« 'Kusurlu Tasarım' İtirazının Cevaplanması | Ana Sayfa | İlginç Bir Okur Yorumunun Düşündürdükleri »

September 8, 2005

Teşekkür ve Bir Duyuru

MustafaAkyol.org'a gösterilen yoğun ilgi nedeniyle tüm okurlara ve katkılarıyla siteyi zenginleştiren yorumculara teşekkür ediyorum. Makalelere eklenen yorumların içinde bana yönelik bazı sorular da var ve son günlerde bunların bir kısmı cevapsız kaldı. Bir süredir devam eden ve biraz daha devam edecek gibi gözüken yoğun çalışma programı ve seyahatlerden kaynaklanan bu durumun anlayışla karşılanacağını umuyorum.

Ancak sorular cevapsız kalmayacak. (Zaten aslında çoğunun cevabı da sitenin içindeki farklı makalelerde yer alıyor.) Akıllı Tasarım teorisini anlatan, teoriye yönelik itirazları cevaplayan ve genel olarak da din-bilim ilişkisi hakkındaki yanılgıları çözümleyen bir kitap üzerinde çalışıyorum. İnşallah çok yakında yayınlanmış olacak. Tüm "site sakinleri"ne saygıyla duyurulur.

Yazan: Mustafa Akyol Tarih: September 8, 2005 1:33 AM

Okur Yorumları

(NOT: Yazılar üzerine yapılan yorumların sitede yer alması, bunların Mustafa Akyol tarafından benimsendiği ve desteklendiği anlamına kesinlikle gelmez. Aksine, farklı ve karşıt görüşleri ifade eden yorumlar da kabul edilmektedir. Ancak saldırgan, düzeysiz veya konuyla ilgisiz yorumlar reddedilecektir. Eğer bu siteye ilk kez yorum yazıyorsanız, standart yorum kurallarını dikkate almanız önemle rica olunur.)

Bilim sagduyunun ve aklin sesidir ve bu sesi susturmak mumkun degildir.

Sorun dindar olmak veya olmamak sorunu degil, sorun aklini kullanip kullanmamak sorunudur! insanoglu bugune kadar gelebilmis olmasini suphesiz bunu basarabilmis olmasina borcludur. Bundan sonra ayakta kalabilmesi de hic suphesiz buna baglidir.

Elbet bu arada bazi korku ve umutlarinin kendisine ilham ettigi bir cok inanclari da olmus. Bu tur inanclarin eski donemlerin bilgi boslugunda insana cok yarari da dokunmus olabilir, ama bu konuda bu boslugun neredeyse tumuyle dolduruldugu cagimizda gorevini yitirmis olan bu tur inanclara yapisip kalmak insana ancak zarar verebilir.

Sevgiyle kalin!

Firdevs

Yazan: Firdevs Tarih: September 9, 2005 7:07 PM

Bilim ve akıl konularında kendilerini otorite hissedip, tüm bunlara kendilerine göre bir "ses" bahşederek, bu sesin asla susturulamayacağını iddia edip, ne kadar akılcı ne kadar bilim tutkunu görünmek isteyenlerin, bilim ve aklı kendi torna tezgahlarında yontma çağının sonuna yaklaştıkça, bir demogojiye ve janjanlı kelimelerle üstü örtülü saldırganlığa sığınmaları kaçınılmaz oluyor..!

Öyle bir dar dünyaya hapsolmuşlardır ki, kendi dünyalarındaki algılayışları onları öyle bir zindana mahkum etmiştir ki, Aklınızı kullanıp kullanmadığınızı bile onlar belirleyebilir..! Bu belirlenmişlikler haricindeki tüm etkinlikleriniz, tüm söz ve eylemleriniz, onlar açısından birer safsata olarak telakki edilir.. Bu çok normaldir, körlerin bir fili tasavvur hikayesini hatırlamanız yeter..!

Reçeteler sunarlar insanlara, insanlığın kurtuluşu onların bu reçetelerinde saklıdır.. Din'e ve metafiziğe, ilkellik, gericilik, akıldışılık ithamlarıyla yaklaşanların, kendi akıl ölüçülerinde bir dinsel söyleme kapıldıklarını görüyoruz. Kurtarıcılığa ve insanlığı ayakta tutmaya yarayacak formulleri de bu kendilerine ait "akıl dinin"de yeralmaktadır. Bunu ilk defa görmüyoruz, sadece bir isim yeter: Auguste Comte.

Pozitivist kökenli "Boşluk doldurmacı" bilim anlayışının nasıl bir dogmatizm doğurduğunu ve artık, bilim'in dediğim dedik ve jakoben tavrından, "boşluk oluşturma" ekseninde kendine daha eleştirel yaklaşabilen, eksikliklerinin farkında olan akıl anlayışı ile bilimin hiçbir zaman "herşeyi halledici" özelliğinin olmadığından da habersizdirler. Ki, bu özellik bilimi kendi çapından çıkarıp, dinleştirir. Sadece bir örnek yine yeter: Scientizm.

Onların, insanlık için zararlı gördükleri inançlar -mesela, dua- şimdi yine güya o "inançları geçersizleştirici" bilim tarafından, insan psikoloji ve fizyolojisindeki dengeleyici etmenleri birbir ortaya çıkarılarak, onaylanmaktadır. Bu sadece bir örnek..

Bakmayın, akıl ve bilim çığırtkanlıklarına.. Akıl ve bilim, onların her zaman küçümseyerek ve hatta tiksinerek baktıkları "din" olgusunu, kendilerine mahsus bir şekle getiren iki kavram olmuştur bir çoğu için.

Yazan: Abdullah Esin Tarih: September 9, 2005 11:28 PM

"Bilim sagduyunun ve aklin sesidir ve bu sesi susturmak mumkun degildir."

Bilimin de muminleri, mutaasiplari, yobazlari ve kafirleri var...

Baska bir deyisle, bilim artik 'anlamak icin uygulanan bir metodoloji' olmaktan cikmis, yerini inanc dayanagi olmaga ya da bunu talep etmege birakmistir. Bir tarikat ya da bir kiliseden cok az farki var; ve giderek de azaliyor.

Bu durumda, silkelenmesi lazim. Dolayisi ile, saldirilmasi, ve icinde birikmis olan tortunun atilmasi gerekiyor.

Bu islem tam da Evrim Teorisinin istedigi bir seydir: Sartlar degismedikce evrim olmaz. Bireyler olmeden de evrim olmaz.

Bugunku yerindeki bilimin bir kismin olmesi gerekiyor ki evrim olabilsin.

Korkmayin.

Yazan: Muzmin Anonim Tarih: September 10, 2005 6:13 AM

Cagimiz sozumona "bilim ve teknoloji cagi", ama bilim ve teknik dev adimlarla ilerleyedursun, tarihin ilk donemlerinden kalma binbir bos inanc bazan bir "masal" havasi icinde bircok insanin kafasinda yasamini surduruyor. Anlasilan, nasil yeni canli turleri olustugunda, eski turler de varliklarini surduruyorlarsa, yeni bilgilerin kazanilmasi bu bos inanclarin ortadan kalkmasina, bilgiyle birlikte daha da guclenen ve gelisen mantikli dusunme yetenegi eski akla aykiri dusunme aliskanliklarinin terkedilmesine yol acmiyor. Her seyde oldugu gibi, fikir dunyasinda da yenilikler ancak cok sinirli bir insan grubu tarafindan benimseniyor.

Auguste Comte'a gore, bilim, olaylara dayanmali. Gozlerimizin onunde meydana gelen olaylar ne ruh (tin) ne de madde (ozdek) ile aciklanamaz; ancak baska olaylarla aciklanabilir. Bilim, tarih boyunca tartisilmis olan spiritualizm (tinselcilik) ile materyalizmin (ozdekcilik), bu iki bilinmezin her ikisine de sirt cevirerek bir ucuncu yoldan yurumeli, sadece gozleriyle gorup elleriyle tutabildigi olaylari incelemeli.

Aguste Comte'a gore bilim de insanlikla birlikte uc evreden gecmis: teolojik, metafizik, pozitif. Bilimler yalin olduklari oranda pozitif kaliyorlar. Bilimlerin en yalini matematik. Onun icin, uc kere ucun on etmesi icin Tanri'ya yalavaran hic bir sagduyulu kisi cikmaz. Cesitli bilimlerin bu uc evre icindeki yerini degerlendiren Comte'a gore en karmasik bilim olan sosyoloji daha metafizik cagini asamamis durumda. Onu pozitif hale pozitivizm getirecek; bundan dogal bir sey olamaz.

Bilindigi gibi pozitivizme gore insanligin ilerlemesi, bilginin ilerlemesine dayanir. Bu gelismenin etkeni de insanin dusunusundeki degismelerdir.

Auguste Comte insanligin entellektuel gelismesinde uc asama ayirdediyordu: "teolojik", "metafizik", "pozitif asama".

Comte bugun "Bilim Cagi" dedigimiz pozitif donemde insanoglunun butun teolojik ve metafizik dusunme bicimlerini terk edecegine inaniyordu. Oysa tarihin butun donemlerinde ve butun toplumlarda bu dusunus bicimlerinin (bazisi daha agir basmak sartiyla) icice yasadigini goruyoruz. Nitekim her zaman "sagduyu" insan hayatinda onemli bir rol oynamistir. Ote yandan, insanoglu kafasini hicbir zaman bos inanclarin egemenliginden kurtaramamistir. Bu nedenle dusunme caglarindan degil, kafa yapilarindan soz etmek daha dogru olur.

Sevgiyle kalin!

Firdevs

Yazan: Firdevs Tarih: September 10, 2005 1:08 PM

Pozitivizm, katıksız bir tepeden inmeci ideolojiyi ortaya çıkarmıştır... İnsanlık tarihini, kendine göre dönemlere böler. Bir yandan metafiziği reddederken, diğer yandan kendisi metafizik sistem oluşturmaya kalkar. Dinin gereksiz olduğunu öne süren Auguste Comte, “İnsanlık Dini” adı ile yeni bir din kurar.

“Sonsuz bilgisizliğimizde hepimiz eşitiz!” diyen Popper, “Bildiğim tek şey, hiçbir şey bilmediğimdir.” diyen Sokrates’le aynı noktada buluşmaktadır. Bu nokta, insan bilgisinin sınırlılığının bilincinde olan kişinin kaybetmeyeceği entellektüel alçakgönüllülük noktasıdır.

Akılcı ve pozitivist bir bilim düşüncesi ise, her şeyi bilen ve açıklayan, Avrupa’da onlarca “bilim peygamberi”nin ortaya çıkmasına neden oldu. 19. yüzyılın ilk yarısında, pozitivizmi "dünyevî bir din" olarak ilan eden Auguste Comte’un yazdığı “ilmihal”, bizim Osmanlı kâlem efendilerini o derece etkilemiştir ki, bugün dahi bir kısım aydınlarımız üzerinde aynı etkilerin izlerine rastlıyoruz.

Auguste Comte’un peygamberliğindeki (!) insanlık dini, bunlardan sadece biri idi…

Bugün ise, her türlü insanî düşünce ya da faaliyet gibi, bilimin de eleştiriden uzak kalamayacağını, daha doğrusu kalmaması gerektiğini biliyoruz artık.

Doğruya yaklaşmak ve hatalardan kurtulmak için yapmamız gereken tek şey, karşı görüşlere olduğu kadar, kendi görüşlerimizi de aynı eleştirel yaklaşımla yargılamayı öğrenmektir…
Eleştiri, düşünceleri ve fikirleri, sorumsuzca ve amaçsızca yıkmak ve talan etmek değildir. Sadece, her zaman yanılabileceğimizi bilerek, bilgimizin eksikliğinin bilincinde, yeni bilgilere açık olma halini yaşatabilme çabasıdır...

Manevî hassasiyetlerini yitirmiş insan, çarpık düşünce hastalığı içerisinde bocalar. Amansız bir hastalıktır bu…
Önyargı ve fanatizmin doğurduğu tehlike, tarihten çıkarabileceğimiz en önemli derslerden biridir…

Gelecek projelerinin hayatiyet bulması için, kendileri gibi düşünmeyen her insan, ideoloji savunucuları için ortadan kaldırılması gereken bir “suçlu”dur. Bu suçluları, “yeryüzünden silinmesi gereken pislikler”, kendilerini ise “tertemiz kalmış insanlık kurtarıcıları” olarak görürler.

İnsanlık anlayışları ise, “sadece kendileri gibi düşünenler” çerçevesinde şekillenir.
Meselâ, kendi düşünceleri ile uyuşmayan din, halkları uyutan bir afyondur…
Katı bilim anlayışlarının dışındaki her türlü bilimsel çalışmalar da yasaklanması gereken faaliyetlerdendir…
Her otorite, bir ütopyayı (yani belli bir gelecek tasavvurunu) empoze eder.
Bu tasavvurun sarmaşıkları, bir ideoloji gövdesine sarılarak, kendine yön ve yol tayin eder. Bu yönde ve yolda karşısına çıkacak her engel, “bir biçimde” kaldırılmalıdır.
Aydın ve hatta bilim adamlarımızın çoğu, 19. asrın mekanik ve pozitivist dünya görüşünde ısrarlı oldular...

Seküler bilim anlayışında, Batı’da eski bağnaz tutum terk edilirken, bizim bilimcilerimizin ısrarları anlaşılır gibi değil!..
Bununla da kalmıyoruz; gecikmeli olarak aktardığımız düşünceler ve bilimsel bilgiler, Batı bilim dünyasında birer paradigma olarak bir köşede bekletilirken, bizde kalıplaşıp kalıyor...
Hatta, dogmalaşıyor...

Batı dünyası Comte’un 3 hal kanununu terk edeli bir asrı geçti... Newton fiziğindeki mekanik dünya, yerini kuvantum fiziğine bırakalı da, neredeyse bir o kadar zaman oluyor...
René Descartes’ın determinizmi, Werner Heisenberg’in indeterminizmi ile sarsıldı.
Dünya, kuvantum’un bilime getirdiği yenilikler üzerinde tartışırken, bizim gözde felsefecimiz Mustafa Şekip Tunç, bu olup-bitenlerden haberdar olmadığı gibi, modernizm uğruna metafizik düşüncelere de karşı çıkıyordu...

Eskilerin “İspatiye Mezhebi” dedikleri pozitivizm, bizim bilimcilerimizin dünyasını karartmış, determinist (gerekirci) bakış açısı putlaştırılmıştır.

20. yüzyılın başlarında Niels Bohr, Werner Heisenberg ve Erwin Schrödinger gibi teorik fizik bilginleri “Viyana Çevresi”ndeki neo-pozitivistlerin hayallerini yıkarken, aynı yıllarda çağdaş bilim felsefecileri de, onların (neo-pozitivistlerin) araştırmalarında kullandıkları genel metodolojinin yetersiz olduğunu gösteriyorlardı.
Zaten o yıllara geldiğimiz zaman pozitivist din iflas etmişti ve kartezyen mantık da eski gücünü giderek yitiriyordu.
Ne var ki, Türk bilim adamlarının büyük bir çoğunluğu, pozitivizmi bir din olarak görmeseler bile, tam bir asır onu modernizmin ve çağdaşlaşmanın bir aracı olarak kabul ettiler. Hâlâ öyle... Kuvantum fiziği pozitivist mantık anlayışını çürüteli neredeyse 100 yıl olacak. Bizim entel dünyamız ise, 150-200 yıl önceki Saint-Simon’ların, Auguste Comte’ların kutsal bilim (!) anlayışına takılıp kalmıştır..

Yazan: Abdullah Esin Tarih: September 10, 2005 6:14 PM

"Cagimiz sozumona 'bilim ve teknoloji cagi', ama bilim ve teknik dev adimlarla ilerleyedursun, tarihin ilk donemlerinden kalma binbir bos inanc bazan bir 'masal' havasi icinde bircok insanin kafasinda yasamini surduruyor. Anlasilan, nasil yeni canli turleri olustugunda, eski turler de varliklarini surduruyorlarsa, yeni bilgilerin kazanilmasi bu bos inanclarin ortadan kalkmasina, bilgiyle birlikte daha da guclenen ve gelisen mantikli dusunme yetenegi eski akla aykiri dusunme aliskanliklarinin terkedilmesine yol acmiyor. Her seyde oldugu gibi, fikir dunyasinda da yenilikler ancak cok sinirli bir insan grubu tarafindan benimseniyor."

Bir Evrimci gozuyle bakarsaniz, bundan sikayet etmemeniz gerekir: Evrim, 'Hak geldi batil zail oldu' gozuyle bakmaz; yeni peydahladigi denemenin yaninda eskilerini de rezervde tutar --yeni peydahlanan seyin basarili olmama ihtimaline karsi. En azindan boyle acikliyorlar.

Bu fiziksel turler icin boyle ise, nicin fikirler icin olmasin ki..

Ve, isin dogrusu, fikir dunyasindaki yeniliklere acik olmak aslinda bir tur modaya uymaktir ve cok da rasyonel degildir --tek rasyonalitesi, sozkonusu fikrin evrim surecini beraber yasamaktir. Halbuki, yeni fikirler, tarifi geregi, zamanin mihenginde denenmis degildir --bir maceradirlar aslinda. Ve, biz maceraperestlere ilerici diyoruz. Gercekten de oyledirler belki de :-)

"Bilindigi gibi pozitivizme gore insanligin ilerlemesi, bilginin ilerlemesine dayanir. Bu gelismenin etkeni de insanin dusunusundeki degismelerdir."

Ben bunu sanki bir dinde cok daha once okumus idim: 'Ilim ilerledikce bana yaklasirsiniz' diyen bir Allah'i olan bir din... Hay Tanri... Hangisi idi acaba ;-)

"Comte bugun 'Bilim Cagi' dedigimiz pozitif donemde insanoglunun butun teolojik ve metafizik dusunme bicimlerini terk edecegine inaniyordu. Oysa tarihin butun donemlerinde ve butun toplumlarda bu dusunus bicimlerinin (bazisi daha agir basmak sartiyla) icice yasadigini goruyoruz. Nitekim her zaman 'sagduyu' insan hayatinda onemli bir rol oynamistir. Ote yandan, insanoglu kafasini hicbir zaman bos inanclarin egemenliginden kurtaramamistir. Bu nedenle dusunme caglarindan degil, kafa yapilarindan soz etmek daha dogru olur."

Comte benim peygamberlerim arasinda olmadigi icin, ne demisse hos demis, iyi demis ama yine de kendi kendine demis sayacagim :-) Ustelik, sizin alintinizda da goruldugu uzere ciddi olarak yanilmis garibim...

Ote yandan, sizin bos inanclar dediginiz seylerin aslinda tekrar sirasinin ne zaman gelecegini bilmedigimiz inanclar oldugunu da dusunemez ve daha fazla yayginlasma sansi vermesek bile yasamalarina izin veremez miyiz?

Bu da bizi, son derece yumusak bir inisle, 'tabiatta abes yoktur'a getirir herhalde :-)

Yazan: Muzmin Anonim Tarih: September 10, 2005 7:18 PM

Akıl, akıl, akıl ...

Sakın bu sözcüğü ve türevlerini artık duygularımızı yansıtmak amacıyla kullanıyor olmayalım. Açık açık "Ya arkadaş, ben X'i seviyorum" yerine "Efendim X aklın icabıdır" demek sanki daha makul. "Arkadaşım, ben X'den nefret ediyorum" demektense "Efendiler, X akıldışıdır" demek daha işe yarar gibi duruyor.

Eğer böyleyse bu, neden? Herhalde şundan : Aklın ilkeleri evrensel. Oysa duygununkiler böyle değil. "Ben seviyorum, sevmeyene yuh!" derseniz bir miktar tuhaf görünürsünüz. Oysa "ben aklın yolunu izliyorum, akıldışılıkta olanları akla çağırıyorum" derseniz söyleminiz bir miktar evrensellik taşıyor gibi görünür, hem kendinize, hem başkalarına. Bu da sonuçta psikolojik bir tatmin sağlar.

Demekki akla bürünmüş duygular, hoş duygulara yol açar. Edimsel koşullanma ilkesi bu ediminizi sürekli kılar. İkide bir akıldan söz etmek yerine adam gibi argüman oluşturmaya ise felsefe diyoruz.

Saygılar...

Cengiz Cebi, Felsefe Öğretmeni

Yazan: Cengiz Cebi Tarih: September 11, 2005 5:53 PM

Sayin Mustafa Akyol,

Gectigimiz cumartesi gunu evrim teorisi'yle ilgili gonderdigim yorumum sanirim hosunuza gitmemis olacak ki buraya koymamissiniz.

Bunun nedeni ni, burada aciklamanizi rica ediyorum.

Tesekkurler.

Ataman Ertugrul

Yazan: Ataman Ertugrul Tarih: September 12, 2005 4:47 PM

Sayın Ertugrul,

Yorumunuz onaylanmadi, cünkü Tasarım teorisini savunanlar için kullandığınız "şarlatan" ve "ötme" gibi ifadeler, hakaret sinirina dayanan bir yaklasimin göstergesi ve bunu siteye tasimayi dogru bulmuyorum. Daha sagduyu elestiriler elbette onaylanip siteye eklenecektir.

Bu mesajı sizin e-mail adresinize de aynı gün göndermistim. Eğer doğru -- veya en azından çalışan -- bir e-mail adresi kullanırsanız, sizle haberleşmek daha kolay olabilir.

Saygilar,

M.A.

Yazan: Mustafa Akyol Tarih: September 12, 2005 9:26 PM

Sayin Mustafa Akyol,

Beni aydinlattiginiz icin tesekkurler. Ancak cok sasirdigimi da belirtmeliyim. Size gonderdigim yorum da hakaret ogesi tasidigini dusundugunuz "sarlatan" ve "otme" gibi ifadelerim kesinlikle hakaret ogesi sayilamayacagi gibi bu yorumumu neden uzerinize alindiginizi da anlamis degilim.

Gunluk dilde "sarlatan" denince, birsey bilmedigi halde bildigini iddia eden, ustelik uzman kisilerin uyari ve elestirilerine ragmen iddiasinda ayak direten, hatta bazan onlari "bilgisizlik" ve "dogmacilikla" suclayan kisi anlasilir.

Bir taraftan hakaret ifadeleri icermeyen daha sagduyulu elestiriler onaylanip siteye eklenmektedir diyorsunuz diger taraftan kutsal Kur'an ayetlerini kullanan bir yorumcunun diger bir yorumcuya yaptigi asil hakareti gormezden geliyorsunuz. Eger benim gondermis oldugum yaziyi gecikmelide olsa sitenize eklemezseniz tarafsizliginiz ve hosgorunuz hakkinda suphe etmeye devam edecegim.

Saygilarimla,

Ataman Ertugrul

Yazan: Ataman Ertugrul Tarih: September 13, 2005 10:04 AM

Sayın Ertugrul,

TDK Sözlüğü'nde şarlatan kelimesi şöyle açıklanıyor:

"Kendi bilgi ve niteliklerini veya mallarını överek karşısındakini kandıran, dolandıran kimse."

Kandırma ve dolandırmanın haksız bir suçlama olduğu bence açık, bu nedenle yorumunuzu kullanmadım. Eğer bu gibi ifadelerden arındırıp yeniden yollarsanız siteye eklenecektir.

Ayrıca ben "tarafsız" değilim. Ancak bu, tartışmada bir tarafı haksız olarak kayıracağım anlamına gelmez. Hakareti onaylamak/onaylamamak açısından ise her iki tarafa da aynı kriteri uyguluyorum.

Saygılar,

M.A.

Yazan: Mustafa Akyol Tarih: September 13, 2005 10:40 AM

Sayin Mustafa Akyol,

Bende tarafsiz degilim tabi ki. Ama sizin bir yazar olarak yazilariniza yapilan yorum ve elestirilere karsi tarafsiz ve hosgorulu olmak zorundasiniz. Hakaret iceren yazilari onaylayip onaylamamak konusunda tarafsiz davrandiginiza inanmak istiyorum ama bu siteye gelen yazilari okudukca hic te oyle davranmadiginiz ortada.

Sizinde TDK sozlugunden cikarttiginiz " sarlatan " taniminda da ben bir hakaret ifadesi goremiyorum. Evrim teorisine karsi Amerikan protestan tarikatinin sadece 50 yil icinde urettigi evrim ve Darwin karsiti kitaplarin sayisi binlerce diyorum. Ve bunlari sarlatan diye nitelendiriyorum. Kaldi ki, bunlarin sarlatan olduguna ben degil bilim adamlari karar vermis.

Kimin sarlatan olup olmadigina ancak bilim ve bilim adamlari yanit verebilir. Ben size sarlatansiniz demedim ki.

Anlasilan o kadar emek ve zaman harcayip gonderdigim yazima kiymissiniz. Cok uzuldum. Dusunmem gerekecek tekrar yazip yazmama konusunda.

Saygilarimla,

Ataman Ertugrul

Yazan: Ataman Ertugrul Tarih: September 13, 2005 2:29 PM

Çok ilginç..!

Bir görüşü, bir fikri, bir teoriyi, bir bakış açısını şarlatanca bulabileceğiz, daha sonra bunu bilime ve bilim adamlarına onaylatacağız. Aynı zamanda bu şu demek: Bizim görüşümüz ya da teorimiz, bu bizim belirlediğimiz şarlatanlıklara karşı çıkarak ne denli doğru bir yolda ilerlediğini kanıtlıyor..! Çünkü, biz şarlatanları belirledikten sonra, bu hakkı ve selahiyeti benimsedikten sonra nasıl olur da 'şarlatan' olabiliriz? Biz, bilimi temsil ederiz, o halde 'bilim kafir'lerini de biz belirleriz, demeye getiriyorlar.. Zekice bir çıkarım ve yönlendirme.. 'Bilim kutsal bir inektir' diyenleri, haklı çıkaracak bir yaklaşım.

Yazan: Abdullah Esin Tarih: September 13, 2005 4:16 PM

Dinci kesim Adem ile Havva hikayesini bilime kabul ettirmenin imkansız olduğunu anlayınca tasarım gibi yeni zırvalarla yeniden ortaya çıktı. Akıllı tasarımcılar yaratıcı gücün Tanrı olduğunu düşünüyorlar. Fakat bunu açıkça dile getirmiyorlar. Çünkü gerçek yüzleri ortaya çıkacak. Zaten çıktı da; M.A'nın VAKİT gazetesinin internet sitesinde yer alan yazısından bir cümle aktarayım: "bilimin tasarımdan ötesini bilme ve tanımlama imkanı yoktur. Öyle bir hakkı da yoktur. O noktadan ötesini sadece Vahiy yoluyla bilebiliriz."
Sayın M.A bilime düşman yobazlardan farklı konuşmuyorsunuz.
Neyse ki Darwin Galile ile aynı kaderi paylaşmadı.

Yazan: Barış Berkman Tarih: September 13, 2005 9:10 PM

Sayın Barış Berkman'ın yazdıklarını, yine o taslak üzerinde sadece bazı kritik kelimeleri değiştirerek şöyle de çevirebilirim:

Evrimci - sahte bilimci kesim, tesadüf (rastgelelik) hikayesini bilime kabul ettirmenin imkansız olduğunu anlayınca "uzun zaman ve küçük birikimler" gibi zırvalarla ortaya çıkMIŞtı. Evrimciler yaratıcı gücün "madde ve rastgelelik" olduğunu düşünüyor. Fakat bunu açıkca dile getiremiyorlar. Çünkü gerçek yüzleri ortaya çıkacak. Zaten çıktı da....

Geri kalan kısım Sayın Mustafa Akyol'un şahsına yönelik olduğu için en güzel cevabı -sanırım- kitabıyla verecektir.

Saygılarımla,

Yazan: Abdullah Esin Tarih: September 14, 2005 12:21 PM

Hicbir bilimsel teori Darwin'in evrim teorisi kadar insanlarin gazabina ugramamistir.

Akilli tasarim teorisi ilk insan Adem ve Havva'nin gobek cukurlari hakkinda ne dusunuyor acaba? Nasil tasarlanmis olabilir?

Saygilar,

Ataman Ertugrul

Yazan: Ataman Ertugrul Tarih: September 14, 2005 3:09 PM

Sayın Ataman Ertuğrul,

"Hicbir bilimsel teori Darwin'in evrim teorisi kadar insanlarin gazabina ugramamistir."

O kadar haksızlık etmeyin lütfen.. Marx, kitabını, Darwin'e ithaf edecek kadar evrim teorisine tutkuluydu. Bu ve bunun gibi, tarafgirlikleri de evrim teorisi için artı (!!) puan sayabiliriz, değil mi?

Yazan: Abdullah Esin Tarih: September 14, 2005 3:38 PM

Sayin Abdullah Esin,

Ne ilgisi var Marx'in Kapital'i Darwin'e ithaf etmesiyle evrim kuraminin dogrulugu ya da yanlisliginin? Butun universitelerin butun biyoloji bolumlerinin butun ogretim uyeleri marksist mi?

Yaratilisci safsatlari ders olarak isleyen bir universitenin bir biyoloji bolumu var mi? Bu turden kisiye ozgu -ad hominem- argumanlari lutfen bir tarafa birakin artik!

Marx'in evrim kuramini benimsemesi bu kurami dogru yapmadigi gibi yanlis da yapmaz.

Saygilar,

Ataman Ertugrul

Yazan: Ataman Ertugrul Tarih: September 14, 2005 5:23 PM

SON UMUT

Bir umut var…

Bugüne kadar bütün yazdıklarımın, anlattıklarımın hepsinin yalan olması!.

Bütün bunları benim uydurmuş olmam!

Hayâl tüccarı olmam!

Tamamıyla, kafamda kurguladığım şeyleri yazıp çizip anlatmış olmam!.

Gökte bir yıldızda oturup, Dünyadaki insanları seyrediyor olmalı Tanrı…

Senin içindekileri bilmiyor olmalı!

Kolayca kandırılıp, kafakola alınabilecek cinsten olmalı!.

İcabında rüşvet verilebilmeli!

Karşısındaki insanı bile kandıramayacak kadar kuş beyinlilerin dahi aldatabileceği kadar saf bir tanrı olmalı!

Yutturulabilmeli o tanrıya dolmalar; sarmalar!.

Îcabında bir çek; ya da birkaç sarışın-esmer yollanabilmeli hizaya getirebilmek için!.

Bu yazıyı okuyan sen Türk’sen, Türk’ün tanrısı olmalı; Arap’san Arab’ın ya da acemin Tanrısı olmalı!.

Senin din anlayışın, O’nun indindeki din olmalı!

Bir yolla kandırılıp; cenneti kotarılmalı!.

“-Er kişi niyetine” denmemeli insanlara musalla taşında! Etiket, soysop, uniforma işe yaramalı ve makamıyla, dünyalığı ve saltanatıyla, sağlığındaki kıyafetiyle postalanmalı onun yanına insanlar!.

Umut bu işte!…

Zekâlarıyla yaşayanların umudu bu!.

“OKU”yamayanların; “oku”ma bilmeyenlerin; laklaka ve dedikoduyla yetinenlerin; sürüden birilerinin umudu bu…

Ya öyle ise…?

Ya, öyle değilse?…

Ey Ahmed Hulûsi’nin yayınları kendilerine ulaşmış olanlar….

Ahmed Hulûsi imzası ile yazılıp anlatılanlar gerçek ise… Hak ise..?

Ya Ahmed Hulûsi’nin “oku”yup naklettikleri doğru ise, açıklananlar gerçek ve aynıyla vâki ise; o takdirde ne olacak?

“Mal ve evlatlarınızın fayda sağlamadığı” bir gün gelecekse?

“Ana-babanın evladından; karı-kocanın birbirinden kaçıp, birbirine lânet okuduğu” bir gün yaşanacaksa ölüm sonrasındaki bir evrede?

Ya, yukarıda seni seyreden bir tanrı yoksa mâzeret serdedebileceğin?

Ya, ölüm ötesi boyuta geçtikten sonra geçmişi telâfi etme imkânını tümden yitiriyorsan Ahmed Hulûsi’nin yazdığı üzere?

Ya, varlığının her zerresini, kendi esmâsından meydana getirerek, seni yaratan Allah ise?

Her an yaptıklarının muhasebesi görülüp, bir sonraki anda öncekinin sonucunu yaşıyorsan? Gafletinin, perdeliliğinin sebebi de şu ana kadar yaptıklarının karşılığını almış olman ise!

Ya bedensel zevklerin içinde doyumsuzca yaşarken, eline geçen tüm bu nimetler MEKR ise?

Ya Ahmed Hulûsi nankör, fitneci, kindar, yüzsüz, aldatıcı değilse; ve açıkladığı SİSTEM doğru ve hakikat ise?

Herkes, dünyada öğrendiklerinin değerlendirmesinin karşılığını alacaksa?

Allah Rasûlü’nün her “ezan” işitildiğinde arkasından mutlaka okunulmasını tavsiye ettiği DUA’daki şu ifade çok önemli ise:

“Dâveti TAM ve ikâme olunan salâtın Rabbi olan Allah’ım……” (1)

Dâveti TAM nedir?

Salâtın ikâme olması ne demektir?

Bu ikisinin RABBİ olması, ne demektir?

Bizden ne istenmektedir?

Niçin İbrahim Aleyhisselâm kıyâmette en uzun boylu ve müezzinlerin başı olacaktır?

Melekler, kişinin dışından değil de, bâtınından zâhir olacaksa kişiye; karşımızda ya da yukarıda mâzeret serdedeceğimiz bir tanrı oturmayacaksa tahtında; o takdirde neler gelecek başımıza?

“Rubûbiyet”, ef’âl mertebesinin Rabbi ise…

Fiiller, fâili hakiki olan esmâ terkibinden yâni “rabbinden” açığa çıkıyorsa…

Hakikatin olan, esmâ terkibinin, yani “RABBİNİN” idrâ-ki ve yaşanması, niçin çok önemlidir?

Esmâ terkibin olan Rabbin, “Hasîb” olarak her dem yaptıklarının hesabını görüyorsa ruhun bile duymadan; yarın kimden nereye sığınacaksın?

Zor dostum, zor!.

İman edebilmek bile akla bağlı!. Ya yetmiyorsa bunlara aklın?

“Biz kendimizi hep yalan-yanlış dedikodularla aldatarak dünyadan geçip geldik… Şimdi de sonuçlarına katlanmaktan başka çaremiz yok” demeni hiç seyretmek istemiyorum!.

Para, mal-mülk, çoluk-çocuk, geçici dünya zevklerine kandım da hiç bunlara kulak vermedim”; demeni hiç görmek istemiyorum!.

Yarın pişman ve perişan olacakların bugün de tanıdığı ahbabı olmak hiç istemiyorum…

Yüreğim elvermiyor bugünden onların yarınlarını görmeye!.

Bir umut var, dedim ya!…

Keşke ben aldanmış olsam!..

Yazdığım ve anlattığım kitaplar-kasetler dolusu şeyler hayâl ürünü olsalar!.

Ve anlattıklarıma kulak vermeyen insanlar ölüm sonrasında hiç pişmanlık duymasalar!.

Yorgunum dostum!…

Bedbinim dostum!…

Üzgünüm dostum!…

Senin için…

Tüm sevdiklerim için…

Tüm seven ve sevmeyenler için…

Asırlardır söylenip yazılan gerçekleri hiç kâle almayanlar için!.


Ahmed Hulusi'nin Sistemin Seslenişi
kitabından

Yazan: Vural Tarih: September 14, 2005 6:14 PM

Sayın Ataman Ertuğrul,

Ben, "marx, evrim teorisini benimsedi" diye "evrim teorisi yanlıştır" diye bir çıkarımda bulundum mu?

Siz, Evrim teorisinin "insanların gazabına uğradığını" iddia ettikten sonra, ben de hiç de öyle olmadığını, bir çok kişinin -bir çok nedenle- evrim teorisini benimsediğini, yücelttiğini, kutsadığını belirtmek istediğim için Marx örneğini verdim. Evrim teorisinin sosyolojik paradigmasının bir sonucu olan Öjeni düşüncesini ve uygulamasının hangi 20.yy diktatörü tarafından benimsendğini örnek vermedim bile..!

İşte tüm bunlar, sizin deyiminizle kişiye özgün açıklamaları aşacak uygulamalara yol açmıştır...

Evet, evrim teorisi kimseyi marxist yapmaz. Yapsa da sorun değil. Ancak, Marksizm ya da öjenizm, evrim teorisini neden bu kadar benimsedi ve bağrına bastı, irdelenmesi gerekir.

Saygılarımla,

Yazan: Abdullah Esin Tarih: September 14, 2005 6:47 PM

Sayin Mustafa Akyol,

Size "New Scientist" Dergisinde yayınlanmış iki guzel yazi gonderiyorum. Sizin calismalarinizda da yardimci olacagini dusunuyorum. Bu yazilari sitenizde "Akilli Tasarim Teorisi" ne elestiriler basligi altinda koyabilirsiniz.

Saygilarimla,
Ataman Ertugrul


Akıllı Tasarım


(Bilim Teknik 10.09.2005, Cumhuriyet)

'Akıllı tasarım' Teorisi, olmayan mükemmelliği abartıyor
Yaradılış yanlıları tarafından yeniden topluma inandırılmaya çalışılan
"Akıllı tasarım" (Intelligent design) teorisi, dünyadaki yaşamın sadece
evrimle açıklanamayacağını savunur. Ancak Darwin, "Türlerin kökeni" adlı
çalışmasında tek bir örnekle bile biyolojik yapıların hiç de mükemmel
olmadığını kanıtlamıştı.

Evrim için mükemmellik gereksizdir. Zaten akıllı tasarımcıların öne
sürdükleri mükemmel organlar aslında mükemmel değildir. Karmaşıklık ve
mükemmellik bizim bakışımızda oluşur. Ve yaradılış yanlıları bunu akıllı
tasarım olarak göstermek için örnek üzerine örnek sunmalarına rağmen,
kanıtlar bunların doğru olmadığını gösteriyor.

Gözlerin evrimsel gelişimi büyük bir tasarımcının değil, bilinçsiz bir
işçi hayvanın eseridir. Gözleri ve dünyadaki yaşamın hiçbir şeyini dev
bir mühendis yaratmadı. O sadece bir kazan tamircisiydi. Büyük bir
tasarımcının var olup olmadığı bilimin konusu değildir. Eğer varsa bile,
evrim onun işini berbat bir şekilde yaptığını kanıtlamakta.

Evrim başarılı hataların bir dizisidir. Bu hatalar dizisi doğal
ayıklanma, kalıtsal farklılıklar ve yenileme yetisine dayanır. Sonuç
mükemmel gibi görünse de aslında tam tersidir. Farklı göz tipleri 50 kez
veya çeşitli hayvan türlerinde çok kez birbirinden bağımsız olarak
gelişmiştir. Çevredeki ışığı algılama sorunu farklı yollarla
çözülmüştür. Doğadaki tüm gözler sadece gerektiği kadar karmaşıktır ve
her gözün büyük bir kusuru vardır.

Amerikan başkanı Georg W. Bush geçen haftalarda gazetecilerle
konuşurken, okullarda evrim teorisiyle birlikte "Intelligent Design"
(Akıllı tasarım) teorisinin de okutulacağını söyledi. Bush, buna gerekçe
olarak, eğitimde "farklı teorilerin" yer alması ve dünyanın ne şekilde
oluştuğunun "farklı düşüncelere" göre öğretilmesi gerektiğini gösterdi.

"Akıllı tasarım" teorisi bir kamuoyu araştırmasına göre Amerika'da son
yıllarda iyice yaygınlaşmakta.
Geleneksel yaradılış teorisinin aksine, bu teori dünyanın dört milyarı
aşkın bir süre içinde geliştiğini yalanlamıyor, ama doğadaki karmaşık
yapıların, bunların arkasında üstün bir zekânın barınması gerektiğinin
bir kanıtı olduğunu vurguluyor.
Amerika'daki birçok eyalette şimdi "Akıllı tasarım" teorisinin, Charles
Darwin tarafından kurulan Evrim teorisiyle birlikte eğitim programına
alınıp alınmaması konusunda tartışmalar yaşanmakta.

KÖKTENDİNCİ ATILIM

Bu konuda kaygılı olanlar da var tabii. Rhode Island, Brown
Üniversitesi'nden Kenneth Miller örneğin, Anti-Darwin kampanyalarının
her yerde başarılı olmamasına rağmen köktendincilerin, insanlarda evrim
teorisine karşı bir güvensizlik yarattıklarını hatırlatarak,
yaradılışçıların istekleri günümüzde daha radikal ve tehlikeli bir hale
geldi, diyor.
Miller'e göre Neo-yaradılışçılar bilimi kendi kafalarına göre
yorumlayarak, dünya dışı fenomenleri doğal süreçlerin açıklanmasında
kullanmaya çalışıyorlar.

Amerikan eğitim sistemine Adem ve Havva mitosunu yerleştirerek biyoloji
kitaplarını değiştirme çabası en az elli kez tekrarlanmıştır. Ancak bu
girişimler din ve devlet işlerinin birbirinden ayrı tutulmasını öngören
yasalar sayesinde engellenebilmiştir. Yasalara göre yaradılış, dinsel
bir inanış olduğu için okullarda okutulması yasaktır.

Akıllı tasarım teorisi yanlıları şimdi bu düşünceyle, yasalara
takılmadan doğa bilimleri derslerine dinsel inanışları eklemek için
farklı bir etiket kullanıyorlar: Akıllı tasarım teorisi, yaşamın sadece
evrimle gelişmeyecek kadar karmaşık olduğunu kabul ediyor. Bu yüzden bir
tür güçlü bir tasarımcı tarafından tasarlanmış olması gerekir.

O, KİM?

İngiltere'nin en ünlü bilim adamlarından biri olan Steve Jones, die Zeit
(33/2005) gazetesindeki makalesinde, "ama başları yasalarla derde
girmesin diye, hiçbir zaman "güçlü tasarımcının" kim olduğunu
açıklanmıyorlar, diyor.

Akıllı tasarım yanlıları, Darwin'in sadece gerekli olduğu durumlarda
öğretilmesini ve akıllı tasarım teorisinin de bilimsel bir hipotez
olduğunu söylüyorlar. Ve Jones, ABD'deki bazı okullarda akıllı tasarım
teorisinin, Darwinizm'e alternatif olarak okutulduğunu açıklıyor.
Oxford tartışmasında ilk kez 1860 yılında Darwin teorisine karşı bayrak
açan piskopos Wilberforce şöyle demişti: Büyükannelerinizin ve
büyükbabalarınızın soyunun maymunlara uzanıyor olması hoşunuza gidiyor
mu?

İşte böylece, evrim teorisine karşı, dünyayı bir yaratıcının yarattığı
düşüncesinin ortaya atıldığı bir tür "evrim savaşı" başladı. Bu konunu
özü sadece "bilime karşı savaş" da değildir. Burada amaç geniş kapsamlı
bir fenomenin, bilimdışı araçlarla yürütülen politik bir tartışma olarak
sunularak, Amerikan toplumunun büyük bir kısmının sosyal ve kültürel
kararlarına dokunmaktır.

New Scientist dergisindeki yazıda da (www.newscientist.com, 9.7.05)
açıklandığı gibi, bu karar 1925 yılında tüm ülkede dikkat çeken Scopes
veya Monkey Trial vakasıyla bir yara almıştı. Dayton'daki (Tennessee)
bir ortaokulda fizik öğretmenliği yapan
Thomas Scopes, bir arkadaşının yerine biyoloji dersine girip Charles
Darwin'in "Türlerin Kökeni" adlı öğretisini anlatınca kendisini bir anda
mahkemenin önünde bulmuş ve 100 Dolarlık para cezasına çarptırılmıştı.

BİLİMDE TANRIYA İHTİYAÇ

Bu olayın üzerinde evrim karşıtları ve Tennessee'deki köylüler ve
inançlı insanlar alaya alındı. Ve her ne kadar Skopes davayı kaybettiyse
de (suçlama daha sonra geri alınmıştı), Darwin ve bilim sanki zafer elde
etmiş gibi görünüyordu. Bu olaydan birkaç yıl sonra sessizlik hüküm
sürdü. Fakat maymun olayı Amerikan toplumu üzerinde önemli bir etki
yapmıştı.
Oysa doğal ayıklanma ve mutasyon, dünyadaki tüm yaşamların gelişimi için
bir açıklama getirmekte. Doğa bilimlerinde Tanrıya, açıklayıcı bir
parametre olarak ihtiyaç duyulmamakta. Ne var ki insanın sadece evrimsel
rastlantılarla geliştiğini ve evrimin gelişim çizgisinde özel bir
statüye sahip olmayışına dayanan teoride, inanların birçoğu etik ve
moralin yok olduğunu düşünüyorlar.
Doğanın, büyük bir gücün etkisi olmadan oluşabilmesi için çok karmaşık
olduğu düşüncesinden Darwin de haberdardı.
Türlerin Kökeni adlı çalışmasındaki bir bölümde "The origin of extreme
complexity and perfection başlığı altında bundan yararlanmıştır da.
Darwin'in iddiası, özellikle de biyolojiyi daha iyi anlamaya
başladığımızdan bu yana gayet basit ve akılcıdır. Darwin, gözü örnek
veriyor ve bu da akıllı tasarım teorisini çürüten mükemmel bir
açıklamadır. Gerçi gözler karmaşık sistemler ve bugün bile hâlâ tüm
işlevlerin detaylarını bilmiyoruz. Ama bunların rastlantısal olarak
ortaya çıktıklarını gösteren kanıtlar çoktur.

BAŞARILI HATALARIN DİZİSİ

Evrim başarılı hataların bir dizisidir. Bu hatalar dizisi doğal
ayıklanma, kalıtsal farklılıklar ve yenileme yetisine dayanmakta.
Evrimin türlere ihtiyacı vardır ve sadece raslantısal mutasyona izin
verenlerle çalışabilir. Sonuç mükemmel gibi görünse de aslında tam
tersidir.
Farklı göz tipleri 50 kez veya çeşitli hayvan türlerinde çok kez
birbirinden bağımsız olarak gelişmiştir.

Çevredeki ışığı algılama sorunu farklı yollarla çözülmüştür. Doğadaki
tüm gözler sadece gerektiği kadar karmaşıktır ve her gözün büyük bir
kusuru vardır. Hayvanların birçoğu, ışığı, sinir uyartılarına dönüştüren
hücrelerden oluşan bir düzleme yansıtan mercekli gözlere sahipler.
Tüm göz yapıları, evrimsel süreç içindeki çevresel zorunlulukların bir
sonucudurlar. İnsan gözü de gerektiği kadar karmaşıktır. Zayıf ışığı
görebilmemizi sağlayan yüz milyon çubuk ve renkleri görmemizden sorumlu
üç milyon kozalak bulunuyor gözlerimizde.
Her kozalak ışığı biyokimyasal sinyallere dönüştüren proteinler
içermekte. Üç pigment, mavi, yeşil ve kırmızı renkleri kaydederek,
renkli dünyayı görünür kılıyor.

Bu dünya, beyaz çiçeklerle dolu ama sadece bizim için.

Arılar kızılötesi ışıkta bizim göremediğimiz ayrıntıları görürler.
Sonuçta gözlerimiz mükemmellikten çok uzak, ama neyse ki biz gözümüzün
kusurlarını hissetmiyoruz.

MÜKEMMELLEŞME YOK

Evrim tüm biyolojik sistemleri her zaman değiştirdi ama asla
mükemmelleştirmedi. Gözümüzün evrimi cildimizin üzerinde ışığa duyarlı
bir leke olarak oluştu, daha sonra bir kap gibi derinleşti ve en sonunda
da basit bir kamera sistemine dönüştü.
Ancak gözümüzdeki ışığın ağ tabakasına ulaşabilmesi için önce görsel
verileri beyne ileten sinir liflerini geçmek zorunda. Bu sistem ise
ışığa duyarlı tarafı ters duran bir kamerayla karşılaştırılabilir.

Böcekler dünyayı daha farklı görürler. Gözlerinde bir değil binlerce
mercek vardır ve bunlar ışığı bir sensor üzerinde odaklarlar. Çok sayıda
küçük ve basit kameralardan bir araya getirilmiş bir petekgöz, evrimin
neler yapabileceğini ve yapamayacağını gösteren mükemmel bir örnektir.

Böceğin gözleri geniş bir alanı görecek şekilde uzmanlaşmıştır, ama
ayrıntılı çok kötü görür. Her ne kadar bu göz yapısı sadece sınırlı
yetilere sahip olsa da, doğal ayıklanma böceklerin görme yetisini
iyileştirmek için tüm olanakları kullanmıştır.
Gece uçan kuşlar, ışığa karşı duyarlılığı yüz misli arttıran büyük
merceklere, pervaneler havada uçan avını takip edebilmek için birçok
kameralı petekgöze sahiptir.

Kusurlu bir tasarımı iyileştirmek için evrim elinden geleni yapıyor. Ama
ne var ki evrimin en iyisi mükemmel değildir. Pervanelerin gözleri
bugünkü biçimine diğer tasarımların çok daha kötü olması nedeniyle
kavuşmuştur. Böcek, insan ve diğer tüm biyolojik sistemlerin gözleri
için mükemmellik göreceli bir kavramdır ki bu nedenle de gözlüğü,
teleskopu ve mikroskobu geliştirdik.

Evrim için mükemmellik gereksizdir. Karmaşıklık ve mükemmellik bizim
bakışımızda oluşur. Ve yaradılış yanlıları bunu akıllı tasarım olarak
göstermek için örnek üzerine örnek sunmalarına rağmen, kanıtlar bunların
doğru olmadığını gösteriyor. Gözlerin evrimsel gelişimi büyük bir
tasarımcının değil, bilinçsiz bir işçi hayvanın eseridir. Gözleri ve
dünyadaki yaşamın hiçbir şeyini dev bir mühendis yaratmadı. O sadece bir
kazan tamircisiydi.

Büyük bir tasarımcının var olup olmadığı bilimin konusu değildir. Eğer
varsa bile, evrim onun işini berbat bir şekilde yaptığını kanıtlamakta.

http://science.orf.at 3.8.05, www.newscientist.com 9.7.05,
www.heisse.de, Die Zeit 33/2005


Akıllı tasarımın bilimsel dayanağı var mı?

Akıllı tasarımı savunanlar, kendi görüşlerinin evrim karşısındaki en
ciddi bilimsel alternatif olduğuna inanıyor. Ancak bu görüşün bilimsel
bir dayanağı olmadığı görülüyor.

Akıllı tasarım (AT), bir önceki versiyonu olan "Yaratılış bilimi"nden
biraz daha karmaşık ve daha ayrıntılıdır. "Yaratılış bilimi" Hıristiyan
dinindeki yaratılış öyküsünü destekleyecek bilimsel kanıtların
peşindeydi; ancak dini inanışları desteklemek adına, önceden
oluşturulmuş sonuçları kanıt olarak öne sürünce, bilimle ilgisi olmadığı
ortaya çıktı. Bunun üzerine evrime karşı başlattıkları mücadeleyi yeni
bir kılıf altında sürdürme kararı aldılar. İşte bu yeni kılıfın adı
akıllı tasarım.

Akıllı tasarım yaratılışçılıktan farklıdır. Bu yeni akımı savunanlar,
akıllı tasarımcının doğadaki işçiliğinin izlerini sürerken bilimden
yararlanabileceğimizi iddia eder. Ancak bu arada tasarımcının kim olduğu
konusunda açık vermezler ve agnostik (bilinemezci) bir yaklaşımın ardına
sığınırlar. Seattle'daki yaratılışçılık yanlılarının kurduğu Discovery
Institute'dan AT yanlısı matematikçi, felsefeci William Dembski "Çoğu
insan tasarımcının Gökyüzü'ndeki Büyük Varlık olduğunu sanır. Ancak
bunun böyle olması gerekmez" diye konuşuyor. Dembski AT'yi, doğaüstü bir
zekâyı anlamamıza yardımcı olacak bilimsel bir program olarak
tanımlıyor.

Pek çok yaratılışçı düşünür gibi AT yanlıları da doğal ayıklamanın küçük
de olsa bir rolü olduğunu kabul ediyor. Sözgelimi antibiyotik direnci
böyle bir sürecin sonucunda ortaya çıkar. Ancak yaratılışçılardan farklı
olarak akıllı tasarımcıların çoğu, tüm organizmaların tek bir atadan
geldiği fikrine sıcak bakarlar. İşte bu noktada AT taraftarları
Darwinistlerden ayrılır.

"GELİŞİGÜZEL MUTASYON KABUL EDİLEMEZ"

Pennsylvania, Bethlehem'deki Lehigh Üniversitesi'nden biyokimyacı ve AT
görüşünü destekleyenlerden Michael Behe 'ye göre bu fark şu:
"Darwinizm'e göre gelişigüzel mutasyon ve doğal ayıklama yaşamı her
açıdan etkiler. Oysa AT, yaşamın bazı kısımlarının gelişigüzel
mutasyonlarla oluşmadığını, maksatlı bir tasarımın sonucunda oluştuğunu
söyler." Bütün bu tartışmaların sonucunda, akıllı tasarımcıların
savundukları görüşlerin aslında, yaratılışçıların başarısız bir şekilde
savundukları görüşlerden bir farkının olmadığı da görülüyor.

AT savunucularının görüşleri, kompleks yapıların nasıl meydan geldiği
konusuna odaklıdır. Bu kişiler canlıların çok parçalı yapılar olduğuna
ve ancak tüm parçaları bir arada ise normal fonksiyonunu sürdürdüğüne
inanır. Sözgelimi bakterilerin kamçı adı verilen organları 40'dan fazla
proteinden oluşur; kanın pıhtılaşması ise 10 farklı proteinin karşılıklı
etkileşimi sonucunda gerçekleşir.

Bu örnekler Behe'nin "eksiltilemez bütünlük" veya "ne bir fazla ne bir
eksik" olarak tanımladığı kavrama bir örnektir. Bu kavram, bir
organizmanın ancak tüm parçaları tamam olduğu zaman sağlıklı bir şekilde
işlev gördüğünü savunur. Behe'ye göre bu tür sistemler rastlantılara
bağlı mutasyonlar ile evrilemez, çünkü kısmi bütünleşmeler yarar
sağlamaz.

Dembski, rastlantısal mutasyonlardan evrimleşerek kompleks yapıların
oluşması olasılığının çok küçük olduğunu ileri sürüyor. Örneğin iki
proteinin etkileşim içine girerek yeni bir işlev oluşturabilmesi için
öncelikle şekillerinin birbirine uyması gerekir. Dolayısıyla ilke
olarak, bir proteinin rastlantısal olarak değişim geçirerek diğer bir
proteine uyum sağlaması olasılığını hesaplayabiliriz. Bu amaçla iki
çalışma yapıldı. Dembski, her iki çalışmadan elde edilen olasılık
sayısının anlamsız olduğunu, dolayısıyla da rastlantısal olaylara bağlı
olarak bir açıklama yapmanın imkânsız olduğunu ileri sürüyor.

"AT'IN MANTIK HATALARI

Rhode Island, Providence'daki Brown Üniversitesi'nden AT karşıtlarının
başını çeken Kenneth Miller , bu hesaplamalardaki mantık hatalarına
dikkat çekiyor. Bunların tek, spesifik bir sonuca odaklanmış olduklarını
belirten Miller şöyle konuşuyor: "Fonksiyonel bir sonuçtan çok, önceden
belirlenmiş bir sonuca ulaşmaya çalışırsanız, olasılıklar anlamsızlaşır.
Bu hesaplamalarda, farklı protein dizilimlerinin işlevsel olabileceği
olasılığı dikkate alınmamış. Sözgelimi farklı türlerdeki proteinler
yüzde 80-90 oranında farklı olabilir, ancak yine de aynı işlevi
görebilirler."

"Olanaksızlık tartışması" de ayrıca doğal ayıklamayı doğru yansıtmıyor.
Kompleks bir protein yapısını oluşturmaya yönelik mutasyonların aynı
anda oluşması mümkün değildir. Bu kabul edilebilir bir varsayım. Ancak
Darwin bambaşka bir fikrin peşindeydi. Darwin'in açıklamaları, nihai bir
amaç gütmeyen, küçük, birikmiş değişikliklere dayanıyordu. Her aşama
kendi özellikleri çerçevesinde yararlıydı. Biyologların bunların
ardındaki nedenleri anlamamış olmasına rağmen...

Ayrıca "eksiltilemez bütünlük" kavramının bir aldatmaca olduğuna ilişkin
kanıtlar da söz konusu. Sözgelimi bakterilerin 40 proteinli kamçılarını
ele alalım. Midede bulunan H.pylori 'nin kamçısında 33 protein bulunur.
Bu da "eksiltilemez"in eksilmiş olduğu anlamına geliyor. Daha çarpıcı
bir şekilde ifade etmek gerekirse, kamçı, proteinlerinin sayıca az
olması tamamen farklı bir işlevi yaptıklarını gösteriyor. Benzer şekilde
çenesiz balıklar, kanın pıhtılaşmasını 10 yerine yalnızca 6 protein ile
başarabiliyor.

Miller'a göre doğal ayıklama daha önceki sistemleri yeni rollere
alıştırarak gerçekleşir. Bugüne dek bakteri kamçısı üzerinde yapılan
araştırmalar bu tezi doğruluyor. En önemlisi, AT sınanabilir öngörüler
üretemiyor. Her şeyden önce, bilim adamları tasarımcının kimliği
konusuna doğal ayıklamadan yararlanarak bir yanıt bulamıyor.

AT ALDATMACASI

AT savunucularının hemen hemen tümü inançlı Hıristiyanlar olmakla
birlikte, kafalarında ne biçim bir tasarımcı olduğu konusunda açık
konuşmaktan kaçınıyorlar. "Bunun nedeni tasarımcı olarak Tanrı'yı
düşünmeleridir. Ancak Tanrı'nın adını ağızlarına alırlarsa, gerçek
yüzleri meydana çıkacak" diye konuşan Kaliforniya, Oakland'daki Bilim
Eğitimi için Ulusal Merkez (NCSE) adındaki evrim yanlısı kuruluştan Nick
Matzke, "AT'yi savunanlar bu şekilde davranarak, okullarda görüşlerinin
öğretilmesine yasak getirilmesini engellemek istiyor. Ancak tasarımcının
nasıl çalışması gerektiği konusunu üzeri kapalı bir şekilde
geçiştirmeleri yüzünden AT kavramı bilimsel olarak sınanamıyor" diyor.

İlke olarak bilimsel bir kuramın yanlışlanabilir olması gerekir. Bir
kuramı yıkacak kanıtların bulunabilmesi olasılığı hiçbir zaman akıldan
çıkartılmamalıdır. Ancak bu ilke AT konusunda işlerliğini yitiriyor.
Öyle ki AT taraftarları bakteriyel kamçının doğal ayıklamanın bir eseri
olduğu konusunda ikna edilseler dahi, iddialarından vazgeçmezler. AT'ye
göre doğada "tasarımın" izlerini bulabiliriz, ancak bu her yapının
tasarım sonucu oluştuğu anlamına gelmez. Dolayısıyla tasarımcılar doğal
ayıklamanın bakteriyel kamçıda etkili olduğunu, ancak diğer moleküler
yapılarda tasarımın izinin görülebileceğini iddia ederler. Bu da yeri
geldiğinde tutarsız olduklarını gösteriyor.
NCSE Başkanı Eugenie Scott, AT'nin doğaüstü güçlere olan tutkusundan
dolayı bilimin kapsama alanı dışında tutulmaları gerektiğini belirtiyor.
Kaldı ki "Tanrı yarattı" tezi hiçbir zaman çürütülemez.

AT'NİN DOĞAÜSTÜ GÜÇ TUTKUSU

AT'nin en zayıf noktası budur. AT gündeminin altında, bilimsel yöntemin
temelini tehdit eden bir unsur gizlidir. Discovery Institute üyelerinin
1999 yılında kaleme aldıkları "Wedge Strategy", bilimsel materyalizmin
"yıkıcı" kültürel sonuçları hakkında bir yakınmadır. Burada ayrıca bunun
"yok edici ahlaki, kültürel ve siyasi mirasını" yıkmaya yönelik 20
yıllık bir plandan söz edilmektedir. Stratejinin amacı, "materyalistik
açıklamaların yerine, insanların ve doğanın Tanrı tarafından
yaratıldığına ilişkin teistik inancın" yerleştirilmesi.
Bu belgenin internette yayınlanmasından sonra gelen tepkiler üzerine bir
açıklama yapmak zorunluluğunu duyan Discovery Institute, "Wedge Strategy
yalnızca bağış toplamaya yönelik bir belgedir; fesat bir plan gibi
algılanmamalıdır. Burada bizim yaptığımız bilimsel materyalizmin
felsefesini sorgulamak, bilimi değil" diyerek kendilerini savunuyor.
Ancak çok sayıda bilim adamı bilime doğaüstü güçleri katma girişiminin,
bilime büyük zarar vereceğini düşünüyor.

Kaynak: New Scientist, 9 Temmuz 2005

Aktaran: Ataman Ertugrul, 15.Eylul.2005

Yazan: Ataman Ertugrul Tarih: September 15, 2005 1:24 PM

Abdullah Bey,
evrim teorisinin bilimselliğini kaybettiğini idda ediyorsunuz. Bir de Darwin'in teorisini
savunanlara dogmacı diyorsunuz. Evrim kuramının tartışılmaz kesin bir teori olmadığı açık. Aksine
üzerinde çok rahat tartışabilir ve fikir yürütülebilir. Tasarımda ise öyle olmuştur demek
yeterli. Mesela klasik bir soru: tavuk mu yumurtadan çıkmıştır yumurta mı tavuktan? Tasarımcılar bunun cevabını verebilirler mi? (bir cevap verecek olursanız bilimsel olarak açıklamalısınız)
Bu yumurta-tavuk sorusunun cevabını evrim teorisi de verememektedir. Ama akıl yürüterek ve
birtakım deneyler yaparak açıklama gayretindedir. Ama sizin bilim anlayışınız şöyle ise "ben
bilimde elektrik kanunları gibi tartışılmaz ve doğruluğu kesin teoriler isterim." o zaman
haklısınız evrim teorisi size göre bilimsel değildir. Ama evrime alternatif olarak öyle bir
görüşle geliyorsunuz ki şaşırmamak elde değil.
Anlaşılıyor ki herkes bir görüşü benimsemiş. Evrimciler akıl yürütmeye ve araştırmaya,
tasarımcılar da vahiy beklemeye devam etsin.

Yazan: Barış Berkman Tarih: September 15, 2005 3:19 PM

Aşağıdaki yazıyı kaleme alan Prof. Michael J. Behe, Lehigh Üniversitesi biyokimya profesörüdür. Behe’nin 1996 yılında yayımlanan “Darwin’in Kara Kutusu: Evrime Biyokimyasal Başkaldırı” isimli kitabı, National Review dergisi tarafından “20. Yüzyılın En Etkili 100 Kitabı” arasında seçildi.

Akıllı Tasarım (Intelligent Design) teorisini savunan bilim adamlarından biri olarak, bu teorinin ne olduğu ve olmadığı konusunda bazı kafa karışıklıkları görüyorum.

Önce teorinin ne olduğunu açıklamak gerek. Akıllı Tasarım, dine dayanan bir düşünce değil, ama dindar insanlar bu teoriden kendi argümanları için yararlanabilirler. Akıllı Tasarım teorisyenleri, yaşamın Darwinizm’de öne sürüldüğü gibi rastlantısal mutasyon ve doğal seleksiyonla açıklandığı görüşünü sorguluyorlar. Ama doğada bir değişim olduğunu reddetmiyorlar. Dahası Akıllı Tasarım, bize Tasarımcı’nın kimliği konusunda dinî bir konsept sunmuyor. Aslında Akıllı Tasarım, maddî kanıtlara ve bunların bildiğimiz mantık kuralları ile incelenmesine dayanıyor. Bu argümanın dört dayanağı var.

Birincisi, tartışma götürmeyen bir dayanak: Doğadaki tasarım örneklerini çoğunlukla teşhis edebiliyoruz. Örneğin (ABD’nin batısındaki büyük dağ sırası olan) Rocky Dağları’nın kökenini açıklamak için kıta tektoniği ve erozyon gibi bilinçsiz etkenler son derece yeterli gözüküyor. Ama Rushmore Dağı’nı (bu dağın üzerine kazınmış olan Amerikan başkanı heykellerini) açıklamak için, bu gibi bilinçsiz doğal güçler yeterli değil. Biz elbette Rushmore Dağı’ndaki anıtın hangi heykeltıraşın eseri olduğunu biliyoruz. Ama bu anıtın geçmişi hakkında hiçbir şey duymamış bir insan bile, bunun tasarlanmış bir yapı olduğunu anlayabilir.

Şimdi Akıllı Tasarım’ın ikinci dayanağına gelelim. Bu, canlılar dünyasında da tasarıma işaret eden yapılar olduğu iddiası. 18. yüzyılda yaşamış olan din adamı William Paley, bu iddiayı anlatırken canlıları birer saate benzetmişti; her saat nasıl bir saatçiyi gösteriyorsa, Paley’e göre canlıların bedenlerindeki tasarımlar da Yaratıcı’yı gösteriyordu. Darwinistler ise Paley’in ileri sürdüğü tasarımın ilk başta ikna edici gibi olsa da, aslında sadece “görünüşte” var olduğunu ileri sürüyorlar. Örneğin DNA’nın yapısını bulan iki bilim adamından biri olan (Darwinist) Francis Crick, bir seferinde “biyologlar, gördükleri canlıların tasarlanmış olmadığını kendilerine sürekli olarak hatırlatmalılar” diye yazmıştı. (Gözünüzde bir canlandırın, Crick’e göre bir bilim adamının sürekli olarak dişlerini sıkıp “bunlar tasarlanmış değil, gerçekten de değil” diye tekrar etmesi gerekiyor.)

Ama yaşamın bileşenlerinin bir saat gibi karmaşık sistemlere benzerliği, Rahip Paley’in zamanına göre bugün çok daha açık bir şekilde ortada. Geçen 50 yıl içinde modern bilim, yaşamın temeli olan hücrenin küçük moleküler makinelerle dolu olduğunu ortaya çıkardı. Hücrenin içinde, gerekli malzemeleri taşıyan moleküler kamyonlar ya da o hücreyi sıvı içinde yüzdürmek için iten küçük motorlar var. “Cell” (Hücre) adlı bilim dergisinin sayfalarında “Protein Makinelerinin Bir Toplamı Olarak Hücre” veya “Mikrodünyanın Mekanik Araçları: Motorlar, Saatler, Yaylar ve Diğer Unsurlar” gibi başlıklar yer alıyor.

Bunlara bakan ve sonra da 60’lı yıllardaki öğrencilik dönemini hatırlayan Ulusal Bilimler Akademisi Başkanı Bruce Alberts, şöyle yazmıştı: “Yaşamı mümkün kılan kimya, biz öğrencilerin hayal bile etmediği kadar karmaşık ve sofistike.” Öyle ki, yine Prof. Alberts, bir canlı hücresinin; içindeki girift üretim bantları ve bunlar üzerinde çalışan proteinden oluşmuş makinelerle aslında bir fabrikaya benzediğini anlatmıştı. Alberts, buradaki “makine” kelimesini fantastik bir benzetme olarak değil, kelimenin tam anlamıyla kullandığını da vurgulamıştı. Bilinçli Tasarım’ın üçüncü iddiası işte burada giriyor. Teoriyi savunan benim gibi bilim adamlarına göre, yaşamın tüm bu kompleks mekanizmaların kökenini, bunları tasarlamış bir aklı kabul etmeksizin açıklamak mümkün değil. Darwinistler ise buna katılmıyor ve teorilerinin iki mekanizması olan doğal seleksiyon ve mutasyonun uzun zaman dilimleri içinde her şeyi üretebildiğine inanıyorlar.

Bilinçli Tasarım’ı savunan bilim adamları (ben dahil) ise, Darwinistlerin bu güvenlerinin temelsiz olduğu kanısındalar. Doğal seleksiyon tabiattaki bazı sınırlı olgulara gerçekten açıklama getirse de, her şeyi açıkladığını gösteren hiçbir kanıt yok. Hele de hücrede bulduğumuz kompleksliği üretebilecek Darwinist mekanizmaların var olduğunu gösteren hiçbir araştırma ve bulgu yok. Burada da Bilinçli Tasarım’ın dördüncü iddiası devreye giriyor: Eğer yaşamın kökeni konusunda hiçbir ikna edici “tasarım dışı” açıklama yoksa, o zaman bir tasarımın varlığını kabul etmeye hakkımız var. Bu aslında çok da anlaşılmaz bir sonuç değil. Eğer bir şey ördeğe benziyorsa, ördek gibi yürüyorsa ve ördek sesi çıkarıyorsa, aksi yönde bir kanıt olmadıkça, “evet bu bir ördek” diyebilmeliyiz! Tasarım, sadece çok belirgin olduğu için inkar edilmemeli. Tasarımı eleştirenlerin bazıları, bilimin tanımı gereği bunu kabul edemeyeceğini savunuyor. Diğer bazıları da bilimin “mutlaka başka bir açıklama vardır” diye arayışa devam etmesi gerektiğinde ısrar ediyor. Ama gerçeklik hakkında soruları, tanımlar getirerek çözemeyiz. Rushmore Dağı için “tasarım dışı” bir açıklama bulmak için uğraşmak da pek mantıklı değil. İşte bu nedenle giderek daha fazla sayıda bilim adamı, yaşamın tasarlandığını kabul ediyor.

-------------------------------------------------

Darwinizm'in Derin Anlamı Nedir?

PROF. DR. PHILIP E. JOHNSON (California Berkeley Üniversitesi)


Yaratılış” veya “bilinçli tasarım” kavramlarının bilimsel söylem içinde yer alıp almaması, basit bir tartışma değildir.

Bu tartışmanın ardında, insan varlığının en önemli sorularından biri yatar: Tanrı mı insanı yaratmıştır, yoksa insan mı Tanrı’yı? Teizm -örneğin Yahudilik, Hıristiyanlık ve İslamiyet- Tanrı’nın insanı yarattığını öğretir. Günümüzün doğa bilimleri üzerinde belirli bir egemenlik kurmuş olan bilimsel materyalizm ise, “insan Tanrı’yı yarattı” demektedir. Bilimsel materyalizmin kozmik hikayesine göre, doğa, sadece maddesel etkilerden oluşan, kendi içinde kapalı bir sistemdir ve maddesel olmayan bir varlık (örneğin Tanrı) tarafından etkilenmesi mümkün değildir. Günümüzün siyasi ve kültürel amaçları nedeniyle, bilim de bu materyalist varsayıma göre şekillendirilmekte ve dahası bilime objektif gerçekliği tanımlama otoritesi verilmektedir.

Bu metafizik sistem içinde, Tanrı, insan hayal gücünün bir eseri olarak kabul edilir ve insanlığın yeterince bilgi sahibi olmadıkları bilim-öncesi zamanların bir kalıntısı olarak tanımlanır. Hikayeye göre bilim bu kalıntıya meydan okumuş ve tüm iyi eğitilmiş insanları aslında bizlerin bilinçsiz, amaçsız, maddesel sürecin ürünü olduğumuzun farkına vardırmıştır. İşte bu sürecin adı “evrim”dir. Çağdaş Darwinistlerin en etkililerinden biri olan Harvard Üniversitesi paleontoloğu George Gaylord Simpson, bu sürecin ne manaya geldiğini “Evrimin Anlamı” isimli kitabında şöyle açıklar: “İnsan, kendisini hesaba katmamış olan amaçsız ve doğal bir sürecin ürünüdür.” Evrimci bilim adamları taktiksel nedenlerle bu mesajı çoğu zaman silikleştirirler; ama hiçbir zaman terk etmezler. Siz “evrim” kelimesi hakkında ne düşünürseniz düşünün, bilimsel eğitimi yönlendiren insanlar bunun ne anlama geldiğini çoktan belirlemişlerdir. Bu anlama göre, bizim varlığımız bir kazadan ibarettir ve kendisine karşı sorumlu olduğumuz bir Yaratıcı yoktur.

Bazı bilimsel metaryalistler agresif ateistlerdir. Ama çoğu daha yumuşak bir yol izler: Onlara göre Tanrı var olabilir, hatta belki maddenin ve zamanın başlangıcındaki ilk koşulları belirlemiş olduğu bile kabul edilebilir; ama bu noktadan sonra hiçbir şeye karışmamalı, “bizim” evrenimize müdahale etmemelidir. Evrim sürecini programlamış olabileceği bile kabul edilmez; sürece müdahale etmesi, yani canlıları doğrudan “yaratması” ise tümüyle konu dışıdır. Böyle bir yaratmanın gerçekleşmiş olup olamayacağı araştırılmaz; oyunun kuralları bu olasılığın üstünü zaten en baştan çizmiştir. İşte Darwinizm’in derin anlamı budur. Onun temeli olan bilimsel materyalizm, modern zamanların yerleşik felsefesini oluşturur. Bunun elbette ahlaki sonuçları vardır (ve zaten bu yüzden büyük bir ısrarla korunmaktadır). Eğer bilinçsiz bir evrenin kazara ortaya çıkmış ürünleri isek, saygı göstermemiz gereken hiçbir objektif değer yoktur. Gerek bireyler gerekse toplumlar olarak, nasıl Tanrı kavramını kendi zihnimizde oluşturmuş isek, değerleri de oluştururuz. Gerektiğinde de yeniden oluştururuz. Örneğin “evlilik” kavramı geçmişte kadın ve erkek arasında bir akit olarak tanınlanmış olabilir; ama şimdi bunu iki erkek veya iki kadın arasında da kurabiliriz. Hiçbir sabit değerin olmadığı evrende, her şey değişir ve dolayısıyla her şey meşrulaşabilir.

Buraya kadar anlattığım modern materyalist felsefe her ne kadar büyük bir kültürel otoriteye sahipse de, kurduğu hegemonya 21. yüzyılda büyük bir meydan okumayla karşılaşacaktır. Bu son derece karmaşık bir konudur ve incelenmesi için kitaplar gerekir. Ama çok kısa bir biçimde durumu belirteyim: Yaşamın bilinçsiz maddesel etkenlerin ürünü olduğu dogması, sadece “ispatlanamamış” durumda değildir; imkansızdır. “Darwin Yargılanıyor” adlı kitabımda yazdığım ve Thaxton, Bradley ve Olsen’in “Yaşamın Kökeninin Gizemi” adlı kitaplarında da detaylı şekilde gösterdikleri gibi, sadece en basit canlı hücresi bile, bilinçsiz maddesel etkenlerle açıklanamayacak kadar kompleks bir organizasyon ve bilgi içermektedir. Bilimsel keşifler arttıkça, yaşamın merkezindeki söz konusu organizasyon ve bilginin ancak bir Zihin’le açıklanabileceği daha açık hale gelmektedir. Bilim adamları, Darwinist dogmanın etkisinden kurtulup bağımsız düşündüklerinde, bunu görüyorlar. Örneğin Dean Kenyon... San Francisco üniversitesinde biyoloji profesörü olan Kenyon, 1970’li yıllarda yazdığı ve yaşamın kimyasal maddelerin rastgele birleşmesinin ürünü olduğunu savunan Biochemical Predestination adlı kitabıyla Darwinistler arasında saygın bir yer edinmişti. Ama yıllar geçtikçe Kenyon’ın kuşkuları büyüdü ve sonunda yaşamın kökeninin ancak “Tasarım” ile açıklanabileceği sonucuna vardı. Bugün Darwinistlerin sataşmalarına maruz kalsa da, Tasarım’ı savunmakta ısrar ediyor. Kenyon gibi dogmatik düşünmeyen ve cesur davranan bilim adamlarının sayısı arttıkça, bilimsel materyalizmin dayanakları sarsılacak. Zaten çoktan sarsılmaya başladı bile.

Yazan: Abdullah Esin Tarih: September 15, 2005 3:56 PM

Sayin Abdullah Esin,

Nazilerin Öjeni uygulamaları evrim kuramından çok Mendel'in Kalıtım
Yasalarıyla ilgilidir. Fakat nedense kimse bu uygulamanın odağında
Mendel Yasalarının olduğunu söylememekte, bunun suçu kasıtlı olarak
evrim kuramına yüklenmeye çalışılmaktadır. Kaldı ki bu yüzden Mendel
Yasalarının suçlanması ya da geçersiz olduğunun ileri sürülmesi de doğru
olmazdı, bu barut yapımında kullanılıyor diye kimya yasalarının
suçlanması ya da geçersiz sayılması gibi bir şey olurdu.

Saygilar,

Ataman Ertugrul

Yazan: Ataman Ertugrul Tarih: September 15, 2005 4:05 PM

Abdullah bey,

"Bu tartışmanın ardında, insan varlığının en önemli sorularından biri yatar: Tanrı mı insanı yaratmıştır, yoksa insan mı Tanrı’yı?"

Ya her ikisi de dogru ise?...

Yani, bizi yaratan ile bizim tarifledigimiz (yani bizim yarattigimiz) farkli ise?

"Bilimsel materyalizmin kozmik hikayesine göre, doğa, sadece maddesel etkilerden oluşan, kendi içinde kapalı bir sistemdir ve maddesel olmayan bir varlık (örneğin Tanrı) tarafından etkilenmesi mümkün değildir."

[...]

"Tanrı var olabilir, hatta belki maddenin ve zamanın başlangıcındaki ilk koşulları belirlemiş olduğu bile kabul edilebilir; ama bu noktadan sonra hiçbir şeye karışmamalı, “bizim” evrenimize müdahale etmemelidir."

Bu, diger dinleri bilemem, ama, en azindan Islamiyetteki 'kader-i kebir' ve 'kader-i cuzi' kavramlariyla celismiyor ki.

Hatta, bu derece ortusmeyi sasirtici buldugumu eklemeliyim.

Materyalist/ateistlerin ve Islamiyetin bu kavramlari yeteri kadar muglak. Tipatip ayni oldugunu bile soylemek mumkun

Yazan: Muzmin Anonim Tarih: September 15, 2005 6:44 PM

Sayın Barış Berkman,

Anlaşılan, karşısında olduğunuz fikir ve düşünce dünyalarını dahi iyi tanımıyorsunuz. Hiçbir din sahibi ya da herhangi bir dine sıcak bakan, onu küçümseyip ona hakaret etmeyen "akıllı tasarımcı" vahiy beklemez. Çünkü, vahiy beklenilen bir şey değildir. Evrimcilerin, herşeyin bir tesadüften ibaret olduğu çıkarımı bir akıl yürütme ise, ben de buna kendi akıllarının kendilerini yanıltması olarak bakarım. Vahiy'e inanan birinin akıl yürütme ve araştırmadan bigane kaldığını / kalabileceğini düşünmeniz ise, profiline hiç yabancı olmadığım pozitivist bakış açısını netleştiriyor.. Akıl ve araştırma metodları sizin tekelinizde değil. Paradigmanız, ancak bilim üretemeyen ülkelerde böyle totoliterleşir.. Bunu anlayışla karşılıyorum. Siz ne kadar dirensenizde, siz ne kadar belli kelimelerin kılıflarına bürünerek fikirlerinizi ifade etmeye çalışsanızda, özünde pozitivist ve temelde materyalist felsefe çöküşe geçti bile..

Sayın Ataman Ertuğrul,

Nazilerin öjeni uygulamalarının, Mendel Yasalarından esinlenmediğini ya da bağımsız olmadığını ifade etmedim. Ancak, doğal seleksiyon çıkarımının sosyal mühendisliğe geçirilmesindeki etkisi, tamamen evrim kuramı ile ilgilidir. Evrim'in "Güçlü olanın yaşayacağı" ve "yaşam mücadelesi" felsefeleri, öjenin en merkezi anlayışıdır.(bkz. ernest haeckel)

Antony Smith, "İnsan, Yapısı ve Yaşamı" adlı eserinde, I. Dünya Savaşı generallerinden Friedrich von Bernardi'ye ait şu söze yer verir ve bu söz sosyal darwinizm'in hangi zihinlere nasıl yansıdığının en açık göstergesidir:

"Savaş biyolojik bir gereksinmedir, doğadaki unsurların çatışması kadar gereklidir; biyolojik yönden yerinde sonuçlar verir, çünkü bu sonuçlar, varlıkların temel özellikleriyle ilgilidir"

Avusturya-Macaristan'ın Başkomutanı General Franz Baron Conrad von Hoetzendorff ise, savaştan sonraki anılarında şöyle yazmıştır:

"Dünya savaşının büyük felaketi, (insanoğlunun yaşam mücadelesi) prensibiyle tam bir uyum içinde gerçekleşmiştir. İnsanların ve devletlerin hayatlarının ana gücüyle oluşan bu savaş, aynen boşalması gereken bir yıldırım yükü gibi, doğanın bir kuralıdır."


Saygılarımla,

Yazan: Abdullah Esin Tarih: September 15, 2005 7:01 PM

Sayın Ertugrul,

New Scientist ve benzerleri Tabiatçılığın yayın organları, biliyorsunuz. Aktardığınız yazıdaki her cümle bu inancın boyası ile boyalı. Bir şu kadar çoğunlukta bilimadamının bu inanç ile yaşıyor olması, ne yazikki sözkonusu inancı bilimsel yapmak için yeterli değil. Ne de belirli sermaye gruplarının medyatik-politik destekleri bu işi başarabilir. Ama başarılmış olan bir şey var. O da bu inancın bilimsellik kılıfı ile iyiden iyiye yaygın hale getirilmiş olması. Çoğu kez sözkonusu inancı eleştirmek işe yaramıyor, tabiatçılar eleştirileri bile tabiatçı bir gözlükle algıladıkları ve yanıtladıkları için. Argümanları özetle şu :"Tabiatçılık doğru, çünkü Tabiat bunu gösteriyor". Bu herhalde "Tanrıcılık doğru, çünkü Tanrı böyle söylüyor" demek gibi bir şey. Yani aslında söylenmekte olan hiçbir şey yok. Ortada görülen, bir inanca duyulan derin bağlılık. Sözkonusu inanca gerek duymayanlar için kullanılması hüner sanılan "köktenci, tarikatçı, bilim düşmanı, yobaz ..." gibi tahkir ifadeleri pekala tabiatçılar için de kullanılabilir. Tahkir çok kolay bir şeydir. Ama buna gerek yok.

Saygılar...

Cengiz Cebi, Felsefe Grubu

Yazan: Cengiz Cebi Tarih: September 16, 2005 12:03 AM

Mustafa bey,

"MustafaAkyol.org'a gösterilen yoğun ilgi nedeniyle tüm okurlara ve katkılarıyla siteyi zenginleştiren yorumculara teşekkür ediyorum."

Yayinlanmayan katkilar siteyi degil bit-bucket'i ya da yayinlanacak olan kitabi zenginlestirir.

2 yazimi 24 saat gecmis olmasina ragmen yayinlamadiniz. Yetisemiyorsaniz ya da istemiyorsaniz soyleyin, ama, boyle olmuyor.

Illa dogrudan cevap yazmak istiyorsaniz asagidaki adresi kullanabilirsiniz;

gecerken.ugrayan@gmail.com

Yazan: Muzmin Anonim Tarih: September 16, 2005 7:23 AM

"Benim davama göre değilse bilimsel değildir!"

Yazılanlara bakılırsa iki görüşü savunanlardan ki tamamen bilimsel olan bir konuda, Akıllı bir tasarımcının (yaratıcı ) olduğunu savunanlar inaçlarını öne çıkararak savlarını savunmaları beklenirken, daha bilimsel olduklarını belirten evrimin savunucuları bilimsel açıklamalardan daha çok evrime olan sonsuz (ateist )inaçları ile konuya yaklaşmaktatırlar. Genellikle (inaçlarına göre )akıllı bir tasarım yoktur ozaman bu evren ve içerisindekiler kendiğinden meydena gelmiştir demektedirler ama bilim böyle demiyor olsada onlar için bu kabul edilemez.

Bilim eskiden bu kadar ileri değildi onun için insanlar dini inanışlara yöneldiler diyenler göremiyorlar ama bilimsel veriler arttıkça örneğin gelişmiş mikroskoplar ve DNA nin keşfi akıllı bir tasarım olduğu daha fazla anlaşılmaktadır.( tabiki ateistler hariç )

Benim tartışmacılardan isteğim daha bilimsel örnekler vermeleridir.

Vural

Yazan: Vural Tarih: September 16, 2005 10:20 AM

Sayın Muzmin Anonim,

Öncelikle, bu sitede yazdıklarınızı zevkle okuduğum bir kişi olarak sizin bu yazınızdaki formatınızda anlayamadığım bir noktaya değinmeliyim:

Bana hitap ederek başladınız ve daha sonra belli cümleleri tırnak içine alarak, bana bazı sorular yönelttiniz ve yorumlarda bulundunuz. Bu cümleler, tırnak içine alınınca, sanki size değil de muhatabınız olan bana aitmiş gibi geldi. Halbuki bu cümleler bana ait değildi. Genel bazı sorgulama, yargı ve yorum için yazdıysanız, fikirlerinizi bizimle paylaştığınız için teşekkür ederim.

Yazınıza gelince:

"Tanrı mı insanı yaratmıştır, yoksa insan mı Tanrı’yı?"

Bu "Tanrı" kavramına yüklenilen anlamla ilgili. İslam da, "muhalefetun lil havadis" (yaratılmışlara benzemeyen) bir Tanrının, yani Allah'ın, deizm-panteizm-ateizm üçgeninde yuvarlanan Batı felsefesinin temelde antropomorfik-göklerde oturan bir tanrı ve Feuerbach ateizminin sistematikleştirdiği bu soru üzerinde koparılan fırtınların yıprattığı ve sonra Nietzsche tarafından öldürülen Tanrı'ının, çok farklı boyutlarda (anlam ve düzlemlerde) değerlendirilebileceğini düşünmekteyim.

Zihnin yaratttığı tanrılar elbette var. Ama, -eğer tabi kabul ediliyorsa- bu zihni yaratan Tanrı'dan ontolojik olarak farklı bir anlama sahiptir. (Agnostik birey, bu soruyu anlamsız bulur ve cevap verilemez olarak addeder.)

Her ikisinin doğru olma ihtimalini, (ki bu ihtimalin için de bu da vardır) 'yaratılan' zihin çözemez. Bu soru, açıkca totolojidir. Bana yukarda yönlendirilen ama üzerinde durmadığım: "Yumurta mı tavuktan, yoksa..." sorusu ile benzerdir.

Bizi yaratan ile bizim tariflediğimizin farklı olması her zaman muhtemeldir. Mesela, Taoizm'e göre, Tao tarif edilemeyen ve üzerinde konuşulamayandır. "Allah'ı tarif etmek" de, Allah'a inanan biri için imkasızdır. Tarif edilemez olması hiç bir şeyi değiştirmez. Biz, insanoğlu, neyi tarif edebildik ki doğrudürüst?
Üzerinde ittifak olan tek bir kavramın tarifi var mı? Varsa nedir?

Evrene müdahale etmeyen Tanrı, İslam ve diğer tüm semavi dinlerle çelişir. En azından, sadece peygamberlerin gönderilmesi bile evrene bir anlamda müdahaledir. Bunu kabul etmezsek, çelişip çelişmediğine dair olan bilgimizi bile sınayacak kitabi bilgiye ulaşamazdık. Evrene müdahale etmeyen Tanrı'nın, size göre "Islamiyetteki 'kader-i kebir' ve 'kader-i cuzi' kavramlariyla celismemesi"ni anlayamadım. Daha sonra açıklarsanız sevinirim.

Eğer, İslam, evrene müdahele etmeyen bir Tanrı anlayışı ile çelişmiyorsa, en temel islam gerçeği olan ahiret hayatının anlamsızlaştığını vurgulamalıyım. Müdahale etmeyen bir Tanrı'nın, neden kullarının bu dünyadaki yaşamı ile ilgilendiğini ve bu yaşamın sonunda farklı tip sonsuzluklara açılacağını Kitabında (Kuranda) defalarca vurgulamasının anlamı da olmaz herhalde. Hayır, bu bizlerin uydurması denecek olunursa, o halde İslamla evrene müdahale etmeyen Tanrı anlayışının birbiri ile örtüştüğü iddiası da havada kalır. Çünkü, İslam hakkındaki en temel bilgi yine o Kitaptadır.

"Materyalist/ateistlerin ve Islamiyetin bu kavramlari yeteri kadar muglak."

Bunu yazan farklı bir dinden değilse, ancak agnostik olabilir, diye düşünüyorum. Agnostisizm ile "muğlak" kavramlar üzerinde kimse yarışamaz sanırım.

Saygılarımla,

Yazan: Abdullah Esin Tarih: September 16, 2005 11:52 AM

Öjeni Hakkında Ufak Bir Not

20. yüzyılın ilk yarısında çok sayıda taraftar toplayan öjeni teorisi, sakat ve hasta insanların ayıklanması ve sağlıklı bireylerin çoğaltılması yoluyla bir insan ırkının "ıslah edilmesi" anlamına gelir.

"... modern öjenik düşünce yalnızca 19. yüzyılda uyandı. Bu yüzyıl sırasında öjeniye ilginin oluşmasının bir kaç nedeni vardır. En önemli neden ise evrim teorisidir. Öjeni terimini de keşfeden Francis Galton, fikirlerini kuzeni Charles Darwin'in doktrinine dayandırıyordu."

- K. Ludmerer, Eugenics, In: Encyclopedia of Bioethics, edited by Mark Lappe, The Free Press, New York, 1978, s. 457.

Yazan: Abdullah Esin Tarih: September 16, 2005 3:06 PM

evrimciler madem turlerin evrimlestigini iddia ediyorlar:ornegin baliklarin zamanla amfibyenlere, surungenlere donusmesi gibi...,
Peki o zaman neden evrimcilerin hepsi yada bir bolumu uzay mekigine atlayip aya gitmiyorlar? Belki bu sekilde atmosferden yoksun olan ayda insandan daha gelismis bir canlinin turemesine on ayak olmus olurlar. Baliklar bunu ihtiyaclari olmamasina ragmen aklettiklerine !!! gore, insanlarin bu konuda boyut atlamalari gerekir. Hem boylece evrim, teori olmaktan cikmis olur.

Yazan: cengiz Tarih: September 16, 2005 5:48 PM

Abdullah bey,

"Bana hitap ederek başladınız ve daha sonra belli cümleleri tırnak içine alarak, bana bazı sorular yönelttiniz ve yorumlarda bulundunuz. Bu cümleler, tırnak içine alınınca, sanki size değil de muhatabınız olan bana aitmiş gibi geldi. Halbuki bu cümleler bana ait değildi. Genel bazı sorgulama, yargı ve yorum için yazdıysanız, fikirlerinizi bizimle paylaştığınız için teşekkür ederim."

Ciddi bir yarama parmak bastiniz :-)

Bu yazdigimiz ortamin travestisinden kaynaklaniyor cogunlukla, cunku blog desniz blog degil, forum deseniz forum degil... 'Ne idugu belursuz ettugunden belludur' bir seyle muhatap oluyorum.

Bu --Hakk'in gazabi-- HTML ile yazilanlara cevap vermek mumkun degil ki.

Kimin kime cevaben yazdigi beli degil. Bir 'thread' yani, ilmek, mantigi yok.

Daha da otesi, veczetmek ('to quote') de mumkun degil. O yuzden herkes kendi kafasina gore bir seyler yapm,ak zorunda kaliyor. Ben de oyle .

Mustafa Akyol'un daha dogru durust bir yazilim secmesi/edinmesi gerekiyor. NNTP protokolu olsa cok daha verimli olur, bence.

Konuya donersek, size hitaben basladigim yazida (eger ciddi bir dalginlik yapmadiysam), butun cift-tirnak icindeki ifadeler sizin daha once yazdiginiz yazidan alinmis idiler.

Bu, bunlari dogrudan sizin soylediginiz anlamina gelmiyor tabii ki. Sadece, baskasindan alinti yapmis olsaniz dahi, sizin yazinizda mevcut olduklari anlamina geliyor.

Sizin haricten alip aktardiginiz alintilarin muhatabini bulmam mumkun degil. Dolayisi ile, o alinti ile siz hemfikir olun ya da olmayin (yani, ister ornek ister de ibret icin alintiyi yaziniza katmis olun), ona bir seyler soylemek istedigim zaman 'P. E. Johnson'a hitaben yazmami beklememeniz gerek.

Anlamli da olmazdi, cunku 'P. E. Johnson'un bu dili anladigini hic sanmiyorum :-)

Dolayisi ile, o alintiya karsilik yaptigim yorumlari, iltifaten soylediginiz uzere, fikirlerimi sizinle paylastigim seklinde dusunmekte bir beis olmasa gerek.

Donelim yaziniza:

"Zihnin yaratttığı tanrılar elbette var. Ama, -eğer tabi kabul ediliyorsa- bu zihni yaratan Tanrı'dan ontolojik olarak farklı bir anlama sahiptir. (Agnostik birey, bu soruyu anlamsız bulur ve cevap verilemez olarak addeder.)

Her ikisinin doğru olma ihtimalini, (ki bu ihtimalin için de bu da vardır) 'yaratılan' zihin çözemez. Bu soru, açıkca totolojidir. Bana yukarda yönlendirilen ama üzerinde durmadığım: "Yumurta mı tavuktan, yoksa..." sorusu ile benzerdir."

Siz totolojik diyebilirsiniz, ama, bana kalsa 'recursive' derdim.

Tek sayilarin mi, cift sayilarin mi sonsuzunun daha buyuk oldugu uzerinde uzun zaman (ve haybeye :-) ) kafa yormus birisi olarak, o soruyu ben totolojik bulmuyorum.

Cevap verilmez olmasi mumkundur, bu da bizi bu konu uzerinde kafa yormanin abesligine getirir --agnostik olmak ya da olmamaktan bagimsiz olarak.

[[
Simdi, hemen onceki yazimdaki bir aptalca hatami duzelteyim: 'Kader-i kebir' ve 'kader-i cuzi' iabereleri, sirasiyla, 'irade-i kulli' ve 'irade-i cuzi' olmaliydilar.

Aceleyle yazip yanlis anlamalara (veya hic anlamamalara) yol actigim icin ozur dilerim.
]]

"Evrene müdahale etmeyen Tanrı, İslam ve diğer tüm semavi dinlerle çelişir. En azından, sadece peygamberlerin gönderilmesi bile evrene bir anlamda müdahaledir. Bunu kabul etmezsek, çelişip çelişmediğine dair olan bilgimizi bile sınayacak kitabi bilgiye ulaşamazdık. Evrene müdahale etmeyen Tanrı'nın, size göre "Islamiyetteki 'kader-i kebir' ve 'kader-i cuzi' kavramlariyla celismemesi"ni anlayamadım. Daha sonra açıklarsanız sevinirim."

Mudahale'yi nasil tariflediginize bagli olarak degisir. Her yeni dogum ya da olumu, ya da her quantum lahzasini birer mudahale olarak gorurseniz, o zaman sorun buyuyor.

Bu durumda kullarin (ya da yaratilanlarin) hic bir iradesi olmadigina hukmedecek oluruz. Bu da bizi ahlaki anlamda --tahmin edebildiginiz gibi-- sorunlara goturur: Hic kimse, ya da hic bir sey, yaptiklarindan sorumlu olmaz. Cunku, ne yaptiysa Mudahale kapsaminda yapmistir. O yuzden 'irade-i cuzi' kavrami getirilmistir.

Ve, bu kapsamda sadece iki baslik vardir: 'irade-i kulli' ve 'irade-i cuzi'..

Bir ucuncusu, yani bir /no-man's land/ sozkonusu degildir. Birinin bittigi yerde digeri baslar (ya da 'irade-i cuzi', 'irade-i kulli'nin icindeki bir mantiksal kumedir) diyebiliriz bu durumda.

Ama, yine de 'irade-i kulli'nin tam olarak nerede bittigi, 'irade-i cuzi'nin de tam olarak nerede basladigi konusu cok tartismali bir konudur.

'Irade-i kulli'yi bir an icin bir yana birakalim, 'irade-i cuzi'yi belki soyle aciklayabiliriz: 'Yaratilan(lar)'in yol acabilecegi, ya da dogrudan dogruya kendisinin yapabilecegi degisiklikler. Yani, 'yaratilan(lar)'in iradeleri...

Bu durumda, gunluk hayattan da gorulebilecegi uzere, 'irade-i cuzi' giderek cok daha buyuk ve insanin kendisinin cok uzerindeki olceklere tecavuz ediyor.

Ve, eger bu tarifler dogru ise, 'irade-i cuzi'nin /kazanimlari/ 'irade-i kulli'den oluyor.

Ama, bu da birincil tariflere ters dusuyor. Yaratan'in mutlak olmasi.

Eh, Yaratan mutlak, fakat tarifler kafa karistirici iseler.. Ortada bir muglaklik oldugunu soyleyebiliriz herhalde :-)

Bu durumda, P.E.Johnson'dan yapilan alinti:

"Tanrı var olabilir, hatta belki maddenin ve zamanın başlangıcındaki ilk koşulları belirlemiş olduğu bile kabul edilebilir; ama bu noktadan sonra hiçbir şeye karışmamalı, “bizim” evrenimize müdahale etmemelidir."

ve benim ona (daha onceki yazimda) istinaden yazdigim:

"Materyalist/ateistlerin ve Islamiyetin bu kavramlari yeteri kadar muglak. Tipatip ayni oldugunu bile soylemek mumkun."

Herhalde --yani, umarim-- biraz daha anlamli olmustur.

Ote yandan, sizin yazdiginiz:

"Bunu yazan farklı bir dinden değilse, ancak agnostik olabilir, diye düşünüyorum. Agnostisizm ile "muğlak" kavramlar üzerinde kimse yarışamaz sanırım."

Farkli bir dinden oldugumuzu dusunmuyorum. Fakat, diger teshisiniz kismen yerinde, kismen de degil. Bendeniz, bir 'border-line agnostic' olarak nitelendirilirse daha isabetli olur(du). :-)

Zaten, 'border-line agnostic' olmaksizin her iki tarafin iyilerinden istifade de pek mumkun degil.

Yazan: Muzmin Anonim Tarih: September 17, 2005 1:04 AM

Cengiz bey,

"Peki o zaman neden evrimcilerin hepsi yada bir bolumu uzay mekigine atlayip aya gitmiyorlar? Belki bu sekilde atmosferden yoksun olan ayda insandan daha gelismis bir canlinin turemesine on ayak olmus olurlar."

Espri anlayisinizi takdir etmemek elde degil.

Ay'i bir yana birakin, Ama, MArs'a gitmek icin ciddi gayretler var. Bu da, cok belki suurlu bir sekilde farkinda olmadan kendi evrimizi yeni bir istikamete cekmek arzumudan olabilir..

Ha, aklima gelmisken: Madem hepimiz Adem oglu/kiziyiz, neden Eskimolar arasinda nicin sizce zenci (siyahi) yoktur.

Ya da, soguk iklimde yasiyanlarin beyaz, sicak iklimde yasayanlarin siyahi deri sahibi olmalarini nasil acikliyorsunuz?

Yoksa Adem'in deri rengi birbirinden ciddi derecede farkli bir kac evladi mi vardi?

Yazan: Muzmin Anonim Tarih: September 17, 2005 4:18 AM

Gerci kullanma süresi gecmis bir sohbet ama..

Maasallah arkadaslar yazmışlar.

Kendileri karar verdiler ya dogduklari yere, ülkeye, renge vs..

Simdi de insanmi tanri tanrimi insan tartismasi...
niye dogdum, niye ölüyorum sorusunun cevabini biraz düsünseler ...

Allah akil versin ne diyeyim...

Yazan: Ismail Tarih: September 1, 2006 10:04 PM

Yorum Ekleyin...





(you may use HTML tags for style)