« Bush, Amerika ve Din | Ana Sayfa | Bağımsızlığın Sonu »
September 3, 2004
Gezegenimiz Ne Kadar Anlamlı?
[3 Eylül 2004 tarihli Referans gazetesinde yayınlandı]
Geçen günkü Radikal gazetesinde "Uzayda İki Komşu Daha" başlıklı bir haber vardı. Söz konusu "komşular", varlıkları yeni keşfedilen iki gezegendi. Radikal, Güneş sisteminin dışında, Dünya'nın 10-20 kat büyüklüğündeki bu iki gökcisminin "yaşama müsait olduğunun sanıldığını" da ekliyordu. Yani, bu gezegenlerin üzerinde küçük yeşil adamlar bulmayı bekleyebilirdik.
Söz konusu küçük yeşil adamlar beklentisi veya daha genel bir ifadeyle "uzaylılar"ın varlığına inanç, çağdaş popüler kültürün önemli temalarından birini oluşturur. Kendi galaksilerinde garip uygarlıklar kuran, kimi zaman dünyamızı istila eden veya nadiren de olsa insanlığa dostluk elini uzatan bu hayali varlıkları anlatan yüzlere bilim-kurgu eseri vardır.
UFOculuk Mitolojisinin Perde Arkası
Bu "UFOculuk" mitolojisinin altında ise, çoğu insanın ilk bakışta fark edemediği bir "kozmoloji" yatar. Bu kozmolojide, insanoğlu, evrende pek özel ve merkezi bir yer taşımayan, öylesine ortaya çıkmış bir varlıktır. İnsan evrenin bu köşesinde rastgele var olmuş bir "canlı türü" olarak gösterilirken, çizilen bin bir ayrı türde garip "uzaylı", bizim, "varlıklar arasında herhangi bir varlık" olduğumuz mesajını verir.
Bu kozmolojinin dayandırıldığı bir de bilimsel zemin vardır: Kopernik devrimi. Hikayeye göre, Kopernik öncesinde insanlık Dünya'yı evrenin merkezi zannederken, bu büyük bilim adamı gezegenimizi asli mütevazi yerine oturtmuş ve "önemsizliğini" göstermiştir.
Buna "hikaye" diyorum, çünkü gerçek daha farklıdır. Kopernik'in Dünya'nın Güneş Sistemi'ndeki yerini belirlediği doğrudur, ama kendisi bundan dünyanın ve insanın amaçsızlığı sonucunu çıkarmamıştır.
Dahası, son 20-30 yılda elde edilen bilimsel bulgular, gezegenimizin ve insanoğlunun, Kopernik öncesi dönemde sanılandan bile daha merkezi ve önemli bir konumda olduğunu göstermektedir.
İmtiyazlı Gezegen Dünya
Geçtiğimiz aylarda yayınlanan "İmtiyazlı Gezegen Dünya" (The Privileged Planet: How Our Place in the Cosmos is Designed for Discovery) adlı kitap, söz konusu bilimsel bulguları gözler önüne seriyor. (Kitaba, aynı adlı internet sitesinden ulaşmak mümkün: www.privilegedplanet.com)
Kitabın iki yazarından biri, Iowa Üniversitesi'nden astronomi profesörü Guillermo Gonzalez. Diğeri ise felsefe ve teoloji alanlarında doktorası bulunan Jay W. Richards. İki yazar, Dünya'nın, evrende belki de başka hiç bir örneği bulunamayacak kadar "özel tasarlanmış" bir gezegen olduğunu anlatıyor.
Örneğin Dünya'nın Samanyolu galaksisi içindeki oldukça "kenarda" duran yerinin, bizim evreni keşfetmemiz için çok ideal olduğunu gösteriyorlar. Eğer galaksinin merkezinde olsak, hiç bir zaman dış galaksileri gözlemleme şansımız olmayacakmış.
Yazarlar, Güneş Sistemi içindeki iki dev gezegen olan Jüpiter ve Satürn'ün, Dünya'yı dış uzaydan gelen meteorlardan nasıl koruduğunu da açıklıyor.
Kitapta dünyadaki kara-su dengesinin ve hatta suyun fiziksel özelliklerinin bile insan yaşamı için en uygun değerlerde olduğu anlatılıyor. Eğer su, bilinen tüm sıvıların aksine üstten donmaya başlamasa, denizlerde yaşam olmayacak ve dolayısıyla biz de var olamayacakmışız.
Kitap boyunca elementlerin yapısından, nükleer kuvvetlere, yerçekiminin şiddetinden Ay'ın Dünya üzerindeki etkisine kadar, gözlemlenebilir evrendeki hemen her şeyin "tam olması gerektiği" gibi olduğunu görüyorsunuz. Bu nedenle yazarlara göre Dünya, öylesine bir gezegen değil, biz insanlar için özel olarak "tasarlanmış" bir barınak.
Yazarların vardığı bu sonuç ise hepimiz açısından çok önemli. Çünkü Dünya'nın tasarlanmış oluşu, "neden varız" sorusuna da ışık tutuyor.
Ve emin olun, çoğunlukla kariyer kaygılarına, statü hesaplarına ve "kim-nerede-nasıl" dedikodularına indirgediğimiz modern yaşamlarımızda, o temel soru üzerinde de şöyle bir durup düşünmek gerekiyor.
Yazan: Mustafa Akyol Tarih: September 3, 2004 3:46 PM




Bir gün insanlık birkaç merhaleyi daha kat ettikten sonra daha başka gerçekleri de anlayacaktır.”Bir varmış bir yokmuş ben babamın beşiğini tıngır mıngır sallar iken vs…”hiçbir varlık olmayan bir şeyi düşünemez.Her düşündüğümüzde,ortamını, zamanını ve boyutunu bulması lazımdır.Bizim boyutumuzda olamayacakları dahi düşünebiliriz çünkü düşünebildiklerimiz bir gerçektir.Algıladıklarımızda ve düşündüklerimizde az veya çok bizim boyutumuzu ilgilendiren gerçekler her zaman olmuştur.Mesela;Bir zamanlar üzerinde yaşadığımız gezegenin evrenin merkezi olduğu iddia edilmiştir.Sonra başka bir bilim adamı dünyanın evrende önemsiz bir yeri olduğunu söylemiştir.Bu tezlerin her ikiside bizelere göre doğrudur.
1- Dünyamız varoluş aşamasında çekirdek enerji olarak diğer maddi oluşumların temelini oluşturmuş,bütün galaksilerin,kainatların ve evrenlerin oluşumu bu şekilde meydana gelmiştir.Hatta 1800 evrenin bulunduğu mini atomik bütün dahil,1800 adet mini atomik bütünün içinde bulunduğu doğal gürz bu şekilde oluşmuştur.Çok kapalı ve sembolik olarak geçmişte ilahi sistemin dünyanın merkez olduğunu söylemesi budur.Yani bulunduğumuz uzay boşluğunda ilk defa madde bütünlüğü olarak dünya vardı.
2- Dünya şimdiki hali ile uzayda bir gezegen olup,Güneşin etrafında dönen milyarlarca bütünlükten biri olması hasebiyle maddesel olarak gayet tabii önemsizdir.
Yukarıdaki masalda bir gerçektir.Tekrar doğuşlar ile hangi gömleği giyip evrim yaparken görevlerimizin masalımsı şekilde anlatımıdır.İlk algılarımızı oyuncaklarla,masallarla,çizgi film veya romanlarla algılarız.
Yazan: orhan yarat Tarih: September 15, 2006 10:05 AM
eski inanışlarda olduğu gibi herşey insan için mi yaratıldı,bu koskoca alem de herşey insan için mi?
güneş sisteminin evrenin merkezinde olduğu herşeyin dünyanın etrafında döndüğüne inanılırdı..çünki yeryüzüne inerek insanlık için kendini feda edecek bir Tanrı ancak merkezi önemi olan bir yere gelirdi..insanın kutsallığıda bunu gerektirirdi..
İncili böyle yorumlamışlar,Tanrıyı ete kemiğe bürüyüp yeryüzüne indirmişler sonra da insanlığın kurtuluşu için lanetli çarmıha germişlerdi..
ne büyük hadiseler!!!..yeri göğü yaratan Tanrı yeryüzüne iniyor ve kendini kurban ediyor insanların kurtuluşu için..
oysa ne Tanrıyı anladılar ne de insanı tanıdılar hakkınca..
bölünemez,parçalanamaz mutlak bir Tek Vücud'u insanın aciz bedenine sığdırdılar..
İsa Mesih'in kutsal ruhtan oluşundaki deruni manayı anlamadılar..
manayı madde penceresinden anlamak,5 duyu verilerinin sınırlarından çıkamamak hastalığının en vahim örneğini sergilediler,sergiliyorlar..
cisimlendiremedikleri bir Tanrıyı kendilerine yakın hissedemediler,maddi perdeleri yırtamadılar..
dünyanın dönüşünde yanıldıkları gibi yanıldılar..yanılıyorlar..
evrenin diğer kısmı ne için sorusu da materyalist düşünmenin bir ürünü..
burada Allah'ın Ekberiyetinin anlaşılamaması,büyük sandığımız evrenin Allah'ın mülkünde küçük bir yeri olduğunu idrak edemeyişimiz yatıyor sanıyorum.
sanki Allah'ın mülkünde olan herşey harıl harıl insan için çalışıyor..
insan bu mülkte bir parça sadece..kendini ve Rabbini bildikçe yücelebilir ve
eşref-i mahlukat olabilir, bu da mana itibariyle..
mükemmellik algısında da yanlış bir değerlendirme yapılıyor..Allah eşyayı hikmetle ve güzel bir formda yaratmış..kusur gibi görünen şeyler bizim algımızın yanıltması..onların da Allah'ın hikmetinde ve evrene koyduğu planda bir yeri var..
insanın anatomik yapısının nasıllığı bilimsel olarak biliniyor..her organ bir gayeye göre tasarlanmış,mükemmel..özürlü olarak dünyaya gelen insanlar ise sağlıklı insanlara emanet olarak veriliyor..özürlülüğü sen bir kusur olarak görürüsün fakat onun ilahi sistemde bir yeri vardır..
bazı canlı türlerinin soyunun tükendiğinden bahsediliyor..yaratılmışlar yaratık olmalarının gereği olarak oluşla beraber yok oluşa da tabidirler..insan soyu da tükenecek..bizim bilmediğimiz o kadar değişik alemler var ki insan bunların sırf kendi için yaratılmış olduğunu düşünürse tabiki bunlara bir anlam bulamaz..
insanoğlu bu mülkün sahibi değildir o yüzden kendini merkeze fiilen oturtmaya çalışması ve herşey benim için diye düşünmesi doğru olmaz.
sadece Allah'ın yaratma gücü ve büyüklüğü hakkında bir fikir edinebiliriz ama yaratıcıya bunlar niçin diye soramayız.O'nun büyüklüğünü idrak için bir vesiledir seyrettiğimiz alem..yoksa Allah insana sormadı neyi ne kadar büyük ya da küçük yapacağını,gayesini,hikmetini..
İsa Mesih'in de Rabbi olan Allah,gökte bir yerlerde değil,içimizde derumuzda bizimle beraber...
fi hi ma-fih'te denir ki,
vücut Meryem gibidir ve bizim herbirimizin içinde bir İsa vardır.
eğer aşk ızdırabı bizde zuhur ederse İsa'mız doğacaktır.
nice kutlu doğumlara..
http://suledeniz.blogcu.com/6840261/
sevgiler.
Yazan: deniz Tarih: February 3, 2008 2:45 PM
Suyun üstten donması: su başka gezegenlerde de üstten donar. Dediğiniz kitapta başka gezegenlerde su olamayacağına dair iddialar ve kanıtlar mı varmış?
Dünya'nın Samanyolu galaksisi içinde oldukça "kenarda" duran yerinin, bizim evreni keşfetmemiz için çok ideal olması: Başka galaksileri keşfetmemiz için uygun tabii ama varoluşumuz için şart değil. Hele hele varoluşumuzu anlamlandırmak için hiç değil: Ortaçağ'da başka galaksilerin varlığı bilinmediği zamanlar da insanoğlu evrendeki varlığını gayet anlamlı buluyordu.
Evrende insandan başka akıllı canlılar olduğu düşüncesinin insan yaşamını anlamsızlaştırmaya hizmet ettiği tespitinden yola çıkarak böyle bir yazı yazmak "olgusal meseleleri tartışırken onun bize zararlı(!) olup olmadığına bakmak" gibi bir yanlışlığa tekabül ediyor. Evrim karşıtlığının temelinde de bilimsel gerekçelerden çok bu düşüncenin insanın doğadaki alışılmış (bizim kendimizi alıştırdığımız) yerine zarar vereceği gibi "statü hesapları" yatıyor olmasın!
Hikaye değil: Kopernik devrimi'nden önce insanlık dünyayı fiziksel evrenin merkezinde sanıyordu ve bu değişti. Kötü mü oldu? Kendimizi kandırmak iyi miydi? Peki bugün dünya evrenin merkezinde değil diye hicap duyan var mı?Yazan: Turan Hiçdurmaz Tarih: June 4, 2008 6:00 AM
Turan bey,
Mesele bilime ve onun tarihine icten ice gicik olmaktan ileri geliyor sanirim :)
O yuzden her yazilan cizilen en kotu sekilde anlasilmaya calisiliyor. Dunyanin konumunun dinsel safsatalara uyum gostermeyisini ifade etmek insani kucumsemek, degersizlestirmek anlaminda almak daha ise yarayan birsey.
Birde su ozel kosul meselesi artik komiklik boyutunda. O bakisla, herbir gezegen yildizin konumu ozeldir. O kusullar icersinde olusmus seyler acisindan ama!
Mesela,
Hehehe..
Bir tarihci soyle dese: "dusunsenize cocuklar, Rusyada eger ekim devrimi olmasaydi, sovyetler rejimimin cokmesi diye birsey olamazdi! Tamda Sovyetlerin cokmesine izin verecek sekilde 1917 de devrimi olmus!!! tesadufe baksana!!! yaaa..."
Yada bir turizmci "dusunsenize antalyada mavi deniz ve sicak hava olmasaydi, burada bu kadar otel, yazlik ve yabanci turist bosa gidecekti anlamsiz olacakti. Ama bakiyoruz ki, tamda otel ve yazliklara uygun, gelen turistin gonlunu hos edecek sekilde Antalyada masmavi deniz ve piril piril bir gunes var! Gelde bundan ibret alma simdi. yaaa..."
Hadi bakalim, yukarida 3 anlatimdaki ortak mantik hatasini bulun, ilk bulana dondurma ismarliyacagim :)
Yazan: fuatogl Tarih: June 6, 2008 9:51 PM
Merhaba,
İbn Arabi, Şeceretül Kevn isimli eserinde şöyle bir varlık nazariyesi ortaya koyar : Bütün yaratılmış olanlar, Nur-u Muhammedi'den yaratılmıştır. Bu nur, bir çekirdek hükmündedir. Ve bu çekirdek, filizlenmiş, sonrasında ağaç olmuş, meyve vermiş ve en nihayetinde bu meyve de bir çekirdek olarak yine kendini göstermiştir. İbn Arabi, varlığın serüvenini, çekirdekten (Loogos'tan) başlayıp, çekirdekte biten bir ağacın serüveniyle özdeşleştirmektedir. Bu tür bir tefekkür, evrenin varlık amacının insan olduğu şeklindeki inancı onaylar mahiyettedir. İnsanın, evrenin ücra bir köşesinde, kısa bir zaman diliminde, raslantısal olarak varlık göstermiş olduğu şeklindeki, insanlığın düşünsel ve ahlaki haysiyetine hakaret eden bir nazariyeye kıyasla, İbn Arabi'nin söylemiş oldukları, insanlığın onuruna daha yakışır bir mahiyettedir. Bir nazariyenin, onur veriyor olması, doğruluğu için bir parametre değildir; ancak insanlığın onurunun bu şekilde ayaklar altına alınmasına rıza gösteren bir görüş, normal insanı ateist görmenin bir ürünüdür, bu da kabul edilmesi gereken bir vakıadır.
Ateist bir kişi için, bütün insanlar normalde ateisttir, ancak kendilerine gerek çocukluklarında, gerekse yetişkinlik dönemlerinde dayatılmış olan bazı inançlarından ötürü inançlı bireyler haline gelmişlerdir. İnancın, insanlar arasında sonradan türediği inancındadırlar. Bu sebepledir ki, "Tanrı vardır" cümlesini bir iddia olarak telakki ederler. (Ve sonrasında da "iddia sahibi olan sizsiniz, öyleyse ispatlamakla yükümlü olan da sizsiniz, şeklinde devam ederler) Zira, evrim denilen bir sürecin neticesinde varlık bulmuş olan homo sapiens, Tanrı'nın değil, doğanın çocuğudur ve tabii olarak da inançsızdır. Oysa teistler için ilk insan, inançsız homo sapiens değil, Peygamber Adem'dir. Meseleye bu açıdan bakıldığında ise, "Tanrı yoktur" cümlesi bir iddia mahiyetine bürünmekte, "Tanrı vardır" cümlesi ise, bir hatırlatma şeklinde kendini göstermektedir. Bu noktada düşüncelerin gidişatına yön verecek olan, ilk insanın kim olduğudur. Bu bilgiye, antropolojiyle yahut başka bir bilim dalıyla ulaşmak mümkün gözükmemektedir. Evrim teorisinden yola çıkarak, ilk insanın fosil yapısına ulaşılabilme ihtimali mevcutsa da, bu, ilk insanın dünya görüşü hakkında bize bir bilgi vermemektedir. Bu bilgisizlik durumu da, ateist bireyin, "İlk insanın kutsiyeti hakkında bir bilgimiz yoktur; öyleyse ilk insanın Peygamber olduğunu söyleyip de bütün bir yaşamımızı bu kutsallığa göre tanzim etmek doğru değildir" şeklindeki cümleyi sarfetmesine sebep olmaktadır. Bu, açılması pek mümkün gözükmeyen bir ezeliyet perdesi olarak karşımıza çıkmaktadır..
"İnsan, önemsiz bir varlıktır" önermesi, asırlar boyunca insana değer veren gelenekleri görmezden gelmek demektir. Semânın ve güneşin insanlara anlattıklarını bir yana bırakıp, nebülözlerin arasındaki o karanlık uçurumlarda Tanrı inancını yitirmek demektir. İnsanın farklı varoluşsal ihtiyaçları vardır : Özgür olmak, anlamak, anlamlandırmak gibi. Kopernik devrimi, insanların anlayış dünyalarına bir zarar vermiş değildir. Tanrı'nın kendisine değer verdiğine inanan insanların anlam dünyalarını sarsmıştır. Kocaman evrende, dünya gibi küçük bir gezegenin ne gibi bir hususiyeti olabilir ki?, sorusu teistlerin (hususan da hristiyan teistlerin) zihinlerinde birkaç asır boyunca yankılanmıştır. Ancak bu tür bir önemsizleştirme girişimine mukavemet edilememiş olması, Logos fikrinin tekrardan diriltilememiş olmasının, geleneğe sırt çevrilmiş olmasının neticesidir. Bu, insanlık serüveni adına üzücü bir durumdur.
"İnsan önemlidir, binaenaleyh dünyanın da hususi (fine-tuning) bir konumlanması vardır" şeklindeki bir önermeyi, insanı değersiz gören bir ateiste kabul ettirmenin güç (ve hatta olanaksız )olduğu ortadadır. Bu tür bir olanaksızlık, muhatabın akılsız olmasından değil, dilbilimsel bir çatışmadan kaynaklanmaktadır. Asırlar boyunca "özne-nesne-varlık" boyutunda kendini gösteren dil, Fernanda Sösö'nün atılımlarıyla, ve sonrasında gelenlerin katkılarıyla, varlık boyutunu adeta kaybetmiş, ve son iki asırdır ateistlerin gelişme göstermiş olan dilbilimsel söylemleri, dili "özne-nesne" gibi iki boyuta indirgemiştir. Bu durum bize tam da Halil Cibran'ın şu sözünü hatırlatmaktadır : "Güneşe sırtını çeviren bir kişi, gölgeden başka bir şey göremez". Bu sebepledir ki, ister bilimsel bir düzlemde, ister felsefi bir düzlemde olsun, vicdani bir biçimde kabul edilmemiş olan varlık boyutunun, "ilahi güç" boyutunun, evrendeki ilahi soluğu hissetmiyor olan kimselere rasyonalize edilerek anlatılması imkansızdır. Bu tür bir argümanı bilmiyoruz, olduğunu da zannetmiyoruz. Bundan ötürüdür ki, burda sarfedilen cümleler laf-ı güzaf olarak telakki edilebilir. Biz kesinlikle böyle düşünmüyoruz. Zira muhatabımız, yalnızca ateist bireyler değildir.
Sözlerimi toparlayacak olursam, sorun, geleneğe sırt çevrilmiş olmasındadır. Bu tür bir sırt çevirmişliğin arkasında, lineer (tekamülcü) zaman nazariyesinin yattığı aşikardır. "Her yeni olan, ileri doğru atılmış bir adımdır" ilkesi mucibince hareket eden bu felsefe, bundan binlerce yıl önce yaşamış olan insanı önemsiz, ilkel ve ilkelliği yüzündendir ki inanca bel bağlamış biri olarak görür. Oysaki zaman, insana sanıldığı gibi çok şey katmamış, aksine insandan çok şey götürmüştür. Hz. Muhammed, "Hiçbir zaman gelmemiştir ki, kendisinden önce gelen zamandan daha fazla bozulmamış olsun" diyerek, insanlığın kazanmadığını, aksine her geçen gün kaybettiğini vurgulamıştır. Bu, geleneğin içine sinmiş vaziyette bulunan hakikatle, insanın arasına giren epistemik bir mesafenin zorunlu neticesidir. Bilim.. İnsanlık bilimi keşfetti (hatta icat etti) denilebilir. Ancak, biricik sermaye olarak bilimi görmek bize doğru gelmiyor. Bilgiye şehvet duyan ve evrenin büyüsüne kendisini kaptırmış insanlar için, bilimin evren hakkında sunduğu bulgular kuşkusuz güzel şeylerdir, evet onlar için güzel şeylerdir. Ancak bu bilgi, insanların cehaletlerini azaltmamıştır. Aksine bilgi ucuzlamıştır. Google sayesinde birkaç saniye uzakta olan milyarlarca sayfa bilginin insanlığın hizmetine sunulmuş olması, insanı alim, bilgili, görgülü yapmamıştır. İnsanlar bu bilginin içinde oyalanmaktadır, bilgiyi kullanmaksızın üstelik. Bu bize Schuon'un şu cümlesini hatırlatmaktadır : "Batı, bir yanlışın içinde bocalıyor, Doğu ise hakikatin üstünde uyuyuyor". Ne çok düşünüyor olmak, ne de hakikatin üstünde uyumak, bizi hakikate yaklaştıracak unsurlar değillerdir ki. Bu noktada biz, şayet bir gelişme bekliyor olsaydık, bu bilim değil ahlaki sermaye olurdu.
Kopernik devrim yaptı, dünya sıradan bir gezegenmiş, biz de evrimsel sürecin çocuklarıyız. Bitti.
Son olarak Fuatbey bir mantık hatası bulduğunu ifade etmiş. Kendisi şunu kastediyor : "Dünyanın ve evrenin arasındaki bu ayarlanmışlık, bu uyum ve bu düzen insanı misafir edecek olan Tanrı'nın bir düzeneği değildir; insan, Big Bang sonrası (yahut başka bir vakıa sonrası) varlık göstermiş düzeneğe uyum göstermiş bir varlıktır, o kadar". İnsanın dünyada misafir olmadığı, aksine dünyanın çocuğu olduğuna değinmiş, ki klasik mantığın gereklerini yerine getiren bir fikir olmasından ötürü karşı çıkılacak bir durum da gözükmemektedir. Bu meseleye şimdi değinmek istiyordum, ancak pek vaktim yok. Ancak şunu düşünüyorum ki, Fuat Bey'in burda ortaya koyduğu itiraz,bir foundationalism (temelcilik) vakıasıdır. Bir ateistle bir teistin kendisine haklı temel (properly basic) olarak gördüğü önermeler birbirinden farklı olduğu içindir ki bu noktada bir uzlaşı sağlamak da mümkün gözükmüyor. Ancak mesele şudur. Her insan hayatında birtakım haklı temeller edinir. Haklı temel, rasyonel bir biçimde gerekçelendirilebilir önermeler için değil, haklılığı kendinden menkul, gerekçelendirmeye gerek duyulmayacak kadar açık önermeler için kullanılır. Örneğin 2+2=4 önermesi, haklı bir temel önermedir. Gerekçelendiremeyiz, ama doğruluğunu kabul ederiz. Ancak, E=mc^2 formülü, gözlemlere ve difransiyel hesaplarıyla gerekçelendirilebilir bir bilgidir, ki kimsenin itiraz edemeyeceği haklı temeller üzerine bina edildiği içindir ki herkesçe kabul edilir.
Ancak gerek "Tanrı vardır" cümlesi, gerekse "Dünya, insan için bir misafirhanedir" cümlesi, bütün insanlarca kabul edilen bir haklı temel üzerine bina edilmediği içindir ki Tanrıya inanmayan kimseler çıkmaktadır. Bu noktada, "Dünya, insanın varlık göstermesi için Tanrı tarafından özel olarak yaratılmıştır, bu sebepledir ki dünya özel bir öneme sahiptir" şeklindeki bir önerme, herkesin kabul edebileceği haklı temeller üzerine bina edilmemiştir. Biz bu cümleleri sarfederken, temelcilik felsefesinin doğru olduğunu kabul ediyor değiliz. Aksine, temelcilik felsefesinin kendi meşruiyetini kendisinin yok ettiği görüşünü benimsiyoruz, ki son 50 yılda bu görüş büyük bir taraftar toplamıştır. Aynı durum burda da geçerli. Farkında olunsun yahut olunmasın, temelcilik fikrine riayet edilerek ortaya konacak mantıksal bir algoritma, dünyanın insan için düzenlendiği fikrini rasyonalize edecek değildir; ve fakat inanç sahibi bir insanın, sahip olduğu inancı kendi kendisine meşru kılabilecek, bu sayede inancını bir güvenceye alabilecektir. Bizim gördüğümüz vakıa budur.
Yazan: aziz Tarih: June 9, 2008 6:31 PM
Merhaba Azizim,
Aslinda tam olarak boyle degil. Yukarida verdiginiz ornek sadece durusumuzu makul kilan bir bilgidir. Tanri iddiasi, apacik olmayan, kanit yada inanilmasini makul kilacak verilerden, sinama olanaklarinda yoksun bir iddiadir. Birbirinden alakasiz farkli farkli insanlarin karsisinda bir gorungu/fenomen degildir, ve bu farkli farkli insanlarin iddialari arasinda herhangi bir korrelasyon mevcut degildir, ne cografi acidan, nede iddianin kendisi acisindan. Mevcut olan tek korelasyon "doga-ustu" denen, insan zekasinin dogal - bir anlamda da zorunlu yan urunudur. Doga gibi bir kategorizasyon, doga-ustune otomatikman davet cikartiyor. Neyse, bir iddia olarak ortad durmaktadir. Ve iddianin icerdikleri bakimindan da ele alirsak, isin sadece iddia degil, baya baya buyuk bir iddia oldugu zannedersem gun gibi aciktir. Insanlarla iletisim kuran! Gundelik hayatindaki ufak ayrintilar hakkinda insana emir tavsiye veren! Insanlara ceza ve odul dagitan, cehennem gibi iskence mekanlari, cennet gibi odul mekanlari kuran,... gibi daha tonlarcasi, tanri iddiasini siradan iddialardan ayirip baya baya buyuk bir iddia haline getiriyor. Bundan kacis yok. Yapmayin lutfen, "bir elin nesi var, iki elin sesi var" ile olmaz ki bu sekilde! Somut temeli olmayan birseye, ikinci bir temelsiz iddia ekleyerek, bir iddiaya inancsizligi inanc a donusturemeyiz hokus pokus ile. Bir ademin var olduguna dair elde hicbir bulgu/veri/bilgi yok ki? Ve tanri iddiasiyla ozdes sayilir, onun uzantisi birsey. Tam tersine canlilarin cok uzun surelere yayilan bir iliskililik icersinde oldugunu gosteren tonlarca bulgu var. 100 kusur yil onceki teoriler, cok farkli bir koldan genetikle dogrulaniyor, muthis bir korelasyon var. Oradaki bilgi az buz degil, onlari yok saymamiz icin onlardan cok daha ikna edici veriler olmali. Eger yoksa, eldeki verilerin isaret ettigini gormezden gelmenin adini siz koyun. Neyi makul kabul edecegiz ve olcusu ne? Elde hicbir tutarli veri ve kanit yokken, neden ben mantikli bir butun olusturan, verilerle desteklenen, uzerine dayandigi temel teoriden yola cikip ongoru yapmaya zorlanan, ve bu ongoruleri somut elle tutulur arastirma sonuclariyla dogrulatabilen bir teoriyi neden cope atip aklimin hicbir eleme mekanizmasindan gecmeyen birseyi kabul etmeye kendimi zorliyayim? Hic alakasi yok bence. Bu dusunce insani kucumsemek yada asagi gostermek icin soylenmis birsey degildir. Insana deger vermemekle ilgisi yok. Moral degerleri cope atalimla da ilgisiz. Tanrisal bir proje acisindan merkez olma iddiasina itiraz eden bir dusuncedir! Burasi cok onemli ve insani degersizlestiren birsey degil, tam tersine dinlerin iddiasina nazaran insana daha cok deger veren bir dusuncedir. Bu schemaya gore, kotu, cirkin diye tanimladiklarimiz AMA ayni zamanda iyi ve guzel diye tanimladiklarimizda insanin urunudur, insanla beraber gelisir, insanin soyutlayip tanimladigi birseydir. Dinsel bakis acisina gore ise insan her an sapmaya hazirdir, ancak tanri tarafindan dogru yola, "iyilige" "guzellige" yonelebilir, bunu kendisi yapacak kapasitesi olmayan aciz bir canlidir! Ve ayrica gelenekle nasil bir iliski kurdunuz anlamadim.size bir dondurma borcluyum, ama bence cevaplamadiginiz icin dondurmaniz kremasiz cikolatasiz geliyor :)
Sahsen de insani degersiz olarak gormuyorum - gordugunu soyleyen ateist arkadasim da yok, tum cirkin yonlerine ragmen, insanin - ozellikle de sosyal insanin "iyi" diye tanimlayacagimiz ozellikler sergileyebilecek kapasitede olduguna inaniyorum. Cunku en basitinden, insanin sosyal olarak iyi olmasinin ayni zamanda kendisine karsi da iyilik yapmis olduguna, bunun bilincine varabilecegine inaniyorum. Ve canli olanin, kendisini yok edecek egilimlerde olup ayni zamanda kendini surdurebilecegine inanmiyorum! Bizler surdurulebilen sureclerin sonucu oldugumuz icinde (apacikligi ortada) aksini iddia etmek, bana gore akla yatkin degildir. Ve yok olmak da dunyanin baya baya ciddi seceneklerinden bir tanesi olmusur her zaman! Canlilarin, turlerin cok buyuk bir bolumu yok olup gitmis, biz geride kalanlariz!
Temelcilik tespitiniz empirik veri acisindan ise pek bir itirazim yok acikcasi. Kosul ve sonuc diye soyutladigim sey havadan gelen birsey degil. Belirli kosullarin belirli sonuclar dogurduguna inanmamin guclu ve makul gerekceleri var. Bu algilama bicimini tersine cevirmemi saglayacak hicbir gecerli sebebp goremiyorum. Doganin, genel olarak kosullarin insana uydurulduguna dair benim elimde inanilir, inanilmasi makul kilan, istatiksel olarak karli pozisyonda olmami saglayacak hicbir sebebp yok. Ama tersine iliskin bol bol veri var elimizde.
Dedigim gibi insani degersiz gormuyorum, yanlizca specific bir tanrisal proje acisindan merkezi gormuyorum, yukarida anlatmaya calisdim. Cumlenizin gerisine katiliyorum, aynen dediginiz gibidir, bu gidisle zor kabul ederiz :) Hmm..ama bugun bile yeni inanc ve dinlerin ortaya ciktigina surekli bir sekilde sahit olmaktayiz? Bu hicde oylesine bir inanc degil. Burada baya bir karisiklik var sanirim, ferdinand dil bilimine katki saglamistir, dili alip baska birseye donusturmemistir!? Ilk defa boyle birsey duyuyorum. Ne demek istediginizi tam olarak anlamadim acikcasi. Yapisalciligin degisik versiyonlari "sofistike" dilinden dolayi kafaniz karismis herhalde :) Bu bazen duydugumuz bir itiraf. Bunula aslinda sunu diyorsunuz; Birseye inanmak icin inanc yeterlidir! Bahsettiginiz kategorilerin, iddialarin hepsi dongusel, kanit olarak kendilerine isaret ediyorlar, herhangi bir durum yada "state" degisikligi bile uretemedigi icinde oz-yinelemeli bile degildir. Cok zayif bir nokta. Var, o halde var, cunku var, yani ozetlersek var, dolaysiyla ozetin ozeti: var!Hizla yazdigim icin biraz boluk parca oldu. Aslinda tek tek ele almak isterdim.
Daha sonra ise bu hakli temellerin aslinda kendi kendini onaylayan, aslinda hakli oldugunu kabul etmediginzi ifade ediyorsunuz.
Bunun gerekcelerini de verebilirmisiniz? Sizce farkinda olunsuz yada olunmasi, dunyanin insan icin duzenlendigini rasyonelize edecek bir yontem yada fikir yurutme olmadigini kabul ediyorsunuz o zaman? Hemen yukaridaki soruma gayet net bir cevap aslinda, tesekkurler,.. durum aynen budur!
Tum bu kibar tartismalarimizi bir kenara koyalim. Acik acik goz onundeki seyleri biakip dil bilimden, bilimde sundan bundan bahsetmek gereksiz. Sizinde kabul edeceginiz gibi, bu tur konular uzerinde dusunmeye deger konular. Haksizmiyim? O zaman size sunu sormak istiyorum, uzerinde dusunmeye deger olan konularda, insanin ozgur iradesiyle varacagi sonuc ve kabullerin ceza konusu edilmesi sizcede cok haksiz, akil ve mantikla bagdasmayan cok ilkelce birsey degil mi? Ciddi ciddi soruyorum?
iyi geceler...
Yazan: fuatogl Tarih: June 10, 2008 1:13 AM
Merhaba Fuat Bey,
Ben çikolata ve krema istemiyorum zaten, lütfen dondurmam gaymak olsun :)
Fuat Bey diyorsunuz ki :
"Tanri iddiasi, apacik olmayan, kanit yada inanilmasini makul kilacak verilerden, sinama olanaklarinda yoksun bir iddiadir"
Bu ifadelerinizden yola çıkarak, bir temelcilik eleştirisinde bulunmam gerekiyor. Temelcilik felsefesinin, sahip olduğu meşruiyeti yine kendisinin yok ettiği görüşümün gerekçelerini sormuştunuz, bu ifadeniz vesilesiyle bunu dile getirmiş olayım. Ancak bir hata yaptığımın şu an farkındayım. Aceleden olsa gerek, temelcilik diyip bırakmışım; ancak burda kasdım klasik temelciliğin eski ve modern yorumlarıydı. Yoksa farklı temelcilik versiyonları olduğunu ve insanların bunlar arasında tercih yaparak görüşlerini meşru kılma çabası içinde olduğunu biliyoruz. Ben, Platinga, Reid ve Alston'un düşünceleri ışığında, bir modern klasik temelcilik eleştirisinde bulunucam.
Bertnard Russell, Anthony Flew ve Clifford gibi birçok filozof, Tanrı inancının yetersiz delile sahip olmasından dolayı irrasyonel, mantıksız, irresponsible, ya da kuramsal olarak değersiz olduğunu savundular, savunmaktadırlar. Tanrı inancına dair ortaya konan bu tür bir kanaat, bilindiği gibi, Aydınlanma anlayışının ortaya koyduğu stratejiyle, temelcilik felsefesinin izdivacından doğmuştur. Aydınlanma anlayışı herkesin malumu olduğu içindir ki, değinmeye ve tafsilatıyla ortaya koymama lüzum görmüyoruz. Peki ama ya temelcilik? Aristodan Locke'a, Descartes'ten Hume'a kadar doğruluğundan asla şüphe duyulmayan temelcilik? Hangi felsefi yahut inançsal bir problem için çözümü var ki? Bilindiği gibi, temelcilik, regress (döngü) problemi için bir çözüm önerisidir. Nedir döngü problemi? Greco'nun tanımlaması aydınlığında hareket edecek olursak şudur :
1) Bir kişi bir şeyi doğru olarak bilmek için onu iyi nedenlerin temeline dayandırmalıdır
2) Ancak her neden iyi bir neden değildir. İyi nedenlerin doğru olduğunu düşünmek için iyi nedenler tarafından geriye götürülmelidir, ki bu her iyi nedenin başka bir iyi nedene dayanma zorunluluğunu getirir
3) Bundan ötürü bir kişi bir şeyin doğru olduğunu bilebilmek için sonsuz sayıdaki iyi nedenlerin temeline dayanarak ona inanmalıdır.
4) Bir insan inançlarını sonsuz sayıdaki nedenlere dayandırabilir mi?
5) Bundan ötürü bilgi imkansızdır.
Temelci iddia ise, bu tür bir döngüye son vermek için şu tür bir savlamada bulunur :
1) Bütün bilgiler, başka nedenlerden bir çıkarıma dayanır
2) Temellerdeki (bu ifade çok önemliydi) bilgi diğer inançlar için iyi birer neden olabilir
3) Tüm temel olmayan bilgiler temeldeki bilgilere dayanır.
Bir temelciye göre (istisnasız bütün versiyonları için) "temel bilgiden" kasıt, "haklı temel inanç (properly basic belief)"tan geçer. Burdaki problem şudur : Haklı temellerimizi nasıl tayin edeceğiz? İnsana, evrene ve Tanrıya dair geliştirdiğimiz düşünceleri, hangi haklı temellerin üzerine bina etmemiz gerekir?
İşte sizden alıntılamış olduğum cümle, Aydınlanma'dan bu yana 20. yy boyunca da etkisini göstermiş olan modern klasik temelciliğin ana ilkesidir. Nedir o ilke? :
Ana ilke şudur : Bir P önermesi, benim için "apaçıksa", "değiştirilemezse", ya da "duyular için açıksa" haklı temeldir.
Peki ama bu haklı temel anlayışına sahip olan bir kimse, teistin bunu kabul etmesi gerektiğini niçin düşünmektedir ki? Neden ortaya koyduğu haklı temel inancını evrenselleştirerek, bütün insanların bu haklı temele göre kuramsalaştırma faaliyetinde bulunmasını öngörür ki? Ve bu haklı temele riayet etmeyen insanları neden irrasyonel olarak vasıflandırır ki?
Platinga'ya göre, bir önermenin rasyonel olarak kabul edilebilmesi için az evvel aktarmış olduğumuz haklı temel açısından doğru olması gerektiği şeklindeki bir düşünce doğru kabul edilecek olursa, pek çok inancımız irrasyonel olacaktır. Peki neden?
Örnek verelim Fuat Bey. Diğer insanların zihinlerinin varlığı konusunda iyi bir argüman ortaya konmuş değildir birçok filozofa göre. Başka zihinlerin varolduğu inancı, diğer kişilerin var olduğu inancına da eşdeğerdir. Başka bir deyişle, bir önerme ya doğrudur ya yanlıştır gibi mantıksal çıkarımları (doğruları), matematiksel inançları, bir dış dünyaya inancı, kendine inancı temel olarak varsayarız. (Rüya ihtimali olduğunu gözetip de, bütün bilgi imkanlarını ortadan kaldırmayız, normal insan bunun üzerine yaşar). Bu şu demektir ki, yapımızdaki inançlarımızın çoğu gerçekte temeldir, onlara temelmiş muamelesinde bulunuruz. Ancak normal bir yaşam sürmek adına temelmiş muamelesi yaptığımız bu vakıalar, az önce modern temelcilerin ortaya koyduğu apaçık, değiştirşemez ve duyular için açık olan önermelerin grubuna girmediği açıktır. Bu modern temelciliğin bir zaafıdır çünkü. Çünkü burda bir iç tutarlılık ihlali vardır. Gazali, Descartes, Locke gibi dehalar, maddi dünyanın varlığını ve bir vakıa olduğunu kanıtlamaya çalışmıştır, ama nereye varmışlardır ki? Hepimizin avcunda bir avuç delil vardır, apaçıklık değil. Size yazıyor olduklarıma bir cevap geliyor olması, monitörün öte tarafında benimki gibi bir zihinsel etkinliğin olduğuna delalet ediyor (delil olarak kendini gösteriyor), ve fakat bunu apaçık bir biçimde göstermiyor. Öte yandan sizi ve üniversite diplomasını görsem bile, bütün bunların rüya olmadığını nereden bilebilirim ki? Bunlar benim için apaçık değil, ancak temel olduğu kabul edildiği takdirde hayatı yaşanılabilir ve bilgiyi öğrenilebilir kılan haklı inançlarımdır. Aynı durum Tanrı inancı için de geçerlidir. Tanrı inancı, diğer zihinlere inancın bir türüdür. Muhatabım, zihinsel etkinliğini bana yazılarıyla gösteriyorsa, gördüğüm bir düzen de bana bir yapıcının ve dönüştürücünün varlığını göstermektedir.
Sizin de ifade etmiş olduğunuz apaçıklık ve duyular için açık olma gibi kriter hakkında söyleyeceğim son sözler şunlar Fuat Bey : Bir modern temelci, apaçıklık, sınanabilirlik ve değiştirilemezlik üzerine bina edilen haklı temeli kabul etme konusunda rasyonel olmak için bu apaçıklık ve değiştirilemezlik üzerine bina edilmiş olan bu önermeyi temel olarak kabul etmelidir. Diğer bir deyişle, modern temelcilerin ortaya koyduğu bu apaçıklık ve duyulara açıklık ve sınanabilirlik önermesine P dersek : P'yi kabul etme konusunda rasyonel (yani düşünsel ödevlerini yerine getiren biri) olmak için, P'yi temel olarak kabul etmelidir :) Fakat P'nin kendisine göre P, modern klasik temelci için apaçık, değiştirileemez ya da duyular için açıksa haklı temeldir. Görüldüğü üzere, P bu önermelerin hiçbirini karşılamamaktadır. Bundan ötür modern temelci için P haklı temel olamaz. Bu durumda modern temelci, P'yi kabul etme noktasında kendisine dayanarak çelişkilidir. Platinga'nın bu haklı girişimini takdirle karşılamak durumundayız. Nitekim, modern temelciliği sarsan bu eleştirilere karşı, yaşayan birçok analitik felsefeci de, haklı temel önermesini gevşetmek durumunda kalmıştır. Hatta gördüğüm o ki, irrasyonel kuramları köşeye sıkıştırmak maksadıyla ortaya konan rasyonel tutum, yerini seçimciliğe bırakmıştır. En azından Viyana okulunun ortaya koyduğu mantıkçı pozitivist görüşlerin o dışlayıcı etkisi kırılmıştır. Zaten bana soracak olursanız, fazlasıyla da mide bulandırıcıydı.
Demek istediğim şudur ki Fuat Bey, bir matematikçi aksiyomlarını kabul etmedikçe ne aksiyomlarının doğruluğunu ne de herhangi bir şeyi kanıtlayabilir. Evren, yüzündeki peçeyi kaldırmamız için bizden genellikle bir kabullenme bekler. İltizam bekler, yüz görümlüğü bekler. Mevlana der ki fihi ma fih'inde, Kuran bir gelin gibidir. Sen onu tartışacak olursan, sana kendini vermez, yüzündeki örtüyü kaldırmaz. Hatta sana "senin sevdiğin ben değilim" diyerek senden uzaklaşıverir. Kuranın güzelliğinin sana açılması için, onu tartışmamamız gerektiğini veciz bir biçimde ortaya koyar. Benim gördüğüm vakıa budur. Tabi benim bu iltizamcı tavrımı bir haklı temel olarak kabul etmeyeceğinizi biliyorum :)
Fuat Bey diyorsunuz ki :
"Somut temeli olmayan birseye, ikinci bir temelsiz iddia ekleyerek, bir iddiaya inancsizligi inanc a donusturemeyiz hokus pokus ile. Bir ademin var olduguna dair elde hicbir bulgu/veri/bilgi yok ki?" ve devam ettiriyorsunuz : "Elde hicbir tutarli veri ve kanit yokken, neden ben mantikli bir butun olusturan, verilerle desteklenen, uzerine dayandigi temel teoriden yola cikip ongoru yapmaya zorlanan, ve bu ongoruleri somut elle tutulur arastirma sonuclariyla dogrulatabilen bir teoriyi neden cope atip aklimin hicbir eleme mekanizmasindan gecmeyen birseyi kabul etmeye kendimi zorliyayim? "
Az önce açıklık getirmiş olduğuma inandığım modern temelciliğin bir örneğini gösteriyorsunuz. Öncelikle, Popper'in kanaatlerine iştirak ediyor, ve bir teorinin verilerle destekleniyor olmasının, bu teorinin doğruluğuna dair bir ispat olmayacağı düşüncesini benimsiyorum. Sizse, yeni verilerle sürekli desteklenmekte olan ve yeni ufuklara kapı araladığını düşünmekte olduğunuz bir teoriyi, bir inanç uğruna vazgeçilir bulmuyorsunuz. Zira bu inancın, haklı temellerle gerekçelendirilebilir olduğunu düşünmüyorsunuz. (Tanrının varlığı, cennet ve cehennemin varlığı). Bu konuyu açıklığa kavuşturmak gerekiyor. Tanrı (şayet varsa) bizden ne istiyor? Kuşkusuz iman istiyor, ama şartlar bunu gerektiriyorsa. Evet şartlar diyorum, zira gerçekten şartlar vardır. Örnek vermem gerekirse : Bertnard Russell. Meşhur vakıadır, bilirsiniz. Russell'a soruyorlar : Sen tanrıya inanmıyorsun, peki öldükten sonra bir Tanrı'nın olduğunu görecek olursan ne yaparsın? Russell cevaplıyor : Hemen yanına koşarım ve ona şöyle derim : Bu kadar karışık olmak zorunda mıydın?... Russell, şayet varsa, Tanrı'nın karmaşık olacağı fikrine sahip. Ve sahip olduğu akıl ve zeka'nın kendisine verdiği yetkinlikle, Tanrı'ya inanmamayı tercih ediyor. Yukarda ifadelendirmiş olduğumuz haklı temel inancını kendisine esas olarak telakki ediyor ve dinlerin işaret ediyor olduğu Tanrı'ya inanmamayı seçiyor. Aklın ve rasyonalizmin bunu iktiza ettiğini söylüyor ve kendisini mutlak olarak göstermemiş bir Tanrı'ya inanıp da hayatın mutlak olmayan bir inanca göre tanzim ediyor olmayı, doğru bulmuyor. Bu bir tutarlılık girişimidir, takdirle karşılıyorum. Eğer Russell, mutlak olmayan hiçbir şeye itibar etmemişse, illa kesinlik beklemiş ve hayatını bu kesinlik beklentisine göre şekillendirmişse, evrendeki dengeyi ihlal etmiş sayılmayacaktır. Bu itibarla, eğer Russell iç tutarlılığını muhafaza etmişse, Cennet'e girme ihtimali söz konusudur. Allah, iman istiyor, ibadet istiyor, ve fakat bütün bunları İlahi denge için istiyor. Dediğim gibi Fuat Bey, eğer akli süzgecinizden bir türlü geçemeyen bu inancın mutlak olmadığını söyleyip de, kendinizi sadece ve sadece mutlak bilgilerin içinde yaşatıyorsanız, bu bir cezayı iktiza etmez. Ama az önce modern temelciliğin eleştirisini yaparken de ifade ettiğimiz gibi, hayatımız kuramsal açıdan rasyonalize edilmemiş birçok inançla doludur ve Tanrı inancına karşı sergilenen bu rasyonel tutum, hayatın diğer şubelerinde sergilenmez : Tutarsızlık. Halktan örnek verecek olursak, Kutsal Metinleri didik didik eleştirmeye çalışan ergenlik çağındaki gençler, kendi görüşlerine hizmet eden bir gazetede dincilerin aleyhine çıkan bir habere hemencecik inanıverir. Oysa Kutsal Metin'lere karşı sergilediği bu eleştirel tutum neden bu gazete küpürüne gösterilmemektedir? Tanrı tutarlılık istiyor Fuat Bey, tahkik istiyor, karşılaştırın ve size verdiğim melekelerle tutarlılığı yakalayın diyor.
Öte yandan, ben Hz. Adem'in ilk insan olduğuna dair inancımı da gerekçelendiriyorum. (6000 sene önce yaşadığına dair tevrat masallarını bir yana koyup, birçok ademin birçok defa yaratıldığını bize söyleyen İbn Arabi'nin keşfini de gözeterek). Nedir gerekçem? Hz. Muhammed. Bu tür bir gerekçelendirmeye birçok saldırının olduğunun farkındayım, ama mesele Hz. Muhammedin doğruluğunu ve risaletini göstermeye gelecek olursa meselenin içinden çıkamayacağımız ortadadır. Ben Tanrı ikliminin içindeyim ve evrendeki bu düzeni açık bir biçimde görüyorum. Ve bu durumda da kendimi ispatlamakla mükellef olan taraf olarak görmüyorum. Aksine ben hatırlatıcıyım, bu kadar. Devam edelim Fuat Bey. Diyorsunuz ki :
"Tanrisal bir proje acisindan merkez olma iddiasina itiraz eden bir dusuncedir! Burasi cok onemli ve insani degersizlestiren birsey degil, tam tersine dinlerin iddiasina nazaran insana daha cok deger veren bir dusuncedir" ve devam ediyorsunuz : "Sahsen de insani degersiz olarak gormuyorum - gordugunu soyleyen ateist arkadasim da yok, tum cirkin yonlerine ragmen, insanin - ozellikle de sosyal insanin "iyi" diye tanimlayacagimiz ozellikler sergileyebilecek kapasitede olduguna inaniyorum. Cunku en basitinden, insanin sosyal olarak iyi olmasinin ayni zamanda kendisine karsi da iyilik yapmis olduguna, bunun bilincine varabilecegine inaniyorum."
Bir varlığın çıkıp da "Ben değerliyim. Ben iyiyim" demesi benim için bir anlam ifade etmiyor Fuat Bey. Bir varlığın, "kendi" yapısalına bu tür vasıflar atıyor olmasının ne anlamı var ki? (Gödel'i hatırlamak yerinde olacak). Bir domuz bizimle konuşacak olsa ve dese ki "Biz çok temiz varlıklarız". Oysa biz domuz formunda olmayan insanlar, domuzun kendi dışkısıyla oynuyor olmasını bir kirlilik alameti olarak görüyorsak, domuzun bu tür bir iddiasına hak verebilir miyiz? (Herkes için değil), Ama birçok insan için domuz kirli bir hayvandır, zira bizim kokusundan hoşlanmıyor olduğumuz, elimizi sürmek istemediğimiz dışkıyla adeta bir yün yumağıyla oynar gibi oynamaktadır; öte yandan bu tür bir perspektiften bakacak olursak, domuzun "ben temizim" cümlesine nasıl itibar edebiliriz ki? Aynı durum insan için de geçerli. İnsanın "kendi kendisine", "ben iyiyim, ben değerliyim" şeklinde bazı vasıflar yüklüyor olması, onu iyi ve değerli yapmaz ki; sadece insanın korunması gerektiğine dair birtakım insaniyetçi hukuksal normların doğmasına sebep olur. Aynı durum, "insan kötüdür, insan değersiz" için de geçerlidir. Kusura bakmayın ama Fuat Bey, bu söyledikleriniz anlamlı ve doğru olmaktan çok uzak. İnananların ise, dünyanın imtiyazlı bir gezegen, insanınsa değerli bir varlık (değer kazanmaya potansiyeli olan bir varlık) olduğu şeklindeki önermeleri, kendi önermeleri değildir. Bu tür bir imtiyazı, Tanrı'nın verdiğini söylerler, ki öyledir de zaten. Ben kendime değer atamıyorum anlayacağınız. Allah bana meleklerden üstün olma istidadı verdiği gibi hayvandan aşağı olma istidadı vermiş ve gerisini bana bırakmış. Bu tür bir istidad skalası bir imtiyazdır, bir değerdir. Son olarak Fuat Bey diyorsunuz ki :
"Tum bu kibar tartismalarimizi bir kenara koyalim. Acik acik goz onundeki seyleri biakip dil bilimden, bilimde sundan bundan bahsetmek gereksiz. Sizinde kabul edeceginiz gibi, bu tur konular uzerinde dusunmeye deger konular. Haksizmiyim? O zaman size sunu sormak istiyorum, uzerinde dusunmeye deger olan konularda, insanin ozgur iradesiyle varacagi sonuc ve kabullerin ceza konusu edilmesi sizcede cok haksiz, akil ve mantikla bagdasmayan cok ilkelce birsey degil mi? Ciddi ciddi soruyorum?"
İlahi Ceza sorununu gündeme getiriyorsunuz. Mutlak olarak hikmet sahibi ve Mutlak olarak latif (lütfedici) bir Tanrı'nın, benim amel defterimi tutmakta ne gibi bir çıkarı olabilir? Beni ebedi bir cennette mükafatlandırmakta, yahut cehennemde bir azab veriyor olmasında ne türlü bir maksadı vardır? İnsan gibi masum ve rahat bırakılmayı hakeden bir varlığın yaptıkları, nasıl olur da Mutlak Rahmet sahibi bir Tanrı'nın öfkelenmesine sebep olur? Bu çok uzun bir mesele. Yeterli vaktim de var esasında, ancak yoruldum Fuat Bey. Bu konuda ayrıntılı bir mesajı yarın yazabilirim, yahut yarından da yakın :)
İyi günler.
Yazan: aziz Tarih: June 11, 2008 2:42 PM
Gorduklerim gormediğim Yaratıcıma inanmayı mecbur kılıyor.Maxiumdan minumuma ; atom içi parcacıklrdan galaksilere kadar herşeyde Ustun aklın bıraktığı izlerle karşı karşıyayız.Anlamlı ,yuklu miktarda enformasyon içeren bir evrendeyiz.
Bir Yaratıcı olmadan benim var olmam nasıl mümkün olabilir ki? Bu soruya verilen ikna edici bir yanıttan haberdar değilim.
Materyalizm buyuk bir kriz içinde bu krizi daha iyi anlamanız için cırpınısları daha iyi farkedebilmeniz için Thomas Kuhn bilimsel devrimlerin yapısı adlı kitabı ısrarla oneririm.
Saygılar
Yazan: Neo Deist Tarih: June 14, 2008 9:50 PM
Merhaba Fuat Bey,
İşlerimin yoğunluğundan ötürü, tevdi ettiğiniz soruyu cevaplamayı ertelemek mecburiyetinde kaldım. Bu gecikme için özür diliyorum. Şimdi "bütün kibar cevaplarımızı bir yana bırakarak", sorunuza odaklanalım. Diyorsunuz ki :
"O zaman size sunu sormak istiyorum, uzerinde dusunmeye deger olan konularda, insanin ozgur iradesiyle varacagi sonuc ve kabullerin ceza konusu edilmesi sizcede cok haksiz, akil ve mantikla bagdasmayan cok ilkelce birsey degil mi? Ciddi ciddi soruyorum?"
Sonsuz derecede hikmet sahibi ve lütuf sahibi olan Tanrı'nın, bizim günahlarımızın ve hatalarımızın defterini tutmakta çıkarı ne olabilir? İnsanın böyle bir soruyu kendine sorması demek, meselenin temel verilerini gözardı etmesi ve bir yandan İlahi Adaleti ve denge Yasasını psikolojik bir imkana indirmesi, öte yandan da beşeri yetersizliği Evrenin ölçüsü yapması anlamına gelir. Çünkü burda günahı ve tabi ki insanın Tanrı indindeki değerini hafife alma durumu sözkonusudur.
Elbette ki asırlar boyunca alimler, bilginler, filozoflar ve azizler, İlahi Adalet ve İlahi Ceza problemi üzerinde düşünmüşler ve meseleyi aydınlatmaya çalışmışlardır. Sözkonusu problemin izlerini, Epikür'e kadar takip edebilmekteyiz. Öncesi olduğunda da şüphemiz yok. Ancak özellikle son bir-iki asırdır, İlahi Ceza aydınlatılmayı bekleyen bir problem olmaktan çok, insanların Tanrı'yı inkar etmesi için geçerli bir sebep olarak görülüyor. Çevremdekiler de dahil birçok insan şöyle düşünüyor : "Tanrı vardır ya da yoktur; eğer Tanrı varsa eğer Tanrı insanların dediği Tanrı'ysa bizim iyi olduğumuzu ve hiçbir cezayı haketmediğimizi kabul edecektir." Yani insanlar, kendilerine atfettikleri değeri onaylarsa Tanrı'ya inanacağını söylüyor. İnsanlar, "iyi" olduklarını, rahat bırakılmayı istediklerini, uhrevi korkularla yaşamayı ise istemediklerini dile getiriyor. Bütün bu düşünceler, bütün bu itirazlar, İlahi Nedenselliğin kavranamamış olmasından ileri geliyor kanısındayız. Evet, durum bunu gösteriyor. Elimizden bıraktığımız bir kitap yere düşme hareketi gösterir. Menekşe tohumlarından karanfil açmaz, yine menekşe açar. Nedensellik ilkesine riayet eden vakıalardır bunlar. Ancak yapılan itirazlar, "İnsan günah işler ve bu yüzden Tanrı cezalandırır" şeklindeki önermenin nedensellik ilkesine uymadığı şeklindeki kanaatten kaynaklanıyor. Evet insan hem kendisine hem de çevresine karşı hata işleyebilir ama bu gerçekten Tanrı'nın cezasını iktiza eder mi?
Bütün bu sorular ve soruların arkasında yatan itirazlardan yola çıkarak Tanrı'yı inkar ediyor olanlara, onları fikirlerinden caydıracak bir argümanımız yoktur. Bir insan, "Tanrı'ya inanmam için yeterli delilim yoktur" şeklinde düşünüyorsa, zaten İlahi Ceza'nın gerekliliği konusunda ne denilse boştur.
Mutlak Varlık önünde kaderimizi belirleyen bizim gerçek tabiatımızdır. Tanrı suretinde oluşumuzu inkar etmek isteyebiliriz, hem de bunun avantajlarından istifade ederek, fakat Tanrı suretinde oluşumuzun içerdiği sonuçlardan kurtulamayız. Öte dünyadaki ateş, kendi aklımızdan başka bir şey değildir. İnsan kendi kendini mahkum etmektedir. Kurana göre insanı bizzat kendi organları suçlayacaktır. Bir kez yalan geri kaldı mı, insanın yaptığı suç ihlalleri alevlere dönüşür. Nessos'un gömleği.. Schuon böyle söyler : "Dengesizleşmiş ve bozulmuş insan tabiatı, bütün boş teminatıyla beraber, bir Nessos gömleğidir". Yahut Hz. İsa'nın "Kim başkasına kılıç çekerse, kendisi de kılıçla ölür" sözü. Biraz farklı olarak bir başka açıdan şu söz de aynı hikmeti yansıtır : "Kendine karşı bölünen ev mutlaka helak olur". Cehennem ateşinin, Tanrı'nın (varsa şayet) haksız gazabından değil, Tanrı indindeki kıymetin gereklerini yerine getirememekten ve sunulmuş özgür irade, aşkın akıl nimetlerini suistimal ediyor olmaktan kaynaklandığı gerçeğini, kulaklarını kapatmamış olan bir kimseye veciz bir biçimde anlatan bu sözler şimdi sizin için ne anlam ifade etti ki?
İnsanlar cehenneme giriyorlar çünkü bir yönleriyle Tanrı'ya benziyorlar; cehennemden tekrar çıkıyorlar çünkü sadece mahlukturlar. Eğer günah işleyebilseydi ancak Tanrı ebedî olarak cehenneme gidebilirdi. Bu konudaki kanaatimizin özeti budur.
Bunun haricinde, İbn Arabi ve Cili gibi büyük mutasavvıflar, mâna âleminde cehennemi gördüklerini kitaplarında ifade ederler. Cili'nin kullandığı bir ifade dikkat çekicidir. Cili, şu anlama gelecek birkaç ifade kullanır : "Üstadım İbn Arabi'nin Cehennem müşahadelerine katılmakla beraber, bir başka cehennem bölgesi daha gördüğümü ifade etmeliyim. Ordaki insanlar 'Ey Allahım! Evet varsın, ve fakat yeryüzünde seni bulabilmemiz için bize yeterli delil vermemiştin. Bu delil yoksunluğu içinde Seni nasıl bulabilirdik ki? Biz, yeryüzünde Seni tanımamakta haklıydık' diyordu." Cili'nin ifadeleri tam olarak bu değildi, ve fakat bu cümlelerin ihtiva ettiği anlamdan da farklı değildi. Cili'nin bu müşahadesi, bana günümüz ateistleri ve agnostiklerini hatırlatıyor. Günümüz ateistlerinin "Evreni araştırdım ve fakat Tanrı için gerekli delili bulamadım" şeklindeki ifadesi bir yönüyle doğruluk payı taşıyorsa da, meseleye daha geniş bir açıdan bakıldığında bu önerme doğruluğunu muhafaza edememekte. Rasyonel akıl kuşkusuz ki Tanrı'yı bulamaz. Nice akıllı nice zeki kimselerin Tanrı'ya inanmadıklarını görüyoruz, ancak hakikat, o başka bir şeydir. Hakikatin keşfi, rasyonel akılla korelasyon içinde değildir (ne negatif ne de pozitif olarak). Peki öyleyse, büyük bilimsel keşiflerin yahut felsefi metodolojilerin altına imza atanların neden bir kısmı inanıyor da bir kısmı inanmıyor? Örneğin niçin Weinberg inanmaz da, Abdussalam inanır? Hume neden inanmaz da, Kant inanır? Karşımızda iki seçenek var :
a) Ya Tanrı'ya inanan kişiler, Tanrı'nın var olmasının verdiği teselliden ve sonsuz cennet fikrinden kendini koparamayacak kadar korkak. Duygularının, arzularının esiri. Çocukluktan bu yana kendisine öğretilmiş olan Uluhiyyet bilgisinin, çevresine ördüğü duvarları yıkamayacak kadar güçsüz, yahut yıkmaya cesaret bulamayacak kadar korkak.
b) Ya da Tanrı'ya inanmayan insanlar, bütün meseleleri rasyonel akılla çözebileceklerini inanıyor. Tanrı'nın kendilerine verdiği ruhsal güç ve eğilimleri kullanmasını bilmiyor ve dahası bu güçlerden haberi bile yok. Yani Tanrı'ya inananların gördüklerini, onlar henüz görmüş değiller.
Modern çağa baktığımız zaman, Tanrı fikrinden kendini kurtararak (!) ateizme doğru koşmuş kimseler gördüğümüz gibi, yıllar boyunca Tanrı fikriyle savaştıktan sonra Tanrı'yı bulan ve kabul eden kimseler de görmekteyiz. Peki bu ne anlam ifade ediyor? Bu hipotezleri denk mi kılıyor? Kuşkusuz hayır. Tanrı'ya inanan insanlar, bunu Tanrı'nın lütfuna, sahip oldukları özgür irade ve aşkın akla dayanarak inanıyorlar. Tanrı'ya inanmayanların "şimdilik" mahrum olduğu ve daha doğrusu kendi kendilerini mahrum ettikleri bir nimettir bu. İnançlı bir insan, inançsız bir insanı evrende bir dekor yahut yaşamda bir figür olarak göremez elbette ki. Zira inançlı olmak demek, iman denilen o suyu taşıyan bir oluk, olmak demektir. İman eden bir insan, imanla bütünleşmez, imanın ta kendisi olmaz. Bugün imanı taşıyor olduğu için değerlidir, ve fakat bunu her an kaybetme ihtimali vardır. Hakeza inançsız insan ise imanı taşımıyor olduğu için cehennemi hakediyordur (ama asla değersiz değildir) ve imanı taşıyor olmaya adaydır. Kimin imanla ölüp ölmeyeceği bizim malumumuz değildir ki insanlara değer biçelim.
Sözlerimi toparlamam gerekirse, katı bir fideist tutumu tasvip etmiyorsak da, (Tanrıya ve ahiret gününe )imanın sezgisel bir tutum olduğunu ve sezgiye dayalı bu önemli bilgininse, manevi (saf) akıl, özgür irade ve Allah'ın lütfuyla elde edilebileceği kanaatindeyiz. Fuat Bey, bu blogu birkaç aydır takip ediyorum ve evvelki yazıları, yapılan yorumları okudum durdum. Sizin, Sinan Beyin ve Emre Ünver Beyin yorumlarını okuyan bir insanın, sizlerin zekasından ve aklından şüphe etmeyeceği kuşkusuz. Ama yinelemem gerekiyor ki, bu akıl ve zeka, Tufandan, büyük felaketten kurtulmanın ciddi imkanlarına sahip değildir.
İyi günler.
Yazan: aziz Tarih: June 18, 2008 4:03 PM
Bir onceki yorumunuza cevabimi yarim birakmak zorunda kaldim, tamamlayinca gondermek istiyorum.
Aziz bey uzun cevabiniz icin tesekkurler. Ama zannedersem sorum yeterince acik olmamis. Ilk once bununla baglantili olarak "inkar" etme meselesine deginmek istiyorum. Ben birseyi inkar ettigimi dusunmuyorum, sadece inanmiyorum aynen Weinberg in inanmamasi yada Mark Twain in inanmamasi gibi. Bir iddia insani ikna edemezse o insan o iddiaya inanmaz, bu gercekten bu kadar basit. Size yada Abdussalam a cok ikna edici gelen birsey baskasina hic de ikna edici gelmeyebilir, tersi de dogrudur. Ve bu ikna olma olmama sureci dogrudan bilincli bir sekilde kontrol edebildigimiz birsey de degil. Bircok durumda kendi aklimizin izleyicisi konumundayiz. Basit bir ornek; istedigim kadar zorliyayim kendimi, Mars in cikolatadan yapildigina inandiramam kendimi, buna bilincli bir sekilde gozlerimi kapatip kendime inandiramam!
Ancak henuz bilgisiz oldugum donemlerde bana surekli bir sekilde Mars in cikolatadan yapildigini varsayan bir zeminde belirli bir paradigma surekli bir sekilde degisik yollardan verilmis olsaydi o zaman buna inanabilirdim. Ve bir defa inandiktan sonra cok uzun bir donem bu cikolata inancimi sorgulayan seylerden uzak durmaya calisirim cunku cikolata denen seye cok duskunmdur.
Simdi sorumuma gelelim; yukarida da degindigim gibi dusunme sureci girdi ve cikti bakimindan 100% bizim kontrolumuzde olan birsey degil. Gireni belli bir yere kadar kontrol edebiliriz(Bu hem iyi, hemde maalesef kotu birsey) ama cikti icin kendimiz olsak bile garanti veremeyiz. Sonucu keyfimize gore olsa girdiye ne gerek olurdu zaten?
Ve su inanc/inancsizlik meselesinde de mesela ikimiz karsilikli dusunuyoruz ve tartisiyoruz degil mi? Belli ki uzerinde dusunce uretilebilen bir konu! Peki o zaman, dusunme eyleminin, fikir ve kanaat uretme surecinin sonucunda belirli bir asama yada noktaya varmak, ve bu vardigin yeri ifade etmek nasil ceza konusu olabilir???? Ceza konusu olmasi dusunme, kanaat olusturma ve bunlari ifade etme konusunda ozgur olmadigimiz anlamina gelir, yani dusunce sucu olmus oluyor! BAya bildigimiz dusunce sucu!
Yani ortalama duzey acisindan insan uygarliginin yaklasik 1000 yil onceki zihniyeti dinlerde tanri adaleti olarak karsima cikmasi bende sadece inancsizligimi daha da makul kilmasi disinda bir etki birakmiyor. Boyle bir despotluk size nasil makul gelebiliyor Aziz bey?
Yazan: fuatogl Tarih: June 18, 2008 9:51 PM
Merhaba Fuat Bey,
İşlerimin yoğunluğundan ötürü cevaplarım bir kez daha gecikti. Bunun sizin açınızdan bir problem olmayacağı inancındayım.
Fuat Bey diyorsunuz ki :
"Simdi sorumuma gelelim; yukarida da degindigim gibi dusunme sureci girdi ve cikti bakimindan 100% bizim kontrolumuzde olan birsey degil. Gireni belli bir yere kadar kontrol edebiliriz(Bu hem iyi, hemde maalesef kotu birsey) ama cikti icin kendimiz olsak bile garanti veremeyiz. Sonucu keyfimize gore olsa girdiye ne gerek olurdu zaten?"
Bu şekilde konuşarak, insanı fazlasıyla deterministik bir kalıba soktuğunuzu görüyorum. Eğer natüralist bir tutum tercih edilecek olursa, ve günümüzün materyalist zihin felsefesinin ışığında (!) düşünülecek olursa, evet insan determinist bir varlıktır. Sahip olacağı inputları tercih edemediği gibi, evrim sonucu ortaya çıkan sinirsel sisteminin nasıl bir output vereceği hususunda da tasarruf sahibi olamayan bir varlıktır. Bu, natüralist anlayışı bir paradoksla baş başa bırakmaktadır. “Ortaya koyduğum zihinsel çıktıları tayin edemem” cümlesiyle ortaya konan bir zihinsel çıktı, acaba peşinden gidilmeye değer bir görüş müdür? Whitehead, tabiatı saçma olarak görür. Ona göre, bülbülün sesindeki, gülün rengindeki güzellik, şairlerin dehasının ürünüdür. Bu yüzden övgüler saçma tabiata değil, üstün insan aklına yöneltilmelidir. Whitehead ve Kuantuma laboratuarındaki gözlemleri sonucunda tabiatın saçma olduğunun kabullenilmesi gerektiğini söyleyen ve evrime inanan kimselerin düştüğü handikap budur : İnsan da tabiatın bir parçasıdır ve bu yüzden o da saçmadır. Bu sebeple, tabiatın saçma olduğuna dair bir kanaat ortaya koyarken, saçma bir ışık altında durmuyorlar mı? Kendi düşünsel mekanizması üzerinde yetki sahibi olamamasına rağmen bir kişinin halen tartışmayı sürdürüyor olması anlamsızdır. Bu bir paradokstur Fuat Bey. Gördüğüm odur ki, Tanrı inananları ve inanmayanları, farklı paradokslarla baş başa bırakmıştır...
Bir teist, kötülük problemi ve kaderin beraberinde getirdiği (görünüşte) paradoksal durumlarla yaşar. “Tanrı varsa niçin kötülük vardır” ve “Tanrı olacakları biliyorsa neden bizi yaratı?” soruları, bazı insanların inancını yitirmesine sebep olduğu gibi, inanmayan insanların da inanmıyor olma durumlarını güvence altına alıcı bir durumdur. Bir teist, Tanrı’nın sahip olduğu “sonsuz kudret, sonsuz rahmet ve sonsuz hikmet” vasıflarından bir tanesinden feragat edecek olsaydı, bu paradokslarla yaşamak zorunda olmazdı. Ve fakat bu dinin kurucusu Hz. Muhammed’dir. Eğer, bu problemlerin gündeme geleceğini bilen Hz. Muhammed gerçekten bir dinsiz olsa ve insanların duygularını suistimal edecek kadar kötü niyetli biri olsaydı, mevcut teolojide bu üç vasıftan birinden feragat ederek hem kötülük paradoksunu hem de kader paradoksunu tarihin mezarlığına gömebilirdi. Nitekim ben eğer Vedantaları esas alacak olsam ve Tanrı’nın sahip olduğu bütün vasıfları bir İlahi Mahiyet’e irca edecek olsam, Tanrı, sahip olduğu Mahiyet’in kendisine sunduğu olanaklara mecburdur desem, yani Kudretini sınırlayacak olsam, ateist insanların yönelttiği kışkırtıcı sorularla muhatap olmak zorunda kalmazdım. Fakat ben biliyorum ki, insan demek paradoks demektir. Ve bu paradoksun yarattığı gerilimlerle yaşamayı öğrenmek, ruhun terakkisi adına bir payandadır. Aynı durum natüralist ve anti-realistler için de geçerli. Bütün mekanizmaları değilse de birçok mekanizması tesadüfle çalışan bir evrim neticesinde, ruhtan mahrum bir biçimde vücut bulmuş bir zihnin, kendisinden “ben” diye bahsetmesi ve bir şeyleri yanlış ve doğru olarak nitelendirmesi ve de sahip olduğu doğrular konusunda da inat ediyor olması tam bir paradokstur. Hakeza res extensa ve res cogitans vakıası da bu tür bir paradoks nev’indedir. Bir önceki cevabımda modern ve klasik temelcilik eleştirilerini gündeme getirirken de kasdım bu paradoksları dile getirmekti.
Fuat Bey, ancak inanç sahibi olmayan insanlar meseleyi şöyle lehlerine çevirirler : Teolojiler dogmalar üzerine bina edilir ve bu yüzden de içine düştüğü (görünüşteki) paradoksal durumlardan kurtulma şansı yoktur. Oysa natüralistler, evrimsel psikoloji ve zihin felsefesinin üzerinde çalışıyorlar. Böylelikle paradoksal durumları ortadan kaldırıcı bilimsel bir ivmeye sahipler.
Dürüst konuşmak gerekirse, iki taraf da bu durumdan kurtulacak değildir. Ancak Hristiyanlar sensus divinitatis diyerek, Müslümanlar fıtrat diyerek, meselenin esasında paradoksal bir zihinsel algoritmayla kısıtlanmaması gerektiğini ve Tanrı bilgisinin insanda öz olarak mevcut olduğunu ve insanın bu öze ulaşması gerektiğini ifade ederler. Bir Müslüman olarak benim için tefekkür, evrene doğru değil, içe doğru bir açılımdır. Ben, zindanım için güneş aramıyorum, zindanıma pencereler açarak güneşin içeri girmesini sağlıyorum. Ancak inanmayan insanlarla, gerek cehennem gerek kader mevzuunda anlaşamamanın sebebi, zindana pencereler açmak şeklinde kendini gösteren bu tefekkür girişiminin kelimelerle anlatılamıyor olmasıdır.
Bütün cevaplarımı şimdi vermek istemiyorum.
Sizin vereceğiniz cevaplar doğrultusunda meselenin teferruatını açılıma kavuşturmayı tercih ediyorum. İyi günler.
Yazan: aziz Tarih: July 4, 2008 7:46 PM
Aziz bey,
Ben söylediklerimde non-determinizm var, determinizm yok ki! Ki zaten fiziksel/sinirsel düzeyden de bakmıyorum. Ve Materyalist(hangisi!?) felsefeye göre zihnin determinist olarak alındığını pek duymadım. Neyse, bunlardan bahsetmiyorum ben. kabaca özgürce fikir edinme/oluşturma sürecinden bahsediyorum. Birşeye bakmadan önce, o konu hakkında bilgi edinmeden önce o konuda varacağımız sonucu normalde kendimiz tayin etmediğimizden, oralardan çıkıp, basitce; cennet-cehennem/ceza-ödül ikilisinin özellikle birşeyi kabul edip etmeme noktasında (ör:tanrı iddiası) ortaya çıkmasının tamamiyle totaliter, insanın muhalefet etmesi gereken, kötü ve zararlı olarak sınıflandırılması gereken bir zihniyet olmasından bahsediyorum. Yine kısaca, düşünce suçu diye birşey var bu dinlerin temelinde! Bunun adı resmen budur. Özgürce kanaat oluşturma diye birşeyin olmadığı bir yer yani. Böyle birşeyi ben nasıl kabul edeyim? sorum kısaca budur! Hiç cevaplamadınız, işi materyalizm, evrim vs. tartışmalarına getirdiniz(bence çok açık hatalarla). İzin verirseniz onlara daha sonra bakmak istiyorum. Önce bu önceki yorumlarımızdan bakiye ye kalan bu soruyu bir halledelim.
Yazan: fuatogl Tarih: July 7, 2008 12:01 AM
Fuat Bey,
Bulunduğunuz konum itibariyle, cehennem vakıasını sorguluyor olmanızın bir tutarsızlık olacağını göstermeye ve konuyu başka mecraya çekmeye çalışmıştım, ancak görünen o ki anlamamışsınız.
Bana, bir tane soru sorsaydınız daha uzun bir cevap yazmak zorunda kalmayacaktım. Şimdi de uzun bir cevap yazacak değilim. Zira burda bir düşünce harbi yaşamak niyetinde değilim. Meseleyi daha yalın bir hale getirelim Fuat Bey. Sizin bana sorduğunuz kuşkusuz önemli bir soru, fakat kendi düşünce ve duygu dünyanızda edindiğiniz önkabuller üzerine bina ettiğiniz bir soru. Verilecek uzun cevapların, dikkatimizi önkabullerden uzaklaştıracağı inancındayım. Bu yüzden, dilerseniz meseleyi başından alalım Fuat bey ve ilk soruyu benim sormama izin verin :
Özgür irade nedir? Ve siz özgür irade sahibi olduğunuza inanıyor musunuz?
Not : Bir önceki cevabınızda geçen ve birbiriyle tevil edilemeyecek sapmaları gündeme getirmek istemiyorum, zira şimdi (eğer araya iş gündemi girmeyecek olursa) beraberce yürüteceğimiz tartışmada bu tutarsızlıklar kendini coşkulu bir biçimde hissettirecektir.
Yazan: aziz Tarih: July 7, 2008 8:51 PM
@Aziz;
Pekala. Izin verirseniz cok uzatmadan: evet, ozgur iradeye sahip olduguma inaniyorum. Buna inanmasaydim butun bu tartismalarin anlami olmazdi zaten.
Eger nøroloji/bilinc vs. gibi bence asil meseleyle cok da ilgili olmayan duzeye cekersek pesinen belirteyim, ozgur iradanin sinirlari konusunda kuskularim var bircok insan gibi. Ama genel olarak, dedigim gibi evet inaniyorum!
Not: ve coskulu tutarsizliklari merakla bekliyorum.
Yazan: fuatogl Tarih: July 8, 2008 12:58 AM
Fuat Bey,
Herkes özgür iradesi olduğunu söyler. Ben, "siz özgür irade sahibi olduğunuza inanıyor musunuz? sorusunu, istisnai bir durumun olup olmadığını tespit için sormuştum.
Ancak "özgür irade nedir?" sorumu niçin teğet geçtiniz anlayabilmiş değilim. Asıl meselemiz bu zaten.
Yazan: aziz Tarih: July 8, 2008 6:43 PM
Sorunuzu teget gecmemin sebebi tartismamizi surdurmek icin elzem olmayisi.
Basitce; Farkinda olmak, bilissel sureclerinle etkilenebilen aksiyonlari, eylem, davranis ve dusuncelerini kontrol edebilme yetisi.
Aziz bey, lutfen nereye varacaksak varalim. Yoksa bu meselede kaybolup gideriz, su nedir bu nedir diye. Bizim tartismamiz acisindan ozgur iradeyi, eylemlerimden sorumlu olmayi kabul etmem yeterli olsa gerek!
Yazan: fuatogl Tarih: July 10, 2008 12:10 PM
Fuat Bey,
"Farkinda olmak, bilissel sureclerinle etkilenebilen aksiyonlari, eylem, davranis ve dusuncelerini kontrol edebilme yetisi."
Kelimeleri seçmekte özen göstermenizi öneririm. Farkında olmak ne demek allah aşkına? Hele hele "düşünceyi kontrol edebilmek" ne demek? Bir yere varmamız için asıl bu tür muğlak ifadeleri ayıklamamız gerekiyor. Yok eğer "ben yokum, böyle bir yere varılmaz" diyorsanız, siz bilirsiniz.
Bir restorana gittiğinizi varsayalım. Garson siparişinizi alıyor. "Döner mi yerdiniz efendim iskender mi" diye soruyor size. Sizin tutumunuz burda ne oluyor? "Biraz bekleyecek olursanız, nöronlarım, kararı vermek için gerekli kombinasyonları oluşturacak" mı diyorsunuz, yoksa "ben döner istiyorum mu" diyorsunuz? Kuşkusuz birinci tür bir tutum deliliktir (ve fakat esasında Crick gibi hür irade karşıtlarının gerçeklik zannettiği bir delilik). İnsanlar tercihlerini yaparlar ve döner isterler. Şimdi soruyorum size Fuat Bey, bu örneği dinledikten sonra "evet, döner isteyen insan burda iradesini kullanmıştır" diyen bir kimseye, "düşüncenin nerde kontrol edildiğini" söyler misiniz? Yineliyorum, tartışmanın nöropiskolojik bir ortama çekilmesi taraftarı değilseniz, burada bitirebilirsiniz, ama bu meselenin evrim ve big bang üzerine yapılan tartışmalardan daha az önemli olmadığı ve bu sebeple de uzun uzun mütaala edilmesi gerektiği kanaatini taşıyorum.
Yazan: aziz Tarih: July 15, 2008 2:28 PM
Ben hala ceza / iskence meselesiyle alakasini kuramadim bu tartismanin?
Evet haklisiniz, cumlelerim ozenli secilmemis. Fakat ben ozgur irada denen seye inandigimi eylemlerimizden sorumlu oldugumuza inandigimi kabaca belirtmisim. Tartismamiza devam etmek icin bu neden yeterli olmuyor onu anlamis degilim?
Ben beynimizin bilinc olusturmasi ve islemesi konusunda "hard-determinist" goruslere sahip degilim. Beynimizi olaganustu karmasik, saat gibi macro-duzeyden bildigimiz etki-tepki ye gore isleyen tam determinist bir makina olduguna inanmiyorum. Bildigimiz "tanidik" dunyadaki etki-tepki zincirlemesinin bulaniklastigi, kuantum mekaniksel ozelliklerin oldugu bilinen beynimizi kati-determinist bir sekilde anlayabilecegimize inanmiyorum. Son kertede, "ozgur-irade" denilen seye inaniyorum. "Ben" diye algiladigimiz seyin sadece pasif bir algilayan degil, aktor olabildigine inaniyorum, nasil isledigini bilmesem bile(bunun bilinmiyor olmasi alternatif 'aciklamalar' i dogrulamis olmuyor). Bu konuyu ilk yorumumda belirttigim gibi, dort kose olarak ele almiyorum.
Ornegin:
Onumden gecen turuncu bir arabayi gorup, o gormenin beynimde olusturdugu "bu turuncu bir arabadir" tanimlamasi/tanimasi irademe bagli bir eylem degildir! Beynimin nøron aglarinin bu sekilde bir "match" yapmasi tamamiyle deterministtir benim irademe gorece. Benim "eyleyici" oldugum bir "eylem" degildir yani, sorumlu tutulamam. Fakat ben size telefon acip, "Azizim turuncu bir araba gordum" desem tamamen benim kontrolum altinda, benim aktif olarak "eyleyici" oldugum bir eylem olur. "Bana ne lan, neden beni rahatsiz ediyorsun turuncu bir araba yuzunden" diye kizip beni sorumlu tutabilirsiniz bu eylemden. KABACA goruslerim budur. ya ondandir yada sundan diye siyah beyaz, indirgemeci bir sekilde bakmiyorum.
Tam tersi olsaydi zaten baya bir renkli dunyamiz olurdu herhalde. Dusunsenize beyninizde olan biten herseye iradi olarak mudahale etme olanagimiz olsa neler olurdu? Bi defa depresyona giren olmazdi herhalde. Herkes mutlu olduguna "gercekten" inaniverirdi. Isteyen noel gunleri noel babaya inanirdi sip diye. Hatta kisi istese hergun inanir, hergun hediye verdigine gercekten inandiridi kendisini. Verdigi hediyeleri gercekten gorup dokunabildigimize inandirirdik, sanki gercekmis gibi. Budizme inanip reenkarnasyon olayiyla mesgul olurdu ilgin geldigi icin. Ve madem elinde bunlara "gercekten" inanirdi. Ozgur iradenin suyunu cikartinca, busbutun gerceklikten kopuk absurdluklere gittigimiz aciktir herhalde.
Umarim bu konuda gereksiz kili kirk yarma oyununa baslamayiz. Yazdiklarim yarida kalan tartismamizin surdurulmesi icin fazlasiyla yeterli Aziz bey. Soyledigim suydu; bir konuda fikrimizin olmasi, bunlarin olusma sureci 100% sorumlu tutulacagimiz bir eylem degildir! Dolaysiyla, birseye inanmama, falanca sekilde dusunmeme, bir oneriyi kabul etmeme, iskence ile sonuclanacak bir cezayi hakli cikartacak sorumluluk nuvelerinden yoksundur, boyle birseyi mesrulastiramayiz, ancak despotluk ile mesruimis oyunu oynayabiliriz. Suc konusu olamaz yani. Boyle bir cezalandirma, dupeduz despotluktur yani. Dusunce ozgurlugu dedigimiz meseleyle tamamiyle aynidir! Dinler bu tarz korkutma senaryolari ile acik acik dusunce sucu diye tanimladigimiz seyi mesrulastiriyor. Ve bu durumun bircok teist tarafindan samimi olarak ahlaki bir problem olarak kabul edildigini de biliyorum. Tamda bu yuzden, bazilari cehennemi bir metafor olarak yorumlama egilimindedir.
Yazan: fuatogl Tarih: July 16, 2008 5:24 PM
Yazan: fuatogl Tarih: July 18, 2008 4:29 AM
Merhaba Fuat Bey,
Farklı sâiklerden ötürü uzun bir müddet cevap veremedim, kusura bakmayın. Galiba şu anki konumum, bu tür platformlardaki tartışmaları sıcağı sıcağına devam ettirmeme engel teşkil ediyor. Bu yüzden, sizin de anlayışınıza sığınarak, bu konudaki nihai cümlelerimi söylemek istiyorum.
Fuat Bey, bir benliğe ve dolayısıyla da özgür iradeye sahip olduğumuzu ifade etmişsiniz, ki buna ben de katılıyorum. Ayrıca, özgür iradenin sınırlarına işaret etmek adına turuncu araba metaforunu kullanmışsınız, ki oldukça açıklayıcı buldum. Anlaşamadığımız nokta, özgür iradeye ve idrâke kaynaklık eden "benlik" kavramının ne tür bir mekanizmaya sahip olduğudur.
Nöropiskoloji ve biyofizik, benlik olgusunun temelindeki fiziksel altyapıyı açıklığa kavuşturacak bir teoriye henüz sahip değil. Benlik, irade ve idrak konusunda, büyük bir cehalet içindeyiz. (son zamanlarda, complexity teorinin makul bulunabilecek çıkışları varsa da, birçok eksiği olduğu da görmezden gelinemez). Sorun şu, benlik konusundaki cehaletimiz, bizi dinlerin sunduğu alternatifi kabul etmeye mecbur eder mi? Göründüğü kadarıyla siz bu konuda fizikalist bir tutum sergilemiş ve henüz benliğin temellerini fiziksel olarak açıklayamıyorsak da bir gün açıklanacağı inancınızı muhafaza etmişsiniz.
Bense, 20 yıl önce okula başlayan kısa pantolonlu çocukla, bugünün mühendisini birbirine bağlayan tek şeyin "gerçek ben, ruh" olduğuna inanıyorum. Bu gerçekliğin, bedenimin bir parçası olmadığı kesin. Zira yediklerim, içtiklerim, sevinçlerim, üzüntülerim bedenimi sürekli değiştiriyor. 10 yıl önce bedenimde bulunan atomların pek çoğu artık benimle değil. Aradaki sürekliliği sağlayan şeyin, bu sonsuz karmaşanın akışını düzenleyen "gerçek ben" olduğunu düşünüyorum.
Fuat Bey, cehennemi ahlaki bir problem olarak görmüyorum. Bu sebeple de gerek cehennem için gerekse Kurandaki diğer kıssalar için ortaya konan "bütün bunlar metafordur" yaklaşımını da tasvip etmiyorum. Birşeyleri temsil ettiğini ve dolayısıyla metaforik cihetleri olduğunu inkar etmiyorum. Nitekim tasavvuf büyükleri bu metaforik olanakları gayet güzel kullanmışlardır. Fakat modern zamanlarda bu tür bir yaklaşımın sergilenmesinin ardında farklı saikler görüyorum. Bazen insanlar, karşıt görüşteki insanlara kendi görüşlerini kabul ettirebilmek adına, kendi görüşlerine haksızlık edebilir ve bu haksızlığı da meşru kılacak argümanlar kurabilirler. Cehennem için "metafor" denilmesini de bu kabilden görüyorum.
Ayrıca, inançsız insanların da eskatoloji konusunda bilgisiz olduklarını da gözlemliyorum. Örneğin insanlar cehennem azabının sonsuz olduğuna o kadar inanmışlar ki. Oysa cehennem sonsuz değildir. Bu konuda bilgiler sunabilirim ancak şu an yine bir zaman darlığı içindeyim. Ancak şunu söyleyebilirim ki, gerek Kuran gerek hadis ve gerekse birçok konuda uzlaşmazlık içinde bulunmasına rağmen cehennemin ebedi olmadığı konusunda uzlaşan sufilerin ve kelamcıların hem nakli hem akli hem de müşahadeye dayalı bilgileri, bize cehennem azabının ebedi olmadığını söylemektedir.
Öte yandan yine bu kimseler, cehennemin bir zevk hali olduğunu, ruhsal bir hastane olduğunu da söylerler. Yani modern düşünceye karşı, cehennem inancını meşru kılabilmek adına yeni argümanlar uydurmaya veya liberalist yorumlar getirmeye lüzum yok, zaten cehennemin, azap çekecekler için bir zevk hali olacağını ve insanların cehennemden çıkacaklarını İslam geleneği söylüyor. Cehennemin gerekliliği konusundaki kanaatlerimi daha önceki mesajlarımda ifade etmiştim zaten.
Dağınık da olsa bunlar nihai cümlelerimdir Fuat Bey. Sizin de son yorumlarınızı öğrenmek isterim. Umarım bir başka başlık altında ve uygun bir zamanda, sizin gibi tartışmayı iyi bilen bir insanla konuşma olanağına sahip olurum. İyi günler
Yazan: aziz Tarih: August 7, 2008 8:07 PM