« Akıllı Tasarım'ı Anlayamama Sorunu | Ana Sayfa | Haftalık Dergisinde Röportaj »
March 15, 2006
Ne Gerek Var Darwin'le Uğraşmaya?
Süregiden Darwin-Yaratılış tartışmasına üçüncü bir açıdan girerek "ne gerek var bu kavgaya" diyenler de var. Bu yaklaşım, kabaca, "Allah'a zaten 'iman' edilir, bu iman için bilimsel bir kanıta ihtiyaç yoktur" diye başlıyor ve, "ne gerek var Darwin'i eleştirmeye ve de Akıllı Tasarım teorisini savunmaya" diye devam ediyor.
Örneğin Radikal yazarı Nuray Mert, "Yaratılmayış efsanesi" başlıklı yazısında "ABD'de muhafazakârların icat ettiği 'akıllı tasarım' fikri kadar dinsel inanca ters düşen bir yaklaşım olamaz; inananlar, insan aklına uygun buldukları şeylere inanmak durumunda değildir; zira, inanışa ilişkin ilk kabul, insan aklının sınırları olduğuna dair inanıştır" diyor. Yani dini inancın, insan aklının ötesinde kalan alana sığması gerektiğini savunuyor.
Hürriyet yazarı Ahmet Hakan da "Anti-Darwin timine epey basit sorular" başlıklı yazısında, "Eğer inanca ilişkin alanlarda bilimsel kanıtlar sunabiliyorsanız, o zaman inanmanın ne anlamı kalır?" diyor.
Eminim, her iki yazar da dini inancı gereksiz bir tartışmadan kurtarma niyeti içindeler. Yani iyi niyetliler. Ancak yanılıyorlar.
Görmedikleri nokta şu: "Dine inanmak için rasyonel kanıt gerekmez" derken, dini irrasyonel bir inanç olarak tanımlayanları onaylamış oluyorlar. Allah'ın varlığına inanmayı — Kaf Dağı'na, su perisine veya Noel Baba'ya inanmak gibi — hiç bir akılcı gerekçesi olmayan, tümüyle gelenek, sezgi ve duyguya dayalı bir "tercih" gibi gösteren söylemi tasdik ediyorlar.
Göklerdeki ve yerdeki ayetler
Böyle bir dini inanç da mümkündür elbette. Ancak bu, İslam'ın sözünü ettiği "iman" değildir. (Hıristiyanlık veya Yahudilik de böyle kanıtsız bir "iman" teklif etmez.) Kuran, İncil ve Tevrat, insanlara Allah'a inanmalarını öğütlerken, O'nun varlığının kanıtlarının ("ayetlerinin"), yarattığı evrende ve canlılarda gözüktüğünü ısrarla vurgular. Kuran'a göre dünyanın yapısı ve üzerindeki ürünlerin her biri, Allah'ın ayeti, yani işaretidir:
O, yeri yayıp uzatan, onda sarsılmaz-dağlar ve ırmaklar kılandır. Orada ürünlerin her birinden ikişer çift yaratmıştır; geceyi gündüze bürümektedir. Şüphesiz bunlarda düşünen bir topluluk için gerçekten ayetler vardır. Yeryüzünde birbirine yakın komşu kıtalar vardır; üzüm bağları, ekinler, çatallı ve çatalsız hurmalıklar da vardır ki, bunlar aynı su ile sulanır; ama ürünlerinde (ki verimde ve lezzette) bazısını bazısına üstün kılıyoruz. Şüphesiz, bunlarda aklını kullanan bir topluluk için gerçekten ayetler vardır. (Rad Suresi, 3-4)
Bu düşünce yöntemi Kuran'ın onlarca farklı ayetinde vurgulanır. Örneğin Gaşiye Suresi'nde "Bakmıyorlar mı o deveye; nasıl yaratıldı?" (17. ayet) diye sorulur ki, insanların etraflarındaki canlıları inceleyerek, onlardaki yaratılış kanıtlarını çıkarmaları gerektiğinin açık bir ifadesidir.
Kuran'da doğaya yapılan bu vurgu nedeniyledir ki, başta İmam Gazali olmak üzere, İslam kelamcılarının büyük bölümü "İsbat-ı Vücud", yani Allah'ın varlığını göstermek için doğadaki düzen, ahenk ve tasarım üzerinde durmuşlardır. (Bkz. İlm-i Kelam) Bediüzzaman Said Nursi'nin külliyatının büyük bir bölümü de yine aynı konu üzerinedir.
Tüm bunlar, "Allah'ın varlığının bilimsel olarak kanıtlanabileceği" anlamına gelmez. Allah'ın varlığı yine de bir iman konusudur, ama bu imanı akılcı hale getiren güçlü "ayetler" vardır.
Fideizme Saplanmak
Darwinizm'in en önemli özelliği ise, kabul edildiğinde, canlıları bir "ayet" olarak görmeyi imkansız kılmasıdır. Çünkü Darwin — kendisinden yarım yüzyıl kadar önce yaşamış İngiliz teolog William Paley'in, aynı Gazali'nin yaptığı gibi, canlıları Tanrı'nın varlığının kanıtı olarak yorumlayan "doğal teoloji" yaklaşımına şiddetle karşı çıkarak — tüm canlılığın amaçsız, kör, rastlantısal bir evrim sürecinin ürünü olduğunu savunmuştur.
Yani Darwinizm'e göre "devenin nasıl yaratıldığına" bakıp Yaratıcı'ya ulaşmak anlamsızdır; çünkü deveyi yaratan şey, doğanın kör ve amaçsız güçleridir.
İşte "Darwinizm'le, Tasarım'la ne işimiz var; biz zaten inanırız, inanmak için kanıt mı olur" diyen Müslümanlar, bu kritik meselenin farkında değiller. Teizmin (yani Allah inancının) rasyonel bir dayanağı olmadığını kabul ederek, onu "irrasyonel" sayan materyalist felsefeye "tav" olmuş oluyorlar.
Yaptıkları, teizmi "fideizm" düzeyine indirmek. Yani "inanıyorum, çünkü inanmak istiyorum" noktasına getirmek. Materyalistler de Freud'dan beridir bunu savunuyor zaten. "İnsanlar, ortada Tanrı'ya inanmak için rasyonel bir kanıt olmamasına rağmen, salt duygusal ve sezgisel nedenlerle inanır" diyorlar. "Yaratılış illa öğretilecekse din dersinde öğretilmeli, bilime sokulmamalı" demelerinin de nedeni bu: Teizmi subjektif bir inanç, materyalizmi ise objektif gerçeklik olarak göstermek istiyorlar.
Oysa gerçek bunun tam tersi: Materyalistler Tanrı'ya inanmıyorlar, çünkü inanmamayı istiyorlar. Rasyonel kanıtlar (yani evrendeki ve doğadaki "ayetler") onlara Allah'ın varlığını göstermesine rağmen, bunu kabul etmemeye şartlanmış oldukları için, inkarda ısrar ediyorlar.
Akıllı Tasarım teorisi, işte bu ısrarı deşifre ettiği ve doğaya bakışı materyalizmin hegemonyasından kurtardığı için ses getiriyor. Ses getirmeyi de sürdürecek. İzlemeye devam edin...
Yazan: Mustafa Akyol Tarih: March 15, 2006 11:57 AM
Konuyla ilgili bazı İncil ayetlerini Hıristiyanlıkta Tanrı'nın yaratışının bilinmesi kavramı açısından sunmak isterim...
"Çünkü Tanrı'ya ilişkin bilinen ne varsa, gözlerinin önündedir; Tanrı hepsini gözlerinin önüne sermiştir.
Tanrı'nın görünmeyen nitelikleri -sonsuz gücü ve Tanrılığı- dünya yaratılalı beri O'nun yaptıklarıyla anlaşılmakta, açıkça görülmektedir. Bu nedenle özürleri yoktur.
Tanrı'yı bildikleri halde O'nu Tanrı olarak yüceltmediler, O'na şükretmediler. Tersine, düşüncelerinde budalalığa düştüler; anlayışsız yüreklerini karanlık bürüdü.
Akıllı olduklarını ileri sürerken akılsız olup çıktılar.
Ölümsüz Tanrı'nın yüceliği yerine ölümlü insana, kuşlara, dört ayaklılara, sürüngenlere benzeyen putları yeğlediler.
Bu yüzden Tanrı, birbirlerinin bedenlerini aşağılasınlar diye, onları yüreklerinin tutkuları içinde ahlaksızlığa teslim etti. Tanrı'yla ilgili gerçeğin yerine yalanı koydular. Yaradan'ın yerine yaratığa tapıp kulluk ettiler. Oysa Tanrı sonsuza dek övülmeye layıktır! Amin.
Romalılar 1.bölüm 19'dan 25. ayete kadar..."
Yazan: Gökhan Tarih: March 15, 2006 12:40 PM
Bu çekingen tavırların altında, dinin bu tuhaf tanımlanışında acaba sindirilmiş olmanın payı nedir? Bilimle uğraşmak için bilimcilerden icazet almak gerekiyorsa ve üstelik karşılığında epey azar işitip hakaret yemek ve bastırılmak da cabası olabilecekken bu çaba belki de bir "fitne" dir. Deliller mi? Delillerinize güvenmeyin... Çünkü maaalesef, kim ne derse desin, bu ülkede konuşmak sadece bazı söylemlerin içinden mümkündür. "Din afyondur" ve öyle kalmalıdır. Ayrıca hatırlatırım, bilim, kapanın elinde kalır/kaldı.
Yazan: hande Tarih: March 15, 2006 12:53 PM
İslam bir dindir. "Küçültücü ve Aşağılayıcı" manada akıldışılığı vaazetmeyen, aksine akılla yol alınmasını emreden bir dindir. Allah'ın varlığı, cennet ve cehennem vb. akılüstü kavramlar inançla ilgilidir. Bunların varlıklarını akılla değil imanla biliriz. Bu imanımız, Allah'ın uluhiyetini anlama veya anlamaya yaklaşmada, cennetin, cehennemin varlığını bilmede, bilmeye çalışmada aklı iptal ettiğimiz anlamına gelmez. Bilakis akılla, anlama çabası ile, düşünerek her bireyin kapasitesi nisbetinde imanda yükselmesi gerçekleşir. Kainat sırlarla dolu keşfedilmeyi bekleyen bir saraydır.
Bugün ve bilhassa dün kendisine bilimadamı sıfatını yakıştırıp uluorta bütün çabasını gerçek manada bilimsel kaygıdan öte Allah'ın varlığını inkara ve Evrim TEORİSİ'nin varlığına İMANA adamış şahsiyetler, İslam dinini bilinçli olarak aşağılar ve hafife alırlardı. Tabii o zaman adını zikretmeyeceğim bazı kişiler henüz POPÜLER bir KİMLİK ve KİŞİLİK sahibi olamadıklarından ne yaptıklarını pek bilemiyoruz.
Bence bugün "aklı ilmin elinde Allah'ın varlığını anlama ve bilmede, onun isim ve sıfatlarının tecellilerinden ona ulaşmaya çalışma çabaları" takdire şayandır, desteklenmelidir. Hatta bilim felsefesinin bizcesi yeniden oluşturulup ortaya konulması gereklidir.
Yazan: Mehmet Zeki Tarih: March 15, 2006 2:21 PM
Mustafa Bey,
Şöyle demişsiniz: "Oysa gerçek bunun tam tersi: Materyalistler Tanrı'ya inanmıyorlar, çünkü inanmamayı istiyorlar. Rasyonel kanıtlar (yani evrendeki ve doğadaki 'ayetler') onlara Allah'ın varlığını göstermesine rağmen, bunu kabul etmemeye şartlanmış oldukları için, inkarda ısrar ediyorlar."
Tek bir soru: Eğer bu dedikleriniz doğruysa neden milyonlarca teist bilim adamı AT'yi desteklemiyor? Materyalist bakış açısı nedeniyle Tanrı'nın doğadaki izlerini göremiyorsak neden Tanrı'ya inanan milyonlarca bilim adamı bu izleri görmüyor ve AT'yi desteklemiyor?
Yazan: Da Vinci Tarih: March 15, 2006 2:21 PM
Selamlar,
Cok guzel bir yazi olmus, elinize saglik, ama bence yazinin butunlugunu bozan bir cumle var :
"Görmedikleri nokta şu: "Dine inanmak için rasyonel kanıt gerekmez" derken, dini irrasyonel bir inanç olarak tanımlayanları onaylamış oluyorlar."
Buradaki "dine inanmak" ifadesi yerine "Allah'a inanmak" ifadesi kullanmak daha dogru olabilir, cunku bence ikisi farkli seyler. Yani Allah'in varligina yaratilisda ve dogada pekcok delil tabi ki var, ama dinin icindeki her ayrintiya rasyonel,mantikli bir delil bulmak ayni sekilde mumkun olamayabilir...hatta mumkun degildir bence..
Yazan: Afşin ÖZPINAR Tarih: March 15, 2006 2:23 PM
Sayın Özpınar,
Eleştirinizde çok haklısınız. Evet, doğrusu dediginiz gibidir, biraz dikkatsiz bir ifade kullanımı olmuş benimkisi..
Sayın Da Vinci,
AT'nin yaygın kabul edilmeyişinin nedenleri var.
1) Yeni bir teori, ve bilim dünyası bu gibi devrimsel fikirlere her zaman için mesafeli durur. Big Bang'de de öyle olmuştu.
2) AT'yi savunmak, materyalist kanadın "gerici, bağnaz, yobaz" gibi suçlamalarına hedef olmak, hatta bazı bilim adamları için işlerini kaybetmek gibi sonuçlar doğuruyor. "Düşünce polisi"nin baskısı var yani... Bana bile Türkiye'de "girme bu işlere, marjinalize olursun" diyen çok var.
Saygılar
M.A.
Yazan: Mustafa Akyol Tarih: March 15, 2006 2:36 PM
Mustafa Bey,
Şöyle demişsiniz: "1) Yeni bir teori, ve bilim dünyası bu gibi devrimsel fikirlere her zaman için mesafeli durur. Big Bang'de de öyle olmuştu."
Devrim ileriye götürmek yerine geriye götürmeyi amaçlıyorsa belli bir süre değil her zaman için mesafeli kalır diye tahmin ediyorum.
Şöyle demişsiniz: "2) AT'yi savunmak, materyalist kanadın "gerici, bağnaz, yobaz" gibi suçlamalarına hedef olmak, hatta bazı bilim adamları için işlerini kaybetmek gibi sonuçlar doğuruyor. "Düşünce polisi"nin baskısı var yani... Bana bile Türkiye'de "girme bu işlere, marjinalize olursun" diyen çok var."
Ne ilginçtir Türkiye'de evrimi savunanlar da benzer şekilde "ateist, allahsız, materyalist, maocu, stalinci, leninci" gibi suçlamalara hedef oluyor.
Ayrıca sizin bu dediğiniz suçlamalar belki Türkiye'de olabilir ama yabancı ülkelerde olmadığını siz de biliyorsunuz. Kaldı ki şimdiye kadar size yobaz veya bağnaz suçlaması yapan olduğunu da sanmıyorum.
Yazan: Da Vinci Tarih: March 15, 2006 3:06 PM
Behe’nin Darwin’in Kara Kutusu’nda ispatladığı gibi indirgenemez kompleks bir
sistem küçük, başarılı bir öncü sistemin değişiklikleriyle üretilemez.(Örneğin Göz )Çünkü
herhangi bir öncü sistemde biyolojik yapılarda indirgenemez karmaşıklığın bir parçasının
eksik olması o öncü neslin hayatta kalmasını engelleyerek işlemez bir sistem oluşacaktır.
Halbuki doğal seçilim sadece işleyen sistemleri seçebilmektedir. Böylece eğer bir biyolojik
sistem zamanla yavaş yavaş bir bütün halinde işleyen bir şekilde ortaya çıkıp
üretilemeyecekse, bir başarısız çuvallamada, doğal seçilimin etki edebileceği bir şeyde doğal
olarak olamayacaktır. İndirgenemez karmaşıklıkta bir sistem, işlev sadece tüm parçalar aynı anda
birlikte olduklarında elde edilebilir. Eger doğal seçilim indirgenemez kompleks bir sistem
üretecekse,bu sistemi bir kerede,bir anda üretmek zorundadır yada üretemeyecektir.(Kambriyen Patlaması canlılar için Big Bang değil midir).Bu
sistemler basit olduklarında problem çıkaracak gibi gözükmemektedir, ama öyle degildirler; indirgenemez kompleks biyokimyasal sistemler Behe’nin düşündüğü gibi çok sayıda farklı proteinden oluşan protein makineleridir, her biri işlevlerinin devamı ayrılamaz bütünlerdir, birlikte bu sistemler doğal seçilimin tek bir nesilde bir araya getirebileceklerinin ötesinde makinelerdir.
Organizmanın işlevi birçok sebeple özelleşmiş bir yapıya kavuşur. Arno Wouters bunu “tüm
organizmaya uygulanabilirlik” terimiyle açıklar. Michael Behe ise biyokimyasal sistemlerde
“asgari işlev” terimiyle bunu ifade eder. Hatta Richard Dawkins(Blind Watchmaker'da) bile hayatın işlevsel olarak özelleşip donatıldığını kabul eder. Onun için bu terim genlerin yeniden üretilmesidir. Böylece Kör Saatçi’ de Dawkins “komplike şeyler belirli bir niteliğe sahiptir, gelismiş şekilde özelleşmişlerdir der. Bu tek başına rast gele şans yoluyla elde edilmesi bilimsel olarak olasılık dışı bir şeydir.(bakınız Oxford teorik fizik bölümü Prof.Roger Penrose )
Bu AT nin Metafizik ve yahut din bilim (teoloji)olmadığını göstermez mi?.Her ne kadar mantıksal bir sunumda bulunamamak tasada istatiksel bir doğrulama başarısıyla zorlayıcı bir uzlaşma isteniyorsa da rakamlar ve veriler insanın beşeri görüşlerinden daima daha tutarlı ve objektivdir. Bu kriterler yani indirgenemez karmaşıklık (bu yapıların evrim içersinde farzi oluşum olasılıkları) biyoloji ile ilgilidir. Ne zaman kompleks bilgi zengini biyolojik yapılara
uygulanırsa, tasarım apaçık ortaya çıkar.
Martin Heideger “Olmak ve Zaman” adlı yapıtında belirttiği gibi “Bilimin gelişme seviyesi bilimin temel kavramlarının içersindeki bir sorunun
yeterlilik kapasitesinin büyüklüğünce belirlenmektedir” diyerek bu yeterliliğin Evrim teorisi için uzak bir söylem olduğu ortaya koymaktadır..Bilim son bir yüzyıldır
bu uygun olmayan temel kavramlar ve kanunlarla işlemiştir, kesinlikle bilgi çağında ve de
kesinlikle tasarımın deneysel olarak saptanabildiği bugünkü bir çağ içersinde değil. Bilim temel kavramlarınca oluşturulan bir krizle yüzleşmektedir. Bu krizden tek çıkış yolu tasarımın bilime dâhil edilerek bilimin genişlemesidir.
Bilimin amacı asla gerçeği şu yâda bu şekilde, bizi ilahi yada ilahi olamayan bir nedene
bağlamak değildir. Bilim sadece gerçeği arar ve ortaya koyar. Bu gerçeğin yorumu tamamen
onu yorumlayan kişiye özgü yorumlardır ve onu bağlar asla salt gerçeğin üstüne bir şey
koymaz yada eksiltmez. Tabii ki bir İsviçre kantonunda el emeği ile yapılan Zenith marka kol
saatinizin kör bir yapımcının elinde çıktığını iddia etmek en doğal hakkınızdır.(Rİchard Dawkins) Ama tüm insanların buna inanması ve bu inancı sizle paylaşmasını beklemek sadece propagandadır.
Bilinçli tasarımın bilim içersindeki rolü sadece gerçeği ortaya koymaktır. Her geçen gün
tasarımın daha da artan kanıtlarını bilim dünyasıyla paylaşmak ve bilime katkıda bulunmaktır.
Asla bilime yön vermek yâda bir inanç veya bir dogma haline gelmek değildir. Tabii ki
buradaki fikirler, bilimsel veriler sonucu ortaya çıkan kanaatlerdir. En nihayetinde fikir kendisini üretenin bağlar, paylaşıp paylaşmamak kişinin kendi hür seçimidir. Ancak ortaya çıkan yukarıdaki bilimsel veriler sanki hiç bulunmamış, ortaya bile
çıkmamış gibi davranmak ve canlılarda ki tasarımı ısrarla sadece kendi bilimsel fikrince
açıklanabileceğini diretmek ve diğer açılımları yok saymak olsa olsa bilimsel bir ayıptır.
Yine tekrarlamakta yarar gördüğüm ve materyalistlerin ısrarla anlamadığı şey şudur;“Tasarımın olduğu yerde elbette bir Tasarımcı yâda Tasarımcılar olmalıdır. Fakat bu noktada
bilinçli tasarım teorisyenlerinin bilimsel görevi sona erer. Onlar yasayan canlıların moleküler
seviyedeki bilimsel gerçeğini aramış, imkanlar ve teknoloji el verdiğince ona yaklaşmış yada
bulmuş, ve sonuçları ortaya koymuşlardır. Burada Tasarımcı yâda Tasarımcıların ne, kim yada
nerede oldukları tamamen kişisel bir sorgulamadır. Elbette iman gaibe olduğu müddetçe değerlidir burada yapılması gereken ayrımın AT ile dinsel inanışın bütünleşik bir hareket değil aksine seküler bir hareket olarak AT'nin çıkarımlarının dinle uyuşmasıdır. Sırf dini inanışı formülize etmek gibi beyhude bir çabası olmamıştır. Bu yüzden olsa gerek binlerce Teist AT hareketine açık destek vermez, zaten verilen destek ise AT 'yi değil ona desteği veren kişilerin seçimidir ve onları bağlar. AT’nin ortaya koyduklarını sadece kişisel anlamda inanışı daha anlamlı yada akli kılar bilimsel olarak ortada duran ise Tasarımdır. Sorun bunu rastlantıya yâda bir bilince atf etmektir. Sorun seçiminizdir.”
Saygılarımla...
Yazan: Mustafa Ajlan Abudak Tarih: March 15, 2006 3:31 PM
"Ne ilginçtir Türkiye'de evrimi savunanlar da benzer şekilde "ateist, allahsız, materyalist, maocu, stalinci, leninci" gibi suçlamalara hedef oluyor."
Daha ilginci var. Buna rağmen onlar kamusal alan üreticisi, saygın fikir yapıcılar olarak konumlanıp başkalarına imaj giydirerek onları susturabiliyorlar.
Bu yüzden evet, bence de evrime inanmamak/AT'yi savunmak kişiyi marjinalleştirebilir.
Yazan: hande Tarih: March 15, 2006 3:40 PM
İnanç rasyonel kanıtlarla doğmuyor, ancak kanıtlarla güçleniyor,somutlaşıyor,kalıcılaşıyor.Dini inanç-ki iman-rasyonelleşiyor.keşfettiği ya da varsaydığı kanıtlarla materyalizmi benimseyenlerin yanılgısı da bu kanıtlar ki çıkış noktası olmayan ama inandıklarını güçlendiren.yani kilit nokta "inanmamayı istemek"/ama aynısının "inanmayı istemek"te olduğu gibi..kanıt öncelikli aranmıyor ama konu son zamanlarda sık tartışıldığı gibi eğitimde yaratılışın yeri ise tüm rasyonel kanıtlar din temelli de ortaya konmalı.işte ATnin yeri de bu noktada açığa çıkıyor sanıyorum.
Yazan: burcu ç Tarih: March 15, 2006 4:43 PM
O , biri diğeriyle 'tam bir uyum' içinde yedi gök yaratmış olandır. Rahman (olan Allah) ın yaratmasında hiçbir'çelişki ve uygunsuzluk'göremezsin. İşte gözü(nü)çevirip-gezdir;herhangi bir çatlaklık(bozukluk ve çarpıklık)görüyor musun?Sonra gözünü iki kere daha çevirip-gezdir;o göz(uyumsuzluk bulmaktan)umudunu kesmiş bir halde bitkin olarak sana dönecektir.(Mülk Suresi,3-4)
Yazan: HÜLYA OKAY Tarih: March 15, 2006 4:49 PM
Mustafa Akyol Bey,
BİR:
Teori, inanç, dinsel inanç, iman, dünyagörüşü, bilim, din, kuşku, dogma... Bunlar arasındaki kategorik ayrımlarda ısrarla tecahül-i arifane sanatına başvuruyor ve gitgide reaksiyoner bir tutum alarak, biçimde nazik olmakla birlikte özünde öfkeli bir diskura yöneliyorsunuz. Bu da bize, sizin şahsınızda, AT dediğiniz şeyin (teori?!) aslına bakılırsa hiç de masumane bir girişim olmadığını, ontolojik/bilimsel/felsefi vs bir üst-önerme değil tamamen siyasal/operasyonel bir reaksiyon, akıl tutulması doğrultusunda bir toplum mühendisliği çabası, epistemolojik bir tegafül hatta tedhiş eylemi ve bilim felsefesinin bütün temel argümanlarına “varolmayan şövalye” esprisinde bir meydan okuma olduğunu belli ki artık şüphe ve tevil götürmez biçimde kanıtlıyor.
“dini irrasyonel bir inanç olarak tanımlayanlar”
“ imanı akılcı hale getiren”
“Materyalistler teizmi subjektif bir inanç, materyalizmi ise objektif gerçeklik olarak göstermek istiyorlar”
“Materyalistler Tanrı'ya inanmamayı istiyorlar. Rasyonel kanıtlar onlara Allah'ın varlığını göstermesine rağmen, bunu kabul etmemeye şartlanmış oldukları için, inkarda ısrar ediyorlar.”
Allah rızası için yukarıdaki sözlerinizi bir kez daha -soğukkanlılıkla- akıl ve mantık süzgecinden geçiriniz.
İKİ:
A.Hakan ve N.Mert’in yazılarından önemli kısımları buraya alıntılamak, sizin onlara verdiğiniz cevabı bir kez daha -hem siz hem biz hep birlikte- gözden geçirebilmek için gerekli görünüyor bana.
Ahmet Hakan:
‘Eğer inanca ilişkin alanlarda bilimsel kanıtlar sunabiliyorsanız, o zaman inanmanın ne anlamı kalır? Madem, Allah tarafından yaratıldığımızı, "iki kere ikinin dört ettiğini" kanıtlar gibi kanıtlayacaksınız. O zaman ne diye cennete ya da cehenneme gidiyoruz ki? Ve neden bu dünyaya "imtihan dünyası" diyoruz ki? Madem ki bilim, beş duyuyla algılanabilen ve insan zihniyle kavranabilen dünyaya ilişkin bilgilerle ilgilenir. Ve madem ki dini inanç, kendine özgü bir iç tutarlılığa sahiptir... O halde...
Dini olguları, bilimsel yaklaşımlarla kanıtlama çabası içine girmeyin... Nereden gelip nereye gittiğimiz konusu, "kocaman bir muamma" olarak kaldıkça... İnanan da olacaktır, inanmayan da... Bırakın: İnanan, inancının mükáfatını göreceğini düşünerek kendini iyi hissetsin... İnanmayan da kendi rüyalarını görsün... Hem uğruna çaba sarf ettiğinizi söylediğiniz "kutsal kitap", "Senin dinin sana, benim dinim bana" demiyor mu?’
Nuray Mert:
‘Hiç kuşku yok ki, yaradılış inancı fen ve biyolojinin değil, ilahiyatın konusu. Öğrencilere okutulacaksa din derslerinde okutulmalı ve de din dersleri mutlaka seçmeli olmalı. Bilimsel veriler, inanca ilişkin dogmaları yanlışlama gücüne sahip değildir. İnananlar, bilimin beş duyuyla algılanabilir ve insan zihniyle kavranabilir dünyaya ilişkin sıradan bilgilerin alanı olduğunu, dini dogmayı onaylama veya yanlışlama kabiliyetinde olmadığını düşünürler. Hal böyleyken, dini dogmaları bilimsel verilerle desteklemeye çalışmakla, onları yanlışlamaya çalışmak aynı beyhude kaygının ürünü olabilir, o kadar.
İnananlar, insan aklına uygun buldukları şeylere inanmak durumunda değildir. Zira, inanışa ilişkin ilk kabul, insan aklının sınırları olduğuna dair inanıştır. Bu, inanmayanlar tarafından, kısa yoldan, abuk sabuk her şeye inanış, her türlü sorgulama ve zihni faaliyeti askıya alan pasif bir kabul gibi algılanmaktadır. Oysa dinsel inancın kendine özgü, kaynakları, referansları ve iç tutarlılığı vardır ve bu çerçeve içinde kalmak son derece önemlidir.
Konumuza geri dönersek, bu çerçevede inanan insanların, yaradılış konusunu fen ve biyoloji kitaplarına sıkıştırma çabasını anlamak mümkün değil, çünkü imanın kaynağı ve besleyicisi fen ve biyoloji kitapları değildir, olamaz, olmamalıdır. Bu arada, Darwin'in evrim teorisinin bilimsel gerçek diye başka bir dogma, bir 'yaratılmayış efsanesi' haline gelmesini de anlamak mümkün değil. Teoriler teoridir ve ancak 'teori' olarak takdim edilmelidirler. Oysa, bilimsel dediğimiz ders kitaplarında sadece evrim teorisi değil, daha birçok konuda mesela, psikoloji konusunda bir sürü teori (yani sonuçta yorum) gerçeğin ta kendisi gibi yer almakta.’
ÜÇ:
Blogunuzun kadrolu yorumcusu olmaya aslında ne zamanım ne zeminim, ne de enerjim müsait; ne var ki arada bir çıkıntılık yapmaktan kendimi alamıyorum. Bu da hem ciddi ciddi zahmet edip emek vererek size ve birbirlerine cevap yetiştiren saygıdeğer yorumculara ayıp etmek demek; hem de üskünkörü ve eğreti bir vaziyette birtakım lakırdılar etmekle kendimi hafife aldırmama, karşı-savlarını temellendiren argümanları enine boyuna sergilemek ve savunmak yerine belagata dayalı polemikçiliğe meyleden birisi gibi algılanmama vesile yaratmak demek. Ama “yazmasam çıldırıcaktım” diyorum şairin dediğince... Hoşgörünüzün devamını dilerim.
Yazan: metin-thePoor Tarih: March 15, 2006 4:51 PM
Metin bey,
Yazdıklarımın arkasındayım ve bunlarda öfke görmüyorum. Siz öfke görmek istiyorsanız, Türk medyasının bir kısmında AT aleyhinde yazılanları okumalısınız.
AT'nin "masumane bir girişim olmayışı"nın nedeni, bilimi Teizm'e uygun hale getirmesi midir sizce? Öyleyse haklısınız. Ama benim AT'yi bilime egemen kılmak istemediğimi, Darwinistlerin ise tam da onu istediklerini unutmayın.
Ahmet Hakan ve Nuray Mert'in alıntıladığınız cümlelerinin de argümanlarının özünü değiştirdiğini sanmıyorum.
Din, bir bütün olarak, rasyonel kanıtlara dayanmaz. Ahiretin veya meleklerin rasyonel bir kanıtı yoktur örneğin. Ama Yaratıcı'nın rasyonel kanıtı vardır ve bunu ilkese olarak reddeden materyalizm, bilimi dogmatizme sürüklüyor. Dediğim bu...
Saygılar
M.A.
Yazan: Mustafa Akyol Tarih: March 15, 2006 5:07 PM
Mustafa Bey,
1) Öfkenizin yüzeyde değil derinde olduğunu belirttiğimi kaçırmışsınız.
2) Cevabınızın birinci ve ikinci paragrafı için: Suiemsal emsal olmaz derim, boşverin Darwinistlerin tavrını, ölçü değil benim nazarımda o.
3) Son paragraf, benim istediğim kapsam ve derinlikte bir cevap değil ne yazık ki.
4) Yine son paragraf: "Yaratıcı'nın rasyonel kanıtı vardır ve bunu ilkesel olarak reddeden materyalizm, bilimi dogmatizme sürüklüyor."
Yaratıcının rasyonel kanıtı??? Bilime dogmatizme sürüklemek??? Bilimi dogmatizme sürükleyen materyalizm???
Yazan: metin-thePoor Tarih: March 15, 2006 5:30 PM
Merhabalar;
Evrim teorisi için dünya tarihinin en büyük ve en etkili büyüsü ifadesini kullanmak yerinde olacaktır.İnsanların akıl ve mantıkla düşünmelerine imkan tanımayan başka bir inanç ve iddia yoktur.Bu Sebe halkının güneşe tapması,Afrikalı bazı kabilelerin totemlere,veya Hıristiyanların taşıdığı teslis inancı kadar vahimdir.Peygamber Efendimiz böyle insanlar için'Gözü kör olan değil basireti kör olan kimse kördür.'diye buyurmuştur.60 yaşına kadar evrimi savunan ve ateist bir felsefeci olan,ancak daha sonra gerçekleri gören Malcolm Muggeridge evrim teorisinin yakında düşeceği durumu şöyle açıklamaktadır: Ben kendim,evrim teorisinin,özellikle uygulandığı alanlarda geleceğin tarih kitaplarındaki en büyük espri malzemelerinden biri olacağına ikna oldum. Gelecek kuşak, bu kadar çürük ve belirsiz bir hipotezin inanılmaz bir saflıkla kabul edilmesini hayretle karşılayacaktır.(Malcolm Muggride. The End of Christendom,Grand Rapids:Eerdmans,1980,s.43)
Yazan: HÜLYA OKAY Tarih: March 15, 2006 5:41 PM
Metin bey,
Öfke yüzeyde değil de derinde ise, onu nasıl teşhis ettiğinizi sormak gerek elbette...
Kaldı ki insanın derinden bir öfke duyması, tepkilerini kontrollü tutuyorsa, kötü bir şey de değil bence. Evet, kendisine öfke duyduğum şeyler var yeryüzünde.
Suiemsal, süregiden tartışmada kimin sınırı aştığını göstermesi açısından kayda değer...
Bilim, dogmatizm, rasyonalizm gibi konularda ise ne söylüyorsam arkasındayım. Rahatsız edici olan ne? "Neyi alıp-veremiyoruz, üç günlük dünyada her şey boş ne olsa" filan gibi bir şeyler mi demeliyim sizce?...
Saygılar
M.A.
Yazan: Mustafa Akyol Tarih: March 15, 2006 6:16 PM
Hem Nuray Mert hem de Ahmet Hakan haksızlar..
Bu, "inanç aklın alanında değildir" peşin önermesi Descartesle başlayan batı düşüncesinin dayandığı kartezyen felsefenin temelidir.Bu çifte gerçeklik bir müddet "aklın alanı başka" "inancın alanı başka" der, ama bir süre sonra öyle bir hale gelir ki -tıpkı bugün
materyalizm düşüncesinin geldiği nokta gibi- aklın alanının dışında kalan herşeyi "yok"
kabul eder.
Descartes "aklen 1+1+1=3 ' tür" derken "Teslis inancında 1+1+1=1 dir, bunda da garip olan hiçbir şey yoktur çünkü bu bir inançtır" demiş ve çifte gerçekliği savunmuştur.Bu düşünce yapısı
İslam düşüncesine hem ters hem de yabancıdır.
Oysa Hakikat tektir, bölünemez.İ.Rüşd Gazzali ile tartışmasında "Vahy ile akıl aynı memeden süt emen ikiz kardeştirler" diyerek Hakikatin tek olduğunu üstüne basa basa vurgulamıştır.
"Yaratıcının rasyonel kanıtı olamaz" diyenler bu "kanıt"tan Yaratıcının zatının ayan beyan gösterilmesini kasdetselerdi ve de bu bağlamda "İman etmenin ne anlamı kalır o zaman" deselerdi haklı olurlardı.
Yaratıcının zatı gösterilmiyor,varlığına dair kanıtlar gösteriliyor.Tüm bu kanıtlar varken
-zaten hep vardı-bile görülüyorki hala inanmayanlar oluyor.Bu da "iman" mefhumunun aynen devam ettiğini gösteriyor.
Eskiden insanlar bir Yaratıcıya inandıkları halde ona bir takım yardımcılar atayarak veya bir takım ruhları da ortak koşarak şirke düşüyorlarmış.Günümüzde "yardımcı" mefhumlar bir bir doğa olaylarına devredildiğinden cahiliyye anlamında bir şirke düşmek mümkün değil."Zulüm devam etmez ama küfr devam eder" prensibi işlediğine göre küfr yani kelime anlamı olarak hakikati örtme dünya döndükçe devam edecek demektir.
Materyalizm ya da Ateizim birçokları bunu kabul etmese de aslında modern bir cahiliyye şirkidir.Çünkü eğer insan patolojik olarak kendi varlığından şüphe duymuyorsa bu varoluşu bir "temel"e dayandırmak zorundadır.Bir materyalist bunu "madde" ye dayandırır.bir idealist ise "ide" ye.Yani mateyalizm tüm varoluşu varlığının başı ve sonu olmayan(!) maddeye dayandırarak maddeyi ilah edinir.
Kendisini yaratan olarak maddeyi seçmekle kalmaz ona bir sürü küçük küçük ortakcıklar seçer,zaman tesadüf vb.. Bunun şirkten hiçbir farkı yoktur..
Müslümanlar "Yaratıcının rasyonel kanıtları var, ne güzel artık herkes Tevhide inanacak" diye saf bir beklenti içine girmemelidir.
AT'nin aldığı akıldışı tepkilerde bu bağlamda değerlendirilmelidir.Ahmet hakan hadi neyse de
Nuray Mert'in bu şekilde bir yazı yazması beni şaşırttı.Kendisini İSAM'daki başarılı
çalışmalarından takip ediyoruz.Yazısını son paragrafına ise katılıyorum.
Bu gün bu tartışmalarda bulunan "zamane pozitivistleri" İslam ilahiyatını Nuray Mert'in söylediği gibi "abesle iştigal" olarak görebilirler ama İmam Gazzali'nin "varlık" konusundaki ufkuna bugünkü bilim bırakın yaklaşmayı fersah fersah uzaklaşmıştır.
Akılları gözlerine inmeyenlere ne mutlu..
Yine Nuray Mert'in bahsettiği darwinizmin Yaratılmayış dogması olarak kesin kanıtlanmış gerçek gibi öğretilmesine de aynı gerekçeklerle karşı çıkmasını beklerdim.Bundan yakınıyor ama etliye sütlüye de karışmıyor.Bu tutarlı bir davranış değil.
Yazan: Öztürk Tarih: March 15, 2006 6:29 PM
Sayın Mustafa Ajlan Abudak,
Yazınızda inanılmaz traji komik yanlışlar var gördüğüm kadarıyla. Yazınızı okumadım ama sadece gözüme çarpan iki nokta var.
1. Göz için indirgenemez kompleks demişsiniz ama Behje kendisi gözün indirgenemez kompleks olmadığını söylemektedir. Zaten gözün yapısını ve İK'nin tanımını bilen birinin gözün İK olduğunu iddia etmesi mümkün değildir.
2. Kambriyen patlamasının canlıların Big Bang'i olduğunu söylemişsiniz. Bu da çok yanlış çünkü yaklaşık 3.8 milyar yıl önce bakteri olduğuna dair bilgi elimizde var. Yani yaşam Kambriyen'den çok çok öncesinde dünyada vardı. Ayrıca Kambriyen öncesi döneme ait çok hücreli yaşamın varlığı da bilinmektedir. Bu konuda yazmış olduğum Yaratılışçı yalanlara cevaplar 2 başlıklı yazımdaki bir bölümü aktarmak istiyorum:
Ayrıca 2003 yılında kordalılar filumunun da Kambriyen döneminden var olduğuna dair fosil izleri bulunmuştur. Bu konuyla ilgili henüz bilimsel bir makale yayımlanmamıştır ama buradan ve buradan konuyla ilgili bilgiye ulaşabilirsiniz.Yani sonuç oalrak Kambriyen patlaması denilen şey sizin düşündüğünüz gibi canıların Big Bang'i değildir.
Yazan: Da Vinci Tarih: March 15, 2006 6:36 PM
"Ben kendim,evrim teorisinin,özellikle uygulandığı alanlarda geleceğin tarih kitaplarındaki en büyük espri malzemelerinden biri olacağına ikna oldum. Gelecek kuşak, bu kadar çürük ve belirsiz bir hipotezin inanılmaz bir saflıkla kabul edilmesini hayretle karşılayacaktır."
ben bu adama aynen katılıyorum.
"Materyalistler Tanrı'ya inanmıyorlar, çünkü inanmamayı istiyorlar. Rasyonel kanıtlar (yani evrendeki ve doğadaki "ayetler") onlara Allah'ın varlığını göstermesine rağmen, bunu kabul etmemeye şartlanmış oldukları için, inkarda ısrar ediyorlar."
ve buradaki tespitlerede aynen katılıyorum.
bence Darwin ile ugrasılmasının bir nedenide,evrim savunucuların evrim'e alternatif olusturan baska teori ve teorilere tahammul edemiyor oluslarına karsı verilen tepkilerdir.Bu gune kadar katıldıgım tartısmalarda evrim savunucularını hep aynı karakteristik ozelliklerde gordum;sinirli,alaycı,zaman zaman karsısındakini asalayan,vs...
Yazan: bercenay Tarih: March 15, 2006 8:58 PM
Mustafa bey,
Ahmet Hakan'in yercekimi benzetmesinin ortusmedigini, yercekiminin (yercekimi ozelinde) varligini fark etmek ile kaynagini aciklamak arasindaki farki buyuk bir ihtimalle bilmedigini soylemem lazim. Talihsiz bir benzetme. Ama, Ahmet Hakan icin o kadar da degil denebilir.
Nuray Mert'e (ozel bir email cekmek yerine) buradan bassagligi dilemek istiyorum, babasinin olumu ile ilgili olarak. Ote yandan, [burasi gunluk bir agizla okunacak] evli ise dunya ahret bacim olsun, degilse istetmegi dusunuyorum ;-) cunku, benim hayli zamandir soylediklerimi pek de guzel topralamis, isabetli ekleri de var...
Simdi, gelelim sizin yaziniza, yani sadede:
Evet, bu soru hep vardi. Ama, yukaridaki iki 'tarafsiz' ismininin dikkatini cekisiniz ile birlikte, bu topraklarda, ZT icin ilginc zamanlarin baslamak uzere oldugunu soyleyebilirim...
Karikatur krizi misali, sohret ise, onun gerceklestigine suphem yok; ama, konuya en son noktayi kimin koyacagini cidden merak ediyorum.
Diyanet katina kadar cikar mi? Pek sanmiyorum, bu gidisle, 'tarasiz'larin durusuna bakarak soyluyorum, Isa'ya da Musa'ya da yar olmadan, daha onceki bir noktada noktalanacak saniyorum.
Bu benim ayakustu komplo teorim bakalim ne kadar tutacak.. :-)
Buna mukabil, sizin gormemekte israr ettiginiz nokta da, inanclarin 'bilim' yoluyla ispatinin --daha nazik bir kelime bulamiyorum-- yersizligidir.
Isin dogrusu, aslinda bunu goruyorsunuz, baska yazdiklarinizda bu var; fakat cikacak sonucun (ne zaman cikacaksa) yine de sizin umitlerinizi teyid edecegini dusunuyorsunuz (umdugunuzu soyluyorsunuz).
Bence sorun burada yatiyor: Allahin varligini eldeki maddi kanitlarla ispatlamak ugrasisini bile Allah inancina hakaret saymak mumkunken, bu yoldaki formal bir beklentiyi abes bulmamak elde degil.
Farz-i muhal, yani, diyelim ki, o kadar da abes degil... Peki, Allahin varligini, sizin de icinde bulundugunuz, ZT gibi bir 'secondary-reactionism'in bulup cikaracagi[ni umit ettigimiz ve] tartismasiz [olacagini hayal ettigimiz] kanitin destegine mi baglayacagiz..
O kanitlarin hilafsiz tartismasiz olacagina, ve kanitlardan uretilen yorumlara simdikinden daha cok inanilacagina nasil bel bagliyorsunuz anlamak mumkun degil.
Aynen oyle. Fakat, Ilahiyattan yola cikip isbat-i vucud meselesine kafa yormak ile, biyolojiden yola cikip bir "Yaratici'nin mevcut olmasi gerekiyor" demek arasinda da cok ciddi farklar var...
Bu ikincisinde, 'olmasa bile bizim peydahlamamiz lazim' turunden bir onerme yatiyor ve isin garip tarafi bu da materyalistlerin [bu kelimeyi duyunca sinirleri tepesine cikanlar olabilecegini biliyorum, ama, baska care yok, kullanmak zorundayim] isine daha cok yarayacak..
ZT'nin varacagi yerin bundan nasil farkli bir sey olacagini cidden merak eder oldum simdi..
Hmmm.. galiba, 'maneviyatcilar' da ZT'den sonra benzer seyleri soyleyecekler --ZT sayesinde... Buyrun size Tevhid (!)..
Yoo.. ayni sey ZT sayesinde olacak.. Sonucta, ZT'nin de, en iyimse tahminle, varacagi hukum "Yaratici'nin mevcut olmasi gerekiyor"olmayacak mi?
Burada ciddi derecede yogun bir McCarthy'cilik yatiyor: ZT'nin gerekli olmadigini dusuneleri topyekun materyalizm saflarina yerlestiriyorsunuz --materyalizmi pesinen afaroz etmisliginiz sayesinde 'gereksizdir' diyenleri de afaroz ediyorsunuz.
Sartlanmisligi hep karsida gorduklerinizde aramasaniz cok daha dogru olur --bence.
Ses getirmege basladigi ortada, ama, goruntu.. goruntu cok zayif ve sinyal yakinda kaybolacak diye korkuyorum :-)
Seyir sporlari baymisti zaten; seyir bilimlerinin de cikmasi vakitlice ve iyi oldu. Seyrine doyum olmuyor.. :-)
Yazan: Muzmin Anonim Tarih: March 15, 2006 11:03 PM
Sayin Akyol,
Size uzun sözün kisasini söylemek istiyorum:
"Allah'a inancla sona erer, O'nu inkârla da devam eder evrim teorisi.
Bilim ve insanliga degil, ancak ateizme hizmet eder Darwin'in ögretisi".
Evrim teorisinin "Akilli Tasarim"a teslim olmak-
tan baska caresi yoktur.
Selamlar...
Yazan: Hüseyin Avdic Tarih: March 16, 2006 1:04 AM
Aslında Mustafa Bey'i sonuna kadar haklı çıkaran cümle, Sayın Da Vinci'den gelmiş:
"Devrim ileriye götürmek yerine geriye götürmeyi amaçlıyorsa belli bir süre değil her zaman için mesafeli kalır diye tahmin ediyorum."
Sayın Da Vinci, buradaki ilerilik gerilik neye göredir,lütfen açıklarmısınız.
Kainatın ve canlılığın açıklanmasında Darwin'in yetersiz kaldığını(ki aksi olsaydı bugün kimse aksini iddia edemezdi ki),bunların bir tasarım ürünü olabileceğini söylemek,kainatın işleyen yasalarınımı değiştiriyor ki...Anlamadım gericilik bunun neresinde...
Bence ısrarla anlamadığınız şey,kainatta ve dolayısıyla canlılıkta birbirine girmiş kusursuz kompleks yapıları açıklamakta, Darwinin teorisinin, içine düştüğü acziyettir..Ki sizin gibi düşünenler halen sözü geçiyor olacak ki, Hatay daki bir kaç genetik özürlü insanımızdan medet umup teorilerini desteklemeye çalışmaktalar...
Yazan: Erdem Çelik Tarih: March 16, 2006 8:53 AM
Önce bir alıntı(Bilimin Öteki Yüzü'nden):"Sene 1879,Darwin:"Bir kapı menteşesinin insan tarafından yapıldığını iddia ettiğimiz gibi, bir midye kabuğundaki mafsalın harikulade akıl sahibi bir varlık tarafından yapılmış olduğunu iddia edemeyiz"
sene 1943, E.Schröndinger:"Şu bir gerçektir ki, tek bir çark dişi-siz isterseniz bir kapı menteşesi deyin-kaba bir insan yapısı değil, ama Rabbimizin mükemmel bir şaheridir."
insan aklı, vicdanı, zekası hangisini kabul eder?
başka bir alıntı:Materyalist Francis Crick "bazı hücreler beyin tarzına dönüştüler, hücrenin merkezinde küçük bir yerde tüm kimyevi makineyi kontrol ettiler. bu kusursuz DNA molekülleri, kontrol merkezlerinde toplandı. onların emri altında, hücre içinde yeni moleküller yapımı, dikkatlice kontrol edildi." bir diğeri "Bu enzimler, hayret verici güçlere sahip birer molekül makinesidirler" Görüldüğü gibi maddeciler, hiç de "maddi" şeylerden söz etmiyorlar. şu bildiğimiz cansız, şuursuz DNA'ya bile "dikkat", "emretme, "hükmetme", kusursuzluk, "koordinasyon", "yapma", "kontrol" gibi kabiliyetler izafe ediyorlar.gerçi bizim gibi Müdebbir Munazzım vs bir Yaratıcıyı kabul etmiyorlar ama o "biri" terke bedel her bir DNA molekülüne aynı özellikleri veriyorlar. yani maddeciler Allah'ı inkar etmiyorlar, yalnızca sıfatında hata ediyorlar.Yani, aslında herkes O'nun varlığını ve isim ve sıfatlarını kabul ediyor. reddediyorum diyenler de kabul ediyor. çünkü şu kainatta görünen eserlerin ardında bir "düzenleme", bir yapma, bir bilme, bir güç yetirme..fiilinin varlığını herkes görüyor. bu fiilleri içinde barındıran bir uluhiyet hakikatını herkes tasdik ediyor. ihtilaf sadece bunun kime ait oldugu noktasında...bilim bize kuşun gaga yapısını, dünyanın eğik duruşunu, karbon atomunun o şekilde dizilişini, insan vücudundaki sinapsları, nöronları, atom altı tanecikler arası etkileşimianlatırken kime verilirse verilsin "sonsuz bir ilim"i fısıldıyor. okuduğumuz her bilim kitabı,mutlaka bir ilim, irade ve kudret gerektiren mükemmel, muntazam ve muazzam bir kainattan söz ediyor...Mükemmel bir düzenle karşı karşıyayız.birileri bu düzenli olayı açıklamak için hala illa da bir düzenleyiciye gerek yok diyebilirler. ama bu mükemmel düzenin gerisinde bir düzenleme fiili niye olmasın diye de sorabilirsiniz.bu bir seçim...Bakın göklere, kuşlara, çiçeklere, hayvanlara, en başta da insanlara...herbirinde renkler, şekiller, oranlar, işleyen mekanizmaları onların harika birer "eser" olduğunu göstermiyor mu?velev ki tesadüfle, mutasyonla vs ortaya çıkmış olsunlar!
Görünüşe göre hüküm verip örneğin "su, toprak, hava, ışık, ağaç...."olmazsa meyve de olmuyor diyoruz. o halde meyveyi su, toprak, hava, ışık, ağaç yapıyor" diyoruz. oysa meyvenin mükemmelliği, planı, düzeni, güzelliği nerede, onlardaki bu mükemmelliği düşünme özelliği nerde?Sebeplerin kabiliyeti ile sebebi oldukları sonuçtaki mükemmellik birbirinden sonsuz derecede uzaktır.yani"sebep gayet aciz, basit, ona isnad edilen eser/sonuç ise gayet "sanatlı" ve kıymetli".Sonucun/eserin/meyvenin bir gayesi, faydası, hikmeti var; fakat sebepler ise cahil ve camid...Şu güzel ve tatlı meyveler bu ağaçtan çıkıyor.Demekki, iki eser görüyorum:ağaç ve meyve.bu eserlerin gerisinde meyve yapma fiili var.bu fiil mükemmel ve muntazam bir fiildir...başa dönelim:evrimciler (örneğin Beadle) "kanatın en başında sadece hidrojenden ibaret olduğunu, sonra helyum, berilyum...vss...diyor"bunları niye anlatıyorlar? şu gözümüzün önündeki kainatı; şu yaşadığımız günün cıvıl cıvıl hayat dolu, güzellikler dolu, hikmet dolu, muazzam ve muntazam kainatını izah için.Ama onu şimdi ile izah etmiyor nedense.Şu hayatın, şu hikmetin, şu düzenin, şu oluşun izahını yapmak için ötelere, ta gerilere gidiyor.Bugünde kalsa, bunu bir hayat Vereni,bir Düzenleyeni, bir hikmet Sahibini, bir Yapanı anmadan anlatmanın imkanı yok...Ama, zaman araya girince, "evrim" gibi, "tesadüf" gibi kendince izahlar bulabiliyorlar.Geçmiş zamana kaçınca kendi iddiası için isbatlamasa dahi "muhtemel" demesi mümkün (Bilimin Öteki Yüzü adlı kitap). bi de bilim bu dersin olur biter.söylenecek çok şey var. ama buraya kısa bir alıntıyla şimdilik katkı yapmak istedim. son bir anekdot. R.Garaudy ile Sartre arasındaki canlı tartışmanın sonunda garaudy şunu söylüyor: "Saçmaya karşı "anlamın" seçimi".
Yazan: nuri saglam Tarih: March 16, 2006 10:10 AM
Bir şey daha ilave etmem lazım...
"Devrim ileriye götürmek yerine geriye götürmeyi amaçlıyorsa belli bir süre değil her zaman için mesafeli kalır diye tahmin ediyorum."
Sayın Da Vinci bunları söylerken, sanki şunu demek istiyorsunuz...
A.T. aslında, Evrim Teorisini dinamitlemek için organize olmuş planlı bir hareket..
A.T. ve Evrim Teorisini profesyonel olarak takip eden biri değilim,ama şunu rahatlıkla söyleyebilirim:
Bence,A.T bir ihtiyaçtan doğmuştur.. Canlılığı ,teknoloji ilerledikçe daha detaylarına girerek inceleyen bilim adamlarının bir kısmı, canlılığı açıklamak için, Darwinin Teorisini çok yüzeysel ve kaba bulmuşlar...Bu yüzeysellik bilim adamlarını farklı arayışalara itmiş ve sonuç olarak A.T. yi üretmişler.
Yazan: Erdem Çelik Tarih: March 16, 2006 11:12 AM
Erdem Bey,
AT evrimi reddetmez. Zaten evrim gibi varlığı şüphe gtürmez bir olguyu reddetmek mümkün değildir. Bu çok bariz bir şekilde gözükmektedir. AT'nin reddettiği şey evrimin doğal nedenlerle, kendiliğinden oluştuğudur. AT'ye göre evrim vardır ama bu tasarımcı tarafından tasarlanmıştır. Tasarımcı tarafından tasarlandığı şekliyle evrim gerçekleşir. İşte bence bu bilimsel anlmada geri gitmektir. Birşeylerin doğal nedenlerle gerçekleşmiş olmayacağını düşünerek, bu olayların doğaüstü bir tasarımcıya (aslında AT'ciler tasarımcının doğaüstü olmadığını söyler) havale edilmesi bence bilimsel anlamda geriye gidiştir.
Ayrıca AT'nin bir ihtiyaçtan doğduğu yönündeki tspitiniz çok doğru. Bu ihtiyacın ne olduğu da AT hareketinin strateji belgesi olan Wedge Document'ta bakın nasıl anlatılıyor. Bir yazımda alıntı yapıyorum:
İşte görüldüğü gibi ihtiyaçlar ve bu ihtiyaçlara cevap vermek için yapılacaklar böyle anlatılıyor. AT'nin temel hedef ve amaçları bunlardır.Yazan: Da Vinci Tarih: March 16, 2006 1:28 PM
Sayın Da Vici
Asıl trajedinin sizler için yaşanmakta olduğu gerçeğini bir kenara bırakırsanız,gene farazi misallerle bilimsel olmaya çabalıyorsunuz yok bulunmuştur ama bilimsel makale yayınlanmamıştır.Kambriyen devri içinse söyledikleriniz esas beni hayrete düşürdü birkaç bakterinin fosil varlığı sizi ne kadarda heycenlandırmış maşallah.Bana aynı anda binlerce yaşam formunun hiç bir öncel ata olmadan ortaya çıkışını anlatıyor gibi gelmediniz ama olsun bir umuttur yaşamak.Bakın her ne kadar anlamamak ısrarı yaygın bir hastalıksada materyalistler arasında genede açıklamaya çalışalım;
Sayın Da Vinci Nasıl görürüz?(yâda ısrarla görmek istemeyiz de olabilir?)19.yüzyılda, dış dünyanın bizlere tam bir resmini sunan gözün hassas
yapısı, onlarla hasır nesir olan herkesi hayran bırakıyordu ve gözün anatomisi üzerine detaylı
bir bilgiye sahip olunmuştu.19.yüzyılda bilim adamları, sunu kesinlikle doğru olarak
gözlemlemişlerdi: Eğer bir insan çok talihsizce gözünün birçok mekanizmasından herhangi
birisini yitirirse, örneğin bu lensler, iris yada oraküler kaslardan biri olabilir, kaçınılmaz
sonuç,görme yetisinin ciddi bir şekilde kaybı yada tamamen körlüktür.Böylece gözün sadece
bütünüyle eksiksiz olduğunda işlevini gerçekleştirebileceği sonucuna varılmıştır.
Charles Darwin, Türlerin Kökeni adlı kitabında da “karmaşık ve aşırı mükemmel organlar” adlı
bölümünde göz problemini ele alarak doğal seçilimle oluşan kendi evrim teorisine gelebilecek
olası itirazların farkına varmaktaydı. Sunun da farkına varmıştır ki, göz gibi karmaşık ve
mükemmel bir organın parçalarından birisi bile bir nesilde birdenbire ortaya çıksaydı olay
tamamen bir mucizeye eşdeğer bir olay olurdu. Bir şekilde Darvinci evrimin ikna edici
olabilmesi için, kompleks organlar hakkında giderek artan bilgileri halkın gözü önünde ortaya
konmadan, kaldırılmak zorunda kaldı.
Darwin evrimin gözün oluşturulmasında kullanmış olabileceğini düşündüğü gerçek yolları
tanımlayarak değil, fakat daha ziyade bir çok hayvanın farklı göz yapısına sahip olduğu ve
bunların tek hücreli ışığa duyarlı yapılardan kompleks omurgalı kamera göze değin, insan
gözünün oluşumda ara formlar olarak yer aldığını önererek dahice bir şekilde teorisini
savunmada başarılı olmuştu.(tabi moleküler yapıların ne olduğunu bile düşünülemeyeceği bir
zamanda)
Fakat hala sorumuz ortada durmaktadır. Nasıl görürüz? Her ne kadar Darwin dünyanın
genelini, modern gözün tedricen birikimli olarak gelişen basitçe bir yapıdan oluşturulabileceği
hususunda ikna etmede başarılı olmuşsa da, bu tek hücreli ışığa duyarlı yapının nasıl olup ta
bunu gerçekleştirdiği açıklamaya çalışmamıştır bile.
Konu gözün nihai karmaşık yapısına geldiğinde Darwin bunu düşünmemeyi yeğlemişti.
Bir sinirin nasıl olup ta ışığa duyarlı hale geldiği bizi hayatın kendisinin nasıl
oluştuğu sorusundan çok daha az ilgilendirmektedir.(Origin of Species-Teorinin zorlukları)
Darwin’in bu soruya cevap vermeyişinin mükemmel bir nedeni vardı.19.yüzyıl bilimi
,konunun vardığı yeri inceleyecek durumda değildi. Gözün nasıl islediği sorusu-bir fotonun
ışık demetinin retinaya düşmesi-en basit olarak o zamanda yanıtlayamazdı. Hayvan kasları
nasıl harekete neden olur? Fotosentez nasıl isler? Enerji nasıl yiyeceklerden temin edilir? İnsan
bedeni hastalıklara karsı nasıl savaşmaktaydı? O zamanlar kimse bilmiyordu.
Tekrar nasıl görürüz? Sorusuna geri dönelim. Her ne kadar Darwinin görme olayı üzerindeki
açıklamaları kara kutu olsa da, bir çok biyokimyacının halihazırdaki görme yeteneği sorusuna
cevap bulma çabasındadır. Işık retinaya çarptığında,11-cis-retinal adı verilen organik bir
molekül tarafından foton emilir ve saliseler içersinde trans-retinal tarafından düzenlenmesi
sağlanır. Retinal güçlerin seklinin değişimi, rhadopsin proteinini, yapısını değiştirmeye
zorlayarak sıkıca bağlanmasını sağlar. Protein başkalaşımlarının sonucu olarak, protein
davranışları özel olarak farklılaşır. Değişen protein şimdi transducin adı verilen proteinle
iliskiye girebilir. Rhadopsinle etkileşimden önce transducin, GDP adlı küçük bir organik
moleküle sıkıca bağlanır, fakat transducin, rhadopsinle bağlandığı anda GDP kendisini
transducinden ayırır ve bu moleküle de GDP ye çok benzeyen GTP adı verilir ama
transducinle bağlanan GDP den belirgin biçimde farklıdır.
GDP’nin GTP’ye transducinrhodopsin bileşkesi içinde dönüşümü GTP’nin davranışını
değiştirir. GTP-transducinrhodopsin phosohodiesterase adlı bir protein vasıtasıyla hücrenin iç
duvarına yerleşip bağlanır. GTP-transducinrhodopsinle bağlanınca, phosohodiesterase
cGMP adlı molekül yardımıyla kimyasal bölebilme yeteneği kazanır. Fakat
phosohodiesterasemsin etkileşimi cGMp’nin yoğunluğunu azaltır.
Phosohodiesterase proteinin etkileşime girişi Suyun seviyesini azaltmak için banyo küvetinin
tıpasını çekmeye benzetilebilir.(Behe'nin müthiş açıklamalrından biri daha) cGMp’le baglanan ikinci zar (membrane) proteinine, iyon
kanalı adı verilir, hücre içersinde sodyum iyonlarının sayısının düzenlenmesinde görevli özel
bir kanaldır. Normal olarak iyon kanalı, sodyum iyonlarını hücre içersine akmasını sağlar, aynı
anda başka bir proteinde onları dışarı püskürtür. iyon kanalı içersindeki bu ikili etkileşimin
sonucu olarak hücre içersindeki sodyum iyonlarının seviyesi dar bir aralıkta seyreder. cGMp
yoğunluğu normal değerinden Phosohodiesterase tarafından parçalanarak düşürüldüğünde, birçok
kanal kapanır ve bu artı yüklü sodyum iyonlarının hücresel yoğunluğunun azalmasıyla
sonuçlanır. Bu hücre zarı üzerinde, elektriksel yüklerin dengesizliğine yol açarak sonunda
retinaya düsen ilk ışığın optik sinirler vasıtasıyla beyne taşınmasına sebep olur. Beyin de analiz
edilen nihai sonuç görüntüdür.
Eger biyokimyasal görmeyi yukarıdaki gibi -kısıtlı anlatımla- reaksiyonlarla özetlersek, hücre 11-cis retinal
ve cGMp depolarını tüketirken aynı zamanda sodyum iyonlarını da
tüketmektedir. Böylelikle sistemi için gerekli miktarda sinyalin üretimi ve hücrenin
gerekmediğinde ilk haline dönmesi sağlanır: bunu gerçekleştiren birçok mekanizma
vardır. Normal olarak karanlıkta, iyon kanalı, sodyum iyonlarına ek olarak kalsiyum
iyonlarının da hücre girmesine izin verir. Kalsiyum dışarıya farklı bir protein yardımıyla
atılarak hücresel dengeli bir kalsiyum yoğunluğunun oluşması sağlanır. Bununla birlikte,
cGMp seviyesin deki düşüşle iyon kanalının kapanması sonucu sodyum iyonlarının seviyesi
azalmadıgında, kalsiyum iyonlarının yoğunluğu da azalır. cGMp’yi ortadan kaldıran
phosohodiesterase enzimi düşük kalsiyum yoğunluğunda oldukça yavaşlatılır. Buna ek olarak
guanylate cyclase adlı proteinde kalsiyum seviyesi düşmeye başladığında cGMP’yi
sentezlemeye başlar. Aynı anda, tüm bunlar devam ederken rhodopsin kinase adlı diğer bir
enzim kimyasal olarak metorhodopsin II adlı proteini oluşturur. Bu protein fosfat grubunun
yerini alır.İslenmiş rhodopsin çift arrestin proteinince bağlanır, böylece rhodopsinin traduscin
le daha fazla etkileşimde bulunmasını önler. Görüldüğü üzere hücre tek bir foton tarafından
tetiklenen güçlendirilmiş sinyali sınırlandıracak mekanizmayı içermektedir.
Trans-retinal neticede rhodopsin molekülünden ayrılmalı ve 11-cis-retianal’e çevrilmelidir. Ve
tekrar opsin tarafından bağlanarak diğer bir görme eylemi için rhodopsin yeniden
üretilir. Trans-retinal i gerçeklestirmek için ilk olarak transretinol adlı iki ek hidrojen atomu
taşıyan bir enzimce güçlendirilir.İkinci enzimde molekülü 11-cis-retinal haline getirir. Son
olarak üçüncü bir enzim daha önce eklene iki hidrojen atomunu ayırarak, döngünün
tamamlanmasını sağlar.Burada anlatılan görme olayının çok kısa bir özeti.
Şimdi yukarıdaki Göz ile ilgili bilimsel açıklamanın oluşmasını bu şekilde düzenlenmesini siz doğal seleksiyon+zaman+mutasyon+ajistasyon ve atmasyon olarak her neye bağlamak isterseniz bağlayın , saygı duymaktan başka birşey elimden gelmez,ben AT açıklamalarını takip ederek gerçeğe ulaşmaya çabalamaya devam edeceğim.
Saygılarımla....
Yazan: Mustafa Ajlan Abudak Tarih: March 16, 2006 2:35 PM
Mustafa ajlan bey,
Önemli noktalara değiniyorsunuz, bilgilendirmelerinizden faydalanıyoruz ama yazılarınızı okumakta,dilbilgisi anlamında değil görüntü bakımından cidden zorlanıyoruz.
Bunu daha iyi okunur kılmak elinizde,bunu yapar ve alıntı yapmadığınız yazılarınızı da paragraflar haline getirirseniz daha iyi bilgileneceğiz..
Saygılarımla
Yazan: Öztürk Tarih: March 16, 2006 4:28 PM
Çok basite indirgeyerek şöyle bir lakırdı etsem:
Bu blogdaki evrim/tasarım-yaratılış kavgasında bir kargaşa hali, bir toz duman var. Bunu ortadan kaldırmak için bence bir ara-çözüm: herşeye birden aynı anda saldırılmasın! Ateizm/teizm, materyalizm/idealizm, evrim/yaratılış, darwinizm/ID, bilim/din, kuşku/önkabul, vs... Bu cepheleşmeler ayrı ayrı tartışılsın!
Yazan: metin-thePoor Tarih: March 16, 2006 7:31 PM
Mustafa Ajlan Abudak Bey,
Keşke normal insanların okuruken işkence görmüş gibi olmayacağı şekilde yazsanız da biz normal insanlar da yazılarınızı rahat rahat okuyabilsek. Eminim çok önemli şeyler yazmışsınızdır ama elbette insanlar okuyamadıktan sonra bir anlamı kalmıyor bunların.
Bu arada Behe'nin göz için İK demediğini söylemiştim. Sanırım bu konu aklımda yanlış kalmış. O konuda haklısınız. Ama Behe'nin göz için İK demesi hatalarına bir hata daha katmaktan başka bir işe yaramıyor. İK'nin tanımı gereği gözü herhangi bir parçasını çıkardığınızda veya mevcut bir parçası yerine başka bir parça kullanıldığında gözün tamamen işlevsiz hale gelmesi gerekir. Bir de burada göz oalrak hangi gözden bahsediyoruz. İnsan gözümü? Doğada insan gözünden yapı olarak farklı ve daha basit gözler olduğu bilinmektedir. Ayrıca insan gözünün bazı parçalarında sorunlar olduğun görme işlevini yine de yerine getirebildiği bilinmektedir. Yani gözün İK olduğunu iddia etmek pek de akıllıca değildir. Ayrıca mesela kafadanbacaklıların gözlerinde omurgalılardaki gibi kör nokta yoktur. Yani kör nokta görme işlemi için olmazsa olmaz bir parça değildir. Başka bir örnek olarak renk körlüğü verilebilir. Mesela renk körlerinin retinalarındaki koni hücreleri veya pigmentleriyle ilgili eksiklikleri vardır. Yani normal bir insan gözüne göre eksiklikleri vardır bu gözleri yine de çalışmaktadır. Yani İK'nin tanımında olması gerektiği gibi göz işlevsiz halde değildir. Birçok göz hastalığı vardır neredeyse hepsinde durum böyledir. Birşeyler eksiktir ama göz görme işlevini az veya çok yerine getirir. Yani gözün İK olduğunu iddia etmek tamamen temelsiz bir iddiadır.
Yazan: Da Vinci Tarih: March 16, 2006 7:31 PM
Sayın Davinci
Renk körlüğü gibi gen mutasyonu sonucu oluşmuş hastalıktan gelipte indirgenemez kompleksliğe saldırıda bulunmak hakikaten büyük bir bilgisizlik.Düşünün gen mutasyonu ile işte ancak hastalıklar gariplikler işlev bozuklukları oluşuyor;bir de kalmış diyoruz ki bu mutasyonlar + yeterli zzaman gözü oluşturdu.Bir başka yorumda dediğim gibi hayal gücü Evrimcilerin en gıpta ile baktığım yönü.Bilim değilde bilim-kurgu edebiyatı yazarı olsalar George Lucas şapka çıkarır kanıca:)Bir kere gözün oluşumunda rol alan 40 dan fazla parçadan bahsetmedim (ki indirgenemlikleri apaçık alın bir oraküler parçayı görmeye çalışın göz görmeyince belki gönül katlanır)ben sadece moleküler seviyedeki indirgenemezlikten bahsettim onlarda proteinler üzerinden anlatımdı genelde daha ayrı ayrı parçalar geçersek 'gözün indirmemez karmaşıklıkta olduğu tartışılmayan bir gerçektir hemde Darwinciler arasında bile özellikle Darwinin kitabını tam manasıyla okumanızı önerim kendisinin göz ve benzeri organnlarda duyduğu rahatsızlığı daha iyi anlayın.Son olarak,yerin darlığı sebebiyle siz evrimci arkadaşlara cevaben iyi niyetle detaylı anlatalım hani olu ya anlarla belki diye yazarken yerin darlığı engeliyle karşılaşıyorum ama verdiğim zahmet için kusura bakmayın.Yazımı okumaya niyeti olanlar okuyor anlamak niyetinde olmayanlar okumasa da birşey eksilmez yazılarımdan.Bu arada son yazıma bilimsel bir cevap olmamış ne kambriyen dönemi gene açıklanmış nede benim göz ile ilgili anlattığım detaylı sayılabilecek protein döngüsüne cevap gelmiş.Kör saatcinizle mutluluklar,saatini kör saatçiden alan elbette zamanı şaşar.
Saygılarımla...
Yazan: Mustafa Ajlan Abudak Tarih: March 17, 2006 12:18 PM
İşin komik tarafı kompleks organların evrimi için Darwinist'lerin sözde açıklamaları bilim kurgu sayılmayacak kadar sığ, inanılmaz kötü ve bilimsel gerçeklerden uzaktır. Bilim kurgu'nun bile belli ölçülerde gerçek bilimden esinlenmesi gerekiyor ki inandırıcı olabilsin. Göz gibi bir oragının rasgele mutasyon ve doğal seçim ile ortaya çıktığını kabul etmek resmen bilim ile dalga geçmektir.
Göz sadece ışığa duyarlı bir kaç hücre, bir lens ve karmaşık bir sinir sisteminden oluşmuyor. Gözü fonksiyonel yapan beyindeki o inanılmaz resim işleme (image processing) yeteneğidir.
Bu yetenğin 1/10.000'ini bile henüz yapay zeka ile elde edebilmiş değiliz. Tüm bilgisayarlı yapay görme teknikleri, objeleri görme ve ayırt etme teknikleri feci bir ilkellik düzeyinden ileriye gidebilmiş değildir.
Kaldı ki ışığın retina'ya düşmesi ve orada oluşan görüntünün görülebilmesi apayrı şeylerdir.
Bir kamera gözlerle aynı parçalardan oluşuyor, acaba bilgisayara bağlı bir kamera baktığını görebiliyor mu? Bu iş bu kadar basit mi? Gözdeki o hassas zoom/focus, diyafram ayarı ve pan/tilt düzenini eş zamanlı kontrol etmek için çok karmaşık bir sisteme ihtiyaç duyuluyor ve bunların hepsi doğanın rasgele deneme/yanılma çabalarının sonucunda ortaya çıktığını inanmamızı istiyorsunuz. Maalesef bazıları bu safsatalara inanacak kadar saf olabiliyor.
Bu iddialar hakkında teknik düzeyde o kadar çok itiraz edilebilecek ve yazılacak şey var ki insan neden bu tür saçmalıkların bilimsel çevrelerde alay konusu olacağına bilimsel gerçek olarak kabul edildiğini merak edebilir.
Darwinizm'e göre evrim aşama aşama gerçekleşir ve bu aşamalar çok ufak adımlarldan oluşmak zorundadır. Aşama aşama ortaya çıkan bir gözün, doğal seçim açısından nasıl oluyor ki tüm bu aşamalarda avantajlı olabiliyor? Doğal seçim açısından bir özelliğin seçilebilmesi için o özelliğin reprodüksiyon'a gözle görülür olumlu bir etki göstermesi lazım ki o tür çoğalabilsin. Gözün sözde evriminde oluşan tüm bu aşamalar nasıl oluyor ki doğa tarafından avantajlı olarak seçilebiliyor?
Tasarımcılar ve mühendsiler bu gerçeğe vakif ki her tasarım belli aşamalardan oluşuyor. Bu aşamalar tam olarak tamamlanmadan tasarımın yeni bir fonksiyonellik düzeyine erişmesi mümkün değildir. Hatta çoğu ara aşama geçici olarak fonksiyonelliği olumsuz yönde etkileyebilir.
(Kaldı ki bu aşamaların doğada gerçekleştiği veya gerçekleşebildiği konusunda tek bir kanıt ve ampirik veri ortada yoktur)
Darwinistler bu sorunları herzaman ki gibi neden olmasın, bir şekilde mutlaka olmuştur, siz anlamazsınız diye acayip bilimsel yöntemlerle açıklıyorlar aslında!! haklarını yemeyelim!
Bu avantaj sağlamayan ara aşamalar sorunu yani intermediate steps problem başka bir deyişle evrimdeki ara adımlar'ın nasıl oluyor ki bir seleksiyon avantajı sağlayabiliyor sorusuna henüz bir cevap bulunabilmiş değildir.
Ancak darwinistler bu senaryolara körü körüne bir bağlılık sergiliyorlar çünkü onlar net olarak şunu biliyorlar: Ya bu senaryolara inanacaklar yada bir tasarımcının varlığını kabul edecekler. Tasarımcıyı kabul edeceğimize hertürlü absürd düşünceyi bağrımıza basarız mantığı ile hareket ediyorlar.
Benzer senaryolar kuşların evrimi için yazılmış ki bunlar kargaları bile güldürücek cinstendir.
Aslında bu konularda yazılacak çok şey var ama bunlarla ilgili zaten zamanında kitaplar yazılmış, çoğu biyolog ciddi itirazlarda bulunmuş ve bulunuyorlardır. Çoğu aklı selim bilim adamı çıkıp yüksek sesle Kral Çıplak demiştir ama maalesef darwinistler deve kuşu misalı kafalarını kuma gömmeyi tercih ediyorlar.
Yazan: Farshad Tarih: March 17, 2006 1:53 PM
Sayın Ajlan Abudak,
Renk körlüğünü basit bir genetik sorun (ki sadece genetik nedenlere bağlı olarak ortaya çıkmaz) olarak değerlendirerek bu işten sıyrılamazsınız. İndirgenemz kompleksliğin tanımı gereği indirgenemez kompleks bir yapıpan herhangi bir parçayı çıkardığınızda o yapının işlevsiz hale gelmesi gerekir. Ama renk körlüğünde olduğu gibi bazı parçaların eksikliğinde gözün görme işlevini yerine getirdiği bilinmektedir. Bunun gibi 10'larca örnek verilebilir. Yani Michael Behe'nin tanımladığı haliyle insan gözü ve bilinen canlılardaki hiçbir göz bir bütün olarak ele alındığında indirgenemez kompleks değildir.
Yazan: Da Vinci Tarih: March 17, 2006 3:46 PM
Sayın Da Vinci,
Maalesef gene olmamış gene çuvallamışsınız. Renk körlüğü ve Fabri hastalığı (alfa galaktozidaz-A eksikliği) insanda X kromozomu üzerinde yer alan ve çekinik genlerle kalıtılan hastalıklardır. Yani işlevsel bir parçanın yokluğu değil var olan yapının gen mutasyonu sonucu işlevinin büyük kısmını yitirmesine neden olan ve canlının görme kalitesini oldukça düşüren bir 'hastalık' olduğu açıktır el insaf lütfen. İndirgenemez karmaşıklık mevzusunu gerçekten anlasaydınız Behe'nin bunu proteinlerden yâda hormonlardan değil de organel olan parçalar üzerinden analoji yaparak anlattığını(fare kapanı ve Bacterium Flagella örneğin) bilir ve saçma sapan atmasyonlarla AT üzerine muhalefet yapmazdınız. Ama şiarınız muhalefet illa ki muhalefetse ona sözümüz yok. Son olarak Behe'nin İndirgenemez karmaşıklığını onun sözleri ile anlatalım, umulur ki anlarsınız.
Behe; indirgenemez karmaşıklıkla kastettiğim birçok tam uyumlu parçadan oluşan tek bir
sistemin-ki bu etkileşimli parçalardan her biri, temel bir göreve katkı yapar. İçersinden
herhangi bir parçanın çıkarılmasıyla sistemin kesin olarak işlevinin durmasıdır.(misal gene söyleyeyim oraküler bir parça olabilir lensler vs..)Çünkü evrime göre bu parçaların her biri birer 'gereksinimden doğmuştur' peki lensi olmadan göremeyecek bir göz neye gereksinim duyar? Yani asıl işlevini yapamayan bir organın kendine iş edinerek ışığa duyarlı hücre olmaktan bıkıp, görmek istemesiyle çok yakın arkadaşları olan doğal seçilim ve mutasyonla işbirliği yapıp deneye yanıla deneye yanıla lensi yâda herhangi bir oraküler parçayı oluşturması ve 'evreka' demesi midir sizin bilim anlayışınız? Bakın günümüz koşullarında bile teknolojinin ‘evirilmesi’ (ben ilerlemesi demeyi tercih ederim) yani A,B,C doğrusal gelişimi Long play ve CD'den Blue Ray Disk'e giden süreçte insan bilincinin akli müdahaleleri ile oluşur. Özetle ortada bir gelişim varsa ve bu gelişim amaca yönelik optimum faydayı sağlıyorsa (mesela şu an için BD Rom diyebiliriz tek rom depolamada)bunun arkasında bir tasarım bir zeka olmalı değil midir?
Aslında, Behe bu çözümü biyoloji için yazarak çok daha önceden amaçlı olarak gizlenen Yaşamdaki Tasarım etmenini(Fine Tuning) saf dışı etme çabasına nihai bir darbe indirmiştir. Burada Darwin’in dehası bu tasarım yapılarını alt etmek için şans metodunu kullanmaktır. Fakat bir kez daha bu yan-seçenek açıklamasına dönelim, burada şans bu yapıların oluşumundaki ana etmen olarak kendini gösterir. Bu öyle bir şanstır ki sadece tek hücreli bir canlı olan Bacterium Flagella da 30 kadar gen ürününün başka işlevlerden bir anda birleşmesine ve birleşirken de önceki işlevlerini yitirerek yenilerine dönüşmelerini sağlamıştır. AT sadece Biyoloji temelli değildir. Evrenin toplam tasarımını mikro-makro boyutuyla ele alır. Makro boyutunda Edwin Hubble durağan evren dogmasını yıkmıştı. Ezelden beri var olan madde değilmiş meğerse öyle değil mi? Mikro boyutda da Behe ve AT teorisyenleri materyalistlerin son kalesi ne çok ağır bir darbe indirmiştir. Artık Materyalizmin Hükümdarlığı sona ermek üzeredir.
Saygılarımla...
Yazan: Mustafa Ajlan Abudak Tarih: March 18, 2006 1:11 AM
Tapınak Şövalyelerinin büyük üstadının (tabii ki bu, O'nun çok büyük bir dahi olduğu gerçeğini değiştirmez)soyadını kullanan-bilerek ya da bilmiyerek-sayın Da Vinci kavram ve mantık yürütmeleriyle ateizmi haklı çıkarmaya çalışıp duruyor. varmak istediği sonuç başta kendisinin ana babasının, kardeşlerinin dostlarının arkadaşlarının, çocuklarının sevdiğinin,yapıp etmelerinin, güzelim çiçeklerin, doğan güneşin vs hiçden gelip hiçe gittiğini ispatlamak. Hepsinin anlamsızlığını, değersizliğini, kuru birer madde yığını olduklarını, nitelik olarak aralarında hiçir fark olmadığını herşeyin saçma olduğunu, yapıp etmelerimizin, üretmemizin, söylememizin anlamsızlığa duçar olduğunu, hepimizin yeryüzüne hapsolduğunu, sesisimizi duyacak kimsenin olmadığını, yapayalnız olduğumuzu, sahipsiz olduğumuzu, bunların aksini gösteren söylenen ve gözlenen tüm bilimsel, akli ve vicdani gerçeklere rağmen ispat etmek için çaba gösteriyor. bunları yazarken bile içim soldu. böyle bir karabasanı kim neden niçin bu kadar arzular? Bilim eninden sonunda insan tarafından "üretilen" bir şey değil mi? bunu yaratılışçı da olsa, tasarımcı da olsa, evrimci de olsa insan üretiyor. evrende içkin "kanun"ları gözlemliyor ve yorumluyor. Sayın Da vinci, Sistin Şapel'de Rafael'in çizdiği resimlerdeki ince sanatı ve tasarımı görmeyip rüzgarın adeta yuz şekli verdiği kayalıklardaki görüntüyü aynı "rastlantısallığa" indirgemek için biyolojik terimlerle konuşmaya çalışıp duruyor (ve benzerleri. Gerçekten yazık. Aristo, taşın doğal yerini özlediği (!) için düşerken hızlandığını söylerken de, Newton evrenin işleyiş yasalarını buldum derken de bilim yapıyorlardı. evet saygı duyulacak bir bilim ama bugün tebessümle geçiştirdiğimiz kadar.
Mona Lisa gibi, Musa'nın heykeli gibi, Ayasofya gibi, Süleymaniye gibi muhteşem "eserleri/sanatları" eser/sanat olarak niteleyip de onları yapan dahileri bir eser/sanat olarak görmemek!
yarasaları gözlemleyen bilim adamının yarasaların beyinlerinde "elektro dalga merkezi" (altını çiziyorum bunu oraya kim yerleştirmiş? sakın milyonlarca yılda tesadüfler demeyin bana) olduğunu bulması ve bu merkezden cisimlere elektro dalga göndermesini kopyalayan bilim, matematiği, fiziği, teknolıjiyi ve dolayısıyla insanlığın birikimliği mirasını kullanarak "radar"ı buluyor...şimdi radar matematiğe, fiziğe, teknolijiye, zekaya, muhakemeye, ölçüp biçmeye dayanıyor ama ondan sonsuz kere daha üst bir mekanizma olan yarasa rastlantılar sonucu oluşuyor!!!!Akıl, vicdan, iz'an, hadi söyleyelim olasılık hesabı, matematik nerede???Bilim adamlarının araştırmaları sonucunda vardıkları kanaat ve yorumlardan dolaylı ya da dolaysız ontolojik ve epistemolojik sonuçlar çıkarmaları öyle sandığınız gibi bilimsel değil, objektif hiç değil!Hani nasıl "futbol sadece futbol değil"ise aynen biyoloji sadece biyoloji değil!bunun perde arkasında sağında solunda nice nice ekonomi-politik, nice istihbari implikasyonların olduğunu bildiğinizi zannediyorum. Böyle makro sonuçlar yanında bireysel/mikro sonuçlar da vardır tabi. neyse...Adını kullandığınız Da Vinci, İSa'nın son yemeğine kendi "inancını" katarken, Vatikandaki farklı bir gözle yorumluyor hatta aynı olayı farklı bir çizimle eserleştirebiliyordu. ben de (fizikçi ve iktisatçı) yerine ressam olsaydım, isa'nın son yemeği olayına inanmadığım için hem benim zihnimde yok hükmünde olacak hem de farklı yorumlayacaktım. Ben bir fizikçi olarak evrene baktığımda muhteşem bi eseri, Sanatçı'sının ince nakışlarını, nazenin fırça darbelerini görüyorum. Poincare'nin dediği gibi Yüksek bir Matematik Dahisini görüyorum: evrenin her yerine hala çözemediğimiz ve hatta haberimiz bile olmayan nice denklemleri yerleştirmiş. Karanlık enerji ve karanlık maddenin "keşfi" ile birlikte evrenin çok küçük bir oranın "madde" olduğunu anladık. Madde ve enerjiye ilişkin inanılmaz gizleri evrenin perdesi altında saklayan Bir Fizik dahisini görüyorum.
siz görmemek için çok çaba harcıyorsunuz!
görebilmenizi ve kendinizi hiçlik ve yokluk karanlıklarından kurtarabilmenizi gerçekten çok isterdim.
Yazan: nuri saglam Tarih: March 18, 2006 1:57 AM
Tapınak Şövalyelerinin büyük üstadının (tabii ki bu, O'nun çok büyük bir dahi olduğu gerçeğini değiştirmez)soyadını kullanan-bilerek ya da bilmiyerek-sayın Da Vinci kavram ve mantık yürütmeleriyle ateizmi haklı çıkarmaya çalışıp duruyor. varmak istediği sonuç başta kendisinin ana babasının, kardeşlerinin dostlarının arkadaşlarının, çocuklarının sevdiğinin,yapıp etmelerinin, güzelim çiçeklerin, doğan güneşin vs hiçden gelip hiçe gittiğini ispatlamak. Hepsinin anlamsızlığını, değersizliğini, kuru birer madde yığını olduklarını, nitelik olarak aralarında hiçir fark olmadığını herşeyin saçma olduğunu, yapıp etmelerimizin, üretmemizin, söylememizin anlamsızlığa duçar olduğunu, hepimizin yeryüzüne hapsolduğunu, sesisimizi duyacak kimsenin olmadığını, yapayalnız olduğumuzu, sahipsiz olduğumuzu, bunların aksini gösteren söylenen ve gözlenen tüm bilimsel, akli ve vicdani gerçeklere rağmen ispat etmek için çaba gösteriyor. bunları yazarken bile içim soldu. böyle bir karabasanı kim neden niçin bu kadar arzular? Bilim eninden sonunda insan tarafından "üretilen" bir şey değil mi? bunu yaratılışçı da olsa, tasarımcı da olsa, evrimci de olsa insan üretiyor. evrende içkin "kanun"ları gözlemliyor ve yorumluyor. Sayın Da vinci, Sistin Şapel'de Rafael'in çizdiği resimlerdeki ince sanatı ve tasarımı görmeyip rüzgarın adeta yuz şekli verdiği kayalıklardaki görüntüyü aynı "rastlantısallığa" indirgemek için biyolojik terimlerle konuşmaya çalışıp duruyor (ve benzerleri. Gerçekten yazık. Aristo, taşın doğal yerini özlediği (!) için düşerken hızlandığını söylerken de, Newton evrenin işleyiş yasalarını buldum derken de bilim yapıyorlardı. evet saygı duyulacak bir bilim ama bugün tebessümle geçiştirdiğimiz kadar.
Mona Lisa gibi, Musa'nın heykeli gibi, Ayasofya gibi, Süleymaniye gibi muhteşem "eserleri/sanatları" eser/sanat olarak niteleyip de onları yapan dahileri bir eser/sanat olarak görmemek!
yarasaları gözlemleyen bilim adamının yarasaların beyinlerinde "elektro dalga merkezi" (altını çiziyorum bunu oraya kim yerleştirmiş? sakın milyonlarca yılda tesadüfler demeyin bana) olduğunu bulması ve bu merkezden cisimlere elektro dalga göndermesini kopyalayan bilim, matematiği, fiziği, teknolıjiyi ve dolayısıyla insanlığın birikimliği mirasını kullanarak "radar"ı buluyor...şimdi radar matematiğe, fiziğe, teknolijiye, zekaya, muhakemeye, ölçüp biçmeye dayanıyor ama ondan sonsuz kere daha üst bir mekanizma olan yarasa rastlantılar sonucu oluşuyor!!!!Akıl, vicdan, iz'an, hadi söyleyelim olasılık hesabı, matematik nerede???Bilim adamlarının araştırmaları sonucunda vardıkları kanaat ve yorumlardan dolaylı ya da dolaysız ontolojik ve epistemolojik sonuçlar çıkarmaları öyle sandığınız gibi bilimsel değil, objektif hiç değil!Hani nasıl "futbol sadece futbol değil"ise aynen biyoloji sadece biyoloji değil!bunun perde arkasında sağında solunda nice nice ekonomi-politik, nice istihbari implikasyonların olduğunu bildiğinizi zannediyorum. Böyle makro sonuçlar yanında bireysel/mikro sonuçlar da vardır tabi. neyse...Adını kullandığınız Da Vinci, İSa'nın son yemeğine kendi "inancını" katarken, Vatikandaki farklı bir gözle yorumluyor hatta aynı olayı farklı bir çizimle eserleştirebiliyordu. ben de (fizikçi ve iktisatçı) yerine ressam olsaydım, isa'nın son yemeği olayına inanmadığım için hem benim zihnimde yok hükmünde olacak hem de farklı yorumlayacaktım. Ben bir fizikçi olarak evrene baktığımda muhteşem bi eseri, Sanatçı'sının ince nakışlarını, nazenin fırça darbelerini görüyorum. Poincare'nin dediği gibi Yüksek bir Matematik Dahisini görüyorum: evrenin her yerine hala çözemediğimiz ve hatta haberimiz bile olmayan nice denklemleri yerleştirmiş. Karanlık enerji ve karanlık maddenin "keşfi" ile birlikte evrenin çok küçük bir oranın "madde" olduğunu anladık. Madde ve enerjiye ilişkin inanılmaz gizleri evrenin perdesi altında saklayan Bir Fizik dahisini görüyorum.
siz görmemek için çok çaba harcıyorsunuz!
görebilmenizi ve kendinizi hiçlik ve yokluk karanlıklarından kurtarabilmenizi gerçekten çok isterdim.
Yazan: nuri saglam Tarih: March 18, 2006 2:00 AM
Sayın Ajlan Abudak,
Yine her zamanki gibi demogoji yapıyorsunuz. Renk körlüğü konusunda yanılıyorsunuz. Retina üzerindeki bazı koni hücrelerinin olmaması gözün bir parçasının olmaması değil midir? Bu elbette genetik nedenlerle olabilir. Ama bu birşeyi değiştirmez çünkü yapısal değişiklikler zaten DNA'daki değişikliklere bağlı olarak ortaya çıkacaktır. Bundan doğal ne olabilir ki?
Renk körlüğü gibi 10'larca örnek verilebilir. Bazı şeyler eksiktir ama göz az veya çok görme işlevini yerine getirmektedir. Yani Behe'nin dediği gibi işlevsiz hale gelmemektedir. Bu sebeple gözü bir bütün olarak ele alırsak yani gözü oluşturan herşeyi gözün parçaları olarak kabul edersek göz indirgenemez kompleks bir yapı değildir. Ama siz "ben işime gelen parçaları alırım, onları çıkartınca da göz göremez, mesela lensi çıkar bakalım görebiliyormusun" diyorsanız o sizin bileceğiniz iştir. Zaten her zaman yaptığınız gibi gerçekleri görmeme ve olayları kendi bakış açınızdan gösterme taktiğinizin bir parçası bu.
"Göz indirgenemz komplekstir" demek ne anlama gelir farkında değilsin sanırım. "Göz indirgenemz komplekstir" demek gözün yapısındaki herhangi birşeyi çıkardığımızda göz işlevsiz hale gelir veya göz görme işlevini yerine getiremez demektir. Bu Behe'nin koyduğu tanım gereği böyledir.
Nuri Sağlam Bey,
Yarasalarla ilgileniyorsanız Richard Dawkins'in Kör Saatçi'sini okumanızı öneririm. Yarasalara ve ses dalgalarıyla yön bulma sistemlerine uzunca değiniyor.
Yazan: Da Vinci Tarih: March 18, 2006 12:39 PM
Sayın Da Vinci,
Mustafa Ajlan beye yönelttiğiniz "demagoji" suçlaması yersiz. Behe, gözün anatomik değil biyokimyasal yönden indirgenemez kompleks olduğunu anlatır. (Retina içineki ışığa duyarlı hücrelerdeki duyarlılık işleminin yapısını.) İnsan gözü anatomik yönden indirgenebilir, ama bu yönde bile bir noktadan sonra indirgemenez bir "minimum göz" vardır ve o dahi çok karmaşıktır.
M.A.
Yazan: Mustafa Akyol Tarih: March 18, 2006 1:21 PM
Nuri Sağlam Bey,
Sayın "Da Vinci"ye yazdığınız yazıdan:
"Ben bir fizikçi olarak evrene baktığımda muhteşem bi eseri, Sanatçı'sının ince nakışlarını, nazenin fırça darbelerini görüyorum. Poincare'nin dediği gibi Yüksek bir Matematik Dahisini görüyorum: evrenin her yerine hala çözemediğimiz ve hatta haberimiz bile olmayan nice denklemleri yerleştirmiş. (...) Madde ve enerjiye ilişkin inanılmaz gizleri evrenin perdesi altında saklayan Bir Fizik dahisini görüyorum."
Ben de bir sanatçı olarak aynen öyle görüyorum, bu konuda şahsen sizinle hemfikirim. Ama, Yaratıcı'nın ID gibisinden çabalarla varlığının kanıtlanması ya da en azından ima edilmesi çabalarını lüzumsuz, nafile, acınası, komik ve hatta çok iddialı olacak ama "embedded" görüyorum!
Saygılarımla.
Yazan: metin-thePoor Tarih: March 18, 2006 5:19 PM
Sayın Akyol,
Aslında bir anlamda benim söylediklerimi onaylamışsınız. Doğadaki canlılardaki hiçbir göz bir bütün olarak ele alındığında Behe'nin tanımladığı şekilde indirgenemez kompleks değildir.
"Minimum göz"den bahsetmişsiniz. Bu "minimum göz" hakkında birşeyler söyleyebilir misiniz? Bence canlının ışığı algılamasına yarayan herşey bir anlamda gözdür. Yani yapı olarak gerçek anlamda göze benzemesi gerekmez. Işığı algılamaya, ışığa tepki vermeye yarayan birşey sizin söylediğiniz "minimum göz"e oldukça yakındır. Yani bu anlamda ışığa duyarlı tek bir hücre bile gözün oluşumundaki bir basamaktır ve ilk basamaklardan biridir.
Yazan: Da Vinci Tarih: March 19, 2006 2:03 PM
Sayın Da Vinci
Şahsen size 'indirgenemez karmaşıklığın ' ne olduğunu anlatmaktan bıktım;ama siz maalesef anlamamakda itinayla özen göstermektesiniz.
Türlerin Kökeninde Darwin;
“Eğer her hangi bir karmaşık bir organın, küçük, başarılı ve sayısız değişiklikleoluşamayacağı gösterilirse, teorim kesinlikle geçersiz olacaktır.”demektedir.
Darwin’in kriterini karşılayan şey indirgenemez komplekslik sistemidir. İndirgenemez karmaşıklıkla söylemek istediğim birçok etkileşimli parçadan oluşan, temel bir görevi yerine getiren yada katkıda bulunan tek bir ‘sistemdir’. Yani koni hücre eksikliği protein üretim dengesizliği yâda enzimin foton kırma işlevindeki kusurlar değil.(misal Renk körlüğü yâda sizin diğer örneklerinizde olabilir) Bu tür bir sistem, tedricen, küçük, başarılı öncü değişikliklerle üretilemez. “Çünkü doğal seçilim isleyen bir görevi seçmeye dayanır. Bir indirgenemez karmaşık sistemin, eğer böyle bir şey varsa, doğal seçilim için tam bir bütün olarak çalışır halde aniden oluşması gereklidir”.
Evrensel olarak, Darwinin ön gördüğü gelişimle böyle ani bir gelişim sıçramasının oluşması arasında uzlaştırılamaz bir boşluk olduğu itiraf edilmiştir. Fakat Neo-Darwinci paleo-antropolog Roger Lewin(Kendisi New Scientistin editörlüğünü yapmış uzun yıllar) Modern İnsanın kökeni adlı eserinde(1993) bu soruna çok pratik bir evrimci çözüm bulmuştur bir nevi kümeli sıçramalı mutasyon. Mutasyona bilinç atıf ederek biriken mutantik öğelerin bir anda amaca yönelik işlev değiştirerek yani bugünkü kök hücre çalışmlarında olduğı gibi özelleşmiş görevler üstelenmesi ve ortaya çıkan ihtiyaca yönelik işlevin aniden yerine getirilmesi. Bunu Blade filminin serilerinde de işlediler ama tabi insanlar için değil ‘vampirler için'(Darwinciler kendilerini umutsuzca böyle bir mucizenin erk gücü olarak kendilerini gen mutasyonuna bağlamışlardır. Hâlbuki gen mutasyonu bile kendi içinde belli bir birikimli ilerleme gerektirmektedir ve sonucu kafadan bacaklı meyve sinekleridir.)
Şimdi gelelim Sizin meşhur Kör Saatçinize; ben burada sözü Sayın Richard Dawkins’e bırakmayı yeğliyorum, kendisi son derece açık anlaşılır bir şekilde olayı özetliyor; Doğal seçilim doğanın kör saatçisidir, çünkü ileriyi görmez, sonuçları hesaplamaz, görünen bir amacı yoktur. Yine de, doğal seçilimin yaşayan sonuçlar, usta bir saatçinin tasarımlarını akla getiriyor; bizi etkileyen bir tasarım ve planlama yanılsaması bu… Elinizdeki kitabın amacı, bu paradoksu okuyucuyu tatmin edecek bir biçimde ‘çözmektir’.II. Bölüm girişi sayfa 25 TÜBİTAK popüler bilim kitapları 3.basım.
Şimdi üstat sizin meşhur yarasaları anlatıyor hep beraber okuyalım; Bu yarasalar minyatür casus uçaklar gibi karmaşık aletlerle dol. Beyinleri bir yankılar dünyasının şifresini anında çözebilecek yazılımla programlanmış, hassas ayarlı, minyatür, büyücü işi elektronik alet paketleridir. Suratları, çoğu kez, gerçekte ne olduklarını görene dek bizi korkutacak çirkin şekiller almıştır. Aslında yüzleri, yalnızca istenilen yönlerde ses üstü dalgalar yaymak için düzenlenmiş aletlerdir. Sayfa 30 2.paragraf.
Gene 43 sayfanın 2.paragrafının başında üstat; Bir yarasa ses bilgisini tıpkı bizim görsel bilgimizi kullandığımız gibi, üç boyutlu uzamada nesnelerin konumunu algılamak ve bu algısını sürekli olarak güncelleştirmek için kullanır. Bu yüzden de, yarasaya gereken, nesnelerin üçboyutlu uzamda değişen konumlarını içsel olarak temsil etmeye uygun bir içsel ‘bilgisayarlardır.’Burada vurgulamak istediğim, bir hayvanın öznel deneyimlerin alacağı biçimin, içsel bilgisayar modelinin özelliği olacağıdır.Bu model,evrim sürecinde,dışarıdan gelen fiziksel uyaranlara bağlı olmaksızın,içsel olarak temsil etmeye uygunluğu nedeniyle ‘tasarlanır’.
Ve 46 sayfanın sonunda da vicdani itirafını yapar üstat; İşte, canlı makineler söz konusu olduğunda yanlış çıkan sezgimiz bu ikinci sezgimiz. Canlı makineler söz konusu olduğunda.’’tasarımcı’’ bilinçsiz doğal seçilimdir: Kör Saatçi.
Son olarak kitabın amacını anlatan X. Bölüm girişini de(sayfa325 )aktarayım; Bu kitabın ana konusu karmaşık ‘tasarım’ sorununun çözümü olarak evrim; Paley’in kutsal bir saatçinin varlığını kanıtladığını düşündüğü olayların gerçek açıklaması olarak evrim… Durmadan gözlerden ve yankıyla yön bulmadan söz etmemim nedeni bu…
Madem bu kitap sizi derinden etkilemiş gözlerden de bir parça verelim üstattan; (sayfa 118 2.paragraf başı).Bu tuhaf durumun açıklaması nedir bilemiyorum. (Bozunma ve sönümlenme ki kendisi ilk paragrafta hiçbir titiz mühendisin böyle bir ilkeyle çalışamayacağını beyan eder ve ekler aslında bozunma ve sönümlenme ‘büyük olasılıkla çok fazla değildir’ süper bir açıklama) Evrimleştiği dönem çok gerilerde kalmış. Ama yinede, Biyomorf ülkesi’nin (kendi yaptığı programla rasgele çizimsel çıkarımlar) gerçek hayattaki eşdeğeri içersinde, gözün öncülü organdan-?- başlayarak, ağtabakayı doğru yöne döndürmek için izlenmesi gereken patikayla ilgisi olduğuna rahatlıkla bahse girerim. (bilim adamı teorisi üzerine bahse giriyor işte özlediğimiz bilimsellik) Büyük olasılıkla böyle bir patika var, fakat bu varsayımsal patika ara-hayvanların vücutlarında gerçekleştiğinde elverişsiz olmuş-yalnızca geçici bir elverişsizlik bu ama yinede yeterli. Ara-hayvanların görme yeteneği (Latince adları ne ki? ),mükemmel olmayan atalarınınkinden bile daha kötü olmuş. Kendilerinden sonra gelecek nesiller için daha iyi görüş hazırlıyor olmaları da önemli değil; asıl olan o anda ve orada yaşamda kalabilmek!
Görüldüğü üzere en önemli Evrimciler bile tasarımın varlığını kabul etmekte, daha önceki yorumunda da söylediğim gibi sorun 'seçiminizdir'. Dawkins gibi bunu doğal seçilime atıf edebilirsiniz yâda buna inanmak isteyebilirsiniz. Buna son derece saygılıyım ve anlayabilirim. Ama lütfen Darwinci bilim, bilimin kendisini temsil ediyormuş da sizde onun patent dairesi başkanıymışsınız gibi davranmayın. Davranacaksanız bile kuru gürültü olmasın verilere bilime dayansın. Büyük olasılıkla, tahminimce, böyle olmalı, mutlaka vardır, bulunmuştur ama makale yayınlanmamıştır, fosiller bulunmuştur (adları olsun lütfen) gibi temeli olamayan dayanaklarla bilim yapılırsa işte Dawkin örneğindeki gibi Paradoksal bir hayatla yaşar ve ileride de alay konusu olacak bir kitap yazarsınız.
Saygılarımla…
Yazan: Mustafa Ajlan Abudak Tarih: March 19, 2006 2:32 PM
Merhaba sayın Akyol,
Çalışmalarınızı ve yazılarınızı ilgi ile takip ediyorum.
“Ne gerek varmış Darwin ile uğraşmaya” adlı yazınızı ve onunla ilgili yorumları baştan sona okudum. Ilgili gördüğüm düşüncelerimi sizinle paylaşmak isterim.
1. Dinin bir inanış mı (kabül mü) yoksa şehadet (confirmation) tasdik mi olduğu tarih boyunca sorun yapılmış bir konudur. Birinci gibi düşünenler dinin sadece akideler bütünü (dogma) oldugunu kabule eğilimli diğeri ise akıl yolu ile bilinebileceği iddiasına dayanır. Ve bu iddia için kur’anda sayısız delil bulunur. İslamın birinci şartının “Kelime-i Şahadet” olması bir cümlenin anlamsızca tekrarlanması değil. Imanın şahitlik sonucu elde edilmesi gerektiğinin ilanıdır.
Bu konuda sizin Yaratıcının varlığının kanıtı vardır ama Ahiret ve Meleklerin kanıtı yoktur derken bir kısmını şehadet bir kısmını dogma olarak kabul ediyorsunuz. Bu da bana çelişki olarak görünüyor. Eger bu din bizden kanıtlamamızı istiyorsa bunun bütün olarak kanıtlanabilmesi gerekir. Eger kanıtlayamıyorsak bilmediğimizdendir kanıtlanamadıgından degil.
2. İkincisi, Akılcılık sadece bilimsel ve materyalist akılcılık olarak algılanıyor. Bu ciddi bir yanılsamadır. Eski Yunan felsefesinin akılcılığını kimse inkar edemez ama bu onların materialist ve bilim merkezli olduklarını göstermez. Dinin bir rasyonalitesi vardır. Bunun bilimsel olarak açıklanmaması onun rational olmadığının değil bilimin bu konuda söyleyecek sözünün olmadığını gösterir ancak.
3. Darvinizim de AT de bilimsel birer açıklamadır. Fiziksel alan içinde argümanlarını geliştirirler ve sunarlar ve görevleri orada biter. Bu noktadan sonra görevi akıl devralır. Akıl bu verilerle hangi sonuca ulaşacağına karar verir. Modern dünyanın yanıltmasıyla, biz aklı bilimsel verileri kabul eden iradesiz bir araç olarak kabul ettiğimiz için (ki bu düşünce akla çok aşağı bir rol verir. Bilimsel veriyi yorumlayan değil sadece tek kaynak olan bilimi kabul eden. Ki aklın bilimsel veriyi reddetme şansı dahi yoktur.) Bilim kutsal bilgi ve Hermenötik bir kaynak olarak karşımıza çıkıyor. Yani bilim belgeler ve yorumlar. Aklın bilimin getirdikleri karşısında Kabul etmeden başka yapacağı birşey yoktur. bu tür düşünce aslında bir sapmadır. Bilimi olması gereken yerden başka yerde tanımlama çabasıdır. Bu durum AT yi savunurken bile karşımıza çıkmaktadır. AT vardır, öyleyse tanrı vardır (bilim öyle diyor), çıkarımı bilimin haddinin dışındadır. Bilim sadece kuru bilgiyi verir. Insanlar akıl+vahyi bilgi ile onu yorumlarlar.
Yazan: İhsan Çolak Tarih: March 20, 2006 4:08 AM
Sayın Ajlan Abudak,
İndirgenemez komplekslik tanımının göz (doğadaki canlılardaki herhangi bir gözü bir bütün olarak ele alınırsa) için geçerliği olmadığını görmek istememenizi çok iyi anlıyorum. Bunu uzatmanın bir anlamını görmüyorum. Bu konuda açıklamalarımızı yaptık.
Gelelim Kör Saatçi'ye. Bu araya yorumlar katarak yaptığınız alıntıları hangi amaçla yaptığınızı anlamadım. Aslında anladım çünkü son paragrafınızda bunu "Görüldüğü üzere en önemli Evrimciler bile tasarımın varlığını kabul etmekte..." diyerek belirtmişsiniz. ama bu alnıtılardan bu yanlış sonuca nasıl vardığınızı anlayamadım. Richard Dawkins kitabında sizin de alıntı yaptığınız bölümde şöyle diyor:
Görüldüğü gibi Dawkins tasarımın bir yanılsama olduğunu belirtiyor ve William Paley'in Natural Theology kitabında yaptığı gibi okuyucuyu tasarım yanılsamasının gücüyle etkilemeye çalışıyor. Bunu kitabının birçok yerinde yapıyor. Yani bunlara bakıp "bakın Dawkins bile tasarımın varlığını kabul ediyor" demek kadar abes birşey olamaz.Bir de belirtmeden geçemeyeceğim. 118. sayfadan yaptığınız alıntıda önemli bir çarpıtmada bulunmuşsunuz. "Bu tuhaf durumun açıklaması nedir, bilemiyorum." derken bir önceki paragrafta omurgalıların gözlerinden hatalı tasarımı (aslında tasarım falan olmadığına bir işaret sayılabilir bu) anlatmaktadır. Bu kitaba sahip olmayanlar için bir önceki paragrafı aktarmak istiyorum:
Tabi siz de diğer yaratılışçılar gibi başkalarının yazılarını kendi amacınıza dönük kullanma veya manipüle etme yeteneğine sahipsiniz. Bu sayede bunu da öğrenmiş olduk.
Yazan: Da Vinci Tarih: March 20, 2006 4:24 PM
Sayın Da Vinci,
Omurgalı gözünde hatalı tasarım iddiası yalnızca Dawkins'in ve bağnaz darwisnistlerin görüşüdür. Aslında bu tam anlamıyla cehalettir.Sizin muhtemelen sevmeyeceğiniz bir isim olan Michael Denton bu "gözde hatalı tasarım" iddiasını kabul etmemektedir.
1999 yılında Origins&Design dergisinde yayınlanan "The Inverted Retina: Maladaptation or Pre-adaptation?" (Ters Çevrilmiş Retina: Hatalı Adaptasyon mu, Önceden Belirlenmiş Bir Adaptasyon mu?) başlıklı makalesinde, Dawkins'in "hatalı özellik" olarak gösterdiği "ters çevrilmiş retina"nın, aslında omurgalı gözü için olabilecek en verimli şekilde tasarlanmış olduğunu anlatır. Denton, kısaca şöyle yazar:
Omurgalı retinasındaki fotoreseptör hücrelerin çok yüksek enerji ihtiyaçlarını düşündüğümüzde, omurgalı gözünün şaşırtıcı ters çevrilmiş tasarımının, teleolojiye yönelik bir meydan okuyuş olmadığı, aksine yüksek omurgalıların çok aktif olan fotoreseptör hücrelerine çok yüksek miktarlarda oksijen ve besin sağlayan çok özel bir çözüm olduğu ortaya çıkmaktadır.
Ayrıca Denton şunları yazmaktadır:
"Fotoreseptörlerin abartılı metabolik açlığını giderecek oksijen ve besinler, "choriocapillaris" denen çok özel bir kılcal damar yatağı tarafından sağlanmaktadır. Bu, geniş ve düzleştirilmiş kılcal damarların birleşerek oluşturduğu ve hemen fotoreseptörlerin arkasına yerleştirilmiş zengin bir damar tabakasıdır. Bu tabaka ile fotoreseptörler arasında sadece hücre duvarları ve bir de "Bruch zarı" denen özel bir zar vardır; ki bunlar sadece fotoreseptör hücrelerin ihtiyaç duydukları metabolitlerin ve besinlerin geçmesine izin veren son derece seçici bir sınır oluştururlar. Buradaki kılcal damarların çapı 18-50 mikron arasında değişir ki, bu da standart damarlardan çok daha geniş bir boyuttur. Bu özgün damar kanalları ağı, fotoreseptör tabakasını bol miktarda kanla beslemek için adapte edilmiş olduğunu gösteren bütün işaretleri taşımaktadır."
Ve Denton şu yorumu yapar:
Var olan "tasarımlar" üzerine kara cehaletle yorumlar yapacağınıza-tıpkı bir zamanlar körelmiş organlar safsatanız gibi- doğal yollarla, yani darwinist mekanizmalarla oluşmuş ve "gözlemlenmiş" bir tek kompleks organ gösterin..
Yazan: Öztürk Tarih: March 20, 2006 5:26 PM
Sayın Da Vinci
Önceki yorumda M.Denton'un yorumunun son bölümü çıkmamış,ekliyorum:
""Omurgalı retinasının tasarımı ne kadar derinlemesine incelenirse, sahip olduğu her özelliğin gerekli olduğu o kadar ortaya çıkmaktadır. Olabilecek en yüksek çözünürlüklü görüşe ve en yüksek muhtemel hassasiyete sahip olacak bir gözü ilk baştan tasarlamaya kalkarsak, omurgalı gözünü aynen baştan inşa etmek durumunda kalırız- ters çevrilmiş retinasıyla birlikte... "
Yazan: Öztürk Tarih: March 20, 2006 6:36 PM
Sayın Da Vinci
Yazılarınızı büyük bir keyifle okuyorum,Bir AT taraftrına indirgenemez karmaşıklığı çok güzel anlatmışsınız artık anladım sanırım;İkincisi buradaki yazı imkanı geniş olmadığından, içinden en az 20 paragraf daha itiraf bulunan Kör Şaatci kitabını daha iyi ele alamadık kusura bakmayın.Sanırım ele alsaydıkyta sizin için değişen bir şey olmayacaktı.Kitabı ilk okuduğum 2002 yılına kadar bende AT ile Evrimsel açıklayış arasında bocalamaktaydım.Üstat sağolsun bu konuyu kitabında da belirtiği üzere benim için açıklığa kavuşturdu.Esası itibariyle zaten kitap Michael Denton ve Roger Penrose'a yanıt niteliği taşımaktaydı.O yüzden Türkçesi çıkınca hemen aldım okudum ve gördüm ki;Evrim acziyetini kelimelerin arkasına gizlemeye çalışmakta.Her neyse kişisel maceram beni ilgilendirir ama hiç değise yanlışta ısrar etmemeninde erdem olduğunu bilmekte gerekli kanımca.JME yorumumda söylediğim gibi Dünyanın en önemli moleküler biyoloji yayınında bile sizin cesaretiniz kadar cesaret olmadığından mütevellit gözün iddia ettiğiniz şekildeki yapılandırılması yada İndirgenemez karmaşıklıkta yapılar hiç ele alınmamaktadır.Darwinist bilim sessizliği yeğlemektedir.Aslına bakarsanız bir bakıma haklıdır da;söyleyebilecek bir şeyi yokken neden karınlarından konuşsunlar ki.
Saygılarımla...
Yazan: Mustafa Ajlan Abudak Tarih: March 20, 2006 8:05 PM
Richard Dawkins gözün tasarımında hata bulmaya çabalayacak kadar optik bilimi cahili ve göz anatomisinden habersizdir. Aslında bu tür iddialar Darwinist'lerin cehaletini çok iyi sergiliyor. Yani bu gözü ortaya çıkaran mekanızma herneyse (ister evrim, ister tasarım), RGB renk kodlama tekniklerini biliyor, 7,5 megapiksellik bir retinayi nasıl tasarlayacağını biliyor, elastik bir lens ve ayrıca akla hayala gelebilecek en mükemmel görüntü işleme mekanizmasını yaratabiliyor ama maalesef kabloları arkadan geçireceğine önden götürecek kadar cahildir.
Yok aslında cahil olan kişi Londra'daki evinin balkonunda bir yandan viskisini yudumlarken diğer yandan gözün anatomisinde hata bulmaya çalışan Dawkins'den başkası değildir.
Dawkins ayrıca Aerodinamik konusunda da baya cahildir çünkü bir canlının ağaçtan ağaca atlayarak zamanla mükemmel kanatlar ve uçuş sistemleri geliştirebileceğine inanabiliyor. Halbuki az gelişmiş bir kanatın Aerodinamik açısından hiç bir fayda sağlayamayacağını bilemez. Canlıların uçuş mekanizmalarının da aslında indirgenmez komplekslik özelliği taşıdığını anlamaktan acizdir.
Uçmak için gerekli olanlar:
1) Aeordinamik özelliği taşıyan ve canlının ağırlık merkezi ile aynı noktada bulunan kanatlar
2) Uçuş esnasında gerekli yüksek oksijen düzeyini sağlasın özel bir solunum sistemi (jet motoro benzeri)
3)Uçmak için optimizde edilmiş beyin fonksiyonları
4)Özel olarak tasarlanmış gözler
5)Tabi ki tüyler
6)Hafif ve içi boş kemikler
Tüm bunların zaman içerisinde paralel bir şekilde dinazorların evrim geçirmesi ile ortaya çıktığını iddia ediyorlar. Hemde rasgele mutasyonlar ve doğal seçim yöntemi ile. Şimdi buna gülelim mi ağlayalım mi?
Rasgele mutasyonların bu kadar farklı ve yeni özelliği ortaya çıkartabileceğini gösteren ne bir kanıt var nede bir ispat sözkonusu. Bunlar yalnızca Darwinist'lerin zorla herkesi inandırmaya çalıştıkları safsatalardır. Evrimci biyolog Stephen Jay Gould "doğal seleksiyon yöntemi makroevrimi gerçeklişterme gücüne sahip olamaz, gelin başka farklı yöntemleri tartışalım" deyince başta Dawkins olmak üzere herkes ona karşı cephe tuttu. Yani anlayacağınız Darwinistler kendi aralarında bile farklı seslere tahammülleri yoktur. Doğal Seleksiyon onların sihirli değneğidir. Dokundur dinazora al sana uçan kuş. Bir daha dokundur al sana memeli. İşte bu kadar basit. Açın bir biyoloji kitabını hangisinde bu aşamaların detaylı açıklamasını bulabiliyorsunuz? Tabiki hiçbirinde. "Bilim adamları bunun böyle gerçekleştiğini inanıyorlar" gibi ibarelerden başka şey bulamazsınız.
Darwinistlerin hepsini toplayıp mühendisliğin tüm önemli dallarında sıkı bir eğitimden geçirmek lazım. Belki o zaman çalışan bir sistemin rasgele ortaya çıkamayacağını, gerçek bir tasarımın nekadar detaylı ve hassas dengeler içerisinde çalıştığını anlarlar. Şayet o zaman bu şekilde üfürmekten vazgeçerler.
Yazan: Farshad Tarih: March 20, 2006 10:49 PM
Sayın Öztürk,
Omurgalıların gözündeki retinanın ters durduğu bir vaka mıdır? Fotoreseptörler ışığa en uzakta ve sinirler en yakındadır. Işık birçok şeyin içinden geçerek fotoreseptörlere ulaşmaktadır. Bu bir vakadır. Aynı tür göz yapısına sahip olmasına rağmen kafadanbacaklılarda retina ters çevrilmemiştir (bu sebeple kör nokta da yoktur).
Şimdi M. Denton'un dediği gibi insan gözü en iyi şekilde tasarlanmışsa kafadanbacaklıların gözü kötü tasarlanmış olmalıdır. Öyle mi?
Biz burda kötü tasarım derken gözün iyi çalışmasından bahsetmiyoruz. İnsan gözü elbette daha iyi çalışabilirdi ama yine de gayet iyi çalışmaktadır. Burdaki konu görmek için kullanılan bir yapının nasıl olması gerektiği. Işığın sönüme, bozulmaya uğramadan ışığa duyarlı hücrelere gelmesi sence daha mantıklı olmaz mı? Daha iyi bir tasarım olmaz mı böyle?
M. Denton hücrelerdeki yüksek metabolizmadan ve enerji ihtiyacından bahsetmiş. Ama aynı yazısında bu yüksek enerji ihtiyacının sebebinin gelen ışıkla oluşan sinyalin enzimler yardımıyla kuvvetlendirilmesinden kaynaklandığını söylüyor. Yani ışık gelirken birçok şeyin içinden geçiyor ve sönüme uğruyor ondan sonra bir sürü enerji harcayıp sinyali kuvvetlendirmekle uğraşıyor. Pek akıllıca bir tasarım değil gibi geldi bana. Bu kadar kuvvetlendirme işlemi olacağına ışığın daha rahat gelmesi daha akıllıca olacaktır diye tahmin ediyorum.
Yazan: Da Vinci Tarih: March 22, 2006 12:33 AM
Sayın Da Vinci,
Zaten var olan bir tasarım üzerine elimizdeki bilgi ile "kötü tasarım", "körelmiş organ" olarak bakmak ancak bizim cehaletimizin açığa çıkmasına neden olur.
Gözdeki tasarımın pek iyi olmadığını savunuyorsanız mesela bambaşka bir biçimde soğada olmayan bir "görme" olayını biyoljik bir sistem için tasarlamalısınız.Ve ondan sonra karşılaştırma yapmalısınız.Ve dikkat sizin yapacağınız bile bir tasarımdır.
Ya da daha değişik bir örnek.Beş duyumuz var.Ve siz diyorsunuz ki bunlar DS ile evrimleşti.Peki sizde (doğada örneği olmayan) 6.bir duyu tasarlayın,teorik olarak yani..-Dikkat bu bile akıllı tasarıma girer- Yani ortada hiçbir örneği olmayan yeni bir duyu.Böylece var olan duyular üzerinden ahkam kesmenin ne kadar kolay olduğunu da belki görmüş olursunuz.
Kaldı ki Denton Dawkinsin iddiasına gerekli cevabı vermiştir.Ortada hatalı tasarım falan yoktur.
Yazan: öztürk Tarih: March 22, 2006 9:53 AM
Sayın Metin the-Poor,
Sanatçı olmanız hasebiyle evreni nasıl harika bir sanat manzumesi olarak görme imtiyazına sahip olduğunuzu düşünüyor ve size imreniyorum. tabiattaki milyonlarca çeşit sanat eserinin renk, şekil, oran, ve benim bilemediğim onca teknik açıdan tasvirini sanatçılardan dinlemek ya da okumak eminim herkes için çok yararlı olurdu.
sizdeki bu sanatkarlık nerden geliyor acaba? bu evrimcilerin dediği gibi rastlantı ve zorunluluk mekanizmasının işleyişi sonucunda yani kör sebeplerin içinde içkin mi idi de sizin gibi sanatçılarda tezahür etti. yoksa Hakiki Sanatçı'nın bir tecellisi mi?
Diğer taraftan, yazınızın sonunda "Ben de bir sanatçı olarak aynen öyle görüyorum, bu konuda şahsen sizinle hemfikirim. Ama, Yaratıcı'nın ID gibisinden çabalarla varlığının kanıtlanması ya da en azından ima edilmesi çabalarını lüzumsuz, nafile, acınası, komik ve hatta çok iddialı olacak ama "embedded" görüyorum!" demişsiniz. Benim böyle bir çabam olmadığı gibi, ID'nin de böyle bir çabası olup olmadığını bilemiyorum. Buna en iyi sanırım Sayın Mustafa Akyol cevap verir.Ancak izninizle bir yanlış anlamayı düzeltmeliyim.Allah'ın varlığını kanıtlama bizde klasik kelam, batıda ise klasik teolojinin yöntemidir. Ontolojik delil, kozmolojik delil vs deyip deliller ileri sürülür. bunun yanlışlığı doğruluğu başka bir kelam problemi. bu konuda size hak veriyorum. ama en azından kendi yaptığım şeyi açıklayabilirim: ama önce burada büyük bir parantez açacağım: karşınızda dünyaya askeri, siyasi ve ekonomik açıdan hükmeden bir güç var. Bu güç sizi düşünce planında esir alıyor başta.
Bir örnek vereyim: İktisat biliminin babalarından David Ricardo azgelişmişlere uzman olduğunuz mallarda uzmanlaşın (yani buğday, kahve gibi)diğer sanayi mallarını üretmeyin onları biz üretelim (çünkü bunlarda uzmanlar) böylece ticaret yapalım diyor. bunu da Britanya İmparatorluğu hem uyguluyor hem de bilimsel teori diye dünyaya dayatıyor.böyle yüzlerce örnek verebiliriz. yani, dünya hegenomik gücünün çıkarlarını maksimize eden uygulama ne ise onun teorisi evrenselleştirilir ve tüm dünyaya dayatılır. daha sonra bu sömürgeci iktisat bilimi(!)ne başta marksistler olmak üzere çoksayıda ciddi eleştiri getirilmiştir...demem o ki, batıda üretilen bilimsel düşünceler, teoriler, birtakım locaların, güç mahvillerinin, hegemon planını kurnazca realize edenlerin ya içindekiler ya da bunların kontrolündekiler tarafından üretilir ve uygulamaya sokulur. bunların bir kısmı elbette gerçeğe birebir tekebül de eder.yani gerçekten de bilimseldir. ama bunlardan yola çıkılarak ontolojik, epistemolojik ve ilginçtir ekonomik ve siyasal çıkarımlar yapıldığına tüm dünya tarihi şahittir. diyelim ki Darwin samimi bir araştırma yaptı ve türlerin kökenine ilişkin bir "teori" üretti. milyonlarca yıl önceyi görmedi incelemedi bilmiyor ama işte galapagosdaki kuşlar vsy inceleyerek bir teori ortaya attı. peki sonra neden şu hükme varıyor::"Bir kapı menteşesinin insan tarafından yapıldığını iddia ettiğimiz gibi, bir midye kabuğundaki mafsalın harikulade akıl sahibi bir varlık tarafından yapılmış olduğunu iddia edemeyiz" bu şimdi bilimselmidir?bu, Yaratıcı'nın yokluğunu ileri süren kişisel bir iddia değil midir?hani şu materyalistlerin bayatlamış kurnaz taktiği var ya "bilim niçin!i sormaz!". Niye sormaz ayrı mesele, ama asil niçini ileri süren en başta kendileri. ne diyordu Hawking "öyleyse Tanrı'ya ne gerek var"...bu ne perhiz, bu ne turşu...
Ne yapıyor bu tesadüfçü, zorunlulukçu arkadaşlar:hücreyi anlatıyor sonra tesadüfen oldu diyor, yarasayi anlatiyor (Sayın Da vinci'nin kulakları cinlasin) tesadüf, evrim, mutasyon kardesim ne Tasarımı ne Tanrısı diyorlar...İste bu tarafgir, subjektif ve planlı-projeli tutuma karşı diyoruz ki böyle çıkarım yapamazsınız. bu hüküm saçmadır. çünkü hem kendi bilimselliğinizle! tutarsınız hem de söyledikleriniz hakikatı gizliyor. eger kainatta muhteşem bir düzen varsa Düzenleyici yok diyemezsiniz diyoruz. kainatta matematik kanunları varsa Matematik Zekanın olmadığını söyleyemezsiniz diyoruz. eğer evren muhteşem bir sanat ve sanatlar manzumesi ise Ezeli Sanatçı yoktur diyemezsiniz diyoruz. bir meyveye bakın: onun varolmasına sebep olan!toprak, su, hava,ateş vsden hangisinde ilim, bilim, zeka, sanat kabiliyeti vs var ki onu meydana getirmiş olsun. NE kadar acayip, ortaya çıkan eser sanatlı, sebepler sanatsız..
Burada ben fizik veya iktisat biliminin en karmaşık konularını anlatır ve kutsal fizik bilimi, kutsal iktisat bilimi diyerek kutsal olan ne varsa dışlamanın örneklerini çok rakat verebilirim. ki bu yapılıyor. biyolojide ise alası yapılıyor bunun. gözün teknik anatomik yapısını doktorlar ve biyologlar biliyorlar. benim alanım değil, beni bu teknik ayrıntı ilglendirmiyor. ama gözdeki akılalmaz mekanizmayı(bir fizikçi olarak fiziğin optik dalının ne kadar karmasık olduğu, ve bunun bile gözün muhteşem karmaşıklığı yanında sıfır olduğu) düşününce başımı döndürüyor, ve bu muhteşem Mühendis, bu muhteşem Optik Uzmanı, Bu Muhteşem Doktor karşısında şapka çıkartıyorum. hele bu göz tesadüf,mutasyon ve ajitasyonla ortaya çıkanlara ise sadece üzülerek gülüyorum. traji komik bir durum.
Yeri gelmişken Sayın Davinci, insandan daha güçlü ve büyük sebep mi var; bırakalım göz "yapmayı" daha kör olan gözleri bile iyileştiremiyoruz. nerde kaldı doğanın kör, aciz, cahil, eli ayağı olmayan sahte tesadüfleri gözü ortaya çıkarsın!
Sayın Da Vinci,
kitap tavsiyeniz için teşekkürler. bilgiye aç birisi olarak (demek ki evrende hala insanlığın çözemediği nice bilgi var: bu bilgi de tabii tesadüfle oluştu!!)okuyacağım..
Marx diyor ki "İnsana dair hiç bir şey yabancım değildir".çok doğru. ben buna "Eşyaya dair hiçbir şey yabancım değildir"i ekliyorum. bu anlamda yarasalar da yabancım değil. Keneler de öyle. Filibeli Ahmet Hilmi, Buchner ve takipçilerine yazdığı Reddiyede (okumanızı tavsiye ederim) keneyi anlatıyor. neden mi?Çünkü materyalizmin herşeyi 5 duyuya indirgeyen temelini yerle bir etmek için: diyor ki, mealen, "sizler 5 duyunun algıladığının dışında varlık olamayacağını iddia ediyorsunuz. tamam. Keneyi ele alalım. kenede duyulardan sadece "tat alma" duyusu veriliştir. o da "kan tadı". şimdi biz Kene'ye kırmızı bir gülü versek onun için neyi ifade ederdi? hiçbir şeyi. gülü ısıracak ve algılayamadığı için yok diyecekti." Sineğin Nemrut'un beynini dağıtması gibi, kene de materyalizmi yerle bir ediyor..
ne diyeyim:Gözünü kapayan yalnız kendine gece yapar!
Yazan: nuri saglam Tarih: March 22, 2006 11:01 PM
Nuri Bey,
Nazik cevabınıza teşekkür ederim ve bana ismimle hitap ederseniz daha memnun olurum.
Bir süredir özellikle Muzmin Anonim ve Suat Öztürk dostlarım arasındaki muhabbete maydanoz olmuş vaziyetteyim! Ama tabii başka birkaç isim de “kamil insan” izdüşümleriyle dikkatimi celbediyor -onlar kendilerini bilirler. Her ne ise, bu blogun bir tür “fikir kulübü”ne dönüşmesini arzu ediyor ve o cihette emareler görüp seviniyorum. Sizinle sohbetten de zevk alıp yararlanacağım kesin.
Efendim ben gündüz reklamcı gece sanatçıyım -tersi de geçerli tabii! Sanatçı yaratıcıdır (dindar dostlar bu kelimeye karşı gereksiz hassasiyet gösteriyor ve yanılıyorlar, ben de onlar adına üzülüyorum doğrusu), reklamcı da bir nevi öyle sayılabilir; ancak aralarında bu kısmi benzeşmenin ötesinde yakıcı bir karşıtlık vardır: ilki mevcut düzenin tam kalbinde “görev” yaparken, öbürünün her türlü kurulu düzenin müzmin muhalifi olmak gibi ontolojik-etik-artistik bir mevcudiyet karinesi vardır. Hele hem reklamcı hem sanatçı olan bu garip zat, benim gibi üstüne üstlük bir de -en geniş ve tepeden bakışla- solcu ise, yandı gülüm keten helva! Öyle bir feleği şaşar ki, nereden geldiğini nereye gideceğini bilemez. Ama ne mutlu bana ki, bendeniz nereden gelip nereye gideceğim hususunda ne ezberciliğin kolaycılığına düştüm, ne de şaşkın ördek misali yalpaladım -diye iddialı bir laf edeyim. Malım mülküm yoksa da, zenginlikte birkaç adım yol katettim sayılabilir: Hayat diye adlandırıp geçiverdiğimiz şu mükemmel “kaotik düzenlilik” paradoksal mucizesinin farkında olmak, varoluşun varlık ile ilintisi üzerine kafa yormak, bilimi ve inancı birbirini dışlamayan aksine bütünleyen birer alt-epistemler olarak görmek, inancı ise dinsel bir ideolojik bukağıya mahkum etmeden Yaratıcı’ya kısıtsız ve koşulsuz hayranlığın tezahürü ve ona tüm benliğini teslim etmenin arkhe’si olarak donanmak, zaman-uzam boyutlarında bize bahşedilen son derece kısıtlı ve acınası algı sınırları içinde evren-doğa-diğer canlılar nezdinde etnosantrizmin salakça mağruriyetiyle zihni ve vicdani maluliyete düşmemek ve ilh... Bütün bunlar zenginlik değilse nedir?! Şanslıyım vesselam! Ama bahtsızım da; kelebek ömrü yetmiyor aklın, vicdanın, bilincin içini layıkıyla doldurmaya; kainat öyle bir kitap ki oku oku bitmiyor; evet “bildiğim tek şey, hiçbir şey bilmediğimdir” oluyor, zerresini bile nasiplensek evet “bilgi azaptır” oluyor, ve nihayetinde de “sonsuz bilgisizliğimizde hepimiz eşitiz” oluyor.
Bu yolda yürürken birkaç handa konakladım. Birinci han: Antiteizm, tek yol diye işaret ve telkin edilen cemedilmiş “sağduyu”ya vd birçok şeye isyan duygusunun özgürleştiriciliğini ve aynı zamanda yıkıcılığını yaşattı ruhuma. İkinci han: Agnostisizm, “bilinemez” karşısındaki aczin ve birbaşınalığın dehşet duygusunu vs yaşattı. Üçüncü han: Ateizm, bana ahlakın ille de din tabağında servis edilmesi gerekmediği ipucunu, “Yaratıcı’nın yokluğu” zihinsel-egzersiziyle varlığıma nasıl bir nosyon ve misyon yükleyebileceğim hususunda deneme-yanılma imkanını ve Yaratıcı’yı tekrar bulduğumda hiçbir önkabulcü monoteistin yaşayamayacağına inandığım sınırsız coşku-heyecan-sevinç-kıvanç ve mutluluğun hazzını vs verdi. Ve son konak: Şimdi deistim. Mistifike ve personalize edilmemiş, marifetini delillendirmek gibi bir haddinibilmezliğe düşülmemesi ve tapınma ritüelleriyle ihtişamına gölge düşürülmemesi gereken, kendisiyle aramıza kerameti kendinden menkul ruhban sınıfının giremeyeceği, korku ve dehşet duyguları ve manevi çıkar hesaplarıyla değil koşulsuz angajman, derin aşk ve bitimsiz bir hayranlık duygularıyla huzuruna çıkmak gereken bir Yaratıcı’m var ve mutlu ve huzurluyum. Sufi, melameti, alevi bilgelerin çoğunluğu teşkil ettiği bir grup akil ve kamil, muhayyel-dostla yolda hasbıhal ede ede, sakin sakin yürüyorum. (Bu arada da, gündelik reel yaşamda değilse bile internet ortamında, yüzünü görmesem ve sesini duymasam da bana “hele şükür, diyalog kurulabilir, ‘kendisi ötekileştirilmiş olsa bile Öteki’ni ötekileştirmeyen’ birkaç müslüman dostum da olacak” dedirten sizlerle karşılaştım ya gam yemem artık!)
“Sanatçı olmanız hasebiyle evreni nasıl harika bir sanat manzumesi olarak görme imtiyazına sahip olduğunuzu düşünüyor ve size imreniyorum.” [NS]
Böyle bir imtiyazı hakedecek bir donanıma eriştiysem ne mutlu bana! Ama şöyle söyleyeyim: sanatçılık bir rütbe, bir makam, bir meslek, bir edinmişlik vs değil; bir oluşma, bir erime, bir dönüşme sancısıdır; eziyettir, ağır bir yüktür; ve eh işte, -belki de en değerli- mükafatı da bahsettiğiniz bu imtiyazdır. (Bu konuda söylenecek o kadar çok şey var ki, buranın kapasitesi kifayet etmez.)
“Tabiattaki milyonlarca çeşit sanat eserinin renk, şekil, oran, ve benim bilemediğim onca teknik açıdan tasvirini sanatçılardan dinlemek ya da okumak eminim herkes için çok yararlı olurdu.” [NS]