« Bir Ateistin Yanılgıları | Ana Sayfa | Evrim, Pandalar, Aptallık ve Cehalet »
October 21, 2005
Agnostik Aklın İlkeleri Üzerine...
"Agnostik" rumuzunu kullanan okur, Anthony Flew ve Ateist Okurun Süregiden Yanılgıları başlıklı yazının sayfasına eklediği yorumlarda, Kuran'ın ilahi kaynağı olmadığını ileri sürüyor. Bu okurun iddialarına cevap niteliğindeki bazı yorumlarımı aynı sayfaya eklemiştim.
Ancak sadece bu dar tartışmayla sınırlı kalmaması gerektiğini düşündüğüm önemli bir yöntem sorununa dikkat çekmek istiyorum. Çoğunlukla ateist, materyalist ve hatta "agnostik" okurlarda gördüğüm bu sorun, başkalarını "inanmakla" suçlarken, kendi inançlarının — hem de hiç sorgulamadan, büyük bir hırsla tutundukları inançlarının — farkında olmamaları.
Agnostik Aklın İlkeleri Üzerine...
"Agnostik" rumuzunu kullanan okur, Anthony Flew ve Ateist Okurun Süregiden Yanılgıları başlıklı yazının sayfasına eklediği yorumlarda, Kuran'ın ilahi kaynağı olmadığını ileri sürüyor. Bu okurun iddialarına cevap niteliğindeki bazı yorumlarımı aynı sayfaya eklemiştim.
Ancak sadece bu dar tartışmayla sınırlı kalmaması gerektiğini düşündüğüm önemli bir yöntem sorununa dikkat çekmek istiyorum. Çoğunlukla ateist, materyalist ve hatta "agnostik" okurlarda gördüğüm bu sorun, başkalarını "inanmakla" suçlarken, kendi inançlarının — hem de hiç sorgulamadan, büyük bir hırsla tutundukları inançlarının — farkında olmamaları.
Dahası, fikir tartışmalarında, "kanıtlara karşı inançlarını öne sürmek" gibi çarpık bir yöntem de izliyorlar. Bununla ne demek istediğimi sergilemesi açısından, "Agnostik" okura verdiğim son cevabı aşağıda dikkatinize sunuyorum. Amacım kişilerdeki değil ama akıl yürütme ilkelerindeki çarpıklığı göstermek.
Sayın "Agnostik",Sizle tartışmak zor, daha doğrusu biraz sıkıcı, çünkü tartışırken önemli muhakeme bozuklukları sergiliyorsunuz,
Bakın şöyle anlatayım.... Biz burada iki farklı GÖRÜŞ savunuyoruz. Ben Kuran'ın ilahi kaynaklı olduğunu söylüyorum, siz ise insani kaynaklı olduğunu ileri sürüyorsurnuz. Bu GÖRÜŞ'lere dair KANIT olabilecek veriler dile getiriyoruz. (En azından ben öyle yapıyorum.)
Siz ise, mantık örgüsünü tersine çevirip, KANITA karşı GÖRÜŞ ileri sürmüşsünüz, örneğin şu cümlenizde:
"Sizin bana peygamberi şiddetle uyaran ve eleştiren ayetlerden söz etmiş, olmanız bu ayetleri peygamberin kendisinin yazmış olduğu gerçeğini degiştirmez."
Şimdi, "ayetleri peygamberin kendisinin yazmış olduğu gerçeği" diye bir şey yok. Bu sizin GÖRÜŞÜNÜZ... Ben size "kendisi yazdıysa, neden kendisini gayet zor duruma düşürecek ayetler eklesin" diyerek, sizin peygamberin sözde kendi çıkarları (örneğin Zeyd-Zeynep olayı gibi) için ayet yazdığı şeklindeki GÖRÜŞÜNÜZE karşı bir KANIT belirtiyorum.
Siz ise, üstte alıntıladığım cümlenizle, aslında "sizin gösterdiğiniz KANITLAR, benim GÖRÜŞÜMÜ değiştirmez" demiş oluyorsunuz.
Bu durumda sizle her detayı tek tek tartışmaya gerek görmüyorum. Bir yere varmaz ki...
Sadece şunu söyleyelim: Bence "Agnostik" sıfatından vazgeçin. Agnostik olabilmeniz için sistematik kuşku duymanız lazım. Oysa siz Kuran'ın insan sözü olduğu şeklindeki İNANCINIZDAN ve diğer materyalist inançlarınızdan kuşku duymuyorsunuz. Sizin gibilere "agnostik" değil, "kesin inançlılar" denir....
Yazan: Mustafa Akyol Tarih: October 21, 2005 12:54 AM




belirtiş oldugunuz şeyler kanımca doğrudur,fakat insanların ilginç saplantılarını değiştirmek zordur...
Yazan: apo Tarih: August 20, 2007 3:03 AM
"Şimdi, "ayetleri peygamberin kendisinin yazmış olduğu gerçeği" diye bir şey yok. Bu sizin GÖRÜŞÜNÜZ... Ben size "kendisi yazdıysa, neden kendisini gayet zor duruma düşürecek ayetler eklesin" diyerek, sizin peygamberin sözde kendi çıkarları (örneğin Zeyd-Zeynep olayı gibi) için ayet yazdığı şeklindeki GÖRÜŞÜNÜZE karşı bir KANIT belirtiyorum."
Siz kendiniz için kanıt bildiriyorum diyorsunuz ama kanıtın ne olduğundan haberiniz yok.Sizin söylediğiniz kanıt olsa herkes müslüman olurdu.Siz bazı şeylerin ispatlanabilir olduğunu savunarak İslam İNANCIna zarar vermekten başka bir şey yapmıyorsunuz.Allah sizden İNANMANIZI bekliyor; bir şeyleri ispatlamanızı falan değil.Kur'an'da Allah'a inananlardan bahsedilir Allah'ı bilenlerden değil.Bilmeden bir şeyi kanıtlayamazsınız; yaptığınız şey inancınızı savunmak olur.İnancınızı savunmanıza bir şey demiyorum; zaten dünyada inanç yarıştırmaktan başka bir şey yapmıyoruz.Ama siz iddianızı kanıtladığınızı söylüyorsunuz yani yalan söylüyorsunuz.
Ben şunu anlamıyorum.Bir şey kanıtlanmış olsa ona inanmak inanmamak diye bir şey söz konusu bile olamaz.O zaten doğru olur.Acaba siz inanmayanların hepsinin sırf inat için, bile bile kanıtlanmış gerçeği inkar ettiklerini mi düşünüyorsunuz?Zaten başka seçenek de kalmıyor.
Aklınıza acıyorum.
Ayrıca agnostisizm hakkında da pek bir şey bildiğiniz söylenemez.Bir kere agnostisizm sistematik kuşku duymak falan değildir.Agnostisizm bir şey hakkında kuşku duyulup duyulmaması gerektiğinin bile bilnemeyeceğini söyler ve yaptığımız HER eylemin inançlarımızın ürünü olduğunu.Buna kuşku duymak da dahil.Ayrıca agnostisizm inançları reddetmez aksine söylediği şey yaptığımız her şeyin inançlarımızın ürünü olduğudur.Bir agnostik in sizle tartışması bile bir şeylere inandığını gösterir.Aslında demek istediğim agnostisizm aklımızla hiç bir şey yapamayacağımızı, ancak bir şeylere inanarak yaşayabileceğimizi söyler.Bir nevi insanın aczini dile getirir, yaşamak için inanması gerektiğini.Belki de fark edilebilecek en büyük gerçektir.
Tabi bunlar benim agnostik görüşlerim.Zaten başka yerlerde duyduğunuz agnostik görüşler de savunanların görüşlerinden başka bir şey değildir.
Neyse bence İNANÇLARINIZI savunurken onların birer inanç olduğunu unutmayın.Onların gerçek olduklarını düşünüyorsanız kendinize sorun: Peki neden inanmıyorlar?
Acaba kimi kandırmaya çalışıyorum?
Selametle...
Ufuk İlgen
Yazan: ufuk Tarih: May 17, 2008 5:39 PM
Genelde hep yapilan sey; Inanc kavramini dort-kose seklinde alip, "ehe ehe, sende inanc sahibisin" denir hep. Mustafa bey de onu yapiyor aslinda.
Elbette hepimiz birseylere inaniyoruz. Misal, onumdeki pencereden ziplasam asagidaki kaldirima carpacagima inanirim, hatta bu inanc o kadar saglam ki biliyor sayarim kendimi. Isi manyakliga vursam yere dusme hizimi bile hesaplayabilirim. Cunku bana bunlari dusundurebilen, inandirabilen ayni/benzeri duruma iliskin sayisiz tecrubem var. Pencereden atlayinca aya ucacagima INANMAM. Penreden atlayinca aya ucmayacagima inanmamam eksklusif birseydir! inclusive degil! Daha da acabilirim ama ne demek istedigimi cat-pat anlatabildigimi dusunuyorum?
Peki ilahi bir kaynaktan yazilmis bir kitap icin 1 kerecik olsun bir kanit gorduk mu? Kanit derken gercek anlamiyla ikna edici bir kanit? Yok, hicbir zaman gormedik, buna iliskin elimizde "bilgi" yok!
Peki ilahi kaynaktan yazilmamis metinlere kitaplara kanit gorduk mu? Tonlarca kanit biliyoruz, suruyle. Kitaplarin o sekilde olustuguna dair saglam bir tecrubemiz var. Yani Mustafa beyin ilahi kaynaktan olmadigina INANMA dedigi durum aslinda ilahi kaynaktan olduguna INANMAMAK! olmus oluyor! Kelime oyunu yapmiyorum. Hicbir zaman, tek bir durum icin dahi kanit gosterilmemis bir iddiaya inanmamak soz konusu olan sey. Ustelik aksi durum icin sayisiz kanit var!
Dil cabukluguyla bunu hemen INANC kategorisine sokup sanki kendi durumumuzla esdegermis gibi gosteriyoruz. Halbuki esdeger degil; birisinde iddia edilen olay ve benzeri iddialar icin SIFIR kanit var, digerinin ise inancsizligini destekleyen, makul yapan, istatiksel olarak karli duruma sokan sayisiz kanit.
Dolaysiyla cok rahat bir sekilde Mustafa beyin iddiasina desteksiz INANC, ona itiraz eden arkadasin iddiasina ise Mustafa beyin iddiasina karsilik inancsizlik denebilir. Makul olan da budur.
Inanc ve inancsizlik birbirine gore ve ortak bir alana iliskin tanimlanmis kesisim olmayan matematiksel kumeler gibi. Birisini digeriyle tanimlayabiliyoruz biraz zorlayinca. Icermek/icermemek baglaminda. Bundan dolayi da hep kurnazlik yapilir, hicbir sekilde dayanagi olmayan sey baska seylerle esdeger tutulur.
Yazan: fuatogl Tarih: May 27, 2008 10:01 PM
Kuranın donemin bilgi ve sartlanmalarına dayalı ilkel bir kitap oldugu ortadadır.Doneminde bilinmeyen tek bir veri içermiyor,kulaktan dolma ,klasik efsanelerden aşırma bir kitap oldugu ortadadır. Bu yuzden kuran orta malı, yamalı bohca haline gelmiştir,imanlarının omrunu uzatmak için muslumanlar bir ayeti bin dereden bin taklayla muhteşem hayal gucuyle yorumlama yarışına başladı.Tahminim 3-5 nesil sonra din denilen afyon tarihe karısacak,daha ozgur daha yasanır bir dunya ortaya cıkacak.
Geçelim kuranın insan urunu oldugunu kanıtlayan en somu deliline
Nisa Suresi(4)11. Allah size, çocuklarınız hakkında, erkeğe, kadının payının iki misli (miras vermenizi) emreder. (Çocuklar) ikiden fazla kadın iseler, ölünün bıraktığının üçte ikisi onlarındır. Eğer yalnız bir kadınsa yarısı onundur. Ölenin çocuğu varsa, ana-babasından her birinin mirastan altıda bir hissesi vardır. Eğer çocuğu yok da ana-babası ona vâris olmuş ise, anasına üçte bir (düşer). Eğer ölenin kardeşleri varsa, anasına altıda bir (düşer. Bütün bu paylar ölenin) yapacağı vasiyetten ve borçtan sonradır. Babalarınız ve oğullarınızdan hangisinin size, fayda bakımından daha yakın olduğunu bilemezsiniz. Bunlar Allah tarafından konmuş farzlardır (paylardır). Şüphesiz Allah ilim ve hikmet sahibidir.
Nisa Suresi(4)12. Yapacakları vasiyetten ve borçtan sonra eşlerinizin, eğer çocukları yoksa, bıraktıklarının yarısı sizindir. Çocukları varsa bıraktıklarının dörtte biri sizindir. Çocuğunuz yoksa, sizin de, yapacağınız vasiyetten ve borçtan sonra, bıraktığınızın dörtte biri onlarındır (zevcelerinizindir). Çocuğunuz varsa, bıraktığınızın sekizde biri onlarındır (zevcelerinizindir). Eğer bir erkek veya kadının, anababası ve çocukları bulunmadığı halde (kelâle şeklinde) malı mirasçılara kalırsa ve bir erkek yahut bir kızkardeşi varsa, her birine altıda bir düşer. Bundan fazla iseler üçte bire ortaktırlar. (Bu taksim) yapılacak vasiyetten ve borçtan sonra, kimse zarara uğramaksızın (yapılacak)tır. Bunlar Allah'tan size vasiyettir. Allah her şeyi hakkıyle bilendir, halîmdir.
Şimdi bu eldeki bilgiler ışığında ufak bir hesap yapacak olursak;
Üç kız evlata mirasın 2/3'ü, ana ve babanın her birine 1/6, karısına 1/8 kalacaktır.
Bu durumda:
(2/3)+(1/6)+(1/6)+(1/8 )= 27/24 = 1,125 bulunur!
Oysa ki sonucun 1 çıkması gerekirdi. Bu açık bir şekilde hatadır !
Avl gibi bir açığı kapatırken onlarca hataya neden olan ilkel bir yonteme basvuracak olanlara bir sorum olacak ,bir zahmet Avliye ve reddiye" kuranın neresinde yazıyor,bunu destekleyecek ayet veya tek bir hadis var mı?
Yazan: Unicorn Tarih: February 5, 2009 9:08 PM
Unicorn çok ilgi çekici bir saptama yapmış. Ben de teistlerin buna cevabını merakla bekliyorum.
Diğer yandan, Kuran'ın ilahi olduğu ile ilgili, Hz. Muhammed'in sübjektif iddiası dışında hiçbir kanıtımız yoktur. Kaldı ki, içerdiği 'ilim'in burhani değil iknai kanıt getirdiğini Gazali söylemiştir. Sn. Akyol, bu şartlar çerçevesinde üretilmiş, yani sübjektif, ve burhani kanıt içermeyen, Kuran dışındaki herhangi bir dünyevi yayını makalelerine referans olarak alır mıydı? Almazdı, sanırım. Doktora tezlerini düşünün. Sübjektif ve iknai kanıtla teziniz kabul edilir mi? Danışman hocayı aşıp jürinin önüne bile çıkamazsınız. O halde, dünyevi kıstaslarla bile geçerliliği kuşkulu olan bir yayın türünün ilahi olduğu iddia edilemez. Bu durumda, Kuran'ın içindeki metin çelişkileri ile bilime ve çağa ters düşen ifadeler yalnızca 'ilave hediyeler'dir!
Yazan: nilgün Tarih: February 6, 2009 4:00 AM
Nilgün, bu apacık matematik hatasını yuzlerce musluman ile tartıstım,yok ceviri hatası, yok teşbih var burda diyerek kıvırma imkanları yok, ayet ortada oranlar ortada,buyuk bir kısmı kör imanlarından vazgeçip gerçekle kucaklaştı,bir kısmı ise "biz Allah (C.C.)'a inanırız.Eğer Kuran-ı Kerim'de öyle yazıyorsa matematiğin kendisi hatalıdır.Allah (C.C.)'da hata olamaz." şeklinde yorumlarda bulundu.Peki kuranda allah bir derken bundan matematiksel olarak ne anlamalıyız, allah kac tanedir? :)))
Turan Dursunun dediği gibi nerde muslumanların pehlivan(lar)ı,aşkın allahınız bariz bir hata yapmış,işin en guzel yanı islamın ilk donemlerinde insanlar bu hatanın farkına varıyor ve dını yorumlama kıvırma cabalarına giriyor.
bkn ; hesabı 1'e eşitleyeceğim derken kurandaki oranları değiştiren Omerin ortaya attığı avl yontemi .
Yazan: Unicorn Tarih: February 7, 2009 8:13 PM
Üç gün oldu bekliyoruz...
Yazan: Unicorn Tarih: February 9, 2009 2:06 PM
Turan Dursun kazazedeleri,
önce biraz araştırın sonra gelin burda bilgiçlik taslayın emi : )))
http://www.serbest-kursu.com/forum/index.php?topic=1879.msg%msg_id%
Yazan: HermeS Tarih: February 9, 2009 7:52 PM
NİSA SURESİ 11.AYETİNDE ATEİSTİN MATEMATİK ZEKASI
Bu konumuzda ateistin muhtesem matematik çözme zekasına şahit olacağız.Zira söz edilen ayeti öylesine tahrif ederek yorumlama aşamasına gemişler ki; hakikaten gülünç bir duruma düşmeleri kendilerini acaba hiç düşündürmüyor mu? Şimdi hemen ayetimize geçelim ve ateistin muhteşem zekasına şahit olalım.
Nisa süresi ayet 11;
Allah sizlere, miras taksiminde çocuklarınız hakkında, erkeğe iki dişi payı verilmesini emrediyor. Eğer hepsi kız olup da ikiden fazla iseler, bunlara bırakılan malın üçte ikisi; eğer tek bir kız ise o zaman yarısı verilir. Eğer ölen kişinin çocuğu varsa anne-babasından her birine altıda bir, şayet çocuğu yok da anne-babası mirasçı oluyorsa annesine üçte bir, eğer ölenin kardeşleri de varsa o zaman annesine altıda bir verilir.
Evet ateist zeka burada ne rakam bulduysa hepsini toplayarak 1’e eşitlemeye çalışıyor.Halbu ki olayı matematiksel denklem boyutunda bir görse; Ya ne biçim bir yorum yapmısım,kendimden utanıyorum demesi içten bile değildir.İşte ateist zekası ve ateizm ‘in komik olduğu anlardan bir tanesi;
Evet ayetimizde mutlak ve mutlak şartlar söz konusudur.Hiç bir rakam bir üstteki rakamla toplanamaz,çıkartılamaz,bölünemez,çarpılamaz.Her şart eğer kelimesiyle ayrılmıştır,Evet buradaki rakamlar iki eğer ifadesi arasında kalan cümlede geçerlidir.Başka iki eğer ifadesi arasınla bağdaştıralamaz.Eğer bağdaştırılırsa tum aile tekrar gözden geçirilmek zorunda kalır.yani tekrardan haklar iade edilir.Ne demek istedigimizi daha iyi anlayalım;
. Eğer hepsi kız olup da ikiden fazla iseler, bunlara bırakılan malın üçte ikisi;
Bu şart yalnızca bu cumlede geçerlidir,ölenin 2 den fazla kızları varsa miras bırakılan kısmın 2/3 u kızlara gider.Başka işlem bu cumlede yok geri kalan kısımla ilgili bir ifade yok.
eğer tek bir kız ise o zaman yarısı verilir.
Eğer kızlar tek ise; malın yarısını alırlar.Yine geri kalan kısım ile ilgili hiçbir işlem yapılamaz.
Gecelim diğer şarta;
Eğer ölen kişinin çocuğu varsa anne-babasından her birine altıda bir,
Ölen kişinin çoçukları olupta anne babasına miras dagılımı hakkında ki bilgiyi bu ayetten ogrenebiliyoruz.Ancak burada çoçuk sayısı ile ilgili bir durum söz konusu olmayıp; anne ve babanın 6 da 1 lik payından sonra geri kalan kısımlar cocuklara kalmaktadır.Yani yine burada butunleme bir hesap söz konusu degildir.6 da 1 lik pay sadece anne babaya dusmektedir.
Gecelim diğer şarta;
şayet çocuğu yok da anne-babası mirasçı oluyorsa
annesine üçte bir
Eğer ölenin çoçuğu yok ise; anneye 3 de 1 lik kısım ve geri kalan babaya düşmektedir.Buradaki şartta da pay ve geri kalan kısım söz konusu olmaktadır ve yine matematiksel denklem bozulmamaktadır.
Diğer şartımızda da aynı durum söz konusudur;
eğer ölenin kardeşleri de varsa o zaman annesine altıda bir verilir.
Burada da ayrı bir şart söz konusu olup; yine altı da birlik kısım anneye düşerek geri kalan kısım diğer fertlere taksim edilmektedir.Burada isterseniz babaya da 6 da 1 vererek açık arayın.yine diğer kısım 1 lik tam olmadıgı icin paylastıralarak tümevarıma gidilecektir.
Şimdi butunsellikte en az aile fertlerine ve en çok aile fertlerine göre ayeti incelersek yine ateistin eline geçen hiç bir şey olmayacaktır.
En az aile ferti ölen kişinin tek kız çoçuğu durumu ; mirastan 1/2 hesap alır;
Eğer kız çoçukları 2 den fazla iseler ; mirasın 2/3 kısmını alırlar.
Şimdi gelelim butunlemesine yontemle dusunmeye;
Eğer ölenin çoçuğu varsa; anne babası 6 da 1 oran alır 1/6+1/6 +x =1 bu denklemde x bilinmiyor.cocukların kaç tane olduklarının bir anlamı yok ele alınan x bilinmeyeni yukarıdaki şartlara göre bölünebilir yada bölünmeyebilir.Burada ki x sabit bir reel sayı degildir.Bilinmeyen bir değerdir.
Eğer ölenin cocukları yok ise; olmayabilir cok dogaldır.annesine 3/de 1 lik kısım verilir 1/3+x=1 burada yine bir x bilinmeyen değeri söz konusudur.ve her ondalık bölüme tabi tutulabilir.
Şimdi en çok aile fertine gelelim;
Eğer ölenin kardeşleride varsa; cocuklarıda olabilir anne babasıda işin içine girsin.Hiç önemli değil.annesine 1/6 lık kısım verilir diğer kısımlardan
1.şart; Babaya 1/6 lık kısım ; 1/6 +1/6 +x=1 yine bir x reel sayısı buradaki şarta esas alarak x anne ve babanın dısında kardeşler ve cocuklar olmak uzere 2 kısıma bölünerek incelenir.kardeşlere x/2 kısım cocuklara x/2 kısım iade edilir.x/2 kısımdaki erkek kız oranı x in bilinmezliginden sebep.ondalık bölüme mutlak olarak tabi tutulabilir.
2.şart; Anneye 1/6 lık kısım verildikten sonra 1/6 +x=1 gibi bir denklemde x lik değer yine her ondalık bölüme tabi tutularak 1 lik tume varımda işlem görebilir.
Yani ateist mantıgı her rakamı toplayarak 1 e eşitlemesi gercekten çok komik olduklarını gösteriyor.Halbu ki aşağıdaki problemi hem normal yoldan hemde ateist mantıgıyla cozmeye kalkın bakalım…
PROBLEM:
Ali nin toplam 900 bilyesi vardır.Eğer ali’nin kardeşleri 2 ise; kardeşlerine bilyelerin 2/3 ü.Eğer alinin tek kardeşi var ise; bilyelerin ½ si kardeşinin olmaktadır.Bu durumda her iki durumu söz konusu alırsak,aliye düşen en çok miktar kaç bilyedir?
Ateist çözüm:
Kardeşlerinde bulunan rakam 2*/3 +1*/2 + 1*/2=1
Haliyle denklem tutmuyor diyecek ve cuvallayacak.ve yanlıs bulacak.ne bulacak peki;x i 3/5 bulacak ve ½ ile çarpacak daha sonra da onu 900 ile çarpacak.ve toplam 270 bulacak.halbuki cevap yanlıs.
Matematiksel boyutta bu problem şöyle çözülür;
1.durumda; kendisine 1/3 kardeslerine 2/3 pay dusmektedir.
2.durumda ise; kendisine ½ ve kardesine de ½ dusecektir.
Bu durumda ilk şartta 300 bilye alırken 2.şartta 450 bilye alacaktır.
………………………………
İşte ateistin kuranda çelişki var diye çıktığı piyasada eli boş dönmektedir bu ayette de.Kuranda çelişki arayan herkes; akılsız bir yola çıktığını kabul etsinler artık.
Yazan: Abdulkerim Tarih: February 9, 2009 8:19 PM
Çorbada benim de tuzum olsun:
İslam'da Miras
Yazan: Uluğ Tarih: February 9, 2009 9:29 PM
Eğer iki tane koşullu cumle olsaydı dediğinizde haklısınız, fakat nisa 11-12 kelimesinde geçen koşul cumlelerinin haddi hesabı yok, birinde kalan boşluk başka bir koşulla doldurularak işlem yapılmalı bu yuzden.Yoksa hangi koşula gore hesap yapacaksın ki, seç begen al oyle mi?
Ayrıca, kalan uzerinden işlem yapamazsın toplam miras uzerinden işlem yapmalısın.Dini kurtaracağım diye bu kadar da komik duruma dusmeyin lutfen
Nitekim Halife Omerden itibaren ateistlerin gosterdiği biçimde ! yapılır bilinir., gerçi omer daha sonra oranlara kucuk bir hokus pokus yapılarak değiştirilir şimdi orasını gosterelim
Unicornun verdiği ornekten hareket edelim;Öldüm, ardımda 3 kızım anam,babam ve zevcem kaldı.
İlgili ayetleri alıntılıyorum
3 kızım için ;
(Çocuklar) ikiden fazla kadın iseler, ölünün bıraktığının üçte ikisi onlarındır.
Ana ve Babam için;
Ölenin çocuğu varsa, ana-babasından her birinin mirastan altıda bir hissesi vardır
Zevcem için;
Çocuğunuz varsa, bıraktığınızın sekizde biri onlarındır (zevcelerinizindir).
Tekrar Hesap yapalım;
(2/3)+(1/6)+(1/6)+(1/8 )= 27/24 = 1,125 çıktı, yani miras için param yetmedi. Halife Omerde bu şekilde topluyor ve diyor ki demek ki 100 lira üzerinden 27 pay alınacak.
(100/27)x16=59,25925926
(100/27)x4 = 14,81481481
(100/27)x4 = 14,81481481
(100/27)x3 = 11,11111111
Ortaya cıkan dağılımları toplayalım, 100.Evet sorun haloldu.
Ancak bu seferde kurandaki mutlak oranlar değişti. Kuran'daki bir hata giderilmeye çalışılırken yeni bir hataya düşülmüştür. Çünkü yeni oranlar Kuran'da verilen oranlardan farklı olmuştur.
Verilen linklerede elcevap hukmundedir. :))
Saygılarımla
Yazan: Dehrose Tarih: February 10, 2009 3:00 PM
Oldukça komiksiniz..:)) Farklı nicklerle gelip burda aynı şeyi tekrarlıyorsunuz, bunu zevkle yaptığınız belli ancak verielen cevapları anlamıyor kendinizce yorumlayıp eğip büküyorsunuz.. Deveye hendek atlatmaya gidiyorum, zira o daha kolay ve işe yarar :))
Yazan: HermeS Tarih: February 10, 2009 3:51 PM
Verdiğim linki buraya kopyalıyorum. Verilen linke birileri bozuk plak gibi aynı şeyleri tekrar ederek cevap verdiğini sanıyor.
İslamda Miras Hukuku ve Avliyye ve Reddiyye
İslam’ın mirasla ilgili hükümlerini düzenleyen ayetler temel olarak Nisa suresi 11 ve 12. ayetlerdir. Bu ayetlerde mirasçıların hakları belli oranlar verilmek suretiyle düzenlenir. Aşağıda bu ayetleri veriyorum:
Nisa / 11-12 (Y. Nuri Öztürk)
Allah size çocuklarınızla ilgili olarak şunu öneriyor: Erkek için, iki dişinin payı kadar. İkiden fazla kadın iseler ölenin bıraktığının üçte ikisi onlarındır. Eğer çocuk sadece bir kadınsa, mirasın yarısı onundur. Ölenin çocuğu varsa, geriye bıraktığından ana-babanın her biri için altıda bir hisse olacaktır. Ölenin çocuğu yoksa ve kendisine ana-babası mirasçı olmuşsa bu durumda anasına üçte bir düşer. Eğer kardeşleri varsa, anasının payı, yapacağı vasiyetten ve borcundan arta kalanın altıda biridir. Babalarınız var, oğullarınız var. Siz bunlardan hangisinin yarar bakımından size daha yakın olduğunu bilemezsiniz. Allah'tan gelen bir buyruğu önemseyin. Hiç kuşkusuz Allah herşeyi bilir, tüm hikmetlerin sahibidir.
Zevcelerinizin geriye bıraktığının yarısı sizindir, eğer onların çocuğu yoksa. Eğer onların çocuğu varsa, vasiyet ettikleri ve borçları ödendikten sonra geriye bıraktıklarının dörtte biri sizindir. Eğer sizin çocuğunuz yoksa bıraktığınızın dörtte biri zevcelerinizindir. Eğer sizin çocuğunuz varsa bu durumda, yaptığınız vasiyet ve borcunuz ödendikten sonra geriye kalanın sekizde biri zevcelerinizindir. Eğer miras bırakan erkek veya kadının ana-babası ve çocuğu yok da erkek kardeşi veya kız kardeşi varsa, bu kardeşlerden herbirine altıda bir düşer. Kardeşler bundan fazla ise bu takdirde onlar, yapılmış bulunan vasiyet ve borç ödendikten sonra üçte bire ortaktırlar. Kimseye zarar verilmemelidir. Allah'tan bir öneridir bu. Allah Alîm'dir, Halîm'dir.
Bu ayetlerde verilen oranlardan yola çıkan bazıları kendi akıllarınca enteresan miras paylaşımı senaryoları üreterek İslam’a ve Kuran’a saldırmaktadırlar. Konuyu bir örnekle açıklayalım: “Bir adam ölür ve geride bir anne, bir baba, üç kız evlat ve bir de eş bırakır. Miras nasıl paylaşılacak?”. Bu örneği ortaya atan kişiler çözümü de (!) kendileri verirler: “1/6 + 1/6 + 2/3 + 1/8 = 1,125”. Yani oran 1,0 dan büyük, o halde Kuran uydurma bir kitap!
Benzer bir duruma ilişkin ilk problem Hz. Ömer zamanında ortaya çıkmış ve sahabeler bu problemi “avliyye” dedikleri bir yöntemle çözmüşlerdir. Bu yöntemin ne olduğunu anlatacak değilim, isteyen internette yöntemle ilgili kaynak bulabilir. Ancak bu yöntem inkârcıları (ve belki de bazı inananları) ikna etmemektedir. Onlara göre bu yöntem bir hileden başka bir şey değildir. Bu yöntem ilk başlarda benim de aklıma pek yatmamış ve ciddi bir şekilde Kuran’dan şüphelenmeme neden olmuştu.
Aslında problemin kaynağı Kuran’ın bu ayetlerinde verilen oranları “mutlak” oranlar olarak kabul etmekten kaynaklanıyor. Yani örneğin 3 kız kardeş için verilen 2/3 oranı “mutlak” bir oran farz ediliyor. İyi de gerçekten öyle mi? Bu oranlar mutlak oranlar mı, yoksa bir tür “tavan” ya da “taban” değerler mi? Bu oranların “mutlak” olmadığını iddia etsek bile, buna Kuran’dan delil getirmediğimiz takdirde kimseyi ikna edemeyeceğimiz çok açık…
Bu amaçla öncelikle Nisa/11 ve Nisa/12 ayetlerini incelememiz gerekiyor. Bu ayetlerin sonunda yer alan ifadeler bu açıdan oldukça önemli: “ferıdatem minellah” ve “vesıyyetem minellah”. Sadece 2’şer tane Arapça kelime! Bu ifadelerden yola çıkarak bu oranların mutlak olduğu kesinlikle iddia edilemez. Ancak buna rağmen bazıları örneğin A. Yusuf Ali İngilizce mealinde “bu sabit oranlar Allah tarafından emredilmiş/belirlenmiştir” şeklinde bir çeviri yapmış. Bu 2 kelimenin neresinde “sabit oranlar” lafzını gördü bilmiyorum, ona sormak lazım! Örneğin M.H. Shakir “ferıdatem minellah” ifadesini “bu Allah’tan bir buyruk/düzenlemedir” şeklinde çevirmekle yetinmiş. Yukarıya aldığım Nisa/11-12’nin Türkçe çevirileri ise Y. Nuri Öztürk’e aittir. Bu ifadelerle ilgili bir diğer nokta da şu: Her 2 ifade de verilen oranlardan hemen sonra gelmiyor. İlk ayette araya “Babalarınız var, oğullarınız var …” diye başlayan 2 cümle giriyor, ikincisinde ise arada “Kimseye zarar verilmemelidir” şeklinde bir ifade mevcut. Şu halde “Allah’tan bir buyruk” ya da “Allah’tan bir görev” olan şey nedir? Bu oranları sabit kabul edip aynen uygulamak mı? Babalar ve oğullar ve diğer mirasçılar arasında ayırım yapmayıp adaletli bir dağılım yapılmasına izin vermek mi? Bence ikincisi! Aslında bu “emrin” ne olduğunu anlamak için bu ayetlerin devamına bakmak gerekiyor.
Kuran’da bu oranların “sabit” ya da “mutlak” olmadığına dair delil hemen bu ayetlerin devamında mevcut… Surenin 13 ve 14. ayetleri aynen şöyle:
Nisa / 13-14
İşte bunlar Allah'ın sınırlarıdır. Kim Allah'a ve onun resulüne itaat ederse Allah onu, altından nehirler akan cennetlere, orada sürekli kalıcılar halinde, sokar. İşte bu, en büyük başarıdır. Kim de Allah'a ve onun resulüne isyan eder, Allah'ın sınırlarını da aşarsa, Allah onu, içinde sürekli kalıcı olarak ateşe sokar. Artık onun için yere batırıcı bir azap vardır.
Sınır kelimesinin ne anlama geldiği herkesçe malum. “Aşılmaması gereken bir nokta, bir çit, bir değer”… Yani bu oranlar sadece birer sınır ve asıl olan bu “sınır” değerlerini aşmadan onlara yaklaşmak… Dolayısıyla bu oranların “mutlak” olduğunu iddia etmenin hiçbir temeli yok…
Şimdi sorun şu: Yukarıdaki ayetlerde geçen “emir” kelimesiyle aşağıdaki ayetlerde geçen “sınır” kelimesi birbiriyle nasıl bağdaşır? Aslında yanıt çok basit: Allah’ın emri olan şey bu sınırlara riayet etmek! Bu sınırlara riayet etmek ise onları aşmamak ve onlara mümkün olduğunca yaklaşmak ile olur. Yani “emrin” ne olduğunu anlamak için önce aşağıdaki ayetlere bakmak ve sonra dönüp “emri” buna göre değerlendirmek gerekiyor. Kısacası Allah’ın emri olan şey mirasçılar arasında ayrım yapmayarak verilen oranları birer “sınır” olarak alıp bunlara uymak! (Ama sonuçta bunların “sınır” olduğunu unutmamak şartıyla!)
Bu “sınır” olgusunun bu şekilde ifade edilmesinin de bazı sebepleri var: Örneğin 2’den fazla kadın ise 2/3 olarak verilen oran, “en fazla 2/3” ya da “2/3’e kadar” olarak verilebilir ve böylece bunun bir üst limit olduğu açıkça ortaya konabilirdi. Ancak bu durumda neler olacağını tahmin etmek güç değil. Bu tarz bir ifadeden istifade eden birileri mirasçı 3 kıza 2/3 oranında pay vermek yerine 1/10 ya da belki hiç pay vermeyebilirdi. Dolayısıyla Nisa/11 ve 12’de “en fazla 2/3” ya da “2/3’e kadar” tarzında ifadelerin kullanılmaması anlamlıdır.
O halde asıl olan bu oranlara mümkün olduğunca uymaya ve yaklaşmaya (!) çalışmaktır. Ancak sonuçta bunlar bir “sınırdır”. Yani mutlak oranlar değildir. Matematikteki limit kavramının buna çok benzer olduğunu bilenler bilirler. Bilmeyenler bilenlerden sorsun öğrensin!
Bu “sınır” kavramına başka ayetlerde de rastlıyoruz. Örneğin oruçla ilgili bir ayet olan Bakara/187’de de bazı sınırlar konuyor:
Oruç günlerinin gecesi kadınlarınızla ilişkide bulunmanız size helal edildi. Onlar sizin için bir giysi, siz de onlar için bir giysi durumundasınız. Allah nefsinize güvenemeyeceğinizi bildiği için tevbenizi kabul etti ve sizi bağışladı. Şimdi onlarla ilişkide bulunun, Allah'ın sizler için yazdığını isteyin ve fecrin beyaz ipliği siyah iplikten sizce seçilinceye kadar yiyin, için, sonra da ertesi geceye kadar orucu tam tutun. Bununla birlikte siz, mescitlerde itikaf halinde iken onlarla ilişkide bulunmayın. Bunlar, Allah'ın sınırlarıdır; sakın onlara yaklaşmayın! Allah böylece, sakınıp korunsunlar diye insanlara ayetlerini iyice açıklıyor
Yukarıdaki ayette yiyip içme için ve cinsel ilişki için bazı sınırlar konulmuş. Bu ayette yiyip içmeyle ilgili sınırın “kadar” denilerek verildiğine dikkat edin. Çünkü burada “kadar” ifadesinin kullanılmasının miras ayetlerinde olduğu gibi bir risk oluşturmadığı açık…
Bir başka ilginç nokta da Nisa suresi ayet 14 ile yukarıdaki Bakara/187’yi karşılaştırınca ortaya çıkıyor. Bakara187’de Allah’ın sınırlarına “yaklaşılmaması” emrediliyor. Oysa Nisa/14’te “aşılmaması”. Eğer Nisa/14’te de “yaklaşmayın” denseydi benim yaptığım tüm bu yorumlar geçersiz olurdu! Hele hele matematikteki limit kavramı ile kurduğumuz benzerlik tamamen geçersiz hale gelirdi. Ne dersiniz? Neden burada “yaklaşmayın” denmiyor da “aşmayın” deniyor? Şans mı? Hiç sanmam!
Ne ilginçtir ki mirasla ilgili ayetler bize bu oranların “mutlak” olmadığı çıkarımını yaptırabilecek şekilde devam ediyor. Tabii bir inkârcıyı bu bile ikna etmeye yetmez. O bunu kelime oyunu olarak görecektir. Kuran’ın bu çıkarımı yapabilmemize imkân vermesini ise ya hiç değerlendirmeyecek ya da sadece “şans” olarak değerlendirecektir. Bunun farkındayız. Ama önemli olan bizim huzur bulmamız…
Bu “sınır” çıkarımı aynı zamanda Hz. Ömer zamanında yapılan “avliyye” uygulamasının da son derece yerinde ve makul bir yöntem olduğunu göstermektedir. Çünkü her ne kadar Kuran’da verilen oranlar bire bir elde edilmese de, konulan “sınır”lar asla aşılmamaktadır. Avliyye uygulamasında mirasçılar Kuran’da verilen oranlardan daha düşük bir pay almakta ve Kuran’ın “sınırları” bir tür “tavan (üst limit)” görevi yapmaktadır ve “sınır” (aşağıdan yukarıya) aşılmamaktadır.
Reddiyye ise bunun tam tersi durumlarda uygulanan bir yöntemdir. Yani mirasçıların Kuran’da verilen paylarının toplamı 1,0 dan daha düşük çıkmaktadır. Bu durumda da mirastan artan kısım yine mirasçılara Kuran’daki payları ölçüsünde bölüştürülmektedir.
Reddiyye işlemindeki paylaşım oranlarına itiraz etmek için sadece mantıkla düşünme hastalığına yakalanmış olmak ve sağduyudan yoksun olmak gerekir. İçimize sinmese de biz yine de böyleleri için de bir açıklama yapalım: Reddiyye işleminde Kuran’da verilen “sınır”lar bir tür “taban (alt limit)” görevi yapmaktadır. Sonuçta da “sınır”lar aşılmamakta (bu defa sınır yukarıdan aşağıya!), kimsenin hakkına tecavüz edilmemektedir.
Meseleyi bir Kuran ayetiyle noktalamak istiyorum:
Bakara / 26
Allah bir sivrisineği, hatta üstündekini örnek vermekten sıkılmaz. İman edenler bunun Rablerinden bir gerçek olduğunu bilirler. Kafirler ise: "Allah böyle bir örnek ile ne demek istemiş?" derler. Evet! Allah onunla bir çoğunu da şaşırtır, yine onunla bir çoğunu yola getirir. Onunla ancak fasıkları şaşırtır.
Yazan: Uluğ Tarih: February 10, 2009 8:01 PM
Lafla peynir gemisi yurumuyor arkadasim, kutuplasmanin trubunlere oynamanin bir anlami yok.Kamuya acik bir site insanlar yazilani okuyor.Cevabin varsa dinleriz,yoksa golge etme.
Kardes tavsiyesi deveyle,hendekle ugrasacagina ;Gercegin pesine dusun,gercekten zarar gelmez ,sorgulanmayan hayat da yasanmaya degmez...
Yazan: dehrose Tarih: February 10, 2009 9:32 PM
Ulug:yukarda benzer oranlari gostererek omerin avliye yontemindeki hatayi gosterdim ,kurandaki oranlar degisiyor.cunku fazla payi sabit tutup paydayi paya esitliyorsunuz. .ilahi ! hatayi beser duzelteyim derken corba ediyor.
Yukardaki yorumumda acikladim zahmet olacak AMA bir okuyun derim.
Yazan: dehrose Tarih: February 10, 2009 10:48 PM
Cevab(ım) var, yukarda, ama sende de cevapları kendine göre eğip bükme sanatı varsa ve sana ne denirse densin, hangi açıklama yapılrsa yapılsın, "önsel ateizm dogman"dan kökünü alan bu eğip bükmeyi en mahir biçimde kullanıp "bozuk plak" gibi aynı şeyi tekrarlayacağından, ben ne yapabilirim (sadece ben değil, kimse bi şey yapamaz) deveye hendek atlatmaktan ziyade behey unicorn, aa pardon dehrose..;)
Seninle HİÇBİR ANLAMDA "kardeş" falan değilim, olamam, senin deyiminle kamuya açık sitede, uslubunu koruyamıyorsan, git bu konuda önce kendini biraz geliştirmeyi düşün, sonra gelip "gerçeğin peşinde olmak"lıkla ilgili vaaz ver oldu mu unicorn, pardon dehrose ;)
Gerçek ve gerçeğe ulaşmak senin ve senin gibilerin eğip bükme sanatından geçseydi, gerçeği önce lunaparklardaki o aynalardan öğrenirdik... Ama onlar hep bizi güldürdüler, eğlendirdiler.. Şimdi olduğu gibi.. :)))
Yazan: HermeS Tarih: February 11, 2009 12:03 AM
Edip Yüksel Bey'in Nisa 12. ayetle ilgili dipnotu:
Borçlar ve vasiyet halledildikten sonra, mirasçının anne, babası, eşi varsa payları verilir. Kalan, erkeklerle kızlar arasında belirtilen oranlarda paylaştırılır. Burada unutulmaması gereken husus Kuran'ın verdiği oranların, bütüne karşı durumu kadar, birbirlerine karşı durumlarının da önemli olduğudur. Kısacası bu kesirli sayıların bütüne karşı olduğu gibi, birbirlerine karşı da bir manaları vardır. Kişi ölünce anne veya babasından birinin olup olmamasından, ikisinin de vefat etmiş olmasına, eşin hayatta olup olmamasına, kız çocukların, erkek çocukların değişik adetlerine kadar yüzlerce ayrı şekilde mirasçı tablosu bırakabilir. Kuran eğer kesirli sayıları sırf bütünün oranları olarak verseydi, değişik her tablo için oranlar da değişeceğinden Kuran'ın yüzlerce ayetinin sırf bu konuya ayrılması gerekirdi. Oysa bu kesirlerin birbirlerine karşı bir durumu da belirtildiği de anlaşılırsa, her miras durumu rahatlıkla çözülür. Örneğin ölen bir adamın bir hanımı ve babasının 50 altınlık mirasa mirasçı olduğunu düşünelim. (1/4)+(1/6)=50 altın deriz. Eğer ortak paydaya alırsak miras oranlarını daha rahat görürüz. Ortak paydaya alınca payda önemsizleşir ve miras paya göre dağıtılır. (3/12)+(2/12)=50 sonucu çıkar. Yani eş 30 altını, baba ise 20 altını alır. Yani mirastaki kesirlerin hepsi toplanır, mirasa eşitlenir, böylece herkesin payı rahatça görülür..
www.quranix.com
Yazan: Abdulkerim Tarih: February 11, 2009 12:46 PM
@HermeS
Ateizmide dogma olarak etiketlemeleriniz yok mu?Yavuz hırsız ev sahibi bastırır bu olsa gerek.Başka bir zaman evrim, tanrı olasılığı vs. konularında da konusuruz fakat dediğim gibi islamın foyasını cıkaran bu konunun dağılmasını ıstemiyorum. :))
Unicorn ortalıkta başlık ustume kaldı, ama tecrubeliyimdir, insaları uyandırmakta rakip tanımam bu konuda :))
Verdiğiniz linke bakalım;
Korelmiş isimli arkadaşın soyledikleri cok hit almıs, bakalım neler yazmış çizmiş?Bahsi geçen oranları tablo biçiminde hazırlamıs.
2/3
1/6
1/6
1/8
Daha sonra bu oranları 8/9 sayısıyla carparak topluyor, sonucun 1 cıktıgını soyluyor.
Galiba arkadaş ilkokulu okumamıs ya da temeli zayıf.Bir sayıyı genişletmek istiyorsan pay ile paydayı aynı sayıya carpıp bolmen lazım.Fakat korelmiş ne yapıyor,payı 8 paydayı 9 ile carpıyor, haliyle farklı oranlara ulasıyor.
1/6 yı 8/9 ile carpmıs; 4/27 bulmus.
1/6:0,166
4/27: 0,148
Bu ikisi aynı sayı mı sahtekarlığa bakarmısın ? Onun için kullacak çok kelime var ama arkadasın ozguvenini zedelemek istemem :))
Bir kullanıcı da ne demiş bu hesaplamaya ;
Aglarmısın guler misin ?Benim eğip buktugum herhangi birşey yok,matematiğin keskin dilini kullanıyorum sadece :))Aama adamlar bariz sahtekarlık yapıyor.
Kuran yanlış,çünkü tanrısal değil,
Tanrısal olsa yetersiz olmazdı.
Bu kadar basit.
Yazan: Dehrose Tarih: February 11, 2009 2:54 PM
Dinle dua etmek dısında alakam yoktur,Kuranı da pek okumuslugum yok bu yuzden, bahsi gecen ayeti kuranmeali.com da okudum farklı meallerle karşılaştırdım oranlar aynı.
ve çeşitli sitelerde de biraz arastırma imkanı buıdum,bu konunun tartısılmadığı forum sitesi kalmamıs.Eksi sozlukte bile tartısılıyor,
http://sozluk.sourtimes.org/show.asp?t=kuran+da+miras+bolusumu&kw=&a=&all=&v=&p=2
Matematiği torpille, kopyayla geçmiş biri olarak farklı kombinasyonlarda da hata oldugunu farkeettim;Anne,karılar ve iki kız kardeşde de oran hatası oluyor.
Daha da onemlisi kuranda neden erkeğe 2 kıza 1 pay diyor, adaletli bulmadım bunu.
Yazan: Serpill Tarih: February 11, 2009 4:43 PM
Goruldugu uzere benzer hatayi abdulkerimin alintiladigi yazida edip yukselde yapiyor.Diyorki 50 Altin kurana gore x/6+x/4=50 dir, paydayi esitle sonra payda onemsiz.3x/12 +2x/12 =60, 3x=30 2x =20 seklinde dagit,tamam dagitta 30/50 1/4 e esitmi yada 20/50 1/6 ya.Kuranda oranlar nereye giti? Egip buken biz mi siz?Eminim birileri gereken dersi cikariyordur?
Yazan: dehrose Tarih: February 11, 2009 7:05 PM
dehrose,
"Kuran yanlış,çünkü tanrısal değil,
Tanrısal olsa yetersiz olmazdı."
Agnostik olsan neyse, bir ateist olarak bunu dedin ya, hay kozmos, tesadüf, evrim müstehakını versin..! :))) (Ki bunu ancak müslüman olmayan bir teist söyleyebilir, agnostik bile değil)
Bir ateist, tanrısala inanmaz ki, (tanrısal olanı yadsır) tanrısal olanı yetersiz olmamazlıkla eşitlesin.. Biraz daha mantık, biraz daha tutarlılık.. Çok şey mi istiyorum senden? Sen bırak sana verilen cevapları, ateizmi bile eğip büküyorsun.. Sahi, telekinezi yeteneğin var mı dehrose? :))
Sen başkalarının matematiksel bilgisini sınarken, kendin nerelere yuvarlanıyorsun farkında değilsin dehrose :))
Yazan: HermeS Tarih: February 11, 2009 9:06 PM
@Hermes
Arkadaşım cevap diye ortaya attıgın linki inceledim, cevabın yok mu?
Adam aynı sayı ile carpıttıgı iki farklı sayıyı birbirine boluyor,yine aynı iki sayıyla karsılasınca allahın mucizesi diye naralar atıyor, diğer uyeler ise onu şakşaklıyor.Bu sacmalıklar mı cevap?
Birde kalkmıs bu linki verdikten sonra şunu soyluyorsunuz.
"önce biraz araştırın sonra gelin burda bilgiçlik taslayın emi : )))"
Boylece bilgi ve anlayıs duzeyinizi de görmüş oluyoruz,koyun edip birbirinizi pohpaflayıp,uyutuyorsunuz.
Ama hergecen gun korkuyu besleyen cehalet kayıpta oldugu için dinler kan kaybediyor, ölüm doseginde...
Afyon gibi beyinleri uyusturan efsaneleri iplemeyen insan kitlesi son surat artısta.
----------
@Serpil
Kurandaki kadın erkek eşitsizliğinden yakın mıssınız?
Kuranda kadın ikinci sınıf, surekli aşagılanır durumda.Buna Nisa Suresi 34. Ayetiyle
sahit olabilirsinz?
----------
Son söz :)
Evet musluman takımı copy pasteleriniz , linkleriniz bitti, yenilerini bekliyoruz.
Ayrıca en cok sevdiği kelimenin hakikat oldugunu soyleyen Mustafa Akyol'unda bu konudaki goruslerini bekliyorum, umarım oda avliye ile gelmez .
Daha aydın bir dünya için, esenlikle ;)
Yazan: Dehrose Tarih: February 12, 2009 8:14 PM
İyi uykular dehrose, rüyanı gerçek sanıp oyalanmaktasın.. İyi uykular :)))
Yazan: HermeS Tarih: February 12, 2009 10:56 PM
Uluğ nickli yorumcunun belirttiği gibi: Bakara / 26:
Muhakkak ki Allah, sivri sinek ve ondan büyüğü ile hakkı açıklamak için misâl getirmeyi terk etmez. Artık iman edenler, bunun (misâlin) Rablerinden gelen bir hakikat olduğunu bilirler. Amma kâfirler: “- Allah bu misâl ile ne murâd etmiştir?” derler. Cenâb’ı Allah o misalle, bir çoğunu şaşırtıp saptırır ve yine onunla bir çoğunu yola, hidâyete eriştirir ve onunla ancak fâsıkları şaşırtır. (Bu, kâfirlerin tekzîbi ve müminlerin iman etmeleri sebebiyle olur.)
Ayet-i kerimesinde Allah senin (unicorn diğer ismi dehrose olan zat)zaten fasık olduğunu ve ana rahmine düşmeden önce bu sözleri söyleyeceğini biliyordu. Evet, sen (unicorn-dehrose) gerçekten Kur'an'da belirtilen kafirlerden olduğun için Kur'an hakikatlarini anlamanı beklemiyorum.
Yazan: Anonymous Tarih: February 13, 2009 11:21 AM
Ivır zıvır yerine cevaplanması gereken yere cevap veriyorum.
@İsimsiz;
Kuran alahhtandır, çünkü allahtan geldiğini soyluyor gibi totolojiye , şartlanmaya saplanmışsınız.Atlamayın, basit bir soru;Size, kuranın beşeri oldugunu dusunderecek deliller nasıl olmalı?
Geçelim bahsettiğiniz duruma,
Bakara26:... Amma kâfirler: “- Allah bu misâl ile ne murâd etmiştir?” derler. Cenâb’ı Allah o misalle, bir çoğunu şaşırtıp saptırır ve yine onunla bir çoğunu yola, hidâyete eriştirir ve onunla ancak fâsıkları şaşırtır.
Kasas 68: "Rabbin dilediğini yaratır ve seçer. Onlar için seçim hakkı yoktur.
--------
Namazında niyazında, herturlu dini gerekliliği yerine getiren bir insandım.Dinin nefs, Freudun id dediği olaya hakim biriy(d)im.(Zaten asıl ahlak seni kısıtlayacak bir güç olmamasına ragmen ahlaklı olmaya devam etmektir,bir neden,ödül için değil.)
Ayetlerden anlaşıldıgına göre allah’ım bizi kötü yola düşürme, yolumuzu saptırma" diye dua etmemizin bir anlamı yok muş?O dileidiğini seciyor,yukseltiyor, saptırıyor.Ne adalet ama.
Boyle sadist, egoist bir tanrı olur mu?
Nahl 93; Allah dilediğini saptırır, dilediğini doğru yola iletir, yaptığınız işlerden sorumlu
tutulacaksınız.
Bakın hem saptırıyor hem de sorumlu tutuyor ;)
Şimdi bu ayetler ısıgında bazı sorularım olacak.
Tanrının yazdıkları irade ettikleri miydi yoksa iradesi dışında olacaklar mıydı?
Eğer iradesi dışında olacaklardı derlerse, bu durumda; allahın iradesi dışında bir şey olur mu demek gerekir. Ehlisünnet "her şey allahın iradesiyle olur" diyor buna ne buyurursunuz?
Eğer yazdıkları allahın iradesiyle olur diyorsanız: yani zina edenin bu yaptığını "allah" irade etti,öyle mi?
Yok diyorsanız: hani yazılanlar tanrının irade ettikleriydi?
Evet, zinayı da tanrı irade etti (diledi) diyorsanız: tanrının olmasını irade ettiği bir olayı ben engellemeye kadir olabilir miyim?
Olamazsın derseniz: "Öyleyse zina yapan engellemeye kadir olamadığı bir olayımı işliyor?"
Hayır derseniz: Çelişkiye düştünüz.
Evet, engelleyemediği bir olayı işledi derseniz: yani ben engelleyemeyeceğim bir olayı işlerken hür iradeye mi sahibim yoksa özgür iradem yok mu?
-------
Kopyala yapıstır yarısı başlayacak, hazırım ,arşivlik bir başlık olacak :))
Bu arada, Mustafa Akyol'un Miras dağılımıyla ilgili görüşlerini daha goremedik.
Esen ve özgür kalın
Yazan: Dehrose Tarih: February 14, 2009 3:22 PM
"bir düşünün; tanrı varsa ve siz bunu kabul etmezseniz, gerçekten cezalandırılacaksınız demektir. ama şayet tanrı yoksa, ona inandığınız için bir şey kaybetmezsiniz. öyleyse en mantıklı olan; varlığını kabul etmektir."
PASCAL
Yazan: casper Tarih: February 16, 2009 2:26 PM
@Casper;
Müslüman olarak, inancınızın kaynağını bu bahis mi olusturuyor?
Bu tüccar mantıgıyla yaptıgınız ibadet ve iman sizin iki yuzlu oldugunuz gosterir.Kopruyu gecene kadar ayıya dayı oyle mi?
İşte iman boyle birşey sizler için,söylenenlere tereddütsüz boyun eğ, böylece insanın en önemli yeteneği olan mantığa ve akıl yürütmeye pranga vur.
Ya zeus varsa?
Ya ulucuvcuv varsa?
Ya ucan makarna canavarı varsa?
En iyisi arkanızı sağlama almak için hepsini secin.Kaybedecek birşeyiniz yok?
Yazan: Dehrose Tarih: February 16, 2009 4:18 PM
Şahsen, 'her ihtimale karşı iman etmek' yaklaşımıyla ciddi problemlerim var. Hadi her işte pragmatik olmayı kabullendik diyelim, gerçekten kalpten inanmadığımız, ama var ve mutlak olmasından korktuğumuz bir varlığa "hadi bari inanayım" diye 'kıyak geçince' cenneti garantileyeceğimize inanıyor musunuz?
Elbette, aslında gönülden bir bağlanmaya dayalı olan dinsel inancı sırf bir cennet-cehennem, ödül-ceza ikilemine indirgemek, çocukluktan başlayarak insanları sürekli cehennem korkusuyla şartlandırmak, haliyle böyle acayip bir din anlayışına yol açıyor: "İnanıver işte, ne kaybedecen".
Yazan: Balbazar Tarih: February 16, 2009 10:24 PM
Casper:
Sevinin Çünkü Allah var başlıklı yazıda sizin düşüncenizin ahlaki boyutunu inceleyen yorumlar mevcut,bir inceleyin isterseniz.............
Yazan: Tuncay Çavuşoğlu Tarih: February 16, 2009 10:26 PM
Bu arada 'Agnostik' rumuzlu yorumcunun sözleri de bir çırpıda 'Agnostik aklın ilkeleri' oluvermiş.
Okuyan, araştıran birisi olarak, herhangi bir felsefi akım konusunda kendini öyle niteleyen bir okurunuzun söylediklerinden çok daha fazla referansa sahip olmanızı umardım.
Yazan: Balbazar Tarih: February 16, 2009 11:40 PM
Dehrose "arşivlik" bir metin senden gelmiş. Bu kadar basit bir şeye mi takıldın? En temel olana...
"Allah irade etti zinayı, öyleyse ben nasıl onun iradesine karşı geleyim" öyle mi?
"Çelişki" buldun demek. Tebrikler. Büyük iş başarmışsın, ne kadar da kendinden emin bir üslubun var.
Bilmiyorum programcılık konusunda bilgin var mı. Ancak kader mevzuunda en iyi örnek programcılık mantığıdır bence.
Basit bir dille anlatmaya çalışayım "irade-i külli" ve "irade-i cüzi" olayını.
Şimdi ben bir program(insan) yazdım.Kod yazarken bazı bilgileri programın kayıt dosyalarına yüklemiş oluyorum(İçgüdüler,Bellek,Beceriler).Yani program çalışırçalışmaz(doğumdan itibaren) bu dosyalar ram e yükleniyor(kullanılmaya hazır biçimde zihinde) program çalışmaya başladıktan sonra bilgisayar veya kullanıcı ona girdiler gönderiyor. Bir tuşa basmak, fare ile tıklamak ya da başka programlardan gelen mesajlar gibi(insan insan arasında ve insan ile evren arasındaki her türlü etkileşim)programın kayıt dosyalarının yanı sıra bir de "bytecode"u yani kodları var(çalışma ilkeleri=irade) Kodlarken girilen bu talimatlar birçok sınama, karşılaştırma ve işlem içeriyor. "Şu durumda şöyle, aksi halde böyle" tepki vermesi kodlanmış program için.Yani bilgisayar veya kullanıcıdan gelen farklı uyaranları kendi bytecode unun gereklerine göre ele alıyor ve karar veriyor.Gereği ne ise onu yapıyor.(İnsan ve çevre ile olan etkileşimlerde iradesini kullanarak kişiliği doğrultusunda seçim ve kararlara sahip) Kritik nokta ise şu: program bir seçimi yaparken onun aksi yönde bir seçim yapmasının sebebi "kendi kararı" + "çevre şartları"dır. Programcının bu etkileşim alanına dahil olup müdahale etmesi gibi bir şey yok(Çünkü buna gerek yok)
Örneğin klavyeden "esc" tuşuna bastığında bazı programlar kendini sonlandırır ancak bazıları tepki vermez. Örnek, tepki vermeme sebebi kodlarında esc tuşu için "kapan" bilgisi bulunmaması olabilir, ya da bu bilgi bulunduğu halde o sırada işlemci meşgul olduğu,tıkandığı için bu işlem gerçekleşmiyor olabilir. Her iki durumunda bilgisayardaki yansıması "kapanma" eyleminin gerçekleşmemesidir.
Bir enkazda iki yaralı buldun su isteyip istemediklerini sordun. İkisi de cevap vermedi. Biri Türkçe bilmediği için anlamadı ve cevap vermemeyi tercih etti. Diğeri ise aldığı yara sebebiyle kan kaybettiği için istediği halde konuşamadı. Hem seçimler hem de bu seçimlerde kısıtlayıcı olabilen şartlar var. Nedir bu şartlar? Evren kanunları ve sosyal ilişkiler örneğin. Uçmak istesen de uçamazsın yer çekiminden dolayı. Örneğin şu anda monitörü kapatmak isteyebilirsin, bunun için gerekli güce sahip de olabilirsin. Ancak tam uzandığın anda telefonun çalar, acilen çıkman gerekir ve bu monitör açık kalır.
Bilgisayar örneğinde en can alıcı nokta şu: Kısıtlayan şartları yani bilgisayarı ve kullanıcıyı da programı kodlayan aynı kodlayıcı yazmıştır. Dolayısıyla bu sistem içerisindeki her türlü etkileşim onun iradesine(dilemesine) tabidir. O işlemciyi meşgul olduğunda gelen istekleri önemsemeyecek biçimde tasarladığı için esc tuşuna cevap gelmedi. O esc tuşuna bir fonksiyon atamadığı için esc tuşuna cevap gelmedi. Fakat bu sırada bir program tuşa cevap vermemeyi seçerken, diğeri cevap vermemeyi kendi bytecode ları doğrultusunda karara bağladı.
Hem "kodlanan"ın seçim alanı var, hem de "kodlayan"ın karar ve iradesi var aynı anda ve tam bir ahenk içinde.
Kodlayıcı bilgisayarda olup biten her şeyin tam hakimi zira nasıl işleyeceğini en ince ayrıntısına kadar belirleyen O'dur. Aynı zamanda program da kendisine ayrılan alan içinde seçim ve karar işlerini yürütebilmektedir. O bu seçim ve kararları gerçekleştirirken kodlayıcı onu engellemek için fişi prizden çekmiyor, ya da ctrl + alt + del yaparak işlemi imha etmiyor. Çünkü tam bu noktada görmek istemediğiniz bir şey var.bilgisayar ve program analojisinden harici, olmazsa olmaz bir ilişkiyi bu örneğe dahil etmek zorundayız.Programı ve bilgisayarı bağlayan o sağ alt köşedeki dijital saat, kodlayıcıyı bağlamamaktadır. O saati de kodlayan ve onu ilk kez çalıştıran aynı kodlayıcıdır. Kodlayıcı bu sistemin zamanının dışında yer aldığından seçim ve kararlara müdahale etmesi ya da onları dilemesi sistemin iç dinamikleriyle düşünülemez. Burada anlatılan "görevi sonlandır" yapmak değildir. Bu yüzden programın o sistem içerisinde özgürlüğü vardır. Fakat dijital saatinde kodlayıcısı olan kudretin tüm bu kodları yazdığı bir zaman YOKTUR.yani sistem zamanıyla ölçülebilecek, kıyaslanabilecek, anlamlandırılabilecek bir zaman mefhumu kodlayıcı için söylenemez. Bu durumda kodun yazılmış olması ona her an hakim olmak için yeterlidir.
Bu ilişkiler ağına benzer biçimde İrade-i külli irade-i cüz'i yi çevrelemektedir. Onun dilemesi dışında hiçbir şey vuku bulamaz. Ve onun dilemesi insanı seçimlerinden "sorumsuz" kılmaz, ona ayrılan seçim alanını izah ettiğimi umuyorum böylece.
------
Şimdi iki önemli not:
1- Bu anlatımda "önkabuller" ya da "dogmatik çıkış noktaları" olduğunu sakın söylemeyiniz. Zira sizin eleştirdiğiniz nokta islam ve inanç kavramlarının iç ahengidir. "Çelişki" olduğunu iddia ediyorsunuz. Bir şey kendi iç dinamikleriyle değerlendirilerek çelişik olup olmadığına bakılır. Bu nedenle Allah'ın zamandan mekandan muaflığı, her şeye yeten kuvveti için hiçbir eleştiri yapamazsınız. Siz bunlara inanmıyor ya da kabul etmiyor olabilirsiniz. O başka tartışma.Ancak çelişki bulduğunuzu iddia ediyorsanız sistemin kendi kuralları dairesinde düşünmek zorundasınız. Aksi takdirde siz kendinizle çelişmiş olursunuz.
2- Allah'ın dilemesi, müdahalesi, değiştirmesi, vermesi, alması, saptırması, göndermesi vb durumlarda dikkat edilmesi gereken bir nokta var. Kapasite olarak "üst" olan "ast" olana ancak onun seviyesine inerek bir şeyler aktarabilmekte kendimiz de gözlemliyoruz ve eğitim bilimi de bunu söylüyor. Örneğin,
bilgisayarın bekleme moduna alınmasını 5 yaşında bir çocuğa anlatırken "bilgisayar uyuyor" diyen bir baba gerçekten bilgsiayarın biyolojik bir canlı gibi uyuduğunu mu ifade etmektedir? Yoksa çocuğun kendi kapasitesi doğrusunda bu bilgi için doğru bir algılama geliştirmesini mi sağlamak istemektedir? Sözün özü "mecaz"
Bu nedenle "Bakın hem saptırıyor hem de sorumlu tutuyor ;)" cümlesi bu iddialı tarzınıza hiç uymadı. En basit olanı bile fark etmemiş bulunmaktasınız. Allah'ın, birbirine insan açısından zıt olan iki fiili de işlediğini ve kendiyle çeliştiğini düşünmek, bilgisayarın gerçekten uyuduğunu sanıp üzerine battaniye örtmektir. Allah'ın fiilerini insan fiileri olarak görmek, bilgisayar uyuyunca üşümesin diye üzerine battaniye örtmektir. Bilgisayarın "uyuması" nasıl ki insanın uyuması ile aynı şey değil, Allah'ın mutlak dileme kudreti insanın bir şeyi dileyip de yapması ile aynı şey değil. Bunlara dair hiyerarşiyi açıkladım.
---------
Sayın dehrose, google, altavista, yahoo hatta baidoo da aramayı deneyin bakalım bu metni nereden "kopyala yapıştır" yapmışız.
Saygılar
Yazan: EYZ Tarih: February 17, 2009 2:19 AM
"Kuran Allah'tandır, çünkü Allah'tan geldiğini soyluyor gibi totolojiye , şartlanmaya saplanmışsınız"
Hımm, demek inananlar bu totolojiye saplanmış gidiyorlar. Bunu da göremiyorlar. Pek gafiller yani.
Peki sizin "kendi üzerine etkili bir kabul"e bağlı olmayan herhangi alternatif bir sistem öneriniz var mı ? Siz bu gafleti aştığınıza göre başka bir şey buldunuz herhalde bu şarta uymayan. Bu nedenle de bunu yanlış,eksik ya da geçersiz bularak vazgeçtiniz
Nedir o sistem acaba? Çok merak ettim.
arada Freud lafı geçince aklıma takıldı. Bilim mi yoksa bu sistem ? Umarım öyle değildir. Yoksa bu iddialı ve "saplanma" ithamıyla sonlanan cümlenin sahibi kendisi asıl saplanmış durumdadır.
Zira, bilim sadece ve sadece bir bilgi elde etme ve organiz etme yöntemidir. Kendi koyduğu şartlar vardır ve bu şartlara uygun bulduklarını "doğru" "geçerli" sayarken uymayanları reddederek "bilim dışı" der. Peki bilimin kurallarını kim koymuştur?
Kendisi koymuştur. Kur'anın ilahi olduğunu Kur'an söylüyor diyerek bunu reddeden birisinin bilime de inanmaması gerekmektedir. Zira bilimsel verilerin doğru ve geçerli olması için kullanılan ölçütleri belirleyen de yine bilim olduğuna göre DURUM TIPATIP AYNIDIR.
Tutarsız biri olduğunuz gibi bir zanna kapılmıyorum asla, hüsn-ü zanda bulunuyorum.Bu durumda siz ve sizin gibi düşünen insanlar bilimi de kabul etmiyorlar demektir.Bu da bir seçimdir saygı duyarım. Ama "hayır bilimi kabul ediyorum" derseniz "saplanmış olma" ithamını aynen ve 2 katı ile size iade ediyorum.
-----
Bilim konusuna girmişken sıkça geçen bir konuya da atıfta bulunmak gerek. Ateist katılımcılarda "dogma" kavramı çok popüler ve genelde bunu söz konusu bilginin değersiz, geçersiz olması anlamında adeta bir hakaret olarak kullanıyorlar çoğu ortamda kimi zaman burada da. Ancak bilimi ateşli bir şekilde savunuyorlar.
Soru: Havaya attığım taş neden yere düşüyor?
Bilimin cevabı: Yapılan deneylere göre bunun nedeni çekim kuvveti
Soru: Bu çekim kuvvetini kaynağı ne?
Bilimin cevabı: Sınamalara göre kütle bu çekim kuvvetini meydana getiriyor.
Soru: Peki kütle neden çekim kuvveti oluşturuyor?
Bilimin cevabı: Pek emin değilim. Farklı teoriler var. Ama bunu sınaması güç. Einstein kütlenin uzay-zaman eğrisini çökerttiğini söylüyor bu nedenle büyük çöküntüler küçükleri kendisine çekiyor.
Soru: Peki bu teori doğru ise, kütle neden uzay-zaman eğrisini çökertiyor?
Bilimin cevabı: ??????
Soru: Evet, cevabı daha çok bekleyecek miyim?
Soru: Peki kütleni yarattığı bu çökertme etkisi niye itmeye değil de çekmeye sebep oluyor?
Bilimin cevabı: ÇÜNKÜ ÖYLE
Einstein'in bir sözüne atıfta bulunayım burada:"Evrenin en anlaşılmaz tarafı onun anlaşılabilir olmasıdır"
Bilimin evrenin "anlaşılabilir" yani "bazı kanunlar dahilinde" yani "belirli bir seçim doğrultusunda" davranmasına dair hiçbir açıklaması yoktur. Çünkü bilimin kendisi zaten evrenin bu şekilde işleyen bir mekanizma olduğu kabulü üzerine kuruludur. Eğer taşı yere attığınızda düşüyor olmasını gözlemleyip taş ile yer arasındaki bir çekim sebebiyle olduğunu düşünüyorsanız bu bilimsel düşüncedir. Ancak bir kez daha taşı yere attığınızda yere düşeceğine dair kendinizi nasıl ikna edersiniz ? Bilimle mi? Hayır.Buna dair kanıtınız nedir? Evrenin kendi dinamiklerine sahip ve bu dinamiklere sadık işleyen bir ŞEY olduğunu KABUL EDERSENİZ, yani buna İNANIRSANIZ.
Tabi "ben hiçbir kabulü kabul etmiyorum" deme hakkınız da var. "Dogmatik" kaynaklı bilgileri değersiz ve geçersiz buluyorsanız bilimin üzerine kocaman bir çizgi atmanızı öneririm.
Aksiyom, Varsayım ve Sayıltı terimleri neye denk düşer ve bilimde ne sıklıkla ne önemde kullanılırlar bir araştırmakta yarar var.
Bir bilginin değeri ve geçerliliği açısından "dogmatik" ya da "kabule dayalı" olması iyi bir ölçüt mü onu da derin derin düşünmenizi tavsiye ediyorum bu bakış açısıyla. Zira öyle bir bilgi kaynağı bulursanız bizi de haberdar etmenizi isteyeceğim.
Not: Bay Freud'un kuramının olmazsa olmazı "bilindışı" dediği şeydir. Cinsellik ve Saldırganlık eğilimlerinin tüm davranışları etkileyen/belirleyen temel faktörler olduğunu söyler Freud. peki bunları belirleyen nedir? Freud'un cevabı "bilinçötesi"dir. "Bilinçdışı" bazı güçler insanı yönlendiriyormuş. Sahi, Bilindışı diye bir şeyi "bilimsel" tezine koyan, kuramını buna dayandıran, büyük prestij gören, hala görmekte olan sayın Sigmund Freud'un "bilinçdışı" yada "bilinçötesi" dediği şeyin varlığının "bilimsel ispatı" var mıdır? Ben söyliyim. Yok, Freud'un öyle bir çabası olmamış. Nedense hiçkimse tezini "dogmatik" bir kaynağa dayandırdığı için ona tepeden bakmamış, hatta "büyük bir bilimadamı" oluvermiş.
Yazan: Anonymous Tarih: February 17, 2009 3:17 AM
dehrose;
bakıyorumda sahip olduğunuz iman ölçerle benim imanımın ne durumda olduğunu saptayıp,ikiyüzlülüğümü ortaya çıkarmışsınız bir çırpıda...
"bir düşünün; tanrı varsa ve siz bunu kabul etmezseniz, gerçekten cezalandırılacaksınız demektir. ama şayet tanrı yoksa, ona inandığınız için bir şey kaybetmezsiniz. öyleyse en mantıklı olan; varlığını kabul etmektir."
pascal a ait olan bu sözün, müslümanlar için birşey ifade etmesede ateistler ve özellikle bilinemezcilik fikrini savunan agnostikler için o kadar da basit olmadığını düşünüyorum ben.
Yazan: casper Tarih: February 17, 2009 6:00 PM
Özellikle İslam ülkelerinde kendi seçmini ateist/dinsiz olmaktan yana koyanların BÜYÜK ÇOĞUNLUĞU, yıllar süren gözlemlerime göre, ateist olmaktan ziyade anti-islamdır. Mesela, Turan Dursun ve İlhan Arsel, ve bu ikisinin bızdık/yaramaz şakirtleri, bir ateist felsefe üretemezler, ateistçe duruşlarından ziyade, kurgusal ve göreli bir "anti-din" bile değil, "anti-islam" özellikleri baskındır. Mesela, Tanrı'ya inanmadıkları-Tanrı'yı tamamen yadsıdıkları halde, Kuran'da ya da peygamberin davranışlarında "eksiklik" arayıp, "aha bakın böyle bir eksilik/hata var, dolayısıyla bu kitap/kişi tanrısal olamaz, zira olsydı böyle bir eksiklik/hata olmadı" diyerek [aslında bu bakış açısı 'tanrısal'ı kabul etmektir; kendi içlerinde düştükleri mantıksal tutarsızlığı IQ>100 olanlar farkederler], aslında maksatlarının bilinçaltlarında yatan nedenlerini açığa çıkarırlar. Bu, ateizm ve ateistce duruşun üretimi değil, anti-islam olan, misyonerce bir tutumdur. Ve böylelerine cevap vermeye çalışmak, havanda su dövmekten öteye gitmez. Emeğinize ve enerjinize yazık.. Kur'an'ın deyimiyle: "oyalanadursunlar" :)
Yazan: HermeS Tarih: February 18, 2009 12:25 AM
@EYZ;
Felsefe bölümünde okuyorum, ancak, yaptığın analoji hatasını gorecek kadar programlama bilgim var.Ayrıca, bahsettiğin durumun kuranın tanrısıyla bir alakası yok, bu yuzden sizi deist dusunerekten cevaplıyorum.
Ortaya cıkan program,değişken veya secenek kümesindeki tüm değerleri bile alabilir.Ama sonuc olarak değişkenlerin aldığı degerleri sen belirledin.
Teorik olarak bir degiskenin farkli degerleri alabilecek olmasi onun ozgur iradeye sahip olduğu anlamına gelmez.
Bu mantıkla bir robotta ozgur bir fail.
Bir robota karşılaştığı duruml(rla) ilgili, kendi seçebileceği veya tamamen raslantısal/tepkisel olarak ortaya çıkan "seçenekler" sunabilir(sin)iz.
Fakat sonuc itibari ile robot'umuzun binlerce seceneği olsada ona bu seçenekleri biz vermiş olacağımızdan, aslında gerçek anlamda bir özgürlükten bahsetmek mümkün değildir, çünkü verdiğimiz seçeneklerin yine dışına çıkamayacaktır.
Zaten tanrının tanımlanması kısmında ,dinlerin(insanların) tanrıya verdikleri niteliklerin ortaya cıkardığı paradokslar, sorunlar boyle bir varlığın mumkunluğunu yok ediyor.Bir kac soruyla tanrı kavramı iflas ediyor.
Tanrı'nın kendi kendini yok etmeye gücü yeter mi?
Tanrı'nın kendinden daha guclu bir tanrı yaratmaya gucu yeter mi?
Tanri’nin varolan bilgisinin ona nereden geldiğini bilebilir mi?
Bu sorular karşısında allah sonsuz biz kısıtlı aklımızla anlayamayız dersen , hani allah akılla bilinirdi diye sorarız elbette?
Zamandan ve Mekandan munezzehliği inceleyelim.Sizi yine deist olarak dusunuyorum,çünkü kuranın tanrısının zamana ve mekana tabii olduğu ortadadır.
Kendi katında yıllardan bahsedilir,meleklerin ona ulaştığı, bazılarının onun arşını tasıdığı, hatta arşının su uzerinde olduğu bile soyleniyor.
bu durumdan mecazidir diyerek sıyrılacaksın.Fakat,kuran kendini apacık , kolay anlaşılır olarak tanımlamıyor mı?
Bu yuzden mecazın ne işi var? Mecaz ise bulunduğu dille anlam kazanır, evrensel bir kitapta ne işi var?Her musluman arapca ogrenmek zorunda mı?
Şimdi gelelim, kişisel tanrınızın zamandan munezehliğine:
Zaman, nedensellik ilkesi gereğince fenomenlerin vuku bulduğu boyuttur.A fenomeni herhangi bir anda B olayına neden oluyorsa, o andan önce B olayı vuku bulmamış demektir, haliyle mutlaka A, B den once var olmalı.
Evrenin başlangıcına denk düşen zamanın başlangıcını bu bilgi- tanım ışığında inceleyelim.
Zamanın başlangıcı evrenin başlangıcıyla örtüşüyorsa; zamanında nedeni olmalı, fakat tanım gereği zaman olmadan bir şeye neden olma sureci gerçekleşemez.
Aynı mantığa tanrıya uyguladığımızda,tanrının zamansız olarak tanımlanması , onun hiç birşeye neden olmamasını sağlar.Çünkü zaman yoksa neden olma gibi bir durumda yoktur.
---
Önemli gördüğüm yorum buydu, zaman bulursam diğer yorumcularıda özellikle Hermeside cevaplarım, kendisi bu aralar en buyuk eglence kaynaklarım arasında.
Esen,özgür kalın
Yazan: Dehrose Tarih: February 18, 2009 3:47 PM
Dehrose, her zaman beklerim, gel çekinme, zira uzun zamandır palyaço/şaklaban görmemiştim buralarda, eksik olma, sayende bu eksikliği hissetmiyorum, senin gibilere ihtiyacı var bu sitenin, biraz gülmek kimin hakkı değil ki? :)))
Yazan: HermeS Tarih: February 18, 2009 5:55 PM
Kuran'da adeta saplantılı bir biçimde belli hatalar ayıklamaya çalışmanın insanı nasıl yanıltabileceğini bir örnekle göstereyim.
Buradaki temel espri biraz sonra sizin de göreceğiniz gibi, bulunan bu hataların her zaman bizim yanlış bilgi veya yorumlarımızdan kaynaklanma ihtimalidir. Hele Kuran gibi çağların muazzam bir şekilde değişen ve gelişen bilimsel birikimine her zaman meydan okumuş ve alt edilememiş bir kitapta hata ayıklamaya çalışırken bu ihtimali iyice dikkate almalı ve mütevazı olmalısınız. Evet, kabullendiğinizi iddia ettiğiniz bilimsel ilkelerin gereği olarak, Mustafa Beyin yukarıdaki yazısında size anlatmaya çalıştığı üzere, elde ettiğiniz "bulgular" hakkında şüpheci olmalı, "ben şunu bunu kesin bir şekilde ispatladım" demekten, makulen mümkün olduğu kadar, imtina etmelisiniz.
Evet, örneğe geçelim.
Kuran'da ayla beraber güneşin de kendi yörüngesinde döndüğünden söz edilir. Kuran'ın ilk muhatapları bunu ay gibi güneşin de arz (dünya gezegeni) etrafında döndüğü şeklinde anladılar.
Fakat buraya bir parantez açalım: Bir bakıma, Kuran'ın ayeti değil, fakat eskilerin bu ayeti bu şekilde anlayışı fiziksel olarak yanlış bir anlayış diye düşünülebilirdi. Ama aslında diğer bir bakıma bu bilimsel olarak bile çok yanlış bir anlayış da değildi. Çünkü günümüzdeki fizik ilminin bize öğrettiği gibi, evrende mutlak sabitlik diye bir şey yoktur. Evrenin kendisi de, içindeki gök cisimleri de sürekli hareket halinde oldukları için ve diğer bazı nedenlerle, bilim adamları hareketi tanımlayacakları zaman belli bir noktayı sanki sabitmiş gibi kabul ederler. Meselâ içinde yaşadığımız arz gezegenini sabit kabul edebiliriz: Çünkü pratik olarak bu gezegen biz sıradan insanlar için sabittir ya da öyle davranır. Bu anlamda güneş bizim ve dünyamızın etrafında dönmektedir diye, bilimsel anlamda bir hataya düşmeden bile pekala düşünülebilir. Bu yüzden bu ayeti yukarıda belirttiğimiz basit şekliyle anlayan eski Müslümanlar bu anlayışlarında pek haksız sayılmazlardı.
Evet, şimdi açtığımız parantezi kapatalım ve Kopernik devrimiyle devam edelim.
Daha sonra dünyanın "mutlak anlamda" sabit zannedildiği dönemler, Kopernik'in dünyanın hareket ettiği şeklindeki bulgusuyla sona erdi. Kopernik, evrenin merkezine güneşi oturttu, onun sabit olduğunu söyledi ve dünyanın da güneşin etrafında dönen bir cisim olduğunu belirtti.
Kopernik'in evren modelinin fazla ötesine geçememiş insanlar hâlâ dönenin sadece ay ve arz olduğunu, güneşin sabit olduğunu ve dönmediğini zannediyorlar(dı)! Böyleleri hâlâ bile muhtemelen halk arasında çoğunlukta olabilirler.
Evet, Kopernik modelini dikkate alan insanlar Kuran'ın burada yanlış söylediğini düşündüler, belki hâlâ bile düşünüyorlar. Ellerinde böylece kesin ispat olduğunu sanıyorlardı. Evet ellerinde bir tür "delil" vardı çünkü güneşin dünyanın bir uydusu olmadığı, aksine dünyanın/arzın güneşin etrafındaki bir uydu olduğu ortaya çıkmıştı. Fakat bu sadece ufak bir delildi. Kur'an'ın burada yanlış bir önermede bulunduğunun bir ispatı değildi, çünkü evrenin henüz keşfedilmeyi bekleyen ve bu ayeti pekâlâ haklı çıkarabilecek daha nice sırları vardı.
Nitekim bu delilin hiçbir şeyi ispat etmediği daha sonra anlaşıldı, zira Kopernik modelinin de yanlış olduğu ortaya çıktı zamanla.
Evet arzımız güneşin etrafında dönüyordu, ama güneş de hiç öyle sabit filan değildi ki! Güneşin de, bir parçası olduğu Samanyolu galaksisinin merkez bölgesi etrafında bulunan, izlediği bir rotası, bir yörüngesi vardı. Güneş de aynı ay gibi bir yörüngede hareket ediyordu, dönüyordu.
Kur'an böylece hem daha da yukarıda anlattığımız bakış açısından hem de bu son bahsettiğimiz bakış açısından haklı çıkmıştı. İkisi de bilimsel olan bu bakış açılarından sadece biri bakımından haklı ve hatasız çıkması Kuran'a yeterken, Kuran her ikisinden de heybetli bir şekilde başarıyla çıkıyordu...
Acaba "hata ayıklamacılık" tavrının insanı nasıl yanıltabileceğini ve hiçbir geçerli neden yokken insanı Kuran hakkında yanlış bir görüşe saplayabileceğini böylece anlayabildik mi? Gerçekten kulak verenler ve farazî çıkarlarının dikte ettiği görüşleri haklı çıkarmaya çalışmak yerine asıl hakikati bulmayı hedef edinenler benimle mutabık olacaklardır.
Bazı arkadaşların ayıklayıp bulduklarını düşündükleri yukarıdaki hata ise fizik veya astronomi gibi gözlem ve deney temelli bir bilime değil de akla ve düşünceye dayalı matematik bilimine dayanıyor olabilir, ama hata ayıklamacılığın bizim eksik ve yanlış bilgi, varsayım ve düşüncelerimizden kaynaklanması ve bizi çok kötü yanıltması tehlikesi burada da mevcuttur. Arkadaşların kendisiyle uğraştığı bu spesifik örnek hakkında -her ne kadar bu konuyu daha önce mülâhaza etmemiş olsam da- ne düşündüğüme bir sonraki mesajımda geleceğim inşallah. Şimdilik burada ara verelim.
Yazan: Mehmed Mustafa Tarih: February 19, 2009 7:03 PM
Einstein 1930 yılında kutsal bir kitap yazmayı akıl edip içine'de bolca görelilik,e=mc^2 yi sağlayacak örnekler koysa üstüne birde kafasındaki toplumsal düzeni oluşturmak için ayetler eklese ne yani Einstein'ın dinine ve Tanrısına bu yüzden iman etmemiz mi gerekecekti?
Bu yanılgı da sık tekrarlanan Teistik yanılgılardan sadece biridir.Kuran bazı şeyler doğru ise=>iman edilmesi gerektiği gibi mantık hatasına hiç farkında olmadan çekilirsiniz.İlgisiz iki önermeden birinin doğru olması devamında diğer önermeyi de doğru kılacakmış gibi....
Aynı konu mucizeler içinde sık sık gündeme gelir.Ben tek bir hareketimle yada hareketsizliğimle sel yaratıp,insanları boğup yine diriltebilirim.Dirildiyseniz hala neden inanmıyorsunuz? Evet evet gene aynı mantık hatası.
Yazan: Tuncay Çavuşoğlu Tarih: February 20, 2009 1:00 AM
Mehmed Mustafa: Kuran'daki kozmolojik ayetler yalnızca birer sağduyu ifadesidir. Hiç bir bilimsel gerçeğe işaret etmiyorlar. Aşağıdaki alıntı, benim bir çalışmamdandır.
‘SAĞDUYU’ İFADESİ OLAN KUR’AN-I KERİM AYETLERİ
Kur’an-ı Kerim’den alıntı yaptığım aşağıdaki ayetler tam anlamıyla birer ‘sağduyu’
ifadesini yansıtmaktadır:
KEVNİ (KOZMOLOJİK) AYETLER:
Ra’d Suresi (2) “Görmekte olduğunuz gökleri direksiz olarak yükselten, sonra Arş’a istiva eden, güneşi ve ayı emrine boyun eğdiren Allah’tır. (Bunların) her biri muayyen bir vakte kadar akıp gitmektedir.”
Bu ayetteki direksiz gökler ve akıp giden güneş ile ay, tam anlamıyla yerden gökyüzüne bakıp anlam çıkartan sıradan insanın ‘sağduyu’ ifadesidir. Bilim ilerledikçe gökyüzü, güneş ve ay hakkındaki bilgiler artmış, gökyüzünün yükseltilmiş bir kubbe olmadığı, güneşin dünyanın tavanında değil, dünyanın güneşin çevresinde hareket eden bir gezegen olduğu gerçeklerinin kanıtlanması ile bu ayetin anlamı kalmamıştır. Bir diğer deyişle, bilimsel yöntemle değerlendirildiğinde, bu bilgiler yanlışlanmıştır. (Bu ayetteki ‘Arş’a istiva etme’ anlayışı ilerki bölümde dinler tarihi açısından değerlendirilecek, M.S. 1. yy.dan itibaren Filistin’de Yahudi çevreler tarafından uygulanmış olan ‘merkabah mistisizmi’ ile benzerliğine ayrıca değinilecektir.)
Lokman Suresi (29) “Bilmez misin ki Allah, geceyi gündüze ve gündüzü geceye katmaktadır. Güneşi ve ayı da buyruğu altına almıştır. Bunların her biri belli bir vadeye kadar hareketine devam eder.”
Bu ayette de güneşin ve ayın belli bir vadeye kadar hareketine devam ettiği, yani dünya yerinde durur iken güneşin ve ayın hareket halinde olduğu bildirilmektedir. ( Belli bir vadeye kadar sözcüğünden bazıları ‘evrenin sonuna kadar’ anlamını çıkarmak isteyebilirler, ancak önceki cümlede ‘geceyi gündüze, gündüzü geceye katma’ ifadesi bulunmaktadır ki bu ifade bize Kur’an’ın bir günü ya da bir ay dönemini içeren olayı naklettiğini açıklamaktadır.)
Yasin Suresi (39): “Ay için de birtakım menziller (yörüngeler) tayin ettik. Nihayet o, eğri hurma dalı gibi (hilal) olur da geri döner.”
Yasin Suresi (5) te ‘hurma dali gibi olur da geri döner’ ifadesi ayın şekil değiştirdiğine dikkat çekmekte yani sıradan insanın gökyüzüne bakarak her ay tekrar tekrar gözlemlediği olayı nakletmektedir - ayın hilal şeklinde doğup, dolunaydan sonra tekrar küçülmesi. Dünya, güneş ve ayın konumundan kaynaklanan bir değişime ima söz konusu değildir.
İzahat gerektirmeyecek kadar açık bir biçimde ‘sağduyu’ ifadesi olan diğer kevni (kozmolojik) ayetler aşağıda belirtilmiştir:
Fatır Suresi (13): “Allah, geceyi gündüzün içine sokar; güneş ve ayı emri altına almıştır. Her biri belirtilmiş bir süreye kadar akıp gider. İşte (bütün bunları yapan) rabbiniz Allah’tır.”
Yasin Suresi (38): “Güneş kendisi için belirlenen yerde akar. İşte bu, aziz ve alim olan Allah’ın takdiridir.”
Yasin Suresi (40): “Ne güneş aya yetişebilir, ne de gece gündüzü geçebilir. Her biri bir yörüngede yüzerler.”
Zümer (5): “…(Allah) güneşi ve ayı emri altına almıştır. Her biri belli bir süreye kadar akıp gider”
Rahman (5): “Güneş ve ay bir hesaba göre (hareket etmekte) dir.”
Enbiya (33): “O, geceyi, gündüzü, güneşi, ayı…yaratandır. Her biri bir yörüngede yüzmektedirler.”
Evet, size önerim, açıklık bir yerde durun ve göğe bakın. Güneş ile ayın hareketini izleyin.
Bu pozisyonda ayetleri bir kere daha değerlendirin!
Yazan: nilgün Tarih: February 22, 2009 2:02 PM
Nilgün Hanım, Kuran'daki ayetler ilk muhatapları da dahil bütün muhataplarına seslenir ve bu yüzden onların gelecekte ve geçmişte ve hal-i hazırda yaşayan tamamının sağduyu ve bilgi seviyesini dikkate alır. Bu, Kur'an'ı telif edenin kendisinin de sadece sağduyuyla hareket ettiği, bilmeden konuştuğu anlamına gelmez. Sizin yukarıda örnek verdiğiniz "ayın hurma dalı gibi olup geri dönmesi" ifadesi de bizim yani insanların bakış açısından şahit olunan "ay görüntüsü"nün durumunu anlatır. Dolayısıyla burada şaşılacak ya da hata bulunacak bir şey yoktur.
Güneşin döndüğü ile ilgili ayetlerin her bakımdan ne kadar isabetli olduğunu da zaten yukarıdaki yorum yazımda izah etmiştim. İsterseniz oraya tekrar bakabilirsiniz.
Ben yukarıda bazılarının bahsettiği Kur'an'daki miras hesaplarıyla ilgili ne düşündüğümü de yazacaktım sahi. Şimdi bu bilgisayarı bırakmam gerekiyor. Bir dahaki sefere inşallah.
Yazan: Mehmed Mustafa Hamdi Tarih: February 22, 2009 9:27 PM
Mehmet Mustafa Hamdi: Yalnız hurma dalı değil, hepsi gökyüzüne bakan adamın algıları. Ve hepsi de bu! Güneş ve ay bir yörüngede akar derken, gökyüzünde güneş ve ayın izlediği yolu söylüyor; bizim uzay araştırmalarımızı değil. Öyle olsaydı, hiç değilse bir bağlamda heliocentric teoriye işaret ederdi. Heliocentric teori MÖ 200 yılından beri biliniyordu ama her ne hikmetse, 20-21.yy.da Kuran'ın bunları içerdiği iddia edilir oldu. Kuran yol gösterici değil mi? Hani ya? Bize yol gösterecğine, bilimi ve toplumsal gelişmeyi izleyip onlarla birlikte evriliyor!
Önceki yorumumu sizin yukarıdaki kozmoloji izahlarınıza cevaben göndermiştim zaten.
Bu çürütülmüş ve çelişkili bilgilere inanarak yaşamak sizin tercihiniz. Ben size insan olduğunuz için saygı gösteririm ama kanıtsız inancınıza saygı gösteremem.
Yazan: nilgün Tarih: February 23, 2009 9:43 PM
Nilgün Hanfendi, hele Güneş-merkezli/Heliocentric teori çağlar boyu çok az kişi tarafından doğru kabul edilmiş, yani çok az kişinin dünyasında bir anlama sahip olmuşken ve yukarıda izah ettiğim gibi aslında doğru da değilken, Kur'an'ın müellifi olan Allah ne diye bu teoriye açık işaretlerde bulunma ihtiyacı duysun? Sizin eleştirel mantığınız bu mu? Yazarları yazdıklarıyla değil de "şunu yazmalıydı bence, bunu yazmalıydı, ı'ı beğenmedim, ben beğenmediğime, aklıma yatmadığına göre de bunu bilgili bi insan yazmış olamaz" filan diye değerlendirmek? Ne kadar yanlış bir yaklaşımdır bu, hiç fark eylemez misiniz? :)
Kur'an fen-bilimlerine ve teknolojiye yol filan göstermez, böyle bir hedefi umursamaz bile hanfendi. Bunu nereden çıkardınız acaba çok merak ediyorum doğrusu. Kur'an'ın kendisine bakarsanız ne konuda yol gösterdiğini görürsünüz zaten. O, kendini müminlerin kalbine bir şifa, bir moral kaynağı ve kâfirlere bir tehditkâr/aklı başa getirici bir uyarı olarak niteler. Kendini bir "zikir" ya da "tezkire" yani insanın zaten fıtratında/tabiatında olan gerçekleri hatırlatan bir metin olarak tanımlar sık sık. Amacını kesin bir şekilde bir çok ayette bu olarak belirler. Uyarının ilerideki teknolojik gelişmeler değil, doğrudan kıyamet/mahşer/ahiret günüdür. Şifadan kast edilen de kanserin tedavisini öğretmek değil, hayatın --özellikle imana karşı savaşan ya da insanlara kötülük yapan insanların oluşturdukları-- zorlukları karşısında insanın kalbinde oluşan acılara merhem olmaktır. Ben her ne zaman Kuran okuduysam bu ayetleri başka türlü anlamadım, başka türlü anlayanlara da hâlâ şaşarım.
Hem Kur'an'ı hem de Peygamberi yoluyla vaz' ettiği farzlar ve dolaylı olarak sünnetler yoluyla Allah teâlâ, bu uyarıyı hakkıyla dinlemiş olmak için neler yapılması gerektiğine dair belli başlı esasları da belirler, o kadar. Yani Allah'ın önemsediği şey, insanlığın bilimsel aydınlanması değil, ruhî ve manevî aydınlanması, kıyamet günündeki sorguya hazırlıklı çıkmasıdır. Allah, mekanik zekâyla ve teknolojik ilerlemeyle kafayı bozmuş pozitivist ve bilimci bir düşünür değil, insanların kalplerine bakan ve onlara sadece kalplerindeki iyiliğe, merhamete, insan ve Tanrı saygısına göre değer veren Yaratıcıdır.
İşte bunun için Allah Kur'an'da bilimsel tarifler veya teknolojik ipuçları vermez. İnsanları ikna etmek için de bunları gerekli görmez, bilâkis zararlı görür, çünkü zaten yeterince kanıt vermiştir yarattığı tabiatta ve insanın kendi zihninde. Lâkin Peygamberine -salat ve selam ona olsun- indirdiği kitapta da kendi yarattığı tabiat hakkında yanlış, hakikate muhalif bilgi vermesi elbette düşünülemez. Bu durumda yalan söylemiş olurdu ki Allah bunu asla yapmaz. Benim size anlatmaya çalıştığım işte budur.
Ortada çelişkili ve çürütülmüş Kuran esaslı bilgiler diye bir şey yok. Sadece sizin ve sizin gibi bazı diğerlerinin Kur'an'ı çelişkili ve çürütülmüş görme hususunda bir gayretiniz var maalesef. Ben de size bir insan olduğunuz, Allah'ın yarattığı bir canlı ve bir insan ve Adem babamla Havva anamdan kardeşim olduğunuz için saygı gösteririm; ama sizin aklınızın "ihata edemediği", tam olarak kavrayamadığı şeyleri aceleyle yalanlamaya yönelik dürüstlüğe aykırı gayretinize asla hürmet edemem muhterem Nilgün hanfendi.
Yazan: Mehmed Mustafa Tarih: February 24, 2009 8:24 PM
Mehmed Mustafa: Beyefendi, aman Adem babanız ve Havva ananızdan kardeşiniz olmayayım. Zira aklımın 'ihata edemediği' ni sandığınız ama sizin aklınızın 'ihata edemediği' bir ensest ilişki çocuğu olmaktansa hayvanlar aleminin üyesi olmayı tercih ediyorum. Bence siz de nasıl bir açıklamaya hürmet ettiğinizi tekrar gözden geçiriniz.
Yazan: nilgün Tarih: February 26, 2009 11:08 PM
Sayın Nilgün demişsiniz ki:
---------
Mehmed Mustafa: Beyefendi, aman Adem babanız ve Havva ananızdan kardeşiniz olmayayım. Zira aklımın 'ihata edemediği' ni sandığınız ama sizin aklınızın 'ihata edemediği' bir ensest ilişki çocuğu olmaktansa hayvanlar aleminin üyesi olmayı tercih ediyorum. Bence siz de nasıl bir açıklamaya hürmet ettiğinizi tekrar gözden geçiriniz.
---------
Evrim teorisinin evrimciler arasındaki farklı yorumlarından birine göre de Homo Sapiens türü Neandertal ve Erectus türlerinden (ki bunlar benim anlayışıma göre ayrı birer tür değil fakat birer ırk idiler ama burada konu bu değil) gen filan almadan ya da sonradan, biraz evrimleştikten sonra alarak, doğrudan ilk Sapiens çiftinden meydana geldi. Bu sapiens çifti iki (?) diğer erectus filan çiftinden meydana geldi, deniyor, ama artık sapiens diye ayrı bir tür oldukları için herhalde evlatları kendi aralarında çiftleşmek zorundaydı. Yani evrime göre de ilk insanların sizin "ensest" diye nitelendirdiğiniz bir ilişki sonucunda çoğalmış olmaları çok muhtemeldir!
Her neyse, yukarıda yazdığımı çok deşerek araştırmadım, bir yanlışım olup olmadığını evrime bu kadar inanan siz araştırıverin, ama lütfen sırf beni yalancı çıkarmak için gerçeğin işinize gelmeyebilecek yerlerini saklamayın.
Kaldı ki ensest ilişkinin günah, yasak, kötü olması için, hatta böyle bir ilişkiye "ensest" yaftasının vurulabilmesi için ensest olmayan ilişkilerin mümkün olması gerekir. Hz. Adem'in çocuklarının kardeşleriyle evlenmeleri kötü birer ensest ilişki filân olamaz. Böyle ilişkiye ensest diye tiksintiyle bakanlara, "n'ayır, n'inanmıyorum Allah böyle bir işe imkan vermiş olamaz" diyenlere hakikaten ben acırım, iyi muhakemede bulunamıyorlar, acep nedendir, diye.
Ayrıca Nilgün Hanımefendi, siz de benim gibi tarih okusaydınız ve eski çağlara ait derslerden alsaydınız, yukarıdaki mesajınızda fazla iddialı konuştuğunuzu fark ederdiniz!
Bu hafta içi aldığım bir derste arkeoloji uzmanı olan yardımcı doçent tarih hocamız bize şunu söyledi: Eski toplumların bir çoğunda kardeşler arasındaki ensest evlilik tamamen yasaldı, meşruydu. Kardeşlerle evlenmek meselâ Eski Mısır'da pek yaygındı ve ahlâkî bir sorun olarak kabul edilmiyordu. Hitit kayıtlarından anladığımıza göre Hititler kardeşler arası evliliği bizim gibi kötü görüyorlardı; ama genel olarak Anadolu'daki durumun bu olduğunu söyleyemeyebiliriz. Büyük ihtimalle Anadolu'daki Hitit dışı kültürlerde de Mısır'daki gibi ensest evlilik yasal bir şekilde tatbik edilmişti.
Kıssadan hisse: Hz. Adem ve Hz. Havva'nın çocuklarını bir kenara koyarsak bile, büyük bir ihtimalle, sizin atalarınız arasında da, benim atalarım arasında da, dünyadaki pek çok insanın ataları arasında da, bir çok gerçek anlamda kardeşler-arası ensest evlilik meydana geldi, muhterem Nilgün Hanım. Bu tarihî olguyla yüzleşin ve iğrenmeyi bırakın. İnsanlar arasında muazzam bir "değişik gruplardan insanlarla evlenme" ve dolayısıyla gen karışması olduğuna göre, neredeyse muhakkak olarak hepimiz birden fazla ensest ilişkinin torunuyuz. N'apalım, eski çağlardaki vahyin ışığından uzak kalmış atalarımızın neler yaptığını bilemiyoruz. :))
Son olarak, Hz. Adem ve Havva'nın çocukları arasındaki zarurî evliliklerin ahlâka aykırı ensest evlilikler olarak nitelenemeyeceğini, bu yönden insanın yaratılışının bu izahının hiçbir yanlışlık taşımadığını düşündüğümü tekrardan belirtirim.
Yazan: Mehmed Mustafa Hamdi Tarih: February 27, 2009 6:56 PM
Mehmed Mustafa: Evrim bilimsel bir tesbittir ahlaki bir açıklama iddiasında olan ilahi bir kutsal metin değil!
Tabii ki eski toplumlarda kardeşler arası ilişki vardı ve normaldi. Adem ve Havva yaradılış hikayesi de bu yüzden Yahudiler için ters bir durum oluşturmadı. Ancak 7. yy.a gelince ve İslam açısından ensest ilişki ahlaksızlık sayılmaya başlayınca, Adem Havva açıklaması da gülünç olmaya başladı. Çünkü ensest ilişkiyi yasaklayan Allah, ensest ilişki ile tür yaratmış oldu. Aradaki farkı anlatabildim mi? Herşeye kadir Tanrı, ensest ilişkiyi ahlaksızlık/suç sayıyor ama yaratımını bu yolla meydana getiriyor. Çelişki bu noktadadır.
Yazan: nilgün Tarih: February 28, 2009 8:42 PM
Nilgün Hanım, içine düştüğünüz çelişkilerden sonra hiçbir hata etmemişsiniz gibi tartışmaya devam etmeniz ilginç doğrusu. Yukarıda şöyle demiştiniz: "Zira aklımın 'ihata edemediği' ni sandığınız ama sizin aklınızın 'ihata edemediği' bir ensest ilişki çocuğu olmaktansa hayvanlar aleminin üyesi olmayı tercih ediyorum."
Burada ensest ilişki çocuğu olmaktan iğrenir gibi yapıyordunuz, ama benim yaptığım tarihî izahattan bununla ilgili bir derdinizin aslında hiç olmadığını, bu konuyu sırf İslam'daki bir çelişkiyi dile getirmek için gündeme getirdiğinizi öğreniyoruz. Neyse, şimdi bu varsaydığınız "çelişkiyi" irdeleyim.
Ayrıca şöyle demişsiniz:
----------------
Tabii ki eski toplumlarda kardeşler arası ilişki vardı ve normaldi. Adem ve Havva yaradılış hikayesi de bu yüzden Yahudiler için ters bir durum oluşturmadı. Ancak 7. yy.a gelince ve İslam açısından ensest ilişki ahlaksızlık sayılmaya başlayınca, Adem Havva açıklaması da gülünç olmaya başladı.
----------------
Buradan, sizin Yahudilik de dahil bütün toplumlarda (kardeşler arasındaki) ensest ilişkinin normal sayıldığını düşündüğünüzü ayan beyan anlıyoruz. Oysa yine daha önceki mesajımda belirttiğim gibi, bizim profesörün söylediğine göre, BİRÇOK eski toplumda ensest evlilik normaldi, TAMAMINDA DEĞİL. Meselâ MÖ 2000'de, birleşmiş Hitit devleti öncesi Hitit kültüründe kardeşler arası ensest günah sayılıyordu. Yahudilikte de aslında günah sayılıyordu, ama meselâ Lut'un kızlarıyla ilişkiye girmesi gibi Tevrat metinleri istisnadır ve kuraldışıdır. İslâm'a göre böyle metinler, tahrif edilmiş metinlerdir; Allah'ın indirdiği metinlerin aslı değildir.
Ve inşallah anlamanız için tekrar ediyorum: Hz. Adem ve Hz. Havva'nın çocukları arasındaki evlilikler günah veya ahlaksız sayılamaz. Çünkü bunların günahkârane ve ahlaksızca kabul edilebilmeleri için başka türlü evliliklerin mümkün olması gerekirdi! Oysa başka türlü evlilik ne daha önce ne de o sırada mümkün olmamıştı! Mantık-temelli dinî-ahlakî ilkeler açısından bir anakronizm yaptığınızın farkına varın lütfen.
Ayrıca Allah içindeki bulundukları zamanlara göre Peygamberleri (aleyhimüsselâm) aracılığıyla kullarına farklı emir ve yasaklar indirmiştir! (Hz. Muhammed'den itibaren bütün dünyada son vahye uygun şartlar var olacağı için son vahiy kıyamete dek geçerlidir.) Bunu yapmak için Allah'ın sahip olduğu gerekçelerin anlaşılırlığı bence tartışma konusu bile değildir. Kuran'ı açar okursanız İsrail oğullarına haram kılınan bazı et ve yağların Hz. Peygamberin (s.a.v.) ümmetine helâl kılındığını, çünkü bu iki ümmetin farklı şartlara ve niteliklere sahip olduğunu bizzat Allah'ın bildirdiğini görürsünüz. Dolayısıyla, Allah'ın kardeşler arası evliliği Adem'in ilk oğullarına helâl, daha sonraki nesillere ise haram kılmış olmasında hiçbir çelişkili, mahzurlu ve hatalı taraf yoktur! Gayet tutarlı, normal ve mantıklıdır bu.
Saygılarımla,
Mehmed Mustafa Hamdi
Yazan: Mehmed Mustafa Hamdi Tarih: March 1, 2009 3:28 AM
Mehmet Mustafa: Benim anlayışımda ahlak mutlak değildir. Başka yorumlarımda da yazdım; ahlakı toplumsal gelişme belirler. Dolayısı ile bir milyon yıl önce, tarihin çağlar öncesi, belli bir döneminde, hayvan mı insan mı olduğumuz belirli değilken bir ensest ilişkinin, o da 'muhtemel' olabilmesi kimseyi rahatsız edecek bir durum değildir. Tekrar ediyorum, insan mı, hayvan mı olduğumuz belli değildir. Hayvandan yalnızca bir miktar farklılaşmışızdır. Bir ensest ilişki bilincimiz yoktur. Adem Havva'ya gelince, bu ikili bilinçli birer insan, 'emaneti' devralmış, aleme üstün kılınmış bir ikilidir. Bu yüzden İslam Düşüncesi'nin benimsediği, bir ebeveynden, yani Adem babamız ve Havva anamızdan gelen kardeşleriz, bu yüzden birbirimize bağlıyız açıklaması düşünce gücünden yoksun, yanlış mantığa dayanan bir ifadedir. Ensesti normal kılan iğrenç bir yorumdur. Ve ensesti yasaklayan kendi ahlak anlayışı ile ters düşer.
Ben biraz sabırsızım; onun için çok uzun yazamıyorum. (Şu anda size yazdığım en uzun yorumum) Ben de felsefe ve din bilimleri okuyorum - yani akademik bağlamda. Eski toplumlarda ensest ilişki vardır derken, kısa bir paragraf içinde ayrımlara girmedim. Yalnızca olduğunu belirttim. Hocanız tabii ki daha detaylı biçimde hangi toplumlarda, ne şekilde bulunduğunu biliyordur. Ama biz burda genelde ana fikirlerle yazışıyoruz. Somut örneklerimizi, referanslarımızı daha kapsamlı makalelerde belirtiyoruzdur - yani çoğunluk öyle yapıyordur herhalde.
Diyorsunuz ki, Allah insanların içinde bulunduğu zamana göre Peygamber ve bilgi indirir. Islam son dindir. İşte bu çok tehlikeli bir yorum. Çünkü toplumsal gelişme durmaz; dolayısı ile bu ifade bizi yakında yeni bir peygamber ve vahye ihtiyacımız olacağı anlayışına götürür. Üstelik bu yorum, Kuran'ın açıklamalarını tarihsel kılar ve günümüz için geçerliliğini ortadan kaldırır.
Diyorsunuz ki: "..Çünkü bunların (ensest ilişki) günahkârane ve ahlaksızca kabul edilebilmeleri için başka türlü evliliklerin mümkün olması gerekirdi"
Benim de eleştirim bu noktada zaten. Tanrı için böyle bir engel olabilir miydi? Farklı bir üreme sistemi geliştirirdi. Ama Tanrı ne yaptı? Sonradan ahlaksız sayacağı bir üreme yöntemini, aleme üstün kılacağı insan için, kendisi kullandı. Bu çelişki değil de nedir?
Tabii, bir ateist açısından Tanrı ve Kuran insan ürünüdür. Bu hikayeleri de, Tanrı'ya atfedilen nitelikleri de insan belirlemiştir. Dolayısı ile bu kadar eski metinlerde böyle çelişkilerin bulunması doğaldır. Ama sizin açınızdan düşünülmesi gereken bir durumdur.
Yazan: nilgün Tarih: March 1, 2009 3:38 PM
BÖLÜM 1: HZ. ADEM'İN ÇOCUKLARI VE KARDEŞ EVLİLİĞİ MESELESİ
Nilgün Hanım demiş ki:
-----------------
Diyorsunuz ki: "..Çünkü bunların (ensest ilişki) günahkârane ve ahlaksızca kabul edilebilmeleri için başka türlü evliliklerin mümkün olması gerekirdi"
Benim de eleştirim bu noktada zaten. Tanrı için böyle bir engel olabilir miydi? Farklı bir üreme sistemi geliştirirdi. Ama Tanrı ne yaptı? Sonradan ahlaksız sayacağı bir üreme yöntemini, aleme üstün kılacağı insan için, kendisi kullandı. Bu çelişki değil de nedir?
-----------------
Bu kardeşler arası evlilik hakkında sizin gibi düşünen bir Müslüman yazarı, Dücane Cündioğlu'nu, geçenlerde Yeni Şafak'taki bir makalede okudum. Hatta siz de aynı yazıyı okudunuz mu acaba diye de düşündüm. Fakat sakın "bak gördün mü senin Müslüman kardeşin bile benim gibi düşünüyor, o hâlde sen bu fikri hâlâ nasıl savunursun" deme yüzeyselliği ve kolaycılığına kapılmayınız.
Dücane Cündioğlu, insanın maymundan gelmesini de, ensest diye tabir ettiği, kaç gündür tartıştığımız bu ilk evliliklerin sonucunda üremiş olmasını da Allah'ın hikmetiyle bağdaştıramayıp reddediyor. Herhâlde demek istediği şey, Allah'ın birkaç çift Adem ve Havva yaratmış olması gerektiği. Mantıksız değil elbette. Ama bunu iddia edebilmesini sağlayabilecek hiçbir metinsel dayanağı yok gibi geliyor bana. Hatta tam aksine Hz. Adem ve Hz. Havva'yı anlatan Kur'an pasajları, göründüğü kadarıyla, bütün insanlığın sadece bu çiftten türediği konusunda sarihtirler (açık-seçiktirler).
Şimdi son mesajınızdaki itirazlarınıza da cevap vereyim.
Allah kardeşler arası evliliği sonraki nesiller için ahlaksız saydı; ama buradan, sonraki nesillere ahlâksız sayıldı diye, geri dönüp ilk nesil için de ahlâksız sayılmalıydı dersek hata ederiz. Çünkü okuduğum kadarıyla eski İslâm âlimleri de belirtmişlerdir ki İslâm'a göre hiçbir eylem doğrudan içsel, özsel vs olarak kötü veya günah değildir. Bir eylemi kötü yapan içinde bulunduğu şartlar içinde ne anlam ifade ettiği ve doğurduğu sonuçlardır. (Bu şartlar ve sonuçlar ile uyum içinde, ama bunların tutsağı da olmadan -çünkü Allah bu şartların da yaratıcısıdır ve özgür iradesiyle onları O belirlemiştir-, bir şeyin iyi mi kötü mü, günah mı sevap mı olduğunu Allah belirler, ama bu sanırım şu anki tartışmamızla pek alâkalı bir boyutu değil bu meselenin.)"Benim anlayışımda ahlâk mutlak değildir" dediğinize göre burada anlattığımı takdir etmeniz gerekir. Yalnız burada şu şerhi de koymalıyım. Ahlâk İslâm'a göre de yukarıda izah ettiğim anlamda mutlak değilse de, bu gerçek, insanların kendilerinin, hiçbir İlâhî yol gösterme olmadan, ahlâkî kuralları belirleyebilecekleri anlamına hiçbir zaman gelmez. Ahlâk konusunda insan her zaman İlâhî vahye muhtaçtır.
Allah'ın ilk yarattığı çiftin çocukları için kardeşler arası evlilikte ahlâksızlık yoktu; çünkü O'nun bu ilk nesli içinde yarattığı şartlarda bu tür bir evlilik normal, doğal, fıtrî olan şeydi. Daha sonraki nesiller için kardeşler arası evliliğin ahlaksızlık olması o nesilleri bağlar, ilk nesli değil. Namazın günde beş vakitten az eda edilmesinin Muhammed (a.s.) ümmeti için bir kötülük sayılması, ama bunun daha az namazla emrolunmuş önceki nesilleri bağlamaması gibidir bu.
Sonuçta Allah aklî açıdan incelendiğinde de ahlâken hiçbir mahzuru olmayan bir fiilde bulunmuş. Bundan sonra kalkıp da "başka türlü de yaratabilirdi" diye itiraz etmek abes olur.
BÖLÜM 2: PEYGAMBERLİK SİLSİLESİ NEDEN 7. YY. ARABİSTAN'INDA SONA ERDİ
Diğer bir itirazınıza da cevap vereceğim inşallah Nilgün Hanım. Diyorsunuz ki:
--------------
Diyorsunuz ki, Allah insanların içinde bulunduğu zamana göre Peygamber ve bilgi indirir. Islam son dindir. İşte bu çok tehlikeli bir yorum. Çünkü toplumsal gelişme durmaz; dolayısı ile bu ifade bizi yakında yeni bir peygamber ve vahye ihtiyacımız olacağı anlayışına götürür. Üstelik bu yorum, Kuran'ın açıklamalarını tarihsel kılar ve günümüz için geçerliliğini ortadan kaldırır.
--------------
Size daha önce sanırım Muhammed Abduh veya Reşid Rıza veya onların zihniyetinde bir modernist Müslüman [ama bugünkü "seküler Müslüman (ne oxymoron ama)" tipindeki modernist değil, inançlı Müslüman modernist] tarafından dile getirildiğini okuduğum ve kendim o modernistlerden olmamama rağmen takdir ettiğim bir izahla cevap vereceğim. Gerçi o izahın modernizm dozunu --kendi meşrebimin gereği olarak-- epey azaltacağım.
Hz. Muhammed'den önce hadis rivayetlerine göre yüz bin veya iki yüz binden fazla Peygamber gelmişti. Pekiyi neden Hz. Muhammed'le beraber yenisine ihtiyaç duyulmadı? Bunun nedenleri pek çoktur ama onlardan biri de şöyledir; ki bu neden, nasıl olup da dünyanın değişen şartlarına uygun yeni peygamberlere Hz. Muhammed'den sonra ihtiyaç olmadığını da ortaya koyar: Her ne kadar son dönemlerde pek çok medeniyet hamleleri kaydedilmiş olsa da, Hz. Muhammed'den (a.s.) önce, dünyada genel olarak sözlü bir kültür, düşük bir ilmî seviye ve sınırlı küresel entegrasyon vardı. Hz. Muhammed (s.a.v.) ise tam olarak çok kuytu ve medeniyetten epey uzak bir köşe olan, sözlü kültürün hâkim olduğu Arabistan'ın yazıya yeni kavuştuğu dönemde geldi. Rivayetlere göre yazı, ticaret şehri Mekke'ye bile Hz. Muhammed (a.s.) yeni doğduğu sıralarda filan gelmiş olsa gerektir. Ama Arabistan aynı zamanda başlıca medeniyet ve ilim merkezlerinin hemen dibinde bir yerdi. İnsanoğlu, işte bu dönem ve bu bölgede artık son ilâhî vahyi sürekli bir şekilde değişen dünya şartlarına zekice uyarlayabilecek bir medeniyet ve ilim seviyesine erişmişti, bundan böyle yeni Peygamberlere ihtiyaç yoktu. Zaten Hz. Muhammed'in bu varsayımı doğrular nitelikte hadisleri de vardır. Çok bilinen bazı hadislerde, efendimiz Hz. Muhammed (s.a.v.) der ki onun ümmetinden adeta İsrail oğullarındaki peygamberlere denk âlimler ve salih önderler çıkacaktır.
Evet, böylece asıl konumuzu burada tamamladık. Şimdi benim aklıma gelen ve sizlerin de aklına gelebilecek son bir soruyu cevaplayayım.
Peygamberin doğrudan meselâ Mısır veya Suriye gibi gelişmiş bir ilim seviyesine o anda sahip olan bir yere gönderilmemesi, gelişmiş medeniyetle henüz tanışmamış olan ve Kur'an'da da eğitimsizler, bilgisizler, yani "ümmîler" diye nitelenen Arap toplumuna gönderilmesinin hikmeti nedir? (Bir uyarı: Kişiler bazında kullanılan ümmî kelimesi ise okuma yazma bilmeyen anlamına gelir. Hz. Muhammed'in sadece Arabistanlı olması hasebiyle değil, bizzat kendisinin okuma yazma bilmez olması dolayısıyla Kur'an'da ümmî diye nitelendiği hem Kur'an'daki söz konusu pasajların bağlamı hem de güvenilir tarih ve hadis rivayetleriyle sabittir. Zaten bölgeye yazı yeni geldiği için, okumaya ve yazıya ayrı bir önem veren İslâm'ın kökleşmesinden önce Hicaz'da okuma yazma bilenlerin sayısı birkaç düzineyi geçmezdi.)
El-cevab: Oralardaki daha okumuş, birikimli ve bilgili toplumlara gönderilmiş bir vahiy, hem İlâhî kökeni hakkında aşırı şüphe uyandırırdı, hem de buradaki birikimli toplumların önceden sahip oldukları önyargılar ve yorumlar (pre-conceived conceptions) bu vahyi sulandırırdı. Tabii ki Arabistan halkının da önceden gelen önyargı ve yorumları vardı, ancak kuzeydeki Yakın Doğu toplumlarının İslâm vahyini sulandırmaya özellikle yakın olmasının nedeni buralardaki önyargı ve yorumların hem çok daha güçlü bir medenî temele dayanıyor olması, hem de oralardaki Yahudi ve Hıristiyan demografyası yüzünden buralardaki bu yaygın fikirlerin İslâm'a kafaları çok karıştıracak derecede kısmî benzerlik göstermesi idi.
Arabistan'ın Hicaz bölgesi yakın olduğu bu merkezlerin kültürel etkilerinden, tahrif edilmiş tektanrıcı dinî atmosferinden ve önyargılarından azade kalmış olmasıyla, Allah'ın istediği son dinin saf ve arı bir şekilde kök salması için ideal bölgeydi. Bu medeniyetli ve birikimli merkezlere yakınlığı da onu, Arabistan'da iyice bir köklendikten sonra, bu medeniyetlerin birikiminden yararlanmaya müsait kılıyordu. Her iki yönden ideal bölge Arabistan'dı ve Allah'ın vahyi Arabistan'da, en ideal tarihî dönemde nihayet buldu.
Saygılarımla,
Mehmed
Yazan: Mehmed Mustafa Tarih: March 1, 2009 8:47 PM
MİRAS AYETLERİNDEKİ ORANLARIN TUTARSIZ OLUP OLMADIĞI HAKKINDADIR
Daha önceki mesajlarımın birinde, yukarıda yazmış bazı arkadaşların var olduğunu iddia ettikleri Kur'an'daki bazı matematiksel çelişkiler hakkında ne düşündüğümü yazacağımı söylemiştim. İnşallah şimdi onu yazıp bu sitede yorum yapmaya ya kısa bir süreliğine ya da uzun bir süre için olmak üzere gönül rahatlığıyla son verebilirim.
Yukarıda bu iddiaları gayet güzel cevaplayan Uluğ Beyefendi, çözüm yolu olarak miras ayetlerinde verilen bu oranların "mutlak" oranlar değil de taban veya tavan oranları olduğu fikrini önermiş. Ancak ben Kur'an okumalarımdan kaynaklanan bilgim ile onunla tamamen mutabık kalamadım. Ama bu sözüme bir istisna şerhini burada koyacağım ve ileride Uluğ Beyi çok haklı bulduğum noktayı da inşallah güzelce izah edeceğim: Evet, bazı spesifik durumlarda bu oranlar sabit değil, tavan oranlardır ve buna yine Kur'an'dan kanıt yahut işaret vardır. Önce konuyu genel ilkeler ışığında inceleyelim ve buna daha sonra tekrar gelelim.
"Mutlak olmayan oranlar" ifadesi bana göre başka bir anlamda daha doğrudur. Kur'an'daki miras oranlarını mutlak adaleti bu dünyada mükemmel bir şekilde gerçekleştirmeye yönelik tam (precise) sayılar olarak görmemek gerekir. Yani evet erkeğe kadının payının iki katının verilmesi kuralı, yine Allah'ın evreni yarattığı zaman belirlediği evrensel matematik kuralları izin verdiği ölçüde aynen uygulanmalıdır, ama bu uygulama asıl olarak Allah'ın vahyedilmiş kanununa itaat etmek amacıyla ve Allah'ın bu kuralla mükemmel bir dünyevî adaleti amaçlamadığını bilerek uygulanmalıdır. Çünkü İslâm'a göre mutlak adalet bu dünya şartlarında hiç bir zaman mümkün değildir zaten. Her şey gibi mirasın paylaşımında mutlak adalet de mümkün değildir. Dince amaçlanan şey, her zaman adalete gelebileceğimiz kadar yakın gelmemizdir. Zaten mirasın üçte birini mirası veren kişi kendi inisiyatifine göre belirleme hakkına da sahiptir Kur'an'a göre. Sadece bu gerçek bile bu oranların miras bölüşümünde erişilmesi imkânsız mutlak adaleti değil yaklaşık en iyi adaleti gerçekleştirmeye yönelik ortalama oranlar olduğunu kanıtlamak için yeter de artar bile.
Nitekim az önce de dediğim gibi Allah'ın bize indirdiği bütün hükümler adaleti "mümkün olduğu kadar" sağlayabilmemiz içindir. Allah bu oranları adalete en yakın duruma ulaşılması için tabir yerindeyse bir bakıma pragmatik olarak belirlemiştir. O yüzden, verilen değişik oranlar arasında yüzde yüz mükemmel bir uyum olmayıp yani yapılan oranlama işleminde 1 sonucunun alınamayıp 1 nokta bilmem kaç sonucunun alınması Kur'an'ın ve O'nu vahyeden Allah'ın amaçları açısından hiçbir yanlış sonuç doğurmaz. Bir de, zannedersem böyle bir mükemmel uyumu sağlamak için Allah'ın herhalde 1/2 ve 1/6 gibi kolay ve pragmatik oranlar yerine Kur'an muhataplarının bir çoğunu aşırı zora sokacak derin hesaplar gerektiren (ince hesap yapmadım, kafadan atıyorum) 1/5.8934 gibi oranlar vermesi gerekecekti.
Uluğ Beyin bahsini ettiği Avliye yöntemini çetrefilli durumlarda uygulamayı kullarına bırakması Allah'ın amaçları açısından, rasyonel ve pragmatik olarak, en doğru yoldu. Ayrıca Uluğ Beyefendi bunları tavan oranları olarak görmekte bence kısmen haklıdır. Kur'an'da, miras sahibine mirastaki bu oranları aynen uygulaması emredilmez. Bir ayette mirası bırakana bu mirasın 1/3'e kadarki bölümünü, bu oranı aşmamak üzere istediği miktarda ve istediği kişilere vasiyet etme izni verilmektedir zaten. Bu da erkek çocuklara ve spesife edilmiş diğer bütün yakın akrabalara verilecek asıl oranın zaten diğer ayetlerde belirtilmiş o oranların aşağısında olacağını bizzat Kur'an'ın belirttiğini gösterir.
Evet, görüleceği gibi, Uluğ'un tarif ettiği, Hz. Ömer'in uyguladığı avliyye yönteminin pragmatizmine ve imprecision'ına (muğlaklığına ?) giden yolu bizzat Kur'an'ın yukarıda bahsettiğimiz genel prensipleri ve spesifik ayetleri göstermiştir. İnsanlara matematik öğretmek gibi bir kaygısı olmayan Kur'an'ın pragmatik amaçları açısından böyle ayetler içermesinde ve miras oranlarını bu şekilde vermesinde Kur'an açısından ve onu telif eden Allah açısından hiç bir çapraşıklık, bir tutarsızlık ve bir hata yoktur. Kur'an'ın bu miras ayetlerindeki oranlar nedeniyle Allah katından inme olamayacağına dair yukarıdaki mesajların bazılarında geçen bütün iddialar, işte bu izahların ışığında, geçersizdir.
Saygılarımla,
Mehmed Mustafa Hamdi
Yazan: Mehmed Mustafa Hamdi Tarih: March 1, 2009 9:59 PM
İnşallah ve kuvvetle umarım ki şimdilik sonuncu olmayı en nihayetinde başarabilecek olan işbu cevabımda da yukarıdaki bazı arkadaşlar arasında geçmiş bir diğer tartışmayı akıl, bilgi ve hikmet seviyemin erdiği kadar naçizane çözümlemeye sarf-ı gayret eyleyeceğim.
Allah'ın dilediğini saptırması, dilediğini hidayete erdirmesine dair ayetler etrafında kafamızın karışması hakkındadır
Allah, insanları cennete mi cehenneme mi gideceklerini belirleyecek eylem ve düşünceleri gerçekleştirme konusunda tamamıyla serbest bırakmıştır. Onlara tam bir irade vermiştir, ama sadece bu alanda. Yoksa Allah'ın bu insanlardan iyilikleri ve kötülükleri hakkında hesap sorması saçma olurdu, adaletsiz ve haksız olurdu. Dolayısıyla mezkur ayetleri, "kulların günah ve sevap arasında seçme özgürlüğü yoktur, çünkü her şey gibi bu konuyu da Allah belirler" diye yorumlamak tam bir talihsizliktir. Mümin ve gayri-mümin herkesi bu konuda uyarmak istiyorum!
Allah'ın dilediğini saptırması, yani yanlış düşündürtmesi, yanlış inandırtması demek, yanlış eylemlere yöneltmesi demek, BAKIN DİKKAT EDİN, Allah'ın zaten isyan ve kötülük amacıyla eylemde bulunanları ve kötü niyetler taşıyanları zamanla doğru düşünce tarzından ve doğru işler yapabilme kabiliyetinden adım adım uzaklaştırması demektir. Yani burada Allah hiç kimsenin iradesini yok etmemiş, hiç kimseyi sırf keyfî bir şekilde kötülüğe bulaştırıp sonra da cehenneme atıvermemiştir. O'nun yaptığı, zaten kötülük, kibir, bencillik, yalancılık ve hakikat düşmanlığı ve saire yönünde niyetler taşıyanları ve bu niyetleri eyleme dökmeye başlayanları ileride manevî bakımdan doğru ve hikmetli düşünebilme ve doğru ve hikmetli hareket edebilme kabiliyetinden adım adım uzaklaştırmasıdır. Bir başka deyişle, onlara olan potansiyel rehberliğini (hidayetini) onlardan tedricen çekmesidir.
Gördüğünüz gibi, Allah kimsenin özgür iradesini sınırlandırmamakta, tam aksine bu özgür iradenin sonuçlarını kullarına tattırmaktadır. Ayetlerde anlatılan işte budur, başka değil. Elbette her iş gibi bu işin de doğrusunu Allah daha iyi bilir; ama görünen budur dostlar!
Mümin arkadaşlar boşu boşuna insanlara İslâm'dan soğumak için aklen geçerli nedenler yaratmayın --ki bu nasihat öncelikle dinî meseleler hakkında birçok kez cahil cahil konuşmanın dik alâsını yapıp bir çok günahlara girmiş kendimedir. Ve mümin olmayan arkadaşlar, boşu boşuna, hikmet dolu kutsal kitablarını dosdoğru anlamaları, zaten hataya mahkum insanlar olmaları itibarıyla, mümkün olmayan müminlerin sözlerini bahane ederek, Allah'ın kitabı olduğunu iddia eden bu muhteşem kitaptan yüz çevirmeyin. Evet Allah'ın kitabı beliğdir ve apaçıktır, ama ciddi ciddi tefekkür ederek kendisini okuyan insaf sahibi insanlar için böyledir. Ve ciddi ciddi okuyan bu insanlar da apaçık bile olsa bir kitapta yazan her şeyi doğru anlamayabilir; burada hata kitapta değil, sürekli hata etmeye mahkum olan, "zayıf yaratılmış" insanoğlundadır. Bir insanın anlamadığını öbürü anlar, olmazsa öbürü, olmazsa daha da öbürü anlar ve size bu ayetlerde yanlışlık değil apaçık bir hikmet olduğunu Allah'ın izniyle açıklar. Yapılması gereken, hakikati arama yolunda acele hükümlerden daima kaçınıp sabırlı ve temkinli olmaktır.
Lütfen birbirimizden iyi niyetlerimizi ve dualarımızı eksik etmeyelim. Bir hadiste geçtiği gibi "Din demek, iyi niyet demektir" --Bakınız burada iyi niyet anlamında kullanılan kelime "nasihat"tir ki "nasihat"in "öğüt"ten önceki birincil anlamı Arapça'da "diğer insanlara ve/veya varlıklara karşı iyi niyet beslemek"tir. Allah bunu başarmayı, insanlara ve Allah'a ve onun yarattığı bütün varlıklara karşı büyük bir iyi niyetle hareket etmeyi bize nasip eylesin. Ayrıca benim için de lütfen dua edin de uzadıkça uzamış şu lisans eğitimimi tamamlayabilmek için bu mesajdan sonra derslerime gömülebileyim. :D Allah cümlemizin yardımcısı olsun, her iki cihanda cümlemize rehberliğini (hidayet) ve afiyetini (sağlık ve huzur) bağışlasın.
Saygılarımla,
Mehmed Mustafa Hamdi
Yazan: Mehmed Mustafa Hamdi Tarih: March 1, 2009 10:36 PM
Müslümanım diyen arkadaşlara sesleniyorum:
Siz Kuran'ın kendi içinde çelişmediğini, tutarlı olduğunu nereden çıkardınız?
Neden kendi mükemmeliyet anlayışınızı ilahi olduğunu söylediğiniz o sözlere uygulamaya çalışıyorsunuz?
Allah mı söyledi size kitapta çelişiklik yok diye?
Bunun neresi teslimiyet Allah aşkına!
İnanmak istediğinize inanıyorsunuz siz.
Evet, mantıksız gelebilir kendi içinde çelişen bişeyin ilahi olduğuna inanmak, ama mantıklı olsa herkes inanırdı zaten. İnanmak zaten anlayamadığımız şeylere yaptığımız muamelenin adıdır; anladığımız şeyleri biliriz.
Ya nedir Allah aşkına kendi içinde tutarlı olmak?
Kimin değeridir?
Sorgulanamaz bir şey midir?
Olsa olsa insanların ürettikleri, sistemlerin çalışabilirliğini, ihtiyaçlara cevap verme gücünü insani olarak ölçen bir değerdir. Bunu düşünce sistemlerine uyarlarsanız, insanların idrak kriteri olan bir saplantıdan ibaret bişey olduğu açıktır. Düzen isteğiyle ilgili bir şeydir. Yani, kısaca bize ait bir değerdir, belki çoğumuzun ama herkesin değil. Neden Kuran'ı ya da her neyse inandığınız bir şeyi bu ölçütle sınırlandırıyorsunuz ki? Kendi içinde tutarsız şeylere inanamaz mıyız? Kim koymuş bu yasağı? Akıl mı? Gidin onu sorgulayın o zaman. Tekrar söylüyorum, mentıksız, evet. Mantıklı olması da gerekmiyor zaten. Mantık, insanın basit anlayış kabiliyeti, hah, hiçbir işe yaramaz!
İslam'ın ruhu bana göre, adından da anlaşılacağı üzere teslimiyettir. Birçok ateistte de olmayan, olamayan şey budur bence.
Mantıksallık, bilimsellik, vs. öne sürülüp inançlar köreltilmeye çalışılır hep; halbuki amacı mantıklı olmak, bilimsel olmak olanlar için anlamlıdır bunlar. Benim dinimin amacı bu kadar basit şeyler değil. Ayrıca bunlar, denildiği gibi, ne özgürlük getirdi insanlara ne de mutluluk.
Alın size körü körüne inanmanın dorukları; tabiki körü körüne inanacağız, başka türlü nasıl inanılır ki? Bu bizim inancımız. İnanan bizler mutlu olduğumuz günleri hatırlıyoruz; mutlu olacağımız günleri umuyoruz.
Not: Yazdığım şeylerde "inanan", "inanmayan", "müslüman" ifadeleri geçiyor. Bunlar tamamen kavramsal ifadeler, kimse üstüne alınmasın lütfen.
Esenlikler
Ufuk İlgen
Yazan: Ufuk Tarih: March 24, 2009 3:35 PM
Mehmed Mustafa Hamdi beyin yazdıklarıyla ilgili bir fikir belirtmek istiyorum. Demiş ki:
"Allah'ın dilediğini saptırması, yani yanlış düşündürtmesi, yanlış inandırtması demek, yanlış eylemlere yöneltmesi demek, BAKIN DİKKAT EDİN, Allah'ın zaten isyan ve kötülük amacıyla eylemde bulunanları ve kötü niyetler taşıyanları zamanla doğru düşünce tarzından ve doğru işler yapabilme kabiliyetinden adım adım uzaklaştırması demektir. Yani burada Allah hiç kimsenin iradesini yok etmemiş, hiç kimseyi sırf keyfî bir şekilde kötülüğe bulaştırıp sonra da cehenneme atıvermemiştir. O'nun yaptığı, zaten kötülük, kibir, bencillik, yalancılık ve hakikat düşmanlığı ve saire yönünde niyetler taşıyanları ve bu niyetleri eyleme dökmeye başlayanları ileride manevî bakımdan doğru ve hikmetli düşünebilme ve doğru ve hikmetli hareket edebilme kabiliyetinden adım adım uzaklaştırmasıdır. Bir başka deyişle, onlara olan potansiyel rehberliğini (hidayetini) onlardan tedricen çekmesidir."
Peki bu insanlar bu potansiyeli nerden buldular
? Öyle bi potansiyeli kim, neden var etti? Allah'ın birtakım kişileri cehennemde yakmak gibi bir isteği mi varmış?
Ben, aslında, Allah hakkında "Neden?" diye bi soru sormam; zaten bu soruyu kendime değil size soruyorum. "Nedenini bilmiyorum." dışında bir açıklamanız veya bilginiz varsa paylaşacağınızı umuyorum ama olmamasını umuyorum.
Selametle
Ufuk İlgen
Yazan: Ufuk Tarih: March 24, 2009 4:05 PM
Kainatı Allah yarattığı için herşeyin suçlusu olarak onu göstermek saçmalığına sığınıyorsun. Mutfak bıçağı ile ekmek dilimlemek yerine birini öldürüp suç benim değil bıçağı elime veren ya da bıçağı üreten ustadır demek gibi bir şey bu.
Yazan: mikail Tarih: July 27, 2009 8:56 PM
Benim suçlu arar gibi bir halim mi var? Ortada bir suç varmış gibi konuşuyorsunuz. "Neden?" sorusuna yakıştırdığınız şeyle iftihar ediniz, Allah belki nefretinizi pekiştirir. Sizin gibi olmayanlar, sizin gibi düşünmeyenler ya suçlu ya da suçlayan mıdır?
Yazan: ufuk Tarih: October 1, 2009 11:09 PM