« Cumhurbaşkanı'na Muhalefet Şerhi | Ana Sayfa | Türköne: Sağduyunun İmdadına Yetişen Bir Katkı »
April 15, 2006
Bira Baskını ve Küpe Dayağına Kınama
[17 Nisan 2006 tarihli Referans gazetesinde yayınlandı]
Ankara Üniversitesi Ziraat Fakültesi'nde bira içip halay çeken bir grup öğrenci, sopalı ve bıçaklı bir saldırının hedefi olmuş. Gazi Üniversitesi'nde ise bir erkek öğrenci saçı uzun olduğu ve küpe taktığı için dövülmüş.
Türkiye'de bu gibi "hizaya getirme" saldırıları sık sık yaşanır. Ortaokulda saçınızın azıcık uzun olması durumunda kulağınıza yapışan çatık kaşlı müdür ve muavinlerden, üniversite kampüslerinde atılan meydan dayaklarına kadar uzanan geniş bir yelpazede, "zibidi" addedilen gençlere hadleri bildirilir. Başörtüsü yasağı gibi despot laiklik uygulamalarına ne denli karşıysam, bu gibi "sağcı despotizm" örneklerine de o kadar karşıyım.
Tabii bu sağcı despotizm örneklerinin İslami kesimden ziyade kendisini "ülkücü" olarak tanımlayan kesimden kaynaklandığını hemen belirtmek gerek. Misyoner avcılığı ve kilise düşmanlığı konusunda da ön safta gidenler, mütedeyyinler değil, "ülkücüler"dir. Ama kanımca İslami kesimin de bu konuda biraz daha ilkeli bir tavır alması ve "herkes için hürriyet" prensibini savunduğunu göstermesi gerekiyor. Türkiye'de isteyen başına türban takabilmeli, isteyen kulağına küpe. Dindarların ibadetine de saygı duyulmalı, ötekilerin içki içme özgürlüğüne de.
Dindarların "içki içme özgürlüğünü" kabul etmesi ise, içki içmeyi doğru bulmaları gerektiğini anlamına gelmez. Aksine, içkinin (ve İslami açıdan günah kabul edilen diğer şeylerin) kötülüğünü, zararlarını anlatmak için sivil toplum girişimleri başlatılabilir. Bilinçlendirici kampanyalar düzenlenebilir. Sokak sokak gezilip broşürler dağıtılabilir. Tüm bunların bir "zorlama" değil de "bilinçlendirme" mantığıyla yapılması ise çok önemlidir. Çünkü zaten İslami açıdan değerli olan, insanların kendi rızaları ile günahtan vazgeçmelidir. Siz onları zorla vazgeçirmeye çalışırsanız, büyük olasılıkla tepki yaratır ve onları doğru bulduğunuz noktanın tam aksi yönüne doğru iterseniz. Eğer zorlamanıza boyun eğseler bile, bunun bir değeri olmaz. Dindarlığın ancak gönüllü olanı makbuldür.
Aynı şekilde eğer ülkücü camianın mensupları da uzun saçlı, küpeli gençler ve onların Avrupai yaşam tarzı nedeniyle Türk örf ve adetlerinin erimekte olduğundan endişe ediyorlarsa, bu örf ve adetleri canlı tutmak ve güçlendirmek için yayınlar yapmalı, kültürel etkinlikler düzenlemeliler. Türk değerleri olarak kabul ettikleri kavramları, tehdit ve şiddet yoluyla değil, “halkla ilişkiler” yöntemiyle topluma benimsetmeye çalışmalılar. Hem belki bu süreç içinde kendileri de görürler ki, çağımız için en gerekli “Türk değerleri” hoşgörü, çoğulculuk ve demokrasidir. Çünkü ancak bunlar giderek daha da çeşitlenip renklenen toplumumuzu bir arada tutabilir.
Ne yazık ki Türkiye bu temel özgürlük prensiplerine hala uzak duruyor. Oysa Osmanlı'da bile daha pozitif örnekler vardı. 1792'de Reisülküttap Raşit Efendi, İstanbul'da bazı Fransızların şapkalarına devrim sembolü kokartlar taktıklarını bildirerek bunun yasaklanmasını isteyen Avusturya elçilik baş tercümanlarına, "Başlarına üzüm küfesi giyseler niçün giydiniz demek Devlet-i Aliyye'nin vazifesi değildir" cevabını vermişti. Bugün de Türkiye'de insanların başlarına ne giydiklerini veya genel olarak nasıl bir yaşam biçimi seçtiklerini denetlemek, devletin, "laikçilerin" veya "ülkücülerin" vazifesi değil. Bir anlasalar...
Yazan: Mustafa Akyol Tarih: April 15, 2006 12:34 PM




Bu ülke de ahlaki konularda hangi hakla olduğu bilinmez, kendini otorite görenler olduğu sürece sorun çözülmez. Ankara da belediyelerin bu iş için özel birimler oluşturduğunu biliyoruz. Hatta cinayetler bile işleyen bu gruptan kimse yargılanmadı. Devlet bu ülkede hukuki konularda tek otorite olduğunu hatırlatmadıkça insanlar kendi hükümlerini hukukun yada toplumsal ahlakın hükümleri gibi dayatmaya devam edecekler. Töre cinayetleri de aynı mantığın ürünü değil mi?
Yazan: Gökhan Tarih: April 15, 2006 12:56 PM
Bu bira baskini ve kupe dayagi hadiseleri beni epeyce gerilere goturdu. 70'lerin ortalarinda ITU'de birinci sinif ogrencisi idim. Memleketim olan Sivas'a Subat tatiline gitmistim. Kendisi ulkucu olan bir akraba ile tavla atmak icin bir kahvehaneye girdik. Biraz sonra etrafimiz sarildi, ve bir grup genc beni sorgulamak icin baska masaya cekti. Meger sucum benim lise yillarinda "soyalist" oldugum imis. Ben o yillarda sosyalizmin ne oldugunu bilmezdim ama bu dostlar benim sosyalist oldugumu bilecek kadar ariflermis. Allah'in kerameti bu ya Istanbul'a ilk gittigimde, acemiligimden gitmis "ulkuculerin kalesi" olan Edirnekapi ogrenci yurduna yerlesmistim; ve dolayisi ile kimligimde o adres gozukuyordu. Beni kurtaran kimligimdeki o adres elebasilarinin "niye soylemedin dondugunu" sozleri oldu. Aslinda ITU ogrencilik yillarimda siddetin disinda kalmis, dusuk profilli bir grubun uyesi olmama ragmen, bu ulkucu-fisci dostlarin gozunde ne kadar onmli oldugumu bu olaydan 1-2 yil sonra Topkapi'da rastladigim tanimadigim bir gencten ogrenecektim. Bana yaklasip "Bekir abi; dogru yola geldigine sevindik; birde kardesin X'i dogru yola getirsene" dedi.
Bu bir istisna degildi; kahvehaneler dahi gruplar arasinda bolunmustu. Daha cok kahvehanesi olan daha kuvvetli idi! Tabiiki mahalleler, ve kesinlikle ogrenci yurtlari. Koltuk altinda herhangibir gazete ile istedigi yere gitmek cesaret isi idi. Bu konuda ozellikle hassas olanlar ulkuculer idi; cunki onlarin "yanlis gazeteler" listesi solcularinkinden daha uzundu. Bazen Milliyet, hatta Milli Gazete dahi "suc unsuru" olabilirdi. Birde soyle bir anekdot veya fikra anlatilirdi bu "ulkucu ahlak ve politika zabitalari" ile ilgili olarak (ben fikra olarak telakki ediyorum):
Ramazan ayinda Malatya'da ulkucu gencler gunduz lokantalari basar, yemek yiyen vatandaslari dovelermis. Musteriler kactiktan sonra da kendileri oturup yemek yelermis. "Bu ne perhiz bu ne lahana tursusu" diyenlere ise "ac karina adam dovulmezki" cevabini verirlermis.
Bu fikra Mustafa Bey'in bahsettigi zihniyetle alakali. Bu birilerini kupeli oldugu icin, bira ictigi icin yola getirmeye calisan kucuk kalabaliklar aslinda mutedeyyin insanlar degil. Onlarin surucu gucu, dini veya ahlaki hassasiyetlerinden cok despotik zihniyetleridir. "Buralarda ne yapilip yapilmayacagina biz karar veririz" demek istiyorlar. Ilginc degilmi? Ayni zihniyet bu gunku "devletci-seckin-batici" kesim tarafindan sergileniyor. Onlarin hedefinde ise bas ortululer, yada herhangbir sekilde "islami" gorunenler var. Metodlar farklilik gosterebilir, ama mentalite aynidir: Buralar bizden sorulur! Bir cok luks mekanlardan cikarilan, servis yapilmayan, devletin hastahanelerinde bakilmayan insanlar "merkez medya" nin dikkatini cekmez. Tabiiki "hakim zumre" nin "adam dovmek" gibi metodlara fazla ihtiyaci yok; nasil olsa ellerindeki YOK, burokrasinin diger organlari, Cumhurbaskani, asker, yargi araci ile zaten sosyal hayat hakkini nerdeyse yok ettikleri insanlarina birde meydan dayagi atma geregini neden duysunlar? Aslinda benzeri hadiseler olmuyor da degil: Canakkale sehitligini ziyaret eden birkac basortulu sehit torununa, oraya otobulserle getirilen astsubay ailelerinden bir hanim "biz bunlarin kokunu kurutmamismi idik; burda ne ariyorlar" diyor. Olay basortulu hanimlarin uzaklastitilmasi ile "yatistiriliyor". Gene Canakkale sehitliginde konusan bir yarbay Canakkale sehit ve gazilerine ait menkibeleri "hurafeler" olarak niteliyor. Kanimca bunlar mefuller icin "meydan dayagi" kadar kotudur.
Simdi bu "sag fasizan" ve "sol fasizan" unsurlarin "ulusal cephede" nasil birlestigi konusu birazcik aydinlanmistir saniyorum. Bu "ulusalci cephe" nin saygin kalemlerinden Kilic Ali oglu Altemur Kilic "Nerde Istiklal Mahkemeleri; tam da ihtiyac oldugu zaman".
Evet tutarli bir demokrat, vijdan sahibi insan olmanin geregi bu despotik tavirlarin istisnasiz hepsini birden kinamaktir. Islam medeniyetleri tarih boyunca ve bugun dahi "dinde zorlama yoktur" ogretisinden gelen tolerans ve hosdgorude diger butun, dinler ve ideolojilerin onunde olmustur. Turkiye'deki mutedeyyin insanlarin da benim gibi bu olaylari siddetlwe kiyorlardir eminim.
Selamlar, saygilar
Bekir L. Yildirim
Yazan: Bekir L. Yildirim Tarih: April 15, 2006 2:05 PM
Sayın Akyol,
"Bira baskını ve küpe dayağına kınama" başlıklı yazınızda belirttiğiniz üç noktadan (1.Türbana karşı laik despotluk,2.sağcı despotizmin kaynağı ülkücülük,3.İslami kesimin ilkesizliği)ilk ikisi malumu ilamdan ve kanımca aşılması çokta zor olmayan sadece belki zamana ihtiyaç duyulabilecek konulardan ibarettir. Ancak;müslümanların özgürlükler konusunda ilkeli tutum belirleyememeleri; aşılması çok zor görünen önemli bir sorun olarak karşımızda durmaktadır.
Dindar kesimin özgürlükler karşısındaki bu ilkesiz tutumu ,maalesef dünyaya yeni bir medeniyet modeli sunmalarının önündeki en büyük engel olarak varlığını sürdürmektedir.
Bu yazıyı okuyacak olan islami kesimden insanların "İnsaf" diyeceklerini biliyorum.Evet benimde içinde bulunduğumu düşündüğüm islami kesim özgürlüklerin savunulması noktasında son dönemde epey yol almıştır.Ancak bu yol kendi iç dinamikleriyle gerçekleşmemiş,maalesef dışsal müdehalelerin sonucudur(28 şubat) ve sürdürülebilirliliği şüphe taşımaktadır.
saygılarımla
Yazan: cemil Tarih: April 15, 2006 3:22 PM
Türkiye'de uzun zamandır insan aşağılamaya dayalı bir sistem işliyor. Öğrencilerini de yetiştirdi. Aşağılayıcı sistemin kökeninde, halkın ilkel ve cahil olması anlamında köylü olduğu varsayımı üzerinden işleyen ve aslında sanayileşmenin ürettiği kentle, şehirlilik olarak dile getirebileceğimiz kavramı birbirinden ayıramayan bir yapı var.
Türkiye sanayileşmenin getirdiği kentliliği yaşayamamış olmak anlamında köylü bir toplumdur. Fakat savaşların, göçlerin, devlet iflaslarının getirdiği uzun zamanımızı alan acıklı Anadolu fakirliği yüzünden fark edilemeyen bir gerçek vardır. Batılılaşmanın hemen tamamen farklı bir dil evreninde kurduğu yeni elit, seçkinliği tekelleştiriken, sadece Osmanlı'yı bile saysak 600 yıllık bir medeniyetin, -istanbul gibi dünyanın her zaman uğrak yeri olmuş bir payitahtı olduğunu da hatırlatarak- geçmiş bütün kültürünü yoksaymıştır. Bu da Türk insanına "kabile insanı" muamelesi yapılmasına sebep olmuştur. -Hiçkimse için bu davranışları makul olmadığı ayrı bir konu- Bu davranışlar Batılılaşmacı (Türkiye’ye özel anlamda Batılılaşmacı/el değiştiren iktidarın önceliklileri) seçkinciliğin kendine biçtiği "medenileştirme misyonu" bağlamında meşruiyet kazanmışlardır. Batılı seçkincilik hâlâ halka aynı mantıkla yaklaşmaktadır ve bu da toplumda zorbalığı ve şiddeti beslemektedir. Üstün insan, aşağı insan/üstün ırk, aşağı ırk ya da toplum gibi faşist felsefelerden beslenen bu anlayış, “kendinden utanmadıkça” bu şiddet toplumda kendini çoğaltır.
Türkiye’de konuşmalar hep güçlü bir “öteki” vurgusuyla işliyor. Bu “öteki” bir taraf için “aşağılık- ilkel öteki”yken diğerine göre “kibirli- yozlaşmış öteki”… Bu iki söylemde faşist, diyaloga kapalı ve kendi durumlarıyla sahih bir yüzleşmeden kaçan söylemler. Bir taraf kendinden menkul “seçkinliğini” diğeri de kendinden menkul “masumiyet”ini bırakarak yoluna devam etmelidir. Bu noktada bu nasıl olur kolay mı sorusu geliyor akla tabii… Hayır, kolay değil çünkü bir taraf alıştığı imtiyazların penceresinden bakıyor hayata ve bu imtiyazların şımarıklığıyla, mahrumiyeti kendiliğinden bir aşağılanma sebebi olarak sunuyor. Diğer taraftan mahrumiyetlerini bilerek seçenleri “masumiyet dayatmasıyla” suçlama da var; bu masumların sırtından mağduriyetlerin hıncını meşrulaştıran zorbalar da… Bu hınç hemen daima bir sınıf mantığıyla işler ve her ülkede görülür fakat bizim ülkemizde sosyal adalet vurgusu oldukça kuvvetli olan İslam dininden dolayı sınıfsal hareketlerdeki çirkinlik ve hıncın faturası yanlış yere kesilir. Faturanın yanlış yere kesilmesinde tabii, başka bir tip hınç, hakiki masumiyetten rahatsız olan imtiyazlıların hıncı da var. Kısacası şiddetin her çeşidi, fiziksel, psikolojik vs. hınçtan ayrı tasavvur edilemez.
Bu hıncın kökenleri üzerinde öncelikle “imtiyazlı”ların düşünmesi gerekirse de düşünemiyeceklerse, düşünebilenleri yaftalamadan/bastırmadan/kavramları tahrif etmeden –laiklik tartışmalarında örneklerinin görüldüğü gibi- çeşitli modern kurumları kendi imtiyazlarının kalesi haline getirmeden, kamusal konuşmayı provoke etmeden kamuyu düşünebilenlere açık bırakmalılar.
Normal bir toplumda bir insanın diğerlerinin giyimine karışabilecek kadar akıl ölçülerinden yoksun bir tavır göstermesi ancak onun kamudan dışlanmasını, en azından kamu tarafından yadırganmasını gerektirirdi. Oysa aksine bugün bu yüzsüzlüğü yapanlar "diğerlerinin" kamudan ihracını talep edebiliyorlar. Çünkü bu talebin arkasında "medenileştirici" bir ötekileştirme vardır. Ve bu meşrulaştırma zamanla “kendi öteki”sini üretiyor. Aşağılanma ve şiddetin her zaman “evliya” üretmesi beklenemez hatta çoğu zaman “şaki” üretir.
Türkiye şiddet sorununun temeli olan aşağılama, bastırma, yıldırma, ötekileştirme gibi sayması bile yüz kızartıcı ama maalesef önce “seçkinlerimiz"e ait olan “görgüyü” tespit etmelidir.
Dünyada batılılaşma dışında ve öncesinde de kitaplı/ seçkin kültürler olduğunu iyice anlamamız gerekiyor. Onlar –başta İslam medeniyeti- bugün merkezi medeniyetimiz hâline gelen Batı medeniyetini beslemiştir. Bu bağlamda, bu ülke ya da başka eski medeniyetlerden ülkeler tabiî ki Batı’yla eklemlenme içindedirler ve bunu geliştirmekle doğru bir yoldadırlar ve bu kendilerine rağmenliği gerektirmez. Tabii eğer “seçkinler” ve onların ürettiği öteki gölge etmezse…
İnsanının yaptığı seçimler saygıya değerdir ve her insan gibi bu ülkenin insanı da "kabil-i hitap"tır. Hakikaten insanlar "Başlarına üzüm küfesi giyseler niçün giydiniz demek Devlet-i Aliyye'nin vazifesi değildir"... hiç kimsenin vazifesi değildir.
Yazan: hande Tarih: April 15, 2006 4:00 PM
Hande Hanım,
Ne güzel yazmışsınız. İlginç bir rastlantı, yazınızı okumadan hemen önce "Evet, tehlikenin farkındayız" ilmeğine geçtiğim yorumda Necdet Şen'in eski bir yazısından genişçe alıntılar yaptım; öyle ki, bunlar sanki yazınızın izdüşümü niteliğinde... Değerli dostlarıma ricam, sizin yazınızla Necdet Şen'in yazısını arka arkaya okusunlar, çok güzel olacak.
Sevgili Bekir Bey,
Anınız benim de anılarımı depreştirdi. Fırsat bulursam bugün, hem onu yazacağım, hem de ilmeğin konusuyla ilgili şeyler söylemek istiyorum. Şunu söyleyeyim: Yazınız yine her zamanki gibi dört dörtlük.
Yazan: metin-thePoor Tarih: April 15, 2006 5:43 PM
Sevgili Bekir Bey,
Bizim faşistlerimizin dikkate alınmayacak kadar marjinal olan şamanist, ateist ya da namütedeyyin kesiminin dışındakiler, kendilerini müslüman addederler. Ellerinden kan damlayan birinin liderliğinde bir siyasi fırkaları da mevcuttur.
Bu güruh, Sam Amca’nın taşeronu “Our boys”a taşeronluk yapmış bir güruhtur ki, vatanı o biçim severler! Bir yandan “Tanrı dağı kadar Türk” ve Atatürkçüdürler, öte yandan “Hira dağı kadar Müslüman”! Ancak o içi boş “brakisefal” kafataslarına, şu bizim meşhur Sakallı Celal'in "Hiçbir yoğurtçunun yoğurt olduğu görülmediği gibi, hiçbir Türkçünün de Türk olduğu görülmemiştir" kelamını nakşetmek gerekir. Bu yetmez; İslam konusunda da günde binbeşyüz vakit ders vermek gerekir. Ve tabii bu da yetmez; doğuştan (beleşe) edinilen birtakım sıfatlarla adam olunamayacağını, vatanı sevmekle vatanın validesini sevmenin farklı olduğunu, kollektif bilinçaltından sızan aşağılık kompleksinin fena halde sırıttığını filan da kalın kafalarına sokmak gerekir.
Daha söyleyecek çok şey var ya, neyse...
Yazan: metin-thePoor Tarih: April 15, 2006 6:55 PM
Bekir Bey’e seslendiğim yazıda, “Bizim faşistlerimizin...” diye değil, “Bizim milliyetçi faşistlerimizin...” diye başlamam gerekirdi söze, çünkü -malûm- bir de "sol" (!) cenahtan ulusalcı faşistlerimiz var!
Yazan: metin-thePoor Tarih: April 15, 2006 7:16 PM
Mustafa Akyol'dan alıntı:
kanımca İslami kesimin de bu konuda biraz daha ilkeli bir tavır alması ve "herkes için hürriyet" prensibini savunduğunu göstermesi gerekiyor. Türkiye'de isteyen başına türban takabilmeli, isteyen kulağına küpe. Dindarların ibadetine de saygı duyulmalı, ötekilerin içki içme özgürlüğüne de.
http://www.sorularlaislamiyet.com/moduller.php?modul=samil_alt_oku&id=51
dan alıntı:
5. İçki İçmenin
Cezası
Hanefilere göre had cezasının uygulanması bakımından içkiler ikiye ayrılır: Şarap içene verilecek ceza, şarap dışındakileri içene verilecek ceza. Şarap içen kimse az içsin, çok içsin sarhoş olsun veya olmasın kendisine had cezası uygulanır. Çünkü Hz. Peygamber; "Şarap içen kimseye değnek vurunuz" (Ebû Dâvud Hudûd, 36; Tirmizî, Hudûd 15; Nesâî, Eşribe, 42; İbn Mâce, Hudûd, 17, 18; Dârimî, Eşribe, 10) buyurmuştur. Bu hadisteki "hamr"da köpük atmış taze üzüm suyu olup, içenin aklını örttüğü için bu ad verilmiştir. Şarap dışındaki içki çeşitlerinde ise, kişi sarhoş olacak kadar içtiği takdirde had cezası uygulanır (el-Kâsânî, a.g.e, VII, 39; İbnü'l-Hümâm, Fethu'l-Kadîr, IV, 178; Zeylaî, Tebyînü'l-Hakâik, III, 195). ...
İçki İçene Verilecek Cezanın Miktarı
Çoğunluk müctehitlere göre, sarhoşluğun cezası seksen değnektir. Delil, Hz. Ali'nin şu sözüdür: "Kişi içki içince sarhoş olur, sarhoş olunca da saçma sözler konuşur; saçma sözler arasında da iftira eder. İftiranın had cezası ise seksen değnektir" (eş-Şevkânî, Neylü'l-Evtâr, VII, 144; Zeylaî, Nasbu'r-Râye, III, 351). ...
dindarların bahsettiğiniz hoşgörü anlayışına ulaşması için önce ulemanın fikirlerini değiştirmesi gerekiyor sanırım.
Yazan: VolkanS Tarih: April 16, 2006 12:41 AM
Sn. VolkanS,
Ne yapmaya calistiginizin farkindayim. Bu taktigi icerde ve disarda pek coklari denedi ve halada deniyorlar. Internette Kur'an, meali, tefsiri ve fikhi uzerinden Islam'a saldiran binlerce site turedi. Ben haddini bilen bir Musluman olarak Seri hukumleri ve ulemanin onlari yorumlarini tartismaya kalkmayacagim.
Yalniz akil ve idrak sahibi dindar, dinsiz herkesin gorebilecegi birkac temel kavramdan bahsedeyim size.
1. "dindarların bahsettiğiniz hoşgörü anlayışına ulaşması için önce ulemanın fikirlerini değiştirmesi gerekiyor sanırım." buyurmussunuz.
Buradaki on kabul "dindarlarin hosgoru anlayisina ulasmadigi" dir. Bunu hangi verilere dayanarak soyluyorsunuz Turkiye'de? "hosgoru anlayisina ulasamayan" dindarlar degil lakici-cagdasci-sahte Batici'lardir. Bunun icin binlerce ornek siralayabilirim.
2. Dindarlar farkindadirlarki Turkiye Seriat ile yonetilen bir ulke degildir. Onlarda dindar olmayanlar gibi bu DEMOKRATIK ULKENIN hukukunu kabul etmislerdir; ve ona tabiidirler. Siz simdiye kadar Istiklal Mahkemeler'nden gunumuz Danistayi, Yargitay'ina kadar hicbir mahkemede hicbir "dindar" in "ben dindarim, beni ancak Seri hukumlerle yargilayabilirsiniz" dedigine sahit oldunuzmu?
3. Dindar insanlarin butun problemi Islam'da haram kilinan seyleri yapmaya gosterilen toleransin, rejim ve muhafizlri tarafindan onlari yapmayanlara gosterilmemesidir. Biz "icki icmiyior; gumus yuzuk takiyor, cumaya gidiyor, esinin basi ortulu diye fislenen, bunlarla "irticaci" damgasi yiyen ve ordudan, universitelerden atilan insanlarin ulkesinde yasiyoruz "icki iciyor" yada saci uzun diye bunlarin yapldigi ulkede degil.
4.Mevzubahis "kupe takan erkekler" benim gozumde sadece rejimin direktifleri ile yozlastirilmis, kendisine yabancilasmis, kafasinin icin degil disini "batililastirmis", ozentici, taklitci gencligin gostergesidir. O kadar. Bu benim dusuncemdir; ve demokrasiye inanan biri olarak ona mudahele hakkim olmadiginin farkindayim. Ucbes tane despot kafali, kafatascinin hareketi sonucu ISlam'i "gene" sanik sandalyesine oturtma girisiminiz kabak tadi vermeye basladi. Bu ucbes despot kafali kafatasci hakkinda musahhas tecrubelerimide naklettigim fikirlerimi bu baslik altindaki ilk yorumumda okuyabilirsiniz. Yukardaki yorumlardanda anlasildigi gibi bunlari tasvip eden kimse yoktur; Mustafa Bey'in yazisida bunlari kiniyor.
Fakat madem muvzuyu gundeme getirdiniz soyleyeyim: Universite kampuslarinda universite yonetimleri tarafindan ya da onlarin izni ve tesviki ile ogrenciler tarafindan ickili partiletin, toplantilarin duzenlenmesi tamami ile bize ozgu bir durumdur. Ben ABD universitelerinde benzeri bir uygulama gormedim; Iran'dada oldugunu sanmiyorum. Gene bu yukarda bahsettigim ozentici, sahte batililasmaci kulturun urunudur. Bilimde, ogretimde 800 universite arasina giremeyen universitelerimiz Ataturkculuk ile despotizmle, bu sahte Baticilik ile arayi kapatmaya calisiyorlar. Oysa 80 yildir devam eden ve YOK sayesinde tam bir despotizme donusen bu uygulama aradaki farki gittikce aciyor. Benzeri uygulamalar Stalin usya'sindada vardi; ama tek farkla: Orda ayni zamanda bilim yapiliyordu; en azindan fen bilimleri.
5. Yukarda belirttigim gibi ulkenin adi Cumhuriyet; yani halkin kendini yonettigi sistemdir. Ve Anayasa'nin basinda bu Cumguriyet'in demokratik ve laik oldugu belirtilir. Hazir birdasiniz, size birkac soru sorayim:
-Cari rejimin Islam konusunda getirdigi kisitlamalari siz demokrasi veya laiklikle bagdastirabiliyormusunuz? Ornegin universitelerden baslayan, ve simdilerde sokaklari kapsayan ve Tezic'in ifadesine gore evlerin iclerinida icine alabilecek olan "kamusal alan" da basortusu yasagi konusunda ne dusunuyorsunuz?
-Demokrasi ile yonetilen Turkiye'nin Cumhurbaskaninin Harp Okullarina gidip, onlara darbecilik dersi vermesini nasil karsiliyorsunuz? Butuun demokrasilerde liderler hep hurriyetlein nasil genisletecegini anlatirken, bizimkinin nasil dahada daraltilacagini anlatmasina karsi ne duunuyorsunuz.
- Darbeler anayasasinda dahi olmayan hukumlerin "laikciler" zorbaligi ile hal;ka kanuni hukumlermis gibi dayatilmasi hakkinda n dusunuyorsunuz? "Yok boyle birsey" diyorsaniz lutfen bana BASORTUSUNU YASAKLAYAN KANUN MADDELERINI GOSTERINIZ!
Benzeri sorular listesi cok uzun. Sanirim bu kadari gaye icin kafidir.
Ozet olarak rejimin adi Islam cunhuriyeti degil demokrasidir. O zaman cok saygi duydugunuzdan emin oldugum tefsir ve fikih kitaplarini bir kenara birakin bir sure icin ve DEMOKRASI kitabilin acin. Sonra sorularima cevap verin. Vermezseniz "sukut ikrardir".
Bekir L. Yildirim
Yazan: Bekir L. Yildirim Tarih: April 16, 2006 11:22 AM
Bekir Bey,
Ne yapmaya calistiginizin farkindayim. Bu taktigi icerde ve disarda pek coklari denedi ve halada deniyorlar. Internette Kur'an, meali, tefsiri ve fikhi uzerinden Islam'a saldiran binlerce site turedi
diyorsunuz, öncelikle hakkımda yanlış bir intiba edinmişsiniz, amacım dine saldırmak hiç bir zaman olmadı, aksine bu dinin doğru anlaşılması yolunda kafa yoran bir müslümanım. Dolayısıyla
Sonra sorularima cevap verin
hitabını başka bir kitleye yönelttiğinizi sanıyorum. Laik(çi) arkadaşlar sorularınıza belki cevap verirler.
Bekir bey, belki de en başta edinmemiz gereken haslet "insanları kategorilememek" olmalı, bakın beni hemen zihninizdeki şablona oturtuverdiniz ve sloganlar atmaya başladınız.
neyse efendim,
dindar müslümanın zihin yapsında hoşgörü sınırlarını (tanımı gereği) "demokrasi kitabı" değil şeriat* belirler. siz demokratik bir ülkede yasal haklarınızı elbette savunabilirsiniz, fakat burada farklı bir şeyden bahsediyoruz. Dindarlar içki içene hoşgörü gösterecek mi, göstermeyecek mi? Eğer kanaat önderleri içki içenin cezası 80 değnektir derse, müslüman toplum'dan (zihinsel)hoşgörü beklenilebilir mi? Hayır!.
evet laik kitleyle karşılıklı bir hoşgörü anlaşması yapabilir, içki içene bikini giyene tahammül edebilirsiniz ama hoşgörüyü ruhumuzda hissetmek için gerçekten de öncelikle ulemanın fikirlerini değiştirmesi gerekiyor, mustafa beyin de bu alanda bir çalışması var sanırım, heyecanla bekliyoruz...
*şeriat: Kur'an'daki ayetlere, Hz. Muhammed'in sözlerine dayanan İslam kanunu, İslam hukuku. (TDK)
Yazan: VolkanS Tarih: April 17, 2006 12:53 AM
Sn. VokanS,
Oncelikle sizi kafamda tecrubelerimle olusmus sablonlar cercvesinde kategorize ettigim icin ozur dilerim. "niyet okuyuculugu" ndan hepimiz sikayet ederiz fakat maalese hemen hepimiz bilncli veya bilincsiz yapariz zaman zaman.
Once bu erken yargiyi yaratan halet-i ruhiye'yi aciklayayim birazcik. Sizin yorumunuz okumadan kisa sure once Mustafa Bey'in Ingilizce sitesi www.thewhitepath.com'da Islam'a Muslumanlara saldiri mahiyetinde bircok yorumlari olan bir sahis Mustafa Bey'in "teroristler ogretilerini Islam'dan almiyorlar; yaptiklaina 'mis-Islamic terror' demek lazim melaindeki yazisina "kimi kndiriyorsunuz? Bal gibi Islam'dan iaste bakin su, su ayetler; su su hadisler boyle diyor" seklinde verdigi cevabi okumustum. Ne onun sitesinde ne simdilerde mantar gibi tureyen binlerce sitede "Muslumanlarin iyisi yoktur; hepsi berbattir; cunki Islam berbattir ve bircoklarinin tabiri ile "the only good Muslim is a dead one" (tek iyi musluman olu olanidir) mesaji veriliyor. Bu bilgilere haiz olarak sizin yorumunuzu okudugumda dogrusu bunlarin bazilari ile uslup benzerligi gordum. Bu "kategorizasyon" yanlisimi hakli cikarmasa dahi hassasiyetimin kaynagini aciklayabilir saniyorum.
Daha onceki ve son yorumunuzdaki asil mevzuya yani tolerans veya hos goru mevzuusuna gelince. Belki siz tolerans ve hosgoruy es-manali olarak kullaniyorsunuz. Ben simdi sozluge bakmadim ama kafamda bunlar arasinda en azindan bir nuans var. Ben hosgoruden hos karsilama, kalbinden dahi itiraz etmeme anliyorum. Tolerans'tan ise asagi yukari tahammul etme anliyorum. Gecenlerde devlet bakani Abdullatif Sener "icki icnleri sevmek" gerektigi mealinde sozler ettiginde ona yazdigim e-postada boyle bir zorunlulugum olmadigini belirtmistim kendisine. Demokratik, cogulcu toplumun bireylerinden beklenilen davranis farkliliklara tolerans gostermesidir; hekes kendi fikrinin, hayat stilinin, felsefesinin guclemesin icin calisir; ve bu yarista herkes layik oldugu yeri alir. Demokratik devletin gorevi bu degerler yarisinda suni olarak kendi degerlerini enfoze etmemek, adil bir "facilitator" yada hakem olmak, azinliklari cogunluklarin tahakkumunden korumaktir; en azindan teoride (bunlarin tam olarak uygulanabildigi bir ulke mevcut olmasa da iddia veya ideal budur).
Musluman oldugumuz halde niye Islam yerine demokrasidenmi konusuyoruz? Cunki sistemimizin adi demokrasi ve dolaysi ile cari hukukumuz Islam hukuku degil (tarifiniz icin tesekkurler) demokratik hukukta ondan. Islam bana neyin haram neyin helal oldugunu ogretiyor. Dolayisi ile bir Musluman olarak ben dinmin haram ettigi seyleri hos goremem. Ama "cifte hukululuk" mezubahis olmadigina ve hepimizin yasadigimiz ulkenin hukukuna tabii oldugumuza gore inanislarima ters dusen hayat sekillerine dahi tolarans gosteririm. Nitekim Turkiye'mizdeki uygulamada tolerans eksikligi olan dindar degil, kucuk bir seckin, laikci kesimdir. Benim her yerde vurguladigim itirazimda burdan kaynaklaniyor: TUrkiye'de gercekten dindar insanlarin toleranssizligindan kaynaklanan bir hak ihlali problemimi yasaniyorki, bunun kaynaklarini arastirip "buldum, bazi ulema Islam'i yanlis yorumluuyorla da ondan" diyoruz?
"bazi ulema"'nin yorumlarini degerlendirip, onlarin Islami olmayan bir sistem icerisinde gecerliligi, hangi sartlarda gecerli oldugu vb. konularinda konusmaya ehliyetli olmadigimi belirtmistim. Kanimca bu Gazi Universitesi veya bilmem nerde kupe takan kisi olayini ulemanin yorumu ile bagdastirip, "dindarin tolerassizligi" ni tasrtisma odagina koymaya itiraz ediyorum ben. Turkiye'de bu gun yuzbinlerce ogtrencinin devlet memurunun, hatta hastahaneye giden hastanin kimseye zarar vermeyen, en basit insan haklari ellerinden aliniyor. BU magdurlar, mazlumlar kulagi kupeli, veya icki icenler degil. Bir yerde birkac capulcunun bir iki kisiye karsi gosterdigi munferit zorbaliga Musluman'in toleranssiozligi damgasini vurmaya itirazim var. Benim hassasiyetim burdan.
"Laik kesim" ile "karsilikli tolerns" teklifinizi sonuna kadar destekliyorum. Dindar kesimin bu konuda kendine duseni fazlasi ile yaptigi kanaatindeyim.
Selamlar, saygilar
Bekir L. Yildirim
Yazan: Bekir L. Yildirim Tarih: April 17, 2006 8:55 AM
Duzeltme:
Bir onceki yorumumda Mustafa Bey'in Izngilizce sitesi www.thewhitepath.com sitesindeki yorumlarda bahsederken "ne onun sitesinde, ne simdilerde mantar gibi tureyen binlerce sitede...... mesaji veriliyor" mealindeki cumleyi hatali kurmusum, bilinc-disi olarak. Demek istedigim "geerek bu siteden ornek verdigim islamofobik yorumlrda gerek bu gayeye donuk binlerce diger sitelerde "Islam'in kendisi berbattir; sadece kucuk bir kesim degil" mesaji verilmektedir" idi. Duzeltirim.
Bekir L. Yildirim
Yazan: Bekir L. Yildirim Tarih: April 17, 2006 9:04 AM
Kişinin kendi edimleri kabullerini gösterir. Ve her kabul aslında bir reddi de içerir. Yani seçtiklerimiz, zorunlu olarak, seçmediklerimize işaret eder. Bu durumda seçmek ve seçmemek değer yargısı içeren fillerdir. Yani biz bir şeyi seçiyorsak, diğerine göre, onu onaylıyoruz demektir. Bu özellikle yaşam tarzlarımız üzerinden yansır.
İşte bu noktada, seçme/reddetme bağlamındaki değer yargılarından kimlik oluşur. Değişik kimliklerin bir arada tezahüründen ibaret olan toplum, aynı zamanda bu kimliklerin çatışma, uzlaşma, etkileşime girme alanıdır da. Bu sürecin etkileşimli işleyişinden doğan kamusal konsensüse varmak her toplum için amaçlanan sağlıklı düzeydir. Konsensüse giden yolda hoşgörü bir araçtır ve adı üstünde bizden olmayana “öteki”ne yönelik bir sosyal tutumdur.
Sosyal yaşamın herkesin edimine açık tarihsel bir süreç olması, verili olarak bulunmaması, hoşgörü ve diyalogu zorunlu kılar ve doğası gereği hoşgörü pragmatisttir (sosyal yararı ya da görüşlerini anlatabilme imkanını içermesi açısından veya daha dindarane bir bakış açısına göre de, insan insan olarak değerli olduğu için, her halükarda, insanı öncelemek anlamında) sosyal bir duruştur. Bu yüzden birbirlerinden hoşgörü talep eden kesimler, bu hoşgörünün “ruha işlemesi” gibi açık uçlu, retoriğe kurban gidebilecek talepleri açmalıdırlar.
“Ruha işlemek” ontolojik bir gönderme içerir ve bu durumda hoşgörüsü talep edilen kişiye yöneltilmiş açık bir hoşgörüsüzlük var demektir. Hoşgörüsü talep edilen kişi bu sefer, tersine bir edimle, asimilasyon benzeri bir sürece sürülüyordur. Sosyal bir kurum olan hoşgörünün karşı tarafın ya da kendinin ruhuna işlemesi gibi bir durum zaten hoşgörülecek durumu ortadan kaldırır yani kişinin farklılıkları, farklı kabulleri ortadan kalkar. Kişinin hoşgörülü olması sosyal bir olaydır ve ölçümü de sosyal göstergelerle olur. Bu durumda “ruha işleme talebi” gibi ya da “gerçek niyet”, “ takiye” gibi yaklaşımlar sağlıksız yaklaşımlardır ve sözün çözümünü yaparsak hoşgörülü bir yapıya sahip değildirler.
Kişi bir fiilin tamamen yanlış olduğuna inanıyor olabilir; bu, onun en tabii hakkıdır. Hoşgörü/hoşgörüsüzlükse, bu görüşü karşısındakine dayatma /dayatmama noktasında başlar. Kişi, “senin dinin sana benim dinim bana “diyebilir. Eğer siz bunu yapan adamdan daha fazlasını istiyorsanız bu benim edimimi onaylayın yani kendinizi inkâr edin demektir. Bu da görüldüğü gibi aslında tam, gerçek bir hoşgörüsüzlüktür. Sadece önce talep etme farkı vardır. Öncelik hakkı da “hakkı” değil, gücü imler. İmaj, söylem hâkimiyeti gibi çok çeşitli sermayeleri olan gücü…
Kişi alkol kullanmıyorsa alkole dair olumlu bir içselleştirme yapmasını isteyemezsiniz. Alkol ona göre kötüdür. Ya yolunu ayırır, yan yana ve ayrı yaşar, ya da ve tabii içenler de isterse birlikte fakat edimleri ayrı olarak yaşarlar.
Ayrıca kişi kendisi için şöyle de düşünebilir: “İçki içtim ve pişmanım aslında içmemeyi dilerdim. Bunun bedelini ödeyebileceğim ve Allah’ın huzuruna temiz çıkabileceğim bir yol olsa” Bu dini bir düşüncedir ve dindarın hakkıdır. Tartışılacak olan şudur din düşüncesi bütün insanları mı kapsar yoksa yalnızca ona inanan ve kendini onunla bağlamak isteyenleri mi? Bunun da cevabı açık: Senin dinin sana benim dinim bana” Fakat bazıları, “yok olmuyor ben dinden de geçemiyorum dinle de olmuyor” diyorsa, bu onların kişisel sorunlarıdır ve ontolojik sorun hâline gelmesi en azından bir uygunsuzluktur.
Rahatsız olduğumuz her şeyi değiştirmeye kalkmamız zaten hoşgörüyü işlevsiz kılar.
Toplumda kullanılan söylemin konuşulması/tartışılması gerektiğiyse ayrı bir konu. Yazı ve söz, niyetten ayrı olarak hoşgörü açısında sosyal göstergelerdir. Bu anlamda kişiler direk kendilerine ait olan sözler üzerinden bir tartışmaya çağrılabilirler. Ve “maksadı aşan ifade” yoksa, yazı ve sözler hoşgörüsüzlüklerine delil olabilir.
Mesela kişi, küpe takan erkekleri onaylamıyorsa ve bunu ille de ifade etmesi gerekiyorsa “kafası karışık gençler” diyebilir. Bunun altındaki yaklaşımla “yozlaşmış, dejenere” kelimelerinin altındaki yaklaşım tabii ki aynı değildir. Burada sadece bir uslup hatası da olabilir. Bu durumda bireyin ve toplumun açık bir konuşma başlatması gerekir . Çünkü “yozlaşmış, dejenere” gibi yargılar tıpkı “gerici, fanatik” yargılamalarında olduğu gibi insan hakkında kolayca verilen hükümler olurlarsa acımasızlığın, anlayışsızlığın, faşizmin yayılmasına katkı da bulunmuş olurlar. Bu durumda kişi amacını ya da yöntemini sorgulamalıdır.
Her şey bir yana, çoğu zaman, “maksadı aşan söz ve yazılarla malul toplumsal konuşmamızdan dolayı, kelimeler üzerinden işleyen hoşgörü/süzlük yarasına kelimelerden bir anti -oksidan önermek istiyorum: Hüsnü muamele…
Bu kelimeyi hatırlayalım lütfen…
Yazan: hande Tarih: April 17, 2006 12:16 PM
Bekir Bey,
Görüşlerinize katılıyorum, bence de bir fikre-davranışa fikren hoşgörü ve saygı göstermemek ile fiilen tahammmülsüzlük farklı şeyler. Birinciye hakkımız var ama ikinciye yok, tüm toplum bu blinçte uzlaşmalı. Aslında toplumda büyük çapta bir uzlaşmazlık yok, hatta kağıt üzerinde yasalar da gayet demokratik amma...
Amasını çözemedim :)
Yazan: VolkanS Tarih: April 17, 2006 2:54 PM
Hande hanımın bloguyla tanışmakta yarar var. Şimdi keşfettim:
http://editorya.blogspot.com/
Yazan: metin-thePoor Tarih: April 17, 2006 8:49 PM
Hande Hanim,
Bu kadar sagduyulu, akl-i selim urunu, uzlasmaci bir uslup ve muhtavaya karsi elestri yazmak cok zor is. Ama genede tesebbus edecegim. Oncelikle olaylari kavramlar cercevesine oturtma, bunu sosyopsikooliji bazinda tahlil etme ve vardiginiz sonuclar o kendinize ozgu zarif uslubunuzla ifade kabiliyetinize takdirimi bir kere daha ifade edeyim. Ben blogunuzi Metin-the-poor'un "kesfetmesi"nden cok once sik kullanilanlar listeme almistim S. Ozgur dostumunki ile beraber (http://www.blogcu.com/gelenek).
Aslinda itirazlarim yazinizin anafikiri ile veya temel argumanlari ile ilgili ilkesel itirazlar degil.
Ilk yazinizda “Türkiye’de konuşmalar hep güçlü bir “öteki” vurgusuyla işliyor. Bu “öteki” bir taraf için “aşağılık- ilkel öteki”yken diğerine göre “kibirli- yozlaşmış öteki”… Bu iki söylemde faşist, diyaloga kapalı ve kendi durumlarıyla sahih bir yüzleşmeden kaçan söylemler. Bir taraf kendinden menkul “seçkinliğini” diğeri de kendinden menkul “masumiyet”ini bırakarak yoluna devam etmelidir.” diyorsunuz.
Ikinci yazinizda da benzer bir mesaji veriyorsunuz: “Toplumda kullanılan söylemin konuşulması/tartışılması gerektiğiyse ayrı bir konu. Yazı ve söz, niyetten ayrı olarak hoşgörü açısında sosyal göstergelerdir. Bu anlamda kişiler direk kendilerine ait olan sözler üzerinden bir tartışmaya çağrılabilirler. Ve “maksadı aşan ifade” yoksa, yazı ve sözler hoşgörüsüzlüklerine delil olabilir.
Mesela kişi, küpe takan erkekleri onaylamıyorsa ve bunu ille de ifade etmesi gerekiyorsa “kafası karışık gençler” diyebilir. Bunun altındaki yaklaşımla “yozlaşmış, dejenere” kelimelerinin altındaki yaklaşım tabii ki aynı değildir. Burada sadece bir uslup hatası da olabilir. Bu durumda bireyin ve toplumun açık bir konuşma başlatması gerekir . Çünkü “yozlaşmış, dejenere” gibi yargılar tıpkı “gerici, fanatik” yargılamalarında olduğu gibi insan hakkında kolayca verilen hükümler olurlarsa acımasızlığın, anlayışsızlığın, faşizmin yayılmasına katkı da bulunmuş olurlar. Bu durumda kişi amacını ya da yöntemini sorgulamalıdır.
Her şey bir yana, çoğu zaman, “maksadı aşan söz ve yazılarla malul toplumsal konuşmamızdan dolayı, kelimeler üzerinden işleyen hoşgörü/süzlük yarasına kelimelerden bir anti -oksidan önermek istiyorum: Hüsnü muamele…
Bu kelimeyi hatırlayalım lütfen…" diyorsunuz.
Kanimca burada herkesi ayni duzleme oturtma, daha kapsamli bir kavramlastirma ugruna onemli oldugunu dusundugum bazi farkliliklari gozardi ediyorsunuz. Ilkesel olarak “butun otekilestirmeler esittir” teorinize itiraz etmek adami ilkesiz yada cifte standartli yapar. Ama konustugumuz soyut kavramlarin somut karsiliklarini dusundugumuzde aslinda “butun otekilestirmelerin esit olmadigini goruruz. Bunu daha once baskaa bir konuda verdigim bir ornekle aciklamaya calisayim: ABD’de zenci-beyaz iliksileri uzerine bi panelde bir beyaz panelistin “irkcilik beyazlarin tekelinde degildir; pek ala zenci de irkci olabilir” demesi uzerine bir zenci panelistin verdigi cevap manidardir: “haklisiniz ama benim irkciligim kafamdaki bir dusunce veya kalbimdeki bir duygudan cok fazla birsey ifade etmezki. Oysa sen irkci oldugun zaman beni ac , egitimsiz, ikinci sinif birakabilirsin; yuzyillarca yaptigin gibi” (mealen). Benzeri bir mantik ile ancak “asagilik, ilkel oteki” “kibirli yozlasmis oteki” ile ayni sosyal ve politik guce ulastiginda ilkesel olarak dogru olan bu yaklasiminiz pratik dunyadada manali olur. Birinin “oteki”si gucu elinde bulunduran digerininki gucsuz oldugu sartlar altinda “ikiside otekilestriyor” savi mantiki ve ahlaki olarak aciklamak zordur. Hele hele birinin otekilestirmesi devletin resmi ideolojisinin bir parcasi ise bu esitlemedeki adaletsizlik daha belirgin olur.
Asagi yukari ayn nedenle “fasist”, “fasizan” kelimelerni de her iki tarafin “hosgorusuzlugu” veya “elestri uslubunu” tavsif ederken kullanmaniz hosgorulu ise fazla adil degil. Mustafa Bey’in sitesindeki bircok yorumlarimda, kendi “otekim” icin kullandigim bazi ifadeler, herhalde buradaki hedef kitle icerisine sokuyor beni. Oncelikle sosyopsikolojik tahlilleri guclu birisi olarak magdurun lisaninin caresizlik, gucsuzluk gibi bircok sebepten dolayi daha keskin, hatta daha agresif olabilecegini kabul etmeniz lazim. Bizim cocuklugumuzda dayak yiyen cocuklar bir taraftan aglar, bir taraftan kufur ederlerdi; “seni bilmem ne yaparim” diye. Filistinli, Irakli direniscilerde fazla “hosgorulu” lisan kullanmazlar ABD veya Israil icin. Burada sahsim adina konusmuyorum. Benim magdurmu mazlummu, zalimi oldugum konu disidir. Savundugum kitlenin magduriyeti veya mazlumiyeti baz alindiginda ilke olarak gayet tutarli, daha faziletli gozuken tavsif ve onerinizin tartistigimiz cerceve icersinde gercek hayati ne kadar yansittigi tereddutludur.
Ayrica Turkiye’deki cari rejim ve onun hakim zumresinin otekilestirmesi, “ilkel asagilik oteki”nin kendine benzemedigi surece yerini bilmesi (basortusu temizlik iscisinde oldugunda itiraz degil tercih sebebidir ama kendisiyle ayni seviyedeki birinde oldugunda nefret sebebidir) dolayisi ile kendi seckinligine halel getirmemesi sartiyla varligini surdurebilmesi dayatmasi karsisinda magdur kesim ve onlar adina konusanlarin uslubu, genellikle sizin onerdiginiz usluptur dolayisi ile onerdiginiz “yeni dil” aslina 80 senedir hakim olan dildir. Benim dilimin “yenidil” olma iddiasi sizinkinden gucludur saniyorum; dogru veya yanlis.
Birde olaya pragmatik perspektiften bakarsak, daha uzlasmaci gozuken, daha ilimli, daha edilgen uslubunmu , daha asertif uslubunmu yanlislarin duzeltilmesi, insan haklarinin tesisi acisindan daha sonuc getirici oldugu da nesnel degerlendirilebilirdir kanimca. Bu konuda akilma cok ornekler geliyor Gandhi’den Malcolm X’e kadar. Fazla acarak bazilarina firsat vermek istemiyorum.
Kulagi kupeli erkek ogrencilerin yaninda basi ortulu kiz ogrencilerde derslere girebiliyor; okulda ickili parti yapan ogrencilerin (ki ben ABD’de boyle birseye hicbir universitenin izin vermedigini biliyorum) universitelerinde diger bir grubunda dini toplanti yapmalarina izin verilse idi ben de “yozlasmis dejenere” ifadelerini ureten halet-i ruhiye icine girmezdim. Ayrica yukarda ve daha onceki yorumumda da vurguladigim gibi bu benim gorusum, sizin deyiminizle “edimim”. Ancak ben İstanbul Univ. Rektoru veya YOK Baskani olup bu kisisel tavrimi “yaptirim” a donusturdugum anda “oteki” ile ozdeslestirebilirsiniz beni.
Ve son olarak kisilerin birbirleri icin kullandigi sifatlari degherlendirirkende "sen ona dedin", "o sana dedi" nin otesinde bir nesnel "isabetlilik" testi kullanilabilir. Hitler dahi kendisinin soyleminin "irkci" oldugunu kabul etmedi hicbir zaman. Onu sadece kendi soylemi ile degerlendirmemizi kimse beklemiyor bizden.
Kelimelerden anti-oxidaniniz Husn-u Muamele “mazlum ve magdur” tarafindan yillardir kullaniliyor; dilerimki esas ihtiyaci olan oteki de kullanir ve hasta sagiligina kavusur.
Selamlar, saygilar
Bekir L. Yildirim
Yazan: Bekir L. Yildirim Tarih: April 20, 2006 12:25 AM
Bekir Bey,
Mazlumun “ötekileştirmesi” çığlıktır bana göre, iktidara göreyse isyan. İsyanın reel olarak ne olduğunu bir tarafa bırakıp "özünde nedir" diyelim. İsyankâr, asi her zaman, içinde ötekini/karşıtı, bizim bağlamımızda, zalimi taşır. Zaten esas sorun da budur. İçinde zalim taşıyan mazlumlar… Önce bunu aşmalıyız. Bu son derece teorik gibi görünen düzeye, böyle düşünenler için olayı daha da çekilmez kılarak eklemek istiyorum, mağdur durumda olanın başarısı erdemine daha çok bağlıdır. Bu da rasyonel dünyanın, orada öyle duran dünyanın, hiçbir yoruma ihtiyaç duymadan bize bakan çırılçıplak gerçeğidir. Bize "küfreden" gerçek bu gerçektir. Dünyanın rasyonel kuralları…
Tepki hareketleri hiçbir zaman sağlıklı sonuç vermemiştir. İslam tarihi de hatta çok uzağa gitmeyin yakın dünya tarihi de bunun örnekleriyle doludur: “Devrim önce çocuklarını yer.”
Ben de dayak yediği için, hem ağlayan, hem de küfreden çok çocuk gördüm. Hepsinin ortak özelliği anlık öfkelerini boşaltmaktı, durumu gerçekten değiştirmeye ya da bir cevaba dönük en ufak bir bilinçleri yoktu. Dayak yemeyi ve ağlayıp küfretmeyi kanıksamışlardı. Daha küçücüklerdi ve dünyayı “böyle gelmiş böyle gider" diye tecrübe etmiş gibiydiler. (Değiştirmenin dolambaçlı, zor olduğunu düşünüyor olmalılardı.) Düpedüz öfkeleri adına onurlarını terkediyorlardı. Oysa onurlarını tercih etmeleri durumunda o kadar çok alternatifleri vardı ki… Muhtemelen, egolarının kırılması onların gözünde "dayak atanı" mutlaklaştırmıştı. Kendi içlerinde kırılan egonun yeri öyle büyüktü ki karşıtının aldığı yer de o oranda büyük oldu. Aslında dayak atanla aynı tip bir enerjiye sahiptiler fakat konumlar farklı…
Kaldı ki Allah’a inanç dünyayı hiçbir zaman bu kadar güçlü bir şekilde zalimin/zorbanın malı olarak kurgulamamalı, inanıyorsa ve kurguluyorsa yöntem hatası içindedir. Zalimi bu kadar mutlaklaştırmamalı. Zalim de bir “yaratık”. İman dünyayı bütün fiilleriyle ve halleriyle Allah’a ait kılar ve dünyayı imtihan olarak niteler. Bu kaderi doğurur ama sorumluluklarımızı iptal etmez. Bu ikilemdir ama imtihan da budur. Tıpkı Kuran’ın hem hidayete davet edici bir kitap olarak inmesi fakat mutlak imanı hiç kimseye vaat etmemesi hatta Kuran üzerinden sapma ihtimaliyle bizi uyarması gibi. Kaldı ki İslam peygamberi Hz. Muhammed “Zalim kardeşinize yardımcı olun,” diyor. Şaşkınlıkla sorulan “nasıl?” sorusunuysa “mazlum olmayarak” diye cevaplıyor. Evet, mazlumluğu da mutlaklaştırmamalıyız.
İnsanın en korkunç gibi görülen duyguları/fiilleri o kadar basit şeyler üzerine kurulmuş olabilir ki.
“Türkiye’de çamaşır makinesinin yaygınlaştığı” haberi üzerine üzülen “aaa! o zaman bizim ne farkımız kalacak” diyen bir genç kız tanımıştım. Bu zeka özürlü ifadenin altındaki ruhsuz duyguya gerçekten kızıyor musunuz. Bence acımalıyız. Ama sözlerime naiflik önyargısıyla yaklaşmayın Bekir Bey, “acımalıyız, yani göreceliliğini(mutlak olmamak anlamında) görebilmeliyiz.”
İnanın dayak atan , hakaret edenin daha fiili bitmeden, fiillere maruz kalan tarafından, ağlatılması mümkündür/görülmüştür. Ağlatandaki ilk vasıfsa “zorbaya zorba” deme/gerçeği kendi egomuz üzerinden dolayımlamadan görme basiretidir.
Yazan: hande Tarih: April 20, 2006 3:53 PM
Hande Hanım,
Bekir Bey'le tartışmanızı büyük bir zevkle ve her ikinizin de yaklaşım, birikim ve seviyenize duyduğum kıskançlıkla izliyorum! Bu son yazdıklarınızda, benim başka bir ilmekte gündeme getirdiğim "ötekinin ötekileştirilme korkusu"yla örtüşen ve onu açımlayan/serimleyen bir anlatım var. Tartışmanızın devamını diliyorum.
Yazan: metin-thePoor Tarih: April 20, 2006 4:53 PM
Hande Hanim,
Benim cocukluk yillarimda (TV’den once) radyo tiyatrosu vardi. Onlardan birinde "Tom Amca’nin Kulubesi" adinda bir oyun oynanmisti. Tom Amca kendisi ve ailesine beyaz sahiplerinin yaptiklari butun zulumlere ragmen, onlara sadik kalan, onlardan nefret etme kabiliyeti olmayan Hz. Isa gibi bir yuzune tokat atildiginda obur yuzunu ceviren bir aziz idi. Dinledigimizde ben ve ablalarim aglamistik. Yillar sonra ABD’ye gittigimde “Tom Amca” nin bir zencinin diger bir zenciye soyleyebilecegi en kotu hakaret ifadesi oldugunu ogrendigimde soke olmustum. Nasil olurdu bu mukemmel erdem sahibi bir insanin adinin kufur olarak kullanilmasi? Ordaki 25 yillik hayatimda bunun cevabini bir nebze buldum fakat bu gun dahi hakli bulmuyorum bu tavri.
Madalyonun obur yuzunde ise ciglik atmaktan karsi saldiriya gecmeye kadar her hareketi tezcanlilik, tepkisellik, sursuzluk, hatta teror olarak nitelendiren “bilgeler” var. Bu tavrida otomatikman hakli bulmuyorum. Ataletin, edilgen tavrin her zaman erdem, hareketin direncin her zaman tersi oldugu fikirinde degilim; biliyorum sizde tam olarak bunu soylemiyorsunuz. “İnanın dayak atan , hakaret edenin, ağlatanın daha fiili bitmeden, fiillere maruz kalan tarafından, ağlatılması mümkündür/görülmüştür.”. diyorsunuz.
“gorulmustur” zaten bunun kural degil istisna oldugunu ifade ediyor. Insanlik tarihi, ve Islam tarihi boyunca mazlumlar icin tek mesru mudafa sekli zalimin imana gelmesini beklemek olmamistir; buna Islam Peygamberi (sas) de dahildir.
O zaman ciglik atmayi, kufretmeyi, sivil itaatsizligi, kisacasi direnisi sadece magdurun yuregini ferahlatmaktan oteye mana ifade etmeyen, cozume katkisi olmayan, tepkisel bir davranis olarak tavsif etmek biraz fazla basitlestirmek olur kanaatindeyim. Isin temeline inecek olursak her turlu mesru mudafa bir tepkisel tavirdir. Dolaysi ile “Tepki hareketleri hiçbir zaman sağlıklı sonuç vermemiştir. İslam tarihi de hatta çok uzağa gitmeyin yakın dünya tarihi de bunun örnekleriyle doludur: “Devrim önce çocuklarını yer.” ifadeleriniz kulaga hos gelen ilkesel soylemler ama musadenizle “gercek dunya” ve benim okudugum tarih pekte bu tur orneklerle dolu degil. Eminimki “tepki hareketleri” ile daha dar bir kavramdan bahsediyorsunuz. Ayni sekilde kufreden cocugun “onurunu terk ettigi” yorumu ile gene cok dar bir davranis seklinden bahsediyorsunuz. Mazlumun zalimi aglattigida gorulmustur, cigliklari ile onu sagir ettigide, gozyaslari ile onu bogduguda, ve elleri ile onun girtlagina yapistigida. Yakin tarihimizin en bariscil kak kazanma ornegi olarak bilinen Gandhi hareketi dahi bir sivil itaatsizliktir en azindan. Bakin Mustafa Akyol’un sitesindeki diger bir ilmekte bir arkadas Menderes ve iki bakaninin asilmasi uzerine milletin gosterdigi tepkisizlikten yakiniyor. Isin garip tarafi bu arkadas ta benim yaklasimimi “kendin pisir kendin ye” olarak niteliyor (‘senin soylediginin “karsidakine” yada ortadakine faydasi yok; muhatabin seninle hemfikir olanlar’ manasinda).
Evet “tepkisel tavir” in erdemlerini savunmak zorunda olmak zor is. O zaman mazlum ve magdurun zulum karsisinda takindigi her turlu direnci “tepkisel” veya “zulmu mutlaklasiran tavir” tavsifini reddetmeliyim. Mazlmun tepkisi pek ala stratejik bir guc olabilir. Liderlerin gorevi bu tabii kaynagi dogru kanalize etmektir. Asr-i saadete gitmeye gerek yok, gecen yuzyilda bizim, Viet-Nam’in, Afganistan’in Cezayir’in, hemen butun kurtulus savaslari bu sekilde kazanilmistir; zalimin insafa gelmesini bekleyerek degil. Cihadin tek degil iki sekli vardir; siz nefse donuk olanini vurguladiniz cok zarif uslubunuzla; bende disa donuk olanini.
Ne sizin ne benim gayem bir munazara kazanmak veya bir entellektuel egzersiz degil. Zaten yazinizin basligi “yontem” kelimesi “gaye sorgulamasi” nin otesne gectigimizi gosteriyor. Bilgi veya fikir sahipleri bu bilgi ve fikirlerini sorumlu kullanmak zorundadirlar. Her ne kadar zaman zaman bircok duygusal cikislarimdan, soylemlerimden dolayi sonradan pismanlik duydugunu itiraf etmis biri olsamda, ve bu cikislardan dolayi Washington'daki cok iyi isimi terketmeye zorlanmaya kadar varan fiyatlar odemis olsamda, aslinda durusum tamami ile gayesiz, suursuz bir gogus bosaltma veya “kendin pisir kendin ye” egzersizi degildir.
Siz daha once “sozun bittigi yer” ifadesini kullandiniz. Gariptir ben ayni ifadeyi Anadolu’da Vakit gibi her gun yeni yeni zulumleri anlatip sonucta “cozume donuk” fazla bir telkinde bulunmayanlara e-posta vasitasi ile defalarca soyledim. Evet biliyoruz ne yaptiklarini; zumlun yeteri kadar ornegini gorduk. Ben zamanin hareket zamani oldugunu dusnuyor ve ona uygun lisani kullaniyorum. Bende sizin “zulmu mutlaklastirmamaliyiz” ifadenizi kendi durusum dogrulusuna cekerek “zalim aslinda sandiginiz kadar guclu degil” diyorum. Evet bu zulum duzeni mazlumun tepkisizligi sayesinde ayakta duruyor. Daha da somutlastirayim. Mevcut zulum duzeninin, ne entellektuel ne populer gucu vardir. Sadece silahli gucu vardir. Butun zorbaliklar, kustahliklar, simarikliklar sadece ve sadece o tank gucune dayanmaktadir. Aslinda bu da gercek guc degildir; o tanklari kullananlarda bizim cocuklarimizdir (dikkat ediniz PKK ile savatsa olen “sehit esleri”, “sehit analari” nin hemen hepsi “turbanli” dir). Tepki’nin “isyan” disinda pek cok sekli vardir. Bu vurdumduymaz, sicak sudaki kurbaga tavri ile silahli direnis arasinda pek cok sivil direnis secenekleri vardir ve bunlarin pek coguda demokratik ulkelerde mesru yoldan degisiklik saglama hakki olarak taninmistir. Daha 1 yil once Ukrayna’da biraz daha Rus yanlisi bir kapitalist yerine biraz daha Amerikan yanlisi bir kapitalist getirmek icin milyonlar bir hafta zemheriyie aldirmadan meydanlari isgal ettiler ve adinada “turuncu devrim” dediler. Daha bir hafta oncesine kadar Fransa’da milyonlarca ogrenci, bizde ancak kucuk bir gazete haberi olabilecek kadar onemsiz bir calisma yasasi degisikligine direnc icin nerdeyese ikinci Fransiz Devrimi yapiyorlardi. O “onurlu durus” “erdemli davranis” yada “kademeli olarak isitilan kurbaga sendromu” simdiye kadarki durustur. Simdi ise “sivil itaatsizlik” zamanidir. Bize hep fiyatin buyuk olacagi telkin edildi. Bizdeki bu sinmislik zalimin en buyuk silahidir; ve zaten Allah korkusu olanlarin korkmalari gereken tek sey korkunun kendisidir (evet eski ABD baskani FDR’;dan arakladim). Kufretmeye gerek yok; biriki somut demokratip tepki ornegi vereym:
- sadece gecen yil yapilan “Basortusune ozgurluk” mitingine sadece 60-70 bin yerine 1 milyon kisi katilsa idi ve Ankara trafigini felc etse idi acaba danistay Aytac Ogetlemen’ e yaptigini yapabilirmi idi? Yapardi derseniz; o zaman danistay binasi onunde 100 bin kisi bir hafta oturma eylem yapardi…
-TUSIAD baskani Omer Sabanci hukumete “sayende milyarlarimizi 2-3 e katladik sagol ama imam hatiplere dokunma haaa” ultimatomu verdiginden sonra sadece nufusun yuzde 20’si Sabanci mamullerini boykot etse idi ne olurdu? Ben size ne olmayacagini soyleyemim. TC Basbakani once “onlar kendi islerine baksinlar” deyip sonrada ozur dilemek zorunda kalmazdi.
-Ve inananlar hergun kendi inanclarina hakaret eden Huriyet gazetesini bir hafta boykot etse ne olur?
- Ve Sezer Harp Okulu'nda darbecilik dersi verdiginde 100 bin kisi e-posta gonderse idi ve 50 bin kis telefonla protesto etse idi...
Listeyi herkes uzatabilir. Bunlar sadece demokratik tepkilerden birkac ornek. Evet “zulum mutlak degildir”; ve “yontem” de tek degildir.
Son olarak biraz daha uzlasmaci bir ifade ile bitirmek istiyorum. Ne erdem ne onur ne bilgelik kimsenin tekelinde degildir. Buyuk cadirin altinda ikimizede sadece yer degil ihtiyac vardir. Yazinizda deginmedigim kisimlar mesajinizi alamamadan degil itiraz edecek taraf bulmadigimdandir.
Selamlar, saygilar
Bekir L. Yildirim
Yazan: Bekir L. Yildirim Tarih: April 22, 2006 2:32 AM
Hande Hanim,
Benim cocukluk yillarimda (TV’den once) radyo tiyatrosu vardi. Onlardan birinde Tom Amca’nin Kulubesi adinda bir oyun oynanmisti. Tom Amca kendisi ve ailesine beyaz sahiplerinin yaptiklari butun zulumlere ragmen, ona sadik kalan, ondan nefret etme kabiliyeti olmayan Hz. Isa gibi bir yuzune tokat atildiginda obur yuzunu ceviren bir aziz idi. Dinledigimizde ben ve ablalarim aglamistik. Yillar sonra ABD’ye gittigimde “Tom Amca” nin bir zencinin diger bir zenciye soyleyebilecegi en kotu hakaret ifadesi oldugunu ogrendigimde soke olmustum. Nasil olurdu bu mukemmel erdem sahibi bir insanin adinin kufur olarak kullanilmasi? Ordaki 25 yillik hayatimda bunun cevabini bir nebze buldum fakat bu gun dahi hakli bulmuyorum bu tavri.
Madalyonun obur yuzunde ise ciglik atmaktan karsi saldiriya gecmeye kadar her hareketi tezcanlilik, tepkisellik, sursuzluk, hatta teror olarak nitelendiren “bilgeler” var. Bu tavrida otomatikman hakli bulmuyorum. Ataletin, edilgen tavrin her zaman erdem, hareketin direncin her zaman tersi oldugu fikirinde degilim; biliyorum sizde tam olarak bunu soylemiyorsunuz. “İnanın dayak atan , hakaret edenin, ağlatanın daha fiili bitmeden, fiillere maruz kalan tarafından, ağlatılması mümkündür/görülmüştür.”. diyorsunuz.
“gorulmustur” zaten bunun kural degil istisna oldugunu ifade ediyor. Insanlik tarihi, ve Islam tarihi boyunca mazlumlaricin tek mesru mudafa sekli mazlumun imana gelmesini beklemek olmamistir; buna Islam Peygamberi (sas) de dahildir.
O zaman ciglik atmayi, kufretmeyi (mecazi), sivil itaatsizligi, kisacasi direnisi sadece magdurun yuregini ferahlatmaktan oteye mana ifade etmeyen, cozume katkisi olmayan, tepkisel bir davranis olarak tavsif etmek biraz fazla basitlestirmek olur kanaatindeyim. Isin temeline inecek olursak her turlu mesru mudafa bir tepkisel tavirdir. Dolaysi ile “Tepki hareketleri hiçbir zaman sağlıklı sonuç vermemiştir. İslam tarihi de hatta çok uzağa gitmeyin yakın dünya tarihi de bunun örnekleriyle doludur: “Devrim önce çocuklarını yer.” ifadeleriniz kulaga hos gelen ilkesel soylemler ama musadenizle “gercek dunya” ve benim okudugum tarih pekte bu tur orneklerle dolu degil. Eminimki “tepki hareketleri” ile daha dar bir kavramdan bahsediyorsunuz. Ayni sekilde kufreden cocugun “onurunu terk ettigi” yorumu ile gene cok dar bir davranis seklinden bahsediyorsunuz. Mazlumun zalimi aglattigida gorulmustur, cigliklari ile onu sagir ettigide, gozyaslari ile onu bogduguda, ve elleri ile onun girtlagina yapistigida. Yakin tarihimizin en bariscil hak kazanma ornegi olarak bilinen Gandhi hareketi dahi bir sivil itaatsizliktir en azindan. Bakin Mustafa Akyol’un sitesindeki diger bir ilmekte bir arkadas Menderes ve iki bakaninin asilmasi uzerine milletin gosterdigi tepkisizlikten yakiniyor. Isin garip tarafi bu arkadas ta benim yaklasimimi “kendin pisir kendin ye” olarak niteliyor (‘senin soylediginin “karsidakine” yada ortadakine faydasi yok; muhatabin seninle hemfikir olanlar’ manasinda).
Evet “tepkisel tavir” in erdemlerini savunmak zorunda olmak zor is. O zaman mazlum ve magdurun zulum karsisinda takindigi her turlu direnci “tepkisel” veya “zulmu mutlaklasiran tavir” tavsifini reddetmeliyim. Mazlmunu tepkisi pek ala stratejik bir guc olabilir. Liderlerin gorevi bu tabii kaynagi dogru kanalize etmektir. Asr-i saadete gitmeye gerek yok, gecen yuzyilda bizim, Viet-Nam’in, Afganistan’in Cezayir’in, hemen butun kurtulus savaslari bu sekilde kazanilmisir; zalimin insafa gelmesini bekleyerek degil. Cihadin tek degil iki sekli vardir; siz nefse donuk olanini vurguladiniz cok zarif uslubunuzla; bende disa donuk olanini.
Ne sizin ne benim gayem bir munazara kazanmak veya bir entellektuel egzersiz degil. Zaten yazinizin basligi “yontem” kelimesi “gaye sorgulamasi” nin otesne gectigimizi gosteriyor. Bilgi veya fikir sahipleri bu bilgi ve fikirlerini sorumlu kullanmak zorundadirlar. Her ne kadar zaman zaman bircok duygusal cikislarimdan, soylemlerimden dolayi sonradan pismanlik duydugunu itiraf etmis biri olsamda, ve bu cikislarimdan dolayi Washington'daki isimi birakmaya zorlanmis olsamda, aslinda durusum tamami ile gayesiz, bir gogus bosaltma veya “kendin pisir kendin ye” egzersizi degildir.
Siz daha once “sozun bittigi yer” ifadesini kullandiniz. Gariptir ben ayni ifadeyi Anadolu’da Vakit gibi her gun yeni yeni zulumleri anlatip sonucta “cozume donuk” fazla bir telkinde bulunmayanlara e-posta vasitasi ile defalarca soyledim. Evet biliyoruz ne yaptiklarini; zumlun yeteri kadar ornegini gorduk. Ben zamanin hareket zamani oldugunu dusnuyor ve ona uygun lisani kullaniyorum. Bende sizin “zulmu mutlaklastirmamaliyiz” ifadenizi kendi dursum dogrulusuna cekerek “zalim aslinda sandiginiz kadar guclu degil” diyorum. Evet bu zulum duzeni mazlumun tepkisizligi sayesinde ayakta duruyor. Daha da somutlastirayim. Mevcut zulum duzeninin, ne entellektuel ne populer gucu vardir. Sadece silahli gucu vardir. Butun zorbaliklar, kustahliklar, simarikliklar sadece ve sadece o tank gucune dayanmaktadir. Aslinda bu da gercek guc degildir; o tanklari kullananlarda bizim cocuklarimizdir (dikkat ediniz PKK ile savatsa olen “sehit esleri”, “sehit analari” nin hemen hepsi “turbanli” dir). Tepki’nin “isyan” disinda pek cok sekli vardir. Bu vurdumduymaz, sicak sudaki kurbaga tavri ile silahli direnis arasinda pek cok sivil direnis secenekleri vardir ve bunlarin pek coguda demokratik ulkelerde mesru yoldan degisiklik saglama hakki olarak taninmistir. Daha 1 yil once Ukrayna’da biraz daha Rus yanlisi bir kapitalist yerine biraz daha Amerikan yanlisi bir kapitalist getirmek icin milyonlar bir hafta zemheriyie aldirmadan meydanlari isgal ettiler ve adinada “turuncu devrim” dediler. Daha bir hafta oncesine kadar Fransa’da milyonlarca ogrenci, bizde ancak kucuk bir gazete haberi olabilecek kadar onemsiz bir calisma yasasi degisikligine direnc icin nerdeyese ikinci Fransiz Devrimi yapiyorlardi. O “onurlu durus” “erdemli davranis” yada “kademeli olarak isitilan kurbaga sendromu” simdiye kadarki uygulamadir. Simdi ise “sivil itaatsizlik” zamanidir. Bize hep fiyatin buyuk olacagi telkin edildi. Bizdeki bu sinmislik zalimin en buyuk silahidir; ve zaten Allah korkusu olanlarin korkmalari gereken tek sey korkunun kendisidir (evet eski ABD baskani FDR’;dan arakladim). Kufretmeye gerek yok; biriki somut demokratip tepki ornegi vereym:
- sadece gecen yil yapilan “Basortusune ozgurluk” mitingine sadece 60-70 bin yerine 1 milyon kisi katilsa idi ve Ankara trafigini felc etse idi acaba danistay Aytac Ogetlemen’e yaptigini yapabilirmi idi? Yapardi derseniz; o zaman danistay binasi onunde 100 bin kisi bir hafta oturma eylem yapardi…
- -TUSIAD baskani Omer Sabanci hukumete “sayende milyarlarimizi 2-3 e katladik sagol ama imam hatiplere dokunma haaa” ultimatomu verdiginden sonra sadece nufusun yuzde 20’si Sabanci mamullerini boykot etse idi ne olurdu? Ben size ne olmayacagini soyleyemim. TC Basbakani once “onlar kendi islerine baksinlar” deyip sonrada ozur dilemek zorunda kalmazdi.
- Ve inananlar hergun kendi inanclarina hakaret eden gazeteleri bir hafta boykot etse ne olur? Listeyi herkes uzatabilir. Bunlar sadece demokratik tepkilerden birkac ornek. Evet “zulum mutlak degildir”; ve “yontem” de tek degildir.
Son olarak biraz daha uzlasmaci bir ifade ile bitirmek istiyorum. Ne erdem ne onur ne bilgelik kimsenin tekelinde degildir. Buyuk cadirin altinda ikimizede sadece yer degil ihtiyac vardir. Yazinizda deginmedigim kisimlar mesajinizi alamamadan degil itiraz edecek taraf bulmadigimdandir.
Selamlar, saygilar
Bekir L. yildirim
Yazan: Bekir L. Yildirim Tarih: April 22, 2006 7:42 PM
Bekir Yıldırım Bey in anlattığı Malatya da ki hadisenin benzerini biz de Üsküdar da duymuştuk:
80 öncesi yıllar. Üsküdar Sineması isminde bir sinemada ahlaksız filmler gösterilirdi. Üsküdar da o zamanlar Ülkücü kesimin himayesinde. Bir gün Ülkücülerin Üsküdarda ki ileri gelenlerinden birisi sinemada ara verildiği zaman ülküdaşları tarafından görülüyor. Herkes saklanacak koltuk altı arıyor.
Daha sonra o kişinin öyle bir yerde görüldüğü ifade edilince, kişi ben oraya kontrole gittim şeklinde mazeret ileri sürüyor.
Bu kesim başkalarına yasakladıklarını kendilerine mübah görmektedirler. Aynı şey sol kesim için de söz konusu. Ve bu yüzden de sağdan ve soldan binlerce vatan evladı yok yere ölüme gitmiştir.
Yazan: Ermanas Tarih: May 4, 2006 5:39 PM
Şunu anlayamıyosunuz yapılanın hoş olmadığı aşikar fakat sizde elinize ilmeği alıp sanık avındasınız mustafa bey daha ılımlı yaklaşıp olaylara objektif bakacağınıza siz tam aksi bir biçimde sağcı despotizm evet yapılanlardan sonra sizin yazınızı okuyup asıcaksınız bunları diyen olucaktır merak etmeyin!!!!
Yazan: serdar Tarih: July 11, 2006 3:38 PM
yazılarınıza kesinlikle katılıyorum insanların karşılıklı birbirlerine saygı duymaları,ne türban mağdurlarına nede kendi yaşam özgürlüyünü seçmiş insanımıza baskı yapılmamalıdır insana insan haklarına saygı duyulmasını temenni ediyorum yazılarınız gayet başarılı devamını diliyorum.
Yazan: rukiye Tarih: August 20, 2006 5:06 PM
mağdur kelimesi üzerinize bulaştığında derhal atmaya bakın., hem sizi hem etrafınızı felç edecektir.
unutmayın yahudiler 2. dünya savaşı katliamı ile mağdur idi,
ve mağduriyete oturdular.
öyle bir imaj oluştu ki, kaşının üzerinde gözün var diyemiyorsun. çünkü o mağdur. o mağdur dünyanın canına okuyor ama hala mağdur.
Bugün amerikanın en ünlü gazaetlerinden birinde yalan haber çıktı. Haberi yazan itiraf etmek zorunda kaldı. Peki nasıl olmuştu? kontrol edilmemiş miydi ? araştırıyorlar, haberi yazan zenci olduğu için onu kontol etmeye kimse ceseret edemiyor. Yoksa ben mağdurum , bana ayrımcılık yapıyor diye kıyamet koparacak., bu yolda varacağınız son nokta burası olur.
gün gelir bu sefer herkes size selam durur; amacınız buysa eğer.
ne yapmak lazım diyorsanız, problem çzöer gibi yaklaşmak en iyidir derim.
Yazan: knz Tarih: August 20, 2006 7:06 PM