« İlginç Bir Soru: "Aşk mı, Para mı?" | Ana Sayfa | Anlama ve Eleştirme Usulü Üzerine »
January 21, 2006
Avrupalıların Soyu Neden Tükeniyor?
[21 Ocak 2006 tarihli Referans gazetesinde yayınlandı]
"Eğer bir yıllık zenginlik istersen buğday yetiştir; on yıllık zenginlik istersen ağaç yetiştir"... Ünlü bir Çin atasözü böyle başlıyor ve şöyle devam ediyormuş; "ama eğer yüz yıllık zenginlik istersen, insan yetiştir."
Bu atasözü, The Economist dergisinde geçtiğimiz ağustos ayında kapak dosyası olarak yayınlanan "Çin Dünya Ekonomisini Nasıl Yönetiyor" başlıklı makalede yer alıyordu. Yazıda Çin'in ekonomik gücü ile ilgili pek çok veri analiz ediliyor, ancak sonuçta "Çin'in yükselişinin" en büyük unsurunun yüksek nüfus olduğuna vurgu yapılıyordu.
Gerçekten de Çin ve Hindistan gibi yükselen ekonomilerin önemli bir sırrı, büyük ve genç nüfusları. Bu sayede ucuz ve kalabalık bir işgücüne sahipler. Aynı nedenle Çin'deki refah düzeyinin biraz artması, tüm dünyayı etkiliyor. Çünkü Çin'de kişi başına düşen enerji, örneğin petrol tüketiminin çok az artması bile, 1.25 milyarla çarpıldığı için, dev rakamlar ortaya çıkarıyor.
Sarı ve kahverengi ırkların ülkeleri bu demografik avantajın da etkisiyle yükselirken, dünyanın tam diğer ucunda ise tam aksi bir eğilim var: Avrupa demografik yönden ciddi bir krizin eşiğinde. Hatta, daha abartılı ifade etmek gerekirse, Avrupalı beyaz adamın soyu tükeniyor!
Mesele Demografi
Bu önemli gerçek, Amerika'nın prestijli gazetesi The Wall Street Journal'ın düşünce eki Opinion Journal'da iki hafta önce yayınlanan altı bin kelimelik dev bir makalede irdeleniyordu. Muhafazakar düşünce dergisi The New Criterion'un editörü Mark Steyn'in imzasını taşıyan makalenin adı oldukça ilginçti: "Mesele Demografi: Batı'nın Yok Olma Tehlikesiyle Yüz Yüze Oluşunun Gerçek Nedeni".
Steyn'in makalesinde vurgulanan tema gerçekten de can alıcı: Avrupa'nın gelişmiş ülkelerinde doğum oranları giderek düşüyor ve 21. yüzyılın ortalarına geldiğimizde İspanyollar, İtalyanlar veya Hollandalılar, nüfuslarının neredeyse yarısını kaybetmiş olacaklar. Steyn, bu hesabı doğum oranlarına bakarak yapmış: Bir toplumun mevcut nüfusunu koruyabilmesi için aile başına 2.1'lik bir çocuk yapma oranı gerekiyor. (2 çocuk, ailenin aynı sayıda devamı için, 0.1'lik artı pay ise genç yaştaki ölümler göz önüne alarak eklenmiş.)
Peki Avrupalıların doğum oranı kaç? Katolik İrlanda 1.87 ile başı çekiyor. Almanya ve Avusturya'da oran sadece 1.3. Rusya ve İtalya 1.2 düzeyinde. İspanya sadece 1.1! Bu, İspanya'nın nüfusunun her nesilde yarılandığı anlamına geliyor... Steyn'e göre 2050 yılında İtalya'nın nüfusu bugünküne oranla yüzde 22 düşecek. Bulgaristan nüfusunun yüzde 36'sını, Estonya ise yüzde 52'sini yitirecek... Steyn durumu şöyle özetliyor:
"Eğer bu trend devam ederse, bu yüzyılın sonunda Avrupa adeta bir nötron bombasıyla vurulmuş gibi olacak: Kıtanın büyük binaları ayakta kalmış, ama onları yapmış olanlar ortadan kaybolmuş olacaklar. Modern dünyanın şekillendirmiş olan ırkların, kendi kendilerini yok ettikleri bir çağdayız."
Peki bu "kendi kendini yok etme"nin nedeni de? Niçin Avrupalılar çocuk üretmiyorlar?
Sex & The City kültürü
Steyn'e göre, bu sorunun cevabı Avrupa'nın hazcılığa ve tüketime dayalı, aşırı derecede seküler (din-dışı) kültürü. Bir de "sosyalist" mantalite. Modern Avrupa'da bu ikisi birlikte işliyor: Dinin zayıflaması birlikte aile kavramı giderek önemini yitiriyor; insanlar aile yerine sosyal devlete güveniyorlar. Öte yandan yaşamı sadece maksimum zevk alma aracı olarak gören bireyler, evlenip çocuk büyütmek gibi bir zahmete katlanmak yerine, serbest cinselliğe dayalı bir yaşamı daha cazip görüyorlar. Hatta çocuk sahibi olmak küçümseniyor bile: Bazı Avrupalı elitler arasında çocuk büyütmek yerine köpek veya kedi beslemek daha "in".
Steyn, dindar toplumlarda ise bu durumun tam tersine aile kurup çocuk büyütmek için güçlü bir eğilim gözlemlendiğini vurguluyor. Örneğin Amerika... Amerika'nın doğum oranı, tüm büyük Avrupa ülkelerinden daha yüksek: 2.07. Ama bunu sağlayan da, Amerika'nın "kırmızı eyaletler" de denen, son seçimde kitle halinde Bush'a oy veren dindar eyaletleri. Amerika'nın New York veya San Francisco gibi kentlerinde de doğum oranı çok düşük; çünkü "Sex & The City" kültürü egemen. Ama kiliseleri gece klüplerine tercih eden, sinemaya sadece Mel Gibson'ın "İsa'nın Çilesi" filmini seyretmek için giden muhafazakar Amerikalılar, çok sayıda çocuk yaparak ülkelerini Avrupa'da yaşanan demografik intiharın bir benzerinden koruyorlar...
Steyn, durumu şöye özetlemiş:
"Seküler sosyal-demokratik devletin tasarımında bir hata var: Ancak dindar bir toplumun doğum oranı sayesinde ayakta kalabiliyor."
Steyn'in giderek "soyu tükenen" Avrupa'da İslam'ın oynacağı rol hakkında da önemli kehanetleri, hatta Batılılar için çaldığı bazı "alarm zilleri" var. Onları da gelecek hafta ele alalım....
Yazan: Mustafa Akyol Tarih: January 21, 2006 11:42 AM




Marco Polo'nun torunları herşeyi aşırmaya,çalmaya,yoketmeye alışkındır,kendilerini bile.Bence sorun tamamen demografik değil.Polo Hind mabetlerini,Çin saraylarını ve bu kültürlerin hem maddi hem manevi olarak büyüklüklerini gördüğünde zaten aptalaşmıştı.Avrupanın Roma'dan beri çektiği bir hastalığı var Dünyanın merkezi olduğu yanılgısı.Bu merkezin aslında hiçbir yer olmadığı toplumlar arasında yüzyıllar boyunca değiştiğini ve geliştiğini ancak Marco polo gibiler dışa açılınca anladılar.Peki ne yaptılar bu merkezin kendileri olması için?Sıra onlarada gelecekti elbet.Sömürü.İnsanların haytalarını çaldılar,köleliği meşrulaştırıp onu hayvanlık statüsünden bile aşağı indirgediler,çaldılar,öldürdüler,sömürdüler.Çin hindinden Patagonya'ya kadar(diyebilirsiniz ki tüm imparatorluk yada büyük devletler öledir.O zaman derim ki Endülüs ve Osmanlı diye iki kandil yakmadık mı insanlığa?Osmanlı için sadece balkanlara bakmanız yeterli yapılan imar-iskanın büyüklüğünü anlamanız için).Kendilerinden demografik ve teknolojik açıdan aşağıda olan her halkı kendi yüksek medeniyetlerinin kalkınması için harcadılar.İşte sonuçta bu materyalist altyapıyla tıpkı kanser hücresi gibi sonunda kendi içinde yaşadığı organik toplum yapısınıda sömürmeye başladı,çünkü başka yol bilmiyorlar.Zaten hristiyanlıkla azcık insaniyet kisvesine bürünen bu yağmacılar(Bakınız yağma nasıl yapılır haçlı savaşları),İlahi mesajın nüvelerini taşıyan ve büyük bir peygamberi olan dinlerinden uzaklaşınca sonuçta başladıkları yere geri dönüyorlar.Pagan günlerine dönüş...,zaten bakarsanız son 25 senedir Avrupada kült ve pagan cemiyet patlamasını açıkca görürüsünüz(özeliklle Fransa'da).Bunlar Sahip olduklarının ,yegane sahipleri olduklarını düşüne dursunlar.Geçmişin horlanan ve ezilen halklarının günü elbette gelecektir.Ve o gün geldiğinde Avrupa Birliğin Türkiye yi niçin birden çok istediğini anlarız?Yoksa aynı demografik nedenden ötürü bizde Avrupalılaşmayalım yada var olan bu demografik-jeopolitik gücümüzü Avrupanın sömürgesi haline sokmayalım.Türkiye'nin kendi büyüklüğünün farkına varamadığı kanaatindeyim.İnşallah bu yeni yüzyılda,Atalarımıza layık kandiller yakmayı bizde başarabiliriz.
Yazan: Mustafa Ajlan Abudak Tarih: January 21, 2006 3:57 PM
İlk yorumumda baktım işin iktisadi yönüne değinmemişim nerdeyse.
1. ilk olarak ne kadar ilginçdir ki son sürat makineleşen Batının karşısındaki en büyük tehdit hala insan ve onun gücü.
2.Yüzyıllarca insanları ot gibi biçen Batı,şimdi burdan artık bişey çıkmaz deyip,nadasa bıraktığı topraklarda yetişen taze,boyunu geçen otlara karşı çaresiz.
3.Batı kendi kapitalizm değerleri için,uyguladığı vahşetin bedelini kendi silahıyla tehdit edilerek ödüyor.Demek ki suç kapitalizm kadar onu kullananın niyetiyle alakalı.(sonuçta Çin de Hindistanda kendi halkına eziyet etmiyor değil ama zahmet olmadan rahmet olmayacağıda kesin)
Keser döner,sap döner neyi keseceğini de bilerek...
Yazan: Mustafa Ajlan Abudak Tarih: January 21, 2006 4:18 PM
Akla bazı sorular gelmiyor değil:
Çinliler ve hintliler çok mu dindar? Ondan mı bu kadar çok ürüyorlar?
Nüfus artışı bir erdem mi? İnsan nüfusu zaten aşırı kalabalık değil mi? (tarih boyunca dünyadaki insan nüfusuna bir bakın. zaten şu anda aşırı kalabalığız)
Nüfus artışı kıt kaynakların israfı değil mi? Fazla nüfus sefalet getirmiyor mu?
vs. vs. Avrupa'nın nüfusundaki düşüş bir sorun. ancak dünyanın geri kalanı için nüfus artışı çok çok daha büyük bir sorun!
keşke 50 milyon sefil insan olacağına 5 milyon nietlikli insan olsa! böyle olsaydı emek değerli hale gelirdi.
ama öyle değil. çin'de hindistan'da boğaz tokluğuna köle gibi çalıştırılan insanlar, ACI ÇEKİYORLAR.
bugün çin, türkiye'nin zenginliğini yiyor. en emek-yoğun sektör olan tekstilde gidin merter'e, laleli'ye bir bakın. çin piyasayı bitirmiş durumda.
kısacası nüfus artışı özenilecek veya övünülecek birşey değil.
önemli olan nefes almak değil, insan gibi yaşamak.
avrupalılar insan gibi yaşıyor.
Yazan: Yilmaz Tarih: January 21, 2006 9:37 PM
İki ayrı mesaj yazdım kusura bakmayın, ama şunu mutlaka belirtmem gerekiyor:
Nüfus artışındaki azalmanın en önemli nedeni din veya aile bağları değil. bunun nedeni: EKONOMİ
gelir düzeyi yükseldikçe insanlar daha az çocuk sahibi olmak istiyorlar. fakirler kendilerini garanti altına almak için (veya bilemediğim başka nedenlerden ötürü) çok çocuk üretiyorlar.
"zengin parasıyla fakir karısıyla oynarmış" sözünün altında bir gerçek yattığına eminim.
türkiye'ye bir bakın, zengin ailelerin mi yoksa fakir ailelerin mi çocuk sayısı daha fazla?
çin veya hindistan'da kişi başına milli gelir 20,000 USD olsun, bir bakın o zaman nüfus artışı ne oluyor.
ayrıca zaten nüfus artış oranı en yüksek olan ülkeler olan çin ve hindistan'ın budist olması zaten monoteist dinlerin aile yapısına katıkda bulunduğu ve dolayısıyla nüfus artışını sağladığı tezini baştan çürütüyor. sayın okurlar, hintliler ineğe tapıyorr!! (bildiğiniz inek)
bütün bunlara akla uygun bir yanıtı olan varsa duymayı çok isterim.
Yazan: Yilmaz Tarih: January 22, 2006 8:33 AM
Sayın Yılmaz Bey
İki yazınızdaki iktisadi fikirlere katılmamak elde değil, sizinde çok doğru olarak belirttiğiniz üzere, bir ülkenin sosyal açıdan kaldırabileceğinden fazla nüfusa sahip olması o ülkeyi fakirleştirmektedir. Nitekim 1929 buhranından sonra Çin ekonomik devrimine kadar yaşananda bu doğrultuda oldu. Mustafa Beyin makalesinde işlediği tez, Avrupalının tüketim egosuna yönelik. Şimdi bireyselliğin hayat şekli olduğu batılı toplumlarda, fedakârlık ve hazlardan feragat oldukça imkânsız görülmektedir günümüzde. Oysa doğu toplumlarının sosyal temeli fedakârlık ve kendini başkasının mutluluğu için feda edebilmektedir genel olarak. Aile kurmak zaten sosyal sorumluluk açısından Avrupalı için oldukça külfetken birde bu külfete 2 bilemedik 3 çocuk eklemek bireyin kazandığı metanın kendi için en minimum şekilde harcanmasına sebep olur ki, bu standart bir Avrupalı için tahammülü zor bir olay haline gelmiştir. Maddi yükümlülükler bir yana, çocuğun sosyal sorumluluğu ise bireylerin çocuk sahibi olma ve yetiştirme isteğini nerdeyse tamamen yok etmektedir seküler Avrupalı için. Şimdi bu davranış tarzının oluşması için, elbette dini inanışın bireyde var olmamasını beklemek çokta uzak fikirlilik değildir. İlahi dinlerin ise aile kurumun kutsallığını işlenmesi, kültürü yapı çekirdeği olarak gerekirliğini savunması buna tezat teşkil edebilmektedir. İlahi dinler sizinde bildiğiniz üzere, aile kurumunun paylaşma bilinci ile kolektif bilinci yükselten ve ulusları ulus yapan değerlerin pişirildiği ocaklar olduğunu savunurlar ve yürekten destekler. Sizin sorgulamanızın doğum kontrolü üzerine olması daha akla yakın. Elbette Ailenin gereksiz olduğunu falan söylemediğiniz aşikâr ama burada Çin ve Hint toplumlarının aile yapısını din üzerinden sorgularken onların bildiğimiz ineğe tapınmasını küçümsemek de yersiz kanaatimce. İnançlar bizce ne kadar akla aykırıda olsa, o inanca ait insanlarla beşeri ilişki esasında saygıyı gerektirir. Şimdi bizimde Hac'da kurban kesmemiz, inek yâda evcil hayvan katliamı olarak lanse edilse bir Hintli tarafından, Müslümanlar olarak müteessir oluruz sanırım. Makalede dile getirilen Hıristiyanlık ekseninden giderek uzaklaşan Avrupalı toplumların kendi öz yapılarını tehlikeye attıkları ve bununda seküler materyalist dünya algısının sonucu isteyerek gerçekleştirmeleridir. Yukarıdaki yorumlarımda zaten bu adamların genel kültür öğesi olarak var olan şeyleri bozma, yok etme ve sömürme geleneğinde olduklarını, başka yol bilmediklerinin altını çizdim. Tabi burada kastettiğim sekülerleşmiş (yâda hala dinsel değerleri sindirememiş toplum katmanları) herhangi bir İnancı olmayan Avrupa, dini inanışları olan insanları tenzih ederim bu yorumdan. Sözün özü, sizin ekonomik gönderimlerinize katılıyorum ama birde bu fakirliğin sebebi olan nüfusun artık bu ülkelerin yeraltı zenginliği gibi kabul edilen ekonomik değerler olması sizce de ekonomik açıdan şaşırtıcı ve nüktedan değil mi?
Saygılarımla...
Yazan: Mustafa AjlanAbudak Tarih: January 22, 2006 3:21 PM
Mustafa bey,
yorumunuz için tesekkurler. gayet güzel yazmışsınız.
ayrıca hintliler'in ineğe tapmasını ifade etmemdeki duyarlılığınızı takdir ettim. açıkçası beklemediğim bir tepki oldu bu, kendini "müslüman" olarak ifade eden kişiler genelde bununla alay ederler diye beklerdim "pöh şunlara bak, bir inekten medet umuyorlar" diye. şeytan taşlama veya diğer bazı şekilsel ibadetleri yerine getirmekle yükümlü olan kişilerin, ineğe tapmayı eleştirirlerse çifte standart uygulayacak olmaları çok açık.
ben bu ibadeti kesinlikle eleştirmiyorum. hintli tanıdıklarım vardır. çok iyi ve ahlaklı insanlardır. birşey daha söyleyeyim size: bir hindu asla din değiştirmez ve değiştirene de rastlayamazsınız. çok ilginçtir.
herneyse,
Avrupa'nin tüketim egosuna hiçkimsenin söyleyeceği bir söz yok. bu konuda hemfikiriz.
mustafa akyol avrupa toplumunu 2 yönden eleştiriyor:
1) mutsuzlar diyor
2) aile yapıları bozuk. nüfusları azalıyor.
yanılıyorsam düzeltin ama bunların eksikliğini de inanç eksikliğine ve ayrıca darwinizm ve materyalizm'i benimsemelerine bağlıyor (değil mi?).
birinci iddiaya cevap: avrupalı mutsuz değil! bu konudaki bir araştırmaya ait liste için aşağıdaki adrese bakabilirsiniz:
http://thehappinessshow.com/HappiestCountries.htm
listede türkiye 50. sırada. beğenmediğimiz avrupa ülkeleri ise oldukça yüksekte.
aile yapısı ve nüfus konusundaki eleştirilerine gelince, ben bunun bir seçim olduğu kanaatineyim. insanlar eğer fazla çocuk sahibi olmak istemiyorlarsa, bu onların özgürce verdikleri bir karardır.
avrupalı'nın toplum yapısı bizimkinden farklıdır. bize tuhaf gelir ama 18 yaşına gelen çocuklar evden çıkıp gider. doğrudur veya yanlıştır diyemeyiz. ama avrupa'nın kültürü bu şekildedir.
avrupa refahı elde etmiştir ve dünyanın geri kalanı para kazanmak veya mutlu olmak için "debelenirken" o rahat rahat oturmaktadır. bence avrupa son büyük savaşını 2. dünya savaşıyla vermiştir ve olgunluğa erişerek "debelenme" defterini kapatmıştır.
şunlar iyi bilinmelidir:
1) avrupalı MUTLUDUR. çünkü refahı elde etmiştir (bunu elde etmedeki yöntemleri tartışmaya gayet açıktır elbette!)
2) avrupalı'nın aileyle ilgili kararları kendisini ilgilendirir. çünkü bu onların KÜLTÜRÜDÜR. onlar da 30 yaşında -afedersiniz- "eşşek" kadar adamın evde oturmasını veya bir kişinin 10 çocuk yapmasını garipserler.
uzun lafın kısası, ben mustafa bey'in darwinizm ve materyalizm "öcü"lerini aşırı abarttığını düşünüyorum.
bu ikisi, herhangi bir kötülüğün sorumlusu değildir.
bana inanmıyorsanız istatistiklere bakın.
Yazan: Yilmaz Tarih: January 22, 2006 7:24 PM
Muhafazarlık eşittir dindarlık şeklindeki yanlış bir anlayışa sahip yazarın kendisi gibi düşünen birkaç yazarın eserlerinden alıntı yaparak,hiçbir bilimsel bir çalışmanın sonucu olmayan verileri kendi inanç veya ideolojisi yönünde yazmasını normal karşılamak gerekir.Aydınlanmanın,rönesansın endüstrileşmenin beşiği bir kıtada gayet medeni mutlu bir şekilde yaşıyan insanlar topluluğunu insafsızca karalamanın ne anlamı olabilirki.Acaba milyonlarca göçmen bu mutsuz insanlar arasında yaşamak için niye hayatlarını tehlikeye atıyorlar?Türkler niçin Almanyadan Türkiyeye geri dönmüyorlar.Avrupalıların da sorunları vardır,olmuştur olacaktır.Kendi sorunlarını kendileri halleder veya halletmez.Yazarımıza ne oluyor? Ama maksat üzüm yemek değil bağcıyı dövmek.
Yazan: bekir Tarih: January 23, 2006 1:15 PM
Sayın Yılmaz Bey
Bende yorumunuzun büyük çoğunluğunla hemfikirim fakat Avrupa yıda yekpare bir bütün olarak algılamanız ilginç geldi. Teoride evet Avrupa Birliği bunu başarmış görünse de, aslında Kuzey Avrupa ve Güney Avrupa birbirlerinden en az bizim Hindularla ayrıksı olduğumuz kadar ayrılar. Norveçli yâda Danimarkalı ile bir İtalyan yâda İspanyollun Ortaklıkları, ayrılıklarının altında ezilir kanaatimce. Size Aile mevzusunda bir örnek İtalya'dan veriyim benimde İtalyan tanıdıklarım oldu. Aile yapısı bize çok benzemekte, büyük aile yapısı hala geçerli, Anne evin direği ve anneler ile oğullar arasında inanılmayacak kadar kuvvetli bir bağ var nerdeyse bizdekinden büyük diyebilirim.10 İtalyan mühendisle beraber çalışma fırsatım oldu ve gördüm ki bunların 3 hala ailesi ile yaşıyor ve yaşları 30 üzeri ayrıca ailesi ile yaşamayanlar 3 tane bekar ve hepsi ailelerinin oturduğu yerlere yakın evler almışlar.(ev fiyatları çok yüksek olmasına rağmen İtalya’da bu büyük bir fedakarlıktır. Mortage denen sisteme benzer 30 yıla yayılan bir ev edindirme hakları var) diyebilirim ki kazançlarının yarısını ev taksitine ödüyorlar. Ayrıca yine şaşırarak gördüm ki İtalyanların hemen hemen hepsi istisnasız Annelerini her gün arıyor. İçlerinden yakın olduğum Luca ve Marcello ya bunun nedenini sormuştum. Aldığım yanıt, hayatlarındaki 1.kadının her zaman anneleri olduğuydu evlenseler bile ayrılmazlarmış. İtalyan arkadaşların hemen hemen hepsi 2 si hariç inançlı ve Katolik ti doğal olarak. Şaşırtıcı olan hiç birinin de sanıldığının aksine koyu dindar olmaması idi. Fakat dini simgeleri olan haçı taşımaktan ve onla yaşamaktan gurur duyuyorlardı. Yani kimliklerini onla ifade etmek kaçınılmazdı bizlere de Müslümanlık la ilgili epey soru sordular ki, bu onların merağından çok seküler olmadıklarını gösterir. Velhasıl çıkardığım sonuç, Sanılandan daha ılımlı ve modernist ama Katolik vurgusu yoğun insanlar oldukları, giderek materyalist hayat ile ilgili yaşam stilini benimsemelerde aile onlar için hala bir numaralı öğe sosyal olarak. Şimdi iki çok farklı kültürün benzer davranış göstermesini, enlem veya coğrafi olarak irdeleyebiliriz ama tam manasıyla anlamak için bu iki toplumunda muhafazakar temelleri benimseyen insanlar çoğunluğu olduğu gerçeği ile yüzleşmek gerek sanırım ve sekülerleşme her iki toplumda da daha çok zenginleşmiş tabaka yada sol dünya görüşüne yayılmıştır.(bu iki kastın zıtlığı çok manidar)Oysa tanıdığım Alman arkadaşlar da tamda sizin anlattığınız hayat tarzının egemen olduğunu görüyorum. Bununda sebebini bugün kuzey Avrupa ırklarının çoğunluğu oluşturan Germen kavimlerin Reform sürecini Protestanlıkla yüzyıllar öncesinden başlatarak dini kademeli olarak sosyal hayattan elemesine, yada onu ekonomik sistemlerine bütünlemiş olmalarına(entegre) bağlıyorum. (Dünyanın nüfus oranına göre en çok intihar vakası Kuzey Avrupa halklarındadır.Bunu yeterince güneş almamaya bağlayanlar var fiziksel olarak depresif olunuyormuş e o zaman bizde sekiz ay kar altında yaşayan insanlar neden intihar etmiyor?Ayrıca bu ülke vatandaşları tatillerini güneşin insana en bonkör olduğu yerlerde ve sınırsız eğlence ile geçiriyor.Ola ki sorun manevi yoksunluk olmasın .Her şeyleri var ama Ruhları artık yok!)Fakat işin gerçeği Protestanlıkta çıkış noktası ,
Luther'in Türk düşmanlığını avazı çıktığı kadar bağırarak yaydığı dönemlerdeki yazılarında da görüldüğü gibi üremek üzerinedir. Luther Protestanlara tavşanlar gibi çoğalmalarını salık verir. Yani burada aslında demografinin siyasi gücün kendisi olduğu dönemlerde yaşamış olmalarından kaynaklanmaktadır da diyebiliriz.(o günlere dönüş mü yoksa bu zamanlar) Bugünün Germen halkları ise kendi ego mutluluklarını toplumsal var oluşun üstünde tutarak, kendi var oluşlarına aykırı hareket etmekteler. Bunu Almanya’da ki dayanılmayacak boyutlara gelen ekonomik durgunluğun nedeni olarak görmek herhalde iktisadi açıdan hata olmaz. Alman toplumunun yaşadığı bu doyum noktasına sebep ise,2. Dünya savaşından sonra hızlı üreme +hızlı büyümenin getirdiği refahın artık toplumsal kalkınma için değil bireysel haz için kullanılmasıdır. Bu kısır döngüde 3.Reich'in çıkışında açıkça görülür. Almanların Yaşam Alanı adı verilen ekonomik bir takıntısı vardır. Şimdi o takıntıyı barışçıl yollarla Avrupa Topluluğu içinde elde etmeyi umdular ama olmadı. Gelecek zaten yazılmış okumamak için kör olmak gerek sanırım. Ama buna ilk defa oriental güçlerinde tam olarak dahil olması oyunun kurallarını azcık bozmuş gibi. Galiba Yahudiler bile Çin'i yeterince hesaba katamamış. Benim konuyu buraya kadar ilintilendirmem sorunun demografik olmasından ziyade ekonomik olduğu, insanın oluşturduğu kültürüne ait her şey ekonomiktir. Medeniyetimizin kaynağı yazı bile salt ekonomik nedenlerden ötürü Sümer'de keşfedildi. Tapınağa gelen verginin kontrolü ve dağıtımı için. Şimdi bu durumda Avrupalıların mutluluğu elde ediş tarzları tartışmalıda değil bas baya barbarlıktır. Bunun aksine Çin ve Hintliler bunu materyal kazanımlarını insana yönlendirerek başarıyorlar. Bugün Dünyanın en büyük yazılım Devleti Hindistan’dır.(maalesef buna Hindistan ve Çin de fırsat eşitliği var diyemeyeceğim ama genel olarak toplumsal yükselişe bakıyorum) Çok uzak olmayan bir gelecekte, Ferrari’sini satan çok Batılı görürüz herhalde, Ferrari’lerinde kimin olacağı şimdiden belli, yani müşteri hazır. Bu toplumsal çöküşe de Avrupa denilen suni kıtada en çok dayanacaklar yine İtalyanlar olacaktır. Saygılarımla.
Yazan: Mustafa Ajlan Abudak Tarih: January 23, 2006 1:27 PM
Yılmaz Bey,
"Avrupalı'nın aileyle ilgili kararları kendisini ilgilendirir. Çünkü bu onların KÜLTÜRÜDÜR." demişsiniz. Açıkcası ben, Mustafa Bey'in Avrupalıların kültürüne karıştığını düşünmüyorum. Yazısında nüfus patlamasını savunuyor da değil, sadece nüfusun dengede tutulmasından bahsediyor. Aslında konu, nüfus patlaması değil, nüfus erimesi. Diğer toplumlarda nüfus erimesi yokken, Avrupa'da vardır diyor ve "Avrupalıların Soyları neden tükeniyor?" sorusunun cevabını arıyor. Aslına bakarsanız bu sorunun cevabını sadece Mustafa Bey değil, bu konuda endişelenen Avrupalı yetkililer, ilgililer de arıyorlar. Hatta bunu tersine çevirecek çareler de düşünüyorlar bildiğim kadarı ile. Çünkü soy tükenmesi de nüfus patlaması gibi önemli bir konu. Soyun tükenecek noktalara varmasının da materyalist, hazcı düşünce yapıları ile doğrudan ve yakın bir alakası var. Refah seviyesinin yükselmesi, tek başına, "çocuk sahibi olmama" seçiminin sebebi değil. Mustafa Bey bu konuyu irdelemeye ve sebepleri gözler önüne sermeye çalışmış. Bence sermiş de. Dediği gibi, Avrupalılar ve bir kısım Amerikalı, "hazcılığa ve tüketime dayalı, aşırı derecede seküler (din-dışı) kültürün" etkileri ile çocuk sahibi olmak istemiyorlar.
Ayrıca, yorumlarınızda konuyu ekonomiye, Avrupalıların ekonomik başarısına ve refahına bağlamışsınız. Ekonomik büyüme yöntemlerinin hangi düşünce yapılarından etkilendiği, yolunu neye istinaden çizdiği de araştırmaya değer bir konu. Siz de, bu konuda "Avrupalı /.../ refahı elde etmiştir (bunu elde etmedeki yöntemleri tartışmaya gayet açıktır elbette!)" diyerek, bu elde edişin altındaki olumsuzlukları hatırlatmışsınız. Soyun erimeye başlamasının altındaki sebepler, nasıl ki sadece refah yükselmesi ve kişisel seçim ile açıklanamıyorsa, ekonomik büyüme ve refah da sadece çok çalışma, azim ile açıklanamıyor kanımca. Başka insanların fakirliği, mutsuzluğu ve "debelenmeye" bırakılması pahasına elde edilen bir zenginliklikten bahsediyoruz. Bu zenginliği elde edilme sürecine, olgunluğa erişmek denmesi açıkcası, rahatsız edici. Mahatma Gandhi, Hindistan bağımsızlığın ardından İngiliz yaşam standardını yakalayabilecek mi diye kendisine sorulduğunda, “...Britanya bugünkü zenginliğine ulaşabilmek için dünya kaynaklarının yarısını tüketti; Hindistan büyüklüğünde bir ülke için kaç dünya gerekecektir...?” cevabını vermişti.(1) Böylesi bir tüketimden gelen "olgunluk!", sadece çok çalışmakla, savaşla elde edilmiyor, hepimizin bildiği gibi. Altında, başka itici güçlerle beraber kendileri için yapıcı, diğerleri için yıkıcı olan tüketime dayalı, hazcı, materyalist düşünce yapısı da var. Tartışmaya açık dediğiniz konu da, çok abartılıyor dediğiniz aynı konulara varıyor gördüğümüz üzere.
İlk yorumunuzda ayrıca "Nüfus artışı kıt kaynakların israfı değil mi? Fazla nüfus sefalet getirmiyor mu?" diye sormuşsunuz.
Fazla nüfus sefalet getiriyor gerçekten. Ama bu sefalet, yukarıda da değindiğim gibi, sadece fazla nüfus ile açıklanabilecek bir sefalet değil. (Bu arada dediğim gibi, bence, Mustafa Bey, nüfus patlamasını savunuyor değil. Konu zaten o değil. Konu Avrupa'da yaşanan nüfus erimesi.) Çünkü, "Günümüzde yeryüzündeki kaynak dağılımında, en zengin yüzde 20’lik kesim bu kaynakların yüzde 82.7’sini paylaşırken, en yoksul yüzde 20’lik nüfusa ise yüzde 1.4 gibi bir pay düşüyor. Aşırı tüketim, yanlış ve dengesiz üretim ilişkisi sonucunda yeryüzü kaynakları yok olmanın eşiğine geldi. Ve yüzde 20’lik zengin nüfusun bu hızdaki tüketimi için, artık bir dünya değil, dünya gibi üç gezegen daha gerekiyor. "(2) Yani, diyeceğim o ki, kalabalık kesim, kalabalık olduğu için debelenmemekte sadece. "İnsan gibi yaşayan" ve "rahat rahat oturan" çok zengin kesim, sadece hayatını sürdürmek gayesindeki geri kalan kesimin "debelenmesinin" en önemli sebeplerinden biri. Peki, bu zengin kesim neden böyle? Bence en kuvvetli sebeplerden biri, "hazcılığa ve tüketime dayalı, aşırı derecede seküler (din-dışı) kültürün", insanlara, kendilerinden başkasını ve hatta dünyayı bile düşünmemesini öğütlemesi. Tabii bu kendini düşünme, ilginç ve oldukça şaşırtıcı şekilde, kendilerini vuracak noktaya getirmiş bulundukları toplumu: soylarının tükenmesi noktasına !
Ben, materyalizmin etkileri ya da nelere sebep olacağı konusunda söylenenlerde bir abartma göremiyorum. Materyalizm hem dünya kaynaklarının, yani dünyanın tükenmesine, hem de insanoğlunun kendi kendini yoketmesine vardırabilir işi. Makro-evrim teorisi de insanların kafalarındaki materyalist düşünceyi kuvvetlendirmektedir.
Saygılar,
(1). http://www.bgst.org/keab/aks130105.php
(2). http://www.bugday.org/article.php?ID=100
Yazan: Esra Tarih: January 23, 2006 2:50 PM
Cevap yazan herkese çok teşekkürler, konuyu derinleştirdiniz (sn M. Akyol da dahil!) Üslubum sert olduysa üzgünüm, kimseyi incitmek istememiştim. özür özür.
Önce kavramları netleştirmek isterim. Anladığım kadarıyla temel tez şu değil mi:
1)materyalizm (veya sekülerlik) -> maneviyat eksikliğine yol açar
2)maneviyat eksikliği -> mutsuzluğa yol açar.
3)maneviyat eksikliği -> aile yapısının bozulmasına yol açar.
Ayrıca Esra hanım'ın yazısında
"hazcılığa ve tüketime dayalı, aşırı derecede seküler (din-dışı) kültür"
diye bir tanım bulunuyor. bu tanımın, "aşırı derecede seküler" olmayı "hazcılık ve tüketime dayalı" olmakla bağdaştırıyor. ancak bunların arasında kesin bir ayrım yapılmalı.
bir insan veya toplum, "seküler" olabilir. ancak bu nedenle, "hazcı" veya "tüketim çılgını" olması gerekmez.
örneğin ben kendimi dindar ve tanrıya inanan birisi olarak olarak ifade etmiyorum ancak "dini ya da maneviyatı kaldıralım atalım ve bunun yerine tüketelim" demiyorum.
ben, aslında islam ve diğer monoteist dinlerin sn. mustafa akyol tarafından inceden inceye "kayırılmasına" karşı çıkıyorum. bu benim edindiğim yanlış bir izlenim de olabilir, ama ben bunu sezinliyorum.
insanların bir maneviyata ihtiyaç duyduğu konusunda kesinlikle hemfikirim. ancak bu, islamiyet olabileceği gibi, hristiyanlık, budizm veya şamanizm de olabilir. new age akımlarını, hümanizm akımların veya animistleri bile buna dahil edebiliriz.
hatta ve hatta bir insan, bunların tümünü reddedip kendi maneviyatını oluşturabilir.
bence en "sekülerim" diyen kişinin bile kendine göre bir maneviyatı vardır.
benim sonucum şu:
1) sekülerizm ile tüketim toplumu birbirinden ayrılmalıdır. bunlar birbirinin nedeni-sonucu değildir.
2) materyalizm ile kastedilen maddecilik ise, materyalist olmak insanın herhangi bir maneviyatı reddetmesini gerektirmez. bir kişi materyalist olabilir, ancak bir maneviyata da sahip olabilir.
ayrıca, seküler olmamak, ne mutluluğun ne de iyi bir aile yapısının garantisidir.
mutluluğun ve (eğer bu bir erdemse) iyi bir aile yapsının garantisi kişinin maneviyatında yatar. bir kişinin seküler veya materyalist olması, maneviyatının olmadığı anlamına gelmez.
eğer sn. mustafa akyol eleştirecekse, bence avrupa'nın "maneviyat eksikliğini" kıyasıya eleştirebilir.
ancak bu kusurları "sekülerlik" veya "materyalizm" ile ilişkilendirmesi yanlıştır.
saygılar.
Yazan: Yilmaz Tarih: January 23, 2006 5:33 PM
Sayın Yılmaz Bey
Öncelikle materyalizm yada sekülerliği böylesine savunmanız güzel ve son derece doğal.Fakat savunmayı olabilecek en kötü kaleden yapıyorsunuz maalesef.Esra hanımın yazısından dolayı teşşekür ediyorum benim cehaletim nedeniyle eksik kalan bazı noktaları ve söylememk isteyip de açıkca nedenselleştiremediğin gerçekleri dile getirmiş sağolsun.Siz nasıl Seküler yaşamı(seküler seçiminizede son derece saygı duyuyorum) yada Avrupa'nın barbarlığını kayırıyorsanız bizimde doğal olarak inancımızı kayırmaya hakkımız vardır.Sanırım bu konuda söylenebilecekler hiç değilse bu kadarla sınırlı bende ama bizlerle görüşlerinizi düzeyli bir şekilde paylaştığınız için sizede teşekkür ediyorum.Bazıları gibi daha yorum mantığı ve tahammül gereklerini öğrenmeden yanıtlamıyorsunuz.Tekrar teşekkür ediyorum katkılarınızın devamını bekleriz,saygılarımla...
Yazan: Mustafa Ajlan Abudak Tarih: January 23, 2006 11:51 PM
Su linke bakiniz . . . burada elestirilen tezi guclendirebilir . . .
The Challenge of Demographic Change in Old, Shriveling Europe: http://www.dw-world.de/dw/article/0,2144,1865419,00.html
Almanya ile Fransa kiyaslanacak olursa:
". . . The problem essentially is the low birth rate -- German women have 1.3 children on average compared to 1.9 for the French . . ."
Yazan: metin Tarih: January 24, 2006 5:28 AM
Yılmaz Bey,
İlginç şeyler yazayorsunuz.
Şöyle yazmışsınız..
2) materyalizm ile kastedilen maddecilik ise, materyalist olmak insanın herhangi bir maneviyatı reddetmesini gerektirmez. bir kişi materyalist olabilir, ancak bir maneviyata da sahip olabilir.
İzninizle bir kaç soru sormak istiyorum.
" materyalizm ile kastedilen maddecilik ise, " demişsiniz. Sizce Materyalizmle kasdedilen "maddecilik" ten başka ne olabilir ?
İkinci olarak bir Materyalist metafiziğe inanmaz ve yok kabul eder.Materyalizme göre var olan herşey maddedir,canlılıkta dahil bütün oluşumlar maddenin hariçten bir güçle desteklenmeden kendi etkileşimi ile oluştuğunu kabul eder.
Sizinde mutlaka bildiğiniz bu basit tanımdan sonra sormak istediğime gelelim:
Bir materyalist hangi temele dayanarak "maneviyat" gibi materyalizmin "yok saydığı" bir alana sahip olabilir ?
Sadece merak ettim..
Yazan: S.Öztürk Tarih: January 24, 2006 3:17 PM
Öncelikle S. Öztürk'ün sorusunu cevaplayayım:
Orada kastetmek istediğim materyalizm teriminin halk arasında "paracılık" anlamındaki kullanımıydı ("o kişi çok materyalisttir" gibi). bu ayrımı belirmek istedim sadece. idealizm denildiğinde "ideallerinin peşinden koşmak" ve berkeley'in idealizmi gibi.
ayrıca, bir materyalist'in maneviyata sahip olması hiç de garipsenecek bir tutum değil. bu dünyada yaşayan hiçkimse "robot" değil ki! herkesin ve her kültürün kendine göre bir hayat, ahlak, sevgi, yardımlaşma ve dürüstlük anlayışı var. bir kişi materyalist veya seküler diye bunlardan taviz verecek değil.
dediklerimi çürütmek istiyorsanız bir kişinin "maneviyatının yüksek" olmasının "gerekli" ve "yeterli" şartının "dindar" olmak olduğunu bana ispatlayın.
sosyalizm akımı bence buna en güzel örnektir. bir kişinin dindar olmadan maneviyatının yüksek olabileceğini ortaya koyar. hümanizm ise bir başka örnek.
Ayrıca sn. mustafa ajlan bey'in yazdıklarına gelince, öncelikle belirteyim ben avrupa'nın barbarlıklarını kayırmıyorum. avrupa'nın tarihi utanç doludur. ancak insan hakları'nı, özgürlüğü, demokrasiyi de icat edenler onlardır. sezar'ın hakkı sezar'a.
sitede birçok yerde belirtildiği gibi, hiçkimse siyah-beyaz değil, griler halinde. üstelik zaman içinde bizim fikirlerimiz de değişiyor.
islamiyet'in veya başka dinlerin kayırılmasına
da bir sözüm yok. ama ideolojiler birtakım gerçekleri değerlendirmede kişiyi yanlış yönlendirebiliyor. belirli gözlükler arkasından bakılınca, bazı tespitler de yanlış oluyor.
ben bundan kaçınmanın yerinde olacağını düşünüyorum. kısacası, "unbiased thinking" önemli.
yoksa hepimizin inançları ve değer yargıları var.
teşekkürler!
Yazan: Yilmaz Tarih: January 24, 2006 7:27 PM
Yılmaz Bey,
"...hazcılığa ve tüketime dayalı, aşırı derecede seküler (din-dışı) kültür" tanımı, Mustafa Bey'in yazısında geçiyor. Gerçi ben de bu tanımı doğru bulduğum için yorumumda alıntılamıştım. Ama ilk yazanın ben olmadığımı belirtmek isterim. Mustafa Bey'in paylaştığına göre, The New Criterion'un editörü Mark Steyn, konu ile ilgili yazısında, Avrupalıların çocuk üretmeme sebebi olarak bu kültürü işaret etmiş. Bu kültür sebebi ile böyle bir sonuç ya da sorun ortaya çıkıyormuş. Ben de bu fikre hak veriyorum.
Sekülerizm ile tüketim toplumunu birbirinden ayıralım diyorsunuz. Seküler olduğu halde, tüketime ve hazza dayalı olmayan toplumlar olabilir diye düşünebiliriz. Böyle toplumlar, hayat anlayışlarını oluştururken, tüketime ve hazza sürüklenmelerini engelleyen düşünce sistemlerinden yararlanıyor olmalılır. Bu düşünce sistemleri manevi ilimler de olabilir. Bu ayrı bir tartışma konusu. Peki, aksi sizce mümkün müdür? Tüketime ve hazza dayalı toplumlar arasında, seküler olmayanı var mıdır? Başka deyişle; dindar olduğu halde, tüketim histerisine kendini kaptırmış, hazcı bir yaşam süren toplum var mıdır? Cevabın "Evet, vardır."olması zor görünüyor, çünkü tüketim ve hazza meyletmek dinlerin doğasına ters. Bence yoktur. Bu tip bir toplum dindar olduğunu iddia ediyorsa bile, bu, büyük ihtimalle görünüştedir. Bu durumda, “tüketim ve hazza dayalı anlayış, seküler toplumlarda hayat bulur” demek, akla uzak değil bana kalırsa. Tabii ki her dinden uzak yaşayan insan böyle olacak demiyorum. Ama, hayatının merkezine tüketimi ve hazzı yerleştirmiş kişinin, dinden uzak olduğunu, yani seküler olduğunu düşünmek, ya da dine uzak olanların bu anlayışlara sürüklenme ihtimalleri daha yüksek demek, mantıksız değil.
Aynı mantık materyalizm hakkında söyledikleriniz için de geçerli. “Her maddeciyim diyen kişinin manevi değerleri yok mudur?”* sorusu yerine, tersinin sorulması, yazının anafikri ile daha ilişkili. Maneviyat yoksunu olanların düşünce sistemi nedir? Bu sistemlerin materyalizm ile ilgisi var mıdır? Mesela Avrupa özelinde konuşursak, Avrupa'nın manevi değerlerini kaybetmesinde maddeci düşüncenin etkileri nelerdir? Bu açıdan düşündüğünüzde, maddeci düşüncenin pek de konuyla alakasız bulmayacağınızı düşünüyorum. Kurulan ilişki bence doğrudur. Çünkü Avrupa'daki manevi değerlerin kaybı, dinin hayatın dışına sürülmesi ve maddeci anlayışın hakim olmasıyla başlamıştır kanımca. Yani, bu kusurların sekülerizm ve materyalizm ile ilişkilendirilmesi yanlış değil.
* Aslında bu soru, Sayın Öztürk’ün işaret ettiği çelişkiyi içinde barındırıyor bence de. Maddecilik manevi değerleri reddeder. Sanırım siz maneviyat denilince ahlak, doğruluk, insanlık gibi kavramlardan bahsediyorsunuz. Eğer öyle ise, şu noktaya geliriz: Bu kavramlar nereden temelleniyor? Kaynağı nedir? Kaynağın semavi dinler olması muhtemel. Yani, bence öyle. Kısacası, maddeciyim diyen kişi, ahlak, doğruluk, insanlık anlayışını, farkında olmadan reddettiği kaynaklardan şekillendirmektedir. Garip bir çelişki. Hayır dinlerle alakası yok, kendisi, aklı ve kalbi ile doğruyu bulur denilirse de akla şu soru geliyor: İnsan denilen canlı ya da akıl ve kalp doğruyu-yanlışı nereden biliyor? Bu bilmenin yaradılış ile alakası var mıdır? Yaradılış ile alakası yok diyenler, bu bilme işini, ahlak-doğruluk-insanlık kavramlarının insanın içindeki varlığını, madde ile açıklamak zorundalar.
Bir de, kendinizden örnek vererek, “ben kendimi dindar ve tanrıya inanan birisi olarak olarak ifade etmiyorum ancak "dini ya da maneviyatı kaldıralım atalım ve bunun yerine tüketelim" demiyorum.” demişsiniz. Nerede doğup büyüdünüz bilemiyorum, Türkiye’de büyüdüğünüzü düşünerek yazıyorum. Yazıdaki seküler kelimesini, bizim toplumumuz nezdinde düşünmemenizi öneririm. Çünkü, bizim topraklarımızdaki anlayış, maneviyat ya da ahlak, seküler olanlar için bile, farkında olmaksızın, dini değerlerimizden beslenmektedir. Sizin de bu topraklarda büyüdüğünüzü düşünerek, kendinizden verdiğiniz örnek, Avrupa’daki seküler anlayışı anlatmakta yetersiz kalır demek istiyorum.
Ayrıca, "seküler olmamak, ne mutluluğun ne de iyi bir aile yapısının garantisidir." demişsiniz. Bu söylediğinizde haklısınız. Ama bence, yine, yazının anafikri ile alakasız bir fikir beyan ettiniz sanki. Mutsuzluk hali ve bozuk aile yapısı hangi ortam ve şartlarda daha olağandır diye sormak daha alakalı olur. Aile değerlerine sahip olmayanlar, hayatından memnun olmayanlar, mutsuz olanlar, daha ziyade hangi anlayışa sahiptirler? Mutsuzluğun en belirgin ölçeği intihar ise, en çok kimler intihar ediyor? Bildiğimiz kadarı ile, en zengin ve en seküler toplumların mensupları daha çok intihar ediyor. Yalnızlıktan ya da boşluktan doğan mutsuzluk hali de seküler toplumlarda daha sık görülüyor. Bu durumda, “seküler toplumlarda aile bağları daha kolay zedeleniyor, insanlar kendilerini daha fazla yalnız ve çaresiz hissediyorlar ve intihara daha meyilli oluyorlar” diyebiliriz.
Maneviyat dendiğinde, zamanımızın icadı yeni manevi akımları da bu kapsamda düşünebiliriz demişsiniz. Ben açıkcası, bu akımları, modern düşüncenin ya da kapitalizmin, "maneviyat yoksunluğunu" fırsat bilip ürettiği, pazarladığı, içi boş, dışı gösterişli, kısa sürede çok şeye ulaşılacağını vaad eden, gelip geçiçi ürünleri olarak görüyorum. Yani o akımlar da bir tür tüketim malzemesi. Maneviyatın gerçek içeriğinden de yoksunlar kanımca. Tüketiliyorlar ve unutuluyorlar. Tatillerden işe dönüşte olduğu gibi, bu akımları paket programlar halinde uyguladıktan kısa süre sonra, akımların vaaz ettiğinden geriye bir şey kalmıyor sanki. Çok belirgin değişiklikler yarattığını , izler bıraktığını da zannetmiyorum. Diğer tüm ürünler gibi, kapitalist düzenin, modern yaşayışın sürmesine yardım ediyorlar. İnsanları kısa süreli rahatlatarak sistemin normalinin devam etmesini kolaylaştırıyorlar.
Saygılar,
Not1: Mustafa Ajlan Abudak Bey, teşekkürünüz için: Rica ederim, bir şey değil.
Not2: Yılmaz Bey, fikirlerinizi paylaştığınız için ben de size teşekkür ederim.
Yazan: Esra Tarih: January 24, 2006 9:21 PM
Yılmaz Bey,
Öncelikle cevabınız için teşekkürler.
Şöyle yazmışsınız..
Orada kastetmek istediğim materyalizm teriminin halk arasında "paracılık" anlamındaki kullanımıydı ("o kişi çok materyalisttir" gibi). bu ayrımı belirmek istedim sadece. idealizm denildiğinde "ideallerinin peşinden koşmak" ve berkeley'in idealizmi gibi.
OK.
şöyle yazmışsınız.
ayrıca, bir materyalist'in maneviyata sahip olması hiç de garipsenecek bir tutum değil. bu dünyada yaşayan hiçkimse "robot" değil ki! herkesin ve her kültürün kendine göre bir hayat, ahlak, sevgi, yardımlaşma ve dürüstlük anlayışı var. bir kişi materyalist veya seküler diye bunlardan taviz verecek değil.
Hemen belirteyim ki ben burada sekülerliği değil materyalizmi konuşmak istiyorum.Çünkü sekülerlik materyalizmden tamamen farklıdır.Çünkü bir sekülerist teist/deist olabilir ama bir materyalist teist/deist olamaz.Kavram karmaşasına yol açmayalım.Ve bu anlamıyla sekülerist bir kişi yaşadığı toplumun kültürüne ahlak anlayışına,o topluma sinmiş değerlere sahip olabilir ve bunda da garipsenecek hiçbir şey yoktur.
Ama ben kendini materyalist olarak tanımlayan kişilerin maneviyat kaynağını sormuştum.Sizse cevabınızda yaşadığı kültürün değerlerinin kişi üzerinde etkisi gibi müphem bir kaynak göstermişsiniz.Bu etkiler vardır doğrudur ama bu değerlerin çıkış kaynağı ve yaslandığı temeller nedir?
Sıraladığınız değerleri ele alalım: "herkesin ve her kültürün kendine göre bir hayat, ahlak, sevgi, yardımlaşma ve dürüstlük anlayışı var"
Benim anlamadığım da işte burası.Bir materyalistin ahlaklı olması için ne gibi bir sebebi olabilir? Ben şahsen tesadüfi orman kanunlarının sonucu olduğuma inansam ahlaklıolmayı "enayilik" olarak telakki ederim.
Anne ve yavru sevgisini anlayabilirim belki hani sizin "içgüdü" dediğiniz ve canlının soyunu devam ettirmek için edindiği(!) bir yöntem.İyi de kardeş sevgisi yeğen, amca,kuş kedi köpek sevgisi..Aşka da doğanın insanları birbirine bağlamak için kullandığı geçici bir tutkal demiştiniz bir yorumunuzda.Doğadan bilinçli bir Yaratacı gibi sözettiniz ama hadi buna da eyvallah.
İyi de yardımlaşma neden olsun,baskın erkeğin soyunu devam ettirme "içgüdüsü" beyninde kayıtlı iken. Hele dürüstlük, fedakarlık..Veya merhamet. Bunlar doğal seçilimde hep dezavantajtır. Benciler her zaman daha şanslıdır.Neden bu şansı heba etsin üstelik bu hayatın hiçbir amacı yokken..Ve bilinç tamamen beyindeki salgıların ürünüyken..
Gerçekten materyalist olduğunu söyleyen bir kişi eğer aynı zamanda söylediğiniz erdemlere sahip olduğunu söylüyorsa bunlara bir kaynak gösterme durumundadır.Yoksa bu bir nevroza neden olabilir.
Birey topluma sinmiş değerlere sahip olabilir. Ama o değerlerin kaynağını reddediyorsa üzerine sinen,yapışan değerleri de inandığı felsefenin değerleri ile değiştirmeye çabalamalıdır.
Ne bileyim gerçek bir materyalist Prof.Ali Demirsoy gibi öjeniyi savunmalıdır, doğal seçilimi engellediği için antibiyotiklerin ve diğer ilaçların kullanılmasını engellenmesini önermelidir, hastaların sakatların toplumu bozduğunu ve sağlıklı nesilleri engellediğini söylemelidir.
İnsan bir robot değildir çok doğru ama bir materyalist için insan tam bir robottur, bir molekül yığınıdır, insanın , bu canlılığın ve evrenin hiç bir amacı yoktur..
Başa dönersek eğer materyalist bir dünyada ahlaklı olmak,faziletli olmak, dürüst yardımsever ve merhametli olmak enayilik değil de nedir ?
Saygılar..
Yazan: S.Öztürk Tarih: January 24, 2006 10:06 PM
Uzun bir yazı olacak :D
Öncelikle yine S. Öztürk Bey'e cevap vereyim:
Sanırım son cümleniz argümanınızı özetliyor. Şöyle demişsiniz:
" Başa dönersek eğer materyalist bir dünyada ahlaklı olmak,faziletli olmak, dürüst yardımsever ve merhametli olmak enayilik değil de nedir? "
Kısa vadede buna enayilik diyebilirsiniz. Ancak uzun vadede bunların toplum yararına katkıda bulunduğu görülecektir. Önemli olan insan refahının yükseltilmesi ise, yukarıda belirttiğiniz değerlerin korunması uzun vadede toplum ve insanlar için çok büyük yararlar sağlayacaktır.
Ayrıca insanın sadece ve sadece kişinin "vicdanı" kendini "iyi hissetmesi" bile bunlar için yeterli sebeptir. Bir iyilik veya kötülük yaptığınızda, karşınızdaki insanın buna ne kadar sevineceğini veya buna ne kadar üzüleceğini tahmin edebilirsiniz. İyilik yapacaksanız bu size duygusal bir tatmin verir.
Bir materyalistin bunu yapmak için 2 nedeni olabilir (önem sırasına göre düzenliyorum):
1) vicdan. kendini iyi hissetme. empati.
2) uzun vadeli toplum yararı
insanlar yüzbinelerce yıl ilahi dinlerin önderliği olmadan yaşadılar. hala da yaşıyorlar. bunların hiçbiri de "çökmüş" veya "yozlaşmış" değil.
hatta günümüze bakarsak, bunların tam tersine dini yönü kuvvetli toplumların da yozlaştığını görebiliriz. İslam ülkelerindeki yozlaşmaya bakın lütfen. Batı ülkeleri mi daha yozlaşmış acaba islam ülkeleri mi? (rüşvet vs. açısından söylüyorum)
Ayrıca şunu demişsiniz:
"İnsan bir robot değildir çok doğru ama bir materyalist için insan tam bir robottur, bir molekül yığınıdır, insanın , bu canlılığın ve evrenin hiç bir amacı yoktur.."
Ben "insan bir molekül yığınıdır" demiyorum. Robottur da demiyorum. İnsanlar molekülden yapılmıştır diyorum (bilim de bunu söylüyor.) Bunun dışında birşey göremediğim, algılayamadığım için bunun dışında birşey olduğuna inanmıyorum diyorum. "Herşey kesinlikle maddedir" veya "Madde olmayan şeyler de vardır" demek "Yalan" olacağı için (çünkü maddesel olmayan birşeyi ispat veya çürütme olanağımız yok) kesin bir karar vermiyorum. Birşeyi "görememem" onun varolmadığını da ispatlamaz varolduğunu da.
Ancak varolmadığını kabul etmek bana çok daha akla yatkın geliyor. Yarın birgün birisi bana inandırıcı bir kanıtla gelirse aksini kabul etmeye de hazırım. Henüz bunu yapabilen olmadı.
Herneyse, burada materyalizmin eleştirisini tartışırsak konu apayrı bir yere gider bence. Konuyu saptırmamak için burada bitirmek istiyorum izninizle.
Bir materyalistin de "maneviyata" ve "ahlak değerleri"ne sahip olabileceğini sanırım izah edebildim.
Lafı gelmişken, Prof. Ali Demirsoy'un iddiasını da gerçekten komik buldum. aynı duruma düşen kendi çocuğu olsaydı acaba ne düşünürdu onu da bilmek isterdim. maalesef kendisi bunamış olabilir.
sadece bir örnek vereyim: japonya ilahi bir dine mensup değil. ama aşağıdaki linke bir bakın lütfen. "honor system vegetable stand" dükkanın başında kontrol eden kimse yok. sebzeyi alırsanız parasını oraya koyuyorsunuz.
http://www.photomann.com/japan/machines/
acaba japonlar bunu niçin yapıyor? aynı sistem türkiye'de olsa ne olurdu?
Ayrıca davranışlarımızın temelindeki evrimsel mekanizmaları tartışırsak bu ayrı bir makale konusu olur. İlgileniyorsanız "evolutionary behavior" veya "evolutionary psychology" gibi başlıkları araştırabilirsiniz internetten.
Ali Demirsoy veya diğer türk evrimciler çağı yaklaşık 35 yıl geriden takip ediyorlar. Üstelik bunamışlar da. Türkiye bilimsel yaşamında bu işe ciddi bir şekilde hakim olan kimse ben bilmiyorum açıkçası. Zaten bu da evrim teorisinin anlaşılamamasında/yanlış anlaşılmasında çok çok büyük bir eksiklik.
Esra hanım'ın yazısına gelince. Bakın en başta şöyle demişsiniz:
" Peki, aksi sizce mümkün müdür? Tüketime ve hazza dayalı toplumlar arasında, seküler olmayanı var mıdır? Başka deyişle; dindar olduğu halde, tüketim histerisine kendini kaptırmış, hazcı bir yaşam süren toplum var mıdır"
Elbette ki var: arap ülkeleri, türkiye, iran vs. islam ülkelerinin çoğu da tüketim çılgınlığın esiri.
Örneğin bugün bizi yöneten kişilere bir bakın. Birbiri ardına islami lüks giyim mağazaları açılıyor. Sn. Tayyip Erdoğan'ın ailesinde olduğu gibi koskoca bir "islam sosyetesi" oluştu. Kimseyi itham etmek istemem ama kamu görevleri sayesinde bazı islami kesimler çok çok büyük paralar elde ettiler. lüks arabalarda geziyorlar marka kıyafetler giyiyorlar. kurban kesip hacca gittiklerinde ise arınmış oluyorlar. kusura bakmayın, eleştiri yapacağım ama bu çok çok büyük samimiyetsizlik.
Bunu belirli bir ideolojiyi hedef almak veya çürütmek için söylemiyorum ama yolsuzluk/yozlaşma/tüketim çılgınlığı gibi şeylerden seküler insanlar olduğu kadar islami kesim de payını alıyor. hatta bana bu kesim buna sekülerlerden daha yatkın gibi geliyor.
kısacası, ahlaklı veya manevi değerlere sahip olmak için dindar olunmasının gerekmediği fikrinde hala ısrar ediyorum.
Şu linke MUTLAKA AMA MUTLAKA bakmanızı rica ediyorum. ülkelerin genel bozulma listesi (rüşvet/adam kayırma/iltimas/haksızlık). Avrupa ülkeleri ve islam ülkeleri arasında bir karşılaştırma yapın lütfen.
http://www.infoplease.com/ipa/A0781359.html
Ayrıca esra hanım şöyle demiş:
"Çünkü, bizim topraklarımızdaki anlayış, maneviyat ya da ahlak, seküler olanlar için bile, farkında olmaksızın, dini değerlerimizden beslenmektedir. Sizin de bu topraklarda büyüdüğünüzü düşünerek, kendinizden verdiğiniz örnek, Avrupa’daki seküler anlayışı anlatmakta yetersiz kalır demek istiyorum"
Avrupa'daki seküler anlayışı anlamadığım doğru olabilir. Ancak dışarıdan bakan birisi bile, avrupa'nın toplum düzeninin sağlamlığını görebilir. Bizimkinin aksine o ülkelerin iyi bir sosyal sistemi, adalet anlayışı, özgürlükleri .. vs. vs. si var. Oralarda yaşayan insanlar çok daha "insanca" yaşıyorlar.
Ayrıca daha önce verdiğim japonya örneğine dönersek, japonların da dindarlıktan etkilenerek bir maneviyata sahip olabileceği ihtimali bulunmuyor.
Herneyse çok uzattım. Cevap yazan herkese çok teşekkürler. Akıllı insanlarla tartışmak güzel.
Yazan: Yilmaz Tarih: January 25, 2006 5:34 AM
Yılmaz Bey,
Cevabınızda ki -benim açımdan- yanlış bulduğum hususlara dikkat çekmek istiyorum.
şöyle yazmışsınız..
Bir materyalistin bunu yapmak için 2 nedeni olabilir (önem sırasına göre düzenliyorum):
1) vicdan. kendini iyi hissetme. empati.
2) uzun vadeli toplum yararı
Vicdandan başlayalım.Biz vicdanın insanın kalbine adına fıtratta denilen metafizik bir mekanizma olarak Yaratıcı tarafından yerleştirildiğine inanıyoruz.Yani kişi bozulmamış fıtrat/vicdan sahibi ise vicdanının yönlendirmesiyle ahlaki erdemlere sahip olabilir.
Yani vicdanın ahlaklı davranış için önemi hususunda hemfikiriz.Ama ben zaten size bu vicdanın kaynağını sormuştum ki moleküler indirgeme düşüncesine sahip olan sizsiniz.Bunun zikrettiğiniz doğa koşullarında ne gibi bir sebeple ve hangi yöntemle insan denen yaratığın kalbinde,ruhunda beyninde (?) ortaya çıktığı reel olarak isbatlanabilir bir olgu değildir.
Dolayısı ile vicdanın insanlarda doğal yollarda ortaya çıktığı salt materyalist bir inanç olarak düşünülmelidir.Düşüncenize elbette saygı duyuyorum ama materyalist mekanizmaların vicdanın kaynağının fıtrat,fıtratın kaynağınında Yaratılış olduğunun aksini iddia edebilmesine yetebilecek hiçbir rasyonel açıklaması yoktur.
Bu anlamda benim düşünceme göre bir materyalistin ahlaklı davranışın kaynağı olarak vicdanı göstermesi doğru ama vicdanın kaynağını doğa olarak göstermesi yanlıştır.
İkinci olarak uzun vadeli toplum yararı argümanınıza gelelim.Bu konu daha öncede bu forumda kısa bir tartışma konusu olmuştu. R.Dawkins'in Gen Bencildir kitabında toplumsal fayda dürtüsünün insanda nasıl ortaya çıkmış olabileceğine ilşkin görüşleri var.Tabii bunlar kendi içinde son derece tutarsız birçok savı da beraberinde getiriyor.
Hepsinden önemlisi tam anlamıyla bencil olması gereken bireyin , bencilliğinin seçilim şansının en önemli argümanı iken nasıl olupta bu derece yüksek bir organizmada fedekarlık, yardımseverlik gibi dürtülere sahip olabildiği mukni bir şekilde açıklanamamıştır.Yapılan açıklamalar ise spekülesyondan öte bir şey ifade etmemekte ve doğal seçilim tezinin mantığı ile de açıkca çelişmektedir.Zaten bunu önde gelen birçok evrimci de açıkça belirtmektedir.
Ama bu argümana yine yukarıdaki vicdan konusunda da belirttiğim gibi materyalist bir "inanç" olarak elbetteki inanılabilir. Ama bunun bilimsel kisve altında kanıtlanmış gerçek olarak sunulması ise son derece yanlıştır.
Şahsi fikrim de materyalist mekanizmalarla zikrettiğiniz her iki argümanında ortaya çıkması aklen imkansızdır.
Lafı gelmişken, Prof. Ali Demirsoy'un iddiasını da gerçekten komik buldum. aynı duruma düşen kendi çocuğu olsaydı acaba ne düşünürdu onu da bilmek isterdim. maalesef kendisi bunamış olabilir.
Ali Demirsoy ile ilgili görüşlerinize katılıyorum.Demirsoy bu görüşleri 2000 ya da 2001 Ağustos ayında Focus dergisinde belirtmişti.Demirsoyun türküyenin en önde gelen darwinist biyologlarından olduğunu hatırlatmak isterim.
Atladığınız bir hususda avrupada da özellikle 20 yy ilk yarısında kanlı iki ideolojiyi de fikren besleyen Demirsoyla paralel fikirlere sahip darwinistler vardı.Halen daha bunu açıkça belirtemeselerde hatırı sayılır miktarda bu düşüncelere sahip bilim adamı olduğunu düşünüyorum.
Şöyle yazmışsınız..
insanlar yüzbinelerce yıl ilahi dinlerin önderliği olmadan yaşadılar. hala da yaşıyorlar. bunların hiçbiri de "çökmüş" veya "yozlaşmış" değil.
Bu konuda ki görüşünüzede katılamayacağım.Yazılı kaynaklarımız çok eskiye dayanmıyor.Ama siz buna rağmen yüzbinlerce yıllık insanlık tarihinde neler olup bittiğini sanki biliyor gibisiniz.
İslam inancına göre insanlığın her döneminde sürekli uyarıcı peygamberler geldiğini arada uzun fetret devirleri yaşandığını ama yine de dünyanın her daim peygambersiz bir karanlıkta kalmadığına inanılır.
Tabi İslam'ın bu söylediği o dönemlere tekrar gidilip görülmesi nmümkün olmadığından reel olarak isbatlanabilir değildir.Ama sizin söylediğinizde bu anlamda aynen İslam inancının vazettiğinin bir inanç olması gibi matertalist bir tarih inancıdır.Reel-inanç karşılaştırılması yapıldığında her ikimizin görüşleri de salt inançtan öte gitmez.
İslam Vahyi Hz.Peygambere diğer gönderilen peygamberlerden bahsederken "bazılarını sana anlattık bazılarını anlatmadık" buyurur.Bu anlamda birçok İslam alimi Buda'nın Krişna'nın Konfüçyüsün İlahi mesajın taşıyıcıları olma ihtimalleri olduğunu ama mesajlarının zamanla insanlar tarafından tanınamaz haline geldiğini belirtir.Birçok Budist, Brahman ve Hindu kutsal metinlerinde İbrahimi dinlerle ortak argümanlar bulunması bu ihtimali kuvvetlendirmektedir.
Zaten 350 yılda Hristiyanlığın başına gelenler göz önüne alındığında doğu dinleri denilen kadim inançlarında tahrif edilmiş ilahi kaynaklı dinler olabileceği ihtimali kuvvetlenmektedir.
Özetle hem sizin söylediğiniz hem benim söylediğim inançtır.İnanç olması bakımından da aynı kategoridedir.Çünkü eski devirlere gidip tekrar neler olup bittiğini gözlemlemenin imkanı yoktur.
Son olarak Avrupa medeniyetinin sahip olduğu değerleri överken, avrupanın hangi merhalelerden geçerek ve kimlerin üzerlerine basarak bu iştihamlı gücünü elde ettiğini aklınızdan çıkarmamanızı öneririm.
Avrupa da demokrasi,insan hakları, özgürlük kavramları oldukça gelişmiştir,doğrudur.Ama unutmayın ki avrupa için "insan" kavramı sadece kendi insanı için geçerlidir.
Siz bilmeyebilirsiniz ama biz bu "insan hakları"nın Irak'ta Bosna'da Filistinde Afganistanda çeçenistanda Guantomalo da, CIA işkence uçaklarında nasıl tecelli ettiğini gayet iyi biliyoruz.
Şu anda tepelerine bindikleri insanların daha önce de dedelerini sömürdüler, katlettiler, kanlarını emdiler medeniyetlerini zenginleştirerek bu devasa haline getirdiler.Bu arada birbirlerine düştüler insanlık tarihinin en büyük savaşlarını yaptılar 25 yılda 60 milyon insanın ölümüne sebep oldular.Ve bu kirli çıkı düzenlerinin devamı için evvelce dedelerini sömürdükleri insanların bugünde torunlarını sömürüyorlar,öldürüyorlar.
Hayran hayran ağız sulayarak bakmak yerine birazda işin arkaplanına eğilmek gerek.Azgın azınlığın yılda 50.000 $ gelirle yaşaması için çoğunluğun günde 2 $ a talim etmesi gerektiği realitesini de unutmamak gerek.
Bütün bunları "insan" olarak sindirebilen varsa elbette avrupaya ağzı sulanarak bakabilir.
Ama ben sindiremiyorum.Ve o yüzden avrupadan bazı konularda ders almamızın önemli olduğunu ama kesinlikle onlar gibi davranmamamız ve zenginleşmek uğruna aynı yöntemleri izlemememiz gerektiğini söylüyorum.
Çok uzun yazdım,Merhum C.Meriç ile bitireyim:
"Avrupa bir köleler medeniyetidir, sırtından kırbaç izleri silinmiştir ama yüreğinden silinmemiştir. Bu yüzden acımasız ve gaddardır.Frank azad edilmiş köle demektir."
Saygılar.
Yazan: S.Öztürk Tarih: January 25, 2006 3:25 PM
Sayin S. Öztürk,
Burada sanirim sorunun özüne inmeyi basarabildik. "Vicdan"in kaynagi önemli bir sorun. Siz bu "vicdan" in Yaratici tarafindan insanin içine konulduğunu söylüyorsunuz.
Ben ise, evrimsel süreçler ve bunun yanı sıra, insanın daha gelişmiş "mantıklı düşünme-çıkarım yapma" yeteneğinin rol oyadığını söylüyorum.
Ancak şunu baştan belirteyim: bence her iki düşünce de kesinlikle bir spekülasyondur. İnsan vicdanının bir Yaratıcı tarafından mı konduğunu yoksa evrimsel süreçlerin mi etkili olduğunu belki de hiç öğrenemeyebiliriz. Ben kesin bilgim olmayan konuları sanki gerçekmiş gibi aktarmayı sevmem. Bu nedenle aşağıda anlatacaklarım -kesin olarak ispatlanana kadar- bir spekülasyon olarak kalacaktır.
Evrimsel biyolojide "biyolojik fedakarlık" diye bir kavram bulunuyor. Doğal seleksiyon'un birey bazında fayda sağladığını biliyoruz. Fedakarlık ise, grup bazında fayda sağlıyor.
Hayvanlar aleminde bunun sayısız örneği var (internetten aldım): Örneğin iyi beslenmiş vampir yarasalar o gece beslenmemiş diğer yarasalara kan veriyorlar.
Birçok kuş türünde diğer kuşlar bir yuvadaki yavruların büyütülmesinde yardımcı oluyorlar.
Bazı maymun türlerinde koloniye bir saldırı olduğu zaman önceki maymunlar sesler çıkararak kendi hayatlarını tehlikeye atarak saldırganın dikkatini çekiyorlar.
Bu örneklerde ortaya çıkan hareket şu: toplumun devamlılığı için bireyin kendisini feda etmesi. insanlarda da bu tip "kahramanlık"lar övülür. Genç bireylerin korunmasında gösterilen fedakarlıklar ise daha da öne çıkar. Diğerlerinin yararına gösterilen fedakarlık ve hatta kendini feda etme, dünya üzerindeki her toplumda bir erdem olarak kabul edilir.
Kısacası fedakarlık, doğal seçim teorisiyle çelişen bir kavram değildir. Birey bazında bir kayıp olabilir, ancak "tür"ün devamı açısından fayda sağlayacaktır.
Anne-çocuk ilişkisi de buna bir örnektir.
Kısacası, "vicdan" dediğimiz şey doğal seleksiyon ile çelişmiyor.
Ali Demirsoy'un oğlu hasta olsaydı ve oğluna ilaç vermeyip ölüme terketseydi inanın bana Ali Demirsoy dünyanın hangi ülkesinde olursa olsun hapsi boylardı. Malesef, bilimi dine malzeme eden "şarlatanlar"ın olduğu kadar, bu tip "şarlatanlar" da bulunuyor.
İslam'ı terörün kaynağı olarak göstermek ne kadar abes ise, evrim teorisini bu tip uçuk fikirlere temel olarak göstermek o derece abestir diye düşünüyorum.
Bugün bilim dünyasının ezici çoğunluğu evrim teorisini bir gerçek olarak kabul ediyor. Bu ilaçları geliştirenler de onlar.
Ayrıca "
insanlar yüzbinelerce yıl ilahi dinlerin önderliği olmadan yaşadılar. hala da yaşıyorlar. bunların hiçbiri de "çökmüş" veya "yozlaşmış" değil."
sözümün arkasındayım. Dediğiniz gibi ispat olanağı olmadığından bu bir inanç olabilir, ancak günümüzde toplumların çoğu "laiklik" ilkesini benimsemiş durumdalar.
Medeni ülkeler toplumun selameti açısından din ile devlet işlerini uzun zaman önce birbirinden ayırdılar. Bu uygulamanın getirdiği faydaları anlatmak istemiyorum çünkü zaten ortada.
Ayrıca bu konu ile ilgili olarak sizden bir kez daha aşağıdaki adrese bakmanızı rica edeceğim. Listenin başındaki en yozlaşmamış ülkelerin hangileri olduğuna bir bakın ve şu soruları sorun:
En yozlaşmamış ülkeler en dindar ülkeler mi? Yoksa bunlar İslam ülkeleri mi? İslam ülkelerinde yozlaşma ne durumda?
http://www.infoplease.com/ipa/A0781359.html
Uzakdoğu dinlerinin erdemleri ortaya çıkaya başladıkça, bu dinlerin kökeninin İbrahimi dinler olabileceği konusu ise bence çok çok daha büyük bir spekülasyon, bu çeşit iddialara son yıllarda daha çok rastlanmaya başlandı.
Bu konuda bir yorum yapmayacağım ancak bana sorarsanız İbrahimi dinlerin kaynağının uzakdoğu dinleri olması çok daha büyük bir olasılık. Ancak ne desem spekülasyon olacak.
Avrupa medeniyetinin zalimliği konusunda C.Meriç ve sizinle aynı fikirdeyim. Ancak dediğim gibi, insan hakları, özgürlükler gibi kavramların da mucitleri onlardır.
Saygılar.
Yazan: Yimaz Tarih: January 25, 2006 9:16 PM
Yılmaz Bey,
şöyle yazmışsınız..
Ancak şunu baştan belirteyim: bence her iki düşünce de kesinlikle bir spekülasyondur. İnsan vicdanının bir Yaratıcı tarafından mı konduğunu yoksa evrimsel süreçlerin mi etkili olduğunu belki de hiç öğrenemeyebiliriz. Ben kesin bilgim olmayan konuları sanki gerçekmiş gibi aktarmayı sevmem. Bu nedenle aşağıda anlatacaklarım -kesin olarak ispatlanana kadar- bir spekülasyon olarak kalacaktır.
İtiraf edeyim ki uzun zamandır sizin gibi aklı başında bir materyalist ile karşılaşmamıştım. Bu bağlamda ahlakın kökeni üzerine her ikimizinde dayandığı temellerin "inanç" olduğu konusunda hemfikir olduğumuzu söyleyebilirim.Bunun inançtan veya sizin deyiminizle spekülasyondan öte gitmeyeceğini her materyalist açık yüreklilikle söyleyemiyor ne yazık ki..
Verdiğiniz örnekler güzel, doğa da fedakarlığın olduğunu gösteriyor ki bunlar zaten bilinen ve gözlemlenebilen olgular.Takdir edersiniz ki Yaratılışçılar açısından bunda bir sorun yok.Şahsi fikrimi daha önceki yazımda söylemiştim.
Bireyin toplumsal zihin gibi metafizik bir kavramı nasıl algılayıp genlerinde buna uygun davranış geliştirdiği darwinist biyologları en çok uğraştıran sorunlardan biridir.Sizin de dediğiniz gibi bunu açıklamak için ortaya atılan savlar spekülasyondan öte gidememektedir ve benim fikrime göre aklen de ikna edici değildir.
Size Bilim Teknik ten bir alıntı yaparak bu konu hakkındaki görüşlerimi bağlamaya çalışayım:
Sorun, canlıların niye birbirlerine yardım ettikleridir. Darwin'in teorisine göre, her canlı kendi varlığını sürdürmek ve üreyebilmek için bir savaş vermektedir. Başkalarına yardım etmek, o canlının sağ kalma olasılığını bağıl olarak azaltacağına göre, uzun vadede evrimde bu davranışın elenmesi gerekirdi. Oysa canlıların özverili olabilecekleri gözlenmiştir.
Özveri olgusunu açıklamanın klasik bir şekli, bunun grubun veya türün çıkarına olduğu özverili bireylerden oluşan toplulukların bencil bireylerden oluşan topluluklara kıyasla evrimde daha başarılı olacağıdır. Ancak bu teoride belirtilmeyen nokta, özverili toplulukların bu özelliklerini nasıl koruyacaklarıdır. Öyle bir toplulukta belirecek tek bir bencil bireyin, kendisini feda etmeyeceği için bir sonraki kuşaklara bencillik özelliklerini daha yüksek oranlarda aktarabilmesi gerekir. Bir diğer belirsiz nokta da, eğer evrim topluluk düzeyinde oluyorsa, bu topluluğun boyutlarının ne olacağıdır. Aile mi, sürü mü, tür mü, yoksa sınıf mı? Aynı anda birden fazla seviyede evrim olsa bile çıkarlar çelişince sonuç ne olacaktır?v (Bilim teknik sayı: 190, s. 4)
Daha fazla uzatmadan yukarıda da söylediğim gibi ahlakın kökeni hakkındaki görüşlerin birer inançtan öte gitmediği konusunda hemfikir olduğumuzu belirterek konuyu kapatalım..
Ali Demirsoy konusundaki görüşlerimiz örtüşüyor.Ne var ki sayın Demirsoy National Geographic Türkiye ve Focus türkiye nin halen evrimsel biyoloji danışmanıdır.Bu dergilere önem atfederek okuyan insanların bu tür dehşetvari fikirlerden etkilenebileceğini düşündüğümde ürperiyorum doğrusu..
Yozlaşma konusunda verdiğiniz linke baktım.Bunu inkar edecek değilim, ama meselenin arka planını irdelemeden toptan hükümler vermek ve siyasi sistemlerin zulmü altında inleyen insanların mecburen yaptığı bazı olumsuz davranışları mensup oldukları dine bağlamamak lazım.
Kaldı ki din bir değerler sistemidir.Ama uygulayıcı bireydir.Bireyin bunu isteyerek veya istemeyerek ya da sosyal şartlar müvacenesinde uygulamaması ya da uygulayamaması bir dinin kabahati değildir.
Çetvelle çizilmiş sınırları dayatan, 150 yıldır tüm kaynaklarını sömüren, fakir ve ezik bırakan, azınlık hanedanların dayatmacı rejimleri altında insanları inleten, kendi kuklası iktidarlar kurduran da sizin önem atfettiğiniz ve örnek gösterdiğiniz bu "yozlaşmamış" ülkelerdir.
Bu "yozlaşmamış" ülkelerin hangi aşamalardan geçerek kimlerin ahını alarak, kimlerin zenginliklerini sömürerek, halklarını zenginleştirdikleri ve bu zenginliğin ve refahın etkisi ile ve büyük oranda kurdukları sistemin yaptırımları vasıtasıyla halklarını "yozlaşmaktan
" görece olarak koruduklarını da hatırdan çıkarmamak gerek..
İslam'ı terörün kaynağı olarak göstermenin ne kadar abes olacağını söylediğiniz gibi İslam'ı yozlaşmanın müsebbibi olarakta görmemelisiniz.Tamam , böyle gördüğünüzü direk söylemediniz ama yazınız biraz sanki onu çağrıştırıyor.
Kısaca yozlaşma ekonomik ve sosyal bir olgudur.Din bunun daha da vahim boyutlara ulaşmasının engellenmesinde en büyük etkendir.Mesela bir an için böyle bir sömürüye maruz kalmış ortadoğu coğrafyasının halklarının dini ve sosyal ahlak anlayışlarının olmadığını farzedin.Ya da tam tersi olarak avrupa kıtasının böyle bir sömürüye uğradığını düşünün.Bu sekülerist haliyle sizce avrupa ne hale gelirdi..? Acaba yine bugünkü gibi istatiksel sonuçla mı karşılaşırdık bir düşünün derim.
Arjantin ekonomik krizi ile Türkiye'nin 2001 ekonomik krizini ve sosyal yansımalarını karşılaştırmanızı öneririm.Arjantindeki ne benzer bir sosyal patlamanın -ki kriz anında Arjantinin kişi başı GSMH sı 8500 $ , Türkiyenin 2500 $ civarında idi.- neden ülkemizde olmadığı da sekülerizm-geleneksel toplum karşılaştırmasında bir fikir verebilir.
Avrupa medeniyetinin zalimliği konusunda benimle hemfikir olduğunuza göre yazdıklarımı birkez daha düşünmenize değmez mi ?
Yine çok uzun oldu,kusura bakmayın saygılar..
Yazan: S.Öztürk Tarih: January 25, 2006 11:55 PM
Yilmaz bey,
Yazinizin onemli kismi ile mutabikim. Asagidaki kismi da mutabik olmadigim icin degil, ondan maada, belki yanlis zeminleri kiyasliyor oldugunu dikkate getirmek.
Her ne kadar materyalist toplum nitelemesini ben de ahlak vs ile ayni nefeste soylemesem bile, bugunku noktada materyalist bir toplum oldugumuzu (olmaga gidiyor oldugumuzu da soylemiyorum; olduk) ikrar etmek lazim.
Toplum ve sistem materyalist oldugunda, bunun icinde bireylerin sisteme uyan davranislarini elestirmek bazan haksizlik oluyor. Malum, sisteme uymazlarsa gerici, uyarlarsa donek/takiyyeci..
Neyse, benim gayem bir taifeyi savunmak degil; sadece, bugunku hayatin materyalist bir tuketim toplumu oldugundan hareketle bunlari normal addetmek gerektigini vurgulama.
Bu gunlere bir kontrast olarak Osmanli ekonomisini alabiliriz: Ne kadar zengin olursaniz olun, tuketecek sey bulmakta zorluk cekerdiniz.
En guzel ornegini de, kelleleri vurulup mallari musadere edilen pasa, vezir veya sadrazamlarin mal dokumlerinde gorebilirsiniz:
Bir satafatli fakat cogunlukla ahsap konak. Bilmem kac bin altin ve gumus. Ve, bir kac yuz (ya da bin) samur kurku.. Evet, samur kurku!..
Butun luks bu!.. :-)
Bir acidan bakinca, hayran olunacak bir duzen. Zenginin zenginligini yasamasi, gosteris vb ile fakirleri incitmesi pek mumkun degil.
Ote yandan da acinasi bir duzen: Bilmem kac ton altin (yani tasarruf) mahzende yatiyor ve hic bir sekilde uretime yonlendiril(e)miyor...
Uretime yonlenemis tasarruflar yuzunden uretim yok, uretim yoksa tuketim de yok.. tuketim toplumu da..
Dolayisi ile, istense bile materyalist olmak mumkun degil; mecburen mutevekkil bir toplum olunuyor.
Artik sistemimiz degisti --herhalde o eski gunleri pek sevmemis olmaliyiz--, materyalist / tuketim toplumu olmak karari aldik.
Bu durumda, islami sosyetenin [nihayet] peydahlanmasini bir samimiyetsizlik olaraqk elestirmek belki dogru olmayabilir; daha cok 'yakisiyor [mu] haspaya' diye bakmak gerekebilir.. :-)
Yazan: Muzmin Anonim Tarih: January 26, 2006 8:53 AM
Sn. Muzmin anonim,
onceki bir yazımda belirtmiştim ama yine de galiba "maddecilik" anlamına gelen materyalizm ve "paracılık" anlamına gelen materyalizm kavramlarında bir anlaşmazlık olmuş. Ben sadece "maddecilik"i kastediyorum. Sanırım bir karışıklık oldu.
Ayrıca ben bu tartışmalardan bir kanı edindim. Bu nedenle tartışmaya katkıda bulunan herkese teşekkür ederim.
S. Öztürk'ün de aynı fikirde sanırım, islam, materyalizm, sekülarizm vs. gibi kavramların şiddete veya diğer olumsuzluklara "neden" olarak gösterilmesi bence yersiz. Sonuçta bunları değerlendirmek kişilere ve onların akıllarına ve vicdanlarına kalmış birşey.
S. Öztürk siz bunun Yaratıcı tarafından konulmuş olduğunu düşünüyorsunuz. Ben ise evrimsel süreçler. Bunun hangisinin doğru olduğunu kesin olarak bilme olanamım olmadığından, sizin fikrinize her ne kadar katılmasam da bu şekilde olumlu bir yaklaşım gösterdiğiniz ve fikrinizin doğru olma ihtimalinin mevcut olduğu için sonuna kadar destekçinizim.
Bir başka konuya geçeceğim ve M. Akyol'un en baştaki sorusuna bir yanıt önererek yazımı bitireceğim.
Aslında insan düşünmesinde ve karar vermesinde, biz farkında olmadan "inançlarımız", "mantığımızdan" çok daha fazla rol oynuyor.
Çünkü bizler inançlarımıza sadece "mantıksal" değil, aynı zamanda "duygusal" olarak da bağlıyız. Bu nedenle bunlar küçük düşürüldüğü zaman aşırı tepki verebiliyoruz. Fikirler farklı olsa da hepimiz insanız, bundan kaçışımız çok zor. Birisi kalkıp size "çok hatalı ve aptalca düşünüyorsun" dese büyük hayal kırıklığına uğrarız.
Ayrıca ben insanın bunlara duygusal olarak bağlandığı için, bu "inanç"larının değişmesinin son derece zor olduğunu düşünüyorum. Hatta imkansıza yakın. Örneklerini hepimiz görmüşüzdür. Öyle ki, kişinin inancı kesinlikle yanlış olsa bile, sırf kendisine "saldırıldığından" ötürü ona daha da sıkı bağlanabiliyor.
Gerçi "tartışma usulü" başlığına daha uygun bir yazı oldu ama benim benim çıkarımım şu:
eğer "gerçek"lere ulaşmak istiyorsak, bu "inanç"larımızdan mümkün olduğu kadar arınmalıyız. çünkü bunlar düşünme süreçlerimizi etkiliyor (unbiased thinking.)
İşte "bilimsel yöntem" tam bu sırada devreye giriyor.
Örneğin toplumdaki materyalizm-yozlaşma veya din-yozlaşma ilişkisini (şimdi uydurdum, sadece örnektir!) irdelemek istiyorsak, kulağa belki biraz "yavan" gelecek ama, kapsamlı bir araştırma yapıp, verileri toplayıp, olasılıkları tüm yönleriyle hesaba katmaya çalışarak ve aradaki korelasyon katsayılarını değerlendirerek bir çalışma yürütebiliriz.
hesapta hata yapmazsak ve yeterince büyük ve tüm kesimleri temsil eden bir örnek grubu üzerinde çalışabilirsek, istatistikler bize gerçeği gösterecektir.
Okuyucular bana katılıyor mu bilemiyorum ama bence, "Avrupalıların soyunun neden tükendiğinin" cevabını bize çok iyi düzenlenmiş "istatistikler" verebilir (Tabii bu kesinlikle kolay bir iş değil, yöntem ve uygulama konusunda büyük zorluklar çıkacaktır, ancak imkansız da değil)
Kendimi de kesinlikle buna dahil ederek söylüyorum!: bence böyle bir çalışma, "inanç"tan etkilenmiş bir "spekülasyondan" çok daha doğru olacaktır.
Saygılar
Yazan: Yilmaz Tarih: January 26, 2006 11:17 AM
Yılmaz Bey,
S. Öztürk siz bunun Yaratıcı tarafından konulmuş olduğunu düşünüyorsunuz. Ben ise evrimsel süreçler. Bunun hangisinin doğru olduğunu kesin olarak bilme olanamım olmadığından, sizin fikrinize her ne kadar katılmasam da bu şekilde olumlu bir yaklaşım gösterdiğiniz ve fikrinizin doğru olma ihtimalinin mevcut olduğu için sonuna kadar destekçinizim.
Teşekkür ederim.
İstatistik konusuna çokta fazla güvenmemenizi salık veririm.Malum her istatistik bir amaç için yapılır ve her sonucun mutlaka bir "kör" alıcısı bulunur.
Winter'in yarı gırgır, yarı ciddi beyti manidardır:
Ne istatikçilerle düşüp kalk
Ne de bir sosyal bilimle uğraş :-)
Saygılar.
Yazan: S.Öztürk Tarih: January 26, 2006 8:18 PM
Yilmaz Bey,
Yazınıza cevap vermekte biraz geciktim, kusura bakmayın. Gerçi siz kendi açınızdan konuyu kapattınız, diğer arkadaşlar da söyleyeceğini
söyledi ama yazdıklarınıza hiç cevap vermemiş olmak istemedim.
Öncelikle, Sayın Öztürk'ün sizinle ilgili olarak yaptığı "aklı başında bir materyalist" tanımına katılıyorum. Gerçekten ben de şaşırdım. Sakinsiniz, sloganlarla konuşmuyorsunuz, karşınızdakini anlamaya çalışıyorsunuz. Bu üslubunuz takdire değer.
Günümüzde "sosyetik müslümanlar" var tabii ki. Sadece iktidar sahipleri de değil bu kişiler gördüğümüz kadarı ile. Bu davranışı savunacak değilim ama, Müzmin Bey'in dediği gibi, toplumumuzun şu anki durumu tüketimi körükleyici yönde. İnsanlar da, inançları ne olursa olsun, sistemden ve toplumun genelinde bağımsız hareket etmekte zorlanıyorlar. Herkesi sürükleyen güçlü bir akım var çünkü. Elbette, bu israfa yönelen müslümanları hepten suçsuz yapmaz. Sadece hafifletici sebep olarak düşünülebilir. Bu konuda çok sert yazılar yazan, lüks hayatı eleştiren kalemler de var müslüman yazarlar arasında. Pahalı düğünlerin, açık büfe iftarların, lüks araba ve kıyafetlerin müslümanlık inancı ile bağdaşmayacağını söylüyorlar. Abartılmış, şatafatlı hayat beni de rahatsız ediyor açıkcası. Ülkemiz haricindaki müslüman ülkelerin halkları ile ilgili ise, yorum yapacak kadar gözlemim ve bilgim yok. Sadece, basın-yayın kanalı ile gördüğüm lüks hayat yaşayan iktidarlarının rahatsız edici olduğunu ve şaibeli gözüktüğünü söyleyebilirim. Aslında bu konuda şunu farketmek gerek: İnsanları tüketim histerine sürükleyen akım o kadar güçlü ki, inancı gereği kendini tüketime kaptırmamasını beklediklerimizi bile sürüklüyor. İçlerinde olmasını beklediğimiz karşı duruşu zedeliyor. Tabii ki bu insanlar içinde bu güçlü akım olmaksızın bu davranislara meyilli, samimiyetsiz kişiler de vardır. Ama hepsi için böyledir demek de çok gerçekçi olmasa gerek.
Geldiğimiz noktada şu soruları sorabiliriz: Tüketim histerisi nasıl ortaya çıktı ve nasıl herkesi böyle etkisi altına aldı? Neden insanlar kendilerini tüketime adadılar? Sadece para kazanmak ve harcamak istiyorlar. Yüklü bir miras söz konusu değilse, harcadıkça daha çok çalışmak zorunda kalıyorlar. Kendilerine kalan zaman surekli azalıyor. Çalışmak ve harcamak dışında da, iyi vakit geçirmek telaşındalar ya da dünyada olup bitenleri televizyondan izliyorlar. Dünyada ne olursa olsun, ne kadar önemli olursa olsun, uyuşturulmuş gibi seyirci konunumdalar. Ben, daha önce de söylediğim üzere, bu manzaranın ortaya çıkışının en önemli sebepleri olarak, herşeyi maddeye indirgeyen, maneviyatı yok sayan anlayışı ve kapitalist, hazcı düşünceyi görüyorum. Bu anlayışlar birbirinin destekleyip, etkilerini güçlendiriyorlar. Elbette, bu anlayışların kök salmasından önce yaşanmışlar da kökleşme için gerekli ortamı hazırlamışlar. İnsanlara para kazanmanın, harcamanın tek değer olmadığını söyleyecek kadim öğretiler ise hayatın dışına itilmiş vaziyetteler. Siz ise kötülüklerin sebebi olarak herhangi bir kavramı sebep olarak göstermeyelim, insanların aklı-fikri-vicdanı var diyorsunuz. Ama bu manzaranın illaki sebepleri var. Bu söylediğim tanıma uyan insanları, bu insanlardan oluşan toplumları topyekün akılsız, vicdansız diye adlandıramayacağımıza göre?! İnsanları akıllı davranmaktan alıkoyan ve kendi vicdanlarından uzaklaştıran ortamlar yaratılıyor. Dediğim gibi adeta uyuşturuluyorlar. Herhangi bir öğreti, ideoloji, kavram, akım yüzünden değilse, nasıl oluştu bu ortamlar?
Verdiğiniz bağlantıya baktım. Haklısınız, müslüman ülkelerin durumu malum.Bu konuda ve Avrupa’nın gelişmişliği ile ilgili olarak Sayın Öztürk’ün söylediklerinden değişik bir şey söyleyemeceğim için yazmayı gereksiz buldum. Öztürk’ün dediği gibi durumun kötü olmasının ya da düzelmemesinin sebeplerini, sömürgecilik tecrübesini yeni çağa uyarlayanları da düşünerek araştırmak gerek. Avrupa’nın adaletinin ve hak olarak düşündüklerinin de sadece kendisi için var olduğunu da unutmamak gerek.
Konuyu kapatmışken yeniden açmış olduğum için üzgünüm ama dediğim gibi, yazdıklarınıza hiç cevap vermemiş olmak istemedim.
Saygılar,
Yazan: Esra Tarih: January 29, 2006 1:52 AM
Darwinizm, Fetullahizm ve ObjektivizmFetullah'cıların Bilimsel (!) Cinliği...
Son günlerde özellikle STV tv.dan "Darwin ve Evrimcilerin" eleştirisini yaparken bilime sarılan Fetullah'cılar, aynı bilimsel mantıkla neden kendilerini de eleştirmezler? Çünkü:Fetullah'cıların amacı bilimi kullanarak, bilimin altını oymak.Aynen Kant'ın Aklı temel alır görünerek, aklın altını oyması gibi!
Öncelikle şunu da belirtelim ki, objektivistler "Darwinizm ve Evrim" teorisinin ne yanındadır nede karşısında.Objektivizm "Varoluşu" henüz çözülememiş bi " X " olarak görürler. Bu nedenlede onu bir başka bilinmeyen "Y" ile açıklamaya girişmezler.
Felsefi bir çok yanılgının kökeninde, "Mevcudiyetin Önceliği" aksiyomunun zımnen veya açıkca reddedilmesi yatar. Bu reddiye, "Mevcudiyetin Önceliği" aksiyomunun zıddı olan "Bilincin Önceliği" nosyonunun açıkca kabul edilmesinden ziyade, "Mevcudiyetin Önceliği" aksiyomunun kabulünün mantıki sonuçları olan Kimlik Kanunu'nu ve bu kanunun eyleme tatbikatından başka bir şey olmayan Nedensellik Kanunu'nu inkar etmek halinde ortaya çıkar.
Evrenin "İlk Sebep"i ve "Tabiat-üstü" Meselesi
Evren, mevcut şeylerin tümüdür. Başka bir deyişle, evren, -sadece dünya, gezegenler, yıldızlar, galaksiler, uzay değil- mevcut olmuş, halen mevcut olan, mevcut olacak herşeydir. Böyle anlaşılan bir evren için bir "sebep" gerekmeyeceği aşikardır. Fakat, aklın büyük filozofu Aristo bile, evrene bir "İlk Sebep" üzerine uzun argümanlar yapar. Eski Yunan Felsefesi'nde bir "İlk Sebep" veya bir "İlk Muharrik" olarak nitelenen ve evrenin başlangıcını açıkladığı farz olunan "tabiat-üstü" bir kuvvet, dini felsefelerin haklılık iddialarının da temelinde yatar.
"Tabiat-üstü" üzerindeki en eski argümanlardan biri, "Ontolojik (Varlıkbilgisel) Argüman" olarak bilinir. ("On": Eski Yunanca Varlık) "Bilincin Önceliği" nosyonunun tipik bir örneği olan bu argüman -mesela, Rene Descartes'ın (1596-1650) felsefesinde- şuna benzer geliştirilir:
1. Bir Mükemmel Varlık düşünüyorum. Bu Mükemmel Varlık; sonsuzdur, herşeyi bilir, herşeye güçlüdür, herşeyin yaratıcısıdır.
2. Bu fikir aklıma nereden geldi? Ben, sonlu, sınırlı bir varlık olarak, böyle sonsuz, sınırsız bir Varlık'ı nasıl düşünebilirim?
3. Bu fikir; benim sonlu, sınırlı deneylerimden gelmiş olamaz. Dolayısiyle, bu fikir, benim ruhuma, "tabiat-üstü" bir kuvvet tarafından fıtren ekilmiştir; çünkü, fizik kanunlarının ortaya koyduğuna göre, sonlu, sınırlı bir şey, sonsuz, sınırsız bir şey üretemez. O halde, "tabiat-üstü" bir kuvvet vardır.
Descartes'ın "Cogito, ergo sum" ("Madem ki düşünüyorum; o halde, varım") nosyonunun bir benzeri olan bu argümanı çürütmek için, "Mevcudiyetin Önceliği" aksiyomu karşısında "Bilincin Önceliği" nosyonu konusunda söylenenler tekrarlanmalıdır. Özetle; bir düşüncenin zihinde var olması; realitede, bu düşünceye karşılık olan birşey bulunmasını zorunlu kılmaz; zihin, yanılgıya düşmeye muktedir bir organdır.
"Tabiat-üstü" nosyonunu savunan felsefelerden bazıları, böyle bir kuvvetin varlığının, aklen isbat edilemeyeceğini; bu kuvvetin, hiçbir akli gerekçe aranmadan, inançla kabul edilmesini ister; ve, böyle bir inancın insana yararlı olduğunu iddia eder. İnsan, tabiatı itibariyle akıllı bir canlıdır; dolayısiyle, kendisine neyin yararlı olduğu konusundaki bilgiyi, ancak akıl yoluyla elde edilebilir. İnsandan; kendi aklıyla bulduğu deliller hilafına davranmasını istemek; ondan, kendi tabiatının dikte ettiği tarza rağmen davranmasını istemek demektir. Kendi tabiatına karşı davranan bir canlı, kendi kendini tahribe girişmiş bir canlıdır. Objektivizm, akla açıkça karşı olanlarla, entellektüel tartışmaya girişilemeyeceğini kabul eder.
Başka bazı felsefeler ise, "tabiat-üstü"nün varlığının aklen isbat edilebileceğini iddia eder. Oysa; "mevcudiyetin önceliği" aksiyomunca ortaya konduğu gibi, böyle bir isbat imkansızdır. Bugüne kadar, "tabiat-üstü"nü akla dayanarak isbatlayacağını öne süren argümanların hepsi çürütülmüştür.
İnsanlar, zihni bağımsızlığa sahiptir; herhangi bir insanın, dilediği herhangi bir şeye, bu arada "tabiat-üstü"ne inanmaya hakkı vardır ve bu onun meselesidir; fakat, bir "tabiat-üstü"nün varlığını isbatlamak için ortaya atılmış argümanların çürütülmesi, "tabiat-üstü"cü felsefelerden bazılarının talep ettiği "akla uygunluk" sıfatının verilmemesini haklı kılan bir zemin yaratmağa yetmelidir.
"Tabiat-üstü" Argümanları ve İçlerindeki Temel Yanılgı
"Tabiat-üstü"nün varlığını -"akla dayalı" olarak- savunan spesifik argümanları tartışmadan önce, bu argümanların temelinde yatan yanılgıyı ortaya koymak yararlı olur.
Mantık yanılgılarından biri, "isbata çalışılan şeyi doğru varsayma" veya "dairesel argümantasyon" yanılgısı olarak adlandırılır. Bu yanılgı şu iki tarzdan birine benzer biçimde ortaya çıkar:
1. aynı cümle bir argümantasyonun hem öncülü, hem de sonucu olarak kullanılırsa; veya,
2. sonuç doğru varsayılmaksızın, öncüllerden birinin doğruluğunun isbatı mümkün olmazsa. Mesela,
A der ki: "Şahıs-X, ilahi mesajlar almışdı."
B sorar : "Nereden biliyorsun?"
A : "Kitap-Y böyle yazıyor."
B : "Kitap-Y'nin güvenilir olduğunu nereden biliyorsun?"
A : "Çünkü, Kitap-Y, ilahi bir zat olan Şahıs-X tarafından yazılmıştır."
"Tabiat-üstü" argümanlarında da; kendisi isbata muhtaç bir şey, başka bir şeyin isbatına dayanak olarak kullanılır.
Mesela, "Bir 'İlk Sebep' yoksa, evreni hangi sebep başlattı?" veya "Tabiat-üstüne inanmıyorsan, evrendeki bu fevkalade dizaynı nasıl izah ediyorsun?" gibi sorular, böyle bir yanılgıyı içerir. Birinci soru, evrenin herzaman varolmamış olduğu varsayımından hareket eder; ikinci soru ise, evrenin "fevkalade bir dizayn" teşhir ettiğini kabul eder. Oysa, "tabiat-üstü" nosyonunu savunan insan tarafından gerçekte isbat edilmesi gereken şey, "evrenin bir başlangıca ihtiyaç duyduğu" veya "evrende fevkalade bir dizayn olduğu" iddialarıdır.
Bu yanılgının bir başka şekli şöyle ortaya çıkar: "İlk Sebep" olarak öne sürülen "tabiat-üstü" kuvvetin varlığı, "sadece mantık ve delillere dayalı olarak isbat edilecek" iddiasıyla başlayan bir argüman, sonra mutlaka inanca çağrı yapar.
Bu yanılgı, esasen birinci yanılgının aynısıdır; ancak, özel bir vurgu gerektirir. Bazı "tabiat-üstü" savunucuları, argümanlarda varolan bir kuvveti, her nasılsa kendilerinin görebildiğini, fakat bu kuvveti algılamak için "inanç"ın bir önşart olduğunu öne sürerler. Yani, "tabiat-üstü"nün varlığı için öne sürülen argümanların mantık kuralları açısından geçerli olmayabileceğini (dolayısiyle inanmayan bir insanı ikna etmeyeceğini), fakat inanmış olsa bu argümanların kuvvetini göreceğini iddia ederler.
Cine-inanan ve inanmayan iki insan arasında şöyle bir hayali diyalog düşünelim:
Cine-inanan (Cİ): "Kafamın üstünde sihirli bir cin var."
Şüpheci (Ş): "Ben birşey görmüyorum."
Cİ: "Tabii, o görünmez bir cin."
Ş: "Kafanın üstüne dokunuyorum, ama birşey hissetmiyorum."
Cİ: "Çünkü, o maddeden yapılmamıştır. Sihirli dediğimi hatırlamıyor musun?"
Ş: "Fakat, senin cin nosyonunu niye kabul etmem gerekiyor ki? Cinin neye benziyor, varolduğu konusundaki delil ne?"
Cİ: "Cinimin varlığı, delil gerektiren birşey değil. Cinim hakkında sorulacak en son soru, onun var olup olmadığıdır. Önce benim görünmez cin nosyonumu kabul etmemiz gerekir; ancak ondan sonra onun varlığı konusundaki delilleri gösterebiliriz.
Bu yaklaşımın irrasyonelliği aşikardır. Bir fikrin doğruluğu, ancak onun doğruluğunu isbat eden deliller ortaya konduktan sonra kabul edilebilir. Bir fikri önce kabul edip, sonra onu isbat edecek delil aramak anlamsızdır; böyle bir tavır, birazdan sokuşturulacak bir mantıksızlığı gizlemek için yapılmış bir elçabukluğundan başka birşey değildir. Bu, rasyonellik değil, rasyonelizasyondur.
Sırf argümanı geliştirmek için, diyalogdaki şüphecinin, delil görmeden önce, görünmeyen bir cin nosyonunu kabul ettiğini varsayalım. Cinin varoluşu hakkındaki delillerin tabiatı ne olmalıydı?
Ş: "Tamam; delil olmasa da, cininin varlığını kabul etmeye razıyım; fakat, neye inandığımı bile bilmediğim için, bana cinin hakkında daha çok şey söylemen lazım."
Cİ: "Cinim, bütün yağmurların sebepidir."
Ş: "İyi ama, yağmur hadisesinde, cininin varolduğunu gösteren delil nedir?"
Cİ: "Her yağmur yağdığında, cinimi eylem halinde görüyorsun. Daha ne delil isteyebilirsin?"
Bu diyalogdaki akış, dairesel argüman yanılgısını içermektedir. "Tabiat-üstü" argümanları da benzer şekilde geliştirilir: önce, evrenin yaratılmış olduğu ve/veya düzenlilik arzettiği kabul edilir; sonra, yaratma ve/veya düzenlilik sağlama işinin ancak "tabiat-üstü" bir kuvvetle izah edilebileceği kabul edilir; daha sonra, evrenin gerçekten de varolduğuna ve onun düzenlilik arz ettiğine işaret edilir; sonuç olarak, bir "tabiat-üstü" kuvvetin varlığına inanılması istenir.
"Tabiat-üstü" argümanlarının hepsi, temelde bu yanılgının üstüne bina olmuştur; fakat, değişik biçimlerde ortaya çıkarlar. Bu argümanlar üç kategoride guruplanabilir:
1. Tabiat Argümanı,
2. Kozmolojik Argümanlar (İlk Sebep Argümanı, Bağlantılılık Argümanı, Entropi Argümanı),
3. Dizayn Argümanları (Teleolojik Argüman, Analojik Argüman, Hayat Argümanı).
1.2.1.2 Tabiat Argümanı
"Tabiat-üstü" bir kuvvetin varlığını isbat için yola çıkan tabiat argümanı, henüz izahı yapılmamış bir tabiat fenomenini ele alır, onun bir izah gerektirdiğini öne sürer ve bilinen başka tabiat fenomenleriyle onun henüz izah edilemiyor oluşuna bir çözüm olarak, bir "tabiat-üstü" boyutun varolduğu sonucuna varır; kendisi tabiat kanunlarından muaf varsayılan bu "tabiat-üstü" boyutun, aynı zamanda evrenin "İlk Sebep"i olduğu kabul edilir.
Bu argüman, öne süren insanın herhangi bir psikolojik ihtiyacını tatmin ediyor olabilir; fakat, rasyonel olmaktan uzaktır. Rasyonel bir izah, bilinenden bilinmeyene doğru kavramsal bir köprüdür; bilinmeyeni, bilgi sisteminde mevcut bilinenler yoluyla anlayarak onu bilgi sistemi içine bir bilinen olarak bütünleştirmektir. Bir bilinmeyeni başka bir bilinmeyenle ("tabiat-üstü"yle) izaha kalkışmak, o konuda herhangi bir izahın hiçbir zaman mümkün olmayacağını iddia etmekten veya zihin sağlığından yoksun olmaktan başka birşey değildir.
1.2.1.3 Kozmolojik Argümanlar
Kozmoloji, evrenin kökeni ve yapısı ile ilgili bir bilimdir. Kozmolojik bir argüman, tabiat argümanına benzer bir mekanizmaya sahiptir. Kozmolojik argümanlar, felsefi veya bilimsel prensipleri, "tabiat-üstü" bir boyut olmaksızın açıklanamayacağı iddia edilen temel bir evrensel olguya tatbik etmek suretiyle yapılır. Kozmolojik argümanlar üç tiptir: İlk Sebep Argümanı, Bağlantılılık Argümanı ve Entropi Argümanı.
İlk Sebep Argümanı, en popüler kozmolojik argümandır. Bu argüman şöyle geliştirilir: herşeyin bir sebebi vardır; her sebebten önce bir başka sebep vardır; önceki her sebepten önce bir başka sebep vardır; ta ki, iki sonuçtan birine varmaya mecbur kalırız: 1. ya, sonsuz bir sebep-sonuç zinciri vardır; 2. ya da, kendisi nedensellik izahı gerektirmeyen bir "İlk Sebep" vardır. Bu argüman, sonsuz bir sebep-sonuç zincirini imkansız varsayar. Birinci sebep olmadan, ikinci bir sebep olamaz, üçüncü bir sebep olamaz ilah. O zaman, halen hiçbir şeyin var olmadığı saçma sonucuna varırız. Oysa şu anda şeyler vardır; dolayısiyle, bir "İlk Sebep" vardır; ve, kendi sebebi olmayan bu sebep, "tabiat-üstü"dür. Bu argümanın çürütülmesi, argümanın kendi öncülü açısından mümkündür. Gerçekten de, evrendeki olgular Nedensellik Kanunu'na tabidir; fakat, hiçbir olgu bundan muaf değildir. Dolayısiyle, bu argümanın yola çıkışı rasyonelcedir; ta ki, "İlk Sebep"e gelene kadar; "İlk Sebep"in herhangi bir sebebi olmadığını iddia etmek, onun sebepsiz olduğunu öne sürmek, aklın alanı dışına çıkmak demektir. Yani, "İlk Sebep" argümanı savunucusu, rasyonel bir kisve ile, sadece işine yarayacak noktaya kadar Nedensellik Kanunu'nu tatbik edip, o noktada bu Kanun'u İnkar etmektedir. Sebepsiz bir "tabiat-üstü" kuvvet olabilirse, neden sebepsiz bir evren olmasın? Ayrıca, argüman bir an için doğru varsayılsa dahi, şu iki şeyi iddia etmek mümkündür: 1. "İlk Sebep", sadece evrenin "İlk Anı" için varolmuştur; fakat, daha sonra "tabiat-üstü" bir boyut olarak her zaman evren içinde mevcut kalmamıştır ve halen yoktur; 2. "İlk Sebep" evrendeki ilk olguya Tabiat Kanunları'na uygun olarak sebep olmuştur ve bu sebep oluş tarzı, şu anda bilinen veya keşfedilecek tabiat fenomenlerinden bir tanesi gibidir; yani, halen bilinen veya keşfedilecek bir tabiat fenomeninin ilk defa nasıl ortaya çıkmış olduğunun halen bilinmiyor oluşu dışında esrarengiz hiçbir şey yoktur; "tabiat-üstü" hiçbir boyut mevcut değildir.
Bağlantılılık Argümanı, evrende herşeyin varoluşunun başka şeylerle bağlantılı olduğu, (mesela bir insanın varoluşunun, hava, su, besin gibi şeylere bağlı olduğu) dolayısiyle, evrenin bir bütün olarak varlığının bir şeye bağlı olması gerektiğini, kendisi bağlantısızca var olan bu şeyin bir "tabiat-üstü" güç olduğunu öne sürer. Bu "tabiat-üstü" gücün kendisinin neden bağlantısız olduğu sorusu bir yana, burada isbata gerek duyuran şey: evrendeki herşeyin varlığının başka bir şeye bağlı olduğu varsayımıdır. Evet, canlı varlıkların yaşaması başka şeylerin varlığına bağlıdır; fakat, maddenin varlığı hiçbir şarta bağlı değildir. Güneş, dünyadan uzaklaşacak olsa, insanlar artık varolmazlar; fakat, bu, insanların madde olarak yokluğa gömülmesi demek değildir; vücutlarını teşkil eden elementler (veya element-altı parçacıklar), evrende kalacaktır.
Entropi Argümanı, Termodinamiğin İkinci Kanunu'nu yardıma çağırır. Bu Kanun'a göre, kapalı bir sistemde, entropi (enerji yoksunluğu), maksimuma doğru gitme eğilimi gösterir; organizasyon bozulur, rasgelelik artar, dengeye varma eğilimi doğar; sonuç olarak, elverişli enerji miktarı azalır, yani entropi artar. Entropi Argümanı'na göre, kapalı bir sistem olarak evren, bir başlangıca sahip olmasaydı (yani, "tabiat-üstü" bir kuvvet tarafından minimum entropi ile başlatılmamış olsaydı; yani, sonsuz bir geçmişten beri varolmuş olsaydı), Termodinamiğin İkinci Kanunu'na göre, bugün, evrende hiçbir yapı, hiçbir karmaşa olmazdı, sadece eşit olarak yayılmış atomlar mevcut olurdu; sonsuz zaman ve Termodinamiğin İkinci Kanunu ikilisi, sadece sonsuz rasgelelik, yani sıfır organizasyon doğurur. Bu argümanda iki yanılgı vardır. Birincisi, evren, muazzam bir başlangıç enerjisine ihtiyaç duysa bile, bu enerji kaynağının "tabiat-üstü" bir kuvvet olması gerekmez. İkincisi, Termodinamiğin İkinci Kanunu, istisnasız uygulanabilecek bir kanunsa, bu "tabiat-üstü" kuvvet neden bundan muaftır? Entropi prensibinin tatbikatının çerçevesindeki bilinmezlere bir çare olarak, anti-entropik bir "tabiat-üstü" varlık öne sürmek, şimşeği izah etmek için bir "Şimşek İlahı" icat eden ilkel insanla aynı tarzda davranmak demektir.
1.2.1.4 Dizayn Argümanları
Dizayn argümanları, detayda farklı, esas yaklaşımda aynı, bir gurup argümandır. Her biri, tabiatta bir planın varlığına işaret ettiği öne sürülen bir takım verilerden çıkarak, ilahi bir aklın, bir baş planlayıcının varlığını öne sürer. Evrenin bir planı olduğu varsayımı kabul edilirse, bu plandan sorumlu bir "tabiat-üstü" varlığın mevcudiyeti mantıki bir sonuç olarak kabul edilmelidir. Dizayn argümanları üç tiptir: Teleolojik Argüman, Analojik Argüman ve Hayat Argümanı.
Teleolojik Argüman, (Yunanca "telos" = "amaç") tabii varlıkların amaçlar gerçekleştirmek üzere davrandıklarını, bu amaçların tesadüfen doğmadığını, dolayısiyle bu varlıkların akıllı bir "tabiat-üstü" kuvvetin kontrolunda davrandığını iddia eder. Argüman şöyle geliştirilir: bilgi sahibi olmadığını bildiğimiz birçok tabii varlık, hemen hemen daima aynı tarzda hareket ederek, en iyi sonucu elde ederler, yani bir amaç peşinde davranırlar; bilgiden yoksun bir varlık, ancak bilgili ve akıllı bir varlığın yönetimi altında, bir amaca doğru davranabilir; dolayısiyle, bütün tabii şeyleri amaçlarına yönelten bir "tabiat-üstü" kuvvet var olmalıdır. Argümanı yeniden formüle edecek olursak: tabiatta bir düzen vardır; düzen bir dizayncı (plancı) gerektirir; dolayısiyle, bir dizayncı ("tabiat-üstü" kuvvet) vardır. Bu mantık içinde şu soru hala cevapsızdır: o "tabiat-üstü" dizayncıyı kim dizayn etti? Hem, evrende mevcut bir çok güzel organizasyon, sırf bilinenlere dayanarak izah edilegelmektedir. Halen izahsız olanların da aynı yöntemle izah edilemeyeceğini iddia etmek, akli olma arzusunu terk etmektir.
Analojik Argüman, tabii nesnelerle insan-yapısı şeyler arasında analoji kurarak; nasıl ki, insan-yapısı şeyler, bilinçli bir dizaynın ürünü ise; aynı şekilde, tabii nesnelerin de bir dizayncı gerektirdiğini öne sürer. Bir saat bir amaç görmek üzere, çeşitli karmaşık parçaların, koordineli çalışmasıyla işlev görür. Bir insan gözü, çeşitli karmaşık parçaların, koordineli çalışmasıyla işlev görür. Nasıl ki, imalatçısı olmayan bir saat düşünülemezse; aynı şekilde, bir saatten çok daha karmaşık bir yapıya sahip bir insan gözü de, bir dizayncısı olmadan düşünülemez. Bu argümana yapılacak bir itiraz şu olabilir: bu argüman geçerli bile olsa, ne sadece bir tek dizayncının varolduğunu gösterir, ne o dizayncının "tabiat-üstü" olduğunu gösterir, ne o dizayncının -başlangıçta bazı dizaynlar yapmış olsa bile- halen mevcut olduğunu gösterir, ne de o dizayncıyı (veya dizayncıları) kimin dizayn ettiği sorusunu cevaplandırır. Ayrıca, hayırhah bir "tabiat-üstü" kuvvet, evrendeki insana yararlı şeyleri dizayn etmişse, aynı zamanda tabii felaketleri neden dizayn etmiştir? Bir başka itiraz şudur: bir saati müşahade altına aldığımızda, onun birbiriyle koordineli çalışan parçalarla bir amaç görmek üzere işlediği, dolayısiyle bir dizayncıya sahip olduğu sonucuna varmayız; tersine, saatin insan-yapısı bir şey olduğunu doğrudan doğruya biliriz ve bu bilgiden giderek onun bir amacı olduğunu çıkarırız. Evrendeki tabii nesnelerin bir dizayn eseri olduğunu isbat etmek için de, önce bir dizayncının var olduğu isbat edilmelidir. Bir medeniyetin arkeolojik kalıntılarını bulduğumuzda, o kalıntıların bir inşaatcısı olduğunu söyleyebilmek, tabiattaki düzenli yapılara bakarak onların bir dizayncısı olduğunu söylemeyi haklı kılmaz; insan-yapısı şeyleri, insan-yapısı olarak niteleyebilmek (yani, onların bir dizayncısı olduğunu söyleyebilmek), ancak tabii şeylerle mukayese yoluyla yapılabilir; tabii şeylerin, bir dizayncısı olduğunu iddia etmek, ancak tabiat dışı bir mukayese (referans) sistemiyle yapılabilir, yani "tabiat-üstü" bir boyut gerektirir. Yani, evrendeki tabii nesnelerin bir dizayn eseri olduğu, dolayısiyle bir dizayncının var olduğu argümanı, isbat edilecek olan şeyi, doğru varsayma yanılgısından (yani, dairesel argümantasyondan) başka birşey değildir.
Hayat Argümanı, dizayn argümanının, modern, bilimsi versiyonudur. Bu argümana göre; hayatın, atomların rasgele hareketlerinden doğma ihtimali yoktur. En basit bir canlı organizmanın bile, atom kombinasyonlarının şans eseri diziliminden doğması öyle zayıf bir ihtimaldir ki; hayat, muhtemelen akıllı bir planlamanın ürünüdür. Diğer dizayn argümanları için yapılan bütün itirazlar, bu argüman için de geçerlidir. Hem, hayat çok karmaşık bir fenomense, diğer bir çok tabiat fenomeni de çok karmaşıktır; onların izahı için gerekli olmayan bir "tabiat-üstü" boyut, hayatın izahı için de gerekli değildir.
Zihin-Beden Sahte Zıtlığı
"Zihin-Beden" sahte zıtlığı, irrasyonel felsefelerin temel öğretisidir ve çeşitli isimlerle ortaya çıkar: "ruh-madde," "bilinç-madde," "zihin-dünya," "duygu-mantık," "düşünce-eylem," "akıl-beden," "arzu-realite," "ahlak-pratik," "teori-pratik," "akıl-kalp," "idealizm-materyalizm," "spiritüelizm-materyalizm" vs.
Bu sahte zıtlığın kaynağı, mevcudiyet (realite) ve bilinç arasında bir zıtlık görmektir. Rasyonel bir felsefe, mevcudiyet ve bilinç arasındaki doğru ilişki üzerinde bina olur: insanın maddesi ve bilinci arasında hiçbir zıtlık yoktur; insan, bu ikisinin bölünmez bütünlüğüdür. Mevcudiyet mevcuttur; bilinç, mevcut olandan haberdar olma yeteneğidir. Dolayısiyle, mevcut herhangi bir şeyle ilgili olmayan bir bilinç olmaz; bilinç olmaksızın, mevcut olan bir şeyden haberdar olunmaz.
İrrasyonel felsefeler; insanı, madde ve bilinç olarak ikiye böler ve bu iki parçayı birbirine hasım tayin eder; insana, bedeninin ve zihninin ölümcül bir kavgaya girişmiş iki düşman olduğunu; beden ve zihnin, zıt tabiatlara, çelişen taleplere, uyuşmaz ihtiyaçlara sahip olduğunu; birine faydalı olan şeyin diğerine zararlı olduğunu; ruhunun "tabiat-üstü" bir boyuta ait olduğunu; bedeninin, ruhunu bu dünyaya zincirlemiş bir hapishane olduğunu; iyiliğin, yıllar süren sabırlı bir çabayla, beden denen bu zindanı yıkıp mezarın özgürlüğüne kavuşmaktan ibaret olduğunu öğretir.
İrrasyonel felsefeler, insanın, -her ikisi de ölümün sembolü olan bu iki elementin meydana getirdiği- zavallı bir uygunsuzluk olduğunu öğretir. Oysa; ruhsuz bir beden, hiçbir şeye muktedir olamayacak bir cesettir; bedensiz bir ruh, hayalet denen kurgudur; fakat, onların insan tabiatı olarak bildikleri tek şey: kötülük yapmaya muktedir bir cesetle, insanın bildiği şeylerin varolmadığını, sadece bilinemeyenlerin varolduğunu zanneden bir hayaletin kavgasının muharebe sahasıdır.
Zihin-beden zıtlığı doktrinini ortaya atanlar; insanı zayıflatarak esaret altına almak isteyenlerdir. Spiritüelist olanları, insan bedeninin hiç olduğunu; materyalist olanları, insan bedeninin herşey olduğunu; fakat, her ikisi de, aklın reddedilmesi gerektiğini öğretir. Aklını teslim eden insan, anlayamayacağı ve kontrol edemeyeceği iki canavarın insafına kalır: sebebi belirsiz reflekslerin davrandırdığı bir beden ve mistik ilham ve vahiylerin davrandırdığı bir ruh. Bilincini reddeden bir insan, zorbadır; bedenini reddeden bir insan, şizofrenik bir hastadır. Entellektüel alanı reddeden bir insan, programsız bir robottur. Maddi dünyayı reddeden bir insan, onu kötülüğe teslim eden bir korkaktır.
Rasyonel bir insan, bu sahte zıtlığın bütün türlerini reddeder; o, bütün bir insandır: eylem adamı olan bir düşünürdür. Arkadan gelecek eylemlerle bağlantısız fikirlerin sahte olduğunu, fikirlerle bağlantısız eylemlerin ise, intihar olduğunu bilir.
Yazan: memet faruk Tarih: April 18, 2006 12:58 AM
Zeccheria Sitchin'in kitaplarini okudunuz mu?
Yazan: erhan gurcam Tarih: May 4, 2006 9:36 AM
Türk adı ne zaman ortaya çıktı biliyor musunuz? Dediğinize göre, Orhun Yazıtları'yla. Kesin değil ama, varsayalım ki öyle. Bu bin yıldan biraz fazla bir zaman dilimidir. Oysa Kürt adı Milattan çok önceden beri bilinmektedir (Sumer ve Asur yazıtlarında, Roma ve Arap kaynaklarında). Kürtlerin, tarihsel olarak bilinen 3-4 bin yıllık bir geçmişi var.
Bu coğrafya'da, yani Anadolu ve Trakya'da "Türkiye" diye bir yer geçmişte var mıydı? Yoktu. "Türkiye" adı, Cumhuriyetle birlikte ortaya çıktı ve topu topu 78 yıldır!
Ama Kürtlerin yurdu anlamında ”Kardaka” olarak 4 bin yıl önceki Sumer yazıtlarında, yine aynı anlamda ”Korduene” olarak Urartulardan bu yana tarihi kaynaklarda adı geçiyor. ”Kürdistan” olarak ise Büyük Selçuklular döneminden, yani bin yıla yakın süreden beri var; hatta tarihler, bu ismi sözkonusu eyalete bizzat Sultan Sancar’ın verdiğini yazar. Osmanlılar da bu adı kullandılar. Örneğin Yavuz Selim ve Kanuni Süleyman..
Türkler Kürdistan'a ve Anadoluya ayak basalı 1000 yıl kadar oldu. Geldikleri zaman burada bir "Türkiye" veya "Türkistan" yoktu. Ama Kürdistan vardı. Kuzeye doğru Ermenistan, Batıya doğru Bizans, yani Rumistan, güneye doğru Arabistan, kuzeyde Karadeniz kıyısında ise Lazistan vardı.
Osmanlı Meclisi Mebusanı'nda ve Ankarada toplanan ilk Millet Meclisi'nde bile, bu bölgenin temsilcileri resmen "Kürdistan Mebusu", "Lazistan Mebusu" gibi sıfatlar taşıyorlardı.
Ve baylar, siz, Ermenileri kırımdan geçirip, kitleler halinde sürüp varlıklarını bu topraklarda yok ettiniz.
Rumları, bir bölümünü kırıp, gerisini kitleler halinde sürüp bu topraklarda yok ettiniz.
Türkiye sınırları içindeki Lazları, Çerkezleri, Çeçenleri, abazaları, Arapları, Arnavut ve Bulgarları, levantenleri ve başkalarını büyük ölçüde asimile edip Türkleştirdiniz.
Hatta Kürtlerin bir bölümünü bile, Batıda ve kent merkezlerinde kendinize benzettiniz.
Yazan: wats Tarih: September 21, 2006 9:22 PM
Darwin'in hayalinde kurguladığı birtakım senaryo, bilim dışı varsayım ve tahminleri hala neden bu kadar gerçekmiş gibi bazı kişiler tarafından anlatılıyor.Şu insanları anlayamıyorum.
Yazan: Yaren Tarih: October 6, 2006 4:04 PM
Akıllı tasarım modeli başlı başına komik ve hiç bir zaman bilimsel bir anlam taşımayacak. Darwinizm kelimeside özellikle kullanılıyor. Evrim teorisi ile Darwin farklı kulvarlardaymış izlenimi verip evrim teorisi ile paralel ama evrim teorisinin sunduğu verileri çarpıtıcı akıllı tasarım modeli servis ediliyor. Tanrıyı bilimi çarpıtarak bulma modeli = akıllı tasarım ve bu okullarda okutulacak ? 10 senelik bir model müfredatlara girsin. İzin verilmezse bu sansür olsun. Oynanan oyunu 5 yaşında ki çocuk bile farkeder.
Yazan: mustafa Tarih: November 23, 2006 8:39 AM
Mustafa Bey,
"Evrim teorisi ile Darwin farklı kulvarlardaymış izlenimi verip evrim teorisi ile paralel ama evrim teorisinin sunduğu verileri çarpıtıcı akıllı tasarım modeli servis ediliyor."
Bunlar tabi ki farklı kulvarlarda değil ama farlı düzlemlerde yer alıyorlar. Darwinizm evrim teorisine "maddeci bir içerik" katma gayretinin adı (Darwin'in bir darwinist olup olmadığı da tartışılabilir tabi). "Doğal seçilim"in ne denli eski bir kavram olduğuna ve Darwin'i bu denli ünlü yapan sosyo-politik koşullara dikkat ederseniz buna hak vereceksinizdir.
Evrim teorisinin sunduğu veriler? Teori veri sunmaz, veri için bir açıklama modeli sunar. Ve evet bir çarpıtma varsa kuşkusuz ki bunu "darwinizm" ekolü yapmakta, evrim teorisine tabiatçı/maddeci bir renk katmaya çalışarak. ID evrim teorisi ile bilim düzleminde, darwinizm ile ise felsefe düzleminde muhatap. Asıl önemli yanılgı darwinizmi evrim teorisi ile özdeş sayma ve saydırmadır. Buna daha önce de birçok kez değinilmişti.
Saygılar...
Cengiz Cebi, felsefe öğretmeni
Yazan: cengiz cebi Tarih: November 23, 2006 1:25 PM
Meraba bu tip düşünceler insani ideolojisiz yapiyor zahiri olarak ikincisi bir koyun bir böcek bile ilişkiye girmeden üriyemiyor bu a.t darwin olayi çok komik saçmaliklarla dolu biz tarihi 2006 koymusuz ondan öncede hayat vardi ama 1 milyonluk 2 milyonluk gibi kavramlar kullaniliyor peki bunun 100 milyon öncesi yokmu varsa teknoloji neden ozaman bu zaman gelismedide bu 100 yil içinde gelişti acaba ozamanki insanlar co mu salakti (eger öyle bir tarih varsa)bir dikkatimi çeken bir şey her seyin bir sonu olduguna inaniyorum yani ben a.t katilmiyorum farkindaysaniz daha dün kanada yakinlarinda buz kütlesi koptu yakin tarihte ozon tabakasi vs.......... Olaylar veya bir kömürün oluşmasi okadar cok ornek varki sentez hazirlamam lazim bence az düşündügümüzde bu saçmaliklarin bir cikar amaçli veya bir kesimi sindirme taraftar toplama gibi olaylar oldugunu anliyacagiz bugune kadar gercek müslümanlardan kime nasil zarar gelmiş kişin ben müslüman demesi veya yaptigi hata müslümanliga nisbet edilemez kişi müslüman der ama çikarlarina göre hareket eder bu onun dininden deyil kendinden kaynaklanan bir hatadir davraniştir olaylara küresel deyilde en basta virgülü koymadan önce bireysel bakmak gerek oyle bir fikri veya baska bir fikri ortaya atanlar ne için ne den nasil kendine sormali en mantikli cvpbi kendinde aramali sonra konu egilmelidir......
Ben filipinliyim türkçen az umarim anlatmak istedigim şeyleri anlamissinizdir
Selam olsun inananlara........
Yazan: ÖMER Tarih: December 30, 2006 6:37 AM
Filipinli Omer iyi bir musluman anlasilan, dusunduklerinide gayet iyi anlatmis bence.
--------------------
Mustafa Akyolun acilis yazisini okudukca "heralde konu baska yere cikacak" diye umuyordum ama oyle olmadi. Resmen ve fiilen "Quantity is better than quality" demeye getirmis. Yani kalite onemli degil, cok olmasi onemlidir demis. Hayal kirikligina ugradigimi belirtmek isterim.
Cocuk yapma sayisi din imana bagli degil, ekonomik iliskilere baglidir. Cocuk sevgisini bir-iki cocuk yapmaklada tadabilirsiniz.
Eger Barcelonada tavuk ciftligi isleten bir insan emekli oluyor ve geliri ile mis gibi yasiyorsa yaslandiginda ona bakacak cocuga ihtiyaci yoktur.
Fakat buna karsilik Urdun de davarcilikla gecinen birisinin birkac cocuga ihtiyaci vardir... hani olaki biri bakmazsa digeri bakar.
***
Eger Romadaki birisinin cocugu oldugunda onun yasama ihtimali %99 ise fazla cocuk dogurmaya ihtiyaci yoktur.
Fakat Kalkutadaki Hindunun 5 cocugundan birinin ilac ve tedavi yoklugundan 5 yasina varmadan, digerinin ise 20 yasina varmadan sefaletten olmesi ihtimali %99 ise bu durumda pek cok cocuk yapmaya ihtiyaci vardir.
***
Munihteki ana baba cocugunu okula gonderip en iyi sekilde yetistirmek icin gelirinin carpma-bolmesini yapiyor ve sonucunda "gelirimle ancak 1,3 cocugu kaliteli yetistirebilirim" diyor ve ona gore davraniyorsa.
Buna karsilik Isfahandaki ana baba ise "benim babammi universite okudu? aha buda dogar, bi baltaya sap olur" deyip 8. cocuguda sefaletin icine davet ediyor, ettikce digerlerinin hakkini bolusturuyorsa cokmu iyi yapiyor demektir?
ornekler cogaltilabilir...
***
Amerikanin her iki kiyisindaki eyaletlerinin nufusu tum ABD nufusunun ucte ikisini olusturur, yani 300 milyonun 200 milyonu. Buna karsilik ABD ordusunun cok ezici bir cogunlugu ABD nin daha az egitimli, daha fakir, daha dindar olan geri kalan 100 milyon nufuslu orta kesimlerinden gelenlerden olusur.
New Yorklu veya San Fransiskolu savasa karsi iken Kansas veya Nebraska civarindaki kasabalarda daglara cizilen koca Amerikan bayraklari, stadyum buyuklugunde kiliseler mevcuttur. Kolaysa oralarda savasa karsiyim de!
Dogal olarak o kiliselerde de, tipki Istanbul Fatih, Tahran, Banglades, Islamabad, Kabil camilerindeki gibi "cok cocuk yapin" diye propaganda yapilir.
Elbetteki cehaletten beslenenlerde var bu dunyada.
Yazan: Haydar Tarih: January 1, 2007 9:51 AM