« TV'de Yeniden Kürt Sorunu | Ana Sayfa | Bira Baskını ve Küpe Dayağına Kınama »
April 14, 2006
Cumhurbaşkanı'na Muhalefet Şerhi
[15 Nisan 2006 tarihli Referans gazetesinde yayınlandı]
Basındaki yorumlara göre Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer, "son altı yılın en sert çıkışı"nı yaptı. Harp Akademileri Konferansı'nda yaptığı 18 sayfalık uzun konuşmayla, "irtica, türban, yargı, terör konularında ilk kez böyle net ve ağır konuştu." Kanımca bu ağır konuşmanın laiklikle ilgili kısmına bir kaç muhalefet şerhi koymak gerekiyor. Özellikle Sayın Cumhurbaşkanı'nın şu cümlelerine:
Son günlerde artarak sürdürülen söylemlerde, laiklik, 'din ve vicdan özgürlüğü' olarak tanımlanmaktadır. Bu tanımla laiklik, din ve vicdan özgürlüğüne indirgenmekte ve anlamsız kılınmaya çalışılmaktadır... [Oysa] Anayasa'daki tanıma göre laiklik, dinin toplumsal, siyasal ve hukuksal bir güç ve düzenleyici olmasını engelleyen temel ilkedir... Bireyin dini inanç ve ibadet yaşamı, kamu düzenini korumak için sınırlanabilir.
Sayın Cumhurbaşkanı'nın burada yaptığı, laiklik ilkesine bir tanım getirmek. Bu ise aslında "Anasaya'daki tanım" değil, kendisinin tanımı. Peki ama doğru mu?
Muasır Medeniyetin Laikliği
Laiklik, malum, Türkiye'nin Batı'dan, yani "muasır medeniyet"ten aldığı bir kavram. Dolayısıyla kavramın ne anlama geldiğini ve nasıl uygulanması gerektiğini anlamak için de Batı'ya bakmak gerekir. Bugün "muasır medeniyet"in zirvesinde olan ülke ABD'dir ve Amerikan Anayasası'nda laikliği düzenleyen madde şöyledir:
Kongre (Amerikan Parlamentosu) ne dinin empoze edilmesini öngören ne de dinin özgürce yaşanmasını engelleyen bir kanun çıkaracaktır.
Yani devlet ne herhangi bir dini kendisine temel alıp topluma empoze edecek, ne de herhangi bir dinin özgürce yaşanmasına mani olacaktır. Bunların herhangi birisinin yapılması, laikliğe aykırıdır.
Bu laiklik tanımı içinde hem "dinin devlete egemen olmasının engellenmesi" vardır, hem de "din ve vicdan özgürlüğü"...
Dolayısıyla devleti dine dayandırmak da laikliğe aykırıdır, devletin din üzerinde baskı kurması da. Laiklik, devletin dinin egemenliğinden çıkarılması anlamına geldiği gibi, dinin devletin tasallutundan korunması anlamına da gelir.
Şimdi gelelim Sayın Cumhurbaşkanı'nın laiklik tanımına. Kendileri, "laiklik, din ve vicdan özgürlüğüne indirgenmekte ve anlamsız kılınmaya çalışılmaktadır" demişler. Buradan anlıyoruz ki, "muasır medeniyet"in laiklik ilkesinin "din ve vicdan özgürlüğü" kısmı, Sayın Cumhurbaşkanı için "anlamsız"dır. Anlamlı olan tek kısım, "dinin devlete egemen olmasının engellenmesi"dir.
Bu ise, Türkiye'de sıkça kullanılan deyimle "katı laiklik" değil, aslında laiklikten sapmadır. Laiklik — Cumhurbaşkanı'nın dediği gibi — gerçekten din ve vicdan özgürlüğüne indirgenemez, ama onu da mutlaka içerir. Bu içeriği atarsanız, elinizde "laiklik adı altında devletin dine tahakkümü" kalır.
Ne yazık ki bu tahakküm yaklaşımının izlerini Sayın Cumhurbaşkanı'nın sözlerinde sezinlemek mümkün. Örneğin "laiklik," diyor, "dinin toplumsal, siyasal ve hukuksal bir güç ve düzenleyici olmasını engelleyen temel ilkedir".
Siyaseti ve hukuku anladım. Burada Cumhurbaşkanı haklı. Peki ama ya toplum?!...
Devlet hangi hangi mantıkla "dinin toplumsal bir güç ve düzenleyici olmasını" engelleyebilir ki? Eğer bir toplumda pek çok insan dindar ise ve bu dindarlığın gereklerini yerine getiriyorlarsa devlet hangi hakla buna mani olabilir?
Eğer devlet böyle bir mani olma işine girişirse, o rejimin adı artık demokrasi olmaz. "Otoriter rejim" olur. Ve umarım Sayın Cumhurbaşkanı ülkemiz için bunu öngörmüyordur...
Keskinlik, Laikliğe Zarar
Bence hem Sayın Cumhurbaşkanı'nın hem de kendisi gibi düşünenlerin kendilerine sormaları gereken basit ama önemli bir soru var: "Laikliği dine karşı bir baskı rejimi olarak tanımlarsak, onu topluma nasıl benimsetebiliriz?"
Örneğin "Bireyin dini inanç ve ibadet yaşamı, kamu düzenini korumak için sınırlanabilir" diyen Sayın Cumhurbaşkanı, dini inanç ve ibadetini sınırlamak istediği o bireylerden, böylesi bir laikliğe rıza göstermelerini nasıl bekliyor? Hele de "kamu düzenini korumak"tan tek kasıt, başörtüsü görmeye tahammül edemeyen Türk elitinin göz zevkinin tatmininden ibaret gibi dururken...
Bu sorunun cevabının "bir kez taviz verirsek devleti ele geçirirler, el verirsek kol kaptırırız" şeklinde geleceğini biliyorum. Bush'un "önleyici saldırı" doktrini gibi, Türk Jabokenizmi de "önleyici hoşgörüsüzlük" fikrine inanıyor.
Bu fikre inananlara sormak lazım: Hiç hoşgörü alternatifini denediniz mi? Laikliği "din özgürlüğü"yle birlikte tanımladınız da kabul etmeyen mi oldu? Hem sonra son yıllarda İslami kesimin kendi içinde önemli bir değişim geçirdiğini, muhafazakar demokrasiyi büyük ölçüde benimsediğini, piyasa ekonomisine adapte olduğunu görmüyor musunuz? Bu değişimi sosyal bilimciler tespit ediyor, Batılı araştırmacılar gelip inceliyor da, koca dünyada niye bir tek siz "takiye" diye yorumluyorsunuz?
Aydınlanma Ordusu?
Sayın Cumhurbaşkanı'nın Harp Akademileri Konferansı'ndaki konuşmasında Türk Silahlı Kuvvetleri için kullandığı övücü sözlerin içinde geçen bir ifadeye de "şerh" koymakta yarar var. Kendileri, "Aydınlanma felsefesinden ayrılmayan Türk Silahlı Kuvvetleri'ne içten iyi dileklerimi sunuyorum" demişler. İyi ama hangi aydınlama? Fransız aydınlanması mı, yoksa İngiliz-Amerikan aydınlanması mı?* Dahası Türk ordusunun bu felsefeden ayrılmaması gerektiğine karar veren kim? Türk ordusunu ve sayın Cumhurbaşkanı dahil tüm devlet ricalini vergileriyle ayakta tutan Türk toplumuna, "sizce ordunuz Aydınlanma felsefesini izlemeli mi" diye soruldu mu? Bir referandum yapılsa ve sorulsa, acaba alacağımız yanıt ne olur?
Ve en önemlisi, Türk ordusunu, Anayasa'da yeri olmayan ve toplumun sadece bir kısmında kabul görecek bir felsefeyle özdeşleştirmek, orduyu toplumun sadece bir kısmının ordusu gibi göstermek sonucunu doğurmaz mı?
Unutmayalım; Türk vatandaşlarının ezici çoğunluğu, orduyu, "aydınlanma felsefesini" savunduğu için değil, bu ülkenin bütünlüğünün ve güvenliğinin bekçisi olduğu için seviyor. Aralarına "felsefe" sokmak, yanlış olur...
* Avrupa medeniyetinin bir ürünü olan Aydınlanma felsefesinin iki temel varyantı vardır. Tarihçi Gertrude Himmelfarb'ın The Roads to Modernity: The British, French, and American Enlightenments (Modernite'ye Yollar: İngiliz, Fransız ve Amerikan Aydınlanmaları) adlı kitabında analiz ettiği gibi, Fransız ve Anglo-Sakson aydınlanmaları arasında büyük farklar bulunur. Örneğin Fransız Aydınlanması koyu bir din karşıtlığı ve materyalizm üzerine kuruluyken, Anglo-Sakson aydınlanmacıları dinle çatışmamış, aksine dini bireysel ahlaki erdemlerin kaynağı ve demokratik toplumların güvencesi olarak görmüşlerdir.
Yazan: Mustafa Akyol Tarih: April 14, 2006 11:19 AM




1) “Bush'un ‘önleyici saldırı’ doktrini gibi, Türk Jabokenizmi de ‘önleyici hoşgörüsüzlük’ fikrine inanıyor.” tespitiniz hem doğru hem de çokgüzel ifade edilmiş bir tespit. Harikulade bir adlandırma: “Önleyici hoşgörüsüzlük”...
2) Yerli jakobenizmin, bilimi -elçabukluğu marifet- aklın yerine koyuvermesi, onunla özdeşleştirmesi, “Türk aydınlanması”nın nasıl bir aydınlanma olduğunun ipucunu da verebilir bize.
3) Ordunun yerini siz devletten daha mı iyi bileceksiniz Mustafa Bey? Haddinizi bilin haddinizi, yoksa bildirirler haddinizi!!!
Yazan: metin-thePoor Tarih: April 14, 2006 12:06 PM
Arkadaslar,
Bu konuda Mustafa Bey'in yazisi konunun butun boyutlarinin guzel bir ozetini iceriyor. Gerek bu yazisi gerek "Evet Tehlikenin Farkindayiz" yazisindan dolayi kendisini tebrik ediyorum.
Ben "Evet Tehlikenin farkindayiz" yazisinin altindaki yorumlarimdan birinde bu Cumhuriyet Gazetesi'nin "darbe cigirtkanligi" ve Sezer'in benzeri twehdidinin baglantili oldugunu dusundugumu ifadeetmistim. Uzun oldugu icin tekrar buraya tasiyip yer isgal etmek istemiyorum.u gunku Zaman ve Yeni Safak gazetelerinde de Mustafa Bey'inkine benzer elestiri yazilari cikti.
Ben sadece olaya tarafsiz bir demokrat gozlugu ile yaklasan hicte dindar olmayan A. Bayramoglu'nun yazisini sunuyorum:
Sezer'in dayanılmaz ağırlığı
"İrticai tehdit kaygı verici boyutlara ulaşmıştır..." Bu söz bu ülkede sık tekrar edilir. Tekrar edenler ya da tekrar edilmesini sağlayanlar devletin anayasal kurumları olunca iş farklı bir boyut kazanır.
Üstelik bunlar cumhurbaşkanlığı gibi hukuki açıdan sorumsuz, asker gibi filli açıdan sorumluluk dışı kurumlar olunca gerginlikler de derinleşir.
Ama asıl soru şudur:
Gerginliğin tetiklenmesi gerçekten irtica tehlikesinden mi kaynaklanmaktadır yoksa bu kurumların kendi başlarına ve kendi duruşlarına göre yaptıkları içe kapalı değerlendirmelerden mi?
Yanıt ikinci şıksa, ki sıkça öyledir, devlet içi ilişki ve dengelerin, asayiş gözlüğüyle yapılan değerlendirmelerin Türk siyasi ve toplumsal hayatını ne denli derinden belirledikleri ortaya çıkar. Cumhurbaşkanlığı, ordu gibi siyasete müdahil kurumların taşıdıkları yetkiler karşısında bunlardan dolayı sorumluluk taşımamaları siyasal sistemi kavruk hale çevirir...
"İrticai tehdit kaygı verici boyutlara ulaşmıştır..."
Cumhurbaşkanı Sezer'in Harp Akademileri'nde Genelkurmay Başkanı ve diğer askerlere yaptığı konuşmanın bir bölümü yine bu cümleyle başlıyordu.
Şöyle devam ediyordu Sezer:
"İrtica siyasete, eğitime ve devlete sızmaya çalışmakta, Cumhuriyet'in temel niteliklerine yönelik, başta milliyetçilik ve laiklik gibi toplumun büyük kesimince özümsenmiş değerlerin yıpratılmasına yönelik etkinlikleri sistemli biçimde uygulamaktadır. Ayrıca, devletin ekonomik, sosyal, siyasal ve hukuksal temel düzenini din kurallarına dayandırmak amacıyla dinin, din duygularının ve kimi objelerin dinsel kural ve yorumlar geliştirilerek sömürülmesi, toplumumuzu kamplara bölmeye yönelik bir girişim olarak duyarlılık yaratmaktadır..."
Bu sözlerle kimi ve neyi kastediyor Sezer?
Hizbullah örgütünü mü örneğin ya da başka bir grubu mu?
Hiç sanmıyoruz...
Kastettiği hükümet midir, o zaman...
Büyük bir ihtimalle...
Hukuk devletinde, demokratik bir yapıda nasıl olabilir bu? Nasıl siyasi iktidar temsil ettiği ve yönettiği düzenin düşmanı ilan edilir? Siyasi iktidar üzerinden ona oy vermiş ve meşruiyet kazandırmış toplumsal kesimler nasıl tehlike merkezi olarak tanımlanır?
Burası Türkiye, haydi oldu diyelim
Peki, ortada gözle görünür bir irtica tehdidi var mıdır?
Kimi kesim ve grupların korku, endişe ve önyargıları dışında böyle bir tehlikenin en az, en düşük olduğu bir dönemde yaşıyoruz... Ve bu noktaya Sezer'in dolaylı olarak işaret ettiği bu hükümet, AK Parti sayesinde gelinmiştir. Ülkede İslami hareketi yumuşatan, sistemin içine katan, hatta sekülerleşme eğilimine girmesine zemin hazırlayan her şeyden önce AK Parti olmuştur.
Dahası AK Parti dışındaki sivil alanda da, çeşitli dini gruplarda ya da dindarın doğrudan kendisinde de benzer mekanizma ivme kazanmıştır.
Velhasıl bugün Türkiye'de değerler ve zihniyet açısından bir değişim yaşanıyorsa, bunun en belirgin ele geldiği yer doğrudan doğruya İslami kesimdir. İslami kesimde yaşanan değişme hem kendi içinden doğan hem Türkiye'nin farklı ve doğru bir yöne evrilmesine zemin hazırlayan ve diğer kesimleri arkasından sürükleyen bir değişmedir.
Nitekim bugün laik kesimdeki demokratikleşme eğilimi, İslami kesimdeki sekülerleşme eğiliminin açık ara gerisinde kalmıştır.
Arka arkaya yapılan araştırmalar bu gerçeğe işaret ediyor, toplumu merkeze alan dikkatli gözlemler de bunu fark ediyor...
Anlaşılan devletin asayiş bilgisi içine hapsolmuş, toplumdan kopuk, niyet okuma merkezli, meşruiyeti yaralı bir gözlükle resim farklı görünüyor...
Bu anlayış ya da yapılanma toplumsal bilgiyi kendisi için yasaklamakla kalmıyor. Aynı zamanda tehlikeli ilan ediyor. Emniyet "bilgileri"nin ve ideolojik içi boş okumaların eline gönüllü olarak teslim ediyor. Yetki-sorumluluk mekanizmasının bozukluğu, yetkili sorumsuz makamların varlığı ve gücü tüm sistemi hasta kılıyor.
Bu durum, elbet başlı başına bir hastalıktır...
Sezer'in konuşmasının en iyi niyetli ve edepli yorumu bu olabilir...
Sezer'in bu konuşması aslında cumhurbaşkanlığı seçimi öncesinde AK Parti'ye devlet adına meydan okuma olarak değerlendirilebilir.
Bu da yukarıdaki hastalığın diğer bir tezahürüdür...
Devlet başkanını seçme değil, tayin etme eğiliminin dışı vurmasıdır...
Ve kriz devlet içi siyaset bu noktada başlamış, krizin yükseltilme sinyalleri verilmiş görünmektedir... Sezer'in emekliliği öncesi seçtiği son yol demokrasi adına gerçekten hüzün vericidir...
Neden ve nasıl?
Yarına...
----------------------------
Selamlar, saygilar
Bekir L. Yildirim
Yazan: Bekir L. Yildirim Tarih: April 14, 2006 1:31 PM
Ben biraz bu konunun manevi boyutundan bahsetmek istiyorum.Tabi söyleyeceklerimin adını, isteyen istediği gibi koyabilir.
İmamhatip okullarının kapatılması, yada eğitimlerinin engellenmesi konusunun, olduğu yılları çok iyi hatırlıyorumm.(hatırlamamam mümkün değil:))cumhurbaşkanı yine bu şekilde gündem oluşturucak garip sözler sarfetmişdi.ve yine çok iyi hatırlıyorumkii, bu sözleri yeni bir önermeyle değiştiricek açıklama yapma tenezzülünde bulunmamışdı.Ve istekdileri nihayi bir çözüme ulaştı imamhatiplilerin eğitimi engellendi.
Ama, ALLAHın cevabı uzun sürmedi geldi.kınadıkları, tahammül edemedikleri, tüm hırslarını yok etmeye harcadıkları, imamhatip okulundan mezun olmuş bir imamhatipli başbakanları ve bakanları oldu onların başörtülü eşeleri vardı buda cabasıydı zaten. işin şu gerçeğini anlamadılar yada anlamak işlerine gelmedi."İşleri evirip çeviren ALLAH dır (kuranBen biraz bu konunun manevi boyutundan bahsetmek istiyorum.Tabi söyleyeceklerimin adını, isteyen istediği gibi koyabilir.
İmamhatip okullarının kapatılması, yada eğitimlerinin engellenmesi konusunun, olduğu yılları çok iyi hatırlıyorumm.(hatırlamamam mümkün değil:))cumhurbaşkanı yine bu şekilde gündem oluşturucak garip sözler sarfetmişdi.ve yine çok iyi hatırlıyorumkii, bu sözleri yeni bir önermeyle değiştiricek açıklama yapma tenezzülünde bulunmamışdı.Ve istekdileri nihayi bir çözüme ulaştı imamhatiplilerin eğitimi engellendi.
Ama, ALLAHın cevabı uzun sürmedi geldi.kınadıkları, tahammül edemedikleri, tüm hırslarını yok etmeye harcadıkları, imamhatip okulundan mezun olmuş bir imamhatipli başbakanları ve bakanları oldu onların başörtülü eşeleri vardı buda cabasıydı zaten. işin şu gerçeğini anlamadılar yada anlamak işlerine gelmedi."İşleri evirip çeviren ALLAH dır (kuran
Ben çok şükür ki ilahi adalete inanırım yine cevap gecikmicekdir.:)herkes emin olabilir tabi ahiret yurdu karşılığı en gerçek olan nihayi bir cevaptır.şimdi ne alakası var, bu konuyu nasıl bu şekilde buraya dayandırdınız diyebilirsiniz ama benim,nacizane öngörülerim bu konuşmadan sonra, türkiyede ilginç olayların, olabileceğini söylüyoo bunu geçmişdeki olaylarla örtüştürmeyi, uygun gördüm.
Mustafa beyide; tebrik ediyorum valla süper olmuş yazısı:) ayrıca çok cesaret gerektircek yazılar özelikle son yazdıkları yazıların konuları gereği, şaşırdım ne yalan söylim yukardaki yorumlarda çok iyi bence saygılar...
belkıskübra...
Yazan: belkıskübra Tarih: April 14, 2006 2:53 PM
Aydınlanma, 1600 yıllık hıristiyan din kültürünün insanın özel yaşamındaki mutlak hegemonyasına son veren,din ile devlet işlerini kesinkes ayıran;bilimi, insanliğın ilerlemesi için olmazsa olmaz evrensel kural yapan, inancı da insanla Tanrı arasına brakan devrimci bir Avrupa hareketidir.
Bir askeri ordunun, felsefesini aydınlanma ,yani bilimin ışığı temeline oturtmasi kadar dogal bir davranış biçimi olamaz.Bu bağlamda Cumhurbaşkanı'mızın söylediklerine katılmamak mümkün değildir.
Bir nokta da Sayın Akyol'un ,yine Cumhurbaşkanı'mızın laiklik ilkesinin açıklamasından hareketle yapmış olduğu eksik analizine dikkat çekmek isterim.Sayın Cumhurbaşkanı'nın laikliğin, din ve vicdan özgürlüğüne indirgenerek anlamsızlaştırıldığı şeklindeki ifadesi, diğer tanımın eksikliğinden hareketle laiklik tanımının tam yapılmadığı endişesini taşımaktadır.Zira lağikligin tanımı, Sayin yazarin ifade ettigi gibi her ikisini de içermesi gerekiyor.
Saygılarımla
Vedat Mercek
Yazan: vedat mercek Tarih: April 14, 2006 4:16 PM
Vedat Bey,
"Laiklik" in tanimini herhangibir sozlukte, veya ansiklopedi'de mesela wikipedia'da bulabilirsiniz.
Aslinda kokenine inerseniz laiklik ancak papalik ile krallik arsindaki bir anlasmanin adidir. A. Dilipak'in "Anadolu'da Vakit" gazetesinin bir yazisinda belirttigi gibi laiklik saniyorum, ortacagda Avrupa'da kirallarla Papa arasindaki iktidar cekismeleri sonucunda hangi haklarin kirallara, hangilerinin Kiliseye (Yani Katolik Kilises) ait oldugunu belirleyen anlasmanin adidir. Yani bi tanimdan hareket edrek laiklik olmasi icin bir dinin mensuplari uzerinde otoritesi bulunan bir mercii, ornegin Papa veya Patrik ile o din mensuplari uzerinde siyasi otoritesi bulunan devletler arasinda "laiklik" kavrami gecerli olabilir. Papalik, patriklik gibi tek bir dini otoriteye bagli olmayan dinler icin, orijinal manada laiklik soz konusu olamaz. Ornegin bir Musluman ulke orijinal manada laik olamaz cunki Papaliga, veya Ptriklige denk gelen bir dini otorite mesela "Hilafet" yoktur.
Ama bu orijinal laiklik zamanla anlam degistirmis, Fransa'da "dinin devlet islerinde etkili olmasai" yada "din islerinin devlet islerinden ayrilmasi" olarak tanimlanmis ve gunumuze kadar uygulanmistir. Buunu en kati manada uygulayan demokrasi kanaatimce Fransa'dir. ABD ve pek cok Avrupa ulkesi "laik" degildir; yada adlari bu degildir. Ingiltere'nin "resmi kilisesi" vardir, Anglikan Kilisesi. Birde "sekuler" kelmesi vardir, o da "dinin disinda kalan" manasinda kullanilir. Bati demokrasileri kendilerini sekuler olarakta tanimlamazlar.
Adina sekuler veya laik diyelim demokratik ulkelerde devlet-din iliskisi Sezerin itiraz ettigi "devletin, toplumun din ve vijdan hurriyetini garanti altina almasi ve butun dinlerden esit uzaklikta olmasi" ile tanimlanir. Fransa dahil burun demokratik ulkeler icin gecerlidir bu tanim.
Dolaysi ile birakin demokrasi tanimini, en dar laiklik tanimi dahi Sezer'in kastettigi "gereginde din ve vijdan hirriyetinin sinirlanabilecegini" icermez.
MADDE 13. – (Değişik: 3.10.2001-4709/2 md.) Temel hak ve hürriyetler, özlerine dokunulmaksızın yalnızca Anayasanın ilgili maddelerinde belirtilen sebeplere bağlı olarak ve ancak kanunla sınırlanabilir. Bu sınırlamalar, Anayasanın sözüne ve ruhuna, demokratik toplum düzeninin ve lâik Cumhuriyetin gereklerine ve ölçülülük ilkesine aykırı olamaz.".
Sezer "din ve vijdan ozgurlugunun kisitlanabilecegini" bu maddeye dayandiriyor. Oysa madde aslinda bu haklarin nasil kisitlanamayacagi ile ilgili. "temel hak ve hurriyetlere dokunmadan" ve "ancak kanunla" gibi ufak detaylari es gecmis Sezer. Ama alistik: burasi Turkiye. Bizim "kendimize ozgu" sartlarimiz var.
Bencede "laiklik", 'irtica", "demokrasi", "Cumhuriyet", "cagdaslik", "terorizm" gibi kavamlarin tanimasrinin yapilmasi gerekir. Tanimi olmayan ithamlarla suclaniyor insanlar, partiler kapatiliyor, bu Avrupa esigindeki demokrasimizde. Dolayisi ile "cumhuriyet muhafizlarinin" keyfi tasarruflarina uygun kilif olustruluyor. Oyleya tanim yapipta kendilerini niye sinirlasinlar.?
Fakat temelde problem "tanimlarin olmayisi veya muglak olusu" gibi teknik denebilecek bir problem degildir. Bu bir zihniyet problemidir. O ise Mustafa Bey'in makalesinde cok guzel ifade ediliyor, diger pek cok kaynakta oldugu gibi.
Selamlar, saygilar
Bekir L. Yildirim
Yazan: Bekir L. yildirim Tarih: April 14, 2006 6:44 PM
Mustafa Bey'in yazısı çok yerinde tespitlerle dolu.Bu tespitler aslında gerçek demokrat aydınların ortak düşünceleri.Bugün gazetelerdeki ve internetteki makalelere baktığımızda demokrat aydınların benzer içerikli yazılar yazdığını görebiliriz.
Yalnız Mustafa Bey'in yazısında bir fark var (ee o da Mustafa Bey'in farkı..:-) Mustafa Bey aydınlanmanın iki varyantı olduğunu hatırlatarak çok yerinde bir soru sormuş : "Hangi aydınlanma ?" Eminim ki böyle bir soruya muhatap olan birçok jakoben "aydınlanmanın varyantıda mı varmış ki ? " şeklinde cevap verecektir.
Bekir Bey Ali Bayramoğlu'nun yazısını alıntılamış.Çokta iyi etmiş.Yazıyı sabah okumuştum.Bekir Bey'in Ali Bayramoğlu ile ilgili tespitlerine de katılıyorum.Bayramoğlu hiçte dindar birisi değildir.Belki -Allah biliyor ya- teist bile değildir.Ama tam bir demokrat aydındır.
Ben de Zaman’ın yorum bölümünde yayınlanan Wisconsin Ünv.Misafir Öğretim üyesi Prof..Melih Öztürk’ün yazısının linkini vermek istiyorum.Gerçek anlamıyla Laik , Demokratik Hukuk devletine inanan herkesin katılacağına inandığım bir yazı.Okumanızı öneririm..
Saygılarımla..
Yazan: S.Öztürk Tarih: April 14, 2006 7:03 PM
Birey hak ve özgürlüklerine bu derece karşıt olmanın kökeninde ne var anlayabilmiş değilim.Sanki bir marifetmiş gibi her zaman bireysel çıkarların geri planda olduğu vurgulanıyor.Bu,kişisel bir tatminmiş gibi geliyor bana.En üzücüsü de devletin başı olan birinin bunları söyleyebilmesi.
Yazan: Ahmet Cem Özen Tarih: April 14, 2006 11:08 PM
Ahmet Necdet'in korkuları var. Korkusunu böyle söylemiş. Haklı da. Korkulmayacak gibi değil. Kandırma mekanizmaları hata vermeye başladı bir süredir. Kandırma, olması gereken asgari düzeyin altına indi. Gözü açılan insanların sayısı gün geçtikçe artmakta. Laiklik-maiklik masalı uyku vermemeye başladı. Ama elde ne yazık ki başka masal yok. Hiç bir şey yapmamaktansa biraz olsun bulantı vermeye devam eden bu aynı masalı okumaya devam etmek en akıllıca yol. Uyanış engellenemese bile olabildiğince çok sayıda insanın olabildiğince geç uyanmasını sağlamak için elden gelen herşey yapılmalı. Bu çarpık zihniyet kolay oturmadı o koltuklara. Öyle kolayca da inmez.
Saygılar...
Cengiz Cebi, felsefe öğretmeni
Yazan: cengiz cebi Tarih: April 15, 2006 1:45 AM
Sayın Cengiz Cebi,
Sizin gibi felsefe öğretmenleri olduğu müddetçe hiçbir şey olmaz bu ülkeye merak etmeyin.
Çünkü tarih, tarih'ten ders almayanlar için sadece ve sadece tekerrürden ibarettir..
Saygılar,
Ataman Ertuğrul
Yazan: Ataman Ertuğrul Tarih: April 15, 2006 4:58 PM
Sayın Ertuğrul,
Ülkeye olan olmuş. Daha beterini tahayyül etmekte güçlük var. Bir ülke gidebileceği kadar geriye gitmiş. İlkellik ve vahşet uygarlık ismini alıp ülkenin üzerine çökmüş. Daha ne olacaktı? Felsefe dikkate alınabilseydi bu denli göçük altında kalınmazdı. Ataların cehaletine sahip çıkmanın getirdiği felaketi yaşıyoruz. Tabi, dediğiniz gibi bu sahiplenme tekkerrür ettikçe daha bir çok uygarlık dolmuşuna inip bineriz. Neyse... Olan olmuş. Hayıflanmanın yararı yok. Biz kendimizi yetiştirip çevremize biraz olsun örnek olabilsek, iyileşmeye en büyük katkıda bulunmuş oluruz. Siz bunu başarıyor iseniz ne mutlu. Ben de başarabilmek isterim.
Saygılar...
Cengiz Cebi, felsefe öğretmeni
Yazan: cengiz cebi Tarih: April 15, 2006 5:47 PM
Mustafa Bey ve Amerikalılar olayı çözmüş...
Kongre (Amerikan Parlamentosu) ne dinin empoze edilmesini öngören ne de dinin özgürce yaşanmasını engelleyen bir kanun çıkaracaktır.
Mustafa Bey,Amerika'daki laiklik anlayışını temel almayı ve bu anlayışın ülkemize yerleşmesi durumunda birçok problemin sonlanacağınımı düşünüyorsunuz?Cevabınız evet ise ozaman işe imam hatiplerden başlamaya nedersiniz?
Amerikalılar devletin bir dini empoze etmesine kesinlikle karşılar...sizde aynı çizgidesiniz.Ozaman insanlara sünni islam'ı empoze etmek için var olan imam hatip liselerinin ve ilahiyat fakültelerinin derhal kapatılması gerektiğini savunuyormusunuz? Çünkü, bu okullar sizin laiklik anlayışınıza aykırıdır..Develetin sünni bir islamı empoze etme eyleminin zeminini oluşturmaktadır....Burda devlet eliyle eğitilen insanlar ileride bu dini-sadece bu dini- yayarak-empoze ederek hayatlarını devam ettirecekler ve devletin bir dini empoze etmesi eylemini gerçekleştireceklerdir..Halbuki siz, yukarıda alıntıladığım laiklik anlayışında,devletin bir dini empoze etmemesi gerektiği görüşüne katıldığınızı ima ettiniz..
Eğer devletin din empoze etmesini yanlış buluyorsanız, Amerika'daki gibi ortaöğretimde din derslerinin kaldırılmasını,devlete bağlı imam hatip liselerinin kapatılmasını,devlete bağlı İlahiyat fakultelerinin kapatılmasını savunabiliyormusunuz? Bu soruyu hiçbir grubun etkisi altında kalmadan, populist bir cevaba kaçmadan cevaplayacağınızı umuyorum...
'Örneğin "laiklik," diyor, "dinin toplumsal, siyasal ve hukuksal bir güç ve düzenleyici olmasını engelleyen temel ilkedir".
Siyaseti ve hukuku anladım. Burada Cumhurbaşkanı haklı. Peki ama ya toplum?!...
Devlet hangi hangi mantıkla "dinin toplumsal bir güç ve düzenleyici olmasını" engelleyebilir ki? Eğer bir toplumda pek çok insan dindar ise ve bu dindarlığın gereklerini yerine getiriyorlarsa devlet hangi hakla buna mani olabilir?
Eğer devlet böyle bir mani olma işine girişirse, o rejimin adı artık demokrasi olmaz. "Otoriter rejim" olur. Ve umarım Sayın Cumhurbaşkanı ülkemiz için bunu öngörmüyordur...'
Sayın Akyol bu satırlarınızda dini-dinleri sadece ibadet meselesine indirgemiş ve olayı özünden saptırmışsınız..
Burda toplumu düzenlemekten kasıt elbette bir dinin camideki kuralları belirlemesi değildir... Camide ibadet kurallarını elbette din belirler..Devlet keyfi olarak bu kuralları değiştiremez.Bunu değiştirmeye hiçbir iktidarın hakkı yoktur..İsterse %99 oyla gelsin yinede gerek camilerdeki gerekse kiliselerdeki ibadet tarzına hiçbir iktidar müdahele edemez...Ozaman Sezer nedemek istedi?
Elbette Sezer dinin-dinlerin hayata dair,tüm insanları kapsayacak kurallar-kanunlar koymasına karşı çıktığını ifade etmek istedi..
'Eğer bir toplumda pek çok insan dindar ise ve bu dindarlığın gereklerini yerine getiriyorlarsa devlet hangi hakla buna mani olabilir?'...
Peki devlet mani olmasın ozaman devlet neyapmalı? Çağdaş,modern kanunları bırakıp dindarlığın gerekliliğini yerine getirmek adına bir erkeğin 4 kadın almasını yasallaştırmalımı? 4 kadın almak isteyen adama gözmü yumulmalı?
Yada şöyle düşünelim.. Anne baba öldü...Geriye erişkin 1 kız 1 erkek iki çocuk kaldı..Şimdi erkek çocuk din kanunları gereği mirasdan 2 kat fazla pay istediği anda,devlet ne yapmalı? Medeni kanun gereği mirası eşitmi dağıtmalı? Yoksa erkek çocuğun dininin buyruğunu yerine getirme hakkını ona vermelimi?
İşte sıkıntı duyduğumuz konu budur..Hayatı Medeni kanunlara göremi yoksa din kanunlarına göremi düzenleyeceğiz... Sezerin söylediği budur...
Eğer dini öyle emrediyor, bu yüzden kamusal alanda türbana kimse karışamaz dediğiniz anda, ardından 4 kadınla evlilik,miras gibi konularındada dine-inanca dayalı bir talep silsilesi gelecekdir... Bu yüzden,laikliğin dinin toplumsal, siyasal ve hukuksal bir güç ve düzenleyici olmasını engelleyen temel ilke olmasının dile getirilmesi, yadırganmamalıdır...
Olması gerekende budur...
Ayrıca bir toplumu oluşturan herkesin aynı dinden olması mümkün değildir...dolayısıyla laikliğin dinin toplumsal dayatmalar-düzenlemeler yapmasını engellemesi, bizi daha büyük karmaşalardan-dayatmalardan-huzursuzluklardan kurtarmaktadır…Olayı bu yönüylede değerlendireceğinizi umuyorum Saygılar sunuyorum….
Yazan: Sezgin Tarih: April 17, 2006 8:49 AM
Başbakanın kafasına anayasa fırlatacak kadar ciddiyetsiz ve devlet adamlığıyla bağdaşmayacak davranışlar gösteren bir adamdan ne beklenebilir ki !?
Yazan: Melih Zengin Tarih: April 17, 2006 9:00 AM
Sayın Sezgin,
Çok yerinde bir soru sormuşsunuz. Evet, "sünni islam'ı empoze etmek için var olan imam hatip liselerinin ve ilahiyat fakültelerinin derhal kapatılması gerektiğini" düşünüyorum, ŞAYET devlet din eğitimi üzerindeki tekelini kaldırır ise...
ABD'de devlet din empoze etmez, ama isteyen dindar da gider "dini okul" açıp din eğitimi verir. Ülke Katolik, Prostestan, Yahudi üniversiteleriyle doludur. Müslümanlar da ABD'de veya İngiltere -- ve hatta İsrail'de! -- Müslüman kolejleri açıp burada dini eğitimle birlikte seküler dersleri verebiliyorlar. Yusuf İslam'ın Londra'nın göbeğinde "Müslüman koleji" var...
Ben laikliği savunuyorum, ama Türkiye laik değil ki... Sorun bu....
Miras ve çok evlilik konularındaki sorularınız ise, dikkat edin, yine HUKUK alanıyla ilgili...
Kaldı ki mirası istediği gibi dağıtmak isteyen bir ebeveyne devletin "hayır dediğim gibi dağıtacaksın" demesini zaten akla aykırı buluyorum. Bence isteyen İslami geleneğe göre erkek çocuğu fazla miras bırakabilmeli, isteyen başka türlü. Mesela şöyle bir baba düşünün: Birbirleriyle küs iki çocuğu var. Birisi çok zengin ve dahası babasına nankör. Ötekisi ise fakir ama daha iyi bir insan. Adamcağız da ikinci çocuğuna daha fazla miras bırakmak istiyor. Devlet hangi hakla buna karışabilsin ki?...
Saygılar
M.A.
Yazan: Mustafa Akyol Tarih: April 17, 2006 12:44 PM
Tufan TÜRENÇ, bugünkü Hürriyet gazetesindeki yazısında çok güzel özetlemiş.
Neden kızıyorlar?
CUMHURBAŞKANI’na ifrit oluyorlar.Çünkü onlar laik, demokratik cumhuriyet istemiyorlar. Onlar Müslüman cumhuriyet istiyorlar.
Onlar çağdaş eğitim istemiyorlar, din eğitimi istiyorlar.
Onlar TSK istemiyorlar, MSK istiyorlar.
Onlar TÜSİAD değil MÜSİAD, üniversite değil, müniversite, hukuk değil mukuk, TÜBİTAK değil, MÜBİTAK, TÜRSAB değil, MÜRSAB istiyorlar.
Onlar laik demokratik cumhuriyetin üstüne İslam örtüsünü geçirmek istiyorlar.
Onun için onlar Ahmet Necdet Sezer değil, Ahmedinecad istiyorlar.
Tufan Türenç'in yazısının tamamını buradan okuyabilirsiniz.
http://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/4265878.asp?yazarid=39&gid=61
Saygılar,
Ataman Ertuğrul
Yazan: Ataman Ertuğrul Tarih: April 17, 2006 6:54 PM
Sayın Sezgin
Elbette Sezer dinin-dinlerin hayata dair,tüm insanları kapsayacak kurallar-kanunlar koymasına karşı çıktığını ifade etmek istedi..
Din anlayışınızın hangi dinsel dogmanın bir uzantısı olduğunun farkında olmadığınız belli. Anlamak için o dinin dışına bir çıkıverin, hemen durumu farkedersiniz.
Çağdaş,modern kanunları bırakıp dindarlığın gerekliliğini yerine getirmek adına bir erkeğin 4 kadın almasını yasallaştırmalımı?
Dindarlığın gerekleri mensubu olduğunuz dine göre değişir tabi. Modern kanun derken siz hala dinsel olmayan bir şeyi söyleyebildiğinizi sanıyorsanız biraz felsefe okumanızı önermem gerek. "Modern din" gibi bir şey demek istiyorsanız böyle bir şey yok. Ancak putperestliğin evrim geçirmiş bir şekli var. Tabi taştan put yapıp önünde eğilmek ile kıyaslandığında oldukça 'modern' bir şey.
Bu yüzden,laikliğin dinin toplumsal, siyasal ve hukuksal bir güç ve düzenleyici olmasını engelleyen temel ilke olmasının dile getirilmesi, yadırganmamalıdır...
Olması gerekende budur...
Laikliğin saydıklarınızı engelleyici bir gücü yok. Bu, güçle değil insanın doğası ile ilgili bir şey. Hayata dinsel olmayan bakış tanrının bakışıdır. Laiklik bir dinin (naturalism/secularism) kendisini haklı göstermek adına kullanmaktan usanmadığı bir kavram. Gerçek anlamıyla dinsel hoşgörüyü ifade ettiği halde ülkemizde düpedüz putperestliğin maskesi haline gelmiştir.
Ayrıca bir toplumu oluşturan herkesin aynı dinden olması mümkün değildir...dolayısıyla laikliğin dinin toplumsal dayatmalar-düzenlemeler yapmasını engellemesi, bizi daha büyük karmaşalardan-dayatmalardan-huzursuzluklardan kurtarmaktadır…
Doğru, mümkün değildir. Laiklik de bu durumun gerektirdiği bir şey nitekim. İyi de Türkiye'de laiklik, bir dinin toplumsal dayatmalar yapmasının adı olmuş durumda. Huzursuzluğun kaynağı da bu zaten. Toplumsal dayatmaların toplumsal dayatmaları engellemesi filan da düşünülemez.
Sözün özü : Böyle laiklik olmaz. Türkiye 'Cumhuriyet'i de laik filan asla değildir. Dediğim gibi bir zümre, laiklik maskesini putperest ilkelliğini koruyabilmek adına utanıp sıkılmadan kullanıyor. Bu dinin makyavelist ahlak anlayışı buna izin vermek için yeterince kaygan bir şeydir.
Saygılar...
Cengiz Cebi, felsefe öğretmeni
Yazan: cengiz cebi Tarih: April 17, 2006 11:05 PM
Sayın Ertuğrul,
Güzellik anlayışınıza saygı duyayım ama bu yazının hiçbir orjinalliği yok. Bu güzel ise, bu güzellerden her 'gazete' verip duruyor. Yine de incelenebilir tabi.
Tufan Türenç adlı yazara göre 'onlar' "T" değil "M" istiyor. Yani 'onlar' türkçü değil müslümancı. Öyle olunca müslümancı olmayıp türkçü olan Ahmet'e nasıl olup da kızmasınlar? Mümkün değil. Sayın Türenç böylece "bir çırpıda" bir psikoanaliz yapıp işi bitirmiş. Peki bir uzlaşı filan mümkün mü acaba? Buna belki sonra değinecek.
Tabi burada bayağı bayağı büyük bir yalan yatıp uzanmış. O da "türkçülük" yalanı. Kimsenin türklük yada türkçülük ile bir işinin olmadığı o kadar açık iken bunu böyle telaffuz edebilmek bu 'gazete'nin okurlarının nelere tahammül edebileceğinin açık bir göstergesi olmuş. Laiklik bir maske ise, türkçülük maskeden de öte acaip şekilde allanıp pullanıp albayrağa bezenmiş tam bir sahtekarlık harikası. Bu ülkede Türkçülük adına yapılanlar içinde öyle iç bulandırıcı şeyler var ki ben bu insanların dinine saygı duyabilmenin ancak bilgisizlik ile mümkün olabileceğini düşünürüm. Bir zamanların şamanist vb. olan türklerinin bu durumlara şahit olsalar "Aman, biz türk filan değiliz, uzak olsun" diye tepki verecekleri akla gelir. Peki müslümancılık adına işlenen suçlar az mı? Tabiki değil. Ama 'türkçülük'ün sabıkası yanında bunun esamesi bile okunmaz.
Sayın Ertuğrul,
Türkçülük, laiklik vb. iyi güzel de. Bunları -aktardığınız yazıda gördüğüm kadarıyla- bir şeylere alet edip durmanın neresi güzel?
Saygılar...
Cengiz Cebi, felsefe öğretmeni
Yazan: cengiz cebi Tarih: April 18, 2006 12:13 AM
Sayın Cengiz Cebi,
Aşağıdaki sözlerinizle neyi kastetmek istediğinizi biraz açar mısınız? Çünkü putperestlik evrim falan geçirmedi başlangıçta neyse aynen devam ediyor.
"Modern din" gibi bir şey demek istiyorsanız böyle bir şey yok. Ancak putperestliğin evrim geçirmiş bir şekli var. Tabi taştan put yapıp önünde eğilmek ile kıyaslandığında oldukça 'modern' bir şey. (Felsefe Öğretmeni Cengiz Cebi)
Yazan: Ataman Ertuğrul Tarih: April 18, 2006 3:14 PM
Türkçülük, laiklik vb. iyi güzel de. Bunları -aktardığınız yazıda gördüğüm kadarıyla- bir şeylere alet edip durmanın neresi güzel? (Felsefe Öğretmeni Cengiz Cebi)
Sayın Cengiz Cebi,
Türkiye Cumhuriyeti'nin cumhuriyet'e ve onun değerlerine, anayasaya ve ettiği yemine bağlı, saygılı ve dürüst bir Cumhurbaşkanı'na fitursuzca, akılsızca, vicdansızca saldırmanın hakaret etmenin neresi güzel?
?
?
?
Ayrıca sizin belirttiğiniz anlamda ırka dayalı Türkçülük yapanlarla müslümanlığı Araplaşma ile birbirine karıştıranlar aynı derecede sorumlu bu çirkinliklerden..
Saygılar,
Ataman Ertuğrul
Yazan: Ataman Ertuğrul Tarih: April 18, 2006 4:20 PM
Sayın Akyol,
Verdiğiniz cevapla ne kadar demokrat olduğunuzu ortaya koydunuz...bu anlamda sizi kutluyorum...Bu cevabınızın,özgürlükleri din devleti kurma adına değil gerçekten özgür bir yaşam kurma adına savunduğunuzun isbatı olduğunu düşünüyorum...
Evet Avrupa'yla Amerika arasında dine yada laikliğe yaklaşım bakımından farklılıklar var... Amerikada laiklik devletin dinsizliği olarak yorumlanıyor...Yani din tamamen halkın eline bırakılmış durumda..Avrupa'da ise bu tip laiklik sadece Fransa'da karşımıza çıkıyor..Fransa'da birkaç okul dışında din dersi verilmiyor...Ancak diğer Avrupa ülkelerinde kiliselerle beraber hazırlanan müfredat doğrultusunda din dersi veriliyor... Bu anlamda Avrupa'da sadece Fransa'nın tam laik olduğunu idda edebiliriz... Peki ülkemizdede Amerikada olduğu gibi özel din eğitimi veren okullar açılabilirmi?
Bu okullarda çocukları şiddete teşvik edecek-radikal islamı empoze edecek- eğitim verilmemesi şartıyla elbette açılabilir... Artık bu tip bir özgürlüğü yavaş yavaş hazmetmek zorundayız... Bu özgürlüğü vermememiz insanlara yoğunlaştırılmış din eğitimi verilmesini engelleyebilirmi? Engelleyemez..Ancak neolur? bu eğitim yasal okullarda değil, yeraltı okullarında verilir...Böyle oluncada devlet'in bu okulları denetleme şansı ortadan kalkar... Yani şuandaki konjonktür,hepinizin ve hepimizin karşı çıktığı radikal islamın ekmeğine yağ sürmektedir...
Sayın Akyol..
Miras ve çok evlilikle ilgili konular hukukun alanındada, başörtüsüyle ilgili düzenlemeler neden hukukla ilgili değil bunu anlayamadım? Bugün için mirasın , evlilikle ilgili düzenlemelerin kanuna-hukuka dayalı olmasını kabul ediyorsunuzda,neden başörtüsüyle-kılık kıyafetle ilgili düzenlemelerin hukuka değil dine dayanması gerektiğini savunuyorsunuz? Bu ikisi arasındaki farkı anlatmalısınız... Bir insan, ibadet hali dışında hangi koşullarda kanunların-kuralların dine dayanmasını isteme hakkına sahiptir?
Bugün için medeni kanun, arzu ettiğiniz paylaşıma imkan vermektedir... Vasiyette belirtilmek koşuluyla ölen şahıs, medeni kanunda belirtilen oranlar dışında bir paylaşım oranı belirleyebilir... mesela mallarının 9/10 'unu kızına 1/10'unu oğluna bağışlayabilir...Bu zaten şuanda mümkündür..Yasalar buna imkan vermektedir...Ancak sorun burda değildir...Sorun, herhangi bir vasiyet olmadığı bir durumda,erkek kardeşin dini inancını öne sürerek bayan kardeşten daha fazla bir hak talep etmesi durumunda ortaya çıkacakdır... Böyle bir durumda bayan kardeş eşit paylaşım isterse ve erkek kardeş bunu kabul etmezse, sizce burda din kurallarınamı bakılmalı yoksa medeni kanunamı bakılmalıdır? Evet medeni kanuna bakılmalı ise, neden başörtüsü konusunda mevcut kanunlar kabul edilmemekde, ve dini inanç öne sürülmektedir..Bunu anlayabilmiş değilim..
Cumhuriyet'in ilk yıllarından beri gerek medeni kanun konusunda gerekse diğer konularda karşımızdaki model Avrupa modelidir... Ve bu model, din adına katliamların yapıldığı,yine din adamları tarafından engizisiyon mahkemelerinin kurulmasıyla bilim adamlarının teker teker kellelerinin uçurulduğu bir dönemi yaşamış bir kıta tarafından oluşturulmuşdur..Dolayısıyla dinsel öğelere Amerika'dan çok daha hassas yaklaşmaktadır... Bizimde bu çizgide olmamız kaçınılmaz bir sonuçdur... Bu gerçeği toplum olarak kabul etmemiz ,yaşayacağımız toplumsal çatışmaları en aza indirgeyecekdir..Saygılar…
Yazan: Sezgin Tarih: April 18, 2006 11:47 PM
Ataman Bey,
Cumhurbaşkanı Sezer, o zamanki başbakana anayasa kitapçığını fırlattığında, bir yandan yaşayacağımız ekonomik felaketin tetiklendiğini düşünüp hem ülkenin geleceğiyle hem de kendi aile bütçemle ilgili olarak paniğe kapılırken, bir yandan da keyfimden dört köşe olmuştum. Bunu, çürüyüp kokuşmuş siyaset esnafının suratına atılmış bir şamar olarak gördüğüm için. Ve Sayın Cumhurbaşkanına ateşli destek e-mailleri atmıştım! Çünkü o günlerde Sayın Sezer, Anayasa Mahkemesi Başkanlığından gelme, özgürlük ve demokrasiden yana, gerçekten laik ve liberal bir aydın görüntüsünden bugünkü laikçi, devletçi, statükocu, demokrasiyi gündeminden silmiş konuma kaymamıştı henüz. Sanıyorum ki Sayın Cumhurbaşkanı, görevi süresince yeni makamının ağırlığı altında bazı “gerçek”lere ikna olmak durumunda kaldı. (Nedense sözün burasında aklıma meşhur “ikna odaları” geldi! Ha, bir de eski cumhurbaşkanlarından Sevgili Turgut Özal’ın ölmek zorunda kalışı...)
Bakın, Ahmet Hakan benim yerime zahmet edip araştırmış! Buyrun, bir göz atın:
Tarih: 1999... Dönemin Anayasa Mahkemesi Başkanı Ahmet Necdet Sezer, dikkat çeken "tarihi konuşması"nı yapıyor. Verdiği mesajlar şunlar:
DÜŞÜNCE ÖZGÜR OLMALI: "Demokratik ülkelerde salt düşünce açıklanması cezalandırılamaz. Maddi eyleme dönüşmeyen düşünce açıklamasının cezalandırıldığı durumlarda demokrasiden söz edilemez."
İNSAN HAKLARI ŞART: "Türkiye, insan hakları alanında evrensel normlara uyum sağlamak için yasalarında gerekli değişiklikleri yapmak zorundadır."
ÖZGÜRLÜK GENİŞLEMELİ: "Düşünceyi açıklama özgürlüğü ile bağdaşmayan yasa kuralları değiştirilmelidir. Anayasa ve yasalar özgürlüğü engelleyen öğelerden arındırılmalı, özgürlük alanı genişletilmelidir."
KÜRTÇE'YE YASAK OLMAZ: "Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nde, düşüncelerin açıklanması ve yayılmasında belli bir dilin kullanılmasının yasaklanabileceğine ilişkin sınırlayıcı bir kurala yer verilmemiştir."
Şimdi bu mesajların yanına Sezer'in "Cumhurbaşkanı" sıfatıyla "Harp Akademileri Konferansı"nda verdiği mesajları koyun.
Aradaki fark şudur:
7 yıl önceki Sezer, "Demokratikleşme" diyor, "Özgürlük" diyor, "İnsan hakları" diyor, "Çerçevesi çizilmemiş suç olmaz" diyor, "Eyleme dönüşmedikçe sınırsız ifade özgürlüğü" diyor, "Özgürlük alanı genişletilmeli" diyor.
Aynı Sezer, Harp Akademileri Konferansı'nda ise, "Devletin geleceği" diyor, "Güvenlik" diyor, "İrtica" diyerek çerçevesi çizilmemiş suç tarifi yapıyor, "Mürteciler devlete sızdı" diyerek hukuki açıdan hayli sorunlu savlar ortaya atıyor, "Özgürlük alanının hangi nedenlerle daraltılacağı"na dair fetvalar veriyor.
Şimdi gelelim basındaki bir *********nın sarfettiği (kendimi sansürlemek zorundayım) laflara:
* “CUMHURBAŞKANI’na ifrit oluyorlar.Çünkü onlar laik, demokratik cumhuriyet istemiyorlar. Onlar Müslüman cumhuriyet istiyorlar.”
Elcevap: Başkasının ne istediğini bilemem ama ben gerçekten “laik ve demokrat” bir cumhuriyet istiyorum. Ben, müslüman veya değil, ama cumhur’unu -iyete karşı koruyan ve kollayan bir cumhurbaşkanı istiyorum.
* “Onlar çağdaş eğitim istemiyorlar, din eğitimi istiyorlar.”
Elcevap: Başkasının ne istediğini bilemem ama ben bugünkü gibisinden bir “eğitim” istemiyorum. Soru soran, kendisine dayatılanları sorgulayan, araştıran, analiz eden, YUTMAYAN, hazımsızlık çeken, itaatkârlığı matah birşey saymayan, aklının ve vicdanının sesini dinleyen, sürü psikolojisinden uzak duran, seçmesini bilen, güdülmeyi reddeden, hayır demesini becerebilen, devlete “Size baba diyebilir miyim amca?” diyenlerden değil “Sen benim hizmetkârımsın, seni vergilerimle besleyen ve görevlendiren benim” diyenlerden olan, YURTTAŞ BİREY’in yetişmesine ortam hazırlayan bir eğitim sistemi istiyorum.
* “Onlar TSK istemiyorlar, MSK istiyorlar.”
Elcevap: Başkasının ne istediğini bilemem ama ben, ikide bir darbe yaparak anayasayı tebdil, tağyir ve ilga etmeyen, görev ve işlevinin yurdu dış tehlikelerden korumak olduğunun bilinciyle davranan, vatandaşının beynine zorla resmi ideolojiyi tıkıştırma hevesinden uzak, modern bir ordunun göz kamaştırıcı olacağını düşünüyorum.
* Onlar TÜSİAD değil MÜSİAD, üniversite değil, müniversite, hukuk değil mukuk, TÜBİTAK değil, MÜBİTAK, TÜRSAB değil, MÜRSAB istiyorlar.”
Elcevap: Başkasının ne istediğini bilemem ama ben, bürokrat sultasından ürkmeyen, gücünün ve işlevinin bilincinde olan, “görgüsüz ve cahil zengin”likten sıyrılmış adam gibi bir burjuvazi istiyorum. YÖK kazıklıhummasından kolunu bacağını kurtarmış, namusuyla bilim üreten, kışla havasının yerini akademik özgürlük havasının doldurduğu, intihallerle değil uluslararası atıflarla anılan, Gürüz ve Alemdaroğlu gibilerinin yanına yaklaşamadığı bir üniversite düzeni ve dünyası istiyorum. Guguk değil hukuk, kanun devleti değil hukuk devleti; cunta brifinglerinde hizaya getirilen “sözde” hukuk adamları değil, vicdanını, yeminini, insanlık onurunu, adalet ve hukuk bilincini, yargı bağımsızlığını herşeyin üstünde tutan hakiki hukukçular istiyorum.
* “Onlar laik demokratik cumhuriyetin üstüne İslam örtüsünü geçirmek istiyorlar.”
Elcevap: Başkasının ne istediğini bilemem ama ben laikçilik komedisini değil, hakiki laikliği istiyorum. Diyanet İşleri Başkanlığı eliyle dini kontrolü ve biçimlendirmesi altına almış olan ve kendi din yorumunu zorla empoze eden bir devlet değil, dini özgür bırakmış ve sivilleştirmiş bir devlet istiyorum. Gerçekten laik ve gerçekten demokratik bir cumhuriyet istiyorum.
* “Onun için onlar Ahmet Necdet Sezer değil, Ahmedinecad istiyorlar.”
Elcevap: Başkasının ne istediğini bilemem ama ben, Ahmedinecad filan istemiyorum. Ben cumhurbaşkanlığı köşküne kapanmadan önceki laik, demokrat, liberal Anayasa Mahkemesi Başkanı Ahmet Necdet Sezer’i istiyorum. (Ben aslında bundan sonraki dönemde Sami Selçuk gibi bir ismin Vatandaş Metin Efendi’yi temsil etmesini istiyorum.)
Yazan: metin-thePoor Tarih: April 19, 2006 2:50 PM
"Şimdi gelelim..."den itibaren yazılanlar Ahmet Hakan'ın değil benim yazdıklarımdır.
Yazan: metin-thePoor Tarih: April 19, 2006 3:03 PM
Sayın Ertuğrul,
"Evrim" ile biçimsel bir değişimi kast etmiştim. Özde bir değişim yok. Putperestlik ile tabiatçılık arasındaki ilişkiyi ele alması bakımından, "intelligent design" grubunun öncülerinden W. Dembski'nin yaklaşımını açıklayıcı bulurum. Yalnızca şu birkaç ifadesini aktarayım:
"Idolatry turns the creation into the ultimate reality. We've seen this before. It's called naturalism. No doubt, contemporary scientific naturalism is a lot more sophisticated than pagan fertility cults, but the difference is superficial. Naturalism is idolatry by another name."
Konunun detaylıca işlendiği yazıya
http://www.designinference.com/documents/1998.08.act_of_creation.htm
adresinden ulaşılabilir. Bu arada 1930'lu yılların 'türk' okullarında "insan tabiatın mahlukudur" denilerek 'eğitim' yapılmış olduğunu da hatırlatayım.
Diğer sorunuza gelince..
Türkiye Cumhuriyeti'nin cumhuriyete ve onun değerlerine, anayasaya ve ettiği yemine bağlı, saygılı ve dürüst bir cumhurbaşkanına fütursuzca, akılsızca, vicdansızca saldırmanın hakaret etmenin tabiki hiçbir tarafı güzel olamaz. Böyle yapanları kınamak da her vicdan sahibinin yapması gereken bir şey. Ancak burada böyle bir durum görmüyorum. Ahmet Necdet'i tanımıyorum pek. Yalnızca söylemine baktığımda bir süredir ülkeyi keyiflerince kendi inanışlarına hizmet ettirmeye çalışan bir zümrenin sözcülüğünü yapmış gibi görünüyor. Metin Bey'in belirttiği gibi buna alet oluyor da olabilir. Bu insan genel anlamıyla saygılı ve dürüst olabilir. Ancak ağzından çıkan sözler ne yazıkki derin bir saygısızlığı yansıtıyor. Neyse, umarız ki hatasını anlar da bir daha böyle şeyler yapmaz.
Saygılar...
Cengiz Cebi, felsefe öğretmeni
Yazan: cengiz cebi Tarih: April 19, 2006 5:52 PM
Sayın Cengiz Cebi,
Cahilliyye döneminde putperestler putlarını bildiğimiz kabe'ye koyup kabe'nin etrafında çırılçıplak dönerlermiş. İslamiyet sonrasında ise sadece putlarından vazgeçip üzerlerine ihram denilen örtü alarak yine ibadetlerinin bir parçası olarak kabe'nin etrafında dönmeye geleneğini devam ettirmektedirler. Dikkat ederseniz bunda da sadece biçimsel bir değişim söz konusu. Özde bir değişim yok.
Diyeceğim odur ki, biz tabiatçıları putperestlikle özdeşleştirmeniz doğru bir yaklaşım değildir. Eğer insanların değer verdikleri ve saygı duydukları yazar, şair, sanatçı, politikacı, devlet adamı vs. kişilerin taştan veya başka bir şeyden yapılmış heykelleri önünde saygılarının göstergesi olarak ya da belirli günlerde anma amaçlı olarak heykelleri önünde saygı duruşunda bulunulmasını putperestlik inancının bir devamı olduğunu ima etmeye çalışıyorsanız size sadece gülümseyebilirim bu konuda..Çünkü yorum yapmaya gerek yok.
Saygılar,
Ataman Ertuğrul
Yazan: Ataman Ertuğrul Tarih: April 20, 2006 11:22 AM
Sayın Ertuğrul,
Doğrusu Kabe'yi de bir tür put olarak algılayanlar olabilir elbet. Neden olmasın? Yalnız hiç böyle bir mezhep duymadım bugüne değin. Yine de "olmaz öyle şey" denilemez.
Aslında tabiatçılık ile putperestliği özdeşleştiriyor değilim. Tabiatçılık insanoğlunun damarında dolaşan bir eğilim. Bu bir zamanlar çokputlu bir şey idi, şu sıralar ise tekputlu. Putların/tanrıların yerini bir bütün olarak onlara analık yapmış olan 'DOĞA' putu/tanrısı almış durumda. Bir tür sadeleşmeye gidilmiş de denebilir tabi. Hatta dilerseniz çokputçuluktan tekputçuluğa geçilmiş de diyebilirsiniz.
Heykeller önündeki saygı duruşlarını -eğer o kişilere tapılmıyorsa- tabiki putperestlik filan sayamayız. Ama kabeyi put gibi gören bir kimse heykelleri de pekala böyle algılayabilir. Bunun benim sözünü ettiğim konu ile ilgisi yok. Tebessümünüz için teşekkürler.
Saygılar...
Cengiz Cebi, felsefe öğretmeni
Yazan: cengiz cebi Tarih: April 20, 2006 11:12 PM
Sayın Cengiz Cebi,
Kabe'yi put olarak görenlerden değilim. Kabe'nin de bir put olduğunu söylemedim ki zaten. Putperestler putlarını Kabe'ye koyup etrafında dönerlermiş dedim. Sonra putlara tapmayı bırakmışlar ama Kabe etrafında dönme ibadeti geleneklerini devam ettirmişler dedim. Kabe neden put olsun ki?
Benim ne putlara nede putperestlere özel bir ilgim yoktur. Bu kelimeyi sizler sıkça kullanıyorsunuz. Başkaları için putlar yaratıp onları kendi yarattığınız putlara taptırıyorsunuz. Yani bir nevi grafik animasyon olayı sizinkisi.
Ayrıca insan hayran olduğu şeye taparmış. Ben açıkça itiraf ediyorum. Ben DOĞA'ya hayranım.
Saygılar,
Ataman Ertuğrul
Yazan: Ataman Ertuğrul Tarih: April 21, 2006 11:10 AM
Blog sakinlerinin Radikal yayın yönetmeni İsmet Berkan'ın köşesinde son üç gündür bu konuyla ilgili olarak yayımlanan okur mektuplarını okumaları aydınlatıcı olabilir.
Yazan: metin-thePoor Tarih: April 21, 2006 6:05 PM
Devleteler kendilerini korumak için özgürlükleri kısıtlayamazlar / Melih Zengin / 25-Nisan-2006
Atatürk’ ün eşi ve annesinin başları resimlerde binlerce örneği bulunacağı üzere kapalıydı. Fakat kimse onları ilticai faaliyet içinde bulunuyor diye suçlayamaz.
Demek ki dış imgelerle kişileri suçlamak yanlıştır. Biz buna tanıktan suça gitmek deriz. Ortada delil yok fakat tanığın giyim tarzından onun suçlu olduğunu çıkarmak ne derece bilimseldir. Halbuki somut kanıtlardan suça gitmek gerekir.
Yıllar öncede üniversite hocalarına sen yeşil takım elbise giymişsin dincisin kırmızı kravat takmış üstelik çizme giymişsin demek ki komünistsin diye Yök ’ten atmışlardı.
Bir başörtüsü takıntısı gidiyor. Fakat bu takıntıyı yapan partiler, cumhurbaşkanlarının da onaylamasıyla Hizbullah –İbda C gibi örgütlerin militanlarını çıkardıkları aflarla serbest bırakmadılar mı? Bıraktılar sonra Cumhuriyete sahip çıkın mesajları vermediler mi ?
Verdiler.
Cumhurbaşkanı sert konuşma yapmış. Neden konuşuyor anlamıyorum. Ona bir düzine anayasa verelim sağa sola fırlatsın. Sonra devlet ciddiyetinden bahsetsin. Bir insan önce sinirlerine hakim olmayı öğrenmeli.
İltica’nın kelime anlamı, dar anlamıyla Allah’a tabii olmak daha geniş anlamıyla ise Kuran’ın hükümlerine tabii olmaktır. Bu bakımdan inan bir insan Kuran’a tabii olmayacak ta nereye olacak. Bunun neresi suç anlamadım.
Bu bakımdan yanlış olan İltica’cı olmak değil ilticanın yanlış biçimde yorumlanmasıdır. İltica bugüne kadar onu yorumlayan pek çok kişi tarafından kişilerin zorla kapattırılması-zorla namaz kıldırılması- kadınların bazı haklarının kısıtlanması olarak uygulandı. Bu tür uygulamalarda başta Afganistan’da Taliban rejimi ve İran gibi ülkeler özgürlüklerin kısıtlanması şeklinde uyguladılar.
Yanlış olan ilticanın kendisi değil, iltica’yı din tacirliği ve özgürlükleri kısıtlamak şeklinde görenler.
Yeni bir kısım Laik’lik yandaşları da laikliği aynı şekilde başörtüsünün yasaklanması-kapalı kıyafetlerin yasaklanması şeklinde yine özgürlükleri kısıtlamak olarak görüyorlar. Peki o zaman onların kötü anlamda ilticai faaliyet yapan kişilerden ne farkı kalıyor. Hiçbir farkı .Bu iki zıt kesimin ortak olduğu tek nokta ise özgürlükleri kısıtlamak.
Burada da yanlış olan Laik’liği; cumhuriyet tacirliği, Atatürk tacirliği ve özgürlükleri kısıtlamak şeklinde görenler.
Avrupa İnsan Hakları mahkemesinin kararı da yanlıştır. Hatta Avrupa hukukuna ve anayasasına aykırıdır. Avrupa Yargıçları da korktu. Son artan Usame bin ladin terörü- İspanya-İtalya ve İngiltere’deki bombalama eylemleri İslam dininden korku duyulmasına yol açtı. Avrupa yargıçları da sağlıklı düşünemediler ve duygularının esiri oldular.
Yazan: Melih Zengin Tarih: April 25, 2006 8:38 AM
Melih Bey,
"iLtica" ve "iLticai" değil, "iRtica" ve "iRticai".
Yazan: metin-thePoor Tarih: April 25, 2006 10:38 AM
Melih bey,
Sizin adinizla anilmasini istediginizi anladigim bu kanun maalesef kaduktur. Teoride belki, ama, pratikte bunun hic bir hukmu yoktur. Haricten bir ornek istiyorsaniz, ABD'ye bakabilirsiniz: 11 Eylul'den sonra bir cok ozgutlukler kisitlanmistir.
Metin beyin de isabetle duzeltigi uzere, sizin kullanmak istediginiz kelime 'iltica' degil, 'irtica'dir.
-- 'Iltica' siginmak ya da barinmak anlamina gelir.
-- 'Irtica' ise 'rucu'dan turemistir ve 'eskiye donus [veya] taraftari olmak' anlamina gelir.
Ornek vermek gerekirse: 'Irtica suclamasindan kurtulmak icin muslumanlar AB'ye iltica etmek istiyor' diyebiliriz.
Bu sadece hayali bir ornektir; gerceklesmesi sozkonusu degildir --mealen, 'ahir karanlikti, disarida ariyoruz' anlamina da gelir :-)
Yazan: Muzmin Anonim Tarih: April 25, 2006 1:43 PM
Sayın cumhurbaşkanı ağırbaşlı bir insan. Bunu başarmak çok zor bişeydir şahsen gıpta ederim
böylesine, bunu başarmış her erkeğe. Fakat cumhur
başkanı oldular, yerinde ağır da oldular da şu Türk milletine yar olamadılar. Kah kültürümüz, kah duygularımız kimsenin değiştiremiyceği yüksek değerlerimiz çok incindi kalbimiz...Türk olamamış, Türk'ü sevmiyen Bir avuç aykırı insanın gönlünde taht kurmaya çalıştılar onlar da ne kadir kıymet bilir yazık oldu....fakat başaramadılar.
Yazan: jkarol Tarih: April 25, 2006 3:45 PM
Melih bey,
Bir yerlere iltica etmeyi düşünmüyorsunuzdur umarım? (Anlaşılır olması açısından cümle içersinde kullandım. Yanlış anlamayın lütfen.)
İrtica = Mevcut düzeni, çağın gerisinde kalmış, evrensel gerçeklerden ve fikirlerden uzak bir fikir doğrultusunda değiştirme hareketi. Gericilik.
İltica = Yaşadığı ülkede yaşamının tehlikede olduğu ya da kısıtlandığını iddia ederek başka ülkelere insanların sığınma talep etmesine iltica denir.
Saygılar,
Ataman Ertuğrul
Yazan: Ataman Ertuğrul Tarih: April 25, 2006 3:51 PM
Sayın "jkarol",
Fethi Bey'in blogundaki sarhoşluk haliniz devam ediyor anlaşılan. Parti sürecekse haberim olsun, bende eskiden kalma birkaç şişe köpeköldüren var, size armağan edebilirim.
Yazan: metin-thePoor Tarih: April 25, 2006 4:24 PM
Her neyse benim belirttiğim anlam Türkçe'deki değil Arapça ya da Kuran dilinde bashedilen olabilir.
Önemli değil anlam karmaşasına girmeye gerek yok siz benim demek istediklerimi, bende sizin demek istediklerinizi anladım.
Yazan: Melih Zengin Tarih: April 28, 2006 5:09 PM