır ki "Doğu-batı" gibi bir "doğu" dergisinin satırlarına bile ara sıra oryantalist tezler birebir yansımaktadır. İnsan "hayret bir şey" demekten kendini alamıyor.İşin garibi oryantalizm konusunun biraz üzerine gidince "efendim siz oksidentalizm(*) yapıyorsunuz" diyorlar.Hem bunu da yine doğulular söylüyor.Bu da aslında bahsettiğim zihinsel dumurun eseridir.


(*)Oksidentalizm yapmaya çalışanlar(?) da yok değil ama bu ayrı konu-


Söylediklerim sizin yazdıklarınıza aslında dipnot niyetine..Bu konuda daha fazla yazmanızı istirham ediyorum.Bizleri değerli fikirlerinizden mahrum bırakmayınız..

Saygı ve muhabbetlerimle...

Yazan: S.Öztürk Tarih: April 15, 2006 8:28 AM

dfgdfg kodlu bey/bayan

bak, cehaletten ("cahalet" diye bir kelime yoktur!) beslenen biri olarak sana hermenötik bir tahlil yapacağım. hem Gadamer anlamda bir "ufukların kaynaşması" hem de diğer uçtaki Derrida anlamında "yapısökümü" yapmaya çalışacağım. tabi yazdıklarınla ilgili.

"Bu ülkede yaşama umudumuzu gittikçe tükettiniz". mesela neler yaptık? evrimin ateist yorumuna karşı çıkmak, dine küfretmeyin inanmasanız da sosyolojik ve felsefi bir gerçeklik olarak kabul edin en azından tartışın,insanları dünya görüşlerine göre sınıflandırıp faşist kamplar kurmayın, totaliter bir baskı rejimi kurmayın, düşünce ve girişim özgürlüğünün önündeki engelleri kaldırın dediğimiz için mi?

bu bankalarda halkın paraları var onları hortumlayıp devletin sırtına yüklemeyin, hayali ihracat, uyuşturucu, beyaz kadın ticareti, organ ve silah kaçakçılığı yapmayın dedğimiz için mi?

ne demişiz? hakikatı arayalım, kimden gelirse gelsin Darwin de olsa, Marx da olsa, Heiddeger de olsa, Sartre de olsa kim olursa olsun. Kur'an diyorki "Onlar sözü dinlerler güzeline uyarlar". güzel bir şey söyle, biz de istifade edelim.

"sayınız baskın durumda.cahaletten besleniyorsunuz". yani içinde yaşadığı toplumu bundan daha açık aşağılayan, hakir gören bir ifade olabilir mi? baskın çoğunluk cahil ama senin gibi azınlıkta olanlar (azınlık ifadesi mecazi de olabilir, belki olmayabilir de-kimbilir?)aydınlıktan besleniyorlar (yoksa "aydınlık"tan mı?).ne diyeyim, sizin gibi zekaya,bilgiye sahip değiliz demek ki!!!

Bak arkadaşım; Türkiye Bütçesinin 1993 yılından beri en büyük kalemi "Faiz Giderleri"dir.Bu faiz giderleri, devletin topladığı vergilerle bile karşılanamaz hale gelmiştir. Sadece son iki yıldır görece bir düzelme var. bu faiz giderleri denen şey Hazine bonusu-Devlet tahvillerine verilen faizler yani. bunlar da topu topu 10 bin aileye ait (inanmıyorsan, mesela güveneceğini tahmin ettiğim Arslan Başer Kafaoğlu'nu oku-o çok daha sertini yazıyor). bu ne demek biliyor musun? ülkede çalışan ve üreten herkesten elde edilen vergiler bu 10 bin aileye gidiyor.(üstelik anapara borcu bütçede gösterilmiyor).

bu, başka ne demek biliyor musun? devlet topladığı gelirleri eğitime, sağlığa, sosyal güvenliğe, maaşa, yatırıma tahsis edemiyor demek. devlet bu rantiye (özellikle istanbul menşeli son derece eğitimli, din gibi "akıldışı" şeylere inanmayan, faizi çok seven, faize karşı çıkan gericileri ezmek için derin güçlere baskı yapan, magazin sayfalarında hayranlıkla izelediğimi seçkin saygın aydın insanlar) sınıfa(hayır sınıf denemez, 10 bin aile olsa olsa oligarşinin sivil yüzü olabilir-istersen gerçekten samimi solcu iktisatçıları bi oku)para akıtacam diye milletin dertlerini çözecek harcamalara kaynak ayıramıyor.Ne demek istediğimi anlıyor musun?

şu ülkeden bir önce ayrıl bakalım. bak, ben uzun zaman Amerika'da yaşadım. Amerika'da seni nasıl ortadoğulu diye aşağıladıkları zaman, mağazalarda-marketlerde suratına bile bakmadıkalrı zaman, ehliyet sınavında ehliyeti vermemek için kaşının üzerinde gözün var dedikleri zaman, sana zorla verem, difteri aşısı yaptıkları zaman anliyacaksin bu ülkenin bu milletin değerini.

Mustafa Akyol'un ya da burada yazanların yanlışlarını hatalarını göster. bizim cehaletimizi göster (bilmemek hiç de ayıp değil)

Lakin şu cehalet kavramına da bir el atalım yeri gelmişken. bişey bilmeyene cahil derler el hak!peki bilir misin cehlin daha derin kademeleleri vardır:Mesela "bilmediğini bilmemek".Yani cehl-i mürekkep!

Allah bu milleti mürekkep cahillerden korusun.

son olarak ne demişti merhum Cemil Meriç:

"Bu ülke yaşanmaz diyenler, bu ülkeyi yaşanmaz hale getirenlerdir"

Yazan: nuri saglam Tarih: April 15, 2006 9:27 AM

S.Öztürk Bey Dostum,

İltifatlarınız için teşekkürler. ben de sizin için aynı düşünceleri paylaşıyorum.

Geçenlerde bir yerde İ.Özel "Bugün namusumuz Türkiye'nin kurtuşundadır" mealinde çok vurucu bir ifade kullanmıştı. evet, genelde alem-i İslam, özelde de Türkiye'nin dahili ve harici düşmanların da gayretleriyle büyüdükçe büyüyen dertlerinin çözümü namus meselemiz.

hergün trafik kazarında onlarca vatandaşımızı kaybediyorsak, teröre ve örütülü gizli servis operasyonlarına askerimizi, polisimizi, vatandaşımızı şehit veriyorsak, genç kızlarımızı kapkaç terörüne kurban ediyorsak rahat uyku uyumamalıyız demektir.

Sokaklarda aç ve kimsesiz gezen çocuklarımız, yurtlarda tecavüze ve işkenceye maruz kalan yavrularımız, şöhret olacam diye kötü yola düşürülen kızlarımız hergün basının teşhirgahında sergilenirken vicdanlarımız duyarsız kalıyorsa bizde sorun var demektir.

bu ülkede bir avuç haklı-haksız zengin ile sesi çok çıkan haramzadelerin dışında çoğunluk işçi, memur ve küçük esnaf. hani şu aydın geçinenlerimizin "cahil baskın çoğunluk" dedikleri insanımız. gelir dağılımının inanılmaz bozuk olduğu bu ülkenin zar zor geçinen insanları. bizim halkımız. onların bu durumları ve gelecek kaygıları kimsenin umurunda değil. bizimse umurumuzda olmalı. ama onların inançlarına ve biraz daha bağlı olanları-velev ki yanlış bile olsa- bu saygın jakoben aydınlarımızın tepesini artırıyor.

yeniden devletler muvazenesinde yerimizi almamız, bu milletin 30-35 bin dolar seviyelerinde ve eşitcil bir gelir düzeyine kavuşması, bilimsel üretimde zirveyi zorlamamız vs en birincil hedefimiz olmalı iken; ne yapılmış? milletin başındaki örtü, kıldığı namazın dili, okuduğu kitapla uğraşılmış.

düşünün, 1950'ler Türkiyesi; okuma yazma oranı yerlerde sürünüyor; toprak ağalığı, marabalık, verem, tifo vs ölümleri, fakirlik (kişi başı gelir yanılmıyorsam 800 dolar civarındaydı), tarım ekonomisinden kurtulamama,sanayileşmede geri kalmışlık gibi birsürü azgelişmişlik problemleri. yeni iktidar birşeyler yapmaya çalışıyor. ama o günün ilhan abisi ve benzerleri ile onların bürokratik versiyonları ne yapıyorlar? Ezan'ın aslına çevrilmesine odaklanmış, laiklik elden gidiyor naraları ile cunta örgütlenmesi kurup, ülkeyi "kurtarıyorlar". valla, ezanın arapça okunması gibi irticai bir eylem ancak başbakanın idamı ile önlenebilirdi onu da başardılar.

peki bu jakoben takımı ne yapıyor? şiir yazan NAzım'la, Sabahattin Ali ile uğraşıyorlar? ne yapıyorlar? kitap yazıp okuyan Bediüzzaman ve talebeleri ile uğraşıyorlar? ne yapıyorlar? özgürlük, eşitlik diyen beyinleri komünist deyip hayatı zindan ediyorlar.

Bu konuyu özellikle daha sonraki bir yazımda daha kapsamlı işleyeceğim.

madalyonun diğer tarafı da var tabii ki? Müslüman kimliği ile öne çıkanlar İslamiyeti yanlış anlamanın ve tahkik edememenin noksanıyla İslamiyete zarar verdiler. bugün en aşırı uçta Taliban putperest bir din yorumuyla Afgan halkına zulmediyor.

bugün, asırlardan beri biriken, bir alimin deyişiyle İslam'ın lübbünü (özünü) değil kışrını (kabuğunu) esas alan bir zihniyetin antipatik sunumuyla malul bulunuyoruz. bunlar çok çok tartışmamız gereken özeleştiri konularımız. şimdilik geçiyorum.

başa dönersem namus meselemiz var. Mısırlı ünlü felsefeci Prof. Hasan Hanefi'nin dediği gibi artık Kur'an'ın "Sana hayızdan soruyorlar, sana ganimetten soruyorlar" şeklindeki lafzi ayetlerini "sana Filistinden/Irak'tan soruyorlar", "sana memurların geçim derdinden soruyorlar", "sana eşitsizlikten soruyorlar" şeklindeki yorumsal okumalarda da bulunacağımız zaman geldi de geçiyor.

bu kadar yoksul insanımız, bu kadar ıraklı mazlum varken boğazımızdan geçen lokmalara da dikkat etmeli değil miyiz?

ne demişti Bediüzzaman "Yüz aç adamın huzurunda kemal-i lezzetle yenilmez"

saygılarımla

Yazan: nuri saglam Tarih: April 15, 2006 10:37 AM

Bu sabah kahvaltımı yaparken gazetede gördüğüm yazıyı okumayı bitirir bitirmez daha aç olduğuma aldırmadan ve sıcak çayımı masada terkederek yerimden fırladım ve derhal yazıyı çalıştığım iş yeri içi ve dışındaki yüzlerce kişiye göndermek için internetten kopyaladım. Fazla bir şey söylemeyeceğim, ancak iki kelimeyle "muhteşem ötesi" bir yazı. Kesinlikle yoldan çıkmış insanları bile imana getirebilecek düzeyde. Aziz vatanımızın neden bu hale getirildiği ve bir kısım medyanın ne yapmaya çalıştığı bu kadar kısa, net ve kesin ancak herhalde bu şekilde özetlenebilirdi. Sayın Akyol'a sonsuz teşekkürlerimi sunuyorum. Kendisinin yorumlarını ilk kez okudum ve artık sürekli peşinde olacağım.

Yazan: CGA Tarih: April 15, 2006 10:43 AM

Mustafa Akyol'a nefis yazısı için teşekkürler.
Bu yazı sitede yayınlandıktan sonra 13 Nisan'da bir Cumhuriyet Gazetesi almıştım. Bakalım tehlike neymiş diye. Öyle ya... biz gafillerin de haberimizin olması lazım değil mi? Bildik aynı haberler. Ancak orta sayfalarda bir şey dikkatimi çekti. İlhan Abi Bursa'da katıldığı bir toplantıda İslam'a, tüm inançlara saygılı olduğunu söylemiş .İnançlara saygılı Cumhuriyet Gazetesi! Hayali bile mümkün değil!

S. Öztürk kardeşimizin yazısında belirttiği , Süleyman Nazif'in Abdullah Cevdet'e söylediği sözü İlhan Abi'ye birisi söylemiş midir acaba?

Yazan: Tuncay Tarih: April 15, 2006 12:26 PM

Sevgili S.Öztürk dostum,

Size de çok teşekkür ederim. Mahcubiyetim iyice artıyor. Hakikate susamışlık ve bu yolda
Elif Şafak’ın deyimiyle, “mütereddit, mütevazı, müstakil” olmak... İşte benim düsturum budur diyebilirim.

Monotipleşen “life style”lar, tahakküm mekanizmasına dönüşmüş mass media, tek kutsal değer halini alan sınırsız üretim-tüketim hırsı, “başarı eşittir mutluluk” miti, yerel kültürlerin globalleştirilmiş McDonalds&Cola kültürüne kurban edilmesi, kapitalist mantığın öngördüğü etnosantrik yaklaşımla doğanın geridönüşsüz katli ve böylelikle gelecek kuşakların/insanlığın geleceğinin fütursuzca tehlikeye atılması...

Bütün bunlar, 150 yıllık “umarsızca Batılılaşma” çabamızın karşılığında biz ve bizim gibilerin aldığı “hediye”lerden sadece birkaçı değil midir?

Serge Latouche, “Dünyanın Batılılaşması” (L’occidentalisation du Monde) adlı kitabında bir epigraf sunar bize, Jack London’dan:

“Hayır hayır, bin kere hayır. Bana siyahları anlamaktan sözetmeyin. Beyaz adamın görevi dünyanın çiftlik sahibi olmaktır ve onun yararsız olduğu kadar da tehlikeli ıvır zıvır işlerle oyalanacak hali yoktur.”

Ve Türkçe basıma (Ayrıntı Yayınları, 1993) da ekstra bir önsöz yazar. Buraya tümüyle almak isterdim o önsözü ama telif hakları mevzuatıyla başım derde girer mi bilmem -girsin de istemem. Bence bulup okuyunuz o kitabı. Tek bir cümlesi size bir fikir verebilir sanıyorum: “Türkiye, sonuçta başkası olmayı bile beceremeyecek kadar köklerinden kopmalı mıydı?”

“Cumhuriyet” aydınının dramı buradadır: Köklerinden kopmak ve kendi kimliğine yabancılaşmak. Bu da doğal olarak kapıkulu münevveranına dönüşmeyi ve Batılı maskeli şark despotizmine yardakçılık yapmayı getirmiştir. Bu aydın müsveddesi, değişen toplumsal koşulların dayattığı normalleşme, demokratikleşme, özgürleşme talepleri karşısında bu talepleri bastırmak isteyen egemen gücün şakşakçısı olarak sözkonusu talepleri manipüle etmek üzere, özünde gizlediği ve fırsat bulduğunda açığa vurduğu faşist ruh hilafına “sol” kimliğine bürünmekten de imtina edip utanç duymamış ve böylelikle ne denli toplum ve ilerleme düşmanı olduğunu bir kez daha ispat etmekten geri kalmamıştır da.

Velhasıl, Cumhuriyet gazetesi bahsi geçtiğinde söz tükenmez!

Sevgiler.

Yazan: metin-thePoor Tarih: April 15, 2006 3:47 PM

Kendim sorup kendim yanıt vereceğim için güzel ülkemin güzel inançlı insanları hiç kendisini zorlamasın bana yanıt vermek için.

Günümüzde yönetim şekli şeri esaslara dayalı ve iktidarı bir şekilde ele geçirmiş bir mezhep tarafından yönetilen ülkelerde kendi inançları dışında başka bir inanca saygılı bir tek örnek ülke var mıdır?

YOKTUR..YOK!

Aklınızı başınıza alın inancınızı vicdanlarınızda muhafaza edin. Cumhuriyeti ve Cumhuriyeti kuran kadroları da din düşmanı olarak görmekten ve göstermekten vaz geçin artık.

Çağdaş dünyanın gereği ve gerçeği çağdaş insan aklının ürünü olan laik yönetim biçimleridir. Dinsel dogmalar değil!

Çağdaş dünyada aslolan devlet yönetiminde bulunanlar, kamuya hizmet verenler, kamudan eğitim alanlar hiçbir surette dini inançlarını belli edemeyecekleri gibi dinsizlik propogandasıda yapamazlar. Çağdaş bir devlette inançlara saygı ve farklı inançlardaki insanların birbirine saygı göstermesi ancak bu şekilde gerçekleşebilir.

İşlerine gelmediği zaman en özgürlükçü kesilen ve türbanı savunan, Türban'ın inanç özgürlüğü olduğunu iddia eden arkadaşlarımız bana islami esaslara göre yönetilen ülkelerden inanç özgürlüğü olan ve farklı inançlara saygılı olan bir tane islam ülkesi gösteremezler. Çünkü tek bir islam yok. Yüzlerce farklı farklı islam var. İktidarı kim ele geçirmişse o mezhebin inançları geçerli. Farklı mezhepte olanların inançlarının esamesi bile okunmaz bu ülkelerde.

İşlerine gelmediği zaman en özgürlükçü kesilenler yalan söylüyorlar. Sahte özgürlükçülerdir onlar. Kendi inançları hele bir egemen olmaya görsün. Özgürlüğün Ö'sünü bile duyamazsınız onlardan. Bakınız kendi mezhebi islami usüllere göre yönetilen Arap ülkeleri. Bundan daha güzel bir örnek olabilir mi?

İnanç özgürlüğü adı altında genç kızlarımızın türbanını kullanan gözü dönmüş sahte özgürlükçülerin niyetleri çok açıktır. Laik çağdaş demokratik Cumhuriyeti yıkıp yerine kendi islami anlayışlarına göre dini esaslara dayalı bir devlet kurmaktır. Ama bütün siyasal dincilerin ortak özellikleri dürüstlükten uzak olmalarıdır.

Çıkın kardeşim şunu dürüstçe söyleyin yalana ve sahtekarlığa başvurmayın evrakta sahtekarlık yapmayın biz insan aklını reddediyoruz bizim mezhebimizin, tarikatımızın islamına göre dini esaslara dayalı bir devlet kurmak istiyoruz deyin alnınızdan öpeyim hepinizin.

Yeter artık 80 yıldır bu devlete ve Cumhurbaşkanlarımıza söylemediğiniz laf kalmadı.

Saygılar,

Ataman Ertuğrul

Yazan: Ataman Ertuğrul Tarih: April 15, 2006 4:50 PM

Sevgili Suat Bey, Bekir Bey, Nuri Bey dostlarım,

Hasan Cemal’in kitabını okumuşluğunuz oldu mu? Tavsiye ederim, tuğla gibidir ama kolayca ve zevkle okunuyor. İşte Hasan Cemal’in Cumhuriyet’i kısmen liberalleştirme çabaları içinde olduğu genel yayın yönetmenliği döneminde kültür sanat sayfalarında çizgi bantlar olurdu. Bunlardan birinin çizeri de, zekasına, birikimine, namusuna ve gönlü zenginliğine derin hayranlık duyduğum biriydi: Necdet Şen... O dönemin ünlü antikahramanı “Hızlı Gazeteci”nin çizeri... Ne yazık ki şimdi vaktim yok, ama size gerçek bir entellektüelin ibret verici serüvenini anlatmazsam bu Cumhuriyet tefrikamız eksik kalır, inanın!

Onun uzunca bir süredir ihmal etmeyi tercih ettiği bir de güzel sitesi vardır, muhteşemdir. Ben sizin için, ara ara, Cumhuriyet ve “Cumhuriyet” hakkındaki yazılarından geniş alıntılar yapmaya karar verdim. Buyrun, bu ilki, umarım çok uzun tuttum diye Mustafa Bey kızmaz bana:

***

(...)

Müstemleke aydını ne mene bir şeydir?

Beş vakit namazı bilse bile "biliyorum" demeye, papagalli'nin papağan olduğunu bilmese de "bilmiyorum" demeye utanır. Dahası, "bilmiyorum" diyene küçümseyerek bakar ve bilsin bilmesin mutlaka bilgiçlik taslar.

Yanlışını çıkarırsan kabul etmez. Hatta küser, seni kara listeye alır.

Gazete, dergi ve kitapları okurken, daha sonra "satacağı" bilgileri istiflemek gibi bir merakı vardır. Kafasının içi kartoteks dolabı gibi konu başlıklarına ayrılmış klişe malumatla doludur. Niyet tavşanları gibi o kartoteksten çekip çıkardığı birkaç cümlelik ya da paragraflık konserve bilgiyle mütemadiyen "bilen adam" ı oynar.

Çünkü Entel, yani buralara özgü müstemleke aydını, her b**u bilmesi gerektiğine inandırılmıştır.

Kim tarafından?

Maarif, Matbuat, Neşriyat, yani bizatihî Beyaz Adam'ın manevî iktidar organları tarafından.

O Beyaz Adam ki zaten kendisi ithal malı bir kartotekse "bilim" ve "kültür" diye biat etmiş Öncü Entel'leridir. Onlar, Paris'te, Viyana'da, Berlin'de ezberledikleri dersleriyle Sirkeci Garı'na avdet edip, bir milleti kendi bin yıllık kültür mirasına bağlayan palamarı Makedonyalı Alexander azametiyle kesip atmışlardır.

Yabancılaşma ve cahilleşme katarında yerlerini alıp, yarım yamalak ezberledikleri ve burada başöğretmen edasıyla sattıkları besteci, heykeltıraş, filozof listesini "muasır medeniyet" adına taşraya taşımışlardır.

Buna kültürsüzleşme denir. "Kültür taşıyıcısı" sıfatıyla çıktıkları yolculukta, ekseriyetle farkında olmadan emperyalistin kültürünün taşıyıcılığını yaparlar. Çünkü beyinleri yıkanmış, salaklaştırılmışlardır.

İşte ben bu yüzden kıl olurum Köy Enstitüleri'ne falan...

Hayır, yararsız bulduğumdan değil. Zararlı bulduğumdan da değil. Küstah bulduğumdan.

Bir milleti karşısına alıp "sen barbarsın, sana medeniyet öğreticem" diyen bir kadronun eseri olduğundan.

Onları Amerika kıtasına medeniyet götüren İspanyol kaşiflere ve onların kılıçla açtığı yoldan ellerindeki kanlı haçlarla geçerek Avrupa değerlerini (yani zihnen Avrupa'ya biat etme şartını) yayan misyoner papazlara benzettiğimden.

İşte o yüzden uyuz oluyorum o aslını inkâr eden rahip kılıklı cuntacıya (...)

İşte o yüzden uyuz oluyorum (bizzat kendim bu sistemin üretim hatalarından biriyken) bizi böyle ucubeye çeviren kültürel hegemonyaya.

Güney Afrika'daki Mandela öncesi ırkçı beyaz azınlığın iktidarına benzetirim ben bu ülkenin Beyaz Adam oligarşisini ve onun değerlerini.

İstilacıların ileri karakolları gibi davranmış olan, kendi milletine şort giydirerek ve türküleri çokseslendirerek uygarlaştıracağını sanan naif bir kadronun eseridir Batılılaşma projesi. Ve yegâne demeyeyim ama en gözle görülür eseri, ortalıkta sürüsepet dolanan enteller güruhu olmuştur bu asker cumhuriyetinin.

Yabancılaşma:

Bu "Entel" dediğimiz üretim hatası, aslında Beyaz Adam'ın bir türevi değil midir?

Ama dikkat edin, kendisi değil, türevi.

"Neden?" derseniz...

Hadi sorun "neden?" diye... Sorun hadi...

Neden?

Şundan: Beyaz Adam, herşeyden evvel, bir kültür taşıyıcısıdır.

Kuralları o koyar ve koymuştur. En alaturkasından en İslâmcısına kadar neredeyse herkes, kendini Beyaz Adam değerlerine göre konumlandırır ve tarif eder.

Şu meşhur Hocaefendi bile gözyaşlarına boğularak verdiği hisli vaazlarında "bakınız ünlü Fransız düşünür Auguste Comte adı güzel peygamberimiz hakkında neler söylemiş" diyerek övüyor kendi dînini. Şu İslâmî uyanışın aydınlarına bakın, kendilerini Beyaz Adam'a beğendirmek için kırıtmaktan bitap düşüyorlar. İki ayet arasına mutlaka birkaç tane de frenkçe terim sıkıştırmadan edemiyorlar.

Türbanlı milletvekili Merve Kavakçı kocasıyla İngilizce konuşunca, hemen lâikperver bir hamfendi tarafından azarlanıyor "Türkçe konuşun" diye.

O azarlayan kadının Cumhuriyet gazetesi okuduğuna kalıbımı basarım.

Tepkisi İngilizce'ye mi başörtüsü takan bir kadının milletvekili oluşuna mı siz karar verin.

Yusuf İslâm ne zaman buralardan geçse, kanallar sıraya diziliyor onu ana haber bülteninde konuk etmek için. Niye?

Kayserili Hasan müslüman olmuş, kimin umurunda? Ama Grek asıllı İngiliz Cat Stevens müslüman olursa, bu durum "mübarek dinimizin ve adı güzel peygamberimizin" beyaz adam tarafından takdis edildiği anlamına geliyor.

Hani Kara Kafalı Adam'ın en pop örneği saydığımız İbrahim Tatlıses'in ne kadar doğal, ne kadar "kendisi gibi" olduğunu anlatıp duruyoruz ya...

Öyle mi sahiden?

Bence İbrahim kardeşimiz kendine biçilmiş bir rolü oynuyor. Onun "mağaradan çıkmışlığı"show'un bir parçası; senaryo her zamanki gibi Beyaz Adam'a ait.

Dikkat edin şu içinde köylü görünen haber ve belgesel programlarına, kamera yüzüne tutulduğu zaman kaşığı nasıl şehirli gibi tutmaya çalışıyor rençber.

Bunun adı Yabancılaşma'dır efendiler; Y harfiyle başlar.

Bir ulusa fabrikasyon kimlik üretilmeye çalışılmıştır. Ama mühendis çapsız olduğu için, prototip aynen Cemal Aga'nın talimatıyla üretilen Devrim otomobili gibi, yüz metre gidip, bir daha çalışmamak üzere stop etmiştir.

Ve hiç bir medenî cesaret sahibi çıkıp da benzin deposunun dolu olup olmadığını kontrol edememiştir.

İstanbul kadınlarının dili, emirle Sivaslı'nın, Urfa'lının, Konyalı'nın, Giresunlu'nun dili yapılmak istenmiş, bu aşı da tutmamıştır.

"Şu Seydo u gadar koti u gadar koti ki, gozzini gırpmadan adam oldiriy" diyen Küçük İbo ve "Paa o piçum tiyenun sülalesini şey ederum!" diyen İsmail Türüt, bu saçmalığın geri tepmesidir.

Talim ve Terbiye Kurulu'nun "eğittiği" kafalar bu durumu "yozlaşma" olarak görüyorsa, sorun bizatihî bu kafanın kendisindedir. Demek ki bu maarif ve bu matbuat, Küçük İbo'nun binlerce yıllık bilinçaltına nüfuz edecek kadar kuvvetli bir yanılsama üretememiş. şimdi kendi çapsızlığını "ilkelliğin ve irticanın hortlatılması" olarak takdim ediyor (ve belki sahiden de öyle zannediyor) oluşu, Beyaz Adam'ın çocuksu hülyalarının iflâsıdır sadece.

"Müziğimizi çağın ritmine uydurmalıyız efendiler!" ayeti iner inmez saz şairi avına çıkan kafa yapısı, o zamanlar ektiği rüzgârı bugünkü fırtınayla biçiyor, niye şaşırıyorsunuz?

Tabii ki ortalık bağlamadan, curadan, kabak kemanîden, darbukadan geçilmeyecek, burayı Bavyera mı sanmıştınız?

"Milletvekili, bakan, hatta hüsam olabilirsiniz, ama sanatçı olamazsınız" ayeti inecekti de müteveffa Suphi Baykam'ın oğlu "harika çocuk" bursuyla "medenî dünya"ya gönderilmeyecek miydi yani? Sonra da pazarlama stratejileri uzmanı olup gelsin, manken boyasın, eşek boyasın, gazete kâğıdını tuvale yapıştırıp yapıştırıp anasının nikâhına kakalasın enayiler loncasına ve sanattan falan anlamayan, ama Entel'liğin gereğini yerine getirmek için hisse senedi biriktirir gibi tablo turşusu kuran zırcahil orta sınıfa?

Entel, kendi değerlerine yabancılaşmış Beyaz Adam prototipinin klonlanarak çoğaltılmaya çalışılmış röprodüksiyonudur. Ama düşük voltaj nedeniyle tekâmül edememiş, rolünü yeterince ezberleyememiş, üzerine abanan egemen ideolojinin baskısı altında unufak olmamak için derinden gelen bir hayatta kalma refleksiyle hiç değilse "onlar gibi" görünmeye çabalayan, zavallı, ezik, kavruk, iğfal edilmiş bir vatandaş tipidir.

Dikkat ediniz "karakter" demiyorum, "tip" diyorum.

Çünkü, Entel kendisini şahsiyet yapabilecek derinliğe sahip olamadan piyasaya sürülmüş olan bozuk maldır.

Olması beklenen şey, gerçek bir entellektüel değil, biraz daha rafine bir niyet tavşanı uyarlamasıdır yalnızca. Çünkü Beyaz Adam'ın kendisi de bir çeşit Entel'dir zaten. Batılı olmadığı halde Batılıy-mış gibi yapan, içinde yaşadığı ve nimetlerinden bol bol yararlandığı coğrafyanın yoksul halkıyla arasına mesafe koyma ihtiyacını duyan yabancılaşmış bir sınıf.

Ama daha önce de zikrettiğim gibi, o sınıf da kendi arasında bin parçaya bölünmüş, koordinatları kolay kolay çizilemeyecek bir sınıftır.

Sanırım onları teşhis etmekteki en kestirme ipucu, kendi halkını şu veya bu şekilde hakir görüyor oluşlarıdır.

Bindikleri minibüsteki köksüz, çorba gibi müziğe ve onu dinleyen minibüs ahalisine kıl olurlar; ama o müziği yaratan ihtiyacın, koskoca Osmanlı coğrafyasının o ucundan bu ucundan ekonomik ya da siyasî mağduriyetlerle kopup metropole sürüklenmiş ve kendisine ancak kentin çeperlerinde sığınacak mendil kadar bir yer bulabilmiş, kim oralı kimi buralı olduğu için de ne Rumeli türkülerinde, ne bozlakta, ne horonda, ne Şecaattin Tanyerli'de, ne Zeki Müren'de, ne Adnan Saygun'da hemfikir olamayıp, bütün bu benzemezliklerin ve sıkıntılı hayat şartlarının minibüsteki muadili olan arabeskte anca uzlaşabilmiş "göç ettirilmiş insanlar" olduğu gerçeğini anlamaya yanaşmazlar.

Dahası, minibüsteki o müziği sevemeyen tek kişi belki de kendisidir, ama yine de çoğunluğun tercihine "katlandığı" için ne kadar demokrat olduğuna inanmak eğilimindedir.

Valla billa, korkudan değil, demokratlığından katlanıyor.

O bulamaç müziği şikâyet etmeden dinleyenler çırçır atölyelerine, temizliğe, hadi bilemedin, en fazla noter kâtipliğine falan giderken, bizim Mozart muhibbi Entel çalıştığı gazeteye gider ve döktürür:

"Bu halk yozlaşmıştır efendiler!"

Asıl yoz sensin efendi!

Kendi özgün kimliğine, seni de içeren toplumsal mozayiğe düşmansın. Bedendeki kanser hücresi gibisin; elinden gelse çoğalıp tüm bedeni kaplamak, tüm kontrolü ele geçirmek, bedendeki tüm refleksleri kendi arzularına göre değiştirmek istersin; kendi varlığının da sona ermesi pahasına bile olsa.

Aşağıladığın, insandan dahî saymadığın o yoksulların erdemsizliği senin formatlanmış erdeminden daha sahici, bunu göremiyorsun.

Her ağzını açışta "ben bilime inanırım" diyor ve ne kadar gülünç olduğunu anlayamıyorsun. Bilim, alternatif bir din değil ki. Bilim, inanmanın ve doktrinin bittiği yerde başlar; sen ezberlediğin dogmaları bilim sanıyor ve ona inanıyorsun.

Dîni reddederken büründüğün bağnazlığınla ve "öteki" kültürü bilmeyi reddedişinle yobazdan daha yobaz oluyorsun. Bilmediğin, hiç öğrenmediğin şeyleri yok sayarak, aslında kapıcınla, temizlikçinle arandaki iletişim kopukluğunu, doğuştan hakkın gibi algıladığın kast sistemini meşrulaştırmak, ırkçılığına kılıf uydurmak istiyorsun.

Ola ki daha yüksek bir kültürü içselleştirmiş bile olsan (ki hiç sanmıyorum) yine de bu sana farklı kültürleri "aşağılık" bulma hakkını tanımaz.

Bu hakkı kendinde görene zorba denir.

Her ülkenin bu tarz zorba eğilimli oligarşik bir katmanı vardır.

Onlara da herhalde beyaz Arjantinli, Beyaz Madagaskarlı, Beyaz Fransız, Beyaz Nepalli falan denir. Metropolden taşraya bakar gibi, sömürge halkına bakar gibi bakarlar kendi halklarına ve onların akademik olmayan kültürüne.

Bu bakış burjuvanın ve aristokrasinin bakışı olduğu zaman, anlaşılır ve tarihsel süreç içinde yerli yerine oturtulabilir bir şeydir. Ama köhne apartman dairelerinde, gecekondu azmanlarında yaşayıp da Viyana saraylarının kraliyet kültürünü kendi kültürü gibi görmek isteyen budalaya isteyen saygı duysun, ben oramla gülerim.

İşte Entel dediğimiz ve dalga geçtiğimiz şey (yani bizatihî kendimiz) bizden önceki zorbaların klişelerini sorgulamadan omuzlamaya kalkıp da o klişeler balyasının altında yamyassı olan bir üretim hatası'yız.

Bizi üreten robot fabrikasının sahibi, müdürü, hissedarı ise emperyalizm efendi hazretleridir.

Beyaz Adam mı? O da bu uluslararası markanın taşra bayii.

Bize o kakaladı son kullanma tarihi yüz yıl önce bitmiş olan bu çürük malı.

Yazan: metin-thePoor Tarih: April 15, 2006 5:12 PM

Sayın Ertuğrul,

Putlarıyla yatıp kalkan bir zümre için hiç kimse "din düşmanı" filan diyemez. Aksine en vıcık din denizinde yüzmekte olan bu tür insanların düşman oldukları bir şey varsa o da dinlerini eleştirmeye kalkan insanlardır. Üstelik "din düşmanlığı", anlamı olmayan boş bir kavramdır. Tanrı dışında hiçkimsenin dinsiz filan olamayacağı gün gibi açık iken bir insana söylenen "sen din düşmanısın" sözü olsa olsa "sen benim dinime düşmansın" anlamına gelebilir. Putperestlerin putperestliği ilkellik olarak niteleyen bir dine dost olmaları yada yansız kalmaları da beklenemez tabiki.

Saygılar...

Cengiz Cebi, felsefe öğretmeni

Yazan: cengiz cebi Tarih: April 15, 2006 7:05 PM

Ataman Bey,

insanların zekalarıyla mı alay ediyorsun yoksa provakasyon mu yapmaya çalışıyorsun?

insanların akıllarından ve kalblerinden geçeni okuma kabiliyetin mi var yoksa?

Niyet okumakta benzerleriniz gibi üstünüze de yok zaten!

Bir avuç provakatör ve/veya kandırılmış insanın söylemi dışında kimse sizin yaftalamaya çalıştığınız saçma sapan radikal söylem ve amaçlara sahip değil.

Dini yanlış anlayan ve baskılar sonucu tepkisel argümanlar sürenler de sizlere koz verip durmuş maalesef. Dinin bir devlet ya da siyaset öngördüğünü söyleyenler büyük bir yanlışın içine düşmüşlerdir; onların bu söylemini bu milleti dövmek için kullananlar da başka bir zulmü irtikap ediyorlar.

Bu irtica fobisini kullanmanız, bush'un bin ladin korkusundan farklı değil. Koca dünya hegemonik gücü , hergün cnn'de bir avuç peştemallı adamdan korkuyor. "Eminem" bile o ünlü şarkısında bunu konu etmiş.

bir avuç aczimendi meczubu, bir avuç yeşil bayrak açan isihthbaratçı müsveddesinin tehlike varmış izlenimi yaratarak, koca Türk milletini irticaya mahkum edeceğini söylemek olsa olsa bu provaksyonlardan nema kapmak isteyen insanların söylemi olabilir.

arap ülkelerinden bahsediyorsunuz. İngiliz ve Amerikan emperyalizminin uşaklarının hükmettiği monarşik ya da baasçı yapılar ne zamandan beri İslami olmuş?

Tek bir mezhepmiş miş. Yok eğer buradada Türkiye'yi ve Diyanet'i kastediyorsanız bunu da Cumhuriyetimizi kuranlar yapmışlar. Siz Osmanlı din devlet yapısının bittiğini mi sanıyorsunuz yoksa. dini ve dini otoriteleri kullanmak Osmanlı ve hatta Selçuklu'dan beri gelen hikmet-i hükümet araçlarından biridir.

bilmiyorsan söyleyeyim. hiç bir aklı başında müslüman, teokrasiyi, monarşiyi vs istemez. CUMHURİYETÇİDİR.Seçime, şuraya, meşverete inanır. Bak senin nefret ettiğini tahmin ettiğim İmam-ı Azam ne diyor: "Her bir kişinin biatını (onayını) almayan Mümünlerin Emiri meşru sayılmaz".

Sen bilir misin ki, hanedanlaşan Emevi ve Abbasi hükümdarlarına eleştiri getiren nice alim feci şekilde öldürülmüştür. bilir misin, halifeye işine gelmediği hukuki mütalaalarda bulunan İmam-Azam Ebu Hanife ve Ahmed bin Hanbel işkenceden ölmüştür. bilir misin İmam-ı Malik işkenceden dolayı idrarını tutamaz hale gelmiştir.

Kader kavramını kendi çıkarını doğrultusunda kullanan, kaderciliği dayatan halifeyi eleştiren Geylan Ed Dimeşki'nin kolu ve bacağı çaprazlama kesilmiştir. böyle birçok örnek var. bunların hepsi, o günün dünyasının hakim yönetim anlayışı olan monarşilere başkaldıran kahraman bilginlerin örnekleriyle doludur.

sense hala tarihsel zulümlerin beslediği olayları ve düşünceleri, bilip bilmeden getirip ortaçağ karanlığı istiyorsunuz hadi itiraf edin deyu sallamalara başvuruyorsun.

********

asıl akıl düşmanı sizlersiniz. Aklı kutsadığı için Hegel'e küfreden de, varoluşu bir Zekaya-Akla havale edenlere sövüp sayan da sizlersiniz. Aklı inkar edip, herşeyi kör tesadüfe hamleden de sizlersiniz. siz akla ve anlama değil, tesadüfe ve saçmaya inanıyorsunuz.

insanları akılcıyız diye kandırmayı bırakın artık. bu bir kelime oyunu. RASYONALİZM, sizin gibilerin kelime oyunu ile sunmaya çalıştığı gibi aklı ele almaz. Rasyonalizmden kasıt, dini referansların tümünü red eden, herşeyi "insan aklının kurguladığı" anlamındadır.

Senin tabirinle lafı eveleyip gevelemeye gerek yok. Sizler de çok çok iyi biliyorsunuz böyle saçma sapan şeyleri kimsenin istemediğini.

mesele şu: bir azınlık psikolojisi içinde olanlar var. bunlar, bürokraside, siyasette, ticarette, medyada köşe başlarını tutmak istiyorlar. hasoların hep haso, memolarınsa hep memo olarak kalmasını istiyorlar.

bir haso ankaraya-istanbula gelip odtü-boğaziçi okuyup hasan olacak, bi de kalkıp dışişlerine, maliyeye girecek. bir bankada müdür olacak? tahammül edememeniz buna. bu haso herşeye rağmen yolunda ilerliyorsa ne yapılacak peki? iki tane meczubun eline ver Yeşil Bayrağı, ver Kur'anı, bağırttır sağda solda, birkaç tane ajan provakatör siyasetçi yetiştirip radikal söylemler geliştirsinler olsun bitsin.

alevilerin kinlerini artırmak mı istiyorsunuz? birkaç tane cemevine baskın yapın; dindar kitleyi galeyana mı getirmek istiyorsunuz (Ordu'daki gibi) biriki Kuran kursuna bomba koyun olsun bitsin.

Üniversiteli gençler eğlenip bira içiyorlar. gönderin maaşlı ajanlarınızı irticai bir saldırı düzenlesinler, ki halk görsün yaklaşan tehlikeyi.

farkında mısın Ataman Bey, Türkiye'nin dertlerinden hiçbirini konuşmadık sayende. neyi konuştuk? şu sizin gibilerin ülkeyi millete zindan etmek için kurguladığı provakosyanları açığa çıkarmak için boş kelam edip durduk.

eğer herhangi birisi, bu devletin temel rejimi olan cumhuriyeti, laikliği, demokrasiyi, sosyal hukuk devletini, anayasal kurumları değiştirme amaçlı herhangi bir söz söylüyorsa, bunun için bir oluşum tezgahlıyorsa, herhangi bir teşebbüste bulunuyorsa o sadece ve sadece haindir, ajandır, provakatördür.

bunu yapmadığı, inanmadığı, tam tersine devletine, milletine, vatanına delicesine bağlı olan, askerini polisini gözyaşları içinde uğurlayan, kazandığı milli maçlarda sevinçve gurur gözyaşları döken insanlara da hala bunları söyleyenler de müfteridir, ajandır, provakatördür ve oligarşik bir yapılanmanın pasif de olsa bir figürüdür.

Yazan: nuri saglam Tarih: April 15, 2006 9:34 PM

Mustafa Bey,tüm yorumları okumadım ama bu yazınız bana göre biraz fevri ve sıradan olmuş..Adnan Menderes olayını türlü iftiralar atıp astılar gibi muglak ifadelerle geçiştirmek çok yanlış olur..Adnan Menderes olayını çok daha farklı bir boyutta ayrıca tartışmaya açmak lazım,bu satır arasında konu çok basit alınmış..kişisel olarak kendi analizlerimle (asılması tabiki yanlış) Adnan Menderes in Cumhuriyet tarihinin en kötü başbakanı oldugunu düşünüyorum..bunun gerekçelerinin başında Amerika ya kayıtsız şartsız evet demesidir...

(ebulfetih)

Yazan: ebulfetih Tarih: April 15, 2006 11:05 PM

Ebulfetih bey,

Tabii yazıyı istediğiniz gibi bulmakta serbestsiniz.
Ama bunun bir "Menderes dönemi analizi" olmadığını, konuyu sadece iki cümleyle belirttiğimi hatırlatmak isterim. Ayrıca söylediklerim de yorum değil, somut gerçeklerdir. Menderes'e Yassıada sürecinde iftiralar atıldığı bilinen bir gerçektir. (Bkz. "köpek davası", "bebek davası" vs.) Mahkemenin, onu asmaya baştan karar vermiş ve "emir alarak" hareket eden düzmece bir kurum olduğu da gayet iyi bilinir.

Yorum kısmına gelince; ben Menderes'in ve Turgut Özal'ın Cumhuriyet tarihinin en iyi iki başbakanı olduğu kanısındayım. Çünkü ben Başbakanları "Amerika'ya kafa tutup tutmama" kriterine göre değil, "Türkiye'ye fayda sağlayıp sağlamama" kriterine göre değerlendiriyorum. Birincisi sağlıklı bir kriter olsaydı, 20. yüzyılın en iyi liderlerinin Stalin, Mao veya Hitler olması gerekirdi.

Saygılarımla,

M.A.

Yazan: Mustafa Akyol Tarih: April 16, 2006 1:12 AM

Sayın Akyol,

gerçekten çok güzel bir cevap verdiniz. artık bu ülkede sağ yelpazeden sol yelpazeye kadar insanların "kalıplarla düşündürülmekten" kurtarılması gerekir.

maalesef, insanımız kişileri olayları ya da fikirleri basmakalıp ölçülerle değerlendiriyorlar (daha doğrusu değerlendirtiliyorlar). burada sizi eleştiren arkadaşımızı eleştirmek için söylemiyorum bunu.

bunu bizler de yapıyorsak biz de ciddi hata işliyoruz demektir.

beylik lafların, basmakalıp yargıların havada uçuştuğu bir enformasyon cehaleti içinde yüzüp duruyoruz.

tartışmayı bilmiyoruz. karşı agrümanlara karşı kendi argümanlarımızı mantıksal tutarlılık çerçevesinde sunmayı bilmiyoruz. o nedenle de sağlıklı bir sentez de tartışmalardan çıkmıyor.

Menderes'ten konu açılmışken; "Sizi buraya tıkan güç böyle istiyor" diyen bir mahkeme başkanı düşünebiliyor musunuz? karşınızdaki insanın bırakın başbakan olmasını, yabancı bir ülkenin casusu bile olsa böyle bir hukuki yaklaşım olabilir mi? bu nasıl bir kin? nasıl bir öfke?

"kanunlar makable şamil değildir" temel ceza yasası ilkesini bertaraf etmek için içtihadlar ihdas eden sıddık samiler, muammer aksoylar gibi hukuk profesörlerinin olduğu bir toplumda esasen ben bunu çok da görmüyorum.

*******************

Sayın Akyol,

bilemiyorum inceleme fırsatı bulabildiniz mi ama, Sayın Durmuş Hocaoğlu'nun geçtiğimiz haftalarda "Yaratılış, Evrim ve Dil" üzerine bir makaleler serisi gazetedeki köşesinde yayımlandı. Gerçekten çok önemli analizlerin yer aldığı bu dizide, dil olgusunun nasıl darwinizm'in başına bela olduğunu mükemmel bir şekilde açıklamış. bu konudaki görüşlerinizden istifade etmeyi çok isterdim.

Saygılarımla

Yazan: nuri saglam Tarih: April 16, 2006 2:08 AM

Ebulfetih Bey, Nuri Bey, Metin-the-Poor dostum, arkadaslar,

Once Ebulfetih Bey,
Ben musadenizle Mustafa Bey'in size Menderes'le ilgili cevabina, sadece birazcik ilave yapmak istiyorum.

Tabiiki Menderes yonetimi donemide elestrilebilir ve doneminde "1500 ogrenciyi kiyma makinasina attilar" ifadeli gazete basliklarina kadar varan "elestiriler" dahi yapilmistir bu TC'nin ilk demokratik hukumeti doneminde. Ilginc degilmidirki Oktay Eksi'den, Ilhan Selcuk'a, hatta TC'nin Cumhurbaskani'na kadar varan darbe ozlemlileri arada bir Menderes'i hatirlattilar, bu gunku ve dunku hukumetlere?

Ben Menderes ve Ozal hukumetlerinin Cumhuriyet doneminin en basarili hukumetleri oldugu konusunda katiliyorum; bugunku hukumetide ilk uc listeme koyuyorum dindar kesimin beklentilerinin hicbirine cevap vermesine "musade edimemesine" ragmen. Bu hukumetler Islami hassasiyeti olan benim gibi insanlar icin fazla birsey yapmadilar aslinda. Yaptiklari, yapmaya calistiklari sey, islemeyen makinayi isler hale getirmek olarak tabir edilebilir. Onlar Cumhuriyet'in iyi niyetli ozlemlerini uklasilabilir yaptilar. Demokratiklesme, disa acilim, kucuk bir grubun rant ekonomisini daha genis kesimlere, mesela anodolu sermayesine acma, ve Cumhuriyet'in birinci misyonu olan "muasirlsma" yolunda ilerlemeler kaydettiler. Cumhuriyet'le Turkiye yonunu Bati'ya donmustu. Ama icerdeki rantcilar, fasistler "gercek Batililasma" yerine sadece kendi mevzilerini, menfaatlerini koruyan bir ucube, sahte Batililasma ihdas ettiler. Bu hukumetler ise, mevcut rejime meydan okumak yerine onu calisir hale getirmek, islah etmek yolunda buyuk islere imza attilar "TABIIKI SINIRLAR DAHILINDE". Bu sinirlar ise "cumhuriyet muhafizlari" tarafindan cizildi. Bu hukumetlere en buyuk minnet borcu olanlar gercek Cumhuriyetciler, gercek Ataturkculerdir.

Merhum Menderes'in "Amerikan'ciligini" elestirirken olaya biraz daha tarihi perspektif getirmek lazim. Ozal, ve bugunku hukumet dahi Amerikancilik veya Avrupacilik ile suclanabilir benzer bir kriter kullanarak. Tabiiki bu kadar cok boyutlu bir konu birakin, bir yazida gecen birkac satiri, bir kitapla dahi kapsamli olarak islenemez. Sadece Menderes donemi ile ilgili olarak dogru degerlendirme cercevesi, ikinci dunya savasi sonucu ortada kalan Turkiye'nin kutuplasan dunyada bir taraf olma zorunlulugu hissetmesi, Rusya'dan gelen tehditler, ve rejimin "komunizm korkusu", Cumhuriyet'in hedefleri ve genelde secilmis hukumetlerin hareket alaninin genisligi (veya darligi) gibi parametreler icermeldir.

Menderes ve iki bakaninin asilmasinin hicbir insaf, akil, izan adalet ile tevil edilebilir tarafi olamaz. Sadece asmadilar, iskence yaptilar onlara ruhi ve bedeni olarak (asilmasina birkac gun kala Menderes'e 'tibbi tetkik' adi ile yapilan bazi iskenceleri burda soylemeye dilim varmiyor) Bunlar hicbir tartisma goturmeyecek kadar aciktir; sadece mahkeme tutanaklarina, ve diger resmi belgelere bakmaniz yeterli. Savci Egesel'in "bunlari yaptiniz, ben biliyorum" larla dolu sozum ona iddianamese uzerine Mehmekeme baskani Salim Basol "Sizi buraya getiren irade boyle istedi" deyip iplerin cekmistir. Bununla Menderes'in iyi veya kotu basbakan olmasi, Amerikancimi Ruscumu oldugu arsinda baglanti kurulamaz. Demokratik toplumlarda basarisiz hukumetler milet tarafindan sandikla cezalandirilir, cellatlar tarafindan dar agacinda degil.

Nuri Bey,

Yazinizdaki genel tesbitlerin coguna katiliyorum; itirazlarimda var. Bunlarin hepsine kapsamli cevaplar vermeye ne zamanim, ne buradaki yerimiz nede benim bilgim yeterli.

Aklima gelen bir iki nokta: Aczimendiler denen olusum'un "dini yanlis anlayanlar" dahi degil resmen laikcilerin bir komplosu oldugu tescil edilmistir. Birden bire ortaya cikan bu sozde "dini grup" un gene birdenbire kaybolmasinin baska tevil edilebilir yani yoktur.


Cumhuriyet konusundaki goruslerinizi temelden ele almaya calistigimizda mecburen "peki ideal rejim nedir" gibi cevaplanmasi nerdeyse imkansdiz bir soruya ulasiyoruz. O zaman cevaplanmasi mukun olan sorulara ve mevcut gerceklere yonelmemiz daha dogru olur. Bu baglamda Turkiye'deki mutedeyyin insanlarin kavgalarinin Islam'i her vechesi ile sosyal hayattin disina iten Cumhuriyet anlayisi ile oldugu gerceginden hareket etmeliyiz. Rejim islah edilip anayasa'da yazdigi gibi gercekten demokratik ve gercekten laik olmasi eminimki benim gibi diger inananlar icinde yeterlidir. Bunun otesinde talebi olanlar oncelikle dindar insanlar tarafindan dislanmaktadir. Laikcilerin Metin Kaplan, hizb-ut tahrir gibi birkac marjinalin tepkisel cikislarini veya Aczimendiler gibi kendilerinin yarattigi komplo aktorlerini ocu olarak kullanip, "bakin bunlara haklarini verirsek iste boyle olur " korku taktigini artik en cahillerin dahi yutmadigi ortadadir. Bendeniz'in Cuhuriyet kelimesi ile problemim yok; onun adina yapilanlar benim derdim; yani icinin nasil dolduruldugu. Yazinizin diger kisimleri zaten bu icini dolduran zihniyeti cok guzel tasvir ediyor.

Metin-the-Poor dostum,
Tevazu gosterdiginiz konusunda S. Ozturk dostuma tamami ile katiliyorum. "Her yigidin bir yogur yiyisi var". Sizin o ozgun ve zengin "yogurt yiyisiniz" digerlerinden farkli bir haz veriyor bana; kendim yemis gibi oluyorum:)

Necdet Sen her ne kadar hedef olarak kendisinin "entel" bazilarimizin "sahte batici", "devekusu", "yerli oryantalist" vb seklinde tasvif ettigi kesimi secmissede aslinda muhtemelen kendisi dahil hepimizi onune ayna koymus. Ben bu aynadaki aksi ancak "ne yapalim, izafiyet dunyasinda yasiyoruz; benim paradigmayi degistirecek gucum yok" seklinde mesrulastirabiliyorum. (herhalde bu ilmekte degildi onun yazisi ama konular tabiati geregi birbirine baglandi).

Selamlar, saygilar

Yazan: Bekir L. Yildirim Tarih: April 16, 2006 6:12 AM

Sayın Akyol,

gerçekten çok güzel bir cevap verdiniz. artık bu ülkede sağ yelpazeden sol yelpazeye kadar insanların "kalıplarla düşündürülmekten" kurtarılması gerekir.

maalesef, insanımız kişileri olayları ya da fikirleri basmakalıp ölçülerle değerlendiriyorlar (daha doğrusu değerlendirtiliyorlar). burada sizi eleştiren arkadaşımızı eleştirmek için söylemiyorum bunu.

bunu bizler de yapıyorsak biz de ciddi hata işliyoruz demektir.

beylik lafların, basmakalıp yargıların havada uçuştuğu bir enformasyon cehaleti içinde yüzüp duruyoruz.

tartışmayı bilmiyoruz. karşı agrümanlara karşı kendi argümanlarımızı mantıksal tutarlılık çerçevesinde sunmayı bilmiyoruz. o nedenle de sağlıklı bir sentez de tartışmalardan çıkmıyor.

Menderes'ten konu açılmışken; "Sizi buraya tıkan güç böyle istiyor" diyen bir mahkeme başkanı düşünebiliyor musunuz? karşınızdaki insanın bırakın başbakan olmasını, yabancı bir ülkenin casusu bile olsa böyle bir hukuki yaklaşım olabilir mi? bu nasıl bir kin? nasıl bir öfke?

"kanunlar makable şamil değildir" temel ceza yasası ilkesini bertaraf etmek için içtihadlar ihdas eden sıddık samiler, muammer aksoylar gibi hukuk profesörlerinin olduğu bir toplumda esasen ben bunu çok görmüyorum.

*******************

Sayın Akyol,

bilemiyorum inceleme fırsatı bulabildiniz mi ama, Sayın Durmuş Hocaoğlu'nun geçtiğimiz haftalarda "Yaratılış, Evrim ve Dil" üzerine bir makaleler serisi gazetedeki köşesinde yayımlandı. Gerçekten çok önemli analizlerin yer aldığı bu dizide, dil olgusunun nasıl darwinizm'in başına bela olduğunu mükemmel bir şekilde açıklamış. bu konudaki görüşlerinizden istifade etmeyi çok isterdim.

Saygılarımla

Yazan: nuri saglam Tarih: April 16, 2006 9:46 AM

Öncelikle yazdıklarıma cevaplar verdiginiz için her birinize teşekkür ediyorum..Ancak tam olarak söylediklerime cevap alamadıgımı da söylemeliyim..şöyle ki,Turgut Özal ı ben de çok başarılı buluyorum,neden Adnan Menderes le birlikte kullanıldı anlamadım ben Turgut Özal hakkında yorum yapmadım ki,hemen hemen tüm cevaplarda Turgut Özal da savunulmuş bana karşı..öte yandan Adnan Menderes dönemi hakkında geniş bir literatür e sahip olmamakla birlikte bir çok makale takip ettim...analizlerimin büyük kısmı buralardan ve bir kaç kitaptan çıktı..Sayın Akyol ve sayın L.Yıldırım,ikinizde aynı argümanı kullanarak karşılık vermişsiniz,yani çok basit bir diyalektik yöntem bu,şöyle ki,Amerika yanlılıgını "başbakanlık başarılıgı ölçütü" olarak ele aldıgımı (öyle yapmadıgım halde ) yazmışsınız (yada onu ifade ederek cevap vermişsiniz) oysa yazımda buna dair hiç bir ifade yok,sadece Adnan Menderes in başarısız bir başbakan oldugu fikrimin en önemli gerekçesinin (başka gerekçelerde var tabiki) Amerika ya KAYITSIZ ŞARTSIZ TESLİM OLUŞU oldugunu belirtmiştim...kayıtsız şartsız ifadesi belki çok agır ve kesin yargı ama bunu da destekleyebilirim tabiiki..Ayrıca Adnan Menderes dönemi için DEMİRKIRAT kitabı hakkında ne gibi bir maglumatınız var?bu kitap bence bu dönemi en iyi anlatan kitaplardan biri...

(Ebulfetih)

Yazan: ebulfetih Tarih: April 16, 2006 4:28 PM

Sn. Ebulfetih,

Mustafa Bey adina konusamam ama benim birinci itirazim secilmis bir basbakanin basarisi (veya basarisizligi) ile asilmasi arasinda sizin kurdugunuz ilskidir. "Demokrasilerde basarisiz yoneticiler, milletce sandikta cezalandirilir, cellat tarafindan dar agacinda degil" demem bundandi.

Aslinda darbeci kafanin sik sik aba altinda sopa gostermesi, ve bize Menderes'i hatirlatmasi, ve bu yonde son gunlerde orkestrali bir cikisi yapmasi (Cumhurbaskani-Cumhuriyet Gazetesi-Deniz Baykal'in pespese soylemlerinin benzerligi) uzerine Menderes hatirlandi. Kendisinin basarisi veya basarisizligi bu baslik altinda hic gundeme gelmemeli idi!

Konuy gundeme getirdiginiz icin Mustafa Bey, keendisinin Ozal'la birlikte Cumhuriyet doneminin en basarili iki basbakani oldugunu ifade etti cevaben. Ve bende gene cevaben, ayni fikirde oldugumu ve bunlara birde bu gunku hukumeti ekledigimi ifade ettim. Ve bunu desteklemek icin birtakim argumanlar yaptim.

Daha oncede soyledigim gibi konumuz "mederes Hukumeti basarilimi idi" olsa idi bnu cok genis tartisabilirdik; bahsettiginiz kita ve daha pek cok kitap, makale dergi kaynagina basvurarak. Ama konumuz bu degil; illetin sectigi bakanlarin "HAKIMIYET KAYITSUZ SARTSIZ MILLETINDIR" denen ulkede darbeciler tarafindan asilmasi ile o hukumetin basbakakinin "kayitsuz sartsiz ABD'ye teslimiyeti" (!) arasinda hicbir iliski olamaz. Konumuz ulkemizdeki rejimin demokrasimi Stalinizmmi, fasizmi oldugudur; hangi hukumetler daha Amerikanci idi degil.

Daha onceki yoryummu okursaniz bu "amerikancilik" mevzuunu arastrirken goz onune alinmasi gereken birkac faktorden bahsettim.

Menderes konusunda farkli dusunebiliriz; diger hukumetler hakkinda oldugu gibi. Fakat evrensel insan haklarinin, Islam ahlakinin veya insanligin minimumlarinda birlestigimizden suphem yok. A zaman Menderes konusunu "muminin ihtilafi rahmettir" Hadfis=i Serif'i cercevesinde telakki edip bu konuyu kapatabiliriz saniyorum en azindan bu baglamda, kendi adima. Bahsettiginiz kitabi okumadim; firsat buldugumda okumak isterim.

Selamlar, saygilar
Bekir L. Yildirim

Yazan: Bekir L. Yildirim Tarih: April 16, 2006 7:49 PM

Sayın Bekir Bey,

"Aczimendiler denen olusum'un "dini yanlis anlayanlar" dahi degil resmen laikcilerin bir komplosu oldugu tescil edilmistir. Birden bire ortaya cikan bu sozde "dini grup" un gene birdenbire kaybolmasinin baska tevil edilebilir yani yoktur." diyorsunuz.

ben de tastamam bunu ifade etmeye çalışmıştım. Aczimendilerin yanına daha bir sürü irili/ufaklı oluşumu da katabiliriz.ama bu güdümlü organizasyonların tek tek her ferdinin satılık/kiralık olduğunu da söyleyemeyiz. bazıları hatta çoğu gerçekten safça inanmış, kandırılmış olabilir. ben bunu demeye çalışmıştım.

Din, insanların çok hassas bir duygu ve düşünce alanı olduğu için hakim güçler tarafından her zaman kullanılagelmiştir. Müseylime ve Tüleyha gibi sahte peygamberlerin ortaya çıkışının arkasında Bizans'ı gösterir tarihçiler.

Mesela Kadıyanilik, Britanya İmparatorluğunun desteğinde çıkarılmıştır. Nusayrilik, Bahailik gibi oluşumların da arkasında o günün siyasal konjonktürünün belirleyiciliği ortadadır.

Bugün de hem içerde hem de dışarıda bu tür oluşumlardan kolayca söz edebiliriz. bugün bir tarikat ve şeyhi, din dışında herşeyle uğraşıyor. söylemine bakıyorsunuz Perinçek'le aynı. sanki, Perinçek sakal koymuş karşınıza çıkmış. Görevi açık: "sağdan vurmak". bu, çok zekice bir taktiktir.

Geçenlerde, IRA'nın üç büyük liderinden biri olan ve suikast-sabotaj eylemleri emri veren kişinin İngiliz gizli servisinin yerleştirdiği adam olduğu ortaya çıktı. düşünün daha ötesi var mı?

Ben, ülkemi, milletimi, devletimi delice seven biri olarak, gücün böyle devlet-millet lehine değil de belli çıkar grupları adına kullanımını ihanet olarak niteliyorum.

Diğer atfettiğiniz konularda ise yanlış anlamadıysam katılmadığınız hususlar var.

Bekir Bey,

Bugün İslam dünyası perişan bir durumda. bu perişaniyet birkaç asırdan beri devam ediyor, yeni de değil. Ben, hemen her alanda okumaya, araştırmaya çalışan birisi olarak, tarihin, her disiplinin öncelikle ele alması gereken başlığı olması gerektiğini düşünüyorum (fizikte diyelim ki, fizik tarihini bilmek; örneğin aristonun görüşlerini nasıl ortaya koyduğu, taşın düşmesine nasıl bir açıklama getirdiği ....misali...). bunu İslamiyet ile ilgilenen arkadaşlar için daha da büyük bir zorunluluk olarak görüyorum.Tek bir dileğim var; ülkemin, ve islam dünyasının uyanışı, yeniden dirilişi.

Tarih, bir kutsallıklar alanı değildir. önce sağ düşüncenin bu sakat anlayıştan kurtulması gerekir. tarih, beşeri bir alandır ve üretilen herşey beşeridir. dolayısıyla birçok beşeri zaafı, kusuru ve hatta kimi zaman çok büyük zulümleri içinde barındırmaktadır.

tarihin bu "kutsaldan arındırılması" onun eleştirilebilir olması da demektir. biz bunu hiç yapmadık. ne tarihi gerçeğiyle anlattılar ne de eleştirilmesini sağladılar. bu, geçmişte hakim saltanat yapısı, bugün de bunca dert bela varken buna sıra gelmez yaklaşımınca engellendi. ayrıca,geçmiş kutsallaştırıldığı için de en ufak bir eleştiri avamın zihnini bulandırır kaygısı egemen oldu.(ki, ben hala bu kaygıyı taşıyorum. ufak bir beşeri olay anlatsam geçmişle ilgili, bu konularla ilgisi olmayan insanların hemen zihinlerinin bulandığını, "imanlarının sarsıldığını" görüyorum!)

oysa ben, Hz.Peygamber'in önünde canını siper ederken, eve döndüğünde "Allah'ım bana kızıl tüylü deve ver" diye dua eden o doğal insanları doğal halleriyle çok seviyorum.

İslam tarihi aynı zamanda bir siyaset ve sosyoloji tarihidir.

hilafet dönemindeki olayları, bunların mezheplerin ortaya çıkışındaki etkileri, aralarındaki kavgaları, savaşları, o dönemin ve sonraki dönemlerin Makyevellerini,suikastçı kullananları (Ebu lülü'yü, İbni Mülcem'i düşünün); milyonlarca hadis uydurulmasını (bunun ne demek olduğunu anlıyormusunuz?bu uydurma hadisler uzaydan gelmedi. peki niye uyduruldu??)ele almadan bugünün meselelerini çözemeyiz.

İslam tarihinin bu ilk döneminin muhteşem sayfaları yanında maalesef beşer olmanın getirdiği zaaflarla beslenen hadisatın işin erbabınca tetkik edilmesi ve gerçek çıkarımlara varılması zorunludur. Çok hızlı geçiyorum. çünkü arkasında yüzlerce olayı barındıran hususlar bunlar.

Bakın Hz Ömer'in ısrarlara rağmen oğlu büyük alim Abdullah'ı yerine bırakmaması çok çok anlamlıdır ve herkese mesaj olması gerekir. ama Ümeyye oğullarının inanılmaz ihtirası, makam ve güç perestliği İslam'ın ana mesajından sapmalara ve hanedan sürecine yolaçmıştır. sonrası ise malumumuz. bu süreç ise, zaten tartıştığımız konudur.

malumumuz diyorum ama, sağ düşüncenin biraz da da tepkisel olarak Osmanlı'yı kutsayan yaklaşımı da ayrı bir tartışma konusu. Dünyanın en büyük imparatorluklarından birini kurmuş, binlerce akıl almaz fecaatin (kendi dönemiyle kıyaslandığında, fransaya, ingiltereye vs çok masum kalır tabi o ayrı) işlendiği bir yapıyı kutsamak. bu safdillik. ama burada kalmıyor, bunları bilen insanlara itici geliyor. Tabiiki günahıyla ve çok daha fazla olan sevabıyla Osmanlı bizim ecdadımız, geçmişimiz. gururla ve rahmetle anıyoruz bu da ayrı.

Şimdi, beni bundan daha çok ilgilendiren temel soruna bir işaret edip geçeceğim. Kur'an'ı 23 yılda inmiş, dolayısıyla beşer gerçekliğini (sosyolojisini, psikolojisini, tarihselliğini) dikkate alarak inmiş bir "metin" olarak ele almak durumundayız öncelikle. Kur'an'ın ana mesajının tevhid-nübüvvet-haşir-adalet ve ibadet olduğunu merkeze almalıyız.

Vahyin yukarıdan aşağıya inerken, sebebin aşağıdan yukarıya çıktığını artık anlamamız gerekiyor.

Kur'an bir hukuk kitabı değildir. ama hukuk için kaynaktır. EBEDİ İLKELERİ VA'Z EDER.

çünkü insanların dertleri ve problemleri miladi 7. asır Mekke ve Medinesi ile sınırlı değildir.

İDEAL REJİM DİYE BİR ŞEY YOKTUR. Kur'an'ın da Allah Resulü'nün de böyle bir tanımı yoktur. ama ADİL/EŞİTCİL/İNsANCIL rejim vardır. insanların dertlerine azami ölçüde çare bulan, insanlara haksızlığı minimize eden bir rejim arayışı vardır.

Kur'an diyor ki;

"İnsanlar arasında hükmettiğiniz zaman adaletle hükmedin"

ideal rejim yoktur ama insanlar bunu arayacaklardır. neyle? işte bu va'z edilen ebedi ilkeler ışığında "EVRENSEL AKILLA".

bugün insanlığın bulduğu -ki örneklerini asrı saadette de gördüğümüz- cumhuriyet ve demokrasidir. bir müslümanın bu nedenle cumhuriyete ısrarla sahip çıkması gerekir. alternatifi var mı? monarşi mi, meşrutiyet mi, tiranlık mı savunulacak yoksa?

Ama birileri-yani oligarşi- demokratik ve laik cumhuriyet ilkelerini askıya alıp, milleti otoriter ve hatta totaliter bir cendere içine alıyorsa, bu cumhuriyete ve ilkelerine daha çok sahip çıkılmasını gerektirir.

söylediklerimi, birçok kişinin yanlış anlıyacağından eminim. çünkü toplum buna hazır değil. İfrat ve tefrit arasında iki uçta sallanıp duruyoruz.

Saygılarımla

Yazan: nuri saglam Tarih: April 16, 2006 8:48 PM

Nuri Bey,


Birçok konuya değinmişsiniz.Herbiri için ayrı başlıklar altında çok uzun tartışmalar yapılabiir.

Yazdıklarınızın büyük çoğunluğuna katılıyorum. İslam'ın herhangi bir siyasi yapıyı öne sürmediğini ama temel ilkeleri vazettiğini bu temel ilkeler çerçevesinde siyasal sistemi insanlığın değişen toplumsal şartlarına bıraktığını bu sitede birçok kereler söyledim.Bu aynı zamanda İslam’ın evrenselliğinin de bir gereğidir.İslam , Cumhuriyet ve Demokrasi konusunda Hayrettin Karaman Hoca’nın görüşlerini son derece önemli buluyorum.Dileyen arkadaşlar Hayrettin Karaman’ın sitesine bakabilir.

Hz. Peygamber ve Raşit Halifeler dönemindeki İslami siyasetin, Kur'an'ın öngördüğü üç ayak olan tevhid, adalet ve şura sistemi üzerine oturduğu çok açıktır.Daha sonra hilafetin saltanatlaşması neticesinde büyük bir kırılma yaşanmış neticesi de hala çekilmekte olan acılar olmuştur.Maalesef Emeviler eliyle gerçekleşen bu saltanat siyaseti daha sonra İslam siyasal teorisine dönüşmüştür.Bu konuda birikimi olan arkadaşlara Mustafa İslamoğlu Hocanın "İmamlar ve Sultanlar" adlı kitabını tavsiye ederim.Orada ve daha birçok eserde İmamların bu siyasal yapılanmaya karşı nasıl mücadele ettiklerini ve zindanlarda hayatlarını verdiklerini ibretle okuyabilirsiniz.Verdiğiniz Hz.Ömer örneği de nebevi siyaset anlayışına çok iyi bir örnektir.


Aynı nokta Osmanlı siyasal sistemi içinde geçerlidir.Ve Osmanlı konusunda müthiş bir ifrat ve tefrit ayrışması vardır.Bazıları topyekün Osmanlıyı kötüleyerek "emperyalist" ve "yağmacı" olduğuna dair iftira ederken bazıları da Osmanlı padişahlarının tamamını kutsayarak herbirini evliya gibi görerek Osmanlı yönetiminin her yaptığı uygulamayı İslami kılıf içine sokmaya ya da en azından mazur göstrmeye çalışmaktadır.(Bkz.Bilinmeyen Osmanlı -Prof.Akagündüz) Osmanlı hiçbir zaman emperyalist ve yağmacı olmamıştır , her gittiği yere adalet götürmeye çabalamıştır.Necip Fazıl merhumun bir toplantı sonrası fransızca “Osmanlı bizi 300 yıl sömürdü” diyen cezayirli gence verdiği “Osmanlı sizi sömürseydi bunu Türkçe söylerdin” cevabı çok manidardır.Osmanlı Emevilerden de Abbasilerden de adildir .Son derece hoşgörülüdür.Fakat bu bizi Osmanlının hatalarını görmemize engel olacak kadar körleştirmemelidir.

Tarihimizi günahıyla sevabıyla sevmek neden mümkün olmuyor ? Kuşkusuz Osmanlı dünya üzerinde kurulumuş en büyük imparatorluklardan birisidir , gurur kaynağımızdır, İslam'a ve tabii ki insanlığa çok büyük hizmetler etmiştir. Ama Osmanlıyı kuran ve yönetenlerde "insan"dır , hepimiz gibi.İnsan hatadan münezzeh değildir. Bilakis insan hata yapmakla maluldur.İnancımıza göre sadece Peygamberler hatadan korunmuşlardır. Ve dünyamız bir "imtihan" dünyasıdır.İslam'ın amacı yeryüzü cenneti kurmak değildir.İslam'ın amacı imtihan , insanlara salık verdiği de Tevhid ve adalettir.Osmanlının siyasal yapısında İslam'a uymayan noktalar vardır.Bunu atlamamak gerekir.Fakat bu söylediklerim “Osmanlı bir İslam devleti değildir” tezini savunan ve “Bu sene de kurban bayramı hac zamanına geldi” gibi yaveler döktüren mürekkep yalamış cahillerin söylemi ile karıştırılmasın. Osmanlı bir İslam devletidir ama saltanat ve hukuk yapısında İslam’a uymayan noktalar vardır.Osmanlı’nın İslamiliği konusu çok uzun ve detayları olan bir konudur.Bunu sizinle ve diğer arkadaşlarla konuşmak isterim.

İfrat ve tefrite dayalı bir bakış açısı bizim geleceğe dair vizyon oluşturmamızda da en büyük engeldir.Topyekün geçmişlerini kötüleyenleri ise hiç saymıyorum , çünkü onlar kaybedilmiş nesillerimizdir , zihinleri yabancı ve özellikle yerli oryantalistlerce iğdiş edilmiştir.

Osmanlı konusunda ilgilenen arkadaşlara bir bütün olarak tarihe bakan ve geçmişi günahıyla sevabıyla değerlendiren "yükselme-duraklama-çöküş devri" gibi yapay dönemlendirmelere şiddetle karşı çıkan araştırmacı Mustafa Armağan'ın kitaplarını önerebilirim.


Söylediklerinizi birçok kişinin yanlış anlayacağı da doğrudur.İfrat ve tefritten kurtulmak ise sorunumuzu otomatikman çözecektir.

Saygılar.

Yazan: S.Öztürk Tarih: April 17, 2006 12:26 AM

S.Öztürk Bey,

"Tarihimizi günahıyla sevabıyla sevmek neden mümkün olmuyor?"

diyorsunuz. söylemeye çalıştığım hususlardan biri de buydu. Tarih, bizim tarihimiz. biz de yarın çocuklarımızın tarihi olacağız. Bugünü yapan aktörler yarın tarihsel bir şahsiyet olarak eleştirilecek ya da övülecekler.

Osmanlı'nın dediğim gibi, sevapları, günahlarının çokçok üzerindedir. ABD'de katıldığım bir seminer sonrası, ünlü bir siyaset bilimcinin "Osmanlı'ya ne kadar muhtacız" dediği hala kulaklarımdadır. balkanlarda, kafkaslarda, ve özellikle de ortadoğudaki hercümercin Osmanlı'nın yokluğu ve boşluğunun doldurulamaması olduğunu (Sevgili Metin Bey haklı olarak kızacak ama) birçok batılı bilim adamından okumuşluğum ya da duymuşluğum vardır.

bu noktalar zaten kimsenin inkar edemeyeceği gerçekler.

ancak, argümanların üzerinde seyrettiği alanı atlamadan tartışmamız gerekiyor. Eğer bir siyaset felsefesi, tarih felsefesi, devletler hukuku gibi ya da bunların bütünü hakkında konuşuyorsak bu çok doğru.

ama benim vurgulamaya çalıştığım husus, insanlara tarihin bir kutsallık alanı olarak sunulması. işte burada tarih, tek tek insanlara ya da topluma bir inanç kategorisi olarak sunulmaktadır. ben, kendi zihinsel formasyonumda da bizzat yaşamış ve halen yaşayanları gözlemleyen biri olarak söylüyorum bunu. hep kutsayan (ya da tersi)bir söylemle zihniniz dolmuşsa, okumaya başlayan biri olduğunuzda inanılmaz şoklar da yaşamaya başlıyorsunuz...

iki tür inanç kategorisi var burada da; Osmanlı'nın şah ismail olaylarında sorumlu gördüğü kitlelere yaptıkları nedeniyle kin duyan ve Osmanlı ile ilgili var olan güzelliklere gözünü kapayanlar ile; sizin de belirttiğiniz gibi Osmanlı padişahları veli idi, halkı şöyleydi vs deyu hayali bir cennet adası tasvir edenler. Burada siyaset biliminin, devletler hukukunun, tarih felsefesinin en ufak kırıntısı bile yok. Şerif Mardin'in deyimi ile "yuh ve yaşa" kategorileriyle düşündürülen kitleler var. yazık. bu ülkeye bu millete yazık.

II. beyazid gibi zevk ve sefa düşkünü bir adamı (bakın ben bile neler söylüyorum!) "Veli padişah" yapan zihniyet ile adından ve otoriteye başkaldırışından ötürü (halbuki adamın tek derdi Padişah olmak idi) Cem Sultan'ı put haline getirenlerin tavırları bence farksızdır ve aynı irrasyonaliteye dayanmaktadır. Oysa, II. Beyazıd oldukça başarılı bir padişahtır (resmi tarih maalesef onu babası ve oğlu ile kıyaslıyarak hata ediyor). Cem Sultan ise gerçekten cevval bir şehzade idi ve kazansaydı Osmanlı çok daha güçlü olabilecekti belki. ama hemen belirteyim bugün onu kutsayanlara da yeğeni Yavuz'dan geri kalmayacak baskıları yapabilecek sertlikte bir padişah olurdu...Mesele bu değil tabi..aklıma nedense bunlar geldi diye söyledim.

ekte verdiğiniz Ahmet Akgündüz gibi parlak bir zekanın yazdığı kitap (gerçek belgelerle dolu-ama aksi yönde de birçok belgenin var olduğunu ya da varolamadığını! düşünmesi gerekir miydi dersiniz?)şahsen bana bile çok itici geliyor ki, herkesi tatmin etsin! ya da Erdoğan Aydın gibi, hayata belli bir mezhebin gözlüklerden bakarak Osmanlı'yı salt bir zulüm devleti olarak gösteren bir "tarih anlatısına" başvurmak olsa olsa inanç tazelemektir. İki irrasyonel sonuç:Osmanlı zalimdi!, osmanlı evliyaydı!..Allah akıl fikir versin.

Necip Fazıl'ın dediği gibi "inanmıyorum bana öğretilen tarihe". ama ben tüm tarihi kastediyorum. tarihin gerçekleri üzerinden yeni bir tarih felsefesi başlatabildiğimiz gün, bugünü ve yarını aydınlatacak yol işaretleri bulabileceğiz.

Tarihin, güç odaklarının elinde kullanıla kullanıla üstü örtülen hakikatlerinin din anlayışında da nasıl derin bir sapmaya neden olduğunu anlayacağız?

Dünyayı yöneten tapınakçıların ve onların efendilerince kurgulanan örgütlü materyalizme cevap verirken gözden kaçan bu alana geri dönerek bir sorgulama yapmanın zamanı geldi diye düşünüyorum.

Zulüm, bütün paletleriyle dünyanın dört bir yanında mazlumları çiğneye çiğneye ilerliyor. bunu yaparken de, materyalizmin tüm değer yargılarını tahrip eden yıkıcı etkisiyle bu mazlum milletler içinde yabancılaşmış aydınlar ve halk katmanları yaratıyor. asıl mücadele bu zulme karşı. Evet. ama ne yapalım ki, bu güç odakları ve yerli şubeleri müslümanların bilmem kaç asırlık emevi hukukuna din diye inanmalarından istifade ederek aşağılama kampanyası yürütüyor.

bir zaman "adil düzen" diye tüm ekonomi bilimine ve toplum gerçekliğine aykırı saçmalıkları anlattıklarında bir çok iktisatçımızın nasıl güldüğünü üzülerek seyretmiştim. aynı üzüntüyü değerli iktisatçı-yazar Mustafa Özel'in yüzünde de de bir konferansta gördüğümü iyi hatırlıyorum.

yazınızda sizin de sürekli kullandığınız "islam devleti" ve "İslam'a uygunluk" ifadeleri ile ilgili bir hatırlatmada bulunmak istiyorum. İslam devleti diye bir şey olamaz. Müslümanların kurduğu devlet olabilir. aksi takdirde, bu devletteki en ufak kusur bile İslam'ın hanesine zarar diye yazılır. Daha da ötesi, İslam ile devlet gibi bir aygıt yan yana gelemez. İslam bundan münezzehtir. Kaldıki, daha önce de dediğim gibi, ne bu hususta bir nas vardır ne de öneri. Dolayısıyla Osmanlı da İslam devleti değil, müslümanların kurduğu bir devlettir.

"İslam' uygunluk" ise meselenin bam telini oluşturuyor. neyin islam'a uygun olduğunu her disiplinin uzmanından oluşan (fizikden, psikolojiye, ekonomiden hukuka, antropolojiden tefsire, hadise kadar) bir şuranın sürekli yenilenen içtihadı ile bu uygunluk belirlenmeye çalışılacak. bu konuda söyleyeceğim çok şey var ama şimdilik burada kesiyorum.

saygılarımla

Bir kere şundan vazgeçmemiz lazım. neden tarihi sürekli bir şekilde bir tüccar terazisinde tartıyoruz. siz hiç bir Fransızın, geçmişte Fransız krallığı iyidi kötüydü dediğini duydunuz mu? ya da Alman'ın, ingiliz'in? ben tarihte ne olduğuna bakarak ders çıkartırım, güzellikleriyle övünür, çirkinliklerine kızarım.

Yazan: nuri saglam Tarih: April 17, 2006 3:19 AM

Nuri Bey,


Ilk ve ikinci yorumunuzda yaptiginiz degerlendirmelerin pek coguna katiliyorum. S. Ozturk Bey kardesimin yorumundaki degerlendirmelerde tamen katiliyorum. Her ikinizinde tarih bilginizin benden fazla oldugunu da musahede ettigini belirteyim. Dolayisi ile bircok tesbitlerinizi bilgilendirici buluyorum.

Siz S. Ozturk Bey, ve bendenizin onemli temel ayriliklari olmadigi kanaatindeyim. Yalniz tabiatiyla nuans seviyesinde dahi olsa farkiliklar aciklama gerektiriyor mutabakatin aksine; dolayisi ile bir cumle ile gecistrilen buyuk mutabakat kayboluveriyor tartisma ortaminda.

Ben tabiatim geregi kisilere, olaylara, kavramlara biraz kullanimci veya pratik bakisim vardir. Islam tarihi, Osmanli'nin ne kadar Islami oldug gibi konular bugunku meseleri anlamama yardim ettigi olcude onem arzediyor benim icin. Onun derinine inmek bilgilenmek, mutekamil insan olmak acisindan kisi icin gereklidir ve bu disiplinlerle ozel olarak ugrasanlarin gorevidir tabiiki.

Fakat benim yasadigim Turkiye'de Osmanli'yi ve Islam'i tami ile reddeden bir kultur hakim zumre darafindan dayatilmaktadir. Dolyisi ile bu baglamda olaya yaklasimimin cercevesi cizilmis demektir. Benim uzerinde heyecanla durdugum konulari ben bilincli larak secmiyorum; dunya bunlari bana dikte ediyor. Bu tavira tepkisel denebilir; fakat nasil tepkisel olunmayacagini bilemiyorum.


Bu gunku dunyada Islam aleminin ve dunyanin hal-i pur melali ortada. Islam, Muslumanlar icerden ve disardan hayasizca bir saldiri altindalar. Bu saldiri sahte hadisler, hatta ayetler uretmekten nukleer tehdide kadar cok cesitli formlar alabiliyor. Bu ahval ve serait icerisinde, ben "durun arkadaslar, bu gunku konumuz, Islam'in farkli yorumlari veya gecmisteki islam devletlerinin hatalari, Islam'in gunumuze ayak uyduramasi gibi meseler degildir; bunlari aramizda her zaman tartisalim; ve tartisiyorzda 1400 yildir. Ama bunu kotu niyetli olanlarin jandasi dahilinde, onlarin istedigi zaman, onlarin verdigi basliklasr altinda yapmayalim. Bunlar aile ici meselerdir. Butun muslumanlarin ve minimum vijdan, evrensel ahlak sahibi burun insanlarin tolerans gosteremeyecegi siyah ve beyazlar onumuzde dururken Emeviler'in Islamiligini tartismak biraz akademik olmuyormu" diyorum. Evet bu baglamda sizin tabirinizle "bunlari sonra konusuruz" demis oluyorum.

Sizinle bir miktar ayristigimiz bir noktada Cumhuriyet'i savunmak uzerine.

"bugün insanlığın bulduğu -ki örneklerini asrı saadette de gördüğümüz- cumhuriyet ve demokrasidir. bir müslümanın bu nedenle cumhuriyete ısrarla sahip çıkması gerekir. alternatifi var mı? monarşi mi, meşrutiyet mi, tiranlık mı savunulacak yoksa?" buyurmussunuz.


Bu benim aklima bir Filistin'linin "Israil'i taniyin" baskisina verdigi cevabi cagiristirdi. "Hangi Israil'i taniyalim? 1948 Israil'inimi, 1967, 1973, bugunku Israil'imi? Israil'in sinirlari fiilen her gun degisiyor; hangi sinirlardaki Israil'i tanimamizi istiyorsunuZ" cevabini verdi. Bende Cumhuriyet icin benzeri bir soru sormak durumundayim: Hangi Cumhuriyet? Demokratik olanmi, laik olanmi, laikci olanmi? Cunmhuriyet'in muhtevasi her gun degisiyir hakim zumrenin ihiyacina gore. Oyleki bu gunlerde M.K.A.'nin kendi konusmalarinda Islam'a sempatik sozler sarfettigi, yada bu gunku laiklik yorumu ile celistigi dusunulen cmleler dahi cikarilabiliyor. Latife Hanim'in basi ortulu fotograflarini gazetelerde kitaplarda kullananlara su-i zan ile yaklasiliyor. "bu gunku laikcilerle Cumhuiriyet'in kendisini bir tutmayin. Ben Cumhuriyet'in orijinal misyonu, ilkelerine sahip cikalim diyorum" diyorsaniz benim gene problemlerim olacak. Cunki ben Cumhuriyet'in kuuklusundaki misyonu, vizyonu, ilkelerinin yeteri kadar dusunulerek olustruludugu veya tamamen masumane niyetler icerdigi fikrinde degilim. Mevcut sathi ve kanimca sahte Batililasma'nin kokeninde o zaman dahi miyadini doldurmus olan pozitivizminde rasyonelizminde yanlis yorumlandigi ve o gunun poltikkasi icin aracsallastirildigi kanaatindeyim (sapka seklini degistirmeyi devrim olarak sunmanin temsil ettigi derinli fikirsel derinlik!). Cuhuchill'in dedigi gibi "demokrasi berbat bir rejimdir ama mevcutlar arasinda en iyisidir" sozune bu gun bende katiliyorum; Fukuyama kadar ileri gidip bu gunku Amerikan guduml liberal demokrasinin "tarihin sonu" oldugunu dusunmesemde. Fakat ne bugunku ne dunku
Cumhuriyet' demokrasi ile ozdeslestirmem mumkun degil. Daha oncki bir yorumumda Cunhiriyet'in islah edilebilir oldugunu dusundugumu soylemistim. Dolayisi ile benim yaptigim da sizin yaptiginizdan cok farkli degil aslinda: Mevcur oligarsinin elinde ne idigu belirsiz bir rant duzeni haline gelmis olan sistemi islah etmek; onu gercekten demokratik, gerecekten laik ve gercekten "Cumhur"un "iyet"i haline getirmek. Yerine monarsi, tiranlik veya mesritiyet ikame etmek degil.

Selamlar, saygilar
Bekir L. Yildirim

Yazan: Bekir L. Yildirim Tarih: April 17, 2006 8:03 AM

S.Öztürk Bey,

"Tarihimizi günahıyla sevabıyla sevmek neden mümkün olmuyor?"

diyorsunuz. söylemeye çalıştığım hususlardan biri de buydu. Tarih, bizim tarihimiz. biz de yarın çocuklarımızın tarihi olacağız. Bugünü yapan aktörler yarın tarihsel bir şahsiyet olarak eleştirilecek ya da övülecekler.

Osmanlı'nın dediğim gibi, sevapları, günahlarının çokçok üzerindedir. ABD'de katıldığım bir seminer sonrası, ünlü bir siyaset bilimcinin "Osmanlı'ya ne kadar muhtacız" dediği hala kulaklarımdadır. balkanlarda, kafkaslarda, ve özellikle de ortadoğudaki hercümercin Osmanlı'nın yokluğu ve boşluğunun doldurulamaması olduğunu (Sevgili Metin Bey haklı olarak kızacak ama) birçok batılı bilim adamından okumuşluğum ya da duymuşluğum vardır.

bu noktalar zaten kimsenin inkar edemeyeceği gerçekler.

ancak, argümanların üzerinde seyrettiği alanı atlamadan tartışmamız gerekiyor. Eğer bir siyaset felsefesi, tarih felsefesi, devletler hukuku gibi ya da bunların bütünü hakkında konuşuyorsak bu çok doğru.

ama benim vurgulamaya çalıştığım husus, insanlara tarihin bir kutsallık alanı olarak sunulması. işte burada tarih, tek tek insanlara ya da topluma bir inanç kategorisi olarak sunulmaktadır. ben, kendi zihinsel formasyonumda da bizzat yaşamış ve halen yaşayanları gözlemleyen biri olarak söylüyorum bunu. hep kutsayan (ya da tersi)bir söylemle zihniniz dolmuşsa, okumaya başlayan biri olduğunuzda inanılmaz şoklar da yaşamaya başlıyorsunuz...

iki tür inanç kategorisi var burada da; Osmanlı'nın şah ismail olaylarında sorumlu gördüğü kitlelere yaptıkları nedeniyle kin duyan ve Osmanlı ile ilgili var olan güzelliklere gözünü kapayanlar ile; sizin de belirttiğiniz gibi Osmanlı padişahları veli idi, halkı şöyleydi vs deyu hayali bir cennet adası tasvir edenler. Burada siyaset biliminin, devletler hukukunun, tarih felsefesinin en ufak kırıntısı bile yok. Şerif Mardin'in deyimi ile "yuh ve yaşa" kategorileriyle düşündürülen kitleler var. yazık. bu ülkeye bu millete yazık.

II. beyazid gibi zevk ve sefa düşkünü bir adamı (bakın ben bile neler söylüyorum!) "Veli padişah" yapan zihniyet ile adından ve otoriteye başkaldırışından ötürü (halbuki adamın tek derdi Padişah olmak idi) Cem Sultan'ı put haline getirenlerin tavırları bence farksızdır ve aynı irrasyonaliteye dayanmaktadır. Oysa, II. Beyazıd oldukça başarılı bir padişahtır (resmi tarih maalesef onu babası ve oğlu ile kıyaslıyarak hata ediyor). Cem Sultan ise gerçekten cevval bir şehzade idi ve kazansaydı Osmanlı çok daha güçlü olabilecekti belki. ama hemen belirteyim bugün onu kutsayanlara da yeğeni Yavuz'dan geri kalmayacak baskıları yapabilecek sertlikte bir padişah olurdu...Mesele bu değil tabi..aklıma nedense bunlar geldi diye söyledim.

ekte verdiğiniz Ahmet Akgündüz gibi parlak bir zekanın yazdığı kitap (gerçek belgelerle dolu-ama aksi yönde de birçok belgenin var olduğunu ya da varolamadığını! düşünmesi gerekir miydi dersiniz?)şahsen bana bile çok itici geliyor ki, herkesi tatmin etsin! ya da Erdoğan Aydın gibi, hayata belli bir mezhebin gözlüklerden bakarak Osmanlı'yı salt bir zulüm devleti olarak gösteren bir "tarih anlatısına" başvurmak olsa olsa inanç tazelemektir. İki irrasyonel sonuç:Osmanlı zalimdi!, osmanlı evliyaydı!..Allah akıl fikir versin.

Necip Fazıl'ın dediği gibi "inanmıyorum bana öğretilen tarihe". ama ben tüm tarihi kastediyorum. tarihin gerçekleri üzerinden yeni bir tarih felsefesi başlatabildiğimiz gün, bugünü ve yarını aydınlatacak yol işaretleri bulabileceğiz.

Tarihin, güç odaklarının elinde kullanıla kullanıla üstü örtülen hakikatlerinin din anlayışında da nasıl derin bir sapmaya neden olduğunu anlayacağız?

Dünyayı yöneten tapınakçıların ve onların efendilerince kurgulanan örgütlü materyalizme cevap verirken gözden kaçan bu alana geri dönerek bir sorgulama yapmanın zamanı geldi diye düşünüyorum.

Zulüm, bütün paletleriyle dünyanın dört bir yanında mazlumları çiğneye çiğneye ilerliyor. bunu yaparken de, materyalizmin tüm değer yargılarını tahrip eden yıkıcı etkisiyle bu mazlum milletler içinde yabancılaşmış aydınlar ve halk katmanları yaratıyor. asıl mücadele bu zulme karşı. Evet. ama ne yapalım ki, bu güç odakları ve yerli şubeleri müslümanların bilmem kaç asırlık emevi hukukuna din diye inanmalarından istifade ederek aşağılama kampanyası yürütüyor.

bir zaman "adil düzen" diye tüm ekonomi bilimine ve toplum gerçekliğine aykırı saçmalıkları anlattıklarında bir çok iktisatçımızın nasıl güldüğünü üzülerek seyretmiştim. aynı üzüntüyü değerli iktisatçı-yazar Mustafa Özel'in yüzünde de de bir konferansta gördüğümü iyi hatırlıyorum.

Bir kere şundan vazgeçmemiz lazım. neden tarihi sürekli bir şekilde bir tüccar terazisinde tartıyoruz. siz hiç bir Fransızın, geçmişte Fransız krallığı iyidi kötüydü dediğini duydunuz mu? ya da Alman'ın, ingiliz'in? ben tarihte ne olduğuna bakarak ders çıkartırım, güzellikleriyle övünür, çirkinliklerine kızarım.

yazınızda sizin de sürekli kullandığınız "islam devleti" ve "İslam'a uygunluk" ifadeleri ile ilgili bir hatırlatmada bulunmak istiyorum. İslam devleti diye bir şey olamaz. Müslümanların kurduğu devlet olabilir. aksi takdirde, bu devletteki en ufak kusur bile İslam'ın hanesine zarar diye yazılır. Daha da ötesi, İslam ile devlet gibi bir aygıt yan yana gelemez. İslam bundan münezzehtir. Kaldıki, daha önce de dediğim gibi, ne bu hususta bir nas vardır ne de öneri. Dolayısıyla Osmanlı da İslam devleti değil, müslümanların kurduğu bir devlettir.

"İslam' uygunluk" ise meselenin bam telini oluşturuyor. neyin islam'a uygun olduğunu her disiplinin uzmanından oluşan (fizikden, psikolojiye, ekonomiden hukuka, antropolojiden tefsire, hadise kadar) bir şuranın sürekli yenilenen içtihadı ile bu uygunluk belirlenmeye çalışılacak. bu konuda söyleyeceğim çok şey var ama şimdilik burada kesiyorum.

saygılarımla

Yazan: nuri saglam Tarih: April 17, 2006 9:11 AM

"Fakat benim yasadigim Turkiye'de Osmanli'yi ve Islam'i tami ile reddeden bir kultur hakim zumre darafindan dayatilmaktadir." (Bekir L.Yıldırım)


Böyle düşünen ve bu zihniyetin temsilcileri müslüman olmakla Araplaşmayı hala birbirinden ayıramadılar. Farklı kültürel anlayışları sanki "İslam buymuş gibi" Türk toplumuna dayatmaya çalışmaktadırlar.


Çağdaş insan aklının ürünü Cumhuriyetimizin Osmanlı'yı ve İslam'ı reddettiği savı kocaman bir yalandır! Yıllardır türban, insan hakları ve özgürlükler üzerinden tutarsızca kıyametler kopartan dincileri dürüst olmaya evrakta sahtekarlık yapmamaya davet ediyorum.


Asıl Osmanlı'yı ve Osmanlı Türk kültürünü siz reddediyorsunuz. Osmanlı hilafet makamının bile eşlerinin, annelerinin, kızlarının ve kızkardeşlerinin başları çağın modern kadın onuruna ve özgürlüklerine yakışır bir şekilde açıktı. Neden Osmanlı hilafet makamının eşlerini, annelerini, kızkardeşlerini ve kızlarını kendinize örnek almıyorsunuz? Neden müslümanlıkla Araplaşmayı birbirine karıştırıyorsunuz?


Dürüstçe yanıt lütfen? Sonrada Laik Çağdaş Cumhuriyetimizden ve kurucularından haksız iftiralarınız için özür dilemenizi bekliyorum.


Saygılar,


Ataman Ertuğrul

Yazan: Ataman Ertuğrul Tarih: April 17, 2006 1:32 PM

Bekir Bey,


Benim geçmişime tarihime ve kültürüme bakışım tamamen bugünü anlamaya ve geleceğe dair vizyon oluşturmaya yöneliktir.Benim ve Nuri Bey'in yazılarına düştüğünüz "bunlar aile içi tartışmalar olmalı" ifadesi de tamamen doğrudur, lakin konu gittiği nokta itibarı ile bazen umumileşebiliyor.Bunları daha özel toplantı ve yazışmalarda dile getirmek faydalı olabilir."Bunlar aile içi tartışmalardır" ama Nuri bey'in de belirttiği tarih felsefesi alanında paradigma değişikliği için bu gibi belli bir seviye ve derinliği olan ortamlarda da tartışmak gerekmektedir.Bu gibi konuların tamamen izole ortamlarda konuşulmasının bazı riskleri de vardır.Bu gibi konuların derinliğini bilmeyen , bu konuda bir tarih bilincine sahip olmayan , iki tane farklı görüşten kitap okuyup kafası allak bullak olan sonuçta da işin içinden çıkamayan ateşin zekalı gençlerimizin kaybedilmesinin de hesabını veremeyiz.Aynı paragraftaki diğer tüm tespitlerinize de katılıyorum.


Benim siyasal sistemler konusunda ki düşüncelerim Nuri Bey'le büyük çoğunlukla örtüşüyor.Liberal demokrasiyi Fukuyama gibi tarihin sonu olarak görmediğim gibi bugünün çoğulcu toplumlarında demokrasiyi de ehven-i şer olarak görüyorum.Demokrasinin birçok sorunları vardır , ama sizin alıntıladığınız Churchill'ın sözleri gibi "mevcutlar arasında en iyisidir" Fukuyama halt etmiş , tarihin ötesini görmüşte mi liberal demokrasinin tarihin sonu olduğunu savunuyor ? Bu gibi 19 yy tarih felsefeleri zaten tüm insanlık tarihinin tarihsel evrim süreci içinde batı uygarlığını meyva vermek için çabaladıklarını düşündüklerinden tüm tarih analizlerini batı eksenine oturtuyorlar. Kendileri karanlık bir karmaşada oldukları zamanlarda Hind'de Çin'de büyük medeniyetler varken ortadoğuda İslam güneşi doğmuşken o saadet asrını "ortaçağ" olarak nitelendirebiliyorlar.Kime göre ortaçağ ? Batı için evet , Dünya için hayır.. Bu Batı merkezli tarih dönemlendirmesinden bir şekilde kurtulmamız lazım.


Sorduğunuz "Hangi Cumhuriyet" veya katagorize edersek "hangi laiklik" sorularında sizin , Nuri Bey'in ve benim uzun boylu fikir ayrılığımız yok kanaatimce .. Zaten tartışmamızın eksenini de o oluşturuyor.Ülkemizde ki akl-ı selim tüm entellektüellerde Cumhuriyet ve Laiklik kavramlarını bizden farklı yorumlamıyor.Bu tartışmalar yapıldıkça bu konu daha sağlıklı bir zemine oturacaktır diye düşünüyorum.


Nuri Bey ,


Yazıma düştüğünüz "İslam devleti" ile ilgili şerh konusunda haklısınız.Dil alışkanlığı olsa gerek..Osmanlı'dan Müslümanların kurduğu devlet anlamında İslam Devleti tabiriyle bahsettim. Yoksa sizin belirttiğiniz görüşlerinize katılıyorum.Yazımda "Osmanlı'nın müslümanlıkla hiç alakası yoktu" gibi garip tezler öne süren İslam-dışı cenahlara bir cevap vardı. Siyasal anlamda "İslam'da devlet" konusunda bir görüş ayrılığımız yok..O halde düzelteyim ;"Osmanlı müslümanların kurduğu ve yönettiği bir devlettir" İslam'ın Osmanlı siyasal sisteminde ne derece etkili olduğu da ayrı bir tartışma konusu.. "İslam'a uygunluk" ve "içtihat" konusunda ki düşüncelerinizi de bilmek isterim.


Tarihin kutsallık alanı olarak sunulması ve benimsenmesi noktasında da önceki yazımdan anlaşılacağı gibi hemfikiriz.Yalnız özellikle Osmanlı'ya karşı görülen bu kutsamanın bir tepki olduğunu da unutmayalım.Ulus devlet kurma süreci içinde Osmanlı'yı reddetme ve kötüleme tavrı Bekir Bey'in de belirttiği gibi bir tepki olarak kutsamaya yolaçtı.Ancak bu yavaş yavaş değişiyor.20-30 yıl sonra tarihe çok daha farklı bakacağımızı düşünüyorum.

Yazan: S.Öztürk Tarih: April 17, 2006 4:30 PM

Sevgili Bekir Bey,

söze nerden başlamalı bilmiyorum. heyecanınız ve içine sığmayan bir doluluğunuz var. bunu ifadelerinizden okumak mümkün. yaptığınız hatırlatmaya da katılıyorum. ben uzun zamandır bu kaygıları taşıyan birisi olarak yutkundum ve hala da yutkunuyorum. ama bu meselede biraz daha perspektifi genişleterek bakalım. burası ciddi bir düşünce platformu. Sayın Akyoldan sizlere kadar birikimi olan, belli bir tecrübesi olan insanlar düşüncelerini paylaşıyorlar burada. böyle benzeri binlerce site var. bunların belki de büyük bir kısmı güdümlü, operasyonel nitelikte; hele bilgisayar kurdu gençlerimiz sürekli sörf yaparken, bu din düşmanlığı ticareti yapan ya da tarihsel kinlerden beslenen grupların kurduğu sitelerdeki yalan ya da "fabrikasyon" sürüyle malumatı okuyor, duyuyor. İşte ben,bilgi ya da fabrikasyonlara ulaşmanın artık çok kolay olduğu günümüzde gerçekleri olanca çıplaklığı ile konuşalım diyorum. Dediğim şey, bilmem kaç asır önceki kişilerin hatalarını masaya yatıralım değil. bunda haklısınız. zaten bu bizim işimiz de değil; bu akademik bir konu; konunun uzmanı gelir araştırmasını yapar biz de okur istifade ederiz.

Osmanlıyı ve diğer konuları apolojetik bir tavırla savunmanın bir refleks olduğunu ben de kabul ediyorum, bundan da öte bu yaşıma kadar defaetle tecrübe etmiş bulunuyorum. buna ne deseniz haklısınız.

fakat ben, bir girizgah mahiyetinde-o da demek istediğimi biryerden başlatmak için-bir anekdotta bulundum. amacım şu:

1-İnsanlar fazla okumuyor. bu realitemiz.çoğunluğun, 5-10 kitap okuyandan 50 kitaba kadar yoğunlaştığını tahmin ediyorum. bu yetmiyormuş gibi S.Öztürk'ün dediği gibi, gençler (ve hatta herkes); biriki farklı kitap okuyunca zihin dünyaları allak bullak oluyor. kendisine anlatılanların yanlış olduğunu düşünüp hayal kırıklığına ve inançsızlığa düşüyor. Buna kimsenin hakkı yok diye düşünüyorum.

2-Bilinçli ve örgütlü materyalistler dışında, Sevgili Metin Bey'in de serüveninde anlatığı gibi, dine ve dindar çevrelere karşı haklı haksız antipatinin kaynağını sorgulamak.Biz hep haksız faktörleri konuştuk. bin defa bunları konuşsak ne olur? kendin pişir kendin ye mantığı içerisinde hep beraber cuhu huruşa gelip durmaktan başka ne sağlar? oysa, dindarlara mesaj atmak yerine, dinin ve dindarların gerçek mesajını, antipati duyanlara kemaliyle iletmek daha doğru olmaz mı? Bakın, Ataman Bey'in ciddi korkuları var. Eğer, kendisi düşüncelerinde samimi biri ise-öyle olmasını temenni ediyorum-aczimendiler, menemen vakıasının kiralık katilleri, cia ajanı sözde müslüman terörist grupların, putperset taliban'ın islam dışı oluşumlar olduğunu, bunların beslendiği iddia edilen dini referansların ise tarihsel koşulların ve "o günün zihninin" ürünü olduğunu söylememiz gerekir diye düşünüyorum. Ataman beylere kızamıyorum, çünkü İslam denince dört karı, peçe, el kesme, içki içmeme, recm gibi meseleler gözünün önüne geliyorsa; bi de birileri kalkıp cumhuriyete, demokrasiye tepki gösteriyorsa o zaman burada kendinizi yanlış anlatıyorsunuz kardeşim deme ihtiyacı hasıl oluyor bende.

Altın merdi kıptinin elinde olsa da altınlığından bişey kaybetmez.

Nevzat Tandoğanlar, R.pekerlerden kaynaklanan insan hakları aykırılıkları, kendi halkının konuşmasından giyimine, inancından adetine kadar utanan yabancılaşmış yarı aydın tiplere tepkiyi gerektirir. yoksa demokrasiye değil. demokrasi bir yönetim biçimi, aynı hilafet gibi.hangisi daha iyi?(Bir not: Hz.Peygamber'in iki ünvanı vardır: Nübüvvet ve Velayet: Müslümanların Peygamberi (Nübüvvet)-Medine Site Devletinin Başkanı(Velayet-velilikle karıştırılmasın!)İşte nübüvvet O Zat'la (SAV) bitmiş, site devlet başkanlığı yani velayet meselesi gündeme gelmiştir. Hemen akabinde Ensarın Beni Saide gölgeliğinde toplanıp Sad bin Ubade'yi başkan seçmek üzere olmaları, bunu duyan muhteşem dimağ Hz.Ömer'in Hz. Ebu Bekr ve Ebu Ubeyde'yi yanına alıp oraya giderek Hz. Ebu Bekr'i seçtirmeleri hep beşeri-siyasal olaylardır.bunu, en ufak bir olumsuzluk atfedilecek bir husus olmadan söylüyorum. anarşiyi kaldıramayacak bir ortamda en uygunu hızla ve fakat en saygın lideri belirlemektir. O yapılmıştır. Ondan sonra gelen vekalet eden anlamında da Halifet-i Resulullah denmiştir. demek istediğim açık herhalde. Daha sonra ise hanedanlığa dönüştürülmüş ve en nihayet Osmanlıyla beraber önemli bir kontrol sembolü haline gelmiştir. (siyasal muhakemeye sahip olanların bunun ne kadar rasyonel bir şey olduğunu kolayca anladıklarını tahmin ediyorum.

O halde ilk müslümanlar da bugünküler de aynı soruyla karşı karşıyadırlar: Kim yönetecek? (ilk büyük savaşlar ve ayrışmalar bundan çıkmadı?) Eğer Miladi 632'de olsaydım Hz. EbuBekr derdim, 1453'de olsaydım Fatih/osmanlı padişahı derdim bugünse Türkiye Büyük Millet Meclisi yönetsin, yani halk yönetsin diyorum. Bürokratik faşizmden de, her türlü cuntadan da, islami!, laikçi ya da milliyetçi ya da solcu her türlüsünden oligarşinin yönetiminden de Allah'a sığınalım diyorum. Bu milleti evrensel ilkeler çerçevesinde millet yönetsin. Rıdvan ağacının altında tüm mümin erkek ve kadınlardan tek tek, evet tek tek bey'at (onay) alan-bu Kur'anla sabittir Fetih suresine bakın-Allah Resulu'nün çizgisine en yakınının bu olduğunu düşünüyorum. yarın evrensel akıl daha gelişmişini bulursa ne ala.Liberal demokrasi son aşamamı?bunu bilemeyiz. bunu zaman tefsir edecek? bu en büyük müfessir bizim göremeyeceğimiz bir dilimde kimbilir ne guzel açılımları segileyecek.

birçok ideolojik kurgunun en büyük hatası, doğası gereği çok değişken ve sürekli de değişen bir yapı olan toplumsal hayata ilişkin kehanetlerde bulunmasıdır. toplum sürekli değişiyor. ilk insandan bugüne kadarki değişimi gözönüne getirin. kimi zaman vahyin tarihe müdahalesiyle kimi zaman da insanoğlunun kaynağı kimi zaman çok farklı da olsa çeşitli saiklerle gerçekleştirdiği eylemler ile değişim ve dönüşümler, başkalaşımlar vuku bulmuş.

bu nedenle, aristonun ya da newton'un nasıl fiziğini yanlış buluyorsam (büyüklüklerine şapka çıkartıyorum o ayrı)geçmiş fakihlerin toplum hayatına ilişkin kimi görüşlerinin sürekli tekrarını da en azından ilke temelinde yanlış buluyorum. bu konuya burada girmek istemiyorum. çünkü bağcıyı dövmek isteyenler ile hukuk ve iktisat nosyonu olmayanların konuyu yanlış anlayacakları kanaatindeyim.

Osmanlıya pozitivizm ve materyalizmin girişinden itibaren, zaten çoğunluğu gizli ya da açık gayrimüslim kökenli olan örgütçü ve komitacı aydınların, fransız devrimi ve aydınlanmanın etkisi ile birlikte abdullah cevdet, beşir fuad ve baha tevfikler ile bunların haleflerini üretmesi ve bunların da müslüman pratiğin kimi yanlışlarından destek alarak din karşıtı söylem gerçekleştirmeleri karşı tepkiselliği de doğurdu. bunlar açık. kim ne derse desin, liberalizm, sosyalizm ve islam egemen bürokrasinin üvey evladı olarak sürekli olarak aşağılandı. bu aşağılanma tepkisi ve islamın özünü koruma telaşı genelin de topyekün savunulmasına ve kutsanmasına yol açtı. ben bu insanları hasretle, sevgiyle anıyorum. asla yadırgamıyorum. zulüm pençeleriyle gırtlağınızı sıkarken pantolununuzun ütüsünü düşünmezsiniz.

ama bugün anadolu insanı tahsil görüyor kaymakam, doktor, hakim, öğretmen, mühendis oluyor. hasoların hasan olmasını engelleyemediler. artık bu hasanlara hala o gün hasoların zihinlerini korumak için söylenenler söylememek lazım diyorum. çünkü haso yarın tarihçi olup arşive girdiğinde, edebiyat fakültesine girip mevlana ile ilgili iddiaları duyduğunda, hukuk fakültesine girip sürekli değişen bir yapıya değişmeyen kuralların konmasının fıtri olmadığını okuduğunda şaşırıp kalmasın.

yine tekrarlarsam, iyi niyetli Atamanları, Da vincileri, Şafi hukukunu dayatan totaliter bir şeriat devleti söylemiyle karşılayanların,onları İslamdan uzaklaştırmak suretiyle işledikleri cinayetin büyüklüğü ne kadar korkunç.

Yanlış bakış açısı hem iyi niyetlileri kaçırdığı gibi hem de oligarşinin eline koz veriyor. diyelim ki size dediler ki gelin bu rejimi dilediğiniz gibi kurun. ne yapardınız? milletin
seçimle belirlediği bir rejimden daha iyisi var mı? ben bilmiyorum.

Hz. Ali'nin kendisine "el hükmülillah" diyen Harici serserisine verdiği cevap çok manidardır: "Bu söz doğru ama yeri burası değil". yani konumuzla alakası yok. Hakimiyet Allah'ındır diyenler "ok attığında atan oydu" diyen ayetle aynıdır. şüphesiz Allah herşeyin hakimidir ama bunun siyasal sistemle bir alakası yoktur.

Bu devlet de, ülke de bizim. bu millete düşman, birtakım odakların temsilcilerinin köşe başlarında olmaları neyi ifade eder ki? onlar kendilerine hizmet edecek adamların müsteşar, genel müdür, başkan olması için çırpınacaklar. bu da onların rasyonalitesi. ama bu millet de okuyacak, en iyi tahsilleri yapacak, birkaç dil öğrenecek, dünyadaki gelişmeleri takip edecek, bilim yapacak, ilmi konularda da kendini yetiştirecek, büyük işletmeler kuracak, vergi şampiyonu olacak, sanayi, teknoloji ve bilişimde atılımlar yapacak, kitaplar yazacak, ünlü "jounal"larda makaleleri çıkacak...bunu hedefleyecek. geçmişte yapılan haksızlıkları, birtakım din düşmanlarını düşünüp öfkelenerek köprüleri atmayacak, rejim muhalifi olmayacak. Hep söylediğim birşey var. Mesela Maliye bakanı'Nı eleştiriyoruz. hatta bazıları nefret ediyor. ama Maliye Bakanlığı bizim. ona kızmak ya da karşı olmak aptalca olur. Dışişleri Bakanı'nı örneğin pasif bulabilir, yurtdışındaki vatnadaşlarımızın haklarını savunamadığı için kızabiliriz. ama dışişleri bakanlığı bizim. ona kızamayız hele düşman olmak gibi bir garabete eşekler dahi güler. Maalesef bu ülkede bazı kişileri eleştirmek ve karşı olmak nedense hemen o kuruma karşı olmak, düşman olmak gibi lanse edilerek kurnazca püskürtülür.

Saygılarımla

Yazan: nuri saglam Tarih: April 18, 2006 4:56 AM

Sevgili S.Öztürk,

Size cevap verme fırsatını da bahane ederek birkaç düşünürün fikrini aktaracağım. Ünlü liberal filozof-iktisatçı Hayek; "alternatifleri hesaba katılmadığında en kötüsü piyasa ekonomisidir" der. Kapitalizm Braudel'in dediği gibi piyasa düşmanıdır. rekabet istemez. tekel gücü ve tekel karı ister. bu nedenle de piyasayı boğar. liberal düşünürler bu nedenle kapitalizmle özdeşleştirilmekten çok rahatsızlık duyarlar. Aklıma Allah Resulü'nün Medine gelir gelmez yaptığı iki iş geldi: Kuba Mescidini inşa etmesi ve Ukaz panayırını kurması. buraya erken gelen o gün orada mal satma hakkı elde eder demesi. ihtikar (karaborsa) yapan melundur demesi...Evet, O bu derece pratik hayatla ilgili ve dünyevi gerçekliğin farkında idi..

şimdi kanımca demokrasi de alternatifleri hesaba katılmayınca en kötüsüdür. ama hesaba kattığınızda en iyi demek yeterli bile olmaz. alternatifsizdir. eğer demokrasi halkın yönetimi ise halk yönetmeyecek de Osmanoğlu, Selçukoğlu, Koçoğlu, Sabancıoğlu mu yönetecek? E, Bekir Bey haklı olarak halk yönetemiyor ki kardeşim diyor. Ben de diyorum ki bu demokrasinin değil, mevcut durumun vebali. halk, Kemal Sunal'ın çok güzel hicvettiği gibi Kara Bela'ya prim veriyorsa, mafyaya hayranlık duyuyorsa, meşin topa iyi vuranı milyon dolarlara boğuyorsa, göbek atıp dans edeni elleri patlayasıya alkışlarken, okuyan düşünen üreten adamı "kafayı yemiş" diye yalnızlığa itiyorsa orada biraz düşünmek lazım. kendisine sürekli yalan söyleyen adamları sürekli başbakanlığa getiriyorsa, darbe yapanları alkışlıyorsa, GÜÇLÜ KİMSE ONDAN YANA TAVIR ALIYORSA kara kara düşünmemiz lazım.

Bir ara parantez açıp kırgın olduğum bir hususu anlatmak istiyorum: ben öyle kişileri öven ya da yeren bir mentaliteye sahip değilim. bir insanı değerlendirmenin onlarca kriteri vardır. (bu konu da ayrı hazinedir. bir kişiyi değerlendirirken bakış açısının derecesine göre nasıl farklı tanımlar ortaya çıktığını uygulamalı olarak ilerde uzun bir çalışma şeklinde yayınlamayı düşünüyorum). Bu değerlendirmeyi yapmadan doğrudan Menderes'le ilgili halk tepkisizliğinin gösterdiği açmaza beraber bakalım. Menderes karşıtı bir askerimizdi sanıyorum o dönemde faal olan, şöyle demişti:"Halk Menderes'i çok seviyordu. biz ihtilalden sonra çok tepki olur diye endişe ediyorduk. ancak 27 Mayıs'dan idam gününe kadar tek bir tepki sesi bile duymadık. Çocuklarını mitinglerde Menderes'in önünde kurban verenler şimdi nerelerdeydi?"

Kendisine yapılan işkenceleri radyodan millete dinletiyorlardı ama kimsenin gıkı çıkmıyordu.

yani hırsız çok suçlu ama, biz de kapıyı açık bırakıyoruz be dostlar. Millet demokrasinin ve sivil haklarının ehemmiyetine vakıf olduğunda kendisini sömüren kişilere taviz vermediğinde, siyaseti yalan söyleme ve rant elde etme sanatı haline getirenlere sandıkta ceza verdiğinde, ülke yönetimine paraşütle gelme heveslisi bürokrat ve teknokratlara prim vermediğinde, vergi kaçıran şirketlerin mallarını almadığında demokrasimiz de o derece kaliteli olur.

Bekir Bey'in de bizlerin de şikayet etmesi gereken "demokrasimizin kalitesi" olmalıdır, demokrasinin kendisi değil!

Yıllar önce okumuş olduğum K. Popper, Açık toplum üzerine yeni düşünceler adı altında görüşlerini beni etkileyen bir anekdot ve soruyla süslüyordu: Şöyle diyordu yaklaşık olarak: Platon'dan Marx'a kadar tüm filozoflar hep şu yanlış soruyu sordular: Kim Yönetsin?iyi olan yönetsin. peki kim iyidi? Bu Platon'a göre Filozof, makyevele göre Hükümdar, Marx'a göre de
proletarya idi. Örneğin, Marx, kötü olan burjuvazinin iyi olan proletarya tarafından alt edilerek iktidarın ele geçirilmesini kurguluyordu. oysa kim yönetsin sorusu yerine benim formülüm başka: Devleti insanlara en az zarar verecek ve en çok faydayı sağlayacak şekilde yeniden nasıl örgütleyebiliriz? diyordu. Evet, bence de mükemmel olan, insan gerçekliğine en uygun olan bu.

yine başka bir alıntı yapmak istiyorum. Bediüzzaman'ın cumhuriyet konusundaki fıtratla bağ kuran yaklaşımını çok hoş ve anlamlı buluyorum:

"Eskişehir mahkemesinde gizli kalmış, resmen zabta geçmemiş ve müdâfaatımda dahi yazılmamış bir eski hâtırayı ve lâtif bir vâkıa-i müdâfaayı aynen beyân ediyorum.

Orada benden sordular ki: «cumhuriyet hakkında fikrin nedir?» Ben de dedim: Eskişehir mahkeme reisinden başka, daha sizler dünyaya gelmeden, ben dindar bir cumhuriyetçi olduğumu elinizdeki tarihçe-i hayâtım isbat eder. Hülâsası şudur ki: O zaman, şimdiki gibi, hâli bir türbe kubbesinde inzivada idim. Bana çorba geliyordu, ben de tanelerini karıncalara verirdim, ekmeğimi onun suyu ile yerdim. İşitenler benden soruyordular, ben de derdim: «Bu karınca ve arı milletleri, cumhuriyetçidirler, o cumhuriyet-perverliklerine hürmeten tanelerini karıncalara verirdim.» Sonra dediler: «Sen, selef-i sâlihîne muhalefet ediyorsun?» Cevaben diyordum: «Hulefâ-i Râşidîn; herbiri hem halife, hem reis-i cumhur idi. Sıddîk-ı Ekber (R.A.), Aşere-i Mübeşşere ve Sahâbe-i kirâm elbette reis-i cumhur hükmünde idi. Fakat mânasız isim ve resim değil, belki hakikat-ı adâleti ve hürriyet-i şer'iyyeyi taşıyan mânayı didar cuhuriyetin reisleri idiler.....

İşte ey müddeiumumî ve mahkeme âzâları! Elli seneden beri bende bulunan bir fikrin aksiyle beni ittiham ediyorsunuz. Eğer lâik cumhuriyet soruyorsanız; ben biliyorum ki, lâik mânası, bîtaraf kalmak, yâni hürriyet-i vicdan düsturiyle dinsizlere ve sefahatçilere ilişmediği gibi, dindarlara ve takvâcılara da ilişmez bir hükûmet telâkki ederim."

islama uygunluk ve içtihad ile ilgili olarak ise çok uzun bir açıklama yapmadan görüşlerimi aktarmam mümkün olmaz. o nedenle, ya bir başlangıç yapacak ya da farklı bir ortamda tartışacağız..önerilere açığım.

saygılarımla

Yazan: nuri saglam Tarih: April 18, 2006 10:10 AM

Sevgili S.Öztürk,

Size cevap verme fırsatını da bahane ederek birkaç düşünürün fikrini aktaracağım. Ünlü liberal filozof-iktisatçı Hayek; "alternatifleri hesaba katılmadığında en kötüsü piyasa ekonomisidir" der. Kapitalizm Braudel'in dediği gibi piyasa düşmanıdır. rekabet istemez. tekel gücü ve tekel karı ister. bu nedenle de piyasayı boğar. liberal düşünürler bu nedenle kapitalizmle özdeşleştirilmekten çok rahatsızlık duyarlar. Aklıma Allah Resulü'nün Medine gelir gelmez yaptığı iki iş geldi: Kuba Mescidini inşa etmesi ve Ukaz panayırını kurması. buraya erken gelen o gün orada mal satma hakkı elde eder demesi. ihtikar (karaborsa) yapan melundur demesi...Evet, O bu derece pratik hayatla ilgili ve dünyevi gerçekliğin farkında idi..

şimdi kanımca demokrasi de alternatifleri hesaba katılmayınca en kötüsüdür. ama hesaba kattığınızda en iyi demek yeterli bile olmaz. alternatifsizdir. eğer demokrasi halkın yönetimi ise halk yönetmeyecek de Osmanoğlu, Selçukoğlu, Koçoğlu, Sabancıoğlu mu yönetecek? E, Bekir Bey haklı olarak halk yönetemiyor ki kardeşim diyor. Ben de diyorum ki bu demokrasinin değil, mevcut durumun vebali. halk, Kemal Sunal'ın çok güzel hicvettiği gibi Kara Bela'ya prim veriyorsa, mafyaya hayranlık duyuyorsa, meşin topa iyi vuranı milyon dolarlara boğuyorsa, göbek atıp dans edeni elleri patlayasıya alkışlarken, okuyan düşünen üreten adamı "kafayı yemiş" diye yalnızlığa itiyorsa orada biraz düşünmek lazım. kendisine sürekli yalan söyleyen adamları sürekli başbakanlığa getiriyorsa, darbe yapanları alkışlıyorsa, GÜÇLÜ KİMSE ONDAN YANA TAVIR ALIYORSA kara kara düşünmemiz lazım.

Bir ara parantez açıp kırgın olduğum bir hususu anlatmak istiyorum: ben öyle kişileri öven ya da yeren bir mentaliteye sahip değilim. bir insanı değerlendirmenin onlarca kriteri vardır. (bu konu da ayrı hazinedir. bir kişiyi değerlendirirken bakış açısının derecesine göre nasıl farklı tanımlar ortaya çıktığını uygulamalı olarak ilerde uzun bir çalışma şeklinde yayınlamayı düşünüyorum). Bu değerlendirmeyi yapmadan doğrudan Menderes'le ilgili halk tepkisizliğinin gösterdiği açmaza beraber bakalım. Menderes karşıtı bir askerimizdi sanıyorum o dönemde faal olan, şöyle demişti:"Halk Menderes'i çok seviyordu. biz ihtilalden sonra çok tepki olur diye endişe ediyorduk. ancak 27 Mayıs'dan idam gününe kadar tek bir tepki sesi bile duymadık. Çocuklarını mitinglerde Menderes'in önünde kurban verenler şimdi nerelerdeydi?"

Kendisine yapılan işkenceleri radyodan millete dinletiyorlardı ama kimsenin gıkı çıkmıyordu.

yani hırsız çok suçlu ama, biz de kapıyı açık bırakıyoruz be dostlar. Millet demokrasinin ve sivil haklarının ehemmiyetine vakıf olduğunda kendisini sömüren kişilere taviz vermediğinde, siyaseti yalan söyleme ve rant elde etme sanatı haline getirenlere sandıkta ceza verdiğinde, ülke yönetimine paraşütle gelme heveslisi bürokrat ve teknokratlara prim vermediğinde, vergi kaçıran şirketlerin mallarını almadığında demokrasimiz de o derece kaliteli olur.

Bekir Bey'in de bizlerin de şikayet etmesi gereken "demokrasimizin kalitesi" olmalıdır, demokrasinin kendisi değil!

Yıllar önce okumuş olduğum K. Popper, Açık toplum üzerine yeni düşünceler adı altında görüşlerini beni etkileyen bir anekdot ve soruyla süslüyordu: Şöyle diyordu yaklaşık olarak: Platon'dan Marx'a kadar tüm filozoflar hep şu yanlış soruyu sordular: Kim Yönetsin?iyi olan yönetsin. peki kim iyidi? Bu Platon'a göre Filozof, makyevele göre Hükümdar, Marx'a göre de
proletarya idi. Örneğin, Marx, kötü olan burjuvazinin iyi olan proletarya tarafından alt edilerek iktidarın ele geçirilmesini kurguluyordu. oysa kim yönetsin sorusu yerine benim formülüm başka: Devleti insanlara en az zarar verecek ve en çok faydayı sağlayacak şekilde yeniden nasıl örgütleyebiliriz? diyordu. Evet, bence de mükemmel olan, insan gerçekliğine en uygun olan bu.

yine başka bir alıntı yapmak istiyorum. Bediüzzaman'ın cumhuriyet konusundaki fıtratla bağ kuran yaklaşımını çok hoş ve anlamlı buluyorum:

"Eskişehir mahkemesinde gizli kalmış, resmen zabta geçmemiş ve müdâfaatımda dahi yazılmamış bir eski hâtırayı ve lâtif bir vâkıa-i müdâfaayı aynen beyân ediyorum.

Orada benden sordular ki: «cumhuriyet hakkında fikrin nedir?» Ben de dedim: Eskişehir mahkeme reisinden başka, daha sizler dünyaya gelmeden, ben dindar bir cumhuriyetçi olduğumu elinizdeki tarihçe-i hayâtım isbat eder. Hülâsası şudur ki: O zaman, şimdiki gibi, hâli bir türbe kubbesinde inzivada idim. Bana çorba geliyordu, ben de tanelerini karıncalara verirdim, ekmeğimi onun suyu ile yerdim. İşitenler benden soruyordular, ben de derdim: «Bu karınca ve arı milletleri, cumhuriyetçidirler, o cumhuriyet-perverliklerine hürmeten tanelerini karıncalara verirdim.» Sonra dediler: «Sen, selef-i sâlihîne muhalefet ediyorsun?» Cevaben diyordum: «Hulefâ-i Râşidîn; herbiri hem halife, hem reis-i cumhur idi. Sıddîk-ı Ekber (R.A.), Aşere-i Mübeşşere ve Sahâbe-i kirâm elbette reis-i cumhur hükmünde idi. Fakat mânasız isim ve resim değil, belki hakikat-ı adâleti ve hürriyet-i şer'iyyeyi taşıyan mânayı didar cuhuriyetin reisleri idiler.....

İşte ey müddeiumumî ve mahkeme âzâları! Elli seneden beri bende bulunan bir fikrin aksiyle beni ittiham ediyorsunuz. Eğer lâik cumhuriyet soruyorsanız; ben biliyorum ki, lâik mânası, bîtaraf kalmak, yâni hürriyet-i vicdan düsturiyle dinsizlere ve sefahatçilere ilişmediği gibi, dindarlara ve takvâcılara da ilişmez bir hükûmet telâkki ederim."

islama uygunluk ve içtihad ile ilgili olarak ise çok uzun bir açıklama yapmadan görüşlerimi aktarmam mümkün olmaz. o nedenle, ya bir başlangıç yapacak ya da farklı bir ortamda tartışacağız..önerilere açığım.

saygılarımla

Yazan: nuri saglam Tarih: April 18, 2006 11:17 AM

Sevgili S.Öztürk,

Size cevap verme fırsatını da bahane ederek birkaç düşünürün fikrini aktaracağım. Ünlü liberal filozof-iktisatçı Hayek; "alternatifleri hesaba katılmadığında en kötüsü piyasa ekonomisidir" der. Kapitalizm Braudel'in dediği gibi piyasa düşmanıdır. rekabet istemez. tekel gücü ve tekel karı ister. bu nedenle de piyasayı boğar. liberal düşünürler bu nedenle kapitalizmle özdeşleştirilmekten çok rahatsızlık duyarlar. Aklıma Allah Resulü'nün Medine gelir gelmez yaptığı iki iş geldi: Kuba Mescidini inşa etmesi ve Ukaz panayırını kurması. buraya erken gelen o gün orada mal satma hakkı elde eder demesi. ihtikar (karaborsa) yapan melundur demesi...Evet, O bu derece pratik hayatla ilgili ve dünyevi gerçekliğin farkında idi..

şimdi kanımca demokrasi de alternatifleri hesaba katılmayınca en kötüsüdür. ama hesaba kattığınızda en iyi demek yeterli bile olmaz. alternatifsizdir. eğer demokrasi halkın yönetimi ise halk yönetmeyecek de Osmanoğlu, Selçukoğlu, Koçoğlu, Sabancıoğlu mu yönetecek? E, Bekir Bey haklı olarak halk yönetemiyor ki kardeşim diyor. Ben de diyorum ki bu demokrasinin değil, mevcut durumun vebali. halk, Kemal Sunal'ın çok güzel hicvettiği gibi Kara Bela'ya prim veriyorsa, mafyaya hayranlık duyuyorsa, meşin topa iyi vuranı milyon dolarlara boğuyorsa, göbek atıp dans edeni elleri patlayasıya alkışlarken, okuyan düşünen üreten adamı "kafayı yemiş" diye yalnızlığa itiyorsa orada biraz düşünmek lazım. kendisine sürekli yalan söyleyen adamları sürekli başbakanlığa getiriyorsa, darbe yapanları alkışlıyorsa, GÜÇLÜ KİMSE ONDAN YANA TAVIR ALIYORSA kara kara düşünmemiz lazım.

Bir ara parantez açıp kırgın olduğum bir hususu anlatmak istiyorum: ben öyle kişileri öven ya da yeren bir mentaliteye sahip değilim. bir insanı değerlendirmenin onlarca kriteri vardır. (bu konu da ayrı hazinedir. bir kişiyi değerlendirirken bakış açısının derecesine göre nasıl farklı tanımlar ortaya çıktığını uygulamalı olarak ilerde uzun bir çalışma şeklinde yayınlamayı düşünüyorum). Bu değerlendirmeyi yapmadan doğrudan Menderes'le ilgili halk tepkisizliğinin gösterdiği açmaza beraber bakalım. Menderes karşıtı bir askerimizdi sanıyorum o dönemde faal olan, şöyle demişti:"Halk Menderes'i çok seviyordu. biz ihtilalden sonra çok tepki olur diye endişe ediyorduk. ancak 27 Mayıs'dan idam gününe kadar tek bir tepki sesi bile duymadık. Çocuklarını mitinglerde Menderes'in önünde kurban verenler şimdi nerelerdeydi?"

Kendisine yapılan işkenceleri radyodan millete dinletiyorlardı ama kimsenin gıkı çıkmıyordu.

yani hırsız çok suçlu ama, biz de kapıyı açık bırakıyoruz be dostlar. Millet demokrasinin ve sivil haklarının ehemmiyetine vakıf olduğunda kendisini sömüren kişilere taviz vermediğinde, siyaseti yalan söyleme ve rant elde etme sanatı haline getirenlere sandıkta ceza verdiğinde, ülke yönetimine paraşütle gelme heveslisi bürokrat ve teknokratlara prim vermediğinde, vergi kaçıran şirketlerin mallarını almadığında demokrasimiz de o derece kaliteli olur.

Bekir Bey'in de bizlerin de şikayet etmesi gereken "demokrasimizin kalitesi" olmalıdır, demokrasinin kendisi değil!

Yıllar önce okumuş olduğum K. Popper, Açık toplum üzerine yeni düşünceler adı altında görüşlerini beni etkileyen bir anekdot ve soruyla süslüyordu: Şöyle diyordu yaklaşık olarak: Platon'dan Marx'a kadar tüm filozoflar hep şu yanlış soruyu sordular: Kim Yönetsin?iyi olan yönetsin. peki kim iyidi? Bu Platon'a göre Filozof, makyevele göre Hükümdar, Marx'a göre de
proletarya idi. Örneğin, Marx, kötü olan burjuvazinin iyi olan proletarya tarafından alt edilerek iktidarın ele geçirilmesini kurguluyordu. oysa kim yönetsin sorusu yerine benim formülüm başka: Devleti insanlara en az zarar verecek ve en çok faydayı sağlayacak şekilde yeniden nasıl örgütleyebiliriz? diyordu. Evet, bence de mükemmel olan, insan gerçekliğine en uygun olan bu.

yine başka bir alıntı yapmak istiyorum. Bediüzzaman'ın cumhuriyet konusundaki fıtratla bağ kuran yaklaşımını çok hoş ve anlamlı buluyorum:

"Eskişehir mahkemesinde gizli kalmış, resmen zabta geçmemiş ve müdâfaatımda dahi yazılmamış bir eski hâtırayı ve lâtif bir vâkıa-i müdâfaayı aynen beyân ediyorum.

Orada benden sordular ki: «cumhuriyet hakkında fikrin nedir?» Ben de dedim: Eskişehir mahkeme reisinden başka, daha sizler dünyaya gelmeden, ben dindar bir cumhuriyetçi olduğumu elinizdeki tarihçe-i hayâtım isbat eder. Hülâsası şudur ki: O zaman, şimdiki gibi, hâli bir türbe kubbesinde inzivada idim. Bana çorba geliyordu, ben de tanelerini karıncalara verirdim, ekmeğimi onun suyu ile yerdim. İşitenler benden soruyordular, ben de derdim: «Bu karınca ve arı milletleri, cumhuriyetçidirler, o cumhuriyet-perverliklerine hürmeten tanelerini karıncalara verirdim.» Sonra dediler: «Sen, selef-i sâlihîne muhalefet ediyorsun?» Cevaben diyordum: «Hulefâ-i Râşidîn; herbiri hem halife, hem reis-i cumhur idi. Sıddîk-ı Ekber (R.A.), Aşere-i Mübeşşere ve Sahâbe-i kirâm elbette reis-i cumhur hükmünde idi. Fakat mânasız isim ve resim değil, belki hakikat-ı adâleti ve hürriyet-i şer'iyyeyi taşıyan mânayı didar cuhuriyetin reisleri idiler.....

İşte ey müddeiumumî ve mahkeme âzâları! Elli seneden beri bende bulunan bir fikrin aksiyle beni ittiham ediyorsunuz. Eğer lâik cumhuriyet soruyorsanız; ben biliyorum ki, lâik mânası, bîtaraf kalmak, yâni hürriyet-i vicdan düsturiyle dinsizlere ve sefahatçilere ilişmediği gibi, dindarlara ve takvâcılara da ilişmez bir hükûmet telâkki ederim."

islama uygunluk ve içtihad ile ilgili olarak ise çok uzun bir açıklama yapmadan görüşlerimi aktarmam mümkün olmaz. o nedenle, ya bir başlangıç yapacak ya da farklı bir ortamda tartışacağız..önerilere açığım.

saygılarımla

Yazan: nuri saglam Tarih: April 18, 2006 11:18 AM

Dostlarımın tartışmalarını zevkle izliyor ve istifade ediyorum. Ancak, hayat şartların(/m)ın zorluğu, bu tartışmalara yeterince aktif katılımımı güçleştiriyor ve bundan da üzüntü duyuyorum. Yine de fırsat bulursam son birkaç günlük tartışmalarınıza ben de katılmayı isterim. Şimdilik, Cumhuriyet tefrikamıza kaldığım yerden devam etmek arzusundayım. Necdet Şen'in o kıvrak, hınzır, güçlü kaleminden, "Cumhuriyet Aydını" (:"Cumhuriyet" her iki anlamda) eleştirisini okumaya devam edelim mi dostlar?

Anlaşılacağı üzere, Cumhuriyet aydını evrim geçirmiş, Cumhuriyet gazetesi aydını çeşitlenmiş kendi içinde; ama duruş, bakış, zihniyet aynı.
Mustafa Bey, beni blogundan atmaz ise, buyrun:

***

Kendisi için Aydın

Necdet Şen | 16 Kasım 2004

"Aydın" dendiğinde nasıl bir insan türü gelir aklına?

Çankırı'daki Çarşı Camii imamı mı? Eli asalı bir Aczmendî dervişi mi? Esnaf çarşısındaki şahmeran ressamı mı? Kuyumcu ustası mı? Hattat Osman mı? Bestekâr Tatyos Efendi mi? Güzin Abla mı? Tosun mu?

Binbir çeşit otun böceğin tohumun adını ve hikmetini bilen bir toprak işçisi, ya da Hazreti Ali meselleri anlatan bir Alevî dedesi, ya da hayatın anlamını tokgözlülükte ve tefekkürde bulmuş bir Melâmî dervişi aydın sayılır mı?

Biliyorum, bunların hiç birine "aydın" denmez bizim burada.

Aydın dendiğinde, ya köşe yazarı gelir aklımıza ya akademisyen ya diplomat. Hadi bilemedin, köy enstitüsü mezunu kasaba münevveri, hakim, kaymakam, müfettiş falan. Orada biter aydın kavramının sınırı.

Aydın denen kişi, diploma sahibidir, vakur ve yukarıdan bir duruşa sahiptir, anlaşılmaz ama tumturaklı konuşur ve konu ne olursa olsun, söyleyecek bir sözü, hikmetinden sual olunamaz bir yargısı vardır, son sözü hep o söyler.

Konuşmasının herhangi bir yerinde "Allah" kelimesini geçiren kişi muhtemel bir yobaz, okumuş zümrenin bir kesimini de olsa eleştirme cüretini gösteren kişi ise tabii ki "aydın düşmanı"dır. Hele bir de yoksulun hukukunu falan savunan bir zararlı türü vardır ki, onlara ya "dinozor" ya da "en ucuzundan popülist" denir, adam yerine bile konmaz.

Aydın, bunların dışında kalan, çağdaşlaşmaya ve aydınlanma felsefesine dönük insandır. Bilime inanır, hurafelere güler.

Ve en önemlisi, aydın, bizim fevkimizdeki daha saygın bir düzlemde durur. O, bu rejimin "seçkin"idir. Refah içinde yaşama konusunda "cahil"lerden daha öncelikli bir konum ve ayrıcalık taşır. Bir çobanla bir profesörün oyunun eşit olamayacağını ve aydınlarını şatolarda yaşatmayan bir milletin çağdaş bir millet sayılamayacağını bize öğretmektir bu aydının aslî görevi.

Misyoner Kolonisi

Bu devletin kuruluş ideolojisi büyük ölçüde Osmanlı'dan devralınmıştır. Batılılaşma, çağdaşlaşma, pozitivist düşünce falan taa İkinci Mahmut'tan beri sarayın ideolojisidir ve bunu reayaya zorla da olsa kabul ettirme konusunda kararlı bir saflaşma sözkonusudur. Ve bugünün önde gelen aydını ne kadar devlete bile kafa tutar pozlara bürünürse bürünsün, genetik itibariyle Osmanlı'daki Kapıkulu'nun devamıdır. Ulûfeyle yaşamaya alıştırılmıştır ve mutlaka ayrıcalıklı konumda olması gerektiğine inanır. Yoksa bırakır memleket meselelerini bir tarafa, kendisini refah içinde yaşatmayan topluma beddualar döşenir kıvrak kalemiyle.

Yemeğin en lezzetlisi, üftadenin/zamparanın en çekicisi, eğlencenin, seyahatin, konforun en şaşaalısı, gücün ve itibarın en okkalısı hep onun olmalıdır. Ama bunlar da yetmez, madem roman yazmak moda, bir de roman yazmalıdır, ödülleri de o kapmalıdır, satış rekorunu da o kırmalıdır. Belki dağcıdır belki ressam belki din alimi, ama eğer siyaset diye bir şey varsa ve makamlar kapanın elinde kalıyorsa, siyasete de atılmalı, mutlaka başbakan cumhurbaşkanı falan olmalıdır.

Bunlara sahip olmak için kimlerle ittifak kurması, kimlere arkasını dayaması, neleri inkâr edip hangi nağmeleri terennüm etmesi gerektiğini önceden sezip, gollük pasları yakalamak için sahada yer tutmalıdır.

Koku alma yeteneği yüksek olmalıdır aydının, güç ve menfaat neredeyse oraya doğru akmalı, televizyon kameralarını görür görmez en kıvrak vücut çalımlarıyla kadrajın içine girmelidir.

Kendisi için Aydın demek gerekir böylesine.

Ayak takımı hangi koşullarda yaşarsa yaşasın, padişahın, sancak beyinin, kadı efendinin eteğinin dibine sığışır, onun borusunu üfler, geçim kapısıdır bu onun.

Ne o gün otoriteden bağımsızlaşmıştır, ne de bu gün. Güzel sofraların, eğlencenin, iktidarın, servetin ve şehvetin kokusunu herkesten önce alan keskin bir buruna sahiptir ve manevra yeteneği şaşılacak kıvraklıklar sergiler.

Sağcı olanına denecek lâfımız yoktur, o açıktan açığa "ben devletin kölesiyim" der ve sahiden de öyle davranır. Ama iliklerine işlemiş olan menfaat duygusu, eroin mafyası olduğunda bile "devlet millet ümmet" gibi kadim söylemlere sığınmaktan alıkoyamaz onu.

Sosyalist geçineni de çoğu zaman kendi iktidarının peşindedir; proletarya diktatörlüğünden anladığıysa proletarya + diktatör, yani kendi diktatörlüğüdür. Zaten bu projesi akamete uğrayalı beri proletaryanın her çeşitinden gıcık kapar olmuştur.

Genlerine kazınmış bir uyum yeteneğiyle kazanacak tarafı sezer, pusula gibi döner. Öyle içselleştirmiştir ki hükümran olanın buyruğunu, hapiste yatarken bile kerim devletine ve o devleti çizme gibi ayağına geçirmiş olan "Derin İktidar" a bağlı hisseder kendini. Gadre uğramış bir vatanseverdir, felek düşürmüştür bu hallere, elbette güzel günler görecektir iktidarı devraldığında.

Kıravatını düzeltip boyalı ıskarpinlerini yeniden giydiğinde sokaktaki insanı unutur kendisi için Aydın. Aslına rücu etmiştir.

Aydının kalesidir kurulu düzen ve bu düzenin kalesine girecek gollere siper olma görevi biçmiştir kendisine. Kendisi için Aydın her daim iktidarın dokuz adım önünde, elleri t****larının üstünde baraj kurar ayak takımının serbest vuruşlarına karşı.

Halkını adam olması imkânsız davar sürüsü gibi görmek vicdanını ne kadar rahatlatır bilinmez, ama bu tür aydının esas işlevi, egemenlerin doğrularını "halk" denen ipe sapa gelmez kalabalığa anlaşılır bir dille anlatmaktır.

"Anlatmaktır" dediğime bakma, aslında yaptığı iş bir çeşit beyin yıkama ve telkinden öteye geçmez.

Örneğin şöyle yazılar yazar gazetedeki köşesinde: "Filanca görüşe karşı olanlara verilecek 10 hazır cevap". Yani "sen bunları ezberle, karşıt görüşte olanlarla çatır çatır çene yarıştır, seslerini kes". Buram buram demagoji kokan, meseleyi öğretmeye değil, kendi karşıtlarını susturacak ileri karakollar ve uç beylikleri tahkim etmeye dönük bir propaganda stratejisi. Yüksek ücretli bir avukatlığa soyunur kendisi için Aydın, yazarlık adına.

Bencildir, rahatına düşkündür, ulûfenin adı maaş ya da telif ya da sponsorluk falan olsa da temel niteliği pek değişmemiştir. Kendisi için Aydın, beyninin ışıltısını en yüksek akçeyi ödeyene kiralar.

O nedenle de bir biçimde vicdanını devre dışı bırakarak başlamak zorundadır güne. İkna becerisini ilk önce kendi üzerinde sınamak zorundadır.

"Ama ne yapayım, bu halk eşek! Doğruyu söylesem heykelimi mi dikecek? İlk önce beni taşa tutar."

Oysa aydın olmak, taşa tutulacağını bilse de gerçeği söylemekten geri durmamak, bunu lütuf olarak görmeyip, görev bellemekten geçer diye bilirim ben.

O nedenle, köşe yazarı, akademisyen, yüksek mahkeme üyesi, şair, ressam, aktör falan olmak, belki kategorik olarak aydın yapabilir insanı, ama "adam" yapmaya yetmez diyorum. Aydın olmanın ön koşulu, hepimize vekâleten taşıdığı zekâyı, yeteneği, eğitimi, beceriyi, kendi menfaatinden önce toplumun esenliği için kullanmaktır. En azından toplumuna ihanet etmemekle yükümlüdür aydın.

Çünkü, biz eğitimli olalım diye harcanan para, sadece babalarımızın değil, aynı zamanda toplumun da parasıdır. Topluma da borçlanırız eğitilirken.

Etrafta dönen dolapları gördüğü bildiği anlayabildiği halde, bunu ister maaşını kaybetmemek adına, ister cemaatten dışlanmamak adına savsaklayan, ilk hareketi hep başkalarından bekleyen, haksızlık karşısında susan, boyun eğen, hasır altı edilen bilgiyi topluma iletmeyen herkes, kendisi hangi palavralarla kandırmaya çalışırsa çalışsın, benim gözümde namussuzdur.

Hayatı boyunca kör egosunun ardı sıra sürüklenmiş, menfaatine uygun dostluklar kurmuş, kilitlendiği yaralı benliğinin zorlamasıyla en ilgisiz konuları bile kendisiyle ilintilendirmiş, doğruyu söyleme görevini savsaklamış, bundan dolayı da yakasından düşmeyen bir suçluluk duygusuyla dolanan, bu duygunun derinleştirdiği yaralı benliğiyle haddinden fazla alınganlaşan, bu alınganlığın verdiği peşin öç alma arzusuyla güç isteyen, edindiği güçle zalimlik eden, kendi zalimliğinin yarattığı "bir gün tökezlersem beni linç ederler" korkusuna yenilip haklı/haksız erdemli/erdemsiz demeden otoritenin eteğine sımsıkı yapışan kendisi için Aydın'ın kime hayrı dokunabilir?

Böyle bir "aydın" çeşidi kol gezer bu ülkede. Hele medya plazalarının koridorlarında bunlara toslamadan yürüyemezsin.

Kapıkulu kime hizmet eder?

Aydın olmayı üç beş narsist ve menfaatperest mürekkep yalamışın tekeline bırakıp, sonra da "rahatım, çünkü ülkemin yetişmiş aydınları var, onlar benim için en iyi olanı düşünür bulur bana da söylerler" diyebilir misin?

Bugün, surların, plaza binalarının içinde kalabilmek adına güvercin taklaları atan dolara endeksli ulema taifesidir seslerini en çok duyduklarımız. Onlar plaza patronlarının kapıkullarıdır. Görevleri, gerçeği dillendirmek değil, patronlarının daha fazla kazanmasına yardımcı olmaktır.

Çapsızlığının ve aslında rehine konumunda bulunduğunun bilincinde, namuslu olmayı hep gelecek günlere erteleyerek, sığınacağı yegâne mazeret olarak "halkın bönlüğü"nü jiklet gibi çiğneyen devşirme oğlanlar ve kızlar, döne döne kendi dar çevrelerindeki sefih hayatlarını anlatıp duruyor gazete köşelerinde.

Yaşadığı hayat, onu muktedirlerin borazanı yapmıştır. Bize doğruyu söyleyemez. İş işten geçtikten (işsiz kaldıktan) sonra günah çıkarmakla yetinir belki. Ya da bazen dikkatimizi dağıtmak için günah keçileri atar önümüze. Sadrazam kellelerini sur dibine bırakan ulema taifesinin torunudur pek çoğu. Biz burada hiddetimize diyet olarak sunulmuş kellelere üşüşüp avunurken surların içindeki "tatlı hayat" eskisi gibi devam eder.

Suçluluk duyguları arttıkça bağırtısının şiddeti de artar Kapıkulu'nun. Ama korkaktır, sokaklarda dolanamaz; kendi gettosunda eşinir, yalnız kendisi gibi kapıkullarıyla eyleşir, yapay kahkahalar atar, gizli gizli kendi şahsî kıyametini bekler ağır makyajının ardında.

O kapıdan kendi isteğiyle çıkıp halkın arasına karışamaz kendisi için Aydın, çünkü plazanın gücünü kendi gücü zannederek incittiği insanların olası hiddetinden ürker.

Doğal yoldan yaşlanıp ölen çok fazla kişi bulamazsın o cemaatte, bunu o da bilir. Entrikayla dolu gecelerin sabahlarında plaza kenefinde beyin kanaması falan geçirdiği olur kimisinin. Yüksek tansiyon, kalp ve şeker hastasıdır bazıları, bir kısmı ülserle boğuşur. Kefeni yırtar yırtmaz geri döner, kaldığı yerden sürdürür oyununu. Ama ruhu ekşimiştir bir kere, kabahati hep "yoksulların bönlüğünde" bulur. Paris'teki tatilleriyle, Göcek'teki yazlık komşularıyla, Bebek'teki atölyesiyle hava atar, anadan doğma burjuva olduğunu kanıtlamaya çalışır müstakbel patronlarına.

Saflar netleşmiştir. Postallarını ve parkasını kapıcıya vermiştir yıllar önce. şimdi ipek kravat veya topuklu ayakkabıyla dolanır. İhanetler ve kazık atmalar, değişen denklemlerle hep kendi aralarında yinelenip durur Kapıkulu aydınların.

Tantana kesintisiz sürerken, hiç biri "dün aramızda olan bugün nereye kayboldu?" diye sormaz, soramaz. Kilit altına alınmış vicdanlarından kaçarcasına kaçarlar dışarıda kalan arkadaşlarından.

"Ben bu deveyi gütmüyorum" diyerek huruç eyleyense şimdilik yılkıdadır. Meraksızlığın ve boşvermişliğin uçsuz bucaksız tuz çölünde dolanır durur. Biz körler, onların halen yaşadıklarını unutmuş gibi, eski bir dosttan, bir ölüden söz eder gibi anarız da arayıp hatırlarını sormak geçmez aklımızdan. Hipnotize edilmişçesine, gözlerimiz çadır tiyatrosunun sahnesine dikili, madde bağımlıları gibi, ucuz bir operete talim ederiz.

Bu satırların yazarı surların içini de dışını da gördü. Kendince doğru olan yolu seçti. Diyorum ki, o soytarılara kızmayın, hor görmeyin. Paranın ve korkunun tutsağı, yetişkin rolü oynayan açgözlü çocuklardır onlar. Ulûfeyle satın alınmış kapıkulu kalemşör istese de huzur içinde uyuyamaz, tedirgindir uykularında.

Bugünün manzarası banal bir operet, görüntüye aldanma. Her kalıba girebilen satılık hokkabazların gösterisi er geç bitecek. Sayıları arttıkça ehemmiyetleri ve mevzuları da azalıyor. Pek çoğu kitap falan okumuyor artık. Vakitleri yok. Meyhanede mevcutlu olarak bulunmak zorundalar, yoksa dışlanır kendisi için Aydın, sandalyesini başkası kapar. Hörgüçten yiye yiye bitirdi artık entellektüel sermayesini, uzatmaları oynuyor.

Derim ki, aklını benlik duygusuna tutsak lâf ebelerine emanet etmek yerine, bizzat kendin aydınlan. Oku, araştır, merak et. Bırak artık her gün plasebo hapları gibi yuttuğun keçiboynuzu köşe yazılarını, farklı kaynaklara yönel.

Yazan: metin-thePoor Tarih: April 18, 2006 11:56 AM

Nuri bey,

Teşekkürler duyarlı ve gerçekçi yorumlarınız için. Benim ısrarla vurgulamaya çalıştığım ve karşı olduğum müslümanlıkla Araplaşmanın birbirine karıştırılması, farklı kültürlerin sanki İslam buymuş gibi dayatılmaya çalışılmasıdır.

Din toplumsal yaşamda önemli sosyal bir kurumdur. Toplumları
etkileme ve özellikle bireyleri yönlendirme etkisine sahiptir. Ancak din
siyasal bir amaç gütmeye ve iktidar mücadelesi vermeye kalkınca, toplumsal
sorunlara da yol açabilmektedir. Tarih'te bunun binlerce kötü örneği vardır.

Ülkemizde uzun yıllardır din üzerinden siyaset ve ticaret yapıldığı bir gerçektir. Bu din bezirganları dinsel değerleri ve inanan
insanları sömürmekte, sorunlara yanlış teşhislerin konulmasına yol
açmaktadır. Son yıllarda yüzlerce tarikat ve şeyhler türemiştir. Bunların bir çoğuda emperyalizmin güdümündedir. Yüzyıllardır şeyh kılıklı Amerikan ve İngiliz ajanları ortadoğu ve diğer İslam ülkelerinde cirit atıyorlar. Bunları İslam'a iyilik etmek için mi yapıyorlar? Tabiiki değil.

Hatırlayın Cezayir örneğini. 1840 lı yıllarda Cezayir de egemen olan dinsel güç (Ticani tarikatı) Fransa tarafından gönderilmiş sahte müslüman ajanlarla işbirliği içersinde yerel ulemadan, Mısır'ın ünlü El Ezher medresesinin ve en sonunda da Mekke ulemasına başvurarak
onlara yönelttiği "İslami itikade halel gelmeden, geçici süre, Hıristiyanlara boyun eğmek caiz midir" sorusuna karşı "elcevap: caizdir"
yanıtını almıştır.

Tarihte yaşanmış bu örneklerden ders alınmalı. Dolayısıyla Cumhuriyetimize ve onun ilkelerine sonuna kadar sahip çıkmamız gerekiyor. Emperyalizmin güdümündeki sahte şeyhlerin ve tarikatların oyunlarına karşı dikkatli olmamız gerekiyor.

Laik Çağdaş, Demokrat ve üniter Cumhuriyetimize sahip çıkalım. Onu yüceltelim.

Saygılar,

Ataman Ertuğrul

Yazan: Ataman Ertuğrul Tarih: April 18, 2006 12:26 PM

“Bir de onları düşünsek biraz. Nesi var bu insanların?" [CC]

Nuri Bey ve Cengiz Bey’in sözlerine, empati denemesi yapalım diyerek katılıyorum. “Cumhuriyet aydını” tipinin korkuları vardır; ama bu korkuların içeriği tabana ve tavana göre farklıdır. Cumhuriyet aydını tipinin tavanı değil ama TABANI yurt sevgisinde de korkularında da samimidir, toplumun kendilerinden olmayan kesimlerine düşman falan da değildir.

Ben, TABANDAKİ sıradan Cumhuriyet aydınının endişe repertuarının, şu anda bir çırpıda aklıma geliveren çok eksik ve karikatürize bir kesitini sunayım:

* Takiyye söylemi/kurumu (“Demokrasi treni” gibi)
* Tebliğ söylemi/kurumu
* Cihad söylemi/kurumu
* Çokhukukluluk söylemi/talebi
* Müslüman toplumların tabi olduğu mevcut siyasal rejimlerin niteliği
* Yaşam biçimine müdahale edilmesi korkusu
* Laiklik hususundaki “yanlış bilinç”in körüklediği korku
* Vesaire vesaire vesaire

Bunlar bir yana, tabandaki laikçi kesimle benim gibilerin de içinde yeraldığı hakiki laik kesimin ortak bir korkusu da var, söylemeden geçmemeli. Bizimki gibi iki arada bir derede kalmış, temel karakteristiği anomi haline gelmiş, kapitalizme geçiş toplumlarında lumpenproletarya olgusu kritik bir faktöre dönüşür. Mine Kırıkkanat adını maalesef yine zikretmek zorundayım midem bulanarak, ama hatırlarsanız o kadına gelen mektupları, ne demek istediğimin çok sembolik bir örneği olabilir bu. Ben ve benim gibiler, entellektüel/seçkin/hakiki müslüman havass ile karakalabalık köylü ve lumpen kitle arasındaki farkı elbette bilir; ama siyasal/toplumsal süreçlerin işleyişi, insanlık tarihinde görülebileceği üzere iktidar değişimlerinde daima avam kitlenin vahşet ve kıyıcılığını gündeme getirmiştir; hele de bizimki gibi dönüşüm/değişim süreçlerinin toplumsal ilişkileri, mekanizmaları ve süreçleri altüst ettiği kuralsızlık dönemi toplumlarında lumpenproleterleşen avamın yapamayacağı yıkım yoktur. Bence bu, üzerinde ciddiyetle durulması gereken bir korkudur.

TAVANDAKİ cumhuriyet aydının korkusunu ise hepimiz biliyoruz; çoktan deşifre oldu: Kendi sahte aydınlanmasının ipliğini pazara çıkaracak olan hakiki aydınlıktan duyulan ürküdür bu. Bir yarasa refleksi.

Yazan: metin-thePoor Tarih: April 18, 2006 12:49 PM

Tavandaki Cumhuriyet aydınının korkusuna, biraz tekerlememsi bir ifadeyle, “ötekileştirenin ötekileştirilme fobisi” de diyebiliriz.

Yazan: metin-thePoor Tarih: April 18, 2006 1:22 PM

Ataman Bey,

"din
siyasal bir amaç gütmeye ve iktidar mücadelesi vermeye kalkınca, toplumsal
sorunlara da yol açabilmektedir. Tarih'te bunun binlerce kötü örneği vardır." diyorsunuz

burada çok indirgemeci bir genelleme yapıyorsunuz. Buradaki dini tarihsel hristiyanlık ve yahudilik için söylemek mümkün ama İslam için söyleyemeyiz. (tarihteki handeanlık uygulamaarının niteliğini yukarıda açıklamıştım zaten)

Benim baştan beri her iki tarafa uyarı mahiyetindeki çıkışmalarım da bundan zaten. dinin ne olduğunu, topluma ilişkin mesajlarının neler olduğunu samimi olarak tartışabiliriz. ama siz ya da başkaları, İslam siyasal bir amaç güder dediğinde işin seyri değişmiş oluyor.

Din siyasal bir amaç gütmez ve iktidar mücadelesi hiç vermez. ama dindar insanların böyle bir talebi olabilir.

mesela benim dayım ya da sizin amcanız/amcanızın oğlu dindar bir insan olsa ve mülkiye mezunu olarak önce bürokrasi sonra da siyaset düşünse ve bakan başbakan olmak istese olamaz mı? dindar bir adam olarak dindar insanların taleplerine duyarlı olsa bu neden irtica olsun?

Eğer beş vakit namazını işlerini aksatmadan kılıyorsa, eşinin de örtünmesi gerektiğine inanıyorsa, onun hukuk, bürokrasi, siyaset becerilerine bir halel gelir mi? neden bu insan tu kaka oluyor? tam tersine bu samimi bir müslüman ise haram yemeyecek, yolsuzluklara engel olacaktır. Hz. ömer'i düşünün. devlet işlerini yaparken kullandığı mumu, kendi işlerini yapmaya başlayınca söndüren bir zihniyet. bize lazım olan da bu değil mi?

Cezayir ile ilgili verdiğiniz örnek tarihin kaydettiği bir anekdot. hegemonik gücün dünyanın her yerinde her türlü sosyo-psikolojik unsuru kullandığı da açık. Bu konudaki açık fikirliliğinizi kendimiz için de göstermenizi bekliyorum.Olayların farklı yüzlerine farklı açılardan bakarak konuşalım.

Birçok kere yazıldı çizildi: Neden bu milletin hassas olduğu konularda bu kadar baskı yapıldı? hala da yapılıyor. burada illa bürokrasiyi kastetmiyorum. buna siz aydınları, yazılı görsel basını da ekleyin.

Mesela Sinekli BAkkalı düşünün. bu milletin bu kadar düşmanı varken tutup romanda zavallı bir köy imamını lanetlemenin mantığı nedir? üstelik dindar halktır ki Kuvayi milliyeyi çoğunlukla oluşturan. (Birçok şey söylenbilir ama en başta gelen nedeni Halide Edip'in ibrani olmasıdır.)

Bu ülkede sürekli yazdığım onlarca reel sorun varken, talebelerine Kur'an öğretiyor diye Süleyman Efendi'ye zulmetmenin, Kur'an'ın kelami tefsirini yapıyor diye Bediüzzaman'ın ve talebilerinin peşine adam takmanın, kitap okuyorlar diye hapse atmanın anlamı nedir? Böyle onlarca örnek verilebilir. Aynı şeyler sol için de geçerlidir. Bunlar tabii ki halkta dine ve dindara karşı zulüm olarak algılanmış ve öyledir de? 141, 142, 163 neydi Ataman Bey?Lütfen dindar insanların hayatlarına ilişkin hatıraları bir okuyun. bunu sizden istirham ediyorum. o zaman daha iy anlıyacaksınız bu insanların kırgınlıklarını, tepkiselliklerini.

Cezayir örneğini verdiğinize göre, buradaki benzerlarini de takdir ediyorsunuz demektir. Can Dündarın geçenlerde yazdığı Menemen olayından, 6-7 eylül olaylarına, sivas olaylarından Fadime Şahine nasıl bir güdümlü operasyonlar serisinin vuku bulduğuna sizin de kani olduğunuzu düşünüyorum. dikkat ederseniz bunlar din amaçlı değil, tam tersine dini ve dindarı kötü-öcü gösterme amaçlı operasyonlar. bunlardan çıkan sonuç bu olmalı. Sakallı perinçek gibi sağdan vuran ajanlar olduğu gibi, Kalkancı gibi sahtekarlar da var: bunlar dini ve dindarları bağlar mı?

Sahte müslüman ajanlar kadar ve belki de daha fazla sahte demokrat, sahte solcu, sahte liberal vs ajanlar da var Ataman Bey. bunları da söylemenizi ve bunlara da tepki göstermenizi bekliyorum.

bu ülkeyi yaşanmaz kılanlar da bunlar zaten.

din adına siyaset ve ticaret yapmak ne kadar yanlışsa, dindarların siyaset ve ticaret yapmasına karşı çıkmak da o derece yanlış değil mi? Bir kişi, İslami ilimlere vakıf ise, mütedeyyin bir hayatı seçmişse o takdirde hemen tu kaka edip siyasetten men etmenin demokrasideki yeri nedir?

bu sorularımın hepsine samimi cevaplarınızı bekliyorum. Şunu da ekleyerek: Mesela Doktor Adnan Büyükdeniz. Türkiye Cumhuriyeti kanunlarına göre kurulmuş, HAzineden izin alınmış ve devletin düzenleme ve denetimine tabi özel finans kurumlarından birinin genel müdürü. CV'sine baktığınızda Boğaziçi iktisat (okul birincisi)mezunu, dünyanın en saygın okullarından LSE'de ekonomi masteri, sonra doktora. adamın tezi de Türkiye'de faiz politikaları üzerine. adamı tanımam etmem. ama CV super gorunuyor. şimdi bu zatın MB başkanlığına atanmasına başta basın neden karşı çıkıldı?bu ülkenin birinci sınıf vatandaşı olmadığı için mi? bu soru bile ne kadar üzüntü verici değil mi?

İşte demokrasinin Bekir Bey'in haklı olarak eleştirdiği gibi sadece beyazlar için uygulanmasıdır ki toplumsal barışı bozuyor.

bu milletin gençleri filan alimin kitaplarını okuyor diye fişleniyor. ya da öğrenci derneğinde özgür üniversite diye slogan attığı için işe giremiyor. sorunlar bunlar Ataman Bey.

Cemil Meriç'in kızarak söylediği bir cümleyle şimdilik kapatıyorum:

"Bu ülkede sağcı solcu yok. namuslularla namussuzlar var"

saygılarımla

Yazan: nuri saglam Tarih: April 18, 2006 8:53 PM

Ya hu Allahaşkına buraya daha sık ve daha fazla yazınız sevgili Nuri Bey!
[MuAn + BY + SÖ + NS + CC + MtP] = nedir bilin bakalım!

Yazan: metin-thePoor Tarih: April 18, 2006 9:28 PM

Bu arada, sevgili dostumuz Muzmin Anonim seyahatten dönmüş sanırım; blogistan topraklarında olur olmadık yerlerde karşılaşıyoruz kendisiyle! En kısa zamanda burada da görmek istiyoruz değerli yorumlarını, bilmiş olsun!

Yazan: metin-thePoor Tarih: April 18, 2006 9:49 PM

Bu arada, sevgili dostumuz Muzmin Anonim seyahatten dönmüş sanırım; blogistan topraklarında olur olmadık yerlerde karşılaşıyoruz kendisiyle! En kısa zamanda burada da görmek istiyoruz değerli yorumlarını, bilmiş olsun!

Yazan: metin-thePoor Tarih: April 18, 2006 9:50 PM

Sevgili Metin Bey,

sevgili dostların baş harflerinden oluşan denkleminizde eşitlik bizi yani Türk Milletini veriyor.inşaallah bu denklem gelecekteki aydın-birikimli-birbirini anlayan-hoşgören toplumumuzun minyatürü olur.

Yazan: nuri saglam Tarih: April 18, 2006 10:25 PM

Ataman Bey,

"Laik, çağdaş, demokrat ve üniter Cumhuriyetimize sahip çıkalım. Onu yüceltelim." diyorsunuz.

Diyorsunuz da... varolmayan birşeye nasıl sahip çıkacağız, lütfen izah buyurur musunuz? Şapkadan tavşan çıkarma seansı düzenleyeceksek o başka tabii... Keşke "laik", "demokrat" bir cumhuriyetten bahsedilebilse de sahip çıksak!

("Çağdaş" spastik bir kelime, onun için saymadım. "Üniter"e gelince, herkesi zorla Türk saya saya en sonunda bu da elden gitme tehlikesiyle karşı karşıya.)

Yazan: metin-thePoor Tarih: April 18, 2006 11:15 PM

Sevgili Nuri Bey ,


Demokrasi ve Menderes parantezinizdeki toplumsal tepkisizlik konusunda ki düşüncelerimle ilgili uzun bir yazının sonuna gelmek üzereydim ki benim dünya tatlısı yaramaz oğlum makinayı resetledi. Önemli itirazlarım olmadığı için kısaca şunları belirtmekle yetineceğim:


Sizden farklı olarak ben günümüz demokrasisini tarihin sonu olarak görmüyorum.Demokrasi mevcutları arasında en iyisidir ,ikamesi yoktur.Ama sizinde belirttiğiniz "evrensel aklın" gelecekte yine demokrasi temelli olacağını düşündüğüm daha iyi açılımları olacaktır.Günümüz demokrasinin sorunları vardır.Özellikle Liberalizm çok ciddi ve tutarlı eleştiriler almaktadır.Son günlerde E.Mahçupyan'ın Zaman'daki yazıları -bazı tespitlerine katılmasamda- Liberalizmin sıkı bir eleştirisi niteliğindedir.

Hiçbir ideolojinin insanların sorunlarını tamamen çözeceğine inanmıyorum.Bu benim için şaşırtıcı değil , çünkü kusurlu bir dünyada yaşadığımı biliyorum.Her açılım beraberinde çözdüğü kadar yeni sorunu getiriyor.Bu konu üzerine fazla kafa yorunca "insan toplumsal yaşama uygun varlık değildir" hükmüne varmak bile mümkün görünüyor ;-)


Menderes konusunda halk tepkisizliği paranteziniz çok haklı bir serzeniş.Bu toplum yapımızda görülen yaygın bir "itaat ahlakı" örneği.Bir imparatorluk geleneği olarak güçlü bir devlet baba anlaşımız var.Bu da maalesef bizim zulme karşı bile pasif muhalif olmamıza neden oluyor.Buna İslami temel arayanlar Nisa 59.Ayeti gösterirler.Ben o zamanlar çocuktum 12 Eylül'ün müsebbibi Evren muhafazakar kentlerde kendisine destek verilmesi için bu ayeti örnek gösterirmiş.Bu ayetteki "ulü'l-emr" ifadesini iktidarı birşekilde ele geçirenler olarak anlayanlarda bu itaati göstermekte beis görmüyorlar.Bunu İslam Tarihi boyunca yapanlar oldu.Halbuki en önemli sorgulama "Emir sahibinin meşruiyeti" olmalıydı.Bir emri meşru kılan şey neydi? Salt o emri veren kişinin iktidar sahibi olması mıydı emri meşru kılan? Böyle düşünüldüğü zaman, "Cihadın en büyüğü zalim yöneticiye karşı hakkı haykırmaktır" diyen Hz. Peygamber'in öğretisini bir yere oturtamayız.

Geleneksel yapımızda bu var.Bunun aşılması için sizinde belirttiğiniz gibi güçlü ve gerçek demokratik sistem şart.Bu olduğu takdirde hem bu tepkisizlik olmaz hem de bu tepkisizliğe güvenerek istediği gibi at koşturmak isteyenlere zımnen engel olunmuş olur.

"Pasif muhalefetin" ve "itaat ahlakı" nın aslında İslam geleneğinden gelmediğini Hz.Peygamber devrinden verilecek bir örnekle göstermek mümkün.M.İslamoğlu'nun bir makalesinden alıntılayayım:

" Hz. Peygamber'in kişisel talimatları karşısında sahabenin nasıl yapıcı muhalefet sergilediğini ve Hz. Peygamber'in de bu çok sesliliği, çok özel otoritesine ve yetkisine rağmen nasıl yüreklendirdiğinin güzel örneklerini görüyoruz. "

"Bedir savaşında Hz. Peygamber ordu için yer göstermiş, Hubab b. Münzir bu görüşe muhalefet için şöyle izin istemişti: "Bu vahiyle mi bildirildi, yoksa sizin kendi görüşünüz mü?" İkincisi olduğunu öğrenince, muhalefetini dillendirmiş ve Hz. Peygamber de onun "bilgi"ye dayalı görüşüne uymuştu. Yine aynı muhalefet iznini, ayrıldığı kocasına dönmesini emrettiği Berire isimli bir genç kadın da almış ve bu izin üzerine muhalefetini sergilemekten çekinmemişti. Rasulullah'ın ona mukabelesi ise, müstesna konumunu ve tartışılmaz otoritesini gerekçe göstererek susturmak değil, sadece sıcak bir tebessüm olmuştu. "


Hal böyleyken kayıtsız şartsız "itaat ahlakı" nı ve pasif muhalafeti İslam geleneğine bağlamak çok yanlıştır.Ben söylediğim gibi Menderes olayında ve daha birçok olaydaki bu tavrımızı imparatorluk geleneğimize bağlıyorum.Farklı düşünen arkadaşlar varsa bu düşüncelerinin temellerini bilmek isterim.

İlmek dışı olacak ama size Musa Carullah Bigiyev hakkındaki görüşünüzü soracağım. Özellikle de -eğer okuduysanız- "İlahi Rahmet ve Uluhiyet,Evrensel Kurtuluş" adlı , yayınlandığında büyük gürültü kopartan kitabı hakkındaki düşüncelerinizi. Bu soruyu aynı zamanda Carullah'a yeni yeni ilgi duyduğunu söyleyen Bekir Bey ağabeyime de sormuş olayım.

Cevabınızı aslında burada tartışmak isterim ama malum kitap konusu itibarı ile hayli tartışmalı ve konunun uzmanları tarafından değerlendirilmesi gereken noktalara sahip olduğundan -eğer sizin için uygunsa- e-postama(*) cevap verirseniz daha iyi olur kanatindeyim.Ama yinede burada konuşmak daha uygun olur derseniz itiraz etmem.Tabii bütün bunlar sözkonusu kitabı okuduysanız geçerli..


(*)ozturks29@mynet.com

Saygılarımla..

Yazan: S.Öztürk Tarih: April 19, 2006 4:16 AM

Metin Bey ağabeyim ,


"Tabandaki" sıradan Cumhuriyet aydınının endişe repertuarından aklınıza gelenleri gayet yerinde bir şekilde özetlemişsiniz.Gerek Nuri Bey'le gerekse Bekir Bey'le olan konuşmlarımızda sözkonusu endişelerin önemli bir kısmının cevabı var.Ama yine de vakit bulunduğunda madde madde tartışılmasını arzu ederim.

Saygılarımla..

Yazan: S.Öztürk Tarih: April 19, 2006 4:21 AM

Metin bey,

Haklısınız laiklik ve demokratlığın altı sahtekar ve yalancılar (son 50 yıldır iktidarda oldukları için daha çok sağ tandanslı muhafazakar partiler) tarafından oyula oyula bu hale getirildi.

Dünya'nın diğer laik ve demokrat ülkelerinden farkımız onların dincileri ve tarikatçıları devlet yönetimlerinde dini inançlarının sesini değil aklın ve bilimin sesini dinliyorlar.

Dünya'nın diğer laik ve demokrat ülkelerinden farkımız onların Eğitimle ilgili bakanlıklarında yönetici kademesinde bulunan dincileri ve tarikatçıları ülkelerindeki okullarda fen derslerinde bir inanç konusu olan yaratılış teorisininde okutulmasını dayatmıyorlar.

Dünya'nın diğer laik ve demokrat ülkelerinden farkımız onların devlet yönetiminde bulunan dincileri ve tarikatçıları bizim ülkemizdeki gibi sadece işlerine gelmediği zaman değil her zaman en özgürlükçü ve en demokrat duruşlarını bozmuyorlar.

Dünya'nın diğer laik ve demokrat ülkelerinden farkımız onların devlet yönetiminde iktidara gelen dincileri ve tarikatçıları bizim ülkemizdeki gibi devletin anayasayla korunan olmazsa olmaz değerlerinin altını oymaya çalışmıyorlar. Devletin altını oyup kendi dini inanç ve mezhebi tarikatlarının emrettiği doğrultuda yönetmeye kalkışmıyorlar.

Son olarak zorla herkesin Türk sayıldığı iddianızı Türk tarihini iyi bilmediğinize varsayıyorum. Türkler tarihleri boyunca ve Tarihte kurdukları devletlerin hiçbirinde zorla hiç kimseyi Türk sayma ya da Türkleştirmeye çalışmamışlardır. Türkler hiçbir dönem ırkçı olmamışlardır. Hıristiyan dünyasının Ottoman (Ataman) dediği Osmanlılar'da ve sonrasında Türkiye Cumhuriyeti'nde de bu böyledir.

Üniter yapı konusunda siz hiç endişelenmeyin Metin bey aklın yolu birdir. Gelecek akıllı insanlarla şekillenmeye devam edecektir.

Saygılar,

Ataman Ertuğrul

Yazan: Ataman Ertuğrul Tarih: April 19, 2006 10:28 AM

Sevgili S.Öztürk,

çocukların haylaz olanını severim ama bu kez kızmadım! değil. Uzun uzun yazdığınız bilgi dolu cümlelerinizi okuyamamış olduk...

Hemen düzelteyim ki liberal demokrasinin tarihin sonu falan olduğunu düşünmüyorum. Toplumsal gerçekliklere mistik kehanetler biçenlerden olmadığım gibi bunun ne kadar yanlış olduğunu ısrarla savunanlardanım. bir ilave parantez açarayım: yeryüzünde henüz bir liberal demokrasinin mevcut olduğunu da düşünmüyorum. buna ek olarak da Sayın Mahçupyan'ın eleştirilerinin bir kısmının çok yerinde olduğuna kaniyim.

Ben şu aşamada insanlığın geldiği noktada demokrasinin en son geliştirilen teknik olduğunu söylemiştim. gelişmiş ülkelerde bu demokrasi daha fazla. gelişmemişlerde ise daha lafta kalıyor. Bekir Bey'in de dediği buydu sanırım (ama iste bunu bodoslama söyleyince birileri mal bulmuş mağribi gibi saldırıyor vay demokrasi düşmanı şeriatçılar deyip çoğunluğa zulmeden uygulamaları meşrulaştırıyor.)

insanlık teori düzeyinde demokrasiyi keşfetti ama hala uygulamada sınıfı geçmiş değil.daha hala sahte demokrasinin, sahte laikliğin pençesinde. yukarıda da söyledim. gelecekte ne olacağını bilemeyiz. çünkü üretim ilişkileri sürekli değişiyor, dolayısıyla toplum da değişiyor. bunu zaman tefsir edecek.

Menderes'le ilgili anlatımım Menderes'e ilişkin bir vurgu olsun için değildi. bir örnek olarak verdim. O'na şiddetle karşı olan birisi olsam da bu örneği en başta verirdim. Nitekim darbeyi yapan subay da aynı şaşkınlığı dile getirmişti hatırlarsanız...Bazı siyaset tarihçileri ve sosyologlara göre Menderes halkın en sevdiği (baba sevgisi ölçüsünde) bir siyasetçi. Düşünün mitinglerde adamlar çocuklarını kurban etmeye kalkıyorlar. ama ne oluyor? koca bir vefasızlık. bu başka bir şey..ben bunu sadece itaat ahlakına bağlayamam.itaat ahlakı ile ilgili görüşlerinize katılıyorum (islamla hiçbir ilgisi yok tabii ki). ama bu başka bir şey. bu toplumda kimse birbirine güvenmiyor. nasreddin hoca ve filleri hikayesi bu topraklarda anlatılıyor maalesef...

Türkiye'deki sistemi anlamadan hadiselere de tam bir açıklık kazandıramayız. ne olup bittiğini anlamak için Jön Türkleri, İttihat Terakki'yi (özellikle ve özellikle Dr.Nazım'ı, Mithat Şükrü, bahaeddin Şakir, Talat, İsmail Canbulat (Jan bule)'yi, PARVUS EFENDİYİ, HAYİM NAUM'U,Emanuel Karasu'yu, Kadrocuları, Madanoğlu'nu, Yöncüleri, 9 martçıları, Aydınlıkçıları vs iyi bilmek ve tanımak gerekiyor. ondan sonra ancak menderesin niye asıldığını anlayabiliriz! Halka bakan tarafı ise başka bir fecaat.

Musa Carullah'ı okumadım. ama yakın dönem islam düşüncesi, özellikle de modernist yaklaşım (fazlurrahman, hasan hanefi, m.arkoun, cabiri, garaudy hararetle okuduğum ve üzerinde düşündüğüm yazarlar. açıkçası çok etkilenmiş de bulunuyorum. bu konuları tartışabiliriz. tabi e-mail ortamında...

nurisaglam123@yahoo.com

Yazan: nuri saglam Tarih: April 19, 2006 11:21 AM

1) Nuri Bey ve Suat Bey dostlarıma kızmış bulunmaktayım! Niye bizleri mahrum bırakmak istiyorlar tartışmalarından?

2) Cehaletimi hoşgörün, şu Musa Carullah'la ilgili bilgi edinmek istiyorum.

3) Mensubu bulunduğum reklam sektöründeki "insan kaynağı"nın "tehlikenin farkında" oluşunu görmek isteyen dostlarım buraya bakarak acı acı gülümseyebilir: http://ortakdefter.blogspot.com/2006/04/kayda-gesin-dey.html#comments

Yazan: metin-thePoor Tarih: April 19, 2006 11:47 AM

Ataman Bey,

1) Namevcut bir "şey"i tartışmaya devam ediyoruz! Laiklik ve demokrasi "oyul"madı, çünkü olmayan şey oyulamaz. Laiklik ve demokrasi bu topraklara hiç giremedi, buna izin verilemezdi. Bir ilkokul müsameresinin metazori seyircileriyiz; "temsil" yahut piyes bir türlü bitmek bilmiyor ki çıkıp biraz temiz bahar havası alalım!

2) "Türk" bir projenin konusudur. Bir tasarımdır. Ve bence hiç de "akıllı tasarım" değildir! (ID mı demeliydim yoksa!!!)

3) Üniterliğe gelince, gördük "kırmızı sınırlar"ın akıbetini! Bu ülkede her kavram, o kavramın en fanatik/azılı savunucuları tarafından en çok tahribata uğramıştır; garip ama gerçek demeyeceğim çünkü garip değil: Biz bu ülkede kavramlara eti çürüyüp iskeleti kalmış ceset muamelesi yapmaktan sadik zevk alıyoruz.

Yazan: metin-thePoor Tarih: April 19, 2006 12:06 PM

"Kırmızı çizgiler" yerine "kırmızı sınırlar" demişim yanlışlıkla. Bir de kırmızı değil ama beyaz mı ne bir belge vardı yanılmıyorsam, anayasanın filan fevkinde, adı da milli bilmemne temel belgesi miydi neydi, siz bilirsiniz sanırım Ataman Bey...

Yazan: metin-thePoor Tarih: April 19, 2006 12:40 PM

Metin bey,

1-) Laik'lik ilkesi yani dinle devlet işlerinin birbirinden ayrılması (ruhani-cismani ayrılık) hıristiyanlık dininin siyasal yaşama bir hediyesidir. Bunda da hıristiyanlığın çıktığı bölgede kudretli bir merkezi iktidarın egemen oluşunun rolü vardır. Bu nedenle Hz.İsa Roma İmparatorluğu'na karşı cismani iktidara sahip çıkmamanın daha uygun olduğunu düşünmüş olabilir.

Din işleriyle devlet işlerini birbirinden ayıran Hıristiyanlığın bu ikili yapısı sayesinde batı bu günkü erişmeye ve geçmeye çalıştığımız batıdır.

İslam dini kuruluşundan bu yana değişmez bir devlet doktrinine sahiptir. Hz.Muhammed, yanlız bir din getirici değil, aynı zamanda bir devlet kurucusu ve reisidir.

İslam'da din ve devlet için ayrı gerçekler yoktur. Hak ve hakikat tektir. Bireyin hayatı olduğu gibi devlet hayatı için de geçerli olan tek bir yasa vardır. Bu yasa da şeriattır. Devletin görevi Kur'an'ın ve Peygamber'in gösterdiği yolda ülkenin düzenini ve yönetimini sağlamaktır. İslam dini kişinin toplum içindeki yaşamını her alanda denetimi altında tutar. Sınırlandırıcı buyruklar koyar. İslam'da cismani - ruhani iktidar ikiliği söz konusu değildir. İslamiyet din - devlet ayrımını kensin olarak yadsımaktadır.

Arap yarımadasında cahilliye döneminde, Kudüs'te Hıristiyanlığın ortaya çıkışı sırasında olduğu gibi güçlü bir merkezi otoritenin bulunmayışı İslam'da cismani ve ruhani iktidar birliğinin kurulmasında etken olduğu düşünülebilir.

İslam şeriat'ı batı anlamındaki hukuktan fazla bir şeydir. Bütün bir dünya görüşü, bir yaşama biçimidir. Tanrı'nın birey ve toplum hayatı için koyduğu davranış kurallarıdır. Tanrı, tek olan gerçeği Kur'an'ında bütün çağlar için ve dünya durdukça durmak üzere göstermektedir. Kamu hukuku açısından Kur'an, bütün zamanlar için konmuş, değişmez bir anayasadır. Bütün varlıklarla birlikte insanlar da Tanrı'nın yaratığı ve kuludur. Tanrı ile insanların ilişkisi, sahip-kul ilişkisidir.

Tanrı kendisine nasıl kulluk edileceğini göstermiştir. İyi kulluk edebilmek için her şeyden önce "Ülüemr'e" yani devlet reisine başeğilmesi gerekmektedir. "Allah'a ve Resulüne ve sizden olan ülüemre itaat ediniz" diyor Kur'an. Ülüemr'e itaat eden Tanrı'ya itaat etmiş olur, karşı gelen de O'na karşı gelmiş olur.

Ülüemr kimdir? Tanrı'nın dilediği ve kendisine egemenlik hakkı verdiği kişidir. "Sahibülmülk Allah'dır ve mülkü dilediğine verir" diyor mealen Kur'an. Ülüemr Peygamber'in halifesi yani vekilidir. Görevi, Tanrı'nın emir ve iradesinin yeryüzünde yerine getirilmesine aracılık etmektir. Bir hadise göre, "Kim ki zamanın imamının hükümlerini tanımadan ölür, cehalette ölür" Ülüemr aynı zamanda imamdır, yani İslam toplumunun dini reisidir. İslam'da devlet mabede bağlanmış durumdadır. Emirülmüminin, imam olduğu için devletin de şefidir.

İslam devletinde iktidar laik değildir. İslam devleti insan aklının ve iradesinin ürünü değildir. Böylece Şer'i düzen, değişmesi öngörülmeyen statik bir toplum düzeninin ideolojisidir.

İşte islam'da devletin esasları. Bütün bunları neden mi yazdım? Bir türlü kabul etmek istemediğiniz Laiklik ve demokrasinin ne demek olduğunu daha iyi test etmeniz için. Hal böyleyken tabiiki Laiklik ve demokrasi hiçbir zaman hayallerinizdeki ülkeye gelmez. Laiklik ve demokrasiyi kim istiyor ki? Lütfen sizlerden daha dürüst olmanızı rica ediyorum.

2-) Eğer Türk'lük bir projenin konusuysa kökenim ne olursa olsun bu projenin içinde yer almaktan büyük gurur ve mutluluk duyuyorum.

3-) Kırmızı sınırlarımıza ve çizgilerimize ne olduğunu üzerine çuval olayını da ekleyip hükümet edenlere sormalısın. Onlar verecek bunun hesabını. Ben değil.

Saygılar,

AE*

*AE= Özgürlük ve tam bağımsızlık+Yurtta Barıs Dünyada Barış+Ne Mutlu Türküm Diyene!

Yazan: Ataman Ertuğrul Tarih: April 19, 2006 5:42 PM

Nuri bey,

Dindar ile dinciyi iyi ayırdetmeliyiz. Diyorsunuz ki, "Din siyasal bir amaç gütmez ve iktidar mücadelesi hiç vermez. ama dindar insanların böyle bir talebi olabilir." Cemel Vakası'na ne diyeceksiniz? Hz.Muhammed'in ölümünden daha bir on yıl bile geçmeden halife kanı döküldü. Onbinlerce müslüman birbirlerini hunharca boğazladı. Bir tarafta Hz.Peygamber'in eşi diğer tarafta da yine yakın akrabaları.

Çok güzel söylüyorsunuz ah keşke din (İslam) siyasal bir amaç gütmese iktidar mücadelesi vermesede her şey güllük gülüstanlık olsa bütün müslümanlar inançlarını kendi vicdanlarında yaşayıp sadece ve sadece inançlarını ahirete yönelik yaşasalar ne iyi olurdu. Bu da ancak Hz.Peygamber'in Kur'an'ın %85 lik bölümünü oluşturan daha çok devlet kurmaya ve toplumsal düzeni sağlamaya yönelik Medine döneminde indirilmiş ayetlerin ve Hz.Peygamber'in o dönemdeki söz ve eylemlerinin ait olduğu dönem Medine şartlarında geçerli olabileceğinin günümüz şartlarında bunun uygulanamayacağının kabul edilmesini gerektirir. Geriye kalan da zaten ahlak ve ahiret hayatına yönelik ayetlerdir.

Fakat İslamiyet, kuruluşundan bu yana değişmez bir devlet doktrinine sahiptir. Burda tekrar tekrar yazmak istemiyorum sadece işlerine gelmediği zaman özgürlükçü ve kadın hakları savunucusu kesilen siyasal İslamcılar türban adı altında hem kutsal inançları hemde halkımızın dini duygularını sömürmektedirler.

Patırtı gürültüde çıksa laiklik Sayın Cumhurbaşkanımızın çok akılcı bir şekilde güzel Türkçesiyle ifade ettiği gibi uygulanmalı ve korunmalıdır. Aksi halde özgürlüğün ve insan haklarının esamesinin bile okunmadığı yakın çevremizdeki ülkelere döneriz. Dünyada hiçbir dinsel inancın ve mezhebin birbirine saygısı ve sevgisi yoktur. Laikliğin olmadığı bir İslam ülkesinde her hangi bir mezhep, tarikat iktidara gelmeye görsün diger mezhep ve tarikatların yaşama hakkı yoktur.

Nuri bey, öyle bir konuşuyorsunuz ki, sanki Cumhuriyet kurulduğundan beri devlet yönetiminde çalışan memur, bürokrat, milletvekili, bakan olmuş insanların ibadet etmeleri engellenmiş. Bunun böyle olmadığını sizde biliyorsunuz. Neden böyle bir örnek verdiğinizi anlamış değilim. Son 20 yıldır türban diye bir sorun var mıydı? Türban üzerinden siyaset yapanlar, halkımızın dini duygularını sömürenler, dini ticaret bile karıştıranlar bu vesileyle masum dindar halkımızı soyup soğana çevirenler, işlerine gelmediği zaman özgürlükçü kesilen türban namusumuzdur diyen siyasetçiler yüzünden türban meselesi gündemden hiç düşmüyor. Bir anda bıçak gibi kesilen türban eylemleri hiç merak etmeyin AKP iktidardan düştükten sonra tekrar başlayacaktır.

Hani nerde genc kızlarımızın duygularını sömürenler, türban namusumuzdur diyenler?

Dindarların siyaset ve ticaret yapmasının önünde hangi engel var? Somut örnekler verin lütfen ona göre yanıt verebileyim ya da veremeyip oturayım oturduğum yerde. Ama şunu söyleyebilirim hem ticaret hem siyaset yapan dindarların çoğunun sahtekar ve yalancı olduğunu düşünüyorum.

Doktor Adnan Büyükdeniz beyin Merkez Bankası Baskanlığına atanmamasının nedeni faizsiz İslami bankacılık yöneticiliğinden gelip ülke ekonomisinde faiz belirleyici en önemli kurum olan Merkez Bankası gibi bir kurumun en tepesine atanması hem ülkemiz hemde uluslararası piyasalar için doğru olmazdı. Tek sebebi budur. Ona bakarsanız bakanlar kurulu üyelerinin nerdeyse tamamının eşleri türbanlı. Cumhurbaşkanı bu atamayı yapmayarak AKP ye en büyük iyiliği yapmıştır aslında.

Dindarlar bu ülkede Cumhuriyet kurulduğundan beri hem siyaset hemde ticaret yapmaktadırlar. Dindarlarla dincileri birbirine karıştırmayalım.

Tarikat liderleri bile milletvekili ve bakan olmuştur bu ülkede. E tabii Cumhuriyetin altının oyulmasına müsade edilmiyorsa bunu defalarca denemenin bir alemi yoktur.

Rahmetli Adnan Menderes'le ilgili olarak ayrıca bende bir şey söylemek istiyorum. İktidarının ilk dört yılı çok parlak geçmiştir. Sonrası tam bir felaket hiç hayal kırıklığı yaşamanıza gerek yok. Çocuklarını kurban etmeye kalkanlar DP iktidarının ilk dort yılındaki hadiselerdir. Hatalarıyla sevaplarıyla yaşanmış bitmiş dönemdir. İnsan olarak çok saygı duyduğum ve idam edilmelerine çok üzüldüğüm bir insandır. Ne olursa olsun sonuc böyle olmamalıydı tam bir trajedi.

Saygılar,

Ataman Ertuğrul

Yazan: Ataman Ertuğrul Tarih: April 19, 2006 7:32 PM

Sevgili Nuri Bey,

Bende nerden baslayacagimi bilemedigim icin, yada belkide hic baslamamanin daha uygun oldugunu dusundugum icin daha once okudugum yorumunuza cevap yazmakta geciktim.

Oncelikle yorumunuzdaki tesbitlerin, tahlillerin coguna katildigimi soyleyerek baslayayim. Ben Muzmin-Anonim dostmun yaptigi gibi kes-yapistir yontemini hem fazla zahmetli buldugum, hemde toptanci ve sonuccu dusunce sistemime fazla yatmadigi icin kullanmiyorum.

Yazdiklarinizda benim ajandamda olan noktalar uzerine bazi dusuncelerimi serdedecegim.

Evet disisleri bakani ile disisleri bakanligi arasinda oldugu gibi rejim adina yapilanlarla rejimin kendisi arasindaki farki anliyorum. Zaten daha onceki yorumum ve bu sitede cesitli basliklar altindaki bircok yorumlarda, Cumhuriyet'in bizzat "cumhuriyet muhafizlari" yada Ataturkcu Mafya tarafindan MKA'nin bu gun hayatta olsa taniyamayacagi ne muasir, ne batili, ne dogulu, ne pozitivizt ne rasyonel bir ucubeye benzetildigini belirtmistim. Bu konuda gerek sizinle gerek S. Ozturk, Metin-the-Poor gibi bircok dost dusunur ile fikir birligi icindeyiz.

Herhalde sizinle tam mutabakat icinde olmadigimiz nokta benim daha onceki yorumumda sordugum, sizin ise tam olarak cevap vermediginiz "hangi Cumhuriyet" sorusu uzerine. Anladigim kadari ile siz orojinal Cumhuriyet'in yani rejimin "kendisinin" iyi oldugunu kabul ediyorsunuz; ve kavgamiz rejimle olmamali onu bu hale getirenlerle olmali diyorsunuz mealen. Ve "iyi niyetli atamanlar, Da Vinciler" bilmem baska kimlerin samimi korkularindan bahsediyorsunuz. saniyorum Kurt Meselesi ile ilgili basliklardan biri altinda bu "kurt yoktur-Turk vardir" diyen, "dindar yoktur laik Turk vardir" i dolayli olarak diyen zihniyetle alakali oldugu dusuncesi ile Zaman'da Ibrahim Kalin dostmun yazdigi "Cumhuriyet'in Derin Korkulari" baslikli iki parca yazinin bir kismini alinti yapmis bir kisminin da linkini vermistim. I. Kalin da Cumhuriyet'in kurucularuinin ve bugunku bazi samimi Cumhuriyetcilerin (?) "derin" ve samimi korkularindan bahsediyor. Ben ise gerek bu sitedeki yorumlarimda gerek yazara yazdigim e-postada bu "derin korkularin" Cumhuriyetcilerin psikoanalizi olarak yararli oldugunu ve bircok paranoyak, reaktif tavirlari aciklamada yararli oldugunu ve fakat herseyi bu samimi korkularla aciklamanin yetersiz oldugunu dusundugumu ifade etmistim. Baslangicta gerek fikir babalarinin, gerek o gunun sartlarinda bunu aracsallastiran uygulayicilarin samimi korkulari vardi tabiiki; makul, veya paranoya cinsinden. Fakat zamanla artik kurucu felsefe veya psikoloji unutulmus her devirde bir zumrenin mevzilerin, rantlarini korumak icin islevsellestirilmistir sizinde takdir ettiginiz gibi. Milletin 6 milyar dolarini cep eden Cem Uzan'in Star Tv' elinde iken hukumete karsi yuruttugu, 10-unucu yil marsli, bayrakli "Cumhuriyet'i koruma Kampanyasi" ve gene milltein 25 milyon dolarini har vurup harman savuran Van Univ. rektoru'nu savunmayi "Cumhuriyet'i koruma" ilan etme ornekleri herhalde fazla aciklamadan varestedir.

Gene temel soruya donelim: Peki bu Cumhuriyetcilerin zamanin ihtiyacina gore tanimini, manasini degistrdikleri Cumhuriyet disindaki "korumamiz gereken gercek Cumhuriyet" hangisi? Daha onceki mesajimda bende mevcut rejimin islah edilebilir oldugunu dusundugumu, yerine monarsi, mesrutiyet veya baska bir otoriter veya totaliter rejimi ikame etmeyi teklif etmedigimi soylemistim.

Aslinda benim yasadigim gercek dunyada, bu temel soruyu tartismak daha oncelikli degil. Allah askina, ulkenin bir yuksek yargi kurumunun kararinda sokakta basini orten ogretmenin okuldaki ogrencilerine "kotu ornek" oldugu bu sebeple meslegindeki ustun basarilarina ragmen mudur olmayacagi karari cikabiliyor. Biz neden bahsediyoruz? Resmen bu yargi makamlarini isgal eden capulcu, lumpen, zorba taife "ne cumhuriyeti, ne anayasasi, ne kanunu.. ben patronum; be ne dersem hukuk odur" diyor gozumuzun icine baka baka. Ve biz onlarin "gercek korkulari" ndan bahsediyoruz. Ve bir yorumcu bizdeki "hosgoru eksikligi" nden yakiniyor.

Ben diyorumki: Once Islamin, Hiristiyanligin Museviligin, diger butun dinlerin, evrensel degerlerin, adini siz koyun "iyi insan" , "decent human" olmanin minimum gereksininmleri konusunda tartisma goturmeyecek musterekler uzerinde gerekeni yapalim. Bu gun bu minimum vijdanin dikte ettigi ortak mustereklere ulasamamis durumdayiz. "Ideal sistem" i konusmak icin biraz erken degilmi? Dikkat edilirse ben butun yorumlaimda Islami referanslar pek kullanmam. Bol , bol, Demokrasi, laiklik, cagdaslik Cumhuriyet'in kendisinin temel kavramlarini kullanirim; ve sizin savundugunuz fikirler bu degerlerinizle catisiyor derim. Ben Bat'yi iyi tanirim; bakin siz hicte Batili degilsiniz derim. Birakin 1924 veya 1960 anayasalarini, 1983 anayasasasi resmen ayaklar altina aliniyor; bunlari kendileri hazirladilar, darbeler sonrasinda. Benim Islam'a basvurmama ne gerek var? Metin-the-Poor dostmun da bahsettigi gibi; ve benim daha onceki yorumlarimda bahsettigim gibi bu gunku Cumhurbaskani Sezer Anayasa Mahkemesi uyesi ilken onlerine YOK Kanunu'nun 17. maddesi getrildiginde iptali icin oy kullanmis fakat madde yerinde kalmis idi. Sezer o zamanki muhalefet serhinde bu maddenin yerinde kalmasinin universitelerde turbani serbest birakacagi manasina gelecegini soylemisti. Madde yerinde kaldi ve Sezer'in korktugu oldu yani "Turban'in YOK kanunu'bna gore sebest oldugu" anayasa mahkemesi tarafindan tescil edildi. Simdi ayni Sezer kendini yalanlayarak "turban yasagi" nin kanuni oldugunu savunabilmektedir.

Bu ahval ve serait icerisinde korumamiz gereken rejimi muhafizlardan soyutlamanin guclugunu takdir edersiniz sanirim.

"samimi korkulara" gelince. Kusura bakmasinlar ama dindar insanlarin digerlerinin korkularini izale etmek gibi bir mecburiyetleri yoktur. Adam benim gumus yuzugumden, veya cumaya gitmemden samimi olarak korkuyorsa ben onun ic camasirini gomleginin uzerine giymesinden korkuyorum. Ikimizinde psikiatrstimiz veye psikoterpistmizden randevu almamiz disinda fazla bir secenegimiz yok. Benim "ben simdi senin kupene musade edersem; yarin hemcinsle evlilik dayatacaksin" deme hakkim ne kadarsa onunda bana "simdi bas ortusune musade edersem, yarin benim karimi carsafa sokacaksin" deme hakki o kadardir. Bunlarin "samimi korkulari" Israil ve ABD'nin Suriye ve Iran ve Irak hakkindaki "samimi korkulari" kadar samimi ve mukuldur. Onlari tatmin edecek kriter benim kayitsiz sartsiz teslimiyetim ve onlar gibi olmamdir. Bu konudaki ayet-i kerimeyi herkes bilir eminim.

Cogulculuk demokrasinin temel ilkelerinden dir. Zenciler beyazlardan, beyazlar zencilerden, her ikisi uzak dogullardan, Ingilizler Hintli, Paskistanlidan, Yahudiler "goyim" den (kendlerinden baska herkesten) korkarlar. Herkes birilerinden korkar. Gercek veya sahte "dindarlar" arasinda, asiri soylemleri veya eylemleri olan, Metin Kaplan'dan Taliban'a kadar marjinal gruplar, kisiler cikabilir. Benim Turkiye'de yasayan ve gercek demokrasi, gercek laiklik disinda talebi olmayan bir musluman olarak dunyada Islam'i samimi veya samimiyetsiz referans alan herkesin hesabini vermek veya onlardan kaynaklanan korkulari izale etmek gibi bir gorevimde yoktur; kaabiliyetimde.

Dolaysi ile bu rejim elitinn urettigi "korku edebiyati" samimi olsa dahi makul degildir. Ruhsatsiz okul acanlara verilen ceza uc yil hapisten 2 yila inirilidiginde ya da ickili yerleri duzenleme yetkisinin belediyelere gecmesi uzerine "seriat hortladi" diyenlerin koruklarini izale etmek ne derecede mukundur bilmiyorm.

Velayet-nubuvvet ayrimi, demokrasinin Islam'la celiski icinde olmadigi vb mevzularda sizinle temel bir ayriligim yok. Bendeniz Washington'daki "Islam ve Demokrasi Arastirmalari Merkezi" (Center for the Study of Islam and Democracy) nin ilk uyelerinden ve hala destekcilerindenim; konfefranslarinda teblig de sundum. Ama demokrasinin "d" sinden bu kadar uzak oldugumuz bir ortamda ve tartisma konumuz baglaminda "ideal sistem" arayisnin musadenizle biraz akademik oldugu dusuncesindeyim. Tabiiki gerek burada gerek diger "fikir platformlarinda" sizin gibi degerli dusunurlerin tartisma konularini ben belirleyecek degilim. Benim onceliklerim bana ait.

Islam'in bazi yanlis yorumlarinin oligarsinin eline koz verdigi konusu hakkindaki gorusum gene "korku" uzerine olanin aynisidir asagi yukari. Ben bu yaklasimi temelde "apologetic" ve hatta tehlikeli buluyorum. Bu Islam dusmanlarinin dindarlari sanik sandalyesine oturtma staratejileridir. O sanik sandalyesine oturmayi kabul ettigimizde otmatikman kaybediyouz. Mustafa Bey gibi bircok iyi niyetli muslumanla benim "muslim Manifesto" vb girsimleri elestirdigim noktada bu idi. Washington'da, Kudus'te yuzlerce doktorali uzmanlar psikolojik savas uzerine staratejiler uretiyorlar; Muslumani sanik sandalyesin oturtmak, onu devamli "hayir Islam boyle degil; oburu musluman degil;ben ondan degilim' ben aslinda ilimliyim" vb gayreti icine sokup, gittikce taviz isteyen ve bir turlu tamin olmayan savci ve yargiclik yapmak pekte "samimi korku veya yanlis anlama" urunu degildir kardeslerim!

Metin Kaplan, Aczimendi, Hizb-ut Tahrir, Hamas, El-Kaide, "Cemal Resit Rey'de dincilerin gecesi" hepsi ayni merkezlerin urunleridir. "Ortadaki iyi niyetli" ile alakasi yoktur. "ortadaki iyi niyetli" nin hemen hepsinin ailesinde, yakinlari arasinda hicte kokutucu olmayan "dindar" vardir. Bunlar Marsli degil ki tanima problemi olsun.

Hande Hanim'a "hosgoru" ve "yeni bir dil" inde basarilar dilerim. Bakin Basbakan'in "ancak, kadin, puro ve motor adamin ayagini yerden keser", "laiklik Turkiye'nin nukleer gucudur", ve "devlet memurlarina basortusu serbestisi istemek siyasal psikiatri'ye girer" gibi goruslerin sahibi Papermoon Omer lakapli bir basdanismani, ABD'deki Yahudilerin onunde (American Enterpsrise Institute) hesap vermeye gidip "bu basbakani kullanin" diyen diger bir danismani, ve "icki icenleri sevin" diyen bir devlet bakani dahi hosgoru puani kazandirmiyor ve hala "irtica devleti sariyor", "tehlikenin farkindamisiniz" nidalarini engelleyemiyorsa, korkarim mesele dindar kesimin "hosgoru eksikligi", veya bazi dindarlarin soylemlerinden dogan samimi korkularinin cok otesindedir.

Yanilmis olmayi ne kadar isterdim!

Selamlar, saygilar
Bekir L. Yildirim

Yazan: Bekir L. Yildirim Tarih: April 19, 2006 7:54 PM

Metin-the-poor dostum,


Son gunlerde bu site o kadar hareketlendiki, birakin cevap yazmayi, yorumlarin hepsine goz atip ana fikrini cikarmak dahi epey zaman istiyor. Burda veya diger ilmeklerdeki yorumlarinizi okudum. Itiraz edecek hicbirsey bulamadim. En azindan ayni allerjilerden muzdaripiz.


Denklemizin cozumunu bulamadim. "anarsi" diyeyim cevap olsun diye :) Tamam cevabini aciklayin da meraktan catlamayalim..:)


Gizli Anayasa'mizin adini bilmemeniz affedilir degil! MGSB (Milli Guvenlik Siyaset Belgesi). O kadar gizliki bu anayasa, muhtevasini ancak "Sauna" lara ugrayan vatandaslar bilebiliyor :)

Selamlar, saygilar
Bekir L. Yildirim

Yazan: Bekir L. Yildirim Tarih: April 19, 2006 8:11 PM

Metin Bey Dostum ,


1) Nuri Bey ve Suat Bey dostlarıma kızmış bulunmaktayım! Niye bizleri mahrum bırakmak istiyorlar tartışmalarından?

2) Cehaletimi hoşgörün, şu Musa Carullah'la ilgili bilgi edinmek istiyorum.


Kızmayınız inanın buna çok üzülürüm.Ben Nuri Bey'e İslam'daki eskatoloji gibi akidevi bir husus ile ilgili Carullah'ın muhalefetini sormuştum. Mesele , yaygın kabul gören bazı akidevi konularla ilgili Carullah'ın nasslara dayalı muhalefetini daha izole ortamlarda tartışmak sanki daha uygun olur diye düşünmemden kaynaklanıyor.Yani gizlenen saklanan birşey yok aslında, bunlar zaten entellektüel müslümanlar tarafından bilinen eskiden beri kitaplarda yazılan konular.Sebepte siz ve buradaki nitelikli yorumcular değil , "geçerken uğrayan" derinliğe sahip olmayan samimi müslümanların kafa karışıklığına düşmesini engeleme manevrası.Bir diğer sebepte konu ile ilgili olmaması ve gereksiz yere byte kirliliği yapmamak tabii ki.. Belki benim ücra köşedeki blogumda da hep tartışabiliriz. Bilmem kıvırabildim mi ? :-)


Musa Carullah geçtiğimiz yüzyılın ilk yarısının çok önemli İslam alimlerindendir.Çok sayıda eseri vardır.Samimi muvahhid bir Müslümandır.Çok nitelikli bir alimdir.Musa Carullah'ın vefatından sonra ünlü alim Mustafa Sabri efendi "artık münazara edecek yeterlilikte kimse de kalmadı" sözleriyle Carullah'ın ne kadar yetkin bir alim olduğunu söylemiştir. Onun özellikle İlahi rahmet ve kapsayıcılığı ile ilgili görüşlerini önemli buluyor ve bu yorumlarının doğru olduğunu düşünüyorum.

İslami anlamda modernist değilim bunu da belirteyim.Özellikle Fazlurrahman ekolüne şiddetle karşıyım.Carullah'a ilgi duymam da İlahi adalet konusundaki bazı soru işaretlerimi ilettiğim Mustafa İslamoğlu hoca'nın tavsiyesi üzerine olmuştu.Carullah'ın İlahi Adalet konusundaki nasslara son derece uygun olan yorumu benim merhametli tabiatımı aklımın işkencesinden koruduğu gibi İslam'ın muhteşemliğine de birkez daha şahit olmama neden olmuştu.

Maruzatım budur efendim.Bu arada blogumda sizin Doğu-Batı hakkındaki yorumunuzu ayrı bir konu olarak işledim..Bu konudaki açılımınızı muhakkak bekliyorum.

Saygı ve hürmetlerimle..

Yazan: S.Öztürk Tarih: April 20, 2006 8:17 AM

Ataman Bey,

Sizden gerçekten objektif ve samimi cevaplar beklerken, vural savaş-coşkun kırca tarzı 150 yıllık bildik yargılarla geçiştirivermişiniz. hayal kırıklığına uğrattınız beni. İkinci bir hayal kırıklığı ise düşmanı olduğunuz bu dünyayı hiç bilmediğinizi tanımadığınızı anlayınca yaşadım.

İnsan bilmediğinin düşmanıdır Ataman bey.

"Diyorsunuz ki, "Din siyasal bir amaç gütmez ve iktidar mücadelesi hiç vermez. ama dindar insanların böyle bir talebi olabilir." Cemel Vakası'na ne diyeceksiniz? Hz.Muhammed'in ölümünden daha bir on yıl bile geçmeden halife kanı döküldü. Onbinlerce müslüman birbirlerini hunharca boğazladı. Bir tarafta Hz.Peygamber'in eşi diğer tarafta da yine yakın akrabaları."

yine diyorum. ayrıca, dinin siyasal bir amaç gütmesi ile cemel vakasının ne alakası var? Siz din deyince Hz.Ali'yi Hz.Ayşeyi vs anlıyorsanız bu garabete diyecek söz bulamam. Dini temsil eden yalnızca ve yalnızca Kur'an ve Hz.Peygamber'dir. Siz bana Kur'an'ın Cemel ya da benzeri vakıalarla ilgisini gösterin.Kur'an, müslümanlar biribirinizi yiyin mi diyor?Yoksa tam tersini mi? Bu klişeleşmiş cemel vakası üzerinden belli bir mezhebin gözlükleriyle hakaret dalgası da kabak tadı vermeye başladı. İslam'a ve tarihine ilişkin hiçbir şey bilmeyenler nedense bu Cemel Vakası'nı çok iyi biliyorlar!!!!o döneme ilişkin yüzlerce güzelliği es geçip birtek buna odaklanıyorlar. daha önce söylediğim 1000 kapılı bir sarayın yalnızca kapalı olan tek kapısını göstererek oraya girilmez diyen materyalist zihin yapısı!!

Şimdi gelelim bu vakaya ve ondan çıkarılabilecek sonuçlara. Peygambere ilk inanlar yani sahabiler beşerdi. çoğunun okuma yazması bile yoktu. Medine'de sadece 17 kişinin okuma yazma bildiği tespit edilmiştir.Onlar boş bir kaba doğmadılar. Kur'an boş bir kaba inmedi. Arap kültürü ve birikimli toplumsal yapısının verilerini ne vahiy gözardı etmedi (bu benim S:Öztürk ve Bekir Beylerle tartışacağım konunun önemli bir vechesini oluşturuyor). Bu tarih felsefesi ve sosyo-psikoloji tahlilini sonraya bırakıp hızla sadedede geleceğim. bu insanların siyaset yapmaları, devlet yönetiminde aktif olmak istemeleri neden kötü olsun? Aynı hatayı gelenek yapıyor. Onlara toz kondurmama adına bu olayları üstünkörü geçip, kutsal kavramlara boğup meseleyi tartışılmaz hale getiriyor (ama şimdi de görüyorum ve çok defa tecrübe ettim ki, bu siyaseten doğru bir şeymiş. çünkü milleti manipüle etmek için çok rahat kullanılabiliyor).

Siz ya da ben nasıl siyaset yapıp, güç sahibi olmak isteyebilirsek onlar da isteyebilir. Ben Hz. Ali'nin haklı olduğuna eminim. ama siyaseten zeki davranamamıştır. Eğer, İbni İshak-İbni Hişam'ın Siret'ini, İbni Sad'ın Tabakatı'nı vs okusaydınız bu meselenin derin tahlillerini yapabilirdiniz. onların, bu ilk İslam araştırmacılarının Hz.Ali'nin, Zübeyir bir Avvam ve Talha bib Ubeydullah'ı küstürmesini, Hz.Aişe'yi daha önce safça kırmasını ve yine Hz.Osman döneminde yapılan hatalarla siyasal sistemin nasıl tıkandığını, bu gergin ortamda münafıklar, kalbte imanı tam yerleşmemiş kişiler vs ile Araplarda çok kuvvetli olan asabiyyet olgusunun etkilerini vs nasıl anlattıklarını görseydiniz, böyle peşin hüküm vermezdiniz. ne anlattım ben:insanoğlunu anlattım. bu onların büyüklüğüne halel getirir mi?asla. melek mi arıyorsunuz? hem onların bu kendi aralarındaki kavgaların öngörülemez sonuçlar doğurduğu da açık. öyle olmasaydı askerleri geri çekmek için uğraşmazlardı. diyelim ki çok büyük hata-günah işlediler? bu müslümanların hanesine yazılır. Kur'an'ın veya Resulullah'ın değil.

"bütün müslümanlar inançlarını kendi vicdanlarında yaşayıp sadece ve sadece inançlarını ahirete yönelik yaşasalar ne iyi olurdu".diyorsunuz. İnançların kendi vicdanlarında yaşanması ne demek Ataman Bey?Bu nasıl bir cümle? sizin inancı mı, vicdanı mı yoksa yaşamayı mı bilmiyorsunuz?Şimdi oruç tutmanın farz olduğuna inanan bir mümin orucu vicdanında nasıl yaşayabilir?Bunu bir öğretseniz de biz de sağda solda anlatsak yazıp çizsek? Bakın gerçek niyetiniz de burda açığa çıkıyor: Sizin meseleniz dinin siyasallaşması falan değil! İslama ilişkin ne varsa bunun yeryüzünden kaldırılması. söylediğiniz dosdoğru bu anlama geliyor. namaz kılmak mı, bunu vicdanında "yaşa"! işte bu Ataman Bey!

"Fakat İslamiyet, kuruluşundan bu yana değişmez bir devlet doktrinine sahiptir." haşa huzurdan!!hayda..kur'anda ve hadisde ben böyle bir devlet! doktrinine! hiç rastlamış değilim. bi gösterin de görelim, öğrenelim.Neymiş bu devlet doktrini? vallahi, Kur'an böyle bir şey diyor, ee biz de bilmiyorsak vay halimize!

"Nuri bey, öyle bir konuşuyorsunuz ki, sanki Cumhuriyet kurulduğundan beri devlet yönetiminde çalışan memur, bürokrat, milletvekili, bakan olmuş insanların ibadet etmeleri engellenmiş."

ben hiç de öyle konuşmadım.bakan olduktan sonra ne ala zaten. ama anlamak istemiyorsanız da bir kere daha söyleyeyim:

Benim dünya görüşümle alakası yok bu söylediklerimin: ben de demiyorum zaten, açın gazeteleri (taa Volkan'dan, İçtihad'tan başlayarak)okuyun, farklı ekollerin hatıratını okuyun. Dindar olduğu için haksızlık gören binlerce insan göreceksiniz. Gerçekten samimi solcu olduğu için haksızlık gören binlerce insan göreceksiniz. kardeşim, şunu söylemeye neden dilin varmıyor: Bu topraklarda yaşayan, binlerce Dİndar, ülkücü, marksist-leninist fişlenmiştir ve harcanmıştır. hala da yapılıyor. daha geçen günlerde bir tıp profesörünün masasından çıkanları, valileri hakimleri fişleyenleri gördük. bu geçmişte daha da fazla idi. Sen kimsin de benim dünya görüşüme bakarak vatanperverliğim hakkında karar veriyorsun derler adama. varsa vatanın ve milletin bölünmez bütünlüğüne aykırı bir örgütlü faaliyet içinde olan bunu tespit eder devletin savcısına ihbar edersin! nerde yaşıyoruz ya. burası benim ülkem. yurtdışında yaşarken çektiğim sıkıntıdan şikayetim yoktu çünkü ben orada yabancıydım. ama burada bana kimse kalkıp da muhalif, ikinci sınıf, tehlikeli adam muamalesi yapamaz. bana yapamayacağı gibi başkasına da yaptırmam!

ben bunlardan bahsediyorum siz hala fantastik demirperde apolejetiği döktürüyorsunuz! bana karşı devletimi savunmaya da kimse kalkmasın. dini mi de öyle.

üslubunuzda bu var Ataman bey!cumhurbaşkanımız derken bile bunu ima ettiriyorsunuz sizin gibi düşünmeyenlere. Cumhurbaşkanı hepimizin başkanı. Makamına saygımız sonsuz. ama ben cumhurum. o benim devletimi temsil ediyor. nasıl başbakan yanlış bir şey söylediğinde ya da yaptığında halkın tepkisini hak ediyorsa, o da bundan beri değildir. Sizler Özal'a küfretmiyor muydunuz?Eğer çoğunluğun değil de azınlığın çıkarları doğrultusunda bir takdirde bulunuyorsa kim olursa olsun çoğunluğun tepkisini alır! bundan niye gocunuluyor ki?

Ben size 163 diyorum. siz diyorsunuz ki, dindar bakan yok mu? ben size fişleme, elektrikleme, dışlama diyorum. siz cemel vakası diyorsunuz. ben size kitap okuyan zavallı köylü alileri velileri hapse atıp hayatlarını kararttılar diyorum, siz din tüccarları yok mu diyorsunuz? ne bu Ataman bey?

"Dindarların siyaset ve ticaret yapmasının önünde hangi engel var?" diyorsunuz. Ben tam bunu söylemedim. bir kere somut engel olmaması hiç olmadığı anlamına gelmez. "rafine" engellerin
ne olduğunu ancak yaşayanlar bilir. rafine engelleri inceleyin.

ama benim bu konudaki genel kanaatim zaten sizden farklı değil ki. halktaki çoğunluk da, idarede ki çoğunluk da zaten dindarın özgürlüğüne karşı değil. Kendi ülkesinde zaten aksi mi olacaktı ki? ama köşe başlarını tutanlar için aynı şeyi söyleyemeyeceğim. Bir sorun bakalım Yalçın Küçüğe, tayfun talipoğluna vs neden Mülkiye'de asistan olamamışlar? neden kaymakam olamamışlar?

Oligarşi hele dindar insanlara tüm müştemilatıyla öyle bir saldırıyor ki zaten somut engel olmasına gerek de kalmıyor.

öyle bir onuşuyorsunuz ki, sanki ben batı trakya türkü'yüm siz de yunan derin devletinin ideologu.
sizi bilemem, ama dindar olsun olmasın Anadolu halkına sunulan fırsat eşitliği de ortada. ben, bunu eleştirirken içerden birisi olarak eleştiriyorum.

Bakın size aslında onlarca örnek verebilirim: ama aklıma gelen ve Sayın Güngör Uras'ın yazdığı bir yazıdaki eleştirileri aktarayım. Kemal Derviş, uçak tekerleği ihalesine başvuran ve teşvik belgesi isteyen şirketlerden filanı filanı istihbarata sordu ve izin vermedi.ve şöyle diyordu Uras, Yahudi, Rum, Ermeni işadamı için istihbarat birimine sormuyorsun da Müslüman türk için niye soruyorsun Sayın Derviş?" diye yazmıştı.

bu engelleri açık istihbarat yaparak herkes görüyor Ataman Bey!bu, Anadolu insanının problemi. ee haliyle dindarları biraz daha fazla yaşıyor.

sisteme egemen olan devşirme zihniyeti yeni değil. birkaç asır önceye dayanıyor. Ben başkalarının tersine Cumhuriyetle birlikte, özellikle de son 30 yılda durumun olumlu olarak değiştiğine inanıyorum. Evet tam tersine, bu tekel, anadolu halkının uyanışı ile birlikte giderek zorunlu olarak azalıyor.Biraz Soner Yalçın, Yalçın Küçük okuyun Ataman bey.

Bir genel not: Burada siyasetçi-derin devlet sözcüsü bir söylemin kullanılmasını çok doğru bulmuyorum. sağ ya da sol siyaset ile derin devlet retoriği bu blogun içinde olmamalı.

o zaman ben yokum.

insanların siyaset yapmalarını yadırgamam tam tersine öneririm de. sizin aksinize, bir kişi herhangi bir ideolojiye inanıp bunu savunabilir de. bunun örgütlü siyasal bir yapının retoriği olarak kullanmasında da beis yok ama burası yeri değil.

ben, bir düşünce platformunda düşüncelerimi paylaşıyor, eleştiri hakkımı kullanıyorum. Cumhuriyet gazetesinin ya da Milli Gazetenin uslubunun ise gayribilimsel ve salt siyasal olduğuna kani olduğum için şiddetle reddediyorum.

Siz mesleğiniz ya da sosyolojik duruşunuz itibariyle laikçileri savunup, baasçı benzeri darbelere alkış tutabilirsiniz. buna lafım da olmaz. ama ben bazıları çok akademik de bulsa (akademik olmayacaktı da ne olacaktı?burası cephe mi? burada baasçılarla kavga mı edeceğiz?)
düşünsel plandaki tutarsızlıkları, yanlış algılamaları, basmakalıp düşünceleri, operasyon amaçlı fikir, olay ve kişileri eleştirmekten geri kalmayacağım. tabi salt hakikat arayışı bir tavır sürdürüldüğü sürece.

yoksa, herkes kendi klanında kendi pişirdiği yemeği yeyip dursun, arada bir komşu çadırlara da ok atıp dursun bakalım bundan kim kazanacak?

saygılarımla

Yazan: nuri saglam Tarih: April 20, 2006 8:48 AM

Az önce okuduğum İhsan Eliaçık'ın yeni yazdığı çok önemli makalesini Sayın Akyol'un izniyle herkesin dikkatine sunmak istiyorum:

"Kuran'da başörtüsü var mı?

Türkiye'de uygulanan başörtüsü yasağı "hukuka" dayanmadığı için hukukî çözüm de olamıyor. Aslında "siyasî" olmadığı için "siyaset" de çözüm üretemiyor.

Bu yasağın tek sebebi var; zor.

Evet, bu yasak "zora" dayanmaktadır. Başka hiç bir dayanağı yoktur.

Ancak bu yazıda asıl konumuz bu değil.

***

Öte yandan bir İslâm devletinin (aslında adalet devletinin) insanlara Kuran'da geçiyor diye başörtüsü dayatma hakkının olup olmadığı veya başörtüsünün zamanı geçmiş tarihsel bir hüküm olup olmadığı ayrıca ele alınması gereken konulardır.

Bu yazıda bunlara da girmeyeceğim.

Zora dayanan bu yasak öyle noktalara geldi ki, malûm dayatma yetmiyormuş gibi kimileri de çıkıp "Zaten Kuran'da başörtüsü diye bir şey de yok" demeye başladı.

Bu konuda aldığım yığınla elektronik posta (e-mail) üzerine artık bize de yazmak vacip oldu

***

Önce, var mı yok mu, doğru bir şekilde anlayalım. Öncelikle ne deniyor, serahaten ortaya koyalım.

Kuran'da bu konuya tekabül edebilecek birkaç kavram var. Konuyu onlar üzerinden ele almaya çalışacağım. Bunlardan dördü; himar, cilbab, tebberrüc ve kavl-i ma'ruf kavramları ile ifade edilen ve doğrudan kadınların baş ve vücut örtülerini, dışarı çıkmalarını ve konuşma tarzlarını düzenleyen ayetlerdir. Bunlarla ilgili açıklamaları elini vicdanına koyarak ve arka plânını kavrayarak okumak, ne dendiğini seraheten (apaçık bir şekilde) ortaya koyacaktır.

1- HİMAR

Bu kavram doğrudan kadınların "başlarını" örtmeleri ile ilgilidir.

"Mümin kadınlara da söyle, bakışlarını sakınsınlar, ırzlarını ve namuslarını korusunlar. Görünmesi zarurî olan yerler dışında cinsel cazibelerini sergilemek için açılıp saçılmasınlar. Başörtülerini yakalarının üzerine salsınlar." (Nur; 24/31)

Bu tür ayetlerin o günkü Medine'de yaşanan "yürürlükteki duruma" cevap olarak geldiği unutulmamalıdır.

Demek ki o günkü toplumda; 1- Bakışlarını sakınmayan, 2- Irz ve namuslarını korumayan,3- Görünmesi zarurî olan yerler dışındaki yerlerini de cinsel cazibelerini sergilemek için açıp saçan, 4- Başörtülerini yakalarının üzerine salmayan bir takım kadınlar vardır. Ayet "mümin" kadınlara bunlar gibi olmamaları çağrısında bulunuyor.

İlk üçü anlaşılabilir olduğu için dördüncüsünden başlayalım.

Ayette "başörtülerini" diye çevirdiğimiz "humuruhinne" kelimesi HAMR kökünden gelir ve tam anlamıyla "başörtüsü" manasına gelir.

Kelimenin kökünü biraz deşersek;
HAMR: Sözlükte " Örtmek, kapamak, mayalamak" demektir. Örtünmek, örtmek, kapanmak (ihtimâr), karışmak, alışmak (muhâmere), mayalamak, örtmek (tahmîr), mayalanmak, örtünmek, kapanmak (tahammür), başı döndürüp karıştıran, aklı örten, şarap, içki (hamr), baş döndüreni satan, şarapçı (hammâr), başı döndürme, aklı örtme yeri, şaraphane (hammâre), şarap rengi, koyu kırmızı (hamriyyun), hamurun içine örtülüp karışan, maya (hamîra), mayalı, örtülü, kapalı (mahammer), örtülmüş, mayalı, mayhoş, sarhoş (mahmur), içkinin verdiği baş ağrısı (humâr), başı beyaz koyun (muhammera mine'ş-şiyâh), başörtüsü, yemeni, eşarp (himâr) kelimeleri bu köktendir…


Görüldüğü gibi ayette geçen başörtüsü (hımâr) kelimesinin en önemli özelliği "baş" ile ilgili olmasıdır. Nitekim bu ayetler başı açıklığın yaygın olduğu bir topluma inmiş değildir. O günkü toplumda değil kadınlar erkekler bile, kimisi sıcaktan, kimisi Arap örfünden zaten başlarını bir şekilde örtmektedirler. Yani erkek kadın hemen hiç kimse "başı açık" dolaşmamaktadır. Sarık, kaftan, tül, renkli bez vs. başlarına bir şeyler dolayıp sararak veya alarak dışarı çıkmaktadırlar. On bin nüfuslu Medine'de yaşayan Yahudiler, Evs ve Haçreçliler, Muhacirler vs. dışarıdan bakıldığında üstlerinde "baş"larında bir takım örtüler olan insanlardır. Fakat özellikle kadınlarda bu örtü, örtünmek amacıyla değil, daha da çekici ve egzotik olmak amacıyla, "az aç-az kapa" tarzında olmaktadır.


Peki, öyleyse ayet ne demektedir?
Dikkat edilirse "Başörtüsü takın, başınızı örtün" denmiyor da "Başınıza aldığınız o örtüleri boyunlarınıza, omuzlarınızdan aşağıya da salın" deniyor. Bunun sebebi, o dönem kadınlarının başörtülerini arkadan bağlayarak, omuzlarını ve göğüslerine kadar boyunlarını açıkta bırakmalarıydı. Böyle daha çekici olacaklarını düşünüyor olmalılar…
Buradan "Başörtüsü değil, boyun örtüsü emrediliyor" diye bir sonuç çıkarmak, işi yokuşa sürmek ve anlamamak için diretmekten başka bir şey değildir.
Çünkü Kuran'ın çoğu emri zaten böyledir. Yani ayetler çoğunlukla "yürürlükteki durum" üzerine gelir ve onu düzene sokar.


Örneğin, "Cuma namazı kılın" demez de, "Zaten kılmakta olduğunuz o cuma namazı var ya, işte onun için çağrıldığınızda alışverişi bırakın" der.
Yine örneğin, "Namaz (salât) diye bir şey icat edin, kurban (nahr) diye bir uygulama başlatın" demez de, "O yapılmakta olan namaz (salat), kesilmekte olan kurban (nahr) var ya, işte onu siz Allah için yapın" der.
Yine örneğin, "Dörde kadar evlenin" demez de, "O onar, on beşer evlenip de geçindirmek için yetimin malına el uzatmaya kalktığınız eşleriniz var ya, işte onları dörde, üçe, ikiye, hatta bire indirerek evlenin, yetimlere haksızlık yapmaktan korkuyorsanız böylesi daha iyidir" der.


Demek ki bu tür ayetler yürürlükteki duruma müdahale etmek, yanlış taraflarını düzeltmek, ıslahat yapmak amacıyla gelmektedir. Düzelttiği şekliyle de kalıcı emre dönüştürmektedir.
Başörtüsünün de böyle olduğunu düşünürsek, denmek istenen; "O zaten takmakta olduğunuz başörtüleriniz var ya, işte onları aşağıya doğru da salın, başınıza toplayıp da boynunuzu, omuzunuzu, göğsünüzü, sırtınızı açıkta bırakmayın" demek olur…


İlginçtir, kadınların o günkü giyim tarzı bugün Fransızca'dan Türkçe'ye geçen "dekolte" kelimesi ile aynı manayı çağrıştırmaktadır.
Çünkü dekolte Fransızca'da boynu açıkta bırakan giysi (decollete) demek. Bu sözcüğün kökü Latince'de boyun (col, collum) kelimesinden geliyor. Türkçe'ye de geçen, boyunda taşınan (koli), boyna sarılan (kaşkol), boyuna takılan (kolye) kelimeleri de bu kökten…
Anlaşılan o günkü kadınlar saçlarını arkadan bağlayacak şekilde başörtüsü ile örtüyorlar, omuzlarını, göğüslerine kadar boyun kısımlarını gayet "dekolte" bir kıyafetle açıkta bırakıyorlardı. Bugünün tabirleri ile "derin göğüs ve sırt dekoltesi" ile dolaşıyorlardı. İşte ayette bu tarz örtünmenin bir anlamının olmadığı beyan ediliyor. "Örtünecekseniz doğru dürüst örtünün. O başlarınıza taktığınız başörtüsünü sırt ve göğüs dekoltenizi tamamlayan bir aksesuar olarak değil, örtünmenin mantıkî sonucu olarak iyice aşağıya salın, boynunuzu, göğsünüzü, sırtınızı örtecek şekilde yakalarınızın üzerinden salın ki örtünmüş olasınız…" denmek isteniyor.


2- CİLBAB

Bu tabir de doğrudan kadınların "vücutlarını" örtmeleri ile ilgilidir.

"Ey peygamber! Hanımlarına, kızlarına ve müminlerin kadınlarına söyle; dışarı çıkarken üzerlerine örtülerini alsınlar. Tanınıp da eziyet edilmemeleri için en uygun olan budur. Allah çok bağışlayıcıdır, sevgi ve merhamet kaynağıdır." (Ahzap; 33/59)

Ayette "örtülerini" diye çevirdiğimiz "celabîbihinne" kelimesi CELB kökünden gelir ve "teşhir edip dikkat çekmek için vücudun açılmasına mani olan dış örtü" demektir.

Kelimenin kökünü biraz deşersek;
CELB: Sözlükte "getirmek, kazanmak, çekmek, celbetmek" demektir. Getirmek, celbetmek (isticlâb), çekici, büyüleyici, albenisi olan (cellâb), ithal edilmiş, yabancı mal (celeb), dürtü, münasebet, sebep olan şey (meclebe), entari, uzun gömlek, genişçe başörtüsü (cilbâb), kendine doğru çekmek (celb ilâ nefsihi), atı teşvik için haykırmak (celb alâ fersihi) kelimeleri bu köktendir…
Görüldüğü gibi cilbâb, bir kadının erkekleri kendine çekmesi, celb etmesi, kışkırtması, vücut güzelliği ve cinsel cazibesi ile tesir altına almasına mani olmak için üzerine aldığı genişçe örtü demektir. Böylece bir kadın erkekleri cinsel cazibesi veya dişiliği ile "kendine çeken" veya onları "kışkırtması ile tanınan" birisi olmaktan çıkacaktır.


İlginçtir, bugünkü İngilizce'de kadın artistler için kullanılan "ünlü, şöhret, meşhur, çekici" anlamındaki celebtrity kelimesi de hem anlam hem yazılış bakımından aynı şeyi çağrıştırır. Demek ki Müslüman kadınlara dışarı çıkarken tanınıp eziyet edilmelerine, kendilerine lâf atılmasına, peşlerine düşülmesine karşı üzerlerine örtü (cilbab) almaları emrediliyor. Cinselliklerini ve vücut güzelliklerini ön plâna çıkarmamaları isteniyor. Çünkü o günkü toplumda bunları yapan; yani erkekleri vücut güzelliklerini ve cinsel cazibelerini bir silâh gibi kullanarak etkilemeye çalışan, onları kendine çeken, davetkâr tarzda dekolte giyinen, erkeklerin başını döndürmeyi, büyülemeyi, kendine celbetmeyi (celebtrity olmayı) âdeta meslek edinmiş kadınlar vardır.


İşte Kuran, mümin kadınlara, bunlar gibi olmamalarını, üzerlerine genişçe örtü olarak "dişiliklerini" geri plânda tutup, "kişiliklerini" ön plâna çıkarmalarını öğütlüyor.


İyice düşünecek olursak insan ruhunu derinlemesine bilen yüce bir bilgelik kaynağı ile karşı karşıya olduğumuzu apaçık görürüz… Erkek karakterinde varolan "bakmak, seyretmek, istemek, sahip olmak" karşısında, ona kendini tutmayı öğütleyerek "Bakma, olanla yetinmesini bil" diyor. Kadın karakterinde varolan "istenilmek, beğenilmek, ilgi çekmek, arzulanmak, kendine celbetmek" karşısında da, ona bütün bunlara karşı kendini tutması (imsak), dışarıya çıktığında (kamusal alanlarda) çekici, kışkırtıcı, celb edici davranışlarda bulunmaması, toplumsal yaşamda kültürü ve ahlâkî meziyeti ile yer alması gerektiği hatırlatılıyor. Yani ilâhî hitap erkeğe ve kadına en zayıf oldukları yerden sesleniyor. İnsan olmak, tam da "kendini tutmasını bilmek" ile ilgili bir şey değil midir?


3- TEBERRÜC

Bu kavram da kadınların "dışarıda nasıl dolaşmaları gerektiği" ile ilgilidir.

"Evlenme arzusu kalmamış yaşlı kadınların, açılıp saçılarak dikkat çekme niyetleri olmamak şartıyla, örtünmeden dışarı çıkmalarında bir sakınca yoktur. Ama sakınmaları kendileri için daha hayırlı olur. Allah her şeyi duyuyor, her şeyi biliyor." (Nur; 24/60)

Ayette "açılıp saçılarak dikkat çekmek" diye çevirdiğimiz "muteberricât" kelimesi BURC kökündendir ve "vücudu göstermek, ortaya çıkarmak" manasına gelir.

Kelimenin kökünü biraz deşersek;
BURC: Sözlükte "Yükselmek, ortaya çıkmak, yukarı çıkmak" demektir. Kule yapmak, burç dikmek, yüksekçe yapı kurmak (ibrâc), kale yapmak (tebrîc), süslenip püslenmek (teberrüc), kule, burç (burc), yayın kulesi (burcu'l-irsâl), güvercin yuvası (burcu'l-hemâm), saat kulesi (burcu's-saa') kelimeleri bu köktendir…
Aramice'de burgâ, Eski Yunanca'da pyrgos, Hind-Avrupa dil kökünde bhrgh yüksek yer, hisar anlamına gelir. Bugün Türkçe'ye girmiş olan burç, burgaz, burjuva, burjuvazi kelimeleri bu köktendir…


Avrupa'daki kimi şehir isimleri de bu kökten gelir; Ham-burg, Petes-burg, Stras-burg vs. Demek bu şehirler yüksek tepelerde kurulmuş veya buralarda etrafı duvarlarla çevreli şato ve villâlarda yaşayan insanlar varmış. Onun için bunlara burjuvazi, yaşadıkları şehirlere de sonu "burg" ile biten isimler konulmuş. Bu durumda "proleter" de burçların dışında kalan, kenar mahallelerde yaşayan, yükseklere çıkamayan demek oluyor.
Yine Araplar, üzerinde örtüsü bulunmayan apaçık gemi (sefinetun bâricun), üzerine saray resimleri yapılmış çok güzel elbise (sevbun muberrec), kendi güzelliklerini göstermesi açısından kadının saraya benzemesi (teberreceti'l-mer'etu), kişinin sarayından çıkması (zeheret min burcihâ) derlerdi.


Yukarıdaki ayette yaşlı kadınların dışarı çıkarken dış elbiselerini üzerlerine almamalarında bir sakıncanın olmadığı beyan edilirken "Ziynetlerini teberrüc ettirme dışında" ifadesinde kullanıldığı gibi, ayete geçen teberruc, saklı ve gizli tutulup gösterilmemesi gerekli olan şeyi ortaya çıkarmak anlamında kullanılıyor.


Demek ki teberruc, süslü ve ihtişamlı bir şekilde kendini gösteren saray (burj) gibi, veya bu saraylarda yaşayan "burjuva" kadınları gibi, kadının süslenip püslenerek, açılıp saçılarak kendini göstermesi, vücudunu ortaya dökmesi, açması, cinselliğini fark ettirmek istemesi manasındadır. Türkçede "açılıp saçılmak, açık saçık giyinmek, dekolte kıyafetlerle dolaşmak" dediğimiz şeyi çağrıştırır.


4- KAVL-İ MARUF


Bu deyim ise kadınların "konuşmaları" ile ilgilidir.

"Ey peygamber eşleri! Siz kadınlardan her hangi biri gibi değilsiniz. Eğer Allah'a saygınız varsa hafifmeşrep edalara bürünerek konuşmayın ki kalbinde hastalık bulunan kötü bir ümide kapılmasın. Ağırbaşlı olun, yerli yerinde konuşun. Vakarınızla evlerinizde oturun. Eski cahiliye devri kadınları gibi açılıp saçılarak ortalıkta salınmayın. Cânı gönülden namaz kılın, zekat verin. Allah'a ve peygamberine itaat edin. Ey peygamber ailesi! Allah sizden kiri gidermek ve sizi tertemiz yapmak istiyor." (Ahzap; 33/32-33).

Ayette "ağırbaşlı, yerli yerinde konuşmak" diye çevirdiğimiz "kavlen ma'rufa" tabiri KAVL/URF kökünden gelir ve "herkesçe iyi kabul edilen, aklı başında, yerli yerinde söz" manasına gelir.

Demek ki Hz. Peygamberin (s.a.v) eşleri üzerinden tüm müslüman hanımlara hitap olarak anlaşılması gereken bu ayetler özellikle iki konuda kadınların dikkatini çekiyor:

1- Konuşurken hafifmeşrep kadınları andırır tarzda, çekici ve davetkâr bir edayla değil, ağırbaşlı, yerli yerinde, uygun bir şekilde konuşun.
2- Dışarı çıkmak gerektiğinde cahiliye kadınları gibi cinsel cazibesini sergilemek için açık saçık, dekolte kıyafetlerle değil, kendinize yaraşır tarzda örtünerek çıkın.

Öte yandan ayette geçen "Vakarınızla evlerinizde oturun" ifadesini kadınları eve hapsetmek olarak anlamamak gerekir. Çünkü ayette "Konuşmayın, hep susun" değil, "Maruf ile (ağırbaşlı, yerli yerince) konuşun" deniyor. "Dışarı çıkmayın, hep evde oturun" değil, "Cahiliye kadınları gibi çıkmayın" deniyor…

Görüldügü gibi hamr, cilbab, teberrüc ve kavl-i maruf kavramları çerçevesinde izah etmeye çalıştığımız ayetlerde, gayet makul bir kadın-erkek ilişkisi öngörülüyor. Burada, kadın ve erkeklerin birbirinden kaçma-göçme tarzını göremeyiz. Çünkü başörtüsü, vücudu örtme, göz hapsine alıp bakma, açılıp saçılarak cinsel cazibeyi bir silâh gibi kullanma, lafla ve sözle taciz gibi kadın-erkek ilişkilerini insani bir vasattan çıkarıp, cinsellik panayırına dönüştüren söz ve davranışlar men ediliyor. Bütün bunlar kadınlarla erkekler "bir arada" olacağı için vardır. Eğer kadınlarla erkeklerin birbirini hiç görmemesi istenseydi bütün bunlara gerek olmazdı. Bunlar, bir arada olan bir topluluğun yaşacağı sorunlardır ve onlara yönelik akla ve vicdana hitabeden düzenlemelerdir.

Bu ayetler Medine'de nazil olmuştu ve her toplumda olduğu gibi o toplumda da kadınlarla erkeklerin bir arada olması kimi sorunların doğmasına neden olmaya başlamıştı. Medine'de yeni bir toplum kuruluyor ve kadın-erkek ilişkileri yeniden düzenlenerek bir "şehir kültürü" inşa ediliyordu. Şehirli bir toplum kurmaya yönelen Kuran, çağlar boyunca sorun olmaya devam etmiş ve edecek gibi de görünen kadın-erkek ilişkilerini, ileride, aklı başında ve ortak akılla hareket edecek her topluma ışık tutsun diye böyle gayet makul çözümlerle ele alıyor…

***

Unutulmamalı ki dünyanın bütün toplumları sokağa örtünerek çıkar. Ormandaki hayvanlar gibi üryan ve natural yaşayan bir toplum yoktur. Dünyanın bütün şehirlerinde kadınlar ve erkekler "üzerine örtü alarak" cadde, sokak ve işyerlerinde dolaşır. Bu son derece insanîdir.

Ancak üzerine bir şeyler alarak dışarı çıkmak yetmemektedir. Kadınların ve erkeklerin konuşmalarına, bakışlarına, hal ve hareketlerine dikkat etmeleri gerekmektedir. Erkeklerin, kadınlara nazaran doğuştan avantaj sağlayan fizikî güçlerini, kadınların da erkeklere nazaran doğuştan avantaj sağlayan cinsel cazibelerini bir silâh gibi kullanmamaları, bunu üstünlük vesilesi saymamaları, dahası bunun üzerinden geçinmeye kalkmamaları, doğuştan değil, sonradan kendi çabaları ile elde ettikleri meslek, kültür ve ahlâkî meziyetleri ile toplumda kendilerini göstermeleri gerekir.

Çünkü insanın emek sarfederek, bizzat çalışıp kazanarak (sa'y) elde ettikleri dışında, doğuştan gelen avantajları aslında kendine ait değildir. Ona emanet olarak verilmiştir. İnsan doğuştan gelen avantajlarını silâh gibi kullanarak değil, emeği ile kişilik sahibi olabilir. Emeği olmayanın kişiliği de yoktur.

Yesrib'i "Medine" yapma yolunda gelen ayetleri bir de bu çerçevede düşündüğümüzde, aslında Kuran, cinsel cazibe gibi doğuştan gelen bir takım avantajlarını kullanarak toplumda üstünlük sağlamaya, bundan rant devşirmeye çalışanların önüne set çekmektedir.

Gerçek anlamda medenî toplum bu değilse nedir?"

Yazan: nuri saglam Tarih: April 20, 2006 9:33 AM

Sevgili Bekir Bey dostum,

1) Denklemin sağ yanına ne yazılabileceğini Nuri Bey dostumuz isabetle keşfetmiş.

2) Gizli anayasamızı bilmez miyim hiç! Ben Ataman Bey'e 'tecahül-i arifane' sanatı yapmaya yeltenmiş idim!

3) Bu blogun hareketlenmesi ne güzel!

Sevgili kardeşim Suat Bey,

1) Musa Carullah'la ilgili verdiğiniz bilgilere teşekkür etmekle birlikte yetmiyor, Türkçede yayımlanmış kitapları varsa bulup okumak istiyorum, ya da orada burada yazıları filan...

2) Size ayrıca e-mail gönderdim. Bu arada blogunuza bugün doğrudan ulaşamadım, blogcu.com vasıtasıyla erişebildim.

Sevgili dostum Nuri Bey,

1) İhsan Eliaçık'ın makalesi aydınlatıcı hakikaten. Ben şimdi bu konuda özellikle Ataman Bey'den yorum bekliyorum. Bakalım neler söyleyecek, merak ediyorum. Benim yukarılarda bir yerlerde tabandaki sıradan Cumhuriyet aydınının korkularını listeleyen yazımla da kısmen ilgili bir husus bu.

2) Laikçilerin korkuları hakkında sevgili Bekir Bey'in yanılmıyorsam (gerçekten trafik bayağı karıştı) Hande Hanım'a cevaben yazdığı yorumdaki haklı serzenişini okuyup not ettim. Yine de bu korkuların (Bekir Beyciğim dikkat: tavandakilerin değil tabandakilerin korkularından bahsediyorum; bu taban-tavan ayrımını burada önemsiyorum) bertaraf edilmesi değil belki ama, anlaşılması ve empati yapılması hususunu dikkate almak gerekir diyorum. Bu, tavandaki laikçilerin "ötekileştirenin ötekileştirilmesi" fobisinin tabana da sirayetinin yolaçtığı/açacağı topyekun zararı gidermek bakımından da önemli.

Yazan: metin-thePoor Tarih: April 20, 2006 11:57 AM

Birçok hususta akla karayı hatırlatıyor Türkiye ile İran bana... Bkz: http://www.radikal.com.tr/haber.php?haberno=184930

Yazık Türkiye'ye ve yazık İran'a... İkisi de bugünkü rejimleri (hükümetleri kastetmiyorum, o da ayrı bir sorun!) haketmeyecek kertede yüksek medeniyetlerin temsilcileri...

Yazan: metin-thePoor Tarih: April 20, 2006 12:26 PM

Şimdi farkettim, yanlış anlaşılmaya: Akla kara, Türkiye ile İran derken ak-Türkiye ve kara-İran eşleştirmesi yapmış değilim (tabii tersini de). Ne demek istediğimi açıklamaya çalışmam okuyanların zekasına hakaret anlamına gelebileceği için gerek duymuyorum.

Yazan: metin-thePoor Tarih: April 20, 2006 1:26 PM

Bir siyasi premature olan, benim coşku ve heyecanla oy vermiş olduğum Yeni Demokrasi Hareketi'nin bir argümanı da, klasik sağ-sol şemasının miadını doldurduğu ve yeni siyasi skalanın bambaşka bir düalite üzerine konumlanması gerektiği idi. Hayat, YDH'nin hemen hemen bütün tezlerinde ne kadar haklı ve öngörülü olduğunu bize gösterdi, yurdum insanı fazla soyut (Engin Ardıç'ın hınzır ifadesiyle "mala davara faydası olmayan") ve fazla "entel" bulduğu bu tezlere milim itibar etmediyse de bu "soyut" ve "entel" fikirlerin aslında hiç de öyle olmadığını kazık yiye yiye, canı yana yana anlıyor. Malum, hayat en iyi öğretmendir.

İyi de, bunlar nereden aklıma geldi şimdi? Hiç, sadece bugün Zaman'da okuduğum bir yazının son paragrafı çağrıştırdı bunları bana:
http://www.zaman.com.tr/?bl=yazarlar&alt=&trh=20060420&hn=277751

Yazan: metin-thePoor Tarih: April 20, 2006 2:59 PM

Nuri bey,

Bir önceki yazımın başında sade dindar insanlarla dincileri birbirinden ayırdetmek gerektiğini belirtmiştim. Sanırım hiddeten bunu görememişsiniz. Sorunda burada zaten.

Namazında niyazında evden camiye camiden eve giden sade dindar insanlara bu ülkede zulmedildiğini fişlendiğini takibata uğradığını kimse iddia edemez. Bırakın zulmetmeyi yeşil bayrak açıp Amerika ve İsrail aleyhinde protesto gösterileri yapan arada bir şeriat isteriz diyede bağıran dinci gruplara güvenlik güçleri tarihin hiçbir döneminde bir fiske dahi vurmamıştır.

Son elli küsur yıldır sağ muhafazakar partiler iktidarda. Kimin kime ne yaptığı kimlerin ezilip, yakılıp yok edildiği tarihi bir gerçek. Sade dindar insanlarımızın saçının bir teline bile zarar gelmemiştir.

141-142-163 maddeler diyorsunuz uygulandıkları dönemde belki gerekli gerekli yasa maddeleriydi. Ama her nedense sovyet komünizmine karşı 141-142 en dik alasıyla uygulanmıştır. Ama aynı dönemde de Amerika'nın yeşil kuşak projesi başarıyla uygulanmıştır. Bu sayede El-Kaide'yi yaratan, ülkemizde de Amerikan CIA destekli dini tarikatlarda bu dönemde palazlanmıştır. Ne için Sovyet'lerden geleceği düşünelen komünizm tehlikesine karşı.

Sonra ne oldu? 1989 yılından itibaren Sovyetler birliği dağılma sürecine girdi ve kısa sürede de dağıldı. Komünizm tehlikesi oratadan kalktı. Meydan yeşil kuşak projesinin büyütüp beslediği siyasal İslamcı örgüt ve tarikatlara kaldı. Bu tarihten itibaren siyasal İslam sadece ülkemizin değil bütün dünya'nın sorunu haline gelmiştir.

Nuri bey, Cemel vakasını değişik versiyonlarda herkes kendi istediği şekilde yorumlasada İslam dini bu olaydan sonra binlerce tarikat ve yüzlerce mezhebe bölünmüştür. Yani tek bir İslam yoktur herkesin kendi mezhebine göre yüzlerce İslam vardır. Sizin gibi iyi niyetli insanlar istediği kadar aslolan Kur'an ve Hz.Muhammed'in sünneti'dir desede sonuç ortadadır.

Ayrıca Hz.Muhammed din getirmekle kalmamış Kur'an'ı açıklayıp yorumlamıştır. Cemel vakasından sonrada Kur'an'ı herkes kendine göre yorumlamıştır. Farklı farklı mezheplerin ortaya çıkması bu yüzdendir. Bu özelliğinden dolayı Kur'an diğer kutsal kitaplara nazaran yoruma çok açık bir kitap'tır. Yoruma açık bölümleride Medine dönemidir. Siyasal İslamcılarda bu dönemi kendi ideolojilerine göre yorumlamakta ve iktidar olmak kendi mezhebi İslam şeriatını geçerli kılmaya çalışmaktadırlar. İslam adına, Allah adına intihar eylemi düzenlediklerini söyleyen siyasal İslamcılar Kur'an'ın Medine dönemi ayetlerine atıfta bulunmaktadırlar.

Aslında bu dönem ayetler Hz.Muhammed'in Medine de toplumsal düzeni sağlamaya yönelik devlet kurmaya yönelik komuta ettiği savaşlar sırasında inmiş sadece o dönemi kapsayan ayetler olduğu kabul edilip toplumsal düzen sağlandıktan ve devlet kurulduktan sonraki sadece barışı ve sevgiyi öğütleyen ayetler referans alınsa hiçbir sorun kalmayacak.

Uçak tekerleği satan müslüman Türk şirketi müslümanlarda topladığı paraları ve yıllardır ödemediği kar paylarını ne zaman dağıtacakmış? Sayın Güngör Uras bu soruyu da sormuş mu acaba bu müslüman Türk şirketine?

Nuri bey, Kur'an'a göre kadınların başlarını nasıl örteceği konusundaki yorumlarınıza istinaden size şu soruyu sormak istiyorum:

- Kadınların örtünmesiyle ilgili ayetler hangi yaşanan olaylardan sonra inmiştir?

- Örtünmeyle ilgili ayetler Hz.Peygamber'in ilk eşi Hz.Hatice döneminde neden inmemiştir? On yıldan fazla bir süre sonra yani Hz.Hatice'nin vefatından sonra inmiştir.

- Örtünmeyle ilgili ayetlerin indirildiği Nur Suresi'nde artık doğurganlığını yitirmiş evlenme ümidi kalmamış kadınların dışarı çıkarken örtünmelerine gerek olmadığı hükmediliyor. Neden bu ayet hiç dikkate alınmıyor?

Son olarak Cumhurbaşkanlığı konusunda son sözümü söylemek istiyorum. Herkes anayasaya göre ettiği yeminin arkasında durması gerekiyor. Şu andaki Cumhurbaşkanımız da bunu yapıyor. Her sene hacca gidip döndükten sonra her türlü naneyi yiyip sonra tekrar hacca gidip nasıl olsa günahlarından temizlendiğini zanneden sahtekarlar gibi mi, davranmasını bekliyordunuz?

Saygılar,

Ataman Ertuğrul

Yazan: Ataman Ertuğrul Tarih: April 20, 2006 6:12 PM

Ataman Bey,

Blog trafiği o kadar karıştı ki, size cevap vermeyi unuttum, özür dilerim! Zaten uzun uzadıya şeyler söyleyecek değilim. Kısaca şöyle:

"1) (...)Laiklik ve demokrasiyi kim istiyor ki? Lütfen sizlerden daha dürüst olmanızı rica ediyorum." [AE]

Bu "sizler"in içinde ben de varsam, diyorum ki başkalarını bilmem ama ben istiyorum! Ama Godot bir türlü gelmek bilmiyor!

"2-) Eğer Türk'lük bir projenin konusuysa kökenim ne olursa olsun bu projenin içinde yer almaktan büyük gurur ve mutluluk duyuyorum." [AE]

Valla benim Türk kökenliyim ama "Türklük" projesi içinde -zorla- yer almak bana gurur değil hicap veriyor.

"3-) Kırmızı sınırlarımıza ve çizgilerimize ne olduğunu üzerine çuval olayını da ekleyip hükümet edenlere sormalısın. Onlar verecek bunun hesabını. Ben değil." [AE]

Bunun hesabını kişisel olarak Ataman Bey verecek değil elbette. Hesap verecek birileri varsa, o da bu çiğnenmesi mukadder olan kırmızı çizgileri tabula rasa olarak öngördükleri bilinç evrenlerimize son derece kalitesiz, akıtıp her tarafı batıran bir tükenmezkalemle çizen malum egemen zihniyettir.

"AE= Özgürlük ve tam bağımsızlık+Yurtta Barıs Dünyada Barış+Ne Mutlu Türküm Diyene!" [AE]

Ataman Bey, formülde çelişen unsurlar var, dolayısıyla formülasyonunuz geçersiz: "Ne mutlu Türkmü diyene" ile "Yurtta barış" birbirini sıfırlayan elementler.

Yazan: metin-thePoor Tarih: April 20, 2006 7:54 PM

"benim Türk kökenliyim" "ben Türk kökenliyim" ve son satırdaki "Türkmü" ise "Türküm" olacak.

Yazan: metin-thePoor Tarih: April 20, 2006 9:58 PM

Metin bey,

Tümden yanlışsınız. Ne istediğinizi bilmiyorsunuz. Önce ona bir karar verin. Formülüm çok basit ve evrenseldir. Ne mutlu Türk olana demiyor. Türküm diyor. Sonsuz birlik ve sonsuz beraberliğin ve sonsuzgücün simgesi.

Hayret Türk olmaktan hicap duyuyorsunuz ama ümmetiniz işgal altında bundan hicap duymuyorsunuz. Enteresan.

Saygılar,

Ataman Ertuğrul

Yazan: Ataman Ertuğrul Tarih: April 21, 2006 12:10 AM

Ataman Bey,

"Türk olmaktan hicap duyuyorsunuz ama ümmetiniz işgal altında bundan hicap duymuyorsunuz." sözünüzü neye istinaden söylüyorsunuz? Centilmenlik anlaşmasını bozmak istemiyorum. Sözlerimden böyle bir anlamı çıkarabilmek için ya kötüniyetli olmak gerekir ya da okuduğunu anlama zorluğu çekmek... Lütfen vaktiniz varsa bugüne kadarki çeşitli yazışmalarımı okuyun, bu lakırdıyı etmekten asıl siz hicap duyacaksınız.

Yazan: metin-thePoor Tarih: April 21, 2006 9:29 AM

Metn-the-Poor dostum,

YDH yanip sondugunde gozumu kirpmis olacagimki goremedim:)Siz "yurt disindaydim taki edemedim" okuyun.

Cem Boyner'i kisa bir tatile geldigimde bir kere ormustim TV'de, rahmwetli Cem Karaca ile katildigi bir programda. Dogrusu soyledikleri epeyce cazi gelmisti; ama hepsi o kadar. Kisa sure sonra okudugum post-mortem'inde "dis odaklar" lafi epeyce geciyordu. Her ne ise.

Benim biraz sasirtan sey, sizin klasik sag-sol paradigmasinin disina cikabilen bir siyasi hareketten bahsederken Besim Tibuk (Liberal Demokrasi Partisi'mi idi ne idi) bahsetmemeniz. Aslinda onuda yakindan taki edemedim ama omurgali demokratik tutumundan etkilenmistim; orijinal bulmustum.

Bu arada munazaranizda basarilar diliyorum; ben de herkes gibi "Turkum diyene" ve "diyebilene" arasindaki fark gibi temel mevzularda cikacak sonucu merakla bekliyorum..:)

Selamlar, saygilar
Bekir L. Yildirim

Yazan: Bekir L. Yildirim Tarih: April 21, 2006 10:34 AM

Ataman Bey,
hiddetlendiğim falan yok. bana katılmak zorunda değilsiniz. birbirimizi ikna etmek zorunda da değiliz. ama samimi olarak tartışmak zorundayız. samimiyet yerine anlamazlıklardan gelme ve/veya tribüne oynamalara da tabiatıyla hoş bakmıyorum. bunu ben yaparsam bu benim için de bir zül olur.

dindar ile dinciyi ayıralım diyorsunuz. evet ayıralım. ama önce bu işin erbabına soralım. ben ilahiyatçı değilim. konunun uzmanı değilim. olsak da farketmez. bu işe yetkili bir komisyon oturur bunların tarifini yapar. mesela Prof.Mehmet Aydın'ın başkanlığında mesela Hayrettin Karaman, Hüseyin Hatemi, Mehmet Sait Hatiboğlu vs gibi alimlerden oluşan bir komite bunu yapabilir. İrtica'dan Kur'anı kastetmediğinize göre, Kur'an'a aykırı olduğu konusunda hemfikiriz. İşte bu bağlamda konunun uzmanları(bu arada, İslam adına dergilerde yazıp çizen, kitaplar yazan birçok kişinin uzmanı olmadıkları bu deryada çoğu zaman boğulduklarını ve yanlış bir İslam anlattıklarını düşünüyorum-ve belki ben de öyleyim)bu irticanın bir tanımını yapsınlar (bürokratlar,siyasetçiler, gazeteciler değil!!!!!).

bi de ben gerçekten şu dinci minci, komunist geyiklerinden artık bunalmış vaziyetteyim.

gerçekten tartışma yapacaksak İlhan Selçuk-hikmet çetinkaya sütunundan çıkmış basmakalıp cümlelerle atış yapmaktan vazgeçelim.

Oryantalistlere kızıyoruz ama bari oryantalistlerin çeyreği ölçeğinde olsun ilmi düzeyi olan eleştiriler görelim.

genel olarak söylüyorum; materyalistlerimizin böyle bir zaafiyeti var. Eğer Prof.Muhammed Arkoun'u okursanız, içerden birisinin geleneksel islam düşüncesine nasıl esaslı ve karşılanması çok zor eleştirileri karşısında küçük dilinizi yutarsınız. o nedenle kendisine çoktan kırmızı kart gösterilip sahanın dışına atılmıştır bile (ben Arkoun'un görüşlerine değil ama eleştirilerine ve bazı yaklaşımlarına katılıyorum. kendisi çok fazlasıyla seküler bir din gayreti içersinde. ama eleştirileri yaban atılır gibi değildir.) ya da Marksist müslüman filozof Prof. Hasan Hanefi'nin "teoloji"nin yerine "antropoloji"yi yani insan merkezli din anlayışını ikame eden yaklaşımı da halihazırda kelam alanında hararetle tartışılıyor. İhsan Eliaçık'ı, İlhami Güler'i de bu çizgiye yakın görüyorum(Sevgili S.Öztürk ve Bekir Beyler,tartışmamıza buradan, kenarından başladığım mesajını da gönderiyorum sizlere)

o nedenle, öyle İslam düşüncesi kolayca yabana atılacak cinsten değil. sizin sandığınız gibi donmuş bir dogmalar yığını hiç değil. eğer mümkün olursa bunu dostlarıma yazacaklarımdan da görebilirsiniz.

Bu yeşil kuşak meselesinden de sıkıldım Ataman bey. yani, dünyada en çok gizli servis ajanının cirit attığı ülke sanki burası değil. sanki, bizim idarecilerimiz, dünya derin gücünden mesela NATO'dan, Nato'nun gizli servis ve kontgerilla oluşumlarından, cia,mossad kooperasyon ve koordinasyonlarından ayrı ve uzak duruyormuş gibi.geçenlerde görmüştüm bir fabrikasyon sitesinde, polisimizi kötü göstermek için fbi'da eğitim gördüğü falan yazıp, emniyetten cevap istiyordu. yahu kardeşim, polisimiz gidiyor da diğerleri gitmiyor mu pentagona, cia'ya. ekonomi bürokratları Whashington'da çalışmıyor mu? bu ne milleti aptal yerine koyan ifadeler?

yeşil kuşağı falan geçelim. eğer, devlet devletse, memurlarına emir verir, bunları hertürlü inceler, varsa ihanet içerisinde olanlar belgeleriyle ortaya koyup yargıya intikal ettirir, bizlere "tükürün münafıların hayasız yüzüne" deyip tükürüğe boğarız.

siz asıl laik geçinip bu milleti söğüşleyen magazin sayfalarımızın güllerinden haber verin. bunlar sizi hiç rahatsız etmiyor gördüğüm kadarıyla.

Bakın size bir liste vereceğim aklımda kaldığı kadarıyla:

1-Kasırga operasyonu
2-yüksekova çetesi
3-susurluk
4-buffalo operasyonu
5-paraşüt operasyonu
6-mavi akım
7-beyaz enerji operasyonu
8-balina operasyonu

bunların bilinçli ya da bilinçsiz olarak üstünü örtmeyelim. üstüne gidelim. bakın, 28 şubatta irticaya destek veriyor deyip anadolu esnafının üstü çizilirken, bunları çarşaf çarşaf yayınlayıp müdahaleye alkış tutanların bankaları hortumlandı. bunları siz de çok iyi biliyorsunuz.

bunları gören ve bilen, ama kendilerine "pazar payı"nın kalmadığını gören uyanıklar, kelimenin tam anlamıyla münafıklar, dindar kisvesine bürünüp temiz insanların paralarını cukkaladılar. bunları yapan müslümanlar mı ki müslüman hırsızlar diyorsunuz? bunlar olsa olsa sülün osmanın sakallısı olurlar o kadar.

buradan şu Derviş meselesine gelelim. siz Güngör Uras'ı anlamadınız galiba. Eğer bir şirket, devletten ihale almaya kalkıyorsa, o şirketin ya da kişinin incelemesini Maliye yada ilgili kurum yapar, gizli servis değil. eğer milletin paralarını hisse yoluyla topluyorsa SPK'ya inceletirsiniz, vergi kaçırıyorsa Maliye'ye falan. ama adam dinci mi değil mi diye sormak ne demek?başı kippalı yahudileri soruyor musunuz?ben hiçbir işadamını savunmam. kazanıyorsa kendine kazanıyor.benim hayata bakışıma tersttir biriktirme anlayışı. ne olursa olsun zenginin tarafında yer almam. ama girişim özgürlüğüne sıkı sıkıya bağlıyım ve taraftarım. varsa hukuka aykırı bir eylemi gereği yapılsın. ama bu uygulama demokrasinin ve laikliğin ve hukukun neresinde Ataman Bey?

diğer konuya gelince:TEK BİR İSLAM VAR. ama çok fazla yorum var bu doğru. ben bu konuda oldukça sert bir tutumun sahibiyim.çünkü ben tarihselliği çok önemsiyor, toplumun doğası gereği değişim kanununa tabi olduğunu dolayısıyla dinamik bir hukuk anlayışının geçerli olması gerektiğine inanıyorum. bu konu zaten üst düzey kelam ve fıkıh tartışmalarında ele alınıyor. mesela Yasin Aktay ile İlhami Güler arasındaki tartışmalara Tezkire dergisinin ilgili sayılarından bakmanızı öneririm. Yine tezkire dergisinin 2003 yılında çıkan "yeni ilahiyat söylemleri" sayısına bakın. bu konular işleniyor. İslamiyat dergisi de keza birkaç kere en üst uzmanlarıyla bu konuyu ele aldı.

bu parantezden sonra geri dönersem eger; bir kere çok fazla yorumun olmasını doğal buluyorum. yorum tekeli mi olacaktı? zaman zaman tekelleşen yorumlar zaten çok fazlasıyla zarar verdi.bugün de bir hercümerce var ve sizler de bu hercümercten yararlanarak istihzai bir uslupla eleştirinin ötesinde yadırgıyorsunuz.

ben,herşeye rağmen müslümanların muhteşem bir medeniyet kurduklarına inanıyorum. bu nedenle ilk 4 asır bir müslüman alimin adıyla anılmıştır. Müslümanlar fizikte matematikte, tıpta,felsefede, edebiyatta çığır açmışlar çağdaşlarının hayal bile edemeyecekleri bir seviyeye çıkmışlardır. bunu tarih kaydetmiş. demek ki hem din, hem de dinin müntesipleri güzelliklerle dolu ve bunu pratiğe de yansıtmış. ee tabii insanoğlu hırslar, hasetler, zaaflar ve sonra gerileme.

bu yorumlarla ilgili geniş kapsamlı açıklamalarımı sonraya bırakarak, çok özet ve sade bir dille Bediüzzaman'ın cevabını(bu konuyla ilgili çok daha teknik açıklamaları var. ben bir siteden bunu buldum şu an için).

""Her bir insanın şu hakikî âlemden kendisine mahsus hayalî bir âlemi olduğu gibi, herkes kendi meşrebine göre Kur’andan fehm ve iktibas ettiği kendisine has bir Kur’an vardır ki, onun ruhunu terbiye, kalbini tedavi eder."

Bu harika tespitin daha da belirgin olarak anlaşılması için yine Nur Külliyatı’nda verilen bir örneği hatırlayalım:


“Bir adam elindeki bir âyineyi güneşe karşı tutar. O âyine (ayna)kendi miktarınca bir ışık ve yedi rengi havi bir ziyayı, bir aksi, şemsten alır. Onun nisbetinde güneşle münasebetdar olur, sohbet eder. Ve o ışıklı âyineyi karanlıklı hanesine veya dam altındaki küçük, hususî bağına tevcih etse; güneşin kıymeti nisbetinde değil, belki o âyinenin kabiliyeti miktarınca istifade edebilir.” (Sözler)

Aynı güneşten ziya alan, aynı toprakta yetişen, aynı su ile sulanan ve aynı havayı teneffüs eden ağaçların, farklı meyveler vermesi, onların istidatlarının farklı olmasından kaynaklanır. Bunun gibi, aynı ayet, aynı hadis çizgisinde birleşen Müslümanların, farklı meslek ve meşreplere yönelmesi de Kur’an’ın farklı meyveleri olarak değerlendirilmelidir.

Bu çizgiden sapmamak şartıyla, herkesin kendi meşrebine göre Kur’andan aldığı feyiz farklılık gösterebilir.

Bunu anladığımızda şöyle bir sonuca varmamız zor olmayacaktır:

Bizim düşüncelerimiz, işlerimiz, aile yapımız, toplum düzenimiz, ticaret anlayışımız, ahlâk seviyemiz ve daha nice değerlerimiz tamamen Kur’an’a göre şekillenmiş değil ki, bizdeki noksanlıklar yüzünden Ona itiraz gelsin.

Biz her ne kadar Kur’an’a ve onun bütün hükümlerine iman etmiş olsak da, bu imanımız amel âlemine aksederken aslını tam olarak muhafaza edemiyor. Araya hissiyatımız karışıyor, hevesimiz karışıyor, hırsımız, dünya sevgimiz, menfaat duygularımız karışıyor. Kısacası araya nefis ve şeytan karışıyor. Böylece her inandığımızı uygulamaya aynen aktaramıyoruz.

Bizi seyredenler, inancımız ile yaşayışımız arasındaki bu tezadı gördüklerinde, kusuru şahsımıza verirlerse isabet etmiş olurlar. Ama bazı kasıtlı çevreler, “bizim noksanımızı, Kur’an hakkındaki bilgi zaafımızı, Kur’an güneşine muhatap olan ruh aynamızın küçük, kirli ve tozlu oluşunu” bahane ederek İslâm’a hücum ediyorlar. “Kur’an’ın terbiye ettiği insanlar işte bunlardır.” diyerek o hidayet güneşine toz kondurmaya çalışırlar."

Yazan: nuri saglam Tarih: April 21, 2006 11:15 AM

Sevgili Bekir Bey,

Besim Tibuk, kelimenin “merkezin dışında, acayip, alışılmadık, anormal, aşırı, ayrıksı, benzersiz, değişik, ender, farklı, ilginç, kuraldışı, özgün, şaşılası, yadırganası” anlamlarında eksantrik bir adamdı.Hem eksantrikliğiyle, hem açıksözlülüğü, dobralığı ve komikliğiyle, hem de statükocu siyaset esnafını topa tutan söylemiyle benim ilgimi elbette çekmişti, radarıma yakalanmaması düşünülemezdi! LDP’yi kurumsallaştıramadı. Her ne kadar iç tutarlılığı olan bir fikir yapısına sahipmiş gibi görünse de, alakasız konulardaki uçuk kaçık yaklaşımları (futboldaki ofsayt kuralı, Nazım Hikmet vs) ve ticari hayatıyla ilgili spekülasyonlar filan, bu fikir örgüsünün zedelenmesine/ lekelenmesine/ karikatürize olmasına zemin hazırlıyordu.

İlgimi çekti çekmesine de, Tibuk’un LDP’sini pek ciddiye alamadım. Onun için de oy filan vermedim.

(Daha önceki yorumlarımdan birinde “oy tarihimi” anlatmıştım. Tekrarlasam ayıp olur mu: Zevk ve heyecanla verdiğim üç oyum oldu hayatta: M.Ali Aybar’ın SDP’si, YDH, bir de 82 Anayasasına hayır oyu. Bir de pişmanlığım oldu: Özal’ın ANAP’ına oy vermemiş olmak.)

Yazan: metin-thePoor Tarih: April 21, 2006 12:22 PM

Sevgili dostlar,

Ataman Bey’e kendimi bir türlü tarif edememek beni kedere garkeyliyor! Adamcağız da haklı; bakıyor bakıyor, bendeniz ne deve, ne kuş -üstelik ne de devekuşu! Onun terminolojisiyle ifade edersek; ne “çağdaş” ne “çağdışı”, ne “ilerici” ne “gerici”, ne “laik” ne “dinci”, bir garip âdem! Böyle olunca da, çaresiz, bir siz dostlarımla olan derin muhabbetime, bir de onun temsilcisi olduğu malum zihniyete karşı beslediğim derin öfke ve nefrete bakarak, beni de sizlerle birlikte aynı kazana atıveriyor. (Sakın bundan muzdarip olduğumu sanmayınız; Müslüman-demokrat dostlarımla yanyana olmak bana kıvanç verir.) Bir tek, sanırım, dönüştüğümü ama “dönek” olmadığımı anlatabilmişimdir belki, onca uğraştan sonra kendisine -çok şükür mü desem, inşallah öyledir mi desem.

Bu blogda çoğu zaman kendimi konu nesnesi yapışım biraz da bundandır işte: Ataman Bey ve “çağdaş”larına, hakikatin şablonlarla örtüşmediğini, dilin iletişimsel boyutunun yanısıra bir de ideo-antropolojisinin olduğunu; klişe önyargılar, absürd tiradlar ve hamasi bir retoriğin, neticede ancak grotesk bir apolojizme tahavvül edebilecek bir cehl-i mürekkebin tezahür ve ispatı anlamına geldiğini bir de benim cephemden, benim diskurumla anlatabilmeyi; böylelikle/bunun yanısıra, Ataman Bey’in aslında zannettiğinden çok daha renkli ve zengin bir “malzeme” dünyasında yaşıyor olduğunu idrak ettirebilmeyi denemek...

Amma velakin, Ataman Bey iflah olmaz bir obsesif-kompulsif rahatsızlığın pençesinde yaşıyor. Durup dinlenmeden çağdaşlık, laiklik, Türklük nidalarıyla, imamesi kemalizm olan bir tesbihi şakırdatıyor. Ataman Bey’e, spa tesisi de mevcut beşyıldızlı bir tatil köyünde üç ay süreyle relaxation programı uyguladıktan sonra, ajitasyonun ve slogan atmanın başka, fikir serdetmenin daha başka birşey olduğunu anlatmak lazım.

Bu göreve talibim, çünkü “şeytan azapta gerek” düsturunca yaşadığımdan bugüne dek, bana komaz. Hem şu ömür törpüsü İstanbul’dan uzaklaşmış olurum bir süre bu vesileyle.

Yazan: metin-thePoor Tarih: April 21, 2006 2:41 PM

Metin-the-poor dostum,

Diger arkadaslari bilmem ama benim bu derin tartismanizdan bir sikayetim yok; bilakis zevk aliyorum..

Beraber tatilinizi (!) goz onune getirmek dahi ayri bir zevk..:)

Ne diyeyim "better you than me" den baska?

Birde iyi tatiller. :)

Bekir L. Yildirim

Yazan: Bekir L. Yildirim Tarih: April 21, 2006 4:06 PM

Metin bey,

Mustafa Kemal ATATÜRK'ün yurtsever bazlı milliyetçiliğini sanki ırkçılıkmış gibi göstermeye çalışan sizlersiniz.

Ne demek Türk kökenli olduğunuz halde Türklük projesi içersinde zorla yer almaktan gurur değilde hicap duymak? Önce siz bunu açıklayın lütfen. Siyasal İslamcılarla aynı söylemi kullandığınızın farkında değilsiniz. Çünkü onlar ümmetçi oldukları için Türküm demekten hicap duyarlar. Bu yüzden önce müslümanım sonra Türküm derler...Anlamadım nasıl bir centilmenlik anlaşmasıysa o bozabilirsiniz. Ben herkese karşı tek taraflı centilmenim zaten.

Mustafa Kemal ATATÜRK, "Ne mutlu Türk doğana" değil, "NE MUTLU TÜRKÜM DİYENE!" demiştir. Yani ırkçılığı değil, aynı dili konuşan insanların bir araya gelmeleriyle ortaya çıkan bir milleti işaret etmiştir.

MİLLET; ırk/din birliği değil, AYNI DİLİ KONUŞAN insanların bir araya gelmelerinden oluşur ve "Türküm" diyen herkes Türk'tür. Bu, asla ve asla, ırkçılık değildir!

Bekir bey'e de buradan ayrıca en derin sevgi ve saygılarımı sunuyorum.

Saygılar,

Ataman Ertuğrul

Yazan: Ataman Ertuğrul Tarih: April 21, 2006 5:53 PM

"Aynı güneşten ziya alan, aynı toprakta yetişen, aynı su ile sulanan ve aynı havayı teneffüs eden ağaçların, farklı meyveler vermesi, onların istidatlarının farklı olmasından kaynaklanır. Bunun gibi, aynı ayet, aynı hadis çizgisinde birleşen Müslümanların, farklı meslek ve meşreplere yönelmesi de Kur’an’ın farklı meyveleri olarak değerlendirilmelidir."

Nuri bey,

Yukarda Bediüzzaman Saidi Kürd-i Hazretlerinin kerameti kendinden menkul Risale-i Nur'undan verdiğiniz örneklerle İslam'da farklı mezhep ve tarikatların olmasına dayanak arıyorsunuz.

Hem aslolan Kur'an ve Hz.Muhammed'in sunneti'dir diyeceksiniz sonrada Kur'an ve Hz.Peygamber'in sunneti dışında başka kaynaklara başvuracaksınız.

Peki Kur'an'da ve Hz.Peygamber'in sünneti'nde tarikatlar ve mezhepler var mı? YOK!

Dolayısıyla sizin bu yaptığınıza Allah'a şirk koşkmak denmez mi? Denmezse neden denmez Kur'an ve Hz.Peygamber'in sünneti'ne göre açıklayınız lütfen.

Bir önceki yazımda örtünmeyle ilgili sorularıma da yanıt verirseniz sevinirim.

Gerçek dindar arkadaşlarımdan inançları gereği Allah'a şirk koşmaktan sakınmalarını temenni ediyorum. Yani kerameti kendinden menkul tarikatlardan uzak durmalarını.

Yeşil kuşak hariç (çok önemli bir konu tüm dünya için) kerameti kendinden menkul Nur Risalelerinden bölümler hariç tüm söylediklerine katılıyorum. 28.Şubat'a, uygulama ve sonuçlarına sizlerden daha çok ben karşı çıkıyorum bunu bilmenizi isterim.

Saygılar,

Ataman Ertuğrul

Yazan: Ataman Ertuğrul Tarih: April 21, 2006 6:42 PM

Bekir bey,

Yerinizde duramıyorsunuz kıpır kıpırsınız maşallah. Bende sizi bana nasıl yanıt veremez hale getirdiğim için büyük zevk alıyorum. :)

Metin bey'in SPA including tatil hayalide müthiş değil mi?

Saygılar,

Ataman Ertuğrul

Yazan: Ataman Ertuğrul Tarih: April 21, 2006 6:49 PM

Kıymetli Bekir Bey,

Tibuk'un LDP'sine oy vermemem elbette sadece bana pek ciddi görünmemesinden değildi.

Ben çok uzun süre marksizmi savundum (leninizmi değil!) ama bakış açısını paylaştığım eski Birikim dergisi çevresinin "reel sosyalizm" kavramı dolayımında eleştirdiği Sovyet, Çin vs despotik rejimlerin sıkı muhalifi idim ve ayrıca da marksizmi benimsemekle birlikte liberter sosyalizm de denebilecek anarşizme ve stalinist ilkelliğin ipliğini pazara çıkaran troçkizme de sempati duymuyor değildim.

Ve uzuuun bir geçiş döneminin sonucunda bugünkü konuma yerleştim. Nasıl bir tarif yahut tasvir gerekir bilmiyorum, ileride bir vesile olursa denerim; şimdilik kısaca ve kabataslak, "liberal sol" diyeyim.

İşte o sıralarda Özal'lar, LDP'ler, YDH'ler çıktı ortaya. [Eve gitmek zorundayım, devam edeceğim. Azzzz sonra!]

Yazan: metin-thePoor Tarih: April 21, 2006 8:12 PM

Metin Bey Dostum,

internette Musa Carullah ile ilgili bayağı bilgiye rastladım. en son çıkan tanıtıcı bir yazı Yusuf Tosun tarafından Yarın dergisinde çıkmış. dikkatinize sunuyorum.

İslam Dünyasına Evrensel Reçete: Musa Carullah

Musa Carullah, bütün islam dünyasında tanınan ilim ve fikir adamıdır. İlimde derinleşen bu mümtaz şahsiyetin islam toplumunun uyanışında, harekete geçirilmesinde etkisi büyüktür.

MUSA CARULLAH BİGİYEF (1875-1949)
1875 yılında Avrupa Rusya'sının Rostov Na-Don şehrinde doğdu. Dedesi Abdulkerin Efendi, babası ise Yarullah'tır. Annesi Fatıma Hanım'dır. Annesi Fatıma Hanım'ın aslen Bigioğulları soyundan olmasından dolayı, Yarullah efendinin çocuklarına Bigioğulları denmiştir. 6 yaşındayken babasını kaybeden Musa Carullah'ın eğitimiyle annesi Fatıma Hanım bizzat ilgilenir.
Musa Carullah, ilk eğitimini annesinden aldıktan sonra, Rus Teknik Lisesine gider ve lise tahsilini burada tamamlar. Lise tahsilinden sonra dini ilimler öğrenmek için Buhara'ya gider ve burada birçok ilim tahsil edip, devrin ünlü birçok hocasından dersler alır. Dini ilimler yanında, astronomi ve matematiğe de büyük ilgi duyar.
Bir ara İstanbul'da mühendislik okuluna kaydolmuşsa da tahsilini tamamlayamamıştır. İstanbul'dan Mısır'a ilim tahsili için gitmiş, ancak umduğunu burada da bulamamıştır. Bundan böyle çalışmalarını ferdi olarak yürütmüş ve Muhammed Abduh'un ders halkalarına katılmıştır. Mekke ve Medine'de ilim tahsil eden Musa Carullah, daha sonraları Hindistan'a, oradan da tekrar Kahire'ye dönmüştür. En son Beyrut'a ilim tahsili için giden M. Carullah, ilim için diyar diyar dolaşmıştır.
1904 yılında bir İslam Alimi olarak memleketine döner ve 1905 yılında Esma Aliyye Hanım ile evlenir. Musa Carullah'ın Esma Hanım'dan sekiz çocuğu (6 kız, 2 erkek) olmuştur. Petersburg'da Hukuk Eğitimi gören Musa Carullah 1905'den sonra gazeteciliğe başlar.
El-Asr'ul Cedid ve Vakit gazetelerinde makaleler yayımlar. Daha sonra ise arkadaşı Abdurreşid İbrahim ile birlikte Ülfet gazetesini çıkarır. 1907'de Ülfet Gazetesinin kapanmasının akabinde telif eserler yazmıştır. 1913 yılında Petersburg'da Emanet Matbaasını kurarak "İL" adında bir gazete çıkarır.
1917 yılında toplanan Rusya Müslümanları 5. Kurultayı'nda Divan Başkanı seçilir. 1918 yılında El-Minber adında bir dergi çıkarır.
1923 yılında Finlandiya'da bastırılan "İslamiyet'in Elifbası" eserinden dolayı 1930 yılında Rusya'yı terk ederek sürgün hayatı yaşar. Rusya'da 3 ay hapis yatmıştır.
Dünyanın birçok yerine davet edilip fikir ve düşüncelerinden istifade edilen Musa Carullah, uzun bir uğraşı ve tecrübeden sonra Komünist rejimden Müslümanlar lehine, hiçbir taviz koparamayacağını anladığı 1930'dan sonra Rusya'yı terk etmeye karar vermiştir.
1946 yılında Bombay'a, 1947'de ise Kahire'ye gider. 1947-1948 kışını İstanbul'da geçirir.
Ömrünün son demlerinde kendisine kucak açan arkadaşı Abdurreşid İbrahim'in kızı Fevziye Hanım ve Alimcan İdrisi'nin, durumu Hidiv Tevfik'in kızı Prenses Hatice'ye aktarmasıyla kendisine Mısru'l Kadim'deki kimsesizler huzurevinde yer verilir. 28 Ekim 1949 yılında burada vefat etmiştir.

I.
Musa Carullah'ın yetiştiği Kazan yurdu ve Kazan Türkleri hakkında bilgilenmenin, onu tanımaya yardımcı olacağı muhakkaktır. "orta-İdil şivesi (Kazan Türkçesi) ile konuşan bütün Türklere, Kazan Türkleri"(4) denilmektedir. Bölge, miladi 7. asırda Sasani İmparatorluğunun yıkılmasıyla İslamla tanışır. İki asra kadar İslamı tamamen benimseyip yaşayan Kazan Türkleri, 15. asırda tarih sahnesinden çekilip Rusların boyunduruğu altına girerler. Bu esaret, büyük kanlı savaşlardan sonra olmuştur. Özgürlüklerini yitirmemek için çokça direnen Kazan Türklerinin, Ruslar tarafından hunharca katledildiği tarihte kayıtlıdır. Öyle ki bu katliamın bir jenoside dönüştüğü de rivayetler arasındadır.


Ancak Kazan Türkleri 18. asrın ortalarından sonra (2.Türk-Rus savaşı) I. Katerina döneminde yavaş yavaş kendine gelmeye başlamış ve yeniden sosyal, siyasal ve ekonomik olarak yapılanmaya çalışmışlardır.
1905 Rus İnkılabı Kazanların hayatında yeni bir sayfa açar. Rusya'daki Müslüman Türkler, "Müslüman İttifakı" nı teşkil etmeye çalışırlar. Bu dönemde "Müslüman İttifakı" çabaları 1917 Bolşevik ihtilaliyle hız kazanmış ve 1917 Mayıs ayında "İlk umumi Rusya Müslümanları Kongresi" gerçekleştirilmiştir. Ancak bu sevindirici gelişme uzun sürmemiş ve 1918 yılında Ruslar, Müslümanlara ait bütün müesseseleri kapatmış ve yöneticilerini de zindana tıkamışlartır. 1920'de ise Rusya'ya bağlı Kazan toprakları üzerinde Tataristan Cumhuriyeti kurulmuştur.


Maveraunnehir bölgesinde kurulan Kazan Hanlığı, Miladi 900 yıllarında İslamiyet'le tanışmış, ancak 1500 yıllarında Rus hakimiyeti altına girerek esareti solumaya başlamıştır. Kazan Türklerinin bu esaret döneminde gördükleri zulüm ve baskılar onları din, örf, adet ve kültürlerinden uzaklaştırmalarının aksine, daha da kendi özlerine (din, kültür, örf, adet vs.) kenetlemiştir. Bu durum, tarihçileri bile şaşırtmıştır. Söz konusu şaşırtıcı durumun yegane sebebinin bölgedeki ilim adamlarının gayret ve çabalarından(1) kaynaklandığını unutmamak gerekir. Gayret ve çabalarıyla tarihe mal olan bu ilim adamlarının başında Abdunnasır Kursavi (1776-1812), Şihabuddin Mercani (1818-1889), Rizaeddin B.Fahreddin (1858-1936) isimlerinin yanı sıra Abdurreşid İbrahim Efendi, Zakir Kadiri, Kayyum Nasiri, Alimcan Banudi gibi simaları da hatırlatmakta fayda vardır.


Bu kervanın son büyük temsilcisi ise Türkistan İlim Dünyasının en önemli isimlerinden Musa Carullah Bigiyef'tir. 74 yıllık çile, ızdırap, meşakkat dolu yaşamını bu davaya adayan büyük düşünür ve aksiyon adamı Musa Carullah, bu kutlu eylemini dünyaya egemen kılmak çok çaba sarf etmiş fakat tam olarak başarı elde edememiştir.(2) Böylesine tarihte büyük bir iz bırakan şahsiyetin bugün bilinmemesi, tanınmaması ise ayrıca esef vericidir. Çünkü 120'den fazla eser sahibi bu büyük ilim adamı hakkında yazılanlar, birkaç tez çalışması ve makalenin ötesine geçmemektedir. Umarız ki okullarda 100 temel eser vb. eğitim heyecanının yaşandığı bir dönemde, Musa Carullah'ın eserleri de yeniden gündeme gelir ve bu nesil onu tanıma ve fikir/düşünce ve aksiyonundan faydalanma imkanına kavuşur.


Musa Carullah'ın biyografi konusundaki hassasiyeti dikkatlerden kaçmayan önemli bir husustur. O, biyografisi ele alınan şahsın manevi hayatından çok icraatlarının gündeme gelmesinden yanadır. Çünkü insanın mistik boyutunun irdelenmesi tehlikelidir ve okuyanı yanlış yönlendirme olasılığı vardır. Bu nedenledir ki biyografi yazmak, en zor işlerden biridir.


Türkler arasında ortak bir dil oluşturmak için önemli faaliyet ve düşünceler ortaya koyan Musa Carullah, aynı zamanda "edip ve şair ruhlu"(3) biridir.

II.
Musa Carullah büyük bir ilim adamıdır. İlim tahsili için 11 yıl diyar diyar dolaşmış ve mü'minin yitik malı olan ilim ve hikmeti nerede bulmuşsa almıştır. O, birçok dalda ilim tahsil etmiştir. Dini ilimlerin yanısıra Astronomi ve Matematiğe de büyük hayranlık ve iştah duymuş ve bu alanda da ilim tahsil etmiştir. Bir ara ilim aşkıyla İstanbul'a gelerek Mühendislik okuluna kaydolan Musa Carullah'a arkadaşı Musa Akyiğitzade onu bu fikrinden vazgeçirerek başlattığı İslami İlimleri tamamlamasını önermiştir. O da bu tavsiyeye kulak vererek İslami İlimlerde derinleşmeye çalışmıştır. En son tahsil durağı Beyrut olmuştur. Daha öğrencilik yıllarında eser veren Musa Carullah, ilim öğrenme serüvenini şöyle dile getirir: "Büyük ümitlerle İslam alemini gezdim. Buhara, Türkiye, Mısır, Hicaz, Hind ve Şam diyarlarında dolaştım. Dini medreselerin her birini gördüm. Fakat teessüf, akibet kanaatle değil, tamam-ı hayretle vatanıma döndüm"(5)


Onun ilim aşkı evliliğinden (1905)'den sonra da devam etmiştir. Petersburg'da Hukuk Fakültesine kaydolmuş ve 1905 ihtilalinin imkanlarından istifade ederek gazetecilik yapmıştır. Arkadaşı Abdurreşid İbrahim ile birlikte çıkardığı Ülfet Gazetesi büyük yankı uyandırmıştır. Rusya'daki Müslümanların bağımsızlığı ve özgürlüğü için birçok faaliyete katılmıştır. 1906 yılında kurulmasına karar verilen "Müslüman ittifakı" partisinin 15 kişilik komitesine seçilmiştir.
Ancak Rusya'nın 1907 yılında Müslümanlar üzerinde arttırdığı baskılar nedeniyle Ülfet gazetesi kapatılmış ve Abdurreşid İbrahim Japonya'ya kaçmak zorunda kalmıştır. (6)


Gazetecilik hayatının sona ermesiyle telif eserler yazmaya başlamıştır. 1917 Rus İhtilaline kadar 20 civarında esere imza atan Musa Carullah, 1910 yılında Lütfullah İshaki ile Finlandiya'ya yeni bir ictihad (kuzey kutbunda akşam, yatsı ve sabah namazı ve oruç) yapmak için gider ve bu konu üzerinde yoğunlaşır.


1917 Bolşevik ihtilali ile birlikte Musa Carullah da aktif siyasete katılmak zorunda kalmıştır. Ancak Bolşevik ihtilali ile birlikte birçok aydın-düşünür Rusya dışına kaçmasına rağmen Musa Carullah, Rusya'da kalarak halkla iç içe kalmayı tercih etmiştir.


Musa Carullah, Türkiye'ye büyük ümitlelerle bağlıydı. Öyle ki Rusya Müslümanlarının resmen halifeye bağlanma kararının alındığı 1920 Ufa Kongresi sırasında kaleme aldığı "Türkiye Büyük Millet Meclisine Müracaat" adlı eseri, TBMM üyesi Suysallı İsmail Suphi Bey aracılığıyla Mustafa Kemal Paşa'ya takdim edilmiş ancak bu esere fazla alaka gösterilmemiştir.


Musa Carullah, Bolşevik ihtilalinin liderlerinden Buharin'in yazdığı "Komünizm Elifbası" eserine karşılık "İslamiyet'in Elifbası" adlı eseri kaleme almıştır. Anayasa özelliğini taşıyan söz konusu eser hem Dünya Müslümanları hem de diğer Rusya Müslümanları arasında büyük yankı uyandırmış ve eser çoğaltılarak elden ele dağıtılmıştır. Bu eser, onun takibata alınmasına ve akabinde zindana atılmasına sebep olmuştur. Türk yetkililerin de girişimiyle Rusya zindanlarında üç aylık bir mahkumiyetin ardından serbest bırakılan Musa Carullah, üç yıl gözaltında tutulmuştur.


Musa Carullah'ın 1930'da başlayan sürgün hayatının büyük bir çoğunluğu yolculukla geçmiştir. Birçok şehre uğramış ve dönemin saygın ilim adamlarıyla fikir teatilerinde bulunmuştur. Afganistan, İran, Irak, Suriye, İstanbul, Hindistan ve arkadaşı Abdurreşid İbrahim tarafından davet edildiği Japonya sürgün hayatı boyunca uğradığı yerler olmuştur. O bu seyahatlere son vererek çok sevdiği Kabil şehrine yerleşmek arzusundayken İngilizler onu Peşaver'de yakalayıp 1,5-2 yıl kadar zindana atarlar. 1945 yılına kadar burada göz hapsinde tutulan Musa Carullah, 1946 yılında Delhi'ye oradan da Bombay'a geçer.


Bildiği ve düşündüğü her şeyi eyleme dökmeye çalışan Musa Carullah bütün islam dünyasında tanınan ilim ve fikir adamıdır. İlimde derinleşen bu mümtaz şahsiyetin islam toplumunun uyanışında, harekete geçirilmesinde etkisi büyüktür. Musa Carullah hem dini ilimler (tefsir, fıkıh, hadis, hukuk, usul, kelam vs.) hem de matematik ve astronomiyle uğraşmıştır. Edebi bir üslubu olan Musa Carullah, Arap Dili ve Edebiyatı'na tamamen vakıftır. Onun ilim öğrenme aşkı birçok dili de öğrenmesine yol açmıştır. Hint Mahabaratha Veda metinlerini okumak için Sanksritçe öğrenen Musa Carullah, en büyük çabayı Rusya'da, Rus Müslümanlarının kurtuluşu için sarf etmiştir. O hem doğu, hem de batı yazar ve düşünürlerinin eserlerini tetkik ederek en doğru yolu ortaya koymaya çalışmıştır.


Musa Carullah Fıkıh Usulü, Kur'an Tefsiri, Sünnet ve Hadis, Kelam gibi islami ilimlerde önemli notlar düşmüştür. İslami ilimler ile ilgili yazdığı birçok eserler uzun süre Arap aleminde ders kitabı olarak okutulmuştur. O, kelama şiddetle karşı çıkarken ve kelamcılara "Delilleri kendi hevalarına tabi kılmaları" nedeniyle sünnete de farklı bir tanımlama getirmiştir. Ona göre sünnet; Kur'an'ı da içine alan peygamberin gerek söz, gerek davranışlarıyla ortaya koyduğu yolun ortak adıdır.(7) Bu bakış açısından yola çıkarak onun hadis ilmiyle fazla uğraşmadığını söylemek yanlış bir tespit değildir.

III.
18.yüzyılın sonu itibariyle İslam dünyasında yeni arayışlar hız kazanmıştır. Kazan Türkleri arasında da reform ve tecdit hareketleri bu minval üzere olmuştur. Kazan Türkleri arasında hızla gelişen söz konusu yenileme hareketi; birincisi "batıyı taklit", ikincisi "eski alimlerin geleneğini reddedip içtihat kapısının açık olduğunu" söyleyenler şeklindedir. Musa Carullah da bu ikinci grup içinde yer alanlardandır. Musa Carullah bu yönde verdiği mücadele ile İngiliz yazar Williams'ın tespitiyle "Müslüman Luther" olarak dikkat çekmiştir. O, yenilik taraftarı bir düşünür ve ilim adamıdır.
Musa Carullah; Aristo'nun "zihni hatadan koruyan" mantık anlayışına karşı çıkıp, İbn-i Teymiye'nin de benimsediği "insanı harekete ve teşebbüse geçiren Kur'an mantığını" kabul etmiştir. Descartes, Stuart Mill de böylesi bir mantık anlayışına sahip düşünürlerdendir.


Musa Carullah'ın İslam anlayışı da bir çok yenilikler içerir. Ona göre İslami birçok mevzu, dondurularak ve şekillendirilerek amacından saptırılmıştır. Bu yönüyle hür akıl ve hür fikir onun muhayyilesinde önemli bir yer alır. Dinin dondurulup rafa kaldırılmasına karşılık o, İslamın dinamik ve yenilikçi yönünü hareket geçirmeye çalışmıştır. Bu durumu onun birçok eserinde görmek mümkündür. Onun, müslümanların geri kalışlarına sebep olarak gösterdiği en önemli hastalık; taklit olmuştur. Bir çok geri kalış sebebinin ana kaynağını taklitte görür ve bu taklit hastalığının hızla tedavi edilmesi gerektiğinin altını çizer.


Musa Carullah, sadece doğu toplumlarının değil, bütün insanlığın ortak meselesi olan kadın meselesine de eğilmiştir. Bu konuda "Hatun" adında bir eser yazan M. Carullah, diğer eserlerinde de bu konuya eğilmiştir. Kadın, her dönemin en çok tartışılan meselelerin başından gelmiştir hiç şüphesiz. Musa Carullah da böylece kadın ile ilgili görüş ve düşüncelerinin HATUN adındaki eserle kalıcılaştırmıştır. Yeni bakış açısı ve görüşleriyle konuyu masaya yatıran eser, orijinal görüşler ortaya koymaktadır. Özellikle İslam'da kadın hakları ve hicap felsefesi konularında yeni bakış açılarına şahit oluyoruz bu eserde. Sadece şark toplumlarında değil bütün bir dünyada yanlış algılanıp tanımlanan kadın meselesine (8) yepyeni bir pencere açıyor Musa Carullah.


Kadının yaratılışı, aile nizamı, nikah, talak, çok evlilik, kadının şahitliği, miras, gibi birçok konuda Kur'an merkezli yepyeni yaklaşımlarda bulunan yazar 1916 da kaleme aldığı Hatun isimli çalışmasını 1933 de Berlin'de bastırdı.


Musa Carullah'ın, eğitim sistemi ile ilgi bir çok yenilikçi görüş ve icraatları vardır. O, mevcut medreselerin ıslahı için çokça kafa yormuştur. Bu nedenle de yeni medreselerin açılması için girişimlerde bulunmuştur. Ancak onun medrese açma girişimi, çoğu kere başarısızlıkla sonuçlanmıştır. Hayatının son demlerinde bu emelini gerçekleştirmek için Hindistan'da medrese açma girişiminde bulunmuş ve bu talebi olumlu karşılanmıştır. Bununla ilgili programını bir kitapçık halinde basmış, ancak rahatsızlıkları medrese kurmaya engel olmuştur.


Musa Carullah, Türkiye ile gönül bağı olan ve Türkiye'den büyük ümit bekleyen biridir. Bu nedenle de Türkiye ile sürekli irtibat halinde olmuştur. O, İslam Dünyasının yeniden kalkınışının Türkiye'den zuhur edeceğine inananlardandır. En büyük emellerinden biri de Türkiye'de bir medrese açmak olmuştur. Bu nedenle de Bombay'da yayınladığı El-Kanunu'l Medeniyyu'l-İslami eserini dönemin Cumhurbaşkanı İnönü'ye ithaf etmiştir.

IV.
Musa Carullah, bütün dinlere karşı saygılı ve ister kahir, ister müşrik isterse inkarcı ne olursa olsun bütün insanlığın kurtuluşuna inananlardandır. O, yüce yaratıcının bütün insanlığı cennete koyacağını ortaya koymak istemiştir. Onun; "Merhamet edenlerin en merhametlisi ve yardım edenlerin en iyilik seveni Hz. Allah'ın, mutlak rahmetini zavallı insanların hiçbirinden esirgememek ve varlık aleminin her bir zerresine varıncaya değin, hesapsız, bolca ve esirgemeksizin verilmiş mutlak rahmetin en geniş şekilde açılmış kapılarını, insanların yüzüne kapamamak için "bütün insanların kurtuluşuna" inanırım. Bu konudaki inancım işte budur." (9) düşüncesini dillendirdiği İlahi Rahmet ve Uluhiyet adlı eseri yayınladığı dönemde büyük yankı uyandırmıştır. İlahi Rahmetin kapsayıcılığı tezini Mevlana Celalettin er-Rumi, Muhyiddin b. Arabi gibi kaynaklarla kuvvetlendiren M. Carullah, bu görüşleriyle şiddetli eleştiriler almış ve aşağılanmıştır. Ancak o cesur bir şekilde tezini ispata çalışmış ve sonuna kadar düşüncelerini savunmuştur. Ve diğer bir çok alanda olduğu gibi bu konuda da "Ne felaket, ne de zarardan korkarım." düsturuyla hareket etmiştir.


Musa Carullah, İslam şeriatının esaslarını farklı bir göz ve bakışlı yeniden yazmaya çalışan değişimci bir ruha sahiptir. Bu anlamda onun çalışmaları genelde girizgah şeklinde olmuştur. Sürgünler, sıkıntılar, ızdıraplar yaşayan ve zor şartlar altında eserler kaleme alan Musa Carullah'ın başlıklar halinde yol haritası ortaya koyması olağandır. Buna rağmen o, kendi dönemimin güncel meselelerine (banka, faiz, sigorta v.s.) konulara bigane kalmamış ve konuyla ilgili görüş ve düşüncelerini ortaya koyan risaleler yazmıştır. Bu konulardaki düşüncelerinin tam anlaşılabilmesi için İslam şeriatının esaslarını öncelikle ortaya koymuştur. Kitabiyat yayınlarının günümüz Türkçesine çevirerek yayınladığı eserleri, onun hem düşünce dünyasının, hem de bu ve benzeri konulardaki düşüncelerinin anlaşılmasında önemli bir adım olduğu inkar edilemez. İnsanlık için evrensel bir kurtuluş niteliği taşıyan islamın esasları (10) konusunda süzme bilgi ve bakış açıları içeren İslam Şeriatının Esasları çalışması şeriat, hilafet, Kur'an-ı Kerim ve vahiy, risalet ve ümmet, hükümlerin tasnifi, örtünme, kadın, Ümmilik meselesi, davet yolları, Kur'an'ın belagat mucizesi, fıkıh, içtihad... v.s konularını ihtiva etmektedir. Aslında o, bu konulara değinmekle islamın sabiteleri ve değişmezlerini ortaya koymaya çalışmaktadır. Onun en önemli vurgusu ise içtihad kapısının açık olduğu düşüncesidir. (11)


Musa Carullah, yaşadığı dönemde bir çok polemiğe girmekten de kaçınmamıştır. Eserlere tenkitlerde bulunmuş, güncel ve ilmi meselelerle ilgili görüşlerini ortaya koymuş, kendisine ve eserlerine yapılan sataşma ve eleştirilere cevap vermiştir. Bunlardan biri de Kozanlı Ziya'eddin Kemali'nin "Dini Tedbirler" eserine yapmış olduğu reddiyedir. 1873'de Ufa'da doğan Ziya'eddin Kemali, yenilikçi bir alim ve mütefekkirdir aslında. Musa Carullah'ın "Büyük Mevzularda Ufak Fikirler" adlı çalışması Ziya'eddin Kemali'nin "Dini Tedbirler" eserine yaptığı reddiye'nin yanısıra , Celal Nuri İleri'nini İttihad-ı İslam ve Hatemu'l Enbiya çalışmalarına eleştirilerini de içermektedir. Musa Carullah'ın bu çalışması sonradan kitap haline getirilmiştir.
Musa Carullah, Ziya'eddin Kemali'nin söz konusu çalışması için "Gayet büyük mevzuda en ufak fikirler, lezzeti olmayan, Fikirler" tespitinde bulunmuş ve akabinde de eleştirilerini sıralamıştır.(12)

V.
19. Yüzyılın ortalarına kadar kalemi ve aksiyonuyla islam dünyasında unutulmaz bir mücadele veren yenilikçi yazar, düşünür ve dava adamı Musa Carullah, insanlığın can çekiştiği şu dönemde dikkate alınması gereken önemli bir yol kavşağıdır. Onu, düşüncesi, aksiyonu ve örnek yaşantısı ile yeniden ele almalı ve faydalanmalıyız. Aslında o, her yönüyle islam dünyasına sunulan evrensel bir reçete gibidir.
Son Osmanlı Şeyhülislamı Mustafa Sabri Efendi onu ,İslam dininin mücedditlerinden biri olarak arar.
Ömer Rıza Doğrul'un ifadesiyle o; "ilim ve fikri düşünce ile eylemi birleştiren" bir mütefekkir, ilim adamıdır.
Musa carullah'ın, yeniden hatırlanması; fikir düşünce ve aksiyonundan istifade edilmesi temennisiyle...


Dipnot:
(1) Musa Carullah Bigiyef, Mehmet Görmez, TDV Yay., S:IX
(2) Musa Carullah Bigiyef, Mehmet Görmez, TDV Yay., S:XI
(3) Musa Carullah Bigiyef, Mehmet Görmez, TDV Yay., S:8
(4) Musa Carullah Bigiyef, Mehmet Görmez, TDV Yay., S:10
(5) Musa Carullah Bigiyef, Mehmet Görmez, TDV Yay., S:24
(6) Yarın Dergisi, Sayı 42, Ekim 2005
(7) Bakınız: Kitab us-Sünne, Musa Carullah, ankara okulu yay.)
(8) Hatun, Musa Carullah, Kitabiyat Yay., s: 11
(9) İlahi Rahmet ve Uluhiyyet, Musa Carullah, Fide yay, s: 13-15
(10) İslam Şeriatının Esasları, Musa Carullah, Kitabiyat Yay., s: 12
(11) İslam Şeriatının Esasları, Musa Carullah, Kitabiyat Yay., s: 93-94
(12) Büyük Mevzularda Ufak Fikirler, Musa Carullah, Kitabiyat Yay., s: 13

yustosun@hotmail.com


Kaynak: YARIN Dergisi, Şubat 2006

Yazan: nuri saglam Tarih: April 21, 2006 8:16 PM

Metin Bey Dostum,

internette Musa Carullah ile ilgili bayağı bilgiye rastladım. en son çıkan tanıtıcı bir yazı Yusuf Tosun tarafından Yarın dergisinde çıkmış. dikkatinize sunuyorum.

İslam Dünyasına Evrensel Reçete: Musa Carullah

Musa Carullah, bütün islam dünyasında tanınan ilim ve fikir adamıdır. İlimde derinleşen bu mümtaz şahsiyetin islam toplumunun uyanışında, harekete geçirilmesinde etkisi büyüktür.

MUSA CARULLAH BİGİYEF (1875-1949)
1875 yılında Avrupa Rusya'sının Rostov Na-Don şehrinde doğdu. Dedesi Abdulkerin Efendi, babası ise Yarullah'tır. Annesi Fatıma Hanım'dır. Annesi Fatıma Hanım'ın aslen Bigioğulları soyundan olmasından dolayı, Yarullah efendinin çocuklarına Bigioğulları denmiştir. 6 yaşındayken babasını kaybeden Musa Carullah'ın eğitimiyle annesi Fatıma Hanım bizzat ilgilenir.
Musa Carullah, ilk eğitimini annesinden aldıktan sonra, Rus Teknik Lisesine gider ve lise tahsilini burada tamamlar. Lise tahsilinden sonra dini ilimler öğrenmek için Buhara'ya gider ve burada birçok ilim tahsil edip, devrin ünlü birçok hocasından dersler alır. Dini ilimler yanında, astronomi ve matematiğe de büyük ilgi duyar.
Bir ara İstanbul'da mühendislik okuluna kaydolmuşsa da tahsilini tamamlayamamıştır. İstanbul'dan Mısır'a ilim tahsili için gitmiş, ancak umduğunu burada da bulamamıştır. Bundan böyle çalışmalarını ferdi olarak yürütmüş ve Muhammed Abduh'un ders halkalarına katılmıştır. Mekke ve Medine'de ilim tahsil eden Musa Carullah, daha sonraları Hindistan'a, oradan da tekrar Kahire'ye dönmüştür. En son Beyrut'a ilim tahsili için giden M. Carullah, ilim için diyar diyar dolaşmıştır.
1904 yılında bir İslam Alimi olarak memleketine döner ve 1905 yılında Esma Aliyye Hanım ile evlenir. Musa Carullah'ın Esma Hanım'dan sekiz çocuğu (6 kız, 2 erkek) olmuştur. Petersburg'da Hukuk Eğitimi gören Musa Carullah 1905'den sonra gazeteciliğe başlar.
El-Asr'ul Cedid ve Vakit gazetelerinde makaleler yayımlar. Daha sonra ise arkadaşı Abdurreşid İbrahim ile birlikte Ülfet gazetesini çıkarır. 1907'de Ülfet Gazetesinin kapanmasının akabinde telif eserler yazmıştır. 1913 yılında Petersburg'da Emanet Matbaasını kurarak "İL" adında bir gazete çıkarır.
1917 yılında toplanan Rusya Müslümanları 5. Kurultayı'nda Divan Başkanı seçilir. 1918 yılında El-Minber adında bir dergi çıkarır.
1923 yılında Finlandiya'da bastırılan "İslamiyet'in Elifbası" eserinden dolayı 1930 yılında Rusya'yı terk ederek sürgün hayatı yaşar. Rusya'da 3 ay hapis yatmıştır.
Dünyanın birçok yerine davet edilip fikir ve düşüncelerinden istifade edilen Musa Carullah, uzun bir uğraşı ve tecrübeden sonra Komünist rejimden Müslümanlar lehine, hiçbir taviz koparamayacağını anladığı 1930'dan sonra Rusya'yı terk etmeye karar vermiştir.
1946 yılında Bombay'a, 1947'de ise Kahire'ye gider. 1947-1948 kışını İstanbul'da geçirir.
Ömrünün son demlerinde kendisine kucak açan arkadaşı Abdurreşid İbrahim'in kızı Fevziye Hanım ve Alimcan İdrisi'nin, durumu Hidiv Tevfik'in kızı Prenses Hatice'ye aktarmasıyla kendisine Mısru'l Kadim'deki kimsesizler huzurevinde yer verilir. 28 Ekim 1949 yılında burada vefat etmiştir.

I.
Musa Carullah'ın yetiştiği Kazan yurdu ve Kazan Türkleri hakkında bilgilenmenin, onu tanımaya yardımcı olacağı muhakkaktır. "orta-İdil şivesi (Kazan Türkçesi) ile konuşan bütün Türklere, Kazan Türkleri"(4) denilmektedir. Bölge, miladi 7. asırda Sasani İmparatorluğunun yıkılmasıyla İslamla tanışır. İki asra kadar İslamı tamamen benimseyip yaşayan Kazan Türkleri, 15. asırda tarih sahnesinden çekilip Rusların boyunduruğu altına girerler. Bu esaret, büyük kanlı savaşlardan sonra olmuştur. Özgürlüklerini yitirmemek için çokça direnen Kazan Türklerinin, Ruslar tarafından hunharca katledildiği tarihte kayıtlıdır. Öyle ki bu katliamın bir jenoside dönüştüğü de rivayetler arasındadır.


Ancak Kazan Türkleri 18. asrın ortalarından sonra (2.Türk-Rus savaşı) I. Katerina döneminde yavaş yavaş kendine gelmeye başlamış ve yeniden sosyal, siyasal ve ekonomik olarak yapılanmaya çalışmışlardır.
1905 Rus İnkılabı Kazanların hayatında yeni bir sayfa açar. Rusya'daki Müslüman Türkler, "Müslüman İttifakı" nı teşkil etmeye çalışırlar. Bu dönemde "Müslüman İttifakı" çabaları 1917 Bolşevik ihtilaliyle hız kazanmış ve 1917 Mayıs ayında "İlk umumi Rusya Müslümanları Kongresi" gerçekleştirilmiştir. Ancak bu sevindirici gelişme uzun sürmemiş ve 1918 yılında Ruslar, Müslümanlara ait bütün müesseseleri kapatmış ve yöneticilerini de zindana tıkamışlartır. 1920'de ise Rusya'ya bağlı Kazan toprakları üzerinde Tataristan Cumhuriyeti kurulmuştur.


Maveraunnehir bölgesinde kurulan Kazan Hanlığı, Miladi 900 yıllarında İslamiyet'le tanışmış, ancak 1500 yıllarında Rus hakimiyeti altına girerek esareti solumaya başlamıştır. Kazan Türklerinin bu esaret döneminde gördükleri zulüm ve baskılar onları din, örf, adet ve kültürlerinden uzaklaştırmalarının aksine, daha da kendi özlerine (din, kültür, örf, adet vs.) kenetlemiştir. Bu durum, tarihçileri bile şaşırtmıştır. Söz konusu şaşırtıcı durumun yegane sebebinin bölgedeki ilim adamlarının gayret ve çabalarından(1) kaynaklandığını unutmamak gerekir. Gayret ve çabalarıyla tarihe mal olan bu ilim adamlarının başında Abdunnasır Kursavi (1776-1812), Şihabuddin Mercani (1818-1889), Rizaeddin B.Fahreddin (1858-1936) isimlerinin yanı sıra Abdurreşid İbrahim Efendi, Zakir Kadiri, Kayyum Nasiri, Alimcan Banudi gibi simaları da hatırlatmakta fayda vardır.


Bu kervanın son büyük temsilcisi ise Türkistan İlim Dünyasının en önemli isimlerinden Musa Carullah Bigiyef'tir. 74 yıllık çile, ızdırap, meşakkat dolu yaşamını bu davaya adayan büyük düşünür ve aksiyon adamı Musa Carullah, bu kutlu eylemini dünyaya egemen kılmak çok çaba sarf etmiş fakat tam olarak başarı elde edememiştir.(2) Böylesine tarihte büyük bir iz bırakan şahsiyetin bugün bilinmemesi, tanınmaması ise ayrıca esef vericidir. Çünkü 120'den fazla eser sahibi bu büyük ilim adamı hakkında yazılanlar, birkaç tez çalışması ve makalenin ötesine geçmemektedir. Umarız ki okullarda 100 temel eser vb. eğitim heyecanının yaşandığı bir dönemde, Musa Carullah'ın eserleri de yeniden gündeme gelir ve bu nesil onu tanıma ve fikir/düşünce ve aksiyonundan faydalanma imkanına kavuşur.


Musa Carullah'ın biyografi konusundaki hassasiyeti dikkatlerden kaçmayan önemli bir husustur. O, biyografisi ele alınan şahsın manevi hayatından çok icraatlarının gündeme gelmesinden yanadır. Çünkü insanın mistik boyutunun irdelenmesi tehlikelidir ve okuyanı yanlış yönlendirme olasılığı vardır. Bu nedenledir ki biyografi yazmak, en zor işlerden biridir.


Türkler arasında ortak bir dil oluşturmak için önemli faaliyet ve düşünceler ortaya koyan Musa Carullah, aynı zamanda "edip ve şair ruhlu"(3) biridir.

II.
Musa Carullah büyük bir ilim adamıdır. İlim tahsili için 11 yıl diyar diyar dolaşmış ve mü'minin yitik malı olan ilim ve hikmeti nerede bulmuşsa almıştır. O, birçok dalda ilim tahsil etmiştir. Dini ilimlerin yanısıra Astronomi ve Matematiğe de büyük hayranlık ve iştah duymuş ve bu alanda da ilim tahsil etmiştir. Bir ara ilim aşkıyla İstanbul'a gelerek Mühendislik okuluna kaydolan Musa Carullah'a arkadaşı Musa Akyiğitzade onu bu fikrinden vazgeçirerek başlattığı İslami İlimleri tamamlamasını önermiştir. O da bu tavsiyeye kulak vererek İslami İlimlerde derinleşmeye çalışmıştır. En son tahsil durağı Beyrut olmuştur. Daha öğrencilik yıllarında eser veren Musa Carullah, ilim öğrenme serüvenini şöyle dile getirir: "Büyük ümitlerle İslam alemini gezdim. Buhara, Türkiye, Mısır, Hicaz, Hind ve Şam diyarlarında dolaştım. Dini medreselerin her birini gördüm. Fakat teessüf, akibet kanaatle değil, tamam-ı hayretle vatanıma döndüm"(5)


Onun ilim aşkı evliliğinden (1905)'den sonra da devam etmiştir. Petersburg'da Hukuk Fakültesine kaydolmuş ve 1905 ihtilalinin imkanlarından istifade ederek gazetecilik yapmıştır. Arkadaşı Abdurreşid İbrahim ile birlikte çıkardığı Ülfet Gazetesi büyük yankı uyandırmıştır. Rusya'daki Müslümanların bağımsızlığı ve özgürlüğü için birçok faaliyete katılmıştır. 1906 yılında kurulmasına karar verilen "Müslüman ittifakı" partisinin 15 kişilik komitesine seçilmiştir.
Ancak Rusya'nın 1907 yılında Müslümanlar üzerinde arttırdığı baskılar nedeniyle Ülfet gazetesi kapatılmış ve Abdurreşid İbrahim Japonya'ya kaçmak zorunda kalmıştır. (6)


Gazetecilik hayatının sona ermesiyle telif eserler yazmaya başlamıştır. 1917 Rus İhtilaline kadar 20 civarında esere imza atan Musa Carullah, 1910 yılında Lütfullah İshaki ile Finlandiya'ya yeni bir ictihad (kuzey kutbunda akşam, yatsı ve sabah namazı ve oruç) yapmak için gider ve bu konu üzerinde yoğunlaşır.


1917 Bolşevik ihtilali ile birlikte Musa Carullah da aktif siyasete katılmak zorunda kalmıştır. Ancak Bolşevik ihtilali ile birlikte birçok aydın-düşünür Rusya dışına kaçmasına rağmen Musa Carullah, Rusya'da kalarak halkla iç içe kalmayı tercih etmiştir.


Musa Carullah, Türkiye'ye büyük ümitlelerle bağlıydı. Öyle ki Rusya Müslümanlarının resmen halifeye bağlanma kararının alındığı 1920 Ufa Kongresi sırasında kaleme aldığı "Türkiye Büyük Millet Meclisine Müracaat" adlı eseri, TBMM üyesi Suysallı İsmail Suphi Bey aracılığıyla Mustafa Kemal Paşa'ya takdim edilmiş ancak bu esere fazla alaka gösterilmemiştir.


Musa Carullah, Bolşevik ihtilalinin liderlerinden Buharin'in yazdığı "Komünizm Elifbası" eserine karşılık "İslamiyet'in Elifbası" adlı eseri kaleme almıştır. Anayasa özelliğini taşıyan söz konusu eser hem Dünya Müslümanları hem de diğer Rusya Müslümanları arasında büyük yankı uyandırmış ve eser çoğaltılarak elden ele dağıtılmıştır. Bu eser, onun takibata alınmasına ve akabinde zindana atılmasına sebep olmuştur. Türk yetkililerin de girişimiyle Rusya zindanlarında üç aylık bir mahkumiyetin ardından serbest bırakılan Musa Carullah, üç yıl gözaltında tutulmuştur.


Musa Carullah'ın 1930'da başlayan sürgün hayatının büyük bir çoğunluğu yolculukla geçmiştir. Birçok şehre uğramış ve dönemin saygın ilim adamlarıyla fikir teatilerinde bulunmuştur. Afganistan, İran, Irak, Suriye, İstanbul, Hindistan ve arkadaşı Abdurreşid İbrahim tarafından davet edildiği Japonya sürgün hayatı boyunca uğradığı yerler olmuştur. O bu seyahatlere son vererek çok sevdiği Kabil şehrine yerleşmek arzusundayken İngilizler onu Peşaver'de yakalayıp 1,5-2 yıl kadar zindana atarlar. 1945 yılına kadar burada göz hapsinde tutulan Musa Carullah, 1946 yılında Delhi'ye oradan da Bombay'a geçer.


Bildiği ve düşündüğü her şeyi eyleme dökmeye çalışan Musa Carullah bütün islam dünyasında tanınan ilim ve fikir adamıdır. İlimde derinleşen bu mümtaz şahsiyetin islam toplumunun uyanışında, harekete geçirilmesinde etkisi büyüktür. Musa Carullah hem dini ilimler (tefsir, fıkıh, hadis, hukuk, usul, kelam vs.) hem de matematik ve astronomiyle uğraşmıştır. Edebi bir üslubu olan Musa Carullah, Arap Dili ve Edebiyatı'na tamamen vakıftır. Onun ilim öğrenme aşkı birçok dili de öğrenmesine yol açmıştır. Hint Mahabaratha Veda metinlerini okumak için Sanksritçe öğrenen Musa Carullah, en büyük çabayı Rusya'da, Rus Müslümanlarının kurtuluşu için sarf etmiştir. O hem doğu, hem de batı yazar ve düşünürlerinin eserlerini tetkik ederek en doğru yolu ortaya koymaya çalışmıştır.


Musa Carullah Fıkıh Usulü, Kur'an Tefsiri, Sünnet ve Hadis, Kelam gibi islami ilimlerde önemli notlar düşmüştür. İslami ilimler ile ilgili yazdığı birçok eserler uzun süre Arap aleminde ders kitabı olarak okutulmuştur. O, kelama şiddetle karşı çıkarken ve kelamcılara "Delilleri kendi hevalarına tabi kılmaları" nedeniyle sünnete de farklı bir tanımlama getirmiştir. Ona göre sünnet; Kur'an'ı da içine alan peygamberin gerek söz, gerek davranışlarıyla ortaya koyduğu yolun ortak adıdır.(7) Bu bakış açısından yola çıkarak onun hadis ilmiyle fazla uğraşmadığını söylemek yanlış bir tespit değildir.

III.
18.yüzyılın sonu itibariyle İslam dünyasında yeni arayışlar hız kazanmıştır. Kazan Türkleri arasında da reform ve tecdit hareketleri bu minval üzere olmuştur. Kazan Türkleri arasında hızla gelişen söz konusu yenileme hareketi; birincisi "batıyı taklit", ikincisi "eski alimlerin geleneğini reddedip içtihat kapısının açık olduğunu" söyleyenler şeklindedir. Musa Carullah da bu ikinci grup içinde yer alanlardandır. Musa Carullah bu yönde verdiği mücadele ile İngiliz yazar Williams'ın tespitiyle "Müslüman Luther" olarak dikkat çekmiştir. O, yenilik taraftarı bir düşünür ve ilim adamıdır.
Musa Carullah; Aristo'nun "zihni hatadan koruyan" mantık anlayışına karşı çıkıp, İbn-i Teymiye'nin de benimsediği "insanı harekete ve teşebbüse geçiren Kur'an mantığını" kabul etmiştir. Descartes, Stuart Mill de böylesi bir mantık anlayışına sahip düşünürlerdendir.


Musa Carullah'ın İslam anlayışı da bir çok yenilikler içerir. Ona göre İslami birçok mevzu, dondurularak ve şekillendirilerek amacından saptırılmıştır. Bu yönüyle hür akıl ve hür fikir onun muhayyilesinde önemli bir yer alır. Dinin dondurulup rafa kaldırılmasına karşılık o, İslamın dinamik ve yenilikçi yönünü hareket geçirmeye çalışmıştır. Bu durumu onun birçok eserinde görmek mümkündür. Onun, müslümanların geri kalışlarına sebep olarak gösterdiği en önemli hastalık; taklit olmuştur. Bir çok geri kalış sebebinin ana kaynağını taklitte görür ve bu taklit hastalığının hızla tedavi edilmesi gerektiğinin altını çizer.


Musa Carullah, sadece doğu toplumlarının değil, bütün insanlığın ortak meselesi olan kadın meselesine de eğilmiştir. Bu konuda "Hatun" adında bir eser yazan M. Carullah, diğer eserlerinde de bu konuya eğilmiştir. Kadın, her dönemin en çok tartışılan meselelerin başından gelmiştir hiç şüphesiz. Musa Carullah da böylece kadın ile ilgili görüş ve düşüncelerinin HATUN adındaki eserle kalıcılaştırmıştır. Yeni bakış açısı ve görüşleriyle konuyu masaya yatıran eser, orijinal görüşler ortaya koymaktadır. Özellikle İslam'da kadın hakları ve hicap felsefesi konularında yeni bakış açılarına şahit oluyoruz bu eserde. Sadece şark toplumlarında değil bütün bir dünyada yanlış algılanıp tanımlanan kadın meselesine (8) yepyeni bir pencere açıyor Musa Carullah.


Kadının yaratılışı, aile nizamı, nikah, talak, çok evlilik, kadının şahitliği, miras, gibi birçok konuda Kur'an merkezli yepyeni yaklaşımlarda bulunan yazar 1916 da kaleme aldığı Hatun isimli çalışmasını 1933 de Berlin'de bastırdı.


Musa Carullah'ın, eğitim sistemi ile ilgi bir çok yenilikçi görüş ve icraatları vardır. O, mevcut medreselerin ıslahı için çokça kafa yormuştur. Bu nedenle de yeni medreselerin açılması için girişimlerde bulunmuştur. Ancak onun medrese açma girişimi, çoğu kere başarısızlıkla sonuçlanmıştır. Hayatının son demlerinde bu emelini gerçekleştirmek için Hindistan'da medrese açma girişiminde bulunmuş ve bu talebi olumlu karşılanmıştır. Bununla ilgili programını bir kitapçık halinde basmış, ancak rahatsızlıkları medrese kurmaya engel olmuştur.


Musa Carullah, Türkiye ile gönül bağı olan ve Türkiye'den büyük ümit bekleyen biridir. Bu nedenle de Türkiye ile sürekli irtibat halinde olmuştur. O, İslam Dünyasının yeniden kalkınışının Türkiye'den zuhur edeceğine inananlardandır. En büyük emellerinden biri de Türkiye'de bir medrese açmak olmuştur. Bu nedenle de Bombay'da yayınladığı El-Kanunu'l Medeniyyu'l-İslami eserini dönemin Cumhurbaşkanı İnönü'ye ithaf etmiştir.

IV.
Musa Carullah, bütün dinlere karşı saygılı ve ister kahir, ister müşrik isterse inkarcı ne olursa olsun bütün insanlığın kurtuluşuna inananlardandır. O, yüce yaratıcının bütün insanlığı cennete koyacağını ortaya koymak istemiştir. Onun; "Merhamet edenlerin en merhametlisi ve yardım edenlerin en iyilik seveni Hz. Allah'ın, mutlak rahmetini zavallı insanların hiçbirinden esirgememek ve varlık aleminin her bir zerresine varıncaya değin, hesapsız, bolca ve esirgemeksizin verilmiş mutlak rahmetin en geniş şekilde açılmış kapılarını, insanların yüzüne kapamamak için "bütün insanların kurtuluşuna" inanırım. Bu konudaki inancım işte budur." (9) düşüncesini dillendirdiği İlahi Rahmet ve Uluhiyet adlı eseri yayınladığı dönemde büyük yankı uyandırmıştır. İlahi Rahmetin kapsayıcılığı tezini Mevlana Celalettin er-Rumi, Muhyiddin b. Arabi gibi kaynaklarla kuvvetlendiren M. Carullah, bu görüşleriyle şiddetli eleştiriler almış ve aşağılanmıştır. Ancak o cesur bir şekilde tezini ispata çalışmış ve sonuna kadar düşüncelerini savunmuştur. Ve diğer bir çok alanda olduğu gibi bu konuda da "Ne felaket, ne de zarardan korkarım." düsturuyla hareket etmiştir.


Musa Carullah, İslam şeriatının esaslarını farklı bir göz ve bakışlı yeniden yazmaya çalışan değişimci bir ruha sahiptir. Bu anlamda onun çalışmaları genelde girizgah şeklinde olmuştur. Sürgünler, sıkıntılar, ızdıraplar yaşayan ve zor şartlar altında eserler kaleme alan Musa Carullah'ın başlıklar halinde yol haritası ortaya koyması olağandır. Buna rağmen o, kendi dönemimin güncel meselelerine (banka, faiz, sigorta v.s.) konulara bigane kalmamış ve konuyla ilgili görüş ve düşüncelerini ortaya koyan risaleler yazmıştır. Bu konulardaki düşüncelerinin tam anlaşılabilmesi için İslam şeriatının esaslarını öncelikle ortaya koymuştur. Kitabiyat yayınlarının günümüz Türkçesine çevirerek yayınladığı eserleri, onun hem düşünce dünyasının, hem de bu ve benzeri konulardaki düşüncelerinin anlaşılmasında önemli bir adım olduğu inkar edilemez. İnsanlık için evrensel bir kurtuluş niteliği taşıyan islamın esasları (10) konusunda süzme bilgi ve bakış açıları içeren İslam Şeriatının Esasları çalışması şeriat, hilafet, Kur'an-ı Kerim ve vahiy, risalet ve ümmet, hükümlerin tasnifi, örtünme, kadın, Ümmilik meselesi, davet yolları, Kur'an'ın belagat mucizesi, fıkıh, içtihad... v.s konularını ihtiva etmektedir. Aslında o, bu konulara değinmekle islamın sabiteleri ve değişmezlerini ortaya koymaya çalışmaktadır. Onun en önemli vurgusu ise içtihad kapısının açık olduğu düşüncesidir. (11)


Musa Carullah, yaşadığı dönemde bir çok polemiğe girmekten de kaçınmamıştır. Eserlere tenkitlerde bulunmuş, güncel ve ilmi meselelerle ilgili görüşlerini ortaya koymuş, kendisine ve eserlerine yapılan sataşma ve eleştirilere cevap vermiştir. Bunlardan biri de Kozanlı Ziya'eddin Kemali'nin "Dini Tedbirler" eserine yapmış olduğu reddiyedir. 1873'de Ufa'da doğan Ziya'eddin Kemali, yenilikçi bir alim ve mütefekkirdir aslında. Musa Carullah'ın "Büyük Mevzularda Ufak Fikirler" adlı çalışması Ziya'eddin Kemali'nin "Dini Tedbirler" eserine yaptığı reddiye'nin yanısıra , Celal Nuri İleri'nini İttihad-ı İslam ve Hatemu'l Enbiya çalışmalarına eleştirilerini de içermektedir. Musa Carullah'ın bu çalışması sonradan kitap haline getirilmiştir.
Musa Carullah, Ziya'eddin Kemali'nin söz konusu çalışması için "Gayet büyük mevzuda en ufak fikirler, lezzeti olmayan, Fikirler" tespitinde bulunmuş ve akabinde de eleştirilerini sıralamıştır.(12)

V.
19. Yüzyılın ortalarına kadar kalemi ve aksiyonuyla islam dünyasında unutulmaz bir mücadele veren yenilikçi yazar, düşünür ve dava adamı Musa Carullah, insanlığın can çekiştiği şu dönemde dikkate alınması gereken önemli bir yol kavşağıdır. Onu, düşüncesi, aksiyonu ve örnek yaşantısı ile yeniden ele almalı ve faydalanmalıyız. Aslında o, her yönüyle islam dünyasına sunulan evrensel bir reçete gibidir.
Son Osmanlı Şeyhülislamı Mustafa Sabri Efendi onu ,İslam dininin mücedditlerinden biri olarak arar.
Ömer Rıza Doğrul'un ifadesiyle o; "ilim ve fikri düşünce ile eylemi birleştiren" bir mütefekkir, ilim adamıdır.
Musa carullah'ın, yeniden hatırlanması; fikir düşünce ve aksiyonundan istifade edilmesi temennisiyle...


Dipnot:
(1) Musa Carullah Bigiyef, Mehmet Görmez, TDV Yay., S:IX
(2) Musa Carullah Bigiyef, Mehmet Görmez, TDV Yay., S:XI
(3) Musa Carullah Bigiyef, Mehmet Görmez, TDV Yay., S:8
(4) Musa Carullah Bigiyef, Mehmet Görmez, TDV Yay., S:10
(5) Musa Carullah Bigiyef, Mehmet Görmez, TDV Yay., S:24
(6) Yarın Dergisi, Sayı 42, Ekim 2005
(7) Bakınız: Kitab us-Sünne, Musa Carullah, ankara okulu yay.)
(8) Hatun, Musa Carullah, Kitabiyat Yay., s: 11
(9) İlahi Rahmet ve Uluhiyyet, Musa Carullah, Fide yay, s: 13-15
(10) İslam Şeriatının Esasları, Musa Carullah, Kitabiyat Yay., s: 12
(11) İslam Şeriatının Esasları, Musa Carullah, Kitabiyat Yay., s: 93-94
(12) Büyük Mevzularda Ufak Fikirler, Musa Carullah, Kitabiyat Yay., s: 13

yustosun@hotmail.com


Kaynak: YARIN Dergisi, Şubat 2006

Yazan: nuri saglam Tarih: April 21, 2006 8:17 PM

Bugünkü Radikal'de Funda Özkan'ın köşesinden bir alıntı:

Bilgi Üniversitesi Sosyoloji Bölüm Başkanı Arus Yumul, "Yaşam tarzı savaşı yaşıyoruz" diyor. Arus Yumul'un tırnak içi sözlerini ben de dikkatlice tırnak içine alıyorum: "Batılı gibi giyinen, hareket eden, dans eden (siyasetçiler vals tartışması da yapmıştı) 'medeni beden' olarak kabul edildi, diğerleri dışlanmıştı. 'Normalin dışında' kalanlar kamusal alanın dışına çıkmak zorundaydı veya farklı bedenselliklerinden kurtulmak zorundaydı. Şimdi özel alana itilmiş olanlar kamusal alana giriyor. Yaşanılanlar 'kurgulanan medenileşme projesinin' bir anlamda başarısızlığa uğramasıdır."
http://www.radikal.com.tr/haber.php?haberno=185064

Ayrıca, Fethi Bey'in blogunda saygıdeğer dostumuz Muzmin Anonim Bey, benim kaçırdığım bir köşeyazısına link vermiş. Gerçekten önemli, dikkate değer bir yazı. Tiksinti ve nefret odağım olan meşhur Beyaz(lamış) Türk'ün, Dönekliğin Kitabını Yazmış Olan [:mecazen de, hakikaten de] Türk'ün köşeyazısı bu. Mutlaka okuyunuz:
http://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/4289586.asp?yazarid=10&gi

Yazan: metin-thePoor Tarih: April 21, 2006 11:50 PM

Metin-the-Poor dostum,

Ben sizin ahlaki, entellektuel dursunuzda birinin kime oy verdigini kafamda sorgulama ihtiyaci dahi duymam. Sadece tipik sag-sol paradigmasi disina cikmadan bahsettiginiz icin aklima Tibuk geldi; o kadar. Soyledigim gibi son 27 yil icersinde Turkiye'deki siyasi hareketler ancak uzaktan takip edebildim; ozellikle internet oncesi donemde. Madem bahsettiniz sorayim: Aybar 80'lerde falan partimi kurdu? Ben onun pilinin 70'lerde bittigini saniyordum.

Benim oy gecmisimi ifsa etmeme gerek yok cunki Turkiye'de sadece bir kere oy kullandim hayatimda 77 veya 78 secimlerinde.

Liberal solcu dediniz aklima yazilarinin cogunu takdir ettigim LDT (Liberal Dusunce Toplulugu) geldi. Ozellikle kurucu ve yoneticilerinden Atilla Yayla ve Mustafa Erdogan'in butun yazilarini begeniyorum. Yayla'nin Mahcupyan'la liberalizm uzerine tartismasindada Mahcupyan'in biraz kacak dogus taktiklerini kullandigini dusunuyorum. Aslinda ikisininde hemfikir oldugu demokrasi veya liberalizmin ortustugu birey veya topluluk haklarinin yuzde doksaninin cignedigi bir ulkede tartismalarini akademik buluyorum. Yayla ve Erdogan gibi aydinlari tutarli, omurgali demokratik duruslarindan dolayi takdir ediyorum; Mahcupyan'i da ayni sebeple takdir ederdim bir zamanlar ama son birkac yildir biraz "selective" davrandigi dusuncesindeyim. Ilginctir kendiside digerlerini mesela "dindar kesimi" kendilerini direkt ilgilendirmeyen konularda "ikircikli" tavir almakla sucluyor.

LDT'nin haber-yorum portali www.haberfeneri.com'u tavsiye ederim herkese. Bende epeydir buraya fazla takilmaktan ziyaret edemedim; isim degistirecekti.

Selamlar, saygilar
Bekir L. Yildirim

Yazan: Bekir L. Yildirim Tarih: April 22, 2006 3:40 AM

Metin Bey,


Nuri Bey ağabeyim Musa Carullah'la ilgili çokyararlı bir yazıyı siteye eklemiş.Çokta iyi yapmış.Hepimiz faydalandık.

Mailinizi aldım. Hem size hem de Nuri Bey'e mail gönderdim.Ama ulaşıp ulaşmadığını bilmiyorum, ulaşmadıysa haber verin tekrar atayım. Burayı da bu arada posta kutusuna çevirdim Mustafa Bey kusuruma bakmasın..

Bu arada tatil fikrini bir daha düşünün.Önyargılarıparçalamak atomu parçalamaktan zordur.. :-)

saygı ve hürmetler.

Yazan: S.Öztürk Tarih: April 22, 2006 2:11 PM

Sevgili S.ÖZtürk Bey,

mail ulaşmadı henuz. tekrar denersen memnun olurum.

Yazan: nuri saglam Tarih: April 22, 2006 5:34 PM

Nuri Bey ağabeyim ,

Hem mynet adresimden hem de gmail adresimden tekrar denedim hata veriyor.Nedenini anlayamadım.
ozturks29@mynet.com'a bir kontrol mesajı atarsanız ya da aynı adrese başka bir mail adresi yollarsanız tekrar göndermeyi deneyeceğim. (Bloguma yorum olarak girsenizde olur.)

Bu arada özel ileti için burayı meşgul ettiğimden dolayı Mustafa Bey'den özür dilerim.

saygılarımla..

Yazan: S.Öztürk Tarih: April 22, 2006 6:56 PM

Kıymetli Bekir Bey,

(Yetişemez oldum blog trafiğine artık! Önceki yazılarınızdan biriyle ilgili gecikmiş bir parmak kaldırıştır bu.)

Şu mahut “korku” mes’elesi ile ilgili yazdıklarınız için eyvallah. Ancak bakınız, sıradan laikçi vatandaş nezdinde ele alırsak, korkunun menbaının, aslında, düzen sahiplerinin ince bir işçilikle avamın kollektif zihin dünyasında inşa ettiği korkunç bir cehalet olduğunu görürüz. O halde yapılması gereken, bu cehalete sırtını çevirip korkunun ömrünü kendi ellerinizle uzatmak mı olmalıdır? “Tavan/taban” ayrımını burada bunun için önemsiyorum işte.

“Velayet-nubuvvet ayrimi, demokrasinin Islam'la celiski icinde olmadigi vb mevzular” [BY]

Bahsettiğiniz bu ve bunun gibi konuları burada Ataman Bey ve onun gibi düşünen, İS ve HÇ okumaktan beyni uyuşmuş sokaktaki laikçi vatandaşa lisan-ı münasiple ve sabırla anlatmaya çalışmak, benim daha önceki yazılarımdan birinde eksik bir listesini çıkardığım korkuların, bertaraf edilmesi değilse bile, en azından daha ciddiye alınıp cevaplanmaya değer görülebilir iddialarla önümüze getirilebilmesine zemin hazırlar.

Yazan: metin-thePoor Tarih: April 22, 2006 11:05 PM

Sevgili Nuri Beyciğim,

Çok teşekkür ederim. Yararlandım. Bu şahıs gerçekten çok ilgimi çekti, açıkçası tanımıyordum. Bu kadarla kalmayacak, fırsat bulduğumca daha yakından bakmaya çalışacağım kendisine.

Bilvesile, hem size hem de diğer dostlarıma belirtmek istediğim bir husus var. Kürt sorunu konusu açıldıkta zuhur eden birtakım haddini ve lafını bilmez faşist münasebetsiz hariç tutulursa, hepimiz burada iyi kötü edebimizle tartışıyor, fikir alışverişinde bulunuyoruz. Ne güzel, amma buranın zihin ve ufuk açıcı, entellektüel derinliği olan, okur ve yorumcularının bakış açılarını genişleten, ciddi bir buluşma noktası olabilmesi açısından, ben, bazı dostlarımın kimi İslami problematiklere ilişkin "kol kırılır, yen içinde kalır" yaklaşımını da, Bekir Bey'in "Akademik tartışmanın yeri ve sırası mı şimdi?" tepkisini de -gerekçelerinin bir kısmına katılıyorsam da- doğru bulmuyorum.

Yazan: metin-thePoor Tarih: April 22, 2006 11:34 PM

Sevgili Suat Bey kardeşim,

Mailiniz aldım, yararlandım, teşekkür ederim. Sanırım cevap mailim ulaşmadı. Blogunuza erişmede de zaman zaman sorun yaşıyorum, bilmem nedendir?

Tatil meselesine gelince, bu, Ataman Bey'le benim aramdaki bir husus olmaktan hızla uzaklaşıyor. Biz burada tatlı tatlı söyleşirken, pek yakında AYŞE tatile çıkabilir bir ihtimal. Yani şekil A'da görüldüğü gibi:
http://www.aksam.com.tr/yazar.asp?a=37078,10,2

Yazan: metin-thePoor Tarih: April 22, 2006 11:57 PM

Ataman Bey,

Sizi, Emin Oktay sendromundan kurtulup ciddi ciddi tarih, sosyoloji, siyaset psikolojisi, siyaset sosyolojisi, teoloji ve sair alanlarda ders çalışmaya davet ediyorum. Benim işlerim yoğun, patronlardan izin alma durumum da yok, onun için tatile çıkamayacağım, ama siz yılmayın, derslere gömülmeden önce biraz kafa dinlemeyi de unutmayın bu arada.
***
“Ne demek Türk kökenli olduğunuz halde Türklük projesi içersinde zorla yer almaktan gurur değil de hicap duymak?” sorunuzun yanıtını acaba bir de fen bilimlerindeki “olmayana ergi” yöntemiyle mi vermeye çalışsam?
***
“’Türküm’ diyen herkes Türk'tür.” cümleniz gramatik olarak değil ama, lojik olarak sorunlu.
***
“28.Şubat'a, uygulama ve sonuçlarına sizlerden daha çok ben karşı çıkıyorum” demişsiniz. Küçük dilimi yutayazdım!
***
Bu gecelik böyle olsun. Size ayrıntılı ve uzun yazacağım fırsatım olursa.

Yazan: metin-thePoor Tarih: April 23, 2006 12:40 AM

Değerli Bekir Bey dostum,

Aybar’ın son partisi olan Sosyalist Devrim Partisi’ne, Cenan Bıçakçı’nın başkanlık ettiği sıralar, 1979’da girdiği ara seçimlerde oy vermiştim. Yarım bıraktığım yazıma devam edeceğim sonra. Bunu iki nedenle istiyorum. Bir: Burada ciddi “takılan” dostların birbirinin zihinsel topoğrafyasını/iklimini derinlemesine/genişliğiyle tanıması, tartışmalar için sağlam bir arkaplan oluşturabilir ve böylelikle tartışmalar daha akıcı ve sağlıklı yürütülebilir; düşünsel hayatımıza dair anekdotlar anlatmak bu amaca hizmet edebilir. İki: Ataman Bey’in S/B dünyasını renkli sinemaskop görüntülerle daha insancıl hale getirebiliriz.

LDT’den bahsettiğiniz isimleri takip ediyorum. Düzenli bir Radikal ve Zaman okuru olmam hasebiyle, Yayla-Mahçupyan polemiğini de kaçırmadan izliyorum. (Aradaki Herkül Millas müdahalesini bilmem yakaladınız mı?) Yayla’yı severim, Mülkiye’den hocam olan Mahçupyan’ın fikir dünyası da hoşuma gider, ancak bu polemik gerçekten fazla akademik (!) kaçmaya başladı ve raydan da çıkmaya yüz tuttu.

LDT sanıyorum ki liberal sol değil de liberal sağ diye etiketlendirilebilecek bir grup.

Liberalizm, liberteryanizm, sosyaldemokrasi ve sol... bunlara ne kadar mesafedeyim, koordinatlarım nedir, yazacağım inşallah.

Yazan: metin-thePoor Tarih: April 23, 2006 1:23 AM

Metin Bey ağabeyim,


Mailiniz aldım, yararlandım, teşekkür ederim. Sanırım cevap mailim ulaşmadı. Blogunuza erişmede de zaman zaman sorun yaşıyorum, bilmem nedendir?


Aldığınıza sevindim.Cevabınız ulaşmadı.Blogumda aslında ulaşım sorunu yok yada bana denk gelmedi.Ben oldukça hızlı ulaşıyorum belki sorunlu zamanlara denk gelmiş olabilir. Katkılarınızı mutlaka bekliyorum.


Tatil meselesine gelince, bu, Ataman Bey'le benim aramdaki bir husus olmaktan hızla uzaklaşıyor. Biz burada tatlı tatlı söyleşirken, pek yakında AYŞE tatile çıkabilir bir ihtimal. Yani şekil A'da görüldüğü gibi:
">http://www.aksam.com.tr/yazar.asp?a=37078,10,2


Engin Ardıç'ın analizleri bence çok ciddi.Hemen hemen aynı iddiaları birkaçgün önce bende bir "askerden" duydum. Birşeyler olacak, kesin ama ne olacak bilmiyoruz.

Yazan: S.Öztürk Tarih: April 23, 2006 3:10 AM

Sevgili Metin-the.Poor, S. Ozturk dostlarim,

Bu Ayse'nin ne yapabilecegini bilene ask olsun. Bende kafamda bircok noktalari birlestrip birseyler cikarmaya calisiyordum bir suredir ama bu bulmaca zor. Yeni TMK (Terorle Mucadele Kanunu) teklfi, Ferhat Sarikaya, Emniyet istihabarat amiri Uzun, ve Deniz Baykal'in "bununla bitmez" in den anladigim, yeni kurban talepleri (Sarikayanin bassavcisi ve yardimcisida topun agzinda), "milletlerarasi toplulugun" Iran planlari, ve bizim ic ve dis Kurt Meselelerimiz -ABd baglantisi. Komplo teorisyeni, numero uno, Mahir Kaynak dahi "birseyler olacak" tan cok fazla birsey diyemedi; ha birde "bu tanklar guneydogu daglarinda uc tan teroristimi kovalayacak" dedi. Benim aklima gelen, Ayse tatile cikacaksa, mutlaka bunun Ardic'in "acem savasi" ile ilgili bir quid-pro-quo (sen benim sirtimi kasi bende senin- her ne kadar bir tarafinin sirt kasima anlayisi epeyce farkli olabilsede) oldugudur. Uncle Sam kaz gelecek yerden tavukmu esirgeyecek? Herhalde tatile cikabilecek olan Ayse'yi taniyanlara bunu onun ailenin icindeki etkinligi ile alakasini hatirlatmaya gerek yok. Gecmiste bu tatillerin icerde nasil tedavule suruldugunu gorduk.

Dedimya Ayse ne yapacagini bizemi soracak? Biz sadece faturayi oderiz.

Bekir L. Yildirim

Yazan: Bekir L. Yildirim Tarih: April 23, 2006 12:37 PM

Metin Bey,Abi

Her seferinde "metin-the poor"un üstünde bir link arıyorum ama bulamıyorum. Size ait bir bloga hem sizin hem bizim çok ihtiyacımız var.
30 larınızda olduğunuzu düşünüyodum hep, meğerse benim doğduğum yıllarda siz oy kullanıyormuşsunuz.
Blogdaki herkesi dikkatle okuyorum ama sizi okumak bir zevk.Sadece siyasal duruşunuzu değil inançlarınızı ve nasıl şekillendiklerini de yazarsanız çok sevinirim. Birde bir gün sizin ve diğer abilerim gibi yazabilmek için ne kadar fırın ekmek yemem gerektiğini...
Sizler gibi değerli insanlarin çogunlukta olduğu bir dünya hayal midir?
Saygılarımla

Yazan: e-mine Tarih: April 23, 2006 6:12 PM

O kadar yorum var ki, hepsini satir satir okumak mumkun degil. Bunu demekle birlikte cogunu da okudum.

Aklimda kalanlarina bir iki yorum da ben getirecek olursam; mesela, Cumhurbaskaninin

aiklik ilkesi nedeniyle, dinin, bireyin manevi yaşamını aşarak, toplumsal yaşamı etkilemesine izin verilemez; bireyin inanç ve ibadet yaşamına, kamu düzenini, güvenini ve çıkarlarını korumak amacıyla sınırlamalar konulabilir; dinin kötüye kullanılması ve sömürülmesi yasaklanabilir

sozlerine atfen Bekir beyin soyledigi

Goruldugu gibi Sn. Sezer bu darbeler anayasasinin bir maddesini dahi parcalayarak en yasakci sekilde yorumluyor.

sozleri uzerine bir nuantik lakirdi da ben etmek isterim.

Serin kanli bakarsaniz, Cumhurbaskaninin hem malumu ilam ettigi, hem de bunun 'darbeler anayasasi' ile pek fazla ilgisi olmadigini gorebiliriz bence.

Devletin ibadet konusunda tahditler koymasi yeni bir sey degildir. Gerci, tam olarak ne zaman basladigini bilmiyorum, ama, mesela Hac 'farizasini' yerine getirmek konusunda uzun zamandir uygulanan bir tahdit sozkonusudur. Islam'in 5 farzindan birisi olan bu 'fariza'ya yonelik uygulanan bu tahdit hakkinda bugune kadar tek kelime duymus degilim.

Bu onemli bir emsaldir. Geriye kalanlari icin de bir tahdit getirilmesi halinde itiraz etmek icin uzerinde durulacak pek fazla bir zemin bulmak mumkun olmayacaktir.

Carullah ile ilgili bilgiler de guzel. Bu baglamda Ozturk beyin soylediklerinin de batini anlamlarini dikkatten kacirmak dogru olmaz ;-)

Yani gizlenen saklanan birşey yok aslında, bunlar zaten entellektüel müslümanlar tarafından bilinen eskiden beri kitaplarda yazılan konular.Sebepte siz ve buradaki nitelikli yorumcular değil , "geçerken uğrayan" derinliğe sahip olmayan samimi müslümanların kafa karışıklığına düşmesini engeleme manevrası.Bir diğer sebepte konu ile ilgili olmaması ve gereksiz yere byte kirliliği yapmamak tabii ki.. Belki benim ücra köşedeki blogumda da hep tartışabiliriz. Bilmem kıvırabildim mi ? :-)

Kivirmak ne kelime; degme rakkaseleri hasetinden catlatmak bahasina, pek de guzel ifade ettiginiz, azizim :-)

'gecerken ugrayan' birisi olmak hasebiyle, ekleyebilecegim bir iki nokta var galiba. Bunlardan birisi, Yunus Yoldas^H^H^H^H^H^HEmre'nin yazdigini aktarmak.. Cunku, benim baktigim yerden, 'gecerken ugrayan' olmanin asimtotunu iyi tarif ediyor:

Benim burda kararım yok
Ben burdan gitmeğe geldim
Bezirganim, metaım çok
Alana satmağa geldim

Ben gelmedim davi için
Benim işim sevi için
Gönüller dost evi için
Gönüller yapmağa geldim

Dost esriği deliliğim
Aşıklar bilir neliğim
Devşiriben ikiliğim
Birliğe yetmeğe geldim

O hocamdır, ben kuluyum
Dost bahçesi bülbülüyüm
O hocamın bahçesine
Şad olup ötmeğe geldim

Burda biliş olan canlar
Orda bilişirler imiş
Bilişiben hocam ile
Halim arz etmeğe geldim

Siz Yunus'tan sorun haber
Dost kanda ise anda var
Haberi gel gör benden al
Ben onu görmeğe geldim
Yunus Emre

[Dedim ya; bu asimptot]

Bir digeri de, Carullah ile ilgili biyografik bir cok seye rastlamak mumkun ama, methiyelerini yazmaktan oteye anlamli bir elestirisini (menfi-muspet) henuz gorebilmis degilim. Karsi gorus olmadan tartismadan tad alamiyorum maalesef.. [ama, nedense, bunu diyerek kimseyi sasirtabildigimi dusunemiyorum ;-) ]

Cok kisa, ve o kadar da kriptik olmasina ragmen, galiba bu konudan bana Net'te ilk bahseden Veysel Aratlioglu oldu. Carullah icin "Lenin'in Seyhulislami" demisti yanlis hatilamiyorsam.. Fakat, Aratlioglu, iki paragraflik kriptik yazilarin haricinde yazmiyor malesef...

Sizin blogda Carullah'i tartismak, daha dogrusu anlatan birsi olsa sorup ogrenmek isterdim; fakat benim ekleyecek cok seyim yok.

Bu ilmekte oldugu gibi, Ataman bey de olmasa, herkesin birbirini tebrik ve teyid etmekle gecirecegi bir hale donusmesinden korkarim. [dikkat: direkt dokundurma. :-) ]

Ama, her seye ragmen, Carullah konusu kisisel epostalarla tartisilacaksa ve kisitli sayidaki kisinin arasinda kalacaksa, o zaman butun methiyelere raziyim --lutfen bunu blogunuzda yapin ki biz de istifade edelim.

Ayse hatunun tatile ne zaman cikacagi konusunda Ardic'in yazisini okudum. Ama, bunun yansimalarini pek yazmamis.. Halbuki, coluk cocuk, maaile tatile gidiliyorsa sadece sahilde gumus baligi avlamakla vakit gecireceklerini bekleyemeyiz herhalde. ustelik de, hazirliga bakarsak, en yakin sahil kasabasinda gecirilecek bir tatile de hic benzemiyor. Daha cok, bir kac yaz icin yerlesmege gidiliyor gibi duruyor..

Bu konuda benim de cozmege calistigim kriptik sifreler iceren baska bir analizci daha var; ve en son yazisi dahil son bir kac yazisini okumakta fayda oldugunu dusunuyorum. Metin beyin, allerjisini de dikkate almak gerekir ama sap-saman nezlesi yuzunden btun baharlari (ilk + son) kapali gecirmesine gonlum razi olmuyor ;-)

Yazan: Muzmin Anonim Tarih: April 23, 2006 8:16 PM

Üzerine birşeyler ekleme gereği duymadan:
http://www.aksam.com.tr/yazar.asp?a=37206,10,2

Yazan: metin-thePoor Tarih: April 23, 2006 10:03 PM

Yazan: metin-thePoor Tarih: April 23, 2006 10:24 PM

Sevgili Metin Bey,

Once benimle ayni generasyondan oldugunuzu kesfetmek sevinc verici! "misery likes company" :) Bende yorum trafigi konusunda siz ve Muzmin-anonim'le ayni dertten muzdaribim. Bazen benim adim gecen bir yorumu gunlerce sonra farkediyorum. Simdi bu "korku" muhabbeti uzerine birazcik daha aciklama geregi hissettim.

Daha onceki yorumlarimda genellikle bazi dusunce ve duygularimi aciklarken, bir nebze de kendi psikoanalizimi yapip, bunlari ureten helet-i ruhiyeyi hayat tecrubelerimden orneklerle, ve degerler iastemimi birazcik olsun aciklayarak yapmaya calistim, ornegin "bottomlineci", "utilitarian", "butun yollar tophaneye cikar", "muhendis perspektifi" gibi yakistirmalarla.

Bu konuda da bazi tartisma konulari icin "akasdemik degilmi", "henuz o noktadamiyiz" derken en azindan "benim onceliklerim" serhini dustum ve benim onceliklerimin herkes tarafindan paylasimlamasini anlayacagimi ifade etmeye calistim.

Korkular uzerine saniyorum soyleyebilecegim herseyi soyledim. "samimi korkular" uzerine I. Kalin'in yazilarini buraya koydum. Ve bu psikoanalizi yararli fakat yeterli bulmadigimi belirttim.

Sizin Nuri Bey'le ayni fikirde oldugunuz "ucuncu kisilerin" (ozellikle tabandaki) korkulari mevzuuna gelince. Bu kondaki endiselerim sunlar:

1. Islam-Musluman'in sanik sandalyesine oturtulmasi konusundaki hassasiyetim malum. Dolayisi ile "biz oyle degiliz soyleyiz; aslinda Islam oyle demiyor; korkacak birsey yok" aciklamalarinin korku izale etmek yada Islam'in dogru aligilanmasini saglamaktan cok onu sanik sandalyesine oturtma fonksiyonu gordugu dusuncesindeyim; dunyada ve Turkiye'de.


2. Bu korkularin cogunun tavanda samimi olmadigi, kasitli olarak tabanin tuketimi icin imal edildigi dusuncesindeyim; gene dunyada ve Turkiye'de.


3. Turkiye'deki son ornegini Ferhat Sarikaya'nin azlinde gordugumuz zirvaliklardan ornek vermem, herkese bakin bunlar Islam'in demokrasinin, cumhuriyetin, laikligin, ve minimum insani degerlerin hicbiri ile tevil edilemeyecek ihlaller; Adamlar kendi darbelerinin urunleri olan anayasalarini cigniyorlar. Bu minimumlara ulasmak uzere milleti energize etmek gerekir diyorum. Yalnizca otorotaryan, totalitaryan rejimlerde gorulebilecek bu uygulamalara karsi cikmak icin once nubuvvet-velayet ayrimi gibi sorunlari cozmemizin gerekli oldugunu sanmiyorum. O mimimumlara ulastiktan sonra odagimiza baska konular koyabiliriz; o zamana kadar bu konular akademiktir bence. Akademik kirli bir kelime degil zevk icin tartismak veya entellektuel egzersiz kavramlari da oyle. BENIM bazi konularda acelem var.


4. Laikci tabana gelince: Bunlarin hepsinin alilelerinde, yakinlari arasinda bu "dinci" kesime mensup insanlar var. Bunlarin 3 ayakli hilkat garibeleri, oculer olmadigini biliyorlar'; bilmiyorlarsa bunlar psikolojik, psikiatrik vakialardir. Benim dilegim bizim onlari psikoanaliz yapmamiz yerine kendilerinin bu gib sforumlarda demagoji yapmadan, slogan atmadan acikca bizi derin korkulari hakkinda bilgilendirmeleri. O zamana kadar bizimkisi ancak "guessing game" olmak zorunda. Bazilari buralara ugruyorlar, konusuyorlar ama gercekten ne dusunduklerini soylemiyorlar; kalplerini acmiyorlar; yada "inner journey" yapma kaabiliyetleri, farkindaliklari gelismemis. Bende bu ucuncu kisilere donuk gayretler icinde olan sizin gibi sabirli dostlari takdir ediyorum. Benim iletisim gayretim pek basarili olmadi.


Ardic ve Gokturk yazilarinin gercekten yoruma ihtiyaci yok.

Selamlar, saygilar
Bekir L. Yildirim

Yazan: Bekir L. Yildirim Tarih: April 24, 2006 3:55 AM

Arkadaşlar,

bir konuda tashih yapmama müsaade ediniz. Sevgili Suat Bey dostumun belirttiği hususta ipin ucu o kadar uzun değil. bu linkin konusu hakkında yazıyoruz öyle değil mi? konu aslında bambaşka. ama araya giren parantezler iç içe birsürü parantez açıyor. bu da zenginlik, buna da katılıyorum. şimdi açılan parantezlerden biri de bu Carullah meselesi. şimdi bu parantezi tutup da bu linkin ana konusu yapmak doğru olur mu? Şu şartla olur.

1-başta Mustafa Akyol'un muvafakati sonra da siz değerli katılımcıların katılımı ile ya bu ilmek ya da yeni bir ilmekte tartışılabilir (Bu arada Mustafa Bey'e de bir mesajım var: kendisine yönelttiğim soru ya da taleplere hiç cevap vermedi şu ana kadar!). yoksa iki kişinin özel ilgisinin merkeze alınması en başta benim açımdan bencilce bir tutum olur. bu meselenin "geçip uğrayanlar"la ilgili boyutuna gelince. Sanırım şunu demek istiyor. Mesela şöyle düşünün. Bir Fizikçi F=m.a denkleminden haberi bile olmayan ya da hiç üzerinde düşünmemiş birisine tutup kuantum mekaniğinden, belirsizlik ilkesinden, Plank sabitinden, newton fiziğinin yanlışlarından bahsetmenin yeri ve anlamı nedir?İnsanların genel denge kuramından haberdar olmadığı bir ortamda, kuantum dünyasının gizlerinden ve Newtongil paradigmaya tezatlarından dem vurmak rasyonel bir tavır mıdır? Ben böyle anladım Suat beyin demek istediğini.

3-Carullah önemli bir isim. ancak islam modernizmi deyince 20. asırda ve halihazırda devasa şahsiyetler akla gelir. (M. Abduh, reşid Rıza, taha hüseyin bence önemli ama ilk olması hasebiyle sadece) İkbal, Fazlurrahman, Emin El huli,Cabiri, Hasan Hanefi, Muhammed Arkoun, Roger Garaudy, bizden devlet bakanımız da olan Prof. Mehmet Aydın, dev hadis profesörü Mehmet Said Hatiboğlu, Hüseyin Atay aklıma ilk gelenler....ve bunların takipçileri diyebileceğimiz Hayri Kırbaşaoğlu, İlhami Güler, Ömer Özsoy genç ve çok müdaakkik ilahiyat profesörleri.

bu insanlar tabii ki homojen değiller. aralarında ciddi farklar da var. ama genel olarak yeni bir İslam düşüncesi arayışı, ciddi bir İslam hukuk metodolojisi eleştirisi, ve en önemlisi de Tarihsellik ve Hermenötik tartışmaları yapmaları oluşturuyor. şimdi ben islam tarihi, kelam, tefsir ve hadis konularında derinlemesine araştırma yapmamış insanların bu konularda tartışmasını hem metodoloji açısından hem de tartışmaların sağlığı açısından doğru bulmadığımı söylemeliyim. ama dediğim gibi 1. nolu maddedeki koşulların gerçekleşmesi halinde durumun seyri değişebilir. Metin bey dostumuz ne der bilmiyorum. O'nun bilge görüşüne de başvurarak durum değerlendirmesi yapalım derim ben.

yine Sevgili Metin Bey'e Carullah'la ilgili olarak bir not iletmek istiyorum:

Musa Carullah'ı dediğim gibi çok fazla incelemiş değilim. İnceleme sonucunda aksi ortaya çıkabilir olasılığını da gözardı etmiyorum ama carullah'ın "tecdid"e ilişkin görüşlerini aşağı yukarı tahmin edebiliyorum. çünkü yukarıda aklıma ilk gelenleri yazdığım şahıslar gerçekten de hukuk, felsefe ve ilahiyat alanında devasa şahsiyetler. yaklaşımları çok üst seviyede. ama bir kısmı Batı karşısından yenilmenin verdiği güdülerden kaynaklanıyor bir kısmı da fazla tepkisel olmaktan. Çok çok uzun ve külfetli konular. Ancak burada tecdide ilişkin yaklaşımlara girmeden, Carullah ile ilgili genel bir not iletmek istedim. Kendisi Muhyiddin ibn-i Arabi'den çok fazla etkilenmiş. yukarıdaki yazıdaki görüşünün kaynağı da o. İbn-i Arabi Allah'ın rahmetinin nihayetsiz olduğunu belirterek "vaad" (ödül sözü vermek) ve "vaid" (cezalandırma vaadinde bulunmak) ayrımından hareket ediyor ve diyor ki: "Allah vaadinde durur ama vaidinde durmayabilir". yani çocuğunuza başarılı olunca bisiklet alma sözünüzü tutarsınız ama sınıfta klınca dayak atma tehdidinizi yerine getirmeyip affedebilirsiniz. Öyle diyor. yukarıdaki yazıya bir şerh düşmek istedim.

sevgi ve saygılarımla

Yazan: nuri saglam Tarih: April 24, 2006 5:50 AM

Müzmin Bey,


"Kivirmak ne kelime; degme rakkaseleri hasetinden catlatmak bahasina, pek de guzel ifade ettiginiz, azizim :-)"

:-)

Anlaşılan yeterince iyi kıvıramamışım.Bugünlerde formunuzun maşaalah yerinde.Allah neşenizi ve formunuzu daim etsin..Metin Bey dostum sizin blogunuzda mealen "yüklü geliyorsunuz anlaşılan, hepimizin tozunu attıracaksınız" demişti.Bunu doğruluyorsunuz. Herneyse sizi bu yönünüzle de sevdiğimi söylemiştim.;-)

Musa Carullah'tan bu ilmekte ilk ben sözettim.Hay dilimi eşşek arısı soksaydı da sözetmeseydim. :-) Artık Carullah'la ilgili -hiçte haddime değil ama- bir değerlendirme yazıp bloguma koymam şart oldu. Müsait olduğum bir zamanda bunu yapacağım ve size ve diğer abilerime haber vereceğim.Değerlendirmeyi hepbirlikte yapmak isterim.

Nuri Bey ağabeyim benim hislerime tercüman olmuş.Nuri Bey'in yazdıklarından sonra ayrıca benim izahat yapma gereğim kalmamış.Teşekkür ederim.Carullah konusunda da onun "tecdid" düşüncesinden ziyade eskatoloji konusundaki fikirlerine atıfla Nuri Bey'e ve Bekir Ağabeye düşüncelerini sormuştum.Nuri Bey'in şerh düştüğü nokta yani.Artık ayrıntıları bloguma yazacağım için burada konuşmak gerekli değil.

Bir işim dolayısı ile akşama internetten uzak duracağım.Müsait olunca diğer ilmekte AT ile ilgili devam eden tartışmamıza dair de söyleyeceklerim var.

Şimdilik bu kadar..

Yazan: S.Öztürk Tarih: April 24, 2006 11:01 AM

Nuri bey,

Bana düştüğünüz not için teşekkür ederim. Ve "sessizliğim" için özür dilerim. Kusura bakmayın. Dikkatsizliğime verin lütfen. Bana sorduğunuz hususları tekrar belirtebilirseniz, dilim döndüğünce cevap vermekten memnun olurum.

Sözünü ettiğiniz modernist ilahiyat ekolüne gelince, ben sadece şunu söylemek istiyorum: Bu ekolün, Islam'ın modern dünya karşısındaki zor durumunun sıkıntısından yola çıktığını görmek lazım. Bu gerçek karşısında bazı Müslümanlar tepki gösteriyor ve "yani bunlar modern dünyaya teslim olmuşlar, hatta İslam'ı dejenere etmek için görevlendirilmiş ajandırlar" gibi düşünüyorlar.

Oysa bence biraz daha anlayışlı olmak lazım. Sözkonusu modernist ilahiyatçıların bir kısmının (örneğin Arkoun'un) ifrat boyutuna gittiğini düşünüyorum ben de. Ama "modern insana İslam'ın mesajını nasıl ulaştıracağız" sorusu önemlidir ve bunun cevabının "ona 1000 yıl önce oluşmuş geleneği aynen sunarız, beğenmezse ne hali varsa görsün" şeklinde olmaması gerektiği kanaatindeyim. Özellikle de hadis külliyatının yeniden ele alınması yönündeki tezleri ciddiye alıyorum.

Saygılar,

M.A.

Yazan: Mustafa Akyol Tarih: April 24, 2006 12:34 PM

“Bu ilmekte oldugu gibi, Ataman bey de olmasa, herkesin birbirini tebrik ve teyid etmekle gecirecegi bir hale donusmesinden korkarim. [dikkat: direkt dokundurma. :-) ]” [MAn]*

Vallahi biliyordum böyle olacağını! Dostumuz ne zaman söyleyecek diyordum “Körler sağırlar, birbirini ağırlar” diye... Sanırım ilk günahı ben işledim. İkibuçuk nedenle:

Bir: Bu ülkede fikir tartışmasını/çatışmasını kişilik çatışmasına dönüştürmeyi marifet sanan kültür vasatına nanik yapmaktı -ki bu blogun bir düşünce kulübüne dönüşmesini hararetle savunan (:Mustafa Akyol blogunu bir nevi kamulaştırmak! -Eyvah! Bir “kamusal alan” daha mı çıkacak başımıza!) biri olarak “medeni”yete ufak bir katkımız olsun istedim.

İki: Anadolunun bağrından kopup gelerek imparatorluk payitahtının çelebi iletişim kültürünün ırzına geçen lumpenliğe meydanın boş olmadığını, halâ ölmediğimizi hatırlatmaktı. Gördünüz, kazara da olsa o vandallar buraya da düşebiliyorlar -gerçi algı kapasitelerinden ümitvar olmak mümkün değil ama, olsun!

İkibuçuk: Niye yarım? Çünkü Ataman Bey ve laikçi “çağdaş”larına yönelik bir nedendi bu ve karşılığını bulamayacağından peşinen emindim. Evet, “İlerici, laikçi, çağdaş” gibi hoş ve boş ve de nahoş ve dahi mayhoş sıfatlar takınan sıradan vatandaşlarımıza, dünyanın S/B olmadığını, oturduğum sokaktaki köpeğimizin, evimdeki kedinin, balkonumdaki tavşanın bile etrafını renkli gördüğünü, hayatın “laikçi çağdaş”lardan ve “dinci mürteci”lerden ibaret olmadığını, hatta bunların bile böyle olmadıklarını, hırlaşmanın gereksiz bir vakit ve enerji kaybı olduğunu, vs vs vs uygulamalı olarak göstermenin ilk adımının “muhabbet”ten [:yarenlik, dostça konuşma, saygısını belli ederek konuşma] geçtiğini göstermek istedim. Gerçi örneğin Ataman Bey terbiyesini bozmaz, lafının sonunda hep saygılarını sunar ama sanırım halâ benim mesela Bekir Bey’i, Suat Bey’i, Nuri Bey’i niye bunca sevdiğimi, Muzmin Anonim Bey’e neden bu kadar ısrarla hürmet ettiğimi -”yoldan çıkmış bir dönek, gaflet ve dalalete saplanmış bir tedbirsiz” filan gibi tasvirlere başvurmaz ise- anlayacağını sanmam.

Kıymetli Muzmin Anonim dostum,

Övgünün, altı doldurulursa ve gerektiğinde yergi de ihmal edilmezse bence mahzuru yoktur. Ancak hitap kelimelerinde sıkıntım var açıkçası. Niye derseniz; “sevgili”yi Hıncal Uluç, “sayın”ını da Ecevit aşındırıp değersizleştirdi. “Değerli” vaktiyle tv’de arzıendam eylemiş bir çizgifilm kahramanını çağrıştırıyor. Öztürkçecilik sapkınlığıyla dilden ne kadar güzel kelime varsa attığımızdan, bu üçünün dışındakiler yeni nesle küf ve naftalin kokulu gelebilir. N’apayım, ben de yeknesaklığa düşmeyeyim diyerekten bütün bunları dönüşümlü olarak kullanıyorum. “Dost”a gelince, insanın pek çok arkadaşı ama yalnızca birkaç dostu olabileceği gerçeğini savsaklıyor değilim; ama dostlukların harflerden harflere kurulamayacağını kim söyledi?

Mizacınızda bir “cool” damar var, farkındayım. Bırakın biz faniler dostluğumuzu sıcak kelimelerle arada bir teyid edelim, siz de bir basamak yukarıdan bize istihzalı gülücükler atın!

Sevgiler.


* Muzmin Anonim dostumuzun inisiyalini, Mustafa Akyol’unkiyle karışmaması için “MAn” olarak değiştiriyorum.

Yazan: metin-thePoor Tarih: April 24, 2006 2:55 PM

Muzmin Anonim dostumuzun verdiği linkte söylenenleri kendi üslubumla ben de söyleyebilirim ve söylemeye de hazırlanıyordum. Şimdi okudum yazıyı. Ne diyeyim? Allah encamımızı hayreylesin diyeyim. Deniz bitti! Ama kara ortada yok! Savcının başına gelenler, yeni TMY, Ayşe’nin bavulunu hazırlaması... bütün bunlar ne demek? Here’s the bell, here’s the hell!

Yazık... Demokrasi, hukukun üstünlüğü, insan hakları, kültürel çoğulculuk, medeniyet, insanlık... Hepsi, başka bahara kaldı yine. Godot, neredesin?

Yazan: metin-thePoor Tarih: April 24, 2006 3:14 PM

Saygıdeğer Bekir Bey dostum,

“Once benimle ayni generasyondan oldugunuzu kesfetmek sevinc verici! "misery likes company" :)” [BY]

Dikkatinizi çekiyor mu bilmem: Ben olayım, Suat Bey olsun, diğer dostlar olsun, yazdıklarımızın orasında burasında kimliklerimizi ufak ufak açık ediyoruz; cinsiyetimiz, yaşımız, adımız, medeni halimiz, çoluk çocuğumuz, akşam yiyeceğimiz yemeğin cilası, mezun olduğumuz okul, Allah ne verdiyse... BİR kişi hariç. Bildiniz, bingo: Muzmin Anonim Bey! Ser verip sır vermiyor; elbette bu, kesinkes saygı duyulması gereken ve ihlali hoşgörülemeyecek bir tercih. Ama tabii benim gibi zekaperestlerin yahut zeka fetişistlerinin meraktan çatlamaması da mümkün değil, ne yalan söylemeli, dostumuz duymasın -ya da duyarsa bile merakımı açık edip kırmızı çizgiyi aşmayacağımı bilsin. (Çaktırmadan denemiştim, sonucu hezimet oldu!)

Neyse, kuşakdaş oluşumuz beni de sevindirdi, ben bunu geçenlerde keşfetmiştim. Sıra Nuri Bey’in ifşasında! (Bu arada,küçük dilimi yutmama sebep olan sevgili Suat Bey kardeşimin ve Fethi Bey dostumun da bana küçük dil borçları var!)

Buraya kadarki light muhabbeti sonlandırıp asıl meseleye gelelim izninizle şimdi madde madde:

0) “Öncelikler” politikanıza saygı duyuyorum. Anlayabiliyorum. Kısmen hak da vermiyor değilim.

1) “Islam-Musluman'in sanik sandalyesine oturtulmasi konusundaki hassasiyetim malum. Dolayisi ile ‘biz oyle degiliz soyleyiz; aslinda Islam oyle demiyor; korkacak birsey yok’ aciklamalarinin korku izale etmek yada Islam'in dogru aligilanmasini saglamaktan cok onu sanik sandalyesine oturtma fonksiyonu gordugu dusuncesindeyim; dunyada ve Turkiye'de.:” [BY]

Sandalyeler çeşit çeşit Bekir Beyciğim. Mütemadi’si var, chelsea’si var, kontra’sı var, thonet’i var, hatta elektriklisi var... Bazen sanık sandalyesine oturmak da kaçınılmazlaşabiliyor. E o zaman boynu bükük, uslu uslu tüneyecek misiniz üstünde?Sanık olmanın bile keyfine varacak, o “sanık” sandalyesini hakim kürsüsüne çevirmenin usturubunu ve yolunu bulacaksınız.

2) “Bu korkularin cogunun tavanda samimi olmadigi, kasitli olarak tabanin tuketimi icin imal edildigi dusuncesindeyim; gene dunyada ve Turkiye'de.” [BY]

Aynen.

3) “BENIM bazi konularda acelem var.” [BY]

Hep “acele” yaşadık, kimimiz “ecel”e gitti dostum!Benim de acelem var. Ama Türkiye çok aheste çekiyor kürekleri, ne yapalım! O halde boş durmayalım, hiç değilse nefes tüketelim. “Heves için nefes” şart.

4) “Bazilari buralara ugruyorlar, konusuyorlar ama gercekten ne dusunduklerini soylemiyorlar; kalplerini acmiyorlar; yada "inner journey" yapma kaabiliyetleri, farkindaliklari gelismemis.” [BY]

Doğru. Keşke ağzı çok laf yapanları, kanaat önderi pozisyonunda olanları, medya ağaları bu terra incognita’ya uğrasalar da o sırça köşklerinin kağıttan köşk olduğunu anlatsak kendilerine! Sabrımızın tahammül gerektiren sıkıcılığı, yerini dramatik bir eğlentiye bırakırdı belki.

Yazan: metin-thePoor Tarih: April 24, 2006 4:06 PM

“e-mine” Hanım,

İltifatınız için teşekkür ediyorum, sağolun, mahçup ettiniz.
***
Valla kırkımı epeyce aştım; bu demektir ki yolu yarısına geldim. (Tarancı’nın öngörüsü artık geçerli değil.) Ama uslandım mı, hayır! Halâ protestim, halâ muhalifim, halâ isyankârım. Ama romantizmimin bir dilimini yola düşürdüm, bir nebze daha gerçekçiyim -”gerçekçilik”i yorgunluk, pragmatizm, taviz, vs olarak okuyup okumamak size kalmış.

Tabii 30’ları telaffuz etmeniz beni mutlu etti, onu da itiraf edeyim. Demek ki gençlik dinamizmi ve heyecanı pek de kaybolmamış şu garip âdemde!
***
Âdem dedim de, geçerken not düşeyim. Kimi âdemler “adem”le malûldür. Varız halbuki -eğer bu matrixsel bir kuruntu değilse! O halde, yapmamız gereken, adem’i zihin evrenimizde de yenmek, kendimize bir manâ dünyası inşa etmek ve böylelikle de varlığımızı gerekçelendirmek ve anlamlı kılmak değil midir? Bunu düşünebilen ve isteyebilen insanların şenlendirdiği bir dünyayı hayal etmek de güzel, bu hayalle harekete geçip hayatı bu hayal üzerine kurmaya çalışmak da güzel.
***
Siyasal duruşumu, vakit ve fırsat buldukça, vesile yaratarak ve gerekçesini de zaman zaman tekraren açıklama ihtiyacı hissederek açık etmeye özen gösteriyorum. İnançlardan bahsetmişsiniz. Burada şimdiye kadar yoğunlukla ID düşüncesi, kısmen de Kürt sorunu bağlamında konular işlenip tartışıldı. Ben, blogun altbaşlığının hakkının verilmesinden yanayım. O zaman burası hakikaten çok daha renkli ve canlı bir tartışma platformuna dönüşebilir. O yönde yalnız olmadığımı görürsem, kendi fikir ve duygu dünyama atıflarda bulunmaya daha bir cesaret edebilirim. Bakalım, blogun gidişatı ne gösterecek...
***
Ekmek meselesine gelince... Kimisi kırk fırının istihsalini tüketir de bana mısın demez! Siz siz olun, yediğiniz yiyeceğiniz ekmeklerin kalitesine dikkat edin. Çok ekmek yemekten ziyade, kaliteli unla, mikropsuz suyla, odun ateşinde, tırnaksız temiz ellerle, faresiz mekanlarda pişirilmiş ekmekleri yemeye önem verin. Bunu nasıl mı başaracaksınız? Gözünüzü dört açarak, sözün bazen kelam bazen maval olabileceğini unutmayarak filan...
***
Benim bir blogum yok maalesef. Olacak mı, onu da şimdilik bilmiyorum. İş hayatım da, ev hayatım da buna pek izin verecek gibi değil şu sıralar. Belki ileride...

Sevgilerimi, saygılarımı sunarım.

Yazan: metin-thePoor Tarih: April 24, 2006 4:38 PM

Ozturk bey,

Anlaşılan yeterince iyi kıvıramamışım.Bugünlerde formunuzun maşaalah yerinde. Allah neşenizi ve formunuzu daim etsin.. Metin Bey dostum sizin blogunuzda mealen "yüklü geliyorsunuz anlaşılan, hepimizin tozunu attıracaksınız" demişti. Bunu doğruluyorsunuz. Herneyse sizi bu yönünüzle de sevdiğimi söylemiştim.;-)

Yaw, insan sevdiklerine de takilamayacaksa, bizzat kendisi ile dalga gecemeyecekse, hayatinda hic gitmemis olsa bile gittiginde hamamda bile bir seyler mirildanamayacaksa, sitem-i dostu selam-i dost olarak goremeyecekse.. ort ki olem.. ?-)

Ama, hem sizin, hem de Metin beyin ["Mizacınızda bir “cool” damar var, farkındayım. Bırakın biz faniler dostluğumuzu sıcak kelimelerle arada bir teyid edelim, siz de bir basamak yukarıdan bize istihzalı gülücükler atın!"] deyisinizi kismen isabetli bulmadigimi soyleyemem. Istihzali degil, ama, belki muzip olmaga calisan; yukaridan degil de haricten [gazel okuyan]..

Kisa bir anekdot [izninizle]: Henuz Hz Isa'nin sag oldugu devirde, kulunuz mektepte iken, kizli erkekli oturup geyik takildigimiz birgun, mutfaga [okulun yurtlarindan biri boyle idi; odalar ayri, mutfak ortak idi. Bizim icin de yemek yapmak degil de geyik yapmak icin ideal mekan olurdu bazan] daha once gormedigimiz bir kizcagiz girmisti. Mini etek giyiyordu. Kiz guzel ama, bacaklari giydigi mini etege ihanet eder gibiydi.. Bizim grup, iceri giren bu nev sima ile birlikte aniden sustu ve butun yuzler bana dondu.. gercekten istihzali bir seyler soylenmesi gerekiyordu anlasilan ve bu gorev, bu menzil develigi, bana verilmisti...

[ben de, tabii, bunu farkedince, tek kelime etmedim ve butun grup icini bosaltamamisligin acisiyla kivrandi (!) :-) Bu da benim non-agressive sadizmime bir ornek olabilir :-) ]

O gun bugundur, yanimda uygun antitoksin yoksa, dostlarimin buse konduracagim yanaklarina dilimin temas etmemesi icin ayri bir ozen gosteririm <VBG>... [bazan da unuttugum olmuyor degil tabii]

Musa Carullah'tan bu ilmekte ilk ben sözettim.Hay dilimi eşşek arısı soksaydı da sözetmeseydim. :-) Artık Carullah'la ilgili -hiçte haddime değil ama- bir değerlendirme yazıp bloguma koymam şart oldu. Müsait olduğum bir zamanda bunu yapacağım ve size ve diğer abilerime haber vereceğim. Değerlendirmeyi hepbirlikte yapmak isterim.

Boyle bir degerlendirme, nacizane, cok makbule gecer. Bunu, hem yeni filizlenmekte olan komunist rejim sirasinda muslumanlarin (Carullah'in ve muhataplarinin) nerelerde durduklarini, hem genel anlamda o devirde musluman dunyasinin icine dusmus oldugu izmihlal ile birlikte ortaya cikan arayislarini anlamaga baslamak icin cok gerekli buluyorum.

Eksik, ve yetersiz bir degerlendirme olabilir bu diyeceklerim, ama, yanlis gormemis isem, bizde hayli uzun zamandir dini ve sosyal icerikli analizler hep (ya da daha cok) akdeniz havzasindan gelen mutefekkirlerce yurutuldu --daha dogrusu, bizim kaale aldigimiz odaklandigimiz onlar oldu, sanki.

Bunu biraz daha netlestireyim: Cezayir'den, Bati'dan, Malezya'ya kadar uzanan cografyadan mutefekkirlerin dediklerini aradabir duyuyorum, ama, Turk dunyasindan bu konuda cok fazla kisi yok gibi. [Bunu da, bir milliyetcilik kaygusu ile degil, o taraflarin dert ve ilgilerinin neler oldugunu da bilmek gerektigini dusundugumu soylemege calisiyorum]

Kisacasi, Carullah benim icin --hakkinda cok az sey bildigim, ve ogrendikce sasiracagimi sandigim, belki de hayal kirikligi dahi duyabilecegim.. ama, herseye ragmen-- ilginc bir mutefekkir gibi gorunuyor.

Bu cerceve cok genis ve, evet, mesakkatli; fakat, bir yerden de baslamak lazim.

Yazan: Muzmin Anonim Tarih: April 24, 2006 5:26 PM

“O kadar yorum var ki, hepsini satir satir okumak mumkun degil.” [MAn]

Ben de heyecanla bekliyordum, dostumuz seyahatten döner dönmez yazdıklarımızı okusun, bizi lime lime etsin diye... (Bu benim samimi arzumdu, asla kinaye yok!) Üzüldüm şimdi. Muzmin Anonim’siz bağ, Ferhat’sız dağa benzer. (Atasözleri gökten zembille mi iner sanıyordunuz?!)

Kıymetli dostum bu lakırdılarımla kendisine hürmette kusur ettiğimi sanmaya...

Yazan: metin-thePoor Tarih: April 24, 2006 5:50 PM

“O kadar yorum var ki, hepsini satir satir okumak mumkun degil.” [MAn]

Ben de heyecanla bekliyordum, dostumuz seyahatten döner dönmez BÜTÜN yazdıklarımızı okusun, bizi lime lime etsin diye... (Bu benim samimi arzumdu, asla kinaye yok!) Üzüldüm şimdi. Muzmin Anonim’siz bağ, Ferhat’sız dağa benzer. (Atasözleri gökten zembille mi iner sanıyordunuz?!)

Kıymetli dostum bu lakırdılarımla kendisine hürmette kusur ettiğimi sanmaya...

Yazan: metin-thePoor Tarih: April 24, 2006 5:57 PM

Değerli Nuri Bey ve Suat Bey dostlarım,

Carullah hakkında ve DOLAYIMINDA bilgilendirme faaliyetinizin devamını hassaten istirham ediyorum. Bu ilmek ya da yeni bir ilmek, farketmez. Dikkat ettiyseniz, zaten bir ilmeğin başlangıç konusundan yan yollara çok rahat sapabiliyoruz -malum; laf lafı açıyor! Mustafa Bey de sanırım bundan pek şikayetçi olmuyor; olursa da bir darbe yapıp blogun iktidarını ele geçiririz, fena mı netekim? Benzin vaaadı da biz mi içtik?

Yazan: metin-thePoor Tarih: April 24, 2006 6:11 PM

Metin bey,

Bu ilmekte oldugu gibi, Ataman bey de olmasa, herkesin birbirini tebrik ve teyid etmekle gecirecegi bir hale donusmesinden korkarim. [dikkat: direkt dokundurma. :-) ] [MAn]*

Vallahi biliyordum böyle olacağını! Dostumuz ne zaman söyleyecek diyordum “Körler sağırlar, birbirini ağırlar” diye...

Yok, yok; ben o kelimelerle ifade etmek istememistim... Her ne kadar ikidebir 'oyunu degil de seyirciyi seyrederim' filan diyorsam dahi, bir anlamda Hz Einstein'in [tanrinin fotonu uzerine olsun] "Otoritelere karsi gelisimi, kader, beni de bir otorite yaparak cezalandirdi" deyisi misali, ben de (ister istemez) oyuna katilmis durumdayim ve seyircinin (read: lurkers) 'taraf'larin pek de olmadigi bir munazaraya uzun zaman dayanacak kondisyonunun olmayabilecegi yolunda pedagojik endiseler tasiyabiliyorum.

[Bu paragrafik cumleyi okuyup sokebilenlerin bana da yardimci olmasini istirham edecegim]

Muzikle ilgilendiginiz icin mutlaka bilirsiniz: Mevlevi ayinlerinde ney ile birlikte kuddumun de calinmasinin bir sebebi vardir. Bir zat-i muhtereme sordugumda, bu sebebin, kuddumun neyin (transa sokucu) etkisini bozmak/kirmak oldugunu soylemisti..

Neyden aldigim lezzet, neye hayranligim, saygim ve ilgim hic azalmadi; ama, kuddume de haksizlik etMEmek gerektigini artik idrak edebiliyorum.

Hatta, oldukca sakin seyreden durumu, ortaligi, biraz hareketlendirmek bahasina; bunu dinlerin (neredeyse Allaha denk) bir de seytanin varligina ihtiyac duymalarina da benzetebilmenin mummun oldugunu soyleyebilirim. Ama, soyleyip soylememek konusunda mutereddidim ;-)

Bir: Bu ülkede fikir tartışmasını/çatışmasını kişilik çatışmasına dönüştürmeyi marifet sanan kültür vasatına nanik yapmaktı -ki bu blogun bir düşünce kulübüne dönüşmesini hararetle savunan (:Mustafa Akyol blogunu bir nevi kamulaştırmak! -Eyvah! Bir “kamusal alan” daha mı çıkacak başımıza!) biri olarak “medeni”yete ufak bir katkımız olsun istedim.

Bu sitenin kamulastirilmasi... Hmmm ilginc.. Bu gidisle mecburen kurumlasmasi, gorev delegasyonunda bulunmasi gerekecek zaten; yoksa gazeteci/yazar olmak ile SysAdmin olmak arasindaki tercih kendiliginden gerceklesebilir :-)

İki: Anadolunun bağrından kopup gelerek imparatorluk payitahtının çelebi iletişim kültürünün ırzına geçen lumpenliğe meydanın boş olmadığını, halâ ölmediğimizi hatırlatmaktı. Gördünüz, kazara da olsa o vandallar buraya da düşebiliyorlar -gerçi algı kapasitelerinden ümitvar olmak mümkün değil ama, olsun!

Eyvallah. Buna butun kalbimle katiliyorum.

İkibuçuk: Niye yarım? Çünkü Ataman Bey ve laikçi “çağdaş”larına yönelik bir nedendi bu ve karşılığını bulamayacağından peşinen emindim. Evet, “İlerici, laikçi, çağdaş” gibi hoş ve boş ve de nahoş ve dahi mayhoş sıfatlar takınan sıradan vatandaşlarımıza, dünyanın S/B olmadığını, oturduğum sokaktaki köpeğimizin, evimdeki kedinin, balkonumdaki tavşanın bile etrafını renkli gördüğünü, hayatın “laikçi çağdaş”lardan ve “dinci mürteci”lerden ibaret olmadığını, hatta bunların bile böyle olmadıklarını, hırlaşmanın gereksiz bir vakit ve enerji kaybı olduğunu, vs vs vs uygulamalı olarak göstermenin ilk adımının “muhabbet”ten [:yarenlik, dostça konuşma, saygısını belli ederek konuşma] geçtiğini göstermek istedim. Gerçi örneğin Ataman Bey terbiyesini bozmaz, lafının sonunda hep saygılarını sunar ama sanırım halâ benim mesela [...] niye bunca sevdiğimi, [...] neden bu kadar ısrarla hürmet ettiğimi -”yoldan çıkmış bir dönek, gaflet ve dalalete saplanmış bir tedbirsiz” filan gibi tasvirlere başvurmaz ise- anlayacağını sanmam.

Kuddumun de, Ataman beyin de hakkini yeMEmek lazim..

Gercek pozisyonu o mudur bilemem, ama, onun da korkulari var.. ve eger samimi ise, o da o korkulari dile getiriyor.

Sadece bir yanlis ile: Karsidakini itham ederek, sadece itham ederek.. Ama, 'cala cala bir havaya benzer' kanunu geregi onun da duzelecegine eminim... Hangimiz degismedik ki..

Övgünün, altı doldurulursa ve gerektiğinde yergi de ihmal edilmezse bence mahzuru yoktur. Ancak hitap kelimelerinde sıkıntım var açıkçası. Niye derseniz; “sevgili”yi Hıncal Uluç, “sayın”ını da Ecevit aşındırıp değersizleştirdi. “Değerli” vaktiyle tv’de arzıendam eylemiş bir çizgifilm kahramanını çağrıştırıyor. Öztürkçecilik sapkınlığıyla dilden ne kadar güzel kelime varsa attığımızdan, bu üçünün dışındakiler yeni nesle küf ve naftalin kokulu gelebilir.

Ben sizi kelime seciminizden dolayi elestirmiyorum, elestirmedim. Galiba siz de hem bir ozelestiri hem de bir anlamda cozumu sesli olarak ariyorsunuz.

Dediklerinizde hakli olabilirsiniz, buyuk oranda da haklisiniz; ama, benim iki cekincem var:

Birincisi, eski Istanbul aydinin yazisma diline bakarsak, bu konuyu da cok abarttiklarini gorebiliriz zannedersem. Oyle bir noktaya gelmis ki, hitap cumlesinin kendisi artik bir samimiyet icermekten maada, baskalari ile bir sanatsallik yarismasina donusmus..

Bunu, (kelime ve cumleler itibariyle) bu suslu zarflar ve kirtasiye merak ve yarisini ben pek anlayamadim bir turlu...

Bir ornek vermek gerekirse, Enver Pasa'nin insan tarafini ancak karisina yazdigi mektuplarinin yayinlanmasiyla gorebildim diyebilirim. Sade, duru fakat bir o kadar da samimi ve sevgi dolu --hitaplari ve icerigi.

Ikincisi, evet, bazi kelimler (bir pseudo-teknik tabir olarak) 'yalama' oldu.. Fakat, bu o kelimelerin kabahati degil ve onlari terketmemizi hakli kilmaz bence. Yoksa, bu tipki Saray musikisinin yakin zamana kadar tukaka gorulmesi yuzunden Sulukule'ye surgun edilmesine benzeyecek..

Iyi bir sey (anlamli bir gelisme) oldugunu dusunmuyorum --sahip cikmadigimiz seyler bizim olmuyor ya da olmaga devam etmiyor maalesef.

Bunca bas agirtici lakirdiyi ozetleyebilir miyim bilmiyorum; ama, deneyecek olursam: Bendeniz, Enver'in zevcesine yazdigi sekle yakin hitap etmegi tercih ediyorum sevdiklerime. Sevdiklerimin bana ya da birbirlerine nasil hitap etmesi gerektigine karismamin dogru olmadiginin da farkindayim.

Ama.. huyum kurusun; karismis da olabiliyorum..

Mizacınızda bir “cool” damar var, farkındayım. Bırakın biz faniler dostluğumuzu sıcak kelimelerle arada bir teyid edelim, siz de bir basamak yukarıdan bize istihzalı gülücükler atın!

<blush>

Evet... Biraz oyle duruyor...

Ozturk beye yazdigim yukaridaki yazimda ben de degindim --aciklamadim; sadece meramimi detaylandiraga calistim..

BİR kişi hariç. Bildiniz, bingo: Muzmin Anonim Bey! Ser verip sır vermiyor; elbette bu, kesinkes saygı duyulması gereken ve ihlali hoşgörülemeyecek bir tercih. Ama tabii benim gibi zekaperestlerin yahut zeka fetişistlerinin meraktan çatlamaması da mümkün değil, ne yalan söylemeli, dostumuz duymasın -ya da duyarsa bile merakımı açık edip kırmızı çizgiyi aşmayacağımı bilsin. (Çaktırmadan denemiştim, sonucu hezimet oldu!)

Estagfurullah..

Kisisel detaylar... Walla, ben oldum olasi akranlarimla pek fazla takilabilmis birisi olmadim hep. Cocukluk yillarimda disarida oyun oynamak varken, ben buyuklerin sohbet, tartisma ya da munakasalarini dinlemegi severdim. Buyuklerden arkadas edindim hep. Daha sonra, bayagi sonra, arkadas edinecek buyukleirn azaldigini gordum... Gecenlerde Edirne'ye gitmistim --bahsetmistim. Sukru Pasa Anitindan da bahsetmistim.

Bu geziden bir anekdot:

Anitin bitisiginde bir askeri birlik var. Bir boluk. Biz oraya biraz da aksam vakti gitmistik. Aniti gecerken, boluk tarafinda erlerin bir kopegi gezdirdigini gorduk. Cok guzel, beyazli siyahli disi bir Sibirya Huskysiydi.

Kimin oldugunu sordugum zaman, bana boluk komutanina ait oldugunu yeni yavruladigini soylediler. Annem de yavrulardan en az bir tane isteyecegini soylediginde, erlerden birisi bana hitaben 'Amca, yavrularinin tamami verildi' dediydi..

Ben aldirmadim, ama, yol boyunca cocugun bana 'amca' diye hitabindan gicik kapmis olan annemin cocugu elestirislerini zaman zaman dinledik ;-)

Iste, ben o yaslardayim.. neye faydasi olacaksa. :-)

Yazan: Muzmin Anonim Tarih: April 24, 2006 6:46 PM

mustafa beyin cumhuriyet gazetesinin jakoben tavrını eleştirirken ondan daha tehlikeli bir yorumla modernlik ve modernleşmeyi olumladığı, modernliğin din ve gelenekle herhangi bir problemi olmadığını öne sürdüğünü görüyoruz ki, bu,doğru değildir.Batı'nın aydınlanmadan bu yana gerçekleştirdiği sürece verilen ad olan modernliğin ayırıcı vasfı Weber'in deyişiyle rasyonalitedir.Yani modernlikle birlikte akıl merkeze konulmuş din hayatın dışına itilmiştir.Dünyayı akıl dışılıktan kurtaracağı iddiasıyla tarihe giren modernliğin sicili, iki dünya savaşı, sömürü ve katliamlarla doludur.İnsanlığı manevi alandan uzaklaştırıp pozitivist bir cendereye hapseden ve Tanrının yerine kibirli insanı oturtmaya kalkan modernliği dinle barışık göstermek, eğer modernliğin serüveninden habersiz olmaktan kaynaklanan bir şey değilse, manipüle amacı güden bir tavır olarak görülecektir ki, Yaratılış konusundaki çabalarını takdirle izlediğimiz sayın Akyol'un da böyle bir tutum içinde olabileceğine asla ihtimal vermemekteyiz.

Modernleşme ise Batı'nın son 300 yıldır gerçekleştirdiği modernliğin, Batı dışı toplumlarca iç ve dış etkenlerle taklit edilmeye çalışılmasıdır ki, bizim gibi modernleşme öbür anlamda batılılaşma ile büyük travmalar yaşamış ve halen yaşamaya devam eden toplumlardaki problemlerin en temel sebebi de budur.Yani, batı dışı toplumların kendilerine ait olmayan bir tarihi-sosyolojik olguyu tepeden inme bir şekilde kendi toplumlarına uygulama girişimi. Bu oluşumun yani modernliğin kendisinin yine Batılı düşünce adamları tarafından paçavraya çevrildiği günümüzde, bunun kötü bir kopyası olan modernleşmenin olumlanarak, dinimizle çelişkili olmadığı gibi bir iddiayı ortaya atmak, dinimizin temel paradigmaları ve tevhid anlayışı açısından asla kabul edilebilir bir yaklaşım değildir.Umuyor ve inanıyorumki sayın Akyol bu durumun farkına vararak İslam dinini başka kavramlarların mihengine vurma kolaylığı ve tehlikesinden vazgeçecektir.


MUSTAFA AKYOL'UN NOTU:

SAYIN BİLGE, MODERNLİĞİN BİR VERSİYONU KONUSUNDAKİ ELEŞTİRİNİZDE HAKLISINIZ. DİNE KARŞIDIR, DİNE AYKIRIDIR VE MÜSLÜMAN BİR ZİHİN TARAFINDAN KABUL EDİLEMEZ. ANCAK FARKLI MODERNLİKLER VARDIR VE KİMİLERİ DİNLE ÇATIŞMAZ, DİNİN DOĞRULARINI KABUL EDEN BİR AKIL ANLAYIŞINI SAVUNUR. DAHA ÖNCE BİR YAZIMDA KISACA BELİRTTİĞİM GİBİ:

http://www.mustafaakyol.org/archives/2006/04/cumhurbaskanina_muhalefet.php

BU NÜANSLARI GÖRMENİN İSLAM ALEMİNİN GELECEĞİ AÇISINDAN HAYIRLI OLACAĞINI DÜŞÜNÜYORUM.

SAYGILARIMLA

M.A.

Yazan: M.BİLGE Tarih: April 25, 2006 12:01 PM

Saygıdeğer Muzmin Anonim Bey,

"Kuddumun de, Ataman beyin de hakkini yeMEmek lazim..
Gercek pozisyonu o mudur bilemem, ama, onun da korkulari var.. ve eger samimi ise, o da o korkulari dile getiriyor.
Sadece bir yanlis ile: Karsidakini itham ederek, sadece itham ederek.. Ama, 'cala cala bir havaya benzer' kanunu geregi onun da duzelecegine eminim... Hangimiz degismedik ki.." [MAn]

Bekir Bey ve Suat Bey'e ben de "Kıymayın Ataman Bey'e!" demiştim hatırlarsanız... Beni çok sinirlendiriyor falan ama onun buradaki varlığına asla itirazım yok, hatta tam aksini savunuyorum; bunu görmemek mümkün değildir herhalde. Hatta ve hatta ben Ataman Bey'e kızdığım zamanlar bir yandan da kızdığıma üzülüyorum; aklıma bu toplumun serencamı geliyor, yakın tarihimizin trajikomedisi geliyor, çeşitli bilimsel disiplinlerin araştırma ve gözlemlerinin ışığında bakıldıkta bir toplumun nasıl bu denli "çocuk" kalabildiğine (ergen bile değil) biteviye şaşırışım geliyor ve ilh... Artı, Ataman Bey'in korkularında -zaman zaman şüphelendiğim de olmuyor değil ama- samimi olduğunu da zannediyorum; çünkü ajitasyonun ve slogan atmanın bu derecesinin zannımı doğruladığını düşünüyorum: Sürekli batıya gidildiğinde doğunun en ucuna ulaşmak gibi.

***

Kıymetli dostum,

Kudümden bahsetmişsiniz, güzel analoji, tuttum. Bekir Bey, Suat Bey, Nuri Bey bas-davul-gitar triosu ve bendeniz de sahne önüne çöreklenmiş ve aradabir jamsession’a müdahale eden ukala konser dinleyicisi olarak geçinip giderken bir Bill Evans haşmetiyle sahneye dalıp trioyu dinlemesi/seyretmesi doyumsuz bir quartete dönüştürmeniz, alkışlanacak ne kelime, büyülenecek bir hadisedir.

Hislendim şimdi! Size ve diğer dostlarıma -Mustafa Bey’in müsaadesiyle- bir lyric sunmak isterim.
Deep Purple’dan:

Fools

I'm crying.
I'm dying.

I don’t know, what's wrong with me, it's in my head.
I can’t see what's gonna be as I lie in my bed.
Man is not my brotherhood and I am of the dead.
I died as I lived, as I loved and was born.
On some distant hill.
The reasons to hide were the reasons, I cried,
Fools pass laughing still.

There can be bad blood in all I can see,
It's in my brain.
You don't know the pain I feel as I must live again.
Rocks and stones can't bruise my soul but tears will leave a stain.

They smile to themselves
As they’re grinning my head on some distant hill.
The blind and the child with tears im their eyes.
Fools laugh as they kill.

I got my own way to go.
And I don’t want your mind.
I believe if you could see the blood between the lines.
I believe you could be a better kind.
Please clear the way so the unborn can play
On some distant hill.
Laugh as the fire eats their burning remains.
Fools die laughing still.

Şimdi bir bas solosu attırasım geldi. Distortion’lısından... Fernando Pessoa ve Edmond Jabès’ten şiirler eşliğinde...

***

“Benim iki cekincem var: Birincisi, eski Istanbul aydinin yazisma diline bakarsak, bu konuyu da cok abarttiklarini gorebiliriz zannedersem. Oyle bir noktaya gelmis ki, hitap cumlesinin kendisi artik bir samimiyet icermekten maada, baskalari ile bir sanatsallik yarismasina donusmus.. Bunu, (kelime ve cumleler itibariyle) bu suslu zarflar ve kirtasiye merak ve yarisini ben pek anlayamadim bir turlu...” [MAn]

Walla, barok severim, ama üslubumun rokokolaşması ve benim de bunu farketmemiş olmam hoşuma gitmez doğrusu –ki henüz o raddeye gelmiş değilim sanırım!

***

“Iste, ben o yaslardayim.. neye faydasi olacaksa. :-)” [MAn]

Eyvah ki eyvah! Eğer siz benim minimum 45 olan tahminimin de altındaysanız şimdi şuracıkta şak diye düşüp bayılacağım. Yeter Fethi, Suat ve Nuri Bey’lerin yaptığı!!! (Viva Bekir Bey!)

Yazan: metin-thePoor Tarih: April 25, 2006 2:12 PM

Muzmin Anonim Bey,

Evde yüksek ateşle yatarken bile bilgisayar başına çöreklenmek ne ola ki? Elcevap: Mustafaakyolblogomania!

Son yazımda, ilk cümlemin ardından şunu demem gerekirdi, atlamışım:
"Ama ben kudümü jazz piano ile değiştireyim izninizle!"

Yazan: metin-thePoor Tarih: April 25, 2006 2:33 PM

E-postalarimi karistrirken kendime gonderdigim bir e-posta dikkatimi cekti, Mustafa Bey'in bu konudaki yazisi altindaki darargacinda Menderes resmi ile ilgisinden olacak. Milliyet Gazetesinden Yilmaz Cetiner'in diger bir Milliyet Yazari Can Dundar'in bir kitabi ile ilgili yazisi. Yoruma gerek yok sanirim.

-------------------------------------------

Yassıada mahkemelerinde cinsel sorular!


Can Dündar bence, son yılın değil, son yılların en önemli gazetecilik olayını patlattı. Adını da ne güzel koymuş "Bir dönemin utanç belgeleri"...
Bütün bunları yazmak uzun yıllar yasal olarak yasak değildi ama yasaktı işte!
İstanbul 8. Ağır Ceza Mahkemesi Reisi Salim Başol, 27 Mayıs hükümet darbesinin, elbirliğiyle Büyük Devrim'e dönüştürülüp 2. Cumhuriyet adının bile verilmesinden sonra Yassıada'da kurulan özel mahkemenin başına getirilmişti.
Başsavcı da Altay Egesel adıyla sonradan çok meşhur olan zat...
Yassıada'da hak, hukuk yoktu acayip bir muhakeme tarzı vardı. İçeride dayak, baskı tehditlerinin yanında, dışarıda yargıçların, dinleyicilerin önünde bile sanıklara hakaret ediliyor, konuşturulmuyorlardı. Başyargıçtan başsavcıya, Yassıada komutanına kadar hepsi bir cuntaya bağlıydı. Bütün ülkeyi bunlar idare ediyordu. Çekindikleri tek engel İsmet İnönü idi. Ama gerekirse onu bile devirme hırsı taşıyordu bu asker ve sivil aydın cuntası.

Çirkin bir soru
Böyle bir ortamda Yassıada ihtilal mahkemesi reisinin tanıklara ve sanıklara karşı konuşmalarına bakınız. (19 Şubat 2006, Milliyet gazetesi) Can Dündar, hani neredeyse denizin 7 kat dibine gömülmüş, genç kuşağın hiç bilmediği, duymadığı çok acı gerçekleri bakınız nasıl açıklıyor.
Karşısında sanık mevkiinde bir eski Başbakan Adnan Menderes var. Konu meşhur bebek davası. Hediye gelmiş köpeklerin davası Celal Bayar Cumhurbaşkanı içindir, o başka!
Önünde yazılı olarak hepsi duruyor ama reis, tadına vara vara, iğne ipliğe dönmüş, bitmiş Menderes'e soruyor. Çocuk ölü mü doğdu, öldürüldü mü? Özelin de özeli hayatının gizli duygularını sanığa soruyor, sıkıştırıyor, gülüyor, güldürüyor.
- Münasebetlerinizi neden kestiniz Ayhan Aydan ile?
- Bir başka münasebet tesis ettiğimi Ayhan onurlu bir insan olarak sezdi. Bendeniz de aynı hislerle kendi hislerimi tahriş etmek istemedim.
- O yeni münasebet kiminle?
İhtilal mahkemesi reisinin merakına bakınız siz? Yani neredeyse fotoğrafını isteyecek! İyi ki kaset veya CD devri değildi o günler!
Yeni bir yatak odası perdesini kaldırmadan, perişan, yaralı ve mahcup Menderes gülüşmeler arasında:
- Onu bırakalım reis beyefendi, diyor...

Çıplak kadın resmi
Reis beyefendi başsavcıdan daha meraklı, daha tecavüzkârdı. Durmadan sataşır itham ederdi sanıkları... ve hele eski Başbakan'ı!
Başsavcı Egesel ise bir başka âlem! Kasada bir kadın donu bulmuştur (güya). Porno filan değil, mayolu kadın resimleri ele geçirmiştir. Meğer Refik Koraltan getirmiş Menderes'e ve orada unutmuş. Yahu erkekler hiç birbirlerine böyle şaka yapmazlar mı? Ama onlar devlet adamı demeyin. İnsan be yahu! Ne olursa olsunlar önce insan!
Can Dündar'ın ortaya çıkardığı zabıtlardan izleyiniz lütfen. Başsavcı konuşuyor: "Ya bu kutunun içindeki çıplak kadın resimlerine bakınız. Herhalde Menderes kadınsız kaldığı günlerde teyemmümüne yardım edecektir? Şimdi Meclis'te bulunmayışının sebebi anlaşıldı."
Türkiye Cumhuriyeti'nin mahkemelerinde hiçbir yargıç, hiçbir savcı olmamıştır bunlar gibi. Bu şekilde yüz karası suçlamalarla, güçle, zorla insanların haysiyetleri çiğnenmemiştir. Sanıkların, tanıkların konuşturulmadığı duruşma yoktur.
Eline sağlık Can Dündar. Böylece Yassıada yakın tarihimizde utanılacak bir olay yaşandığını yeni kuşaklar da 45 yıl sonra öğrenmiş oldu.

Yazan: Bekir L. Yildirim Tarih: April 25, 2006 4:44 PM

“Siyasi üçüncü sayfa” ve “siyasi kelebek eki”ni bir yana bırakırsak, durum kabak gibi ortada: İki ucu reçelli değneğin hangi ucunun tadına bakacağımızın papatya falını açmaya zorlanmaktayız. Osmanlı’nın dekadansından bu yana azim ve şevkle, gerisine -“siyasetsiz siyaset” adıyla vaftiz edebileceğimiz- pamuk kütlesi tıkalı bir “translated chicken”a (!) benzetilmeye çalışılan ve bu uğurda sı(msı)kıyönetimlerle, bir türlü üstü kalamayan olağanüstü hallerle, moder(e)n ve dahi postmoder(e)n top tüfek darbeleriyle epeyce “benzetilen” şirin beldem yurdum Türkiye’m, bir Son Hesaplaşma sahnesine hazırlanıyor.

Senarist bıyık altından gülerek ellerini ovuşturuyor, yönetmen sağa sola komutlar yağdırıp duruyor, set amiri telaşlı, yapımcı gişe gelirini düşünürcesine kafasını kaşıyor. İki başoyuncu, repliklerini ezberlemekle meşgul. Bunlardan biri, İttihat ve Terakki nosyonlarını ağır bir losyon gibi tenine sürmüş ve imparatorluğun toz duman çöküşünden, kronik olarak “iç düşman” ezmeye programlı [siz bunu, dönemine göre, komünistleşen işçi, bölücüleşen Kürt, mürtecileşen dindar, ikincicumhuriyetçileşen liberal anlayınız], pozitivist, laisist, korporatist, “modernist”, itibarı Türk milliyetçiliği projesinden beslenen bir “Baba devlet” republikası yaratan bonapartist-jakoben bürokrat zümresi. Diğeri ise, gerektiğinde bonapartizmle, gerektiğinde açık faşizmle, mecbur kalındığında okulsuz maarif benzeri halksız “demokrasi”yle güdülegelmiş, ne zaman rövanşı alacak gibi olsa devalüasyon-darbe sarmalıyla vahşice geri püskürtülmüş, ve şimdilerde artık mızrağın çuvala sığmadığını, böyle gelmiş böyle gitmeyeceğini daha bir yüksek sesle söylemeye çalışan yurdum insanı. Pozitivist-laisist kapıkulu münevveranın inancını biteviye horgörmesinden ikrah getirmiş, aç ve cahil bırakılmışlığın cenderesinden çıkmaya çalışan ama henüz yolun çok başında olan, ne endüstrileşmenin ne şehirleşmenin terbiyesinden geçmemiş bir taşralı karakalabalık.

Niye iki ucu reçelli değnekten bahsettiğim anlaşılıyor mu sevgili dostlar? Bizim için bir win-win durumu yok, kaldı ki biz zaten oyuncu da değiliz. Biz kim miyiz? Biz, insan hakları, hukukun üstünlüğü, demokrasi diye sayıklaya sayıklaya ömrü tükenecek olan, “kalabalıktan uzakta”, İsa-Musa sendromu yaşamaya yazgılı eşhasız. Birinci yahut ikinci başoyuncuya “kendimizi yakın hissetmemiz” önemsiz, değersiz, fuzuli, bizi kurtarmayacak bir ayrıntı.

İşte size dram, işte size dramatis personae.

Yazan: metin-thePoor Tarih: April 26, 2006 8:49 PM

çok iyi bir analiz olmuş yüreğinize sağlık.

Yazan: ozan Tarih: May 23, 2006 8:08 PM

Milli mücadelenin başlangıcından itibaren süregelen tavır yanlızca cepheyle sınırlı olmayıp,çökmüş çürümüş bir yapının sona ermesi,karanlık ile yapılan savaşım aydınlığa yapılan yürüyüş devam etmektedir,koşullar ne olursa olsun hızlanarak devam edecektir.

Yazan: d.mayda Tarih: June 3, 2006 11:25 AM

milleti yine milletin aydın insanları kurtarır kaderimiz ard niyetli insanların ellerindeyse allah yardımcımız olsun insanlarımız hale uyanamıdı aptalık + geri kalmışlık = özgürlük yok olması

Yazan: cafer aytogan Tarih: July 11, 2006 11:17 PM

çok güzel

Yazan: emrah Tarih: July 29, 2006 7:36 PM

kadınların cumhurriyetten sonra hangi hakların
kazanıldığı anlatılmıyor.bence güzel değil.

Yazan: minel Tarih: December 21, 2006 10:10 PM

hiç hiç anlamıyorum. bilgiye çok önem veren bir insan olarak bilgisizlerin bu ülke için en büyük tehlike olduğunu düşünürdüm. yazılarınıza bakıyorum da, birikiminizden kuşkum olamaz, fakat bu taraflılığınız yok mu? iyi niyetinizden kuşkum olsa size "yalan söylüyorsunuz derdim".. yalan demiyorum yanlış diyorum. bir örnek, çok uzatmayacağım. halkın oyuyla gelen menderesin nasıl da oligarşi tarafından yok edildiğini söylüyorsunu. güya 60devrimi demokrasiye bir darbedir. peki hangi demokrasiye. unutmayın demokrat parti, adına binaen kurmuş olduğu "tahkikat komisyonu" ile ana muhalefet partisini kapatmaya kalkmıştır. eminim muhalefet olmadan çok iyi demokrasi işlerdi. 61 anayasasına bakın, ama tarafsız bakın da ve karşıt devrimlerin (71-80 darbeleri) darbelerin anayasalarıyla karşılaştırın ve demokrasi adına öyle ahkam kesin. demokrasi nasılmış görün. demokrasiyi kavrayamayanlar malesef teokrasiyi demokrasi diye yutturmaya çalışıyorlar. siz de bunlardan birisiniz.

Yazan: İlhan Genç Tarih: January 4, 2007 9:11 PM

bu ülke herşeyi hakeden bir ülke dp den sora 1 tane ülkenin yararını düşünen bir ikitidar geldimi?!gelmedi gelmezde çünkü hepsi kendi çıkarlarını düşündüler.adnan menderes ve onun yoldaşları ölürken bile milletinin refahını düşünecek kadar asil ve fedekar insanlardı!Üstelik kendilerini ipe götüren hain subaylarla savcılarla helalleşecek kadar asil ve kibar!şimdi görüyoruz hükümeti,chpyi meclis değil sanki mahalle kahvesi,konuşmalar,yapılan işler hepsi bir atışma,öc gibi.bu konuşmalar boş aslında bir ülke kendi başbakanını böylesine yüce bir insanı asıyor ve apo gibi bir şerefsizi besliyip ona doğum günü partileri yapıyorsa söylenecek söz yoktur,herşeyi hakediyoruz ve her türlü kötülüğe maruz kalabiliriz ey Türkler!

Yazan: mervegizem Tarih: January 27, 2007 3:42 AM

HERKES FAŞİST ASLINDA..
Bu coğrafyanın birkaç yüzyıldır sorunu bu... Gerçek anlamda insan sevgisi, saygı ve adalet anlayışı olmayınca, faşistlik otomatik olarak gelişiyor.. Boş yere birbirinize atıp tutmayın. Hepiniz arızalısınız.. Sizin gibi düşünmeyenden öldüresiye nefret ediyorsunuz.. Sorunları dialogla, konsensüsle çözmek yerine saldırganlaşıyorsunuz.. Her türlü gaza ve dolduruşa o kadar açıksınız ki dışarıdan her isteyen güç sizi birbirinize düşman edip sizinle oynayabiliyor.. Bu kalitede(!) insanlara da ne bügün ne gelecekte huzur olmayacak bu coğrafyada..

Yazan: Sade Vatandaş Tarih: March 7, 2007 5:59 AM

okudumda,çok güzel harika .herkesin okumasını tercih ediyorum.üstekı resim harıka.

Yazan: dilek Tarih: April 16, 2007 5:19 PM

Genelkurmay Başkanı lâfı hiç eveleyip gevelemedi..

İhtiyat filan bırakmayıp, elindeki bütün kuvvetlerle topyekün cephe taarruzuna girişti..

“Cephe”den girdi..

1.Cumhurbaşkanı’nı; “yürürlükteki” anayasanın, Cumhurbaşkanı’nın yemin metninden aldığı kavramlarla tarif etti..

“Bizim temel düşünce yapımızı, inandığımız temel değerleri, cumhuriyet ilkelerine, laiklik ilkesine bağlılığımızı bilmeyen kimse yoktur herhalde. Olamaz... Bu konulardaki hassasiyetimizi Türk milleti biliyor. Onun için bunları tek tek saymaya gerek yok. Bu değerler manzumesine sahibiz. Bir diğer önemli husus, seçilecek cumhurbaşkanı aynı zamanda TSK'nin başkomutanıdır. Bu yönüyle TSK'yi yakından ilgilendirmektedir. Biz hem cumhurbaşkanımızın hem de aynı zamanda başkomutanımızın Silahlı Kuvvetler ve Türk milletinin sahip olduğu Cumhuriyetin temel değerlerine, anayasamızda ifadesini bulan laik, demokratik ve sosyal hukuk devleti idealine, devletin üniter yapısına bağlı ama sözde değil özde, bunu davranışlarına yansıtacak şekilde bir cumhurbaşkanının oraya seçileceğine olan inancımızı belirtmek istiyoruz”

dedi.

Ey muhtemel adaylar..

Aday olmayı düşünenler, düşleyenler..

Aday olmak üzere gaza getirilenler..

Aynaya bakın..

Yukarıdaki tarife uygun olduğunuzu yahut yukarıdaki cümlelerle Büyükanıt’ın sizi tarif ettiğini düşünüyorsanız helâl olsun size bu yollar..

Beraber yürüyüp, beraber ıslandığınız bütün duble otoyollar..

2. “Teröristle yahut onlara yardım ve yataklık yapanlarla görüşmem”; “Biz görüşürüz” polemiğine son noktayı koydu, Kuzey Irak-Kerkük-Barzani-Talabani-PKK canlı bombasını Akepe’nin kucağına bırakıverdi.

Farkındaysanız Barzani, sahipsiz köy bulduğunu zannedip havlamaya başlamış, çifte seçim sürecindeki Akepe’lilere de tribünlere profilden poz verecek “sertleşme” olanağı sağlamıştı..

9 Nisan tarihli ve “YENİ ÇUVAL İÇİN BARZANİ Mİ GÖREVLENDİRİLDİ” başlıklı yazımızda, yâni Büyükanıt’ın konuşmasından üç gün önce şunu sormuştuk:

“Myers’in söyledikleri bence son derece önemli bir dönüm noktasıdır.

Amerika böylelikle yavaş yavaş ve belki de ilk defa Irak’ta Türk askeri ile Amerikan İşgal Kuvvetlerinin karşı karşıya gelebileceğini düşünmüş, değerlendirmiş ve dile getirmiş olmaktadır.

Amerika’nın bu noktaya gelmesi çok önemlidir de Türkiye ne haldedir?

Türkiye’nin koordinatları ne durumdadır?

Türkiye’de, siyasi iradeden geçtik; asker kafa yapısı olarak Amerika ile karşı karşıya gelinebileceğini hesaplamakta mıdır?

Eğer şimdiye kadar yapmadıysa, Myers’in bu sözleri mutlaka ‘ihbar’ kabul edilip BİN ÇEŞİT ALTERNATİF PLAN MUTLAKA HAZIRLANMALIDIR.

Durum vahimdir.

Myers ne diyor; ‘Benim korkum, iki dost kuvvetin yanlışlıkla karşı karşıya gelmeleri. Amerikan veya Irak birliklerinin Türk birlikleriyle karşılaşmaları’.

Ve Myers bunu yaparken Çuval’ı da hatırlatıyor, anlayana gözdağı veriyor.

Tehdit ediyor.

Myers’in ‘Irak Birlikleri’nden bahsetmesi, Barzani’ye de ’hiç gecikmeden’ ilham veriyor..

El Arabiya televizyonuna konuşan Barzani, ‘Türklerin Kerkük'e müdahale etmesine izin vermeyeceğiz. Kerkük tarihsel ve coğrafi olarak Kürt kimliğine sahip bir Irak kentidir. Tüm gerçekler Kerkük'ün Irak Kürdistanı'na ait olduğunu ispatlamaktadır’ diyor”.

Büyükanıt 12 Nisan konuşmasıyla resti görmüş;

a) Myers’a cevap vermiş;

b) Akepe’ye “Gösteri yapmanın âlemi yok.. Siyasi irade beyanını göster, emir ver, girelim, gerekirse Amerika’yı da karşımıza alarak bu işi halledelim. Türk ordusu bu işi yapar” demiştir,

c) Barzani’yi değil, onu konuşturanları muhatap almıştır.

Büyükanıt demiştir ki;

“Peki Kuzey Irak'a bir operasyon yapılmalı mı? Yapılmalı.

Olayın iki boyutu var. Birincisi sadece asker olarak baktığım zaman, evet yapılmalı. Fayda sağlar mı? Evet, sağlar.

Olayın ikinci boyutu, siyasi olaydır. Bir hudut ötesi operasyon yapılması için bir siyasi kararın ortaya çıkması lazım.

TSK, yasal zeminde görev verildiğinde bu operasyonları yapma gücüne fazlasıyla sahiptir. Bu tür söylemler güvenlik unsuru olan bizleri üzdüğü gibi Türk insanını da rencide etmektedir.

Tabii bu sözlerin arkasında onları bu duruma getiren, tabirimi mazur görün, şımartan, kimler olduğunu sizler benden daha iyi biliyorsunuz. Onlar bu noktaya getirmiştir.

TSK mensupları, bütün komutanları, terörle mücadelede artan bir azimle mücadeleye devam ediyor, edeceğiz. Türkiye'nin başındaki bu belayı def etmek zorundayız. Çocuklarımıza bırakacağımız Türkiye'de bu terör belası olmamalıdır”.

Bu laflardan sonra artık kimse; hiçbir iktidar partisi milletvekili seçim bölgelerindeki köy ve mahalle kahvelerine gidip;

“Canım biz Barzani’yi sustururuz ama asker istemiyor” dedikodusunun arkasına sığınamaz..

Kabadayılık mı, külhanbeyliği mi.. Al sana meydan..

3. Büyükanıt Genelkurmay Başkanı olarak ilk defa; inzivaya çekildiği mutlu yuvasından nedense “şimdi” mutlu-mesut aile fotoğrafları ve röportajlar vermeye başlayan yahut başlatılan Hilmi Bey’den bu yana ilk defa AB’yi ve ABD’yi karşısına almaktadır.

“Türkiye Cumhuriyeti çok güçlü bir devlettir, millettir. Ama yıpratmaya çalışanlar var, bu bir gerçek. Avrupa Birliği (AB) Komisyonu ve Avrupa Parlamentosu (AP) tarafından hazırlanmış olan raporlarda ‘Türkiye'deki dini ve etnik azınlıklar' konusuna ısrarla yer verilmekte, durmadan yeni azınlıklar üretilmekte.

AP kararlarına, internet sitesine girin, içinde bunlar var. Eskiden şöyle bir tez vardı: ‘AP kararlarının bağlayıcılığı yok’. Genel manada öyle. Türkiye için öyle değil. AB'nin müzakere çerçeve belgesinin 10. maddesine baktığınız zaman, orada nelerin AB müktesebatı olduğu açıklanıyor.

Bırakın AP kararlarını, sözlü açıklamalar bile müktesebata girmiş durumda. Eğer o müktesebatı alıp da uygulamamız gerekirse Türkiye'yi paramparça etmişiz demektir.

AP kararlarına göre, bu benim değerlendirmem değil, okuduğumuz zaman görüyoruz.

Bir örnek vereceğim, Londra merkezli Uluslararası Azınlık Hakları Grubu adlı kuruluş ‘Türkiye'de azınlık haklarının geliştirilmesi' konulu üç yıl sürecek bir projede üzerinde çalışmaktadır.

Ülkemizdeki bazı sivil toplum kuruluşlarının işbirliğiyle yapılan bu projede etnik azınlıklar üzerinde çalışılıyor. Böyle bir çalışmanın ne anlama geldiğine ve amacının ne olduğuna sanırım izah gerekmez”.

AB demek SEVR demektir.

Artık kimse askerin AB yanlısı olduğunu söyleyemez..

10 senedir yazdığımız bu noktaya askerin, Hilmi Bey sonrasında da olsa gelmiş olması en fazla bizi sevindirir..

4. Bugünkü 14 Nisan Cumhuriyet Toplantısı..

Soru:

Buraya gelmeden önce TBMM Başkanı Bülent Arınç basın toplantısı düzenledi. Orada şöyle bir şey soruldu. Kendisi, ‘14 Nisan'daki yürüyüş ADD tarafından düzenleniyor, başında Eruygur Paşa var, hakkında darbe yapacağı yönünde iddialar var. Bu iddialar çok ciddi. Bu nedenle miting tartışmalı hale geliyor' dedi. Siz bu miting ve yürüyüş hakkında ne düşünüyorsunuz?

Yanıt:

Şimdi tabii benim yorum yapma yetkim yok. Bu çeşit toplantı ve gösteriler kanunla düzenlenmiş durumda. Yasal olarak izin alınmışsa, şiddete başvurmayan, sadece düşüncelerin açıklanacağı bir toplantıdan ürkmek anlaşılır bir şey değildir, yasal olarak yapılıyorsa. Kaldı ki Türkiye'de illegal çok gösteri yapılıyor. Terör örgütünün bayrakları açılıyor, bilmem ne yapılıyor... Ve benim bir vatandaş olarak yetkim de yok. O bir dernek, yasal prosedürü tamamlamış, yasalara uygun, şiddet içermeyen bir gösteri yapılıyorsa, ben buna demokratik bir girişim derim. Herkes demokratik hakkını kullanma hakkına, hukukuna sahiptir. Ben, bu olaya siyasi boyutu yönünden bakmıyorum. Ben olaya hukuki açıdan bakıyorum. Eğer usulüne göre yapılmışsa hiç kimsenin rahatsız olmaması gerekir. Ama içeriği, görev alanımızda değil”.

Ne diyor Büyükanıt; “Türkiye'de illegal çok gösteri yapılıyor. Terör örgütünün bayrakları açılıyor” sa, onlara göz yumuyorsanız, bu toplantıya nasıl karşı çıkarsınız?

Diyor..

Arınç’a da; terör örgütünün illegal gösterileri için neden ses çıkarmadın? sorusunu yöneltiyor.

Cumhurbaşkanlığı seçim oturumu ile ilgili olarak Arınç ne demişti?

“367 tartışması Anayasa’ya işkencedir”..

Arınç asıl 14 Nisan Cumhuriyet yürüyüşü ile ilgili yorumlarıyla da Cumhur’a ve Cumhuriyet’e işkence çektirdiğinin farkında mıdır?

Büyükanıt’ın konuşmasına anında tepkiler geldi.

1. ABD; ‘ABD Dışişleri Sözcüsü Sean McCormack, Türkiye’nin tek taraflı eylemlerden kaçınması ve sorunu Irak ile işbirliği içinde çözmeye odaklanması gerektiğini savundu. McCormack, ABD Dışişleri Bakan Yardımcısı Dan Fried’in, Orgeneral Büyükanıt’ın açıklamalarıyla ilgili olarak Türk yetkililerle temasa geçtiğini belirtti’.

2. Kürtler; Kürdistan Bölge Parlamentosu Başkan Yardımcısı Kemal Kerküki sınır ötesi harekâtın Irak’a karşı savaş ilanı sayılacağını savundu.

3. Diyarbakır Barosu Başkanı Sezgin Tanrıkulu, Genelkurmay Başkanı Yaşar Büyükanıt'ın yaptığı konuşma ile suç işlediğini söyledi.

4. “Irak”lılar: Irak Meclis Başkanı Mahmud Meşhedani, "İçişlerimize karışanların elini keseriz" dedi ve 'Türkiye Kerkük'e karışırsa biz de Diyarbakır'a karışırız' diyen Kuzey Irak'taki yerel yönetimin lideri Mesud Barzani'ye sahip çıktıklarını açıkladı.

5. ABD; ABD Savunma Bakanı Robert Gates, Kuzey Irak'ta yuvalanan PKK teröristlerinin Türkiye'de çok sayıda kişiyi öldürmesinden dolayı Türkiye'nin kaygı duymasının anlaşılır olduğunu, ancak Kuzey Irak'a tek yanlı bir Türk operasyonunun, muhtemelen sorunu çözmeyeceğini söyledi.

6. AB; Avrupa Komisyonu Üyesi Olli Rehn’in sözcüsü Nagy, Genelkurmay Başkanı Büyükanıt’ın “operasyon yapılmalı” açıklamalarından sonra Türkiye ile Irak arasındaki sorunların barışçı yollarda çözümlenmesi çağrısında bulundu. Genişlemeden Sorumlu Üyesi Olli Rehn’in sözcüsü Krisztina Nagy, Büyükanıt’ın açıklamaları ile ilgili olarak ‘Umudumuz ve konuya müdahil herkesin çıkarına olan çözüm, barışçı ve yapıcı bir yol izlemektir’ dedi.

Bu kadar lüzumsuz öge Büyükanıt’ın söylediklerini eleştiriyorsa Büyükanıt doğru söylemiştir.

“Kanla irfanla kurulan Cumhuriyetin, cehennemler kudursa ölmez koruyucusu” olup olmadığını da Mayıs’tan sonra göreceğiz..

Bu kadar lâftan sonra bekleyeceğiz, beklemek de sanırım hakkımızdır..

Büyükanıt’ın sözlerini; Akepe’nin, Erdoğan, Gül ve Arınç’ın, “Sezer’in Harp Akademileri’nde yaptığı konuşma ile mukayese ederek” onayladıklarını söylediklerini ise dikkatle “not ediyoruz”..

Yazan: ancazin Tarih: April 18, 2007 11:33 PM

af edersiniz ama astıranar çok şerefsiz birilerdi adanan m. çok yiğirtti babacan dı türkiyeyi yönetiyordu ah ölmeseydi yazık oldu adama

Yazan: ahmet berk sönmez Tarih: April 24, 2007 4:56 PM

gerçekten güzel bir yorum!..

Yazan: güneş Tarih: May 14, 2007 9:07 PM

kimse ataman beyin örtünme konusunda dediklerine cevap vermemiş sanki ? yanıldım mı acaba?

aa evet bi cevap var, bediüzaman yazısı.

yazılanları okuyup, ben yorum yapacağım.

anasayfa yazısı için, sessizlik gerekiyor,
susmak, başın öne eğmek. darbe yi içinde darbe taşımayanlar önler ancak. üzüldüm ben kaldıramıyorum, güzel bir resim diyemeceğim.

Yazan: knz Tarih: May 15, 2007 10:12 AM

Üstad, eline, kalemine sağlık.... milyonların hissettiği ancak bir türlü dillendiremediğini tek kelimeyle mükemmel anlatmışınız....

Yazan: Ömer Tarih: June 3, 2007 12:44 AM

Sevgili Mustafa Akyol,
İkinci Dünya Savaşı'ndan galip çıkan gücü "özgür dünya" saydınız ya, ne diyeceğimi bilemiyorum.
Sanırım basım hatası oldu; çünkü bu ülkede kime sorsan
Amerika'dan nefret eder. Sanırım gizli gizli sempati besleniyor :(

Yazan: Ozan Akın Tarih: January 24, 2008 11:19 PM

Beklemedeyiz!!


Verilen vaatler neden yerine getirilmiyor…yoksa gerçekten de zamanında paronayatik olarak gördüğüm kişilerin “bunların (AKP’lilerin) özgürlükleri-demokratlıkları sadece kendi çerçevesinde işler” bu paralellikteki düşünceleri doğrumuydu?? ( laik cumhuriyeti koruma güdüsüyle –türban özgürlüğü arasındaki tutum değil kastım …belli bir kesimin belirttiği bu tehlikeyi hala görmüyorum),,,, bilemiyorum... yakın bir zaman zarfında gerçekleşecek gelişmelerin sonucunda bunu söylemek sanırım en doğrusu olacak…AMA tahammül sınırlarımız gittikçe daralıyor…

Türbanın özgürlük statüsü içerisinde yer alması düşüncesi elbette haklı bir tavırdı…bunu desteklememek demokratik çizelgeden sapmak anlamına gelirdi…peki ya “sivil anayasa”… rafa mı kalkmıştı…301 boğucu havasıyla neden hala yerli yerinde duruyordu…üniversite deyince özgürlükçü bir anlayışın hakim kılındığı bir alan akla gelmeliyken… neden sadece türban meselesi üzerinde duruluyor ve ötesinde üniversitelerde hakim kılınan eski ruh bir daha çıkmamasıya ötelenmiyordu… (dikta yasalar-12 eylül- peki,akademik özgürlükler nerede??)…ve bitmek bilmeyen sualler çözüme kavuşturulmamıştı…artık soru işaretleri sadece paronayatik diye nitelenen kişilerde değil bazı kesimlerde de mevcuttu ve bu soru işaretlerinin kökten çözüme kavuşturulması gerekiyordu!!! …verilen vaatler bir bir yerine getirilmeliydi!!!...samimiyet sorgulanmaya başlanmıştı!!...


Özgürlük,hak gibi kavramların içi boşaltılmamalı,,,kendine özgürlük-hak değil,,,,olması gereken “EVRENSEL BAZDA HAK VE ÖZGÜRLÜKLER” olmalıydı!!!…
Beklemedeyiz!!

Yazan: truthful Tarih: March 26, 2008 1:10 PM

çok uzun yazı ve güzel

Yazan: berna Tarih: October 12, 2008 2:07 PM

mustafa bey tebrikler...

Yazan: ümit Tarih: January 2, 2009 10:54 PM

Yorum Ekleyin...





(you may use HTML tags for style)