« Darwinizm'e Meydan Okuyan Bilimsel Hareket | Ana Sayfa | Tercüman Gazetesi'nin Akyol ile Röportajı »

August 15, 2005

Gerçeğin Peşinden Gitmek [Murat Belge ve Kopernik]

[15 Ağustos 2005 tarihli Radikal gazetesinde yayınlandı]

copernicus2.gifSultan Vahdettin hakkında sayın Bülent Ecevit tarafından başlatılıp sonra da geniş bir 'cephe'ye yayılan tartışma, bize son Osmanlı padişahının gerçekte kim olduğundan çok, bu gibi olgusal meseleler üzerinde nasıl akıl yürüttüğümüz konusunda önemli şeyler gösterdi. Bunları gören ve ifade edenlerin başında da Radikal yazarlarından Murat Belge geliyordu.

Sayın Belge, üst üste kaleme aldığı 'Yararlı Gerçek' ve 'Bana Yaramayan Gerçeği Yaşatmam' başlıklı yazılarında, özetle, Türkiye'de çoğu insanın olguların kendisine değil de onları kabul edip etmemenin 'yararı'na aldırdıklarını anlatıyordu. "Biz" diyordu sayın Belge, "gerçekliğin bize 'yararlı' olanını severiz -toplumcak!"

Bu eleştiriye katılmamak, dahası bunu önemli saymamak elde değil. Türkiye'de gerçekliğin 'yararlı bulunmayan' kısımlarının göz göre göre ve resmen inkâr edildiğini, örneğin Kürtlerin onyıllar boyu akıl almaz bir biçimde yok sayıldığını ve bunun tüm ülkeye çok pahalıya mal olduğunu biliyoruz. Buna rağmen 'gerçekliğin yararsız kısmını inkar etme' alışkanlığı sürüp gidiyor.

Belge zaten bunları ustaca izah etti. Fazla tekrara gerek yok. Ama başka şeye gerek var: Madalyonun öteki yüzüne işaret etmeye...

O yüz şu: Gerçeklik konusunda 'yarar' algısına sahip olanlar, sadece devlet ve toplumla sınırlı değil. Kimi zaman bu ikisini kıyasıya eleştiren entelektüeller de gerçekliğin kendileri açısından yararlısını seçip, kalan kısmını göz ardı edebiliyorlar. En azından o kısma pek dikkat etmiyor gibi duruyorlar.


Kopernik Devrimi

İşin bu yönü, açıkçası, sayın Belge'nin söz konusu makalelerinde Kopernik ve Darwin devrimleri hakkında yazdıkları üzerine aklıma geldi. Bunlardan ilki hakkında yazdığı şuydu:

"Güneşin dünya çevresinde dönüyor olması, herhalde 'bizim için' çok 'yararlı' bir düşünce biçimiydi. Çünkü bu durumda biz insanlar her şeyin merkezinde yer alıyorduk. Güneş ve bütün evren bizim için yaratılmıştı. Ne kadar önemliydik! Nitekim bu güzel ve yararlı düşünceyi bozmaya çalışanlar, o zamanın 'Böyle düşünmek bize ne kazandırır?' mantığını benimseyen kardinallerinin vb. hışmına uğradılar..."

Bu cümleler tümüyle doğruydu ancak eksikti. Eksik olan ise fizik dünyasında son 30 yıldır giderek yükselen ve Kopernik devrimine hiç umulmadık bir 'karşı-devrim' oluşturan 'İnsani Prensip'ti. (Anthropic Principle).

Bu kavram, ilk kez 1973'te yüzyılın büyük teorik fizikçilerinden Brandon Carter'ın 'Gözlemsel Veriler ile Kozmolojik Teorilerin Karşılaşması' başlıklı bilimsel konferansta yaptığı ünlü konuşmada ortaya atıldı. Konferans, Kopernik'in 500. doğum yıldönümünü anmak için düzenlenmişti, ancak Carter ironik biçimde Kopernik'e meydan okudu ve 'insanlığın aslında evrende özel bir yere sahip olduğunu' ileri sürerek kendisini bu sonuca götüren kanıtları anlattı. Bu kanıtlar, insanoğlunun evrenin içindeki fiziksel yeriyle değil, ama evrenin kanunlarının insan için 'özel ayarlanmış' gibi duran değerleriyle ilgiliydi.


Hassas Ayar

Carter'ın ardından daha pek çok fizikçi konuya eğildi ve evrende insan yaşamını gözeten bir 'hassas ayar' (fine tuning) bulunduğunu gösteren sonuçlara ulaştı.

Nasıl mı? Bir örnek verelim: Hepimiz okullarda öğreniriz ki maddenin yapıtaşı atomdur ve atom da çekirdekteki protonlar, nötronlar ve etraftaki elektronlardan oluşur. Ama evren 'Büyük Patlama' ile ilk ortaya çıktığında, ortada böyle düzenli atomlar değil, sadece karmakarışık dağılan atomaltı parçacıklar vardı. Bunların atomları meydana getirmesi, örneğin gerçekte birbirini iten protonların çekirdekte bir araya gelmesi, atoma etki eden üç fiziksel kuvvet sayesinde mümkün oldu: Güçlü nükleer kuvvet, zayıf nükleer kuvvet ve elektromanyetik kuvvet.

Buraya kadar herkesin bildiği hikâye, 'Neden bu kuvvetler şu anda oldukları değerdeler, farklı bir değer alamazlar mıydı' sorusunun sorulmasıyla ilginçleşti. Fizikçiler fark ettiler ki, eğer bu kuvvetler çok az bile farklı olsaydı, ortaya atom diye bir şey çıkmayacak, evren radyasyondan ibaret olacaktı. Veya sadece hidrojen atomu olacak, ağır elementler var olmayacaktı.

Buradaki kötü olasılıklar içinde iyi olan olasılık (yani mevcut durum) o kadar düşük bir oran oluşturuyor ki, çoğu bilim adamı buna 'rastlantı işte' deyip geçemiyor. Ve bunun gibi daha pek çok 'hassas ayar' örneği var.

"Eğer doğa biraz daha farklı sayısal değerler seçmiş olsaydı, onu görmek için biz burada olamayacaktık" diyen ünlü fizikçi Paul Davies durumu de şöyle özetliyor:

"Doğanın en temel dengelerindeki hassas sayısal dengeler, kozmik bir tasarımın varlığını kabul etmek için oldukça güçlü bir delil." (1)

İşte bu nedenle günümüzde pek çok fizikçi bir Yaratıcı'nın varlığını onaylıyor. 'Tanrı ve Evren', 'Yaratıcı ve Kozmos' gibi kitaplar, kütüphanelerin sadece teoloji değil fizik raflarını da dolduruyor.


Ayrıcalıklı Gezegen

Söz konusu 'kozmik tasarım'da insan yaşamını gözeten bir amaç olduğuna dair kanıtlar da var. Yaşamın ancak karbon-temelli elementler üzerine kurulabileceği ve dev yıldızlarda karbonun üretilmesi için 'olağanüstü derece iyi ayarlanmış' kimyasal reaksiyonlar gerçekleştiği anlaşıldıkça veya yaşamın bir diğer vazgeçilmez unsuru olan suyun özellikleri incenledikçe, evrendeki her hemen şeyin 'insan için biçilmiş kaftan' olduğu fark ediliyor.

Dahası Kopernik devriminin özünü oluşturan mesele, yani insanoğlunun evrendeki fiziksel yeri de baştan düşünüldüğünde ilginç sonuçlar ortaya çıkıyor. Örneğin fizikçi Guillermo Gonzalez ile teolog Jay Richards, 2004 basımı 'The Privileged Planet' (Ayrıcalıklı Gezegen) adlı kitaplarında, gezegenimizin Samanyolu galaksisinin merkezinde değil de uzak kollarından birinin kenarında yer almasının aslında 'optimum' seçim olduğunu anlatıyorlar. Diğer türlü evreni gözlemleme ve keşfetme yeteneğimizin çok sınırlanacağını açıklayan iki bilim adamı, dünyanın daha pek çok yönden 'olabilecek en uygun yapıda' olduğunu detaylarıyla gösteriyor.

Buna benzer kanıtları 'Nature's Destiny' (Doğanın Kaderi) adlı devasa kitabında inceleyen Avustralyalı biyolog Michael Denton ise tabloyu şöyle özetliyor:

"Bir zamanlar ateizmin ve kuşkuculuğun en büyük müttefiki sayılan bilim, bugün, antroposentrik inancın en büyük savunucusu haline gelmiş durumda." (2)

'Antroposentrik inanç', 'Tanrı evreni yaratmış ve insana uygun biçimde düzenlemiştir' demek.

Ve bu düşüncenin bilim dünyasına geri dönmesinin nedeni, kutsal kitapların öğretileri değil, hiç de onları desteklemek gibi bir amaç taşımayan seküler fizikçilerin bulguları...


Devrimler ve Karşı-Devrimler

Sayın Belge, başta belirttiğim gibi Kopernik'in yanında Darwin devriminden de söz etmişti; onu ele almaya yer kalmadı. Önemli değil, imkân olursa başka bir yazıda onu da -'karşı-devrimi' ile birlikte- ele alırız. Önemli olan, bunları tartışırken, sayın Belge'nin ifade ettiği gibi, yarar/zarar hesabı yapmaksızın gerçekliği aramak ve peşinden gitmek.

Ortaçağda kilise, kendi doktrini açısından 'zararlı' bulduğu bilimsel gelişmelere yüz çevirmişti. Aradan 500 yıl geçti ve şimdi roller değişmiş durumda. Bu kez de evrenin ve yaşamın kökeninde bir 'tasarım' bulunduğu düşüncesini destekleyen bilimsel gelişmeler var ve bunlar da ateizm ve materyalizm için hiç 'yararlı' değil. Bakalım bu iki -izm'e inananlar, söz konusu 'yararsız' bilgilere ne tepki verecekler.

'Dur bi bakalım şunlara' demek, herhalde en doğrusu...

1) Paul Davies, God &The New Physics, New York, 1983, s. 189

2) Michael Denton, Nature's Destiny: How the Laws of Biology Reveal Purpose in the Universe, The New York, 1998, s. 389

Yazan: Mustafa Akyol Tarih: August 15, 2005 11:29 AM

Okur Yorumları

(NOT: Yazılar üzerine yapılan yorumların sitede yer alması, bunların Mustafa Akyol tarafından benimsendiği ve desteklendiği anlamına kesinlikle gelmez. Aksine, farklı ve karşıt görüşleri ifade eden yorumlar da kabul edilmektedir. Ancak saldırgan, düzeysiz veya konuyla ilgisiz yorumlar reddedilecektir. Eğer bu siteye ilk kez yorum yazıyorsanız, standart yorum kurallarını dikkate almanız önemle rica olunur.)

Tanrının varlığının bilim yoluyla kanıtlanmasını ilgiyle izliyor olsam da sonuçta bu inanç meselesi.Yani biri bilimsel olarak kanıtladım dese de pek çok insan buna inanmayabilir.Zira bilim de izafidir her ne kadar dünya bunu kabul etmese de.En yakın örnek güneş sistemindeki gezegen sayısı ile ilgili olarak verilebilir.Birkaç ay önce bir arkadaşımla acaba 9 gezegen olduğunu nerden biliyoruz diye konuştuğumda bana "bilimsel olarak" 9 gezegenin kanıtlandığını söylemişti.10 olamaz mı dediğimde ise bana küçümser bir bakış fırlatmıştı.Ancak bir kaç hafta önce bir gezegenin daha bulunduğunu ve güneş sisteminde 10 gezegen olduğu haberini duyduk basında.Peki 11 olamaz mı? Kim bilir.Madem bu kadar izafi, e o zaman bilim merkezli düşünme sebebimiz nedir bunu sorgulamalıyız.

Yazan: Ahmet Cem Özen Tarih: August 15, 2005 2:54 PM

Bu yazı, usta yazar Murat Belge'ye olan saygımı azaltmamış olsa da, artık yeni şeyler söylemeye başlamanın da vaktinin geldiğini ima ediyor.

Yazan: derinsular Tarih: August 15, 2005 3:48 PM

"Yazınıza"dair Radikal e bir kaç satır serzenişte bulunmuştum.Onu ekliyorum
"Demokrasi,çok seslilik,farklı düşüncelere hoşgörü vb.vb..önce şeriatçı bir şarlatanın kitap ilanına yer verdiniz (özrünüzü okuduk ancak yaşadığımız düş kırıklığı bir özürle geçiştirilecek gibi değildi,çünkü kaygımız ilanın kendisine dair değil bu ve benzer gerici ve bilim dışı öğretilerin olağan,bilimin ise sıra dışı gösterilme eğilimlerinin Radikal i de içine almasıydı !)
Bilimsel argümanları kullanan bir bilim dışı çizgi olağanlaştırılıyor tüm basında ve bu eğilim can sıkıcı..15 ağustos pazartesi günkü sayınızda sayfa 9 da Mustafa Akyol'u ironik bir hüzünle okuduk..Bu metinlerin seçimini kim yapıyor öğrenmek isterdim.
Yazar inanılmaz kafa karışıklığının ve bilim disiplininden bi haber “düşünme sisteminin”
sayfalarınız aracılığıyla olağanlaştırılması amacını gizlemiyor..Yüzlerce yıllık felsefi ve bilimsel birikimin defterini dürmüş o engin derinlikteki saptamalarının ardından “dur bakalım şunlara”diyerek ateist ve materyalistler karşısında dehasının ve kuşku duyulmayacak bilimsel otoritesinin kabulünü bekliyor ! Bilim ve çelişki kavramının anlamı konusunda bile dehşetli kafa karışıklığını sergileyen yazar sayfalarınızda her nasılsa yer bulabiliyor..Ortaçağ kilise doktrini ile bilimsel düşüncenin yer değişiminden söz eden yazar en hafif değimle sığlığı teorize etmeye çalışıyor..ama yalnızca çalışıyor çünkü bu bile ciddi ve metodolojik emek gerektirir.Ama Radikal’e sormak gerekiyor,gazeteniz bu sığlığı hak ediyormu gerçekten ?
Bu yüzyılda bugün için felsefe -bilim ilişkisi kurulmadan yaşamın açıklanma çabalarının anlamsız olacağını ve “tasarım” eseri olduğu söylenen insanın evrim aşamalarının eksik parçalarının yerlerine yavaş yavaş konduğu ve sözü edilen insana uygun doğa betimlemesinin
zaten doğanın buna olanak verecek şekillenişinin doğrudan yaşamın rahmi olduğu gerçeğini
cemaatine satış yapan dergiler dışında bilim dünyasında(dünyada)gündeme bile girmediğinin,tartışılmadığının ayrımındamıdır sayın “yazar “..elbette ayrımındadır ama gündemi çarpıtmak ve gelecekte kendilerini “daha bir iyi hissedecekleri” toplumsal projenin gerekli metafizik ayağını oluşturmak gibi bir misyonun unsuru olduklarını düşündürtmekteler !?Kanser gibi yayılan bilimdışı şarlatanlıklara eklenen yeni sesler “son kaleye” Truva atı operasyonunun da açık adıdır ! bir de M.Belgeden alıntı yapıp yararlı gerçek metaforunu da kullanarak saf bilimsel kaygılarının tescili gereklidir..Asla başka kaygıları yoktur..!?
Peki gerçek bilim insanlarına, bilim onuruna sahip insanlara ne zaman sayfalarını açacaktır Radikal.O hep haklarında bir şeyler söylenen materyalist ve ateistler bu ve benzer zırvalara karşı düşüncelerini ifade edecekleri olanağı ne zaman bulacaklardır “radikal”sayfalarınızda !
Mehmet Dere/istanbul"

Yazan: Mehmet Tarih: August 17, 2005 5:20 PM

Bir üstteki yorumun sahibi olan sayin Mehmet Dere, Radikal'deki yazima getirdigi elestilerde, salt "iddia yoluyla argüman" yöntemini kullanmis. Yani bilimsel yöntemden haberim olmadigi, kafa karisikligi icinde oldugum vs. gibi iddialar öne sürmüs. Iddia öne sürmek kolay elbette, ama bir de bunlari göstermek, gözler önüne sermek gerekiyor.

Eger gözler önüne sürülen tek argüman "bilim tabi ki ateistce yürütülür, bilimden tabi ki teist bir sonuc cikmaz" varsayimi ise, bu pek tutarli degil. Cünkü biz zaten bu varsayimi tartisiyoruz.

Saygilarimla,

Mustafa Akyol

Yazan: Mustafa Akyol Tarih: August 17, 2005 5:35 PM

Darwin-Akıllı Tasarım konusundaki tartışmaları, konuşmaları dinlerken, yazılanları okurken, insanların konudan uzaklaşarak farklı düşüncelere sürüklendiklerini ve bu sebeple "gerçeği" es geçtiklerini ya da kabul etmek istemediklerini farkediyorum. Bu sürüklenme, Sayın Belge'nin yazdığı ve Sayın Akyol'un da bu yazısında bahsettiği gibi, gerçeğin faydalı bulunmayarak kabul edilmemesi gibi yaşanmıyor. Sonuca ve gerçeği söyleyen kişiye bakarak, amacı şaşırmak ve gerçeği bu sebeple şaibeli görmek ya da hiç farketmemek şeklinde cereyan ediyor. Şöyle ki: Sayın Akyol'un kendisini müslüman olarak tanıtmasından yola çıkan bir çok kişi, kendisinin bu konudaki çalışmalarını ve uğraşlarını, insanlarin iman etmelerini sağlamak, müslüman olmayanların inançlarını değiştirmek ya da dini gerçekleri bilimsel olarak ispatlamak amacı ile yaptığını düşünüyor sanırım. Birçok yorum ya da itiraz bu çıkış noktasından geliyor. Gözlemlerime göre, bazı müslümanlar , Sayın Akyol'a, Allah'ın varlığını bilimsel olarak kanıtlamanın bir müslüman için gereksiz olduğunu, bir müslümana bu uğraşın yakışmayacağını, iman ve inanç için bilimsel kanıtlara ihtiyaç duyulmaması gerektiğini söyleyerek , yaptıklarını hoş karşılamıyor ya da eleştiriyorlar. Ya da daha hafif bir ifade ile gereksiz buluyorlar. Darwin taraftarları ya da ateistler ise yine Sayın Akyol'un müslüman olmasından yola çıkarak, O'nu bir din adamı olarak algılıyor ve açıktan tebliğ yaptığını, bilimi kullanarak insanları İslam'a çağırdığını düşünüyorlar sanırım. Dahası iyice uç noktadaki kişiler, bilimsel verileri çarpıtarak insanların beyinlerini yıkamaya çalıştığını düşününüyorlar diye hissediyorum. Sonuçlar yüzünden söylediklerini bilimsel göremiyorlar,dinleyemiyorlar. (Tabii ki yanılıyor olma ihtimalim var ama gözlemlerim ve bana düşündürdükleri bu yönde.)


Elbette, bir müslüman olarak yaptığı çalışmalar ile etrafındaki insanların imanını , inancını kuvvetlendirmek eminim ki Sayın Akyol'u mutlu eder, uğraşlarının böyle bir etki yaratması O'nda manevi tatmin yaratır ama asıl amacının bu olmadığını ısrarla söylüyor. Söylediklerinin ana fikri şu şekilde ifade edilebilir: "Gelin, bizi nereye götüreceğini düşünmeden, şu anki düşüncelerimize uyup uymadığına bakmadan, ulaşılacak bilgilerin fayda-zarar çözümlemesini yapmadan bilimsel kanıtları takip edelim. Bizleri nereye vardıracağını birlikte görelim." Bu durumda ben amacını, sadece, canlıların ve evrenin tesadüfler sonucu oluşmadığının, aksine en ince ayrıntısına kadar tasarlandığının ipuçlarını bizlerle paylaşmak olarak anlıyorum. Amaç, bilimin şu anki verilerle çizdiği resmi, yeni ulaşılan doğruları anlatma sorumluluğunu yerine getirmek. Bir ülkülem (ideology) haline getirilen bilimsel teorilerin aslında çürümeye durduğu gerçeğini insanlara söylemek. Yoksa amacı, ne müslümanların sandığı gibi, dini gerçekleri bilimsel olarak ispatlamak, ne de ateistlerin ve Darwin taraftarlarının söyledigi gibi bu söylediklerinin yaratacağı etkilere ve sonuçlara ulaşmak. (Yaratabileceği etki: İnsanların bir Yaratıcı'nın varlığını farketmeleri. Sonuç=Farketmelerinin ardından belki de müslüman olmaları.) Anlattıklarının yaratabileceği muhtemel etkileri ve sonuçları O'nun amacı gibi sunmak, suyu bulandırmaktan, asıl konudan uzaklaşmaktan başka işe yaramaz düşüncesindeyim. Sayın Akyol'un evrim ile ilgili çalışmalarının ve sunduğu bilimsel verilerin, dini gerçekleri de destekliyor olması, amacın aslında bu olduğunun ispatı değildir sonuçta. Dini gerçekleri ya da herhangi bir düşünceyi desteklemesi ya da desteklememesi de bir sonuçtur aslında.


Sonuca bakarak, gerçeğe ya da araştırma yapılmasına itirazda bulunmak da, aynen "fayda" durumuna göre "gerçekleri" yorumlamak gibi aslında. Bu sefer de insan, "sonuçlara" göre gerçeği algılamak , red ya da kabul etmek yanılgısına sürüklenebilir. Gerçeği çıplak hali ile göremeyebilir. Ya da asıl amacın ne olduğunu farkedemeyebilir. Mesela bazı müslümanlar "Dini gerçeklerin bilimsel verilerce desteklenmesi gerekmez. Bir müslüman böyle bir çaba içine girmemeli, girmesi doğru olmaz." diyorlar. Peki amaç bu olmasa da bilimsel veriler dini gerçekleri destekliyorsa ne yapacağız? Bu noktada, bu ispatlar gereksiz diye gösterilen tepkiler "Bu verileri açıklamak mı yanlış? Yoksa bu verilere ulaşmaya çalışmak mı yanlış?" sorularına sürükleyebilir bazı insanları. Bu tepkilerde sonuca bakarak, asıl amacın unutulduğunu düşünüyorum. Gerçeğin "faydalı" olup olmadığına bakan Darwin taraftaları ya da ateistler de varılan noktayı zararlı bularak kabul etmeyebilirler. Oysa sunduğu bilimsel kanıtlar dini gerçekleri destekliyorsa da ya da ulaşılan verilerin maddeci düşünceyi ya da Darwin teorisini zedeleme ihtimali varsa da, bu durum Sayın Akyol'u duyulmaz kılmamalı. Bence asıl konudan uzaklaşmamak için, sonuçları ve etkileri düşünmeden , Mustafa Beyin dediği gibi, sadece gerçeklerin izini sürmeli.


Tepkileri, itirazları düşündükçe, acaba diyorum, Sayın Akyol müslüman olduğunu söylemeseydi, ya da müslüman olmasaydı, hatta maddeci ya da ateist olsaydı ve yine şu an bahsettiği bilimsel kanıtları anlatsaydi, nasıl tepkiler alırdı? Şu anda aldığı tepkileri düşününce, bazılarımızın, Mustafa Beyin kimliğini unutmaları , onların Sayın Akyol'un söylediklerini duymalarını ve O'nu anlamalarını kolaylaştıracak diye düşünüyorum. Bu düşünce de beni, Türkiye'deki gerçeklik algısının, "yarar" ve "sonuç" düşüncesi kadar, "kimin söylediği" bilgisinden de etkilendiği sonucuna götürüyor. Bu bilgi ile, yani kimin söylediğine göre, insanlar bazı gerçekleri "gerçek" olarak algılayamıyor, altında başka şeyler arıyorlar. Ya da hepten inkar ediyorlar. Kanıtlar sağlam bile olsa ya da söyleyen işinin ehli bile olsa. Şimdi Mustafa Bey bilim adamı değil denilebilir ama aktardığı araştırmaların sahipleri bilim adamları. Kaldı ki Mustafa Beyin konuya hakimiyeti , araştırmacı yönü azımsanacak gibi de değil.


Benim önerim (ya da umudum): Fayda ve sonucu düşünmeden, hatta söylenenleri Mustafa Akyol'un aktardığını da unutarak, söylediklerini duymak ve elimizdeki bilgileri incelemek. Mustafa Beyin dediği gibi 'Dur bi bakalım şunlara' demek. Böylece bilimsel gerçeklere ulaşabiliriz. Belki o gerçekler bizi daha ötesine de götürür. Amaç bu değil ama sonuç bu olabilir.


Beklediğim diğer bir sonuç da Sayın Ahmet Cem'in yorumunun sonunda söylediği "O zaman bilim merkezli düşünme sebebimiz nedir, bunu sorgulamalıyız." düşüncesinin insanların aklında oluşması. Sayın Akyol'un çalışmalarının insanları böyle bir sorgulama yapmaya itmesi de insanlığın gelişimi adına önemlidir bence. O zaman gerçeğe bir adım daha yaklaşma ihtimalimiz doğabilir.


Gerçekleri fayda,sonuç ve kişilerden bağımsız algılayabilmemiz dileği ile saygılarımla,

Yazan: Esra Tarih: August 17, 2005 5:55 PM

"bilim tabi ki ateistce yürütülür, bilimden tabi ki teist bir sonuc cikmaz" varsayimi ise, bu pek tutarli degil. Cünkü biz zaten bu varsayimi tartisiyoruz"
Sayın Akyol "tartışılan varsayımı" bu şekilde ifade ediyor.Yorum yazan arkadaşların bu sitedeki tüm yazıları okuduklarından yada okuyup anladıklarından emin değilim.Sayın Akyol tam da buna,okuyucularının genel kabülüne ve bilimsel bir bakış açısına sahip olmayan "müminlerin"hayırhah sempatisine güveniyor.Ortaokul fen bilgisi mütaalasına indirgenen tartışma metinleri"allahın selamı üzerinizde olsun dilekleriyle"açılımları sağlanan “bilimsel hipotezlerle!” ve tümüyle “iç çelişme”ve “içeriye oksijen pompası”dinamiğiyle yürütülen münazaralar sitenin “müminlerine”çok ama çok anlamlı gelebilir ancak üzülerek belirtmek gerekiyor ki bunun bilim dünyası açısından hiçbir anlamı yok.Çünkü okur ve yazarlarınızın pek çoğunun çok da fikir sahibi olmadıkları şey bilim ile din(dogma )tartışmalarının bu yüzyıla ait bir şey olmadığı ve reel bilimlerden söz edilemediği yüzyıllar öncesinde bile din-bilim tartışmasının yapıldığı ve insan aklının gerçeği arama çabasının soyut kaldığı ancak bilimin iktisadi yaşamın gereklerinden yola çıkarak gelişmesinin dolaysız bir sonucu olarak daha bir geniş olarak sorgulandığıdır.Sayın Akyol'un dışarı ve içeriye kullandığı dilin farklılığı bir önceki yazıda belirtiğim “amacın”ip uçlarını fazlasıyla veriyor.Makyaveli pek sevmem ama karşısında bilimsel sonuçları itibariyle tüm dünyada artık daha da fazla kabul gören(Teksas ta evrim karşıtlarının geçici zaferi müminleri çok da sevindirmemeli çünkü Teksas yalnızca bir eyaletidir Amerikanın !) evrim gerçeği dururken ve Avrupa da evrim dışı öğretileri okutmaya yeltenmek bile olanaksızken sayın Akyol u anlıyorum !?Popülerlikten kısmen uzak elit bir dil kullanma ve “gerçeklerin” salt hipotezlerle açıklanma gereği bu sıralar tam da ihtiyaç duyulan şeydir,çünkü diğer örnekler aşırı sığdır..
Tarih ve evrimi inanılmaz bir çarpıtmayla “Darwinizme”indirgeyen bakışın
İnsanı ve doğayı anlama çabası tam bir karikatürdür.Bin yıllar süren tarih serüveninde insanların-canlıların- yaşam biçimleri,kültürleri nasıl oluşmuştur ve reel bilimlerin bu açıklamalara katkılarını,doğaya karşı verilen yaşamda kalma mücadelesinin insanın-canlının- değişimine etkilerini ve gün geçmeden bir yenisi eklenen evrim gerçeğinin olumlanması nasıl gerçekleşmektedir tüm bunları anlamak baştan önkabulü olan insanlar için bir hayli güçtür çünkü öncelikle bir bilim disiplini ve reel bilimlerin desteklediği bir tarihsel bakış gereklidir..Tarihi doğru anlamayan ve kafasında bir yaratıcı metaforu olan insanın bu disiplinin kavram olarak bile tanımını yapamayacağı ortadadır.Sonra,bu bilim dendiğinde aklına somut hiçbir veri gelmeyen insanlara lokal anekdotları sonuçmuş gibi sunarak onların vicdani noterliğini yapıp kendilerini daha iyi hissedecekleri bir illüzyon yaratmak en hafif değişle etik değildir..Ama takiye ve Makyavel dostuluğunun tarihsel kökenlerini çok iyi biliyoruz !.Tam da burada gerçeğin aranmasından söz etmek ise trajedidir artık..Darwin taraftarlığından dem vuran yazar ve yorumcu arkadaşlara da hatırlatmakta yarar var;ortada bir kaç örneği dışında Darwin taraftarlığı diye bir şey yoktur.Açıkça buradan da bellidir ki arkadaşlar yalnızca kendi küllayatlarının kaynak ve argümanlarını kullandıklarından fikri “karşıtlarının” dilini bile bilmemektedirler..
Darwin öncelikle “türlerin kökeninide”bilimsel yönteminin açıklığı ve şefffalığından dolayı saygınlık kazanmış ve daha geniş anlamda yaşadığı çağdan çok sonraları düyayı anlama-kavrama biçimine ve bilimsel yöntemlerine yakınlığından dolayı çoğunlukla diyalektik materyalistler tarafından benimsemiştir.Darwin üzerine ilk notları düşen Marks tır.(kimi İslamcı yayınlarda trajik biçimde sözedilidği gibi Darwin Marksçı değildir!) Evrim gerçeği “inanılarak” tartışılmaz..İnanmadan sorgulayarak ”nasıl”sorusuna yanıt aramakla başlar bilim.Ortada Darwin yandaşlığından daha farklı bir bakış-duruş vardır;Bilime güven..bilimsel olmayan tüm yaratılış safsatalarına sırtçeviren farklı siyasi eğilmlere sahip ama genel anlamda hümanist(kriter değil..realite) aydın insanlar..Ve evrime dair gelişmelerin eksen olarak referans aldığı bir bilim insanı olarak darwin bir “izmin”kurucusu değildir.
Yalnızca kendi inançlı kaynaklarından beslenen insanın hiçbir şekle eline bile almadığı kitaplar ve asla kaynağına erişmediği konular hakkında “bir bileninin”söylemini doğru kabul etmekten başka seceneği olmayacaktır..”Bir bilen” sayısının bir hayli arttığı ve 80 sonrasında “konjoktürel”olarak beslenen
bir gerici furyanın Fukuyama yamaklığı yapıp madde bitti diye çığlık atması öldüğüne inandığı bir gerçeğin yok sayılması için mezarlıktan geçerken ıslık çalmasına benziyor..neden böyledir düşünmek gerek !
Siz ve sizin gibi düşünen arkadaşların biraz olsun tutarlılık gösterip o kullanmayı çok iyi bildikleri “net”net bilimsel kaynaklara ulaşıp “huzursuz”olmaları pahasına bilimle gerçek ilişkiye girmelerin salık veririm..
O ruhani dinginlikten eser kalamayacağına garanti veririm !
Felsefe,tarih bilinci ve bilim çok şey anlatır insana..ama kutsallıkla bezenmiş “mış”lı ”muş”lu söylencelerle büyütülmüş bir kuşak bunu nasıl becerir bilemiyorum.Ama gerçek ısrarcıdır.Sizin niyetleriniz ve yaklaşım amacınınız sizin varoluşunuz(ekonomik-sosyal ) için önemlidir ancak,maddenin evrensel gerçeği için ise bir hiç !
Kelime oyunu yapıp 10-15 A4 dolduracak sözde bilimsel lafazanlıklarla ezoterik bir tablo yaratarak okurlarınızın sınırlı bilgisine güvenmeyin.
Okurlarınız aradığınız tüm yanıtları her hangi bir arama motorundan “evrim”anahtar sözcüğüyle billikte kullanacakları soruyu yazdıklarında bulacaklardır..Site ve kitap-kaynak isimlerini siz verirmisiniz ? Ben de verebilirim !..Ve bu kaynaklar yüzlerce-benzer- sitenin bilmem kaç gigabaytlık boyutunu aşar.Emek vererek inanmaya değil anlamaya hazır olanlara bilgi açıktır.

Mehmet Dere/İstanbul

Yazan: Mehmet Dere Tarih: August 18, 2005 9:35 PM

Selamlar,
Daha önce yorum yazmıştım ama Sayın Dere’nin yazısını okuyunca yeniden yazma ihtiyacı duydum.

Öncelikle tüm yorum yazanların düşüncelerinin bilim dünyası için bir anlamı olmadığını söylemiş. Olmaması elbette anlaşılır birşey. Olmasını beklemek abes aslında, hele ki yazanlar bilim adamı değillerse. Bilim adamı olanlar, konuyla izleyici olmak dışında ilgili olanlar zaten anlaşılıyor. Belki onların fikirlerinin bilim dünyası için bir anlamı olabilir ama çok resmi bir ortam üzerinde tartışılmadığı için bu beklenti de pek anlamlı değil bence. Açıkcası Sayın Mehmet Dere'nin böyle bir beklenti içinde olmasını garip buldum. Ama diyorsa ki "Yorumların değil ama Sayın Akyol'un yazılarının bilim dünyası için bir anlamı yok.", o zaman ayrı. Ama Sayın Akyol'un söylediklerinin ve yazdıklarının ülkemiz dışındaki bilim dünyası için bir anlamı var ki bilim adamları ile aynı ortamda bu konuyu konuşup tartışabiliyor, ilgili yerlere bilirkişi olarak çağrılabiliyor. Ayrıca yazılarında kaynak ve açıklama belirterek bilimsel verilerden bahsediyor. Tutarlı bir şekilde savunduğu fikrin ispatını yapıyor. Bunu yaparken de herhangi birinin sempatisine güvendiğini, müminlerin ya da gayri müslimlerin yorumlarından medet ummuduğunu sanmıyorum. Olsa olsa savunduğu fikri kabul etmeyenlerden , neden kabul etmediklerine dair güçlü kanıtlarla, ispatlarla fikri çürütmelerini bekliyordur. Bunun da yorum sayfasında değil, daha resmi bir ortamda tartışarak ya da bilimsel bir yazı ile olmasını elbette tercih edecektir. Konu ile ilgili olup da kendisini destekleyenlerin de, yine daha resmi bir ortamda bunu yapmasını (bir bilimsel makale, resmi bir tartışma ortamı vs.) isteyecektir haliyle. Akyol’un böyle bir beklentisi olmasa bile , Sayın Akyol'un söylediklerinin bilim dünyası için bir anlamı yoksa, bunu söyleyenlerin daha resmi bir şekilde fikri çürütmeleri gerekir. Bilimsel tartışmaların adabı böyle değil midir? Sayın Mehmet Dere'nin zannettiği gibi, ben herkesin önkabul ya da genel kabül ile, zaten bildiği , inandığı birşeyi okur, dinler gibi olaya yaklaştığını sanmıyorum. Elbette böyle düşünen de vardır. Ama böyle düşünmeyenler de var ya da olabilir. Ve ben bu insanların, aksini söyleyenlerince , Akyol'un öne sürdüğü fikirleri bilimsel olarak çürütmelerini beklediklerini düşünüyorum açıkcası. Avrupa'da hala evrim okutuluyor ya da sadece Teksas'ta kabul edildi denmesi bence ikna edici bir bilgi değil. "Bilimsel lafazanlıklarla ezoterik bir tablo " yaratılmış demek de yeterli değil. Söylenenlerin bilimsel olarak ispat edilmesi gerekiyor. Bu iş bilim adamı olanlardan beklenir elbet, olmayanlardan değil bu arada.

Ayrıca Sayın Akyol'un amacının, müminlerin yani “baştan kafasında Yaratıcı düşüncesi olanların” kendilerini daha rahat hissetmelerini sağlamak olduğunu, hatta böyle bir ihtiyaç olduğunu hiç sanmıyorum. Kaldı ki "bilim dendiğinde aklına somut hiçbir veri gelmeyen insanların" , bilimsel açıklamalar ile kendilerini iyi hissetmeleri de çok mümkün değil. Böyle insanların ne evrimle ne karşısındaki düşüncelerle hiç alakaları yok. Deyim yerinde ise, bu konu onların hiç dertleri değil. Bu yüzden Sayın Akyol'un da, böyle insanların, kendilerini iyi hissetmelerini sağlamak gibi bir amaç edinmesi, çok akıllıca gelmedi bana. "Okurlarının sınırlı bilgisi" varken (ki Sayın Dere’nin iddiası bu,) bu kadar uğraş vermesi de anlamlı değil. Sayın Dere'nin tarif ettiği okuyucu için, "mış"lı "muş"lu cümlelerle olayı izah (ve hatta okuyucu tatmin) edilebilecekken, neden bilimsel araştırmalar yapılsın? Neden kaynak ve bilimsel örneklerle yazılar yazılsın? Böyle bir okuyucunun amacı inanmak ise neden bu yazılanları okusun? Inanın bana , bilimden bihaber olarak Yaratıcı’ya inananların ispata ihtiyacı yoktur. Sayın Akyol’un konuşmaları ve yazıları ile sadece yeni ulaşılan bilimsel verileri paylaştığını düşünüyorum. Okuyucu kitlesine göre, bir hedef kitle kaygısı ile birşey yapmıyor bence. Ama bazı okuyanların okuduklarından memnun olup iyi dileklerde bulunması, Akyol’un amacının bu olduğunu göstermez. Akyol’un amacı kimsenin inanmasını sağlamak da değil, kendisi böyle söylüyor. Inançtan bahsetmeyelim, bilimsel verileri konuşalım diyor. Sayın Akyol inanmak için değil bilgiye ulaşmak için yola çıkmış ama bir önceki yorumumda bahsettiğim gibi Akyol’un kimliği , amacının bazı kişilerce görünmesine engel teşkil ediyor. Amacı bambaşka bir halde görüyorlar. Sanırım bu başkalaşan bakış açısında Akyol’un sunduğu verilerin sosyal sonuçlarının hiç beklenmedik olmasının payı var. Ama bu bilimsel veriler evrimi yıkıyorsa ve bu yıkım sosyal bazı sonuçlar doğuruyor ya da doğuracaksa, bu durumdan Akyol’u itham etmek haksızlık olur. Amacı bence hala aynı, bilimsel sonuçları paylaşmak.

Sayın Mehmet Dere "Evrim gerçeği “inanılarak” tartışılmaz..İnanmadan sorgulayarak ”nasıl”sorusuna yanıt aramakla başlar bilim.Ortada Darwin yandaşlığından daha farklı bir bakış-duruş vardır;Bilime güven.." demiş. Bence de doğru söylemiş. O zaman Sayın Akyol'un ve akıllı tasarımı araştıran bilim adamlarının, evrimi sorgulayarak ve bilimsel araştırmalar yaparak , bilimsel verilerle yeni fikirleri ortaya atması güzel bir davranış. Arayış içindeler, sorguluyorlar. Herşeyden, evrimin kendisinden bile şüphe ederek araştırma yapıyorlar. Özel olarak bir fikre ulaşma kaygıları yok. Tam da Mehmet Dere'nin savunduğu davranış şekli. Sayın Akyol da şu anda aslında "yaratılış safsatalarından" yola çıkarak birşey demiyor, bilim O'nu ve diğer bilim adamlarını ilginç bir şekilde o safsataya ulaştırıyor. Yani kendisi ve diğer bilim adamları bunu bilimsel verilerle ispatlıyorlar ya da ispatladıklarını düşünüyorlar. Tersini iddia edenlerin de aynı şekilde ispatlarını yapmaları bence en akıllıcası olur.

Sayın Dere ayrıca "evrime dair gelişmelerin eksen olarak referans aldığı bir bilim insanı olarak darwin bir “izmin”kurucusu değildir." demiş. Ben de Darwin'in bu amaçla yola çıktığına ihtimal vermiyorum. Ama sonradan bazıları O'nun düşüncelerini bir "izm" haline getirmişler. Ya da Dere'nin deyimi ile "benimsemişler." Şu anda sorgulanmasından bile rahatsız olanlar var. Rahatsız olmak bu düşüncenin bilimsel bir veri olarak değil, bir inanç olarak içlerine yerleştiğinin kanıtı değil mi? Halbuki bu evrim de bilimin bir parçası ve doğru olmayabilir. Ola da bilir. Bilimsel yöntemlerle olmak kaydı ile sorgulamakta ne sakınca var?

Sayın Dere, bilimle gerçek ilişkiye girince "ruhani dinginlikten eser kalamayacağını" söylemiş. Bilimle gerçek ilişkiye girdiğimizi nasıl anlayacağız? Huzursuz olunca mı? Akıllı tasarım ile uğraşan bilim adamları hangi noktada gerçekle alakalarını kestiler? Bilim adamlarının ve Akyol'un fikirlerini desteklediğin söyleyerek verdikleri örnekler bilimsel ve gerçek değil mi? Öyle ise nasıl yanlışlanabilir? Tersi nasıl kanıtlanabilir? Ve "bilimsel olmayan tüm yaratılış safsatalarına sırtçeviren farklı siyasi eğilmlere sahip ama genel anlamda hümanist(kriter değil..realite) aydın insanlar"ın huzurlu duruşları nasıl açıklanabilir? Bilimle alakaları olduğuna göre dingin olmamalarını, huzursuz olmalarını bekliyorum açıkcası.Akyol'a karşı görüş bildirenlerden edindigim gözlemler bu yönde idi. ama "Hayır, huzurlu ve dingin değiliz." diyorlarsa o başka.

Emin değilim ama Sayın Dere'nin dediği gibi bilimle karşılaşınca dinginliğini kaybedenler var kabul edelim. Yalnız, birçok kişi de, bir Yaratıcı olduğu fikri ile karşılaşınca "ruhani dinginliklerini" kaybedebilir. Yani Sayın Dere'ni söylediğinin tersi de doğru olabilir. Yaratıcı fikri , O'nun insana yüklediği sorumlulukları ve insanın davranışlarının hesaba çekileceği düşüncesini de insanın aklına getirir. Ve bu noktada ruhani dinginlik değil, bir huzursuzluk, sorumlulukları yerine getirmemiş olmaktan doğan bir iç sıkıntısı ve telaş baş gösterir. Yani Sayın Dere'nin söylediğinin tersine, Yaratıcı fikrine yaklaşmak her zaman dinginlik vermeyebilir. O yüzden Yaratıcı'nın inkar edildiği bir bilim anlayışına yaklaşarak dinginlik kazanılabileceği, insanın kendini özgür hissedeceği de iddia edilebilir. Sayın Dere, benim de Akyol gibi kelime oyunu yaptığımı düşünecektir. Ama gerçekten de inanmayan birinin inanmaya başladığı ilk anda huzursuz olacağını düşünüyorum, kelimelerle oynamıyorum. Sadece hesap gününün düşünülmesi huzursuzluk için yeter bile. Sayın Dere'nin salık verdiği gibi Yaratıcı fikrinden uzak bir bilimle ilişkiye girince dinginlik kaybı olmayabileceğini, hatta dinginliğin artabileceğini düşünüyorum gerçekten. Sayın Dere'nin garanti vermesini de ilginç buldum açıkcası. Ben garanti vermiyorum ama sadece olabilir diyorum. Birkaç kez olduğunu görsem de garanti vermek için yeterli değil kanısındayım. Yaratıcının olmadığı fikrine sarılanların ve bırakmayanların da aynen Sayın Dere'nin dediği gibi "huzursuz" (ya da "dingin") olma pahasına bir an bu fikirden uzaklaşmalarını salık veriyorum. Denemek için. Acaba gercekten inanmıyorlar mı yoksa "huzursuz" (ya da "dingin) olmak mı istemiyorlar. Bilimi takip etmenin ya da etmemenin yaratacağı etkiler hakkında çok kesin konuşmamak gerek. Farklılaşabilir. Yalnız Akyol, etkileri konuşmak yerine bilimin ışığından ilerleyelim diyor sürekli. Keşke sesini duyurabilse.

Son söz olarak Akyol’un söyledikleri safsata ise bunun bilimsel olarak ispatının yapılması hepimiz için en iyisi olacaktır diyorum. Yapılmazsa ve ksavunduğu kuram kitaplara girerse aynen evrim gibi aksi söylenene (ispatlanana) kadar doğru kabul edilecektir. Neyse ki Sayın Dere'nin dediği gibi "gerçek ısrarcıdır." Eninde sonunda karşımıza çıkar. Hepimiz için umut bu cümlede. Saygılarımla.

Yazan: Esra Tarih: August 23, 2005 9:45 PM

Yaratılış teorisinnin gerçekliğini ispata gerek yoktur, eğer insan ruh sesini duyarsa, orda herşey kodludur. Eğer yaratılış doğru olmasaydı, insanlar bunu tartışmazdı.

Bu yüzyılda dahi, var olanın dışında başka birşey var eden olmuşmu? Eğer insan bişeyler hayal ediyorsa, bugün için olanaksız gibi gelebilir ama ünümüzdeki yüzyıllarda olmayacağı anlamına gelmez. Yaratan var olan birşeyi insanın aklına, hayaline sokar. O vardır ama henüz keşfedilmemiştir. Hani bizim zamanımızda Uzay Yolu vardı, insanlar ışınlanıyordu o dizide. Eğer, bu var olmasa, insan bunu hayal etmez. Şöyle düşünün bir ışığın içinden elimiz geçiyor öylemi? ışığa niye dönüşmeyelim. Hep Yaratıcı'nın yarattıklarını kopyalamıyormuyuz? Olmayan birşey akla ve hayale gelmez. saygılar :)
Yazan: Gülşen ÖZALTAN 24.ağst.2005

Yazan: Gülşen ÖZALTAN Tarih: August 24, 2005 11:03 PM

Cumhuriyetin 10 eylül cuma günü verdiği Bilim ve Teknik ekinde "akıllı yaratım"safsatasına verilen cevabı merak edeniniz varmı ? yok değilmi..evet yoktur yoktur ! siz devam edin ilüzyonlarınızla..
Birde yukarıdaki yazılarda belli bir düzey var ve okunuyor ama şu Gülşen arkadaş ne diyor anlamadım ! Sınırlı zekam bu derinliği kavramaya engel..(yaratım hatası !)

Yazan: AYŞEN Tarih: September 11, 2005 11:35 PM

Sayın Ayşen Hanım;
"Cumhuriyetin 10 eylül cuma günü verdiği Bilim ve Teknik ekinde "akıllı yaratım"safsatasına verilen cevabı merak edeniniz varmı?" Diye sormuşsunuz. Bu konuyu merakla takip eden biri olarak, cevabı çok merak ettim ve günü de geçtiği için gazetenin internet sayfasında haberi bulmaya çalıştım, ama başarılı olamadım. Siz haberdar omuşsunuz, öğrendiklerinizi bizmle de paylaşırsanız çok daha iyi olmaz mı?

Yazan: Arife Tarih: September 14, 2005 5:07 PM

internetten bulamazsınız çünkü bilim ve teknik eki internetten yayınlanmıyor.sanırım internetten araştırma yaparken cumhuruyitin sitesine girmeyi ve bunu öğrenmeyi unutmuşsunuz !? Çok fazla zaman geçirmeden dogrudan cumhuriyete giderseniz size yardımcı olacaklarından emin olabilirsiniz.Aradan aylar geçmeden ama ! öğrendiklerimi paylaşmak konusunda cimri değilim ama bu konu buranın çapını biraz aşıyor.sizle ancak kaynak önerebilirim; önce felsefe ile başlayın derim;Hegel okuyun örneğin,ardından marks,ardından kaynağından"Türlerin Kökenini" ve Turan Dursun "u ve Bilim ve Ütopya dergisini..Liste uzun ..okurmusunuz ? sizde bende biliyoruzki asla okumazsınız ! asla ! Yedi yılımı türban muhabbetiyle(türban taktığıma inanırmısınız ?) ve islami çevrelerle dialog kurarak ve gerçekten inanarak tükettim.yazıklandığım bu yılların özeleştirisini okulda tanıştığım ve şu an nişanlım olan o pırıl pırıl adam aracılığıyla marksizmle tanıştığımda vermeye başladım..Ve evren daha anlaşılır artık.

Yazan: Ayşen Tarih: September 15, 2005 12:10 AM

Ayşen Hanım;
Yol gösterdiğiniz ve önerdiğiniz kaynaklar için size teşekkür ederim.
Cumhuriyetin internet safasına girip bakmış olsa idiniz görecektiniz ki orada Bilim ve Teknik dergisinin bölümü mevcut. Ama abonelik sistemi ile çalıştığından sitenin içine giremedim. Gazete, internet sayfasından bilgiyi sadece abonelerine sunmak gibi bir kural koymuş. Sadece bu konu ile ilgili haberin, derginin 12. sayfasında yer aldığını öğrenebildim, o kadar müsaade etmişler.

Ama sayın Ataman Ertuğrul bu dergideki haberi "Teşekkür ve Bir Duyuru" başlığı altındaki yorumda bizlerle paylaşmış. Bundan dolayı Sayın Ertuğul'a teşekkür ederim.

Yazan: Arife Tarih: September 15, 2005 6:13 PM

Merhabalar,
Arife Hanım (ya da diğer merak eden arkadaşlar,) Cumhuriyetin 10 Eylül günü verdiği "Bilim ve Teknik" ekindeki Gülşen Hanımın söylemesiyle "akıllı yaratım safsatası" ile ilgili yazıyı, Sayın Akyol'un "Teşekkür ve Bir Duyuru" isimli yazısına yapılan yorumlardan okuyabilirsiniz. Sayın Ataman Ertugrul, 15 Eylül günü yaptığı yorumda o yazıdan bahsediyor. Tamamını almış ya da bir kısmını yorumuna eklemiş olabilir. Ama ana fikri anlamak için yeterli diye düşünüyorum.


Gülşen Hanım, sizden de birşey rica edeceğim. Ricam, aynı başlık altında (Teşekkür ve Duyuru) Sayın Ataman Ertuğrul'un yorumundan sonra, Sayın Abdullah Esin'in yazdığı yorumu okumanız. "Aşağıdaki yazıyı kaleme alan Prof. Michael J. Behe... " diye başlayan yorumu. Size okur musunuz diye sorma ihtiyacı bile duymuyorum, karşıt fikirdeki insanların neden bahsettiklerinin ayrıntılarını merak edeceğinizden ve okuyacağınızdan eminim. Zaten okuduysanız, bu yazdıklarımı kaale almayın, okudum diye cevap yazmanıza gerek yok.


"Yedi yılımı türban muhabbetiyle(türban taktığıma inanırmısınız ?) ve islami çevrelerle dialog kurarak ve gerçekten inanarak tükettim.yazıklandığım bu yılların özeleştirisini okulda tanıştığım ve şu an nişanlım olan o pırıl pırıl adam aracılığıyla marksizmle tanıştığımda vermeye başladım..Ve evren daha anlaşılır artık." cümlelerinizdeki acı ve boşa gitmiş yıllara olan üzüntünüz çok açık hissediliyor, açıkcası okurken bana burukluk yaşattınız, üzüldüm. Ve evet, ben bir zamanlar türban taktığınıza inanırım, dahası inandım. Ama o yıllarınıza yazıklanmayın, böyle boşa gitmiş yıllarına yanan yalnız siz değilsiniz, üzülmeyin. Hayatı sorgulama, özeleştiri, doğru yanlış konusundaki belirsizlik, rehbersizlik, yönsüzlük ya da inançlı ya da inançsız insanların kötü rehberliğinde yaşamak zorunda kaldığımız sancılı yıllar, türbanlı olsun olmasın, erkek ya da kız olsun, Türkiye'de düşünme zahmetine giren herkesin sorunu. Türkiye'de bir dine ya da bir düşünce sistemine bağlı olsun, olmasın, tüm çevrelerde, tüm insanlarımızda çok büyük kafa karışıklıkları, tutarsızlıklar, sorunlu yanlar var, bana katılır mısınız bilmem. Türban takmıyor olsaydınız da o yıllarınız tozpembe geçmeyecekti büyük ihtimalle, merak etmeyin. Ülkemizdeki ikiyüzlülükler, çarpıklıklar, hayata dair bilgi edinme yollarımızın tamamen kapatılması, kaynaklara ulaşma imkanlarının engellenmesi, tek kaynaktan elde edilen bilgilerin oluşturduğu dar dünya görüşleri, herkesi ayrı ayrı tüketiyor. Ayrıca bugün ben de sizin gibi, kendi içimde bir tutarlılık noktasına varmış olsam da bundan on yıl sonra, bu yıllar için de, belki kökten bir değişim ile değilse bile, eksik yaptıklarım ya da eksik bildiklerim yüzünden, üzülmeyeceğime, yazıklanmayacağıma emin olamıyorum. Buna dair hiçbir güvencem yok. Sizin var mı? Olabilir mi? Bugün için, kendinizi nişanlınızla birlikte mutlu hissetmeniz, hayatın anlamı konusunda birlikte, ikinize de tutarlı ve güvenlik hissi veren, anlaşılır bir fikir oluşturmuş olmanız çok sevindirici birşey elbette. Müstakbel eşiniz ile birlikte yaşayacağınız hayatın mutlu geçmesi adına güzel bir haber, sizin adınıza sevindim. Umudum o ki, bundan sonraki yıllarda fikir dünyanızdaki gelişmeleri nişanlınız ile aynı paralelde yaşarsınız, yine aynı noktalara varırsınız ve olası fikir gelişimleri sizi ya da ilişkinizi yeni bunalımlara sürüklemez. Umarım edindiğiniz şu anki anlaşılırlık ya da Marksizm anlayışı tek başına bundan sonraki hayatınız için de yeterli olur. Insallah olur ama olmayabilir de. Buna da hazırlıklı olmanızı öneririm. Dostça bir tavsiye olarak alın lütfen. Her gün yeni şeylere gebe sonuçta ve insan yaşadıkça yeni anlamlar arayabiliyor, eskileri yetmeyebiliyor. Ya da bir düşünce sistemini hayatına geçirdiğinde boşuklar farkedebiliyor. Olası değişikler yüzünden , bundan sonra hiç kafamızın karışmayacağını düşünmeden, her bilgiye karşı algılarımızın açık olması kendi menfaatimize.


Madem siz, okunması için bazı kitaplar önerdiniz, ben de size, günün birinde anlaşılırlık yetmezse diye bir kaç yazar önermek istiyorum: Kierkegaard, Michaela Mihriban Özelsel, Kemal Sayar, Andre Gorz, Seyyid Hüseyin Nasr. Belki de okudunuz, bilemiyorum. Okuduysanız, bu önerimi de dikkate almayabilirsiniz. Okumadıysanız, günün birinde ihtiyaç hissederseniz ya da şu anki tutarlılık ve anlaşılırlık sarsılırsa, o gün bu yazarları açın okuyun derim.


Saygılarımla,

Yazan: Esra Tarih: September 16, 2005 3:08 PM

cevap olması için yazmıyorum;ben boş zamanlarımı fasulye pişirerek geçirmiyorum !Sn Esra'nın sözünü ettiği kaynakların tamamını tüketmemiş olsamda büyük bir açlıkla yöneldiğim marksist kaynakların hacmi ve derinliği karşısında şaşkınım ! bu kaynaklara ulaşmayı düşünmemiş yada bu kaynaklaradan bi haber insanlarla tartışmayı düşünmüyorum.bu zeminden kalkış yapmayan tüm diğer okumaların sığlığının fazlasıyla ayrımındayım.güncel kimi yazarların (yukarda Mehmet Dere'ninde çok iyi belirtiği gibi) oluşturduğu "ezotorik"bilinç kırılmasının zenginlik olmadığını fazlasıyla ayrımındayım.dilin kurgusunun değil olguları tanımlayan dilinin yaşam için anlam ifade edebileceğine inanıyorum.hiç bir marksist izafi kavramlar üzerinde yorum yapmaz.onun önemsediği şey olgular arasındaki karşılıklı belirleyen dinamiklerin ortaya çıkarılması ve nihai sonucun ortaya çıkacağı aşamaya kadar geçen süreç içerisinde nicelik olarak biriken gözlemlenemez minik değişimlerin takipçisi olmasıdır.Ve bir marksist her bir nicel gelişmeyi soyutlayarak anlamlandırmaya ve kavramsallaştırmaya çalışır.Anlatmaya çalıştığım; ben dahil tanıdığım pek çok marksist sanıldığı gibi kesin doğrulara ve tartışılmaz ilkelere sahip değildirler.Yedi yıllık "yazıklandığım"süreç bir açıdan iyiydi.tez anti tezini doğrudu.Şu an toplum ve doğa ilişkisinde kuralların değil bilimi referans alan bir gözlem "metodolojisinin" klavuzluğunda sürdürüyorum yaşamımı ve döneceğim bir başka "ışık" yok ! Mehmet Dere olması gerektiği şekilde final yazmış zaten.ben başka bir şey ekleyemeyeceğim.Günlük yaşamda hiç birinizle asla dost olamayacağımı biliyorum ama her şeye karşın mutlu olmanızı diliyorum.Esenkalın.

Yazan: AYŞEN Tarih: September 18, 2005 9:23 PM

Selamlar,
Ayşen Hanım, siz konuyu kendi adınıza kapatan ifadelerle yazınızı sonlandırmışsınız ama affınıza sığınarak, birşey daha söylemek istiyorum: Takip ettiğinizi söylediğiniz yol haritasını (yol haritası=bilimi referans alan bir gözlem "metodolojisinin" klavuzluğunda ilerleyen yol) gerçekten takip ediyorsanız, bu yol haritası sizi, hiç tahmin etmediğiniz noktalara getirebilir. Çünkü "ben dahil tanıdığım pek çok marksist sanıldığı gibi kesin doğrulara ve tartışılmaz ilkelere sahip değildirler." demişsiniz, demek ki düşünceleriniz dogma ve kesin inanç değil. Arkasında da bilim + gözlemle ilerlediğinizi söylemişsiniz. Rehber edindikleriniz - tabii gerçek anlamda rehber edindi iseniz-, sizi hiç bilmediğiniz, tahmin etmediğiniz, dahası şu an için istemediğiniz bir yere çıkarabilir ve o başka ışıklara yönünüzü çevirdiğinizi, çevirdikten sonra farkedebilirsiniz. Yöntem ve yolunuzu değiştirmediğinizi sanıyor olsanız bile. O zaman bilimin ve gözlemin söylediklerine gerçekten kulak verebilecek misiniz? Dahası bilim ve gözlem söyledi diye kabul edebilecek misiniz? Döneceğim başka ışık yok demişsiniz ama nereye varacağınızı tam olarak bilmediğinize göre, hangi ışığa doğru gittiğinizi bilemezsiniz.

Sayın Mehmet Dere'nin son paragrafındaki bazı sözlerine ben de katılıyorum: "Emek vererek inanmaya değil anlamaya hazır olanlara bilgi açıktır." ve "..gerçek ısrarcıdır." sözleri gerçekten anlamlı ve daha önce söylediğim gibi hepimiz için umut. Yalnız emek vererek anlamaya çalışmak, öncelikle düşünce dünyamız önündeki, görüntüleri çarpıklaştıran, bulanıklaştıran setleri yıkmakla başlar. Tek başına emek vermek anlamak için yetmez. Çıplak gözle evrene ve hayata bakmak, sarsıcı ve çarpıcı da olsa, gerçeğe ulaşmak adına yapılması gerekendir.

Siz hiçbirimizle dost olamayacağınızı açık yüreklilikle söylemişsiniz, açık sözlülüğünüz takdire şayan. Yalnız, fikir dünyamızın gelişmesi açısından farklı düşünen insanların dostluğu çoğu zaman kazançlıdır. Kimi zamanlar sinir bozucu olsa da. Dediğiniz gibi belki gerçekten dost olamayız -ben sizin kadar emin değilim çünkü sizin düşüncenize yakın düşünen dostlarım var- ama bunu birbirimize böyle doğrudan söylememiz de gerekmez. En azından, ben, kendi adıma çok doğru bulmuyorum böyle düşünmeyi ve söylemeyi. Şu anda dost olamazsak da bunu dillendirmeyelim ki dost olma ihtimalimiz saklı kalsın.
Saygılarımla,

Yazan: Esra Tarih: September 19, 2005 2:45 PM

Sayın Mustafa Akyol
yazılarınızı ve yapılan yorumları müthiş zevk alarak okuyorum. Ama bir kitap kurdu olarak bu değerli fikirlerinizin elimin altında olmasını çok isterim O yüzden tüm bu yazılanlarınızı bir kitapta toplamayı düşünmez misiniz?

Yazan: jessica Tarih: May 29, 2007 7:16 PM

Bir gözlemcinin sadece kendi gözlediklerine dayanarak (yani neyi gözleyemediğine dair en ufak fikri olmadan) kendisinin "gözlemek için çok uygun bir yerde" olduğu kanısına varması kendi kendini kandırmak değil midir?

Yazan: Balbazar Tarih: July 18, 2007 6:47 AM

Uzunca bir süre önce sormuştum, kimse cevap vermemiş, bu kez Sayın Akyol'a hitaben kısa bir yanıt talep ederek yeniden sorayım:

Bir gözlemcinin, sadece kendi gözlemlerine dayanarak, yani neyi gözlediğini bilmeden, bulunduğu konumun gözlem yapmak için ne kadar uygun olduğuna karar vermesi mümkün müdür? Mümkünse nasıl mümkündür?

Mustafa Bey, samimiyetle merak ediyorum bu sorunun cevabını, size zahmet bir vakit ayırıp yanıtlarsanız, bir Darwinist'in temel bir yanılgısından kurtulmasına yardımcı olabilirsiniz.

Not: Evet, Balbazar kod adı da bana ait.


................

MUSTAFA AKYOL'UN NOTU:

SORDUĞUNUZ SORUYA VERECEGİM CEVAP "HAYIR"DIR. HER GÖZLEMCİ RÖLATİFTİR VE KENDİ ŞARTLARININ DIŞINA ÇIKAMAZ.

SAYGILAR,

M.A.

Yazan: Gobegini Kasiyan Darwinist Tarih: October 10, 2007 7:52 PM

kardes güsel olmus elıne saglık...A.Q.

Yazan: murat Tarih: October 29, 2007 10:13 PM

Cevabiniz icin tesekkurler.

Bu durumda,

"Diğer türlü evreni gözlemleme ve keşfetme yeteneğimizin çok sınırlanacağını açıklayan iki bilim adamı, dünyanın daha pek çok yönden 'olabilecek en uygun yapıda' olduğunu detaylarıyla gösteriyor."

diye aktardiginiz yorum, bilimsel bir tespit degil, sadece oznel bir yorum. Hatta cumlenizdeki iddia yanlis, cunku ortada "gosterilmis", yani nesnel bir sonuca ulasan hicbirsey yok, sizin de ikrar verdiginiz gibi, olmasi da zaten mumkun degil.

Yaniliyorsam lutfen duzeltin.

Yazan: Gobegini Kasiyan Darwinist Tarih: November 1, 2007 4:27 PM

Sayın Akyol,

"Insani prensip" evrende atomlar, bu atomlardan yıldızlar, bu yıldızların etrafında gezegenler ve bu gezegenlerin uzerinde canlılar oluşabilmesi bakımından fizik sabitlerinin uygun oldugunu dile getirirken tüm bu olguların sadece ve sadece fizik yasaları uyarınca belirlendiği varsayımını da içeriyor. Bunlar aslında falanca organdaki işlevselliğe bakıp bunun akıllı bir tasarımcının ürünü olduğunu söyleyen kişilerin işine yarayacak fikirler değil. Çünkü burada fikirlerini aktardığınız "insani prensip" savunucuları bu tasarımcıyı fizik yasalarının belirlenişi safhasına itelemiş, Dünyanın oluşumundan canlılığın ortaya çıkması ve evrilmesi dahil tüm olguların fizik yasaları uyarınca ve rastlantı-zorunluluk ilişkisi çerçevesinde oluşacağını öngörüyorlar.
Bu da sizin şimdiye kadar savunageldiklerinize çok uymaz.

Ayrıca Davies'ten yaptığınız "eğer doğa biraz daha farklı sayısal değerler seçmiş olsaydı, onu görmek için biz burada olamayacaktık" alıntısını biraz açmak iyi olabilir. Fizikçilerin önemli bir kısmı fiziksel sabitleri birbirinden farklı pek çok evrenin olduğunu, bizim de bunlardan evrimleşmemize olanak sağlayıp bu soruları sormamızı mümkün kılan birinde yaşadığımızı öne sürer.

İnsana insan propagandası yapan görüşler anlaşılabilir nedenlerle daha çok ilgi çekip daha kolay benimseniyor. Bu kolaycılığa düşmeden düşünmeye çalışanların "inkarcılar" olarak görülmesi de işin cabası.

İnsan gençken tüm dünya kendi etrafında dönüyormuş gibi görünebilir. Olgunlaştıkça dünya ile ilişkisini daha gerçekçi temellere oturtur.
Kopernik devrimi ile başlayan süreçte insanlığın kendi üzerinde yaşadığı Dünya'nın evrenin merkezinde olmadığını anlaması ve sonrasında bu gezegendeki tüm canlılar ile ortak bir atadan geldiğini anlaması hep uygarlığımızın olgunlaşma yönünde attığı adımlardı. Insani prensibi karşı devrim olarak nitelemeniz onu öyle görme arzusundan kaynaklanıyor. Paul Davies, John D. Barrow gibi bilim adamları "akıllı tasarımcı" olamayacak kadar gerçeğe saygılı bilim insanlarıdır.

Saygılarımla,
Turan Hiçdurmaz, fizikçi

Yazan: turan hiçdurmaz Tarih: June 1, 2009 11:25 PM

Yorum Ekleyin...





(you may use HTML tags for style)