« Modernleşmek, Sekülerleşmek midir? [Ve İrtica Sorunu] | Ana Sayfa | İngilizce Makale: Under God or Under Darwin? »

December 2, 2005

Kadına Ayrımcılık, İslam'dan mı, Gelenekten mi?

AKP'li bir bakanın eşinin ayrı bir masada yemek yemesi üzerine, medyadaki "sekülerist düşünce polisi" yeniden ayağa kalktı ve "dincilerin bağnazlığı" üzerine koro halinde söylenmeye başladı. Bu söylenmenin ne denli yüzeysel ve bilgisizce olduğu, Taha Akyol'un köşesinde iyi izah edilmiş. Murat Belge ise Radikal'deki yazısında aynı konuda şu yorumu yapmış:

AKP için 'İslamcı' deniyor, 'muhafazakâr' deniyor. Bu sıfatlarla anılmayan toplumsal kesimler kadın-erkek ilişkilerinde nasıl davranıyor, bu toplumda?... Kurulduğundan beri içine bir kere kadın ayak basmamış bütün o kahveleri düşünün. Oyun oynayan, fosur fosur duman saçan o adamlar 'şeriatçı' mı hepsi birden? İçeri giren kadına kötü kötü bakmayı AKP mi öğretti onlara?... Devrimci köylünün köyünde, evinde kaldım. Aile reisi Mao'cu olmuştu. Aile içinde herkes de onu izlemişti, doğal olarak. Ama o kalabalık ailede ev halkı akşam yemeğine bir arada oturmuyordu. Yemek, ayrı odalarda yeniyor, bizim oturduğumuz odaya kadınlar yalnız dolu tabak getirip boş tabak götürmek için geliyorlardı...

Kısacası toplumumuzda kadını "ikinci sınıf vatandaş" olarak görme yönünde bir eğilim gerçekten de var. Ama bu İslam'ın veya ona inanan "dincilerin" ürettiği bir sorun değil. Dine de bulaşmış, ama aslında dinin değil geleneklerin ürettiği bir sorun. Çözümü için bir taraftan din ile geleneği ayrıştırmak, bir taraftan da gelenek üstünden dine saldıran bağnaz seküleristlerin propagandasını etkisizleştirmek gerek...

Yazan: Mustafa Akyol Tarih: December 2, 2005 1:51 PM

Okur Yorumları

(NOT: Yazılar üzerine yapılan yorumların sitede yer alması, bunların Mustafa Akyol tarafından benimsendiği ve desteklendiği anlamına kesinlikle gelmez. Aksine, farklı ve karşıt görüşleri ifade eden yorumlar da kabul edilmektedir. Ancak saldırgan, düzeysiz veya konuyla ilgisiz yorumlar reddedilecektir. Eğer bu siteye ilk kez yorum yazıyorsanız, standart yorum kurallarını dikkate almanız önemle rica olunur.)

Değerli Muzmin Bey,

Öncelikle bir önceki mesajımdan birkaç tane olmasının nedeni; gönder butonuna bastığımda mesajın gitmediğini düşündüğüm için geriye dönüp butona birkaç kez daha bastım. Basmadan önce de en sonuncusuna biraz daha ekleme yaptım ama bazı yazılarda çıkmamış zannedersem. Kusura bakmayın.

OK. Bu 'cogunluk' toplumun fertleridir. Bu fertlerin hareketlerinin arkasinda ilahi bir dogrudan yonlendirme oldugunu iddia etmeyeceksiniz, umarim.

-------

Hayır.Fertlerin hareketlerinin arkasında ilahi bir doğrudan yönlendirme olduğunu iddia etmeyeceğim. O zaman uzaktan kumanda ile hür irademiz olmadan yönetilen robotlara benzemiş oluruz. Bu fertler Yaratan’ın gönderdiği ve Kainat kitabında yer alan gerçekleri algılayarak bu hareketi kendi iradeleriyle yapıyorlar.


“Evet insanının fıtratında belirli özellikler vardır. Ama insan toplum, sosyal çevre, eğitim vb koşullarla bunu açığa çıkartır veya törpüler. Örneğin (tam bir benzetme olmasada) bir çok insanda kanser geni vardır ama siz bunu bile bile sigara içip kötü alışkanlıklarda bulunup vb. şeyleri yaparsanız bunu açığa çıkartıp kanser olursunuız veya vücudunuza iyi davranarak sağlıklı yaşarsınız.”

-------


Ama, bu meselenin ozunu degistirmiyr. Siz, side var olan bir potansiyeli harekete geciriyor --ya da cogu zaman, erteliyorsunuz. Bunlar potansiyelin var oldugu gercegini degistirmiyor.
Dolayisi ile, sizin benzetmenizden devam edersek, 'sigara icmek' kullar icin zararli olsa bile, Allaha nispet olsun diye yapilabilir bi sey sayilamaz olali degil mi?

-------


Ancak, Allah’ın kişiyi o kişide var olan potansiyele göre (o kişiye özgü özel olarak) değerlendirdiğini de göz ardı etmemek gerekir. Örneğin,Allah’ın içki içme eğilimi. bakımından farklı potansiyel ve şartlarda olan iki farklı kişiyi değerlendirirken, onların içinde bulunduğu (kişiye has) durumları göz önüne almadan bu değerlendirmeyi yapacağını düşünmezsiniz sanırım. Bir taraftan da Mutlak İrade beni içkiye eğilimli olarak yarattı, bu nedenle ben içki içersem çok sorumlu olmamalıyım gibi bir düşünce tarzına girersekte biraz kendimizi aldatmış olmaz mıyız? Çünkü bunu düşünebilip de bu çıkarımı yapabilecek kadar bir zeka kapasitesine sahip olan kul gerçeği saptayıp içkiden uzak durmanın akılcı yollarını da arayabilir. En azından elinden geleni yapabilir, iyi niyetle.

Kimbelirler? Allah mi? Sonradan mi --yani, niyete bakarak sizdeki yonelisi mi belirler?
Bu durumda, kotu niyeti olanin da gidisatini Allah belirleyecegini soylemek mumkun. Eger dogruysa, sorumluluk kimde olur? Sadece niyet sahibinde mi, yoksa rotayi belirleyende mi?
-------


İnsanların hür iradelerine bırakılmış olup sonucundan sorumlu tutuldukları davranışlar (işler, ameller, hareketler) Allah Tarafından "kul istemese de şöyle olsun, şöyle olmasın" diye değil, "kul böyle isteyecek, böyle yapacak" diye Allah tarafından bilinmiş ve bazı yerlere kaydedilmiştir. Meşhur bir benzetmeden yararlanmak gerekirse, ay ve güneş belli bir sistem ve düzen içinde hareket etmekte ve bazan da tutulma olmaktadır. İlgili ilim dallarıyla meşgul olan alimler, yıllarca öncesinden ayın veya güneşin tutulacağını bilmekte, söylemekte ve ilgili yerlere kaydetmektedirler. Ayın ve güneşin tutulması, alimin bilmesinden ve yazmasından olmamakta, aksine bunların kendi sistemleri içinde olacağını alim önceden bilmektedir. Bir katilin adam öldürmesi de Allah öldürmesini emrettiği, kulun iradesi dışında bağlayıcı olarak takdir buyurduğu için olmamaktadır; kulun serbest iradesi ile adamı öldüreceğini (istemese öldürmezdi) Allah önceden bilmektedir ve ilgili yerlere bu değişmez bilgi kaydedilmiştir. Eğer Allah bir yandan kulların ne yapacaklarını, onların iradeleri dışında belirleyip bir tarafa yazsa, onları bu fiillere mecbur kılsa, öte yandan da "Niçin şunu yaptın, bunu yapmadın" dese, bazı yapma ve yapmamalara ceza verseydi adil olmazdı. Özetle kulun da kendine mahsus bir küllî bir de cüz'î iradesi vardır. Küllî irade, fiile uygulanmadan var olan ve bütün seçenekleri kapsayan (yapmaya da yapmamaya da karar vermeyi sağlayan) iradedir. Cüzî irade ise bunun bir seçeneği için kullanılan (yapma veya yapmamayı seçen) iradedir. İnsanlar sorumlu tutulacakları fiilleri yapıp yapmamakta hürdür, bu sebeple de yapınca veya yapmayınca sorumlu olurlar. Allah her şeyi, zaman ve mekan engeli olmadan bildiği için, zamanı gelince kulun, serbest iradesi ile neyi seçeceğini de bilmekte ve onu yazdırmaktadır. Eskilerin deyişi ile "ilim maluma tabidir"; olan, Allah öyle bildiği ve yazdığı için değil, bilgi, öyle olacağı içindir; serbest seçim ve irade ile öyle yapılacağı için öyle bilinmiştir. Hidayet ve dalalet, doğru veya eğri yolda olmak, bunlara yöneltmek de öyledir; Allah kulunu, onun isteği dışında saptırıp da sonra "Niçin saptın" diye sormaz. Kul doğru yolu seçerse Allah da onu murad eder, eğri yolu seçerse Allah da onu -kulun ek bir irade ve fiili bulunmadan- engellemez.

Cunku, elde ettikleri sayilar falan filan bence hikaye.. Kimse Kuran'in anlamini bu yolla artiramayacagi gibi, bu yollar --inheritedly-- anlam carpitmasina yol acacak potansiyleller iceriyor; halen ve fiilen bunu yapmadiklarini da soylemiyorum.

-------


Tabii ki her işte olduğu gibi matematiksel durumları da görmek istediği şekilde yansıtanlar vardır. Ancak, bu sayısal gerçeklerin haricinde birde bilimsel gerçekler var yüzlerce örneğin

“Sizi annelerinizin karınlarında üç karanlıkta bir yaratılışdan diğer yaratılışa geçirerek yaratmaktadır. “ 39 Zümer Suresi 6

Gerçektende Cenin üç tabakanın koruyuculuğu altında kapkaranlık bir mekanda yavaş yavaş gelişimini sürdürürmüş bir jinekolog arkadaşın söylediğine göre. Bu türden bir çok şeylerde var. Gerçi insanlara Kuran’ın Allah kelamı olduğunun bu tür yöntemlerle anlatılmaya çalışılması herhalde bu asra yönelik bir durum. Çünkü insanlar gözle görülür somut deliller istiyorlar bu asırda.

Ben Kuran ve onun insanlığa tanıttığı dinin Allah kelamı olduğuna inanıyor ve bu bağlamda, Kuran ve kainat kitabı aracılığıyla Allah’ı daha iyi tanıyabileceğimi ve yaratılış amacımı idrak edebileceğimi düşünüyorum. Siz ise bu konuda bir aracıya ihtiyacınız olmadığını düşünüyorsunuz. Dolayısıyla benim durumumda olan bir kişi için “tüm bu uğraş” dedikleriniz çok şey ifade ediyor. Size ise etmiyor zannedersem.

-------

.Yazdiklarimda bir kucumseme sezmis olabilirsiniz; ama, kasdim o degildi --cepheden bir soru idi.
Maksad Tevhid'in idraki ve kabulu ise; bunu idrak ve kabul ettikten sonra ne olacak?
Aradabir bunu unutanlar mi var?
Bu kadar temel bir seyi unutmak mumkun mu?

-------


Yok sizin o şekilde bir küçümseme de bulunacağınızı hiç düşünmedim.Tevhid’i yakalayana kadar namaz kıl, oruç tut vb. ni yap, tevhidi yakaladıktan sonra artık bunları görevi bitmiştir gibi bir anlayış yanlıştır tabii ki. Tevhid’i yakaladıktan sonra o tevhidin devam ettirilmesi, pekiştirilmesi ve korunması inanın ilk aşamadan çok daha zordur. Hani hep derler ya bir günde şöhret olursun ama gerekli şartları yerine getirmezsen o şöhret kalıcı olmaz. Tevhid kavramını beyninde layık olduğu mertebeye yerleştirebilmen için her şeyden önce insanın “egolarını” ve “ene” adı verilen “benliğini” bir köşeye bırakıp Yaratan’a karşı aczini hissetmesi gerekir. Namaz, oruç gibi amellerde insanın ego ve benliğinden sıyrılmasını kolaylaştıran en önemli yöntemlerdir.

Aslında faklı şeyler aradığımızı düşünmüyorum da aradığımız “aynı” şeyi farklı yerlerde aradığımızı düşünüyorum. Daha öncede söylediğim gibi İslamda insanın var olmasının amacı Kainat kitabını (yani evrene yayılmış ayetleri) okumak yoluyla Yaratıcısına ulaşmaktır. Namaz, oruç vb ibadetlerde bu ana ibadetin yapılabilmesini kolaylaştıran ibadetlerdir. Ayrıca, bu ibadetlerin Allah tarafından emir olarak gönderildiği düşünüldükten sonra farklı nedenler aramayada gerek yoktur.

-------


Hedefe kilitlenmis; hedefe isabet edeceginize emin iseniz, hala daha nisan almak ile ugrasir misiniz? :-)

-------


Hedefe kilitlenme motivasyon ve konsantrasyonunu ağlayacak faktörler olmadan hedefe kilitlenemem ki:)

Yazan: ilhan Tarih: December 26, 2005 2:24 PM

Ilhan bey,

OK. Bu 'cogunluk' toplumun fertleridir. Bu fertlerin hareketlerinin arkasinda ilahi bir dogrudan yonlendirme oldugunu iddia etmeyeceksiniz, umarim.
Hayır.Fertlerin hareketlerinin arkasında ilahi bir doğrudan yönlendirme olduğunu iddia etmeyeceğim. O zaman uzaktan kumanda ile hür irademiz olmadan yönetilen robotlara benzemiş oluruz. Bu fertler Yaratan’ın gönderdiği ve Kainat kitabında yer alan gerçekleri algılayarak bu hareketi kendi iradeleriyle yapıyorlar.

Bu dediginizi efradini cami, agyarini mani seklinde okuyabiliriz zannedersem. Baska bir deyis ile, izin verilenleri yapabiliyor; izin verilmeyenleri de yapamiyor...

Bunun bir adim otesi de sudur: Yapilabilenler izin verilenler, yapilamayanlar da izin verilmeyenlerdir..

Ben bu ikinci aciklamanin daha anlamli oldugunu dusunuyorum. Bunu soylerken de 'kufre gir'digimi dusunmuyorum --cunku, aksini (yani, izin verilmeyenleri de yapabilmek) soylemek bence kufre girer..

Ve, sizinle, galiba, bu noktada anlasamiyoruz --boylece, ya siz ya da ben 'kufre girimis' gorebiliriz birbirimizi :-)

Ama, bu meselenin ozunu degistirmiyor. Siz, sizde var olan bir potansiyeli harekete geciriyor --ya da cogu zaman, erteliyorsunuz. Bunlar potansiyelin var oldugu gercegini degistirmiyor. Dolayisi ile, sizin benzetmenizden devam edersek, 'sigara icmek' kullar icin zararli olsa bile, Allaha nispet olsun diye yapilabilir bi sey sayilamaz olali degil mi?
Ancak, Allah’ın kişiyi o kişide var olan potansiyele göre (o kişiye özgü özel olarak) değerlendirdiğini de göz ardı etmemek gerekir. Örneğin,Allah’ın içki içme eğilimi. bakımından farklı potansiyel ve şartlarda olan iki farklı kişiyi değerlendirirken, onların içinde bulunduğu (kişiye has) durumları göz önüne almadan bu değerlendirmeyi yapacağını düşünmezsiniz sanırım.
Birincisi, sizin ya da benim ne dusundugum bu konuda cok onemli degil gibi; cunku, sonucunda hukum ifade etmek gerekiyor. Bu hukum ifadesi de ister istemez $irk sayilabilecek nktalara gider..

Benim soyledigim bundan daha farkli ve modellemenin bu adaimini sorguluyor: Eger bir imtihan kavramini modellemenin icinde tutarsaniz, yukarida oldugu uzere, neye nasil bir hukumde bulunacagi hakkinda da onermeler getirmek dusumunda kalirsiniz...

Bu tek basina $irk sayilir mi bilmem. Ama, benim baktigim yerden bu Allaha gorev tarifi yazmanin bir baska seklidir ve bana hic de mantikli gelmiyor.

Bir taraftan da Mutlak İrade beni içkiye eğilimli olarak yarattı, bu nedenle ben içki içersem çok sorumlu olmamalıyım gibi bir düşünce tarzına girersekte biraz kendimizi aldatmış olmaz mıyız?

Kime karsi? Kendimize karsi ise, bunun bu tartismada pek bir yeri yok, ve eger zararini da goruyorsak, zaten bu 'sucumuzun' cezasini da burada cekiyoruz ya da cekiyor olacagiz.

Ucuncu sahislara karsi ise; bizim bu 'sucumuzun' cezasini o ucuncu sahislar verir --dogrudan ya da dolayli.

Çünkü bunu düşünebilip de bu çıkarımı yapabilecek kadar bir zeka kapasitesine sahip olan kul gerçeği saptayıp içkiden uzak durmanın akılcı yollarını da arayabilir. En azından elinden geleni yapabilir, iyi niyetle.

Icki var; icki icmek de mumkun. Bunun yasak oldugunu soylemek yerine zararlarini soylemek daha dogru olur. Zararlarini takmayip icenler de bir sekilde belasini buluyorsa mesele yok; bulmuyor da baskalarinin basina bela oluyorlarsa, o zaman da o baskalari (cemiyet) bunun caresine bakar. Bugune kadar bu hep boyle olmustur. Tevhidi ya da cok tanrili dinlerin oldugu toplumlarda bu hep boyle olagelmistir.

Mesele bence bundan ibarettir. Daha ileri gidip ickiyi Allahin yasakladigini soylemek bana pek de isabetli gelmiyor. Allah bunu gercekten yasaklamis olsaydi, icilmesi mumkun olmazdi bence.

Kimbelirler? Allah mi? Sonradan mi --yani, niyete bakarak sizdeki yonelisi mi belirler? Bu durumda, kotu niyeti olanin da gidisatini Allah belirleyecegini soylemek mumkun. Eger dogruysa, sorumluluk kimde olur? Sadece niyet sahibinde mi, yoksa rotayi belirleyende mi?
İnsanların hür iradelerine bırakılmış olup sonucundan sorumlu tutuldukları davranışlar (işler, ameller, hareketler) Allah Tarafından "kul istemese de şöyle olsun, şöyle olmasın" diye değil, "kul böyle isteyecek, böyle yapacak" diye Allah tarafından bilinmiş ve bazı yerlere kaydedilmiştir.

Bu kayedilenleri 'biz istesek de degistiremeyiz' diyorsaniz can-i gonulden kabul. Cunku ben de bunu diyorum. Ama, sadece bu kadarini.

Meşhur bir benzetmeden yararlanmak gerekirse, ay ve güneş belli bir sistem ve düzen içinde hareket etmekte ve bazan da tutulma olmaktadır. İlgili ilim dallarıyla meşgul olan alimler, yıllarca öncesinden ayın veya güneşin tutulacağını bilmekte, söylemekte ve ilgili yerlere kaydetmektedirler. Ayın ve güneşin tutulması, alimin bilmesinden ve yazmasından olmamakta, aksine bunların kendi sistemleri içinde olacağını alim önceden bilmektedir.

Bir seyin nasil gerceklesecegini tahmin etmek onemli olabilir --ama, sonuc olarak o tahmin sadece sizin kurdugunuz modellemenin realiteyi ne kadar temsil ettigini gosterir.

Realiteyi temsil edemeyen modeller kurdugumuz zaman, ya da kuramadigimiz zamanlar realitenin anlamisiz olduguna hukmetmemeliyiz. Bu da kabul.

Fakat, ayni tutarlilikla devam edersek, onemli bir kismi isabetli olsa bile, modelimizin her tarafinin realiteyi temsil ettigini de iddia etmemeliyiz.

Ben bu sonuncu noktaya isaret etmek istiyorum.

Bir katilin adam öldürmesi de Allah öldürmesini emrettiği, kulun iradesi dışında bağlayıcı olarak takdir buyurduğu için olmamaktadır; kulun serbest iradesi ile adamı öldüreceğini (istemese öldürmezdi) Allah önceden bilmektedir ve ilgili yerlere bu değişmez bilgi kaydedilmiştir.

Kaydetmis olmasi bir emir midir; yoksa bir sicil gibi pasif bir sey mi?

Eğer Allah bir yandan kulların ne yapacaklarını, onların iradeleri dışında belirleyip bir tarafa yazsa, onları bu fiillere mecbur kılsa, öte yandan da "Niçin şunu yaptın, bunu yapmadın" dese, bazı yapma ve yapmamalara ceza verseydi adil olmazdı.

Dese olmaz; demese (fakat onceden biliyor) yine olmaz.. Buradaki celiskiye isaret etmek isterim.

Özetle kulun da kendine mahsus bir küllî bir de cüz'î iradesi vardır. Küllî irade, fiile uygulanmadan var olan ve bütün seçenekleri kapsayan (yapmaya da yapmamaya da karar vermeyi sağlayan) iradedir. Cüzî irade ise bunun bir seçeneği için kullanılan (yapma veya yapmamayı seçen) iradedir. İnsanlar sorumlu tutulacakları fiilleri yapıp yapmamakta hürdür, bu sebeple de yapınca veya yapmayınca sorumlu olurlar. Allah her şeyi, zaman ve mekan engeli olmadan bildiği için, zamanı gelince kulun, serbest iradesi ile neyi seçeceğini de bilmekte ve onu yazdırmaktadır. Eskilerin deyişi ile "ilim maluma tabidir"; olan, Allah öyle bildiği ve yazdığı için değil, bilgi, öyle olacağı içindir; serbest seçim ve irade ile öyle yapılacağı için öyle bilinmiştir. Hidayet ve dalalet, doğru veya eğri yolda olmak, bunlara yöneltmek de öyledir; Allah kulunu, onun isteği dışında saptırıp da sonra "Niçin saptın" diye sormaz. Kul doğru yolu seçerse Allah da onu murad eder, eğri yolu seçerse Allah da onu -kulun ek bir irade ve fiili bulunmadan- engellemez.

Imtihan kavramina anlam kazandirmak icin bu aciklamaya ihtiyac oldugunu kabul ediyorum. Fakat, burada sorun, cuzi iradenin zamanla kulli iradenin sahasina tasmasi sorundur. Verdigi cani Allahin almasi gerekirken, insan insani oldurebildigi icin, bunu dinler bir sekilde aciklamak zorunda kaldilar. Kabul.

Ama, insan artik ruh uflemek noktasina geldi. Yani, can bagislayacak, can katacak noktadayiz. Bunun mumkun oldugunu duusnmek bile kulli iradenin sinirlarinin geri cekilmesi anlamina gelmiyor mu?

Gelmiyorsa, nedir?

Geliyorsa, Mutlak olan ne kaldi?

Cunku, elde ettikleri sayilar falan filan bence hikaye.. Kimse Kuran'in anlamini bu yolla artiramayacagi gibi, bu yollar --inheritedly-- anlam carpitmasina yol acacak potansiyleller iceriyor; halen ve fiilen bunu yapmadiklarini da soylemiyorum.
Tabii ki her işte olduğu gibi matematiksel durumları da görmek istediği şekilde yansıtanlar vardır. Ancak, bu sayısal gerçeklerin haricinde birde bilimsel gerçekler var yüzlerce örneğin

“Sizi annelerinizin karınlarında üç karanlıkta bir yaratılışdan diğer yaratılışa geçirerek yaratmaktadır. “ 39 Zümer Suresi 6

Gerçektende Cenin üç tabakanın koruyuculuğu altında kapkaranlık bir mekanda yavaş yavaş gelişimini sürdürürmüş bir jinekolog arkadaşın söylediğine göre. Bu türden bir çok şeylerde var. Gerçi insanlara Kuran’ın Allah kelamı olduğunun bu tür yöntemlerle anlatılmaya çalışılması herhalde bu asra yönelik bir durum. Çünkü insanlar gözle görülür somut deliller istiyorlar bu asırda.

Bu tur hikmeltli sozler hakkinda bir seyler soylemek mumkun ama, bunlari 'ileri geri laflar' anlamina gelmeyecek sekkilde soylemek kolay degil.

Dolayisi ile, sadece sunu soylemekle iktifa edeyim: Bahsettigimiz zaman dilimi bundan cok degil 1400 sene once. O devirde bir Cahiliyye devrinden bahsediyoruz ama, bu cahilligin ne anlama geldigi hakkinda cok fazla da bilgimiz yok. Anne karninda ceninin kac kat altinda nasil gelistigi hakkinda hic bilgilerinin olup olmaidgini da bilmiyorum.

Fakat, Sezeryan ameliyat o kadar da yeni degil. Cahiliyye'nin sonundan neredeyse 1200 sene once bunun bilindigini biliyoruz.

Neyse. Sonuc olarak, dinsel inanclari bilimin farkettigi mucielerle pekistirmenin bana /cocukca/ geldigini soyluyorum. Gerek yok bence; ama, baska insanlar adina konusmak da istemem.

Maksad Tevhid'in idraki ve kabulu ise; bunu idrak ve kabul ettikten sonra ne olacak? Aradabir bunu unutanlar mi var? Bu kadar temel bir seyi unutmak mumkun mu?
Tevhid’i yakalayana kadar namaz kıl, oruç tut vb. ni yap, tevhidi yakaladıktan sonra artık bunları görevi bitmiştir gibi bir anlayış yanlıştır tabii ki. Tevhid’i yakaladıktan sonra o tevhidin devam ettirilmesi, pekiştirilmesi ve korunması inanın ilk aşamadan çok daha zordur. Hani hep derler ya bir günde şöhret olursun ama gerekli şartları yerine getirmezsen o şöhret kalıcı olmaz. Tevhid kavramını beyninde layık olduğu mertebeye yerleştirebilmen için her şeyden önce insanın “egolarını” ve “ene” adı verilen “benliğini” bir köşeye bırakıp Yaratan’a karşı aczini hissetmesi gerekir. Namaz, oruç gibi amellerde insanın ego ve benliğinden sıyrılmasını kolaylaştıran en önemli yöntemlerdir.

En onemli etken dediklerinizin mutlak care olmadigi konusunda hemfikiriz zannedersem --yani, butun zamanini bu ibadetleri yaparak gecirse de insanda ego/ene/ben/nefs silinip atilmiyor.

Dolayisi ile, bu kadar external baski sonucunda (o da, belki) elde edilebilecek olan mertebeye bir sekilde siz baska bir yolla gelebiliyorsaniz, bu proses hala daha gerekli midir?

Aslında faklı şeyler aradığımızı düşünmüyorum da aradığımız “aynı” şeyi farklı yerlerde aradığımızı düşünüyorum. Daha öncede söylediğim gibi İslamda insanın var olmasının amacı Kainat kitabını (yani evrene yayılmış ayetleri) okumak yoluyla Yaratıcısına ulaşmaktır. Namaz, oruç vb ibadetlerde bu ana ibadetin yapılabilmesini kolaylaştıran ibadetlerdir. Ayrıca, bu ibadetlerin Allah tarafından emir olarak gönderildiği düşünüldükten sonra farklı nedenler aramayada gerek yoktur.

Evet. Fakat, emir iseler uyulMAmasi mumkun olMAyanlar olmasi gerektigini, uyulmamasi mumkun ise, emir degil bir tavsiye olarak gormek gerektigini yinelemek isterm.

Hedefe kilitlenmis; hedefe isabet edeceginize emin iseniz, hala daha nisan almak ile ugrasir misiniz? :-)
Hedefe kilitlenme motivasyon ve konsantrasyonunu sağlayacak faktörler olmadan hedefe kilitlenemem ki:)

Illa odul (rusvet) ya da ceza (eza) olmasi mi gerekiyor? :-)

Not: Bu yaziyi yeni sistem ayarlariyla (HTML Tag'leri ile) ne yapilabilecegini denemek icin elle yazdim. Biraz zamani aldi tabii. Daha kolay bir yolu da var: Bu bedava yazilim ile herkes daha iyisini de yapabilir. Ticari olanlar daha kullanisli ya da kolay degil bence.

Yazan: Muzmin Anonim Tarih: December 28, 2005 2:31 AM

Değerli Muzmin Bey,

Bu aralar pek nete giremediğim için mesajlar gecikiyor kusuruma bakmayın. Daha önceki mesajlarımızda tartıştığımız konuların genel bir toparlamasını kendime göre yapayım izninizle bu mesajda. Ayrıca şunu söyleyeyim ki sonra zor durumda kalmayayım: ) aşağıda yazacaklarım, tamamıyla benim din açısından bakarak algıladığım durumlardır. Bunları,( tekrar tekrar belirteyim
)size empozede veya telkinde bulunmak niyetiyle değil, kendi inandığım ve benimsediğim düşünceleri yansıtmak amacı ile yazıyorum.

“Her doğan bebek, İslam fıtratı üzerine doğar. Sonra çeşitli faktörler nedeniyle değişik durumlara sevk olabilir” diye bir hadis mevcuttur. Bu, derin düşünülmeden anlaşılabilecek bir durum değildir ve yanlış anlaşılmalara sebebiyet verebilir.

Açıklamak gerekirse; Her insan, yaratılış (fıtrat) itibarı ile lekesiz, tertemiz, imani gerçekleri kabule en müsait bir hüviyetle doğar. Bir benzetme yapmak gerekirse, doğduğunda insan lekesiz, bembeyaz, üzerine hiçbir şey yazılmamış bir kağıt, üzerine hiçbir şey kaydedilmemiş bir ses bantı veya içine hiç pislik bulaşmamış tertemiz bir kaynak suyu gibidir. Her doğan çocuk, kainat ve fıtrat kanunlarına göre, imani hakikatları kabule, bulanıklık ve delaleti reddetmeye eğilimli bir halde doğar. Yani,insanın fıtratında iman ASLİ, imansızlık ise ARIZİ bir durumdur.


Ancak, yaratılışta temiz olan fıtrat sonradan kirletilebilir. Dolayısıyla, fıtratın ilk baştaki hali korunmaz, imdadına koşulmaz ve bu yolda gerekli tedbirler alınmazsa, insanın akla gelebilecek her türlü imani bozukluk cereyanlarından birine kapılıp gitmesi mümkündür.

Temiz fıtrat kirletilip bozulunca ise insan ikinci (bozuk) bir fıtrat kazanmış olur. Örneğin, yumurtadan çıkan bir yavru kuş, uçamasa da yinede bir kuştur. O yaratılıştan uçmaya elverişlidir. Palazlanma döneminde bu kuşun, koşup sıçradığını, düşe kalka uçmağa çalıştığını görür ve “bu kuş uçacak” deriz. Ancak, bir sebep devreye girerek bu kuşun uçma kabiliyetini yok ederse, o zaman o kuş, ne kadar bir kuş olursa olsun, uçamaz. İşte imansızlık veya imanda görülen bazı zaaflarda bu şekildedir; küfür , uçmaya müsait bir kuşun kanatlarını kırma gibi insandaki ilk fıtratı köreltip onu ikinci (bozulmuş) fıtratı ile uçamayacak hale getirir. İnsan, kendine verilen iradeyi suistimal edip kötüye kullanarak veya bazı dış sebeblere bağlı olarak bu ikinci fıtratı kazanabilir. Nasıl yeni doğan bir kuşa “bu bir kuştur, uçar” diyorsak yeni doğan bir çocuğa da “bu imani esasları benimseye eğilimli olarak yaratılmış bir insan” gözüyle bakılır. Önce bu gerçeği bilmek ve idrak etmek gerekir. Bu gerçeği idrak ettikten sonra ise eğer bu doğumda elde edilen fıtrat ile çelişen durumlar var ise bu durumların ne olduğunu, sonradan nasıl kazanıldığını ve bunların nasıl giderilebileceğinin düşünülmesi gerekir. Yani, bu zamanda hala Allah’a inanmayan veya diğer imani zaaflara sahip kişiler var ise önce şunun bilinmesi gerekir; bu imani eksikliğin sebebi Mutlak irade yani Allah’ın onun hakkında öyle takdir etmiş olması değil, o kulun Allah’ın kendisine verdiği iradeyi bazı şekillerde suistimal etmesi, ondan sorumlu olan insanların sorumlulukarını yerine getirmemesi,, samimi olmaması gibi sebeplerdir. Allah, insanlara, hayatlarının belirli dönemlerinde ,kendi ortam ve şartlarında, imani değerlere sahip olma şans ve kapısını açar, ancak bu şansı değerlendirip değerlendirmemeyi kulunun kalbindeki öz niyetine, samimiyetine ve iradesine bırakır ve olayları buna göre yaratır. Bu şansı bazen imana sahip olan kullarının yaptığı çalışmaları vesile kılarak yaratır bazen başka şekillerde. Eğer imana sahip olan kullar, bu sorumluluklarını farkında olmayıp sadece kendileri için yaşalarsa zincirin halkalarını zedelemiş olurlar. Allah, kulunun ne yapacağını, iradesini ne yönde kullanacağını ve kulunun kalbindeki samimiyeti çok iyi bilir. Yani, “Allah beni böyle yaratmış ve karşıma bunları çıkarmış, benim suçum ne? ,inanmıyorsam inanmıyorum” gibi bahaneler kişinin gerçeklerden kaçması ya da kendini aldatmasından başka bir şey değildir. Bunun yanı sıra, Allah’ın kullarında olmayan veya kullarına bağlı olmayan bir durum için kullarını sorumlu tutması da söz konusu değildir. Kendi ortam ve şartları dahilinde, gerçeklere ulaşma şansına, dışsal faktörlerden dolayı halen ulaşmayan bir kişi varsa ve o kişi kendi inandığı görüşte saf, samimi ve iyi niyetli ise Allah o kişiyi de ona göre değerlendirir.

Hayatın en büyük kaynaklarından biri olan güneşin ne kadar gerekli olduğunu herkes bilir. Ancak, insan, onun altında bile bile saatlerce oturur ve gerekli tedbiride almazsa göz göre göre cilt kanseri olabilir. O kendi suistimaliyle sebep olduğu hastalık karşısında “güneş olmasaydı niçin yaratıldı ki?” deme hakkına sahip midir? Altında kalarak hasta olmayı göze alan sensin. Yani bizim iradi hatalarımızdan kaynaklanan cüzi şerlerden dolayı güneşin varlığı veya yaratılması bir şer olarak kabul edilemez.


Evet özetlemek gerekirse, her doğan bebek, İslam fıtratı üzerine doğar fakat, anne, baba, arkadaş, muhit, toplum, okul gibi dış etkilerle, bunları lehinde veya aleyhinde değerlendirecek olan İRADE, fıtrata müsbet veya menfi yönde müdehalede bulunur. Bunu göz önüne alırken “Allah hiçbir kuluna kaldıramayacağı yük yüklemez” ayetini de göz önünde bulundurmak gerekir. Yani, Allah bir kulunu sevap veya günah yönünden değerlendirirken, bizim beyinlerimizle idrak edemeyeceğimiz kadar hassas ve ölçülü bir şekilde o kuluna has özel bir değerlendirme yapar. Bu nedenle, İslam’da bir insanın yaşantısına bakıp “bu Cehennem’lik veya bu Cennet’lik” tir damgasını vurmak son derece yanlış kabul edilir ve yasaklanmıştır. Biz İslam’a inananların yapması gereken şey inkar edenlerin durumuna üzülmek, eğer yardımcı olunabiliniyorsa (kesinlikle zor kullanmadan, iyilik ve güzellikle) yardıma vesile olmak, ancak kesinlikle o kişiyi kendi bakış açısına göre YARGILAYIP HÜKÜM VERMEMEK’tir. Bir bakarsınız ki bugün ateist veya komunist olarak bilinen birisi yarın öbür gün imanı bütün bir insan oluvermiş ve dini tebliğlerde bulunuyor. Böyle örnekler çoktur. Veya tam tersi de olabilir. Bu nedenle, yargı ve hüküm ancak ve ancak Allah’a aittir. Kimin Cennet’lik kimin Cehennem’lik olduğunun kararı ve hükmü, ancak her zerreyi en ince ayrıntısıyla ölçüp biçebilen Yaratan’a mahsustur ve tekrar etmek gerekirse O, kuluna kaldıramayacağı sorumluluğu yüklemez ve kuluna bağlı bulunmayan bir şey için o kulunu sorumlu tutmaz. Eğer kulunu bir şeyden ötürü sorumlu tutuyorsa mutlaka o kuluna sorumlu tuttuğu konuda gereken tüm donanımı sağlamış ve kul da kendi iradesini ve kapasitesini (Allah’ın ona yüklediği ve onu sorumlu tuttuğu ölçüde) aksi veya yanlış yönde kullanmıştır.

Örneğin, siz, bu yazılanları okuyup kendinize göre bir değerlendirme yaparak;

A) bu durum gerçekten böyle olabilir, üzerine gitmeye ve araştırma yapmaya değer…
B) bunlar bana mantıksız ve anlamsız geliyor, üzerlerine kafa patlatmaya değmez…
C) Belki olabilir ama ben halimden memnunum, rahatım yerinde, hiç irdeleyemeyeceğim…
D) Böyle olsa da olmasa da günlük hayatımdaki çalışma ve sorumluluklarım daha önemli, şu anki inancım bana yeter…
E)……

(tabii ki aynı şıklar, sizin açınızdan, benim içinde geçerli olabilir.)

gibi tercihlerde bulunup iradenizi ve tercihinizi istediğiniz yönde kullanırsınız. Allah’ta sizin kalbinizdeki gerçek niyet, samimiyet ve irade kapasitenizi değerlendirerek, sizin için,size en uygun(sizin gönülden samimiyetle istediğiniz) eylemi yaratır. Bu eylemler siz gerçekten öyle istediğiniz için yaratılır, Allah size yaptırım gücüyle, zor kullanarak yaratmaz o eylemleri. Dediğim gibi eğer sizdeki (tamamıyla bizim açımızdan) “dine ulaşma ve gerçeği bulma” kapasitesi,gücü veya donanımı bu kadar ise Allah bunun değerlendirmesini elbetteki en kusursuz şekilde yapar, her türlü faktörü en ince ayrıntısına kadar değerlendirir ve hardal tanesi kadar bile hakkınız yenmez.. Bu değerlendirme yapılırken, sizin şu anda içinde bulunduğunuz şartları, yetiştirilme şartlarınızı, geçmişte ve şu anda içinde bulunduğunuz her türlü ortamı, bu ortamları hangi sebeplerle tercih ettiğinizi, sizdeki iradeyi, kavrama gücünü, zekayı, aklı, bu yazıları okurken beyninizde oluşan sinyallerin ve tepkilerin sizde oluşturduğu etkiyi, odanın içindeki oksijen molekülü miktarının sizin algı gücünüzü nasıl etkilediğini, o gün en son yemiş olduğunuz yemeğin oluşturduğu şeker seviyesinin algı ve muhakeme gücünüzü nasıl etkilediğini, gönlünüzdeki samimiyeti, ve şu anda akla gelen gelmeyen her türlü durumu en ince ayrıntısına kadar değerlendirip sizin hakkınızda en adaletli hükmü verir. Her şey o kadar iç içe, hassas ve birbirine bağlıdır ki. Örneğin siz, göz göre göre, bilinçli olarak zararlı olduğunu bile bile vücudunuza zulmederek, hem sağlığınıza hem de o anki algı gücünüzü olumsuz etkileyen bir besin veya keyif verici madde aldıysanız ve bu madde yüzünden beyindeki algı sinyalleri yeteri derecede çalışmıyorsa, bu açıdan da bir sorumluluk payınız vardır. Çünkü İslam’da kişi Allah tarafından kendine verilen vücud emanetini de en iyi şekilde kullanmak ve emanete hıyanet etmemek durumundadır. Eğer bu zararlı besin maddesini veya keyif maddesini almanızı gerektiren ortamda sizinle birlikte başka insanların da (bilinçli) sorumluluğu da varsa o insanlarda sizin o anki durumunuzdan kendi nispetlerince bir sorumluluk payı olabilir.. Bunun içindir ki İslam da en büyük ve affı çok zor olan günahlardan birisi maddi veya manevi kul hakkıdır. Bu arada, tabii ki bu aşamaya gelinceye kadar sizin yetişmenizde ve gelişmenizde sorumlu olan insanlar, onlardan sorumlu olan diğer insanlar… ın durumları da en ince ayrıntılarına, zerrelerine kadar değerlendirilir.. Kainattaki tüm zerreler arasındaki dengeyi sağlayan Allah için bu hiçte zor değildir. Zaten, O’nun gücünde bir sınırda yoktur ki böyle bir zorluk söz konusu olsun. Ama daha öncede değindiğim gibi suçu sadece dış faktörlere bağlıyarak sorumluluktan kurtulmaya çalışmak doğru değildir. Sorumluluğun dış faktörlere bağlı olduğunu düşünebilecek kadar bir akıl kapasitesine sahip olan insan, aynı şekilde sorumluluğun kendisinde olduğunu ve nerede hata yaptığını da düşünebilir.

Yazan: ilhan Tarih: January 2, 2006 9:02 PM

Değerli Muzmin Bey,

Bu aralar pek nete giremediğim için mesajlar gecikiyor kusuruma bakmayın. Daha önceki mesajlarımızda tartıştığımız konuların genel bir toparlamasını kendime göre yapayım izninizle bu mesajda. Ayrıca şunu söyleyeyim ki sonra zor durumda kalmayayım: ) aşağıda yazacaklarım, tamamıyla benim din açısından bakarak algıladığım durumlardır. Bunları,( tekrar tekrar belirteyim
)size empozede veya telkinde bulunmak niyetiyle değil, kendi inandığım ve benimsediğim düşünceleri yansıtmak amacı ile yazıyorum.

“Her doğan bebek, İslam fıtratı üzerine doğar. Sonra çeşitli faktörler nedeniyle değişik durumlara sevk olabilir” diye bir hadis mevcuttur. Bu, derin düşünülmeden anlaşılabilecek bir durum değildir ve yanlış anlaşılmalara sebebiyet verebilir.

Açıklamak gerekirse; Her insan, yaratılış (fıtrat) itibarı ile lekesiz, tertemiz, imani gerçekleri kabule en müsait bir hüviyetle doğar. Bir benzetme yapmak gerekirse, doğduğunda insan lekesiz, bembeyaz, üzerine hiçbir şey yazılmamış bir kağıt, üzerine hiçbir şey kaydedilmemiş bir ses bantı veya içine hiç pislik bulaşmamış tertemiz bir kaynak suyu gibidir. Her doğan çocuk, kainat ve fıtrat kanunlarına göre, imani hakikatları kabule, bulanıklık ve delaleti reddetmeye eğilimli bir halde doğar. Yani,insanın fıtratında iman ASLİ, imansızlık ise ARIZİ bir durumdur.


Ancak, yaratılışta temiz olan fıtrat sonradan kirletilebilir. Dolayısıyla, fıtratın ilk baştaki hali korunmaz, imdadına koşulmaz ve bu yolda gerekli tedbirler alınmazsa, insanın akla gelebilecek her türlü imani bozukluk cereyanlarından birine kapılıp gitmesi mümkündür.

Temiz fıtrat kirletilip bozulunca ise insan ikinci (bozuk) bir fıtrat kazanmış olur. Örneğin, yumurtadan çıkan bir yavru kuş, uçamasa da yinede bir kuştur. O yaratılıştan uçmaya elverişlidir. Palazlanma döneminde bu kuşun, koşup sıçradığını, düşe kalka uçmağa çalıştığını görür ve “bu kuş uçacak” deriz. Ancak, bir sebep devreye girerek bu kuşun uçma kabiliyetini yok ederse, o zaman o kuş, ne kadar bir kuş olursa olsun, uçamaz. İşte imansızlık veya imanda görülen bazı zaaflarda bu şekildedir; küfür , uçmaya müsait bir kuşun kanatlarını kırma gibi insandaki ilk fıtratı köreltip onu ikinci (bozulmuş) fıtratı ile uçamayacak hale getirir. İnsan, kendine verilen iradeyi suistimal edip kötüye kullanarak veya bazı dış sebeblere bağlı olarak bu ikinci fıtratı kazanabilir. Nasıl yeni doğan bir kuşa “bu bir kuştur, uçar” diyorsak yeni doğan bir çocuğa da “bu imani esasları benimseye eğilimli olarak yaratılmış bir insan” gözüyle bakılır. Önce bu gerçeği bilmek ve idrak etmek gerekir. Bu gerçeği idrak ettikten sonra ise eğer bu doğumda elde edilen fıtrat ile çelişen durumlar var ise bu durumların ne olduğunu, sonradan nasıl kazanıldığını ve bunların nasıl giderilebileceğinin düşünülmesi gerekir. Yani, bu zamanda hala Allah’a inanmayan veya diğer imani zaaflara sahip kişiler var ise önce şunun bilinmesi gerekir; bu imani eksikliğin sebebi Mutlak irade yani Allah’ın onun hakkında öyle takdir etmiş olması değil, o kulun Allah’ın kendisine verdiği iradeyi bazı şekillerde suistimal etmesi, ondan sorumlu olan insanların sorumlulukarını yerine getirmemesi,, samimi olmaması gibi sebeplerdir. Allah, insanlara, hayatlarının belirli dönemlerinde ,kendi ortam ve şartlarında, imani değerlere sahip olma şans ve kapısını açar, ancak bu şansı değerlendirip değerlendirmemeyi kulunun kalbindeki öz niyetine, samimiyetine ve iradesine bırakır ve olayları buna göre yaratır. Bu şansı bazen imana sahip olan kullarının yaptığı çalışmaları vesile kılarak yaratır bazen başka şekillerde. Eğer imana sahip olan kullar, bu sorumluluklarını farkında olmayıp sadece kendileri için yaşalarsa zincirin halkalarını zedelemiş olurlar. Allah, kulunun ne yapacağını, iradesini ne yönde kullanacağını ve kulunun kalbindeki samimiyeti çok iyi bilir. Yani, “Allah beni böyle yaratmış ve karşıma bunları çıkarmış, benim suçum ne? ,inanmıyorsam inanmıyorum” gibi bahaneler kişinin gerçeklerden kaçması ya da kendini aldatmasından başka bir şey değildir. Bunun yanı sıra, Allah’ın kullarında olmayan veya kullarına bağlı olmayan bir durum için kullarını sorumlu tutması da söz konusu değildir. Kendi ortam ve şartları dahilinde, gerçeklere ulaşma şansına, dışsal faktörlerden dolayı halen ulaşmayan bir kişi varsa ve o kişi kendi inandığı görüşte saf, samimi ve iyi niyetli ise Allah o kişiyi de ona göre değerlendirir.

Hayatın en büyük kaynaklarından biri olan güneşin ne kadar gerekli olduğunu herkes bilir. Ancak, insan, onun altında bile bile saatlerce oturur ve gerekli tedbiride almazsa göz göre göre cilt kanseri olabilir. O kendi suistimaliyle sebep olduğu hastalık karşısında “güneş olmasaydı niçin yaratıldı ki?” deme hakkına sahip midir? Altında kalarak hasta olmayı göze alan sensin. Yani bizim iradi hatalarımızdan kaynaklanan cüzi şerlerden dolayı güneşin varlığı veya yaratılması bir şer olarak kabul edilemez.


Evet özetlemek gerekirse, her doğan bebek, İslam fıtratı üzerine doğar fakat, anne, baba, arkadaş, muhit, toplum, okul gibi dış etkilerle, bunları lehinde veya aleyhinde değerlendirecek olan İRADE, fıtrata müsbet veya menfi yönde müdehalede bulunur. Bunu göz önüne alırken “Allah hiçbir kuluna kaldıramayacağı yük yüklemez” ayetini de göz önünde bulundurmak gerekir. Yani, Allah bir kulunu sevap veya günah yönünden değerlendirirken, bizim beyinlerimizle idrak edemeyeceğimiz kadar hassas ve ölçülü bir şekilde o kuluna has özel bir değerlendirme yapar. Bu nedenle, İslam’da bir insanın yaşantısına bakıp “bu Cehennem’lik veya bu Cennet’lik” tir damgasını vurmak son derece yanlış kabul edilir ve yasaklanmıştır. Biz İslam’a inananların yapması gereken şey inkar edenlerin durumuna üzülmek, eğer yardımcı olunabiliniyorsa (kesinlikle zor kullanmadan, iyilik ve güzellikle) yardıma vesile olmak, ancak kesinlikle o kişiyi kendi bakış açısına göre YARGILAYIP HÜKÜM VERMEMEK’tir. Bir bakarsınız ki bugün ateist veya komunist olarak bilinen birisi yarın öbür gün imanı bütün bir insan oluvermiş ve dini tebliğlerde bulunuyor. Böyle örnekler çoktur. Veya tam tersi de olabilir. Bu nedenle, yargı ve hüküm ancak ve ancak Allah’a aittir. Kimin Cennet’lik kimin Cehennem’lik olduğunun kararı ve hükmü, ancak her zerreyi en ince ayrıntısıyla ölçüp biçebilen Yaratan’a mahsustur ve tekrar etmek gerekirse O, kuluna kaldıramayacağı sorumluluğu yüklemez ve kuluna bağlı bulunmayan bir şey için o kulunu sorumlu tutmaz. Eğer kulunu bir şeyden ötürü sorumlu tutuyorsa mutlaka o kuluna sorumlu tuttuğu konuda gereken tüm donanımı sağlamış ve kul da kendi iradesini ve kapasitesini (Allah’ın ona yüklediği ve onu sorumlu tuttuğu ölçüde) aksi veya yanlış yönde kullanmıştır.

Örneğin, siz, bu yazılanları okuyup kendinize göre bir değerlendirme yaparak;

A) bu durum gerçekten böyle olabilir, üzerine gitmeye ve araştırma yapmaya değer…
B) bunlar bana mantıksız ve anlamsız geliyor, üzerlerine kafa patlatmaya değmez…
C) Belki olabilir ama ben halimden memnunum, rahatım yerinde, hiç irdeleyemeyeceğim…
D) Böyle olsa da olmasa da günlük hayatımdaki çalışma ve sorumluluklarım daha önemli, şu anki inancım bana yeter…
E)……

(tabii ki aynı şıklar, sizin açınızdan, benim içinde geçerli olabilir.)

gibi tercihlerde bulunup iradenizi ve tercihinizi istediğiniz yönde kullanırsınız. Allah’ta sizin kalbinizdeki gerçek niyet, samimiyet ve irade kapasitenizi değerlendirerek, sizin için,size en uygun(sizin gönülden samimiyetle istediğiniz) eylemi yaratır. Bu eylemler siz gerçekten öyle istediğiniz için yaratılır, Allah size yaptırım gücüyle, zor kullanarak yaratmaz o eylemleri. Dediğim gibi eğer sizdeki (tamamıyla bizim açımızdan) “dine ulaşma ve gerçeği bulma” kapasitesi,gücü veya donanımı bu kadar ise Allah bunun değerlendirmesini elbetteki en kusursuz şekilde yapar, her türlü faktörü en ince ayrıntısına kadar değerlendirir ve hardal tanesi kadar bile hakkınız yenmez.. Bu değerlendirme yapılırken, sizin şu anda içinde bulunduğunuz şartları, yetiştirilme şartlarınızı, geçmişte ve şu anda içinde bulunduğunuz her türlü ortamı, bu ortamları hangi sebeplerle tercih ettiğinizi, sizdeki iradeyi, kavrama gücünü, zekayı, aklı, bu yazıları okurken beyninizde oluşan sinyallerin ve tepkilerin sizde oluşturduğu etkiyi, odanın içindeki oksijen molekülü miktarının sizin algı gücünüzü nasıl etkilediğini, o gün en son yemiş olduğunuz yemeğin oluşturduğu şeker seviyesinin algı ve muhakeme gücünüzü nasıl etkilediğini, gönlünüzdeki samimiyeti, ve şu anda akla gelen gelmeyen her türlü durumu en ince ayrıntısına kadar değerlendirip sizin hakkınızda en adaletli hükmü verir. Her şey o kadar iç içe, hassas ve birbirine bağlıdır ki. Örneğin siz, göz göre göre, bilinçli olarak zararlı olduğunu bile bile vücudunuza zulmederek, hem sağlığınıza hem de o anki algı gücünüzü olumsuz etkileyen bir besin veya keyif verici madde aldıysanız ve bu madde yüzünden beyindeki algı sinyalleri yeteri derecede çalışmıyorsa, bu açıdan da bir sorumluluk payınız vardır. Çünkü İslam’da kişi Allah tarafından kendine verilen vücud emanetini de en iyi şekilde kullanmak ve emanete hıyanet etmemek durumundadır. Eğer bu zararlı besin maddesini veya keyif maddesini almanızı gerektiren ortamda sizinle birlikte başka insanların da (bilinçli) sorumluluğu da varsa o insanlarda sizin o anki durumunuzdan kendi nispetlerince bir sorumluluk payı olabilir.. Bunun içindir ki İslam da en büyük ve affı çok zor olan günahlardan birisi maddi veya manevi kul hakkıdır. Bu arada, tabii ki bu aşamaya gelinceye kadar sizin yetişmenizde ve gelişmenizde sorumlu olan insanlar, onlardan sorumlu olan diğer insanlar… ın durumları da en ince ayrıntılarına, zerrelerine kadar değerlendirilir.. Kainattaki tüm zerreler arasındaki dengeyi sağlayan Allah için bu hiçte zor değildir. Zaten, O’nun gücünde bir sınırda yoktur ki böyle bir zorluk söz konusu olsun. Ama daha öncede değindiğim gibi suçu sadece dış faktörlere bağlıyarak sorumluluktan kurtulmaya çalışmak doğru değildir. Sorumluluğun dış faktörlere bağlı olduğunu düşünebilecek kadar bir akıl kapasitesine sahip olan insan, aynı şekilde sorumluluğun kendisinde olduğunu ve nerede hata yaptığını da düşünebilir.

Bu arada, bir önceki mesajın sonlarında bahsettiğim “motive edici faktör” yanlış anlaşılmış zannedersem. Veya ben “motive edici faktör” yerine “motivasyonu arttırıcı yol” kuıllansan daha iyi ederdim zannedersem. Ben, namaz, oruç vb. ibadetlerin kişinin Allah’a ulaşmasını kolaylaştırıcı şekli ve manevi yollar olduğunu vurgulamak istemiştiö. Yoksa bu ibadetleri Cennet’e girmek veya Cehennem’den kurtulmak için (neyi ne için yaptığının tam farkında olmadan) yapmayı kasdetmedim.

Yazan: ilhan Tarih: January 2, 2006 9:20 PM

Yorum Ekleyin...





(you may use HTML tags for style)