« 'Kurban Bayramı'nda Kurban Kesmek Gerekli midir? | Ana Sayfa | İlginç Bir Soru: "Aşk mı, Para mı?" »

January 14, 2006

İslam'ın Şehirleri Neden Böyle?

[14 Ocak 2006 tarihli Referans gazetesinde yayınlandı]

Şeytan taşlama yolundaki izdiham nedeniyle yaşamını yitiren hacılarİslam'ın en kutsal kenti Mekke'de, kutsal hac ziyareti sırasında izdiham yaşandı ve 350 kadar hacı yaşamını yitirdi. Ortada terör saldırısı, silah, bomba yok; sadece kalabalıkların düzensizliği ve paniği var. Akıl alır gibi değil...

Aklın daha da alamadığı, buna benzer felaketlerin sürekli yaşanması. Son 15 yıldır bir kaç senede bir hac sırasında hep izdiham yaşanıyor, onlarca, yüzlerce Müslüman birbirini ezerek can veriyor. Facia sürekli tekrar etmesine rağmen, ne Suudi devleti doğru dürüst bir tedbir alıyor ne de başka Müslüman organizasyonlar...

Acaba neden? Neden Müslümanlar güvenli ve sakin bir biçimde hac yapmayı başaramıyor? Neden yeni bir problem olan "kalabalık" sorununa bir çözüm üretemiyorlar? Bundan yüzyıllar önce, dünya nüfusunun da, Müslümanların da, hacıların da sayısının çok az olduğu bir dönemde şekillenen hac yapma usulünü, biraz adapte edip daha güvenli hale getirmeye çalışmıyorlar?...

Müslümanların sorunu hac'daki izdihamlarla sınırlı değil elbette... Bugün İslam dünyası eğitimde, tıpta, bilimde, ekonomide, sanayide ve kültürde Batı'nın çok gerisinde. Neden acaba? Niçin Batı'nın şehirlerinin çoğu temiz ve düzenli, ama İslam'ın şehirlerinin çoğu tozlu ve çamurlu? Kurban Bayramları'nda da kanlı?...

* * *

Bu sorular yeni değildir; bu topraklarda son 200 yıldır sorulur durur. Birileri buna "Müslümanlar bu durumda, çünkü İslam'a inanıyorlar, inandıkları din onları geri bıraktı" diye cevap vermiştir. Ve sonra da bu cevaba uygun bir kitlesel "gayrı-İslamileştirme" projesi başlatmıştır. Oysa problemin İslam'da değil de coğrafyada olduğu, bizzat bu "gayrı-İslamileştiriciler"in eliyle ortaya çıkmış, çünkü kendilerini "ilerici" zannederken koyu bir bağnazlık, hoşgörüsüzlük ve hatta faşizm geliştirmiş, nefret ettikleri "din yobazları"nın dinsiz versiyonları oluvermişlerdir.

Kaldı ki biraz tarih bilinci olan insan, problemin İslam'da olmadığını kolaylıkla görebilir. İslam'ın şehirleri bugün parlak değildir, ama 1000 yıl önce göz kamaştırıcıdır. Avrupa Ortaçağ'ı yaşarken, İslam medeniyeti, sanat, bilim, tıp, mimari, felsefe gibi farklı alanların hepsinde görkemli eserler vermiş, yerkürenin o zamana dek gördüğü en yüksek kültürü inşa etmiştir. Hatta Avrupa kültürünün ilerlemesinde, Ortadoğu'ya gelip de Müslüman kültürü ile tanışan Haçlıların önemli rolü vardır. Haçlılar, yağmalamak için geldikleri Ortadoğu'da öğrenmişlerdir yıkanmayı, terlik giymeyi, ameliyat yapmayı, doğru dürüst yemek pişirmeyi...

İslam medeniyetinin üstünlüğü, 16. yüzyıla kadar sürer. Bu nedenledir ki, büyük tarihçi Marshall Hodgson, "Dünya Tarihini Yeniden Düşünmek" (Rethinking World History) adlı kitabında şöyle der:

"Eğer 16. yüzyılda Mars'tan dünyamıza bir ziyaretçi gelmiş olsaydı, insan medeniyetinin tümüyle Müslüman olmanın eşiğinde olduğu sonucuna kolaylıkla varabilirdi. Bu yargısını da kısmen Müslümanların stratejik ve politik avantajlarına, kısmen de kültürlerinin genel olarak taşıdığı canlılığa dayandırırdı." (s. 97)

Ama sonra dünyanın gidişatı tersine döndü; ticaret yollarının değişmesi İslam dünyasını fakirleştirirken Avrupa'yı zenginleştirdi. Müslümanlar kendilerini dünyanın merkezi olarak görmeye devam ederken, merkez hızla Batı'ya kaydı.

* * *

Batı'nın ilerlemesinde, sulak coğrafyası ve coğrafi keşifler sonucunda elde ettiği avantajlar gibi maddi unsurların yanında, yenilikçi ve özgür düşünceyi serbest bırakması da büyük rol oynadı. Ancak bu özgürleşme, sık sık "Batı ilerledi, çünkü dini bir kenara attı, aydınlandı" diye kestirip atan "gayrı-İslamileştiriciler"in anladığı basitlikte olmadı. Gerçekte Batı, dini değil, dinin tutucu bir yorumunu bir kenara attı, ama ilerlemesinde dinden bir hayli güç aldı: Kapitalizmin gelişmesi, modern bilimin kurulması veya ABD'nin yükselmesi, hep dini motivasyonla oldu. Kilise'nin kozmolojik dogmalarına karşı çıkan Galileo da dindardı...

Bugün de İslam dünyasının sorunu, İslam değil; bilim, felsefe, sanat, kültür gibi seküler alanlardaki geriliği. Bu alanlarda geri olduğu için, İslam'ı da kısır bir şekilde anlıyor, neyin din neyin gelenek olduğunu ayırd edemiyor, dinin modern durumu göz önüne alan yeni yorum ve içtihatlarını yapmaya girişmiyor. Karşısına çıkan yeni problemlere karşı yeni çözümler geliştirmekte ağır kalıyor. Her şeyin "nakil" ile açıklandığını kabul eden zihniyet, yeni duruma göre "akıl" geliştirmekte zorlanıyor. Bazen de "tepkisel akıl" geliştiriyor.

Ama tüm bunlar, bardağın boş kısmı. Dolusunda, gelişen ve ilerleyen Müslümanlar da var. Bunlar arasında da Türkiye'nin yıldızı parlıyor: Demokrasiyi, serbest piyasa ekonomisini, ekonomik gelişmeyi, dünya ile entegrasyonu başaran ve bunları yaparken de "Müslüman" kimliğinden utanmayan, aksine bunu gururla taşıyan bir Türkiye...

Türkiye'nin 21. yüzyılda dünyaya bir katkısı olacaksa, bu olacak... Tabii eğer kendini baltalamaz ise...

Yazan: Mustafa Akyol Tarih: January 14, 2006 12:01 PM

Okur Yorumları

(NOT: Yazılar üzerine yapılan yorumların sitede yer alması, bunların Mustafa Akyol tarafından benimsendiği ve desteklendiği anlamına kesinlikle gelmez. Aksine, farklı ve karşıt görüşleri ifade eden yorumlar da kabul edilmektedir. Ancak saldırgan, düzeysiz veya konuyla ilgisiz yorumlar reddedilecektir. Eğer bu siteye ilk kez yorum yazıyorsanız, standart yorum kurallarını dikkate almanız önemle rica olunur.)

Sayın Akyol,

Şöyle demişsiniz:

İslam'ın en kutsal kenti Mekke'de, kutsal hac ziyareti sırasında izdiham yaşandı ve 350 kadar hacı yaşamını yitirdi. Ortada terör saldırısı, silah, bomba yok; sadece kalabalıkların düzensizliği ve paniği var. Akıl alır gibi değil...

Aklın daha da alamadığı, buna benzer felaketlerin sürekli yaşanması. Son 15 yıldır bir kaç senede bir hac sırasında hep izdiham yaşanıyor, onlarca, yüzlerce Müslüman birbirini ezerek can veriyor. Facia sürekli tekrar etmesine rağmen, ne Suudi devleti doğru dürüst bir tedbir alıyor ne de başka Müslüman organizasyonlar...

Acaba neden?
Bunun çok basit bir sebebi var bence. İnsanlar bu ölümlerden şikayetçi değil. Eminim bu insanların yakınları "Allah'a ibadet yolunda öldü" diyerek bunu kaderin güzel bir cilvesi olarak ele alıyorlardır. Bence insanlar ya ölürsek diye düşünmüyor ve bunu göze alarak gidiyor oraya. Orda ölünce cennete gideceğini düşünenler bile olduğuna adım gibi eminim.

Yazan: Da Vinci Tarih: January 14, 2006 2:34 PM

Sayın Akyol,


Dediklerinizin büyük çoğunluğuna katılıyorum. Yalnız bu izdihamlar konusunda diğer müslüman organizatörleri suçlayamayız. Maalesef Suud yönetimi Hac organizasyonunun tamamını kendisi yapıyor ve hiçbir müdaheleye izin vermiyor.İşin garibi bu izdihama neden olan köprünün genişletilmesi için yapılan tüm uyarıları da kulak ardı ediyor.Bunun tek çözümünün Hac organizasyonunun Suud yönetiminden alınarak bağımsız bir müslüman organizosyona(İKÖ gibi) verilmesi olacağını düşünüyorum.Çünkü görünen o ki Suud yönetimi temizlik ve birtakım kollardaki hizmetler yönünden başarılı olsa da genel organize bakımından yetersizdir.

Bugün 3 milyon olan Hacı sayısı her geçen gün artmakta ve acil bir çözüm gerekmektedir. Suud yönetimi Kabe'nin çevresindeki dağları kazıyıp 5 yıldızlı otel ve saray yapacağına Hacı adaylarının ileride ulaşacağı sayıyı düşünerek düzenlemeler yapmalıdır.

Bir akıl ve iman medeniyeti olan İslam'ın böyle basit hatalar yüzünden, eteğindeki taşları dökmeye meraklı ve İslam'a boğazına kadar kinli kişiler tarafından eleştirilmesine ve alaya alınmasına sebep olmak çok büyük bir kabahattir..


Saygılarımla..

Yazan: S.Öztürk Tarih: January 14, 2006 3:28 PM

Acaba neden? Neden Müslümanlar güvenli ve sakin bir biçimde hac yapmayı başaramıyor? Neden yeni bir problem olan "kalabalık" sorununa bir çözüm üretemiyorlar? Bundan yüzyıllar önce, dünya nüfusunun da, Müslümanların da, hacıların da sayısının çok az olduğu bir dönemde şekillenen hac yapma usulünü, biraz adapte edip daha güvenli hale getirmeye çalışmıyorlar?...

Bunu boyle soylemek istemezdim, ama, sorunun kendisi bence abes:

Kabe'deki toplantinin belli sebepleri var; ve bu toplantida belli ritueller, belli sebep ya da gerekcelerle yapilir. Bunlari degistiremezsiniz.

Ve, bu amacla Kabe'de her sene giderek daha da kalabalik bir nufus bir araya gelir.

Bunlarin ne kadari 'repeat customer'dir bilmiyorum, ama, agirlikli olarak cogunlugu ilk defa gelenler olusturur diyebiliriz herhalde... yani, tecrubesiz katilimci.

Simdi, verilen bu cevre sartlarini da dikkate alirsak, alinabilecek onlemler de kendiliginden ortaya cikar ve bu onlemlerin bir kismi da (buyuk bir ihtimalle) toplantinin ya da rituellerin dogasina aykiri olacaktir.

Yani, onlemler ya kabul edilir olmayacak, ya da kagit uzerinde kalacaktir.

Bu durumda, konuya artik istatistik bilgi cinsinden bakmak daha anlamli: Tipki, 'bilmem kac kisinin calistigi bir komur madeninde her sene bilmem kac kisinin kazalar yuzunden olmesi normaldir' turunden..

Ya da, 'belli bir yogunlukta trafik tasiyan yolda her sene kazalarda XXX kisi hayatini kaybeder'.. filan gibi.

Engellemege calisirsiniz tabii ki, ama, ne yaparsaniz yapin (yolu ya da madeni kapatmak haric) cok anlamli sonuclar elde edemezsiniz..

Hac ve Kabe ve ezilerek olumler de biraz boyle..

Eger elimizde benzer sekilde nufuslarin benzer amacla toplanip benzer rituellerde ortaya cikmis olan baska sonuclar varsa onlari dikkate alabiliriz tabii ki.

Fakat, kiyas olmaksizin negatif degerlendirme veya yorumda bulunmak bence meseleye cozum aramak sayilmaz.

Yazan: Muzmin Anonim Tarih: January 14, 2006 5:12 PM

Şeytan taşlarlarsa böyle olur! ŞEYTANIN İNTİKAMII!

Yazan: Yilmaz Tarih: January 14, 2006 7:01 PM

Merhaba,
Olaya bir de Hac ibadetinin yapılış şekli ve zamanı itibariyle ne kadar Kur'an'a ve sahih sünnetlere göre yapılıp yapılmadığını sorgulayarak
bakmalıyız. Bu konuda dini bilgim yeterli değil ama Y.Nuri'nin (sevilir sevilmez ayrı mesele) "İslam Nasıl Yozlaştırıldı?" kitabında yazılan bir takım şeylere de dikkat edilmelidir bence... Kendisi bu ibadetin mevcut kısa zaman dilimlerinde olmak zorunda olmadığı, 2-3 ay gibi geniş bir zamana yayılabilineceğini ifade ediyordu. Bence mevcut uygulamanın şer'en tekrar sorgulanıp tasdik edilmesi gerekir. Fiziki şartların iyileştirilmesinin ve insanların bu konuda bilinçlendirilmesinin katkısı tartışılmaz ama bu konuda da bir çalışma yapılması gerekmektedir. "Bunu kim yapacak?" sorusu İslam dünyasının bu konulardaki kurumsuzluğunun ve organizasyonsuzluğunu kurbanı olacaktır ama irdelenmesi gerekli olduğu düşüncesindeyim. Saygılarımla,

Yazan: Orkun Tarakçı Tarih: January 15, 2006 11:58 AM

CNN televizyonu çalışanlarından (Arap asıllı) Riz Kaan, yıllar önce bir haç belgeseli hazırlamıştı. Bu belgeselin, yaklaşık 30 dakikalık bir bölümünde, hacıların Şeytan taşlama sahasının çok yetersiz olduğu, eğer Suudi hükümetinin bu alanı genişletip, gerekli önlemleri almazsa, çok büyük izdihamlar yaşanabileceği gibi konuları tartıştı. Bu işten sorumlu Suudi bakan ve yetkilerle sırf bu şeytan taşlama alanının genişletilmesi ve güvenli hale getirilmesi konusunda röportajlar yaptı ve söz aldı. Suudi yetkililer, sorunun farkında olduklarını ve en kısa zamanda gerekli önlemleri alacaklarını söyleyip, projelerini gösterdiler.
Bu programın, aynısı Türkçe seslendirmeli olarak 2 sene önce, tam hatırlayamasam da TGRT veya Kanal7 gibi bir kanalda da tekrarlandı...

Yazan: ilhan Tarih: January 15, 2006 1:52 PM

Sevgili Da Vinci Bey

Burada yine İslam konusundaki görüşlerinizi belirtmişsiniz. Ben sizin kesinlikle, İslam’a karşı tam gerçeği araştırmadan veya sizin için yeterli kısımları bulup çıkartarak, çeşitli şartlanmalar sonucunda ön yargılı olduğunuzu ve gördüğünüz gerçekleri de görmemezlikten gelip bildiğiniz yolda ilerleme çabanızdan vazgeçmeyeceğinizi düşünüyorum. Bu çeşitli psikolojik nedenler veya geçmiş deneyimlerin bilinç altına yerleşmesinden kaynaklanabilir. Tabii bu benim tamamen kişisel fikrim aynı şeyi, kendi açınızdan siz de inanan insanlar için düşünebilir ve kendi inandığınız fikir ve düşünceleri medeni bir biçimde tabii ki savunabilirsiniz. Son derece hakkınızdır bu. Herkes kendi fikrini savunup tartışabilir. Ancak, aşağıda, sizin sitenizdeki link sayesinde tanıştığım “ateist forum”un bir bölümü var ki bu tartışma sınırlarını aşıp bir bölücülük suçu teşkil ediyor. Nasıl islamı alet ederek bölücülük yapmak suç ise sizin yaptığınızda suçun bir uzantısı ve endirekt olarak buna destek veriyorsunuz. Ateist forumda (http://www.ateizm.org/html/forum) “Eylem Zamanı, Dernekleşelim“ adlı topic’te bir dernek kurulmasından bahsediliyor. Tabii ki yasal çerçeve içinde isteyen kişi istediği derneği kurup fikirlerini medeniyet çerçevesinde savunur. Ve bu dernek engelenmeye çalışılırsa bu da bir yanlıştır bunu da kabul ediyorum. Ancak, iş bölücülüğe gelipte, ülkeye zarar vermeye gelince iş değişir ve müdehale etmek gerekir. Bu başlıkta yazı yazan “haci” nickli” edepsiz ve kendini bilmez resmen bölücülük ve gizli anarşiden söz ediyor. Siz ve oradaki diğer ateistlerde sanki çok basit bir olaymış gibi bu tip yazılara “durun çocuklar siz ne yapıyorsunuz, böyle bölücülük olmaz” diye müdehale edeceğinize sadece bildiğinizi okuyorsunuz ve o yazıları görmezden geliyorsunuz ve inanın ki bana bu Turan Dursun’u öldüren veya Sivas katliamını yapmaya çalışan kişilerin yaptığından bile çok daha büyük ve devlete zarar verici bir hata. Çünkü o eylemler küçük çaplı idi, çok tepki uyandırdı ve çok yanlış olduğu konuşulup çizildi en azından. Ancak, sizin durumunuzda bir sinsilik söz konusu. Cemalettin Kaplan’lara (bizler gibi) karşı çıkan ve bu ülkeyi sevdiğini iddia eden sizler nasıl olurda böyle bir şeyden bahsedersiniz. O zaman bu düşünce tarzı ile Cemalettin Kaplan’dan sizin farkınız ne?; resmen Osmanlı imparatorluğunu çökmesine neden olan durum söz konusu burada. Böyle bir şeye nasıl göz yumarsınız! Ve o arkadaşları uyarmazsınız? İnanın biz bilinçli Müslüman gençler ateistlere bilinçsiz Müslümanlarca yapılan haksız saldırılara tepkimizi dile getiriyoruz. Ya siz? İşte forumda geçen konuşmalardan alıntılar;


Haci (nickli edepsiz): “Benim bir teklifim var.. Bu gerçekten güzel bir çözüm yolu olabilir..

Hepimiz, bütün ateistler, İslam'a geçelim.. Ama yalnız Müslüman olmakla yetinmeyelim... Hoca ve imam olalım. İdareci olalım.. Ateizmi çaktırmadan içerden yayalım. Diyaneti kötüleyelim ve İslam'ı halka mal edelim. İslamı camiye tıkalım.. Bu işi dışardan becermek mümkün değil. Bütün güçler içten yıkılmışlardır. İslam'ın içine penetre olmadan onu yok edemeyiz..
Şimdi bir gönüllü arıyoruz..

Önce hangi ateist Müslüman oluyor bakayim?

bunun için gençlerden başlayalım..”


Enver Paşa (nickli kişi): “Hacı abi dediğini yahudiler yapmış ve mevlevi şeyhi olmuşlar ayrıca bayağı da işe yaramış ama ben dayanabilir miyim bilemem? “


Da Vinci (siz): “Bence yasal bir dernek kurmak yerine sanal bir dernek kurulabilir. yasal olmak şart değil. hatta olmamak gerekir yapılacak şeyleri yapmak için yasal bir dernek kurmak şart mı ki?”

http://www.ateizm.org/html/forum/index.php?showtopic=10937

İşin enterasan tarafı şu: Bu tür sitelerdeki ateist arkadaşlar, kendilerini hep Atatürk ile özdeşleştirip kendilerini Atatürkçü olarak gösterirler. Oysa Atatürk şu anda sağ olsaydı eğer kendi adını yanlış şekilde İslam düşmanı olarak kullanıp reklam edenlere izin vermeyeceği gibi kendi ismi üzerinden ateizm politikası yaparak bu ülkedeki din birliğini bölüp bu ülkeye zarar verenlere de izin verip bu ülkede yaşatmazdı. Gerçek Atatürkçülük nedir acaba? O hiçbir zaman aşırı uçları sevmezdi, her zaman dengeleyici olurdu ve tüm söylemlerinde (kendi kişisel fikri ne olursa olsun) dinin bu toplum için birleştirici ve vazgeçilmeyen bir güç ve unsur olduğunu belirtirdi. Atatürkçüyüm diyen arkadaşlar bilmiyorlar mı bunları?

Bu yazımı aynen kopyalayıp oraya da yapıştıracağım bakalım Mustafa Bey’in bu sitedeki ateistlere gösterdiği hoş görü ve esnekliği o sitenin moderatörleri de gösterecek mi?

Yazan: ilhan Tarih: January 15, 2006 4:20 PM

Son makalelerinde hem yeni olmayan hem de gündemimizde olan konuları konu edindigi için Mustafa Bey e teşekkür ederim..Yukarıdaki arkadaşların konu ile ilgili görüşlerini de okudum,ve bence söz konusu sorunun tek çözümü Orkun Tarakçı isimli arkadaşın da degindigi gibi Hac ibadeti sırasında yapılanlar içinde hangisinin dinde olup hangisinin dinde olmadıgını belirlemek ve ibadeti dinde oldugu şekilde,dogru biçimde yerine getirmek gerekir...çünkü cografyaya,kaçınılmaz kalabalıga,iklime dayandırarak sorunu çözemeyiz..işin dikkatimi çeken yönü ise ölen 360 küsur hacı adayının da şeytan taşlama sırasında ölmesi...şeytan taşlamanın haz ibadeti için gerekli bir uygulama olmadıgı,daha açık konuşmak gerekirse bu uygulamanın din de olmadıgı konusunda halkımızı bilinçlendirmemiz gerekir..sorun budur ve tek çözümüde müslümanları bilinçlendirmektir..örnegin İlhan isimli arkadaş bize şunları aktarmış:

"CNN televizyonu çalışanlarından (Arap asıllı) Riz Kaan, yıllar önce bir haç belgeseli hazırlamıştı. Bu belgeselin, yaklaşık 30 dakikalık bir bölümünde, hacıların Şeytan taşlama sahasının çok yetersiz olduğu, eğer Suudi hükümetinin bu alanı genişletip, gerekli önlemleri almazsa, çok büyük izdihamlar yaşanabileceği gibi konuları tartıştı. Bu işten sorumlu Suudi bakan ve yetkilerle sırf bu şeytan taşlama alanının genişletilmesi ve güvenli hale getirilmesi konusunda röportajlar yaptı ve söz aldı. Suudi yetkililer, sorunun farkında olduklarını ve en kısa zamanda gerekli önlemleri alacaklarını söyleyip, projelerini gösterdiler.
Bu programın, aynısı Türkçe seslendirmeli olarak 2 sene önce, tam hatırlayamasam da TGRT veya Kanal7 gibi bir kanalda da tekrarlandı..."
bakın konuyu ele alan yayın organlarının da halkı nasıl yanlış yönlendirdigine bakın...konunun çözümüyle ilgili olan etkili ve yetkili konumlarda olanlar bile çözümün şeytan taşlama alanının genişlemetilmesiyle gerçekleşecegini düşünüyorlar...oysa şeytan taşlamanın dinde olup olmadıgını dini mi yoksa gelenege dayalı bir uygulamamı olup olmadıgından hiç bahsetmiyor..

Yazan: blawknox Tarih: January 15, 2006 10:31 PM

İlhan Bey,

Ne bölücülüğünden bahsettiğinizi anlamadım. Dernek konusunda da ben dernek falan kurmanın gereksiz olduğunu belirttim zaten ordaki yazılarımda.

Bu arada Atatürk yaşıyor olsaydı yapacakları hakkındaki kesin tahminleriniz beni baya gülümsetti.

Ayrıca benim dinlerle de bir sorunum yok ama insanlar şunu kabul etmeli. Din bir inançtır. Gerçek falan değildir. Kimse inancının gerçeler olduğunu iddia etmemeli ve tabiki bilimin verilerini çarpıtarak, bunları inancını kanıtlamakta bir alet olarak kullanmamalı. İşte ben bunun karşısındayım. Yoksa dine falan karşı değilim. İsteyen istediği dine inanır, umrumda da olmaz.

Saygılar

Yazan: Da Vinci Tarih: January 15, 2006 10:58 PM

Da Vinci Bey,

"Dernek konusunda da ben dernek falan kurmanın gereksiz olduğunu belirttim zaten ordaki yazılarımda."

Ben sizin dernek kurup kurmama çabanızı eleştirmedim. İsteyenin de istediği derneği legal şartlarda kurabileceğini bunun hakkı olduğunu, önlenme çalışmalarının ise haksızlık olacağını söyleyerek bu konuda sizi destekledim zaten mesajıma bakarsanız. Ayrıca sizde, legal bir derneğin kurulmasının zor olacağından sanal bir dernek kurulmasından bahsediyorsunuz. dediğim gibi benim derdim bu değil. Benim derdim, sizin iki cümle üstünüzde yazmasına rağmen "haci" ve onu destekleyen bölücü görüşlere niçin ortada bir şey yokmuş gibi (bilinçli ve objektif) bir ateist olarak müdehale etmediğiniz ve görmezden gelip kendi bildiğinizi okudunuğunuz.

Bakın konuşmaları tekrar yayınlıyorum:

Beautiful Chaos (nickli kişi): Din ve Türkiye her alanda sorgulanmalı.

Her bir konuda sorumluları, mahkemeye verebilmenin olanaklarını irdeleyip can ile baş ile gücümüz ile harekete geçelim.
Miting ve toplantılar düzenleyebiliriz.

Din ve Devlet - Din ve Bilim - Din ve Eğitim

1. Nüfus ve Vatandaşlık Genel Müdürlüğü (Nüfus Cüzdanları, izinsiz kayıt tutma)
2.Diyanet İşleri Başkanlığı ( varlığı, bütçesi, hutbeleri, ezanları, Arap Kültürü)
3.MEB (Din ve Ahlak Bilgisi dersleri & İmam Hatip Okulları)
4.YÖK & İlahiyat Fakülteleri
5.Valilikler & Kuran Kursları
6.Parti Siyasetinde ve devlet kurumlarında dini söylemler
7.Vakıflar Genel Müdürlüğü
8. Tarikatlar
9. Devlet ve özel televizyon kuruluşları & Gazeteler (reyting uğruna ihanetleri)
10. İpe sapa gelmez Harun Yahya zibidilerin ”Bilgi” arşivleri

Bu liste ne yazık ki uzar gider.

Güzelim ve biricik Anadolu’muzun üzerini kaplayan kara bulutları yok etmek ve kamuoyu oluşturmak zorundayız.
Yeşil kuşakta yer alan pek çok ülkeye örnek ve öncü olabiliriz.

Dernekleşelim.

Türkiye Ateistler ve Dinsizler Derneği
Türkiye Yozlaşma Karşıtları Derneği

Kısa ve öz bir ifade ile eylem zamanı çoktan geldi ve çattı!
Çattı, çünkü çekilecek set, taaa dünlerden ve önceki günlerden kapıda bekliyor.
Bütün olanaklarımız ile ”Dur!” demek zorundayız.
İşin tadı çoktan kaçtı ve göz göre göre tehlikeli boyutlara ulaştı.

Saygılarımla"

Haci: “Benim bir teklifim var.. Bu gerçekten güzel bir çözüm yolu olabilir..

Hepimiz, bütün ateistler, İslam'a geçelim.. Ama yalnız Müslüman olmakla yetinmeyelim... Hoca ve imam olalım. İdareci olalım.. Ateizmi çaktırmadan içerden yayalım. Diyaneti kötüleyelim ve İslam'ı halka mal edelim. İslamı camiye tıkalım.. Bu işi dışardan becermek mümkün değil. Bütün güçler içten yıkılmışlardır. İslam'ın içine penetre olmadan onu yok edemeyiz..
Şimdi bir gönüllü arıyoruz..

Önce hangi ateist Müslüman oluyor bakayim?

bunun için gençlerden başlayalım..”

Enver Paşa (nickli kişi): “Hacı abi dediğini yahudiler yapmış ve mevlevi şeyhi olmuşlar ayrıca bayağı da işe yaramış ama ben dayanabilir miyim bilemem? “

özellikle haci nickli kişini söyledikleri sitede çok ciddiye alınıyor, siz bile ona kendi sitenizde yer verip yazı ve makalelerini yayınlamışssınız.


Ben, kendi adıma konuşmam gerekirse, islami forumlarda Müslüman bir kardeşimin yaptığı yanlışı bilgim dahilinde söyleyip onu uyarıyorum. Ama size yanlış gelmeyen bir söylem olmadığını düşünüyorsanız da “haci” ve diğerlerinin o yöndeki konuşmasına tepki vermenizi istemek haksızlık olur tabii ki. En azından oraya hiçbir şey yazmayıp, okumamış gibi bile görünebilirdiniz. Her söylemde belirttiğiniz “bilim” ancak böyle bir objektifliği gerektirir. İş subjektifliğe dönüp olaylara bir açıdan bakıldığında ortada bilim falan kalmaz. Hiç kusura bakmayın.

Yazan: ilhan Tarih: January 16, 2006 1:10 PM

İlhan Bey,

Aslında bunu önceki yazımda da yazacaktım ama unutmuşum işte. Ben Hacı'nın o yazdıklarını görmemiştim. Ama görsem de birşey yazmazdım çünkü Hacı'nın nasıl biri olduğunu tanıyorum. O yazısı tamamen geyik amaçlı olduğuna kalıbımı basarım. Böyle birşeyi ciddi ciddi önermediği konusunda hiç şüpheniz olmasın. Bunu ciddiye almanızı sadece Hacı'yı tanımamanıza bağlıyorum. Bunu bölücülük gibi absürd birşeyle suçlamanızı ise hâlâ anlayabilmiş değilim.

Saygılar

Yazan: Da Vinci Tarih: January 16, 2006 6:31 PM

Da Vinci Bey,
"haci" nickli şahsın geyik muhabbeti yapan birisi olup olmadığını söylüyorsunuz. O.K. Bu kabul edilebilir ve o şahsın (kendince) muzipliğine verilebilir ve göz ardı edilebilir.

Ancak, şu cümlenizi ciddi bir şekilde söylediğinize inanamıyorum:

"Bunu bölücülük gibi absürd birşeyle suçlamanızı ise hâlâ anlayabilmiş değilim."

Acaba biz farklı bir konuşmadan mı bahsediyoruz.
O beyefendiler:

1)"Hepimiz, bütün ateistler, İslam'a geçelim.. Ama yalnız Müslüman olmakla yetinmeyelim... Hoca ve imam olalım. İdareci olalım.. Ateizmi çaktırmadan içerden yayalım. Diyaneti kötüleyelim ve İslam'ı halka mal edelim. İslamı camiye tıkalım.. Bu işi dışardan becermek mümkün değil. Bütün güçler içten yıkılmışlardır. İslam'ın içine penetre olmadan onu yok edemeyiz.."

2)“Hacı abi dediğini yahudiler yapmış ve mevlevi şeyhi olmuşlar ayrıca bayağı da işe yaramış ama ben dayanabilir miyim bilemem? “

gibi sözler sarfediyorlar ve siz bu sözlerden nasıl "bölücülük" anlamı çıkarttığı mı
soruyorsunuz. Gerçekten inanamıyorum size.

Da Vinci Bey, siz kabul etsenizde etmesinizde bu ülke dinsel bütünlüğü bakımından müslüman bir ülke. Bugün bu ülkedeki insanların en az %80'i dini vecibelerini yerine getirsinler veya getirmesinler Allah'a ve kendilerini Allah'a götürdüklerini inandıkları din olan İslam'a inanıyorlar ve saygı duyuyorlar. Bir ülkeyi bölüp parçalamanın en iyi yolu nedir sizce? O ülkeye otomatik silahlar ile dışarıdan fiziksel savaş açmak mı yoksa, o ülkenin dilini, dinini, gelenek ve göreneklerini temelden yok edip insanları uzaklaştırmak mı? Bugün heryerede bangır bangır globelleşme'den bahsediliyor ve Türkiye gibi gelişmekte olan toplumlara nasıl zarar verdiği tartışılıyor (kültürel bazda). Evet haci nickli kişi o cümleleri sarfederken "geyik" yapıyor olabilir bunu kabul ederim, ancak sizin o cümleler de yazılı olan şeylerin gerçekleşmesi durumunda bu ülkeye bir zarar gelmez gibi bir tavrınızı kabul etmek mümkün değil.

Birde şunu eklemek istiyorum iki önceki mesajımda “Atatürk şu anda yaşasaydı onu din düşmanı ilan edip onun üzerinden prim kazanmaya çalışanlar gibi onun üzerinden ateizm propagandası yapıp bu ülkeye zarar verenleri de yaşatmazdı bu ülkede demiştim.Sizde bu sözümü gülümseme ile okuduğunuzu belirtmiştiniz.

Eğer “haci” vb arkadaşlarının yukarıdaki mesajlarımda göndermiş olduğum bölücü ve zarar verici sözlerini okuyan bir Mustafa Kemal’in bunları söyleyen “ateist” bir kişiye veya dini İslam olan bu ülkede, dinsizlik politikası yaparak yobazlığın bir başka türlüsünü sergileyen bir kimseye (kendi kişisel görüşü ne olursa olsun, bunu hem bilemeyiz hem de o bunu tam yansıtmayıp bu ülkenin çıkarlarını ön planda tutacak kadar zeki idi) çok olumsuz bir tepki vermeyeceğini gerçekten düşünüyorsanız, sizin benim mesajımı okurken yaptığınız gülümsemenizi benim kahkahalara dönüştürmekten başka bir şey gelmez elimden.

'Milletimiz din gibi kuvvetli bir fazilete sahiptir. Bu fazileti hiçbir kuvvet, milletimizin kalp ve vicdanından çekip alamamıştır ve alamaz'
M.Kemal Atatürk
(Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri, Cilt 2/sayfa 66)

Yazan: ilhan Tarih: January 16, 2006 11:31 PM

Bugün İslam dünyası eğitimde, tıpta, bilimde, ekonomide, sanayide ve kültürde Batı'nın çok gerisinde. Neden acaba?

İlerilik yada gerilik nisbi kavramlar. Arapları bu konulara motive etmiş olan etkenlerle hristiyanları motive etmiş olanlar aynıdır denilemez. Benzer sonuçlar (bilimdeki ilerlemenin hız kazanması gibi) her zaman aynı nedenleri izlemezler. Üstelik 'çok iyi' gibi görünen sonuçlarda bazen hiç de iyi görünmeyen nedenlerin de payı olabilir. Pek bildiğim bir konu değil ama sömürgeciliğin batı medeniyetinin oluşumundaki payını küçümseyebilir miyiz?

Uzun bir aradan sonra herkese saygılar...

Cengiz Cebi, felsefe öğretmeni

Yazan: Cengiz Cebi Tarih: January 17, 2006 2:48 AM

İlhan Bey,

'Milletimiz din gibi kuvvetli bir fazilete sahiptir. Bu fazileti hiçbir kuvvet, milletimizin kalp ve vicdanından çekip alamamıştır ve alamaz'
M.Kemal Atatürk

M.Kemal bu sözü muhtemelen henüz atatürk olmadan önce söylemiştir. Aksi halde 'çelişik kişilik' sergileyen bir kişiden söz edildiğini düşünmek için elde yeterince başka türden sözler/işler var. Yada burada din denirken tabiatçılığın hizmetine girmeye/uyarlanmaya aday bir şeyi mi anlamalıyız? Bu sözün söyleniş/yazılış tarihini bilmek isterdim.

Saygılar...

Cengiz Cebi, felsefe öğretmeni

Yazan: Cengiz Cebi Tarih: January 17, 2006 3:17 AM

İlhan Bey,

Daha önce yazmış olduğum bir yazıyı tekrar yazma gereği duyuyorum. Din olmasa Türkiye'nin bölüneceği bence tamamen bir uydurmadır. Bakın Türk Milleti için Mustafa Kemal Atatürk ne diyor.

Mustafa Kemal'in bu konuyla ilgili olarak kendi el yazısı ile yazmış olduğu bir yazıyı sunmak isterim. Türk Tarihi Kurumu tarafından basılan ve Prof. Dr. A. Afetinan'ın yazmış olduğunu Medeni Bilgiler ve M. Kemal Atatürk'ün El Yazıları kitabında Mustafa Kemal'in el yazısıyla yazmış olduğu bir bölümde şöyle yazıyor:

9- Din birliğinin de bir millet teşkilinde müessir olduğunu söyleyenler vardır fakat biz, bizim gözümüz önündeki Türk Milleti tablosunda bunun aksini görmekteyiz. Türk’ler Arap'ların dinini kabul etmeden evvel de büyük bir millet idi. Arap dinini kabul ettikten sonra, bu din, ne Arapların, ne aynı dinde bulunan Acemlerin ve ne de Mısırlıların vesairenin Türk'lerle birleşip bir millet teşkil etmelerine hiçbir şekilde tesir etmedi.. Bilakis, Türk milletinin milli rabıtalarını gevşetti, milli hislerini, milli heyecanını uyuşturdu. Bu pek tabii idi. Çünkü Muhammed'in kurduğu dinin gayesi milliyetlerin fevkinde şamil bir Arap milliyeti siyasetine müncer oluyordu. Bu arap fikri ümmet kelimesi ile ifade olundu. (s. 364-365)

[...]10- Türk Milleti, milli hisi dini hisle değil, fakat insani hisle yanyana düşünmekten zevk alır. Vicdanında milli hissin yanında, insani hissin şerefli yerini daima muhafaza etmekle muftehirdir. (s. 369)

[...]Bütün bu söylediklerimizi kısa bir çerçeve içine sokmak istersek şöyle diyebiliriz. Türk Milleti'nin teessüsünde müessir olduğu görülen tabiri ve tarihi vakıalar şunlardır.
A- Siyasi varlıkta birlik
B- Dil birliği
C- Yurt Birliği
D- Irk ve menşe birliği
E- Tarihi karabet
F- Ahlaki karabet (s. 371)


Bunların üzerine Mustafa Kemal'in konuyla ilgili düşünceleri üzerine yorum yapma gereği duymuyorum.

Saygılar

Yazan: Da Vinci Tarih: January 17, 2006 11:08 AM

Sozde dinci ve dini en iyi kendilerinin bildigini dusunen arkadaslarimizin problemi Arap milliyetciligini, Arap fesatligini ve kiskancligini din zannetmeleri. Tek sorun bu.

Mustafa Kemal ATATURK kurtulus mucadelesine baslarken de dahil soyledigi butun sozlerin ve halkin arasinda cektirdigi resimlerin arkasindadir. Butun bunlari kendi eseri olan Nutuk'ta anlatiyor zaten. Kurtulus mucadelesi sirasinda Seyhlerle, dervisler, diger din gorevlileri dahil sade vatandaslarla yaptigi konusmalari ve onlara soyledigi sozlerin hepsini Nutuk'ta yazmistir.

Sizin endise ettiginiz din ise din'e de en buyuk hizmeti yapmistir. Kur'an'i bizzat kendisi talimat verip Turkce'ye tercume ettirmistir. Dedigim gibi dincilerin problemi Ataturk'un Arap milliyetciligine prim vermemesinden kaynaklanmaktadir.

Saygilar,

Ataman Ertugrul

Yazan: Ataman Ertugrul Tarih: January 17, 2006 1:12 PM

Cengiz Bey,

Atatürk'ün yukarıda belirtmiş olduğum sözü Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri, Cilt 2/sayfa 66'da mevcut söyleniş yer ve tarihi hakkında size bilgi veririm.

Benim bu sözü öne çıkararak vermiş olduğum örnek Atatürk'ün dine inanan veya inanmayan bir insan olduğu tartışmasını yapmak değil, onun gerekli ortam ve koşullarda halkın tepkisini çekmeden, kendi kişisel inancı ne olursa olsun (ister ateist ister Müslüman) ülkenin kaosa sürüklenmemesi ve kendince ülke menfaatleri için için böyle bir cümle sarfedebilmesiydi. Dediğim gibi, Atatürk bir ateist, bir müslüman, bir sabetay'cı vb olabilir. Ancak, ne olursa olsun çok zeki ve ileriyi gören bir devlet adamı olduğu kesin. Ben bunu vurgulamak ve onu örnek alan ateist arkadaşların onun aynı zamanda bu yönünüde örnek almalarını istemiştim.

Çünkü, bilmiyorum siz hiç ziyaret ettiniz mi ancak, www.turandursun.com, www.ateizm.org gibi sitelerin forum bölümlerinde bir ateistin nickinde Atatürkk imzası ve onun söylemiş olduğu bir söz var. Eğer Atatürk'ün imzasını taşıyor ve onu temsil ettiğini düşünüyorsan o zaman onun gibi hareket edeceksin. Aksi takdirde onun imzanı isminde barındırman onun da senin söylediğin sözleri temsil ettiğini ima etmek demektir. Bakın size o sitelerdeki Mustafa kemal imzalı ateist kişilerin din, Ku'an ve peygamberimiz üzerine yaptığı konuşmalardan örnekler vereyim;
Müslümanlar= müslolar, pis cahiller, katiller, geri zekalılar
Hz Muhammed= (haşa ve haşa) sex manyağı, şizofren, delinin biri kuyuya 1400 yıl önce taş atmış şimdi onu çıkartmaya çalışıyorlar, ve ağza alınmayacak başka bir çok küfür ve sövgüler
Namaz kılanlar= yere ......... (terbiyem yazmaya müsaade etmiyor)........... (terbiyem yazmaya müsaade etmiyor)............

Bu vewrdiğim örneklerin hepsi nicklerinin altında MUstafa Kemal imzası taşıyan arkadaşlara ait cümleler ve bilinçli ve objektif olduğunu düşünen diğer ateistler de işlerine gelmediğinden göz göre göre buna göz yumuyorlar.

İşte benim söylemek istediğim bu idi, eğer bir ateist olarak Atatürk'ün ismini taşıyor ve onun bugünkü temsilcisi olduğunu düşünüyorsan ona yakışır edepte hareket edeceksin. Yoksa kimse sana inanmaz ve gülüp geçer.

Saygılarımla,

Yazan: ilhan Tarih: January 17, 2006 2:28 PM

İlhan Bey,

Olayı inanılmaz bir şekilde abartıyorsunuz. Ateistforumda sanki herkesin imzasında Atatürk'ten bir söz varmış gibi anlatıyorsunuz. ben de acaba gerçekten öyle mi diye bakayım dedim. "kitapsız" nickli kişi dışında kimsede göremedim. Elbette başka vardır ama bunların sayısının bir elin parmaklarını geçeceğini sanmıyorum. Kaldı ki geçebilirdi de bunda ne var? İmzasına Atatürk'ten sözler koymakta nası bir sakınca var. Atatürk'ün bilimle ilgili birçok sözü var, bunları koymak mümkündür. Atatürk'ün dinleri eleştiren sözleri de vardır bunları da koymak mümkün. Sizin bununla derdiniz ne anlamıyorum. Önceki mesajımdaki alıntıda görüleceği gibi Atatürk, Türk Milletinin oluşumunda dinin önemli bir faktör olmadığını düşünmekteydi. Yani Atatürk açısında ortada sizin büyütüp abarttığınız gibi bir sorun yok. Sorun varsa bile bunu siz hayalinizde yaratıyorsunuz gibi geliyor bana.

Saygılar

Yazan: Da Vinci Tarih: January 17, 2006 4:20 PM

Da Vinci Bey,
Benim size yazdığım mesajları ya tam okumuyorsunuz ya anlamıyorsunuz ya da ben anlatamıyorum. Çünkü, tamamı ile çarpıtarak cevaplar veriyorsunuz. Eğer yazmış olduğum mesajları okusaydınız benim her iki inancıda (ateizm ve İslam) istismar edip politikaya alet edenlere karşı olduğumu çok iyi anlar ve bu yazdıklarınızı yazma gereği duymazdınız. Biz bilinçli Müslümanlar olarak, kendi aramızda, dini çeşitli şeylere alet eden şahıslara karşı mücadele vermeli sizde bilinçli ateistler olarak aynı mücadeleyi kendi aranızda vermelisiniz. Ancak, sizin bir önceki mesajınızdaki beni gerçekten şoke eden ifadenize göre sizi “haci” vb’nin söylediği tarzdaki bir durumu bile bir tehlike olarak görmüyor ve bölücülükle bağdaştırmıyorsunuz. Bir yandan, “benim insanların inançları ile bir alıp veremediğim yok” diyor bir yandan da o malum cümleleri (3 kere tekrarladım o cümleleri artık burada tekrarlamayacağım)bölücülük olarak nitelendirmiyor ve normalmiş gibi karşılıyorsunuz. Oysa, ben güzelim İslam dinimizi özünden saptırarak teröre ve siyasete ve kişisel çıkarlara alet edenlere ateş püskürüyor ve kendi şartlarım dahilinde fikirsel bazda da olsa onlarla mücadele ediyorum. Tabii, ben, sizin dürüst ve objektif bir kişi olduğunuz kanaatine vardığım için size bu uyarıları yapma gereğini duyuyorum. Ayrıca böyle islami bir sitede yazı yazarak kendi inandığınız fikir ve düşünceleri paylaşmak suretiyle yanlış bir inanca sahip olduğunu düşündüğünüz insanları, kendinizce aydınlatmak ve bilgilendirmek isteğinizi de saygıyla karşılıyorum. Çünkü aynı şeyi, inanan insanlarda ateist sitelerde yapıyorlar. Ancak, örneğin, karşımda “haci” nick’li ,o malum şahıs olsa hiç muhatap alıp zaman kaybetmezdim.Eğer , benim sizin hakkınızda düşündüğüm durumun aksi söz konusu ise tüm yazdıklarımı unutun ve geçin lütfen… Siz de ben de boşuna zaman kaybetmeyelim… Çünkü ortak bir paydada buluşmamız mümkün değil.

İş Atatürk meselesine gelince. Yazdığım şeylerin aynen arkasındayım. O son derece ileri görüşlü, zeki ve müthiş bir devlet adamı idi ve Kur’anı Türkçe’ye çevirterek şu anda biz Müslüman gençlerin dinimizi daha iyi öğrenmemizde bizlere yardımcı oldu. Bu açıdan Allah ondan razı olsun diyorum. Ancak tekrar tekrar söylemem gerekirse, ben şahsi olarak dindarlığım açısından aleyhte ve lehyte olarak Atatürk’ü alet etmekten kaçınıyor ve bundan gam duyuyorum. Aynı zamanda, dinimizi siyasete, teröre ve kişisel çıkarlara alet ederek özünden saptıran ve Atatürk’ü bu işlere alet edenlere de sizin gibi çok kızıyor ve tepkimi dile getiriyorum. Ancak, benle aynı dini paylaşan ama yanlışları olan insanlar var diye siz ateistler de Atatürkçülüğü amacından saptırıp kendi fesefe ve ideolojilerinize alet edip, Atatürk söylemli nick ve imzalarla ve bu ülkenin dinine, peygamberine ve kutsal kitabına hakaretler edemezsiniz. Bu hakaretleri siz yapmıyorsunuz belki ama bir çok ateist arkadaşlarınız yapıyor ve sizlerde oralarda o kişileri uyarmıyorsunuz. Benim söylemek istediğim bu.
Saygılar,

Yazan: ilhan Tarih: January 17, 2006 4:55 PM

Ataman Bey,
Sizin Arap milliyetçisi kavramını bu ülkedeki tüm Müslümanlar için kullanmanızı eshef ile kınıyorum. Ben kendi ve benim gibi düşünen yüzlerce arkadaşım adıma konuşayım; Atatürk’e din açısından küfür eden ve dini yozlaştıran ve siyasallaştıran bazı mentalite ve çevrelere de çok kızan ve karşı olan biriyim. Çünkü Atatürk yaptıklarını yapmamış olsaydı şu anda belki bu ülkede Müslümanlığı rahatlıkla yaşayacak bir ortam bile olmayacaktı. Manda altına girecektik. Ancak, bazı çevrelerin Atatürk’ü yanlış lanse edip laikliğe baş kaldırmaları o çevrelerin gerçek İslam ve Müslümanlığı temsil ettiği anlamına gelmez. Hem İslam ve Kur’ana inanan aynı zamanda hem de Mustafa Kemal’e saygı duyup yaptıklarını benimseyen Müslümanlar çoktur bu ülkede. Siz göremiyorsanız bu sizin subjektifliğinizi gösterir.. Ancak Atatürk’e küfredip onu bu milletin dininden soyutlamak ne kadar yanlış bir zihniyet ise Atatürk üzerinden ateizm ve dinsizlik politikası yapmakta o kadar yanlış bir zihniyet ve bölücülüktür. Mustafa Kemal hem dindar hem de son derece aydın olan Ali Rıza Efendi ile Zübeyde hanım’ın çocuğudur ve onun yetişmesinde onlarında büyük faydası vardır.. Atatürk sağ olsaydı eğer (kendi dinsel görüşü ne olursa olsun) kurduğu Türk milletinin dini olan islam’ı kesinlikle aşağılayıp alay edip dışlayarak ona karşı olan yobazlarla aynı seviyeye inmezdi ve işi zora sokmazdı. Çünkü gerçek bir akıl sahibiydi, akılcı davranır ve bölücülük yapmazdı. İslam’ı hurafelerden kurtarma ve yorumları gösterme açısından Atatürk’ün çok büyük bir payı vardır. Çünkü Atatürk o zamana kadar okunan Kur’an’ı halk anlayabilsin diye Türkçe’ye çevirtmiştir. Hem de bu ünlü Elmalılı Hamdi Yazır’ın mealidir ve Kur’an meaillerinin halka dağıtılması işlemiyle bizzat kendisi ilgilenmiştir. Sırf bu olay bile Atatürk’ün islama katkısını gösterir. Atatürk her fırsatta osmanlı’nın çöküşünün dini özünden uzaklaştırıp çıkarlara alet ederek hurafeler dizini hale getirilmesi yüzünden olduğunu gerçek islamın buna izin vermeyeceği gerçeğini vurgulamıştır. Mustafa Kemal dini siyasete alet edenleri, yozlaştıranları bu ülkede yaşatmayacağı gibi çoğunluğun dini ve peygamberi ile dalga geçerek bölücülük/provokasyon ve dinsizlik propagandası yapan insanları da yaşatmazdı bu ülkede. Herkese eşit muamele ederdi. Kendisine küfür edenlere meyil vermeyeceği gibi milyonlarca insanın saygı Duyduğu peygamber ile alay edilmesine de izin vermezdi. İşte gerçek Atatürkçülük budur. ... Ama nerdeee onun izinden gittiğini sananlarda onun muhteşem zekası

İkinci olarak size bir soru sormak istiyorum,

Her fırsatta dinin gereksizliğinden ve saçmalığından bahsedip bu yorumlarınızı sözde milliyetçiliğinizle bağdaştırmaya çalışıyorsunuz. Peki size soruyorum şimdi, Atatürk’ün stratejik zekası kadar bu ülkenin kurtuluş savaşında galip gelip güçlü düşmana karşı zafer elde etmesini sağlayan faktör ne olmuştur? Bunu düşündünüz mü hiç? Düşündüğünüzü hiç sanmıyorum, çünkü düşünseydiniz eğer sözde milliyetçilik fikirlerinizi din ile bağdaştırıp olaya tek taraflı bakmazdınız. Bakın ben size cevabını vereyim. Bu ülke için savaşıp canlarını ortaya koyan o bir avuç “halka” bu zafer motivasyonunu sağlayan en büyük güç ne olmuştur sizce? Cevap= İMAN GÜCÜ. Siz hiç istiklala savaşını anlatan kitap okuyup, belgesel seyretmediniz mi Allah Aşkına! Cephelerdeki insanlar siperlerinin içinde vakitleri geldiğinde NAMAZ kılıyorlardı. Yanlarında belki su yoktu yiyecek yoktu ama hepsinin yanında birer Kur’an’ı Kerim vardı. Bunları inkar mı edeceksiziniz? Burada sıcak yuvalarımızda, klavyenin önünde atıp ahkam kesmek sizin içinde bizim içinde kolay. Çok edebi olacak belki ama gerçek olduğu için belitmek te bir abes görmüyorum. O günlerde canlarını bu ülke için feda eden insanlar düşmana karşı koyarken “ALLAH ALLAH” nidalarıyla hareket ediyor ve güç alıyorlardı, “DARVİN DARVİN” nidaları ile değil. Hiç kusura bakmayın.Eğer o dönemdeki insanlar ateist olsaydı ve ben bugün kavuştuğum rahat ortamı o ateistler sayesinde kazanmış olsaydım bir Müslüman olarak ateizme daha bir saygı çevresinde bakıp sorgulardım. Çünkü en azından o değere inanan insanlar sayesinde ben şu anda burada özgürüm derdim kendi kendime. Yani siz kabul etsenizde etmesinizde bir ateist olarak şu anda bu ülkede özgürce düşüncelerinizi söyleyip, yiyip içebiliyorsanız Atatürk’ün stratejik dehası kadar o insanlarında payı vardır bu durumda. İnşallah bunu da inkar edip çarpıtmazsınız..

Saygılarımla,

Yazan: ilhan Tarih: January 17, 2006 4:57 PM

Da Vinci Bey,

O sitelerde Atatürk imzalı kişilerin sayısı bir elin parmaklarını geçmez demişsiniz? Biz farklı sitelere bakıyoruz zannedersem. Ben sadece bir ikisini yazdım burada,örneğin yahoo grpups lara giripte baktınız mı hiç? Dediğim gibi bizim inananlar olarak yanlış yapan bir arkadaşımızı uyarmak görevimiz olduğu gibi ateistler olarak yanlış yapan arkadaşları uyarmakta sizin göreviniz. ben sadece bunu belirttim.

Saygılar,

Yazan: ilhan Tarih: January 17, 2006 5:22 PM

Mustafa Kemal ATATURK bu ulkeyi kurtarirken "ya istiklal ya olum!" parolasiyla dincisi dinsizi butun yurtseverleri etrafinda toplamistir.

Dedigim gibi bazi arkadaslar Arap milliyetciligiyle din'i birbirine karistirdigi icin Ataturk'u din dusmaniymis gibi gostermeye calisip halkimizi sozde Ataturk'ten nefret ettirmeye calisiyorlar. Kendini halkina adamis halki icin canini ortaya koymus halk kahramanlarinin sonradan halki tarafindan nefret edildigini daha tarih yazmamistir. Ataturk'un adini yazarken kucuk harflerle yazip onu kuculttugunu sananlar aslinda kendilerini kuculttuklerinin farkinda degiller.

Din tartismalarinda Ataturk'un adinin gecmesi bile abesle istigal. Turkiye bir yana din bir yana. Darwinizm'i, Kemalizm'i ve Ateizm'i din olarak gorenler hayal gormeye devam edebilirler. Din'lerin musebbibi kimlerse onlar tartisma konusu yapilirsa daha dogru olur.

Saygilar,

Ataman Ertugrul

Yazan: Ataman Ertugrul Tarih: January 17, 2006 5:36 PM

arkadaşlar Atatürk ün din anlayışına çevirilmiş konumuz,ben de bu konuda bir iki şey yazmak istedim..öncelikle Atatürk e yaklaşımımızı belirtmemiz gerekir diye düşünüyorum..bence:

1)Atatürk ün bir konu hakkındaki görüşleri bizim için çok önemlidir..

2)Atatürk yanlış bir düşünce benimsemiş olabilir,her dedigini dogru kabul etmek Atatürkçülük degildir..

3)Atatürk ü cımbızla seçtigimiz sözleriyle degil,yaptıklarıyla ve onun genel dünya görüşüyle karşılaştırarak yorumlamamız gerekir...

şimdi bu bakış açısıyla Atatürk ün din hakkındaki görüşlerini ele alalım..öncelikle Atatürk ün "din" kavramını ne anlamda kullandıgını açıklamamız gerekir..

ikinci olarak da onun fikir degişikliginde bulunmuş olabilecegini de göz önünde bulundurmamız gerekir..aksi takdir de ortaya Cengiz Bey in sordugu gibi iki farklı karakter çıkar.oysa fikir degiştirmiş olabilir dersek sorun çözülür...zaten fikirlere açık biri oldugunu söylememe gerek yok Atatürk ün..

Benim anladıgım kadarıyla Atatürk islam dinine inanan ve ögretilerini benimseyen,ancak halktan cahil kesimin Atatürk ün anladıgı islamdan çok farklı bir din yaşamaları ve dine hurafeler girdigini düşünen ve bu dogrultuda "din" kavramını
1)kendisinin benimsedigi islam dini olarak
2)içine kültürel,geleneksel uygulamalar (örnegin arap kültürü ve gelenegi)karışmış olan islam dini olarak
kullanmaktadır..
şimdi Atatürk ün sözlerini bu dogrultuda yorumlamamız gerektigini düşünüyorum..

"Bizim yüce dinimiz, her Müslüman erkek ve kadına araştırmayı farz kılıyor ve her Müslüman, bu dine bağlananları aydınlatmakla vazifelidir"1

"Din insanların gıdasıdır. Dinsiz adam boş bir eve benzer. İnsana hüzün verir... Bu dinlerin en sonuncusu elbette en mükemmelidir. İslam Dini hepsinden üstündür"2

"Türkler dinlerinin ne olduğunu bilmiyorlar. Bunun için Kuran Türkçe olmalıdır"3

"Türk Millet'i daha dindar olmalıdır. Yani bütün sadeliği ile dindar olmalıdır, demek istiyorum. Dinime; bizzat gerçeğe nasıl inanıyorsam, buna da öyle inanıyorum.Şuura aykırı, ilerlemeye engel bir şey ihtiva etmiyor. Halbuki Türkiye'ye egemenliğini veren bu Asya milletinin içinde; daha karışık, yapmacık, batıl inançlardan ibaret bir din daha vardır. Fakat bu cahiller, bu acizler sırası gelince aydınlanacaklardır. Onlar bu aydınlığı göremezlerse kendilerini mahva mahkum etmişlerdir demektir. Onları kurtaracağız"4

"Hangi şey ki; akla, mantığa, toplum yararına uygundur, biliniz ki dinimize de uygundur. Bir şey akıl ve mantığa, halkın yararına uygunsa kimseye sormayın. O şey dine uygundur"5

"Bilhassa bizim dinimiz için herkesin elinde bir ölçü vardır. Bu ölçü ile hangi şeyin bu dine uygun olup olmadığını kolayca takdir edebilirsiniz. Hangi şey ki akla, mantığa halkın menfaatine uygundur; biliniz ki o bizim dinimize de uygundur. Bir şey akıl ve mantığa, milletin menfaatine, İslam'ın menfaatine uygunsa kimseye sormayın. O şey dinidir. Eğer bizim dinimiz aklın mantığın uyduğu bir din olmasaydı mükemmel olmazdı, son din olmazdı"6

"Hz. Muhammed (sav)'in bir avuç imanlı Müslümanla mahşer gibi kalabalık ve alabildiğine zengin Kureyş ordusuna karşı Bedir'de kazandığı zafer, fani insanların karı değildir; O'nun peygamber olduğunun en kuvvetli işareti işte bu savaştır"7

"Büyük bir inkılap yapan Hazreti Muhammed (sav)'e karşı beslenilen sevgi, ancak onun ortaya koyduğu fikirleri, esasları korumakla tecelli edebilir"8
kaynakça:

1=)Atatürk'ün Söylev ve Demeçleri, c. II, s. 144
2=)Niyazi Ahmet Banoğlu, Nükte ve Fıkralarla Atatürk, s. 196
3=)Osman Ergin, Türk Maarif Tarihi, 5/1957 (A. Gürtaş, s. 41
4=)Maurice Perno ile yaptığı ropörtaj 11 Şubat 1924 (Atatürk'le Konuşmalar, Cumhuriyet Gazetesi eki, s. 111)
5=)Atatürk'ün S. D. II, 1923, s. 127
6=)Atatürk'ün S.D. II, 1923, s. 127
7=)Hakikati Tasvir, "Ş. Günaltay'ın Anıları"( A. Gürtaş, s. 26
8=)Şemsettin Günaltay, Ülkü Dergisi, sayı 100, s. 4
ve bir çokları...kendinize iyi bakın...

(blawknox)

Yazan: blawknox Tarih: January 17, 2006 6:08 PM

İlhan bey,

Elinize ve zihninize sağlık...

Yazan: Abdullah Esin Tarih: January 17, 2006 6:08 PM

Ateizm.org. ta ne yazıkki mezhepçilik yapılır.
Orada sünni islama ağza alınmayacak her türlü küfür edeildiği halde alevi islamına en ufak bir dokundurma yapamazsınız.
Samimi alevi kardeşlerimi tenzih ederim lütfen üzerlerine alınmasınlar fakat bizzat üyeliğim esnasında şahit olduğum bir konudur.

O forum gerçek ateistler tarafından kurulmuş olsa bile şu an ateist maskesi altında bizatihi mezhepçilik yapılmaktadır.

Dikkatle takip ederseniz ve bu yönde başlıklar açarsanız alacağınız tepkilerden ve başlığınızın derhal silinmesinden bunu sizler de gözleyebilirsiniz.

saygılarımla

Yazan: smurf Tarih: January 17, 2006 6:17 PM

Mustafa Kemal ATATURK bu ulkeyi kurtarirken "ya istiklal ya olum!" parolasiyla dincisi dinsizi butun yurtseverleri etrafinda toplamistir.

Elhak dogrudur. Agirlikli olarak dogrudur yani.

Dedigim gibi bazi arkadaslar Arap milliyetciligiyle din'i birbirine karistirdigi icin Ataturk'u din dusmaniymis gibi gostermeye calisip

Bu bakimdan aktif bir gayrete gerek olmadigini dusunuyorum.

halkimizi sozde Ataturk'ten nefret ettirmeye calisiyorlar.

Nefret ettirtmek degil; yerli yerine oturtmak dense bence daha isabetli olur.

Ayrica, 'sozde' ibaresinin de cok da yerinde kullanilmis oldugunu vurgulamak isterim.

Kendini halkina adamis halki icin canini ortaya koymus halk kahramanlarinin sonradan halki tarafindan nefret edildigini daha tarih yazmamistir. Ataturk'un adini yazarken kucuk harflerle yazip onu kuculttugunu sananlar aslinda kendilerini kuculttuklerinin farkinda degiller.

MKA'nin bir benzeri de Oliver Cromwell'dir. Butun kahramanligina, susuna busuna ragmen, yerli yerine oturtulmustur. Tarihin bir kesitinde onemli isler yapmis biris olarak anilir. O kadar. Churchill'den bahsetmiyorum bile.

Dagilmaktan toparlanmagi cok onemli sayarsaniz, Fetret Devri'nden cikisimizi saglayan Celebi Mehmed'e sukran ve vefa borcumuz cok daha buyuk olmak gerekir.

Cunku, kuculerek ayakta kalmak degil, buyuyerek ayakta kalmagi saglamistir. O olmasa idi MKA filan kimse buralarda olamazdi.

Din tartismalarinda Ataturk'un adinin gecmesi bile abesle istigal. Turkiye bir yana din bir yana. Darwinizm'i, Kemalizm'i ve Ateizm'i din olarak gorenler hayal gormeye devam edebilirler. Din'lerin musebbibi kimlerse onlar tartisma konusu yapilirsa daha dogru olur.

Sorun onun devlet adamliginda degil agirlikli olarak. Sorun, kendisinin de bir turlu ayird edemedigi ozel hayat cizgisi ile devlet adamligi cizgisi arasindaki celiskide yatiyor.

Zil zurna sarhos olurum agzima geleni de istedigim yer ve zamanda bagira cagira soylerim bana karisamazsiniz diyen de, womanizer ya da pedofil de, zimmetci/hortumcu de siginacak bir yerler bulabiliyorsa; buralarda bir yerlerde ciddi bir sorun var demektir.

Bayrak ettigini soyleyenin neyi ornek aldigini anlamak pek de kolay degil. Cunku, bu enteresan hediye paketinin icinden hos olan ve olmayan surprizler cikabiliyor.

Gunumuz Turkiyesinde her gun bir tufan gelmiyor; kimseye ya istiklal ya da olmegi emretmek de gerekmiyor --cok sukur--, bu durumda MKA'yi bayrak edenlerin onun Milli Mucadele Ruhu kapsamindaki devlet adamligi ruhunu ornek aldiklarini farzedemiyoruz.

Geriye kalan kismi ise, evet, dinleri cok yakindan ilgilendiriyor.

Yazan: Muzmin Anonim Tarih: January 17, 2006 8:07 PM

Ataman Bey,

Bir önceki mesajımın sonunda “İnşallah bunu da inkar edip çarpıtmazsınız..” diye bir cümle kullanmıştım ve sizde beni haksız çıkartmadınız ne yazık ki!

Atatürk’ün ismini küçük harfle yazanlara gelince bu onların sorunudur. Kasti bir aşağılama yapılırsa onlara da hesabı sorulur, çok yanlıştır. Ancak, madalyonun öteki yüzü, dünyada, sizler inansanızda inanmasanızda, 2 milyar kişiyi temsil eden bir peygamberin isminin küçük harflerle yazılması şöyle dursun dursun O’nunla alay edilmesine ne diyeceksiniz peki. 70 milyon’luk ülkede (bizlerinde çok saygı duyduğu) Atatürk size hitap ettiği için adı küçük harf yazılmış diye bangır bangır bağırıyorsunuz ama 2 milyar insanın çok saygı duyduğu bir peygamberi sırf kendi değerleriniz ile bağdaşmadığı için aşlayıp küfür edenlere ses çıkartmıyorsunuz? Bu mudur sizin objektifliğiniz?

Yazan: ilhan Tarih: January 17, 2006 11:01 PM

İlhan Bey,

Hacı'nın 3-4 satırlık geyik olsun diye yazdığına emin olduğum bir yazısını bu kadar büyütmüş olmanız çok ilginç. Orda söylediklerini ciddi olarak söylediğini düşünmeniz bile ateistleri nasıl bir tehlike olarak gördüğünüzü gösteriyor bence. Emin olun bu kadar korkacak birşey yok.

Forumdaki imzalardan bahsederken ben ateizm.org'daki forumu kastediyordum. hangi yahoo grubundan bahsettiğinizi bilmiyorum. İnsanların Atatürk'ü ateizme alet ettiği yönündeki düşünceniz bence gerçek dışı. Kimse "Atatürk ateistti biz de onun yolunda gidiyoruz ateistiz" demiyor. Ama Atatürk dogmalardan uzak araştırmaya, öğrenmeye, bilime önem veren ileri görüşlü biriyde bu konuda önemli sözleri vardır. İnsanlar bu konularla ilgili beğendikleri veya önemli gördükleri sözleri imzalarına koyabilir. Bu "Atatürk ateistti, biz de onun yolundayız" manasına gelmez.

Sayın smurf,

Ateizm.org forumalarında mezhepçilik yapıldığı ve aleviliğin kayırıldığı yönündeki düşünceniz tamamen hayal ürünüdür. Bir ateist için hiçbir dinin diğerinden farkı yoktur. Kaldı ki bence alevilik bir mezhep de değildir.

Saygılar

Yazan: Da Vinci Tarih: January 17, 2006 11:53 PM

Dilbilgisi dersi vermek gibi alınmasın lütfen ama sanıyorum Atatürk yerinde atatürk yazılmasındaki 'hikmet' pek görülememiş. Bakınız burada "atatürk olmak"tan söz ediliyor, "Atatürk" soyadının alınmasından değil. Özel isimler verilir, alınır, koyulur vb. ama olunmaz. Olunan isim ancak bir cins isim olur. Cins isimler küçük harf ile yazılırlar. Bilinmelidir ki M.Kemal'in bir zamanlar atatürk olduğuna karar verilmiş ve sonra da kendisine Atatürk soyadı verilmiş. Tıpkı gazi olduğu görülüp kendisine Gazi ünvanı verilmesi gibi. Görülmesi aslında kolay olan bu ayrım görülmeyince, hedef arıyan "Atatürk düşmanı" (yani kafirlik gibi bir şey) etiketi kolaylıkla bir yerlere takılabilir.

M.Kemal'in dini filan tabiki bahsin mevzusu değil. Kime ne? Ama liderlerin neyi ne için yaptıklarından kuşku duymak gibi 'sakıncalı' bir duruma düşer ve anlamak ister isek, dinlerini öyle kolayca kenara koyamayız. Daha önce de belirttiğim görüşümü yine belirtmek isterim : Tabiatçılık diye bir din var, bir de bunu kökten inkar eden bir din. Başka ne varsa bu ikisinin içindeler. "Çok sayıda dinler" söylemi tabiatçı bir uydurmadan ibaret.

Saygılar...

Cengiz Cebi, felsefe öğretmeni

Yazan: Cengiz Cebi Tarih: January 18, 2006 3:37 AM

Da Vinci Bey,

Demişsiniz ki:
"Forumdaki imzalardan bahsederken ben ateizm.org'daki forumu kastediyordum. hangi yahoo grubundan bahsettiğinizi bilmiyorum. İnsanların Atatürk'ü ateizme alet ettiği yönündeki düşünceniz bence gerçek dışı."

O zaman siz gerçekten o forumun sınırlarından hiç dışarı çıkıp diğer sitelere göz atmıyorsunuz herhalde. Türkiye'nin en büyük ateist sitesi olan ve sizde sitenizde "link" verdiğiniz
www.turandursun.com a hemen bir girip tekrar bakın lütfen. Dana ilk ana sayfada sağ üst köşede şöyle bir anket var:
"Atatürk'ün dininin ne olduğunu biliyor musunuz? a)islam b)sabetaycı c) ateist ...."

Hemen sonraki bunları biliyor muydunuz sayfasında aynen şöyle yazılar var hemen girip bakın lütfen rica edeceğim;

"Atatürk'ün cenaze namazının kılınmadığını biliyor muydunuz?" gibi cümleler yazı halinde durmadan geçiyor.

Sizde Türkiyenin en büyük ateist sitesindeki bu yazılara rağmen bizler Atatürk'ün dinsel tercihini alet etmiyor, bilime olan önemini vurguluyoruz diyorsunuz ve buna inanmamı bekliyorsunuz. Önce bu durumu kendi içinizde halletmeniz gerekmez mi?

ikinci olarak demişsiniz ki:
"Hacı'nın 3-4 satırlık geyik olsun diye yazdığına emin olduğum bir yazısını bu kadar büyütmüş olmanız çok ilginç. Orda söylediklerini ciddi olarak söylediğini düşünmeniz bile ateistleri nasıl bir tehlike olarak gördüğünüzü gösteriyor bence. Emin olun bu kadar korkacak birşey yok."

Burada yine bir demagoji var.Benim bir şeyden korktuğum falan yok merak etmeyin. Öyle "hac" ve vb'nin yazdıklarında olduğu gibi kişilerin Allah inançları kolay kolay çürütülüp atılamaz. Benim korku değil de üzüldüğüm nokta o ve ona benzer sözleri görerek bunu destekler bazda demeçler verenler olması. Ayrıca hacı denen arkadaşında daha sonra bir demeci olmamış orada anlaşılan birisi tarafından bir özel mesaj gitti ona. Onunda korkmasına gerek yok bir şey yapacak halimiz yok.

Üçüncü olarak,

. O sitelerde Atatürk imzalı islama küfür eden kişi sayısı az diyorsunuz. Zaten bu özür bile kabahatinden daha büyük;
1) Kişi sayısı az olsa bile o kişileri uyarmanız gerekmez mi? Sizin orada bu konuda hiçbir uyarınıza rastlayamadım. Bu mesajlardan sonra yazdıysanız bilemem. Ayrıca birde Turan Dursun’a ve yahoo groups’ lara bakın lütfen!
2) Atatürk imzalı olupta islama küfür eden kişi sayısının az olması Atatürk imzalı olmadan islama küfür edenlerin olmasını haklı mı çıkartır? Ve sizin müdahelinizi “nasıl olsa bunlarda Atatürk imzası yok diye gerektirmez mi?

Gelin sizler kendi forumlarınızda bizlerde kendi forumlarımızda böyle bir temizlik ve arınma kampanyası başlatalım ne derseniz?

Saygılar,

Yazan: ilhan Tarih: January 18, 2006 1:57 PM

Sn Davinci
aynı ateizm.org tan bahsediyorsak size orada alevi yazıp aratmanızı ve açılan topiclerdeki tartışmalarda ateist arkadaşlarınızın aleviliği nasıl övdüğünü gözlerinizle görmenizi tavsiye ediyorum.
Birkaç örnek size:
culture club nickname li ateist arkadaştan:

"Her ne kadar islami çağrışımlar,sloganlar içerse de Alevilik ve aleviler bu ülkenin tamamen sünni yönetimine geçmesine hep engel olmuşlardır.Aleviler laik,demokratik Türkiye'nin güvencesidirler,bu nedenle hep şeriatçıların hedefi olmuşlar,öldürülmüşler,sürülmüşlerdir...onları saygıyla anıyorum."
----------------------------------------
kaos nickname li arkadaştan:

"Alevilik ülkemizde yok sayılan insanlar topluluğudur. Anadolu insanının dışardan gelen yabancı etkileri nasıl değişime uğratıp rasyonel bir temele oturttğunun en iyi örneğidir. Anadolu insanındaki hümanistik öğelerin nasıl yaşatıldığına bir örnektir.
Türkiyede herkes sünni değildir. Ülkemizde Aleviler le beraber başka grupların mevcudiyetinin bir sübap gibi bunalımları azalttığına inanıyorum."
-----------------------------------------------


--------------------

Yazan: smurf Tarih: January 18, 2006 7:07 PM

İlhan Bey,

Yazılarınız uzadıkça daha da sağlıksız olmaya başlıyor sanırım. Şimdi de kalkmış benim ateizmle ilgili site bilgimle ilgili yorum yapıyorsunuz. Elbette turandursun.com'u ve forumunu biliyorum ama siz yukardaki mesajlarınızda ateistforum'dan link vererek şu başlıkta şunlar konuşuluyo, imzasında Atatürk sözleri olanlar din karşıtlığı yapıyor gibi şeyler söylediniz. Ben onun için ateistforum'dan bahsettim. Ayrıca en fazla kullanıcı ve mesaj ateistforum'da.

Bir de islama küfür konusu nerden çıktı bilmiyorum. Bilmeyenler de ciddi ciddi küfür ediliyor sanacak. Ne küfüründen bahsediyosunuz?

Ayrıca diyelimki hakaret falan oluyo. Ben buna niye müdahele edeyim? Site veya forumalrın yönetimleri bunlarla ilgilenir. Ben polis değilim heralde "bak çok ayıp bir daha yapma" diyecek halim yok. Ben hiçbir zaman ne islama ne de Muhammed'e küfür etmem. Ama ağır konuşanlar olabilir ve ben de buna karışmam. Ama bunun Atatürk ile bir ilgisi yok. Yani biri din karşıtı konuşuyorsa bunu Atatürk'ün arkasına sığınarak veya onu referans alarak yapmaz. Buna ihtiyaç yoktur. Atatürk dini bütün bir müslüman olsa da hiçbir şey değişmezdi bizim açımızdan. Ama insanlar Atatürk'ün müslüman olmadığını düşünerek (ki bunu gösteren birçok gösterge bulunabilir) islamı eleştirebilir. Ama genel anlamda böyle bir eğilim yoktur. Çünkü Atatürk referansı olmaksınız dinler çok rahatlıkla eleştirilebilir.

Ayrıca Hacı'nın birşeylerden korkarak bir daha birşey yazmadığını düşünmeniz gerçekten çok ilginçti.


Sayın smurf,

Sizin anladığınız anlamda alevilik başka o yazıları yazan kişilerin anladığı alevilik farklı. Sorun orda. Sizin anladığınız alevilik Kuran'ı temel almıyor mu? Alıyor. O zaman sünniliği hedef aldığını düşündüğünüz tüm eleştiriler sizin anladığınız aleviliği de hgedef alıyordur. Çünkü tüm eleştirilerin temelinde Kuran vardır. Olay sünnilik, şiilik, alevilik değil islamdır ve hepsinin temelindeki Kuran'dır. Onun için mezhepçilik var gibi alakasız eleştiriler bence tamamen haksızdır.

Saygılar

Yazan: Da Vinci Tarih: January 19, 2006 1:31 AM

Ilhan bey,

Edep disi sozleri kimsenin tasvip etmesi mumkun degil. Bu tarzda yazilarin "ateizm.org"da uzun sure asili kalmasina musade edilmiyor zaten.

Anladigim kadariyla yanit vermekte zorlandiginiz yorum ve elestirilere cok asiri alinganlik gosteriyorsunuz.

Ornegin ben dinci arkadaslara Muhammed den sonra 1400 yildir onun gibi aklini kullanan birisi neden cikmamistir diye sordugumda islam dusmani olmakla suclandim hep. Ama cok gereksiz ve anlamsiz bir itham oldugu icin bunlari hic onemsemiyorum.

Yazilarimda Muhammed'in yasadigi donemin en akilli insani oldugunu, peygamberliginin baslangicindan itibaren vefat'ina kadar gecen surede liderlik ettigi toplumu layik olduklari sekilde cok iyi yonettigini takdir etmisimdir. Her yasanan olaydan ve eylemlerinden sonra vahiy geldigini soyledigi ayetlerin cok akillica oldugunun da altini cizmisimdir hep.

Sonra pek kotulenen cahilliyye doneminden Muhammed'in kaldirdigi ve ayetlerle desteklenen eylem ve davranislarinin gunumuz insan ahlak anlayisinda artik tasvip edilmedigini ve edilemez oldugunu soyledigimde yine islam dusmani olarak nitelendirildim. Bunlara yanit vermek ya da hikmetini aciklamak yerine islam dusmani olarak gosterilmeye calisildim.

Hic alinmadan ve kimseye aldirmadan yazmaya devam ediyorum.

Saygilar,

Ataman Ertugrul

Yazan: Ataman Ertugrul Tarih: January 19, 2006 5:32 PM

Türkiye de alevi vatandaslarimizin
ateistlige olan meyli gün gibi ortadadir.

Hristiyan misyonlerinin alevi köylerine
neden bu kadar ilgi gösterdiginin cevabi da
bu tespitin icindedir.

Genel Kurmay ve MIT raporlarina göre
alevi köyleri ve gruplari
tabiri caizse hristiyan misyonerlerinin cirit attigi yerlerdir.

Devlet bu konuda önlemler almakta
fakat bu yeterli görünmüyor.

daha da ilginci
bu hristiyan misyonerler
hristiyanligin kesmedigi durumlarda
bozma ateism dayatmaktalar..!!!

internet sitelerinde bu taktik cok yogun bir sekilde kullanilmaktadir.
zaten dikkat ederseniz
ateism argümanlari hristiyan argümanlariyla birebir örtüsmektedir..
ateistler bu bilgileri hristiyanlardan hazir alirlar:-)

evet aleviler
eger dinden dönmezlerse
Islam dininin sözde sacmaliklari
ateist maske altinda empoze edilmekte.

alevi vatandaslarimiza dikkat ederseniz
büyük yüzdesi
ya sol egilimli oluyorlar
ya da komünist

cok nadir
kapitalist ateist oluyor.


bir alevi cabucak din degistirebilir
bu alevi vatandasimiz icin problem degildir.
eline bir de Turan Dursun kitabi gecti mi
kim tutar artik:-))

birde ateforumlarda kitaplan ögrendiklerini pekistirir.
ama ailevi
köken itibariyle
alevilikten gelme oldugu icin
köken olarak bir teism oaln alevilige karsi bir hakaret
veya elestiri geldiginde
dayanamayip duygusal/ateistsel tepki göstermekteler.

o anda psikolojik olarak
ateistliklerini unuturlar ve alevi yanlarini istemeyerekte olsa savunma ihtiyaci hissederler..


ateforumlarda yazan ateist vatandaslarimizin
büyük cogunlugunun kökeni de
ya alevi,
ya da gayri Türk unsurlardan olusmakta.
Yani hem mezhepsel
hemde etnik kökene dayalidir.

fakat yalandan kim ölmüs??
ben eskiden müslo idim, simdi ateistim deyip kandirirverirdiklerini
sanirlar insanlari.
biz yutmayiz tabi:-))

bence aleviler
hristiyanligi tercih etsinler daha iyi
ateism zaten tükenmekte.

syg..

Yazan: XSI Tarih: January 19, 2006 7:06 PM

Da Vinci Bey,

Demişsiniz ki:

“Ben hiçbir zaman ne islama ne de Muhammed'e küfür etmem. Ama ağır konuşanlar olabilir ve ben de buna karışmam”

Sanırım farkımız burada, yani ben, benim inancımı paylaşan insanların bazıları Turan Dursun vb kişileri hakaret ettikleri zaman, gücüm dahilinde onları uyarıyor ve müdehale ediyorum. Ben benimsemesemde, kimsenin büyük kitlelerin değer verdiği şey ve kişilera hakaret etmeye hakkı yok. Siz müdehale etme gereğini duymadığınıza göre zaten tartışmamamıza gerek yok. Çünkü böyle bir felsefe bana göre “bana dokunmayan yılan bin yaşasın, nasıl olsa ben uygun hareket ediyorum felefesidir” Tabii ki sizin seçimizdir ve karışma hakkını kendimde göremem.Ayrıca bu işi uzatan ben değil sizsiniz, çünkü, eğer mouse’unuzun cursor’ı ile biraz yukarılara doğru çıkarsanız, yukardaki bir mesajımda “sizin gerçekten objektif birisi olduğunuza inandığımı ve dolayısıyla sizinde sitenizdeki arkadaşlarınıza müdehale edebileceğinizi yazmıştım. Daha sonraki cümlede ise “eğer düşündüğüm gibi değilseniz, lütfen tüm yazdıklarımı unutun ve cevap vermeyin, sizde bende hiç vakit kaybetmeyelim" dedim. Lütfen, tarafınıza yazılmış mesajlara iyi bakınız.

İkinci olarak demişsiniz ki:

“Ayrıca Hacı'nın birşeylerden korkarak bir daha birşey yazmadığını düşünmeniz gerçekten çok ilginçti.”

Siz, benim “haci” nin davranislari karşisında vermiş olduğum tepkiyi “emin olun ateistlerden bu kadar korkmanıza gerek yok” gibi bir ifade ile bir “korku” olarak nitelendirip algıladığınıza göre benim de “haci” nin orada yazmayisini bir “korku” olaral algılayışımı çok fazla yadırgamamanız gerekir. Sizin tahmininiz o şekilde idi benim tahminim de diğer şekilde. Demek ki ikimizde tahminlerimizde yanılmışız. Karşı tarafa bir eleştiri getirirken öncelikle, kendinizin o eleştirdiğiniz kuralı ihlal edip etmediğinizi sorgulamanız gerekir.
A
tatürk meselesine gelince, ben bir Müslüman olarak kendi dinime mensup bazı insanların Atatürk’ü kendi dinsel propagandalarına alet ettiklerini ve bunun yanlış olduğunu açık yüreklilikle söylüyorum. Ancak, siz çok açık, net deliller ve göstergeler olmasına rağmen genel olarak ateistlerin Atatürk’ün bir ateist olduğu imajını yaratmaya çalıştığını kabul etmiyorsunuz. Sizin bu kişisel fikrinize de saygı duyarım.

İnananlarda inanmayanlarda, bilim adamlarının fikir ve görüşlerini, kendi görüşünüzü destekler bazda referans olarak gösterebilir. Yine, sizin deyimizle, Atatürk’ün bilim üzerine söylemiş olduğu sözleri ve yapmış olduğu atılımları da referans olarak kullanılabilir. Buna da bir şey diyen yok. Ancak, “Atatürk ateist miydi dindar mıydı” gibi toplumu can damarından vuran ve kolaylıkla yönlendirebilecek populist propagandaları siz ateistlerin de biz dindarların da kullanmaya hakkı yok. Bu hem rahmetliye bir saygısızlıktır hem de onun adını ve prestijini istismar etmektir.
Eğer Mustafa Bey uygun görürse, Can Dündar’ın bu konu hakkında yazdığı bir gazete makalesini yapıştırmak istiyorum buraya. Sanırım, bu makale, durumu en güzel şekilde özetliyor: Her ne kadar benim kişisel yazılarımla tatmin olmasanız da, belki Can Dündar gibi deneyimli bir araştırmacı-gazetecinin yaptığı gözlem ve tespitlere değer verirsiniz.
HANGİ ATATÜRK?
(CAN DÜNDAR , 07 Kasım 2003 Cuma : MİLLİYET)
Kimininki kalpaklı kiminki fraklı, kimi sert kimi güler yüzlü... Herkes kendine göre bir Atatürk portresi çiziyor. Peki bunların hangisi gerçek Atatürk?
Ben gözümle görmedim, anlattılar: Atatürk, Anadolu'nun direniş ruhunun nasıl örgütlendiğinden söz ederken 'küçük kıvılcımlardan büyük yangınlar doğabileceğini' söylemiş.
Sonra bu söz "Küçük kıvılcımlar, büyük yangınlar doğurur" diye pankart olup asılmış.
Nereye biliyor musunuz?
İtfaiyenin girişine...

Hangisi yalancı?
Atatürk'ü hepimizin değilse de, çoğumuzun yanlış ya da hiç değilse eksik anladığımızı söyleyebiliriz.
Yıllar önce TRT'de Üç Yalancı diye bir program vardı.
Üç tiyatro oyuncusu yan yana dizilir, ekranda gösterilen bir nesnenin ne olduğunu anlatırdı. Mesela birisi o nesnenin bir motor parçası, diğeri çocuk oyuncağı olduğunu söyler, üçüncüyse savaş meydanında bulunduğunu iddia ederdi. Yarışmacı 'üç yalancı'dan hangisinin doğru söylediğini bulmaya çalışırdı.
Günümüzün Atatürk tarifleri biraz bu yarışmayı andırıyor.
Baksanıza, Ata'nın müzede sergilenecek balmumu heykeli, gerçek boyuna uygun olarak 1.68 yapılınca, Atatürkçüler "Bu çok kısa" diye tepki gösteriyor ve heykelin boyu sipariş üzerine 1.85'e çıkarılıyor.
Boyu konusundaki karmaşa, fikirleri konusunda da yaşanıyor.
Atatürkçülük modası öyle bir hal aldı ki, artık herkes ondan bir parça koparıyor, o parçayı öne çıkarıp ona övgüler düzüyor. Zamanla Atatürk'ün sadece o parçadan ibaret olduğuna kendisi de inanıyor. İşte o yüzden, bütün bu parça-koparıcılar kadar çok sayıda Atatürk çıkıyor ortaya...

Erbakan'dan Çelik'e kadar
Ne demek istediğimizi anlatmak için Atatürkçüler listesine şöyle bir göz atmak yeterli:
Adnan Hoca da Atatürkçü, Doğu Perinçek de...
Popçu Çelik de Atatürkçü, 'ordu göreve' pankartı açan gençler de...
Erbakan Başbakanken "En büyük Atatürkçü biziz" demişti; tabii onu hapseden Kenan Evren de...
Eski Genelkurmay Başkanı Doğan Güreş, partisinin başkanı Tansu Çiller'in yarımyüz fotoğrafını Atatürk'ünkiyle eşleştirecek kadar Atatürkçüydü...
Bu kadar farklı eğilimden insan, aynı liderden "Bizim önderimiz" diye söz ediyorsa bu işte bir yanlışlık olmalı.
O zaman da sormak gerekiyor:
Kaç farklı Atatürk var?
Ve hangisi gerçek Atatürk?
Bir liderden kaç farklı kimlik çıkar?
Devrimci Atatürk
Aslında 'Kuvvacı Atatürk' demek daha doğru...
Kuvvacılarınki, post bıyıklı, kalpaklı, antiemperyalist bir lider.
Daha 1960'larda Deniz Gezmiş, anti-Amerikan gençlik mücadelesine başlarken babasına şöyle yazıyordu:
"Sana müteşekkirim, çünkü Kemalist düşünceyle yetiştirdin beni... Küçüklüğümden beri evde Kurtuluş savaşı anılarıyla büyüdüm. O zamandan beri yabancılardan nefret ettim. Biz Türkiye'nin ikinci kurtuluş savaşçılarıyız." Bu antiemperyalist ve sivil direnişçi ruh, bugün de siyasal alanda pekçoklarına ilham veriyor.
"Ordu göreve" diyen Türk Solu dergisi, kalpaklı Mustafa Kemal kapağıyla çıkıyor.
Kemal Paşa'nın 1920'de bir komünist partisinin kurucusu olması, Lenin'e 'ezilen milletleri emperyalizmin hegemonyasından kurtarmak için' mektup yazması 'Solcu Atatürk'çülerin dayanakları...
Onun Anadolu halkına hitaben yayınladığı bir beyanname elden ele geziyor:
"Müslüman kardeşlerim, komünist arkadaşlar...!
Büyük devletler yeni bir Müslüman kurbanını boğazlıyorlar. Onu yok etmek azmindedirler. Fakat biz, elde silahımız, anavatan topraklarını savunarak ve haklarımızı haykırarak ölmesini bilenlerdeniz. Köylülerimiz topraklarını, yurtlarını ve köylerini istilacıya karşı müdafaa ederken, şehit düşerken emin olabilirler ki, yakın bir zamanda bütün İslamiyet, komünizmle birlik olarak onların intikamını alacaktır."

Ülkücü Atatürk
Ata'nın sağlığında yazılan tek biyografisinde H. C. Amstrong, ona 'Bozkurt Atatürk' ismini takmıştı.
Nazım Hikmet'in tabiriyle 'sarışın bir kurda' benziyordu.
MHP Kongresi'nde asılan bir afişte o Atatürk'ü, bıyıkları fırça darbeleriyle sarkıtılmış, sert bakışlı bir asker olarak tanımıştık.
Ülkücülerinki, "Komünizm gördüğü yerde ezilmelidir" dediği önesürülen, daha 1933'te Sovyetler'in ilerde dağılabileceğini görüp "Oralardaki dili bir, inancı bir, özü bir kardeşlerimize sahip çıkmalıyız" diyen bir 'başbuğ'...
Atatürk, 1927'de piyasaya çıkarılan 5 ve 10 liralık banknotların üzerine bozkurt resmi koydurmuştu.
1930'da tarihçilere 'Türk tarihinin ana hatları'nı yazdırmaya başladığında, İslam'ın Türk tarihinin sadece bir bölümünü oluşturduğunu, oysa ondan önce de Türklere ait şanlı bir mazi bulunduğunu anlatmıştı. Alfabede, giyside, müzikte Osmanlı'yı çağrıştıran ne varsa silmeye çalışıyordu.
Yıllar önce Celal Bayar'ın damadı Ahmet İhsan Gürsoy'dan dinlediğim bir anıyı burada nakletmekte yarar var. Gürsoy'un anlattığına göre Atatürk, 30'lu yıllarda Türk bayrağını da değiştirmeyi düşünmüş. Çünkü ayyıldız simgesinin Osmanlı'yı ve Arap dünyasını çağrıştırdığına inanıyormuş. Türklere yeni bir ulusal kimlik kazandırmaya çalışırken, ona İslamiyet öncesi köklerini hatırlatan bir bayrağın yakışacağını hesaplamış ve Göktürk'lerin bayrağını düşünmüş.
O proje gerçek olsaydı, bugün Türk bayrağında ne olacaktı biliyor musunuz:
Mavi fon üzerinde yeşil bir kurt profili...

Kürtlerin Atatürk'ü
Mustafa Kemal, Anadolu'ya geçtikten sonra Amasya'dan Kâzım (Karabekir) Paşa'ya çektiği telgrafta şöyle diyordu:
"Ben Kürtleri ve hatta bir özkardeş olarak tekmil milleti bir nokta etrafında birleştirmek ve bunu cihana göstermek karar ve azmindeyim."
Bu kararla, Amasya protokolünde 'Türklerin ve Kürtlerin oturdukları yerler' diye adlandırılan ülke için milli mücadele başladı ve BMM kuruldu.
Meclis'teki ilk tartışmalardan biri Kastamonu Mebusu Yusuf Kemal Bey'in, "Türklerin sağlığı korunmalıdır" demesiyle patlamış, Sivas Mebusu Emir Paşa, bu vatanda sadece Türklerin yaşamadığını hatırlatmıştı. O aşamada, Mustafa Kemal Paşa devreye girmiş ve 'Meclis'in sadece Türklerden değil, Çerkezlerden, Kürtlerden, Lazlardan oluştuğunu ve bunların çıkarlarının ortak olduğunu' vurgulamıştı.
Kurtuluş Savaşı başlarken Kemal Paşa, Kürtlere özerklik verilmesinden bile söz etmişti.
Kürt sorunu yeniden gündeme geldiğinde, şahinler, Dersim isyanını sertlikle bastıran Atatürk'ü örnek alırken, güvercinler Mustafa Kemal'in 1920'lerdeki sözlerini arşivden çıkardılar.

Dindar Atatürk
Bitmek bilmez bir tartışma da Atatürk ve din meselesidir.
Timur Selçuk, Yaşar Nuri Öztürk gibi Atatürkçü müminler Kur'an'la Nutuk'u bir arada saklar kütüphanelerinde... Başuçlarında Ata'nın Meclis açılışında ellerini kaldırmış dua ettiği fotoğrafı asılıdır. Fotoğrafın altında da Ocak 1923'teki konuşması vardır.
"Bizim dinimiz en makul ve en tabii dindir. Ve ancak bundan dolayıdır ki, son din olmuştur. Bir dinin tabii olması için akla, fenne, ilme ve mantığa tetabuk etmesi lazımdır. Bizim dinimiz bunlara tamamen mutabıktır."
Onlara göre 'Atatürk dinin özüne değil, din olarak kabul edilen geleneğe ve eskimiş kurumlara karşı tavır almış'tır ve vahiy ile akıl arasında uzlaşmazlık görmemiştir.
Ateistler, buna bir başka Atatürk metniyle karşı çıkar.
Onların elindeki metin, 1 Kasım 1937 tarihli Meclis açış konuşmasıdır: "Dünyaca bilinmektedir ki, bizim devlet idaresindeki ana programımız, Cumhuriyet Halk Partisi programıdır. Bunun kapsadığı siyasetler, idarede ve siyasette bizi aydınlatıcı ana hatlardır. Fakat bu prensipler gökten indirildiği sanılan kitapların dogmalarıyla asla bir tutulmamalıdır. Biz, ilhamlarımızı gökten ve gaipten değil, doğrudan doğruya hayattan almış bulunuyoruz."

Demokrat Atatürk
Ve nihayet liberal-demokrat Atatürk...
Özellikle Cumhuriyet'le yaşıt İktisat Kongresi'nde uygulamaya konan ekonomi politikası ve Celal Bayar'ın Başbakanlığı döneminde hayata geçirilen uygulamalar, Atatürk'ü, İş Bankası'nın kuruluşuna imza atmış bir 'liberal devlet adamı' yönüyle öne çıkarır.
Hele İsmet Paşa'nın Başbakanlığında iki kez direkten dönen çok partili rejim arayışları onu 'demokrat' sıfatıyla bir arada değerlendirenlerin en inandırıcı kanıtıdır.
Her ne kadar Cumhuriyet tarihi boyunca demokrasiyi askıya alan tüm askeri müdahaleler, Atatürkçülük adına yapılsa da, Cumhuriyet'in asıl hedefinin demokrasi olduğuna inananlar, 'muhtaç oldukları kanıt'ı, onun Afet İnan'a verdiği el yazısı notlarında bulabilirler:
"Artık bugün demokrasi fikri daima yükselen bir denizi andırmaktadır. Yirminci asır, birçok müstebit hükümetlerin bu denizde boğulduğunu göstermiştir."

Neden bu kargaşa?
Baştaki soruya dönelim: Hangisi doğru bunların? Her biri gerçek belgelere, tanıklıklara, konuşmalara dayandırılan bu politik kimliklerin hangisi gerçek Atatürk?
Bir insan aynı anda hem devrimci hem ülkücü, hem 'Kürtler'in özerkliğinden yana', hem Türkçü, hem dindar hem pozitivist, hem otoriter hem demokrat olamayacağına göre bu iddia sahiplerinden biri yalan söylüyor olmalı...
Hangisi?
Sanıyorum, bu zor sorunun yanıtını bulabilmek için 1920'lerin koşullarını ve Kurtuluş Savaşı ile Cumhuriyet'in hangi şartlar altında gerçekleştirildiğini iyi bilmek gerek.
Kurtuluş Savaşı verilirken, Anadolu ahalisinin kahir çoğunluğu, nihai amacın Saltanat ve Hilafet'i korumak olduğunu düşünüyordu.
Kürtler'in bazısı özerklik peşindeydi.
Komünistler, Sovyet devrimine özeniyordu.
Bütün bu farklı eğilimlerden, ortak bir mücadele azmi yaratabilmenin yolu, hepsine yönelik sıcak mesajlar vermekten geçiyordu.
O yüzdendir ki, Meclis'in açılışında eller açıldı, dualar edildi, Kürtler'e özerklik vaat edildi, muvazaalı bir resmi komünist parti kurulup Sovyet etkisindeki komünist hareket yok edildi.
Ulus olma sürecinde din yerine tutkal olarak Türklük ruhu gerekiyordu; bozkurtlu bayrak düşünüldü.
Ancak bunlar 1920'lere özgü geçici tedbirlerdi; hiçbiri bugün Atatürkçülük adına savunulamayacak kimliklerdi.
O yüzden zaman zaman birbiriyle çelişen bu sözler, tavırlar, tutumlar kargaşasını, Atatürk'ün olgunluk dönemine ait notlarının, konuşmalarının, eylemlerinin süzgecinden geçirmek şart...
Bu yapılmayıp da 1920'lerin kargaşasından rastgele bir fotoğraf çekince Atatürk, herkesin kullanımına açık "Binbir surat"lı bir lidere dönüşüyor ve 'bunca yalancı' içinde kimin doğruyu söylediğini bulmak, hepten güçleşiyor.

Saygılar,

Yazan: ilhan Tarih: January 19, 2006 8:13 PM

Ilhan bey,


1930'da tarihçilere 'Türk tarihinin ana hatları'nı yazdırmaya başladığında, İslam'ın Türk tarihinin sadece bir bölümünü oluşturduğunu, oysa ondan önce de Türklere ait şanlı bir mazi bulunduğunu anlatmıştı. Alfabede, giyside, müzikte Osmanlı'yı çağrıştıran ne varsa silmeye çalışıyordu.


Demissiniz. Oysa ki, Osmanli'yi degil Arap orf, adetleri ve kulturunu cagristiran ne varsa silmeye calismisti. Ecdadiyla her zaman ogunmustur ve Turk gencligine de bunu ogutlemistir.


Ataturk'un ateist veya dindar olup olmadigi tartismalari dincilerin en temel problemidir. Turk devrimlerine ve Cumhuriyet'e saldirmanin en kolay yoludur cunku.


Ataturk'un dindar veya ateist olmasi en buyuk eseri olan Laik Cumhuriyet gercegine zarar vermez. Bu ulke adam olduysa Turk devrimleri sayesinde adam oldu.


Eger insanlarin meydana getirdikleri eserler o kisinin dindar olup olmamasiyla degerlendirilecekse ve bu cok onemli bir kriterse muslumanlarin kopek isirdiginda kuduz asisi olmamasi lazim. Cunku kuduz asisini bir Yahudi bulmustur.


Mustafa Kemal ATATURK, guzel ulkemizin Arap milliyetcisi dincileri tarafindan dinsiz olup olmadigina gore degerlendirildigi icin adam olmamizi saglayan cagdas Turk devrimlerine ve Cumhuriyetimize bu yuzden kin ve nefretle bakmaktadirlar.


Guzel ulkemizin Arap milliyetcisi dincileri insanlari dindar veya ateist olmalarina gore degerlendirmeyin. Eger boyle degerlendirecekseniz ve bunda israr edecekseniz o zaman iki yuzlu davranmayin Kur'an'a uyun Yahudilerle dost olmayin. Ve bir Yahudi'nin buldugu kuduz asisini da kullanmayin.


Saygilar,


Ataman Ertugrul

Yazan: Ataman Ertugrul Tarih: January 20, 2006 12:50 AM

Ataman Bey,

Demişsiniz ki:

"1930'da tarihçilere 'Türk tarihinin ana hatları'nı yazdırmaya başladığında, İslam'ın Türk tarihinin sadece bir bölümünü oluşturduğunu, oysa ondan önce de Türklere ait şanlı bir mazi bulunduğunu anlatmıştı. Alfabede, giyside, müzikte Osmanlı'yı çağrıştıran ne varsa silmeye çalışıyordu.

Demissiniz. Oysa ki, Osmanli'yi degil Arap orf, adetleri ve kulturunu cagristiran ne varsa silmeye calismisti. Ecdadiyla her zaman ogunmustur ve Turk gencligine de bunu ogutlemistir.
Ataturk'un ateist veya dindar olup olmadigi tartismalari dincilerin en temel problemidir. Turk devrimlerine ve Cumhuriyet'e saldirmanin en kolay yoludur cunku."

Eğer, yazımı başından sonuna kadar okumuş olsaydınız, tüm "demişsiniz ki" diye ithaf ettiğiniz cümlelerin bana değil, değerli araştırmacı- gazeteci Can Dündar'a ait olduğunu görebilirdiniz.Ve sizi tanımasam da Can Dündar'ın bu konudaki tespitlerinin daha gerçekçi ve objektif olabileceğini düşünüyorum.

Ayrıca, ben Atatürk'ün (sizin deyiminizle) hem dinciler hem de ateistler tarafından istismar edilip kendi populist propagandalarına alet edildikleri tezimi yineliyorum. Örneğin, www.turandursun.com'da, niçin ilk ana sayfada "atatürk"ün dininin ne olduğunu biliyor musunuz?: a)islam b)sabetaycılık c)ateist, d)...." gibi bir anket var. Niçin ateist bir sitenin ana sayfasında atatürk2ün dinsel görüşüne ait bir anket var? Aynı sayfada, niçin "atatürk'ün cenaze namazının nasıl ve ne şekilde kılındığına dair" dinsiz lik çağrışımlarını yapan soru ve cevaplar var. Atatürk'ün bilimsel görüşlerini önemseyen ateistler niçin bu tür yönlendirmelere gerek duyuyor?

Saygılar,

Yazan: ilhan Tarih: January 20, 2006 3:35 AM

Ataman Bey,
Demişsiniz ki;
“Guzel ulkemizin Arap milliyetcisi dincileri insanlari dindar veya ateist olmalarina gore degerlendirmeyin. Eger boyle degerlendirecekseniz ve bunda israr edecekseniz o zaman iki yuzlu davranmayin Kur'an'a uyun Yahudilerle dost olmayin. Ve bir Yahudi'nin buldugu kuduz asisini da kullanmayin.”

Her şeyden önce, nüfusunun %99’u nun Müslüman olduğu, dine, peygambere ve Kur’an’a inanıp saygı duyan, sizinde yaşadığınız bir ülkede “dinci” terimini kullanırken biraz daha dikkatli davranmanız gerekir. Eğer “dinci” terimi ile islam’ı olduğundan farklı yorumlayıp hurafeler ve gelenekler topluluğu haline getirmeye çalışan “bir avuç insan”ı ima ediyorsanız, bunu özellikle vurgulamanız gerekir. Ayrıca, bu ülkedeki o “bir avuç” insan gibi ateistlerin sayısı da “bir avuç”tur bu ülkede. Önce bunun idrakine varmalıyız.

İş Kur’an daki “Yahudi” ve “Bilim” meselesine gelince, bu tür konularda sizin de çok iyi bildiğiniz üzere aynı Atatürk meselesinde olduğu gibi “provakotör” ve “eyyam”cı güruhlar tarfından çarpıtılıp özünden saptırılmaktadır. Eğer , bir Yahudi “Kabala” felsefesine inanıp bunu yaymaya çalışıyorsa (islamı özünden saptırmaya çalışanlarda olduğu gibi) siz bir ateist olarak da o Yahudi ile bir araya gelmek istemezsiniz. Ancak, bu tüm Yahudi’lerin öyle olduğunu göstermez, aynen tüm dincilerin sizin kasteddiğiniz “dinci”lerden olmayacağı gibi. İkinci olarak, islam’daki “bilim Çinde”de olsa onu gidip al” türünden yüzlerce kelamı ve islamın hurefelerle doldurulmayıp çarpıtılıp bir gelenekler dizini haline getirilme çalışmalarından önce yüzyıllarca bugünkü bilimsel gelişmelerin bir çoğunun İslam bilim adamları tarafından atıldığını size hatırlatmak isterim. Yani, sizde bir ateist, milliyetçi olarak, o temeli atılan bilimsel buluşlardan faydalanıyor olabilirsiniz şu anda.

Ayrıca sizin miliyetçilik mantığınızı gerçekten anlayabilmiş değilim. Size yaşınızı sormak durumunda hissettim kendimi. O zaman sizde Charles Darwin’in fikirlerini öne çıkarıp, kendi ideolojinizi o fikirlerle destekleyince, Darwin’in ana vatanı olan İngiliz Milliyetçisi mi olmuş oluyorsunuz? Böyle saçma bir görüş olabilir mi?O zaman sizde, gerçek, saf Türk kanı taşıyan kişilerin görüş ve fikirlerine saygı duyup onları benimseyeceksiniz sadece ve sadece. Ayrıca, sizi gerçekten anlayamıyorum. Her fırsatta gerçek Türk milliyetçisi olmakla övünen sizsiniz. Aynı zamanda ateizm’i destekleyen fikirleriyle baş üstüğünde tuttuğunuz Darwin’i destekleyen de sizlerseniz? Peki Darwin’in Türk ırkı için nasıl hakaretlerde bulunup aşağıladığını bilmiyor musunuz? Bu nasıl gerçek bir milliyetçilik anlayışıdır?

Siz hem “gerçek Türk milliyetçisi” olduğunuzu hem de “ateist” olduğunuzu ve dinin ve Allah inancının bu topluma ne kadar zarar verdiğini her fırsatta belirten bir insansınız.Eğer, türk toplumu için konuşuyorsak, hem dinin toplumdan soyutlanması paralelinde bir ateizm politikası yapıp, bir yandan da gerçek bir Türk Milliyetçisi olduğunu iddia etmek biraz çelişen kavramlar gibi geliyor bana. Çünkü gerçek bir Türk Milliyetçisi= ne olursa olsun o ülkenin bütünlüğü ve birliği için kendi kişisel fikirlerini bile feda edip o ülkenin çıkarları pararlelinde demeçler verip orta yolu bulmayı gerektirir..Dinlerin tamamen yok sayıldığı ve Allah’a inanılmayan toplumlar (bireysel değil genel bazda) hep komunist, marksist ideolojilerin hakim olduğu toplumlar olmuştur bu güne kadar. Onlarında bir çoğu yıkılmıştır günümüzde. Eğer sizin istediğiniz gibi dinin ortadan kaldırıldığı, Allah inancının olmadığı bir millet olursa Türk milleti, bu milletde bunun getirisiyle yavaş yavaş Komunizm, Marksizm gibi rejimler hakim olmaya başlamaz mı? Bu rejimlerin hakim olduğu bir toplum ise sizin gerçek Milliyetçilik fikriniz ile bağdaşır mı?

Yani, siz gerçek bir vatansever olarak, bu toplumdaki Allah ve din inancını ortadan kaldırılmasının bu toplum için daha mı iyi, hayırlı olacağını düşünüyorsunuz gerçekten? Bu milletten dini ayıklama gibi bir çaba olursa (size göre doğrusu bu olsada)kaş yapayım derken göz çıkarmış olup daha büyük bir kaos ve bölünmeye yol açılabilir diye sordunuz mu kendi kendinize hiç?Yoksa gerçek bir vatansever olarak, bu toplumdan dini ve Allah inancını soyutlamanın bu topluma yarardan çok zarar getireceğinin muhakemesini yapar ve kendi düşüncelerinizi toplum menfaati için kalbinize gömerek bir ölçüde feda eder ve bu topluma yerleşmiş ve onu “bir” yapan unsurlardan biri olan “dini” yok etmeye çalışmak yerine, o dini doğru şekliyle, hurafelerden ayıklanmış biçimiyle yerleştirme çabalarına katkıda mı bulunmanız gerekir, gerçek bir milliyetçi ve vatansever olarak? Çünkü vatanseverlik, toplumun gerçek menfaati yönünde fedakarlık gerektirir. Sizde gerçek bir vatansever olarak benim dediğim en doğrusudur ve olacak tavrı sergilerseniz bu bir vatanseverlik olmaz, ancak egoistlik olur. Bu şöyle bir felsefeye benzer: “ben hem evleneceğim hem de her gün başka bir kadınla çıkıp gezeceğim”.

İkinci olarak, 70 milyonluk T.C. deki halkın en az 69 milyonu dine, Allah’a ve Peygambere inanıp saygı duyuyor. Geri kalan inançsız kesimin bir kısmı ise Sosyalizm, Marksizm gibi ideoloji taraftarları ve milliyetçilikle zaten bağdaşmazlar. O zaman sizin açınızdan bakıldığında bu toplumdaki (en az)69 milyon insanın hepsi sırf peygambere saygı duyup fikirlerine değer verdiği için, bazıları da dini vecibelerini yerine getirdiği için sizin kadar “gerçek bir milliyetçi” olmuyor öyle mi? Böyle (ilk defa rastladığım)bir milliyetçilik anlayışına ancak şu ad verilebilir: "Atamanizm” : )

Saygılar,

ilhan

Yazan: ilhan Tarih: January 20, 2006 1:21 PM

Ilhan bey,

Cok uzun uzun yazmissiniz elleriniz dert gormesin ama tamamen yanlis yorumlarda bulunup alinti sahtekarligina da alet olmussunuz. Darwin'in Turkler hakkinda asagilayici sozler soyledigini iddia ettiginiz sey tamamen bir alinti sahtekarligidir. Sanirim bunu Muhammed'in "Turkler oldurulmeden kiyamet kopmayacaktir." hadisini ortbas etmek icin soylediniz. Turk'um demeye korkan Turkiye'nin dincileri bu hadis yuzunden korkuyorlar olsa gerek.

Evet ben yurtseverim ve milliyetciyim. Ama Ataturk milliyetcisiyim. Cok keskin bir Kemalist'im. Can Dundar'in Ataturkculerinden degilim. Yani Ataturkcu degil Kemalistim!

Mustafa Kemal'in ve Kemalistlerin din'le hicbir problemleri olmamistir ve yoktur. Problem Arap Milliyetciligini din diye dayatmaya kalkisanlarladir. Hiristiyan dunyasi nasil din'i kiliseye ve insanlarin vicdanlarina hapsedip ortacag karanligindan kurtulup insan haklarinda, siyasette, bilimde ve teknolojide ilerleme kaydettiyseler Mustafa Kemal de bu dusunceyle din'i olmasi gereken yere koymustur. Yani gercek yerine insanlarin vicdanlarina. Adam olmamizi, bugun ku sayginligimizi da buna borcluyuz.

Bakiyorum Darwinizm'den sonra yeni hayal kahramaninizi da yaratmissiniz Atamanizm hayirli olsun. Hayal kahramaniniz Darwinizm'le cok degil bir 10 ~ 30 yil daha mesgul olursunuz. Sonra yuzyillarca dunya duzdur dedikten sonra nasil susup kaldiysaniz yine ayni sekilde susmak zorunda kalacaksiniz. Simdi hemen bana Kur'an'dan dunya'nin yuvarlak oldugunu ima eden ayet'ler gostermeyin. Cunku dunya'nin butun dincileri benim icin aynidir. Dunya'nin yuvarlak oldugu gozlemlenip kanitlandiktan sonra ortaya cikip bakin Kur'an da var zaten bu demenin manasi yoktur. Hiristiyan dincileri yuz yillardir dunya duzdur diye ahkam keserken neden bir Allah'in kulu yahudi ya da musluman cikip da hayir dunya duz degil yuvarlaktir dememistir?

Kisaca dinlerin neden ibadethanelere ve insanlarin vicdanlarina hapsedilmesi gerektiginin ozeti budur.

Saygilar,

Ataman Ertugrul

Yazan: Ataman Ertugrul Tarih: January 20, 2006 4:26 PM

Ataman Bey,

Her şeyden önce siz nasıl Turan Dursun ve İlhan Arsel gibiyazarların İslama karşı olan suçlama sahtekarlıklarından etkilendiyseniz benim de Darwin hakkında fikir üreten bazı kaynaklardan etkilenmem ve bunları kullanmam çok doğal.

Ayrıca açıkça, siz, kendi ağzınızla söylediğiniz gibi tüm dincilere düşmansınız. Yani, benim gibi Atatürk'e ve prensiplerine saygı duyan bir yandan da Allah ve Kur'an'a inananlara da düşmansınız demek ki, yukarıda söylediğinize göre çünkü Türkiye'nin %99'u o ya da bu şekilde müslüman. Ayrıca, daha önce de belirttiğim gibi şu anda klavye karşısında bize bu rahatı bırakan şehitler de (sizin deyiminizle) dinciydi.

tüm Müslümanları temsil ettiğini göstermez. Ateş gerekli bir varlıktır; ancak, ateişi ev kundaklamak için kötü bir amaçla da yemek yapmak için gibi yararlı bir amaçla da kullanabilirsiniz. Şimdi siz ateşi kötüye kullananlar var diye, ateşi kökten kaldırıp atalım derseniz bu ne mantığa ne de vicdana uyar. O zaman kötü doktorlar var diye hiç doktora gitmeyeceksiniz veya bozuk yemekler var diye hiç yemek yemeyeceksiniz olur mu öyle şey hiç. Aynı bunun gibi, islam’ı özünden saptırıp yanlış lanse edenler, terörize edenler var diye siz o dini kökten kaldıralım ne gerek var diyemezsiniz. Sizin ateizm olgunuzu da kötüye kullanıp belirli amaçlarda kullananlar vardır. O zaman siz de ateizm’i kökten red edeceksiniz. Bu tamamen bir çocuk mantığıdır. Siz şimdi şöyle bir şey diyebilir misiniz: “11 Eylül saldırılarını yapan Müslümanlarla dünyadaki tüm Müslümanlar aynı görüşte, tüm Müslümanlar o insanların ölümüne alkış tuttu.” Böyle bir mantık olabilir mi?

Örneğin, herhalde sizde biliyorsunuzdur “temizlik” islamın temel kurallarındandır . Ancak, bu gün islamı temsil ettiği düşünülen bazı Arap toplumlarında bu kurala riayet etmeyip pislik içinde dolaşan Müslümanlar var diye, bu suçu “dine” yükleyemeyiz. Türkiye’ye gelen Arapların bazıları büyük tuvaletlerini gazete kağıdına yapıp çöpe atıyorlardı. Şimdi, siz bu örneğe bakıp ta “işte Müslüman” derseniz haksızlık etmiş olursunuz. İslam’da sosyal yaşamın en önemli ve kolay kolay affı olmayan kurallarından birisi kul hakkı yememektir. Bu kurala riayet eden birisi bırakın, hırsızlık, yapıp adam öldürmek, kırmızı ışıkta geçtiği zaman bile üzülüp rahatsız olur. Yani, bireysel hataları yapanların olması onlarının yaptığının doğru olduğu ve bütüne maledilmesi anlamına gelmez. Ama şöyle derseniz haklılık payınız vardır: “O zaman siz bilinçli olduğunu düşünen Müslümanlar o bilinçsiz Müslümanları bilinçlendirin” evet bu konuda haklısınız.

Milliyetçilik ilkesi, bütün çağdaş uluslarla uyum içinde yaşamakla birlikte, Türk toplumsal varlığının ÖZEL KARAKTERİNİ ve başlı başına bağımsız kimliğini saklı tutmayı esas sayar. Bu bakımdan kendi ÖZÜNE aykırı akımların ülkeye girmesini ve yayılmasını istemez. Ateizm’de bu ülkenin yüzyıllardan beri sahip olduğu ÖZE aykırı bir akımdır ve yayılmaya çalışan bir akım olarak görülürse, o da bizim açımızdan zararlıdır ve çağdaşlıkla bağdaştırılması falan da çok yanlıştır ve Türk milletinin özünü bozarak sizin deyiminizle dincilerin verdiği zararı başka açılardan verir.

Kur'an'da ki bilimsel mucizelere gelince, her şeyden önce o dünyanın yuvarlaklığını ispat etmeye vb. şeyleri ispata çalışan bir kitap değil bazı ahlaki, hukuki, sosyolojik unsurları içinde barındıran bir kitaptır. Ancak, içinde bilimsel bazı gerçeklerde vardır.
dilerseniz wwww.mucizeler.com gibi sitelerden bakabilirsiniz.

Unutmadan şu sözünüzü size hatırlatarak size bir şey sormak istiyorum. " ben, ayrım kabul etmeden tüm dincilerin düşmanıyım dediniz" Peki bu ülkede dost olarak gördükleriniz kimler?

Saygılarımla,

Saygılar,

Yazan: ilhan Tarih: January 21, 2006 12:28 AM

İlhan Bey,

Siz burdan ateistforumdaki şeyleri benimle tartışarak ne elde etmeye çalışıyorsunuz. Ateistforum hiç tahmin etmediğiniz kadar demokratik ve özgür bir ortamdır. Bence siz düşüncelerinizi açık açık orda dile getirin. Ben kimsenin avukatı değilim veya kimsenin yaptıkları beni bağlamaz. Bir sorununuz varsa bunları onlara söylemeniz lazım. Ateistforuma ve turanursun.com forumlarına üye olup derdinizi ve isteklerinizi orda dile getirin.

Saygılar

Yazan: Da Vinci Tarih: January 21, 2006 2:27 AM

Ilhan bey,

Kimseyi dusman olarak gordugum falan yok. Bunu nerden cikarttiginizi anlayamadim. Kemalist'lerin de ateist'lerin de boyle bir derdi yok.

Kendi dusmaninizi kendiniz yaratiyorsunuz siz. Arap milliyetciliginin ve geleneklerinin din diye dayatilamasina ve kulturumuzun bir parcasiymis gibi gosterilmesine karsi cikiyorum sadece. Kemalizm'in ozunde de bu var zaten. Kemalist yurtsever dindarlar neden dusmanim olsun ki? Butun sorun Arap milliyetciligi guden dindarlarda. Bunlarin basari sansi da "SIFIR" zaten. Kaldi ki Turkler, onlarin yanip tutustugu Araplar gibi musluman olamazlar. Cunku 1400 yil oncesine saplanip kalmak Turklerin dogasina aykiridir.

Turan Dursun ve Ilhan Arsel gibi detayli Islam dini arastirmalarini okumaya hic gerek yok benim tek kaynagim Kur'an. Aklini imaninin onune koyup bastan sona dikkatlice Kur'an'i okuyan herkes neyin ne oldugunu anlar zaten. Evet Islam dini ve Kur'an evrensel olabilir ama olsa olsa sadece Araplar icin evrenseldir. Islam'in ne kadar evrensel bir din oldugunu yeryuzunun inanc haritasindaki toplam dunya nufusu icersindeki orani gosteriyor zaten.

Ilhan bey Kur'an'in tum zamanlara hitap eden evrensel bir kitap oldugunu iddia etmeyeceksiniz umarim?

Saygilar,

Ataman Ertugrul

Yazan: Ataman Ertugrul Tarih: January 21, 2006 2:59 PM

Sayın Akyol,

Yazınızda şöyle bir bölüm var, tamamen yanlışlarla dolu:

"Bugün de İslam dünyasının sorunu, İslam değil; bilim, felsefe, sanat, kültür gibi seküler alanlardaki geriliği. Bu alanlarda geri olduğu için, İslam'ı da kısır bir şekilde anlıyor, neyin din neyin gelenek olduğunu ayırd edemiyor, dinin modern durumu göz önüne alan yeni yorum ve içtihatlarını yapmaya girişmiyor. Karşısına çıkan yeni problemlere karşı yeni çözümler geliştirmekte ağır kalıyor. Her şeyin "nakil" ile açıklandığını kabul eden zihniyet, yeni duruma göre "akıl" geliştirmekte zorlanıyor. Bazen de "tepkisel akıl" geliştiriyor."

Bir kere "bilim, felsefe, sanat, kültür gibi alanlar" seküler değil. İslâm, bir din olarak hayatın tümünü kaplar.
İki; bu alanlarda gerilik sözkonusu değil; nereden bakıldığına bağlı. Amerika'dan bakarsanız rakamsal olarak Hollywood sineması büyük gözükebilir. Aslında bir fiyaskodur. İran'dan bakarsanız da İran sineması büyük gözükebilir. Bir Arap şairinin, bir Türk şairinin üretimi çok fazladır.
Üç; söylediğinizin tam tersi, bu alanlarda çok ilerlediği için, bu alanlardaki faaliyetlerini dinden kopardığı için ikilem içinde ve kafası bölnmüş olarak yaşıyor.
dört; sahip olduğu son din -çok alt katmanlarda da olsa- son din olduğu için modern zamanların gerektirdiği tüm yorum ve açıklamaları haizdir.
Uygun akıl ve düşünce sahiplerinin dini tanıması gerekmektedir. Modernizmin ne olduğunu da anlamak gerek.

Yazan: Ömer AKSAY Tarih: January 22, 2006 4:03 PM

Sayın Aksay,

İtirazlarınızın mantığını anlıyorum ve kayda değer buluyorum.

demişsiniz. Oysa bence mesele bu kadar basit değil. İslam, elbette, hayatın tümüne ışık tuacak ilkeler verir. Ama hayatın farklı alanlarının hepsine dair kurallar bütünü getirmez. Namazı veya oruca dair getirdiği detayları kuralları, sanatın veya bilimin nasıl yapılacağına dair getirmez. Nasıl opera söyleneceğini veya nasıl kimya deneyi yapılacağını hangi İslami nastan öğreneceksiniz? Veya trafik kurallarını? Ben bunlara "seküler alan" diyorum. Müslümanların da seküler alanlara Müslümanca bakışı olur, ama bunların "İslami kuralara göre düzenlenmesi" bence pek doğru olmaz. Çünkü bunlar hakkında İlahi kurallar yoktur ve koyulmaya çalışılan kurallar da kaçınılmaz olarak insani olur.

Dolasıyla "İslam sadece inanç ve ibadeti düzenlesin" diyen sekülerist mantığı da, "İslam her şeyi kapsar" diye kestirip atan "İslamcı" mantığı da yanlış buluyorum. İslam elbette her şeyi kapsar, ama insanların niyetleri, amaçları, ahlaki ilkeleri yoluyla...

İslam dünyasının geri kalmış olup olmadığına gelince. İran sineması örneğiyle her şeyi açıklamak mümkün değil ve bence İslam dünyasının son iki yüzyıldır pek iyi bir durumda olmadığı bir vakıa. Zaten son iki yüzyıldır da pek çok müslümanın kafa yorduğu bir mesele. Ama siz yine de "İslam dünyası gayet iyi durumda" diyorsanız, siz bilirsiniz. Ben iyi durumda olmadığını düşündüğüm için, daha iyi nasıl olur diye düşünmeye gayret ediyorum.

Saygılar

M.A.

Yazan: Mustafa Akyol Tarih: January 22, 2006 4:40 PM

Ataman Bey,
Öncelikle, bir açıdan sizinle ortak bir paydada buluşabildiğim için memnun oldum. Ayrıca, içimden geçirdiğim ve birazını da buraya yansıttığım bir şekilde “dindar her insanı potansiyel bir düşman” olarak görebileceğiniz şekilde düşündüğüm içinde özür diliyorum. Başka mesajlarınızdaki biraz sertçe üslup ve tavrınızdan böyle bir düşünceye sahip olduğunuzu düşündüm ve kendime kendime şöyle dedim:
“Ataman Bey , Türkiye’de “Elmamdülillah ben müslümanım”, “peygamberim, Hz Muhammed”, “kitabım, Kur’an” diyen birini, bu zihniyetinden bir önce kurtulması gereken irrite edici biri tehlike olarak görüyor ve. Bu tehlikenin giderilmesi için de “Elhamdülillah müslümanım” diyen bir T.C vatandaşının bu cümleyi bir an önce unutup “Ne Mutlu Türküm Diyene” şekline döndürmesi gerekiyor. Hem “Elhamdülillah Müslümanım” hem de “Ne Mutlu Türküm Diyene” diyebilen milyonlarca insanı ise yok farzediyor ve dışlıyor”
gibi bir vehime kapıldım. Oysa siz dengeli bir şekilde hem dinine hem de Türklüğüne, sahip çıkan insanlara da saygı duyuyorsunuz. Buna memnun oldum. Ve başta yanlış düşündüğüm için tekrar kusura bakmayın.
Daha önce de belirttiğim gibi Atatürk çok zeki, ileri görüşlü bir insandı ve Kur’an’ı Türkçe’ye çevirttirerek, bir çok insanın belkide körü körüne, anlamını tam bilemeden okuduğu kutsal kitabın anlamını idrak edebilmelerine yardımcı oldu. Ayrıca, diğer dini bazı kurumları yasaklayarak, o anda insanların algıladığı gibi dini tamamen yok etmek için değil, bu kurumların kişisel çıkarlara alet edilerek yozlaştırılmasına engel oldu. Ayrıca, onun ölümünden sonra bazı kişilerin, din alanında yaptığı aşırı baskıların da Atatürk’e mal edilmesini de çok yanlış buluyorum.
Ancak, Ataman Bey, iş Kur’an’ın evrenselliğine gelince, evet ben Kur’an’ın evrenselliğine inanıyorum. Ataman Bey, sizin Allah’a ve dolayısıyla dinlere de inanmayan bir insan olarak Kur’an’ın ayetlerinde çelişkiler, evrensellikle bağdaşmazlıklar, sadece Arap toplumuna indirgemeler… göreniz çok doğal. Kendimi bir an için sizin yerinize koysam bende öyle düşünürdüm. Kur’an’ı sadece bire bir mealleri ile okumak da insanı bu fikre götürebilir. Şimdi, belki inanmadığınız için haklı olarak bu söyleyeceğim de size saçma gelecek ama her yüzyılın, Kur’an’ı içinde bulunduğu çağın özelliklerine göre tefsir eden bir mücedid’i vardır.
İçinde bulunduğumuz asır her yönden “materyalist” değerleri ile ön plana çıkan bir asırdır. Yani, biz Müslümanlar için bu asırda, bazı detay kabul edilen sünnetlerin uygulanmasından önce, ilk olarak “imanın kurtarılması” önemlidir ve gerekmektedir. Yürümeye geçmeden koşmaya başlarsak, ne yürümeyi ne de koşmayı tam başarabiliriz.
Yani, size çok açık söylemek istiyorum ve lütfen bana alınmayın; tamamen mantık kuralları çerçevesinde, pozitivist, determinist ve materyalist bir bakış açısı ile Kur’an’ı ve diğer ilahi dinleri algılamak söz konusu olamaz. Çünkü, sizin için; ruh, cin, melek, şeytan, ölüm sonrası hayat vb’nin somut bir açıklaması ve ispatı yoktur ki buna inanasınız.

Saygılar,

Yazan: ilhan Tarih: January 24, 2006 10:21 PM

Ilhan bey,

Karsilikli olarak birbirimizi anlayabildigimize sevindim.

Yanliz Kur'an'i bastan sona okuduktan sonra mi evrensel olduguna karar verdiniz bunu bilmek isterim. Muhammed kolelik duzeninin hukum surdugu bir donemde yasamistir. Peygamberligi ve dolayisiyla Kur'an ayetleri de bu donemde indirilmistir. Ayetlerin buyuk bir bolumu (%85'i) 622 yillarinin Medine'sinde inmistir. Bu ayetler de sosyal hayatin ve toplumsal duzenin saglanmasina yoneliktir. Bunu hangi bakis acisiyla okursaniz okuyun bu ayetlerde anlatilanlar ve yasanmis olaylar 622 yillarinin Medine sartlarinda gerceklesmistir. Simdi buradaki ayetleri gunumuzde hangi evrene uyarlayabilirsiniz?

Dort es'e kadar es alma izni yetmiyormus gibi cariyelerinizden (seks kolesi) istediginiz kadar es alinabilecek bir duzen bir evren kaldi mi? Insanlarin pazarlarda parayla satildigi insanlik onurunu ayaklar altina alan bir kolelik duzeni kaldi mi? Bu duzenin tekrar tesis edilmesi gunumuzde artik mumkun mudur?

Ben Kur'an'in ilahi bir emir olmadigini Kur'an'i bastan sona okuduktan sonra anladim. Bunun asil en buyuk kaniti da Muhammed oldukten sonra Islam yuzlerce mezhep ve binlerce tarikatlara bolunmustur. Olumunun uzerinden cok fazla sure gecmeden halife kani bile dokulmustur. Bence Kur'an 622'li yillarin Medine'sinin aynasidir. Basli basina Muhammed'in hayatini incelemek bile Kur'an'i anlamaya yeterlidir. Liderlik vasiflari olan o donemin ustun kisiligine sahip bir insani. Mucadelesinden de zaferle cikmayi basarmis toplumuna onderlik etmis ayni zamanda asker, komutan, devlet kurucusu bir insandir Muhammed.

Getirdigi dini ve duzenini kabul ettirebilmek icin o donemde suregiden bir cok adet ve geleneklere cok akillica bir sekilde dokunmamistir. Degistirmeye de calismamistir.

Buna benzer daha cok ornekler verebilirim. Dolayisiyla Kur'an daki hukumler gunumuz sartlariyla bagdasmamaktadir. Bagdasmasida dusunulemez. Akil ve mantik da bunu gerektirir.

Saygilar,

Ataman Ertugrul

Yazan: Ataman Ertugrul Tarih: January 26, 2006 4:43 PM

Ataman bey,
Öncelikle, izninizle şunu söylemek istiyorum;
Sizde kabul edersiniz ki inananlar ile inanmayanlarin yaptığı argümanlardaki daha ilk başlangıç noktası, iki grubun din konusunda herhangi bir noktada uzlaşmasını imkansız kılıyor. Kastettiğim nokta şu:
a) İnananlar, Allah’ın varlığını, inanmayan kişilerin, nasıl olurda, içinde yaşadığımız kainatta bunca net ve mucizevi deliller varken, akıllarını kullanarak hala idrak edemediklerini hayretlerle izliyor. Ve bir inanan inanmayanın bu inkarını bir AKILSIZLIK olarak nitelendiriyor.
b) İnanmayanlar, görmediğim, ispatlayamadığım bir varlığa ve dolayısıyla ona ithaf edilen kavram ve değerlere inanamam diyor ve aklını kullanan Allah’a ve Ona ithaf edilen değerlere değil madde ve pozivitist,determinist bilim boyutunda açıklanan şeylere inanır diyor. VE bir inanmayan, bir inananın inancını bir AKILSIZLIK olarak nitelendiriyor.

Yanlış bir tespit yapmışsam, doğrusunu siz söyleyin lütfen. İnananlar gerçek aklın imanı yakalayacağını, sizler ise gerçek aklın bu yönde bir imanı reddeceğini iddia ediyorsunuz. İki grupta birbirini, içine düştüğü düşünce boyutundan bir an önce kurtulması gereken acınası bir insan olarak görüyor.

Durum bu şekilde iken yani, iki tarafta birbirlerini beyinleri yıkanmış ve bu beyin yıkanmışlıklarından bir an önce kurtulması gereken gürühlar olarak görürken, bu doğru yolu gösterip kendi tarafına çekme işlemini yapmanın en iyi yolu ise karşı fikre anti-tezler üreterek saldırmak ve üste çıkmaya çalışmak (her iki taraf içinde geçerli).
İnanmayanlar, Kur’an ayetlerinde bazı çelişkiler olduğunu, İnananlar ise Kuran’ın evrensel olamayacağını vb… iddia ediyor bizlerde Kuran’ı gerçekten tefsir eden ve Kuran’ın özünü anlayan insanların bunu çok rahatlıkla başarabileceğini ve Allah’a ulaşma yolunda bunun şart olduğunu söylüyoruz.
Sizde biliyorsunuz ki çıkış noktası bu kadar uçurumsal iki zıt fikirsel bir temelden yola çıkan bir argümanın sonu olmaz; zincirleme bu olay uzayıp gider ve bir kısır döngü halini alır ve her iki tarafta karşı tarafın öne sürdüğü savlardan tatmin olmaz veya tatmin olmak istemez.
Ama yine de ben sizin öne sürdüğünüz konuları, cüz-i bilgim dahilinde kendime göre cevaplamaya çalışayım;
İlk olarak, 4 kadınla evlenme meselesini ele alırsak; Sizinde bildiğiniz İslam’daki, bir erkeğin dört kadınla evlenebilme sınırlamasının amacı, o erkeğin cinsel dürtülerini tatmin etmesi değil. Yardıma muhtaç, geçimlerini sağlayacak durumda olmayan (dulda olabilir) kadınları, gözetip himaye altına almaktır. İslam 4 kadınla evlenilmesini emretMEmektedir. Daha önce 40 kadına kadar olan hakkı 4 kadınla sınırlandırıp, bunuda istismar edilmemesi için, yukarıdaki şartlarla sınırlandırmıştır. Ayrıca Hz Peygamber, veda hutbesinde ve diğer fırsatlarda bu konunun kesinlikle istismar edilmemesini ve kadınlara haksızlık yapılmamasını nasihat etmiştir. E bugünkü Arap şeyhlerinin bu konuyu istismar edipte cinselliğe veya bazı zevklerine alet edip dayandırmaları İslam’ın suçu olamaz. Bu, durumu işine geldiği gibi görüpte, kuralın sırf ŞEKLİ kısmını uygulayanlarıp iletmek istediği mesaj ve özü kavrayamayanların sorunudur bu..

Ayrıca, günümüzde de bu çok kadınla evlenme (veya gayri-resmi birlikte yaşama durumunun) İslam’a inanmayan Türkler ve Avrupa toplumlarında da icra edilmediğini iddia etmeyeceksiniz umarım. Türkiye’de veya batıda bir çok erkek “metres”lik müessesi altında o günkü toplumun istismarından (ve Hz peygamberin nahisatlerine karşın) çok daha büyük, bilinçli istismarlarda bulunmaktadırlar. Yani, bir çok erkeğin gayri-resmi hanımları mevcuttur, her toplumda. Desparate House Wives vb. dizileri seyrederseniz bu ve bu tip örneklere şahit olabilirsiniz.

İşte İslam’da öncelik olan şekli değil o şeklin icabettirdiği öz ve hali yakalayabilmektir.

İş kölelik ve cariyelik tartışmasına gelince, bu duruma da bu açıdan bakabilirseniz, sanırım durumu idrak edersiniz;

Evet haklısınız, günümüz toplumlarında tabii ki o türden bir kölelik mevcud değil. Ancak, ısrar ile vurgulamak istediğim nokta şu:

Örneğin biz şu anda, 2006 Türkiyesinde, 2004 Türkiyesinde kullandığımız para birimini (TL) kullanmıyoruz belki ileride EURO’ya geçeceğiz kim bilir?. Daha iki sene önce kullandığımız para birimini şu anda kullanmıyoruz diye o para birimini birden bire ortadan kaldırmadık. Bir alıştırma ve entegrasyon devresi geçirdik ve halk yeni YTL’ye adapte oldu. Ama, paranın bazı özellikleri değişti diye o para ile yaptığımız işler değişmedi. Yani, şekil değişti ama öz aynı kaldı.

Ben şu açıdan size katılıyorum; Çağımızda Hz. Peygamber “sağ eli ile yemek yedi” diye sağ eli ile yemek yemeyi zaruri görenler, Hz. Peygamber “dişlerini fırçalamak için misvak kullandı”diye bugünkü diş macunlarını reddederek “misvak” alarak kullananlar ve buna benzer bir çok ince detaycı uygulamaları yapanlar var. Tabii ki bu insanlar, içinde bulundukları toplumu yanlışça yönlendirmeden, kendi içlerinde, evlerinde bireysel olarak istedikleri detayı uygulayabilirler, buna saygım var. Bunu istismar etmeden ve içinde yaşadıkları topluma da fikirsel bazda zarar vermeden isteyen kendi içinde şalvar giyip gezer, isteyen de Allah’ı inkar eder. Ancak, daha öncede ısrarla belirttiğim gibi İslam’da esas olan Kuran’daki ayetleri ve sahih hadis ve sünnetleri günümüze çağa entegre edebilmektir. Aksi taktirde, Hz peygamber zamanında sadece deve ile yolculuk yapılıyor diye şu anda da motorlu taşıtları reddedip deve ile yolculuk etmeliyiz gibi saçma bir durum çıkar ortaya. İşte, İslam’dan sizinde soğumanızı sağlayan insanlar bu özü değil de şekli ön planda tutanlar veya safça doğrunun böyle olduğunu düşünenler.
Örneğin, (bunu söylemek hoş değil ama) ben namaz kılıyorum, oruç tutuyorum, İslam’da farz olarak emredilen uygulamaları kendi çapımda yapmaya çalışıyorum bilinçli bir şekilde, özünden saptırmadan. Bununla birlikte çağdaş giyiniyorum, her gün tıraş oluyorum, arkadaşlarımla gezip sosyalize oluyorum, felsefe okuyorum, Atatürk’e son derece saygı duyuyor ve Allah’a bizlere onun gibi bir lider gönderdiği için teşekkür ediyorum
Saygılarımla,

Yazan: ilhan Tarih: January 26, 2006 11:55 PM

Sayın Ertugrul,

"Ben Kur'an'in ilahi bir emir olmadigini Kur'an'i bastan sona okuduktan sonra anladim."

'Kurancı' filan diye etiketlenmek endişesi ile de olsa bu ifadeniz üzerinde bir parça durmak istedim. Öncelikle bir kitabın 'ilahi bir emir' olması için hangi özellikleri taşıması yada hangi özellikleri taşımaması gerekir. Burada nasıl bir ölçüt kullanılacak? Siz böyle evrensel bir ölçüt buldu iseniz bunu kısaca belirtir misiniz? 'İlahi bir emir' nasıl olmalıdır? Nasıl bir kitap için "Evet, bu ilahi bir emirdir" yada bıraktık bunu, "Evet, bu ilahi bir emir olabilir" diyebiliriz. Ne tür bir kitabın 'ilahi bir emir' olma ihtimali vardır?

Siz Kuran'ın 'ilahi bir emir' olmadığını iyiden iyiye anlamış biri olarak bu konuda herkese yardımcı olabilirsiniz.

Saygılar...

Cengiz Cebi, felsefe öğretmeni

Yazan: Cengiz Cebi Tarih: January 27, 2006 3:03 AM

Sayin Cengiz Cebi,

Cok basit her seye muktedir ilahi bir guc peygamberi araciligiyla gonderdigi vahiylerde peygamberinin amcasina beddua etme geregi duymaz. Peygamberinin ozel ihtiras ve istekleriyle ilgilenmez.

Her seye muktedir ilahi bir guc ilahi emirlerini 20-25 yilda peyder pey gondermek yerine bir seferde gonderir. Once kitap yazilir sonra insanlarin buna uymasi istenir. Oysa ki, Kur'an da anlatilan butun olaylar onceden yasanmis sonra jet hiziyla ayetler indirilmekte gecikmemistir. Muhammed'in butun eylem ve gonlunden gecenler dahil vakit kaybetmeksizin ayetlerle desteklenmis.

Zaten Muhammed'in basa gecip Kur'an daki bu vahiylerle devleti yonetmesi baslibasina bunun ilahi olamayacaginin kanitidir. Cunku ayetlerin %85 gibi buyuk bir kismi Medine'de yasanmis olaylari anlatmaktadir. Tamamen yerel kurallar ve yasayis manzumesidir baska bir sey degildir. Dikkatlice incelerseniz hicbir gelenek ve ibadetlerde ufak tefek degisiklikler disinda bir degisiklik yoktur.

Sonuc olarak Muhammed'in o donemin en akilli insani oldugu kesin. Toplumuna onderlik etmis ve Kur'an'i dogrultusunda devlet kurmus ve yonetmistir.

Saygilar,

Ataman Ertugrul

Yazan: Ataman Ertugrul Tarih: January 27, 2006 1:26 PM

Sayın Ertugrul,

Açıklamanız için teşekkürler.
Buna göre 'ilahi bir emir'in taşıması gereken özellikler:

1.Bir seferde gönderilmek.
2.Önce yazılıp sonra kendisine uyulmasını istemek.
3.Gelenek ve ibadetlerdeki küçük değişiklikler dışında daha büyük değişiklikler getirmek.

'İlahi bir emir'in taşımaması gereken özellikler:

1.İnsanlara beddua etmek.
2.Peygamberin özel istek ve ihtiraslarıyla ilgilenmek.
3.Tümüyle yaşanmış olayların anlatımından oluşmak.
4.Peygamberin gönlünden geçenleri derhal desteklemek.
5.Yerel kuralların ve yaşayışın manzumesi olmak.

Böylece sizin 'çok basit' dediğiniz (evrensel) ölçütleri belirtmiş olduk. Bu arada Kuran'ın 'ilahi bir emir' olup olmadığını değil, herhangi bir kitabın 'ilahi bir emir' olabilmesinin koşullarını sormuş olduğumu da hatırlatayım. Dolayısıyla bu koşulları yerine getirmiş bir kitabın 'ilahi bir emir' olabileceğini ileri sürüyorsunuz. Yalnız oldukça basit görünen bu koşulların nasıl belirlendiği de ister istemez bilinmek istenir.

Saygılar...

Cengiz Cebi, felsefe öğretmeni

Yazan: Cengiz Cebi Tarih: January 28, 2006 1:33 PM

Ataman Bey,

Diyanet İşleri Başkanlığı'na

"Kuran'ın Hz. Muhammed tarafından yazılmadığının kanıtı ya da kanıtları nelerdir?"

diye sormuştum. Gelen cevap aşağıdaki gibidir. Uzun ama okumanızı tavsiye ederim. (Uzunluğu sebebi ile yorumculardan ve okuyuculardan özür dilerim ama anlamı bozmamak adına gelen cevabı kesmek istemedim.)

"Ümmi: Anasından doğduğu gibi kalan; yeni bir bilgi edinmemiş olan; okuma-yazma bilmeyen. anlamlarına gelmektedir.

Kur'ân-ı Kerîm'de Peygamber (s.a.s)'in neden bu vasıfla vasıflandığı konusunda âlimler birkaç ihtimal zikrederler:

a- Bu kelime ile anneye nisbet kastedilmiştir. Sanki doğduğu hal üzere kalmış; yeni bilgiler elde ederek asli fıtratının değişmediği kastedilmiş olabilir.

b- Arap milletine mensup olduğuna işaret edilmiş olabilir.

c- Mekkeli anlamında kullanılmış olabilir. Çünkü Mekke'nin isimlerinden biri Ümmü'l-Kura idi (Kurtubî, el-Cami'li Ahkâmi'l-Kur'ân; Beyrut, 1965, VII, 298-299; Elmalılı Hamdi Yazır, Hak dinî Kur'n Dili, İstanbul, 1979, IV, 2297).

Elmalılı Hamdi Yazır bu ihtimalleri zikrettikten sonra şöyle bir değerlendirme yapmaktadır:
"Bu üç nisbetin üçünde de ümmî okuyup yazmaya uğraşmamış manasına bir vasıftır. Ümmîlik alelade kimseler hakkında âdeten ilim eksikliğini ifade eden bir noksan sıfat iken bir ümmînin okuyup yazanlardan fazla âlim olması Allah tarafından, hilaf-ı âdet olarak (adete aykırı olarak), bilâ kesbin(kazanılmaksızın), mevhub bir kemal-i fıtriyeye (doğuştan bağışlanan bir kemale ermişliğe) delalet eder. Ve binaenaleyh kemalat-ı ilmiyle ve ameliyesi okuyup yazanları âciz bırakan bir peygamber hakkında her türlü şüpheyi kat eden ve onun doğrudan doğruya Allah tarafından gönderilmiş bulunduğunu bi'z-zarure isbat eden harikulade bir sıfat-ı kemal, yani bir mucizedir" (Elmalılı, a.g.e., VI, 22-98).

Rasûlüllah (s.a.s)'in kendisine vahiy gelinceye dek okuma-yazma bilmediği tüm âlimler tarafından kabul edilmektedir. Nitekim bu durum şu âyette de açıkça ifade edilmektedir:
"Sen bundan (Kur'ân'dan) evvel hiç bir kitap okur değildin. Elinle de onu yazmadın. Böyle olsaydı (hak ve hakikatı) iptal (ve inkâr) edenler elbette şüphelere düşerlerdi" (Ankebut, 29/48).

Ancak kendisine vahiy geldikten sonra okuma-yazmayı öğrenip öğrenmediği konusunda farklı görüşler vardır. Her iki tarafın delillerini özet olarak vermekte yarar vardır.

Okuma-yazma bilmediğini ileri sürenlerin delilleri:
a) Kur'ân-ı Kerîm Peygamber'i "Ümmî" diye vasıflandırmaktadır (A'raf, 7/157). Okuma-yazma bilmediği halde dünya işlerini tanzim eden, âhiret meselelerini bilmediği halde dünya işlerini tanzim eden, âhiret meselelerini bildiren ve geçmiş kavimlerin haberlerini ve gelecekte vuku bulacakları bildiren bir vahyi tebliğ etmiş olması onun en büyük mucizelerindendir (Muhammed Rıza, Muhammed, Mısır, 1966, 63).

b- Kendisine ilk vahiy geldiğinde Cebrail (a.s) ona "oku" emrini vermiş, kendisi: "Ben okuma bilmem" karşılığını vermiştir.

c- Peygamberin ümmî olduğu, yani okuma-yazma bilmediği Kura'n'da belirtildiği halde müşrikler bu konuda herhangi bir itirazda bulunmamışlardır (Bakıllânî, İ'cazu'l-Kur'an, Mısır 1951, 62).

d- Peygamber'e vahiy değişik zamanlarda geldi. Yanında vahiy kâtipleri bulunmadığı zamanlarda eğer okuma-yazma bilseydi kendisi vahyi yazardı. O, gelen vahyi ezberleyerek zaptetmeye çalışıyordu. Nitekim bu husus Kur'ân'da da ifade edilmektedir (el-Kıyame, 75/16; el-A'lâ, 87/6).

e- Peygamberin okuyup yazdığına dair delil olarak getirilen haberlerin bir çoğu ya zayıf veya uydurmadır. Diğerleri ise mecazdır. Bu konuda açık ve kesin bir haber bulunsaydı hiç bir Müslüman onun okuyup yazma bilmediğini söyleyemezdi (İbn Kesir, Tefsîru'l-Kur'ani'l-Azîm, Beyrut, 1966, V, 331).

Okuma-yazma bildiğini savunanların delilleri:

a- Kendisine vahiy gelinceye kadar okuma-yazma bilmediği kesindir. Bu konudaki âyet, vahiy öncesi okuma-yazma bilmediğini ifade etmektedir. Eğer vahiy geldikten sonra da bilmiyor olsaydı, âyet buna da işaret ederdi.

b- Okuma-yazmayı teşvik eden bir dinin peygamberinin okuma-yazmayı öğrenmemiş olması düşünülemez. Huzurunda kâtipler vahyi yazıyorlardı ve o da yazdıklarına şahit oluyordu. Normal bir yeteneğe sahip olan biri bile o müddet içerisinde okuma-yazmayı öğrenirdi. Kaldı ki, Peygamber (s.a.s) gayet zekî ve kabiliyetli biriydi.

Peygamberimizin okuma yazma bildiğine dair söylenenler bir delile dayanmayıp tamamen bir mantık ürünüdür.

Bir Övgü Sıfatı Olarak 'Ümmîlik'

Kur'ân-ı Kerim Hz. Muhammed'i ve onun peygamber olarak gönderildiği toplumu 'ümmî' diye nitelendiriyor.

Bu gerçek, vahyin sâbit olması, onun insan kafasından kaynaklanmadığının bilinmesi açısından son derece önemlidir. Kırk yaşına kadar okuma-yazma öğrenmeyen ve bu yolla elde edilen bilgilere ulaşmayan, devrinin entelektüel bilgi ortamında bulunmayan bir insan, Kur'an gibi mûcize ve insan üstü bir kitabı insanlar anlatıyor, onlara ahlâkın ve davranışların en güzelini öğretiyor, onları iyiye ve doğruya sevkediyor, onları en güzel şekilde yönetiyor.

Onun peygamber olarak gönderildiği toplumu, kitabî bilgiden, okuma-yazma kolaylığından uzak olan bu insanları, en kötü durumdan çıkarıyor, onları yirmi yıl gibi kısa bir sürede yetiştiriyor, eğitiyor ve onları çağlar boyunca gelebilecek topluluklar içerisinde örnek haline getiriyor.

Bu durum, Kur'an'ın ve Hz. Muhammed'in peygamberliğinin 'vahiy' kaynaklı olduğunu göstermektedir.

Şu âyet bu gerçeği açıklıyor:
"Ki onlar yanlarındaki tevrat'ta ve İncil'de (geleceği) yazılı bulacakları ümmî bir haber getirici Nebî'ye uyanlardır. O, onlara ma'rûfu (iyiliği) emrediyor, münkeri (kötülüğü) yasaklıyor, temiz şeyleri helâl, murdar şeyleri haram kılıyor ve onların ağır yüklerini, üzerlerindeki bağları (zincirleri) indiriyor. Ona iman edenler, destek olup savunanlar, yardım edenler ve onunla birlikte indirilen nuru izleyenler; işte kurtuluşa erenler bunlardır." (7/A'râf, 157)

Peygamberliği ve vahy kurumunu anlamayanlar veya anlamak istemeyenler, peygamberlerin kendi zamanlarının en bilgili, o gün geçerli olan bütün ilimleri bilen kişiler olmaları gerektiğini sanırlar. Halbuki gerçek onların sandığı gibi değildir. Peygamberler, duyularla ve akılla elde edilen bilginin değil, duyular üstü, yani vahyden kaynaklanan bilginin tebliğcileridir. Onların sahip olduğu bilgi, akıl dışı değildir, fakat akıl ve idrâk üstüdür. Onların haber ve bilgi kaynağı 'vahy'dir.

Peygamberler, yeni bir din icatçısı değil, kendilerine bildirilen vahy'i insanlara açıklayan, öğreten ve uygulayan kimselerdir. Dolayısıyla onların da diğer bilginler gibi yazılı ve sözlü entelektüel bilgiye ulaşmaları gerekmez.

Kur'an, Hz. Muhammed'in ümmî bir peygamber olduğunu vurguluyor. Bu sıfat O'nun için bir eksiklik değil, bilakis bir mûcizedir. Onun, yerine getirdiği görev, şüphesiz okuma-yazma bilmeyen, birtakım pratik bilgilerden yoksun kimselerin yapacağı iş değildir. Bu, ancak kendisine 'vahy' gelen bir nebînin işidir.

Hz. Muhammed'in peygamber olarak gönderildiği toplum da 'ümmî' bir toplumdu. O günün şartlarına göre, okuma-yazma oranı çok düşüktü. Yazı bir iletişim aracı olarak henüz yaygın olarak kullanılmıyordu. Kitabî bilgi seviyesi yüksek değildi. Ancak bu toplum, vahyin terbiyesi ile yeni bir şekil aldı, her yönden seviyesi yükseldi.

"O (Allah), ümmîler içinde, kendilerinden olan ve onlara âyetlerini okuyan, onları arındırıp temizleyen ve onlara kitap ve hikmeti öğreten bir peygamber gönderendir. Oysa onlar, bundan önce gerçekten açıkça bir sapıklık içinde idiler." (62/Cum'a, 2; ayrıca bak. 3/Âl-i İmrân, 20)

Kur'an, inkârcıların 'Kur'an'ı o yazıyor, sonra da bize okuyor' gibi birtakım tenkitlerini önlemek için, Peygamberimizin daha önce böyle şeyleri okumadığını vurguluyor:
"Bundan önce sen hiç kitap okuyan değildin ve onu sağ elinle de yazıyor değildin. Böyle olsaydı, bâtılda olanlar şüpheye kapılırdı." (29/Ankebût, 48)

İşte, bâtılda olanların Kur'an hakkındaki şüphelerini reddetmek ve onun vahy yoluyla geldiğini göstermek için, 'ümmî' bir peygambere inzâl edilmişti (gönderilmişti).

İlk vahy geldiğinde Cebrâil (a.s.), Hz. Muhammed'e 'oku!' dediği zaman, o, 'ben okuma bilmem' cevabını vermişti. Bu emir, üç defa tekrarlandığı halde, hep 'ben okuma bilmem' karşılığını vermişti. Sonra Cebrâil (a.s.) "Yaratan Rabbinin adıyla oku!" âyetlerini okudu ve Peygamberimiz de tekrar etti. Buradaki okumanın sıradan bir kitabın satırlarını okumak gibi olmadığını, vahyî okumanın farklı bir şey olduğunu hatırlatmak gerekir.

Peygamberimiz (s.a.v.) Ramazan hilâli ile ilgili bir konuda;
"Biz ümmî bir ümmetiz; ne yazı biliriz, ne de hesap. Hilâl, şöyle şöyledir..." buyurarak, bu gerçeğin altını bir kez daha çizmiştir (Buhârî, Savm 13, 2/35; Müslim, Savm, 2, hadis no: 1080, 2/761; Ebû Dâvud, Savm 4, hadis no: 2319-2321, 2/296; Nesâî, Savm 17, 4/113).

Kur'an'ın ve onun anlattığı İslâm'ın, vahy kaynaklı olduğu ve asla Hz. Muhammed'in uydurması olmadığı konusunda 'ümmîlik' sıfatı son derece önemlidir. Ayrıca, Kur'an'ın ilk muhâtabı câhiliyye insanı da ümmî idi. Ancak, onlardan en üstün nesil olan sahâbe toplumu çıkmıştır. Bu da Kur'an'ın vahy kaynaklı olmasının sonucudur. İşin böyle olması, Kur'an ve İslâm hakkındaki bütün yanlış iddiaları bir tarafa atmamızı sağlıyor."

Diyanet İşleri Başkanlığı Ebu Leheb konusunda da şu açıklamayı yapmıştır:

"Kur'an-ı Kerim'de iman eden, iyilik yapan, ahiret gününe inanan… insanlara büyük mükafatlar verileceği ve onların mahzun olmayacakları belirtilmiştir. (Bkz. Bakara, 2/62; Maide, 5/69; Meryem, 19/60; Asr, 103/1-3)
Dünya hayatında tevhid inancına sahip olmayan, insanlara her türlü kötülüğü reva gören, iyilikten nasibi olmayan kısaca kötü bir hayat süren insanlara, dünyada cezalarının bir kısmını çekmekle beraber kıyamette ise hiç eksilmeden verileceği ve ilahi adaletin tam olarak tecelli edeceği belirtilmiştir. Nitekim, geçmiş kavimlerden Allah'a, ahiret gününe ve peygamberlerine inanmayan, her türlü fitne ve bozgunculuğu yapanlara acıklı bir azabın dokunduğu ifade edilmiştir. (Bkz. Bakara, 2/85,86; Maide, 5/115; Tevbe, 9/39; Araf, 7/39)
Bu mükafatlandırma ve ceza verme, İlahi adaletin tecellisi için mutlaka gerçekleşecek bir hakikattir. Dolayısıyla Allahu Teala, Ebu Leheb'in de Hz. Peygamber (s.a.v.)'e karşı çıkması ve ona eziyet etmesinden dolayı elinin kuruyacağı, kendisine uyanların soyunun kesik olacağını Tebbet Suresi'nde belirtilmiştir. Allah, bu sure ile onun ve onun gibi olanların yaptıkları kötülüklerin karşılığında uğrayacakları azabı ifade etmiştir."

"Ebu Leheb örnek verilerek, O'nun gibi yapanların akibeti anlatılmak istenmiştir.

Saygılar,

Yazan: Esra Tarih: January 29, 2006 12:39 AM

Esra hanim,

Bilgilendirmeye yonelik metin icin kendi adima tesekkur ederim.

İlk vahy geldiğinde Cebrâil (a.s.), Hz. Muhammed'e 'oku!' dediği zaman, o, 'ben okuma bilmem' cevabını vermişti. Bu emir, üç defa tekrarlandığı halde, hep 'ben okuma bilmem' karşılığını vermişti. Sonra Cebrâil (a.s.) "Yaratan Rabbinin adıyla oku!" âyetlerini okudu ve Peygamberimiz de tekrar etti. Buradaki okumanın sıradan bir kitabın satırlarını okumak gibi olmadığını, vahyî okumanın farklı bir şey olduğunu hatırlatmak gerekir.

Bu meal yazida baska yerlerde de geciyor, ve beni muskul durumda birakiyor. Muskul durumda birakan yeri tam olarak isaret etmek gerekirse:

İlk vahy geldiğinde Cebrâil (a.s.), Hz. Muhammed'e 'oku!' dediği zaman, o, 'ben okuma bilmem' cevabını vermişti. Bu emir, üç defa tekrarlandığı halde, hep 'ben okuma bilmem' karşılığını vermişti.

Burada, ilk bakista pek de asikar olmayan, tutarsizligi siz de gormuyor musunuz?

Herseyin dogrusunu, aslini bilen Allah adina Cebrail 'Oku!' diyor..

Hz. Muhammed ise, 'ben okuma bilmem' diyerek cevap veriyor..

Peki, sizce bu diyalogdan cikan sonuc nedir?

Ezeli ve ebedi bilen, her kuluna sah damarindan daha yakin olan Allah, Hz. Muhammed'in okumasi olup olmadigi konusunda yanilmis miydi?

Yazan: Muzmin Anonim Tarih: January 29, 2006 7:52 AM

Esra Hanım,

Diyanet işleri Başkanlığı tarafından verilen cevabı bizlerle paylaştığınız için çok teşekkürler.

Ben Ebu Leheb ve Tebbet süresi ile ilgili kendi düşüncemi söylemek istiyorum.

Kur'an-ı Kerimi Hz.Muhammed'in kendisinin yazdığını öne sürenlerin Ebu lehebe yönelik ayetleri delil göstermeleri ne kadar acıklı.

Bir adam düşünün.Aklına bir dinkurmayı koymuş.Ve tebliğine başlamış.Kendisine Vahiy geldiğini söylüyor ve tebliğini yapıyor.Ve birgün Allahtan geldiğini iddia ettiği ayetlerle amcasına beddua ediyor.Pekii bu adam aptalmı da amcasının daha sonra müslüman olma ihtimalini gözardı ederek böylrbir hata işliyor?Ya Ebu Lehep müslüman olsaydı? Hiç böylesine büyük bir dava ile böyle bir yola koyulan ve birçok tehlikeleri göze alan birisi bu tür bir riski göze alırmıydı? Ebu Lehepte leblebi kadar beyin olsaydı zahiren müslüman oluverir ve kur'an ayetlerini daha o anda hükümsüz bırakırdı.

Tebbet süresi Kur'anın ve Hz.Peygamberin en bü
yük mucizelerinden birisidir.Kur'an Ebu Leheb'in müslüman olmayacağını ve akıbetini ilan etmiş Ebu Lehebte bu hal üzere ölmüştür.Bu büyük bir Kur'an mucizesidir.

Kur'anda başka hiçbir müşrikin ismi geçmez.Hz.Peygamberin yaşadığı bir çok sıkıntılar, Hz.Hatice'nin vefatı, en büyük destekçisi amcası ebu Talib'in vefatı büyük boykot ve 3 yıl süren inanılmaz sıkıntılar, Taifte taşlanması, ve daha birçok olumsuz olay Kur'anda hiç konu edilmez.

Hz.Peygamberle ilgili birkaç ayeti dillerine pelesnk edenler neden 23 yıllık hayatındaki olumsuz olayların Kur'anda hiç yeralmadığını
mekkede medine de çekilen onca sıkıntının neden Kur'anda bulunmadığınımerak etmezler.Kur'an
bir insan eseri ise Hz.Muhammedyazdığı(!) kitaba hayatının tüm yönlerini ister istemez yansıtacaktır.

Kur'ana kim hangi niyetle bakarsa ona göre cevap
alıyor.Hal böyle olunca Bu öyle bir kitabtır ki iman edenlerin imanını inkar edenlerin inkarını artırır mealindekiayet-i celilesi ne kadar da anlam kazanıyor..


Saygılar.

Yazan: S.Öztürk Tarih: January 30, 2006 4:40 PM


Müzmin Bey,


Soru bana değil ama cevaba katkım olsun istedim.


İlk vahy geldiğinde Cebrâil (a.s.), Hz. Muhammed'e 'oku!' dediği zaman, o, 'ben okuma bilmem' cevabını vermişti. Bu emir, üç defa tekrarlandığı halde, hep 'ben okuma bilmem' karşılığını vermişti.


Burada, ilk bakista pek de asikar olmayan, tutarsizligi siz de gormuyor musunuz?


Burada hiçbir tutarsızlık yoktur.Burada "Oku" emrini veren Cebrail(a.s) bunu salt "okuma" anlamında vermemiş ama emri alan Hz.Peygamber
bunu "okumak" olarak emredildiğini "zan"netmiştir.


Yani ilk kez karşılaştığı Vahiy meleğinin karşısında Hz.Peygamber şaşırmış verilen talimatı salt kelime manasında anlamıştır. Nitekim devamında ilk inen ayetlerde "oku" emrinin tafsilatını anlatmaktadır:

Oku, yaratan Rabb’inin adıyla ve Rabb’inin adına. İnsanı, rahim cidarına asılan aşılanmış yumurtacıktan yarattı. Oku, Rabb’in en büyük kerem sahibidir. O, insana kalemi kullanmayı öğretti; insana bilmediğini öğretti. Ama insan, şüphesiz isyankâr kesilir, kendisini müstağni görmekle.”


Buradan hareketle tutarsızlık ve Hz.Peygamber'in ümmiliği ile ilgili bir malzeme çıkartmaya çalışmak çok zorlama bir yorumdur.

Yazan: S.Öztürk Tarih: January 30, 2006 5:49 PM

Ozturk bey,

Kur'an-ı Kerimi Hz.Muhammed'in kendisinin yazdığını öne sürenlerin Ebu lehebe yönelik ayetleri delil göstermeleri ne kadar acıklı.

Katiliyorum. Bu tip iddialari delil saymak bence mumkun degil.

Bir adam düşünün.Aklına bir dinkurmayı koymuş.Ve tebliğine başlamış.Kendisine Vahiy geldiğini söylüyor ve tebliğini yapıyor.Ve birgün Allahtan geldiğini iddia ettiği ayetlerle amcasına beddua ediyor. Pekii bu adam aptal mı da amcasının daha sonra müslüman olma ihtimalini gözardı ederek böylr bir hata işliyor? Ya Ebu Lehep müslüman olsaydı?

Bu senaryoyu begendim :-) devam edelim..

Hiç böylesine büyük bir dava ile böyle bir yola koyulan ve birçok tehlikeleri göze alan birisi bu tür bir riski göze alırmıydı? Ebu Lehepte leblebi kadar beyin olsaydı zahiren müslüman oluverir ve kur'an ayetlerini daha o anda hükümsüz bırakırdı.

Simdi.. iki soru var..

Birincisi, Allahin nama yazili lanet gonderdigi kac kisi biliyorsunuz?..

Dogrudan ve ismen Allah tarafindan lanetlenmek, ustelik sure/Vahy yoluyla alenen ilan edilmek fevkalade korkunc bir akibete isaret ediyor...

Bu tur bir seye muhatap olmus kisinin yasamasi bile bir mucize degil mi?

Mucize derken, oyle ufak tefek bir seyden de bahsetmedigimizde hemfikir olmamiz lazim: Allah tarafindan istenmeyen adam, casus belli, ilan edilmis bu adam, Allaha meydan okurcasina, varligini devam ettirecek, yasayabilecek..

Hasa!

E.. hasa.. kabul. Ama, dogru durust bir aciklamasi olmali?

Ya Allahi 'o oyledir, soyler gecer' durumuna indirgemek, ya da.. ya da?

Bu durumun hafife alinacak bir tarafi olmasa gerek.. Bu derece buyuk bir mucize gostermis olmasina ragmen kimsenin Ebu Leheb'i peygamber kabul etmemis olmasina sasiriyorum.

Ikinci soru cok daha az onemli: Allahin nama yazili lanetledigi birisinin musluman olmasi mumkun mudur?

Tebbet süresi Kur'anın ve Hz. Peygamberin en büyük mucizelerinden birisidir.

E.. oyle gorunuyor. Allahin ismen lanetledigi Mr. Leheb herseye ragmen normal bir hayat yasamis, normal bir sekilde olmus... Bu gercek bir mucize gibi gorunuyor... :-)

Kur'an Ebu Leheb'in müslüman olmayacağını ve akıbetini ilan etmiş Ebu Lehebte bu hal üzere ölmüştür. Bu büyük bir Kur'an mucizesidir.

Nasil yani? Cehaletimi mazur gorurseniz; bay Leheb ne 'hal' uzere olmustur.. Elinin kurumasi (felc? kangren?) olmasi olumcul muydu?

Yazan: Muzmin Anonim Tarih: January 30, 2006 6:35 PM

Merhaba,

Müzmin Bey, sorduğunuz soru ile ilgili ben de Sayın Öztürk gibi düşünüyorum. "Oku" fiili burada kitaptan okumak anlamında kullanılmamış. Peygamberimiz o anlamda anlamış. Bu yanlış anlama aynı anda Peygamberimizin okuma yazma bilmiyor olduğunun delillerinden biri olmuş.

Bu arada teşekkürleriniz için: Rica ederim, birşey değil.

Saygılar,

Yazan: Esra Tarih: January 30, 2006 9:18 PM

Ozturk bey,

Ummilik konusunda bir zorlama pesinde degilim --olmadigi konusundaki zorlamalardan da kendimi munezzeh tutarim :-)

Yani ilk kez karşılaştığı Vahiy meleğinin karşısında Hz.Peygamber şaşırmış verilen talimatı salt kelime manasında anlamıştır. Nitekim devamında ilk inen ayetlerde "oku" emrinin tafsilatını anlatmaktadır:

Dikkatli olmak lazim.

Simdi, bunu duyan da daha ilk adimda yanlis anlasilma ile baslanmis sanacak :-)

Oku, yaratan Rabb’inin adıyla ve Rabb’inin adına. İnsanı, rahim cidarına asılan aşılanmış yumurtacıktan yarattı. Oku, Rabb’in en büyük kerem sahibidir. O, insana kalemi kullanmayı öğretti; insana bilmediğini öğretti. Ama insan, şüphesiz isyankâr kesilir, kendisini müstağni görmekle.”

Benim gordugum kadariyla--yukaridaki pasajda--, surekli 'oku' emri tekrarlaniyor.

Siz simdi bu pasajdan, nasil oluyor da, 'Yok, habibim, yanlis anladin, ben senin okumani degil, sadece benim dediklerimi tekrar etmeni istiyorum' anlamini elde ediyorsunuz gercekten bilmek isterim.

[[
Tercihen, bu defalik, bunu sezgiciliksiz yapabilirseniz cok makbule gecer. Malum, 'oku'mak sizin bildiginiz anlamdaki okumak degildir filan gibi..
]]

Allahin, okuma yazma bilmedigini bildigi (cunku, aksi dusunulemez) Hz Muhammed'e nicin 'Oku!' diyerek hitaba basladigi konusunda da bir izah getirmek tesebbusunde bulunursaniz ayrica medyun-u sukran olurum.

Bir de, tabii, soyle enteresan sorular geliyor insanin aklina:

Allahin kendisine bildirdigi butun emirleri harfiyyen (pardon, heceyyen) yerine getirmis olduguna herkesin hemfikir oldugu Hz Muhammed, ilk emir 'Oku!' olmasina ragmen hic okuma yazma ogrenmis midir?

Ogrenmis ise ne zaman; ogrenmemis ise nicin?

Yazan: Muzmin Anonim Tarih: January 30, 2006 10:26 PM

Ne olursa olsun,
Hac sırasında hayatını kaybedenleri
Dozu fazla kaçırıp,
Altın vuruşu yapan insanlara benzetmişimdir

Tersinin savunan varsa buyrun

saygılar.

Yazan: Metin Tek Tarih: January 31, 2006 10:36 AM

Okuma yazma bilmeyen bir insanin ticaretle ugrasmasi mumkun mudur?

Muhammed'in resmen zaferini ilan ettigi Mekkelilerin Islamiyeti kabul etttigi Mekke - Medine antlasmasini kim imzalamistir?

Ebu Leheb konusunda sizi daha zor durumda birakmamak icin bu konuya ek yapmayi dusunmuyorum. Okuma yazma konusu daha buyuk bir celiski cunku.

Saygilar,

Ataman Ertugrul

Yazan: Ataman Ertugrul Tarih: January 31, 2006 10:37 AM

Müzmin Bey,

şöyle yazmışsınız:


Birincisi, Allahin nama yazili lanet gonderdigi kac kisi biliyorsunuz?..


Yazımda da belirttiğim gibi Ebu Leheb tektir.Karısı da bu hitabın içindedir ama ismen değil "eşi" ifadesi ile bahsedilmiştir.

Kur'an-ı Kerim ve Hz.Peygamber ile ilgili konularda tartışmalara girmek istemiyorum,çünkü çok değişik mecralara çekiliyor meseleler bu konularda gırgıra kapalıyım, bunu da belirtmek isterim.


İslam ve Hz.Peygamber ile ilgili araştırma yapmak, okumak ve onu anlamak isteyen için yığınla kaynak mevcuttur.Kaynaklara başvurularak bu "merak" ya da "çürütme" dürtüsü rahatlıkla giderilebilir.Hz.Peygamberin(sav) Cebrail(a.s)'le ilk karşılaşmasında aralarında geçen diyalog konusuda buna dahildir.


Kendimi tefsir konusunda kendimi yetkili görmediğimden bu konuda güvendiğim iki kaynaktan (Mustafa Bey'in affına sığınarak) uzun bir alıntı yapacağım.Bu kaynaklarda ebu leheb'in nasıl "ibretlik" bir şekilde öldüğü konusundaki rivayetlerden de bahsedilmiştir.


Birinci kaynak,Diyanet tefsiri
http://www.diyanet.gov.tr/turkish/dinibilgi.asp?id=187&yid=11&sayfa=19' dan :


Ebû Leheb'in iki eli kurudu, kendisi de (helâk oldu!). Ne malı fayda verdi ona, ne de kazandığı. O, (dünyada benzeri görülmemiş) bir alevli ateşe yaslanacak. Gerdanında hurma liflerinden bükülmüş bir iple odun taşıyan karısı da!


Tefsir - Bu sûrede bahis konusu Ebû Leheb, Peygamberimizin öz amcasıdır. Fakat ne yazık ki bu, İslâm'ın en azılı düşmanlarından idi. Peygamber Efendimiz, yakınlarını İslâm'a dâvet etmek, İslâm'ın esaslarını onlara anlatmak üzere Allâh'tan emir aldığı zaman hepsini bir yere topladı ve onlara "kendisini nasıl bildiklerini, söyleyeceği şeye inanıp inanmıyacaklarını" sordu. Onlar da: "Seni çok doğru ve emin biliriz, ne söylersen doğru söylersin" dediler. Bunun üzerine Peygamber Efendimiz: "Biliniz ki Allah beni size elçi gönderdi, en yakınlarıma kendi emirlerini söylememi ve dinlemiyenleri, âhiretin azâbı ile korkutmamı emir buyurdu. Geliniz, evvelâ Allâh'ın birliğine, Ondan başka İlâh olmadığına ve benim hak Peygamber olduğuma ve âhiret gününe îman ediniz. Putlardan yüz çeviriniz. Böylece îman ederseniz selâmete erersiniz, kurtulursunuz. Allâh'ı bırakıp da, birçok tanrılara ve putlara tapmak insanlığı alçaltmaktan, varlığını süflîleştirmekten başka bir şey değildir. İnsan yalnız Yaradana tapar, yalnız O'ndan yardım ister. Eğer böyle yapmaz ve beni dinlemezseniz sizin için Allâh'ın azabından kurtuluş yoktur" dedi.


Peygamber Efendimizin öz amcası Ebû Leheb de bu toplantıda hazır bulunuyordu. Kendisi çok müteassıp bir müşrik ve putperest idi. Peygamber Efendimizin bu öğütlerini işitir işitmez, son derece öfkelendi ve ayağa kalkalarak "Yuh sana, bizi bunun için mi topladın?" dedi ve orada bulunan cemaati dağıttı; hepsini Peygamberin aleyhine kışkırttı; Kureyş kavmini ondan soğuttu. Bu kadarla da kalmıyarak ondan sonra da, bir taraftan kendisi, bir taraftan karısı var kuvvetleriyle müslümanlar aleyhine çalışmaya başladılar. Peygambere yardım edeceği yerde O'nun aleyhinde fitne ve fesat ateşini alevlendirmek için ne lâzımsa yaptılar. Sihirbaz olduğunu, deli olduğunu söylediler. Böylece İslâm'ın yayılmasına, karanlıklar içinde gidecek bir yol arayan insanların doğru yolu tutup gitmelerine engel olmaya çalıştılar. Hele Peygamberin şahsına ve müslüman olanlara ne eziyetler yaptılar!..


Fakat bunların bu çalışmaları, bu didinmeleri nasıl bir netice verdi? İşte bu sûre onu tâ önceden haber veriyordu: Ebû Leheb'in Müslümanlık aleyhine çalışan iki eli kuruyacak, kendisi de yok olacak; sâde dünyada değil, âhirette de muradına ermiyecek, onun ve karısının bütün uğraşmaları boşa çıkacak ve Müslümanlık her tarafa yayılacak, kökleşecek, yaşıyacak. Karşısına bin Ebû Leheb çıksa yine boştu. Ona karşı açılan ağızlar günün birinde kapanacak, Ona karşı kalkan eller kuruyacak ve o ellerin sahipleri en fecî bir ölümle yok olacaktı. Bu iki kere iki dört edercesine kesin idi. Çünkü "Tebbet" Sûresi bunu, daha olmadan, oldu diye haber veriyordu. Gelecekte olacak şeyi oldu diye ifade etmek çok beliğ bir ifadedir. Onun muhakkak surette olacağının kesin bir delilidir.


Hakikaten Ebû Leheb, muradına ermiyerek, hüsran ile öldü. Bedir harbinde müslümanların muzaffer olduğunu duyunca, kötü bir hastalığa tutularak kahrından öldü. Hastalığında âile efradından bile kimse yanına yaklaşamamış, ölüsü üç gün kalmış ve kokmuş idi. Demek ki, Kur'ân'ın daha evvel haber verdiği dünyada iken gerçekleşmişti.


Sâde Ebû Leheb değil, onun benzerleri de hep aynı âkıbete uğradı. İslâmiyeti yıkmak için uğraşanların elleri kurudu, sesleri kısıldı ve sonunda hepsi helâk oldular. Ne malları, ne kazançları, ne şöhretleri, ne mevkileri kendilerine fayda vermedi; lâyık oldukları âkıbeti önliyemedi. Çünkü Ebû Leheb lugat bakımından, alev babası demek olduğundan bundan maksat, yalnız onun şahsını söylemek olmayıp, vasfına ve bu vasıfta ona benzeyenlerin, yani Peygambere ve İslâm'a karşı ateş püskürmek isteyenlerin, hallerine de bu sûrede işaret edilmiş oluyordu. Binaenaleyh bu sûre. Ebû leheb ile o tıynette olanların âkibetlerini önceden nasıl haber vermiş ise, dünyada öylece olmuş ve düşündüklerine muvaffak olamamışlardır. Dünyaya kötü adlarından başka bir şey bırakmamışlar, âhirette de alev saçan cehennemlere yaslanmak suretiyle cezâlarını çekeceklerdir.


Ebû Leheb'in karısına gelince: Bu kadın Hz. Peygamber Efendimizin geçeceği yollara geceleyin dikenli ağaçlar ve dallar koymak suretiyle Ona eziyet eder ve kocasının kötü işlerine bu da katılırdı. Bunun için Kur'an bunu odun taşıyıcı diye tavsif eder. Odun taşıyıcının bir mânâsı da kundakçılık yapmak, fesat çıkarmak demektir. Gerçekten bu kadın Müslümanlık ve Peygamberimiz aleyhine kundakçılık yapmakta idi. Demet demet dikenleri toplar, iplerle bağlar ve karanlık gecelerde Peygamberin yolu üzerine yığardı. Peygamberimiz aleyhinde kundakçılık ederdi. Âyette bunun bu kötü hali, gerdanında ip diye çok beliğ bir şekilde ifade olunmuştur.


Fakat bu uğraşmalar da hep boşa gitti ve bu yüzden kendileri de kahrolup gittiler. "Tebbet" Sûresi "Ebû Leheb'in iki eli kurudu" demekle bu tıynette olan kimselerin hem dünyada, hem de ahirette âkıbetlerinin çok facî olacağını önceden haber vermişti. Bunların dünyadaki âkıbetlerini çağdaşları gördüler veya işittiler, âhiretteki âkıbetlerini de herkes görecektir.


"Tebbet" Sûresinin verdiği büyük ders kısaca şudur: İslâm'a, hak ve hakikate düşman olan ve bunu söndürebilmek için kundakçılık yapan kimseler, başka değil, kendileri için kötü bir âkıbet hazırlarlar ve kendi elleriyle kendi çukurlarını kazarlar ve kendilerini saracak ve yakacak olan Cehennem ateşinin yakıtlarını hazırlamış olurlar. Hiçbir kuvvet onu söndüremez ve onun önüne geçemez.


İşte görünüşte Ebû Leheb denilen şahıs ile onun karısından bahseder sanılan bu sûre, bize böyle yüksek bir ders vermektedir.

İkinci kaynak: http://www.patikalar.net/tefsir6.htm ' dan..


NUZUL SEBEBİ

Buhari, Tirmizi ve diğerlerinin İbni Abbas’tan rivayet ettiklerine göre “...En yakın akrabalarını uyar” (Şuara-214) ayeti inince, Resulullah (sav) Safa tepesine çıkarak Kureyş kabilelerine şöyle seslenmiştir.

“Ey Fihroğulları! Ey Abdulmuttaliboğulları! Eğer size şu tepenin arkasından düşman askerleri saldırmak üzere diye haber verseydim, bana inanır mıydınız?” Onların cevabı “Evet inanırdık” oldu. Bunun üzerine “Öyleyse bakın burada sizi kıyamet saatinin geleceği konusunda uyarıyorum”. O anda Ebu Leheb bağırdı. “ (Kahrolası!) Sen bizi bunun için mi çağırdın?” diyerek kalkıp gitti. Bunun üzerine bu sure nazil oldu.

Sure hakkında bir çok iniş sebebi rivayet edilir. Bunların hepsinde Ebu Leheb’in Resulullah’a yaptığı kötülükler anlatılmaktadır. Bu rivayetler de gösteriyor ki, Ebu Leheb, Resulullah’ı engellemek için her türlü yolu denemiş, islamın yayılmasını engellemeye çalışmıştır.

AYETLERİN TEFSİRİ

1-Ebu Leheb’in iki eli kurusun! Kurudu da.

Ebu Leheb, Peygamberin amcası Abdul-uzza’dır. Onun karısı ise Ebu Sufyan’ın kız kardeşi Ümmü Cemil’dir.

Leheb kıvılcım manasındadır. Ebu Leheb kıvılcım gibi parlak yüzlü manasına gelir. Ebu Leheb’e bu ismin verilmesine yüzünün parlaklığı sebep olmuştur. Ebu Leheb (alev sahibi) lakabı ile tanınıyordu. Bu lakap İslam'ın doğuşundan öncede kullanılmıştır. Bu ayette iki el ifadesi Ebu Leheb’in sahip olduğu gücün simgesidir. Bazı müfessirlere göre elin kırılmasından kasıt, elin cismani olarak kırılması değildir, bunun anlamı; bir şahsın başarmak için her şeyini ortaya döktüğü maksadını gerçekleştirmede başarısız kalmasıdır.

2-Malı da kazandıkları da kendisine bir yarar sağlamadı.

Ne elinde bulunan malları ne de çocukları Ebu Leheb’e yarar sağladı. Onu cehennem ateşinden kurtaramadı. Ebu Leheb’in sonu alevli ateş olacaktır. Hastalığa yakalandığında da ne malı ne de evlatları ona fayda sağladı. Rivayete göre Resulullah (sav) kavmini imana çağırınca Ebu Leheb şöyle dedi: “Eğer kardeşimin oğlunun dedikleri doğru ise çoluk çocuğumu ve malımı verip kendimi azaptan kurtarırım.”

Ebu Leheb’in Utbe, Muattib ve Uteybe adında üç oğlu vardı. İlk ikisi fetih gününde müslüman olmuş, Huneyn ve Taif savaşlarında bulunmuşlardır. Uteybe ise Müslüman olmadı. Resulullah’ın kızı Ümmü Gülsüm, Uteybe ile; diğer kızı Rukiye ise Utbe ile evliydi. Bu sure inince Ebu Leheb oğullarına “Muhammed’in kızlarını boşamazsanız, başlarımız birbirimize haramdır.” dedi. Bunun üzerine Ebu Leheb’in oğulları Ümmü Gülsüm ve Rukiye’yi boşadı.

3-Şiddetli bir ateşe girecektir.

Yaptıklarının sonu alevli bir ateşe atılmak, şiddetle parlayan bir ateşe...

4-Karısı da odun hamalı olarak

Burada “hammalete-l-hatab” ifadesi “odun toplayan kadın” anlamındadır. Bu ifadeye pek çok mana verilmiştir.

Odun hamalı, insanlar arasında “nefret ateşini tutuşturmak için” gizliden gizliye gerçek dışı söylentiler yayan, iftiralar atan kişiyi anlatan meşhur bir deyimdir.

Kadının adı Ümmü Cemil binti Harb b. Umeyye idi. Ebu Sufyan’ın kardeşiydi.

Onun Resullullah’a (sav) nefreti o kadar şiddetliydi ki, sık sık karanlıkta peygamberin evinin önüne dikenli çalılar, dikenli dallar bırakırdı. Bu sebepten de odun hamalı çevirisi tercih edilir.

Burada anlatılmak istenen, onun peygambere düşmanlık hususunda yüklenmiş olduğu günahlardır. Cenab-ı Hak, günah işleyen kimseyi, sırtında yük bulunduğu halde yürüyen kimseye benzemekte ve “Muhakkak ki onlar bir iftirayı ve bir günahı yüklenmişlerdir.” (Azhap 58) “Onlar günahlarını sırtında taşıyacaklardır.” buyurmuştur.

5-Boynunda bir ip (bağlanmış) olarak

Mesed kelimesi, maddesi ne olursa olsun, bükülmüş ipi ifade eder. Mesed, hem urgan hem halat liflerden yapılmış kat kat bükülmüş ip gibi bir çok manaya gelmektir.

İbnü’l-Müseyyeb şöyle der: “Onun mücevherden yapılmış kıymetli bir gerdanlığı vardı. Dedi ki, ‘Lat ve Uzza’ya yemin olsun, bunları Muhammed’e düşmanlık yolunda harcayacağım.’ Bu sebeple Yüce Allah da, o gerdanlık yerine, boynuna ateşten bir ip taktı.”

Burada maksat, ipin cinsinden ziyade ipin kuvvetidir. “Doğrusu biz kafirlere zincirler, demir halkalar ve çılgınca yanan bir ateş hazırladık” (İnsan 4) ayeti gereği cehenneme giden kafirlere vaat edilen de zincirler ve bağlardır.

Gerçekten Ebu Leheb Rasullullahı engellemek için varını yoğunu ortaya dökmüştür. Lakin hem bu dünya da hem ahirette yaptıklarının cezasını çekmiştir.

Ayrıca Ebu Leheb’in ölümü de ibret vericidir. Ebu Leheb, çiçek hastalığına benzer bir hastalığa yakalandı. Ev halkı bile bulaşmasından korkarak ona dokunamıyordu. Ölümünden sonra üç gün boyunca kimse ona yaklaşamadı. Cesedi giderek kokmaya yüz tuttu. Bunun üzerine herkes oğullarını kınamaya başladı. Rivayete göre oğulları bazı kölelere ücret vererek cesedi kaldırtmış ve defnettirmişlerdir. Diğer rivayete göre de, bir hendek kazdırmışlar ve babalarının cesedini içine sopayla iterek toprakla kapatmışlardır. Ebu Leheb’in en büyük yenilgisi ise, İslam aleyhine her şeyi ortaya döktüğü halde çocuklarının İslamı kabul etmeleridir. Önce kızı hicret etmiş ve İslamı kabul etmiştir. Mekke'nin fethinden sonra da iki oğlu Utle ve Muattab, Rasullullah’ın huzuruna gelerek iman ve biat etmişlerdir.

Alıntı sonu.

Müzmin Bey umarım "aydın"lanmışsınızdır...

Yazan: S.Öztürk Tarih: January 31, 2006 2:31 PM

Müzmin Bey,


Unuttuğum bir kısmı hatırladım.


Kur'an Ebu Leheb'in müslüman olmayacağını ve akıbetini ilan etmiş Ebu Lehebte bu hal üzere ölmüştür. Bu büyük bir Kur'an mucizesidir.[S.Ö]


Nasil yani? Cehaletimi mazur gorurseniz; bay Leheb ne 'hal' uzere olmustur.. Elinin kurumasi (felc? kangren?) olmasi olumcul muydu?[M.A]


Ne demek istediğimi çok iyi anladığınızı bilsem de yine de bir açıklama getireyim.

Ben "bu hal" üzere derken Kur'an'ın onun ateşe atılacağını, dolayısıyla müşrik olarak öleceğini ilan etmesinden ve Ebu Leheb'inde "bu hal ile" "müşrik" olarak öldüğünden bahsettim.

Bilginize..

Yazan: S.Öztürk Tarih: January 31, 2006 2:47 PM

Ataman Bey,


Arap toplumunun çok büyük çoğunluğu gibi Hz.Peygamberde ümmidir.Ticaretle iştigal etmesi ümmi olmadığını göstermez,zira mekke halkının çoğunluğu ümmi idi ve yine büyük çoğunluğu ticaretle meşguldü.


Hz.Peygamber'in ümmiliği konusunda daha önce Esra hanım diyanetten gelen mukni bir cevabı bu makalenin altına yazdı.Oraya bakabilirsiniz.

Bir kere Hz.Peygamberin ümmiliği Kur'an ayetleriyle sabittir.Eğer Hz.Peygamber gerçekten ümmi olmasaydı mekkeli müşrikler bunu vesile yaparak Kur'an mesajını önlemeye çalışır,Hz.Muhammed'in -haşa- yalancılığını ortaya sererlerdi.Hiçbir kaynakta ümmi olmadığına dair bir rivayet yoktur.

Cehaletinizin boyutlarını göstermesi bakımından
şunu da belirteyim :Mekkenin fethinden sonra herhangi bir anlaşma yapılmamıştır ki Hz.Peygamberin "imza" atma ihtimali olsun.(!)

Ama Hz.Peygamber Mekkenin fethinden çok daha
önce hudeybiye anlaşmasını yapmış o anlaşmayı da Hz.Ali yazmış ve imzalamıştır.

Medine devrinde de çevredeki hükümdarlara ve devletlere tebliğ mektupları göndermiş ve o anlaşmalarda da "Allah'ın Rasulu Muhammed" yazılı "mührü" kullanmıştır.Hz.Peygamber'in ümmi olmadığına veya ümmi olmayacağına dair yapılan bütün değerlendirmeler rivayet'e kanıta dayalı değil sadece "tahmin" e dayalıdır.


Yazarken çalakalem değilde biraz okuyarak
araştırarak yazarsanız kendinizi Mekke-Medine
anlaşması gibi olmayan anlaşmalar icat ederek
komik duruma düşürmemiş olursunuz.Zira anlaşmalar iki taraf arasında olur.Mekke Hz.Peygambere kayıtsız şartsız teslim olmuştur.

Bilginize..

Yazan: S.Öztürk Tarih: January 31, 2006 3:39 PM

Ozturk bey,

Birincisi, Allahin nama yazili lanet gonderdigi kac kisi biliyorsunuz?..
Yazımda da belirttiğim gibi Ebu Leheb tektir. Karısı da bu hitabın içindedir ama ismen değil "eşi" ifadesi ile bahsedilmiştir.

OK. Bu durum Leheb ailesini mustesna kiliyor.

Kur'an-ı Kerim ve Hz.Peygamber ile ilgili konularda tartışmalara girmek istemiyorum, çünkü çok değişik mecralara çekiliyor meseleler bu konularda gırgıra kapalıyım, bunu da belirtmek isterim.

Girgir yok. Mutabikiz.

İslam ve Hz.Peygamber ile ilgili araştırma yapmak, okumak ve onu anlamak isteyen için yığınla kaynak mevcuttur.Kaynaklara başvurularak bu "merak" ya da "çürütme" dürtüsü rahatlıkla giderilebilir.

Curutme durtusu dediginiz sey, bazan, "bu boyledir!" deyip kestirip atanlarin dogurdugu otomatik/refleks reaksiyon da olabiliyor.

Siz(ler) bunu yapiyorsunuz demiyorum; sadece gecmiste bu tavirla o kadar karsilastim ki, sordugum sorularin da otomatik olarak curutme gudusu tasidiginin farzedildigini artik kabul edebiliyorum.

Hz. Peygamberin(sav) Cebrail(a.s)'le ilk karşılaşmasında aralarında geçen diyalog konusuda buna dahildir.

Dahildir. O kadarcik mi?

Mantik ve akil dini olan Islam, benim sordugum sorularin mantikli ve akla uygun olan bir cevabini vermek yerine, sadece 'curutme durtusu ile soylenmistir' diyerek rafa mi kaldirir?

Kendimi tefsir konusunda yetkili görmediğimden bu konuda güvendiğim iki kaynaktan (Mustafa Bey'in affına sığınarak) uzun bir alıntı yapacağım.Bu kaynaklarda ebu leheb'in nasıl "ibretlik" bir şekilde öldüğü konusundaki rivayetlerden de bahsedilmiştir.

Metni bastan sona iyice okudum.

Ebû Leheb'in iki eli kurudu, kendisi de (helâk oldu!). Ne malı fayda verdi ona, ne de kazandığı. O, (dünyada benzeri görülmemiş) bir alevli ateşe yaslanacak. Gerdanında hurma liflerinden bükülmüş bir iple odun taşıyan karısı da!

Butun metin bu turden devam ediyor. Leheblere tam olarak ne oldugunu degil, icine korkutuculuk serpistirilmis cumlelerle ne olacagini anlatiyor... Olan [nihayet] olduktan sonra, fakat ne oldugu hakkinda dise dokunur bir sey soylemeksizin...

Fakat bunların bu çalışmaları, bu didinmeleri nasıl bir netice verdi? İşte bu sûre onu tâ önceden haber veriyordu: Ebû Leheb'in Müslümanlık aleyhine çalışan iki eli kuruyacak, kendisi de yok olacak;

Benim anladigim kadariyla, Lehebler yaslanarak olmege mahkum edilmis!..

Ve, tip bilgim cok olmamakla beraber, diabetik bir sorunu varmis galiba Ebu Leheb'in.

Eger bu isabetli ise, pek de sasirmadim, cunku, sadece bundan 100 sene kadar oncesine diabetikler tedavisi imkansiz idiler. El veya ayaklari kesilenler hala daha var, kor olanlar da cok sayida..

Karşısına bin Ebû Leheb çıksa yine boştu. Ona karşı açılan ağızlar günün birinde kapanacak, Ona karşı kalkan eller kuruyacak ve o ellerin sahipleri en fecî bir ölümle yok olacaktı. Bu iki kere iki dört edercesine kesin idi. Çünkü "Tebbet" Sûresi bunu, daha olmadan, oldu diye haber veriyordu. Gelecekte olacak şeyi oldu diye ifade etmek çok beliğ bir ifadedir. Onun muhakkak surette olacağının kesin bir delilidir.

Bir sey olduktan sonra onun hakkinda, geriden baslayarak efsane yazmak.. Bunu bugun de Kemalistler yapiyor.

Halbuki, butun metinden benim cikardigim, Ebu Leheb'e esasen hic bir sey olmamis oldugudur.

Adam, icki icerek, hurma yiyerek sekerini azdirmis ve sonunda olacak olan da olmustur. Ne ondan once, ne o donemde, ne de ondan sonra bu tip vakalar karsilasilmamis seyler degil.

'Mucize' denildiginde, ben derhal, ve hemen cezasinin verilmesini beklerdim --mesela, ayet iner inmez adamin toz olmasini, zerrelerine ayrismasini filan..

Yoksa, her asasini sallayan Kizildenizin [nihayet] kurumasini beklemek zorunda olursa buna pek mucize diyemeyiz.. en azindan ben diyemiyorum.

Hakikaten Ebû Leheb, muradına ermiyerek, hüsran ile öldü. Bedir harbinde müslümanların muzaffer olduğunu duyunca, kötü bir hastalığa tutularak kahrından öldü. Hastalığında âile efradından bile kimse yanına yaklaşamamış, ölüsü üç gün kalmış ve kokmuş idi. Demek ki, Kur'ân'ın daha evvel haber verdiği dünyada iken gerçekleşmişti.

Gazli kangren filan gibi bir seye benziyor. Otopsi yapilmayisi ciddi bir talihsizlik...

Tabii, en son raddesinde --herkesin umidi kestigi bir anda-- esirgeyen ve bagislayan Allahin devreye girip bir mucize gostermemis olmasi da kayda deger gorunuyor.

Sâde Ebû Leheb değil, onun benzerleri de hep aynı âkıbete uğradı. İslâmiyeti yıkmak için uğraşanların elleri kurudu, sesleri kısıldı ve sonunda hepsi helâk oldular. Ne malları, ne kazançları, ne şöhretleri, ne mevkileri kendilerine fayda vermedi; lâyık oldukları âkıbeti önliyemedi.

Ebu Leheb'i bosverin; mal, kazanc, sohret, mevki vb ile olumden kurtulan herhangi bir kisi var mi?

Ebû Leheb'in karısına gelince: Bu kadın Hz. Peygamber Efendimizin geçeceği yollara geceleyin dikenli ağaçlar ve dallar koymak suretiyle Ona eziyet eder ve kocasının kötü işlerine bu da katılırdı. Bunun için Kur'an bunu odun taşıyıcı diye tavsif eder. Odun taşıyıcının bir mânâsı da kundakçılık yapmak, fesat çıkarmak demektir. Gerçekten bu kadın Müslümanlık ve Peygamberimiz aleyhine kundakçılık yapmakta idi. Demet demet dikenleri toplar, iplerle bağlar ve karanlık gecelerde Peygamberin yolu üzerine yığardı.

Girgir konusunda beni uyardiniz, ama, alinti yaptiginiz bu metni de bu konuda sanitize etseydiniz bu tur pasajlar icermezdi eminim..

Dikenleri bag bag yollara yigmak.. ve bu sekilde kundakcilik yapmak..

Bu metni yazan herhalde ya sadece cocuklara ya da her zaman cocuk kalanlara yonelik bunu yazmis...

"Tebbet" Sûresinin verdiği büyük ders kısaca şudur: İslâm'a, hak ve hakikate düşman olan ve bunu söndürebilmek için kundakçılık yapan kimseler, başka değil, kendileri için kötü bir âkıbet hazırlarlar ve kendi elleriyle kendi çukurlarını kazarlar ve kendilerini saracak ve yakacak olan Cehennem ateşinin yakıtlarını hazırlamış olurlar. Hiçbir kuvvet onu söndüremez ve onun önüne geçemez.

Bravo!.. Adam esasen yaslanarak olmus. Ama, ne gam. Bundan dahi boyle kut diye anafikirler cikarabiliriz.. sebep sonuc iliskisi arasinda bir bag olsa da olmasa da..

1-Ebu Leheb’in iki eli kurusun! Kurudu da.

Ne zaman.. Ya da ne kadar zaman sonra?

2-Malı da kazandıkları da kendisine bir yarar sağlamadı.

Mal maldir, olume karsi kime ne fayda saglamisligi gorulmus ki? Mali bosverin, mertlik, yigitlik durustluk de bu anlamda kimseye bir fayda saglamadi ki..

Ebu Leheb şöyle dedi: “Eğer kardeşimin oğlunun dedikleri doğru ise çoluk çocuğumu ve malımı verip kendimi azaptan kurtarırım.”

:-)

Zorlama olmadigindan olsa gerek, bu laf muhatap bulamamis galiba ;-)

Müzmin Bey umarım "aydın"lanmışsınızdır...

Aslini isterseniz, pek de olamadim. Benim sordugum sorular yerine, hic sormadigim, hic de sormayacagim bazi sorulara cevap veriyordu.

Benim bildigim kadariyla, mumin ya da munafik --ya da musrik-- olsun, butun kullarin basinda bu tur bir 'lanet' var; en iyi ihtimalle yaslanarak olmek :-)

Yazan: Muzmin Anonim Tarih: February 2, 2006 7:39 AM

Müzmin Bey,


Mantik ve akil dini olan Islam, benim sordugum sorularin mantikli ve akla uygun olan bir cevabini vermek yerine, sadece 'curutme durtusu ile soylenmistir' diyerek rafa mi kaldirir?


Elbette İslam bir akıl ve mantık dinidir.Ve Hz.Peygamber ve Cebrail(a.s)'ın ilk diyaloğu ve bunun açıklama ve tefsirleri gayet aklıcı ve mantıklıdır.Bana ve geçmişte yaşamış ve halen müntesip binlerce İslam alimine ve inanmış milyonlarca mü'mine mantıklı gelen hadise size mantıksız geliyorsa sorunu hadisede veya metinde değil de birazda kendinizde aramalısınız.


Bu şekilde bir yaklaşım her türlü metne yapılabilir.Neden öyle değilde böyle diyerek sorulabilecek soruların sınırı yoktur.Siyak ve sibaka dikkat edilmeden Tefsir usul ve kaidelerini bilmeden şahsi bir takım yorumlarda bulunmak bana göre yanlıştır.


'Mucize' denildiginde, ben derhal, ve hemen cezasinin verilmesini beklerdim --mesela, ayet iner inmez adamin toz olmasini, zerrelerine ayrismasini filan..


Bu tip mucizeleri müşrikler çok istemişler ama Hz.Peygamber'in birçok mucizesini de gördükleri halde "sihirdir" deyip Kur'an'ın tabiri ile "Tepeleri üstüne dönmüşlerdir." Yine Kur'anın tabiriyle "Onlara göklerin kapılarını açsak ve meleklerin yeryüzüne indiğini görseler yine sana inanmazlar, biz muhakkak büyülendik derler" diyerek inanmanın "iradi" olduğunu beyan etmiştir.


İnanmak kalbi bir şeydir.İnadi olarak inanmayan kimse için her zaman bir bahane vardır, olacaktır.Kaldı ki müşrikler "herşeyi ayan beyan (Allah'ı,cennet ve cehennemi) göstermeden sana inanmayacağız" diyerek niyetlerini zaten beyan etmişlerdir.


Ebu Leheb konusuda aynıdır.Alıntıladığm tefsirde yapılan açıklamalar gayet muknidir.Kaldı ki ateşe atılma cezası bu dünyada değil ahirettedir. Kur'an birçok ayetinde son derece etkileyici sembolik bir dil kullanır. Son yorumumda bu konudaki düşüncemi yazmıştım:

Ben "bu hal" üzere derken Kur'an'ın onun ateşe atılacağını, dolayısıyla müşrik olarak öleceğini ilan etmesinden ve Ebu Leheb'inde "bu hal ile" "müşrik" olarak öldüğünden bahsettim.


Ayrıca Ebu Leheb'in karısının Hz.Peygamberin yoluna, evinin önüne dikenli çalılar koyması da bütün İslam kaynaklarında ittifakla geçen rivayetlere dayanmaktadır.


Ebu Leheb’in iki eli kurusun! Kurudu da. ayetinde ki kurusun ve kurudu da kelimelerinin ardarda geçmesi de bu sembolizmaya kuvvet katmaktadır.Burada ki kavramların salt kelime manasında olmadığını ilk müslümanlar ve sonradan müslüman olan mekkeliler anlamışlar ki efendimize biat etmişler ve İslam'ın doğuşuna ve medeniyet sahnesine çıkışına şahitlik ve öncülük etmişlerdir.


Bunda anlaşılmayacak ne var bilmiyorum.Anlamak görece bir kavramdır tabii kişiye göre değişir.Tıpkı benim sizin bunları neden anla(ya)madığınızı anlamadığım gibi.. :-)

Yazan: S.Öztürk Tarih: February 2, 2006 10:34 AM

Ozturk bey,

Elbette İslam bir akıl ve mantık dinidir.Ve Hz.Peygamber ve Cebrail(a.s)'ın ilk diyaloğu ve bunun açıklama ve tefsirleri gayet aklıcı ve mantıklıdır.Bana ve geçmişte yaşamış ve halen müntesip binlerce İslam alimine ve inanmış milyonlarca mü'mine mantıklı gelen hadise size mantıksız geliyorsa sorunu hadisede veya metinde değil de birazda kendinizde aramalısınız.

Sayilarin coklugu ile hukum verilmemelidir; bunun nicin boyle olmasi gerektigi uzerinde uzun uzadiya vakit harcamak gerektigini sanmiyorum; aksine mutabik oldugumuza eminim.

Ayrica, her soru (ya da fikir) ilk ortaya ciktiginda azinlikta olmak zorundadir; aksi halde fikir *yeni* olmaz; sorulmus ve cevaplanmis oldugu icin soru da soru bile sayilmazdi...

Benim sordugum sorularin yeni olmayabilecegini tabii ki kabul ederim; mutalaka da oyledirler. Ama, cevabi verilmis mi?

Baska bir deyisle cevabi verilmeksizin yok sayilmis ya da duymazliktan gelinmis sorularin tekrar sorulmasinda ben bir abeslik goremiyorum.

Ve, sizin dediginiz sekilde /kendimde/ de aradim tabii ki. Aradim ve cevap bende mevcut degil.

Bu durumda iki secenegim var[di]: Soruyu sormak ya da sormamak. Ikinci secenengin karsiligi cevapsizligina razi olmak anlamina geliyor.

Bu şekilde bir yaklaşım her türlü metne yapılabilir.Neden öyle değilde böyle diyerek sorulabilecek soruların sınırı yoktur.Siyak ve sibaka dikkat edilmeden Tefsir usul ve kaidelerini bilmeden şahsi bir takım yorumlarda bulunmak bana göre yanlıştır.

Tefsir vb gibi, birden fazla anlama gelecek ya da derin bir sistem analizi gerektirecek konularda derhal bir hukme varmamak konusunda dikkatli olmaga calistigimi saniyorum.

Ama, bahsettigimiz sey Kuran'da atifta bulunulan gercek bir olaydir: Yani, yasadigi hakkinda ilgili kutsal metinler haricinde elimizde baska bir kaynak olmayan kisiler hakkinda bir seyler soruyor degilim.

Baska bir deyisle, bu, metafizige havalesi gerekmeyen bir vakadir bu.

Bir adam, ve karisi ve isledikleri nasevap fiiller ve onlari mustehak kilinan [ya da kilindigi soylenen] bir mucizevi bir cezadan bahsediyoruz.

Cezanin ne oldugu ve ne zaman infaz edildigini sordum. Benim aldigim cevapta esasen yaslanarak (ihtiyarliktan) olmek vardi.

Aramizda bu tur biz 'ceza'ya (?) mahkum olmamis birileri varsa, ben herhalde istisnayim... yani, yaslanarak ve yasliligin getirdigi turlu illetten birisinin vesilesiyle olmek..

Bu tur bir sey eger bir mucize ise, bu pek de seyrek olmuyor.. herkesin sonu bir mucize --belki de dogrudur, cunku dogum bir mucize ise olum de bir muzice olarak addedilebilir. tabii ki.

Ama, isme yazili lanetin tecellisinin mucize olarak addeilebilmesi icin biraz daha farkli olmasini bekliyor insan..

'Mucize' denildiginde, ben derhal, ve hemen cezasinin verilmesini beklerdim --mesela, ayet iner inmez adamin toz olmasini, zerrelerine ayrismasini filan..
Bu tip mucizeleri müşrikler çok istemişler ama Hz.Peygamber'in birçok mucizesini de gördükleri halde "sihirdir" deyip Kur'an'ın tabiri ile "Tepeleri üstüne dönmüşlerdir." Yine Kur'anın tabiriyle "Onlara göklerin kapılarını açsak ve meleklerin yeryüzüne indiğini görseler yine sana inanmazlar, biz muhakkak büyülendik derler" diyerek inanmanın "iradi" olduğunu beyan etmiştir.

Hani, su hepimizin bildigi Musevi fikrasi vardir ya.. Hani, adam sikayet eder karisindan; 'her sabah kalkar kalmaz benden para ister' diye. Dinleyen de sorar 'yahu, bu kadar parayi ne yapar senin kari?'..

Cevap 'bilmem, hic vermedim ki..'

Simdi, 'goklerin kapilarini acsak, meleklerin yeryuzune indigini gorseler' denildigini duyunca durum biraz boyle oluyor.. Bunlari yapmak bu sozlerin sahibi icin cok mu zordur?

İnanmak kalbi bir şeydir. İnadi olarak inanmayan kimse için her zaman bir bahane vardır, olacaktır.Kaldı ki müşrikler "herşeyi ayan beyan (Allah'ı,cennet ve cehennemi) göstermeden sana inanmayacağız" diyerek niyetlerini zaten beyan etmişlerdir.

Sonuc? Gosterilmis ve inanmamislar midir? :-)

Ebu Leheb konusuda aynıdır. Alıntıladığm tefsirde yapılan açıklamalar gayet muknidir.

Aciklama?

Ben bu kismi (bir aciklama olan) atlamisim demek ki..

Kaldı ki ateşe atılma cezası bu dünyada değil ahirettedir.

Ahiret ile ilgili olan kisimlari hakkinda bir sey sormuyorum ki.

Ben bu dunyada olan ya da olacagi soylenen ile ilgili kismini soruyorum ve soru da cok kisa:

Ebu Leheb, ellerini/kollarini ne zaman kaybetti? Yani, bu ayetten ne kadar sonra? Ve, ne zaman terk-i diyar eyledi?

Kur'an birçok ayetinde son derece etkileyici sembolik bir dil kullanır. Son yorumumda bu konudaki düşüncemi yazmıştım:

Ben "bu hal" üzere derken Kur'an'ın onun ateşe atılacağını, dolayısıyla müşrik olarak öleceğini ilan etmesinden ve Ebu Leheb'inde "bu hal ile" "müşrik" olarak öldüğünden bahsettim.

Ben bunu sormuyorum. Bu kismi, sizin tabirinizle 'metafizik' tarafi.

Ayrıca Ebu Leheb'in karısının Hz.Peygamberin yoluna, evinin önüne dikenli çalılar koyması da bütün İslam kaynaklarında ittifakla geçen rivayetlere dayanmaktadır.

Ben bu olmadi demiyorum ki.

Ama, birinin yoluna dikenli otlar koymak ne derece etkili bir kundaklama metodur sizce...

Bir kadin, tek basina ya da bir kac kisinin yardimiyla, ne kadar dikenli ot toplayabilir?

Hz Muhammed'in gececegi yollara bunlari koyar ve (nasil oluyorsa baskalari buradan gecmiyor ki) sadece Hz Muhammed'e zarar vermek ihtimali tasiyor (yani, baska gecenler bunlari kaldirmiyor); gece vakti yolda yururken ellerinde hic bir aydinlatma araci yok mudur?

Kisacasi, bu ne bicim kundaklamadir ki bu kadar onemsenmis?

Ebu Leheb’in iki eli kurusun! Kurudu da. ayetinde ki kurusun ve kurudu da kelimelerinin ardarda geçmesi de bu sembolizmaya kuvvet katmaktadır. Burada ki kavramların salt kelime manasında olmadığını ilk müslümanlar ve sonradan müslüman olan mekkeliler anlamışlar ki efendimize biat etmişler ve İslam'ın doğuşuna ve medeniyet sahnesine çıkışına şahitlik ve öncülük etmişlerdir.

Kabul. Sembolizma var. Ama, bir de fiilen olan bir sey var.

Sembolizmaya daha sonraki kademelerde hayran oluruz, simdilik konunun sadece fiili kismina bakamaz miyiz?

Bunda anlaşılmayacak ne var bilmiyorum. Anlamak görece bir kavramdır tabii kişiye göre değişir.Tıpkı benim sizin bunları neden anla(ya)madığınızı anlamadığım gibi.. :-)

Cok basit: Ben de Mekkelilerin neyi anladiklarini ogrenmek istiyorum.

Karisina ne oldugunu ben bilmiyorum, ama, adam, Ebu Leheb (nam-i diger Hisam Ebu'l-Hakem), Hz Muhammed'in iki kizindan (eski) dunuru ve oz amcasi, tevature gore Bedir Savasindan sonra olmus.

OK. Tarihleri biraz yerli yerine oturtalim:

Hz Muhammed'in Hira daginda ilk vahyi almasinin tarihi MS 610'dur.
Tebbet Suresinin gelis sirasina bakilirsa 5 ya da 6nci suredir.

Yani, ilk gunlerde inmis olmali. MS 610'da degilse bile MS 611'de diyebiliriz herhalde. Tam tarihini sizin dah aiyi bileceginize eminim.

Bedir Savasi ise MS 624'de Mart ayinin ortalarinda yapilmistir. Bu savasi muteakip Ebu leheb'in mortu cektigi soyleniyor.

Benim aritmetigim bana 624 senesi ile surenin geldigi tarih (610-611 senesi) arasinda 13-14 sene gectigini soyluyor...

Pek de kisa bir zaman degil yani.

Bu tarihten 8 sene sonra da Hz Muhammed 63 yasinda aramizdan ayriliyor.

Oldugunde Ebu Leheb'in kac yasinda oldugunu ben bilmiyorum, ama, Hz Muhammed'in amcasi ise Hz Muhammed'e kiyasla oldukca yasli olmasi lazim.

Nitekim, Hz Muhammed'in iki kizi ile evlenen Ebu Leheb'in iki oglu bu kizlardan hayli yasli idi.

Kisacasi, Ebu Leheb'in, cagdaslarinin yasam sureleri ortalamasi dikkate alindiginda, aslinda hayli uzun yasamis oldugunu bile soyleyebiliriz... soyleyebilirsek, ortada mucize olarak nitelendirilebilecek bir sey kalir mi?

Yok, bunu soyleyemeyiz diyebiliyorsaniz, bunu (benim yukarida yaptigim gibi) rakkamlara dokerek aciklar misiniz lutfen.

[[Bu arada, ben bu sorulari illa size soruyor da degilim. Nasil ki siz benim Esra hanima sordugum sorulara cevaben goruslerinizi yazarak bu mevzuya devam ettik, ayni sekilde baska arkadaslarimizin da katilmasi beni sadece memnun eder. Bence aslolan eksik veya yanlislarimin duzeltilmesidir.]]

Yazan: Muzmin Anonim Tarih: February 2, 2006 10:36 PM

Tebbet suresini Muhammed'in ya da yakin cevresinde bir kisinin yazdigi kesin. Aksini dusunmek mumkun degildir. Bu surenin Allah kelami oldugunu iddia etmek Allah'i aciz kilmaktir.

Butun yarattiklarinin gelecegini dahi onceden bilen kainatin tek sahibi olan bir Allah'in kendi yarattigi aciz bir kuluna "ellerin kurusun" diye soylenmesi dusunulemez zaten.

Ayrica Muhammed'e karsi cikan tek kisi sadece Ebu Leheb degilki. Belliki amcasina cok kizmis ve nefretini olumsuzlestirmis. Bence bu problem aile icinde kalsaydi daha iyi olurdu.

Saygilar,

Ataman Ertugrul

MUSTAFA AKYOL'UN NOTU

Bu okurun yorumundaki saygı sınırlarını aşan bazı ifadeler çıkarılmıştır. Ayrıca argümanı da tutarsızdır. Allah insanı yaratmış ve ona özgür irade vermiştir. İnsan bu özgür iradeyle kötü şeyler yapar ve bunda ısrarcı olursa, Allah'a ve dine düşman olursa, lanetlenmeyi hak eder. Burada hiç bir çelişki yoktur.

Yazan: Ataman Ertugrul Tarih: February 3, 2006 5:35 AM

Müzmin Bey,


Bir adam, ve karisi ve isledikleri nasevap fiiller ve onlari mustehak kilinan [ya da kilindigi soylenen] bir mucizevi bir cezadan bahsediyoruz.

Cezanin ne oldugu ve ne zaman infaz edildigini sordum. Benim aldigim cevapta esasen yaslanarak (ihtiyarliktan) olmek vardi.


Burada bir yanlış anlama var.Ne Kur'an ne de hadisler bu olaydan bir "mucize" olarak bahsetmiyor.Burada "mucize" kavramını ben kendi yorumum olarak kullandım.Nedenini de açıkladım.
Ebu Leheb'in ve karısının müşrik olarak ölmesi bence mucizedir.Çünkü daha öncede söylediğim gibi Ebu Leheb Kur'an ayetlerini hükümsüz bırakmak isteseydi zahiren müslüman olur ve Kur'an'ı kendisinin yazdığını iddia ettiği Hz.Peygamberi çok zor durumda bırakmış olurdu. Dikkat ederseniz bu benim kendi yorumum. Belki başka bir yerde de vardır, bilmiyorum. Bunlar hadis kaynaklarıunda veya Kur'anda geçen bir şey değil.Buradan harekletle hani mucize nerde diyerek Kur'ana yüklenmek doğru değil.Ama benim yorumuma istediğiniz kadar yüklenebilirsiniz.


İlgili suredeki ilk iki ayetin sembolik anlamda olduğu konusunda tüm islam kaynakları ittifak etmiştir.Kur'anda bunun gibi bir çok sembolik anlatım vardır.Bunda garipsenecek ne var anlamadım.Benim alıntıladığım başka bir ayette de inatçı müşriklerden "tepeleri üstüne döndüler şeklinde bahsediyor.Burada ki "tepeleri üstüne dönmek" lafzını da salt kelime manası üzerine mi alacaksınız?

Sembolik anlatım,Kur'an'ın çok veciz bir şekilde sık sık kullandığı bir anlatım biçimidir.Buradan hareketle bu türlü her ayete aynı yaklaşımla tersten bakılabilir.Bu sağlıklı bir bakış değildir.


Tebbet süresinde dikkat ederseniz ilk iki ayet haricideki üç ayet gelecek zaman kiplidir,ve vait ahiret alemi içindir.İlk iki ayetin ise sembolik olduğu hem manalarından hem de zaman kiplerinden bellidir.Bu iki ayetin tefsiri konusunda çok geniş bir tafsilat veren Elmalılı Hamdi Yazır tefsirine bakabilirsiniz.


Ebu Leheb'in erken veya geç ölmesi ya da normal şekilde ölmesi Kur'an'ın aksini öngörmesine rağmen yanlışlandığı bir husus değildir. Ayetlerden bu şekilde bir mana nasıl çıkardınız merak ettim doğrusu.Kur'an'ın bahsettiği Ebu Leheb'in ahirette başına gelecek olan hadisedir.İlk iki ayette bahsedilen anlam bir çok müfessirce Ebu Leheb'in amaçlarına ulaşamadığı ve malını mülkünü herşeyini kullanarak yaptığı tüm engellemelere rağmen İslam'ın nurunu söndüremediği ve söndüremeyeceği olarak tefsir edilmiştir.Kanaatimce bu manada bir tefsirde ayetlerin ruhuna ve anlam bütünlüğüne uygundur.

Ayrıca İslam alimleri bahsettiğiniz konuda dahil--bu konu ismini hatırlayamadığım bir kaynakta geçiyordu- tüm nassları didik didik ederek akıl süzgecinden geçirmişler ve en ince ayrıntılarına kadar tartışmışlardır.Bütün bunlar reddettiğimiz ilim mirasımızın eşşiz hazinelerinde mevcuttur.

Bir de Ebu Leheb'in karısı mevzuunda şunu söyleyeyeyim.Ebu Lehep Hz.Peygamberle kapı komşusudur.Mesele sizin tebessümle anlattığınız hadise gibi değildir.Ebu Leheb'in karısı Hz.Peygamberin evinin önüne ve dolayısı ile geçeceği yola bir çok defalar dikenli çalılar koymuş ve bu olay bir çok sahabe tarafından görülmüş ve rivayetler yolu ile İslam kaynaklarına girmiştir.

Meseleye en azından insaflı bir oryantalist gibi değilde Kişiye beğenmediği adamın/kadının yürüyüşü lap lap, yiyişi şap şap gelir deyişinin anlamında bakarsanız "insaf" ölçülerini elden çıkartmış olursunuz.


Saygılar.

Yazan: S.Öztürk Tarih: February 3, 2006 5:11 PM

1)KURAN'I KERİM TEFSİRİ
(ELMALILI MUHAMMED HAMDİ YAZIR
111-TEBBET:
Helâk oldu. Bu fiil esasen bir durumu haber vermekle birlikte dilek kipi de olabilir. Dilek kipi olması, ya tekvînî şekilde zarar görmesini dilemek, yahut da Arapların adetlerinde olduğu gibi "Kahrolası" şeklinde beddua olarak hüsran ve helâkı hak ettiğini anlatmak suretiyle kınamak ve çirkin görmek mânâsınadır. Söz konusu fiili, ilk nüzûlüne bakarak çokları, bu mânâda yorumlamışlardır. Bu yüzden "elleri kurusun" şeklindeki tercüme pek yaygındır. Eli kurusun tabiri daha ziyade yani "eli çolak olsun" mânâsında kullanılmaktadır. Bununla beraber mecâzî anlamda iflâs etsin, elinde avucunda bir şey kalmasın, tutacağını tutamasın ve her tuttuğu boşa çıksın gibi beddua mânâsına da gelmektedir ki, bu şekilde terceme edenlerin maksadı da budur. Bu fiile, yuh olsun, perişan olsun gibi mânâ vermek, de olduğu gibi tebâbın anlamına daha uygun görünmektedir. Ancak Ebu Leheb'in Bedir Savaşı'nın arkasından ümitsizliğe düşerek ölmesi ve Nasr Sûresi'nin inişinde onun hüsrân ve helakinin gerçekleşmesi sebebiyle Tebbet Sûresi'nin tertibde buraya konulması, söz konusu kelimenin meydana gelen bir durumu haber verdiğini ifade etmektedir. Hatta Peygamber'in şanlı vefatıyla dahi Ebu Leheb'in isteğinin yerine gelmeyip, bilakis helakinin gittikçe daha çok artacağına işaret sayılmaktadır. Bu da, fiilin gereği olarak kınama mânâsı taşımasına engel teşkil etmez. Yani, sadece ona yuh olsun değil, helake gitti. İki eli sağdan, soldan gerek olumlu gerek olumsuz, gerek tutmak ve gerek itmek için kullanmak istediği bütün sebeb ve vasıtaları, gerek dünyaya gerek dine uzatmak istediği iki eli de helâk oldu. O Peygamber'in zaferine ve hak dinin ortaya çıkmasına mani olmak ve küfre sarılmak için müracaat ettiği maddî manevî şey kendi aleyhine döndü de, yuh diye üflediği elleri hakikaten helâk oldu. Ebu Leheb'in, Peygamber'e nankörlük ve düşmanlıkta ileri giden ve İslâm dininin yayılmasına engel olmak için her türlü fitne ve fesat ateşini alevlendirmeye çalışan Ebu Cehil ve benzeri azgın kâfirlerin küfür ve taşkınlıkları Kur'ân'da anlatılmış olmakla beraber hiçbirinin adı açıkça zikredilmediği halde, Ebu Leheb'in ismine özellikle yer verilmesi, ayrıca Peygamber'in zaferini konu edinen Nasr Sûresi'yle tevhidi konu edinen İhlâs Sûresi arasında bulunması da dikkate değer niteliktedir. Şöyle ki:

Birincisi: Ona, "Ey suçlular, bugün şöyle ayrılın (bakayım)." (Yâsin, 36/59) âyetinin ifade ettiği anlam üzere bir üstünlük vermektir. Onun, Peygamber ile Allah arasına girmek, çoğalmasına mâni olmak isteyen ateşli düşmanlar arasında nazar-ı itibara alınmaya değer bir ayrıcalığa sahip olduğuna işaret eder. Çünkü Ebu Leheb, Peygamber'in baba bir amcası olması sebebiyle hususi bir şerefe haiz bulunuyordu. Böyle iken bu şeref ve nimetin değerini takdir etmediği ve ona yardım edecek yerde aksine engel olmak için nankörlük ve düşmanlıkla ateş püskürmek isteyenlerin önüne düşmesi sebebiyle İslâm düşmanlarının hepsinden daha fazla teessüfe layık olduğunu bildirerek yine Peygamber'in şanını yüceltmek, onun neseb, şeref ve haysiyetlerinin üstünde olan Hakk'ın cilvesinin büyüklüğünü göstermektir.

İkincisi: Ebu Leheb, şahsı gösteren bir künye olmakla beraber lugat itibarıyla asıl mânâsı, alev babası demektir. O itibarla Peygamber'e ve İslâm'a karşı ateş püskürmek isteyip de, kendini cehenneme atmış olan kâfirlerin hepsinin temsilcisi olması sebebiyle onun helâki, hepsinin helâkına misâl yapılmıştır ki, bu da, "Allah'ın nûrunu ağızlarıyla söndürmek istiyorlar. Halbuki, kâfirler istemese de Allah, mutlaka nûrunu tamamlamak ister." (Tevbe, 9/32) âyetinin ifade ettiği anlama işaret olur. Künyeler, alem ismi olmakla beraber yerine göre Hâtem-i Tâi'nin cömertlik, Ebu Hanife'nin ilim ile şöhret bulması gibi sıfatlık mânâsına gelmelerinden ve Meânî ilminde Ebu Leheb isminin de "ateş babası" demek olmasından dolayı, kinâye yoluyla "cehennemlik" vasfına delâlet eden meşhur bir misâl olarak söylenmiştir. Ayrıca kinâyeler de, hakikatin iradesine engel olmayacağına göre burada, söz konusu mânânın hususi bir önemi vardır. Yani maksat sadece Ebu Leheb'in şahsını belirtmekten ibaret olmayıp, onun vasfına ve bu vasıfta ona benzeyenlerin hallerine de işaret edilmiş demektir. Asıl ismi, Abdüluzza b. Abdilmuttalib iken yanaklarının pek kırmızı olmasından dolayı ateşe benzetilerek, Ebu Leheb denilmiş ve bu künye ile meşhur olmuştur. Çok ateşli mânâsına gelen "alev babası" künyesi ona başlangıçta, yüzünün parlaklığı veya canlılığı, yahut hiddet ve şiddeti itibarıyla övgü mânâsı düşünülerek verilmişti. Ancak bu vasfın hakikatinde "ateş kaynağı olmak" veya "ateşi sevmek" mânâsının bulunması ve en şiddetli ateşin de cehennem ateşi olması dolayısıyla Ebu Leheb ismi, kendsini ateşe sürükleyen "cehennemlik" ünvanına dönüştürülmüş, fiil ve hareketleri itibarıyla da "cehennemin babası" mânâsına darb-ı mesel olarak kullanılmıştır. Burada söz konusu nüktenin kastedildiğine özellikle "(o) alevli bir ateşe girecektir" âyetiyle işaret edilmiştir. Yani Hz. Peygamber (s.a.v.)'in amcası olmak gibi yüksek bir neseb, yakınlık, soy ve şerefe sahip olduğu halde, iman etmeyip de ona düşmanlık ve küfürde ısrar ettiğinden dolayı Ebu Leheb böyle helâk oldu. O soy ve şeref Ebu Leheb'i kurtarmazsa Peygamber (s.a.v.)'e buğzedip de tevbe etmeyen diğer insanların ne kadar bedbaht olacakları ibret nazarıyla düşünülmelidir.

Keşşaf'da denilir ki: "Tekniye" mastarı, ikram etmek mânâsı ifade ederken burada künye anlamında kullanılmasının üç sebebi vardır.
1. İsmiyle değil, künyesiyle şöhret bulmasından dolayı.
2. Esasen ismi, Abdu'l-Uzzâ olduğu halde künyesi kullanıldığı için.
3. âyetine göre ateş ehlinden olmasından dolayı künyesinin haline uygun olması sebebiyle.

Ayrıca şerli olan kimseye "Ebu'ş-Şer", hayır sahibine de "Ebu'l-hayr" denilmesi kabilinden de Ebu Leheb denilmiştir." Evet, Ebu Leheb'in iki eli, yuha, hüsrana gitti, helâk oldu. Kendisi de yok oldu. Muradına eremeyip, perişan oldu ve mahvolup gitti. Ebu Leheb, Peygamber'e karşı Kureyş ile beraber olduğu halde hasta olduğu için Bedir Savaşı'na bizzat iştirak edememiş, ancak maddî yardımda bulunarak Ebu Cehil'in kardeşi Âs b. Hişâm'ı kendi yerine göndermişti. Kendisi "adese" denilen çiçek hastalığına benzer bir hastalığa tutulmuş, Kureyş'in yenildiğini haber alınca savaştan yedi gün sonra kahrından ölmüştü. Alûsî ve diğer tefsircilerin naklettiğine göre Kureyşliler, adese hastalığından tâun gibi sakındıkları için kendilerine de bulaşır korkusuyla ailesinden bile kimse yanına yaklaşmamış, bu yüzden ölüsü üç gün evde kalıp kokmuştu. Nihayet utandıkları için Sudâni'lerden birkaç kişiyi ücret karşılığı tutarak gömdürmüşlerdi. Bir rivayette de bir çukur kazıp ağaçlarla içine kakmışlar ve örtünceye kadar da üzerine taş atmışlardı. Başka bir rivayete göre de çukur kazmayıp bir duvarın dibine koymuşlar ve sonra da üzeri örtülünceye kadar taş atmışlardı.

Demek ki hâdise, Kur'ân'ın on beş sene kadar önceden haber verdiği tarzda cereyan etmişti. Mamafih durum, sadece bundan ibaret de değildi. Ebu Leheb, dünyada maksadına ulaşamadığı gibi âhirette de çekeceği azaptan dolayı hem cismânî ve hem de ruhânî bir zarara uğrayarak helâk olmuştu.

2. Buradaki istifhâm-ı inkârî veya doğrudan doğruya olumsuzluk edâtıdır ve Ebu Leheb'in helâkini izah etmektedir. Yani ne fayda verdi ona? Hiçbir fayda vermedi. Onu kurtaracak hiçbir hayra yaramadı malı ve kazandığı, yahut kazancı. Buradaki da mevsûl veya mastariyyedir. Mamafih önceki gibi istifhâm-ı inkârî veya olumsuzluk mânâsını ifade eden edat olması da düşünülebilir. Malı ona ne fayda verdi? Ve ne kazandığı? Onu felaketten kurtaracak hiçbir şeye yaramadı ve kendisi de hiçbir fayda elde edemedi anlamındadır. Ancak "Malı da fayda vermedi, kazancı da." anlamı, iki elin helâkini izah etmeye daha uygundur. Malından maksat, sermayesi, kazancından maksat da, kâr ve gelirleri, yahut kazanmak için yaptığı ticaret ve benzeri işler; veya malı, babasından miras kalan, kazancı da kendi kazandığı şeylerdir. Ayrıca söz konusu âyette ifade edilen malından kasıt, eski ve yeni bütün malı, kazancından kasıt da, gerek malından harcamak ve gerekse başka yollardan faydalanmak suretiyle kendi istek ve arzusuna göre elde ettiği, pay ve nasip, yani çalışması ve emeği ile yaptığı işler ve sahip olduğu şeylerdir ki buna, isteyerek çalışıp elde ettiği bütün kazancı, çocukları, sosyal durumu, kendine ve toplumuna örf ve âdetlerine göre yaptığı iyilikler, ayrıca Peygamber'e karşı kurduğu tuzak ve düşmanlıkların hepsi dahildir.

İbnü Abbas'tan nakledildiğine göre, âyette geçen "kazancından" maksat, Ebu Leheb'in çocuğudur. Yine denilmiştir ki: Ebu Leheb'in oğulları aralarında anlaşmazlığa düşerek, muhâkeme olmak üzere babalarının yanına gelmişler, derken birbirleriyle çarpışmaya başlamışlardı. Bunun üzerine Ebu Leheb oğullarını ayırmak için aralarına girmiş ve orada birisinin itivermesiyle yere düşmüştü. Buna son derece sinirlenen Ebu Leheb "Çıkarın yanımdan bu pis kazancı." demişti. Bir hadisde de "Her insanın yiyeceğinin en temizi ve çocuğu kazancındandır." buyurulmuştur. Dahhâk: "Ebu Leheb'in kazancı, kötü ameli yani Resulullah'a yaptığı düşmanlık ve kurduğu tuzaktır." derken, Katâde de "Onun kazandığı şey, bir iyilik yapıyorum zannıyla işlediği ameldir ki, bu "Yaptıkları her işin önüne geçtik de, onu (etrafa) saçılmış toz zerreleri haline getirdik." (Furkân, 25/23) mânâsınadır." demiştir. Yine Ebu Leheb'in eğer kardeşimoğlunun söylediği hak ise, malımı ve çocuklarımı fidye vererek ondan kurtulurum." dediği rivayet edilmiştir. Verilen bu mânâların hiçbirisi diğerine zıt değildir. Maksat, tahsis olmayıp, örnek vermektir. Âyette ifade edilen "kesb", bu mânâların hepsini içine aldığından, esasen âyetin anlamı şu şekildedir: "Ne malı ne de hiçbir kazancı kendisine fayda vermedi, onu zarar ve helâkten kurtaramadı.

3. Zira o bir ateşe yaslanacak ki yarın âhirette bir ateşe girecek ki Gayet alevli, dünyada eşi, benzeri görülmemiş son derece şiddetli bir alev ve iltihabı olan bir ateş, yani sadece cisimleri yakan bir ateş değil, ruhları sarıp gönüllere nüfûz eden "Allah'ın tutuşturulmuş ateşidir ki, gönüllere işler." (Hümeze, 104/6,7) âyetinde buyurulan cehennem nârıdır.

4. Karısı da ki o Harb'in kızı, Ümmü Cemil ve Ebu Sufyân b. Harb'in kız kardeşidir. Bu isimlerdeki imâlara da dikkat etmek gerekmektedir. Bu kelime, fiilinin altında gizli bulunan Ebu Leheb'e ait olan zamirine bağlıdır. Yani Ebu Leheb'in yalnız kendisi değil, karısı da o ateşe yaslanacaktır. Diğer kırâetlerin hepsinde kelimesi, haber olarak ötreli okunur. Bu durumda Ebu Leheb'e bağlanmayıp cümle olarak ondan hal yapılır. Âsım kırâetinde ise üstün okunur. Bu durumda da şu iki şekil söz konusudur.

1- Kelimesinden hal yapılmasıdır ki, karısı da odun hammalı olarak cehenneme girecek, Ebu Leheb'i götürecek veya onun ateşini artırmak için, dünyada küfrüne, arzusuna hizmet ettiğinden dolayı cehennemde de azabına iştirak ile hizmet edecek demektir. Çünkü "O halde yakıtı insanlar ve taşlar olan, inkârcılar için hazırlanmış ateşten sakının." (Bakara, 2/24), "O inkâr edenler var ya, ne malları, ne de çocukları onlara, Allah'a karşı hiçbir fayda sağlamaz. Onlar ateşin yakıtıdırlar." (Al-i İmrân, 3/10) âyetlerinde buyurulduğu üzere cehennemin odunu, çırası kâfirler olduğundan küfre hizmet etmek, cehenneme odun taşımak mânâsına gelmektedir. Buna göre onun sırtındaki cehennem odununun da, Ebu Leheb'in kendisinin olması en uygun bir mânâdır.

2- Kınama anlamında mansuptur. "Yani o odun taşıyıcısı karı" mânâsındadır. Bu durumda, kelimesi üzerinde durmak câizdir. Burada da "hatab"dan maksat Ebu Leheb'dir. Bundan başka bir de tâbiri, koğucu, ona buna laf taşıyan bozguncu şeklinde mecâzî bir anlam da taşımaktadır. Keşşaf sahibi ez-Zemahşerî der ki: "İnsanlar arasında koğuculuk yapan bozgunculara, "Aralarında odun taşıyor." denilir. Bu cümle, insanlar arasında ateş yakmak, şerre sebeb olmak anlamında kulanılmaktadır. Nitekim
"Beyaz insanları, yani yüzleri ak temiz kimseleri avlamaya çalışmadın,
Alçaklığın sırtına binerek oba arasında yaş odunla yürümedin."
diyen şair de bu mânâyı ifade etmiş, dumanı çok olmasından dolayı şiirinde "yaş odun" tabirini kullanarak şerrin çokluğuna işaret etmiştir." Lisanımızda bu mânâ, "kundakcılık etmek" şeklinde ifade edilmektedir. "Yangına körükle gitmek" sözünde de aynı anlam söz konusudur. Ancak, Türkçe'de "odun hamalı" tabirinden bu mânâ anlaşılmaz. Onda sadece küçümsemek anlamı vardır. Zira izzet ve servet içinde büyümüş bir kadının odun hamallığı yapması, acıklı bir sefâlet demektir. Esasen bundan, koğuculuk ve bozgunculuk mânâsını çıkarmak için ya "kundakçı" demek, yahut "hammâlete'l-hatab" tâbirini terceme etmeyerek darb-ı mesel tarzında aynen söylemek daha uygundur. Bu anlam, cehenneme girmenin sebebi olan dünyadaki durumu göstermiş olmaktadır. Fakat asıl mânâ, dünyadaki aile şerefine, zenginlik ve üstünlüğüne rağmen, ahiretteki sefâlet ve hakaretini duyurması ayrıca Ebu Leheb'in arzusuna boyun eğenler içinde en sakınması gereken karısının bile cehennem ateşinde hakaretle onun azâbını şiddetlendirmeye hizmet etmekte olduğunu ifade etmesi sebebiyle, diğer anlamlarını da dikkate almakla birlikte, "odun hamalı" diye terceme etmeyi daha uygun gördük. Nitekim İbnü Zeyd ve daha başkalarından gelen rivayetler de, bunu kuvvetlendirmektedir. Denildiğine göre, Ebu Leheb'in karısı, Resulullah (s.a.v.)'in geçeceği yol üzerine geceleyin diken dalları bıraktırmak suretiyle ona eziyet etmek isterdi. Onun için bu tabirle kınanmıştır. Mamafih bu rivayet de onun Peygamber'e eziyet vermek ve dinin yayılmasına engel olmak için kocasının fikrine hizmet etmek üzere gizlice koğuculuk ve benzeri işler yapmak suretiyle rahatsız etmeye çalışması tarzında temsilî bir ifade olarak düşünülürse, yukarıda söylenen mânâların hepsine uygun düşmüş olur.

5. Bu cümle de "hammale"nin altında gizli olarak bulunan zamirinden haldir. Yani gerdanında süs yerine bir ip ki...
Âyette yer alan "cîd" boyun mânâsına gelirse de, "unuk" kelimesi gibi sadece boyun anlamı ifade etmeyip, özellikle gerdanlık gibi zinet eşyalarıyla süslü veya süslenmeğe layık güzel boyunlar anlamındadır. Bu yüzden denilmeyip buyurulmuştur. Gerçi burası, tahkir makamıdır. "... biz de inkâr edenlerin boyunlarına (ateşten) halkalar koyduk."
(Sebe', 34/33) gibi "ğull" (pranga) ve benzeri ifadelerle küçümseme mevkiinde boyun zikredilmektedir. Ancak burada "odun hammalı" diye küçük düşürüldükten sonra "Boynunda da bir ip mevcuttur." denilseydi, kapsamlı bir mânâ ifade etmezdi. Halbuki "cîd" şâirin "Güzel kadının gerdanındaki zinetten daha güzel." dediği gibi süs ve övgü ile söylenmektedir. Bu mânâ farkı, Türkçe'de de söz konusudur. Biz de bu gibi durumda "gerdan" tabirini kullanırız. Bu sebeple âyette, tahkirden sonra nın zikredilmesi, kadının kadınlık onurunu coşturmak suretiyle durumun acıklı manzarasını göstermektedir. Binaenaleyh bu kelâm "boynunda bir ip vardır" diye anlaşılmalıdır. "O dilberin boynunda gerdanlık yerine bir ip vardır" şeklinde düşünülmelidir ki, "Süs içinde yetiştirilip mücâdelede açık olmayanı (tartışmayı beceremeyeni) mi (Allah'ın parçası yaptılar)." (Zuhruf, 43/18) âyetinin ifade ettiği mânâ üzere, süslü gerdanlıklarla donatılıp ikramla yetiştirilen, düşmanlık ve mücâdele mevkilerinde bulunmaması gereken bir gerdanın hamallık ipi ile aşağılanmasındaki hakaret ve istihzânın acılığındaki fesahat anlaşılabilsin. Said b. Müseyyeb ve daha başkalarından rivayet edildiğine göre, onun gerdanında mücevherlerle süslü, kıymetli bir gerdanlık vardı. Öyle iken bu gerdanlığın yerinde sağlam liflerden, kuvvetli tellerden bükülmüş, kıvrılarak örülmüş bir ip bulunmaktaydı. Söz konusu kelime ile ilgili Ragıb el-İsfahânî'nin "Müfredât" adlı eserinde şu açıklamalar mevcuttur: "Mesed, ince hurma dallarından, yani şahlarından elde edilen ve fitillenen sağlam bükülüp örülen liftir. de yaratılışı, vücudu bükülmüş ip gibi derli toplu olan kadın demektir.
Bunun netiesi şudur ki, mesed, hurma lifinden bükülmüş, sağlam bir urgan demek oluyor. Fakat Zemahşerî diyor ki: Mesed, iplerden şiddetli ve kuvvetli bir şekilde bükülmüş olandır. Bu ister liften olsun, ister deriden olsun, ister başka şeylerden olsun aynıdır. Şair: "Develerden daha hızlı, daha kıvrak geçen mesed..." demiştir.
Aynı şekilde cümlesi de sağlam yapılı kuvvetli adam mânâsını ifade etmektedir. Kâmusta "mesd" kelimesi "ip bükmek" ve "yolda gayretle sürüp gitmek" mânâsınadır. denildiğinde bu sözle, "ipi güzelce bükmek" mânâsı kasdedilmektedir. "Mesed" ise, demirden çark oku demektir. Ayrıca hurma lifinden, bir görüşe göre de "Mukl" ağacının ince dallarından bükülmüş ipe denilmektedir. Bazı alimlere göre de sağlam ve kuvvetli bükülüp örülmüş olan ipe "mesed" adı verilir. Besâir'de açıklandığına göre, "Mesd" mastar, "Mesed" ise isimdir, ancak "Memsûd" anlamındadır, yani pek sağlam örülmüş ip demektir. Yani âyet, "gerdanında şiddetli bir şekilde bükülüp demir bir ip yapılmış olarak" mânâsınadır. Demek ki mesed, esasen "memsud" mânâsına alınarak bununla, hurma veya mukl ağacının lifleri gibi kuvvetli liflerden bildiğimiz kendir, urganlar tarzında fitil fitil, kat kat bükülmüş veya örülmüş sağlam urganlar kasdedilmektedir. Bu anlamda kıl, deri ve demir gibi hangi maddeden yapılırsa yapılsın, ip şeklinde bükülmüş yahut örülmüş olan sağlam telli, fitilli urgan, halat ve zincirlerin hepsine mesed denilmektedir. Burada da maksat ipin, yapıldığı maddeden ziyâde kuvvet ve kıvraklığı söz konusu olduğu için en sağlamının düşünülmesi gerekmektedir. "Biz, kâfirler için zincirler ve demir halkalar hazırlamışızdır." (İnsan, 76/4) âyetinin ifade ettiği mânâ üzere cehenneme giden kâfirlere vaad edilen de zincirler ve bağlardır. Bir gerdana gerdanlık yerine yakışan da bir zincirdir. Fakat bir odun taşıyıcısının sırtına aldığı odunları bağlayıp uçlarını, gerdanlık yerine sarkıtacağı sağlam ipin de zincir değil, liften bir urgan olması daha uygundur. Kâfirin hassasiyetine dokunan en acıklı manzara âyetin, sırtında cehennem odunu olan kocasını taşırken gerek iftihar ettiği gerdanlığını, gerekse örgülü kıvrık saçlarının gerdanından sarkmasını, kendi yanacağı ateşin odununu taşıyan bir odun hamalının boynuna düğümleyip geçirdiği kuvvetli urganın boynundan sarkması şeklinde tasvir etmesidir. Bu da, dünyada Allah yoluna sarf edilmeyen servet ve kazancın, şükrü bilinmeyen şeref ve asaletin ardındaki hakaret ve aşağılanmaya bir misâldir. İşte o ateş babası Ebu Leheb, parlaklığına ve bir takım üstünlüklerine rağmen Allah'a ve Resulü'ne karşı küfür ateşi yakmak istediğinden dolayı o ateşin odunu olarak helâke sürüklenmiş ve karısıyla birlikte bütün âleme darb-ı mesel olmuştur. Ta peygamberliğin başlangıcında haber verilmiş olan bu hakikat, aynı tarzda tahakkuk etmiş, Resulullah (s.a.v.)'in tebliğ ettiği şekilde Allah'ın birliğine imân etmediği için onun şefaatından istifade edememiş, ne nesebinin şerefi, ne de mal ve kazancı gibi asaletinin kudret ve ihtişamı, kendini helâk olmaktan kurtaramamıştır. Onun için diye beddua etmesinden dolayı da kendisine tevbe de nasip olmayıp mahvolup gitmiştir. "Kötü sondan Allah'a sığınırız."
Şimdi birisi, tesbih, hamd ve istiğfar ile Allah'a giden, diğeri de hüsran ve aşağılanma ile ateşe giden iki son böyle beyân edildikten sonra, güzel bir sona erişmek ve o helâkten kurtulmak için tek çarenin Allah'ın dinine sarılmak ve bunun için de önce Allah'ı birlemek ve samimiyetle tanımak sonra da bütün kötülüklerden korunmada O'nun yardımına sığınmak olduğu hususu beyân edilecek arkasından da Allah tarif edilerek tevhid ve samimiyetle O'na bağlanma emredilecektir.


2) Hak Dini Kuran Dili Meali; Elmalılı M. Hamdi Yazır; sayfa: 849,850
Sadeleştirenler: Prof. Dr. Lütfullah Cebeci, Prof Dr. Sadık Kılıç

Şuara suresinin, 214. ayeti olan “En yakın akrabalarını uyar!” ayeti inince Hz. Peygamber, Safa tepesine çıkıp “Uyanın ey insanlar! Diye nida etmiştir. “Bu kim” dediler v e başına toplandılar. Peygamber, onlara “Ne dersiniz ? Ben size şu dağın arkasından atlılar çıkacaktır diye haber versem bana inanır mısınız” diye buyurdu. Onlar da: “Biz senden hiç yalan duymadık.” Dediler. “Öyle ise ben sizi gelecek şiddetli bir azap ile uyarıyorum” buyurdu. Ebu Leheb de “Yuh sana! Bizi bunun için mi topladın?” dedi ve kalktı. Bunun üzerine Tebbet suresi indi.

Burada, ilahi yardım ile bu yardımdan yoksun kalış, şükür ile nankörlük, güzel son ile kötü son arasındaki farkın ve bunların karşılaştılaştırılmasının daha yakından gösterilmesi, bir de peygamberin ölümünden sonra düşmanlar fitne çıkarmak isterseler de, dininin yaşama ve yayılmasına engel olamayacaklarına işaret olmak üzere, bakışları Kuran’ın sonundan başına çevirmek, sonra da ihlas ve Muavvizteyn ile Kuran’ı tamamlamak üzere, bu sure Nasr suresinin hemen arkasına konulmuştur.

1. “Ebu Leheb'in elleri kurusun (yok olsun o), zaten yok oldu ya”

Açıklama: Muradına eremeyip tümden zarara uğrayarak yok olup gitti.

2. “ne malı fayda verdi ona, ne kazandığı…
3. “O bir alevli ateşe yaslanacak,
4.”karısı da … Odun hamalı olarak;
5. gerdanından bir ip ki, fitillisinden…

Açıklama: Şimdi birisi, tesbih, hamd ve istiğfar ile Allah’a giden, diğeri de hüsran ve aşağılanma ile ateşe giden iki son, böyle açıklanıp özetlendikten sonra, o güzel sona ulaşmak ve helakten kurtumak için tek çarenin, Allah’ın dinine sarılmak ve onun için de önce tevhid ve ihlas ile Allah’ı tanımak, sonra da O’ndan başkalarının şerrinden O’nun koruma ve yardımına sığınmaktan ibaret olduğu anlatılarak, “marifetullah” (Allah’ı tanımak) ta karar kılınmak üzere sonuç olarak da Allah tanıtılarak, tevhid ve ihlas ile O’na sığınma emredilecektir.


3) Kuran Okurken Zihne Takılan ayetler (Yrd. Doç. Abdülcelil Candan) sayfa: 550
“Ebu Leheb’in iki eli kurusun. Kurudu da.”
(Tebbet,111/1)

Soru1: Allah Teala’nın Ebu Leheb’in iman etmeyeceğini haber vermesi, onun iman etmesini imkansız kılmadı mı?

Cevap: Allah Teala’nın onun iman etmeyeceğini haber vermesi, Ebu Leheb’in ihtiyarı ile iradesini hangi yönde kullanacağını bildiğinden dolayı idi. Allah’ın bunu bilmesi onun iradesini kullanmasına engerl değildi. Öğrencisini iyi tanıyan bir öğretmenin öğrencisinin lacağı notu önceden haber vermesi o öğrencinin çalışmasına engel değildir. Allah teala’nın Ebu Leheb ve karısının iman etmeyeceğini önceden haber vermesi Kuran’ın mucizelerindendir. Zira bir insanın son nefesteki durumunu Allah’tan başkası bilemez.

Soru2: Hz Peygamber ve davası ile binlerce kişi mücadele etti. Bunlar arasında, Ebu Cehil, Ukbe b. Muayt, Velid b. Muğire ve as b. Vail vb zikredilebilir. Özellikle Ebu Leheb ve karısının anılmasının hikmeti nedir?

Cevap: Ebu Leheb ve karısının düşmanlık ve komploları hepsini geçmişti. Gerek tek başlarına gerekse toplu olarak, gece gündüz Hz Peygamber ve onun davasına her türlü desise ve komplararı kuruyorlardı. Öyle ki Hz Peygamber tevhide davet ederken Ebu Leheb arkasından; “Ey insanlar sakın ha onu dinlemeyin, o yalancıdır” derdi. Hz Peygamberin amcası olması hasebiyle diğer küfür öncülerinden daha etkiliydi.

Yazan: ilhan Tarih: February 3, 2006 11:50 PM

Ozturk bey,

Burada bir yanlış anlama var. Ne Kur'an ne de hadisler bu olaydan bir "mucize" olarak bahsetmiyor. Burada "mucize" kavramını ben kendi yorumum olarak kullandım. Nedenini de açıkladım.

Guzel. Sizin 'mucize' oldugu yolundaki yorumunuza katilmiyorum.

Ebu Leheb'in ve karısının müşrik olarak ölmesi bence mucizedir.

Illa bir mucize olacak yani :-)

Çünkü daha öncede söylediğim gibi Ebu Leheb Kur'an ayetlerini hükümsüz bırakmak isteseydi zahiren müslüman olur ve Kur'an'ı kendisinin yazdığını iddia ettiği Hz. Peygamberi çok zor durumda bırakmış olurdu.

Ben de, bunun mumkun olmayacagini; adam --o gunlerde yazilmamis olan-- Kuran'a el bassa bile kimse onun musluman oldugunu kabul etmeyecegini; etseydiler zaten bu konuya da 'rahman ve rahim' baglaminda uygun dusecek yeteri kadar mufessir bulunabilecegi kanaatindeyim.

Dikkat ederseniz bu benim kendi yorumum. Belki başka bir yerde de vardır, bilmiyorum. Bunlar hadis kaynaklarında veya Kur'anda geçen bir şey değil.

OK. "Mucizedir" denince kaza, "nicin oyledir?" denince kabahat olmadigi muddetce sorun yok.

Buradan harekletle hani mucize nerde diyerek Kur'ana yüklenmek doğru değil. Ama benim yorumuma istediğiniz kadar yüklenebilirsiniz.

Kuran'a yuklenmek gibi bir gayem yok. Aklima yatmayanlari soruyorum.

Sizin bu konuda soyledikleriniz aklima yatmayanlardan birine denk gelmis galiba :-)

İlgili suredeki ilk iki ayetin sembolik anlamda olduğu konusunda tüm islam kaynakları ittifak etmiştir.

Baska alternatif yok ki. Ya, dogrudan dogruya ve aynen soylendigi anlamdadir denilecek, ya da sembolik oldugu soylenecek.

Gercekten; baska bir alternatif mevcut degil.

Kur'anda bunun gibi bir çok sembolik anlatım vardır. Bunda garipsenecek ne var anlamadım.

Bu bir istisna.

Kisinin ismi zikrediliyor.

Nama yazili/hitaben gelen bir lanet sozkonusu ve esasen adama hic bir sey olmamis...

Benim alıntıladığım başka bir ayette de inatçı müşriklerden "tepeleri üstüne döndüler şeklinde bahsediyor. Burada ki "tepeleri üstüne dönmek" lafzını da salt kelime manası üzerine mi alacaksınız?

Sart degil. Ve, zaten konumuz da o degil.

Sembolik anlatım, Kur'an'ın çok veciz bir şekilde sık sık kullandığı bir anlatım biçimidir. Buradan hareketle bu türlü her ayete aynı yaklaşımla tersten bakılabilir. Bu sağlıklı bir bakış değildir.

Yani, hep ve daima sembolik bakmaliyiz mi diyorsunuz?

Gecen gun Cem Radyoyu dinledim bir muddet ve sembolik bakisin feristahina kulaklarimla sahit oldum.

Bir cok ayet ve sure atfi ile, esasen orada yazilanlarin ozundeki anlamin cok farkli oldugunu soyluyordu 'dedem' :-)

Sizin soylediginizin bundan cok olsa derece farki var sanki..

Tebbet süresinde dikkat ederseniz ilk iki ayet haricideki üç ayet gelecek zaman kiplidir, ve vait ahiret alemi içindir. İlk iki ayetin ise sembolik olduğu hem manalarından hem de zaman kiplerinden bellidir. Bu iki ayetin tefsiri konusunda çok geniş bir tafsilat veren Elmalılı Hamdi Yazır tefsirine bakabilirsiniz.

Baktim. Ve, size cok samimi olarak sunu soylemek isterim: Hic bir aciklama yok. Sadece semantiklerle raks var.

Ebu Leheb'in erken veya geç ölmesi ya da normal şekilde ölmesi Kur'an'ın aksini öngörmesine rağmen yanlışlandığı bir husus değildir.

Hani, her lafa baslayan konunun sembolizmasina bakiyor ya... Biraz da bu sembolizmaya bakarsaniz kolayca gorebileceginize eminim. Yazdiklarimin anlasilir olmadigini umid ediyorum.

1) Ebu Leheb, gercek bir kisidir. Hz Muhammed ile ayni donemde, ayni mekanda yasamistir.

2) Ebu Leheb, Kuran'da ismi zikredilip lanetlenen tek gercek kisidir.

3) Bu lanet, Allah tarafindan vahyedilen bir ayet halinde bildirilmistir.

4) Allah'in lanetlemesi, bir kisinin bir baska kisi hakkindaki bir bedduasina benzemez. O isterse olur.

5) Ebu Leheb, bu lanetten sonra 13-14 sene daha yasamis, ve bir hastalik (adese/cicek) sonucu olmustur.

Sembolizmanin olmasi gereken, fakat coktugu yer de buralardir: Allah, bir kulunu bir tur beddua misali lanetliyor ve orada kaliyor --daha fazlasina gucu yetmezmiscesine..

Bana birisinin bu noktayi aciklamasi lazim.

Yoksa, Yazir'in yaptigi gibi, ayetleri tek tek ve sair suaranin laflarini da destek gostererek boguntuya getirmek ile ben bir seyin aciklanabildigini dusunmuyorum.

Anekdot tarihimizde, Sevki Pasa'nin meshur derkenarinda "Baytar Efendi! Istilah-i fenniyen basinda paralansin; katir niye oldu, onu yaz!" deyisini siz de bilirsiniz... Ben de aynen onu soyluyorum; tek farkla 'NIYE HEMEN OLMEDI?' diyorum.

Yazir bu konuda hic bir sey demiyor.

Ayetlerden bu şekilde bir mana nasıl çıkardınız merak ettim doğrusu. Kur'an'ın bahsettiği Ebu Leheb'in ahirette başına gelecek olan hadisedir. İlk iki ayette bahsedilen anlam bir çok müfessirce Ebu Leheb'in amaçlarına ulaşamadığı ve malını mülkünü herşeyini kullanarak yaptığı tüm engellemelere rağmen İslam'ın nurunu söndüremediği ve söndüremeyeceği olarak tefsir edilmiştir. Kanaatimce bu manada bir tefsirde ayetlerin ruhuna ve anlam bütünlüğüne uygundur.

Bu tur davranan tek Ebu Leheb midir?

Ama, ismi zikredilen tek odur. Ibret-i alem icin basina bir sey gelmemis olmasidir sembolizmanin mucize olarak Ebu Leheb lehine tecellisi --bu durumda.

Ayrıca İslam alimleri bahsettiğiniz konuda dahil--bu konu ismini hatırlayamadığım bir kaynakta geçiyordu- tüm nassları didik didik ederek akıl süzgecinden geçirmişler ve en ince ayrıntılarına kadar tartışmışlardır. Bütün bunlar reddettiğimiz ilim mirasımızın eşşiz hazinelerinde mevcuttur.

Iyi de, bu oyle kolay kolay kayip hazinelerle kaybolup gidecek kadar detay bir sey degil. Dolayisi ile, bir yerlerde daha eli yuzu duzgun (yani, meseleyi laf boguntusuna getirmeden) aciklayan bir seyler olmali.

Bir de Ebu Leheb'in karısı mevzuunda şunu söyleyeyeyim. Ebu Lehep Hz. Peygamberle kapı komşusudur. Mesele sizin tebessümle anlattığınız hadise gibi değildir. Ebu Leheb'in karısı Hz. Peygamberin evinin önüne ve dolayısı ile geçeceği yola bir çok defalar dikenli çalılar koymuş ve bu olay bir çok sahabe tarafından görülmüş ve rivayetler yolu ile İslam kaynaklarına girmiştir.

Ustunuze alinmayin; ama, ben bu konu her ne zaman aciklanmaga calisirsa ister istemez --sizin tabirinizle-- gulumsemek zorunda kaliyorum.

Nicin oyle dusundugumu de, daha once aciklamaga calistim... Kadinin birisi (kapi komsusu) yan kapinin onune dikenli calilar yigmis..

Baska bir deyisle, olaganustu pasif bir protesto sekli.. Ve bu, bu kadar onemsenmis.. kundakcilik olarak nitelenmis..

Anlamakta gucluk cekmemek benim elimde degil.

Meseleye en azından insaflı bir oryantalist gibi değilde Kişiye beğenmediği adamın/kadının yürüyüşü lap lap, yiyişi şap şap gelir deyişinin anlamında bakarsanız "insaf" ölçülerini elden çıkartmış olursunuz.

Bu son paragrafta gene bir karisiklik olmus ama, demek istediginizi galiba anliyorum. Benim cevabim:

Mesele, kisinin begendigi icin 'yakisiyor haspaya' ya da begenmedigi icin 'zerduz palan vursan da merkep yine merkeptir' turunden bakmasi degil. Yani, bir onyargi gerekmiyor.

Ben, Kadir-i Mutlak olan Allahin, halen yasiyor olan ve ismen lanetledigi bir kisinin basina esasen hic bir seyin gelmemis olmasini fevkalade ilginc ve uzerinde durmaga deger buluyorum.

Boyle bir durum, ismen lanetlenmis oldugu halde bu dunyada basina hic bir sey gelmemis bir kisinin, ahirette de herhangi bir sekilde cezalandirilacagi konusunda da sorular doguruyor --ister istemez.

Ve, bu sorularin uzantilari da var ve hayli uzaklara gidebilirler.

[Bu arada, 'Ikra!" konusundaki sorularim tamamen cevapsiz kaldi]

Yazan: Muzmin Anonim Tarih: February 4, 2006 6:42 PM

Müzmin Bey,


Sizinle tartışmak gerçekten büyük bir efor istiyor.Hele de aynı konunun etrafında sürekli döndüğümüzde..


Bu konudaki "mucize" teriminin benim yorumum olduğunu kabul etmenize sevindim.Ben halen düşüncemin arkasındayım."Ebu Leheb gerçekten müslüman olmuş olsa idi müfessirler ona da bir çare bulurlardı" mealindeki düşünceniz zaten metne ve İslami ilimlere olan önyargınızı yansıtıyor.Zaten Leheb Bey'de malum vaziyeti ile dar-ı beka eylediği için bu ayrıntıyı önemsiz buluyor ve bu niyet okuma teşebbünüzü geçiyorum geçiyorum.


Gelelim sizin zorlama haline getirdiğiniz ve "lanet te lanet" dediğiniz tüm İslami kaynakların sembolik ve bir nevi Hz.Peygamberi teselli mahiyetinde yorumladıkları Tebbet süresindeki ilk iki ayete:


1. Ebu Leheb'in elleri kurusun,zaten kuruduya,
2. Ne malı fayda verdi ona, ne kazandığı…


Şimdi buradaki anlatım sembolik denince siz ısrarla "yok mutlaka lafzen bir lanete işaret etmeli dolayısı ile elleri falan kurumalı yada başına başka bir felaket gelmeli" derseniz sizinle tartışmamızın bir anlamı kalmaz.


Burada ayet alenen Ebu Leheb'in başına şu gelecek şu olacak -mesela Rum süresinde rumların tekrar galip geleceğine ilşkin açık beyanı gibi- veya onu bu dünyada mahvedeceğim dese idi de yine de Leheb'e bir şey olmasa idi söylediklerinizi anlayabilirdim.Burada elleri kurusun,kurudu da lafızlarının ardarda geçmesi ve daha sonraki ayetlerde de başına geleceklerin "gelecek zaman" kipi ile ahiret alemine havale edilmesi de konunun aslen şüphe uyandıracak bir niteliğini bırakmıyor.


Ve ben bütün samimiyetimle söylüyorum hem bu ayetlerin hem de Efendimiz(sav)'in peygamberliğinin en amansız mücadelesini verdiği zaman olan mekke devrinin diğer mekki ayetlerinin son derece beliğ ve anlamlı olduğuna ve risalet görevi uslubu için aynı derecede etkili olduğuna inanıyorum.Ve bu ayetlerde de anlaşılmayacak veya tereddüde düşülecek herhangi bir şey olmadığını söylüyorum.


Eğer zekalarımızdan yana bir şüphemiz yoksa burada anlaşamamızın tek nedeninin kesinlikle her ikimizinde önyargıları olduğunu düşünüyorum.Benim önbilgim inanç bunu zaten herzaman söylüyorum.Bu aşamaya nerelerden geldiğimi daha önce konuştuk.İnanmak hissi içe doğan bir şey bunu sizde biliyorsunuz.Bu tür bir yaklaşım ve "bu neden, bu nasıl,şu niçin, neden öyle değil de böyle" sorularının sonu yoktur.


Soru silsilesi devam eder, tercihe zorlanırsınız sonra da iş Kur'an'ın ifadesine göre Sana gelen (vahy) bize de gelmedikçe iman etmeyeceğiz noktasına gelir.Şimdi ben bu tür bir düşünceye sahip kişi ile Kur'an metni üzerinde nasıl tartışabilirim ? Daha Vahy konusunda ki düşüncelerimiz arasında uçurum varken bizatihi vahy'in içeriği,niteliği ve konusu hakkında tartışmak birbirimizi rencide etmekten öte bir işe yaramaz.


Gazzali El-Munkiz-ul Mine'd Dalal'inde peygamberlik hakkında üç türlü şüphe olabileceğini söyler ve anlatır:


Nübüvvetin "mümkün" olması,Nübüvvetin "var" olması,ve herhangi bir kişinin peygamberliğinin "gerçek" olup olmaması diye sınıflandırır.Bunları uzun uzun anlatarak açıklar.


Bu aşamada bence sizin -daha önceki konuşmalarımızdan hareketle- Nübüvvetin "mümkün" olması-yani böyle bir kurumun var olabilmesi- hakkında ki düşünceleriniz belirgin değil.O yüzden diğer aşamalara geçerek Hz.Peygamber'in peygamberliğinin sahihliğini Kur'an metni üzerinden tartışmak bence yararsızdır.Sizin açınızdan bakıldığında her türlü ayet ister lafzen ister manen olsun değişik bir anlayışla yorumlanabilir.Ve burdan hareketle Efendimiz(sav)'in peygamberliği konusunu tartışmaya açılmaya çalışılabilir.


Tarih boyunca İslam Aklimleri ile diğer din temsilcileri ile bu tür tartışmalar yapılmıştır (1800 lü yıllarda yapılan ve o dönemde oldukça meşhur olan Hindistanda yapılan bir tartışma geçenlerde kitaplaştı: Dinleri tartışmak,İz Yayıncılık)


Bütün bu yazdıklarım "İkra" konusundaki yaklaşımınız içinde geçerlidir. Metne, olaya, içeriğe bakış tamamen önyargılarla şekillendiği için sağlıklı bir neticeye varmak mümkün değildir.


Sizinde belirttiğiniz gibi bu konudaki bir tartışma çok değişik alanlara,uzaklara götürülebilir.Ben hem "İkra" emri konusunda hem Ebu Leheb konusunda İslam alimlerinin yaptığı açıklamaların son derece ikna edici olduğunu,tutarlı ve Vahy'in tabiatına uygun olduğunu düşünüyor,savunuyorum.Ve bütün kalbimle de buna inanaıyorum.

Sizin bunları ikna edici bulmamanız yukarıda sıraladığım nübüvvet ile ilgili meseleler nedeni ile son derece normaldir.Eğer bunlarda mukni olsa idiniz mutlaka başka hususlar çıkacaktır.


Bu konu ve "İkra" konusunda düşüncelerim böyle.
Mevlanadan veciz bir sözle bitireyim artık:


Ne kadar anlatırsan anlat,anlattıkların karşındakinin anlayabileceği kadardır.

Yazan: S.Öztürk Tarih: February 5, 2006 4:52 PM

Sayin Muzmin Anonim,

sorularınıza kısaca soyle cevap vermek isterim (daha genis bilgileriyle daha muntazam cevap verecekler olabilir) Kuran nin muteaddit yerlerinde tekrarlanan bir ayet vardir, koordinatlarini kolaylikla verecekler olabilir ama ben simdi mealen zikredecegim ki soyledir "Allah onlara muddet verir , Allah Sabur dur" yani dediginiz gibi lanetlemenin ardindan hemen bir yok olma hadisesinin olmasi gerekmiyor, eger bu ifade ayette belirtilmis olsaydi gerekirdi ama degil. Dolayisiyla Sayin Ozturk un de dedigi gibi anlayamadigimiz bir yer yok. Ve belki bunun sebebi sundan kaynaklaniyordur, Cehennem azabini kucumsemek. Bence burda gormek zorunda degiller inkar edenler akibetlerinin sonuclarini cunku buyuk davalar buyuk mahkemelere devredilir, Mahserde yeterince buyuk bir mahkeme bence.

Siz gayet normal gormussunuz ama insanin ayette belirtildiginin aynisiyla , yani evlatlarindan etrafindakilerden hayir gormeden, savundugu dava yolunda butun malindan ve itibarindan olduktan sonra birde bu davada hicbir basari elde edemeden olmesi. Ayet onun mucizevi bir sekilde olumunden degil bu olaylardan bahsediyor zaten, omur dediginiz nedir ki ortalama 65 yil, bu kadar yil sonra aynen belirtilen akibetin gerceklesmesi bence makul. Dolayisiyla bende Sayin Ozturk gibi musluman oldum diyerek olmemesini mucize olarak goruyorum cunku zikrettiginiz gibi eger muslumanim deseydi merak etmeyin devrin inanmayan diger zatlari kesin bu argumani kullanacaklardi, bu da zamanimiza kadar ciddi bir sekilde bir itiraz olarak gelirdi.

Saygilarimla..

Yazan: Yasemin Tarih: February 5, 2006 5:14 PM

Yasemin hanim,

"Allah onlara muddet verir , Allah Sabur dur"

Malum, Esma-ul Husna arasinda sadece Sabur degil, mesela Kahhar da var.

Ve, Kahhar daha cok su veya bu sebepten oturu Allah yolundan sapmis olan kavimlerin basina gelenleri anlatirken kullanilir.

Bu kavimler genelde bildigimiz tarihte pek bilinmezler ama onemli olan o degil; Kahhar sifati olup bitmis seylerden sonra durumu aciklamakta verimlidir.

Halbuki, Ebu Leheb'in ozel bir durumu var. Kahhar sifatinin geregini yapmak icin her turlu on hazirlik gorunuyor; fakat ardindan, sizin yorumunuzla, Sabur sifati devreye giriyor.

Bu ozel bir durum. Tebbet suresinin inmesinden once Sabur sifati devreye girebilirdi; girmemis. Ebu Leheb'in ve karisinin davranislarinda bir duzelme olduguna dair bir bilgi de yok elimizde.

Herseye, inen ayete ragmen Sabur.. Ilginc buluyorum.

yani dediginiz gibi lanetlemenin ardindan hemen bir yok olma hadisesinin olmasi gerekmiyor, eger bu ifade ayette belirtilmis olsaydi gerekirdi ama degil.

Gerekmiyor oldugunu, boyle bir durumun olMAmis olmasindan hareketle hepimiz soyleyebiliriz tabii ki. Gerekiyor idiyse olurdu anlaminda.

Ya da, olmadiysa olMAmasi gerekiyordu anlaminda..

Halbuki, ortada bir hayli onemsenecek bir sure var. Bir sey olmasi gerekmiyor idiyse --nasil diyeyim-- bu surenin inmesinin de bir aciklamasi olmasi lazim. Yoksa, o da lazim degil mi(ydi) diyecegiz?

Dolayisiyla Sayin Ozturk un de dedigi gibi anlayamadigimiz bir yer yok.

Sizin anlamadiginiz bir yer olmayabilir. Benim anlatilmaga ihtiyacim var. Ben, Kadir-i Mutlak'in acikca soyleyip yapmadigi bir seyi anlamakta ciddi gucluk cekiyorum.

Ve belki bunun sebebi sundan kaynaklaniyordur, Cehennem azabini kucumsemek. Bence burda gormek zorunda degiller inkar edenler akibetlerinin sonuclarini cunku buyuk davalar buyuk mahkemelere devredilir, Mahserde yeterince buyuk bir mahkeme bence.

Iyi de, ilgili surede dunyevi seylere atif var. Sagligindan tutun, malina, evlatlarindan hayir gormeyecegine kadar.. Ben bu cizgide bir ahiret/cehennem tehdidi okuyamiyorum. Olacagi soylenen hersey bu dunyaya ait. Ama, olmasi icin de 13-14 sene gecmis..

Siz gayet normal gormussunuz ama insanin ayette belirtildiginin aynisiyla, yani evlatlarindan etrafindakilerden hayir gormeden, savundugu dava yolunda butun malindan ve itibarindan olduktan sonra bir de bu davada hicbir basari elde edemeden olmesi.

Iyi de, bunun istisnai tarafi nerede?

Herseyini kaybederek acilar icinde olen baska kimse mi yok?..

Hepsi peygambere hakaret mi etti; ya da Ebu Leheb soyundan midir --soyu devam etti mi?..

Ayet onun mucizevi bir sekilde olumunden degil bu olaylardan bahsediyor zaten, omur dediginiz nedir ki ortalama 65 yil, bu kadar yil sonra aynen belirtilen akibetin gerceklesmesi bence makul.

Evet. Yasadigi devre gore, ortalamanin bile uzerinde bir omur yasamis gorunuyor.

Dolayisiyla bende Sayin Ozturk gibi musluman oldum diyerek olmemesini mucize olarak goruyorum cunku zikrettiginiz gibi eger muslumanim deseydi merak etmeyin devrin inanmayan diger zatlari kesin bu argumani kullanacaklardi, bu da zamanimiza kadar ciddi bir sekilde bir itiraz olarak gelirdi.

'Olsaydi'dan yola cikarak mucize olusturmak iyi de, ortada cok daha direkt bir sey var..

Sifatlari arasinda Cebbar, Darr, Fettah, Hakim, Hasib, Kabid, Kahhar, Kaviy, Kebir, Mani, Muahhir, Muheymin, Mumit, Muntekin, Mutekebbir, Muzill, Rafid, Rakib, Resid olan Allahin direkt, isme yazili lanetine ugramis ve onca sene yasamis...

Yazan: Muzmin Anonim Tarih: February 5, 2006 11:47 PM

Ozturk bey,

Sizinle tartışmak gerçekten büyük bir efor istiyor.Hele de aynı konunun etrafında sürekli döndüğümüzde..

Iki cevabim var. Birincisi, evet, bir cevap almadigim zaman cevaplandirilmis rolu yapamam. Ikincisi, bir baslik altinda belli bir konunun surdurulmesi normal olsa gerek. Yoksa, durup dururken futboldan, modadan mi bahsetsek :-)

Bu konudaki "mucize" teriminin benim yorumum olduğunu kabul etmenize sevindim. Ben halen düşüncemin arkasındayım."Ebu Leheb gerçekten müslüman olmuş olsa idi müfessirler ona da bir çare bulurlardı" mealindeki düşünceniz zaten metne ve İslami ilimlere olan önyargınızı yansıtıyor.

Eh, baska bir aciklamasi yok ise, muhatabin onyargili oldugunu soylemek de bir yontemdir tabii ki :-)

Ama, mufessirlerin gorevi nedir? Bir avukattan farklari nedir?

Zaten Leheb Bey'de malum vaziyeti ile dar-ı beka eylediği için bu ayrıntıyı önemsiz buluyor ve bu niyet okuma teşebbünüzü geçiyorum.

Pek de gecmemissiniz. Ama, olsun.

Gelelim sizin zorlama haline getirdiğiniz ve "lanet te lanet" dediğiniz tüm İslami kaynakların sembolik ve bir nevi Hz.Peygamberi teselli mahiyetinde yorumladıkları Tebbet süresindeki ilk iki ayete:

1. Ebu Leheb'in elleri kurusun, zaten kurudu ya,
2. Ne malı fayda verdi ona, ne kazandığı…

Nasil yani? Sirf teselli icin mi indi bu ayetler?

Niyet okumanin bayagi ilerlemis oldugu bir donemden bahsediyorsunuz galiba.. Oyle ya, Allahin niyetini okuyabilenler var.. ben ise sadece yazilanlardan hareket etmekle malul..

Şimdi buradaki anlatım sembolik denince siz ısrarla "yok mutlaka lafzen bir lanete işaret etmeli dolayısı ile elleri falan kurumalı yada başına başka bir felaket gelmeli" derseniz sizinle tartışmamızın bir anlamı kalmaz.

Gelmeli demiyorum. Gelmeliydi, cunku benim okudum yukaridaki ayetlerde basbayagi acik bir lanet var. Lanet olmadigini, aksine, mansiyon odulu oldugunu mu soyleyeceksiniz?

Burada ayet alenen Ebu Leheb'in başına şu gelecek şu olacak -mesela Rum süresinde rumların tekrar galip geleceğine ilşkin açık beyanı gibi- veya onu bu dünyada mahvedeceğim dese idi de yine de Leheb'e bir şey olmasa idi söylediklerinizi anlayabilirdim. Burada elleri kurusun, kurudu da lafızlarının ardarda geçmesi ve daha sonraki ayetlerde de başına geleceklerin "gelecek zaman" kipi ile ahiret alemine havale edilmesi de konunun aslen şüphe uyandıracak bir niteliğini bırakmıyor.

Arapca bilmiyorum. Tercumesinde, mealinde bir gelecek zaman kipinden bahsediyorlar ama pek de sarih degil --'kuruyacak' mi yoksa 'kurur da gorur o' gibilerinden mi belli degil.

Benim asil uzerinde durdugum, bahsedilen icraatin hangi zaman kipinde oldugu degil. Kuran gibi caglar otesi bir metne girecek kadar onemli olduguna karar verilmis oldugu halde, basina hic bir sey gelmemis olmasi. Sizinle aramizdaki temel fark bu galiba.

Baska bir deyisle, ben, Ebu Elheb'in Kuran'da isminin zikredilmesini, ve bilhassa negatif manada zikredilmesini cok onemsiyorum. Siz ise, adeta, 'bahsedilmis o kadar' diyorsunuz.

Ve ben bütün samimiyetimle söylüyorum hem bu ayetlerin hem de Efendimiz(sav)'in peygamberliğinin en amansız mücadelesini verdiği zaman olan mekke devrinin diğer mekki ayetlerinin son derece beliğ ve anlamlı olduğuna ve risalet görevi uslubu için aynı derecede etkili olduğuna inanıyorum.Ve bu ayetlerde de anlaşılmayacak veya tereddüde düşülecek herhangi bir şey olmadığını söylüyorum.

Dedim ya. Ayetlerde yazilan kadar, hakkinda bir iki ayet inmis olmasi da benim acimdan onemli.

Eğer zekalarımızdan yana bir şüphemiz yoksa burada anlaşamamızın tek nedeninin kesinlikle her ikimizinde önyargıları olduğunu düşünüyorum. Benim önbilgim inanç bunu zaten herzaman söylüyorum. Bu aşamaya nerelerden geldiğimi daha önce konuştuk. İnanmak hissi içe doğan bir şey bunu sizde biliyorsunuz. Bu tür bir yaklaşım ve "bu neden, bu nasıl,şu niçin, neden öyle değil de böyle" sorularının sonu yoktur.

Sorularin, hele de cavp bulunamamis sorularin sonu olmadigi konusunda hemfikirim :-)

Soru silsilesi devam eder, tercihe zorlanırsınız sonra da iş Kur'an'ın ifadesine göre Sana gelen (vahy) bize de gelmedikçe iman etmeyeceğiz noktasına gelir. Şimdi ben bu tür bir düşünceye sahip kişi ile Kur'an metni üzerinde nasıl tartışabilirim ? Daha Vahy konusunda ki düşüncelerimiz arasında uçurum varken bizatihi vahy'in içeriği, niteliği ve konusu hakkında tartışmak birbirimizi rencide etmekten öte bir işe yaramaz.

Bu sorulari sorabilmeme, belki de, vahy/Vahy ayrimi yol aciyor. Isabetlidir. Isin kotusu, bu sorularin cevaplarinin sadece 'sen de inanirsan sorun kalmaz' seklinde cevaplanmasi meselenin halline pek de hizmet etmiyor.

Bu aşamada bence sizin -daha önceki konuşmalarımızdan hareketle- Nübüvvetin "mümkün" olması-yani böyle bir kurumun var olabilmesi- hakkında ki düşünceleriniz belirgin değil. O yüzden diğer aşamalara geçerek Hz.Peygamber'in peygamberliğinin sahihliğini Kur'an metni üzerinden tartışmak bence yararsızdır. Sizin açınızdan bakıldığında her türlü ayet ister lafzen ister manen olsun değişik bir anlayışla yorumlanabilir.Ve burdan hareketle Efendimiz(sav)'in peygamberliği konusunu tartışmaya açılmaya çalışılabilir.

Ozturk bey, Vahy'i birkac sekilde teyid edebiliyoruz. Bunlardan birisi, Peygamber'in yasadigi donemde bizzat gerceklestirdigi mucizeler. Bir digeri de uzun erimli ve dogru cikan kehanetler.

Bunlardan birincisi her zaman tartisilabilir. Cok kucuk bir klik icinde gerceklesmis seyleri tam olarak tasvir edemeyebilirler; eksik veya yanlis tasvirler olabilir. Dolayisi ile, neyin mucize neyin de sanri oldugunu anlamak zordur. Ikincisi, gecmis veya gelecege ait, normalde erisemeyecegi bir bilginin ifasi... Bu konuda soylenenleri henuz bagimsiz bilgiler ile teyid edebilmis degiliz. Dolayisi ile, mucizeler yoluyla teyid benim acimdan --tekrar ediyorum, benim acimdan-- kesinlesmis bir hukum icermiyor.

Geriye ne kaliyor? Allahin kelami. Sizinle benim aramdaki en temel ayrim da, Allahin kelaminin emir mi temenni mi oldugu uzerinde dugumleniyor. Ben(deniz) emir denilince bunu mutlak, karsi durulmaz bir sey olarak kabul ediyorum. Karsi durulabiliyorsa mutlak olarak kabul edemedigimden.

Sirf bu yuzden bu Tebbet Suresine ilgi duyuyorum. Sebep ve gerekcesi budur --benim gayem bir seyleri curutmek degil; ama, kabul etmeden once de zorlamak hakkim oldugunu dusunuyorum. Beni ikna etmek zorunda degilsiniz.

Ben, birinci tekil sahis, ikna olacaksa (ki, tekrar ediyorum, bunu saglamakla yukumlu degilsiniz) bunu gecmis alimler filanin ayak izlerinden (yani, 'bu sorular eskiden de sorulmustu; ve cevalanmis olsa gerek ki filanca ikna oldu' turunden) degil, bizzatihi cevaplari bir sekilde duyarak/okuyarak olacak. Baska turlusu benim yapima ters.

Tarih boyunca İslam Aklimleri ile diğer din temsilcileri ile bu tür tartışmalar yapılmıştır (1800 lü yıllarda yapılan ve o dönemde oldukça meşhur olan Hindistanda yapılan bir tartışma geçenlerde kitaplaştı: Dinleri tartışmak,İz Yayıncılık)

mistir.. peki, cevaplar?

Bütün bu yazdıklarım "İkra" konusundaki yaklaşımınız içinde geçerlidir. Metne, olaya, içeriğe bakış tamamen önyargılarla şekillendiği için sağlıklı bir neticeye varmak mümkün değildir.

Sordugum soru nasil bir onyargi olur? Gecerli midir degil midir? Gecerli degilse nicin?

Simdi bunu boyle sorunca da mi onyargili olunuyor?

Sizinde belirttiğiniz gibi bu konudaki bir tartışma çok değişik alanlara, uzaklara götürülebilir. Ben hem "İkra" emri konusunda hem Ebu Leheb konusunda İslam alimlerinin yaptığı açıklamaların son derece ikna edici olduğunu, tutarlı ve Vahy'in tabiatına uygun olduğunu düşünüyor, savunuyorum. Ve bütün kalbimle de buna inanaıyorum.

Inanmaniza hic bir diyecegim yok. Yanlis bir seye inaniyorsunuz turunden bir imada dahi bulundugumu sanmiyorum. Oyle anlasilmis ise maksadini asmis, ya da yanlis anlatmisim, veya yanlis anlasilmis olmali.

Bahsettiginiz aciklamalari ozetlerseniz menun olurum.

Sizin bunları ikna edici bulmamanız yukarıda sıraladığım nübüvvet ile ilgili meseleler nedeni ile son derece normaldir. Eğer bunlarda mukni olsa idiniz mutlaka başka hususlar çıkacaktır.

Once Peygamber'e sonra Allaha inanmak gibi bir durus olmuyor mu bu?

Ben Allaha inaniyorum. Onun peygamberi oldugunu soyleyen bunu once kendisine inanarak kabul etmemi benden istememeli bence.

Bu konu ve "İkra" konusunda düşüncelerim böyle. Mevlanadan veciz bir sözle bitireyim artık:

Ne kadar anlatırsan anlat, anlattıkların karşındakinin anlayabileceği kadardır.

Anlatmak ve Mevlana.. ikisini bir nefeste soylemek zor. Anlatmak yerine 'duyurmak' ya da 'hissettirmek' demek istiyor olabilir misiniz :-)

Yazan: Muzmin Anonim Tarih: February 6, 2006 2:55 AM

"Bu okurun yorumundaki saygı sınırlarını aşan bazı ifadeler çıkarılmıştır. Ayrıca argümanı da tutarsızdır. Allah insanı yaratmış ve ona özgür irade vermiştir. İnsan bu özgür iradeyle kötü şeyler yapar ve bunda ısrarcı olursa, Allah'a ve dine düşman olursa, lanetlenmeyi hak eder. Burada hiç bir çelişki yoktur."


Mustafa bey, yukarda yazdiklarinizin Allah'a atfedilen 99 sifatin hicbiriyle celismedigini iddia edebilir misiniz?


Hicbir celiski yoktur demek kuru bir laftan ibarettir. Dinlere gore ve dinlerin Allah'a atfettigi sifatlara gore insan bir an bile ozgur degildir. Allah'a atfedilen sifatlara gore insanin ozgur oldugunu ve ozgur iradesini kullanabilecegini bana kanitlarsaniz sevinirim.


Lutfen bana hicbir sekilde kanitlayamacaginiz argumanlarda bulunmayin. Sizden Allah'a atfettiginiz sifatlari tek tek buraya yazmanizi istirham ediyorum. Gorelim bakalim insan ozgurmuymus.


Saygilar,


Ataman Ertugrul

Yazan: Ataman Ertugrul Tarih: February 6, 2006 1:36 PM

Müzmin Bey,

Eh, baska bir aciklamasi yok ise, muhatabin onyargili oldugunu soylemek de bir yontemdir tabii ki :-)


Bunu şöyle de çevirebiliriz,tabii izninizle:


..Gayet mantıklı bir açıklaması olduğu ve bu açıklamaya hatırı sayılır miktarda ve zekasından şüphe edilemeyecek insanın ikna olduğu esasen bu insanların da aslında ortada öyle pek açıklanacak garip flu bir şeyde olmadığını düşündükleri... şeklinde.. :-)

Arapca bilmiyorum. Tercumesinde, mealinde bir gelecek zaman kipinden bahsediyorlar ama pek de sarih degil --'kuruyacak' mi yoksa 'kurur da gorur o' gibilerinden mi belli degil.

Ben de -yeterince- arapça bilmiyorum.Arapça türkçeden oldukça farklı gramere sahip.Tanıdığım bir öğretim görevlisi ilahiyatçı arkadaşım ile bugün bu konu da görüştüm.

Tebbet teriminin fiili mazi olduğunu geçmiş sıgası anlamına geldiğini tefsirlerde ve meallerde de buradan hareketle kurusun,kuruduya şeklinde çevrildiğini bununda meal ilminde mazi sigası ile gelen emir fiilin türkçeye ancak bu şekilde -ama birebir değil-çevrilebildiğini anlattı.

Ve anlam olarak aslında geçmiş zaman fiili olduğunu ama emir sigası ile geldiği için her iki anlamı da belirtebilmek amacıyla "kurusun,kurudu ya" şeklinde çevrildiğini ve bu sebeple ilk müfessirlerde dahil tüm İslam alimlerinin bu ayeti -mazi sigası ve emir kipi ile geldiği için- metazori sembolik olarak yorumladığını çünkü aksine bir yorumun gramer açısından müğmkün olmadığını açıkladı.


Ben bu kelime manası olarak bu açıklamayı bilmiyordum.Ama bunu öğrenince esasen -bence-ortada garipsenecek ve/veya tereddüd edilecek birşey olmadığını da daha iyi anladım.


Benim asil uzerinde durdugum, bahsedilen icraatin hangi zaman kipinde oldugu degil. Kuran gibi caglar otesi bir metne girecek kadar onemli olduguna karar verilmis oldugu halde, basina hic bir sey gelmemis olmasi. Sizinle aramizdaki temel fark bu galiba.Baska bir deyisle, ben, Ebu Elheb'in Kuran'da isminin zikredilmesini, ve bilhassa negatif manada zikredilmesini cok onemsiyorum. Siz ise, adeta, 'bahsedilmis o kadar' diyorsunuz.


Her ayetin bir sebeb-i nuzülü vardır.Kur'an'ın evrenselliği kadar tarihi bir yönüde var.Hitap ettiği bir "ilk" kitle var.Bunu gözden kaçırırsak bir çok ayete aynı yaklaşımla "bundan niye bahsetti,bu olayı niye atladı,şunu niye söyledi/söylemedi ? " diyebiliriz.

Bir ayeti kerime ne kadar vecizdir(İyiniyetinizden zerre kadar şüphem olmadığı için ayetin yerdiği kişilerden olmadığınızı rahatlıkla söyleyebilirim.Ama sonsöz de tabii ki V'Allahü aliyyül Alem)

"Sana bu muazzam kitabı indiren O'dur. O'nun bir kısmı anlamları muhkem olup kitabın temelini oluşturan ayetlerdir. Diğer bir takımları da anlamları müteşabih olanlardır. Ama kalplerinde bir yamukluk bulunanlar fitne aramak ve keyiflerince yorumlamak için sadece anlamı müteşabihlerin ardına düşerler. Halbuki, onun gerçek yorumunu ancak Allah bilir. İlimde derinleşmiş olanlar da: "İnandık, hepsi Rabbimizdendir." derler. Bunları özü temiz olanlardan başkası düşünemez."(Ali İmran -7)


Sorularin, hele de cavp bulunamamis sorularin sonu olmadigi konusunda hemfikirim :-)


Bu düzlemde gaybden yardımsız hiçbir zaman cevabı bulunamayacak olan soruları garip -bile bile?- bir ısrar ile sormanın anlamsızlığı konusunda da hemfikiriz değil mi ?


Bu sorulari sorabilmeme, belki de, vahy/Vahy ayrimi yol aciyor. Isabetlidir. Isin kotusu, bu sorularin cevaplarinin sadece 'sen de inanirsan sorun kalmaz' seklinde cevaplanmasi meselenin halline pek de hizmet etmiyor.


Mesele o değil.İnanmak için yeterince sebep var.Daha fazla sebep istemek veya "olmalıydı" demek iradeyi elden alıp inanmayı zorunlu kılar.Yaratıcının amacı o olsaydı herşeyi ayan beyan gösterirdi.Tüm bu müsamereye de gerek kalmazdı.


Bunlardan birincisi her zaman tartisilabilir. Cok kucuk bir klik icinde gerceklesmis seyleri tam olarak tasvir edemeyebilirler; eksik veya yanlis tasvirler olabilir. Dolayisi ile, neyin mucize neyin de sanri oldugunu anlamak zordur. Ikincisi, gecmis veya gelecege ait, normalde erisemeyecegi bir bilginin ifasi... Bu konuda soylenenleri henuz bagimsiz bilgiler ile teyid edebilmis degiliz. Dolayisi ile, mucizeler yoluyla teyid benim acimdan --tekrar ediyorum, benim acimdan-- kesinlesmis bir hukum icermiyor.

Yukarıda yazdıklarımı doğruluyorsunuz. Hz.Peygamber'in tevatür derecesine ulaşmış mucizeleri var, sanrı olabilir diyorsunuz.Hem Kur'an ayetlerinde hem de hadislerde oldukça belirgin geleceğe dair hadiseler var, ve bunlar gerçekleşmiş,bunlara itibar etmiyorsunuz.

Kısacası belirttiğiniz gibi "kesinlik",elle tutulur rasyonel "kanıt" istiyorsunuz.İşte bu yüzden bu konuyu tartışlamayız diyorum.Mucizeyi sanrıya geçmişle ilgili gayb haberlerini eskilerin hikayelerine,gelecekle ilgili olacağı bildirilen olayları ve sonucunda gerçekleşen hadiseleleri atılıp tutulan kehanete tevil ediyorsunuz.

Bu da diğer mucizelerin -eğer başka da olsaydı- aynı yöntemle teviline ya da kehanetlerin-eğer başka da olsaydı- kale alınmamasına ve attı tuttu denmesine sonuçta "bende ayan beyan görmek istiyorum" noktasına kadar gideceğinize delalet ediyor --bence

Eğer herşeyi ayan beyan gösteren "kesinlik" olsa idi söylediğim gibi bu musamereye gerek kalmazdı.


Geriye ne kaliyor? Allahin kelami. Sizinle benim aramdaki en temel ayrim da, Allahin kelaminin emir mi temenni mi oldugu uzerinde dugumleniyor. Ben(deniz) emir denilince bunu mutlak, karsi durulmaz bir sey olarak kabul ediyorum. Karsi durulabiliyorsa mutlak olarak kabul edemedigimden.


Kelimenin (Tebbet) gramer yapısı açığa kavuştuğuna göre artık bu konuda ki tereddütleriniz umarım azalmıştır /bitmiştir :-)


....mistir.. peki, cevaplar?


Bu konu da birşey okumadan cevapları tii ye almamak lazım.Ben İslam alimi değilim,ilahiyatçı değilim sadece akıl yürütme yolu ile size cevap vermeye çalıştım.Sizi yanıltmak da istemem.Bunun sorumluluğundan korkarım.Bu konu da veya başka herhangi bir konuda benden ya da yetersiz bilgi birikimi olan birinden yanıt almaya çalışmakta faydasız olabilir.

Bahsettiğim kitabı yazdım çünkü o dönemde ki tartışma gerçekten çok meşhur olmuştu.Sonrasında toplu ihtidalar oldu.Tartışma 2 veya 3. oturumdan sonra diğer din temsilcilerinin çekilmesi ile Müslüman ve Hristiyan ilahiyatçılarına kaldı.Netice alınmak(!) üzere idi ki Hristiyan heyeti çekildiğini açıkladı.Bir çok netameli mesele tartışıldı.Bu yüzden önerdim.


İslam kaynakları bu bakımdan çok zengindir.
İsteyen için yararlanabilecek kaynak sayısı oldukça fazladır.


Once Peygamber'e sonra Allaha inanmak gibi bir durus olmuyor mu bu?

Ben Allaha inaniyorum. Onun peygamberi oldugunu soyleyen bunu once kendisine inanarak kabul etmemi benden istememeli bence.


Bu konuyu sizinle o kadar çok tartıştık ki tekrar etmek gereksiz.Elbetteki önce Allah'a inanıyoruz.Ve bunun sonucu olarak bu varlığın bir anlamı olması gerektiğini kavrıyoruz.Aksini namümkün, muhal görüyoruz.


Gerek mucizelerinden, gerek yaşantısından, en önemlisi aracısı olduğu Kelam-ı İlahi'den hareket ederek O (sav)'nun peygamberliği hususunda aklen ikna oluyoruz.Ve bunun nihayetinde Allah hidayet nurunu kalbe akıtıyor ve İman tamamlanıyor.


Biraz uzattım , bir ayet-i kerime meali daha yazarak bitireyim;


Onlar ki, gerek ayakta, gerek otururken ve gerekse yanları üzerinde yatarken Allah'ı anarlar; Göklerin ve yerin yaratılışı hakkında inceden inceye düşünenler "Ey Rabbimiz, sen bunu boşuna yaratmadın, seni bütün eksiklerden tenzih ederiz; o halde bizi o ateş azabından koru." Ali İmran (191)

Yazan: S.Öztürk Tarih: February 6, 2006 4:46 PM

Mustafa bey, yukarda yazdiklarinizin Allah'a atfedilen 99 sifatin hicbiriyle celismedigini iddia edebilir misiniz?

Edebilecegini sanmiyorum; ben de edemem. Cunku, sorunun o uzun paragrafta bulunan hangi cumle ya da onerme ile alakasi oldugu belli degil.

Hicbir celiski yoktur demek kuru bir laftan ibarettir. Dinlere gore ve dinlerin Allah'a atfettigi sifatlara gore insan bir an bile ozgur degildir.

Ozgurlukten ne anladiginiza bagli olarak degisir.

Ne yapmak istiyorsunuz da Allah mani oluyor?

Allah'a atfedilen sifatlara gore insanin ozgur oldugunu ve ozgur iradesini kullanabilecegini bana kanitlarsaniz sevinirim.

Bedava ile ozgurlugu birbirine karistiriyorsunuz. Ozgurlugun de bir bedeli oldugunu size kimse soylemedi galiba..

Islam (ve genel olarak dinler) aslinda tam olarak ve sadece bunu soyluyor. Bununla hemfikir olursunuz, ya da olmazsiniz; o ayri bir konudur.

Lutfen bana hicbir sekilde kanitlayamacaginiz argumanlarda bulunmayin. Sizden Allah'a atfettiginiz sifatlari tek tek buraya yazmanizi istirham ediyorum. Gorelim bakalim insan ozgurmuymus.

www.google.com adresine erisemiyorsaniz, hepimiz seve seve yardim ederiz.. ama, once bir deneyin; o kadar da zor degil.

Yazan: Muzmin Anonim Tarih: February 6, 2006 6:44 PM

Sayin Muzmin Anonim,

Benimle mi konusuyorsunuz yoksa kendi kendinize mi konusuyorsunuz anlamadim ama neyse. Italik yazmam bundan sonra bende. :-)

Dinlerin Allah'a atfettigi sifatlari ben zaten biliyor ve diyorum ki; "Dinlerdeki Allah tanimina gore insanlarin ozgur iradeleri yoktur!" Ozgurluklerle ozgur irade tabiiki farkli seylerdir. Bedava degildir bir bedeli vardir. Bu konuda hemfikirim sizinle.

Eger gercekten Allah insani yaratmis ve ozgur irade vermisse Allah'a atfedilen bunca sifat niye? Dinler ozgur iradenin onundeki en buyuk engeldir. Bunun icin dunyanin dincileri daha cok kucuk yaslardan itibaren insanlarin dini egitim almasini isterler. Allah'a atfedilen bunca sifat da bu yuzdendir.

Saygilar,

Ataman Ertugrul

Yazan: Ataman Ertugrul Tarih: February 7, 2006 3:00 PM

Ataman bey,

Benimle mi konusuyorsunuz yoksa kendi kendinize mi konusuyorsunuz anlamadim ama neyse.

Kendi kendimle yazisarak konustuguma sahit olmadim bugune kadar.

Italik yazmam bundan sonra bende. :-)

Italik mi yazmistiniz, yoksa <i> <b> 'tag'lerini kapatmagi unutmus muydunuz hic belli degil. Ayrica, Mustafa beyin kullanilmasini onerdigi <em> tag'i da her gezginde (browser) ayni sekilde gorunmuyor. Cogu zaman italik ile ayni/benzer duruyor. O yuzden, ben, bu yazida oldugu uzere, <blockquote> kullanmagi tercih ediyorum.

Dinlerin Allah'a atfettigi sifatlari ben zaten biliyor ve diyorum ki; "Dinlerdeki Allah tanimina gore insanlarin ozgur iradeleri yoktur!"

Bunun cevabi aslinda cok kolay. Esma-ul Husna topu topu 99 (ya da 100) adet. Oradan sonrasinin limitlendigi filan da yok. Ozgurlukler ile ilgili kismini kendinize uygun sekilde eklrseniz huzur bulacaginiza eminim :-)

Ozgurluklerle ozgur irade tabiiki farkli seylerdir. Bedava degildir bir bedeli vardir. Bu konuda hemfikirim sizinle.

OK.

Eger gercekten Allah insani yaratmis ve ozgur irade vermisse Allah'a atfedilen bunca sifat niye?

Benim bu konudaki fikrim asagi yukari belli: Allah insani yaratmis ve ozgur irade vermistir. Nokta. Fiilen engellemedigi seyleri de yasaklamis. Bu 'yasak' kelimesinin yorumu degisiyor. Ben bu yasagi daha cok tavsiye olarak kabul ediyorum --yani, yapmayin, yaparsaniz ilede bedelini odersiniz. Oduyoruz da.

Dinler ozgur iradenin onundeki en buyuk engeldir.

Ozgur iradenin onunde, dinlerden once gelen cok daha fazla sey var. Sosyal duzende yasayan bireyin --dinleri bir yana birakin- ozgurlugunu kisitlayan o kadar sey var ki..

Dinler agirlikli olarak bunu kodifiye ederler.

Bunun icin dunyanin dincileri daha cok kucuk yaslardan itibaren insanlarin dini egitim almasini isterler.

Kendi cocuklariniza milletin icinde burunlarini karistirmamalarini, ya da ortalik yerde yellenmelerinin yanlis oldugunu ogretmiyorsaniz bunlari demenizi hakli bulurum.

Allah'a atfedilen bunca sifat da bu yuzdendir.

Bence bu sifatlara bu kadar takmak zorunda degilsiniz. Sonucta, bu sifatlarla belirlenmis bir hayat tarzi filan sozkonusu degil.

Bunlar sadece birer sifat ve zaten akli evvel birilerince Kuran'dan cimbizla cikarilmis seyler.

Korun fili tanimasi icin --sanki.. Ya da, bir ortulu diyalektik denemesi.

Yazan: Muzmin Anonim Tarih: February 8, 2006 12:45 AM

MUSTAFA BEY YAPTİĞİNİZ BU YORUMDAN DOLAYİ ALLAH SİZDEN RAZI OLSUN ŞUNUDA SİZE HATIRLATAYIM SİZİ ANLAYACAK KİŞİNİN ŞARTELİ BİRAZ BÜYÜK VE ÇOK OKUYAN KİŞİ OLMASI LAZIMDIR AVRUPALILAR YÜNTEMİ TARTIŞİRKEN OSMANLILAAR KAHVE HELALMIDIR HARAMMIDIR GEREKSİZ KONULARLA ÜĞRAŞMİŞLAR İÇTİHAD EDEN İNSANLARIN KELLESİNİ AT MEYDANINDA UÇURMUŞLAR PEKİ BAZILARININ İÇTİHADI NEYDİ SİZCE ZORLA TALAK İKRAHI YOKTUR DEMELERİNDEN DOLAYI ÇÜNKÜ OSMANLIDA NAMUS DÜŞMANI BİR KİŞİ ZORLA BİR HANIMİ KAÇİRABİLİYORDU EBU SUUDUN FETVASİ VARDİ B NE KURANDA NE HADİSTE VAR PEKİ BUNLAR NASIL İLERLEYEBİLİR BAHSETTİĞİNİZ SÖZDE MÜSLAMANLAR İSLAMDAN TAMAMEN UZAKLAŞMIŞLARDI SELAM VE DUA

Yazan: ALİ Tarih: February 26, 2006 7:54 PM

"ZÜMER 9.Böyle birisi; gece saatlerinde secde ederek, ayakta durarak ibadet eden, ahiretten korkan, Rabbinin Rahmet'ini uman biri gibi midir? De ki: "Hiç bilenlerle bilmeyenler eşit olur mu? Ancak gönül ve akıl sahipleri düşünüp ibret alır."
"İlim mümünin yitik malıdır nerede bulunursa alınmalıdır"
"İlim Çin'de bile olsa gidip alınız"
Bu ve benzeri bir çok Ayet-i Kerime ve Hadisler neticesinde tüm dünya tarihinin kaydettiği ve bildiği İbni Rüşd.İbni Haldun,İbni Sina,Buruni vb gibi düşünürler ve bilim adamları;bugün İSLAM adı altında yaşayan toplumlara TEKNOLOJİ ve İNSAN HAKLARI satmaya çalışanların dünya yuvarlaktır diyen Galileo'yi yakmak üzere hücreye koyan bir zihniyetin yarı vahşi yaşadıkları dönemlerde,Endülüs Emevilerinde ZİRVE yapan bir İLME kavuşmuşlardı.Acaba bu işler neden ters döndü?
"Yahudiler biz Allah'ın seçkin kullarıyız dediklerinden onlara kızılır"
Acaba bu söylem RAHİM ismi ile bir ilişiklik içinde olduğundanmıdır ki onların döneminde onlar bu seçilmişliğe uygun bir yaşama girmiş ve o seçilmişliğin gereğini yapmamaya başlayınca RAHMAN isminin gereği olan bir yapılanmanın Yahudilerin dışında yeryüzünde şekillendiği görülmüştür.Son dönemin RAHMİNDE olan İSLAM ki(HACC 78. Allah uğrunda O'na yaraşır bir gayretle didinin. O sizi seçmiş ve dinde size hiçbir güçlük çıkarmamıştır. Babanız İbrahim'in milletini esas alın. Allah sizi, önceden de şu Kitap'ta da "Müslümanlar/Allah'a teslim olanlar" diye adlandırdı ki, resul sizin üzerinize bir tanık olsun, siz de insanlar üzerine tanıklar olasınız. O halde namazı kılın, zekâtı verin ve Allah'a sarılın. O'dur sizin Mevlâ'nız. Ne güzel Mevlâ'dır O, ne güzel yardımcıdır O! )acaba bu RAHİM olgusunu bir tarafa bıraktıklarından mıdır ki tarih tekerrür ederek İSLAM ın dışındakilerin yeryüzünde ileri noktalara çıktıkları vaki olmuştur.Unutmamak lazım ki Allah vaadinden dönmez "TEVBE 32. Allah'ın Nur'unu ağızlarıyla söndürmek istiyorlar. Allah ise kâfirler hoşlanmasa da Nur'unu tamamlamaktan başka bir şey istemiyor.

33. O, Resul'ünü hidayet ve hak dinle gönderdi ki, müşrikler hoşlanmasa da O Din'i dinlerin tümünün üstüne çıkarsın."
Burada karşımıza ilginç sorular çıkıyor "O DİN " nedir,nerededir?Eğer bu gün yaşanılansa bu ayetlerle içinde bulunduğumuz durum neden ters düşmektedir.Acaba şunlar bu konuda aydınlanmamıza yardımcı olabilir mi???
"AHZAB 7. Biz, Resul'lerden mîsaklarını almıştık. Senden de mîsak aldık. Nûh'tan, İbrahim'den, Mûsa'dan, Meryem oğlu İsa'dan, bunların hepsinden kuvvetli bir sözleşmeyle mîsak aldık;" Ayeti kerimesindeki misak vermiş olmasının getirdiği bir yükümlülükle;Veda Haccı esnasında orada hazır bulunan ÜMMET'İNE üç kere Bana Allah'ın sizlere tebliğ etmek üzere verdiği görevimi yaptım mı? sorusuna evet cevabı aldıktan sonra üç defa ŞAHİT ol Ya Rabbi diyerek : "ALİ İMRAN 81. Ve unutma ki Allah, peygamberlerden mîsaklarını almış, şöyle demişti: "Size Kitap'tan ve hikmetten nasip verdim. Sonra size elinizdekini doğrulayıcı bir resul geldiğinde, O'na mutlaka inanacak ve O'na muhakkak yardım edeceksiniz. Kabul ettiniz ve ağır yükümü üzerinize aldınız mı?". "Kabul ettik." dediler. "O halde tanık olun, sizinle beraber ben de tanıklardanım." dedi. "
diyerek bu Ayet'i Kerimede ki "O'na mutlaka inanacak ve O'na muhakkak yardım edeceksiniz."kutlu sözüne binaen Kendisine tevdi edilmiş bir görevin Kendisinin oluşturduğu ÜMMET tarafından yerine getirilmesi gerektiğini bildiği için mi ÜMMETİNE bu soruyu yönelterek EVET cevabını aldıktan sonra Allah'ın Ayetteki "Şahit olun Ben'de Sizinle beraber ŞAHİT olanlardanım" sözü gereği bu şahitliği işaret etmiştir? Bana sövmeden ve kızmadan önce sizlere şunu hatırlatmak isterim "Ne hazin bir çağda yaşıyoruz.Bir önyargıyı ortadan kaldırmak atomu parçalamaktan daha zor ALBERT EİNSTEİN"
"HUCURAT 6. Ey iman sahipleri! Özü-sözü bozuk birisi size bir haber getirdiğinde, hemen araştırıp inceleyin/delil arayın! Yoksa bilgisizlikle bir topluluğu suçlar da yapmış olduğunuza pişmanlık duyar hale gelirsiniz. "

Yazan: Abdulkadir Kemal Tarih: February 28, 2006 2:51 PM

Kur'an'da belirtilen ümmilik sizin bahsettiğiniz okuma yazma bilmeme durumundan bahsetmemektedir.
3/20- Eğer seninle çekişip-tartışırlarsa, de ki: “Ben, bana uyanlarla birlikte, kendimi Allah’a teslim ettim.” Ve kitap verilenlerle, ümmilere de ki: “Siz de teslim oldunuz mu?” Eğer teslim oldularsa, gerçekten hidayete ermişlerdir. Fakat yüz çevirdilerse, artık sana düşen yalnızca tebliğ(etmek)dir. Allah, kulları hakkıyla görendir.
Bu ayettende görüleceği üzere ümmilikten kastedilen kitap verilmeyenlerdir.Kuran'da belirtilen ümmilik tamamen kitap verilmemiş olan kimselere Kur'an'ın verdiği addır.
Ömrünün büyük bölümünü ticaretle geçiren (ki bu ticaret uluslararası bir ticarettir) bir kişinin
okuma yazma bilmemesi düşünülemez.
Ayrıca hangi savaş olduğunu bilmiyorum ama peygamber SAV'in esirlerin özgürlüklerine karşılık sahabeye okuma yazma öğretme şartını getirmesine rağmen kendi gibi örnek alınan lider bir kişinin okuma yazma bilmediği halde bu dersleri almaması neyle açıklabilir mademki herşeyde örnek ve lider o zaman bu derslerde de en önde olmasılazım gelmezmiydi.Peygamberimizin esirlerden bu dersleri aldığına dair en ufak bir kaynak yoktur.
Kur'an'da belirtilen ümmilikte tamamen kitap verilmeyenlere kur'an'ın verdiği bir sıfattır.
Son olarak da okuma yazma bilmeyene gelen ilk emrin OKU olması da ilginç değilmidir.Sakın peygamberimizin cevaben ben okuma bilmemki dediğini söylemeyin ben de böyle söylendiğine şahit olan kimdir diye sorarım bununda cevabı yoktur.Benim de düşüncem ilk gelen vahiyde Cebrail peygamberimize görünmediğine göre belkide gelen vahiy bir duvara yansıtılan bir görüntüydü ve bu görüntünün okunması istenmiş olamazmı.Bu da bir tezdir.Saçma olabilir ama bir tezdir ve desteği olabilen bir tezdir.Buna benzer bir şey olmazsa neden gelen ilk vahiy OKU diye başlasın.Mesela dinle diye başlayabilirdi.Kısaca peygamberimiz okuma yazma biliyordu.

Yazan: Yahya Kemal Alkan Tarih: April 28, 2006 10:38 PM

Yahya Kemal bey,

Kuran'da belirtilen ümmilik tamamen kitap verilmemiş olan kimselere Kur'an'ın verdiği addır.

Ilginc bir acilim. Acaba diger arkadaslarimiz bu konuda ne diyecekler?

Yazan: Muzmin Anonim Tarih: April 29, 2006 9:44 PM

Tefsirde bir otorite ile karşılaştığımıza göre artık Yahya Kemal bey şu ayetin tefsirini de yapıverir :

Sen şu Kur’an’dan önce hiçbir kitap okumuyor ve onu sağ elinle yazmıyordun. (Okuyup yazsaydın) o takdirde batıl peşinde koşanlar, şüpheye düşerlerdi. (Ankebut 48)


İslam Tarihi boyunca Peygamberimizin peygamberliğinden önce okuma-yazma bilmediği konusunda hiçbir tartışma yoktur.Bu Kur'an ayetleriyle sabitir.Bir müslümanın Peygamberliğinden önce Peygamberimizin okuma yazma bildiğini iddia etmesi eğer cehalet eseri değilse bilmeliki bunu iddia eden Kur'an'da ki ayeti inkar ediyor demektir.

Peygamberliğinden sonra Medine devrinde okuma-yazma öğrenmiş olabileceğine dair görüşlerde nasslara değil tamamen mantık ve akıl yürütmeye dayalıdır.Bir delili yoktur.

Yazan: S.Öztürk Tarih: April 30, 2006 11:49 AM

Ozturk bey,

[DIKKAT: ACILDIR]

Bahsettiginiz sureyi ve ayeti (Ankebut -29/40 T.C. Başbakanlik Diyanet İşleri Başkanliğinin sitesinde aradim, fakat, zannedersem cok ciddi bir tahrifatla karsi karsiyayiz...

Cunku, sitede ilgili ayet icin su meal veriliyor:

Bunların her birini kendi günahları yüzünden yakaladık. Onlardan taş yağmuruna tuttuklarımız var. Onlardan o korkunç sesin yakaladığı kimseler var. Onlardan yerin dibine geçirdiklerimiz var. Onlardan suda boğduklarımız var. Allah onlara zulmediyor değildi, fakat onlar kendilerine zulmediyorlardı.

Benzer seyleri baska yerlerde, mesela
Suudi Arabistan Krallığı İslami İşler, Vakıflar, Davet ve İrşat Bakanlığı sitesinde de baktim. Bu Bu Vehabiler zindiklari (!) da benzer bir tahrifat icindeler gibi gorunuyor.

Hatta, Diyanetteki tefsir/mealde, 45.ci ayette

(Ey Muhammed!) Kitaptan sana vahyolunanı oku, namazı da dosdoğru kıl. Çünkü namaz, insanı hayasızlıktan ve kötülükten alıkor. Allah’ı anmak (olan namaz) elbette en büyük ibadettir. Allah yaptıklarınızı biliyor.

Bu kadarla kalsa bir sey degil, Elmalili Muhammed Hamdi Yazir ustadimiza ait oldugunu iddia eden bir site var ve orada da asagi yukari ayni seyler yaziyor.

45 - Sana vahyedilen Kitabı oku ve namazı kıl. Muhakkak ki namaz hayasızlıktan ve kötülükten alıkoyar. Allah'ı anmak elbette en büyük ibadettir. Allah yaptıklarınızı bilir.

Peygamberliğinden sonra Medine devrinde okuma-yazma öğrenmiş olabileceğine dair görüşlerde nasslara değil tamamen mantık ve akıl yürütmeye dayalıdır.Bir delili yoktur.

Ustadim, hakk-i aliniz var. Fakat, goruldugu uzere, su uyur dusman uyumaz; son derece hayati tahriflerle karsi karsiyayiz: Sizin tefsirinizi icermemeleri bir yana, 'Kitaptan sana vahyolunanı oku' ya da 'Sana vahyedilen Kitabı oku' diyerek alenen sizinle celisen ifadeler gorulebiliyor.

Durumun vehameti ortada... Ilgili mercileri siz mi haberdar etmek istersiniz, yoksa ben mi davranayim? :-) :-) :-) :-)

Yazan: Muzmin Anonim Tarih: April 30, 2006 4:41 PM

Ooops. *False alarm*

48 yerine 40'a bakmisim...

Yazan: Muzmin Anonim Tarih: April 30, 2006 4:44 PM

Ozturk bey,

Bir oncekindeki butun espri gume gitti :-) yani, mil pardon.

Fakat, bittmedi:

Sen şu Kur’an’dan önce hiçbir kitap okumuyor ve onu sağ elinle yazmıyordun. (Okuyup yazsaydın) o takdirde batıl peşinde koşanlar, şüpheye düşerlerdi. (Ankebut 48)

Yukaridaki tefsirde kitap'in Kitap olarak yazilmamasi icin ozel bir sebep mi var? [Bildigim kadariyla Arapca'da buyuk harf yoktur. Yanlis mi biliyorum?]

Ikicisi, 'onu sağ elinle yazmıyordun' sembolik bir anlatim midir? 'sag elle yazmak' yani?

Ucuncusu, nicin 'yazmıyordun'? Yani, nicin dili gecmis gecmis zaman? Vahiyler basladiginda bu degismis diyebilir miyiz?

Yazan: Muzmin Anonim Tarih: April 30, 2006 4:52 PM

Müzmin Bey,


Espri için üzüldüm.Ve aklıma daha önce anlattım mı bilmiyorum bir olay geldi :

Dücane Cündioğlu'nun bir talebesi hararetle yanına yaklaşır.Bir başka hocanın dersinde mantık okurken İ.Sina'nın bir mantık silsilesinin çözümünde bir hata farkettiğini verilen öncüllerle yapılan kıyasın kitaptaki silsiledeki sonuca ulaşmasının mümkün olmadığını söyler.Hocasına bunu derste belirttiğini ama Hoca'nın aldırış etmeyerek derse devam ettiğini belirtir.Ve elindeki matbuu baskı İ.Sina'nın mantık risalesinin ilgili bölümü gösterir.D.Cündioğlu kısa bir incelemeyle hatanın varlığını anlar, ama öğrencisini de uyarır; baskı hatası olabileceğini aynı risalenin kendisinde başka bir yayınevinden basılmış nüshası olduğunu onda da aynı hata varsa orjinal yazmanın bulunduğu Süleymaniye'ye bakmaları gerekeceğini söyler.Öğrenci haklı çıktığına sevinçlidir."Hocam" der, "Siz bir zahmet elinizdeki nüshalara bakın ve varsa aynı hata orjinaline bakın onda da varsa yaşadım demektir, hemen İ.Sina'nın bu hatasını belirten bir bilimsel makale yazacağım"

Gerisini Cündioğlu şöyle anlatıyor :

"Tebessüm etme sırası bana gelimişti; zira Mantık İlmi'nde henüz müptedi olan genç bir talebenin, İslam mantık geleneğinin kurucu ustalarından İbn Sina'nın sırtını yere vurmak konusunda bu kadar istekli olması, doğrusunu söylemem gerekirse beni biraz şaşırtmış birazda üzmüştü.Sorun, bir hata bulup bulmamak meselesi değildi; bilakis sorun, genç bir talebenin kendi ilim geleneğine, o geleneğin ustalarını bu kadar devirebileceği zannına yol açan bir zaviyeden bakmakta oluşuydu.O talebe İ.Sina'yı devirdiği/devirebildiği takdirde biraz da kendisini devirmiş olabileceğini anlayamıyordu.

"Ne yani eskiler hiç mi hata yapmaz ? Ne kadar büyük alim olurlarsa olsunlar eskilerin hatasını bulmak mümkün değil midir ? Niçin özgün ve özgür düşünce teşebbüslerine karşı çıkıp, geçmişin köhnemiş fikirlerini, onları la-yüsel addedecek kadar yüceltiyprsunuz?" türünden ucuz itirazları şimdiden duyar gibiyim.


Olsun, ne yapalım akıntıya karşı kürek çekmek ve derdimizin sanılandan daha derinlerde olduğunu hiç değilse birkaç kişinin farketmesine yardımcı olmak zorundayız.Mesele geçmişi yüceltmek, maziperestlik yapmak meselesi değil.Onu yapanlar yapıyor zaten.Mesele adam gibi bir duruş sahibi olmaya ne zaman karar vereceğimiz meselesi; kendi ilim geleneğimize itimat etmedikçe, kendi ustalarımıza hürmet göstermedikçe istikbale dair ümitlerimizi hiçbir surette muhafaza edemeyeceğimizi anlamak meselesi

Her neyse, bu arada hikayenin sonunu merak etmiş olabilirsiniz; onu da tamamlayayım: Elimdeki diğer nüshada o sorun çıkaran öncül eksik değildi. "


Hikaye bu. Artık buradaki anafikri de okuyanlar çıkartsın.


Çok şükür bugün tüm dünyada basılan Kur'an-ı Kerimler çok titiz kontrol edilmekte hareke hataları bile onaydan geçmemektedir.Yine tüm dünyadaki metinler birebir aynıdır.


Şimdi arapça dil uzmanı değilim, tefsirci de. Ortalama zekalı birisi ayette Hz.Peygamber'in peygamberliğinden önce okuma ve yazma bilmediğini rahatlıkla anlar.Öyle olmasaydı daha o zaman itiraz ederlerdi ve varsa foyası meydana çıkardı.

"Sağ elinle yazma" bir deyim olabilir arapçada bilmiyorum.Okuma tabiri ile birlikte geçtiği için verilen anlam ve çıkarılan hüküm doğrudur.Yani peygamberliğinden önce ve 13 yıllık Mekke'de ki tebliğ zamanında okuma-yazma bilmediği kesindir.Bunun aksine bir tek nass, rivayet, olay, hikaye yoktur.

Medine devri için de herhangi bir kayıt yoktur.Sadece ilme bu kadar önem veren bir Peygamberin kendisinin de okuma-yazma öğrenmiş olması gerektiği gibi bir akıl yürütmeden başka hiçbir delili yoktur.Bu ümmilik konusunu en çok dile getirenler bazı müsteşriklerdir. Ellerinde de akıllarına sığdıramadıkları bir medeniyet kuran Peygamberimiz'in mutlaka okuma-yazma bildiği konusundaki vehimlerinden başka hiçbir şey yoktur.

Yazan: S.Öztürk Tarih: April 30, 2006 7:08 PM

Ozturk bey,

Cundioglu'nun baktigi yeri degilse bile varligini takdir ettim. Gecmis ile gelecek arasinda kopru olmak da onemli bir gorev ifasidir --uzerinden gececekler icin.

Ibni Sina'ya hurmet onun hata yapmazligini pesinen kabul etmek olmasa gerek. Ilgili yerde haettigi sekilde referanslarinizi vermek yeter bence. Ote yandan, 'emir subayindan komutan olmaz'.. Cundioglu'nun kendi ogrencilerine itaat ogretmesi yerine, belki de onlara kasitli sekilde hatali seyler verip dogrusunu buldurmak icin arastirmaya sevketmesi, arastirmaciligi tattirmasi daha dogru olurdu. Neyse. Bu onunla ogrencileri arasindaki bir mesele.

Gelelim, kitap/Kitap, ve okumak/yazmak konusuna:

Bazi seyler var ki, israrindaki sebebi anlamak zor hatta imkansiz.

Kaba bir benzetme yapmak gerekirse, Hz Isa'nin Allahin oglu oldugu yolundaki (ve teslis) Hiristiyan inanclarindan bahsedebilirim.

Akla yatmadigini baska kime sorarsaniz soylerler; fakat ilgili 'mumin' bir turlu kabul etmez. 'Nicin?' sorusunun da anlamli bir cevabi yoktur...

Akla yatmadigi halde, 'nicin?' sorusuna anlamli bir cevabi olmayan sorular giderilmis sayilmamiyorlar, malesef...

Dolayisi ile, ben bu 'okumak' meselesini hep soracagim. Ta ki, anlamli bir cevap buluncaya kadar. Bugune kadar bulamadim.

Yazan: Muzmin Anonim Tarih: May 1, 2006 2:00 AM

Ilhan Bey, Esra Hanim, Suat Bey (S. Ozturk), Yasemin Hanim, diger gonul dostlari,

"cami duvarina ise..." Ertugrul, Da Vinmci, Haci, bilmem ne isimli sahislara (inanin bu kelimeyi kullanirken dahi takiyye yaptigimi dusunuyorum) sabirla, bilgi ile ve vakarla cevap verme kaabiliyetinizen dolayi sizlere imreniyorum, gurur duyuyorum sizlerle (yanlis hatirlamiyorsam bu da-Vinci karakteri AT tartismasina "ateist degilim; bilimden konusuyorum; onyarginizi kendnize saklayin, agnostikim..." (mealen) demisti; asina geliyormu? bulunduklari ortama gore kendilerini icad ederler; Hatta A. Ertugtrul gibiler iki cumlelerinde kendiklerini iki kere icad ederler. Oysa biz kendilerini agizlarini actiklarinda kesfediyoruz.

Eminimki hepinizde bu esahasla muhatab olduktan sonra Muzmin Bey'in kiymetini en azindan tartisma serviyesini yukseltmesinden dolayi daha iyi takdir ediyorsunuzdur.

Selamlar, saygilar
Bekir L. Yildirim

Yazan: Bekir L. Yildirim Tarih: May 1, 2006 3:17 PM

mrb arkadaşlar yazılarınız tartışılmaya değer konular.Ama gerçekler benim için okuduğum değil okuduklarımın arasında sectiklerimin teknik ve mantıksal açıklamasıdır.Size birşey sorup öğrenmek istiyorum.Mustafa kemal ATATÜRK ün cenaze namazı kılındımı.Kılındı ise belgeleri nerede.Cenaze namazında yanında kimler vardı?Bu tp sorular benim kafamı karıştır.Bu kadar buyuk bir liderin basın veya fotograf olarak naası neden gosterilmiyor.Naası nerede selaniktemi sizce?bence değil sadece gosterilmek istenen bir sembol orası.Bakın arkadaşlar size tarihin nasıl dengeli tutulduğunun kendimce teorisi ve tekniğini acıklamak istiyorum.Fatih sultan mehmetin,ertuğrul gazi,orhan gazi gibi padişah ve yonetim liderlerinin resimlerini inceledinizmi bize gosterilmek için resimler cizilmiş.Bu bana gore buyuk bir saçmalık fatih istanbulu genc yasında feth etmiş ama bize gosterilen ortalama 45 yas ustu fotografları lutfen dikkat ediniz.Bir teori daha mustafa kemal sirozdan bence olmedi raporları ben gormedim gorsemde inanmam .Cunkı cenaze namazında kimlerin bulunduğu belli değil ayrıntılar yok, var belkı ama bizde değil.Naaşı acılıp incelemeye alınma gibi bir durum ortaya konulsa tarih birden değişir.Mustafa kemal ATATÜRK kalp krizi gecirmiş olabilir.Tarihte doktarların sozunu dinlemediği veya bu hastalığı mustafa kemal ATATÜRK ün umursamadığı soylenmekte.Buda buyuk bir yalan bence cunkı mustafa kemal o kadar zeki insandıkı,arkasında bırakacağı bir ulus vardı buyuk sorumluluk lar sırtında idi bole bir insanın kendine dikkat etmememesi mumkun değil.Yani bana gore okuduğumuz tarih bizim tarihimiz değil cizilmiş bir tarih gerceklerin katıldığı yalanların yuzduğu bir tarih gostermek istenilen gosteriliyor sadece.

Yazan: kuzey Tarih: June 27, 2006 3:47 PM

Milletimizin aklini karistirmislar. Herkez ayri havadan caliyor. Birilerini taklid edelim derken sakin yurumeyi unutmayalim.
Yurd Disindan Ülkemizin gercekleri biraz daha degisik gözüküyor! Tabii herseyi yazmak serbest degil! Arzu ederseniz bir tiklayiniz.

www.esir.webbyen.dk
www.esir1.webbyen.dk

Yazan: Muzaffer Alev Tarih: December 5, 2006 8:36 PM

Yorum Ekleyin...





(you may use HTML tags for style)