« Kim Kafatasçı? [1932'den Bir Kesit] | Ana Sayfa | Mete Tunçay'dan Bilgelik »
March 03, 2007
Bir Ortaçağ Malikanesinde ‘Medeniyet’ Tartışması
[3 Mart 2007 tarihli Referans gazetesinde yayınlandı]
“Da Vinci’nin Şifresi” filmini izlemiş miydiniz? Eğer cevabınız “evet” ise, o filmin son sahnelerinin geçtiği kiliseyi de hatırlarsınız sanırım. Hani İngiltere’nin yemyeşil ovalarının ortasında bir yerlerde yükselen o çekici ama bir o kadar da ürkütücü gotik mabedi... Geçen hafta sonu işte tam da öyle bir yerdeydim. Güney İngiltere’nin yemyeşil bir ovasının ortasına kurulmuş, 12. yüzyıldan kalma gotik bir kilise ve onun yanında yükselen 16. yüzyıl yapımı şatovari malikanedeydim.
Kilisenin içinde meraklı gözlerle gezinirken, üzerinde yürüdüğüm zeminin aslında bir “anıt mezar” olduğunu irkilerek fark ettim. Başta yandaki malikanenin ilk sahipleri olmak üzere, bir kısım önemli zevat, kilisenin en önemli yerine, haçın bulunduğu kısmın önüne gömülü durumdaydılar. Üzerlerine kapanmış ağır lahitlerde ise kısa birer hayat hikayesi yazılıydı. Bir tanesi 41 yaşında iken ölmüştü. Bugün için çok erken bir ölüm sayılsa da, sağlık şartlarının hiç de parlak olmadığı Ortaçağ için ortalama bir ömür süresiydi bu.
Kilisenin zeminine gömülü olan Ortaçağ şahsiyetlerinin en ilginci ise, 12. yüzyılda toprağa verilmiş bir Haçlı şövalyesiydi. Mezarının üzerine kazınmış olan resim, onun kılıcı, miğferi ve demirden örülü zırhıyla tipik bir Norman savaşçı olduğunu gösteriyordu. Muhtemelen bundan tam dokuz asır önce kalkıp Kutsal Topraklar’a, yani bizim Ortadoğu’ya gelmişti. Buraları “Müslümanlardan kurtarmak” için...
Ne ilginçtir ki ben bu Haçlı şövalyesinin kemikleri üzerinde gezinir ve dokuz asır öncesinin “medeniyetler çatışması”nı gözümde canlandırmaya çalışırken, sadece 30 metre ilerde, kilisenin yanında yükselen malikanenin içinde, yeni bir “medeniyetler çatışması”nın nasıl önlenebileceği tartışılıyordu. Hem de “öteki medeniyet”in pek çok temsilcisi vardı: Mısır ve Suudi Arabistan’ın Büyük Müftüleri, sarıkları, cübbeleri, uzun sakalları ve gür Arapçaları ile, malikanenin dev aynalarla dolu yüksek tavanlı geniş toplantı salonunda göz dolduruyordu. Dünyanın daha birçok Müslüman ülkesinden kalkıp gelmiş olan lider, entelektüel ve aktivistler, hep birlikte “radikal söylemlerin nasıl etkisiz hale getirilebileceğini” tartışıyordu.
Wilton Park
Sözünü ettiğim bu toplantı, İngiliz Dışişleri Bakanlığı tarafından organize edilen “Radikal Söylemleri Etkisiz Hale Getirmek İçin Batı ve Müslüman Toplumları Arasında Ortak Platformlar Yaratma” başlıklı konferanstı. Konferansın baştan beri sözünü ettiğim görkemli mekanı ise, İngiliz hariciyesinin bu gibi uluslararası toplantılar için kullanageldiği “Wilton Park”tı.
Wilton Park, 16. Yüzyıldan kalma “Winston House” üzerinde, 1946 yılında dönemin başbakanı Winston Churchill tarafından kurulan bir konferans merkezi. Bugüne kadar 1000’e yakın uluslararası toplantıya evsahipliği yapmış.
Güney Afrika’nın ırkçılık (apartheid) sonrası yapılanması, Balkanlar’ın 1999 sonrasındaki şekillenmesi, hep Wilton Park’ta düzenlenen toplantılar ve hararetli tartışmalar sayesinde gerçekleşmiş. Mekanın geçmiş misafirlerinin listesi adeta uluslararası siyasetin “Kim Kimdir”i gibi.
Wilton Park’ta oturup etrafa şöyle bir bakınca, burasının neden ideal bir toplantı merkezi olduğunu anlıyorsunuz: Çünkü burada toplantı yapmaktan başka yapacak hiçbir şey yok! Gözünüzü 360 derece gezdirdiğinizde, sadece ve sadece, yemyeşil bir ova üzerinde otlanan kuzu ve koyunlar görüyorsunuz. Büyük şehirlerde yapılan konferanslarda katılımcıların çoğu bir ara sıvışır, alışveriş yapmak veya gezmek için “şehre iner”ler. Wilton Park’ta “inilebilecek” tek yer ise, başta sözünü ettiğim kilise...
“Toplantıda ne konuşuldu peki” derseniz, “kusura bakmayın, off-the-record idi” demek zorundayım. Ama şu kadarlık bir yorum yapayım: İngiliz diplomasisinin İslam dünyasına yaklaşımı, son yıllarda Amerika’daki bazı dar ideolojik çevrelerde görülen “İslamofobi”nin izlerini taşımıyor. Fransa’daki “katı laiklik” de Manş Denizi’ni aşamamış durumda. İngilizler, Müslümanların kendi inançlarını yaşama ve kültürlerini koruma hakkına sonuna kadar sahip olduklarını, sorunun sadece İslam adına silaha sarılan veya silahı savunan radikal gruplarda olduğunu söylüyorlar. Bu ise iyi haber...
Yazan: Mustafa Akyol Tarih: March 3, 2007 12:55 PM




Mustafa bey, dünya bugün kaçınılmaz farklılıklar
ın birarada yaşamaya mahkum olduğu bir köy. AB ülkelerinde ve ABD de milyonlarca Müslüman Türk ve değişik din, millet ve kültürlerden insanlar yaşıyor. Ülkemizde yaşayan yabancıların sayısı,
gayri-müslim vatandaşların sayısını aştı. Hızla
yabancı nüfusunun artacağı günleri yaşıyacağımız
kaçınılmaz. Doğu'lu ve Batı'lı entellektüeller bu
kaçınılmaz biraraya gelişin çatışmaya dönüşmemesi
için akıl yoruyorlar.
İnsan dünyevi zenginliğe meyyal çoğunluğunun yanı
sıra, erdemli ve ulvi yanıda barındıran bir varlık. Mal ve zevk dürtüsü çok kuvvetli ve bundan
asla vazgeçmiyor. Bu demektirki kapitalizm kaçınılmaz bir ilişki ve üretim biçimi olarak var
olacak. yine gerek kendini ifade etme, gerekse Yüce Rabb'imizin Kur'an-da haber verdiği gibi;
Ruhlar ancak Allah'ı zikretmekle mutmain olabilir.
Yani insanın ulvi yanı, derin düşünmek yani tefekkür ve ibadet yoluyla varlığını kavramaya ve
yaratıcısına kendi meşrebince hamd etmeye tutkundur. Buda laik-demokrasiyi kaçınılmaz kılıyor. Bu arada zayıf ve donanımsız insanların,
kapitalizmin yetersiz sosyal insafına terkedilmesi
ise, bu insanların perişan bir görüntü vermesini
engelleyemiyor. Bu noktada Osmanlı'da kemale eren
Vakıf sistemi devreye sokulabilir. Mal zengini
olanlar ile, ilim ve irfan zengini olanlar bu alan
da işbirliğine giderek zorda olanlara yardım edebilir. İslam ve doğunun ruh iklimi ile Batı'nın
dünyevi başarısı bir ortak zeminde yaşayabilir.
Sonrası, tartışıp durulan konularda nihai karar vericinin huzuruna çıkılır. Doğulu olupta dünyevi
zevkler için yarışanlar ile Batı'lı olup varlığın
sırlarına dalanlar benzerleriyle işbirliklerine
girerler. Yani birarada yaşam ve dialog kaçınılmaz
Zaten farklı yaratılışın hikmeti de, birbirimizi
tanımamız ve dost olmamız değilmi?
Gelin tanış olalım/İşi kolay kılalım.Y.Emre.
Mısırda yapılan Abant toplantısı önemli tartışmala
ra yol açmış. Farklılıklara ve farklı fikirlere
açık olmalıyız. Linç kültürü insanoğluna hiç yakış
mıyor. Medeniyetler ittifakı, Küresel ahlak girişimi entellektüel ortaklık örnekleri. Kapitalist işbirlikleri ise çok daha hızlı. Çoktan
seçmeli sistem, Sünnetullaha daha uygun görünüyor.
Saygılar Levent.
Yazan: levent Tarih: March 3, 2007 03:33 PM
Bayilirim Ortacag Maikanelerinde medeniyet tartismalarina. Hatta medinyet tartsimasi da eksik olabilir. Eminim Mustafa Bey kullaklariomizi cinlatmis " Keske burda olsalardi" demistir :)
Yazan: Bekir L. Yildirim Tarih: March 3, 2007 05:36 PM
“Tanış olalım işi kolay kılalım”.Bu cümleye canı gönülden katılıyorum.
Tanışınca niyetler ve fikirler ilk ağızdan duyulup bilinince zor sanılanın aslında kolay olduğu idrak edilebilir.Kolaylaştırılacak zor bir konunun var olmadığı bile idrak edilebilir.
Şimdi Mustafa beyin son cümlesi; Bu ise iyi haber...
Yukarıdaki yorumdaki iki cümle kolay kılınmaya çalışılanı özetliyor;katı laiklik anlayışı ve İslamofobi.Bu anlayışların menşei yada doğuş yeri doğu değil.
Birileri sizi tanımlıyor sonra da yine aynı birileri size bu tanımdan farklısınız diyor.Evet,bu iyi haber…
Şimdi iki sorum var;
1)Biz değiştik mi?Yani yapılan ilk tanımlamanın dışında diyalog yürütülebilir bir davranış mı sergiliyoruz?
2)Biz aynıyız da onlar bize olan bakışlarını mı değiştirdiler?
Her iki sorunun da cevabı önemsiz olsa dahi “iyi haber” olarak aktarılan şeyin anlamı “artık İslam’a düşman olarak bakmayanların sayıları ve etkileri güçleniyor,şimdi gerçekleri anlatabiliriz”mi?
Bahsettiğiniz ambiyansta uzlaşma üzerine konuşmak mümkün olabilir ben aynı konuşmaların kanların aktığı savaşın göbeğinde yapılmasını tercih ederdim.Acaba onca çığlık ve silah sesleri arasında konuşmacılar birbirlerini duyabilirler miydi?
Yazan: çuvaldız Tarih: March 4, 2007 02:07 PM
Sevgili Bekir Bey,
Oryantalizm'i bitirdiyseniz Leonard Binder'in ''LİBERAL İSLAM'' adlı eserini tabii okumadıysanız acizane tavsiye ederim.Uzun zaman önce okuduğum bu eser tekrar eli
me geçti bu sitedeki yorumcuları yakından ilgilendiren tuğla kalınlığındaki bu kitap kanaatimce alanında yazılmışların en iyisidir.Okunmalı derim..
Saygı ve Muhabbetle
Yazan: Muhammed Ali DİKTAŞ Tarih: March 4, 2007 05:39 PM
Tesekkuler Muhammed Bey Kardesim, tavsiyeniz icin. Insha-allah, henuz btrirmedim Oryantalizm'i ama ismarlanacakllar listeme eklerim. Adi oldukca guncel ve ilgimi ceken bir mevzu.
Selam, saygi ve muhabbetle
Yazan: Bekir L. Yildirim Tarih: March 4, 2007 11:23 PM
Binder'in kitabinin orijinal adi "Islamic Liberalism" olup, university of chicago press tarafindan basilmistir pek de guncel olmayan bir tarihte, 1988 yilinda...cevirisinin nasil oldugunu bilmiyorum, lakin aslindan okuyacaksaniz, hayati ingilizceyle yogrulmus olanlar icin dahi 'agir' bir eser oldugunu belirtmeliyim. yeterli kahve takviyesiyle okunmalidir;) kolay gelsin.
Yazan: fethi Tarih: March 6, 2007 06:16 AM
“Da Vinci’nin Şifresi” filmini izlemiş miydiniz?MA
bu filmi seyretmedim ama harry potteri izledim.bu ürkütücü yeri anlamam için yardımcı olur mu acaba:)
Yazan: deniz Tarih: March 12, 2007 09:33 PM
Ahmet Hakanın yazısı dikkatimi çekti..İhsan Eliaçık isimli bir yazar..güzel yazmış..katılıyorum..Hz.Muhammed(as)ı hakkıyla tanımamak gibi bir sorunumuz var...din adamı kisvesine bürünmemiş,halkın içinde,halktan biri.
haksızlıklara karşı susmayan yiğit bir delikanlı.
yazıyı alıntılamak istedim..dikkat etmemiş olanlar
burdan okusunlar..yayınlanırsa tabii:)
--------------------------------------------------
Vatikan kilisesinin balkonundan halkı selamlayarak “kutsayan” Katolik papalar…
Kilisede dev sakalı ve simsiyah cübbesi ile tütsüler içinde ayin yaptıran Ortodoks rahipleri…
Tapınakta nirvanaya duran Budist keşişleri…
Camide vaaz veren kırmızı fes üzerinde beyaz sarığı ile Sünni hocalar…
Kum şehrinde kum gibi kaynayan siyah, beyaz sarıkları ile Şii mollalar…
Dergahta post üzerinde muridlerine feyz dağıtan tarikat şeyhleri…
Cemevinde semah yaptıran upuzun beyaz sakalıyla Alevi dedeleri…
Velhasıl kendilerine özgü renkli kıyafetleriyle dünyanın değişik yerlerinde görmeye alışık olduğumuz o “din adamı” görüntüleri…
Acaba İslam’ın peygamberi Hz. Muhammed (s.a.v) böyle birisi miydi?
Hz. İbrahim, Musa, İsa bunlar gibi miydi?
Yazının başlığında geçen “din adamı” tabirinden, bir sınıf ve meslek olarak din adamlığını kastediyoruz. Çünkü insanların çoğu “Nasıl ki her mesleğin bir adamı var; din de bir meslek olduğuna göre onun da adamları olur” diye düşünüyor.
Acaba öyle mi?
Din bir meslek midir?
Meslek, kişinin geçimini sağlamaktan öte, üzerinden zengin olabildiği, mal mülk yığabildiği vasıta olduğuna göre, din de bu vasıtalarından birisi mi olmaktadır?
Peygamber denilince insanların aklına yazının girişinde tasvir edilen “din adamı” tipolojisi neden geliyor?
***
Dikkatle baktığımızda başta Hz. Peygamber olmak üzere o her gün adını duyduğumuz peygamberlerin hiç birisinin böyle olmadığını görürüz.
Her şeyden önce Hz. Peygamber, hiçbir zaman kendine özel bir “din adamı” kıyafetiyle dolaşmamıştır. Onu içinde yaşadığı toplumdan ayıran özel bir kıyafeti asla olmamıştır. Bu konuda kendini toplumdan ayırmamıştır. Ömrü boyunca Ebu Cehil nasıl giyiniyorsa öyle giyinmiştir.
Demek ki peygamber bugün yaşasaydı, hangi toplumda yaşıyorsa o toplumun genel, yaygın ve makul kıyafeti neyse öyle dolaşacaktı. Onu kıyafet bakımından halkından ayıramayacaktık. Onun bu konudaki sünneti budur.
İkinci olarak Hz. Peygamber, şimdiki din adamlarının çoğu gibi yaşlı değildi. Peygamberliğe başladığında henüz 40 yaşına yeni girmişti. Onda “din adamı” denilince aklımıza gelen yaşlı, piri fani, “yeşil sarıklı ulu hoca” görüntüsü yoktu. Saçları kulak memelerinin altına inecek kadar uzundu ve genellikle de ortadan ikiye ayırırdı. Bugünkü tabirle “yağız bir delikanlı” görüntüsü vardı.
Keza Hz. İbrahim de Babil İmpatorluğu’nun resmi devlet tanrısı putlarını kırdığında “İbrahim adında bir delikanlının putlarımıza dil uzattığını duymuştuk” sözünden de anlaşılacağı gibi hayli gençti. Hz. Yusuf da vezirin karısının “delikanlısı” idi. Hz. Musa da Firavun’un sarayında yetişmiş ve tam gençlik çağında Mısır’ı terk etmişti. Hz. Zekeriya ise yaşlılığın son haddine varmışken Allah’tan çocuk istediğinde, peygamberlik görevine başlayalı yıllar olmuştu. İlk gençlik yıllarından beridir halkını uyarıyordu. Yani peygamberlerin hemen tamamı işe genç denilecek yaşta başlamışlardır. Dolayısıyla peygamber denilence insanların aklına din adamı görüntüsündeki yaşlı piri fanilerin gelmesi yanlıştır.
Üçüncü olarak, şu ana kadar göründüğü kadarıyla din adamları nedense hep zengin olur. Oysa Hz. Peygamber vefat ettiğinde peygamber olmaktan kaynaklanan bir serveti yoktu. “Geride birkaç kap ve bir kitap”dan başka bir miras bırakmadı. İslam’ın ilk üç halifesi (Ebubekr, Ömer, Ali) de vefat ettiklerinde aynı durumdaydılar. Fakat onlardan sonra ne yazık ki bunu göremiyoruz.
Dördüncü olarak, din adamlığının mantığında dünya lezzetlerinden uzaklaşma vardır. Ruhbanlar böyle iddia etmelerine rağmen buna tam da uymazlar. Oysa Hz. Peygamber böyle bir şeye iyi görmediği gibi her normal bir insan gibi yedi, içti, kadınlarla evlendi. Dolu dolu diyebileceğimiz bir aşk ve evlilik hayatı yaşadı. Eşleriyle zaman zaman sorunlar yaşadı. Her normal insan gibi acı ve tatlı günleri oldu. Torunlarını omuzunda gezdirdi, her gördüğünde yukarı atıp tutarak sevdi ve sevindirdi. Eşi Aişe’ye Fatma’ya Fatoş dememiz gibi “Aiş” diyerek takıldı. Oysa bunlar din adamı mantığına göre “ruhaniliği” bozan şeylerdir. Öyle ya, dünya lezzetlerini alabildiğine tadan, “beyaz tenden” uzak duramayan birisi nasıl “veli” veya “aziz” olabilir (!).
Dördüncü olarak Hz. Peygamber tapınaktan gelen birisi değildi. Hiçbir ayin yönetmemiş, dini fetvalar vermemiş, kutsal kitapları okumamıştı. Yörenin tanınmış “dini otoritesi” filan değildi. Bir okulda okumamış, diploması, “akademik kariyeri” vs. yoktu. Dağda koyun güdüyordu. Amcaları ile ticaret kervanlarına katılıyordu. 25 yaşında “Hilfu’l-Fudul” (Erdemililer İttifakı) adlı bir teşkilata “adalet” üzerine yemin ederek girmişti. Teşkilatın kurucuları arasında yer almıştı. Bu teşkilat Mekke’de haksızlığa uğrayan, zulme maruz kalan garibanları, kimsesizleri, yoksulları, yolu kesilenleri (İbn’us-Sebil) koruma ve kollama amacıyla kurulmuştu.
Örneğin böylesi bir olayda, Mekke’ye kızı ile birlikte gelen bir köylünün yolu kesilmiş, satmak için getirdiği malına ve kızına şehre hükmeden yedi-sekiz tefeci bezirgandan birisi olan Ebu Cehil el koymuştu. Adam yana yana derdine çare arıyordu. Oradan birisi “Muhammed adında bir genç var, ona git, böyle işlerle ilgileniyor, sana yardımcı olur” dedi. Adam, o yıllarda henüz 25 yaşlarında olan genç Muhammed’e gelerek derdini anlattı. Muhammed, derhal yanına kendisi ile aynı yaşlarda olan 10-12 kişilik bir gurubu alarak tefeci bezirganın evine kuşattı. Kapıya vurarak adamın malını ve kızını geri vermesini istedi. Mekkeli kodaman, önce itiraz etti sonra da hiç olmazsa kızın bir gece kendinde kalmasını istedi. Muhammed, bu söze öyle sinirlendi ki alnındaki damar görüyordu. Etrafındakilere işaret ederek kapıya yüklendi. Omuzuyla kapıyı kırmak için yükleniyordu. Derken gürültüden iyice rahatsız olan kodaman aşağı inerek kapıyı açtı. Muhammed yakasını toplayarak öyle bir sarstı ki Ebu Cehil daha sonra “Azgın bir deve gibi üzerime geliyordu” diyecektir. Sonunda çaresiz adamın malını ve kızını teslim etti. Muhammed adamın malını kendisine vererek kızıyla birlikte, yanına birkaç kişi daha katarak gideceği yere kadar yolcu etti. (İbn Kudame, El-Muhabber)
Böylesi olaylar gösteriyor ki Hz. Peygamber, daha ilk gençlik yıllarından itibaren post üzerinde köşesine çekilmiş oturan “yeşil sarıklı ulu bir hoca” tipinde değildir. Genç, aktif, dinamik, canlı ve hayatın doğrudan içinde birisidir.
35 yaşından itibaren de içten gelen bir yalnızlığa bürünmüş, dağlarda, ıssız tepelerde gökleri seyretmeye, yaşadığı şehre tepeden bakarak “Ben kimim ve bu hal neyin nesi?” diye sormaya, sorgulamaya başlamıştı. Çektiği varoluş sancısı onu geleceğe hazırlamaktaydı. Allah bu sancıyı karşılıksız bırakmadı. Hira mağarasından şehre inip, tarihin önüne çıkarak kendini peygamber olarak tanıttığında yanında Allah’tan başka hiç kimse yoktu.
Yine peygamber olduktan sonra, 60 yaşındaki şu olaya bakınız:
Mekke’nin fethinden sonra Hz. Peygamber (s.a.v) Hevazin ve Sakif kabilelerinin üzerine yürüdü. Yeni katılanlarla birlikte 15 bin civarında hayli kalabalık bir orduyla fatih ve muzaffer bir edayla, 4 bin civarındaki düşman kuvvetleriyle karşılaştılar. Müslümanların içinden “Mekke’yi de fethettik, artık kimse bize karşı koyamaz, topu topu dört bin kişiler.” sesleri yükselmekteydi. Dağılan düşman ordusuna bakarak ganimet toplamaya dalan Müslümanlar, düşmanın toparlanıp şiddetli bir ok yağmuruna başlamasıyla gerisin geri kaçmaya başladı. Eline ganimetten bir parça geçiren geri dönüp kaçıyordu. Ordunun dağılmaya yüz tutması üzerine ovada bir ses yankılamaya başladı; “Ben nebiyim, yalan yok, Ben Abdulmuttalib’in torunuyum!” diye bağıran bu ses, atını mahmuzlayarak düşmanın üzerine atılıyordu. Atın hemen yanındaki bir kaç kişiden “Ey Allah’ın kulları! Ey Ashabu’l-Şecere, Ey Ashab-ı Suretu’l-Bakara! Kaçmayın, geri dönün!” sesleri yükseliyordu. Bunun üzerine kaçmakta olanlar gerisin geri dönerek kişneyerek şaha kalkan, elindeki çakıl taşlarını ata ata düşmanın üzerine yürüyen bu cesur sesin etrafında kenetlendi. Hepsi birden tekrar yekvücut oldular ve son bir hamleyle düşmanı bozguna uğrattılar. Doğruluk ve dürüstlük timsali (el-emin) olmakla beraber, cesareti ve yiğitliği ile de gerçek bir lider olduğunu gösteren ve orduyu dağılmaktan kurtaran bu atlı Hz. Peygamber (s.a.v)’den başkası değildi. (Razi, Kurtubi, İbni Kesir, Taberi).
Demek ki onun dikkat çeken özellikleri, kılık kıyafetinde, din otoritesi olmasında, tapınak rahipliğinde, gizemli, sırlı, büyülü, tütsülü tavır ve edalarında değil; dürüstlük abidesi (el-emin) karakterinde, benliğini kuşatan yetim yüreğinde, muazzam ahlakında (hulg azim), haksızlıklara tahammülü olmayan karakterinde, adalet özleminde, yalnızlığa bürünüşünde (müdddesir), ağır sorumluluklar hissedişinde (müzzemmil), ufuklara dalarak yaşadığı korku ve titreme (huşu) ile kalabalıklar içinde kendini gösteren atılgan ve cesur kişiliğinde aranmalıdır.
Şimdi, böylesi bir kişilik hiç bugünkü “din adamı” profiline benziyor mu?
***
Öte yandan dikkatle baktığımızda, Hz. Peygamber’in, dini özel bir meslek olmaktan çıkarıp, genele yayarak (umum/ummi) hava gibi herkesin soluduğu bir hayat kaynağına döndürmek amacında olduğunu görürüz. Bunun içindir ki Kur’an onu “ummi nebi” olarak tanıtmıştır.
Şöyle ki:
Eski dünya dinlerinin (Yahudilik, Hıristiyanlık, Mecusîlik, Manihaizm, Hinduizm, Budizm vs.) tekelinde olan tanrı ve din konularını sokaktaki adamın aklına ve vicdanına hitap eder tarza indirmiştir. Yani dini muhayyileyi daha rasyonel hale sokmuştur. Her tür Haman, Ruhban, Brahman, Şaman vs. sultasını tarihe gömmüştür.
Örneğin, eski çağlarda göğe merdivenle çıkıp Tanrı ile konuşma anlamına gelen ve sadece din adamlarına mahsus olan miracı (u’ruc/mi’rac) “Namaz mu’minin miracıdır” diyerek sokaktaki adamın “tek kişilik” eylemine indirmiştir. “Ruhbanlık yoktur, cihat vardır” diyerek din adamlığının köküne kibrit suyu dökmüştür.
Tanrı’nın ne din adamlarına ne de krallara yönetme yetkisi vermediğini, hiç birisinin Tanrı’nın oğlu olmadığını ilan etmiş ve krallarla Tanrı arasındaki dini-politik bağı kesip atmıştır. Oysa eski çağlardan beri Tanrı’nın oğlu olma iddiasında olmayan bir kral neredeyse yoktu. Japon imparatoru Tanrı’nın oğlu olduğu iddiasından daha 1946 yılında resmen vezgeçmiştir. Bu nedenle “Allah birdir. Bölünmez bir bütündür. Doğurmaz ve doğurulmaz” diye başlayan İhlas suresi, Lehep ve Kafirun sureleri gibi son derece siyasi-politik mesajlarla yüklüdür.
Yine eski dünya dinlerinde din adamlığı bir meslek olarak icra edilir ve en önemli servet yığma kaynakları arasında yer alırdı. Toplum “tapınak” etrafında örgütlenmişti ve tapınak görevlileri de din adamlarıydı. Vergiler tapınakta toplanır ve din adamlarınca yönetilirdi. Tapınağa getirilen mallara “Tanrı malı” diye etiket vurulur ve sahipliğini de Tanrı veya onun yeryüzündeki oğlu olduğuna inanılan kral adına din adamları idare ederdi.
Eski çağlardaki Sümer, Akkad, Babil, İbrani, Arami, Hitit, Asur, Pers, Mısır, Roma tapınakları bunların örnekleriyle doludur.
Din adamları en eski çağlardan beri Şaman, Kâm (Türk), Brahman (Hind), Mog, Mithra (İran), Haman (Mısır), Druid (Britanya), Rişama (Sabiî), Sangha (Tayland), Lama (Tibet), Afkallu (Nebati), Flamen (Roma), Haham (Yahudi), Rahip (Hristıyanlık) vb. isimlerle anılırlardı.
Bunlardan özellikle MÖ.400-MS.200 yılları arasında bugünkü Suriye’de yaşayan Nebatiler önemlidir. Çünkü onlarda Allat, Manotu, Hubalu, Uzza gibi birçok tanrı veya tanrıça ile Afkullu adında din adamları sınıfı ve Tanrı kültleri için Bayta denilen kutsal mekanları vardı. Tanrılar genellikle abstrakt denilen dikili taşlar ile sembolize edilirlerdi.
Bunlar Müslümanlar için pek yabancı gelmeyecektir.
Çünkü bunun benzeri bir düzen Mekke’deki Kabe çevresinde kurulmuştu. Nebati tapınak rahiplerinin (Afkallu) yerini Mekke’ye hükmeden 7-8 tefeci bezirgan almıştı. Bu tefeci bezirganların başını da Hz. Peygamber’in amcası Ebu Lehep çekiyordu. Bu düzene Kur’an “Yeda Ebu Lehep” dedi ve ilk inen ayetlerde doğrudan hedef gösterdi: “Kahrolsun Ebu Lehep iktidarı, kahrolsun!” (Lehep Suresi: 1).
Eski dünya dinlerinin din adamları gibi, Mekke’ye hükmeden bu tefeci bezirganlar, Kabe’ye getirilen hediye kurbanlık ve malları yönetiyorlardı. Aralarında pay ederek üleşiyorlardı. Allah’ın evi Kabe’ye eski dünya dinlerinin tapınaklarına çevirmişlerdi. Kendileri de din adamlığı rolü üstlenerek böylesi bir menfaat çarkı kurmuşlardı. Kur’an, bu hediye ve malların (en’am) iç edilmesine dayalı menfaat çarkını en sert şekliyle eleştirdi. En’am suresini okuyun, bunu anlatır.
Hz. Peygamber’in ilk elden politik hedefi, menfaat tapınağına dönüştürülen Allah’ın evini, işte bu tefeci bezirganların elinden kurtarmak ve asli haline döndürmekti. Onun içindir ki bu düzenden nemalananlarca şiddetli tepkiyle karşılaştı ve asla affedilmedi.
Bu açıdan bakarsak Hz. Peygamber’in çıkışı, kendinden altı asır önceki Hz. İsa’nın çıkışına ne kadarda benzer. Hz. İsa’nın tapınağı basarak “din adamlarına” meydan okuyuşu İncil’de şöyle anlatılır:
“Tapınağı bir genç geldi. Avluda sığır, koyun ve güvercin satanları, orada oturmuş para bozanları gördü. İpten bir kamçı yaparak hepsini koyunlar ve sığırlarla birlikte tapınaktan kovdu. Para bozanların paralarını döküp, masalarını devirdi. Bir yandan da şöyle bağırıyordu: “Tanrı’nın evini ticarethaneye çevirdiniz, ey engerek soyu! Bu tapınağı yıkın, onu yeniden yapacağım…” (Mat. 21:12-13, Mar.11:15-17, Luk. 19:45-46. Yuh.2-13-19).
Bu sözlerle sığırlar, koyunlar anlamına gelen En’am suresinde anlatılanlar ne kadar da birbirine benziyor. Hz. Muhammed de, Kabe’de, amcası Ebu Lehep’in yüzüne buna benzer sözlerle haykırmıştı.
Demek ki, başta Hz. Muhammed olmak üzere, peygamberlerin ilk elden hedefi, tapınak bezirganı bu din baronlarıdır. Çünkü bunlar Allah’ın evini ticarethaneye çevirmekte, para bozmakta, mal yığmakta ve din adına servet biriktirmektedirler.
Nitekim tarihe baktığımızda Budha’nın Hind din adamları sınıfı Brahmanlara, Zerdüşt’ün İran din adamları Moglara (Molla?), Musa’nın Mısır din adamları Hamanlara, İsa’nın Yahudi din adamları Hahamlara karşı çıktığını, dahası çoğunun onlar tarafından yargılanarak ölüme mahkum edildiğini görürüz.
Bu tesadüf müdür?
Nasıl oluyor da bir peygamberin en azılı düşmanı bir din adamı olabiliyor? Bu ne yaman bir çelişkidir. Demek ki kafamızdaki “din adamı” imajını ciddi bir şekilde gözden geçirmemiz lazım.
***
Kuran’ı eline yeni alan sıradan bir Yahudi veya Hıristiyan vatandaşı, Bakara suresinin 40. ayetinden başlayıp 152. ayetine kadar yoğun ve oldukça sert bir Kitab-ı Mukaddes (Yahudi-Hıristiyan) geleneği eleştirisi ile karşılaşır. Buradaki eleştirileri okuyup da sarsılmaması mümkün değildir.
Aslında bu eleştiriler sokaktaki sıradan Yahudi veya Hıristiyan’a değil tümüyle “din adamları” (Haham-Ruhban) sınıfına yönelik eleştirilerdir.
Allah’ın ayetlerini az bir paha karşılığı satmaktan Allah adına ayet uydurmaya, halkın parasını din namına karınlarına doldurmaktan kitabı kendi tekellerine almaya kadar ne kadar “din adamı” karakteristiği varsa hepsi en sert ifadelerle yerden yere vurulur; “zillet, alçaklık, maymun iştahlılık, haram yiyicilik, nimeti inkâr, zalimlik, nankörlük” vs. bunlardan sadece bir kaçıdır.
Bu nedenle Kuran’ın din adamlarına yönelik eleştirisi, sokaktaki adamın, o dönemde artık birer “Tanrı A.Ş” veya “mabet bezirgânlığına” dönüşmüş “tapınağa” yönelik öfkesini yansıtır.
Keza Hz. Peygamber’e daha ilk günden itibaren sürekli karşı çıkan, kendisi dururken daha 40 yaşına yeni basmış bir yetimin Allah’ın peygamberi seçilmesini içine sindiremeyen, bu nedenle de başta Bedir ve Uhut olmak üzere bütün savaşlarda karşısına çıkan, karşısına çıkanları kışkırtan, yerel düzeyde başarılı olamayınca dönemin küresel gücüne (Bizans) giderek kendi ülkesini işgale davet eden, bunun için de Medine’deki adamlarına karşılama için bir mescid yaptırtan (Mescid-i Dırar) kişinin de 70 yaşında bir din adamı (rahip) olan Ebu Amir olduğu unutulmamalıdır. O Ebu Amir ki ihtirası onu yakıp bitirmiştir. Sonunda ağırlandığı Bizans saraylarında ölüp gitmiştir. Demek ki ihtirasların en tehlikelisi ve zararlısı din adamlarında görülenidir. Bu diğerlerine hiç benzemez.
***
Görülüyor ki Hz. Peygamber’in şahsında karşımızda, “hayatın dışında ve fakat üzerinde etkili” bir din adamı profili değil; bütün renkliliği ile “bizzat hayatın içinde yaşayan” bir peygamber örnekliği vardır.
Din adamı mantığı, bir yıldız veya sanatçı mantığı gibidir. Hayatın dışına çıkmayı, insani yönlerini mümkün mertebe insanlara göstermemeyi esas alır. İnsanlara hep etkileyici görünmek ister. Aksi halde gözden düşecektir.
Mantık bu olunca örneğin bir din adamı güya giderek ruhanilik kazanacak, azizliğe yükselecek ve hatta tanrılaşacak, gündelik hayatta fazla görünmeyerek “karizması” sarsılmayacak, böylece insanların ruhlarına uzaktan nüfuz edecektir.
Bu nedenle bütün din adamları veya din adamı özentisi içindeki kişiler kasıntılıdır. Alabildiğine kasılarak hem kendilerini hem de karşısındakileri gererler. Sıradan birisi gibi görünmeyi kendilerine yediremez, kıyafetleriyle, kisveleriyle, tavır ve edalarıyla toplumdan ayrı olmak isterler. Ağızlarını yayarak, ruhani pozlara bürünerek konuşurlar. Yanlarında rahat edemezsiniz. Bakmanız haram, kalkmanız haram, gülmeniz günah vs. gibi hisse kapılırsınız. En tabiî halleriyle kendileri olmak yerine, toplumun onlara biçtiği rolü oynarlar. Bu rolü oynamazlarsa insanların kendilerini terk edeceği endişesine kapılırlar. Yalnızlığa dayanamazlar. Çünkü kendilerini her daim ayakta tutacak bir yalnız yürekten yoksundurlar. Bu yalnız yüreğin ancak ve sadece, hiçbir yere sığmayıp sadece oraya sığabilen Allah aşk ve sevgisi ile ayakta kalabileceğini, sadece O’nunla güçlüklere göğüs gerebileceklerini bilmezler. Çocuklar gibi sevilmek, alkışlanmak, pohpohlanmak isterler. Bunun içindir ki insanlar nazarında en şöhretli kişi, aslında insanlar tarafından en çok sevilme ihtiyacı içindeki kişidir.
İnsanlar muhayyilelerinde ideal prototipler yaratır ve onlarla deşarj olurlar. Kimimize din adamı, kimimize sanatçı, kimimize yıldız, kimimize kahraman rolü vererek. Biz de bu sahte rolleri oynamak için kasıldıkça kasılır ve ona mahkum oluruz.
Oysa Allah’ı neden göremiyoruz diyen birisine “O’nu görmediğim an yoktur” diyenden daha mü’min, selamlamak için önünde secde eden birisine, yakasından tutup kaldırarak “Dik dur ve öyle selam ver, bizim selamlamamız budur” diye uyarandan daha asil ve “Ben kuru hurma yiyen bir kadının oğluyum” diyenden daha özgür kim olabilir?
Böyle birisi neden “din adamı” kisvesine bürünmeye ihtiyaç duysun?
recepihsan@gmail.com
Yazan: deniz Tarih: March 14, 2007 07:01 PM