« Kemalizm Terakkiye Mani midir? | Ana Sayfa | Seküler Fundamentalizm Tehdidi »
January 10, 2007
‘Klasik Sağcı Müslüman Tezi’ İyidir
[10 Ocak 2007 tarihli Radikal gazetesinde yayınlandı]
Radikal’in sayfalarında süregiden “sosyalizm İslamiyet'e uyar mı” tartışması, Nuray Mert'in geçen perşembe günkü “Bir Kez Daha: İslam ve Sol” başlıklı yazısıyla daha bir zenginleşti. Sevgili Nuray Mert, benim bir önceki yazımı irdeleyen yorumlarıyla aslında sadece o metni değil genel olarak "klasik sağcı Müslüman tezi" dediği şeyi eleştirmiş. Ama bir teze "klasik" demek, onu geçersiz kılmıyor kuşkusuz. Max Weber'e "vahşi kapitalizmin temsilcisi", Sabri Ülgener'e "oryantalist" gibi etiketler vermenin, onların görüşlerini çürütmediği, hatta onlara adaletli davranmak anlamına bile gelmediği gibi. (Merhum Sabri Ülgener, "oryantalist" değil, milliyetçi/dindar geleneğin en önemli düşünürlerinden merhum Erol Güngör'ün ifadesiyle “memleketimizde iki elin parmakları kadar az sayıdaki ilim adamlarından biri”dir.)
Nuray Mert, Weber’in tezlerinin “son derece tartışmalı” olduğunu da belirtmiş. Evet öyledir ve bunun en büyük nedeni de Marksistlerin Weber’i hiç sevmeyişidir. Onlara göre din, ekonomik yapılar tarafından belirlenen bir kurumdur. Weber ise, bunun tam tersini söyleyerek, dinin ekonomik yapılar üzerinde belirleyici olabildiğini göstermiştir. Weber’e karşı Marx’ın yanında pozisyon alarak dindar bir argüman bina etmeye çalışmak ise, doğrusu enteresan bir girişim.
Kanımca Nuray Mert'in yaklaşımındaki temel sorun, "kapitalizm" ile "emperyalizm"i kaçınılmaz olarak birbirine bağlı iki unsur olarak görmesi. Lenin'den kalma bir şablondur bu. Oysa emperyalizm, kapitalizmden ayrı bir olgudur ve nitekim sosyalist ülkeler de gayet emperyalist olabilirler. Sovyetler Birliği, tüm Doğu Avrupa, Orta Asya ve Kafkaya’yı, dahası Afganistan'ı ne diye işgal etmişti ki? Emperyalizm, güçlü ülkelerin güçsüzleri egemenlik altına almasıdır; kendi ekonomik düzenleri ne olursa olsun.
Gelelim toplumsal adalet meselesine. Burada “fakirler ezilsin” diyen yok; tartışma yöntem üzerine. Ben "İslam vermeyi, sosyalizm el koymayı emreder" demiştim, Nuray Mert ise, "gönül rızasıyla verseler, zorlamaya gerek kalmazdı" demiş. İyi ama işte o "zorlama" yepyeni sorunlar, hatta facialar üretiyor. Kolhozlar, gulaglar veya "büyük ileri atılım"lar gibi tüm komünist "zorlama" deneyleri, 20. yüzyıl boyunca 100 milyondan fazla insanın hayatına mal oldu. Ayakta kalan bir-iki komünist kalıntı ise, Kuzey Kore'de olduğu gibi, yurttaşlarına sefalet yaşatıyor. Daha neyi ne kadar zorlayacaksınız?
Sosyalistlerin tüm bu verme-alma tartışmasında içine düştükleri kritik bir yanılgı, ekonomiyi bir "sıfır toplam oyunu" sanmaları, yani bir adamın kazancının mutlaka diğerinin kaybı anlamına geleceğini varsaymalarıdır. Dikkatlerini sadece "zenginliğin paylaşılması"na teksif etmelerinin sebebi budur. Oysa "yeni zenginliklerin üretilmesi" (veya “pastanın büyütülmesi”) diye de bir süreç vardır. Kurak bir tarlaya sulama sistemi getiren bir girişimci, hem kâr eder, hem de tarlanın sahibine kâr ettirir. Çünkü yepyeni bir zenginlik üretmiş, ilahi dinlere göre "insanın hizmetine verilmiş" olan Yerküre'nin kaynaklarının daha verimli kullanılmasını sağlamıştır.
Geçtiğimiz yüzyılın tecrübesi bize gösteriyor ki, söz konusu verimlilik artışını sağlayan, yani yeni zenginlikler yaratan girişimciler, ancak "serbest piyasa"nın özgürlükçü rekabetinde ortaya çıkıyorlar. Rekabetin ortadan kalktığı, devletin her şeye egemen olduğu sosyalist düzenlerde ise, girişimcilik ve yaratıcılık ruhu ölüyor. Bir başka deyişle, siyasi ve fikri alanda olduğu gibi ekonomik alanda da özgürlük, gelişme sağlıyor.
Bu özgürlüğün nasıl kullanılacağı ise, ahlaki bir sorun. İngiliz tarihçi Lord Acton’ın ünlü bir lafı var: “Özgürlük, canının istediğini yapabilme fırsatı değil, yapman gerekeni yapabilme gücüdür” diye. Bir toplumun özgürlük kavramını böyle anlaması içinse, elbette öncelikle “ne yapması gerektiği” konusunda ona yol gösteren ahlaki değerlere ihtiyacı var. İslam bu değerleri en iyi şekilde verdiğine göre, Müslüman entelektüelin önünde mesele “düzen değişikliği” değil, toplumsal ahlak olmalı.
Nuray Mert’in bu ikinci meseledeki yaklaşımlarını çoğunlukla isabet buluyor, örneğin Türk dizilerinin “cipli erkekleri” ve onlara âşık olan iktidar-perest kadınları hakkındaki eleştirilerine aynen katılıyorum. Evet, Türk toplumu sığ bir kültürel materyalizm ve hedonizm (“hazcılık”) akımının etkisi altında. Ama bunlar sanıldığının aksine “kapitalizm”in ayrılmaz birer parçası değil. Öyle sanmak, her toplumsal sorunu “insanlık dışı kapitalizme” bağlamak, Ülgener’in ifadesiyle, “çağımız aydınına, başı sıkıştıkça kabahati götürüp boynuna dolayacağı bir suçlu” kazandırır ve rahatlık sağlar. Ama yanıltıcıdır.
Yazan: Mustafa Akyol Tarih: January 10, 2007 09:57 AM


Arkadaşlara ilk olarak Bastiat'ın "HUKUK" kitabını okumarını ve yazarın nasıl sosyaliz mi yerden yere vurduğunu görmelerini isterim. Bastiat'ın şu düşünceleri gerçektem kayda derğerdir:
Niye insanlar böyle bir uygulamaya giderek başkalarının haklarını gaspetme yolunu tercih etmektedirler? İnsanların bitmeyen hırslarının, doyumsuzluklarının nedeni nedir? Nedir, bazı insanları bu kadar açgözlü yapan? Bu sorulara güzel bir cevap veren Bastiat: “Bu, insanların becerebildikleri oranda başkalarının aleyhine yaşamak ve zenginleşme eğilimidir… Bu vahim eğilimin kaynağı, insanı sürekli olarak en az gayret ve zahmetle elde etmeğe iten ilkel, evrensel ve bastırılması zor içgüdüdür.” (Bastiat, 1997:5) Öz olarak insan, ihtiyaçlarının tatmini için çalışma eğiliminde olan bir varlıktır. “Ancak, insanın, başkalarının emeklerinin ürünü olan malları ele geçirip tüketerek de yaşaması mümkündür. İşte yağma, soygun sürecinin de kaynağı budur.” (Bastiat, 1997:5) Sosyalizmin en temel felsefesi yaptuğı yağma işini meşru yoldan nve topluma vaatler vererek yapmasıdır.Kısacası insanlar en az zahmet ile en fazla menfaat elde etme yolunu da seçebilirler. Bunun sağlanmasının en kolay yolu ise hukuk şemsiyesi altında kalarak, yaptıklarını hukuka dayandırmaktır. Bunun adı ise soygun düzenidir. Bu çerçevede Bastiat şöyle yazmaktadır:
“Madem ki insanoğlu kendi ihtiyaçlarını giderme konusunda en az zahmete katlanmaya mütemayildir ve çalışmak bir zahmet biçimidir, o halde yapacağı en doğal tercih, çalışmaya oranla daha zahmetsiz ve kolay bulduğu yağmalama girişimidir. Tarihin açıkça kanıtladığı gibi ne din ne de ahlak tek başlarına bu eğilimi durdurabilmişlerdir. Acaba yağmacılık nasıl durdurulabilir? Bunun yanıtı açıktır: O, ancak, çalışmaktan daha ıstırap verici ve tehlikeli kılındığı zaman durdurulabilir. İşte hukukun temel amacı, kolektif gücün soygunu çalışmaya tercih ettiren beşeri eğilimi durdurmak için kullanılmasıdır. Bütün hukuki tedbirler mülkiyeti korumalı, yağmayı ise cezalandırmalıdır.” (Bastiat, 1997: 5-6)
Sosyalizm: Yasal Soygun Düzenin En İleri Aşaması
Bastiat, eserinde sosyalizm ve sosyalist yazarları da eleştirmektedir. Sosyalist yazarlar için Bastiat: “Sosyalist yazarların gözünde halk, bahçıvanın gözündeki ağaçlardan farksızdır. Ağaçlarına büyük bir coşkuyla değişik şekiller veren bahçıvan gibi, sosyalist düşünürler de aynı heyecanla insanları gruplara, serilere, merkezlere, alt merkezlere, meslek birliklerine vb. ayırırlar. Ağaçlarına istediği şekilleri verebilmesi için bahçıvanın ihtiyaç duyduğu balta, testere ve makas türünden aletler gibi, sosyalist yazarın da kullanabileceği araçlar olmalıdır. İşte gümrük, vergi, sosyal yardım ve eğitim yasaları sosyalist yazarın kutusundaki aletlerdir. Bu alet kutusunun adı da hukuktur.” (Bastiat, 1997:28)
Bastiat, sosyalist yazarlardan biri olarak ifade ettiği Montesquieu’nun görüşlerini de ciddi biçimde eleştirmektedir. Montesquieu’ya göre yasaların ticari hayatta olduğu gibi servetleri bölüştürerek her yoksul vatandaşa başkaları gibi rahat çalışabilme imkanı sağlamalı, her zengin vatandaşı hiç olmazsa eski durumunu koruyabilmek için, daha fazla çalışmaya zorlayacağı düşük servet ve gelir seviyesine indirmelidir. Bastiat ise Montesquieu’ya atfen “Buna göre hukukun anlamı tüm servetlere el koyabilme gücüdür… Montesquie’ye göre kişilikler, özgürlükler ve mülkiyet- yani insanlığın kendisi- kanun yapıcıların iradelerine tabi kılınmış bir madde yığınından başka bir şey değildir.” (Bastiat, 1997:34-37) şeklinde bir açıklama yapmaktadır. Bastiat, Montesquieu’nun görüşlerinin hukukun yasal soygun aracı olmasına yol açacağını belirtmiştir.
Tüm sosyalist yazarlara atfen ise: “Bunlar, insanlığı, kendi icatları olan sosyal kurumların, hayırlı, iyiliksever zorbalığına tabi kılmaktan başka bir şey düşünmezler. Aralarında Rousseau’nun da bulunduğu bu yazarların istedikleri şey insanları, kendi düş alemlerinde yarattıkları sosyal refah boyunduruğuna zorla sokmaktır.” (Bastiat, 1997:45)
Yazan: Muhammet İkbal TUNA Tarih: January 10, 2007 11:34 AM
bence kapitalizm batının ürettiği bir hastalık
ve bu gün yeryüzünde bir kaos varsa bunun sebeplerinden biridir kapitalizm sn akyol serbest piyasa ekonomisinden bahsetmiş ama bu gün pek öyle kimsenin hakkına razı olup mücadeleyi sürdürdüğü bir sistem yok güçlüler hep kazanır mantığından hareketle gücün hak tarafında olmadığıdır
en büyük kapitalist abd dedir (HAŞA ALLAHI YOK KABUL EDERSEK)mesela soros istediği anda borsadan parasını çekerek dövize dönüştürerek bir ekonomiği ve onun içinde işleyen çarkları bir
çomak sokarak durdurabilir veya abd istediği anda sn kaynağın ifade ettiği gibi petrolü kontrol için
ırağa girebilir ve bunlar abd deki ekonominin
işleyişini kolaylaştımak için olabilir yani emperyalizm deyip duruyoruzya aslında kapitalizm öyle göründüğü gibi masum değil bana göre. bir müslüman olarak benim bildiğim ekonomi tamamen
çalışmak ve üretmek üzerine, dayalı büyük balık küçük balığı yutar hayır.anlatılırki fatih bir gün istanbulda halktan birsi gibi görünerek çıktığı esnaf ziyaretlerinde almak istediği bir şeyi her esnaf ben siftahımı yaptım komşu dükkana
sorun lütfen diyerek istediği şeyi alamadığı rivayet edilir. müslüman bilirki rızık ALLAH tandır. öyleyse çalışıp rızkını aramak kalıyor geriye
(rezzak:rızıklandıran)
(Allah, diledigine hesapsiz rizik verir."Bakara, 212
"Kendi rızkını taşıyamayan nice canlı vardır ki onu ve sizi Allah rızıklandırır..."Ankebût, 60
Beslenerek yaşamaları için bütün canlıların rızıklarını veren yalnız Allah Teala'dır. O'ndan başka rızık veren yoktur. Eğer Allah rızkı kulları için bolca yaysaydı, yeryüzünde taşkınlık yapar ve azarlardı. Allah kullarından dilediği kimsenin rızkını genişletir ve dilediğine de kısar. Şüphesiz Allah her şeyi hakkıyla bilendir. Kulun, her istediğini talep etmede helal yollardan hareket ettikten sonra, Rabbine müracaat etmesi lazımdır.
Kuluna karşı çok şefkatli ve merhametli olan Allah, insanları içinde sayılamayacak kadar çok nimetle dolu olan topraklarda yaşatır. Öyle ki insan toprağı ekip biçmeden bile toprak yemyeşil ürünler ve başaklar verir. İçinden sarı, kırmızı, yeşil, turuncu meyve ve sebzeler çıkar. Masmavi denizlerin içi ise yine binlerce çeşit ve lezzette balıklarla doludur. Bütün bunların yanında Allah insanlara hem yerdeki hayvanların etini, hem de gökteki kuşun etini yedirir, hayvanların içinden tertemiz süt çıkarır, arılara bal yaptırır... Bütün bunları insanlara Allah bağışlamaktadır.
Tenbih: Kul, Allah'tan başkasından rızık beklememeli, bu konuda O'ndan başkasına dayanıp güvenmemelidir. Her müslüman, Allah'tan başka rızık veren birmutlak Rezzâk'ın olmadığını bilmelidir. Eğer başkası, geçinmesi için rızık veriyor görünsede gerçekte o, kendisine verileni vermektedir. O halde sen de Allah'ın sana rızık olarak verdiklerinden başkalarına ver ki, Allah sana daha fazlasını versin.
Muhtaç olduğun halde, aşırı düşkünlük göstererek rızık arama. bil ki düşkünlükle rızık aranan sana takdir edilen rızkını kesinlikle artırmaz. Sana ancak takdir edilen rızık ulaşır, fazlası değil. O halde kendini küçük düşürerek rızık aramaktan vazgeç, onurunu ve izzeti nefsini koru.) biz böyle biliyoruz.
Yazan: mikail Tarih: January 10, 2007 11:34 AM
Nuray Mert yazısının son paragrafında çok güzel özetlemiş. Mustafa Akyol'un hala cevap yetiştirmeye çalışması çok anlamsız. Nuray Mert sunu demek istiyor bu hayyat ta hiçbir şeye dini kılıf uydurmaya çalışmayın kardeşim. Din'i rahat bırakın. Komik olmayın.
##Bırakın her şeyi bir yana, dini inancın en önemsediği konulardan biri, ahiret inancı gereği, üç günlük dünya diye düşünülüp, açgözlülük ayyuka çıkmasaydı, fazla söze hacet kalmaz, insanlığın bir sürü sorunu olmazdı. Bırakalım laf döndürmeyi, 'İki derviş bir seccadeye sığmış, iki cihangir bir dünyaya sığmamış', konu kısaca budur. İsterseniz, bunu, 'İki derviş bir seccadeye sığmış, zengin hacılar fakirlerle aynı yerde şeytan taşlamaya tahammül
edememiş' gibi konuya göre uyarlayabilirsiniz, konunun terminoloji konusu olmadığı anlaşılır.## (Nuray Mert)
Hülagü TTT
Yazan: Hülagü Tarih: January 10, 2007 12:31 PM
Emperyalizm, güçlü ülkelerin güçsüzleri egemenlik altına almasıdır; kendi ekonomik düzenleri ne olursa olsun..M.A
bu tarife göre Osmanlı içinde emperyalist diyebiliyor muyuz?ya da Osmanlı veren emperyalist ABD alan emperyalist..böyle de ikiye ayırabiliriz belki emperyalizmi..
Mikail bey sizin felsefenizde bir lokma bir hırka anlayışına benziyor..bu anlayış müslümanları daha fazla tembelliğe itiyor onları motive etmiyor sanıyorum..nasıl olsa rızkı veren Allahtır,ben rızık aramayayım,o bana ulaşır diye bir ara dünyadan elimi eteğimi çekmiştim..baktım ki bir yerden gelen birşey yok..gökten yağıp,yastığımın altına ben uyurken melekler kapital koymuyor..
baktım ki böyle olmayacak..başladım rızık aramaya:))
dünyanın düzeni müslümana,gayri müslime bakmıyor..kim bu düzeni iyi okursa ilerliyor..
benim anlayışıma göre müslüman herkesten çok para peşinde koşmalı..güçlü müslüman zayıf müslümandan hayırlıdır..sonucu Allah belirler ama biz sonucu bilemeyiz..o yüzden koşturmak zorundayız..
biz tevekkül ederken millet arayı açmış..daha hızlı koşmamız lazım..
tecrübelerime göre:))
sevgiler.
Yazan: deniz Tarih: January 10, 2007 01:39 PM
walla HULAGÜ iki dervişte bir seccadeye sığmıyor,söyleyim sana..rahat rahat ayrı ayrı seccadelerde huzura durmak varken..her dervişin hali kendine göredir..bir seccade iki dervişin halini kaldırmaz..öyle kolay değil bu işler..
dünyayı üç günlük olarak görenlerin açgözlülüğü olmaz.dünyaya kazık çakmak isyetenlere bakmak lazım..
malda yalan mülkte yalan,gel birazda sen oyalan demiş derviş Yunus..
dünyada ne var bu kadar,hırsla yapışıyoruz?
birkaç günlük keyif..sonrası hastalık,yaşlılık,yalnızlık..gençlik elden gidince insanlar kaçıyor etrafınızdan..sonra bakıyorsunuz ki hay huyla geçmiş öümür..
gel HÜLAGÜ sen bu yalan dünyaya kayma..ihlas ile bir kelime-i şehadet getirelim..ALLAH-U EKBER diyelim atalım dünyanın hırsını,kaygısını arkamıza..
sen de dervişlik mayası var..müslümanların ikiyüzlülüğüne kızıyorsun yoksa öyle Allah'ı sevmeyen biri değilsin..boşver sen başkasını..
Tevhide gel tevhide..selametle kal derviş kardeşim..
sevgiler.
Yazan: deniz Tarih: January 10, 2007 01:52 PM
Üstada (NFK) Cezayir'de bir konferans sırasında bir genç sorar:
-Osmanlı emperyalist değil miydi?
Cevap dikkate şayandır:
-Evladım eğer Osmanlı emperyalist olsaydı şu anda bu soruyu Fransızca değil türkçe sorardın.
----------------------
Bana kalirsa Osmanli da emperyalis tanimina girer; sonucta emeryal (imperial) olmayan Imparatorluk demek de oksimoron olur, "laikci entellektuel" gibi.
O zaman soylenecek sey "butun impratorluklar esit degildir" dir. Ingiliz Impratorlug, Fransiz impratorlugu, Rus Imparatorlugu, ve Amerikan Impratorlugu'nun hepsinin nev-i sahsina munhasir ve zamanlarinin degerlerini yansitan ozellikleri vardir. Osmanli icin "benovelent empire" (iyi imparatorluk) denilebilir. Ne asimile etmistir ne de klasik anlamda somurgelestirmistir tebasini. Osmanli topraklarina azinliklar zamanlarinda diger yerlerde gorulmeyen farkli kuturlere, dinlere saygidan yararlanmislardir. 800 yillik emevi imparatorlugundan sonra Endulus'un dipdiri bir Hiristiyan-Yahudi toplulugu ile cikmasi, ve hemen sonrasinda muslumanlarin ve Yahudlerin ya kirilmasi ya terke zorlanmasi, ve Yahudilerin Musluman Osmanli'ya siginmasi imratatorluklar arsindaki fakin guzel bir ornegidir. Bu gun modern Ispanya'da boga guresleri adinda barbarca bir spor vardir. Osmanli daha yuzlerce sene once Afyon-Karahisar civarinda kanadi kirik leylekler icin hastahane kurmus idi. Farklar cok yani...Ama konu disinda. Bati daha cok-kuturlulugu kesfetmeden yuzyillarca once Osmankli tebasi yasiyor idi. Bnlar millyetci boburlenmeler degil; butun tarih kitaplarinda yazan gercekler.
Bunlar Deniz Hanim'a karsi arguman olarak sunmuyorum.Sadece sorunun cagristirdiklari.
Yazan: Bekir L. Yildirim Tarih: January 10, 2007 02:13 PM
Nuray Mert çok sevdiğim ve beğenerek okuduğum bir yazar ama maalesef "ekonomi" ile ilişkili yazarken bir türlü gerçekçi olamıyır.
Mustafa Bey'in Mert'in yazısındaki "katılıyorum" dediği hususlara ben de aynen katılıyorum. Bunlara itiraz yok, ama elmalarla armutlar her zamanki gibi karıştırılıyor.
İtidalli olanın ne olduğunu görebilmek neden bu kadar zor anlamak mümkün değil.
Ahlakî değerlerin tecellisini namümkün görüp "gönül rızasıyla verseler, zorlamaya gerek kalmazdı" diyenler, aynı fıtrata sahip insanların sosyalist bir yapıyla düzeni ele geçirince neler yapabildiğini yakın tarihten de mi görmediler?
Müslümanlar için dünya kusurludur, eksiktir, verilenler ve verilmeyenlerle bir imtihan yeridir. İmtihan böyle anlamlıdır.
Ayrıca özel mülkiyet ve serbest piyasa = vahşi kapitalizm değildir. Bunlar ticaretin, üretimin vazgeçilmez şartıdır, aksi bir sistem ancak despotizm olur.
Kaldı ki elimizde ne teoride tutarlı ne de pratikte sağlıklı uygulanabilir bir sistem var ve bunun üzerinde tartışma yürütülüyor.
Sosyalizm kapitalizme tepkidir, ama sadece tepki, bir alternatif değildir. Sosyalizmin uygulanma imkanı bulunduğunda neler yaşandığını yakın tarihten biliyoruz.
Dahası halen zor da olsa temel mekanizmaları uygulanmaya çalışılan ülkeler gözümüzün önünde.
M.Barlas dünkü yazısında şöyle yazıyor:
"İnanılacak gibi değil ama, bir adamın saplantısı sonucu, Türkiye'nin altıda biri büyüklüğündeki bu ülkenin (Yüzölçümü 111 bin kilometre kare, nüfusu 11.8 milyon) tüm yaşamı, gelirleri, giderleri, beslenmeleri bile " Büyük gözaltı "na alınmış.
Yabancı bir işletme otel açtığında, çalışanları devlet büroları sağlıyor. Kübalılara o işletme ayda 600 dolar ücret ödüyorsa, bunun 15-20 doları çalışana veriliyor, geri kalanı devlet alıyor. Chavez'in Venezüellası'na gönderilen 15 bin Kübalı doktora ödenen aylık 1500 dolar ücretin en fazla 150 dolarını doktor alıyor. Geri kalan para da Küba devletine gidiyor.
ERZAK TORBALARI
Özetle Kübalıların ortalama geliri ayda 10-15 dolar. Buna karşı Komünist Parti'nin mahalle büroları her ay Kübalılara erzak dağıtıyor. Ayda 2-3 kilo pirinç, yarım kilo kahve, iki tane sigar, bir şişe sıvı yağ, varsa bazı sebzeler. Bunlarla bir Kübalının ancak 15 gün karnını doyuracağı hesaplanmakta.
Sovyetler çökmeden önce Küba rejimine Moskova'dan gelen sübvansiyon yılda 6 milyar doları bulduğu için, bu erzak torbaları daha dolu olurmuş. Ama şimdi bu torbaları sadece turizm geliri (Yılda 2.2 milyon turist geliyor) ve Venezüella'nın desteği ile doldurmaya çalışıyorlar. Bu da yetmiyor."
Bir halkın yaşantısına bir de Komünist parti üyelerinin yaşantılarına bakın.
İstenen ne? Böyle bir düzen mi?
Yazan: Suat Ö. Tarih: January 10, 2007 02:54 PM
sn deniz kusura bakmayın ama anlayamadığım çalışmak ve gelen rızka razı olmak mı yannış çünkü ne yaparsak yapalım ALLAHIN rezzak sıfatını
es geçemeyiz eğer güç mutlak iradenin dışında cereyan etseydi bu günlere gelemeden binlerce yıl önce insanoğlu yok olmuştu çünkü genelde insan ne yazıkki gücü hakkın hakim olması için kullanmamıştır ve kapitalizm de bu güç kullanımının başka bir versiyonu olup ,insanın bencil arzularının dışa yansımasıdır.
Yazan: mikail Tarih: January 10, 2007 03:20 PM
İslam hem dünya hem de ahiret dinidir. İslamda dünyadan yüz çevirerek ahireti kazanma diye bir olgu yoktur. Üstad Mehmet Akifin dediği gibi:
"İnmemiştir hele Kuran, bunu hakkıyle bilin,
Ne mezarlıkta okunmak, ne de fal bakmak için"
İyi günler...
Yazan: Doğu Tarih: January 10, 2007 03:23 PM
Komunizm veya sosyalizmden hazzettigimi soyleyemem. Ama ekonominin "sifir toplam oyunu" olup olmadigi konusunda biraz daha dusunmek gerekebilir. Ozellikle global olcekte. Artan dunya nufusu, uzayan insan omru, tuketilen dogal kaynaklar (havasi, suyu, iklimi dahil) dikkate alinirsa bir gun denge noktasina ulasilacak denebilir. Yani, "tas bitebilir." Soru, yapi nasil paydos edilecek o noktada? Belki asil paylasim kavgasi o zaman kopacak? Kim bilir? Cin ve Hindistan, yani dunya nufusunun ucte biri, yavas yavas sahneye tirmanmaktalar bile.
Beyaz adam, Kizilderiliyi katakulleye getirip, kazik atmak icin dil dokuyormus. Bak, bizim yolumuza iman edersen, soyle kalkinirsin, boyle guzel yasamin olur vs. seklinde. Kizilderili, onlerinde ufka kadar uzanan ucsuz bucaksiz meralara bakmis, sonsuz masmavi goge, muhtesem akarsulara, bizon surulerinin bolluguna bakmis. Sormus: Bundan guzel yasam mi?
Elimde anekdotun orjinali olsa daha guzel aktarabilirdim. Ama anlasildi herhalde. Bati'nin basini cektigi bugunku insan uygarliginin bir yanlis tarafi olabilir. Hep daha fazlayi istemenin ve daha iyiyi hayal etmenin insanoglunun yaradilisinda oldugu bir yanilgi mi acaba? Agaclar mi, orman mi onemli?
Yazan: Nihat Tarih: January 10, 2007 04:00 PM
"Ama bir teze "klasik" demek, onu geçersiz kılmıyor kuşkusuz. Max Weber'e "vahşi kapitalizmin temsilcisi", Sabri Ülgener'e "oryantalist" gibi etiketler vermenin, onların görüşlerini çürütmediği, hatta onlara adaletli davranmak anlamına bile gelmediği gibi." Burada Mustafa Akyol'un kendi görüşleriyle çeliştiği maalesef ortaya çıkmaktadır.
Zamanında, ilk önce, basında ve ya basında olmayan her türlü görüşün sahibini ' bu ....istdir , bu ise ....ismdir, baştan kaybetmekteler' manasına gelerek bir etiketlemekte bulunmuştur kendileri. Hatta bizzat bu sitede , insanları "örnek" olarak sunarak, onları önyargıyla etiketleyerek kendisi eleştirmiştir, yanlış olduklarını söylemeyi, yani yukarıdaki deyişle onları çürütmeyi bizzat kendisi, yukarıda uygun bulmadğı tavırla yapmıştır.
Bakın, farkındaysanız sadece yöntemi üzerinden gidiyorum, fikirlerinin doğruluğu veya yanlışlığı üzerinde durmuyorum, aslında söylemek gerekirse çoğu görüşüne de az çok katılıyorum, ama tabi bu yöntem yanlışlığı olduğunu örtmez, bu çelişkiyi, bu çifte standartlığı örtmez. Yani, aynı şeyi siz de yapacaksınız, ama onlar yaptığında hatalı olacak, olmaz böyle bir şey..
Ayrıca, Kapitalizm şu anda var olan, işlemekte olan bir düzen. Her sorunun kökeni kapitalizmdir demek de yanlış ama çoğu sorunun kapitalizm düzeni ile mutlaka bir ilintisi vardır. Bunu da göz ardı etmemek gerekir..
Saygılar
Yazan: sessiz Tarih: January 10, 2007 04:21 PM
Mikail kardeş
dünya çalışmak yeri..bir işi bitirdin mi başka bir işe koyul der kitabımız..
REZZAK isminin tecellisi ile bütün alem rızıklanıyor..amenna..bu külli bir kaide.
biz cüziler aleminde üzerimize düşeni yapalım takdir Allah'ın..sözüm tevekkülü tembellikle karıştıranlara..en başta da kendi nefsimi eleştirdim..sana sözüm yok kardeşim..
razı olmak rıza makamına ulaştırır..
ırcii ilel cennete..razıyeten merzıyye..
sevgiler.
Yazan: deniz Tarih: January 10, 2007 06:53 PM
Bekir Bey
yazınız açıklayıcı olmuş.bize okulda Osmanlının Bizans İmparatoluğunun devamı olduğunu söyleyen hocalar vardı..sistem olarak aynı..o dönemin şartları içinde anlamamız lazım sanıyorum..yayılmacılık güçlü devletlerin kaderinde var galiba..ama nasıl yayıldığı önemli..kazanımlarını insanlıkla paylaşarak mı yoksa sadece kendini düşünen bir bencillikle mi?..
Osmanlı bizi işgal etmişti diyen müslümanlar bugün ABD'nin işgali altında olup olmadıklarına bir bakmaları lazım..
bizim de Osmanlı emperyal değildi söyleminde çok ısrarlı olmamamız lazım..Osmanlı iyi bir emperyalist devletti..dediğiniz gibi adı üstünde imparatorluk..
saygılar.
Yazan: deniz Tarih: January 10, 2007 07:23 PM
Bana öyle geliyorki İslamın "İyiliği emret, kötülükten nehy et." ve "Allahın(c.c) adını ulaştırabildiğin her yere ulaştır." misyonları orantalist bir bakış açısıyla yorumlanınca devlet bir anda imparatorluk oluyor. Tabi Osmanlıda hangi sefer ne için yapıldı hepsinin nedenini tam olarak bilemeyiz. Ama bildiğim kadarıyla Osmanlıda tebayı savaşlarda kırdırmak ve Allahın(c.c) ismini yaymak için savaşmak fikirleri zaman zaman padişahları uayrmak için savunulmuş. İyi günler...
Yazan: Doğu Tarih: January 11, 2007 12:05 AM
Sn. Dogu,
Haklisiniz tabii ama herhalde Osmanli Imoratorlugu da "impratorlugun" genel tanimi icindedir demek te yanlis olmaz. Nasilki bir ulkenin demokratik olmasi onun "seytan eksenleri veya imparatorlugu" olmasinma mani degilse impratorluk tanimina girmesi de zamaninin yuksek ahlakini temsil etmesine de engel degil.
Birileri "ben de bir diktorum" diyen MKA'nin bu sozunu hatirlatmamiza bile kukreyecek dercede bagnazlar. Biz atalarimizi da elestirebilecek kadar kendine guvenli ve mesnel olabiliriz. Siz aksini soyluyorsunuz demek istemiyorum; bu dahi yorumunuzun aklima getirdikleri, Deniz Hanim'inkine oldugu gibi..Allah bizleri oryantalizmin en asagilik sekli lan "yerli oryantalist" bakis zaviyesnden korusun!
Selam, saygi ve muhabbetle
Yazan: Bekir L. Yildirim Tarih: January 11, 2007 01:37 AM
Mustafa Bey, demişsiniz ki Radikal'daki 29 Aralık tarihli yazınızda "[M]erhum Prof. Sabri Ülgener'in eserlerinde detaylıca analiz ettiği gibi; özel mülkiyeti ve miras hakkını güvence altına alan, ticareti ısrarla teşvik eden, fiyatlara narh koymayıp "serbest pazar"ın önünü açan İslamiyet, ahlaki normlara sahip bir kapitalizmle son derece uyumludur." Şimdi bu tezle ilgili çeşitli sorunlar var ve siz bunları görmezden geliyorsunuz.
1) Osmanlı yönetimi her daim fiyatlara (hemen hemen bütün ürünlerde) narh koynuştur ve "adil fiyat" ve "adil kar" diyebileceğimiz bir takım islami kavramlarla iktisadi alana müdahalelerini (hem de yüksek kar oranlarını kısıtlayıcı şekilde müdahalelerini) gerekçelendirmişlerdir. Bunu bilmek için Marksist olmaya gerek yok. Herhangi bir Osmanlı tarihçisi Osmanlı yöneticilerinin iktisadi alana müdahil olma çabalarının ne derece yaygın olduğunu, Osmanlı iktisat politikasının hem 'ideal' liberal sistemden, hem 'ideal' merkantilist sistemden ne derece farklı olduğunu anlatabilir. Bu Osmanlı toplumsal yapısının kurumsal çerçevesinin ve değerler bütününün kapitalist gelişmeye tamamen elverişsiz olduğu anlamına gelmez çünkü kurumsal yapılar ve değerler zaman içinde (özellikle de Osmanlı ekonomisinin dünya-ekonomisine eklemlenmesine bağlı olarak) evrilmiştir.
2) Fatimilerle Eyyubilerde de temel sektörlerde iktisadi müdahale açısından ciddi benzerlikler varken, lüks tüketim maddeleri ticaretinde ciddi farklılıklar vardır. Bu iki ülkenin siyasi elitinin iktisadi alana yaklaşımlarının farklı olması birinin daha az islami, diğerinin daha çok islami bir yönetim biçimini benimsediği anlamına gelmez. Her iki durumda da iktisat politikası dini normlarla meşrulaştırılmıştır.
Bu iki örnekle söylemek istediğim yazınızdaki temel sorunun "islam kapitalizmle mi, sosyalizmle mi uyuşur?" sorusuna yanıt ararken tarihsel bağlamından koparılmış bir 'ideal' sistem olarak kafanızdaki islamı ele almanız olduğudur. İslami normlar pek tabii kapitalizm ile uyuşabilir. Maxime Rodinson "Capitalism and Islam" kitabında pek güzel göstermiştir İslami kurumlar ve normların kapitalizm ile uyuşabileceğini. Ama pek tabii farklı koşullarda İslam kapitalizm ile uyuşmayabilir. Bazı dönemlerde, bazı koşullarda 'islami' değer yargılarına dayandırılır kar oranlarının kısıtlanması, ticaretin kontrol altına alınması, narh uygulamaları vs. Siz bunlardan birine gerçek islam deme eğiliminde olabilirsiniz. Ama bizi bunun gerçek islam olduğu diğerinin siyasi ideoloji olduğuna nasıl ikna edeceksiniz?
İslam pek çok şey olabilir ama su götürmez olan şudur ki zamandan zamana ve mekandan mekana farklı yorumlamaları mevcuttur islamın ne olduğunun. Bu esneklik ve değişim potansiyelidir ideolojilere ve dinlere gücünü veren.
Her neyse, sözün özü size İslamın nasıl sosyalizm ile uyuşabileceğinin yüzlerce örneğini vermek mümkün. Ama siz kalkıp "bu gerçek islam değil" diyeceksiniz muhtemelen. İslamcılık ile İslamiyeti ayırdığınız gibi benim İslamım ile kendi İslamınızı ayıracaksınız. Pek güzel ama lütfen en azından bu ayrımı objektif kriterlerle yaptığınızı söylemeyin. Kapitalizmi maşrulaştırmak için gerçek islamdan bahsetmeyin. Deyin ki (ki nihayetinde öyle yaptığınızı görüyorum) kapitalizm iyidir şu şu sebeplerle, ya da deyin ki kapitalizm kötüdür şu şu sebeplerle. İslamiyetin ne olduğuna siz karar vermeyin mümkünse, Osmanlı'nın İslamiyetle uyumsuz bir iktisadi politik yapısı olduğuna inanmamız pek güç olur çünkü.
Yazan: Seven Agir Tarih: January 11, 2007 03:22 PM
LIBERAL-MUHAFAZAKAR MUSLUMAN?
Kategori: Guncel-Politik, sosyal, kulturel — Bekir L. Yildirim @ 2:21 am Bunu Düzenle
Son zamanlarda Turkiye’deki demokrat intelligentisa arsinda guc kazanan bir trend de malesef magdur dindarlarin demokratligini sorgulama olmustur. “kendileri icin demokrat” deyimi artik laikci sozluk’ten liberal demokrat terminolojisine de girmeye baslamistir.
Laikcilerin fasizan baskilari altinda yeteri kadar inlemiyorlarmis gibi dindar kesim birde demokratlar taraindan “demokrasi sammiyeti” sinavina tabii tutulmaktadirlar. “tamam bunda ne var, gercek demokrat oldugunuzu isbatlayinki samimiyetiniz anlasilsin ve talepleriniz daha ciddiye alinsin” denebilir. Fakat su sinav sorularina bakin Allah askina.
Daha once ozel idarelerde olan ickili eglence yerlerinin bulunabilecegi bolge belirleme isini beldiyelere devredilmesi kanun teklifinden dolayi “bunlar icki yasagi getireckler; hatta getirdiler, sonra seriati getirecekler” diye suclaniyorsunuz ve “demokrasi sinavindan” zayif aliyorsunuz.
Izinsiz egitim kurumu acanlar (yalniz Kur’an kurslari degil bale veya tenis kursu dahil herhangibir gayeye matuf) icin cezanin uc yildan, daha once oldugu gibi 2 yila indirilmesin teklif ederseniz, keza ayni suclama. Sinirlama gibi sinirlari genisletme de demokrasi sinavindan cakmaniza sebebiyet verebilir. Bir kere supheli olmaya gorun.
Duvarinda “Hakimiyet Kayitsiz Sartsiz Milletindir” yazan millet iradesinin tecelli yeri olan TBMM’nin kurulus yildonumunde Baskan bu sozun anlamini aciklayan, ve bunun icresinde laikligin milletin din ve vijdan hurriyetini de icerdigini hatirlatan konusmasindan dolayi “demokratik laik cumhuriyeti yikmaya calismak” la sucaniyor ve Bulentinejad adi verlerek gene demokrasi sinavindan caktiriliyor.
Bu demokrasi testinden gecebilmek icin hukumetin ve AK-Parti’nin bircok uyeleri musamahakarlikta sinir tanimaz oluyor. Bu musamahasizlara musamahayi Mevlana’nin da otesine tasiyan devlet bakani Abdullatif Sener “icki iceni sevebilmeliyiz” diyerek musamahanin yeni bir tanimini yapti. Oysa demokrasilerde bir insan kendi ahlaki veya dini degerlerine ters gelen aktiviteleri SEVEBILMEK sorunda degildir. Bunu beklemek Koru’nun yazisinda dedigi gibi oxymoron (tezat barindiran ifade) olur: Nefret ettigi seyi sevmek. Bu insanin kendini reddemesinden baska birsey degildir. Cogulcu demokrasi de kisiden beklenen sevebilmek, veya hosgoru dahi degildir, tolerans (musamaha) dir.
Ama yukarida bahsettigim olaylar demokratladan degil fasist laikclerden kaynaklanmaktadir. Sosyal liberal demokratlarin yaptigi ise biraz daha farklidir. Onlar dindarlarin insan haklarini liberallikleri geregi savunurken, muhafazakarlardan da kendileri gibi liberal olmalarini beklemektedirler. Fakat kullandiklari musamaha testi laikcilerinkinden fazla farkli degildir. Dindar insandan dininin, aile ahlakinin yasakladigi uygulamalara hosgoru ile yaklasmasini bekliyorlar. Dindar kimseler ulkenin kanunlarina tabiidir, digerleri gibi. Cogulcu demokraside her segmentin degerinin nisbi temsilinden sosyal mevzularda bir konsensus, veya sentez cikar. Bu mutabakat metnidir herkesin riayet etmek zorunda oldugu, hoslanmak zorunda degil. Bir ateist te dindalardan hoslanmak zorunda degildir; sadece kisisel tercihini baskasina dayatmamak zorundadir ve toplumun degerlerinden cikan kanunlara riayet etmek.
Asagidaki Koru yazisindan anlasildigi gibi Gulay Gokturk, kizlarimizi gayrimesru cocuk yapmaya tesvik eden Ece Temelkuran’in muhafazakarlarca desteklenmesini isterken tam da bu liberal muhafazakarlik oxymoron’unu istemektedir onlardan.
Tamami icin:
http://bekirlyildirim.wordpress.com/2006/06/29/liberal-muhafazakar-musluman-2/
Yazan: Bekir L. Yildirim Tarih: January 11, 2007 04:38 PM
Abdüllatif Şener'in söylediği içki içeni sevebilmeliyiz sözünü yaptığı eylemi sevme değilde kişiyi sevme olarak ele alırsam bana ters gelmiyor.
içki içen kişi alkol yasağını deliyordur.bir başkasıda alkol almıyodur da yalan söyleme hastalığı vardır..ama dıştan baksan ibadeti bütün şekil olarak muazzam bir islami görüntü verebilir..
ben alkol alıpta yalan söylemeyen her ne olursa olsun dürüst davranmaya çalışan kişiyi yalancılık huyu olana tercih ederim..çünki Hz.Muhammed(as) bizi aldatan bizden değildir der..
hepimizin günahları var..birbirimizi günahımızla sevebilmeliyiz..Allah günah işlemeyen insanlar yaratmadı ki..bizden istenen haddimizi bilip tövbe edebilmemiz..
Bişr-i Hafi denen bir zat vardır..alkolik..her gün ayıla bayıla evine gelen biri..bir alem dönüşü yolda bir kağıt bulur üzerinde ALLAH yazan..yerde olmasına dayanamaz..evine getirir..temizler..duvarına asar..sırf bu samimiyetinden dolayı Allah O'na kurbiyyet yolunu açar..sevilenlerden olur..
Hz.Muhammed(as),mesleği kötü yolda olmak olan bir kadının susamış bir kediye su içirdiği içen cennete gittiğinden bahseder..
Allah kime nasıl muamele edecek bilmiyoruz ki..
son nefese kadar kimsenin garantisi yok..son ana kadar imtihanda olcağız..ondan sonra iş işten geçecek..bu dünyada çıkmadık hiçbir candan ümit kesilmez..
ben günahlarına rağmen başkalarını sevemezsem ona yardım edemem..
sadece Allah'a açıkça savaş açmış insanları sevmiyorum..gönülden buğz ediyorum..ama onlara da merhametim var..çünki Allah onların rızkını kesmiyor.. mahlukatı O'nu bilmese de O çok RAUF ve RAHİM..
YARADILANI SEVERİM YARADANDAN ÖTÜRÜ..
sevgiler.
Yazan: deniz Tarih: January 11, 2007 06:40 PM
Oysa "yeni zenginliklerin üretilmesi" (veya “pastanın büyütülmesi”) diye de bir süreç vardır.
Diyelim ki, kapitalist ekonomi gerçekten zenginliği kolektif olarak arttıyor. İnsanların yaşam kalitesi ve mutluluğu sadece zenginliğe mi bağlı? Sosyalizmi, herkesin yaşamını insanca devam ettirebileceği zenginliğe sahip olmasını hedeflediği için "herşeyi ekonomiye endeksliyor" diye eleştiren siz değil misiniz? Yoksa iş ekonomik iktidar sahiplerinin açgözlülüklerini savunmaya gelince, idealizm ve insanın ruhani varlığı unutuluyor mu? Zenginleşme adına tüketim arttıkça, verimlilik adına insanlar robotlaştırıldıkça yabancılaşma ve mutsuzlaşma ayyuka çıkmıyor mu?
Hadi, bu bağlamda sizin işinize öyle geliyor diye, yaşam kalitesini zenginliğe endeksleyelim. Pratik olarak, kapitalizmin gelişme ve küreselleşme sürecinde zenginlik artışının herkesin yaşam kalitesini yükselttiği tecrübe edilmiş midir? Afrikalılar, Avrupa'lı kapitalistler oraya adım attıklarından beri daha çok yoksullaşmadılar, daha çok hastalık, açlık, ve vahşet batağına batmadılar mı? Bugün, küresel kapitalizm, insanların yaşadıkları coğrafyanın kaynaklarına el koymak için insanları yoksullaştırıp, göz göre göre katletmiyor mu? Görünen o ki, dünyanın en dindar toplumlarından biri olan Amerika'nın silah, petrol, ve ilaç tüccarları ne İsa'nın hatrına, ne Allah korkusuna insafa gelmiyorlar. Hadi uluslarası sömürüyü bir tarafa koyalım, dünyanın %5'i nüfusuyla kaynaklarının 4'te 5'te birini tüketen ABD'de milyonlarca insan yoksul değil mi? Ben o ülkede yaşayan bir insan olarak, 5 dolar minimum viziteyi ödeyemeyeceği için doktora gidemeyen insanlarla hergün karşılaşıyorum, iyi bir sağlık sigortasına sahip orta sınıf Amerikalı'ların bile temel sağlık sorunları için doktora gitmekten sakındıkları bir gerçek değil mi? Ömür billah çalışmış insanlar, adam gibi bir sosyal güvenlik sistemi olmadığı için 80'lerinden sonra bile belleri büküle büküle ağır işlerde çalışmıyorlar mı? Yaşlılar otobüslere doluşup ucuz ilaç bulmaya Kanada'ya gitmiyorlar mı? Küresel kapitalizmin haldır huldur ülkemize girmesiyle zaten varolan bölgesel ve sosyal düzeydeki ekonomik uçurum iyice tavana vurmadı mı? Yattıkları yerde parayı paraya çeviren "Beyaz Türk"lerimiz hergün borsa düşüverecek, yabancı sermaye kaçıverecek diye kaygılanadursun, milyonlarca "esmer vatandaş" borsa neylerse eylesin işsiz güçsüz, aç açıkta değil mi? Hani, nasıl ve nerede zenginlik arttıkça herkesin yaşam kalitesi artıyor?
Fizik kuralı basittir. Enerji yoktan varolmaz, ancak hal değiştirir. Zenginlik de enerjinin bir ifade biçimi. Evet, ekonomik olarak yoktan zenginlik varedebirsiniz, ama bu başka boyutta birşeylerin (mesela doğal dengenin) pahasına olacaktır. Şimdi neyin pahasına olduğunu umursamadan, hiç yoktan zenginlik yaratıldığını kabul edelim. Oyun teorisine göre her türlü Koordinasyon Oyunu bu modele uygundur, oyuncuların stratejilerinin kombinasyonları bireysel kazancı çeşitlendirir, ama toplam kazancın sabit olması gerekmez sabit. Bu oyunda herkesin maksimum kazanç sağlayabildiği tek denge durumu, herkesin işbirliği yaptığı stratejiyle sağlanır. Zaten "klasik sağ söylem"in sıklıkla vurguladığı ve her türlü sömürüsüne bahane ettiği üzere, insanların kitlesel ekonomik ilişkileri sözkonusu olduğunda herkesin işbirliği yapması pratikte mümkün değil. Öyleyse, herkesin optimal stratejisi oyunu kendi kazancını maksimize edecek şekilde oynamaktır ki, herkes bunu yapıyor, ama nedense dezevantajlı olana, ısrarla "sen dur, kendi oyununu oynama, ben sana gönlümden kopanı verceğim" deniyor.
Çünkü, zihniyet şu:"İslam vermeyi, sosyalizm el koymayı emreder" Yani, yoksul, yoksun, dezavantajlı, ezilen olana öznelik hakkı tanınmıyor, yakıştırılamıyor. Hatta tahayyül edilemiyor. Ahlak, yani ekonomik iktidar sahibinin, yani "mutlak özne"nin ahlakı çözüm olarak sunuluyor, bu ahlakın nasıl sağlanacağı konusunda hiçbir altyapı önerilmeden, hiçbir sosyal sorun hakkı vererek tanınmadan. Verimini arttırmak için masraflarını kısmak zorunda olan kapitalistle, yaşam kalitesini arttırmak için kapitalisti masrafa sokması zorunlu olan çalışan kitle arasındaki çıkar çatışmasında kitle kendi hakkını orgütlü ve sistemli olarak savunmazsa, hangi ahlak kapitalisti kendi verimini düşürmeye ikna edecek? Bunu ciddi ciddi savunan zihniyete göre, kültürel ve düşünsel özgürlükleri siyasi iktidar sahibinin ahlakına bırakmak da "iyi" değil mi?
Adil vergilendirmeden sözedene "Daha neyi ne kadar zorlayacaksınız? demek nasıl bir anlamazlıktan gelmedir? Haktan, hukuktan, eşitlikten bahsedene hala Stalin sopası göstermek ne ısrarcı bir öcü göstermeciliktir? Neyi mi zorlayacağız? Vergilerin adaletlendirilmesini zorlayacağız mesela. Çocuklara parasız eğitim hakkını, eğitimde fırsat eşitliğini zorlayacağız. Temel sağlık hizmetlerinin her insan için temel hak olmasını zorlayacağız. Ücretlilere örgütlenme ve çıkarlarını hep birlikte savunma hakkının sağlanmasını zorlayacağız. Uluslarası ticaret anlaşmalarının adil olmasını zorlayacağız. Çalışanların insanca koşullarda, yaşamalarına zaman ayırmaları sağlanarak çalıştırılmalarını zorlayacağız. Sırf emekleri ucuza geliyor diye çocukların ağır işlerde çalışmalarının önüne geçmek için çözümler üretilmesini zorlayacağız. İnsanların hesapsız, kitapsız, tazminatsız, yığınlar halinde işten çıkarılmalarının önüne geçilmesini zorlayacağız.
Ve bütün bunları, çalışanlar, üretenler, ezilenler, yoksullardan oluşan bir "özne" olarak yapacağız. Kimsenin sadakasını dilenmeden, varsayılan ahlakına güvenmeden. Elbette, sizler de, kutsal ve değerli olan inancımızı bizi lümpenleştirmek için kullanırken, birisi çıkıp "hakkımızı savunmamız inancımıza aykırı değil, hatta onun gereği" dediğinde rahatsız olacaksınız.
Yazan: Balbazar Tarih: January 11, 2007 09:52 PM
Haydar Baş'ın milli ekonomi modeli var..arasıra onların kanalını tıklayınca karşıma çıkıyor..gece gündüz reklamını yapıyorlar..
ne olduğu hakkında fikri olan var mı?
sevgiler.
Yazan: deniz Tarih: January 12, 2007 02:41 AM
@deniz
ben bir ara sabredip dinlemiştim, özeti şu:
"para basıp millete dağıtalım"
Yazan: VolkanS Tarih: January 13, 2007 12:55 AM
SAYIN AKYOL'UN DİKKATLERİNE...
ADIYAMAN MAHALLİ GAZETELERİNDE YAYINLANAN BİR YAZI....Varlıktan Veriler den alınmıştır
"........Bu günkü küreselleşen kapitalizmi kabul etmek zorunluluğu ayrı şeydir, kapitalizmi ve liberalizmi İslâmi gösterip meşrulaştırmak ayrı şeydir...."KAZIM YARDIMCI/ADIYAMAN
.
94-“PEYGAMBERİMİZ(S.A.V) TİCARET İLE İŞTİGAL ETMEMİŞTİR.”
(PEYGAMBERİMİZ HZ.MUHAMMED(S.A.V), MUSA PEYGAMBER GİBİ ÇOBANLIK YAPMIŞTIR AMA ASLA TİCARET İLE İŞTİGAL ETMEMİŞTİR)
Peygamberimizin(s.a.v) tüccar olduğunu söylüyorlar. Bu Peygamberimize iftiradır. Peygamberimiz hiçbir zaman ticaret ile uğraşmamıştır. Amcası Ebutalip’in koyunlarını gütmüştür. Musa Peygamber gibi çobanlık etmiştir. Ama asla tüccarlık etmemiştir. Kendisi Mekke’de “Muhammedül Emin” bilindiği için, sonradan kendisi ile evlendiği Hatice Annemiz tarafından, kervanlarının korunması için Şam’a birkaç sefer gidip gelmiş, Hatice Anne’nin mallarına nezaret etmiş, hesabını yapmış, buna karşılık Hatice Anne’nin ticaretinden kâr değil hizmetine ve koruyuculuğuna karşılık belirli bir ücret almıştır.
Ticaret yapan Hz.Muhammed(s.a.v) değil, Hz.Hatice’dir. Hiçbir suretle, kervan Mekke’ye geldiğinde, kimse “Muhammed’in kervanı-malları geldi, gidip alışveriş yapalım” dememiştir. Peygamberimiz asla bu malları, Mekke sokaklarında kendileri satmamıştır. Bunun böyle olmadığını hiçbir kimse ispatlayamaz. Mekke’de ticaret yapan Hatice Anne’dir. Allah’ın Resulü, Hz.MUHAMMED(S.A.V) değildir.
BU HUSUSTA KAVRAM KARIŞIKLIĞI YAPILDIĞI İÇİN BU GERÇEĞİ AÇIKLIYORUM.
Hz. Peygamber, Ahmet Bin Hanbel’in müsnetinde geçen bir Hadis-i Şerifte
“Tacirler, facir olur.”demiştir. Kendisine “Ya Resulullah, ticaret helal değil mi?” diye sorulduğunda,
““Evet! Fakat onlar; yemin eder, günaha girerler, konuşurken yalan söylerler, buyurdu” ((Ahmed b. Hanbel ve Hakim’den) İhya-ı Ulumud Din, Gazali, C.3, S.292-300.) (Ahmet Bin Hanbel hem dört mezhepten birinin kurucusu hem de muhaddistir.)
Ayrıca, Cenab-ı Resulullah (asv) buyururlar: “Kıyamet günü tüccarlar; facirler, günahkarlar olarak diriltilecekler; ancak Allah’tan korkanlar, iyilik yapanlar ve doğruluktan ayrılmayanlar müstesna”. (Bknz. Rifaa İbni Rafi’den, Tirmizi, Büyu 4.H.1210; İbnü Mace, Ticaret 3. H 2146)
Perakende ticaret, küçük zanaatlar, serbest meslek İslam’da serbesttir. İslam’da, çarşı-pazar vardır. Ancak, devletin sürekli kontrolü altındadır. O zaman için bu günkü iletişim ve ulaşım araçları yok idi. Bu nedenle Mekke ve Medine vs. şehirlerin insanlarının, gereksinimlerini karşılamak için uzak şehirlerden; Şam, Kahire, Tebriz, Delhi, Yemen gibi uzak yerlerden kervanlarla büyük zahmetlerle eşya(mal) getirilirdi. Buna karşılık fahiş olmamak kaydıyla, bir ücret, kâr tanınırdı, bu işle iştigal eden insanlara. Bunlara tacir denirdi.
Aslında ticaret sözcüğü de, ücret kelimesinden türetilmiştir. Yani, liberallerin anladığı anlamda “KAR” değildir. Sarf ettikleri emeklere karşılık belirli bir oranda ücrettir. Ama bugün için, bunu toplumcu ve devletçi ekonomiye inanan (İslam’da olduğu gibi) yönetimler, gelişen iletişim ve ulaşım araçları ile kendileri de yaparlar. Toptancılığı devlet bizzat kendisi yapabilir. Bir telefonla dünyanın dört bir yanından, halkın gereksinimleri olan eşyaları-malları getirme olanağına sahiptir, devletçi ve toplumcu bir DEVLET. Ancak perakende ticareti, çarşı Pazar alışverişini devletin üstlenmesi hem mümkün değildir, hem de devlete büyük bir külfettir. Bu küçük esnafa bırakılmıştır.
Bir Bilgi: Hatice Annemiz, Efendimiz(s.a.v) ile evlenince bütün mallarını Hz.Muhammed’e bırakmış o da bunu davası uğruna kullanmıştır; zamanın teknolojisini üreterek ve satın alarak.
İslamiyet eşya ve gıdaların perakende satışında, “narh” koymamış ancak gıda ve eşyalara(mallara) çeşitlerine göre, kâr haddi koymuştur. Kâr haddinin dışında satış yapanlara , fahiş fiyata mal sattığında, bunu ihtikâr sayıp, ceza uygulamıştır. Yani fahiş fiyata mal satmanın cezası vardır. Bizzat Hz.Peygamber kendisi ve Hz.Ömer, çarşı pazar gezerek, fahiş fiyata mal satmayı, çürük ve kötü mal satmayı önlemişler, tartı ve ölçüyü doğru kullanıp kullanmadıklarını kontrol etmişlerdir.
Yani İslam, toplum adına ticarete, ekonomiye müdahale eder, müdahale ettiğine göre, İslam’da Liberalizm yoktur. Çok sıkı kontrol vardır. Bu husustaki Hz.Ömer’in titizliğine bütün Müslümanlar şahittir. İslamiyet, genel üretim araçlarına bireyin mülkiyetini kabul etmez. O zaman için tek üretim aracı olan toprağın mülkiyetini, şahıslara bırakmamıştır. Ancak devlet, toprağı kendisi de işletmemiştir. Gelirinin onda biri( buna öşür denir) devlete ait olmak şartı ile nüfuslarının oranına göre tarımla iştigal eden köylü ailelere bırakmıştır.(Bakınız “Kitabül Haraç”, Ebu Hanife’nin talebesi İmam Muhammed)
Bunun böyle olduğu, ayrıca Osmanlı Tapu Sicil kütüklerine bakıldığı zaman görülecektir. Bu kesin bir kanıttır. Bütün tapu sicil kütükleri tüm tarım arazilerinin mülkiyetinin, devlete ait olduğunu göstermektedir. Bütün Osmanlı toprakları “ARAZİİ EMİRİYE” dir.
Bu günkü küreselleşen kapitalizmi kabul etmek zorunluluğu ayrı şeydir, kapitalizmi ve liberalizmi İslâmi gösterip meşrulaştırmak ayrı şeydir.
Bir not: Şair Nedim’in divanı ile Simavna'lı Şeyh Bedrettin'in destanını bir araya getirip Şair Nedim İle Şair Nazım Hikmeti, Atilla İlhan bir yerde buluşturmuştur.
Bunun anlamı şudur. İslam, emperyalizm ile kapitalizmin yanında olamaz. Sosyalizm de halkının yüzde 95 i Müslüman olan bir ülkede İslam’a ve kutsallarına savaş açamaz. Fransızca olan sosyalizmin anlamı cemaatçilik ve toplumculuktur. Gerçek İslamiyet de, gerçek Hıristiyanlık ta kesin olarak cemaatçi ve toplumcudur. Her ikisi de asla ferdi (bireyci) mülkiyetten yana olamaz. Kitabi dinlerin hepsi insaflıca tetkik edilince toplumcu (devletçi) ekonomiden yana olduğu görülecektir. Hiç kimse kitabi dinlerin ve Peygamberlerin ve tasavvufçuların kapitalist ekonomiden yana olduğunu ispatlayamaz. Helal ve perakende ticaret kapitalizm değildir. Kapitalizm genel üretim araçlarının, mülkiyet ve yönetimini bireyin elinde bulundurmasıdır. Devletçi ve toplumcu ekonomiyi yok etmektir. Bu apaçık bir zulümdür. Kapitalizmin şahlanışı ise EMPERYALİZMDİR. GERÇEK BUDUR. Aslolan emeğin ve halkların sömürülmemesi ve ezilmemesidir. Asla ve asla horlanmamasıdır. Bunun dışındaki görüşler teferruattır, safsatadır, demagojidir. Tek kelime ile hezeyandır.
Sosyalizmin ise ateizmi ön koşul olarak sunması düşünülemez. Böyle sunulursa 3,5 milyar kitabi din mensuplarını ve 2,5 milyar Hindu dinlerin mensuplarını karşılarında bulurlar. Asla rasyonel hareket etmiş olmazlar. Muhal ile iştigal etmiş olurlar. Dünyanın gidişi o ki; pek yakında dünya dindarları ile ateizmi dışlayan sosyalistler birleşeceklerdir. Başka türlü yaşama şansları yoktur. Aksi takdirde emperyalizmin ve onu yaşatan kapitalizmin kahredici pençesinde yok olmaları çok kuvvetle muhtemeldir. Atilla İlhan’ın sürekli vurgu yaptığı da bu idi. Kırk yıllık bir Müslüman sosyalist olarak benim de vardığım nokta budur.
NOT: Bu konuyu detaylı olarak bilgi edinmek isteyenler www.varliktanveriler.com isimli sitemizde yer alan “ 84-Niçin Müslüman Sosyalistim Diyorum”, “80- Dinde Reform Yoktur” isimli verileri okuyabilirler. Ayrıca “İslam Ekonomisi” ve Rufai Külliyatı(3 Cilt) kitaplarımızdan ayrıntılı olarak bilgi edinebilirler.
12 Ocak 2007
KAZIM YARDIMCI/ADIYAMAN/TÜRKİYE
Bu yazı 15.01.2007 tarihinde “Adıyaman’da Bugün” isimli yerel gazetede yayınlanmıştır.
info@varliktanveriler.com
www.varliktanveriler.com
Yazan: Ekin Tarih: January 18, 2007 01:48 PM
Bu "Haydar Bas Ekonomik Modeli" nin o'na ait oldugundan eminmisiniz Cokan Bay?
Ben ayn "modelin" ya Ecevit zamainda CHP'nin modeli ol;dugundan ya da bi darbeci generalin Turkiye'yi ekonomisini kurtarma modeli oldugunu okudugumdaqn eminim. Simdi bana Googlelatmayin :) Saniyorum o gnerallerimiz Ekonomik ERKE'nin kullanilmadigini gornce "BILIM ISINE EL ATMAK LAZIM" demisler.
Yazan: Bekir L. Yildirim Tarih: January 18, 2007 03:52 PM