« Hürriyet'in Akıllı Tasarım Haberi | Ana Sayfa | Gerçeğin Peşinden Gitmek [Murat Belge ve Kopernik] »

August 13, 2005

Darwinizm'e Meydan Okuyan Bilimsel Hareket

intelligentdesign3.jpg

ABD'deki devlet okullarında Darwin'in evrim teorisine alternatif olarak okutulması tartışılan Akıllı Tasarım, son 15 yıldır giderek güçlenen ve büyüyen bir teori. Gücünü de, Darwinizm'in varsayımının aksine, yaşamın hiç de rastlantı olmadığı gösteren bilimsel kanıtlardan alıyor.

Aslında bu konudaki tartışmanın başlangıcı 150 yıl öncesine uzanıyor. Darwin'in 1859'da yayınlanan Türlerin Kökeni adlı kitabından bu yana, biyolojideki temel kuram, canlıların doğal seleksiyonun ürünü olduklarını öngören evrim kuramı oldu. 20. yüzyılda Darwinizm'e genetik ışığında getirilen yeni yorum, doğal seleksiyona bir de mutasyon mekanizmasını ekledi. Ancak bu iki mekanizmanın, yani doğal seleksiyon ve mutasyonun, canlılığın tek kaynağı olduğu yönündeki geleneksel anlayış, son yıllarda önemli eleştiriler alıyor. Pek çok bilim adamı, canlılığın sadece bu gibi amaçsız ve bilinçsiz faktörlerin ürünü olamayacağını, hayatın kökeninde "tasarlayıcı bir aklın" olduğunu savunuyorlar.

Time cover.jpg Bu anlayış son yıllarda yeni bir teoriyi de beraberinde getirdi: "Akıllı Tasarım" (Intelligent Design) teorisi. Time dergisinin 12 Ağustos 2005 sayısının da kapak konusunu oluşturan teori, halen ABD'de ateşli bir tartışmanın odak noktası. Bilim dünyasında Akıllı Tasarım'ı kabul edenlerin sayısı artarken, bazı eyatler de teoriyi ders kitaplarına Darwinizm'in alternatifi olarak koymayı tartışıyorlar.

Bu teori, 1990'lı yıllarda bir grup Amerikalı bilim adamı tarafından ortaya atıldı. Teorinin ilk büyük çıkışı, Pennsylvania'daki Lehigh Üniversitesi'nden biyokimya profesörü Michael J. Behe'nin "Darwin'in Kara Kutusu: Evrime Karşı Biyokimyasal Başkaldırı" adlı kitabı oldu. Behe, kitabında canlı hücresinin Darwin zamanında içeriği bilinmeyen bir "kara kutu" olduğunu, hücrenin detayları anlaşıldığında ise, burada çok kompleks bir "tasarım" bulunduğunun ortaya çıktığını anlatıyordu. Behe'ye göre, canlılardaki kompleks sistemlerin doğal seleksiyon ve mutasyonla, yani bilinçsiz mekanizmalarla ortaya çıkması imkansızdı ve bu durum hücrenin "bilinçli bir şekilde tasarlandığını" gösteriyordu. Fransız felsefe profesörü Peter van Inwogen, bu kitabın önemini şöyle vurgulamaktaydı:

"Eğer Darwinistler bilimsel gerçeklerle dolu bu kitabı, önemsemeyerek, yanlış anlayarak veya ona gülüp geçerek karşılarlarsa, bu durum bugün Darwinizm'in bilimsel bir teori olmaktan çok bir ideoloji olduğu yönündeki gitgide yayılan şüpheler için önemli bir kanıt olacaktır."(1)

Darwinistler Behe'ye tatminkar bir cevap veremediler. Ve Akıllı Tasarım teorisi giderek daha fazla bilim adamı tarafından savunulmaya başlandı. Bugün bu hareketin önemli isimleri arasında California Berkeley Üniversitesi'nden Philip Johnson; MIT, Chicago, Princeton Üniversiteleri'nden Willam Dembski; doktorasını Cambridge'de yapmış olan Stephen C. Meyer; Chicago Üniversitesi'nden Paul Nelson gibi isimler yer alıyor. Seattle merkezli Discovery Institute adlı bilimsel enstitünün çatısı altında bilimsel çalışmalar yürüten gruba, internet üzerinden ulaşmak mümkün. (www.discovery.org)


İndirgenemez Komplekslik

Akıllı tasarım teorisini savunanların en çok vurgu yaptıkları kavramlardan biri, "indirgenemez komplekslik" (irreducible complexity).

Bu kavram, aslında Darwin tarafından ortaya konmuş bir "kıstas"a dayanıyor. Darwin, kendi teorisinin nasıl yanlışlanabileceğini Türlerin Kökeni'nde şöyle ifade etmişti:

"Eğer birbirini takip eden çok sayıda küçük değişiklikle kompleks bir organın oluşmasının imkansız olduğu gösterilse, teorim kesinlikle yıkılmış olacaktır. Ama ben böyle bir organ göremiyorum."(2)

Darwin'in buradaki kastını iyi incelemek gerekiyor. Başta belirttiğimiz gibi, Darwinizm canlıların kökenini iki bilinçsiz doğa mekanizması ile açıklıyor: Doğal seleksiyon ve rastlantısal değişiklikler (yani mutasyonlar). Darwinist teoriye göre, bu iki mekanizma, canlı hücresinin kompleks yapısını, kompleks canlıların vücut sistemlerini, gözleri, kulakları, kanatları, akciğerleri, yarasaların sonarını ve daha milyonlarca karmaşık tasarımlı sistemi meydana getirmiş durumda.

Ancak son derece kompleks yapılara sahip olan bu sistemler, nasıl olur da iki bilinçsiz doğal etkenin ürünü sayılabilir? İşte bu noktada Darwinizm'in başvurduğu kavram, "indirgenebilirlik" kavramı. Teori, sözkonusu sistemlerin çok daha basit hale indirgenebileceklerini ve sonra da kademe kademe gelişmiş olabilecekleri iddia ediyor. Bu kademeler sayesinde, Darwinizm'in iddiasına göre, önceden gözü olmayan bir canlı türü kusursuz bir göze sahip oluyor, önceden uçamayan bir başka tür de kanatlanıp uçar hale geliyor.

Ancak Akıllı Tasarım teorisyenleri, bu klasik hikayede çok önemli bir yanılgı olduğunu savunuyorlar. Dikkat edilirse, Darwinist teori, bir noktadan bir başka noktaya (örneğin kanatsız canlıdan kanatlı canlıya) doğru giden aşamaların hepsinin tek tek "avantajlı" olmasını öngörüyor. A'dan Z'ye doğru gidecek bir evrim sürecinde, B, C, D... U, Ü, V ve Y gibi tüm "ara" kademelerin canlıya mutlaka avantaj sağlaması gerekiyor. Doğal seleksiyon ve mutasyonun bilinçli bir şekilde önceden hedef belirlemeleri mümkün olmadığına göre, tüm teori canlı sistemlerinin avantajlı küçük kademelere "indirgenebileceği" varsayımına dayanıyor.

İşte Darwin bu nedenle "eğer birbirini takip eden çok sayıda küçük değişiklikle kompleks bir organın oluşmasının imkansız olduğu gösterilse, teorim kesinlikle yıkılmış olacaktır" demişti.

Akıllı Tasarım teorisyenleri, işte bu noktayı vurguluyorlar ve 20. yüzyıl biliminin, Darwin zamanında yeterince bilinmeyen pek çok "indirgenemez kompleks" yapı ortaya çıkardığını belirtiyorlar.3 Michael Behe'nin kitabında indirgenemez kompleks sistemlere verdiği ilginç örneklerden biri, bakteri kamçısı.


Bakterinin Kamçısı

"Kamçı" olarak Türkçe'ye çevrilen "flagella" isimli organ, bazı bakteriler tarafından sıvı bir ortamda hareket edebilmek için kullanılır. Organ, bakterinin hücre zarına tutturulmuştur ve canlı ritmik bir biçimde dalgalandırdığı bu kamçıyı bir palet gibi kullanarak dilediği yön ve hızda yüzebilir.

Bakterilerin kamçısı, uzun zamandır biliniyordu. Ancak son 10 yıl içindeki gözlemler, bu kamçının detaylı yapısını ortaya çıkarınca bilim dünyası şaşkına döndü. Çünkü kamçının, önceden sanıldığı gibi basit bir titreşim mekanizmasıyla değil, çok karmaşık bir "organik motor" ile çalıştığı ortaya çıktı. flagellum.jpg

Bakterinin hareketli motoru, elektrik motorlarıyla aynı mekanik özelliğe sahiptir. İki ana bölüm söz konusudur: Bir hareketli kısım (rotor) ve bir durağan kısım (stator).

Bu organik motor, mekanik hareketler oluşturan diğer sistemlerden farklıdır. Hücre, içinde ATP molekülleri halinde saklı tutulan hazır enerjiyi kullanmaz. Bunun yerine kendine özel bir enerji kaynağı vardır: Bakteri, zarından gelen bir asit akışından aldığı enerjiyi kullanır. Motorun kendi iç yapısı ise olağanüstü derecede komplekstir. Kamçıyı oluşturan yaklaşık 240 ayrı protein vardır. Bunlar kusursuz bir mekanik tasarımla yerlerine yerleştirilmiştir. Bilim adamları kamçıyı oluşturan bu proteinlerin, motoru kapatıp açacak sinyalleri gönderdiklerini, atom boyutunda harekete imkan sağlayan mafsallar oluşturduklarını ya da kırbacı hücre zarına bağlayan proteinleri hareketlendirdiklerini belirlemişlerdir. Motorun işleyişini basitleştirerek anlatmak amacıyla yapılan modellemeler bile, sistemin karmaşıklığının anlaşılması için yeterlidir.

Bakteri kamçısını kitabında detaylı olarak anlatan Michael J. Behe, sadece bu kompleks yapısının dahi, evrimi "yıkmak" için yeterli olduğunu savunmaktadır.(4) Çünkü kamçı hiç bir şekilde basite indirgenemeyecek bir yapıdadır. Kamçıyı oluşturan moleküler parçaların tek bir tanesi bile olmasa, kamçı çalışmaz ve dolayısıyla bakteriye hiç bir faydası olmaz. Bakteri kamçısının ilk var olduğu andan itibaren eksiksiz olması gerekmektedir. Bu gerçek karşısında evrim teorisinin "kademe kademe gelişim" modeli anlamsızlaşmaktadır. Nitekim bugüne kadar hiç bir evrimci biyolog, bakteri kamçısının kökenini açıklamayı denememiştir bile.


Tasarım Nasıl Belirlenebilir?

Bakteri kamçısı kuşkusuz Akıll Tasarım savunucularının tek örneği değil. Behe kitabında daha pek çok "indirgenemez kompleks" yapının örneğini veriyor. Sadece Behe'nin kitabında değil, Akıllı Tasarım'ı savunan pek çok biyolog tarafından yayınlanan kitaplarda ve bilimsel makalelerde, evrimin "kör" mekanizmalarının açıklayamadığı kompleks tasarımlara dair sayısız örnek var: İnsan gözünün anatomisi, retina hücrelerindeki karmaşık biyokimyasal düzenek, DNA replikasyonunda görev yapan enzimler (5), insanın diz ekleminin tasarımı(6) veya "tek yönlü ve daimi nefes akışı" sağlayan özgün kuş akciğeri (7) gibi.

Akıllı Tasarım teorisyenleri, bu yapıların hiç birinin "doğal mekanizmalarla" oluşmuş olamayacağını, mutlaka bilinçli bir düzenlemenin ürünü olduğunu savunuyorlar. Peki bir yapının tasarım ürünü olduğu nasıl anlaşılıyor? William Dembski The Design Inference: Eliminating Chance through Small Probabilities (Dizayn Çıkarımı: Küçük Olasılıklar Yoluyla Şans Faktörünü Elimine Etmek) adlı kitabında bu soruyu cevaplıyor.(8)

Dembski'ye göre, doğada var olup da doğal faktörlerle ortaya çıkma olasılığı aşırı derecede küçük olan yapılar, bilinçli bir tasarımın bilimsel kanıtını oluşturuyor. Örneğin fonksiyonel bir protein molekülünün, doğadaki 20 farklı aminoasitin rastlantısal biraraya gelmesiyle oluşma ihtimali, matematikte "imkansız"ın başladığı nokta sayılan 10 üzeri 50'de 1'den bile çok çok daha (trilyarlar kere trilyarlarca kat) küçük. Bu durum, proteinin rastlantısal bir sürecin ürünü olmadığını, "tasarlanmış" bir yapı olduğunu gösteriyor.

Daha kolay anlaşılır bir örnek ise şöyle: Balta girmemiş bir ormanda bir heykele rastlarsanız, bundan çıkardığınız sonuç ne olur? Doğal faktörlerin bu heykeli oluşturmuş olmaları ihtimali çok çok küçük olduğu (yani böyle bir alternatif "imkansız" olduğu) için, heykelin tasarlanmış olduğu sonucuna varırsınız. Akıllı Tasarım teorisyenleri, canlıların kompleks mekanizmalarının, bir ormanda bulunan heykelden çok daha açık birer "tasarım kanıtı" olduğunu savunuyorlar.


Bilim İçin Bir Dönüm Noktası

Kuşkusuz Akıllı Tasarım konusundaki bu çalışmalar, önemli bir soruyu da beraberinde getiriyor: Tasarımcı kim? Canlıları dizayn eden bilinç, kimin bilinci?

Akıllı Tasarım teorisyenleri, bu sorunun cevabının, bilimin alanı dışında kaldığını belirtiyorlar. Onlara göre bilimin yaşamın kökeni hakkında varabileceği sonuç, canlılığın tasarlanmış olduğunu tespit etmekten ibaret. Yani, bu tasarımın sahibi kim, amacı nedir gibi soruların, kendi alanlarından çıkıp dinin veya felsefenin ilgi alanına girdiğini düşünüyorlar. Profesör Philip Johnson'a göre, "herkes bu sorulara kendi inançlarına ve düşüncelerine göre cevap arayabilir, ama önemli olan bilimin, hayatı amaçsız bir rastlantılar zinciri olarak gören Darwinist teoriyi reddediyor olması."(9)

Akılı Tasarım teorisi, hem bilim dünyasını hem de toplumu derinden etkileyeceğe benziyor. William Dembski, teoriyi yeni bir bilimsel devrim olarak niteliyor. Nitekim son 10 yılda ABD'de büyük bir Akıllı Tasarım fırtınası esiyor. Teorinin Behe, Johnson, Dembski gibi öncüleri, ABD'nin saygın üniversitelerinde bilimsel konferanslarda söz alıyor, Darwinist bilim adamlarıyla tartışmalara katılıyor ve teorinin her geçen gün daha fazla yayılması için çalışıyorlar. Darwinistler ise, her ne kadar teoriyi çeşitli suçlama ve saldırılarla diskalifiye etmeye çalışsalar da, bunun 150 yıldır karşılaştıkları en ciddi bilimsel meydan okuma olduğunda birleşiyorlar.

Akılı Tasarım teorisinin en önemli mesajı, tüm doğayı "planlanmamış, amaçlanmamış bir rastlantılar yığını" olarak gören ortodoks biyoloji anlayışının geçersiz olduğunu savunması. Michael Behe, bu yeni anlayışın bilim dünyası tarafından kabullenilmesinin kolay olmadığını, ancak zaten hiç bir bilimsel devrimin kolay gerçekleşmediğini belirtiyor:

"Hayatın üstün bir akıl tarafından tasarlanmış olduğu anlayışı, hayatı basit doğa kanunlarının bir sonucu olarak algılamaya alışkın bizlerde bir şok etkisi yaratmış durumda. Ama diğer yüzyıllar da benzer şokları yaşamışlardı ve şoklardan kaçmak için bir neden de yok."(10)

Bilim dünyası bu "şok"u kabullenecek mi, bunu zaman gösterecek.


1) Michael Behe, Darwin's Black Box, New York, The Free Press, 1996

2) Charles Darwin, The Origin of Species: A Facsimile of the First Edition, Harvard University Press, 1964, s. 189

3) Ayrıca bkz. Michael Denton, Evolution: A Theory in Crisis. London: Burnett Books, 1985, ss. 199-220

4) Michael Behe, Darwin's Black Box, The Free Press, New York, 1996, s. 69-73

5) Stephen C. Meyer, "Word Games: DNA, Design and Intelligence", Signs of Intelligence, (ed. William Dembski James Kushiner), 2001, Brazos Press, ss. 102-117

6) Stuart Burgess "Critical Characteristics and the Irreducible Knee Joint", 1999, http://www.trueorigin.org/knee.htm

7) Michael J. Denton,. Nature's Destiny. Free Press. New York. 1998, s. 361

8) William Dembski, The Design Inference: Eliminating Chance through Small Probabilities, Cambridge University Press, 1998

9) Phillip Johnson, The Wedge of Truth, Splitting the Foundations of Naturalism, InterVarsity Press, 2000, s. 23

10) Michael Behe, Darwin's Black Box, New York, The Free Press, 1996, s. 252-53

Yazan: Mustafa Akyol Tarih: August 13, 2005 12:47 PM

Okur Yorumları

(NOT: Yazılar üzerine yapılan yorumların sitede yer alması, bunların Mustafa Akyol tarafından benimsendiği ve desteklendiği anlamına kesinlikle gelmez. Aksine, farklı ve karşıt görüşleri ifade eden yorumlar da kabul edilmektedir. Ancak saldırgan, düzeysiz veya konuyla ilgisiz yorumlar reddedilecektir. Eğer bu siteye ilk kez yorum yazıyorsanız, standart yorum kurallarını dikkate almanız önemle rica olunur.)

YORUMDAN ZİYADE SORU SİLSİLESİ.......
BİLİM DÜNYASININ TAMAMEN TASARIM TEORİSİNİ KABUL ETMESİ VE EVRİM TEORİSİNİN TEDAÜLDEN KALKMASI BİLİM DÜNYASINA NELER GETİRECEKTİR?YANİ BİLİMİN TANIMI,KAVRAMI,İÇERİĞİ,YÖNTEMİ VELHASILI METODOLOJİK ARGÜMANLARI TAMAMEN DEĞİŞİME UĞRAYACAK MIDIR?BUNUN AKABİNİNİNDE SOSYAL DARWİNİZM VB SOSYOLOJİK KURAMLARA OLAN BAKIŞI DA DEĞİŞTİRECEK VE TOPLUMLARIN İÇ DİNAMİKLERİNE HANGİ BAZDA ETKİ EDECEKTİR?
YANİ TASARIM TEORİSİNİ ANLAMIŞ ALGLAMIŞ BİR VATANDAŞ OLARAK SONUÇ PARAGRAFINDA BU HADİSELERİN CEVAPLARINA İHTİYACIM OLDUĞU KANAATİNDEYİM.

Yazan: melike Tarih: August 14, 2005 12:01 AM

Akıllı tasarım hareketi Darwinizm'i yerlebir edecek gibi görünüyor.Dini bir görüntü çizmemesi de bence önemli bir avantaj. Ancak Akıllı Tasarım Teorisi'nin ortaya koyduğu delilleri kabul eden insanlar ister istemez Yaratıcı'nın varlığını kabul etmiş oluyor. Evrimci çevrelerin de elinden birçok koz alınmış oluyor. Doğru yoldasınız sayın Mustafa Akyol...Bence devam edin. Türkiye'deki evrimci çevreler hiç bu kadar çaresiz kalmamışlardı. Sesleri solukları kesildi. Allah yardımcınız olsun

Yazan: metin solmaz Tarih: August 14, 2005 12:11 AM

Bilimsel gelişmeleri takip eden batılı aydınlar gökte bir tanrı ve gökten gönderilmiş-inmiş (semavi) din olamayacağı gerçeğini gördükten sonra, Ateizmi kabullenmişlerdir. Ne var ki, bu da yaşanılan evrensel gerçekleri çözmeye yetmemiş, bu defa insanlar "Evrensel YARATICI ZEKA" bulunması zorunlu gerçeğinden hareketle bu görüşe ulaşmışlardır...

Bu görüş, Allah Rasûlü Muhamed aleyhisselamın açıkladığı "ALLAH" ismiyle bildirip târif ettiği olayın kapısıdır!

İnsanlık, bugünkü müslümanlık anlayışının ötesinde, gerçek İSLAM DİNİ'ni tanıma hareketini başlatmıştır!

Fatır’ın farkına varılmasını sağlayan bu görüşün sonu, Zâtı ıtıbariyle mutlak gayb olan ismi "ALLAH" olanın keşfedilip kabul edilmesine kadar uzanacaktır
www.ahmedhulusi.org

Yazan: Nevzad Soydan Tarih: August 14, 2005 6:17 AM

Aktüelde de görüldiğü üzere skolastik bilim anlayışının halen hükümdarlığını sürdürdüğü bizim gibi ülkelerde yani bilim ithalatının marifet olduğu yerlerde Akıllı yada Bilinçli tasarım hareketi dindarların bilim anlayışından öte kabul görmeyebilir.Her ne olursa olsun lütüf edipde şu olasılık olayına kulak versinler Ortada bir ince ayar (Anthropic Fine Tuning) varsa, matematiksel olarak tasarlayanın
olmama ihtimali 10 triyonun 123 kez kendi ile çarpımına esittir.Yaratıcının amacı
sadece bir etmeni bile yukarıdaki ihtimalde bir kez kılarak imkansızlastırmaktır.Bu sayı
tüm Evrendeki atomların sayısından bile fazladır.Eger ihtimal tahminini devam
ettirmek istiyorsanız yeni bir evren bulmalısınız.(Prof. Roger Penrose Oxford Teorik Bölümü) eğer bu darwinciler arasında akademisyen olsun lütfen susmayı yok saymayı marifet bilenlerde olabilir lütfedipde JME yani Journal of molecular evolution gazetesinde evrimin konuya nasıl bir açıklama getiremediğini görmek için araştırmak yapsınlar sonra oturup konuşabiliriz..

Yazan: Mustafa Ajlan Abudak Tarih: August 14, 2005 6:10 PM

doludolu bir teori.zevkle tkip ediyorum.Beni bu teoriyle tanıştırdığın için teşekkür ederim.sizede hayat boyu başarılar diliyorum

Yazan: mustafa pergel Tarih: August 17, 2005 1:01 PM

farzedelim ben bu konuda nötr biriyim...iki asır öncesinin bilimadamları ve kuramları diğer yanda günümüzün...her iki devrin imkanları...eski kuramcılara bakıyorum..kuramlarını güçlendiren ne bulmuşlar diye..aynı..bir harf bile eklenmemiş...günümüzün yeni kuramına bakıyorum her şey ortada dna proteinler mikroskoplar buyrun sizde görün diyorlar.yakında NATURE IS THE INTELLIGENT DESIGNER derlerse şaşırmayın...MÜHÜRLERİ AÇAN ALLAHTIR...

Yazan: serif Tarih: August 17, 2005 1:09 PM

Sorular... Sorular ...
Ne koyu bir Darvinist ne de dindar biriyim.
Ancak Akıllı tasarımın sahibi(tasarlayan) ile ilgili bazı kuşkularımın da olduğu kesin.

1- Herşeyin başlangıçta(Big Bang yada evrenin başlangıcı) mükemmel tasarlandığı kabul edilirse-ki bu darvinist teorinin çöpe gitmesi demek- milyarlarca milyar yıllara - dünyanın oluşması, bakterilerin,memelilerin, kuşların, inasanların oluşması için geçen zaman- ne gerek vardı? Yoksa Tasarlayan -Tanrı- herşeyi mükemmel tasarlarken zamana mı ihtiyaç duymakta?
2- Eğer ki Tasarlayan bile bunca zaman hitiyaç duydu diyelim, biz insanlar akıl ve bilim yolundan sapmak ve Tanrısal kolaylığı seçmek için niye bu kadar acele davranıyoruz?

Yazan: Eclipse Tarih: August 17, 2005 5:39 PM

Darwinizm'i ortadan kaldırmaya çalışmakla nereye varılabileceğini merak ediyorum doğrusu.

Bakterinin kırbacına bu kadar mana yüklemekle çok çok 150 yıl boyunca da Akıllı Tasarımı tartışır insanlık.

Ve bana göre bunların hiçbiri, adına ne derseniz deyin bir yaratıcıyı kanıtlamaya yetmiyor.

Derseniz ki zaten kanıtlamaya çalışmıyorlar; o işi din ve felsefe alanına bırakmışlar.

O zaman ben de derim ki; bu teorinin sahipleri , ya bütün olup bitenleri soyut bir kavram olan tanrıya bağlamayı bilim adamlığı sıfatlarına yakıştırıp söyleyemiyorlar, ya da amaçları şöhret olmaktan öte bir şey değil.

Yazan: basri Tarih: August 18, 2005 10:27 PM

Hücre, organel, gen bu kadar derine inmeye gerek bile yok.Canlı vücudundaki doku ve organların birbirleriyle bağlantılı olarak ahenk içinde bir fabrika gibi çalışması bu sistemlerin bir yaratıcı, bir tasarımcı tarafından oluşturulduğunu ilk olarak akla getirmektedir.Ancak bu tasarımcının ne olduğu belirlenemediği için Darwin canlı sistemlerin oluşumunu mutasyon ve seleksiyonla meydana gelen ve kademe kademe gelişen tesadüflere dayandırmıştır.
Bence genetik biliminin gelişmesiyle Darwin'in teorisi desteklenmiştir.
Akıllı Tasarım Teorisi'nde tasarlayıcı kimdir? diye sorduğumuzda sorumuz cevapsız kalıyor.Yaratıcıyı bilim dışında aramamız gerektiği söyleniyor.Bu durumda teori bilimsellikten uzaklaşarak felsefi veya dini görüş haline geliyor.
Çünkü teorinin temeli olan yaratıcı-tasarlıyıcı açıklanamıyor.
Daha basite indirgenemeyen bakterilerdeki kamçının hareket mekanizması ise Darwin'in teorisini çürütebilecek önemli bir eleştiridir.

Yazan: Barış Berkman Tarih: August 19, 2005 1:41 PM

Merhaba Sayın AKYOL,

Sizi ilk Ceviz Kabuğu programında izledim. Tüm program boyunca yanılgılarınızın kurbanı olduğunuzu farkettim. Bir misyonu devam ettirme başarınız kayda değer. Özellike dogmatik düşüncelerle şekillenmiş olan yaşamınızda aydınlanma çağı düşünür ve bilimcilerinin din denilen cahilliklere ölümüne savaş açarak ortaya koyduğu bilimsel dili kullanıp hiçbir kullanışlı çözüm üretemeyecek bir teoriye yamama misyonunu.

Evrim kuramı din saltanatının sonunu getirdi. Artık insanlara cennet anahtarları veremiyorsunuz tabii. Farklı bir dil kullanıyorsunuz. Bilimin dilini. Emek verilmiş bir dili. İnsanların kafalarındaki ilkel korkulara bu şekilde daha rahat hükmedebiliyorsunuz. İnanın bana 50 yıldır bütün bilinçli tasarımcıların söylediklerinden farklı hiçbirşey söylemediniz. Hep aynı hikaye. Bilimin çaresiz kaldığı alanlardan saldırıp kaleyi fethetmek.
Canlılar nasıl bir anda oluşur? Bir anda yetişkin bir kurt mu meydana çıkarıyor tasarımcınız. Yoksa yavruyken mi? Bir anda 30 yaşlarında yakışıklı bir Adem nerden çıkabiliyor? Tanrı bunları tasarlıyorsa denemelerini de yapmış olmalı. Yani yanılmış olmalı. Öyle ya siz programda yaratılışta da kusurlar olabileceğinden bahsettiniz. Öyleyse tasarımcınız sınırlı bir varlık. Benim aklımın almadığı ise bu canlıların bugünkü kompleks yapılarıyla nasıl bir anda ortaya çıkmış oldukları. Bunu siz de bilmiyorsunuzdur sanırım. Ya gökten bir ışık demeti içinde dünyaya düştüler. Yanda bir anda filmlerdeki gibi ormanda ya da göl kenarlarında belirdiler. Cevap eminim sessizlik. Ya da bu allahın hikmeti ya da sır.
Peki bu sır bir antibiyotik tedavisine dönüşüp benim hayatımı kurtarabilecek mi? Sadece ve sadece birşeyin varolabildiğine şaşmak sizinkisi. İlkel yerlilerin mantığıyla düşünen bir gazeteci. Canlıları biri(!) inşa ediyor. Nasıl? Belli değil? Bir laboratuvarı var mı tasarımcınızın? Aletleri neler? Cevap yok? Onun yerine bol "sır"lı cümleler.
Modern bilimi hangi hakla yanınızda gösteriyorsunuz? Bilmelisiniz ki evrim kuramı yerine konabilecek daha kompleks bir seçilim kuramı gelene dek bir gerçektir. Gerçek oluşu da insan hayatına getirdiği tıbbi kolaylıklardır. Yani kullanışlıdır. Biz bu kuramı tedavide kullanmaktayız. Yaratılış böyle kullanılabilir mi?
Bizler artık insan hayatına müdahale edebilecek bir konumdayız. Bilim sizin benim bile tahmin edemeyeceğimiz bir hızda tanrıyı köşeye sıkıştırmaya başladı.
Bakın sayın AKYOL, temsil ettiğiniz düşünce 15.yy'daki engizisyon düşüncesinin çağa adapte edilmiş halidir. Çok bilgili, çok donanımlı ve pırıl pırıl bir insansınız. Sizin bu tür fikirleri savunuyor olmanız sadece ve sadece muhakeme yeteneğinizin olmadığı bir yaşta büyükleriniz tarafından telkin edilmiş dogmalardır. Kendi kabuğunuzu aşıp olaylara sorgulayıcı bir tavırla yaklaştığınızda reddettiğiniz şeyin aslında gerçeğin ta kendisi olduğunu görebileceksiniz. İnançlarınızı sorgulamak ise sizin medeni cesaretinizle ilgilidir.

Sevgi ve saygılar

Yazan: Taylan Ayık Tarih: August 19, 2005 7:17 PM

Sayın Ayık,

Mesajiniza tesekkür ederim. Cevaplarim ise söyle:
Tasarım teorisinin bilgi eksikliğine dayandığını sanıyorsunuz. Oysa gerçekte bilgiye dayanıyor. Eğer doğadaki bir yapının, doğal etkenlerle ortaya çıkması imkansız bir bilgi ve komplekslik içerdiği tespit edilirse, bilinçli müdahale kabul edilir. Bu rasyonel bir çıkarım. "Hayır bilinçli müdahale olmuş olamaz" demek ise, yani sizin yaptığınız, doğanın kendi içinde kapalı bir sistem olduğuna İNANMAKLA ilgili. Yani sizin bakış açınız aslında bir inanca (materyalizm) dayanıyor; hem de rasyonelliğini yitirmiş bir inanç.
Yaratıcı'nın nasıl yarattığını sorarken kullandığınız alaycı tavsirleri bir kenara bırakıyorum. (Evrimle de alay edilebilir.) Yaratma anında tam olarak ne olduğunu soruyorsunuz; cevabım ise "bilmiyorum" demek. Kimse de bilemez. Çünkü gözleme ve deneye tabi bir konu değil. Bu ilk kez inilen bir gezegende bir heykel bulmak gibi. O heykeli kim nasıl yapmış, hangi teknikle yapmış, hangi araçla yapmış gibi soruların cevabını hiç bulamayabiliriz; ama heykelin doğal süreçlerin ürünü olmadığı, "yapıldığı" ortada.
"Tasarım teorisi hastalığımı tedavi eder mi" sorusuna yanıtım ise "hayır." Teorinin öyle bir amacı yok zaten.
Kulandığınız "engizisyon" gibi ifadeler, herhangi somut bir örneğe dayanmıyor. Kimseyi yakmıyorum, öyle bir niyetim de yok.
Akıllı Tasarım teorisinin "büyüklerim tarafından telkin edilmiş dogmalar"la da bir ilgisi yok. Teoriyi büyüklerimden öğrenmedim. Son yıldır detaylı bir şekilde çalıştığım Batı bilim literatüründen öğrendim.
Şu cümlenize ise aynen katılıyor ve sizin de aynısını dikkate almanızı öneriyorum: " İnançlarınızı sorgulamak sizin medeni cesaretinizle ilgilidir."
Saygılarımla,
Mustafa Akyol

Yazan: Mustafa Akyol Tarih: August 19, 2005 9:11 PM

Ne kadar bilim ayrı din ayrı deselerde sözde tasarım teorisini savunan bazı kişiler bilimle dini birbirine karıştırma peşinde. Mustafa Akyol'un SKYTURK'teki açıklamalarından zaten bu anlaşılıyor. Nasıl ki dünyanın yedi günde yaratıldığına inanıp jeoloji öğrenmek mümkün değilse, diğer yandan dünyanın üzerindeki yedi kat göğe inanıp astronomi yapmak o denli olanaksızsa, yaratıcı gibi deneyle kanıtlanmamış önyargılarla da biyoloji yapılamaz. Bilimdeki bilgilerin kaynağı deney ve gözlemdir. Bilimsel bilgiler böyle elde edilir. TEORİLER DE DENEY VE GÖZLEMLE ÇÜRÜTÜLÜR.
İlk hücrenin nasıl oluştuğunu bulabilmemiz için evvela DNA'nın nasıl var olduğunu araştırmamız gerekir. Daha derine inersek DNA'nın yapıtaşı olan nükleotid'in var oluşunu araştırmak lazım. Tabiki nükleotid'in oluşumuna dair kesin kanıt yok.Fakat deney ortamında nükleotid oluşumu incelenmiştir.(Tübitak yayınları Hayatın Kökleri)
Bu deney nükleotid'in oluşumuna dair olasılıklardan bir tanesidir.Ve bilime katkısı olmuştur.
Bir kamçı hareketi bilime katkı sağlayabilir. Canlıdaki kompleks sistemleri bizde görüyoruz. Ama bunları dizayn, yaratıcı gibi önyargılarla açıklamanın(açıklayamamanın) bilime hiçbir katkı sağlamayacağı aşikar.

Yazan: Barış Berkman Tarih: August 21, 2005 1:34 AM

Barış Bey,

Dinle bilimi birbirine karıştırmıyor, sadece dine uygun bir sonuca varan bilimsel bir teoriyi ifade ediyorum. (Bir teorinin bilimsel olması için dinle çatışması gibi bir zorunluluk yok.)

Akıllı Tasarım teorisi, sizin ifadenizle "yaratıcı gibi deneyle kanıtlanmamış önyargılarla biyoloji yapmak" gibi bir yöntem izlemiyor. Herhangi bir önyargı olmaksızın kanıtlara bakıp, buradan bir Yaratıcı'nın var olduğu çıkarımını yapıyor.

Peki acaba siz "ateizm gibi deneyle kanıtlanmamış önyargılarla biyoloji yapmayı" yanlış buluyor musunuz?

Nükleotid (veya aminoasit) oluşumu ile ilgili deney, temel sorun olan BIYOLOJIK BILGI'nın nasıl oluştuğunu açıklamıyor. Organik molükeller doğal şartlarda oluşabilir, ama mesele bunların doğru diziliminin nasıl sağlandığı. Çakıl taşları da doğal süreçlerle ortaya çıkıyorlar; ama bunlar bir araya gelip de harçla karışıp bir duvar oluşturmuyorlar.

Saygılar,

M.A.

Yazan: Mustafa Akyol Tarih: August 21, 2005 2:35 PM

Sayın Akyol,

Cevabınız için teşekkür ederim.
Neden canlı denilen olgu bu kadar şaşırtıyor sizi. Bir şeyin varolabilmesine şaşmak değil midir bu? Soruma bilmiyorum yanıtını veriyor ve deneye ve gözleme tabii tutamayacağınızı söylüyorsunuz. Yani tamamen bir varsayım bu öyle mi? Heykeli biri yapmıştır evet. Hiçbir heykel taşın içinden durup dururken çıkmaz. William Paley'in saati gibi. Ama heykeller ve saatler çiftleşip kendi kopyalarını yapamazlar. Canlılar kendilerini sürekli hayatta kalma amacıyla üretir. Ve bulundukları çevreye en iyi uyumu sağlayabilenler hayatta kalır. Bu olgu biz insanlar dışındaki tüm canlılar için geçerlidir. Çünkü bizler hasta ve sakatlarımızı koruma altına alıyor onlara şefkat sunuyoruz.
Size açıklanamaz gelen tasarımın sadece sonuçta ortaya çıkmış olan son aşamadaki durumu.
Ya ileride bu tasarımlar daha da mükemmelleşirse? Yani mesela daha kompleks bir göz ortaya çıkacak olursa?
Doğadaki sinir sistemlerinin ilkel modelleri vardır. Kendi içinde çok mükemmel çalışan bu ilkei sistemler, milyonlarca yıl içinde daha kompleks yapılara ulaştılar. Bir gözün bugünkü gibi ortaya çıkması mümkün değil. Bunun için birçok ilkel göz oluştu bunlar denendi ve başarıya ulaşan yapı bugünkü halini aldı.
Kambriyen dönemi bir yaratılış süreci olarak sunuyorsunuz. Tam olarak 570 milyon yıl önceki bu yaşam patlaması bile 5 milyon yıllık bir süreci kapsar. Eşeyli üremenin ortaya çıkması canlı çeşitlerinde patlamaya yol açtı. Bugünkü omurgalı yaşam oluştu. Yani o zamanlar ne insan, ne maymun ne de inek yoktu. Eğer 570 milyon yıllık bir insan fosili bulunabilirse o zaman haklı çıkarsınız.
Evrim kuramı deney ve gözlem bazlı konuşur. Hayali varsayımlarda bulunmaz. Bir türün tam olarak sınıflandırılıp hangi süreci aşarak günümüze ulaştığı bile yıllarca süren çalışmalardan sonra ortaya konulur. Oysa yaratılış için sadece inanmak ve öyle olmuştur demek yeterlidir.
Evrim bir inanç değildir. Bizler bu kurama somut, kullanışlı ve işe yarayan sonuçlar ortaya koyduğu için saygı duyuyor ve kuarmı takip ediyoruz. İnanıyorum dersem bunu bir dogmaya dönüştürmüş olurum. Evrim kuramı zaten kendi kendini sorgulayan bir yapıdır. Böyle olmasaydı bir din halini alırdı. Kafanızda bir evrimci canavar yaratarak onunla oynuyor ve kendi kendinizi avutuyorsunuz. Evrimciler sizlerin yazılarında, belgesellerinde anlattığı gibi sizin tespitleriniz karşısında çaresiz değil tam tersine hazır cevaptırlar. Bilim ve gelecek dergisinde sizlerin 15 iddiasına 15 sağlam yanıt verilmiştir. sadece sizin kadar popüler değiliz o kadar.
Bir de Darwin'i materyalist göstermekten vazgeçin. Zavallı adamcağız din hakkında en ufak kötü bir söz etmemiştir. Materyalist falan da değildir. Bir İngiliz asilzadesidir. Bir militan değildir. Çok iyi yürekli ve şefkatli bir adammış. Kuramı ilk sunuşundan bu yana çok değişmiştir.
Sonuç olarak tüm bu faaliyetleriniz caumhuriyet ve laiklik karşıtı çevrelerin işine geliyor. Feodalizmin erkek egemen toplum görüşleri bu şekilde bilimsel ambalaj altında sunuluyor. Yaratılış teorisi ne kadar albenili olursa olsun sanayi ve bilgi toplumu öncesi dönemin görüşleridir. Bu teoriler batıda hiçbir kürsü edinememiştir. Birkaç popüler yazarın şahsi başarısıdır. Bir de tabii ki Hristiyan grupların. Batı biliminin kökü materyalisttir. Bu görüşler yeni dünyada yani bilişim çağında yer edinemez.
Evrim kuramını kabul edebilmek için önce tanrı dogmasını sorgulamak gerekir. Ben bunu başardım. Tanrı sadece bizlerin bir kuruntusu o kadar.
Sizle yazışmaya devam etmek istiyorum.

Yazan: taylan ayık Tarih: August 21, 2005 10:47 PM

Sayın Akyol,
Öncelikle cevabınıza teşekkür ederim.
Ben yorumumda ateizmle ilgili veya ateizmi ifade eden birşey yazmadım. Tabiki dine uygun bilimsel sonuç çıkabilir. Kastettiğim; bilimsel araştırma YAPARKEN beyin inançlardan bağımsız olmalıdır.
Evet sadece organik moleküller biyolojik bilgiyi açıklamıyor.Belirttiğiniz gibi dizilimler nasıl sağlandı? Bu zincir nasıl sarmal bir yapı oldu? DNA diğer hücre kısımlarıyla nasıl ilişki kuruyor? Bunlar nasıl bir arada toplandı? bir sürü soru var. Ve hücre hakkında bilmediklerimiz bildiklerimizden çok daha fazla.İşte bu merak insanda araştırma hevesi doğurur.
Akıllı tasarım teorisinde bu sorular yanıtsız bırakılarak genel bir sonuca gidiliyor.
''Tasarımcıyı bilim dışında aramalısınız'' cümlesi neyi ifade eder? Bu soruların cevabını bilimsel yolla kesinlikle veremezsiniz.
Bu önyargı değil de nedir?
''Tasarımcıyı bilim dışında aramak önyargı değildir. sonuçtur.'' diyorsanız daha önce de belirttiğim gibi bu bir bilimsel teori olmaz. Felsefi veya dini görüş olur.

Yazan: Barış Berkman Tarih: August 24, 2005 12:40 AM

Barış Bey,

Size katılıyorum. Akıllı tasarım evrende bir zeka aramaktadır. Ama zeka olgusunun bile tam anlamıyla bir tanımını yapamıyorlar.

Evreni yaratan nedene zeka biçmek bana bu nedeni sınırlamak gibi geliyor. Çünkü zeka denilen kavram soyut olsa da organik bir yapı olmadan kullanışlı bir işlev kazanamaz. Zekamızı organlarımızla bir bütün halinde kullanıyoruz.
Zeki bir varlık düşünür. Düşünmek için bir beyne ve buna bağlı çalışan diğer organlara ihtiyaç duyar. En önemlisi düşünmesine yol açan nedenlerle sınırlanmış olması gerekir. Bir düzen kurma isteği duyan bu zeka, düzensizlikten rahatsızlık duymuş olmalıdır.
Ayrıca bunlar da yetmez. Zeki canlı çözüm değil çözümler üretir. En önemlisi deneme yanılma yoluyla en iyi çözümü tespit eder.
Bütün bu açıklamalar zekanın temel tanımlarından birkaçı. Tabii bu bizim tanıdığımız bir zeka anlayışının tanımı.
Yaratılışçıların " evreni yaratan zeka bizim bildiğimiz anlamda bir zeka değildir" dediklerini duyar gibiyim. Bizim bilmediğimiz bir zekayı düşünebilir miyiz? Dolayısıyla bu tanıma göre biz bu zekanın içeriğini hiç bir zaman bilemeyiz. Öyleyse bu bizim ilgi alanımızda değildir. Bizi hiç bir şekilde ilgilendirmez. Sonsuzluk fikri gibi modeli olmayan, konusuz bir fikirdir. Zihnen canlandırıp kullanışlı anlamlar yükleyemeyiz.
Bir canlıyı tasarladığı savlanan zekayla biz hiçbir şekilde bir ilişkiye giremeyiz.
Bilinçsiz zeka denseydi kabul edilebilirdi belki. Ama işin içine farkındalık gibi bir kavram sokulunca bu akıllı tasarım fikrinin insan hayal gücünün ürünlerinden biri olduğu kolayca anlaşılır.
Bence doğada bir bilinçli yaratılış yok. Herşey maddenin doğal hareketi içerisinde gerçekleşiyor. Sistemimiz içinden yığınla enerji geçen bir yapı. Atomlar bu akışı kullanarak yeni desenler oluşturuyor. Bir yığın hatalı ve sakat doğumun olduğu bir ortamda inadına bir zekanın koruyucu şefkatini aramak bana çocukluktan kalma içgüdüsel bir korunma ihtiyacını çağrıştırıyor.
Sevgiler...

Yazan: Taylan Ayık Tarih: August 24, 2005 7:06 PM

Evrende bir zeka aramak...

Yaratılışçılar kompleks sistemleri bir zekayla ilişkilendirmeden önce zekanın doyurucu bir tanımını yapmak durumundaydı.

Evrenin etkeni olan sonsuz ve sınırsız bir zeka... Peki bizler için bu modelsiz ve konusuz bir fikir değil midir? Sınırsız zeka olabilir mi?

Zeka soyut bir kavram şüphesiz. Yaratılışçı deyimiyle bütün organlarımızın uyumlu ve kompleks işleyişi ile çalışan bir mekanizma. Zeki olmak...
Zeki bir beyin düşünen beyindir aynı zamanda. Düşünmek zorlu bir iş. Bir beynin düşünmesi sağlayan şey içinde bulunduğu ortamla yaşadığı zıtlıklar olabilir mi?
Zeki olmak için düşünmek de yetmez. Düşünceyi enerjiye dönüştürmek gerekir. Yoksa zeka herhangi bir nesne üretemez. Hele bilinçli bir zeka düşünmeden önce geleceği kestirmek ve doğal olarak gelecek hakkında tek öngörüye sahip olamayacağı için birden fazla çözüm üretmek durumundadır.
Zekanın sınırlı bir kavram olduğu ortada. Peki sonsuz bir zeka? Düşünelim. Önce sonsuzluğu anlaşılır hale sokmak gerek. Sonsuzluğu nasıl bir nesneye dönüştürebiliriz. Sınırlı zekalarımız bunu algılayabilir mi? Elbette kimse böyle prototipsiz bir konudan işe yarar bir döküman çıkaramaz.
Zeka nesnenin bir etkeniyse ondan ayrı düşünemeyiz. Öyle görünüyor çünkü. Ölü bir vücudun halen daha düşünmeye devam ettiğini varsaymak budalalık değil midir?
Tüm bu tanımlar bizim anladığımız anlamda bir zeka ve zekilik kavramına çıkarma yapıyor. Dedik ya zeki olma için sıkıntı duymak gerekir. Sıkıntı duyan bir zeka sınırlanmış demektir. Bu sınırlanmışlık zeki olmayı gerektirir çünkü.
Tüm yaratılışçılar bahsettikleri zekada hep insansı özellikler tanımlıyorlar. Mühendislik, tasarım, bilinç gibi...Bu tanıttıkları zekayı sınırladıklarının farkındalar mı acaba?
Bizim anlayamayacağımız bir zeka olabilir mi? Herhangi bir şekilde tanımlayamayacağımız, nesnesine ulaşılmayan, sınırsız, sonsuz bir zeka.
Hayır! Kendisini kavrayamadığımız veya asla kavrayamayacağımız konusuz ve ümitsiz bir fikir bizlere hiçbir yarar sağlamayacaktır. Dolayısıyla bizim için değildir. İlgi alanımızda bulunamaz. Hiçbir insansı teoriyle ona ulaşamayız. Onun hakkında kimseyle aynı fikri paylaşamayız. Böyle bir zeka tanımı baştan çöp tenekelik.
Öyleyse anladığımız anlamdaki zekanın sınırlı olduğu ortada. Böyle bir zekanın kapasitesi de.
Dolayısıyla evrende bir zeka aramak boş bir çaba bence.
Herşeyi mekanik bir sürecin ve bazı etkenlerin zorunlu sonuçları olduğunu düşünmek daha rahatlatıcı. Çünkü burada korkulara yer yok. Konusuzluk ve ümitsizlik yok. Sınırlar belli. Düşüncelerimize sığabilen bir bütünlük var. Öbür tarafta sürekli bir korkuyla yönlenen bir belirsizlik ve ümitsizlik var. Ne olduğu hiçbir zaman anlaşılamayacak bir rol biçilen bir zeka(!)
Onu sevmekle de kurtaramıyoruz kendimizi. Ondan korkmamız gerektiği de söyleniyor.

Sevgiler

Yazan: Taylan Ayık Tarih: August 24, 2005 7:43 PM

Yorumları okudukça açıkca görülen Darwin'e iman etmiş kafaların çok şaşırtıcı olarak Biz akıllı tasarım taraftarlarına dogmatik diyebilmeleridir.Kendileri Darwinin Elekton mikroskobunca Tedavülden kaldırılmasını hazmedememekte üstelik bulunan bilimsel bulgularıda kamçılı hayvan vesaire gibi küçümsemekteler.Buda bilimin onlar nezdindeki sığlığını gösteriyor malesef.Burada kambriyen döneminden başlayıp ta pleistosene gelinceye kadar bir nutuk yapmaktansa özetle tekrar ediyorum:Darwine inanan esas dogmatikler JME adlı(Journal of molecular evolution)gazetesi arşivlerini lütfedip bir araştırsınlar.bakalım vaizlerini neler demiş dememiş konu hakkında görsünler.Ondan sonra felsefi mi ontolojik mi tartışmalara gireriz onlarla.Bilmeden fikir sahibi olanlar Özellikle Akıllı Tasarımı eleştiriken dikkatli olsunlar.Bizler Dinleri(Evrim)hakkında onlardan çok şey biliyo olmayalım,ayıp olmasın.(bu arada son 100 yıldır aynı nakaratlar terraneler evrim tarafındadır sayın yorumcular)birde kolunda el yapımı saat taşıyanlar beni daha iyi anlayacaklardır.Saatinize bakın onun kör bir saat yapımcısı tarafından yapıldığını savunun anlattın.tabi bu en doğal hakkınız,Ama diğer bazı insanların bu tasarım harikası kol saatinizin kör bir saat yapımcı tarafından yapıldığına inanmasını beklemeyin ve lütfen bunun adınada BİLİM demeyin.Bu yaptığınız olsa olsa propagandadır.Saygılarımla..

Yazan: Mustafa Ajlan Abudak Tarih: August 25, 2005 2:12 PM

Sigmund Freud, evrimin insan yaşamı ve düşüncesi üzerindeki geri dönüşü olmayan etkisini şöyle ifade etmiştir:
Zamanın akışı içinde insanlık, bilimin ellerinden gelen darbelerle iki kez, naif öz sevgisinin incilmesinin acısını yaşamak zorunda kalmıştır.Birincisi, Dünya'nın evrenin merkezinde olmadığını, akıl almaz büyüklükte bir dünyalar sistemi içinde bir nokta olduğunu anladığında.
İkincisi biyolojik araştırmalar özel yaratılmışlık ayrıcalığını elinden alıp soykütüğünü hayvanlar alemine düşürdüğünde.
(Taylan Bey, yazınız için çok teşekkür ederim.)

Yazan: Barış Berkman Tarih: August 26, 2005 1:28 PM

Sayın Abudak,

Yukarıdaki yazımda da belirttim. Biz evrim kuramona iman etmiyoruz. Yazıyı hiç okumamışsınız anlaşılan. Bilimle yoğrulmamış insanlar hurafelere inanmayı tercih ederler.Bilimsel düşünen bir kafa her düşündüğü şeyin ileride yeni gelişme ve açıklamalara yerini bırakacağını bilir.
Sayın Akyol, tasarım fikrinin deney ve gözlemle kanıtlanamayacağını belirtiyor. Ben de diyorum ki o zaman bu düşüncenin temelinde bilgi yok.
İnanç dogmalarla örülü bir düşünce sistemidir. Tartışılmaz ve aynen kabul edilir. Dolayısıyla özneldir. Kişinin kendi yaşantısını bağlar.
Darwin bir bilim adamıdır. Hipotezlerini 20 yıl sonra yayınlayacak kadar insanları incitmemeye özen göstermiştir. Bu aynı zamanda düşüncelerinin dogmatik değil bilimsel olduğunu gösterir. Çünkü 20 yıl gibi bir sürede tezini çeşitli yöntemlerle sınamıştır.
Bir de sürekli iman kelimesini kullanıyorsunuz. Defalarca açıkladık. Biz evrim kuramını kullanışlı ve deney-gözlemle açıklanabilen, test edilip sınanabilen bir kuram olduğu için savunuyoruz. Şu an itibariyle doğayı, yaşamı ve canlılığı böylesine gerçekçi açıklayabilen başka bir kuram yok. Evrim kuramı sürekli kendini sınayarak ve sorgulayarak ilerlemektedir. Bilim adamları yeni testler, deneyler ve gözlemlerle sizlerin de sık sık eleştirdiği yetersiz noktaları aydınlatarak kuramı geliştirmektedirler. Darwin sadece bu kuramın çıkış noktasını oluşturur. Şu aşamada Darwin fazlasıyla aşılmıştır.
Bir de şu kol saati meselesi var. Aslında saatler de evrim geçirdi. Eskiden toprağa saplanan bir çubuk saat işlevi görüyordu. Medeniyetler kompleksleştikçe güneş saatleri, kum saatleri ve su saatleri ortaya çıktı. 15 yy'dan itibaren mekanik saatler yapıldığını biliyoruz. Teknoloji devriminden sonra elektronik saatler ortaya çıktı. Günümüzde çok hassas çalışan atom saatleri vardır. Dolayısıyla kolumuzdaki saatler de evrim geçirip bugünkü hallerine gelmişlerdir. Kolumdaki saate atasının bir tahta çubuk olduğunu söyleseydim ne derdi acaba?
Bir de bu benzetme tarzınız yanlış. Saatler dışarıdan bir müdahale olmadan yapılamaz ve kendini yenileyemezler. Ama canlılar kendi kopyalarını oluştururlar. Cansız maddeleri besin olarak kullanarak kompleks yapılara ulaşabilecek bir sistemleri vardır. Bu sistemler milyarlarca yıllık bir süreçte oluşmuştur. Tıpkı saatlerdeki gelişim gibi. Her aşama biraz daha kompleksleşmiştir. Çünkü her nesilde hayata en iyi uyum sağlayanlar yaşamda kalmıştır. Bu da hayatta kalmayı sağlayacak sistemlerin nesilden nesile aktarıldığını dolayısıyla her nesilde biraz daha mükemmelleştiğini gösterir.
Bilgi sahibi olunmadan fikir sahibi olunamaz. Evrimi karşısına alanların çok daha sağlam verilerle gelmesi gerekir. Deney ve gözlemle kanıtlanabilecek verilerle. Biliyorum hiçbir yaratılışçı tez kesinlikle laboratuvar bazlı değil. Öyle olsaydı antibiyotik tedavisi gibi kullanışlı ve hayat kurtaran çalışmaların yararlı olmaması gerekirdi. Ben yaratılışçıların tüm kaynaklarını okumaya çalışıyorum. Birçoğunu da okudum. Tezleriniz hakkında yeteri kadar bilgiye sahibim.

Sevgiler

Yazan: taylan ayık Tarih: August 27, 2005 3:08 PM

Sayın Ayık,

"Tasarım fikri deney ve gözlemle kanıtlanamayacağı" gibi, ilk canlı hücresinin "ilkel corbadan" doğduğu veya kuşların sürüngenlerden evrimleştiği gibi fikirler de deney ve gözlemle kanıtlanamaz. Çünkü bunların hepsi, geçmişte yaşanmış ve bir daha tekrarı mümkün olmayan olaylarla ilgili teorilerdir. Bu teorileri sınamanın yolu, mevcut kanıtlar üzerinden akıl yürütüp çıkarımda bulunmaktır. Big Bang teorisine de böyle varıldı; yoksa kimse Big Bang'e ne tekrar etti ne de gözlemledi.

"Saatlarin evrimi" konusunda verdiğiniz örnek, kusura bakmayın ama, çok tutarsız. Saatler rastlantısal değişimlerle gelişmiyorlar ki!... Bilinçli mühendislerin bilinçli müdahaleleri ile gelişiyorlar. Yani aslında sözünü ettiğiniz süreç bir "Darwinistik evrim" değil "tasarım" süreci.

"Saatler kendini kopyalamaz, ama canlılar kendisini kopyalar" argümanı da tam oturmuyor. Çünkü biz zaten kendi kendini kopyalayan (genetik koda ve bunu yorumlayıp buna dayalı üretim yapabilecek enzimlere sahip) bir canlı sistemin nasıl ortaya çıktığını tartışıyoruz. Kendini kopyalıyor olması, daha ileri aşamada bir komplekslik gösteriyor.

Ayrıca sanırım "antibiyotik bağışıklığı" meselesini Darwinizm kanıtı olarak algılıyorsunuz. Bu konuda Lee Spetner'in makalelerini öneririm.

Saygılar,

Mustafa Akyol

Yazan: Mustafa Akyol Tarih: August 27, 2005 4:33 PM

Merhaba,
Sayın Ayık’ın şu cümlesi beni gerçekten şaşkınlığa sürükledi: “Neden canlı denilen olgu bu kadar şaşırtıyor sizi. Bir şeyin varolabilmesine şaşmak değil midir bu?” Canlıların nasıl olduğu, kendiliğinde mi bir Tasarımcı tarafından mı yapıldığı tartışmaları bir yana, canlıların , hatta tüm evrenin insanı şaşırtmaması beni her zaman şaşırtmıştır. Hatta Yaratıcı olmaksızın gerçekleşmiş bir evrim aslında daha da şaşırtıcıdır. Düşünsenize, bazı koşullar gerçekleştiği için, Sayın Ayık’ın deyimi ile “maddenin doğal hareketi içerisinde” tüm evrenin bu halde meydana gelmiş olması oldukça şaşırtıcı değil mi? Ben Yaratıcı’nın varlığına inanıyorum ama inanmıyor olsaydım, evrenin, hayvanların, bitkilerin, insanların varlığı, yapısı beni daha fazla şaşırtırdı. Bilimsel açıklamalar şaşkınlığımı azaltmazdı. Sayın Ayık “Sistemimiz içinden yığınla enerji geçen bir yapı. Atomlar bu akışı kullanarak yeni desenler oluşturuyor.” demiş. Ama neden bu desenler böyle de başka türlü değil? Tüm formüller, ispatlar tamam, o an araştırılanın nasıl o noktaya geldiğini anlatıyor olabilir ama niye geldiğini, neden özellikle o koşulların ortaya çıktığını anlatmıyor sonuçta. Ya da sebebini. Diyelim ki Yaratıcı yok ve biz kendiliğinden olmuş desenlere ve sonuçlara (yani canlılara) bakıyor olalım. Açıkcası sonuçlar karşısında atomların zekası, karar verme yeteneği ve mühendislik bilgisi karşısında yine şaşkınlığa düşerdim. Bu sebeple Sayın Ayık canlılara bakıp da şaşkınlığa düşmüyorsa ve kimilerinin şaşırmasına şaşırıyorsa, bu durum beni daha fazla şaşırttı. Evrimin kendisi baştan sona şaşırtıcı, çünkü “Herşey kendiliğinden oldu.” deniyor. Siz atomların kendiliğinden rastgele dizilişi ile oluşmuş bir sürecin sonucu bence Sayın Ayık. Evet , söylemim pek bilimsel olmadı, bilim dünyası için bir kıymeti yok ama kendiliğinden oluştuğunuzu düşünebilmeniz bile bana kendiliğinden oluşmuş olamayacağınızı söylüyor. Size ve size hak veren yorumcu arkadaşlara garip gelecektir bu söylediklerim ama garip karşılanmak pahasına bile olsa düşündüklerimi söylemek istedim.

Aslında Sayın Ayık’ın ya da belki başka bazı arkadaşların, Yaratıcı olamayacağını söylemelerinin nedeni Sayın Ayık’ın şu cümlelerinde saklı: “Herşeyi mekanik bir sürecin ve bazı etkenlerin zorunlu sonuçları olduğunu düşünmek daha rahatlatıcı. Çünkü burada korkulara yer yok. Konusuzluk ve ümitsizlik yok. Sınırlar belli. Düşüncelerimize sığabilen bir bütünlük var. Öbür tarafta sürekli bir korkuyla yönlenen bir belirsizlik ve ümitsizlik var. Ne olduğu hiçbir zaman anlaşılamayacak bir rol biçilen bir zeka(!) Onu sevmekle de kurtaramıyoruz kendimizi. Ondan korkmamız gerektiği de söyleniyor.” Sanırım böyle düşünmek daha kolay, daha “rahatlatıcı”. Zihne sığmayan, hayal edilemeyen bir Yaratıcı fikri insanları korkutuyor. Sonsuzluk ve sınırsızlık hissi ile baş etmek kolay değil. Ama sonluluk fikri insanın içinde bir nedensizlik ve hiçlik yaratsa da ilk anda daha kolay. Daha azı ile, sınırlı ve belli olan ile yetinmeyi yeğliyorlar, böylesini daha güvenli buluyorlar sanırım. Ayrıca sorumlu olduğun, hesaba çekileceğini söyleyen, kurallar koymuş bulunan, “..hepiniz Allah’a döneceksiniz..” (Maide-48) diyen bir Yaratıcı düşüncesinden de hoşlanmıyorlar. Bu duygu ve düşüncelerin temelinde sorumluluktan kaçmadan korkuyla (ya da gerçekle) yüzleşmek yerine gerçekleri inkar etme kolaylığı görüyorum. Herhangi bir ilahi düzeneğin parçası olmadan dünyada bulunmak, ortaya çıkmış olmak fikri, bazı bakış açılarına göre gerçekten daha kolay, kabul ediyorum, ama daha iyi değil. Varılacak nokta yetersiz olacaktır, insan için yetersiz gelecektir. Kolay olanla aşkın ya da daha iyi bir noktaya varmak da pek ender görülen bir durumdur zaten. Dikkate alınamayacak kadar ender. Sorumluluktan kaçmadan korkuyla , gerçekle , hoşlanılmayan, istenmeyen durumla yüzleşmek insanı çok daha güzel bir noktaya getirir. Biraz cesaret diyorum sadece. Gerisi gelecektir.

Bilimdeki son gelişmeler insanların bu konuda cesaret göstermesini kolaylaştırır, destek verir nitelikte.. Bu konuda cesaret göstermek aslında eskiye göre daha kolay. Bu da bir şans aslında. Değerlendirmek gerekir.

Çok sevdiğim psikiyatrist şair Kemal Sayar’ın şaşırmak konusunda yazdığı iki dizeyi de sizlerle paylaşmak istiyorum:
“Hayat sürekli bir mucizedir oğlum,
Şaşırmayı öğren her yeni günde.”

Hayatın akışına kendimizi kaptırıp, hergün gördüğümüz için görünmez olan mucizeleri görebilmemiz ve şaşırmamayı hiçbir zaman unutmamamız dileği ile,

Saygılarımla,

Yazan: Esra Tarih: August 27, 2005 4:47 PM

Moleküler Evrimi açıklamak için ortaya atılan en meşhur deney, konuyla ilgilenenlerin hiç de yabancısı olmadığı Miller Deneyi'dir. Deney, dünyadaki ilkel şartları tasarladığını iddia ediyordu.. Ama o da ne ??! deneyde, "cold trap" bölümü ve "hızlıca ortamdan izole edilen aminoasit zincileri" operasyonu da neydi acaba? Deney, rastlantısal moleküler evrimin temel gelişimini açıklama uğruna düzenlenmişti ama pekala deney'e dışarıdan "bilinçli" ve "maksatlı" müdahaleler oluyordu..
Acaba bu müdahalelerin ardında, evrim teorisini "doğrulama" güdüsü ve istiyakı yatıyor olmasın? - hani, 41 yıl gerçekmiş gibi süren "piltdown fosili" sahtekarlığını (ya da bunu gibi bir çok sahtekarlığı)unuttuk diyelim..!
Teoriyi "yanlışlayabilme" gibi bir bilim felsefesi kriterinden kaçınadursunlar, hep kendini doğrulama azminde olan teorilerin, bilimsel çatısını kendi içerisinden "kırdığını" ve "totaliter"leşip dogmatik bir kabuğa büründüğünü de göremezler..

Hangi soru, hangi yaklaşım, hangi test "evrim teorisini" yanlışlar?

Tam aksine, her soru, her yaklaşım, her test evrim teorisini "doğrulamalıdır".. (!!?) Bu bilimin pozitivist ölçüsüdür.. Oysa, çağdaş olmakla övünüp -sözde- bilimselliği rehber edinenler, nedense bu yaklaşımın yine bilim felsefesine ait hakim ve tek görüş açısı olduğunu düşünürler..

"Madem, Tanrı yok (!), herşeyi bu fiziksel şartlarda açıklamalıyız" diyenler ile, "bu fiziksel süreçler, bizi tanrının olmadığına götürdü" diyenler, her ne kadar çıkarımlarını tersten ifade etselerde hem aynı zihni prosedürün sonucudurlar hem de aynı metafiziksel spekülasyona düşmektedirler..

Bilimsel yaklaşımla, Tanrı hakkında (varlığı ya da yokluğu bazında) "kesin" sonuçlara varanlar, aslında bilim'in ne üzerinde ve nasıl çalıştığı /durduğu hakkında sahici ve sağlıklı bilgiye sahip değiller, diye düşünüyorum..

Bilim'in ulaştığı noktadan, yaptığımız imani çıkarımlar (teistik ya da ateistik) olabilir.. Ama, yine bu çıkarımlara yapılacak itirazlar "bilim" kavramlarıyla olmaz/olamaz.. Ve bu çıkarımlar, eğer herhangi bir teoriyi bağlayacak ve kalıplaştıracak olursa, o teorinin temelleri bilim düzleminden inanç ya da ideoloji zeminine kayıyor demektir.. Ki bundan sonra yapılacak tartışmalar, "bilimseldir / bilimsel değildir" tartışmasından ziyade, "inanıyorum /inanmıyorum" metoduyla sürer..

Mesela, aşağıdaki soruya bir evrimci Prof. tarafından verilen cevap bir inanç mıdır / temenni midir, yoksa bir bilimsel yaklaşım mıdır, takdirinize bırakıyorum:

SORU - Nasıl oluyorda bir bakteri -kendi içinde evrimleşme, üreme gibi- evrimin en önemli seleksiyon ve mücadele aşamalarını yok sayarak, kendi bütünlüğünü ve varlık birimini de bitirerek (ki bu canlının en önemli özelliği olan, homeostasi'nin de bittiği andır) başka bir hücrenin organeli haline gelir? Bunu evrimin seleksiyon-mücadele-tesadüf mekanizlamalrıyla açıklamak mümkün mü? Daha önce bir yaşam birimi olan bakterinin, bir hücresel ortama girdikten sonra yaşamaya devam etmiyor ve hatta hatta Kendi DNA sı bile artık o hücrenin bir yapısı haline geliyor, bu mu bakterinin yaşam için avantajı? Yani, genetik materyalini yok etmek.. !!

CEVAP - "böyle göründüğüne göre, öyle olmuştur..!!"


soru ve cevap bir fantezi değil, bizzat kişisel bir anımdır.. bu anlamda, sizinle paylaşabileceğim bir çok soru ve cevap hatıralarım var.. ama,

Hepsinde edindiğim anafikir şu: "Açıklayamadıklarımız bile bizi doğrular.. Ya da zamanı gelince doğrulayacaktır.. Doğrulamak zorundadır.. Her test, her soru bizi onaylar.."

Bu ana fikir bir bilimcinin zihninde kalıplaştıysa, biz hala neyi tartışıyoruz?

Saygılarımla,

Yazan: A.E. Tarih: August 27, 2005 8:21 PM

Sayın Esra Tarih,
Tespitleriniz ve eleştirileriniz için teşekkürler...

Varlık, yani birşeyin varolabilmesinin bilimi şaşırtmasıyla ilkel insanları şaşırtması arasında çok fazla fark var.
Sizin düşüncenize göre varlık yokluktan sonra geliyor. Peki yokluğu temel durum olarak alan bir kafa yapısı yokluğu neye göre tanımlayacak? Varlık olmadan neyin ya da neylerin yokluk olduğunu tanımlayacak? Boşluk yokluk değil. Boşluk bile varlığa tabiidir. Hiçbir şekilde işin içinden çıkamazsınız. O yüzden birşeyin varolabilmesi beni bu anlamda şaşırtmıyor. Belirsiz, bilinmeyen güçlerin hükmettiği zebanili, melekli, cinli, sırlarla dolu bir ilahi dünya mı daha mı rahatlatıcı?
Evrenin, yaşamın kusursuz gibi görünen akışı ve düzeni, canlılığın müthiş kompleksliğine hayran olmamak elde değil tabii ki. Benim anlayamadığım nokta bir varlığın yani varolmanın mutlaka tuhaf bir durum arzettiği yanılgısı. Bu yokluğun varlıktan daha temel bir durum olduğunu gösterir. Yani birşey varolmuşsa mutlaka tuhaftır, mükemmeldir, mutlaka açıklanması zorunludur. Daha da aklı dumura uğratanı; hiçlikten çıkmıştır. Böyle bir kolaycılık daha var mı acaba?
Sınırsız ve sonsuz bir zeka fikri hakkında nasıl bir açıklama yapabilirsiniz? Bu sonlu, sınırı belli ve sorunlara kendi olanaklarıyla çözüm bulabilen bir zeka tanımına göre daha fazla hayal gücü gerektiriyor herhalde. Kolaya kaçmayan ve zoru arayan bir kafa yapısı sonsuz zeka denilen şeyi(!)çözebilecek mi?
Evet bir tanrının bütün evreni bir çırpıda yokluktan çıkarıp bizim hizmetimize sunmuş olması daha fazla kolaya kaçmak değil mi? Bir de bunun asla sorgulanmaması gereken sırlarla, hiçbir zaman birleşemeyeceğimiz bir zat'la açıklamak. Sonsuzluk fikriyle sonlu ve sınırlı bir varlık nasıl başedebilir? Daha baştan itiraf ettiniz. Böyle bir yaratıcı fikri insanları korkutuyor. Tabii ki korkutur. Bu konuda kimsenin bir fikri yok da ondan. Neden benim sınırlı zekamın almayacağı, ümitsiz bir fikrin peşinden gitmeliyim. Hiç bir modeli olmayan, ümitsiz, konusuz bir fikrin. Siz bunu başardınız galiba. Tebrikler. O zaman bizi evrenin sırları hakkında bilgilendirin. Ben açıkçası doğal olanla, görünen ve tespit edilebilenle, sınanabilen ve değiştirilebilenle ilgilenmeyi yaşamım için daha gerekli buluyorum.
Benim algılayamadığım insan neden kendi nedenine dışardan bir müdahale arıyor. Neden kendimizi binlerce yıl evrenin bizim için yaratılmış olduğu konusunda ikna etmeye çalıştık? Böyle olmadığı ortada. Zihinsel şartlanmışlık bize hala bir tanrı aratıp duruyor. Böyle olduğu için tanrıyı sevdiğimizden çok korkuyoruz. Bizi korkutması daha etkili sonuçlara yolaçıyor. Hani biz onu sınırlı kul zekamızla hiçbir zaman kavrayamazdık? Sınırlı ve belli olanla yetinmek bilinmeyen sırların peşinde ömür tüketmekten daha yararlı değil mi? Neden bazı bilinmeyenlerle de yaşamak zorunda olduğumuzu kabullenmiyoruz? Elbette vardığımız her yeni nokta bir süre sonra yetersiz kalacaktır. Bilim bu yolu seçiyor. Ama toplanan doğal ve kullanışlı verileri insanlığın yararına dönüştürmedikten sonra masabaşında yaptığımız her spekülasyona doğru mu diyeceğiz?
Hangi gerçeklerden ve sorumluluklardan kaçmış bilim veya benim gibi düşünenler? Sonsuz bir zekaya karşı sonsuz sorumluluk taşıyor olmamız gerekmez mi? Sonsuz sorumluluk sonsuz bir çaba gerektirmez mi? Kimse böyle bir yükün altına giremez, siz de dahil. Sorumluluğumuz da yaşamımız gibi sınırlı değil mi? Bilmediğim, modelsiz bir fikre karşı birtakım sorumluluklarım olduğunu söyleyenler o tanımını yaptıkları şeyi (tanrı) benden ya da bir başkasından daha mı iyi tanıyorlar acaba?
Ama hayata karşı sorumluluk bizi gerçekten de sizin dediğiniz noktaya taşı elbette. Çünkü hayat açık ve anlaşılır. Cesaret gereklidir. Belki bilim çok daha fazlasını bulur ve korktuğumuz şeylerin aslında kolaylıkla denetim altına alınabilecek şeyler olduğunu gösterir.
En büyük mucize, aslında hayatın kendisidir.

Sayın A.E. ise zannedersem her bilimsel bilginin bazı bilimadamlarınca militan bilgiye dönüştürüldüğünü söylüyor. Çok acımasız bir eleştiri. Bilimin herhangi bir topluluğu, dini cemaati veya ulusu memnun etme gibi bir misyonu yoktur.
Bir bakterinin kendi varlığından vazgeçip daha büyük bir bütüne dahil olması doğal seleksiyonun en güzel örneğidir. Evrim bu şekilde şekillenip kompleks bütünler oluşturur. Burada herhangi bir insani fedakarlık gibi birşey algılamayın. Bakteri bizim anladığımız anlamda bir hayat sürmüyor ki.

Sevgiler

Yazan: taylan ayık Tarih: August 28, 2005 4:42 PM

Sayın A.E.

Piltdown fosili gerçekten bir üçkağıttır. Konuyu biz biliyoruz zaten. Tübitak yayınlarından Roger Lewin'in "Modern İnsanın Kökeni" adlı eserinde konuyla ilgili bir yazı var. Okumanızı tavsiye edrim. Hiç bir kuram evrim kuramı kadar kurucuları tarafından sorgulanmamıştır. Size tuhaf gelen deneysel sonuçların ilahi bir mekanizmaya değil doğal ve mekanik süreçlere gönderme yapıyor oluşu.
Türleşme, mutasyon gibi ana konular bile yıllar süren araştırmalar sonucu ortaya konuluyor. Laboratuvarda herşey bilinçli müdahaleyle olacak tabii ki. İsterseniz yani ömrünüz yeterse 3 milyar yıl kadar bekleyelim mi? Buradan çıkacak sonuç kesindir diye birşey yok tabii ki. Ama en azından kullanışlı bilgiye dönüşebiliyor. İşimize yarıyor. Test edilip sınanabiliyor.
Ayrıca bilimin tanrı'yı kanıtlama veya çürütme gibi bir derdi yok. Bunlar kişilerin felsefi çıkarımlarıdır. Sayısız spekülasyon ve tartışma yapılabilir bu konuda. Sonuçta da hiç işe yarar bir bilgi elde edemeyiz. Sadece birbirimizi boş yere üzmüş oluruz.

Yazan: taylan ayık Tarih: August 28, 2005 6:20 PM

Sayın Ayık,

Benim yazdıklarımla ilgili cevabınızı iki paragrafa bölüp cevap vermek isterim:

"Sayın A.E. ise zannedersem her bilimsel bilginin bazı bilimadamlarınca militan bilgiye dönüştürüldüğünü söylüyor. Çok acımasız bir eleştiri. Bilimin herhangi bir topluluğu, dini cemaati veya ulusu memnun etme gibi bir misyonu yoktur. "

Her ne kadar açık açık bunu ifade etmesemde, -sizin çıkarımınıza bakarak- bunun acımasız olduğu kadar, doğru ve gerçek bir eleştiri olduğunu söyleyebilirim. Feyereband okuduysanız, benim eleştirilerim çok insaflı kalır. Teoride dediğinize hak veririm: evet, bilimin birilerini memnun etme gibi bir misyonu yok. Ama üzgünüm, herşey teorilerde kalmıyor. Bilimi, bilimadamlarının yaptıklarından ve düşünsel / eylemsel dünyalarından ayırmamız gerekir. Bu ne kadar mümkün, o apayrı bir paradoksa çıkar ya neyse.. Zaten, dikkat ederseniz, benim yukarıdaki " acımasız (!) eleştirilerimde" mevzubahis olan bilimin kendisi değildir. Bilim kılıfında yapılan bazı icraatlara yönelttim eleştirilerimi..


ikinci cümlenizde şöyleydi, Sayın Ayık;

"Bir bakterinin kendi varlığından vazgeçip daha büyük bir bütüne dahil olması doğal seleksiyonun en güzel örneğidir. Evrim bu şekilde şekillenip kompleks bütünler oluşturur. Burada herhangi bir insani fedakarlık gibi birşey algılamayın. Bakteri bizim anladığımız anlamda bir hayat sürmüyor ki."

Bir bakterinin nasıl bir hayat sürdüğünü, mikrobiyoloji ve hücre fizyolojisi ile ilgilenenler biraz bilirler. Zaten benim sorum, bu bilgiyle bazı şeyleri açıklamaya çalışan bir biyoloji profesörüne hiç de "insani fedakarlığa" atıfta bulunmayarak sorduğum bir sorudan ibaretti.

Doğal seleksiyon ile bir bakterinin bir hücresel ortama girip genetik materyalini bile yitirecek bir sürece girmesi arasında -üzgünüm ama- hiçbir alaka yok.. Hatta, bunu anlatan evrim uzmanları bile bu süreçte "doğal seleksiyon" kelimesini kullanmazlar.. Burada özellikle, rastgele hücresel mekanizmalar ve "simbiyozis" gibi bazı üstü örtülü ve açıklanması zor tabirler kullanılır. (oysa olayın simbiyozis ile alakası olmadığı da anlaşıldı!) Yani aslında "gizlerle dolu öğretiler", -sözde- bilim içerisinde de yaşayabiliyor..

evrimin bu şekilde gelişip kompleks bütünler oluşturduğuna dair yargınızı hiçbir şekilde test edemezsiniz.. eğer test etme ve deneme yöntemine dair bir laboratuvar düzeneği biliyorsanız, inanın bunu bilmeye benim de çok ihtiyacım var.. Ama yok bu denenemez ve sınanamaz ise ve sadece bugünkü "oluşanlardan" yola çıkarak "önkabullerimize" göre bazı çıkarımlarda bulunuyor isek bunun bilimsel yöntem içerisinde değerlendirilemeyeceğini belirtmek itserim. Siz nasıl o konuda "doğal seleksiyon" çıkarımında bulunursanız, bir başkası çok farklı bir çıkarımda bulunabilir.. Ve her iki tarafın itirazlarında birbirine karşı kullanabileceği bir bilimsel kriter yoktur.. Sadece, yazımda da belirttiğim Prof. gibi "böyle göründüğüne göre, öyle olmuştur" gibi temenniler uçuşur ortamda.

Ne kadar inkar edilirse edilsin, Tanrıya inanmayanlar için evrimin tesadüfi süreçlerine sarılmak, bir iman gibidir.. Denenmez, sınanamaz, test edilemez ve yanlışlanamaz. Eğer aksi iddia ediliyorsa, zaten yukarıda da bir deney düzeneği istedim.. bekliyorum. (!)

Yazan: A.E. Tarih: August 28, 2005 7:15 PM

Selamlar,
Ben de sizin cevabınız için teşekkür ederim Sayın Ayık. Soyadımı tarih sanmışsınız , tarih yazısının yanındaki tarih ve saat açıklamasına rağmen. Soyadım tarih değil Tekiroğlu. Öncelikle bu yanlışı düzeltmek isterim. Aşağıda sıra ile sorularınıza verdiğim cevapları bulabilirsiniz. Tüm sorularınıza cevap vermek kaygısı ile biraz uzun oldu, kusura bakmayın ama sonuna kadar okumanızı rica ediyorum. Özellikle yaptığım alıntıyı okumanızı gerçekten istiyorum. Şimdiden teşekkürler.

Beni şaşırtan ve sizin şaşırmamanıza da hayret ettiğim , birşeyin var olabilmesi değil Sayın Ayık. Sanırım yanlış anlatmışım ama siz çok güzel ifade etmişsiniz neye şaşırdığımı: “Evrenin, yaşamın kusursuz gibi görünen akışı ve düzeni, canlılığın müthiş kompleksliğine hayran olmamak elde değil tabii ki.” Hayranlık kelimesi sizin için şaşkınlığı içeriyor muydu bilmiyorum ama benim için içeriyor. Bununla birlikte yine de “bu şaşırma da , bilim insanları ve ilkel insanlar için farklıdır” diyebilirsiniz. Burada ilkel insan tanımı muğlak da olsa anladığım kadarı ile eğitimsiz, bilimsel sonuçların bir şey ifade etmeyeceği insana ilkel demişsiniz ve ben de size hak veriyorum, bilim bilen ile bilmeyenin şaşırması farklıdır. Biri bilimsel kanıtlara bakarak, inebildiği kadar ayrıntıya inerek, inceleyerek, matematiksel verilere, ispatlara ulaşarak evrene hayran olur ya da olabilir. Diğeri, bilimden bihaber olarak, ayrıntılardan habersizce hayran olur. Daha genel, yüzeysel bilgilerle hayranlık ya da şaşkınlık duyar. Ama aslında ilkel olan ve olmayanın şaşırması arasındaki fark, evrenin bir Yaratıcısı olduğu ya da olmadığı düşüncesi ile ilgili değildir. Bu farkın sadece bilimle ilgili olup olmamaları ile ilgisi vardır. Hayranlık ya da şaşkınlık duyanlardan bazıları –bilim bilmelerinden ve bilmemelerinden bağımsız olarak-, tüm bu düzenin Yaratıcı tarafından yaratıldığına inanır, bazıları kendiliğinden olduğuna inanır. Kendilerince de bu bilgilerin ispatları vardır, salt bir inanç değildir. “Bilim bilmeyen ilkeldir, bilen değildir” savı, sıra ile “ilki Yaratıcı’ya inanır, diğeri inanmaz” savını ya da tersini içermez ya da doğrulamaz bence. Gruba dahil olanların bilim bilgisini, bilinç düzeyini ölçmek , sonra Yaratıcı ile ilgili fikrini sorup ona göre sınıflandırmak gerekir. Benim söylediğim ilkel insan tanımına göre de, ölçüm sonucunda çıkan sınıflandırma, ilk sınıflandırma ile alakasız , ondan bağımsız ya da ona eş olabilir, hiç belli olmaz. Ama dediğim gibi ilkel insanın tanımı muğlak. İlkel insanı tanımlamak da mesele aslında. Bence, Yaratıcı’nın varlığına inansın inanmasın, bilim bilsin bilmesin, içkili araba kullanan kişi de ilkeldir. Bu tanıma göre , bu kişi ilkel olmasına rağmen bilimsel düşünerek evrene hayran olabilir mesela.

Sayın Ayık ayrıca “Belirsiz, bilinmeyen güçlerin hükmettiği zebanili, melekli, cinli, sırlarla dolu bir ilahi dünya mı daha mı rahatlatıcı?” demiş. Amacın rahatlatıcı bir düşünceye ulaşmak olduğunu söylemedim. Sadece bazılarımızın rahatlatıcı düşünceyi tercih ederek, bunu amaç edinerek, bir düşünce sistemi oluşturduğunu söylemek istedim. Ben rahatlatıcı bir düşünce yerine gerçek olan düşünceyi tercih ederim, beni rahatsız etme ya da etmeme durumuna bakmaksızın. Sorunuza cevap olarak “Rahatlatıcı olması ya da olmaması benim düşüncemi etkilemez. Kimi zaman rahatlatıcı olabilir, kimi zaman olmayabilir ama bu durum , gerçeği değiştirmez.” diyorum.

Sayın Ayık’ın diğer bir sorusu şu paragrafının sonunda: “Benim anlayamadığım nokta bir varlığın yani varolmanın mutlaka tuhaf bir durum arzettiği yanılgısı. Bu yokluğun varlıktan daha temel bir durum olduğunu gösterir. Yani birşey varolmuşsa mutlaka tuhaftır, mükemmeldir, mutlaka açıklanması zorunludur. Daha da aklı dumura uğratanı; hiçlikten çıkmıştır. Böyle bir kolaycılık daha var mı acaba?”. Evrendeki düzene hayran olmakla , bunu tuhaf algılamak arasındaki bağlantıyı kuramadım açıkcası. Bir şey var olmuşsa, olmuş olması ya da kendisi tuhaf değildir ama mükemmel ya da şaşırtıcı olabilir. Basit ya da kompleks olmasından bağımsız olarak da mükemmel olabilir. Açıklanması zorunludur derken, bunu kim demiş anlayamadım. Bilim tüm canlıları araştırıyor , zorunlu değil belki ama işine yarar düşüncesi ile, bir yerlere varmak için araştırıyor. Bilimin kendi içinde meslek ahlakı gereği araştırma zorunluluğu var diyebiliriz ama. Hiçlikten çıktık lafı yerine herşey yoktan var edildi demeyi daha doğru buluyorum. Siz bunu kolaycılık olarak adlandırıyorsunuz, ben de Yaratıcı yok demeyi kolaycılık olarak algılıyorum. Bu algılarımızın karşılıklı olarak değişmesi, birbirimizi ikna etmemiz uzak bir ihtimal. “Yoktan var edildiğimizi ben kendim kolay olsun diye düşünerek söylemedim, Allah kelamı böyle diyor” desem, “bilim bunu kanıtlama arifesinde aslında” desem, sizin için bir şey ifade etmeyecek. Sizin söyleyecekleriniz de büyük ihtimalle beni ikna edemeyecek. Ama günün birinde anlaşmazlığa düştüğümüz meselelerin içyüzünü öğreneceğimize inancım tam, bu inancımın nereden geldiğini sorabilirsiniz, Maide suresi 48. sure diyeceğim ama yine sizin için manasız bir şey demiş olacağım. Birbirimizi ikna edememe sebebimiz de birbirimizi dinlemememiz, kör bir inatçılık yapmamız ya da zekamız ile ilgili değil, tamamen bilgi kaynaklarımızın, bilgiyi algılayış biçimlerimizin farklı oluşu. Siz Sayın Ayık, modern bilgi anlayışı ile olaylara bakıyor ve yorum yapıyorsunuz. Modern bilgide (fizik, kimya, biyoloji vs.) , bilgi tek düzleme indirgenmiştir ve bu düzlemde sadece iki tane bilme yetisi vardır: duyular ve akıl. Bir anlamda modern bilgi rasyonalizm ile sınırlandırılmıştır. Ben ise İslam düşüncesindeki bilgi hiyerarşisi ile olayları yorumluyorum. Asıl konu ile alakası yok ama bu bilgi hiyerarşisi ile ilgili , Seyyid Hüseyin Nasr’ın ISAM da verdiği Kutsal Bilgi İhtiyacı konferansından bazı kısımları alıntılamak istiyorum. Çünkü neden birbirimizi anlamadığımızı bu konferans çok güzel anlatmış. (Bazı kısımlar bire bir , bazı kısımlar fikir akışı olarak konferanstan alıntılanmıştır. Anlam bütünlüğünü bozmamak ve bilgi hiyerarşisinin tam olarak anlaşılabilmesi için çok fazla kısaltamadım ama okumanızı tavsiye ederim.) :

“Klasik İslam düşüncesinde bir bilgi hiyerarşisi geliştirildi.

İlk bilgi tecrübi bilgidir, duyu algılarına dayanan bir bilgidir. Duyu algılarına dayanan bu bilgi İslam hukukunda geniş olarak kullanılır. Çünkü bir şeyin dış dünyadaki varlığını ispat etmek, ortaya koymak açısından bu bilgi önemlidir.

Tecrübi bilgi üzerinde hayali ya da mütehayyel bilgi diye bilinen bilgi biçimi vardır. Bu aslında bilim adamlarının da kullandığı bir bilgi biçimidir. Einstein gibi kişilerde mesela, ürettikleri bilgiler sadece tecrübi bilgiye dayanmıyor aynı zamanda bir hayal bir fikre de dayanıyordu. Ama buradaki hayalin düş kurma ile ilgisi yoktur, (imaginary) hayal kurmadan çok alem-ül hayalde bulunan bilgiyi kastediyoruz.

Bunun üzerindeki bilgi akl-i bilgidir. Bu Allah’ın insanlara ortak olarak verdiği tüm insanların iştirak ettiği bilgidir. Herkese eşit verilen, öğretilmesi ve öğrenmesi kolay bilgidir. Gözümüzün olması gibi , 2+2 = 4 olduğunu bilinirse 4+4 =8 etmesini bilmemiz gibi , bu bilgi akl-i bilgidir ve bu bilgiye bütün insanlar ortak olarak katılırlar. Modern batı felsefesi bu bilgiyi , akli bilgiyi inkar etmiyor şüphesiz. Fakat Klasik İslam düşüncesinde burada önemli bir fark vardır. Akıl dediğimiz zaman akıl hiçbir zaman o onun sezgisel akıl diyebileceğimiz ilk hedef diyebileceğimiz boyutundan ayrı olarak görülmemiştir. Modern bilgi de ise sezgicilik ile akılcılık arasında bir sarkaç hareketi gibi gidip gelmektedir.

Bu bilginin üstünde ise daha yüksek bilgi biçimi vardır ve bu bilgi sembolik bilgidir. Burada bilginin nesnesi olgu olarak değil anlatılmak istenen semboller ile ifade edilir. Bu bilgi Kur’an’da da sık sık kullanılmıştır. Allah insanlara semboller, misaller verir, sembolik anlatım yaygın bir şekilde kullanılmıştır.

Bütün bu bilgilerin üstünde de işraki bilgi , aydınlanmaya dayalı bilgi ya da irfani bilgi diyebileceğimiz bilgi biçimi vardır. Eğer ilim gerçekten Peygamber zamanında ifade edildiği gibi nur ise, ilim aydınlatıyorsa o ilme sahip olan da aydınlanmış kişi ya da nura sahip olmuş kişi demektir.

Bütün bunların sonundaki en yüksek bilgi biçimi ise Allah’ı bilmektir, bu bilgi vahy edilmiş bilgidir. Bu bilgi doğrudan Allah’a götürür. Vahy edilen bilgi bütün bilgi biçimleri ile yakından irtibatlıdır. Kur’an sadece nasıl ahlaklı olmamız gerektiğini öğreten değil aynı zamanda eşyanın mahiyetini öğreten , kim olduğumuzu , nereden geldiğimiz, nereye gideceğimiz hakikatini de gösteren bir bilgidir. Pek çok Müslüman hekim, son tahlilde Kur’an, burhan ve irfanın yani akli bilgi, vahyi bilgi, tecrübeye dayalı irfani mistik bilginin, en neticede birbirleri ile irtibatlı ve tek olduğunu söylemişlerdir.

Batıda iki önemli bilme biçimi tamamen kenara itildi. Biri aydınlanmaya dayalı işraki dediğimiz bilgi biçimi , bu tamamen reddedildi. Reddedilen 2. bilgi biçimi de vahyi bilgidir. Bilim onun muhtevasından tamamen arındırıldı, boşaltıldı.

Bunun Batıdaki en önemli neticesi, bilinç dediğimiz şeyin tek bir seviyeye indirgenmesidir ve bu da bizi bilinenin, bilenin ve bilginin hiyerarşisini yıkılmasına oturur. Bu ret, bizi aynı zamanda ara varlık mertebelerini de inkarına götürür. Halbuki Kur’an'da Müslümanların olarak bizlerin, cinlerin, meleklerin ve diğerlerinin varlıklarına inanmamız isteniyor. Bunlar bir anlamda ara varlık mertebelerini yok ediyor. Bilgi hiyerarşisi yıkıldığı zaman dini bilgi anlayışı çerçevesinde Tanrı hakkında da bilgi sahibi olamayız. Çünkü Tanrı soyut bir kavramdan, bilgiden ibarettir. Modern bilgi anlayışı tanrının bilme süreçlerine doğrudan temasını kabul etmez. Bu anlayış bizi indirgemecilik denen probleme oturur. Rönesans'tan sonra gelişen bu hakim paradigma içinde manevi olan nefsi olana, nefsi olan maddi olana, maddi olan biyolojik olana, biyolojik olan kimyasal olana, kimyasal olan da en sonunda bir takım moleküllerin birbirlerine çarparak varlığı meydana getirmeleri fikrine kadar indirgemiştir indirgemecilik. Ve bu iki bakış indirgemecilik ve bilimcilik bakış açısının bileşkesi şöyle bir şey çıkarmıştır: Bu bilgi anlayışında her şeyden önce Tanrı bilgi açısından bir gerçekle tayin olan varlık değildir. Biz sadece Tanrı’ya inanırız ama bunun hiçbir bilimsel bir kıymeti yoktur. Biz içinde metafizik bilginin kabulünün imkanının olmadığı bir dünyada inanmaya zorlanırız bu çerçevede. (Bilme imkanımız elimizde yokken inanmaya zorlanırız. Tanrıya inanırız ama bunun bilişsel bir anlamı yoktur- bu ortamda inanmaya zorlanırız. )
Bilginin tarihsel olduğuna ve sosyal gerçeklik ile belirlendiğine inanılıyor. İslam geleneği ise şu kabule dayanmaktaydı: Allah insanı O’nu bilebileceği şekilde yarattı. Bu bilgi sayesinde biz Allah’ın dışındaki varlıkları da bilebiliriz. Ama bunu ancak Allah’ın bilgisi içinde yapabiliriz.” (Seyyid Hüseyin Nasr: Tahran doğumlu (1933). M.I.T.’de fizik ve matematik okudu (1954). Harvard Üniversitesinde jeoloji ve jeofizik alanında yüksek lisans (1956), bilim tarihi alanında doktora yaptı (1958). Tahran, Harvard, Beirut American, Princeton, Utah, Temple üniversitelerinde hocalık yaptı; zaman zaman idarî görevler üstlendi (1958-1984). Halen George Washington Üniversitesinde İslâm Araştırmaları profesörüdür (1984—). Çok sayıda kitabı vardır. )

İşte Sayın Ayık, ancak uzun bir şekilde özetleyebildiğim kadarı ile birbirimizi anlamama sebebimiz , birimizin modern bilgi anlayışı ile algılaması ve duyu - akıl dışındaki bilme biçimlerini reddetmesi, diğerimizin reddetmemesidir. Yoktan var edildiğimiz bilgisi de kolaycılığa değil, vahye dayanmaktadır. Bu aynı zamanda diğer bilgilerle doğrulanalabilir de. (ilk patlama) Keza “Sınırsız ve sonsuz bir zeka fikri hakkında” açıklama yapmamı istemiş ve “Kolaya kaçmayan ve zoru arayan bir kafa yapısı sonsuz zeka denilen şeyi(!)çözebilecek mi?” demiştiniz. Bu zeka fikrini sizin beklediğiniz üzere sadece akıl ve duyu ile yani modern bilgi ile değil , yine modern bilgi dışındaki bilgi kaynakları ile açıklayabilirim. Ama metafizik bilgiyi reddediyorum diyorsanız , yaptığım açıklamalar havada kalacaktır.

“Evet bir tanrının bütün evreni bir çırpıda yokluktan çıkarıp bizim hizmetimize sunmuş olması daha fazla kolaya kaçmak değil mi?” diyerek kolaycılık konusuna geri dönmüşsünüz. Bu açıklama kolaycılık değil benim için, gerçek. Yani kolay olduğu için böyle söylenmiyor. Bu sorunuzu şu cümleniz takip etmiş: “Bir de bunun asla sorgulanmaması gereken sırlarla, hiçbir zaman birleşemeyeceğimiz bir zat'la açıklamak.” Sorgulamak fiili üzerine konuşmak gerek. Okumak, araştırmak (bilim araştırması ya da diğerleri) , öğrenmeye çalışmak serbest. Bunlar sorgulama mı? Sorgulama ise, yasak değil. Cümlenizin geri kalanı için de O’na geri döneceğimizi yine vahye dayalı bilgiden öğrenebiliriz. Yani şu anki hal sonsuza kadar sürmeyecek.

“Sonsuzluk fikriyle sonlu ve sınırlı bir varlık nasıl başedebilir?” sorunuz için öncelikle insan için sınırlı demek tamam ama sonlu demenin tam olarak doğru olmadığını söylemek isterim. Tabii benim inancıma ve bilgi kaynaklarıma göre. Evet bu dünyadaki varlığımız sonlu ama ruhumuz ebedi ve bu arada yeniden dirileceğiz. Nasıl bildiğimi sormayın, diğer bilgi kaynakları diyeceğim yine. Bu fikirle nasıl başedileceği üzerine, eminim ki binlerce kitap yazıldı, din alimleri yıllarca beyin fırtınası yaptılar , eserler meydana getirdiler. Şimdi benim burada iki cümle ile nasılı anlatmam kolay değil. Ama ruh ve bedenin tamamen yok olması fikri ile başetmek kadar zor değil, diyebilirim.

“Daha baştan itiraf ettiniz. Böyle bir yaratıcı fikri insanları korkutuyor. Tabii ki korkutur. Bu konuda kimsenin bir fikri yok da ondan. Neden benim sınırlı zekamın almayacağı, ümitsiz bir fikrin peşinden gitmeliyim. Hiç bir modeli olmayan, ümitsiz, konusuz bir fikrin. Siz bunu başardınız galiba. Tebrikler. O zaman bizi evrenin sırları hakkında bilgilendirin.” demişsiniz. Yaratıcı fikri, İslami bilgi hiyerarşisinin dışında kalarak modern bilgi ile algılanmaya çalışılınca anlaşılmazdır, aynı zamanda korkutucu, ümitsiz, konusuzdur. Bilgi anlayışımızı değiştirdiğimiz zaman anlamak da , baş etmek de mümkün. Tebrikleriniz için teşekkür ederim ama modern bilgiden başka bilgilerin varlığını da kabul ettiğim anda işler kolaylaştı aslında. Baştan beri kolaydı ya da tamamen kolay oldu demiyorum. Ben de Türkiye’de doğmuş ve modern eğitimden geçmiş biri olarak, bu bilgi dışındaki bilgileri kabul etmek de zorlandım ama Allah’ın izni ile bu zorluğu aşabildim. Cesaret derken de bundan bahsediyordum Sayın Ayık. Aslında başka bilgilerin varlığını da kabul etme, onları da dikkate alma cesaretinden bahsediyordum. Aslında buna cesaret demek sizi biraz kırmış, üzmüş. Yazınızdan bu hissi edindim. Amacım bu değildi. Cesaret demeyelim, tam anlamı ile doğru bir anlatım olmuyor belki de. Bilgiye açık olabilmek diyelim. Böyle söyleyince, kolaycılık da sadece modern bilgi ile yetinme kolaylığı oluyor. Böylece evrenin sırlarına bize izin verildiği ölçüde yaklaşabiliriz. Konferansın son cümlesinde de bu söylenmişti aslında:"Allah insanı O’nu bilebileceği şekilde yarattı. Bu bilgi sayesinde biz Allah’ın dışındaki varlıkları da bilebiliriz. Ama bunu ancak Allah’ın bilgisi içinde yapabiliriz.”

“Ben açıkçası doğal olanla, görünen ve tespit edilebilenle, sınanabilen ve değiştirilebilenle ilgilenmeyi yaşamım için daha gerekli buluyorum.” demişsiniz. Anlattığınız tamamen modern bilgi, size yetiyorsa sözüm yok. Bana yetmedi.

“Benim algılayamadığım insan neden kendi nedenine dışardan bir müdahale arıyor. Neden kendimizi binlerce yıl evrenin bizim için yaratılmış olduğu konusunda ikna etmeye çalıştık?” demişsiniz. Diğer bilgi biçimlerini kabul edenler için , yapılan, dışarıdan bir müdahale aramak ve kendini ikna etmeye çalışmak olmuyor. Bilgiden doğan bir durum oluyor. Neden diye sormak tersi için daha anlamlı aslında bu durumda: Neden diğer bilgileri dışlayarak, tersine kendimizi ikna etmeye çalıştık ?”

“Hani biz onu sınırlı kul zekamızla hiçbir zaman kavrayamazdık?” demişsiniz. Modern bilgi ile yani akıl ve duyu ile algılamamız zor, ama diğer bilgi yöntemleri ile kavramada merhale kaydedebiliriz.

“Sınırlı ve belli olanla yetinmek bilinmeyen sırların peşinde ömür tüketmekten daha yararlı değil mi?” Allah’a inanmayı sırlar dünyasında ömür tüketmek olarak algılamanız ilginç, bilim Allah’a inanarak da yapılabilir.

“.. toplanan doğal ve kullanışlı verileri insanlığın yararına dönüştürmedikten sonra masabaşında yaptığımız her spekülasyona doğru mu diyeceğiz?” demişsiniz. Allah’a inanmanın “toplanan doğal ve kullanışlı verileri insanlığın yararına dönüştürme”yi engelleyeceğini sanmıyorum. Hatta Allah’ın rızasını kazanma fikri ile insanlık için çalışan daha çok insan olacağını düşünüyorum.

“Hangi gerçeklerden ve sorumluluklardan kaçmış bilim veya benim gibi düşünenler?” diyerek oldukça sitemkar bir soru sormuşsunuz. Kendi bilgi, hayat anlayışınız ile gerçeklerden ve sorumluluktan kaçtınız demek istemedim Sayın Ayık. Kesinlikle sorumluluktan kaçıp da dünyayı ya da insanlığı kötülüğe sürüklediniz demiyorum sizin şahsınıza. Ama Allah inancının yokluğunun bazı sosyal sonuçları da olur. Burada o konuya girmeyelim. Sorumluluk derken, benim demek istediğim inanmaktan doğan dini sorumluluklardı, gerçekler de dini gerçeklerdi. Ama inanmayan biri için bunlar sorumluluk ve gerçek değildir diyeceksiniz , doğru elbette. Ben inanmamanın sebebi üzerine fikir yürütmüştüm, sorumluluktan kaçmak ve korku yüzünden Allah’a inanmama halinden bahsetmiştim. Başka sebeplerle inanmayıp da sorumluluğu bulunamam başka bir durum. Siz belki de bu gruba dahilsiniz. Öyle ise üstünüze alınmayın. Ama korku üzerine bence düşünün.

“Sonsuz bir zekaya karşı sonsuz sorumluluk taşıyor olmamız gerekmez mi?” Gerekmez, insana yüklenen sorumluluklar bizi ilgilendirir. Aslında sorumluluk sınırları belli.
“Sonsuz sorumluluk sonsuz bir çaba gerektirmez mi?” Kendi sorumluluklarımız için çok çaba harcamamız tabii ki güzel bir davranış olur. Ama bir belirsizlik yok aslında çabada ve sorumlulukların tanımında.
“Kimse böyle bir yükün altına giremez, siz de dahil. Sorumluluğumuz da yaşamımız gibi sınırlı değil mi?” Yük, sonsuz değil, insana taşıyamayacağı yük yüklenmemiş. Sorumluluk yaşamımız ile sınırlı ama sorumluluklarımızı yerine getirmiş olma ya da olmama durumundan doğan sonuçlar, yaşamdan sonrası ile ilgili.

“Bilmediğim, modelsiz bir fikre karşı birtakım sorumluluklarım olduğunu söyleyenler o tanımını yaptıkları şeyi (tanrı) benden ya da bir başkasından daha mı iyi tanıyorlar acaba?” Seyyid Hüseyin’in konferansının son cümlesi şöyle idi: “..bizim bu dünyada bulunuş sebebimiz , en neticede O’na ibadet etmek, O’nu sevmek, O’nu bilmektir. Bir kültür ve din olarak İslam’ın yaşaması da bu hedefleri gerçekleştirmesi ile mümkündür.” Amacımız O’nu öğrenmeye çalışmak. Kimin daha iyi bildiğini, öğrendiğini Allah bilir.
Sonuç olarak , Sayın Ayık, tüm karışıklık bilgi kaynaklarımızın farklılığından, sizin benim ya da diğerlerinin kullandığı İslami bilgi kaynaklarını kullanmıyor olmanızdan kaynaklanıyor. Bu da bir tercihtir elbet. Ama tüm bilgilere açık olmak bana daha mantıklı geliyor. Umarım verdiğim cevaplar sizi tatmin etmiştir. Sonuna kadar okumuş olan herkese de ayrıca teşekkür ederim.

Sevgi ve selamlarımla,

Yazan: Esra Tekiroğlu Tarih: August 29, 2005 1:53 AM

Sayın Ayık,

Sizinde belirttiğiniz gibi, "Piltdown fosili gerçekten bir üçkağıttır." Aslında bunu dile getirmemin nedeni, sahtekarlığın kendisi değildi.. Neden yapıldığı, bu sahtekarlığın yapılmasındaki temel etkenlerin sorgulanması idi.. Yani, neden gerçekte olmayan bir fosil, yeniden rekonstrükte ediliyor ve "hayali" bir araforma büründürülmek isteniyordu?.. Bunu sadece bu sahtekarlığı yapan üç-beş "kendinibilmez"in omuzlarına yıkmayız..

Burada işleyen mantık genel olrak şu olmalı: -tabir-i amiyane ile- "uymazsa, uydururuz..!"

Bu sahtekarlıktan yola çıkarak, evrim teorisinin yıkılışını izleyenlerden de değilim.. Ama bir "Miller Deneyi" ve piltdown sahtekarlığı, gibi hiç de küçümsenmeyecek örnekler, bana bir "zihniyetin" kodlarını ve izlerini okumam için referans oluyor..

Sayın Ayık,

"Hiç bir kuram evrim kuramı kadar kurucuları tarafından sorgulanmamıştır. Size tuhaf gelen deneysel sonuçların ilahi bir mekanizmaya değil doğal ve mekanik süreçlere gönderme yapıyor oluşu."

Bana tuhaf geleni ya da gelmeyeni açıklamadım. Mesela, evrim kuramı nasıl bir sorgulamadan geçmiştir, buna dair ufak ama genel örnekler verse idiniz, bu ifadeniz üzerinde yazabileceğim şeyler olabilirdi... Mesela, evrim teorisi sorgulnadı ise, "kim / nasıl evrim teorisini yanlışladı?" sorusu da bilimsel bir sorgulama çatısı altında düşünülebilir.. Yani, doğal seleksiyon yanlışlanabilir mi? Nasıl?(Yanlışlanabilme için, Karl R. Popper'ın "Bilimsel Araştırmaların Mantığı" adlı kitabını kaynak olarak verebilirim..)
He eğer yanlışlanabilme kriterini kabul etmeyen neopozitivistler gibi bir duruş sergilenirse, o halde sorgulamanın da subjektif kaygı ve birikimlerle yapıldığını kabul etmiş olacağız..


"Laboratuvarda herşey bilinçli müdahaleyle olacak tabii ki. İsterseniz yani ömrünüz yeterse 3 milyar yıl kadar bekleyelim mi? Buradan çıkacak sonuç kesindir diye birşey yok tabii ki. Ama en azından kullanışlı bilgiye dönüşebiliyor. İşimize yarıyor. Test edilip sınanabiliyor."

Laborutvarda bilinçli müdahale ile yaptığımız deneylerden yola çıkarak, bilinçsiz süreçlere dair teoriler üretmemiz de kendi içerisinde "paradoks" ya da "oksimoron" olarak sınıflandırılabilir..

Her kullanışlı bilgi, doğru bilgi ise.. ortaçağda "simya" da kendi içerisinde doğru bir bilgi idi çünkü kullanışlı idi.. Oysa, şimdi simyaya kimileri modern kimyanın kökeni olarak bakarken kimileri de "efsane" olarak niteliyorlar..

Sayın Ayık, aşağıdaki son cümlenize içtenlikle katılıyor ve buraya aktardığınız düşüncelerin benim için önemli olduğunu ifade etmek istiyorum:

"Ayrıca bilimin tanrı'yı kanıtlama veya çürütme gibi bir derdi yok. Bunlar kişilerin felsefi çıkarımlarıdır. Sayısız spekülasyon ve tartışma yapılabilir bu konuda. Sonuçta da hiç işe yarar bir bilgi elde edemeyiz. Sadece birbirimizi boş yere üzmüş oluruz."

Saygılarımla,

(Sayın Esra Tekiroğlu'na "ufuk açıcı" yazısından dolayı teşekkür ederim.)

Yazan: A.E. Tarih: August 29, 2005 3:02 AM

Gerçekten Materyalist yorumcuların Alegorileri nasıl çarpıttığını görmek çok şaşıtıcı.Bİr kere Saat benzetmesi benim değil en ünlü evrimcilerden biri olan Richard Dawkins 'indir.Güneş saatinden örnek verilmiş Allah aşkına ,o güneş saatinden buraya gelinceye yani Atom saatine kadar geçen aşamalar doğal seleksiyonla mı evrim geçirdi yahu hakkatten Kör insanlar var.YOksa Bilinçli insan müdahalesiylemi Son şekillerini aldılar.Herneyse Benzetmeler ne kadar iyi olursa olsun Kılıf materyakist arkadaşlarda hazır uysada olur uymasada benim asıl sorduğum sorula cevap veren olmamış o ilginç yani JME gene güme gitmiş.Ayrıca kendi en meşhur teorisyenlerinin makale ve kitablarını bilmeyen insanlar nasıl olurda Akıllı Tasarım hakkında çok şey bildiğini idda eder bu daha da ilginç. yorumculara Michael denton'ın kitablarında anlattığı Güneş sisteminde yaşam olması için gereken 32 İnce ayar(Fine tunning)Olayını(çok daha fazlası var) iyice kavramalarını öneririm Sonra biolojik yaşam formlarına geçeriz.Ayrıca Bilim metodolojisini Anlatmışlar,ne güzel iyi olmuş Akıllı tasarımcıyız ya bilmiyorduk.Teşekkürler.Birde tüm herkese şunu açıkça belirtmek isterim ki Akıllı Tasarım hareketi Asla inançın bilimsel formülasyonu çabası değildir bi kere materyalistler bu saplantıdan çıksın ikincisi Heidenberg' in Belirsizlik ilkesi Bilimin Akıllı tasarımdan çok önce bulduğu iman hakikatidir.Bu da Ayet-el Kürsi'de Apaçık belirtilmişdir.Ama görmeyen Gözlere Gösterecek değiliz o çabamızda hiç olmayacaktır.

Yazan: Mustafa Ajlan Abudak Tarih: August 30, 2005 1:23 PM

Sayın Esra Tekiroğlu,

Öncelikle soyadı konusundaki gafım için özür diliyorum. Nasıl böyle bir hata yaptım acaba?

Yazınız yeteri kadar düşünce tarzınızı ortaya koyuyor. Ben sorularıma tam cevap alamadım. Ama bir tespit yapmak gerekirse dindar arkadaşlar işin deney, gözlem ve bilimle içiçelik konusuna daha da yaklaşmışlar. Bu çok önemli bir aşama.

Sevgiler

Yazan: taylan ayık Tarih: September 3, 2005 1:15 PM

Sayın Taylan,

öncelikle belirtmek isterim ki aşama kavramı sizin gibi Evrim teorisini savunanlar için geçerli bir tanım.Akıllı tasarım içinse Evrimin en yumuşak noktalarından biri belkide en yumuşağı.Gene son yorumunuzdan sezildiği üzere Bilim tekelinizdeymiş gibi davranıyorsunuz malesef.Ama bu tavır zaten akademisyenlerin akademisyen olması için gereken Evrime iman zorunluluğundan kaynaklanıyor olabilir.(Bilim adamı olmak için ateist olmak zorunluluğu).Sorularınızı maddeler halinde bir kez daha sıralarsanız, kıt bilgimiz üzere cevaplamaya çalışalım...Saygılarımla

Yazan: Mustafa Ajlan Abudak Tarih: September 4, 2005 12:08 PM

Sayın Ayık,

İlginç bir durum: Ben de (size yönelttiğim) sorularıma cevap alamadım..

Saygılarımla,

Yazan: A. E. Tarih: September 4, 2005 4:16 PM

Sayın A.E.,

Bakterilerin yaşamsal materyallerini bırakarak bir hücre topluluğuna dahil olabilmesi gerçekten de kompleks sistemlerin nasıl oluştuğuna dair güzel bir örnek. Tüm yapılar böyle biraraya geliyor. Bu bir çıkarımdır evet ama somut verilerden elde edilmiş bir çıkarım. Şu an böyle olableceği düşünülüyor. Burada bir kesinlik yok. Bilim yeni bulgularla bu tip boşlukları doldurabilir. Ama problem yaratılışçı tespitlerin yenilenmiyor oluşu. Yaratılış kesinlik sunuyor. Kesin olan budur diyor. Bu mekanizma asla ayrışamayacak bir yapıysa yaratılmıştır diyor. Yerine yeni bir şey koymuyor.Değişmez diyor. Yaratılan canlıların çözümlerini kendi içlerinde çözebilmesi sizin düşünüş tarzınıza aykırı olmamalı sanırım. Öyle ya yaratılırken bunlar da düşünülmüş olmalı.
Şu meşhur bakteri kamçısı mesela.
Bilim ve Gelecek Dergisinde bu ay çıkan bir yazıda, bu bakteri kamçısının proteinlerden oluşmuş motoru üzerinde gerçekleştirilen mutasyon deneylerinde kamçının işlevini kaybetmediğini rotasındaki şaşmalar dışında gayet iyi hareket ettiğini yani çalıştığını gösteriyor. Yapılar çok karmaşık o yüzden kolay kolay işlevini kaybetmiyor. Göz de böyle. Hayat meselesi bir organ bir parçası olmayınca işlevini kaybeden bir yapıda olsaydı ortalıkta görebilen canlı kalmazdı herhalde. Yarım yamalak görme bile hiç görmemekten iyidir. Siz tasarım deyince bunları göremiyorsunuz işte. Kompleks bir yapının kendi içinde çözüm olanakları da vardır diyemiyorsunuz. Bence bu tip noktalar yakalamaya çalışın.
Doğada cinsel seçilim adına birçok hayvan yaşamını tehdit edebilecek fedakarlıklara katlanır. Örneğin bazı kuş cinsleri uçuşlarını riske sokacak dahi olsa karşı cinsin ilgisini çekebilmek için daha gösterişli tüyler geliştirirler. Dolayısıyla daha çok tercih edilen erkek kuş gelecekte daha çok yavru yapabilecektir. Böylece tüylerin uzamasına yol açan etken yavrular arasında yayılarak türün yeni bir özelliğine dönüşecektir. Richard Dawkins'in "Bencil Gen" isimli kitabında EKS adı verilen Evrimde Kararlı Stratejiler adlı bölümde bunlar daha açıkça ve anlaşılır örneklerle anlatılıyor.
Çok hücreli yapı da ilkel prokaryotların işbirliği ve yaşamda kalabilme adına gerçekleştirdikleri bir işbirliği. Böylece çok hücreli yaşam ortaya çıktı. Tabii bu bilgiler ileride daha sağlam veriler ve deneylerle sınanabilir, bilimde kesin yargı yok. Zaten bilimin henüz çözemediği birtakım sorunlar sizin en büyük yaşam kaynağınız değil mi?
Acaba kaç tane yaratılışçı dostumuz bir böcek üzerine 8 yıl kafa yordu ve Tanrı'yı artık daha iyi algılayabiliyorum dedi?
Kaç tane imam veya ilahiyatçımız genler üzerinde çalıştı? Buyrun Mendel, bir dinadamı, Darwin papaz okulu mezunu, incile gönülden bağlı bir hristiyan. Kuramlarını masa başında bulmadılar. Darwin Beagle gezisinde onlarca kez ölüm tehlikesi atlatmış. Okuyun Tübitak yeni yayınladı bu serüveni.
Ben din adamlarımızı doğal ortamlara çağırıyor, iddialarını güçlendirebilecek gözlemler üzerinde yılmadan çalışmalarını diliyorum. Yaratılışçılarımız da özellikle bilimsel olduğunu iddia ettikleri bu düşünce tarzını doğal ortamlarda kamplar kurup araştırmalar yaparak, böcekler, çiçekler, kuşlar, aklınıza gelebilecek her türden canlının peşinde haftalar, aylar hatta yıllar boyu koşarak kanıtlasınlar. Eminim bunlar için finans kaynaklarınız vardır. Mesela Darwin bir kabuklu türüyle ilgili 8 yıllık bir gözlem yapmıştı.
Önce alınlarından damlayacak teri ve uykusuz gecelerin yorgun düşürdüğü o gözleri bir görelim. Bunları yapalım ondan sonra yine bol bol tartışalım.
Belki yaşamdaki düzeni, canlıların uyum sağlama mekanizmalarındaki incelikleri, değişen çevre koşullarında nasıl hayatta kalabildiklerini gözlemler ve yaratılışa daha farklı bir gözden bakmaya başlarsınız.

Hepinize sevgiler

Yazan: taylan ayık Tarih: September 4, 2005 5:57 PM

Sayın Ayık,

Bir soruma verdiğiniz cevap için teşekkür ederim.

"Bu bir çıkarımdır evet ama somut verilerden elde edilmiş bir çıkarım. Şu an böyle olableceği düşünülüyor. Burada bir kesinlik yok" diyorsunuz, halbuki ben bu çıkarımı deneyebileceğimiz / test edebileceğimiz ve daha da önemlisi "yanlışlayabileceğimiz" bir durum var mı diye sormuştum, siz bana her evrimci katnakta okuyabileceğim ve "Bilim yeni bulgularla bu tip boşlukları doldurabilir." umuduyla süslenmiş yanıtlar verdiniz. Bilim, sizin deyiminizle boşlukları doldururken, çok daha büyük boşluklar oluşturacak.. Bu bilimin doğasından gelir.. Yani, bilimin "boşluk doldurmaca" görevi yok.. Öyle bir görev atfedilirse bilime, bunu bilimle değil, kişisel inançlarımızla yorumlayabilirim ancak.. Bu belki ideolojinlerin ve dogmatik inançların bir özelliği, ki bu pekala bilim jargonuyla yazan/konuşan kişilerde de ortaya çıkıyor.. İşte bu açıdan yenilenmeyen sadece yaratılışcı tespitler değil.. Donmak, yerinde sayıklamak ve yenilenememek, sadece yaratılışcılar ya da dindar kesimde ortaya çıkmıyor.. Evrimcilerin de pekala kendilerine göre, "değiş(tirile)mez"leri var.. Yok demek, bir şeyi çözmüyor..

O halde değişmezleri karşı görüşten beklemek ya da bulmak yerine, kendi içimize sinenlerde bunu aramanın/bulmanın adı "erdem" olsa gerek..

Bilim ve Gelecek dergisi'nde Bakteri Kamçısına dair yapılan mutasyon deneyleri konusuna gelirsek:

1) Bu deney ya da hiçbir deney, bu kompleks proteinlerin nasıl ortaya çıktığını açıklayamadı. Açıklayabilen deneyler varsa, benim de bunu bilmem konuyla ilgili olduğum için en doğal hakkım..

2) Mutasyon deneylerine geçmeden önce, bu deneyi yapanlar ve bu deney üzerinden bazı fikirlere ulaşanların, daha önce sorması gereken: Bu -her nasılsa !- oluşan proteinlerin, bu kompleks yapıyı oluşturmak üzere biraraya gelmesinin nasıl bir deneyle açıklanabileceğidir.. Biz, oluşanlar (tasarımlanan ya da yaratılanlar) üzerinde deney yapıyoruz ve oradan belli kendimizce sonuçlara varıyoruz hem de oluşa (ya da yaratılışa) dair.. Ama, benim yukarı da sorduğum bunun oluşum (yaratılış) aşamasına dair sorular.. Tabi cevap hazır, çok uzun zaman gerekli.. Bu tip bir yaklaşım, evrimcilerin "Herşeye kadir Zaman" ile Herşeye kadir bir Tanrı'ya inanan yaratılışcıların aralarında aslında çok yakınlaştıkları bir düşünme biçimidir.

3) Acaba, bu -her nasılsa- oluşmuş bakteri kamçısı üzerinde uygulanan mutasyonlar, ne tip mutasyonlar? Acaba deneyi uygulayan bilim adamaları, proteinler üzerindeki "aktif nokta"da mutasyon uygulayıp proteinlerin "tersiyer" boyuta geçmelerini engellediler mi? yoksa bunu da geçiştirip, proteinlerin yapısal oluşumuna engel olmayacak noktalar tespit edip oraya mı mutagenesis uyguladılar..? Oysa, tesadüfi şartlarda "mutasyon" seçme şansı yoktur.. Ama pekala deneyi düzenleyenler yine yönledirilmiş mutagenesis yaparak, bundan yola çıkarak tesadfi oluşumlara dair yargılara varabilirler..!! yoksa bu da, Miller deneyi gibi, "daha önceden kurguladığımız bir sonuçla" çelişmemek için, kendi elimizle (irade ya da zihnimizle) müdahalelerde bulunduğumuz bir deneyden yola çıkarak tamamen rastgele olduğunu söylediğimiz bir oluşumun temellerini açıklamak gibi olmuyor mu? Evrimci zihniyetin deney anlayışı hiç değişmiyor doğrusu.. Yaratılışcıları ya da tasarımcıları, "deneyimlenemez bilgi" ile itham edenlerin, bu garip deney anlayışlarını farkedememeleri tabii çok daha ilginç.. Yine aynı noktaya döneriz burada: Uzun, çok uzun süreçleri deneyimleyemeyiz..! (Bu evrimin 'kutsal' bir ayetidir.)

"Yapılar çok karmaşık o yüzden kolay kolay işlevini kaybetmiyor." diyerek, aslında karmaşık yapının daha kolay işlevlerini yitirebileceği durumları gözden kaçırıyorsunuz.. Çünkü, bir yapının karmaşık olması, kendi içerisindeki çözümleri sunmuyor her zaman.. Çünkü, bir yapının işlevini kaybetmesi sadece içsel etkilerden kaynaklanmıyor.. DNA'nin tesadüfi süreçlerle oluşamayacağını anlayan Francis Crick, ‘Life Itself: Its Origin and Nature’ (Yaşamın Kendisi: Yaşamın Kökeni ve Doğası) adlı kitabında, Dünya’daki yaşamın ileri bir uzay uygarlığından gelen bir uzay gemisinden bırakılan mikroorganizmalarla başladığını savunmuştu. Neden bunu savunmuştu dersiniz? Çünkü, bu tip kompleks yapıların tesadüfi süreçlerle oluşamayacağını anlamıştı, "DNA üstadı"...

Richard Dawkins'in, "Çok hücreli yapı da ilkel prokaryotların işbirliği ve yaşamda kalabilme adına gerçekleştirdikleri bir işbirliği."ni anlattığı EKS bölümünü biliyorum, okudum..Burada anlatılanlar da, güzel temenniler olarak kalıyor.. Peki, siz aynı Dawkins'in, bir TV programında, "Hangi mutasyon, organizmaya bilgi ekler ve faydalı mutasyonlar var mıdır?" sorusuna, şaşkınlık içerisinde (yüzü kızararak) cevap veremediğini biliyor muydunuz..?! Eminim bundan sayın bilim ve gelcek dergisi yazarlarının da haberi yoktur..!!

Sayın Ayık,

"Zaten bilimin henüz çözemediği birtakım sorunlar sizin en büyük yaşam kaynağınız değil mi?" diyerek, aslında çok klasikleşmiş bir argümanı burada tekrarlamışsınız. Aslında bu soruyu yönelten zihniyetin (yanlış anlamayın, bu soru size ait değil aslında) kendisine sorması gereken, "Bizim bilim diyerek savunduklarımızın çözemediği sorunlar ortaya çıkarsa, yaşam kaynağımız elimizden gider mi?" olmalı idi. Yoksa, bilimin doğası gereği -yukarıda da belirttiğim gibi- boşluk doldurmaca görevi yoktur.. Ama kimileri bu görevi üstlenmiş olacak ki, bilim adında, herşeyi çözdüklerini ya da çözeceklerini iddia ederek, bilimin doğası ile sürtüşürler..

Ben de, yaratılışcı ve dindar kesim için dilediklerinizi, bu ülkede titr ve statü elde eden ve kendi gibi düşünmeyen birçok genç beynin akademik kariyerini engelleyen, evrimci bilim(!) adamlarına diliyorum.. Bırakın genel olarak dünya bilim literatürüne katkılarını, dünya biyoloji literatüründe yüzde (onbinde mi demeliydim?!) kaç katkılarını da sormak isterim doğrusu.. Sormak isterim, çünkü hem kendileri gibi düşünmeyenlerin yollarını üniversitede engelleyeceksiniz hem de o bilim aşkı (!) ile, o kan ter içindeki çalışmalarınızın ardından dünyaya ne sundunuz, sorusuna verecekleri cevabı da merak etmiyor değilim..

Saygılarımla,

Yazan: A.E. Tarih: September 4, 2005 8:31 PM

Merhabalar,
Sayın Ayık, sorularınızın hepsine cevap vermeye çalışmıştım, hangilerinin cevabını alamadığınızı söylerseniz yeniden cevaplamaya da çalışırım. Ama bu karşılıklı soru-cevap tekniği biraz kör dövüşünü andırıyor sanki. Nasıl anlatsam, matematik bilimini inkar eden birine sayılardan bahsediyormuş gibi hissediyorum kendimi. Bazı önkabuller anlaşmamızı, karşılıklı anlaşılır olmamızı engelliyor. Akıl ve duyu dışında herhangi bir bilme biçimini kabul etmiyorsunuz ama ancak akıl ve duyu dışındaki yollarla ulaşılan bilgiler ile cevaplanacak sorular soruyorsunuz. Sorularınızın büyük çoğunluğuna modern bilgi ile cevap veremem. (Günün birinde belki verilebilir ama şu an için verilemiyor.) Modern bilgi kapsamında cevap alamadım, diyorsanız doğrudur. Modern bilginin kısıtlı olduğunu baştan söylemiştim. Ama siz ısrarla, matematik benzetmesi gibi, "1+1=2 sonucu neden doğru olsun ki?" sorularına matematik dışında bir bilgi ile cevap verilmesini istiyorsanız, bu isteğinizin gerçekleşmesi imkansız. Bu soruların cevapları ancak sayılar ile, matematik ile anlatılabilinir. Ama "Yok sayıları kabul etmiyorum, bunu bana edebiyat bilgileri ile anlatın" dediğiniz anda kör dövüşü başlıyor. Bu istek , "Acaba sorunların cevapsız kalmasını mı istiyor?" sorusunu getiriyor insanın aklına ister istemez. Elbette böyle birşey istemiyorsunuzdur ama beklenti imkansız olunca mantıksal olarak bu noktaya varılıyor. Yine de, dediğim gibi, hangi soruların cevabını alamadığınızı söylerseniz yeniden cevaplamaya çalışırım elimden geldiğince.

Benim ya da diğer arkadaşların yazdıkları ile sorularınıza cevap bulamamışsınız ama en azından dindar, inanan insanların bilim ile ilgili ilişkileri hakkında gerçeğe yakın bir algı oluşmuş kafanızda. Bu da güzel bir gelişme. Belki birbirimizi anlama konusunda karşılıklı aşama kaydedebiliriz böylece.
Sevgi ve selamlarımla,

Yazan: Esra Tekiroğlu Tarih: September 5, 2005 1:24 PM

Sayın A.E.

Eleştirileriniz için teşekkürler. Bu tartışma sonsuza kadar gider. Bilimin boşlukları doldurma gibi bir misyonu vardır. Bu işi yüzyıllardır yapıyor. Bilim bugünlere doğayı hayali varsayımlar değil deney gözlem sonucu elde edilmiş bilgiler üzerine kurarak geldi. Boşluklar vardı. Bunlar bir yaratıcı varsayımıyla doldurulmaya çalışılıyordu. Binlerce yıldır yaratılışçılar bundan ilerisine geçemedi zaten. Bunun ilerisine geçenler de zaten herşeyin basit temel açıklamaları olduğunu ve doğanın elinde bulunan kısıtlı malzemeyle çalışarak bir yapı kurmaya çalıştığını gördüler.
Bunun dışında hala ısrarla sorduğunuz nasıl ortaya çıktı bu kompleks yapılar?
Bir kere evrimci kaynakları hiç okumuyorsunuz. Bu çok önemli bir sorun. Bilim bu ortaya çıkışı bazı yönleriyle açıklamış bulunuyor. Çok basit deyimiyle "uygun koşulların zorunlu sonuçları ve şans" Buna çok tepki geliyor sizden biliyorum. Ama bilim deney ve gözleme dayalı konuşur. Yaşamın kökeni bilim tarafından bu şekilde açıklandı ve deneylerle gözlenerek başka bir kurama kadar sabitlendi.
Ne kadar itiraz ederseniz edin, siz de yaşamın ortaya çıkışı hakkında fikir sahibi değilsiniz. Tezleriniz kutsal kitaplara dayanıyor. Hiç biri laboratuvar kaynaklı değil. İtirazlarınız da haklı yönler vardır mutlaka. Çünkü bizim tezlerimiz de mutlak doğru değil. Bizim farkımız, bilgileri yeni bir diğeriyle değiştirebilme üstünlüğü. Yanılabilme potansiyelimiz var. Evrimcilerin çoğu şu anki mekanizmalar üzerinde sürekli tartışarak kuramı geliştirmeye çabalıyorlar. Bu çaba insanlığa yeni ufuklar açabilmek için.
Evrimin şu an itibariyle yanlışlanamayacak tek mekanizması doğal seçilimdir. Bu kuramın sadece bir yönüdür. Türler arası geçiş gibi konular fosiller bulundukça daha da netlik kazanacak. Buna eğer dogmatizm diyecekseniz birşey diyemem. Bana oldukça mantıklı geliyor. Güçlü olanın yaşama şansı fazladır. Bu sizler için de benim için de geçerlidir. Boşuna evrimcileri canavar gibi göstermeye çalışmayın.
"Bu deney ya da hiçbir deney, bu kompleks proteinlerin nasıl ortaya çıktığını açıklayamadı. Açıklayabilen deneyler varsa, benim de bunu bilmem konuyla ilgili olduğum için en doğal hakkım.."
Bu yaklaşım çok doğal bir yaklaşımdır. Bunu sormaya hakkınız var elbette. Bu konuyla ilgili olarak yine TÜBİTAK yayınlarından "HAYATIN KÖKENİ" adlı çalışmayı tavsiye edebilirim. Sadece bu eser değil birçok eser var bu konuyla ilgili olarak. Okuyun ve okumaya devam edin. Bu sorunun cevabını ben de bilmiyorum. Tek bilebildiğim 4.5 milyar yıl önce ilksel çorba adı verilen o zamanki okyanusların moleküller açısından oldukça zengin olduğu. Şimşeklerin yarattığı elektriksel gerilim bu moleküllerden bazılarını düzen oluşturmaya itmiş olabileceği.
Bu konuyla ilgili evrim sitelerinde bir çok yazı var. Bence inceleyin. Bakınız, benim bunun dışında bilmediğim bir konu hakkında yaratılıştaki hikmet veya sır dememi beklemeyin. Benim için böyle bir tespit bu işi daha da sırlı bir hale getirmekten başka bir işe yaramaz. Sizler belli bir inanca dahil eminim çok iyi kalpli insanlarsınız. Olaylara bakış açınızı inancınız belirliyorsa boşuna tartışıyoruz bence.
Bakteri kamçısı deneyindeki mutasyonlar elbette doğal ortamdakilerle aynı olmayacaktır. Burada bir sınama yapılıyor. İnsanlar tarafından yine insanların anlayabilmesi için. O yüzden insanların bu deneyden bir sonuç çıkarabilmesi için müdahale etmeleri gerekiyor. Nasıl fizik kimya yapılabilir veya hastalıklarımıza nasıl çözüm bulabilirdik?
Bu yapılan deneyde görülen o ki kamçı temel yapılarından yoksun bırakıldığında hatalı çalışıyor ama yine de çalışıyor. Bence buradan da ilahi bir sonuç çıkarılabilir.
Ayrıca yazıyı bence iyice okuyun ve yazı sonunda verilen kaynakları inceleyin. Bu kuşkucu yaklaşımınız bence çok güzel. Tespit ettiğiniz noktalar da gerçekten çok akıllıca. Bu dergiyle yazışıp deneyle ilgili daha çok bilgi isteyin.
Bir de Miller deneyine çok takıldınız. Miller deneyini bir kere yapmadı. Birkaç kez farklı şartlarda kendi kişisel beklentilerinden uzak bir yapı içinde de denedi. Sonuç. Yaşam, uygun şartlar oluştuğunda filizlenebilen bir moleküler örgütlenme.
Karmaşık yapı daha kolay işlevini kaybediyorsa başka şeyleri de sorgulamanız gerekir. İddianız herşeyin çok mükemmel tasarlandığı. Bu tasarımların hayati işlevlerini bu kadar kolay kaybedebilmesine de mutasyon deneyine yaklaştığınız gibi kuşkucu bir yaklaşımla yaklaşmayı denediniz mi? Canlılar kusur sahibi değil. Tüm canlılar ortak bir atadan geldiği için sınırlı olanaklara sahip. Doğal seçilim en eski atadan çalışmaya başlıyor. Bu özelliklere uzun süreçler içinde çevresel, iklimsel ve besinsel açıdan yeni özellikler katılıyor. Bunlar zamanla yapının vazgeçilmezi oluyor.
Tasarımı kimin veya kimlerin yaptığı bir spekülasyon olabilir ancak. Buna biçim verecek tek şey kültürel yapımızdır. Ben uzaylılarca kurulmuş yaşam gibi şeylere prim vermem. Bunlar sadece inançla sınırlı kalabilir. Bilimsel bir yaklaşım olmaz.
Faydalı mutasyonlar, tıbbın zararlıları kadar araştırdığı bir konu değil. Faydalı mutasyon nesil içinde çok uzun zaman sürecinde yayılır. Görece zararlı mutasyonlara göre az olduğu için tespiti daha zordur. Ama meyve sinekleri üzerindeki çalışmalarda bazı aşırı rüzgar alan adalarda yaşayan sineklerde rüzgara karşı direnç sağlamaları için kanat boylarındaki küçülme faydalı bir mutasyon olabilir mi?
Örneğin bazı virüslerin daha çok yayılabilmeleri için daha az zararla daha uzun süreçli zararlı etkiye neden olmaları?
Faydalı mutasyon türün hayatta kalma mekanizması içinde yer aldığı için farkedilmeyebilir. Ama eğer şu an hayattaysak faydalı bilgilerle bizi doğaya daha uyumlu hale getiren mutasyonlara çok şey borçluyuz. Dawkins düşünen bir adam. Belki de bu soru ona çok sorulduğu için böyle davranmış olabilir. Acaba hep öyle mi kaldı orada? Belki bize röportajı tam göstermiyorlardır.
Üniversiteler herkese her düşünceye açık olmalı. Ama bilimsel ve kuşkucu olmak kaydıyla. Bilime ve inanca ayrı iki saygın yer vermek kaydıyla.
Darwin, Wallace, Huxley, Mendel, Newton, Einstein hangi ulustan hangi dinden olursa olsun insanlığa çok büyük bir miras bıraktılar. Bunu görmezlikten gelmeyelim. Bizden de çok büyük bilimciler çıkmıştır ve çıkacaktır da.
Çözülemeyen sorunlar benim bilime olan güvenimi daha da sağlamlaştırıyor. Benim çözülemeyen sorunlarımın olması beni daha çok soru sormaya itiyor. Ben savunduklarımın bir gün yanlış olabileceğini biliyorum.
Ya siz?

Yazan: Taylan AYIK Tarih: September 6, 2005 10:09 PM

Sayın Taylan Ayık,

Bu tartışmanın sonsuza kadar gitmesinin bir nedenini, tartışmanın “inançsal” düzlemde yürütülüyor olması. İnanç tartışmaları, matematiksel kesinliğe (tabi, Kurt Gödel’e göre matematiksel kesinlik de bir safsatadan ibarettir) varmazlar. Ancak, her iki taraftan biri, yani evrim teorisi, israrla yaptığı çıkarımları (inançlarını; mesela, bunlardan birisi yanlışlanamayan doğal seleksiyon ve rastgele mekanizmalar) “bilimin vardığı sonuç bu” kılıfı ile örtmesi. Asıl sorun buradan kaynaklanıyor: Bilimi, kendi çıkarımlarına göre tekellerine alıp, alternatif görüşleri anlamsız metafiziksel spekülasyon muamelesi yapan, ama aslında kendisinin bu niteliğe pekala haiz olduğu bir teorinin bilim çevrelerinden daha çok, belli ideolojik hassasiyetlere sahip topluluklarca da sahiplenilmesi. Bunun derin ve kapsamlı bir analizi gerekir.
Bilime boşluk doldurmaca görevinden ziyade, “boşluk oluşturmaca” görevi onun doğası ile daha yakın düşüyor. Boşluk doldurmaca, hem teorik olarak mümkün değil (zira boşluklar dolduruldukca, doldurduğunuzu zannettiğiniz yerde daha derin boşluklar göreceksiniz) hem de “boşluk oluşturmaca”nın bilime yüklediği daha tahrik edici, daha soru işareti yüklü analizlere teşvik edici bir misyonu var. Boşluk doldurduğuna inanan bilimcinin dogmatik (her sorunun üstesinden gelici) tavrına sahip değildir boşluk oluşturan bilimcinin doğaya soru işareti ile yaklaşan zihni.
Evrimci kaynakları okumadığımı, sanırım benim size göre çok saçma ya da çok basit (!) gelen sorularımdan, yaklaşım tarzımdan ya da eleştirilerimden çıkardınız. Yoksa, beni tanımadan, hangi kaynakları ne ölçüde okuduğumu bilmeyen birinin bu çıkarıma varmasını bir anlık dil sürçmesi olarak düşünebilirim. Evet, eğer size göre, tüm bu eleştirileri yazarken, ben evrimci kaynakları okumadıysam bu büyük eksiklik. Ama, yine burada bir önceki yazımda “erdem” anlayışıma bir dokunayım. Bence daha büyük bir eksiklik varsa, o da şudur: Evrimcinin, evrim kitabı dışında gerçek görmemesi ve tüm bu okuduklarını kritize edememesi, bir nevi kuma başını gömen devekuşuna dönmesi (bu sözler geneldir, kişisel bir itham yok size karşı; siz bana dilediğiniz kadar yapabilirsiniz.). İşin gerçeğine gelirsem: Ben evrimci kaynakları, mesela sizin bana şimdiye kadar kaynak olarak verdiğiniz tüm kitapları (ve daha çoğunu) birkaç kere okudum. Tabi, bu size ne ifade eder, onu bilemem. Belki, bu sefer, ben önyargı ile okumakla itham edilebilirim.

“Bilim bu ortaya çıkışı bazı yönleriyle açıklamış bulunuyor. Çok basit deyimiyle "uygun koşulların zorunlu sonuçları ve şans" Buna çok tepki geliyor sizden biliyorum. Ama bilim deney ve gözleme dayalı konuşur. Yaşamın kökeni bilim tarafından bu şekilde açıklandı ve deneylerle gözlenerek başka bir kurama kadar sabitlendi.” diyorsunuz ve sonra haklı olara ekliyorsunuz “… bizim tezlerimiz de mutlak doğru değil.”

Bilim, deney ve gözleme dayalıdır. Bunda hemfikiriz. Ancak, bir yerde yine anlaşamadığımız nokta var, “uygun koşulların zorunlu sonuçları ve şans” ibaresini deneyle nasıl ortaya çıkardınız? Nasıl belirlediniz? Bir de, sonra “boşluk dolduran” bilim anlayışınız devreye girerek, bilimin, yaşamın kökenini bu şekilde açıkladığını ve deneyle gözlemlediğini iddia edebiliyorsunuz. Siz bir deneyin sonucunu bu şekilde ifade edebilirsiniz ama bu bilimi bağlamaz. Yani, bilim, hayatın kökenini “uygun koşulların zorunlu sonuçları ve şans” eseri olduğunu onaylamaz. Onaylaması için, yanlışlanması ve test edilmesi gerekir. Bu felsefi çıkarımı nasıl ve neye göre test edeceksiniz? Bu sadece sizin deney sonucundan yola çıkarak bu sonuca bağlandığınızı ifade eder. Yani, bir inanca.. Bu o kadar kötü değil, ben her şeye kadir bir Yüce Kudret’e inanırken, siz bu çıkarımınızla 1) her şeye kadir bir Zaman’a 2) her şeye kadir Şartlara 3) her şeye kadir Rastgeleliğe inanıyorsunuz..

Her birimizi, bu inançlarımız, -insani doğamız gereği- varlığa bakış açımızı değiştiriyor, şekillendiriyor. Doğaya bakarken bile bu inançlar, bu apriori bilgiler doğayı yorumlamamızda ve kişisel çıkarımlarımızda etkili oluyor. Yani, kimse, boş zihinle (tabula rasa) laboratuvara girmiyor. Ve kabul edelim etmeyelim, bazen deney sonuçlarını ve çoğu kere de bu sonuçlardan çıkardığımız ve kimine göre bilimsel çıkarımların şekillenmesinde, bilimcinin inançları (bilimcinin varlığa olan kişisel yaklaşımı) çok etkili oluyor. Bu, bilimi bağlamasa da..

“Evrimin şu an itibariyle yanlışlanamayacak tek mekanizması doğal seçilimdir.” İfadenizde, “tek” ibaresi küçümsetici gelmesin kimseye. Evrimin, iki temel mekanizmasında biridir, doğal seçilim. Doğal seçilim, türler arasındaki geçiş formlarında dair fosillerin bulunabilmesi ile, yanlışlanmaz. Sanırım, yanlışlanabilme postulatında bir yanlış anlaşılma var. Çok basit olarak söylemem gerekirse, doğal seçilimin olmadığı koşulları ve olmadığında ortaya çıkacak yönelimleri, “deneysel” olarak ispatladığımızda yanlışlanabilir. Oysa, doğal seçilim, Tanrı’nın Yüce Kudreti gibi dünya üzerindeki canlıları kuşatan “aşkın” bir ifadedir. Her ikisi de yanlışlanamaz.

Yazınız, Sayın A.E. ile başlamasa üstüme alınmam ama, evrimcileri canavar gibi nerede gösterdiğimi de açıklarsanız sevinirim. Yoksa, bu da yersiz bir itham olarak bu arşivde yerini koruyacaktır. Oysa, ben bir çok kaynağı okumamakla itham edildiğimi hatırlıyorum.. Her ne ise..

Hayatın kökenine dair, tüm evrimci senaryoları en ince ayrıntısına kadar biliyorum.
Yine dei okuyorum ve okumaya devam ediyorum. (Tavsiyeniz de etkili olur bundan sonra!) .. Şimşekler, prebiyotik çorbalar, ihtimaller, rastgele atomik çarpışmalar, nukleotidler, membranlar, küçük oligonükleoitid zincirleri vs. vs… Her okuduğumda kendimi “Alice Harikalar Diyarında” okumuş gibi hissederim. İkisini okudğumda da eğlenirim, hayal gücüm kuvvetlenir ve çoğu yerde gülümserim. İkisinde de irreel bir dünya hakimdir. Hayır, çok gerçekci diyenleri, bu ortamı nasıl oluşturup nasıl deneye tabi tuttuklarını daha önce anlatmıştım.

Sizden, yaratılışı ya da tasarımı benimsemenizi beklemiyorum. Bu sizin tercihinizdir. Ama, yaratılışta gördüğünüz “sırlar”, “efsunlar” ve “isimlendirilemeyen kuvvetler” pekala bu moleküler evrim senaryolarında bol bol kullanılır.

“insanların bir deneyden sonuç çıkarabilmesi için müdahale etmeleri gerekiyor.” dedikten sonra, peki bu deneyden sonra nasıl müdahale edilmeyen, rastgele mekanizmalara ait ve bol şans içeren (!) süreçlere dair çıkarımlarda bulunabiliyoruz? (defalarca sordum, kusura bakmayın) Fizik kimya yaptığımız ve hastalıklara sonuç aldığımız deneyleri tartışmıyoruz ki burada..! Moleküler evrimi açıklamaya çalışan deneyleri tartışıyoruz. İkisinin farkı çok açık..

Miller deneyine “takmamın” nedeni, bu deneyin moleküler evrimi hala anlatan en temel deney olmasından kaynaklanıyor. Miller, deneyini (Hocası Harold Urey ile birlikte) defalarca yaptı ama aynı düzenekle.. Bütün düzeneklerinde “cold trap” kısmı vardı. “Cold trap” mekanizması amino asitleri oluştukları anda ortamdan izole etmeye yaramak için “tasarlanmıştı”.. Çünkü, deney için oluşturulan ortam, çok hassas yapıdaki aminoasitleri parçalayacaktı. Oysa, 4,5 milyar yıl önce bu tip bilinçli düzenek yoktu. “Cold trap”sız deneylerde tek bir aminoasit elde edilememiştir. Sadece bu değil, Miller deneyinin sorunu: Atmosferde bulunması gereken gazlardan bazıları (azot ve CO2) yok, bulunmaması gerekenler ( metan ve amonyak) var. ( Stanley Miller, Molecular Evolution of Life: Current Status of the Prebiotic Synthesis of Small Molecules, 1986, s. 7)
Amino asitlerin oluştuğu öne sürülen dönemde, atmosferde amino asitlerin tümünü parçalayacak yoğunlukta oksijen bulunmasıydı. Miller'ın gözardı ettiği bu gerçek, yaşları 3.5 milyar yıl olarak hesaplanan taşlardaki okside olmuş demir ve uranyum birikintileriyle anlaşıldı.

Faydalı mutasyon olarak verdiğiniz örnekler, türün türsel değişimini etkileyecek bilgiler eklemez genetik materyale. Küçük birikimler “zamanla” bunu yapar diyorsanız, bu tip mutasyonları türsel değişime nasıl yol açtığını ancak yine denenemez bir senaryo ile anlatmak durumundasınız.

Son sorunuza gelince: Sizinle mutabık olmayacak bir bilimci göremem. Ama teoride. Uygulamada yapılanlar ise çok farklı. Teori de, herkes yanılabileceğini düşünür. Ortada bir “kemik” olunca, dövüş başlar. (Mevlana, arkadaşlarıyla yürürken, iki köpek yavrusuna rastgelir. İkisi de sarmaş dolaş oynaşmaktadırlar. Mevlanın bir arkadaşı der ki: “ah ne güzel, insanlar da böyle olsa!!” .. Mevlana arkadaşına döner ve der ki: “Aralarına bir kemik at, gör hallerini.”) Bu “kemik” ne olsa gerek? Bilimin sağladığı güç, iktidar ve menfaatler mi acaba?

Saygılarımla,

Yazan: A.E. Tarih: September 7, 2005 1:43 AM

Sayın A.E.,

Gerçekten tam da açıkoturumluk bir süreç yaşıyoruz. Gerçekten kuşkucu yaklaşımlarınız mükemmel. Ben de aynı sizin gibi düşünüyorum olaylara yaklaşırken. Belki de bazı noktalarda buluşuyoruz. Bu tip tartışmalar şu an dünyanın her yerinde sürüyor. Sonuç ne olur bilmiyorum. Ben beylik laflar etmemeye özen gösteriyorum. Eğer yanlış ve kırıcı bir kelime kullandıysam sizlerden özür dilerim. Sayın Akyol'a ilk gönderdiğim yazı gerçekten de çok kırıcı oldu. Ben de çok üzüldüm sonradan.
Her neyse tartışmalarımızı burada noktalandıralım bence. Hemen kaynaklara dönelim ve okumaya araştırmaya devam edelim derim. Çünkü bu konuyla sadece sıradan bir vatandaş düzeyinde ilgiliyim. Dünyaya bakış açımı inancımla değil aklımla ve somut olanla sürdürmeye devam edeceğim.
Teşekkürler

Yazan: Taylan Ayık Tarih: September 7, 2005 10:08 PM

Sayın A.E.,

Miller deneyi ile ilgili aşağıdaki yazı sanırım bilgilendirici ve yanılgıları giderici olur diye düşünüyorum.

Chicago Universitesinde, Harold Urey'in ogrencisi Stanley Miller 1953'te dunyayi yerinden sarsan unlu deneyini gerceklestirdi (26). Urey'in varsayimina uyan (metan, amonyak, hidrojen ve su) gaz kosullarinda, 150-200 bin voltluk akimi gazlarin bulundugu ozel aparattaki karisimdan gecirdi, sonuc cok sasirticiydi pek cok temel organik madde bu enerjinin verdigi etki sonucunda gazlari bir reaksiyonla birlestirmis, Glisin, Alanin, Aspartik asit, Glutamik asit (bu dordu temel amino asitler), Formik asit, Asetik asit, Propionik asit, Ure, laktik asit, ve diger yag asitlerini olusturmustu (26, 27). Deney Pavlovskaia ve Peynskii tarafindan Rusya'da; Heyns, Walter, Meyer tarafindan Almanya'da; Abelson tarafindan ABD'de, cok farkli bilesikler ve gaz ortamlarinda tekrarlandi; oksidasyonun engellendigi ve metan, amonyak ve su buharinin oldugu kosullarda hep amino asitler ve organik maddeler olustu (28); Gabel ve Ponnamperuma, cok farkli enerji ortamlarinda (isi, radyasyon, lineer akseleratorden cikan parcaciklar, mikrodalgalar vb) benzer sonuclar buldular, ayrica bazi seker molekullerini de primordial ortamda sentezlemeyi basardilar (28). Genetik materyeli tasiyan DNA ve RNA'nin temel taslari olan nukleik asitlerin bazilari da ilk atmosfer sartlarinin farkli bicimlerde ele alindigi kosullarda kimyasal olarak sentezlendi ve nukleik asitlerin temel yapi taslarinin primordial ortamda yeterli temel madde ve enerji sonucunda kendiliginden olusabilecegi gosterildi (9, 11, 12, 13, 14, 28, 29, 30).

Yaratiliscilar, ilk dunya kosullarinda amonyak olmadigini, Miller'in ise soguk tuzak denilen bir yontemle amino asitleri elde ettigini, Miller'in kosullarinin bilincli olarak cok yapay hazirlandigini ve sonuclarin bilimsel bir sahtekarlik oldugunu soylemektedirler. Oncelikle Miller'in duzenegi tabii ki yapaydir; ama biyokimya'da yapay olmayan kosullarda kontrollu deney yapilamaz ki; soguk tuzak denilen ve reaksiyon urunlerini sogutan bir duzenek kullanilmis olabilir; ama doga'da bunun bir benzerinin var olmadigini soylemek, ustelik de 3.5-4.5 milyar yil oncesinde gelisen olaylardan cok emin ifadelerle bahsetmek ancak, Yaratiliscilar gibi bilimi ayaklar altina alan, cikaracaklari sonuclara onceden fikse olmus insanlarda gorulebilen bir dusunce hatasidir. Ornegin okyanuslarin tabanlarindaki sicak su kaynaklarinin birden soguyarak okyanusa karismasi bahsedilen "soguk tuzagi" dogal kosullarda olusturabilir; dogadaki bugun tahmin edilemeyen pek cok yapi bunu meydana getirebilir. Nitekim, sadece sicak su kaynaklarinda mevcut bu isinin bile sig okyanus sahillerinde suda cozunmus amonyum (NH4), metan (CH4), karbon dioksiti (CO2) (veya su yuzeyindeki atmosferdeki gazlari da katarak) reaksiyona sokabilecegini gosterir. Organik maddelerin ve ilk yasamin denizlerdeki, gollerdeki, volkanik ortamlardaki sicak su kaynaklarinin bulundugu yerde olustugu konusunda pek cok fikir de ortaya surulmustur (12, 21, 30 ).

Ortamda amonyakin cok az olmasi kosullarini Miller tekrar irdelemistir (21). Primordial kosullarda, atmosferin redukleyici (elektron kazandirma) ozellikte oldugu dusunulmektedir, ama kesinlesmis bir bulgu yoktur. Atmosferde varolan amonyak'in bir kisminin amonyum (NH4 ) iyonu olarak okyanuslarda cozunecegi bilinmektedir (29); atmosferde cok az miktarda amonyak olmasi kosullarinda bile, su ortamlarinda ya da sicak su kaynaklarinin oldugu, okyanusun sig ve atmosferle bulustugu sahillerde amonyum iyonu, atmosferde cok az miktarda bulunan amonyak, metan gazi ve karbon dioksitle reaksiyona girecek ve organik bilesikleri olusturacaktir (21) . Miller, eser miktarda amonyakin bulundugu ortamlarda yaptigi deneylerde bile organik maddelerin ve amino asitlerin sentezlenebildigini gormustur (21).

Yazan: M.T. Tarih: September 7, 2005 11:09 PM

Sayın M.T.,

Aktardığınız yazı için teşekkür ederim. Yazının, -siz belirtmeyi unutmuşsunuz- Ümit Sayın'a ait olduğunu belirtmeliyim. Miller deneyinin hızlı bir özeti ve yaratılışcı görüşten bu deneye gelen itirazların cevaplandırılmaya çalışıldığı bir yazı olmuş.

En çok ilgimi çeken ifadelerden biri de şu:

"ustelik de 3.5-4.5 milyar yil oncesinde gelisen olaylardan cok emin ifadelerle bahsetmek ancak, Yaratiliscilar gibi bilimi ayaklar altina alan, cikaracaklari sonuclara onceden fikse olmus insanlarda gorulebilen bir dusunce hatasidir. "

Oysa, burada çuvaldızı kendilerine batırmaları gerekir evrimcilerin. Çok emin ifadelerle konuşanlar hatta bir deneyle milyarlarca yıl önce oluşan olayları labartuvar ortamında gerçekleştirdiklerini iddia edenler de onlardır. Sanırım bu iddiada ki "yaratılışçılar" kısmını rahatlıkla "evrimci"ler olarak değiştirebiliriz.

Soğuk tuzağı doğal şartlarda arayan evrimciler, "okyanus tabanlarındaki sıcak du kaynaklarının birden soğuması" örneğini verirler. Bu onların temennisinden öteye gidemez. Tabi, kesin yargıları yoktur, olamaz da.. Olabilir derler. Oysa, olabilir ifadesi ile deneye eklemlenen soğuk tuzak bölümünü çıkardığınızda sonucun ne olacağını pekala onlarda bilirler.

Amonyak ile ilgili açıklamalar da -yazıda da belirtildiği gibi- kesin bulgulara dayanmıyor.

Tüm bu anlatılanlar, aminoasitleri (aa) oluşturabilmek için. aa'lar oluştu diyelim, acaba herşey halloluyor mu? Bundan sonrası da, buraya gelene kadar, "olabilir"li ifadelerle dolu..

Saygılarımla,

Yazan: A.E. Tarih: September 8, 2005 2:27 PM

Değerli Katılımcılar
Yaratılışcılar ve Evrimciler arasındaki dialoglar genelde iki ana etmende kilitlenmekte.1.yaratılışcılar herşeye Kadir(omnipotent) bir tasarımcının varlığının tıpkı tac mahali(canlı herhan gibi canlı bir yapı) dışardan gören birinin hayranlığıyla izlendiğini,ve sarayın içine girildiğinde(Moleküler seviye) ihtişam ve tasarım karşısında,aklına iki cevabı olabilecek bir soru geldiğini söylemekteler:bu yapı nasıl oluştu?olasılık evreninde bu yapının oluşmasının her tuğlanın zamanla giderek organize bir biçimde kollektif yapılar halinde birleşerek yapının her bir parçasını doğrusal zaman içersinde bütünü tamamlayacak şekilde tamamen yönlendirilmemiş ve müdahale edilmemiş biçimde oluştuğunun kabulü olan etken oluşum yada
bu yapının malzemelerinin yine daha kısa zaman diliminde bir bilinç tarafından derlenerek organizasyonun sağlandığı,müdahalelerin yapının her aşamasında onu var olan şekliyle oluşturmak için bir plana(DNA)göre yapılandırıldığı idda eden bir edilgen oluşum.Sanırım plan yani DNA konusunda kimsenin bir şüphesi yok fakat evrimciler bu planın tamamen inorganik yapıların silikon yapılardan kendilerinin bilinçsizce kopyalayarak( kümülatif)birikimli deneme yanılmalarla organik yapıya dönüştüğünü savunmaktalar oysaki Yaratılışcılar böyle bir oluşumun müdahale ve kontrol gerektirdiğini düşünmekteler.Bilimsel gerçek şudur ki bilgi Dünyamız koşullarında insanların kullandığı manada birikimlidir.Cd den BD-rom gelen süreçte bunun en güncel örneğidir diyebiliriz.Oysaki Bİlginin kullanılması ile bilginin varoluşu arasındaki ince farkı görmek gerekli sanırım.Newton yer çekimini bulduğunda kanun Dünya var olduğundan beri aynıydı sadece biz yeni farkına varabildik Elmanın kafamıza düşmesiyle.Şimdi ben bir Akıllı taasarımcı olarak şunu soruyorum Dünyadaki tüm çevresel faktörler(bizi mutasyona zorlayan yada adaptasyona) acaba Dünyanın kosmasdaki yeriyle doğudan alakalı değilmi?İnsani ilkeler(Antropic Principles) bizi esas olarak biz yapan değerler değil midir ?yada evrimi doğal seçime zorlayan ?Detaylı incelendiğinde tüm bildiğimiz doğasal kanunların sanki sırf bizim var olmamız için ayarlandığını(edilgen) bunun karbonun yapısından Van Hallen kuşaklarına kadar olan macerasında görürüsünüz(Evrime iman ayrı teoriyi rasyonel savunmak ayrıdır ne yazık ki)Bu nedenle yaratılışcıların söylemi daha rasyoneldir yani edilgen yapı.2.olarak Akıllı tasarım,Evrimin en yumuşak karnı olarak A,b,c doğrusal yada sıçramalı aşamalarını görmekte.Michale Behe bunun daha Moleküler seviyede oluşmayacağını kanıtladı(bakınız flagella.irreducible complexity)Osa ki Evrim taraftarları bu gelişim kademelerinin Mutasyon ve Doğal seçilim adlı mekanizmalarca(Tamamen yönlendirilmemiş ve bilinçsiz) yapıldığını savunmakta.Burada amacım bunları tekrarlayarak şunu göstermek Evrimciler bu mekanizmaları var kabul ederek yeterli zaman içinde herşeyi mümkün kılan bir durumu savunuyor.Bu durumda zamanda aslında Evrimciler için her şeye kadir bir etken yaratıcı haline geliyor.Kendi varlığını bile Büyük Patlamaya borçlu olan zaman,nasıl oluyorda kendi başlangıçını bile oluşturamıyorken varlığı Labaratuvar(kontrollü bir ortam) koşullarında bile %99.9 işlevsiz ve sakat canlılar oluşturan mutasyon mekanizmasıyla bunun oluştuğuna inanmak ve savunmak kusura bakmayın ama George Lucas'ın bile hayal dünyasını zorlayan Tolkien'in kini bile geçen bir söylemden öteye gitmemektir.Belki de biz Akıllı Tasarımcılar Hakikaten görmek istediğimizi görüyorsak bile Evrimciler hayal ettiklerini görmekteler.Nihayetinde asıl olan,Kambriyen devri yada Pleistosen devrinde olanlardan çok bugün bizim teknolojimizle neyi kavrayabildiğmizdir.Darwin'nin elinde Elektron mikroskobu olsaydı acaba ömrünün 7 yılını bir türü incelemek için harcarmıydı?yada buna gerek kalırmıydı?

Yazan: Mustafa Ajlan Abudak Tarih: September 8, 2005 4:12 PM

Merhaba Sayın Katılımcılar,

Yaratılış ısrarla ancak zihinsel ve kültürel şartlanmışlıkla hayali bir bilinç veya zeka peşinde koşadursun her kültürden ve ulustan evrimciler tek bir ortak noktada buluşup tasarımcıya gerek duymadan araştırma yapmaya eski kuramlarını yenileriyle değiştirmeye devam ediyor. Yaratılışçıların zeka spekülasyonları bile bölgesel farklılıklar gösteriyor.

Buyrun kaynaklar ne diyor bakalım:

ÇEKİRDEK ZARININ EVRİMİ
Hücrenin beyni sayılan çekirdeğin, geçmişte fosil bırakmadığı için , nasıl oluştuğunu açıklamak oldukça zordur.Büyük bir olasılıkla DNA taşıyan ilkin bir hücrenin, DNA taşımayan daha büyük bir hücreye girmesiyle meydana gelmiştir.Çekirdeğin yaklaşık iki buçuk ila üç milyar yıl önce ortaya çıktığı var sayılmaktadır.Mitozun ortaya çıkması da yaklaşık bir milyar yıl önce olmuştur

KAMÇI VE SİLLERİN EVRİMİ
Bu değişiklikte bir kısım ardıbeslek hücre, klorofil taşıyan hücreleri tutsak edip onlardan geçinmeye başlarken , bir kısmı da avcılıkla geçinmeye başlamıştı. Uygun ışık ararken değişik hücresel hareketlerle yer değiştirebilen pigmentli hücreleri ( özellikle yılankavi hareketlerle ) avlayabilmek için ardıbeslek yaşayan hücrelerin de hareket organellerini kazanma zorunluluğu ortaya çıkmıştır.Başlangıçta, daha önce birikmiş hareketsiz depo maddelerini yerken hareket organellerine gereksinmesi yoktu ; hücre zarı hareketleri yeterliydi. Son durumda ise gerçek bir av-avcı ilişkisi ortaya çıkmıştı.

Kamçı da bulunduğu hücrelerde kademe kademe gelişmemiş, dışarıdan hazır alınmıştır.Öyleki, bugün Spirochaeta olarak bilinen, çekirdeksiz, küçük, tirbişon şeklindeki bakteriler, dönerek ve yılankavi kıvrılarak ileriye doğru hareket eder.Bu bakterilerin enine kesitleri incelendiği zaman,yapılarının bugün kü sillere çok benzediği, onlar gibi çevrede boyuna dokuz fibril taşıdığı görülür.Bu şekildeki bir bakteri, bir rastlantı sonucu böyle bir hareketsiz hücrenin üzerine yapışırsa, bu birlikten her ikisi de yararlanır.Bakteri, büyük hücreye hareket yeteneği verir; büyük hücrede bakteriyi yenmekten kurtarır ve aldığı besinlerden yararlanmasını sağlar.Bu simbiyozis, bir zaman sonra, birbirlerinden ayrılamayacak kadar gelişir.Bununla beraber kamçılar kendi otonom hareketlerini hala sürdürürler.

ENERJI ELDE EDILME YONTEMLERININ VE MITOKONTRILERIN OLUSUMU
(Oksijenli Solunuma geçiş )
İlk oluşan canlı moleküller enerji kaynağı olarak ortamda bulunan fosforik asiti ve belki kısa dalgalı bazı güneş ışınlarını kullanmışlardır.

ANORGANİK MADDELERDEN ENERJİ ELDE EDİLMESİ:
Ham maddeler bittikten sonra ilkin hücrelerin birkısmı fotosentez yapma yetenegini kazanırken , bir kısmı da hatta bir hücreliler enejilerini, demiri , kükürtü,Nitratı ...vs. ortamda zenginleşmeye başlayan Oksijenle Oksitlemek suretiyle elde etmeyi başarmışlardır.Bunlara Fe,S,Ni..vs Bakteriler denir.

Oksijen ortaya çıkmadan önce ortamda bulunan organik moleküller özellikle Glikoz ve benzerleri ilkin hücreler tarafında mayalanmayla parçalanarak bir miktar enerjiye dönüştürülüyordu.Bu yıkımın en genel şekli hemen tüm hücrelerde stoplazma içinde meydana gelen yaklaşık on tepkimeli kademeli Glikozdur.Bu stoplazmanın en ilkel enerji kazanma ortamı olarak zamanımıza kadar geldiğini gösterir.Yani stoplazma ilkel yapısını kısmen korumuştur.Glikozun son ürünü Laktik asittir.Başlangıçta ortamda oksijen olmadığı için yıkılma bu kademeden ileriye götürülemez ve Laktik asit atık madde olarak dışarıya atılır.Bu evreye kadar olan parçalanmalar mayalanmanın (fermantasyonun) ilk evrelerine çok benzerlik gösterir.Bugün bu yolla oksijenle enerjilerini kazanan hücrelerin tepkimelerindeki ilk kademelerde (Glikoliz) keza bazı bakterilerde ve mayalarda hala oksijen kullanılmadan enerji elde edilmektedir.Glikozda şeker içindeki enerjinin ancak 1/12 si kullanılır.

Bu evreye kadar gelmiş ilkel hücrelerin bir kısmı, serbest oksijen oluşmadan önce bir kademe evrimsel gelişme daha yaparak mayaları meydana getirmiştir.Nitekim bu kademede bir miktar enerji daha elde edilerek Laktik Asit, Etilalkole (=ispirtoya) dönüştürülür ve ayrıca Karbondioksit çıkartılır.Enerjinin büyük bir kısmı dışarıya atılan alkolde kalır.Alkol ortalama %12’ye yükselince zehir etkisi yaparak kendisini meydana getiren hücreleri öldürür.Çevrede besin olduğu sürece bu yöntemle enerji elde edilmesi başarıyla yürütülebilir.

MİTOKONTRİLERİN OLUŞUMU
Oksijenli Solunuma Geçiş
Hammadde bitmiş su karbondioksit ve tuzlardan güneş ışığının etkisi altında kendi besin maddesini yapan klorofilli hücreler ortaya çıkmaya başlamıştır.Bu gelişmenin sonucu, canlıların o güne kadar karşılaşmadığı , canlılar için zehir etkisi olan serbest oksijen bir çeşit artık madde olarak ortama atılmaya başlamıştır.Oksijen ortamda bulunan biyomerleri ve polimerleri oksitleyerek yok ediyordu.Eğer oksijenden koruma mekanizması ortaya çıkmasaydı bir daha canlılık oluşmamak üzere tümüyle yok olacaktı.Çünki ortamdaki polimerler bitiş yenilerinin meydana gelmesi de önlenmişti.

Işte bu aşamada bakteri benzeri ilkin hücrelerden bazıları belkide tüm dünyada yalnız birtanesi oksijene karşı korumayı sağlayan enzim sistemine (sistemlerini) geliştirmiş; hatta onu metabolizmasının bir parçası olarak kullanmaya başlamıştır.Bu hücre ve onun dölleri onun tartışmasız bir üstünlük kurarken diğerleri bu doğal seçilimin sonucu tamamen yok olmuştu.Tahminen birkaç yüzbin sene içerisinde bu yeni formlar tüm dünyada hakim duruma gelmişti.Çünki sadece Laktik asite kadar (Bir kademe daha gelişme gösterenler etil alkole kadar) parçalanarak enerjisi alınmış (sadece 2 ATP) son ürünler bu yeni sistemde oksitlenerek SU ve Karbondioksite kadar parçalanıyor ve böylece çok büyük miktarlarda (36 ATP) enerji elde ediliyordu.Bu yeni özellik kazanmış bireyler çok büyük besin kaynaklarıyla karşılaşmıştı.Çünki o güne kadar Laktik asiti daha ileri kademelerde parçalayan herhangi bir canlı oluşmamıştı.Gerçek ‘solunum’ deyimi bu aşamadan sonra kullanılmalıdır.Bazı yontemlerle Nitrit, Nitrat, Sülfür, Demir, Mangan, ...vs. ‘den oksijenli ve oksijensiz (mayalar) enerji elde eden formlar hariç diğer tüm canlılar kamçılılardan insana kadar bu yeni gelişen hücrenin torunlarıdır.

Bu yeni özelliği kazanan hücreler bugünki hücrelerde ; hücrenin enerji gereksinmesine göre belirli sayıda bulunan küçük oval şeklini işlevine göre değiştirebilen, yüzey ve enzim tepkimelerini yürüten; kendine özgü DNA taşıyan hücreden bağımsız olarak çoğalabilen; içi Lamel ya da tüp şeklindeki yapılarla bölünmüş Mitokontrilerdir.Bugün oksijenli solunum yapan bakterilerin yapısı hemen hemen mitokontrilerin yapısını andırır.Mitokontrilerin zarı , bakterilerin zarına benzer ve bu zarla tepkimeleri benzer şekilde yürütürler.DNA ‘ları bakterilerde olduğu gibi çember şeklindedir.

Oksijenli metabolizmaların bir kısmı olarak kullanılabilen bakteri benzeri bu hücreler büyük bir olasılıkla daha büyük yapılı hücreler tarafından yutularak ya da herhangi bir şekilde hücre içine alınarak ortak yaşamaya başlamıştır.Hücre stoplazma içerisinde (Bu günde hemen hemen tüm canlılarda olduğu gibi) oksijen kullanılmadan parçalanan maddeler (çoğunluk laktik asite kadar) bakteri benzeri hücreler yani ilkel mitokontriler tarafından alınarak oksijen kullanılmak suretiyle Karbondiokside ve suya kadar parçalanıyor; bu arada meydana gelen ATP’nin hepsi ( molekül başına net 36 ATP) kullanılmadığı için bir kısım artık maddeye ya da ara ürün olarak ortalama, yani hücrestoplazmasına veriliyordu.Bu maddeler yani ATP büyük hücrelerinin enerji gereksinmesini karşılıyordu.Bu ilişki bir zaman sonra tam bir simbiyozise dönüştü ve birbirlerine bağımlı olmadan serbert yaşama yeteneklerini yitirdiler.Daha sonra ki tüm gelişmeler, bu simbiyont mitokontrilerin gereksinme duydukları oksijene mitokontrilere en iyi şekilde ileten sistemlerin gelişmesi yönünde oldu.

Bu arada laktik asiti bir miktar daha işleyerek enerji elde eden hücrelerin (alkol meydana getiren maya hücrelerini düşünün) bazıları, oksijenli ortama daha değişik bir şekilde uyum yaparak sirke bakterilerini meydana getirmiştir.Bunlar, oksijen kullanmak suretiyle alkolü son ürünlerden , asetik asiti (=sirkeyi) elde ederler ve bir miktar daha enerji kazanırlar.Bu nedenle alkol (örneğin şarap) oksijenin giremediği kapalı kaplarda elde edilir; fakat açık bir ortamda belirli bir süre bırakılsa, sirke bakterileri faaliyete geçeceği için sirkeleşme ortaya çıkar.

Yalnız burada henüz çözümlenemeyen bir sorun vardır.Mitokontriler bu parçalanmaları gerçekleştirirlerken belirli sayıda enzim kullanırlar.Bu enzimlerin bir tanesinin eksikliği tüm sistemin durmasına neden olur.Ayrıca oksijenli enerji kazanımı kademe kademe gelişerek bir sistem olarak da görünmemektedir.eksik sistemler elemine edilecektir.Tümü ancak bir işlev sistemi oluşturur.Bu nedenle buraya kadar ilke olarak savunduğumuz kademe kademe gelişme yerine ister istemez çok az bir olasılık da olsa , mitokontrilerin oksijenli tepkimelerini yürütecek tüm enzimlerinin (Kreps enzimleri) bir defada, bir rastlantı sonucu bir hücreye girdiğini ya da bir defada o hücre içinde oluştuğunu kabul etmek zorundayız.Çünki oksijeni tam olarakkullanamayan, yani ara kademede kalan tüm sistemler oksijenle temasa gelince yok olacaktı.Bu nedenle oksijeni sonuna kadar kullanabilen sistemlerin bir defada gelişmesi zorunludur.

SONUÇ ;
Bu yaklaşımların tümü, canlıların, kendi dünyamız üzerinde oluştuğunu kesinlikle belirtmektedir.Evrende bulunabilecek bir çok uyduda (bugüne kadar güneş sisteminin dışında, uydusu olan tekbir yıldız saptanmıştır) aynı koşulların olabileceği ve oralarda da yaşamın oluşabileceği düşünülebilir.Hatta birçoğunda bizim yaşam biçimimize uygun hayatın olabileceği genel bir kanıdır.Fakat onların gelişmişliği konusunda zaman konusunda büyük farkların olacağı kesindir.Insandan daha gelişmiş bir varlık iki koşulda olabilir.Birincisi zaman bakımından bizden çok daha önce meydana gelmiştir; dolayısıyla gelişmesi için bizden daha fazla zaman bulmuştur.İkinci koşul ise büyük bir olasılıkla florla solunum yapan canlıların oluşmasıdır.Biz oksijenle solunum yaptığımıza göre, evrendeki en aktif ikinci maddeyi oksitleyici olarak kullanıyoruz demektir.Flor daha aktif bir oksitleyici olduğundan, floru kullananların metabolizması, oksijenle soluyanlardan daha etkili olacaktır; bu da onları daha gelişmiş yapacaktır.Fakat şimdiye kadar florlu atmosfere sahip bir gök cismi saptanmamıştır.O halde bizden daha gelişmiş canlı, bugünkü bilgilerimizin ışığı altında, yalnız zaman bakımından olur.

Diğer gök cisimlerinde bulunabilecek canlıların genetik kodu, uzak bir olasılıkla da olsa, karbon, hidrojen, oksijen ve azottan başka bir maddeyle de oluşmuş olabilir.

Yukarıda anlatılmaya çalışılan tüm olaylar şöyle sıralanabilir;
1. Çevrenin fiziksel etkisiyle organikmaddeler oluşmuştur,
2. İç düzenlemeler ile daha komplex (karmaşık) maddeler, dolayısıyla çekirdek asitleri ve enzimler; sonunda kendi kendine çoğalabilen serbest gen sistemleri ortaya çıkmıştır,
3. Bu serbest genler birbirlerine eklenerek ya da mutasyona uğrayarak bugünkü bakterilere, belki viruslere benzer adrıbeslek (kendi besinini yapamayan) canlıları yapmıştır,
4. Mutasyonların birikmesiyle adrıbeslek canlılardan kendibeslek (kendi besinini kendisi yapabilen) canlılar oluşmuştur.Bu yaklaşımın çeşitli kısımları deneysel olarak kanıtlanmakla beraber, birçok kısmı hala tartışmaya açıktır.

Ben bu tip yazıları okuduktan sonra en büyük tasarımcının doğanın kendisi olduğunu görüyorum. Üstün bir zekaysa doğa bunu fazlasıyla hallediyor. Ama elindeki sınırlı olanaklarla.
Bu tezler yaratılışçıları tasarımcıyı bulmada bir adım daha ileri götürebilir belki. Bunun için bile bir bilimsel çabanız var mı acaba?
Belki tanrıyı algılama çabası yeni bir kullanışlı bilimsel teori geliştirmenizi sağlayabilir. Önemli olan araştırma, deney ve gözlem...Haydi tasarımcılar laboratuvarlara...

Saygılar

Yazan: M.T. Tarih: September 10, 2005 12:36 AM

Sayın M.T.,

Herhangi yazılı ya da sözlü bir ortamda birebir aktarma yaparken, "bilimsel" tavırlardan biri de bu aktarmanın kaynağını belirtmektir. Bir önceki yazıda da bunu yapmadınız, belki unutmuş olabilirsiniz diyerek ben ekledim. Ama bu sefer, Ali DEMİRSOY'un "Yaşamın Temel Kuralları" adlı kitabının Cilt I Sayfa 572'de geçen ifadeleri buraya birebir kopyalamışsınız. Elbette kopyalamakta hiçbir sorun yok, ancak "bilimsellikten" bahsederken, kaynak vermemek de kendi içerisinde çelişiyor.

Tüm bu anlatılanları uzatmamız, ayrıtılara boğmamız o kadar mümkün ki.. Hatta, bu yazıları ya da antitezlerini birebir kopyalarsak, burası bir kişinin içerisinden çıkamayacağı kadar "boğucu" olabilir.

Ali Demirsoy'un anlattılarına gelirsek: Başından beri söylediğim evrimci mantığı açıklıyor. Neydi o?

Evrimci, oluşan (yaratılan ya da tasarımlanan) üzerinde deneyler düzenleyerek -daha önceki apriori bilgisine dayanarak- bunların nasıl oluştuğunu ya da oluşabileceğine dair yargılara varır. Bu yargıları, oluşmakta olan üzerinde denemesi pratik olarak imkansızdır. Bunun farkında olan evrimci, kendisi için fantastik sayılacak bazı "dünyevi tanrısal kudret"te kelime oyunlarına kaçar. Bunlar, uzun zaman, doğal seleksiyon ve rastgelelik'tir. Bu üç kavramın, bilimsel bazda, denenebilmesi, test edilebilmesi ve yanlışlanması İMKANSIZdır. Çünkü, bu üç kavram, teorideki boşlukları doldurucu niteliktedir. Başı sıkışan evrimci bu üç kavrama sarılır.

Bir an, herşeyin evrimcilerin anlattığı (dikkat: yorumladığı gibi değil..!) gibi geliştiğini ve tüm deneylerin onların tezlerini doğruladığını düşünelim. Bu neyi kanıtlar? Tüm bu olanların tesadüfen olduğunu ya da bu olanlara Tanrısal bir müdahalenin olmadığını mı kanıtlar? Hayır, hiçbirisini kanıtlayamaz.. Bu deneyler ya da çıkarımlar üzerinde yapılan tüm yorumlar, felsefidir, bilimi bağlamaz.

Akıllı tasarım ise, bu dogmatik yorum anlayışını parçaladığı için önemli. Çünkü evrimci zihniyet kendi yorumlarından yola çıkarak bir bilim paradigması inşa etmeye çalıştı. Thomas Kuhn'un paradigma değişimlerindeki krizleri iyi okuyanlar, evrimci bilimcilerin "akıllı tasarım"dan neden bu kadar rahatsız olduğunu çok daha net göreceklerdir.

Akıllı tasarımcılar, felsefi yorumlardan münezzeh mi? Elbette hayır. Ama, burada önemli olan, evrimcilerin, bilimi yorumlarıyla tekellerine aldıkları çağın bittiğine dair önemli bir işaret taşının varlığıdır. Yani, akıllı tasarım, oluşumun ya da yaratılışın, farklı bir biçimde yorumlanabileceğine dair alternatif bir bakış açısı, disiplin ve paradigmadır. Eğer akıllı tasarımcılar da, evrimciler gibi yaptıkları yorumların bilimi nihai anlamda bağladığını öne sürecek olurlarsa, eleştirdikleri evrimci dogmatik zihniyetin hastalığına yakalanırlar. ve bu da o paradigmanın içten içe çürümesi ve iflası anlamına gelir.

Saygılarımla,

Yazan: A.E. Tarih: September 10, 2005 12:09 PM

evet konu ALLAH'a iman eden insanlarla,ALLAH'ın varlığını kendince geçerli sebeplerle kabul etmeyenler arasında güzel bir şekilde ilerliyor gibi inşallah böyledir. Acaba ölümden sonrasını nasıl açıklayabiliyorlar;ölüp gidioruz diyebilecek kadar basit mi hayat insanlar bu kadar sıradan mı ki Rabbimiz bizi mükemmel yaratabilmek için bunca uğraşmış?

Yazan: Birnur Tarih: September 10, 2005 5:40 PM

Akıllı tasarım ise, bu dogmatik yorum anlayışını parçaladığı için önemli. Çünkü evrimci zihniyet kendi yorumlarından yola çıkarak bir bilim paradigması inşa etmeye çalıştı.

Bu aynen akıllı tasarımcılar için de sözkonusudur. Canlılardaki karmaşık yapıları inandıkları kutsal değerlerle bütünleştirebilmek için yeni bir bilim inşası başladı.
Varolan bilimsel çevirilerin sonuna "İşte tüm bu karmaşıklık yüce allahın eseridir" diye bir eklenti bilimsel çalışmaları kendine göre yorumlama olmuyor mu? Hem de hiç birşey katmadan. Evrimcilerin kuramı eleştirdikleri cümleleri son kısımlarını atarak yayınlamak da cabası.
Akıllı tasarım rahatsızlık vericidir çünkü yanlışlanamayan öngörüler içerir. Birşeyin yanlışlanamaması deney ve gözlemin sonunu getirir. Deney ve gözlem olmazsa yeni gelişecek bir hastalık türü yokedebilir. Bu da sanırım ilahi takdir olacaktır.
Akıllı tasarım rahatsızlık vericidir çünkü, bir doğaüstü güç tutkusuyla sadece insanların kendi öznel deneyimlerini bağlar. Nesnel bir sonucu yoktur. Sadece hayran olur o kadar.
Kaynakları iyi takip ettiğiniz görülüyor. Ben zaten bu yazıların kendime ait olduğunu söylemedim. Alıntı olduğunu ifade ettim. Evrimci kaynakları çocuk romanı okur gibi okumak bilime nasıl baktığınızı gösteriyor.
Bilimadamı bilimadamı olurken boğulmayı göze almıştır. Alnından akan teri, uykusuz geceleriyle bilimadamı bir emekçidir. Hayallerini ve duygularını laboratuvar dışında bırakmak durumundadır.
Evrimci, oluşan (yaratılan ya da tasarımlanan) üzerinde deneyler düzenleyerek -daha önceki apriori bilgisine dayanarak- bunların nasıl oluştuğunu ya da oluşabileceğine dair yargılara varır. Bu yargıları, oluşmakta olan üzerinde denemesi pratik olarak imkansızdır. Bunun farkında olan evrimci, kendisi için fantastik sayılacak bazı "dünyevi tanrısal kudret"te kelime oyunlarına kaçar. Bunlar, uzun zaman, doğal seleksiyon ve rastgelelik'tir. Bu üç kavramın, bilimsel bazda, denenebilmesi, test edilebilmesi ve yanlışlanması İMKANSIZdır. Çünkü, bu üç kavram, teorideki boşlukları doldurucu niteliktedir. Başı sıkışan evrimci bu üç kavrama sarılır.
Bu nasıl bir tespittir böyle. Ne kadar şartlanmışçasına bir saldırı. Evrimcinin başı sıkışacak ve bu işte bir iş var deyip sözünü ettiğiniz ilahi el atmayı es geçerek insanlara yalan söyleyecek. Cümlenin başındaki bunların nasıl oluştuğunu pratikte kanıtlayabilmesi imkansızdır da ne demek?
Tıpta kullanılan birçok bulgu evrim kuramının öngörülerinden çıkmıştır. Yaşadığımız süreçte mikroevrim yaşam süresi kısa birçok sinek türünde gözlenmiştir. Ayrıca pratikte kanıtlanamayan makro evrim çıkarımları da fosillerde tespit edilmiştir. Bu kadar kaynakları iyi takip edebilen birinin bu tip şeyleri söylemesi tuhaf.
Doğal seleksiyonu tespit edileli yüzyıl oluyor. Yapay seleksiyonu hayvancılar kullanıyor bilirsiniz. Doğada bu olay güçlünün hayatta kalma şansının fazlalığı olarak tespit edildi.
Rastgelelik evrimde bir küçük parantezdir. Herşey birönceki yapının devamı olarak tekamül eder. Bilgi nesiller boyu değişen çevre şartlarına paralel birikerek sık olmayan ama türün yaşaması için gerekli olan yararlı mutasyonlarla bir sonraki nesle aktarılır. Daha basit bir açıklama nasıl olabilir? Bir ilkokul çocuğu bile bunu gayet rahat kavrayabilir.
Evrimcinin başı sıkışacak tabii ki. Oldukça zor bir iş yapıyor.yaşamınfantastik tanrılarla değil doğal yollarla nasıl oluştuğunu açıklamaya çalışıyor. Belki kendisi tanrıya inanıyordur. Ama bilimadamı dünyada binlerce kültür binlerce din yüzbinlerce tanrı olduğunu bildiği için önceliği doğanın kör kuvvetlerine veriyor.
Evrim mekanizmaları defalarca yanlışlanarak onarılmıştır. Evrim kendi muhakemesini yapmaktadır. Daha inatla evrim doğmatiktir demenin ne anlamı var bilmiyorum.
Acaba tanrı kavramı laboratuvara indirgenebilir mi?
Yoksa siz tanrıyı bilimin laboratuvar çıktılarına bakarak mı yorumluyorsunuz?
Evrimciler fosil kanıtlarıyla sudan karaya çıkışı defalarca doğrulamış ve tespit etmiştir.
Başı sıkışan yaratılışçı kendisi için fantastik sayılacak kelime oyunlarına kaçar. Hemen fosillerin sahte olduğu savına sarılır. Birkaç evrimcinin kuramı eleştiren cümlelerini sonunu biçerek alıntılar. Ne hikmetse kendi kuramları çin milyarlarca dolar sermaye döker. Halbuki bu kaynaklarla yaratılış laboratuvarları kurup, yaratılış bilimi safarileri, ekvator adalarındaki ilahi tasarım gezisi gibi çalışmalar yapma gereği duymaz. Evrimci gezer, araştırır, yorulur, ölümden döner, bulguları çarpıtıp kelime oyunu yapmak da yaratılışçıya kalır....

Yazan: M.T. Tarih: September 12, 2005 12:38 AM

Akıllı tasarım ise, bu dogmatik yorum anlayışını parçaladığı için önemli. Çünkü evrimci zihniyet kendi yorumlarından yola çıkarak bir bilim paradigması inşa etmeye çalıştı.

Bu aynen akıllı tasarımcılar için de sözkonusudur. Canlılardaki karmaşık yapıları inandıkları kutsal değerlerle bütünleştirebilmek için yeni bir bilim inşası başladı.
Varolan bilimsel çevirilerin sonuna "İşte tüm bu karmaşıklık yüce allahın eseridir" diye bir eklenti bilimsel çalışmaları kendine göre yorumlama olmuyor mu? Hem de hiç birşey katmadan. Evrimcilerin kuramı eleştirdikleri cümleleri son kısımlarını atarak yayınlamak da cabası.
Akıllı tasarım rahatsızlık vericidir çünkü yanlışlanamayan öngörüler içerir. Birşeyin yanlışlanamaması deney ve gözlemin sonunu getirir. Deney ve gözlem olmazsa yeni gelişecek bir hastalık türü yokedebilir. Bu da sanırım ilahi takdir olacaktır.
Akıllı tasarım rahatsızlık vericidir çünkü, bir doğaüstü güç tutkusuyla sadece insanların kendi öznel deneyimlerini bağlar. Nesnel bir sonucu yoktur. Sadece hayran olur o kadar.
Kaynakları iyi takip ettiğiniz görülüyor. Ben zaten bu yazıların kendime ait olduğunu söylemedim. Alıntı olduğunu ifade ettim. Evrimci kaynakları çocuk romanı okur gibi okumak bilime nasıl baktığınızı gösteriyor.
Bilimadamı bilimadamı olurken boğulmayı göze almıştır. Alnından akan teri, uykusuz geceleriyle bilimadamı bir emekçidir. Hayallerini ve duygularını laboratuvar dışında bırakmak durumundadır.
Evrimci, oluşan (yaratılan ya da tasarımlanan) üzerinde deneyler düzenleyerek -daha önceki apriori bilgisine dayanarak- bunların nasıl oluştuğunu ya da oluşabileceğine dair yargılara varır. Bu yargıları, oluşmakta olan üzerinde denemesi pratik olarak imkansızdır. Bunun farkında olan evrimci, kendisi için fantastik sayılacak bazı "dünyevi tanrısal kudret"te kelime oyunlarına kaçar. Bunlar, uzun zaman, doğal seleksiyon ve rastgelelik'tir. Bu üç kavramın, bilimsel bazda, denenebilmesi, test edilebilmesi ve yanlışlanması İMKANSIZdır. Çünkü, bu üç kavram, teorideki boşlukları doldurucu niteliktedir. Başı sıkışan evrimci bu üç kavrama sarılır.
Bu nasıl bir tespittir böyle. Ne kadar şartlanmışçasına bir saldırı. Evrimcinin başı sıkışacak ve bu işte bir iş var deyip sözünü ettiğiniz ilahi el atmayı es geçerek insanlara yalan söyleyecek. Cümlenin başındaki bunların nasıl oluştuğunu pratikte kanıtlayabilmesi imkansızdır da ne demek?
Tıpta kullanılan birçok bulgu evrim kuramının öngörülerinden çıkmıştır. Yaşadığımız süreçte mikroevrim yaşam süresi kısa birçok sinek türünde gözlenmiştir. Ayrıca pratikte kanıtlanamayan makro evrim çıkarımları da fosillerde tespit edilmiştir. Bu kadar kaynakları iyi takip edebilen birinin bu tip şeyleri söylemesi tuhaf.
Doğal seleksiyonu tespit edileli yüzyıl oluyor. Yapay seleksiyonu hayvancılar kullanıyor bilirsiniz. Doğada bu olay güçlünün hayatta kalma şansının fazlalığı olarak tespit edildi.
Rastgelelik evrimde bir küçük parantezdir. Herşey birönceki yapının devamı olarak tekamül eder. Bilgi nesiller boyu değişen çevre şartlarına paralel birikerek sık olmayan ama türün yaşaması için gerekli olan yararlı mutasyonlarla bir sonraki nesle aktarılır. Daha basit bir açıklama nasıl olabilir? Bir ilkokul çocuğu bile bunu gayet rahat kavrayabilir.
Evrimcinin başı sıkışacak tabii ki. Oldukça zor bir iş yapıyor.yaşamınfantastik tanrılarla değil doğal yollarla nasıl oluştuğunu açıklamaya çalışıyor. Belki kendisi tanrıya inanıyordur. Ama bilimadamı dünyada binlerce kültür binlerce din yüzbinlerce tanrı olduğunu bildiği için önceliği doğanın kör kuvvetlerine veriyor.
Evrim mekanizmaları defalarca yanlışlanarak onarılmıştır. Evrim kendi muhakemesini yapmaktadır. Daha inatla evrim doğmatiktir demenin ne anlamı var bilmiyorum.
Acaba tanrı kavramı laboratuvara indirgenebilir mi?
Yoksa siz tanrıyı bilimin laboratuvar çıktılarına bakarak mı yorumluyorsunuz?
Evrimciler fosil kanıtlarıyla sudan karaya çıkışı defalarca doğrulamış ve tespit etmiştir.
Başı sıkışan yaratılışçı kendisi için fantastik sayılacak kelime oyunlarına kaçar. Hemen fosillerin sahte olduğu savına sarılır. Birkaç evrimcinin kuramı eleştiren cümlelerini sonunu biçerek alıntılar. Ne hikmetse kendi kuramları çin milyarlarca dolar sermaye döker. Halbuki bu kaynaklarla yaratılış laboratuvarları kurup, yaratılış bilimi safarileri, ekvator adalarındaki ilahi tasarım gezisi gibi çalışmalar yapma gereği duymaz. Evrimci gezer, araştırır, yorulur, ölümden döner, bulguları çarpıtıp kelime oyunu yapmak da yaratılışçıya kalır....

Yazan: M.T. Tarih: September 12, 2005 12:39 AM

Sayın M.T.,

Maalesef, burada yazdıklarım daha yukarıda yazdıklarımın benzeri olacak, çünkü bariz bir 'kısır döngüye' girdiğimiz kanısındayım. Çünkü, yazılanlar belli bir noktadan sonra 'öğrenmek' ve 'karşı görüşün ne dediğini dinlemek'ten çıkıp, 'kabul ettirmek' ve 'üstün gelme' çabasına döndü. Eğer bunda katkım varsa, bu akıllı tasarımın ya da bilimsel düşüncenin değil, sadece kendi duygusallığımın ya da bakış açımın etkisiyledir..

"Akıllı tasarım rahatsızlık vericidir çünkü yanlışlanamayan öngörüler içerir. Birşeyin yanlışlanamaması deney ve gözlemin sonunu getirir." Bu ifadeyi rahatlıkla yazabilen birinin, öncelikle kendi savunduğu teorinin, yani evrimin bu açıdan ne ölçüde tutarlı olduğu sorgumalıdır. Konunun başından beri sorduğum ama bir türlü cevabını alamadığım bu yön, şimdi çok zekice bana yönlendiriliyor. Çünkü, bu soruya cevap verebilme imkanları yok. Yani, evrim, doğal seleksiyon ve rastgelelik nasıl yanlışlanabilir? Nasıl denenebilir?

Sayın M.T., heryerde çok nesnel ve bilimsel olduğundan bahsediyor ve sonra hiç çekinmeden şu cümleyi kurabiliyor:

" Evrimci kaynakları çocuk romanı okur gibi okumak bilime nasıl baktığınızı gösteriyor."

Evet, sizin dediğiniz gibi, bilimci hayallerini ve duygularını işine karıştırmamak durumundadır. Aynen yukarda, benim "evrimci kaynakları çocuk romanı okur gibi okuduğumu" sanarak sizin yaptığınız gibi..!

Bir polemik oluşturma derdin değilim, ama bir yazıdaki açık tutarsızlıkları görmezden gelemem.

Arada geçen sorunuz şöyle,
"Cümlenin başındaki bunların nasıl oluştuğunu pratikte kanıtlayabilmesi imkansızdır da ne demek?"

Biraz daha açmam gerekirse, moleküler evrim aşamasını örnekleyebilirm. Tüm burdaki senaryo, denenebilir, test edilebilir, hatta yanlışlanabilir mi? Hiçbir evrimci buna 'evet' diyemez, diyemedi de.. Sakın, evet diyerek, bana belli başlı deneyleri mesela yine Miller'ın yaptığı deneyi örnek göstermeyin.. Çünkü, denenebilir mi sorusundaki 'mantık', bir deneyin olup olmayacağından çok farklıdır..! İşte bu açıdan, tüm moleküler evrim senaryosu, pratikte kanıtlanabilmesi imkansızdır..! Sadece, öyle olduğuna dair yargılar havada uçuşur..

"Ayrıca pratikte kanıtlanamayan makro evrim çıkarımları da fosillerde tespit edilmiştir. "

Bunu ifade ettikten sonra, keşke olması gereken ama bir türlü bulunamayan aratür fosillere ve de onlarca fosil rekonstrüktür sahetkarlıklarına da değinseydiniz. Sizce bunlar neyi tespit etmektedir?

Sizin de dedğiniz gibi "Doğal seleksiyonu tespit edileli yüzyıl oluyor.".. Ben, açıkca "doğal seleksiyon yoktur" dediğimi hatırlamıyorum. Benim doğal seleksiyon üzerinde gördüğüm kritik nokta, doğada gördüğümüz bu fenomenin nasıl bilimsel çatı içerisine dahil edilebileceğidir. Yani, doğal seleksiyon evrimci için ne ise, yaratılışcı da buna kısaca 'sunnetullah' (Allah'ın doğada va'z ettiği kanunlar) diyebilir. Oysa doğal seleksiyonu bu kanunların çok dar anlama hapsedilmesidir. Ve kesinlikle, -tekrarlıyorum- yanlışlanamaz..! (Aksini ispat eden varsa, yanlışlanabileceğine dair bir önerme sunsun, tartışalım. Yoksa, o halde yaratılışcıların şu'su bu'su da yanlışlanamaz demek bir kaçış yöntemi değildir.)

"Bilgi nesiller boyu değişen çevre şartlarına paralel birikerek sık olmayan ama türün yaşaması için gerekli olan yararlı mutasyonlarla bir sonraki nesle aktarılır."

Yararlı mutasyonlar nedir? Türün ortama adaptasyonu örneği haricinde, türün türsel değişimini sağlayacak mutasyonlara örnek verir misiniz? En temel genetik kitabı olarak Türkiyede üniversitelerde okutulan, Moleküler Genetik (İ.Ü. Fen Fakultesi, Güler Temizkan) kitabının Mutasyon bölümüne baktığımda, böyle bir örneğe rastlayamıyorum. Sanayi devrimi öncesi ve sonrasında kelebeklerdeki değişim ya da belli bölgedeki antibiyotik direnci kazanmanın, türün türsel değişimine 'bilgi' katmayacağını, sadece o türün adaptasyonu için genetik materyale bilgi ekleyeceğini ifade etmeliyim. Sorumun arada kaynamaması için tekrarlıyorum: Yararlı mutasyonlar olarak ifade edilen ve türün türsel -atlamasını yada- değişimini sağlayacak mutasyonlar nelerdir?

Evrimcinin de fantastik tanrıları vardır.. 3 taneydi, daha önce saydım. Tekrarlamaya gerek görmüyorum. İşte tüm bunları, evrimci rahatlıkla labaratuvarına indirgerken, akıllı tasarımcının Yaratıcıdan bağımsızlaşıp labarutuvara girmesinin istenmesi de, ancak işte bilimi 'dogmatik' biçimde tekellerine almak isteyenlerin düşünce hastalığıdır..!

Yazan: A.E. Tarih: September 12, 2005 7:25 PM

Türün ortama adaptasyonu örneği haricinde, türün türsel değişimini sağlayacak mutasyonlara örnek verir misiniz?

Veririz:
Türün ortama adaptasyonu başlı başına yararlı mutasyondur. Yararlı mutasyonlarla oluşur. Cevap sorunu içinde gizli.
Örneğin rüzgarı fazla alan adalardaki sinek popülasyonlarında kanatların küçülmesi.
Dinozorlarda kolların kanada dönüşmesi. Hiç itiraz etmeyin. Bu fosillerle destekli bir tespittir. Çünkü bazı kuş türlerinde hala kanat uçlarında pençeler belirmektedir.
Gelgitli kıyılarda karayla daha çok içiçe olan balık türlerindeki akciğerler.
Endüstrileşme sonucu sanayi bölgelerindeki kelebek türlerinin kanat renklerindeki değişme.
Atalarımızın iki ayaklı duruşunun getirdiği pelvis daralması sonucu doğan insan yavrularının gittikçe daha minimal olması. Bunun beraberinde gelen uzun ergenlik dönemi. Yine bunun beraberinde gelen topluluk içinde gelişen sosyal bağlar. Onunla gelen dil. Onunla gelen kültür...
Bu böyle gider sayın A.E.
Her bilimadamı kendi tanrısını kanıtlamaya girsin o zaman laboratuvarına.
Kanıtlama çabaları toplum yararına bilimsel atılımlara dönüşecekse sorun yok. Biz de bunu istiyoruz zaten. Fantastik insansı tanrınızı bize kanıtlayın. Kurallarını siz belirlemeden ama. Tasarımcı demeden. Tasarımcıların nasıl çalıştığı malum. Deneme yanılma yöntemiyle. Deneyip yanılan bir tanrı düşünüyorsanız bilemem tabi.
Ayrıca kelebeklerdeki bilgi eklenmesinin türsel dönüşüme yol açmayacağını nereden biliyorsunuz?
Yeteri kadar zaman geçti mi? Yoksa varsayarak mı konuşuyorsunuz? Bu bilgi eklentisinin türsel değişime yol açıp açmayacağını zaman, çevre şartları belirleyecek. Şimdilik siz tüm kelebeklerin milyonlarca yıl boyunca bu şekilde kalacaklarını düşünebilirsiniz. Ama bana mantıksız geliyor.
Allahın kanunları dediğiniz andan itibaren sizinle zaten hiçbirşeyi tartışamayız. Çünkü tartışmaya başlarsak asla sorgulanmaması gerketiğini düşündüğünüz değerlerinizi masaya yatırmak gerekebilir. Buradan da koskoca bir tatsızlık çıkar. Asla anlaşamaz ve bir noktada buluşamayız.
Doğal seleksiyonun işleyişi basit ve anlaşılırdır. Güçlü olan hayatta kalır.
Tekrar üstüne tekrar ediyorum. Sırlarla örtülü asla anlamına ulaşamayacağımız soyut tespitlerle ne yaşamı ne de doğayı açıklayamazsınız. Sadece inanır ve gülümsersiniz.
Biz ise sürekli kafamızı kaşır ve düşünürüz. Başımızı sıkıştırırız. Kafamızı ellerimizin arasına alır ve sürekli düşünürüz. Çünkü bize şu anki bilgi yetmez. Bize daha çok bilgi gerekir. Sırlarla değil basit, sınanabilen, kullanışlı fikirler üretiriz. Bunları yanlışlar, doğru olduğunu düşündüklerimizle değiştiririz.
Evrimci laboratuvara inancını kapıya asarak girmek durumundadır. Yaratılışçı da laboratuvara girerken bildiği inandığı tanrıdan daha farklı bir şeyle karşılaşma ihtimalini gözönünde bulundurmalıdır.
Çünkü tanrı duygularda yaşar. Herkesin farklı duyguları vardır. Bilimle duygularımızı karıştırmamak gerekir.

Yazan: M.T. Tarih: September 12, 2005 9:32 PM

Sayın M.T.,

Çevresel şartlara uygun adaptasyonlara ait verdiğiniz örneklerde bariz bir 'Lamarck' etkisi görülmektedir. Çevresel adaptasyonların nesiller boyu genetik bilgi zincirinde ilerleyemeyeceğini genetikciler kabul ediyor. Bir bilginin genetik silsilede ilerlemesi için, o değişimin eşey hücrelerde olması gerekmez miydi? Peki, mesela "rüzgarı fazla alan adalardaki sinek popülasyonlarında kanatların küçülmesi." olarak verdiğiniz örnekte, nasıl bir değişim görülmektedir ki, bu değişim nesiller boyu devam etmektedir? Devam etmiyorsa, bunu türün türsel değişimini sağlayacak adaptif değişimler olarak nasıl örnek verebiliriz?

"Dinozorlarda kolların kanada dönüşmesi. Hiç itiraz etmeyin. Bu fosillerle destekli bir tespittir."

Neden, yoksa -size göre- paleontoloji itiraz kabul etmeyecek bir bilim dalı mı? Neden itirazı baştan reddediyorsunuz? Eğer fosil kayıtlarına itirazlar olmasaydı, onca sahtekarlık nasıl ortaya çıkacaktı?

Bana soruyorsunuz: "Ayrıca kelebeklerdeki bilgi eklenmesinin türsel dönüşüme yol açmayacağını nereden biliyorsunuz?"

Demek ki siz biliyorsunuz. Ve bildiğinizi şununla açıklıyorsunuz: Uzun zaman geçmeli..

Oysa bilimsel bilgi denenebilmeli ve test edilebilmeli idi. Bu kriterlere göre, bu bilginiz (yada size göre benim bilgisizliğim) bilimsel bilgi sayılabilir mi? 'uzun zaman' ve 'çevresel şartlar' her şeyi halleder (külli şey'in kadir) diyorsanız, ona da saygım var.. Ama, bunu bilimsel yaklaşım olarak kılıflamanıza sonuna kadar karşıyım..!

"Sırlarla örtülü asla anlamına ulaşamayacağımız soyut tespitlerle ne yaşamı ne de doğayı açıklayamazsınız. Sadece inanır ve gülümsersiniz.
Biz ise sürekli kafamızı kaşır ve düşünürüz." diyorsunuz,

ve yine öznel, duygusal ve spekülatif bir sınıflandırmaya gidiyorsunuz. Açıkcası, daha önce dediğim gibi bir yerden sonra tartışma (müzakere) 'üstün gelme' aşamasına gelirse, bu tip totolojilerin varlığını da normal karşılarım.

Elinizin işaret parmağı ile beni işaret ederken, diğer dört parmağın size dönük olduğunu gözden kaçırmamanız dileğiyle..

Yazan: A.E. Tarih: September 13, 2005 12:31 PM

Az önce Harun yahya'nin sitelerinden birinde sizin burada yazdıklarınızın aynısını kelime kelime okudum. Sizinkinin tek farkı güya bilimsel bir makale havası vermek için eklenmiş kaynak isimleri. Bu suretle, son çıktığınız TV programında programcının da dikkati çektiği gibi, ne gereği varsa sahte adıyla Harun Yahya nın bir oyunu ile karşı karşıya olduğumuz kanati ben de çok güçlendi.

Diyorsunuz ki, tabi aslında Harun Yahya diyor ki, bir sistem çok karmaşık ise ve tedadüfen oluşması ihtimali çok küçük ise o sistem teasdüfen oluşmuş olamaz, birden bire yaratılmış olmalı. Bir tarafta çok çok küçük bile olsa bir ihtimal var, diğer tarafta ise ihtimal sıfır. Çünkü quantum mekaniği dışında hiç bir yerde birden bire gerçekleşen bir yaratılış olayı gözlenmiyor. Hele ki birden bire gerçekleşen karmaşık bir sistem yaratılışı gözlemi ise hiç yoktur. Velhasıl bir tarafta küçük bir ihtimal, diğer tarafta sıfır ihtimal var ve siz küçük ihtimali değil sıfır ihtimali seçiyorsunuz !

Yazan: BURÇ Tarih: September 13, 2005 1:57 PM

Sayın Burc,

Sorun, sistemin yaratılışındaki bir an'lık ya da tedrici, tekamüle bağlı, aşama aşama yaratılıştan çok, bu yaratılışın (tabi evrimciye göre oluşumun) nasıl meydana geldiğidir/gelmekte olduğudur? Evrimci, bunu temelde tesadüfi etkenlere bağlarken, akıllı tasarımcı bu yaratılışın tasarımlandığını yani tesadüf eseri olamayacağını iddia eder. Zaten yaratılışcı kaynaklardaki tesadüfün imkansızlığına dair yapılan ihtimal hesapları da bunu göstermek için yapılan ufak matematiksel gösterimlerdir.

Kuvantum mekaniği dışında birden bire yaratılış gözlenemiyor dedikten sonra, bende bakış açınızın daha derinlere gidebileceği izlenimi doğdu ve şunu düşündüm: Temelde, quantumic bir evren boyutunda, tüm evren bir an da yaratılıp yok edilmiyor mu? (ya da oluşup yok olmuyor mu?) isterseniz bu an'ı, planck sabitesi ile düşünebilirsiniz.

Yazan: A.E. Tarih: September 13, 2005 4:36 PM

Sayın A.E.
Bir bilginin genetik silsilede ilerlemesi için, o değişimin eşey hücrelerde olması gerekmez miydi?
Evet doğrudur. Doğal seçilim ortak atanın sınırlı özellikleriyle çalışır. Sonradan edinilen özellikler elbette yavruya aktarılmaz. Ama türün yaşamda kalımı için gerekli yapı dış etkenlerin baskısıyla da genetik bilgiye dönüşebilir. Tek amaç yaşamda kalmadır. Bunun için baskıyı dış etken yapıyorsa adaptasyon zaman içerisinde türde fenotip değişime yol açabilir.
Dik duruşumuz primatlarla bizim ortak atamızda varolan bir özellikti. 6-7 milyon yıl önce şempanze öncülleriyle bizim hominid atalarımızın ayrılma noktasında Doğu Afrika savanalarındaki iklim değişiklikleri önemli rol oynadı. Bu yeni ortamda yaşamda kalabilmek için gelişen yeni adaptasyonlar kalıcı değişikliklere yol açtı.
Dik duruş gittikçe daha da belirginleşti. Aşırı güneşe maruz kalmanın bu duruşu güçlendirdiği sanılıyor. Dik duruş atasal bir özellikti, iklimin etkisiyle embriyonal gelişim içinde yerini aldı. İşte çevre atalarımız üzerinde bu tip bir seçilim baskısı uyguladı. Lamarck ortak ata noktasını gözden kaçırmıştı. Sistemlerin sürekli mükemmelliğe doğru gittiğini, birtakım vücut sıvılarının fiziksel görünüşte değişiklikler yarattığını düşünüyordu. Lamarck kuramının yetersiz olduğunu düşünerek farklı kuramlar geliştirmeye çalıştı.
"rüzgarı fazla alan adalardaki sinek popülasyonlarında kanatların küçülmesi." olarak verdiğiniz örnekte, nasıl bir değişim görülmektedir ki, bu değişim nesiller boyu devam etmektedir?
Değişim ortada. Dış etkenler, zamanla kanatlarda küçülmeye yol açtı. Çünkü bunlar rüzgara daha dayanıklılardı. Seçilim bunların lehine çalıştı ve küçük kanatlılar çoğaldı. Diğerleri elenmiş oldu. Zamanla bu yeni mutasyon tür içinde yayılarak türün tipik özelliği oldu.
"Drosophila adı verilen bu popülasyonda kanatların büyümesini durduran bu mutasyonlar sineğin rüzgarlı adalarda sağ kalma yeteneğini geliştirmektedir. Organizmanın doğal ortamında zararlı olan mutasyonlar bir popülasyonun coğrafi sınırları içerisinde oldukça büyük bir çevre değişikliği sonucunda yararlı hale gelebilirler. Bu aynı zamanda evrimin niye jeolojik bir zaman ölçeğinde kesikli bir biçimde gerçekleşmesi gerektiğini kısmen açıklar." (Bilim ve Gelecek Dergisi-Eylül 2004, yaratılışa yanıtlar)
Eğer fosil kayıtlarına itirazlar olmasaydı, onca sahtekarlık nasıl ortaya çıkacaktı?
Fosil kayıtlarında sahtekarlık yoktur. Bunlar sizlerin uydurması. Şimdiye dek bulunan dinozor fosillerinin büyük bir kısmı doğrudur. Kuşların dinozor öncüllerinden türediği açıkça görülüyor. Çünkü örnekler kuşla dinozor arasındaki bir geçiş aşamasına işaret ediyor. Ayrıca sürüngenlerin pullarıyla kuş tüyleri keratin adı verilen bir proteinden oluşur. Bu da kuşların atalarının adresini veriyor sanırım. Ayrıca bazı sahtekarların kişisel hırsları yüzünden yaptıkları tüm bilime mal edilemez. Yıllarca Archaopterix'in sahte olduğunu iddia ettiniz ama fosil gerçek çıktı. Siz acaba ne zaman bir melek fosili bulacaksınız çok merak ediyorum. Kendi tezlerinizi sadece doğal ürünlere bakarak kanıtlamaya çalışıyor bunlardan kişisel düş dünyanızı doyuracak sonuçlar çıkarmaya çalışıyorsunuz. Çok bilimsel...
Kelebeklerin milyonlarca yıl boyunca aynı kalmayacakları bir anda bir kelebeğin yoktan varedilmesinden daha mantıklı geliyor bana. Uzun zaman test edilemez doğrudur ama çıkarımda bulunulabilir. Böyle giderse böyle olabilir denilir. Evrim tahmin yürütür. Kısa vadeli deneysel gözlemlerden. Bunları yapmak zorundadır. Bir sonraki adıma geçebilmek için.
Çevre herşeyi değiştirir. Sizi bile. Bundan kaçamazsınız. Soluduğunuz oksijen bin yıl içinde daha da azalacak. Ne bekliyorsunuz? Herşeyin şu an olduğu gibi kalmasını mı? Oksijen azalınca türler değişmeyecek değil mi? Hep aynı kalacak. Bu bilimsel mi?
Oksijenin zaman içinde azalımını gözleyemeyiz ama şu anki seviyenin geçmiştekinden daha düşük olduğunu görerek çarpık sanayileşme, fosil yakıt kullanımı bu hızda devam ederse ileride azalacaktır demek kimseye garip gelmez. Bu bir tahmindir ama tahminimizi hayallere değil somut verilere dayandırırsak bilimsel çalışmış oluruz.
Bu bir bilim doğması değildir. Bu iş böyle yapılıyor. Ve sonuçları da alınıyor. Doğma olamaz çünkü çalışma şekli ve kuralları sürekli değişiyor. Tahminler 2. veya 3. nesilde doğrulanıyor. Geçmiştekiler bunun böyle olduğunu gösteriyor.
Sizin tespitleriniz statik bir tanrı ve evren anlayışına dayanıyor. Sırlar ve gaiplerle dolu bir yaşam anlayışınız var. Basite indirgeyemiyorsunuz yaşamı. Bir yapıdaki kompleksliğin daha az kompleks yapılardan oluşmuş olabileceği aklınızın ucuna gelmiyor. Tümdengelim yöntemini kullanıyorsunuz. Halbuki tümevarım daha kullanışlı sonuçlar verebilir.
Üstün gelen budur işte.Bilimin yöntemi yaratılışçı fantezilere üstün gelmiştir çünkü daha kullanışlı işe yarar sonuçlar vermiştir.
Bugünkü teknoloji işte bu üstünlük sonucu kurulabilmiştir.

Yazan: M.T. Tarih: September 13, 2005 11:46 PM

Sayın M.T., (tırnak içindeki ifadeler size ait.)

"türün yaşamda kalımı için gerekli yapı dış etkenlerin baskısıyla da genetik bilgiye dönüşebilir."

Bu dış baskılar, türün yine kendi genomundaki bazı genleri/gen bölgelerini aktive/pasifize edebilir. Yani bu dış baskılar, yeni bilgi eklemezler genoma. Eklendiğini düşündüğünüz bilgi (gen/gen bölgesi, dolayısıyla protein ifadesi) zaten o genomda varolan bilgidir. Bana öyle bir örnek verin ki, bir çevresel koşul, o türün genomunda daha önce varolmayan bilgiyi eklesin. Yoksa, genomdaki değişimlere yol açacak dış adaptasyonların, yine o genomun potansiyeli ile fenotipte değişimlere neden olacağını, dolayısıyla bu değişimlerin türsel sıçramalara nasıl imkan tanıdığını da açıklamanız gerekecektir.

"Bunun için baskıyı dış etken yapıyorsa adaptasyon zaman içerisinde türde fenotip değişime yol açabilir."

Fenotip değişimlerinin genotip değişimleri ile desteklenmesi halinde nesiller üzerinde süreklilik kazandığını siz de biliyorsunuz. Bizim burada tartıştığımız, belirli bir türün kendi içindeki genotip/fenotip değişimleri değil, bu değişimlerin türler arası geçişte oynadığı rolün 'nasıl' olduğudur? Her zaman verilen cevap yine tekrarlanmış: Uzun zaman ve küçük birikimler.. Tekrarlanan senaryo hep aynı ve hep 'çıkarım'a bağlı.. Denenemez.

"Aşırı güneşe maruz kalmanın bu duruşu güçlendirdiği sanılıyor."

Bu nasıl bir bilimsel ifade?: 'sanılıyor'. Açıklamalar, sanmalara kalırsa, nelere hangi safsatalara yol açabilecenin farkında olduğunuzu düşünüyorum.

"Değişim ortada. Dış etkenler, zamanla kanatlarda küçülmeye yol açtı. Çünkü bunlar rüzgara daha dayanıklılardı. Seçilim bunların lehine çalıştı ve küçük kanatlılar çoğaldı. Diğerleri elenmiş oldu. Zamanla bu yeni mutasyon tür içinde yayılarak türün tipik özelliği oldu. "

İşte burada sizin de belirttiğiniz gibi: O yayılan özellik, yine o TÜRÜN özelliği olmuş oldu. Bu tip değşimleri örnek vererek türün türsel değişimini etkiledğini nasıl çıkarıyorsunuz? Verdiğiniz tüm örnekler, tür içerisinde yaşanan adaptif varyasyonlardır.

"Fosil kayıtlarında sahtekarlık yoktur. Bunlar sizlerin uydurması."

dedikten bir kaç cümle sonra:

"Ayrıca bazı sahtekarların kişisel hırsları yüzünden yaptıkları tüm bilime mal edilemez. "

Lütfen karar verin, sahtekarlık var mı yok mu?
O bazı sahtekarlıkların ne olduğu, neye mal olduğu, evrimcileri bir zamanlar nasıl mutlu ve tatmin ettiğini konuyla yakından ilgilenenler çok daha iyi bilirler. Sahtekarlıkları bilime mal etmiyorum, "evrimci bağnaz düşünce"ye mal ediyorum..! ( Bu, tüm evrimciler bağnazdır; anlamına GELMEZ)

"Siz acaba ne zaman bir melek fosili bulacaksınız çok merak ediyorum."

Sayın M.T., ironi anlayışınıza hayran kaldım.(!) Konu hakkında yeter ve gerek cevapları veremeyip, bu tip dezanformasyonlara kaçanları ilk defa görmüyorum. Peki, bir atom fizikçisine gidin ve sorun: Kuvarkların, gluonların, nötrinoların, anti maddenin "fosil"lerini bulabilmişler mi? !!! Hiç çekinmeyin ve sorun.. Bilimsel bir cevapla karşılaşacaksınız. Ama evrimci zihniyetin bazı olması gereken fosilleri bulamadıkça, gizli bir saldırganlık ve umutsuz bir duygusuzlukla örtülü bu yaklaşım tarzını anlayabiliyorum.

"Sizin tespitleriniz statik bir tanrı ve evren anlayışına dayanıyor."

Bilim tarihini ve bilim felsefesini irdeleyecek olursanız, tarihte bize statik tanrı ve evren anlayışını hadiye eden Newton'un mekanistik ve Descartes'in dualistik anlayışının, Darwin'in bilinçalatına nasıl işlediğini görecektiniz.

"Halbuki tümevarım daha kullanışlı sonuçlar verebilir."

Tümevarımı ömrü boyunca baştacı eden Bertrand Russell'ın Karl Poper'ın tümevarıma olan eleştirileri ile tanıştıktan sonra, tümevarımı nasıl olumsuzladığını (inkar ettiğini değil!) bilim felsefesinin son yüzyıldaki değişimlerini incelerseniz görebilirsiniz. Ama, anlaşılan o ki 19. yy pozitivizminin gölgeleri hala zihinlerini karartmaya devam ediyor, yeniliklere açık beyinlerin yeni teori ve bakış açılarıyla ortaya çıkmasını hazmedemiyorlar..!!

19. yüzyıl paradigmaları çökerken, rahat rahat tüm bunları seyredeceklerini düşünülmesin..! Umutsuzluğun verdiği bir umut sadece saldırganlıkla ortaya çıkabilir. Ve bu saldırganlık, kendini farklı-büyük-aydın görerek diğer düşünceyi (paradigmayı) küçümseyip yadsıyarak ortaya çıkar..

Yazan: A.E. Tarih: September 14, 2005 12:08 PM

Zamanın Bilinçi var mıdır?
Sayın M.T yada bazı diğer evrimciler Teorilerrini
içtenlikle savunuyorlar.Bunu yaparken Biz Akıllı Tasarımcılarıda direkt yaratılışçılarla aynı kefeye koymak onlara galiba kendilerini biraz daha iyi hissetiriyor olmalı.Tüm evrimcilere tavsiyem gerçekten Akıllı Tasarıma KArşı gelirken onu çok
iyi bilmeleri gerektiği.Malesef Bunu göremiyorum hemde hiç,özetle Akıllı Tasarımın fikir babası diyebileceğimiz Prof.Michale Behe nin kitabları yada çalışmalarında anlatılan açıkca şudur.Akıllı Tasarımcılar Canlılardaki adaptasyon ile sağlanan
gelişim süreclerine itiraz etmemektedir.Sadece itiraz edilen bu hiyerarşik gelişmenin Doğal seleksiyon gibi hayali bir mekanizma ve mutasyon gibi bir sistem katili tarafından oluşturulmasının imkansız olduğudur.Bunun yerine var olan süreçlerin ,Bir bilinç tarafından derlendiğini ve düzenlendiğini savunur özetle.İtiraz edilen yönlendirilmemiş ve bilinçsiz mekanizmanın hayatı yaratamayacağıdır.Oysa siz evrimciler bu bilinç yerine üçlü bir yapı koymaktasınız.benim evrimcilerden cevaplanmasını istediğim tek durum var,varsayalım evrimciler haklı herşey hayali mekanizmalarca layıkıyla hallediliyor.biraz zaman yolculuğunda gerilere ,en geriye gidelim güneş sistemi gaz ve toz buluntu olduğu zamanlara..şimdi evrimciler diyor ki Dünya gezegeninde ki bilinçli ve akıllı yapıların hepsi bir zamanlar bu gaz ve toz buluntunu içindeydi ve zamanla evrilerek bu duruma geldi.O zaman evrimciler kaçınılmaz bir biçimde bu gaz ve toz bulutunda bir bilinçin varlığını zaten kabul etmek zorundalar.Çünkü onların görüşüne göre hiç birşey yoktan var olamaz.Sonuç evrimciler bu kabul etmek yerine(tek bir bilinç ,akıl)tıpkı katolik hristiyanlar gibi üçlü teslis yapısına benzeyen bir yapıya inanıyorlar ;Doğal seleksiyon,Mutasyon,Zaman.Bu teslissin içinde bir tek zamanın varlığından%1oo de yüz eminiz bilimsel olarak.Zamanda Evrimcilerin aleyhine işliyor hemde son sürat....

Yazan: Mustafa Ajlan Abudak Tarih: September 14, 2005 1:37 PM

"Bu dış baskılar, türün yine kendi genomundaki bazı genleri/gen bölgelerini aktive/pasifize edebilir. Yani bu dış baskılar, yeni bilgi eklemezler genoma."
Türün yaşamda kalması için gereken yeni bilgiler dış baskıların yarattığı etkenler sonucu genetik bilgiye zamanla eklenirler. Dış baskılar türün kendi genomunu, ortak atayı temel alarak üzerine yeni eklentiler yaparak geliştirir. Yani kative eder aynen sizin dediğiniz gibi. Yaşamda kalma size göre önemli bir anekdotsa tabii.
"Eklendiğini düşündüğünüz bilgi (gen/gen bölgesi, dolayısıyla protein ifadesi) zaten o genomda varolan bilgidir."
Nasıl? anlayamadım? Yani tür ortak atadan bu yana hiç hareket halinde bulunmadı mı yani? Yeni alanlarla, yeni besinlerle, yeni iklimlerle tanışmadı mı? Türün eski atasal özelliklerinin sökmeyeceği yeni alanlar hiç olmadı mı?
Ortak atadaki temel bilgi, yeni eklentilerle şekillenip genişliyor. Bu canlının hayatta kalma içgüdüsüyle paralel gelişiyor. Türler yaşamlarını ani bir doğal felaket (kıtlık, kuraklık vs) olmadığı sürece uzun zaman içerisinde sürdürmeye çalışırlar. Tüm mekanizma bu amaç için hareket eder. Bu da atasal temel bilgiye yeni eklentiler gerektirir. Öyle olmasaydı göz denilen organ bu zamanlara bu kadar kompleks gelemezdi. Vücutta beliren bir leke, ışığı duyarlı hücre grubu yeni eklentilerle türden türe kesik kesik, uzun süreçler içinde ya da bazı evrimcilerin savunduğu gibi ani sıçrayışlarla göze dönüştü.
Şimdi burada yine yararlı mutasyonlar gündeme gelecek. Yine Bilim ve Gelecek'ten bir kısa alıntı yapalım:
"DNA molekülleri, biyolojik işlevleri gerçekleştiren protein moleküllerinin şifrelerini taşırlar. Farklı işlevlere sahip pek çok proteine gereksinim duyulduğunda, belli düzenleyici mekanizmalar şifrelerin okunmasını sağlar ve protein sentezi başlar. Bu proteinlerin çoğunun "olmazsa olmaz" rolleri vardır. Ancak DNA'larda belli bir protein şifrelemeyen "anlamsız" bölgeler de bulunur. Örneğin insan genomu büyüklüğüne göre umulduğundan daha az protein şifreler. Protein kodlamayan bölge "mutasyonlara" daha açıktır, çünkü meydana gelecek hataların bedeli olmayacaktır. Bu nedenle DNA'nın anlamsız bölgeleri protein şifreleyenlere göre daha fazla mutasyon biriktirirler" (Benan Dinçtürk)
Yazının devamında da mutasyonlarla ilgili diğer açıklamalar var. Bunlar kalıtsaldır ve yavru döle aktarılır. Mutlaka bu yazıları okumuşsunuzdur sayın A.E.
İşte bu genotip değişimler, fenotipte etkili değişikliklere yol açar. Tür belli zaman içinde ortak atadan farklı yavrular vermeye başlar. Bu süreç gözle tespit edilemez ama mikro bazda bulguları vardır.
Sanırım türleşme olgusunu anlayamamışsınız. Bunun için size Jdhn Maynard Smith'in EVRİM adlı kitabını tavsiye edebilirim. Fenotipteki değişimin türü bir başka türe ayırması gerçekten de sizin ısrarla belirttiğiniz gibi zamana bağımlıdır maleesef. Dünyadaki canlı türleri işbirliği içinde olduğu kadar, rekabet içindedir de. Bu rekabet av-avcı ilişkisi halinde kararlı dengeler yaratır. Bu dengeler, kaçıp kovalamaca türleri birbirinden zaman zaman yalıtır. Bu yalıtım, coğrafi izolasyondur.
"Bana öyle bir örnek verin ki, bir çevresel koşul, o türün genomunda daha önce varolmayan bilgiyi eklesin."
Verelim. Örneğin, gelgitli kıyılardaki balık türlerine bakalım.
1- Ortak atası denizde yaşayan bir balık türü gelgitin etkili olduğu kıyılardaki besinlere ulaşabilmek için o bölgede yaşamını sürdürmeye başlamıştır. Gelgitin etkisiyle belirli aralıklara gerçekleşen suların çekilmesi olayı, bu canlıların genomuna yeni bir bilgi eklemeye başlamıştır. Akciğer. Bu bilgi elbette yoktan var edilmemiştir. Yeni bilgi eski bilgi üzerine, eski bilginin temel yapısı baz alınarak inşa edilmiştir. Doğal seçilim yeni yapı lehine çalışarak balığa daha önce olmayan bir organ eklemiştir. Nesiller boyunca daha gelişmiş akciğerlerle doğan yavrular, yine nesiller sonra karasal bir hayvana dönüşebilmişlerdir. yapı sınırlıdır. Ortak atadaki temel, bir balığı karaya bu şekilde çıkartabilecek donanıma sahiptir. Örneğin, bu yapı varolan yüzgeçleri kanada dönüştürüp hayvanın uçarak karaya çıkmasına da sebep olabilirdi. Ama böyle olmadı. Çevresel baskı, türü yeni ortamına ortak atasındaki sınırlı bilgiyi işleyerek ulaştırdı.Yüzgeçler suyu itme görevini karada yere basabilme olarak değiştirdi.
2-Pandalardaki bilek kemiği, yine genomun çevreyle ne kadar uyum içinde çalıştığını bize gösteriyor. Bu çıkıntı pandaların bambu kabuklarını daha kolay soyabilmek için gelişmiş bir mutasyonun sonucudur. Bu yapı hiç de mükemmel çalışmaz ama oldukça iyi iş görür. İşe yarar. Çünkü pandanın normal parmakları bu iş için elverişli değildir. İşte çevrenin yarattığı bir baskı sonucu gerçekleşmiş yeni eklentiler bunlar. tabii bu örnekler çoğaltılabilir.
Burada dikkat edilmesi gereken nokta, seçilimin ortak ata üzerinden çalışmaya başlamasıdır. O yüzden biz bir çita kadar hızlı değiliz.
Tüm bu aşamalar türün önce değişik bireylere, ondan varyetelere, ondan akraba türlere ve nihayetinde başka bir türe ayrılmasını beraberinde getirir. Sineklerin bir kuşa dönüşmesini beklememiz mantıksız. Çünkü kuş genomu evrimin ilk aşamalarında o türü temsil eden ön atalar tarafından doldurulmuştur. Kuşlar tamamen yokolsa bile sinekler sırasını beklemek zorundadır. Canlı sistemleri böyle alanlara ayırabiliriz. Girilmek istenen niş yani bölge bir tür tarafından tutulmuşsa o türün o bölgedeki türe dönüşmesi mümkün değildir. Bunu yine zaman ve çevresel şartlar belirler.
"Bu nasıl bir bilimsel ifade?: 'sanılıyor'. Açıklamalar, sanmalara kalırsa, nelere hangi safsatalara yol açabilecenin farkında olduğunuzu düşünüyorum."
Dik duruşumuz ile ilgili birçok sanı vardır. Bu sanılardan biri de güneş ışığının açısıyla paralel sırtın daha az güneşe tabii tutulmasıydı. Dik duruşun açıklamalarından biridir. Çünkü kesin budur dersek siz yine evrim kendi doğmalarını yaratıyor diye kızacaksınız. Dik duruşla ilgili birçok soru sorulmuş, birçok tahmin yapılmıştır. En önemlisi yine ortak atadan kaynaklanan bir özelliktir. Ağaçlarda yaşayan atalarımızın tırmanma hareketlerinin dik açılı olması, açık arazilerde dolaşan hominidleri böyle bir hareket tarzına itmiş olabilir. Elinizde safsatalara yol açmayacak kesin bir bilgi varsa sunun paylaşalım.
"Verdiğiniz tüm örnekler, tür içerisinde yaşanan adaptif varyasyonlardır."
Ne güzel bir açıklama teşekkür ediyorum size. Doğrudur böyledir. Ama kim tahmin edecek dünyanın hal ve gidişatının nasıl olacağını? Bizler mesela bir milyon yıl daha yaşamak istiyorsak ne yapmalıyız? Uyum sağlamalıyız değil mi? Mesela ayda kurulacak kolonilerdeki yerçekimsiz yaşamın bacaklarımızda yaratacağı deformasyonu hiç düşündünüz mü? Belki onlara ihtiyaç duymayacağımız zamanlar da olabilir. Çok fantastik bir tespit oldu ama düşündürüyor. Türün yaşamda kalması adaptasyonla, yaşamda kalması için dönüşmesi ve doldurması gereken yeni bölüm de bu adaptasyonların birikiminde oluşan fenotipin başarısıyla paraleldir. Yeni bir tür ortak atadaki sınırlı yapıyı gözeterek başka bir türe dönüşüm sağlayacaktır.
"Lütfen karar verin, sahtekarlık var mı yok mu?
O bazı sahtekarlıkların ne olduğu, neye mal olduğu, evrimcileri bir zamanlar nasıl mutlu ve tatmin ettiğini konuyla yakından ilgilenenler çok daha iyi bilirler."
Kararımı verdim. Sahtekarlık, yanlış ve acele yapılmış tahminler ise, bilimsel hırslarını frenleyemeyen sözde bilim adamlarıysa vardır evet. Oluyor. Olmuyor değil. Ama bunlar sizin abarttığınız kadar değil. Şu birçok fosil hominid atalarımızın tipolojisi hakkında gayet iyi bilgi veriyor. Piltdown olayı ile ilgili Tübitak Yayınlarından çıkan "Modern İnsanın Kökeni" (Roger Lewin) eserinde bir yazı var onu okuyun. Rekonstrüksiyon bilimsel bir metoddur ve kriminolojide kullanılır. Birçok katil bu yöntemle tespit edilmiştir. Bulunan fosillerde elbette yorum olabilir. Sonuçta bu konstrüksiyonları da insanlar yapıyor. Ama bütün bu benzetme çalışmaları çok uzun deneme yanılma ve araştırma çalışmalarından sonra yapılıyor. Ve sonuçlar oldukça mantıklı. Tabii bir sonraki fosile ve çalışmaya kadar.
Peki, bir atom fizikçisine gidin ve sorun: Kuvarkların, gluonların, nötrinoların, anti maddenin "fosil"lerini bulabilmişler mi? !!!
Bu da yaratılşçının dezenformasyonu olsa gerek.
Tüm bu kuantum terimleri formüllerle açıklanıyor. Hayali bile olsalar evreni anlamlandırmamızda işe yarıyorlar. Melek fosili biraz ironik oldu kabul ediyorum. Ama yine de bir kuvarkı görebilme ihtimalimizden çok daha uzakta olduğunu söyleyebilirim.
Newton fiziği, evreni açıklamakta yetersiz kaldığı için yeni teoriler geliştirildi. Darwin'in yaşadığı dönemde kuantum terminolojisine ulaşılmamıştı. Bırakın evreni matematiksel ifade edebilmeyi, Darwin işin başında oldukça güçlü bir dini inanca sahipti. Dönemindeki bilimsel çerçeve bugünkünden daha sınırlıydı. Ama Darwin gibi öncüllerle, sizin bugün hala ısrarla savunduğunuz statik tanrı anlayışı yerini sicim kuramlarına, multivers evrenlere bıraktı.
"yeniliklere açık beyinlerin yeni teori ve bakış açılarıyla ortaya çıkmasını hazmedemiyorlar..!!"
Bu yeni bakışınızı nedense ısrarla savunduğunuz dinsel metinlere getiremediniz. Evrim yoluna daha yeni çıktı. Siz evrim kuramı çıktı çıkalı değişik hiç birşey söylemediniz. Aslında yaratılış da evrim geçiriyor. Yaradılıştan bilinçli tasarıma süregiden bir evrim. Canlılar değişmemiştir diyecek kadar statik düşünenlerin pozitivizmi karalamaya hakkı yok.
"19. yüzyıl paradigmaları çökerken, rahat rahat tüm bunları seyredeceklerini düşünülmesin..! Umutsuzluğun verdiği bir umut sadece saldırganlıkla ortaya çıkabilir. Ve bu saldırganlık, kendini farklı-büyük-aydın görerek diğer düşünceyi (paradigmayı) küçümseyip yadsıyarak ortaya çıkar.. "
19 yüzyıla neden bu kadar saldırdığınızı anlayabiliyorum. Bu dönemler dinsel metinlerin akıl süzgecinden geçirilme çağıydı. Aydınlanmanın ivme kazandığı bir çağdı.
Bence bugünkü batı kültürüne çok şey borçluyuz. Ne kadar kızsak da bugün yaşamımızı sürdürmemizde kolaylık sağlayan tüm gelişmeler 19 yy. aydınlanma çağının ürünleridir. Aynen bu bilgisayar gibi.

Yazan: M.T. Tarih: September 14, 2005 10:13 PM

Sayın Abudak,
Akıllı tasarımın ne olduğu açıkça görülüyor. yaratılışın format değiştirmiş hali olduğunuzu niye gizliyorsunuz? Değişen sadece bilimsel terimlerle daha fazla haşır neşir olmuş olmanız. Ne bir fosil çalışmalarınız var ne de dere tepe gezip veri topluyorsunuz. Madem adaptasyonu kabul ederek işe başladınız. Bu adaptasyonun türde değişim yapmayacağını nereden formüle ettiniz? Adaptasyon yaşamda kalmanın anahtarıysa, fiziksel çevre de sürekli değişiyorsa buradan çıkacak en akılcı sonuç türlerin başka bir şeylere dönüşebilme potansiyelini de taşıyor olmaları.
Doğal seleksiyon ortalarda dolaşan bir varlık değildir. Bir mekanizmadır. Formülleri, çıkarımları vardır. Fiziksel, çevresel değişikliklere en iyi uyum sağlayanlar hayatta kalır. Onlardan doğacak yavrular da yaşamını atalarından aldıkları bu başarılı genetik mirasla yeni adaptasyonlara uydurmak durumundadırlar. yeni bir adaptasyon gelişebilirse tür yaşamına devam eder. Dış baskı, türün varsa avcıları, besin kaynaklarının tükenmesi yeni bir süreci engelleyebilir. Bu süreç uzun zamana yayılırsa tür başka adaptasyonların gerektirdiği bir fenotipe dönüşebilir.
Mutasyonların zararlı olduklarını biliyoruz. Sistem katilidirler evet. Demek ki burada bile bir seçilim var. Sistemler belki de katillerine karşı korunabilmek için katil olmayanlardan yararlanıyor olabilir. Yararlı mutasyonlar görece az olduğu için türsel değişim uzun süreçlere yayılıyor. Çünkü yararlı mutasyon türün başarıyla yaşamını sürdürebilmesinin anahtarıdır.
Nasıl bir bilinç, bilerek ve isteyerek kusurlu doğumlara sebebiyet verebiliyor? Bilerek ve isteyerek otomobil tasarımcısı otomobilin fren sistemini yanlış monte edebilir mi?(Ceviz Kabuğu-Hulki Cevizoğlu'nun benzetmesi)
Bu bilincin halen beklediğimiz tanımı yapıldı. Bir formüle vurulamadı. nesnesi bulunamadı. Ortalıkta söylentisi var ama ne hikmetse sadece doğadaki yapılara bakılarak çıkarımı yapılıyor.
Bir kamçıdaki protein motor sistemi doğaüstü bir güce atfediliyor. Ama bildiğimiz doğallığın üstünde de bir canlıya rastlayamıyoruz.
-Gözü pamağında bir canlı.
-Uçabilen bir at
-2000 metre zıplayabilen insan
-bir bakışta heryeri yakıp kavurabilecek bir kedi
fantastik örnekler çoğaltılabilir. Örneğin çocuklara sorun. onlar daha iyilerini bulurlar.
Doğal seleksiyon yönlenmemiş bir mekanizma değildir. Yönü yaşamda kalma ve adaptasyondur. Bu ise belirli kurallarla sınırlandırılmıştır. Hatta uzaktan bakıldığında sanki gerçekten de birileri birşeyleri biryerlerden yönetiyormuş gibi düşünebilir. ama bunu sadece insan düşünebilir.

Doğal seleksiyon hayali bir mekanizma değildir. Herşey ortadadır. Güçlü olan zayıfı ezmektedir. Bu çok basittir. Biz insanlar da yapmıyor muyuz bunu? Zayıfları ezmiyor muyuz? Akıllı tasarımın akılsız ürünleri değil miyiz yoksa? Ortalığı bizden başka bilerek ve isteyerek kana bulayıp mahveden kaç tane tür var yeryüzünde?
Sayın akıllı tasarımcılar şu insan gerçeğini dinsel metinlerden bağımsız bir ele alın bakalım. Bunun altından nasıl bir üstün tasarım çıkacak acaba?
Gaz ve toz bulutunun nasıl bir gezegen oluşturduğu BBC'nin gezegenler belgeselinde anlatılıyor. Birileri hala koskoca evrende toz zerresi bile olmadığımızı anlayamadı. Şunun şurasında 2-3 milyar yıl sonra yapılan hesaplamalara göre güneşimiz kızıl bir deve dönüşecek. Ne gezegen kalacak ne birşey. Bunun bir başlangıcı olduğu kadar bir sonu da var. Kuvark, atomaltı parçacıklar, ince ayar felan edebiyatı yapıp maddenin hiç yokolmadığı tespitlerine katılıyor sonra da yoktan varolma edebiyatı yapıyorsunuz. Bırakın bütün bunları da bana bilimsel olarak insanın neden kendi türüne böylesine bilinçli bir şiddet uyguladığını açıklayın. Bunu yapmaya çalışın. Çünkü o çok savunduğunuz tasarımcının bu işte parmağı var. Madem yaratılışçılardan ayrı bilimsel bir noktadasınız. Bunu da açıklayın tartışalım.

Zamanın varlığından eminseniz, doğal seleksiyonun ve mutasyonların rahatlıkla bir yaşam kurabileceğini de kabul etmiş sayılırsınız. çünkü sanırım tasarımcınızın zamana ihtiyacı yok. Çünkü kendi zaman anlayışı hakkında bir bilgiye de sahip değilsiniz. Ama bizim elimizde bazı veriler ve bilgiler var ve bunlar insan türünün yaşamda kalabilmesinin anahtarlarını taşıyor. Siz sadece başlangıçtaki tasarımla meşgulsünüz. Geleceği nasıl belirleyeceksiniz?
Zaman gerçekten de aleyhimize işliyor. Tüm insanlığın aleyhine. Eğer gezegenimize ve kendi türümüze böylesine hoyrat davranırsak, çok uzak olmayan bir gelecekte ne akıllı tasarımcı kalır ne de evrimci...

Yazan: M.T. Tarih: September 14, 2005 11:28 PM

Bu bilincin halen beklediğimiz tanımı yapıldı.
cümlesinde yapılmadı olacaktı. düzeltiyorum
M.T.

Yazan: M.T. Tarih: September 14, 2005 11:31 PM

Sayın M.T
Akıllı Tasarımın kılıf değiştirtirmiş bir dini hareket olarak görmenizin haklı noktaları var katılıyorum.Ama Temelde Akıllı Tasarımla 1998 de tanışmadan önce sıkı bir evrimci olan bendeniz inanın ki bu hareketin evangelist bir hristiyan hareketi mi?yoksa samimi bir başkaldırı mı olduğu hususunda affınıza sığınarak söyleyeyim çok araştırma yaptım.Vardığım sonuç Prof.Micchael Behe gibi kuramcıların hepsinin az veya çok dini kurumlarla ilişkisi olan fakat akademik çevrelerde de oldukça saygın insanlar olarak ve seküler bir mantıkla bilim yaptıklarını gördüm.(dilerseniz bazı belge ve makaleleri yollarım)Esasında Darwinin Kara Kutusu Adlı eseri(free press 1996) okumadan bu kanıya ermeniz bence güç o yüzden okumanızı dilerim.Ama temelde aramızda bakış açısı farkı olduğu aşikar.Benim yazdığım tüm edebiyatlar bana ait değil.Eğer suçlanacak birileri varsa Michael Denton,Antony Flew,Stephen C.Meyer,Carl Sagan yada William Dembski yi suçlamalısınız.Bunlarla yetinmezseniz Cobe aratırma uydusunu yapan mühendislere kadar ilerleyin.Adaptasyon ile doğal seleksiyon farkını kendi kafanızda netleştirirseniz o zaman benim Zaman dan kastetiğimin entropiyi artıran ,mutasyonu körükleyen ve yok etmeye güdümlü linear süreç olduğu anlarsınız.Ayrıca fosil toplamaktan bahsetmeniz Akıllı Tasarımı hiç ama hiç anlamadığınıza delil malesef şöyle ki Akıllı Tasarım hareketi Kambriyen devri öncesi yaşamı ve sonrasını moleküler biyolojiyi temel alarak ortaya çıkıştır ayrıca William Dembski gibi matematiksel olarakda Teori rüştünü ispatlamışdır ve Roger Penrose gibi saygın bilim otoriterileride yapay zeka araştırmalarında ortaya koyduğu üzere olasılıklar evrenin yaşadığımız evrendeki atomlardan bile fazla olasılık gerektiren ihtimaller içinde Yaşamı ele aldığını ortaya koymuştur.(Kralın Yeni Usu-Roger Penrose-Tübitak yayınları ayrıca teorisyenimiz Dennis L. Feucht arn.org daki makalelerini tavsiye ederim affınıza sığınarak)
www.uncommondescent.com/index.php/archives/95(tabi siz belki matrixdeki Anomali ye inanmanın daha Akıllıca olduğunu düşünüyor olabilirsiniz) teorisyenlerimizin Açıkça ortaya koyduğu gibi daha moleküler seviyede çöken bir teori için fosil toplamaya değmez.Zaten bulacaklarınızda Toumai çoçuğu gibi evrim için nükleer bomba olacaktır(austrolepitecus'dan-güney afrika maymunu- 1,5 milyon yıl daha yaşlı bir hominid evrim deyimiyle dededen yaşlı torun)Ayrıca doğal seleksiyon belirtiğiniz gibi faşist bir mekanizmadır.Tıpkı insanlarda olduğu gibi üstün ırk aşağı ırkı ezer,yok eder)hitler ile malesef aynı söyleme benzemekte halbuki biz İnsanlar olarak sahip olduğumuz bilinçle bu hastalığı yenebilmekteyiz.oysa evrimciler böyle hastalıklı bir mekanizmanın gerçek gelişimin öncüsü olarak göstermekten kendilerini alamıyorlar buda paradoksal bir durum.Ayrıca Mutasyon ile ilgili yazdıklarınız evrimcilerin içler açısı haline iyi bir örnek.Kılavuz olarak gulyabanileri seçmiş,seçen bir gelişim süreci,katiline benzeyerek mi hayatta kalıyor?Birde esefle karşıladığım bir şeyde evrimcilerin Bacteria Flagellumu ölesiye küçümsemeleri,sadece bir örnekle onun ne harika bir tasarım olduğunu size açıklayım izninizle;Bu tek hücreli canlının motor kısmındaki propleller yani döngü mili diyebileceğimiz kısım yaklaşık olark 17.000 R.P.M dönüş hızına sahiptir,bir karşılaştırma yapacak olursak bugün kullandığınız HDD ancak 7200 R.P.M dir.Hatta ve hatta F1 takımları ancak bir kaçı (BMW Williams ve Ferrari) !7.000 R.P.M Motor barajını milyar dolara yaklaşan bütçeleri ile geçen sene geçebilmişlerdir.(BMW son olarak 19.200 R.P.M) böylece tek hücre nano teknolojinin küçümsenmiyecek denli harkulade bir yapı olduğunu lütfen kabul edelim.Ayrıca bizim geleceğimizede nasıl ilhamlar verebileceğinide görelim,yada görmeyelim...
saygılarım ve en içten dileklerimle eleştirileriniz için teşekkür ederim

Yazan: Mustafa Ajlan Abudak Tarih: September 15, 2005 3:16 AM

Sayın M.T.

"Türün yaşamda kalması için gereken yeni bilgiler dış baskıların yarattığı etkenler sonucu genetik bilgiye zamanla eklenirler. "

'Eklenirler' ifadesi bir anlam kaymasına neden olabilir. Mevcut 'suskun' genler aktive olabilir. Yoksa hariçten farklı bir gen eklenmesi yoktur. Dolayısıyla genomun daha önceki bilgi havuzuna, yeni bir bilgi eklenmez. Sadece yine o genomdaki ifade edilmeyen bilgiler, belli şartlarda ifade edilebilir hale dönüşür. Bu ifade edilmeler, ancak eşey hücrelerin genomunda değişime giderse nesillere aktarılır.

"Ortak atadaki temel bilgi, yeni eklentilerle şekillenip genişliyor. "

'Yeni eklenti' dediğiniz yukarıda da sizin dediğiniz gibi bazı gen bölgelerinin aktive edilmesinden başka bir şey değildir. 'Eklenti' kelimesi farklı çağrışımlara neden olmaktadır.
Tüm doğal-çevresel şartların etkisi mevcut - omnipotent genomun içerisindeki bilgiler düzleminde gerçekleşir.

"Vücutta beliren bir leke, ışığı duyarlı hücre grubu yeni eklentilerle türden türe kesik kesik, uzun süreçler içinde ya da bazı evrimcilerin savunduğu gibi ani sıçrayışlarla göze dönüştü."

Madem tümevarım sizin bilimsel metodolojinizde önemli bir yer tutuyor, bu yöntemi tersne sarıp kompleks bir göz yapısını basite indirgemenin yollarını biliyor olmalısınız. Yoksa, bu konudaki diğer söylemler faraziye hükmünde kalır. Mesela, insan gözünün, bir alt basamağı (size göre eklentilerle bu güne geldiğine göre) nedir, hangi canlı bu göze sahiptir? Bu canlı, insanın meşhur ortak atası ile yakın akraba mıdır?

Benan Dinçtürk'ten alıntıladığınız paragrafa gelecek olursam: Henüz, DNA üzerindeki 'anlamsız bölgeler'e ait söylenenler bir spekülasyondan ibarettir. Bu konuda dünya literatürünü tarayacak olursanız, 'anlamsız bölge'ler üzerinde koparılan fırtınaları görebilirsiniz. En temel genetik kitaplarında, mutasyonların DNA'ya %99,99 oranında zararlı ve çok nadir olarak bir milyar bazda bir baz hata yapabilen 'DNA onarım' mekanizması anlatılsın, ama beri yandan sayın Dinçtürk anlamsız bölgelerde mutasyon biriktirsin. Yine, 'uzun zaman da birike birike olur' denileceğini duyar gibiyim..

"Tür belli zaman içinde ortak atadan farklı yavrular vermeye başlar. Bu süreç gözle tespit edilemez ama mikro bazda bulguları vardır."

Bu mikro bulguları bizimle paylaşır mısınız?

'Gelgitli kıyılardaki balık türleri' ve 'pandanin bilek kemiği'ne dair verdiğiniz iki örnekten yola çıkarak türleşmenin bu yolla gerçekleştiğini savunabilmek zorlama bir mantıktır.

" Nesiller boyunca daha gelişmiş akciğerlerle doğan yavrular, yine nesiller sonra karasal bir hayvana dönüşebilmişlerdir."

Fosil kayıtlarınızda bu sürece dair yüzlerce kayıt olmalı.. Var mı? Neredeler? İsimleri?

"Tüm bu aşamalar türün önce değişik bireylere, ondan varyetelere, ondan akraba türlere ve nihayetinde başka bir türe ayrılmasını beraberinde getirir."

Ama nedense verdiğiniz tüm aşamaları sadece bireylerle sınırlı tutmak zorundayız. Size göre 'geniş zaman'a yayılacak olan değişimlerde, hep kurgulanmış bir senaryo ile karşılaşıyoruz.

"Tüm bu kuantum terimleri formüllerle açıklanıyor. Hayali bile olsalar evreni anlamlandırmamızda işe yarıyorlar. "

Sizin de belirttiğiniz gibi formullerle açıklanan bu kuvantum terimlerine 'hayali' dediğinizi umarım bir fizikci ile paylaşmazsınız. Evreni anlamlandırma konusuna gelince: Anlamlandırma, objektif temelde ele alınamayacak kadar 'suje' ile ilgili bür süreçtir. Bir kii için, neyin evreni nasıl anlamlandırdığına dair bir başkasının ya da bir başka yöntemin nihai kararı olamaz.. Olursa, onu düşüncelere pranga vuracak kadar totoliterlikle eşdeğer görebiliriz.

"Ama yine de bir kuvarkı görebilme ihtimalimizden çok daha uzakta olduğunu söyleyebilirim."

Neye göre söyleyebilirsiniz? Buna kısaca 'önyargı' diyebiliriz.

"sizin bugün hala ısrarla savunduğunuz statik tanrı anlayışı "

Tekrarlıyorum sayın M.T.: Statik tanrı anlayışını dünyaya bilim kılıfı altında sunan Newton'un parmak izlerini Darwin'in bilinçaltında ve doğaya bakışında çok net görebiliriz. Statik tanrı anlayışı felsefi olarak deizm'dir. Bir deist olmadığımı, ve her an sonsuz faaliyette olan bir Tanrı'ya inandığımı söylesem, bilmem bu size neyi ifade eder? Ben evrimcilerin 'Zaman' ve 'Tesadüf' adı altındaki tanrılarını bir kenara attım.

"Canlılar değişmemiştir diyecek kadar statik düşünenlerin pozitivizmi karalamaya hakkı yok."

Canlıların değişmediğini iddia eden bir akıllı tasarımcı yok. Bunun hangi yollarla gerçekleştiği önemli. Evrimcilerin 'Tesadüf' tanrısı bu işe karışabilir mi? İşte bu sorunun cevabı önemli. Pozitivizmin karalanmaya bile ihtiyacı yok. Çünkü, bu ülkede ölü bir ideolojiyi aklamaya çalışanların dünya bilim literatürüne neler kazandırdırıp kazandıramadığını biliyoruz. Pozitivizmi kutsayanlar keşke bilimde söz sahibi olabilselerdi de, biz pozitivizmi karalamaya çalışanlar (!) başımızı öne eğip bundan utanç duysaydık..

"Ne kadar kızsak da bugün yaşamımızı sürdürmemizde kolaylık sağlayan tüm gelişmeler 19 yy. aydınlanma çağının ürünleridir. Aynen bu bilgisayar gibi."

Aynen bu bilgisayar gibi evet. Peki saat kimin ürünü?
Bir ürünü, sadece bir çağın gelişmesine angaje etmenin haksızlığını edecek kadar, bilim tarihini birbirinden kopuk gelişmelere bağlamak da bu olsa gerek..
Peki Çin ve İslam Medeniyetinin ortak ürünü olan 0 (sıfır) olmasaydı, aydınlanmanın bilgisayar ürününe kavuşabilecek miydik?

Aydınlanma dediğiniz süreç ile ruhunu yitiren doğa ve insan'ın daha nelere sebep olduğunu, neleri kaybettirdiğini yazmaya gerek var mı?

Evet, bilgisayarımız var ve mutluyuz, aydınız..!!

Yazan: A.E. Tarih: September 15, 2005 11:37 AM

Sayın A.E.
sizin gibi gerçekten kültürlü ve evrim kaynaklarını yakından takip eden birinin bana yukarıdaki soruların cevaplarını biliyor olması gerekir gibi geliyor. Ben şimdi yine birşeyler yazsam diğer yazdıklarımdan farklı olmayacak. Ben doğal seleksiyonun mekanizmasını yeterince basite indirgeyerek açıkladığımı düşünüyorum.
"Sayın A.E.
sizin gibi gerçekten kültürlü ve evrim kaynaklarını yakından takip eden birinin bana yukarıdaki soruların cevaplarını biliyor olması gerekir gibi geliyor. Ben şimdi yine birşeyler yazsam diğer yazdıklarımdan farklı olmayacak. Ben doğal seleksiyonun mekanizmasını yeterince basite indirgeyerek açıkladığımı düşünüyorum.
"Mevcut 'suskun' genler aktive olabilir. Yoksa hariçten farklı bir gen eklenmesi yoktur."
Tekrar ediyorum yaşamda kalma doğal seleksiyonun yönlendiği bir hedef gibidir. Bu hedef varolan genleri aktive ettiği gibi sınırlı ön atanın bilgisine yeni yorumlar getirebilir. Bu şekilde sinir sistemi ilkel örneklerinden bugüne gelebilmiştir. Göz de böyledir.
"Sadece yine o genomdaki ifade edilmeyen bilgiler, belli şartlarda ifade edilebilir hale dönüşür. Bu ifade edilmeler, ancak eşey hücrelerin genomunda değişime giderse nesillere aktarılır."
Burası doğrudur. Şartlar yapıyı yeni ortamlara adapte olmaya zorlar. Şartlar sürekli değişirse, sınırlı ön atanın genomu da gelişmek ve yeni bilgilerle donanmak dumundadır.
Bugün insan gözünden daha mükemmel göz yapıları vardır. Ahtapot ve yırtıcı kuşlarda. Burada iyi göz kötü göz değil çevreye adapte olmuş iyi işleyen göz demek daha doğru olur. Bizden daha alt gözler de bulunur. Aslında göz temelde ışığa duyarlı hücre grubu demektir. Örneğin omurgaszılardaki göz yapısı kendi içinde gelişmiş ve kompleks dahi olsa ahtapotun gözüne göre alt bir basamakta yer alır.
İlkel göz kesitleri için Tüba yayınlarından çıkan Bilim ve Yaratılışçılık kitabını kaynak verebilirim.
Uzun zaman sürecini algılayamama yaratılış terminolojilerinin herşeyin bir anda yaratıldığı fikrini doğmalaştırmasından kaynaklanıyor. Uzun zaman yeteri kadar geçen süre içinde birçok yapı mükemmelleşir veya türün nesli tükenir. Dünya 4,5 milyar yıldır yaşamı üretiyor. Yaşamın başlangıcından bugüne canlılardaki indirgenemez ereksel eğilimin tek açılımı yaşamda kalma ve sistemlerin açık olabilmesidir. Sistemler açıktır ve yeni bilgiler gen havuzundaki seçilim baskısıyla bir sonraki nesilde yaşamda kalmaya kattıkları olumlu işlev uyarınca etkili olurlar.
"Bu mikro bulguları bizimle paylaşır mısınız?"
Yaratılışa oldukça keskin yanıtların verildiği
Bilim ve Gelecek Dergisi'nin Eylül 2004 sayısından bir alıntıyla mikro ölçekli evrimlere bir örnek verelim:
Dr. D.J. Reish, 1964'te, Los Angeles/Long Beach Harbour bölgesinden bir deniz halkalı solucanı olan NEREİS ACUMİNATA'ya ait 5 veya 6 bireyi örnek olarak almış ve bunları binlere varacak şekilde çoğaltmıştır. 1986'da bu gruptan dört çift Woods Hole Oceanograhic Instution'a getirilmiştir. Dolasıyla Woods Hole'daki popülasyon iki dar boğazdan geçmiş, iki kez kez yer değiştirmiş olmaktadır. Bu dar boğazların genetik sürüklenmeyle solucanların evrimini yönlendirmesi gerekir. 1977-1978 yıllarında, Long Beach yakınlarından ve Newport Beach'ten iki adet yeni NEREIS ACUMİNATA kültürü alınmış ve bunlar Woods Hole örneğinin bulunduğu koşullarda büyütülmüşlerdir. Bu üç popülasyon daha sonra kendi aralarında çiftleştirilmiş ve sadece Woods Hole örneklerinin iki yeni kültürle yaptıkları çiftleşmelerin yaşamayacak yavrular verdiği belirlenmiştir. Bu türleşmeden başka birşey değildir ve laboratuvar koşullarında gerçekleştirilmiştir."
Bu açıklama mikro evrimdeki küçük bir örnek. Türleşme türlerin artık birbirleriyle çiftleşemez hale geldikleri andan itibaren başlamaktadır. Burada türün geçtiği önemli darboğaz genomda önemli değişiklikler yaparak türü öbür popülasyondan ayırmıştır. Yaratılışçıların bu tip araştırmalarla uğraştıklarını sanmıyorum. Umarım uğraşıyorlardır.
"'Gelgitli kıyılardaki balık türleri' ve 'pandanin bilek kemiği'ne dair verdiğiniz iki örnekten yola çıkarak türleşmenin bu yolla gerçekleştiğini savunabilmek zorlama bir mantıktır."
Evet, türleşme böyle olur. Bu zorlama bir mantık değil akıl yürütmedir. Ganj nehrinde örnekleri vardır. Bir belgeselde izledim, sular çekildiğinde ağzına toprak dolduran balık,toprağın içine saklanarak çok sınırlı bir su kaynağıyla suların tekrar yükseldiği döneme kadar yaşam savaşı veriyor. Gözümün önünde cereyan eden bu olay evrimdeki türleşme mantığının ne kadar somut verilere dayandığını gösteriyor. Karaya bu şekilde yavaş yavaş çıkılmıştır. Akciğer yeni nesillerde basamak basamak ilerlemiştir.
Icthiyostega türü karaya çıkan öncüllerdendir. Evrim kaynaklarını inceleyin bulacaksınız.
Gene bir alıntı ile devam edelim:
"Büyük bir olasılıkla bataklık ya da zaman zaman kuruyan bölgelerde yaşayan bazı canlı grupları, özellikle eklembacaklılar ce omurgalılar, birbirlerine bağımlı olmadan ilk defa karaya geçişi gerçekleştirmişlerdir.Çünki yarı sulu ortamlardaki bazı canlılarda , atmosferle temasa geçtiğinde zarar görmeyecek ve bazı işlevleri atmosferde yürütebilecek organlar ve yapılar doğal seçilimle, zaten önceden, gelişmişti (Preadaptasyon=Önuyum),Buna en tipik örnek bugün dahi yaşayan Periophthalmus denen bir balıktır.Bu balık başının şekli, yüzgeçlerinin yapısı, deri solunumu yapması, döllenmelerinin vücut içinde oluşu karaya geçişte öncülük etmiş bir atadan gelebilir.Çünkü en yakın akrabaları hala denizlerde yaşar.Gelişimlerinin ilk evrelerini denizlerde geçirirler.Bir zaman sonra, tiroit bezlerinin etkisiyle kara yaşamına geçerler.Denizdeki akrabalarına da tiroit bezi yedirilirse, kara yaşamına uyum yapabilirler."
"Ama nedense verdiğiniz tüm aşamaları sadece bireylerle sınırlı tutmak zorundayız. Size göre 'geniş zaman'a yayılacak olan değişimlerde, hep kurgulanmış bir senaryo ile karşılaşıyoruz."
Elbette kurgusaldır, evrim öngörüleri. Ne bekliyorsunuz ki? Kurgu ve senaryo olmadan nasıl bir öngörüde bulunacaksınız? Nasıl sonuca varacaksınız? Tahminler en azından somut verilerden yola çıkılarak yapılıyor. Senaryo oluşturuluyor ve insanlığa sunuluyor. Bunlar kesinkes ve birebir doğrudur denmiyor evrim makalelerinde. Cümleler hep "bilir" ekiyle bitiyor. Yaratılış bu senaryo dediği evrim buluntularıyla yetinmeyecekse daha kesin verilerle gelmeli. Türler bir anda yaratılmıştır" savının sınanmış bir deneyi yoktur.
Fizikçiler kunatum terimlerinin hayali olduğunu söylüyorlar zaten. Açıklamalar formül düzeyinde şu an. Evreni formüllerle ve kuramlarla açıklamaya çalışmak, evreni basit ve nesnel yaklaşımlarla açıklamak, her kafadan farklı bir evren fikri çıkarmak yerine, herkesin anlayabileceği kullanışlı bir evren modeli geliştirmek neden yanlış olsun? Evet herkes evreni farklı tanımlayabilir ama bir birleşik kuram çok daha kullanışlı olurdu.
Yaratılış statik bir kavramdır. Türlerin değişmediğini, bir anda bugün oldukları gbi yaratıldıklarını söylemektedir. Deizm en azından tanrının yaratılıştan sonra hiçbirşeye karışmadığını söyleyerek doğal yollarla gelişimi yadsımaz.
Faaliyeti sonsuz olan bir tanrı eninde sonunda kendini de yok edebilecek bir eylemde de bulunabilir mi? Sonsuz faaliyet terimi çok modelsiz bir fikir ve bana hiçbirşey ifade etmiyor. Çünkü anlamlandırılacak bir fikir değil. Sonsuz hakkında bilgiye sahip değilim kusura bakmayın.
Zamanın ne kadar etkili bir süreç olduğunu anlamanızı düşünmenizi istiyorum. Bir kez olsun çevrenize bakın ve her gördüğünüz şeyin eskiden böyle olup olmadığını düşünün. Kedinin, köpeğin, atın, kuşların, insanların. Bunları düşünün.
Canlıların bir anda yaratıldıklarını siz söylemiyor musunuz? Bu sitenin sahibi beyfendi bunu heryerde söylüyor. Canlılar tesadüfen değişmiyor sayın A.E., çevre şartları, iklim, mutasyon gibi etkenler canlıyı yeni hedefine yönlendiriyor. Bunlar olmadan bir değişim gerçekleşmiş olsaydı çok şaşırırdım. Sizin tezleriniz ispatlanmış olurdu. Tesadüf sadece bir yönü bu değişimlerin. Belli bir hedef yok. Hedef yaşamda kalma, yavru üretme. Yani bir atın ne kadar mükemmelleşeceği şu an belli değil.
At mükemmel olmak için değil, yavru üretip yaşamda kalabilmek için yaşamını sürdürüyor.
Tesadüf yeterli değil değişim için.
Pozitivizmin ölü bir düşünce olduğunu bu kadar basitçe söyleyebilmek mümkün değildir. Neyi koyalım pozitivizmin yerine? Bilim bu bakış açısı olmasaydı laboratuvardan alnı ak çıkabilir miydi? Akılcı düşünce inancı iç gerçekliğe yani olması gerektiği yere koymuştur. 6 milyar iç gerçeklikle nesnel ve kullanışlı bilgiler üretilebilir mi?
İslam kültüründeki bilimsel gelişme sadece 200 yıl süren bir çeviri döneminin ürünüdür. Eski Grek kültüründeki felsefi bilgiler islam bilginlerince çevirilerek batı kültürüne aktarılmıştır. 0 bazlı sayı sistemi ortadoğu çıkışlı bile olsa batı medeniyetince sistematiği oturtularak teknolojiye dönüştürülebilmiştir. Bu da inanç temelli yaşamın yerini akılcı düşünceyle değiştirdiği çağda sanayiye dönüşebilmiştir. Bu gelişmede tüm kültürlerin payı vardır doğrudur ama islam ülkeleri böylesine önemli bir mirası koruyup geliştirip bir sanayi atılımı yapamamışlardır. Bu da bir gerçektir.
Aydınlanma dönemine kadar insanlar çok şeylerini kaybetmiştir.Bilimin gelişimi inanç merkezli dünya yorumları yüzünden yüzlerce yıllık bir gecikmeye uğradı. Yalnız kadınların cadı olduğunu kanıtlamak için herkesin buna inanması yetiyordu ortaçağda. Burada hangi maneviyat acaba bu insanların canını almada kendini haklı çıkarabilir? Aydınlanma devri sayesinde kölelik tarihin çöplüğüne atıldı. İnsana onurunu yeniden kazandıran atılımlar bu çağda gerçekleşti.
Kilisenin bağnazlığı buna en iyi örnektir. İslam dünyasında felsefi düşünce sistemi yalnızca Bağdat halifesi Harun Reşid döneminin hoşgörü ortamı içerisinde yaşam olanağı bulabilmiştir.
Bütün herşey bilgisayarın bir tuşuna basınca başlıyor. Çelişkiler birbiri ardını kovalayarak akıl ile inancı uzlaşamayacak bir noktaya getirmeye başlıyor.
Bu tartışmaların sonunu getirelim derim. Çünkü iş çok keskin noktaların ortasında durmaya başladı. Buradan sonrasında hoşnutsuzluk ve kırgınlık olabilir.
Sayın A.E., sizinle bu konuları burada özgürce tartışabildiğimiz için çok mutluyum. Bu yazışmalar gerçekten bir çok işimi yapmamı engellemiş olsa da bu beyin fırtınası bana evrim kuramını daha çok deşmemi sağladı. Özgür bir beyin bu şekilde didik didik edebilmeli herşeyi ve sonuçta doğaya bakış açımızda farklılıklarda olsa insan gerçeğinin doğaya ve kendine ne kadar çok zarar verdiği konusunda hemfikir olabiliriz sanırım.

Sevgiler

Yazan: M.T. Tarih: September 16, 2005 2:05 AM

Sayın M.T.,

Katkılarınız için teşekkür ederim. Buradaki yazılarınızın zenginleştirici bir unsur oludğunu belirtmeliyim. Siz ve sizin gibi düşünenler olmasa, "kendimiz çalığ kendimiz oynayacaktık.".. Ne yazık ki, kendini bilimsel ve objektif olarak ilan eden bir çok çevrede, bu ortamdaki ayrıcalık yok.

Ben de, eğer söz yine bana düşmezse, kendimce önemli bazı alıntılarla -bu konuda- söyleyeceklerimi bitirmek istiyorum:


"Mutasyonlar, zaman içinde son derece düzensiz biçimde meydana gelirler. Birbirlerini tamamlayıcı bir özellikleri yoktur ve birbirini izleyen nesiller üzerinde belirli bir yöne doğru kümülatif bir etkileri olmaz. Zaten var olan yapıyı değiştirirler, ama bunu tamamen düzensiz bir biçimde yaparlar... Bir canlı vücudunda çok küçük bile olsa bir düzensizlik oluştuğunda ise, bunun sonucu ölüm olur. Yaşam olgusu ile anarşi (düzensizlik) arasında hiçbir olası uzlaşma yoktur."

(Pierre-Paul Grassé, Evolution of Living Organisms, Academic Press, New York, N.Y. 1977, s. 97)

"Modern sentez (neo-Darwinist teori) önemli bir başarıdır. Ancak, 1970'lerden başlayarak, çok sayıda biyolog bunun açıklayıcı gücünü sorgulamaya başlamıştır. Genetik bilimi, mikroevrimi açıklamak için yeterli bir araç olabilir, ama genetik bilgi üzerindeki mikroevrimsel değişiklikler, bir sürüngeni bir memeliye çevirebilecek ya da bir balığı amfibiyene dönüştürecek türden değildir. Mikroevrim, sadece uygunların hayatta kalması kavramına yardımcı olabilir, uygunların oluşumunu açıklayamaz. Goodwin'in 1995'te belirttiği gibi, "türlerin kökeni, yani Darwin'in problemi, çözümsüz kalmaya devam etmektedir."

(Scott Gilbert, John Opitz, and Rudolf Raff, "Resynthesizing Evolutionary and Developmental Biology", Developmental Biology 173, Article No. 0032, 1996, p. 361)

"Bizim materyalizme bir inancımız var, 'a priori' (önceden kabul edilmiş, doğru varsayılmış) bir inanç bu. Bizi dünyaya materyalist bir açıklama getirmeye zorlayan şey, bilimin yöntemleri ve kuralları değil. Aksine, materyalizme olan a priori bağlılığımız nedeniyle, dünyaya materyalist bir açıklama getiren araştırma yöntemlerini ve kavramları kurguluyoruz. Materyalizm mutlak doğru olduğuna göre de, İlahi bir açıklamanın sahneye girmesine izin veremeyiz"

(Richard Lewontin, "The Demon-Haunted World", The New York Review of Books, 9 Ocak, 1997, s. 28)

"Bizi basit kimyasalların var olduğu bir karışımdan, ilk etkin replikatöre (DNA veya RNA'ya) taşıyacak bir evrimsel ilkeye ihtiyaç vardır. Bu ilke "kimyasal evrim" ya da "maddenin kendini örgütlemesi" olarak adlandırılır, ama hiçbir zaman detaylı bir biçimde tarif edilmemiş ya da varlığı gösterilememiştir. Böyle bir prensibin varlığına, diyalektik materyalizme bağlılık uğruna inanılır."

(Robert Shapiro, Origins: A Sceptics Guide to the Creation of Life on Earth, Summit Books, New York, 1986. s. 207)

"Nasıl oldu da genetik bilgi, onu yorumlayan mekanizmalarla (ribozomlar ve RNA molekülleri ile) birlikte ortaya çıktı? Bu soru karşısında kendimizi bir cevapla değil, hayranlık ve şaşkınlık duyguları ile tatmin etmemiz gerekiyor."

(Douglas R. Hofstadter, Gödel, Escher, Bach: An Eternal Golden Braid, New York: Vintage Books, 1980, s. 548)


"Son derece kompleks yapılara sahip olan proteinlerin ve nükleik asitlerin (RNA ve DNA) aynı yerde ve aynı zamanda rastlantısal olarak oluşmaları aşırı derecede ihtimal dışıdır. Ama bunların birisi olmadan diğerini elde etmek de mümkün değildir. Dolayısıyla insan, yaşamın kimyasal yollarla ortaya çıkmasının asla mümkün olmadığı sonucuna varmak zorunda kalmaktadır."

(Leslie E. Orgel, "The Origin of Life on Earth", Scientific American, Cilt 271, Ekim 1994, s. 78)

"Salt rastlantı sonucu ortaya çıkmış böyle bir uyum, gerçekten de mümkün müdür? Bu, bütün biyolojik evrimin en temel sorusudur... Modern doğa biliminden yana olan bir kimse, bu soruya "evet" yanıtını verme ötesinde bir seçeneğe sahip değildir. Çünkü doğa olaylarını anlaşılır yollardan açıklamayı kendisine hedef kılmış, bunları, doğaüstü müdahalenin yardımına başvurmadan doğruca doğa yasalarına dayanarak türetmeyi amaçlamıştır?"

(Hoimar Von Ditfudrth, Dinozorların Sessiz Gecesi, Cilt 2, Çev. Veysel Atayman, 2.b. İstanbul: Alan Yayıncılık, Mart 1995, s. 64)

"Bugün Miller'ın senaryosu şüphelerle karşılanmaktadır. Bir nedeni, jeologların şu an ilkel atmosferin başlıca karbondioksit ve azottan oluştuğunu kabul ediyor olmalarıdır. Bu gazlar ise 1953'teki deneyde (Miller deneyi) kullanılanlardan çok daha az aktifler. Kaldı ki, Miller'ın farzettiği atmosfer var olmuş olabilseydi bile, aminoasitler gibi basit molekülleri çok daha karmaşık bileşiklere, proteinler gibi polimerlere dönüştürecek gerekli kimyasal değişimler nasıl oluşabilirdi? Miller'ın kendisi bile, problemin bu noktasında ellerini hızla ileri uzatıp, "bu bir sorun" diyerek şiddetle iç çekmekte... "Polimerleri nasıl yapacaksınız? Bu o kadar kolay değil"..."

(Earth, "Yaşamın Potası" adlı makale, Şubat 1998)

“Çaprazlama çiftleştirme yöntemiyle çok önemli sonuçlara varılmıştır... Ama sonuçta buğday hala buğdaydır ve, örneğin, üzüm değildir. Domuzlar üzerinde kanat oluşturmamız da, kuşların yumurtalarını silindir şeklinde üretmeleri kadar imkansızdır. Daha güncel bir örnek, son bir yüzyıl içinde dünyadaki erkek nüfusunda görülen boy ortalaması yükselişidir. Daha iyi beslenme ve bakım koşulları sayesinde erkekler son bir yüzyıl içinde rekor sayılabilecek bir boy ortalamasına ulaşmıştır, ama bu artış giderek durma noktasına gelmiştir. Çünkü varabileceğimiz genetik sınıra dayanmış durumdayız”.

(Edward S., Jr. 1967. The Reply: Letter from Birnam Wood, Yale Revie,. 61:631-640.)

“Kademeli gelişimciler ve sıçramalı evrimi savunanlar, insanı [sözde evrimle] gelişmiş primatlardan ayıran şu birkaç biyolojik sistemin bir ölçüde eşzamanlı şekilde ortaya çıkışını açıklamada tamamen yetersizdirler: leğen kemiğinin değişiminin eşlik ettiği iki ayaklılık, ve şüphesiz beyincik, parmak uçları özellikle hassas bir dokunma duyusu veren, çok daha becerikli eller; fonasyona (ses çıkarmaya) izin veren yutaktaki değişimler; merkezi sinir sisteminin özellikle temporal lobu seviyesinde, özellikle lisanı tanımaya izin veren değişimler. Embriyo oluşumu açısından bu anatomik sistemler birbirlerinden tamamen farklıdırlar. Her bir değişiklik bir hüner, [sözde evrim sürecinde] bir primat ailesinden soylarına bir miras oluşturur. Bu hünerlerin [sözde evrimle] eş zamanlı olarak gelişmiş olması hayret vericidir. Bazı biyologlar genomun önceden yatkınlığından söz etmektedirler. Bunun gerçek olduğunu varsaysak, birisi gerçekten bu yatkınlığı kazanmış olabilir mi? Bu yatkınlık balıkların ilkinde var mıydı? Gerçek şu ki bizler tam bir kavramsal iflasla karşı karşıyayız ”.

(Schutzenberger M-P., in "The Miracles of Darwinism: Marcel-Paul Schutzenberger ile Ropörtaj" Origins & Design , Vol. 17, No. 2, Bahar 1996, sf.10-15)

Yazan: A.E. Tarih: September 16, 2005 1:00 PM

Ichthyostega Hakkında

Ünlü Nature dergisisinin editörü Henry Gee bile bir evrimci olmasına karşın Ichthyostega hakkındaki yanlış ve ön yargılı yaklaşımlar hakkında şu itirafı yapmıştı:

"Ichthyostega'nın balıklarla son tetrapodlar arasında kayıp bir halka olduğu iddiası, önyargılarımız hakkında, üzerinde çalışmamız gereken yaratık hakkında olduğundan daha çok şey açığa çıkarmakta. Bu durum, gerçek bizim hayal edebildiğimizden çok daha geniş, sıra dışı ve farklı olabilecekken, bizim bu gerçek hakkında kendi kısıtlı deneyimimize dayalı ne kadar dar bir görüş ortaya koyduğumuzu göstermektedir."

(Henry Gee, In Search Of Deep Time: Beyond The Fossil Record To A New Hıstory Of Life, The Free Press, A Division of Simon & Schuster, Inc., 1999, p.7)


Miller Deneyi Hakkında

National Geographic'in Mart 1998 Sayısı'ndaki, "Yeryüzündeki Yaşamın Kökeni" başlıklı makalede ise, konuyla ilgili şu satırlara yer verilir:

"Pek çok bilim adamı bugün, ilkel atmosferin Miller'ın öne sürdüğünden farklı olduğunu tahmin ediyor. İlkel atmosferin, hidrojen, metan ve amonyaktan çok, karbondioksit ve azottan oluştuğunu düşünüyorlar. Bu ise kimyacılar için kötü haber! Karbondioksit ve azotu tepkimeye soktuklarında elde edilen organik bileşikler oldukça değersiz miktarlarda. Koca bir yüzme havuzuna atılan bir damla gıda renklendiricisiyle aynı oranda bir yoğunlukta... Bilim adamları, bu derece seyrek çözeltideki bir çorbada hayatın ortaya çıkmasını hayal etmeyi bile güç buluyor."

(National Geographic, "The Rise of Life on Earth", Mart 1998, s.68)


Ara Geçiş Formları Üzerine

Evrimci paleontolog Mark Czarnecki ise şu yorumu yapar:

"Teoriyi (evrimi) ispatlamanın önündeki büyük bir engel, her zaman için fosil kayıtları olmuştur... Bu kayıtlar hiçbir zaman için Darwin'in varsaydığı ara formların izlerini ortaya koymamıştır. Türler aniden oluşurlar ve yine aniden yok olurlar. Ve bu beklenmedik durum, türlerin yaratıldığını savunan argümana destek sağlamıştır."

(Mark Czarnecki, "The Revival of the Creationist Crusade", MacLean's, 19 January 1981, p.56)


Ünlü biyolog Francis Hitching de, The Neck of the Giraffe: Where Darwin Went Wrong adlı kitabında şöyle demektedir:

"Eğer fosiller buluyorsak ve eğer Darwin'in teorisi doğruysa, o halde kayaların belirli bir grup yaratığın, daha kompleks bir başka grup yaratığa doğru küçük kademelerle evrimleştiğini gösteren kalıntılar ortaya çıkarması gerekir. Bu nesilden nesile ilerleyen "küçük gelişmelerin" son derece iyi korunmuş olması gerekir. Ama durum hiç de böyle değildir. Aslında, bunun tam tersi doğrudur. Darwin'in "sayısız ara form olmalı, ama bunları neden yeryüzünün sayısız katmanında bulamıyoruz" derken yakınmış olduğu gibi. Darwin, fosil kayıtlarındaki bu "olağanüstü eksikliğin" sadece daha fazla fosil kazısı yapmakla ilgili olduğunu düşünmüştür. Ama her ne kadar yeni fosil kazısı yapılırsa yapılsın, bulunan türlerin neredeyse hepsinin, istisnasız, bugün yaşamakta olan hayvanlara çok benzediği ortaya çıkmıştır."

(Francis Hitching, The Neck of the Giraffe: Where Darwin Went Wrong, Tichnor and Fields, New Haven, 1982, p.40)

Yazan: A.E. Tarih: September 16, 2005 2:55 PM

Sayın A.E
Makalelerdeki değerli bilgileriniz bana oldukça fazla sayıda arguman sağladı,bu nedenle teşekkürü bir borç biliyorum.Akıllı Tasarımı savunan bizlerin, yukarıdaki makalelerrin tümünde belli bir tutarlılık ve rasyonellik çercevesinde bilimsel olanı,metazfiziksel olandan teorik olarak ayırmada,kişisel olarakta birleştirmede ki nesnelleği bizlerin
asıl dogmalara ve saplantılara karşı ne denli sağlam bir temelde fikrimizi temellendirdiğimizi göstermekte özellikle Sizin ve Sayın Mustafa Akyol'un bilimsel katkıları benim gibi sadece ilgi düzeyinde bilimsel olan,konu dışı kabul edilen insanlara yeni kapılar ve ufuklar açmakta.Son olarak Darwin yanlılarının Biyoloji dışındaki alanlarda Akıllı ve bilinçli tasarıma karşı yazdıkları kitapları okuma fırsatım oldu.ilk olarak ele aldığım kitap,Tufts üniversitesinden Darwinin tehlikeli fikri:Evrim ve hayatın anlamının da yazarı olan Daniel C.Dennett'in Aklın Türleri;Bir bilinç arayışına doğru(varlık bilim yayınları)adlı eseri oldu.Tamamen(davranış güdümlü behaviourist), Skinnerci yaklaşımla uyaranlar ve bu uyaranların Bilinçi yarattığı ile ilgili bir şablonu olan bu kitapta,Alanım olan İngilizce eğitiminde bile 70'lerin ortalarında tamamen terkedilen bir eğitim pedagojisiyle Akıllı tasarım argumanlarına eleştirilerde bulunulmuş,Kısacası Bilinçin tanımını biraz Skinerci,birazda Yapay Zeka umutlarıyla harmanlayıp ikili kodlamanın (biniary digit)herşeyi yapabilecek yapı olduğunun felsefi izahı var.İkinci Kitabı ise henüz bitiremesemde beynin ve sinir sistemimizin yapısını çok güzel bir anlatımla anlattığını ve nörolojik alanda bilinçliliği sorguladığını söyleyebilirim.Yazarı ise Oxford Üniversitesinden Farmakoloji Profesörü Susan Greenfield kitap :İnsan Beyni:Kumanda merkezimize bir gezi.(varlık bilim)Şu ana kadar edidiğim izlenimse aslında kitabın Akıllı Tasarıma hizmet ettiği,ne garip bazen Darwinin yetersizlikleri bizleri dahada güçlü kılıyor.Kanımca Darwinciler ve Akıllı tasarımcılar arasındaki tartışma hiç bitmeyecek,Çünkü bizler Fiziksel Dünya yoluyla (elimizdeki tek güç)daha üst bir durum olan Metafiziği algılamaya çabalıyoruz.Kimimiz bildikçe dahada bilmediğimizin farkına varamıyor,kimimiz ise her bilginin kaynağının tek bir Bilgiyi işaret ettiğini seziyor.adi gelin felsefecilik oynayalım nede olsa artık Fizik bölümlerinde(malesef ülkemiz hariç) Her şeye şekil ve suret veren ayrıntıyla tasarlayan Yaratıcının varlığı tartışılmıyor.Bu felsefeye daha yakışıyor nede olsa insan yapısı... Ruh ve Bedenden oluşan bu fani dualist canlıların macerası daima bir paradoksu andıracaktır.Bedenlerimiz evrildiyse,Ruhlarızı evriltende bedenlerimiz miydi?Giderek mükemmelleşen bedenlerimiz niçin Ruhlarımızıda mükemmelleştiremedi?Yoksa Entropi sadece Ruhlarımız için mi geçerli bir evrensel zorunluluk.?Ama her canlı ölümü tattığı ve tadacağına göre.ölen bedenlerimiz olduğuna göre...Bir gün yapay zeka yada ölümsüzlüğü bulsak bile,Güneşimiz hep orada kalmayacak,biz başka yaşam formları haline gelsek hatta saf bilgisel fenomenalar bile olsak,içinde olduğumuz ve bizi sürekli gelişmeye zorlayan bu kusursuz ama bilinçsiz yapı yani evren nihayetinde son bulmayacak mı?Tıpkı bizim gibidir belki doğdu,büyüdü ve ölecek,o da tasarlandı belkide ve tasarlandığı gibi tasarladı her ne varsa içinde.ya beki genişliyor ve hızla yol alıyorsa sonuna doğru?Bile bile neden ve niçin lades diyorsa?Her neyse bunlar cevaplanamayacak belkide.Ben bunları sorardım sorgulayan bir Evrimci olsam ve alacağım cevaplar iyiden iyiye canımı sıkardı.Neyseki Akıllı Tasarımcıyım yolu biliyorum artık tek kalan yolda gitmeyi becerebilmekte.
Herkese selamlar ve sevgiler..

Yazan: Mustafa Ajlan Abudak Tarih: September 20, 2005 3:28 AM

heh! Amerika, yani dünyanın en dindar/aşırı dindar ülkesinde, hele ki Devlet başkanı azılı ve salak bir evangelistken, evrimin karşısını akıllı tasarımın çıkmaması garip olurdu zaten. Özellikle genetik alanındaki ilerlemeler yüzünden artık evrimle savaşamayacak hale gelen ve onun yerine papanın toplu kutsamasına katılacak gençlere uçak bileti dağıtan kilise bu görevi sofu amerikan bilim adamlarına devretti.

"rastlantılar sonucu oluşmuş olamayız... Aaa ne münasebet!"

Allah egosantrizmimizi korusun, dışa doğru savursun.

Yazan: Cihangir Tarih: September 26, 2005 8:17 PM

Değerli yorumcular..
Önceki yazımda Akıllı Tasarım hareketine karşı olan bazı kitaplar edindiğimi,bunlardan özellikle ikitanesini;Tufts üniversitesinden Darwinin tehlikeli fikri:Evrim ve hayatın anlamının da yazarı olan Daniel C.Dennett'in Aklın Türleri;Bir bilinç arayışına doğru(varlık bilim yayınları)ve de Oxford Üniversitesinden Farmakoloji Profesörü Susan Greenfield kitap :İnsan Beyni:Kumanda merkezimize bir gezi.(varlık bilim) incleyip okuduğumu ve ikinci kitabın ilk bölümlerini okumuş vede kitabın esas itibariyle Akıllı Tasarımı destekleyen argümanlarla dolu olduğunu söylemiştim.İşte size bana çok çarpıcı gelen bir örneği dikkatinize sunuyorum;
''1935'de Portekizli bir nörolog olan Egas Moniz,Londra 'daki İkinci Uluslar Arası Kongre'ye katıldı.Bu toplantıda nevrotik görümlü bir maymunun,frontal lobları kesildikten sonra çok rahatladığı bildiriliyordu.Bundan esislenen Moniz zor insanların tedavisinde de benzer bir yaklaşım benimsemeyi önerdi.Yunanca 'da frontal lobları,beynin geri kalan kısmına bağlayan beyaz sinir liflerini kesmek anlamına gelen lökotomi tekniğini geliştirdi.1960 lara kadar frontal lökotomi tekniği ;depresyon,anksiyete,fobiler,saldırganlık gibi geniş yelpazeli,çok yoğun ve ısrarlı duygusal tepkilerin tedavisinde tercih edilen bir yöntemdi.1936 ile 1978 yılları arasında ABD'de yaklaşık olarak 35,000 kişi bu cerrahi müdahaleden geçti.Tam olarak kaç kişinin bu 'tedaviyi' gördüğünü anlayabilmek için ,New York telefon fihristide Smith adıyla kaydedilmiş olan herkese bir göz atmanız yeterlidir.Altın çağını yaşarken,lökotomilerin yan etkileri olduğu idda edilmişti.Oysa zaman içersinde görülen,net bir iyileştirici fayda olmadığı aksine yan etkilerinin gerçekten ciddi olduğu anlaşıldı.Hastaların karakterleri değişti,sağduyularını yitirdiler ve duygusal olark tepkisizleştiler.Proaktif olma yetisini yitirmelerine koşut olarak,frontal loblarında hasar olan bu tedavi esilmiş insanlarbelirli bir sorun karşısında ,bu sorunu çözmeye yönelik stratejiler veya planlar yetenekleini giderek kaybettiler.Davranışlarını düzenlemek veya değiştirmek amacıyla çevrelerinden gelen bilgiyi kullanamazlar,bunun yerine azimle yollarına devam ederler(kusura bakmayın ama biraz darwinistleri anımsattmadı mı?)''bknz.-Susan Greenfield sayfa 37.

Sanırım işte bir zamanlar sosyal darwinizmin bu popüler metodu,tıpkı bir zamanlar Adolf Hİtler'in ve Yardımcısı Himler'in Wafer SS birlikleri Başı Kurt Gerstein 'a toplumsal kangren olarak gördüğü akıl hastaları,çingeneler ve nihai olarak yahudilerin sağlıklı toplum yapısından kesilip atılması yani katliyle gerçekleşekçek ''rahatlama''içinde geçerli bir metadoloji olmuştu sanırım.Buda darwinistlerin seçilmiş,yani darwinin kitabının başlığıyla favoured races-üstün ırklar tanımının toplumsal pratiğiydi.((Kurt Gerstein nazi karşıtı olmasına ve bir Vatikanı buna karşı çıkması için çalışmasına rağmen..hatta kendi öz yeğenide akıl hastasıdır ve bu programa kurban gitmiştir.)

Sayın Susan Greenfield'in kitabında aktardıklarına en güzel özet yine kendisinden gelmiştir.''Beyin Anatomik olarak ayrı bölgelerden oluşur,fakat bu bölgeler otonom mini-beyinler değildir;büyük bir kısmı ''gizemli bir şekilde''organize olmuş,birbirine uyumlu ve entegre bir sistem oluştururlar.Bu nedenle Her defasında beynin belirli bir bölgesini inceleyerek ,beynin nasıl işlediğini öğrenmek neredeyse imkansızdır.Özetle en basit tek hücreli yapıdan (örneğin flagella) beyin gibi en üst düzey canlı yapısına kadar açıkça görülen ''gizemli bir şekilde organize ''edildiğidir.Bunu yazan da bulan da Akıllı Tasarımcı değil aksine sadık darwincilerdir.çok sayıda demir paneleller yığını,yeterince elektrik kablosu,vida, etc ne gerekiyorsa alın ve bekleyin Katrina yada Rita rastlantılarla bir Boeing yada Airbus yapsın diye...(i belive you can fly)

Yazan: Mustafa Ajlan Abudak Tarih: September 27, 2005 5:00 PM

Balinaya hiç kullanmayacağı arka ayaklar veren bir tasarımcı olsa olsa AKILSIZ TASARIMCI olur.

Balinaların körelmiş arka ayaklarının olması evrim teorisini doğruluğunu kanıtlayan delillerden sadece biri.

Ayrıca "akıllı tasarımın ders kitaplarına girmesi tartışılıyor" demişsiniz... Bu tartışma bir eyalet mahkemesinin emsal niteliği taşıyan kararıyla sona erdi. Her iki teori de incelendi, bilim adamlarının görüşlerine başvuruldu ve AKILLI TASARIM TEORİSİNİN DERS KİTAPLARINA GİREBİLECEK BİR TEORİ OLMADIĞINA KARAR VERİLDİ...

Ders kitaplarında, biran evvel çökmesi için tanrıya dua ettiğiniz "Evrim Teorisi" tek başına yeralıyor. Hani siz bu yazıyı yazdıktan birkaç hafta sonra 2005 yılının en başarılı bilimsel çalışması seçilen teori var ya. O işte...

Yazan: exclusive Tarih: February 24, 2006 1:25 AM

değerli arkadaşlar beyin jimnastiği yapıyorlar ama kendi akıllarının sadece akıllarının ulaşabildiği yerde sınırlandığını anlayamıyorlar küçük beyinlerimiz küçük şeyleri anlamada yeterlidir ancak daha üstün bir zekayı anlayabilmek için o zekaya ulaşmak gerekir yaratılışı anlayamadıkları ve sonsuzluk kavramı sonlarında kendilerini beklediği için bu sonsuzluğa ulaşabilmeleri için sonlarının gelmesi gerekmektedir anlayamadıklarını anladıkları biçimde değerlendirmeleri ise acizliklerini ve aslında daha üstün bir aklın gerekliliğini göstermektedir

Yazan: EseDMirzA Tarih: July 24, 2006 12:11 PM

Yorum Ekleyin...





(you may use HTML tags for style)