« 27 Mayısçı Zorbaların ‘Demokratik’ Anayasası | Ana Sayfa | Kemalizm Terakkiye Mani midir? »

January 05, 2007

Allah Kimin Yanında?

[6 Ocak 2007 tarihli Referans gazetesinde yayınlandı]

Saddam Hüseyin darağacında Geçen cumartesiden bu yana dünya Saddam Hüseyin’in idam görüntülerini konuşuyor. Yapılan yorumlar genelde akl-ı selimde birleşiyor: Evet, bu görüntüler rahatsız edici. Eli kanlı bir despot olmasına rağmen Saddam’ın taciz edilerek asılması, bunun bir “Şii intikamı” görüntüsü çizmesi, yanlış. Bu olay, muhtemelen, Irak’taki iç savaşı daha da körükleyecek. Bütün bunlar doğru.

Ancak benim dikkatime başka bir şey takıldı: Hem Saddam’ın hem de onun cellatlarının Kelime-i Şahadet getirmeleri. Birbirinden öldüresiye nefret eden bu iki “ekol”ün aynı Allah’a ve peygambere bağlılık yemini etmeleri... Acaba bunu dini bir perspektiften nasıl açıklamak gerek?

Kuşkusuz Saddam’ın aslında pek iyi bir Müslüman olmadığı, hiç de İslami bir hayat sürmediği söylenebilir. Ama sadece onun değil, ondan çok daha dindar olan kimi Iraklı Sünni milislerin de dilinde İslami kavramlar var. Bu milislerle savaş halindeki Şii gruplar da yine İslami kavramlarla hareket ediyor. Birbirinin camisini bombalayan, çoluk-çocuğunu ateşe veren bu “cihatçılar”ın ağzından aynı Allah adına atılan sloganlar düşmüyor. Belli ki hepsi savaşırken “Allah bizle beraber” diye düşünüyor.

Sadece Irak’ta değil, Hicret’in daha 36. senesinde Hz. Ali ile Hz. Aişe’yi karşı karşı getiren Cemel Savaşı’ndan bu yana, Müslüman dünyanın 1400 yıllık geçmişindeki iç savaşların hemen hepsinde tarafların her biri “Allah bizle beraber” diyor. Kimileri bunu inanmaksızın, salt meşruiyet kazanmak ve taraftarlarına moral vermek için söylüyor kuşkusuz. Ama çoğu Müslüman da buna samimi olarak inanıyor.

Peki ama bu “ilahi destek” iddialarının hangisi doğru? Allah gerçekten kimin yanında? Bunu nasıl bileceğiz?

Bence bu sorunun tek bir doğru cevabı vardır: Bilemeyiz. “Din savaşları”nın önünü de, ancak Allah’ın kimin yanında olduğunu bilemeyeceğimizi kabul ettiğimizde keseriz.

Nasıl bilebiliriz ki?.. Bir din yorumunun diğerinden daha doğru olduğunu bize söyleyen tek şey, içinde yetiştiğimiz çevre veya bireysel akıl ve vicdanımızdır. Bunları kesin bir doğru olarak ilan eden insan, insani bilgiyi mutlaklaştırmış olur ki, bu, dinin özündeki “en doğrusunu Allah bilir” ilkesine tamamen aykırıdır.

Zaten Kuran’da insanlar arasındaki ayrılıkların çözümünün “bu dünya”da mümkün olmadığı defalarca vurgulanır. Allah açıkça şöyle der: “Dönüşünüz yalnızca Banadır, hakkında anlaşmazlığa düştüğünüz şeyde aranızda Ben hükmedeceğim." (3/55)

Bugün İslam dünyasının bu ilahi ilkeye dayalı bir “dini çoğulculuk” prensibine acilen ihtiyacı var. Dini doğrunun tekelinin kimsede olmadığının, hiç kimsenin “Allah benim tarafımda” diyerek mücadele yürütmemesi gerektiğinin kabulü gerekiyor. Farklı dini mezhep ve cemaatlerin, “mutlak doğruluk” iddiasında bulunmaksızın, tarafsız bir siyasi düzende yaşamayı kabul etmesi şart.


Westphalia Tecrübesi

Benzer bir tecrübeyi Batı dünyası da yaşadı. Ortaçağ sonundaki din savaşları, Avrupa’yı kan gölüne çevirmiş, İslam dünyasındaki iç çatışmaların çok daha ötesinde bir şiddet yaşanmıştı. 1618-48 arasındaki “Otuz Yıl Savaşları”nda birbirlerini boğazlayan Katolik ve Protestanlar, o kadar çok öldüler ki, sonunda mecburen oturup ünlü Westphalia Barışı’na imza attılar. Bu barışla birlikte, din özgürlüğü ve dini çoğulculuk kavramlarının da temelleri atılmış oldu. Gerçi Avrupalı güçler daha yüzyıllar boyunca birbirlerine “Tanrı adına” savaş açmayı sürdürdüler, hala da öyle düşünen bazı Yahudi ve Hıristiyanlar var, ama Batı dindarlığında bugün dini çoğulculuk perspektifi yaygın kabul görüyor.

Westphalia Barışı’nı yorumlayan tarihçiler, bunun aynı zamanda laiklik ilkesinin de çıkış noktası olduğunu belirtirler. Doğrudur. Ve zaten bu yüzden laiklik, sadece seküler insanlar için değil, dinler ve dindarlar için de iyidir. Çünkü, birbirinden farklı inançlara, mezheplere, cemaatlere bağlı insaların, nötr bir siyasi düzen içinde yaşamasını sağlayacak ilkedir. Bazı Müslüman aydınlar, böylesi bir “nötr düzen”in ilkelerini, Hz. Muhammed’in Yahudiler ve putperestler ile imzaladığı “Medine Vesikası”nda da görüyorlar.

Ama laikliğin ikinci bir anlamı, daha doğrusu ikinci bir versiyonu daha var. Bu, Westphalia’dan çok daha sonra, felsefi materyalizmin doruğa çıktığı 19. Yüzyıl Avrupası’nda ortaya çıkmış ve dinlere karşı tarafsız değil düşmanca pozisyon almış bir ilke. İnsanlığın “aydınlanması”nın ancak dini inançların ortadan kalkmasıyla mümkün olacağını savunan, ve bu dogmatik inanç uğruna dini toplumdan kazımayı, dini özgürlükleri yok etmeyi hedefleyen bir tür “alternatif din”.

İşte İslam dünyasının bu iki farklı laiklikten ilkine ihtiyacı var. Ama korkarım ikincisinin örneklerini gördükçe—ki etrafa bakın, siz de görebilirsiniz—birincisinden de uzak duruyor.

Türkiye sahiden de “kilit” ülke…

Yazan: Mustafa Akyol Tarih: January 5, 2007 04:37 PM

Okur Yorumları

(NOT: Yazılar üzerine yapılan yorumların sitede yer alması, bunların Mustafa Akyol tarafından benimsendiği ve desteklendiği anlamına kesinlikle gelmez. Aksine, farklı ve karşıt görüşleri ifade eden yorumlar da kabul edilmektedir. Ancak saldırgan, düzeysiz veya konuyla ilgisiz yorumlar reddedilecektir. Eğer bu siteye ilk kez yorum yazıyorsanız, standart yorum kurallarını dikkate almanız önemle rica olunur.)

ALLAH (CC) BİZDEN TARİHİN YÜKÜNÜ KALDIRMAK İSTİYOR.

Tarihin birikiminden, ilminden faydalanmak başka bu tarihi eleştirmek ve bu eleştiri içersinde yaşayıp durmak başkadır. Bu eleştirilerin bize ilmi noktada faydası olabilir. Ama eleştirileri uzatmamak, makullük aramak gerekir. Çünkü tarih tekerrürden ibaret ise kişilerin, mekanın veya zamanın değişmesinin bizi oyalamaması gerekir.
Geçmiş tarihi zaten yaşadı ve şuan bizimle de yaşanan bir tarih var o unutulmamalı, kimseye unutturulmamalıdır. Güzel örnekleri (peygamberler, muvahhidler, muttakiler, salihler, şehidler gibi vs..)yaşamayacaksak, Allah için yaşamayacaksak (peygamberimiz gibi) tekrar edip durmanın veya tartışmanın bir faydası yok.
Nisa 28. “İnsan zayıf yaratılmış olduğundan Allah sizden yükü hafifletmek ister.” Kur’an-ın veya bilginin yükünü ancak onu yaşayarak hafifletebiliriz, imana yansıtabiliriz, yoksa eşekten farkımız (Cuma,5) kalmaz.

Herkes kendi yaptığını yüklenir.
Fatır 18. “Günâhkâr kimse diğerinin günâhını çekemez. Günâh yükü ağır olan kimse, onun taşınmasını istese, yakını olsa bile, yükünden bir şey taşınmaz. Ey Muhammed! Sen ancak, görmediği halde Rablerinden korkanları, namazı kılanları uyarırsın. Kim arınırsa, ancak kendisi için arınmış olur; dönüşünüz ancak Allah’adır.” (6/En'âm, 164)"De ki, Allah herşeyin rabbı iken ben O'ndan başka rab mı arayayım? Herkesin kazandığı yalnız kendisine aittir. Kendi (günah) yükünü taşıyan hiç kimse, bir başkasının (günah) yükünü taşımaz. Sonra dönüşünüz Rabbınızadır. (O) ayrılığa düştüğünüz gerçeği size haber verecektir." Necm 38-41. “Hiç bir günahkâr başkasının günah yükünü yüklenmez; İnsan ancak çalıştığına erişir. Onun çalışması şüphesiz görülecektir. Sonra ona karşılığı eksiksiz verilecektir.”

*Tarihi bilmeden tarihin yükü kaldırılmaz mantığından Allah bize kıssaları sunuyor kavimleri anlatıyor, Kuran’ı gönderiyor. Onun için Kur’an okuyalım anlayalım yaşayalım, tartışmayalım, çünkü dinle uğraşanları vs. yi Allah başkalarının anlattıklarına göre mi, başkalarının kriterlerine göre mi yargılayacak Hayır. Elbetteki kendi kriterlerine Kuran’a göre, sünnete göre yargılayacak, biz onlardan mesul değiliz yaptıklarımızdan mesulüz.
Bakara 141 “Şimdi o toplumlar geçip gittiler. Onların kazandıkları kendilerine yazılacak, sizin kazandıklarınız ise size ve siz onların yaptıklarından dolayı yargılanacak değilsiniz."
Ha şuan yaşasalar onlar yanlış yoldalarsa bildiğimiz doğruyu söylemek tarihsel değil, kulluk görevimizdir.

*Mü’min 21. “Onlar yeryüzünde gezip dolaşmadılar mı ki, kendilerinden öncekilerin âkıbetlerinin nasıl olduğunu görsünler. Onlar kuvvet ve yeryüzündeki eserleri yönünden bunlardan daha da üstündüler. Böyleyken Allah onları günâhları yüzünden yakalayıverdi. Onları Allah’ın azabından kurtaran da olmadı.”
* Geçmişte yaşanan bazı olaylardan ders çıkartmadık mı? onlar ileriye dönük güzel şeyler yapmadıkları için cezalandırıldılar. Kur’an, kötü geçmişi gelecekte yaşama diye örnek alın diyor. Konuşup tartışıp durmayın diyor zaman nedeniyle ziyanınızı arttırmayın diyor. Kuran bazı kıssaları da veriyor ki tarihi yaşamamıza kolaylık olsun. Ziyanımız az olsun tarihin yükünü yüklenmeyelim diye. Yaptıklarımızdan, saptırdıklarımızdan dolayı geleceğin cezasını biz çekmeyelim (Ankebut 13).

Nisa 26,27,28. “Allah size açıklamak ve sizden öncekilerin yollarını göstermek ve tövbenizi kabul etmek ister. Allah Bilendir, Hakîmdir.” “Allah sizin tövbenizi kabul etmek ister, şehvetlerine uyanlar ise sizin büyük bir sapıklığa girmenizi ister.” “İnsan zayıf yaratılmış olduğundan Allah sizden yükü hafifletmek ister.” Günah geçmişte işlenen kötü fiillerdir tarih olmuş fiillerdir. Allah bizden tövbe ile salih ameller ile geçmişteki yükümüzü almak, kaldırmak istiyor.

Buna göre bizler Kur'ana, sünnette ve ilk Müslüman nesillerin hayatına (peygamberimizin hayatına) ne kadar yaklaşırsak inanç bakımından ve tarihi yaşama bakımından o kadar "ilerlemiş" oluruz, kolaylık olur.. Buna karşılık Kur'an'dan, sünnetten ve ilk müslüman kuşakların hayatından ne oranda uzak ve geri düşsek, inanç bakımından ve tarihin kötü tekerrürü bakımından o oranda "gerilemiş" oluruz. Biz gelecek nesillere tarihi yaşayarak anlatalım, konuşarak değil. Allah gezip görmeye bile süre vermişken bize geçmişi tartışıp durmamıza izin verirmi? Zikrinden-Kurandan yüz çevirmemize onu örtmemize izin verirmi? Eğer amaç islamı samimi bir şekilde yaşamaksa yaşayalım Kur’an-ı Kerime sarılalım gelecek için zaman kaybetmeyelim...

Bu konuyu kendimize ölçeklersek, tarihin yükünü kaldırırsak, geçmiş ideolojimizi bırakırsak tarihi kavgalar bitmesinde önemli bir aşama katedebiliriz.... inş (ALLAHU ALEM/ALLAHBİLİR)

Birde kötü haberler, adaletsizlikler vs birer sonuçtur (kötülük geri döner) bu olumsuz sonuçların olmaması için tevhidi yaşayıp tağutu inkar edersek dosdoğru olmamız için gerekli adımları atmış oluruz, bir anlamda tarihin yükünü geleceğin yükünü üzerimizden atmış oluruz yoksa Kuran dan başka yollara saptırırsak gelecek tarihi Ankebut 13 den korkalım derim.

Sözlerimi yazdiklarini KANIYLA imzalatan değerli üstad, büyük düşünür ve kıymetli Muallim Sehid Seyyid Kutub ile bitiriyorum;"KUR'ANI KERİM BİR CAGRI KITABI, BİR SOSYAL DUZEN ANAYASASI, BİR HAYAT KILAVUZUDUR; BİR RIVAYET, BİR GONUL OKSAMA VE BIR TARİH KİTABI DEGİLDİR!"


*NOT: Bu yazı sevgili M. Akyol'u veya başka birisini eleştiri amacıyla değil, tavsiye amacıyla yazılmıştır.

Yazan: aselam571 Tarih: January 5, 2007 07:23 PM

Laikciler varda Allahcilar yokmu?

Fark; biri elit kisminin tekelinde digeri en garibana kadar ulasmis.

Cunku; Laikciler 70-80 senedir piyasadalar, Allahcilar ise birkac bin senedir.

Biri din somurusu digeri Hazine somurusu.

Yazan: Haydar Tarih: January 5, 2007 09:35 PM

yazarın tespıtlerı su yonden cok dogrukı,bırbırıne sılah dogrultan,her gun yuzlerce ınsanı olduren ınsanlar yaptıklarını hep Hak ıcın yapıyoruz ınancı ıle gerceklestırmektedırler..bılemıyoruz tabı gercekten bu ınsanları o sekılde gayzla bıleyen guclerın ne kadar Hak yolunda olduklarını,ama şu varki Hz Ali donemındekı ayrılık tamamen ıctıhat farkından kaynaklanan bır durumdu,orada bu ıkı zumreyı bırbırıne dusuren bır kesım yoktu,aralarında yorum farkı olmustu ve bu durum onları karsı karsıya getırdı..fakat ne acıdır kı burada baslayan ayrılık bınlerce yıldır muslman dunyayı kendı ıcınde bolmek ıcın o kadar hassas sekılde kullanılıyor kı,bol ve yonet stratejısıne tam da uygun sekılde kendı ıcımızdekı kavgalarla bu ınsanlara yem oluyoruz...bızım hosgoruye ıhtıyacımız var,daha dogrusu hep hosgoruden bahseden ınsanlara..ozellıkle sıyasılerımızın sırf poltıka yapmak ıcın en ufacık bır konuda bıle bırbırlerıne karsı bazen hakarete varacak derecede beyanlarda bulunmaları bıle belkı basıt gıbı gozuksede halkın ıcınde kamplasmaya yol acabılıyor,bırde buna zaten kamplasma olmasını ısteyıp de ortalıgı kızıstırmaya calısanları ekleyınce ortalıgın ne hale gelebılecegını ırakta goruyoruz..lutfen herkezı oldugu gıbı kabullenelım..ve aydın ınsanlar hep bu yonde gayret edıp butun bır musluman dunyasının kendıne gelmesı ıcın tasın altına elını soksun..

Yazan: mustafa ozturk Tarih: January 6, 2007 01:32 AM

Sevgili aselam571

bu nickle sana hitap etmek zor oluyor gerçi:))

anladığım kadarıyla yazınızda Hz.Muhammed zamanına dönelim,tartışmayalım..Kuranda ve sünnette ne varsa onu yaşayalım,tarihten ibret alalım diyorsunuz..

güzel söylüyorsun ama bu realiteye pek uymuyor..

Kuran ve sünnetin tek bir yorumu yok çünki..Kuran ve sünnete yaklaşım konusunda çok farklı ekoller belirmiş..kimi sadece zahiriyle yetinmiş,kimi bazı hadisleri kabul etmiş,bazısı hiçbirini kabul etmemiş..ama hepsi kendini İslam şemsiyesi altında görüyor..kendinden farklı düşünenide hazmedemiyor.
bir cemaat içinde bile birkaç farklı gruba ayrışma ve birbirini dışlama söz konusu olabiliyor..

farklı coğrafyalardaki din anlayışları ise daha keskin değişimler gösteriyor.

Kurandaki kıssalardan da herkesin aldığı ibretler farklı..itikadına göre yorumluyor..

mesela benim din anlayışımda birey ön plandadır..ben sistemle ve devletle uğraşmam din adına..bireyler düzeldikçe bu topluma da yansıyacaktır..ve her toplum sonuçta layık olduğu şekilde yönetilir..

başka bir din anlayışında ise sistemi el geçirmek çok önemlidir..Allah'ın hükmüyle hükmetmeyenler kafirlerdir düsturuyla devletin kanunlarının şeriata dayalı olması gerektiğine inanarak sisteme
karşı cihad ilan ederler..burada bireyin İslam ahlakıyla ahlaklanması ve Allah'a yakınlaşması meselesi çok ön planda değildir.

günümüzde müslümanlar içinde bulundukları toplumun yönetimiyle uğraşmadan kendi imanlarını kurtarmaya bakmalılar..bu asrın problemi iman problemidir.ahlak problemidir..bana göre..kendilerini müslüman zanneden birçok kişi ahirette belkide şok olabilir..Allah'a sığınalım.

hem kendi içimizdeki farklılıklara hemde başka din ve inanç mensuplarına karşı anlayışlı olup birbirimizin iyiliği için çalışırsak İslama uygun davranışı sergilemiş oluruz diye düşünüyorum..

Kurana ve sünnete dönmekten herkes farklı şeyler anlıyor..İslama uzak duranlarda acaba hangisi İslam diye şaşırıyorlar..

Kafaları karışanlar için şöyle söyleyebilirim..,eğer din insanların saadeti içinse,sevgiye ,anlayışa ,hoşgörüye çağıran yorumlara kulak versinler derim..

sevgiler.

Yazan: deniz Tarih: January 6, 2007 05:27 AM

Sonunda sn. Akyol'dan bazı önemli noktalara işaret eden ve -laiklikle ilgili son kısım dışında- arkasında durulabilecek bir yazı!

Ancak bu fikrin yine bir ayete dayandırılarak "kanıtlanması" ilginç. Sonuçta şiiler, sünniler ve diğer mezhepler de farklı ayetler kullanıyorlar.

Bu "barışçıl" ayetle çelişen birçok ayet daha var, bir tanesini aşağıda bilgilerinize sunuyorum.

Şimdi kalkıp da, şiiler sünnilere kafir, sünniler de şiilere kafir demez mi? demedi mi? diğer bir örnek, el kaide türkiye'de kime saldırdı?

-----
Haram aylar çıkınca bu Allah'a ortak koşanları artık bulduğunuz yerde öldürün, onları yakalayıp hapsedin ve her gözetleme yerine oturup onları gözetleyin. Eğer tövbe ederler, namazı kılıp zekâtı da verirlerse, kendilerini serbest bırakın. Şüphesiz Allah çok bağışlayıcıdır, çok merhamet edicidir. BAKARA SÛRESİ (191)
-----

Yazan: Yilmaz Tarih: January 6, 2007 06:40 AM

Mustafa Bey'in eline sağlık. Yazısına katılıyorum.

******

Yılmaz Bey de ortalarda yoktu, hoşgelmiş sefa gelmiş.

Ama bakıyorum da bu zihniyet, cımbızlama provkasyonlardan vazgeçmemiş.

Cehalet de diz boyu bu arada. Verdiği ayet Bakara 191 değil. Tevbe Süresi 5. ayet. Ama ne önemi var? Bir yerden kopyala yapıştır.

Tevbe 5'i de cımbızlamış. Başı, sonu yok. Yani muamma. Böyle baktınca dehşete düşürüyor. Ayetin ne söylediğini anlamak için Tevbe süresinin 1 - 7 ayetlerine bütün bakılmalı. Yüz kere söyledik burada, siyak sibak denen bir olgu var. Din metodojisine takla attırılıyor. Ama ne gam?

Bu zihniyet garazkâr oryantalist Ceatini'yi bile kahrından öldürür.

Ama iyi oluyor. Neyin ne olduğu meydana çıkıyor. "Yerli"lerin çapı görülüyor.

Bakara 191 zannettiği bu ayet haricinde gerçek Bakara 191. ayette savaş ile ilgili ayetlerden biri. Lakin onun da öncesi-sonrası var. Bakın Bakara 190 ne diyor: "Size savaş açanlarla Allah yolunda çarpışın. Fakat haksız saldırıda bulunmayın. Çünkü Allah, haksız saldırıda bulunanları sevmez." Yani bir önceki ayette "size savaş açanlarla" diyor. Ondan sonra Bakara 191 geliyor.

Aklı sıra ayetlerin öncesini ve sonrasını yok sayarak bir zamanlar buralarda epey alay konusu olan Sezgin Kıroğlu'nun taktiği ile tartışma açmak istiyor.

Tartışmaktan kaçacak değiliz. Ama kelimeleri bu zihniyettekilerin belirlemesine de izin vermek istemiyoruz.

Bu cahilce argümanlara yıllardır cevap veriliyor. Bu sitede yukarıda alıntılanan Tevbe süresinin ilgili ayeti üzerine yüzlerce yorumla, uzun uzun tartışmalar yapıldı. Yılmaz bey de o zaman buralardaydı. Bunları bilmemesine imkan yok.

Hele de bakın, bir de bilgimize sunuyormuş.. Breh breh. Bana dinimi kitabımı öğretecek herhal..

Ama maksat "acaba birşey çıkar mı?" umuduyla hamle yapmak olsun. Bu gibi provokasyonlara gelmemk gerek.

Bu ve benzeri ayetlerin tartışıldığı çeşitli başlıkların linkini vereyim. Söylenecek herşey orada söylendi çünkü:

http://www.mustafaakyol.org/archives/2006/05/danistaya_kanli_saldiri.php
http://www.mustafaakyol.org/archives/2006/07/kuran_hakknda_cehalet_sorunu.php
http://www.mustafaakyol.org/archives/2006/05/yorum_uslubu_konusunda.php

Ama "bizde algılama zorluğu problemi var, hala anlayamadık yeniden anlatın" deniyorsa ona da varız; tebliğ vazifemiz o ayrı :-)

Yazan: Suat Ö. Tarih: January 6, 2007 01:32 PM

ALLAH RABBANİ YOLDA OLANLARIN YANINDA.

Seyyid Kutub Yoldaki İşaretler’in giriş bölümünde, bu kitabı yazış sebebini şöyle açıklıyor: “insanlık bugün bir uçurumun kenarındadır. Doğu ve batı dünyası insani değerler noktasında iflas etmiştir. Batı tarafından insanlığa vaat edilen hiçbir şeyin gerçekleşmediği, tam aksine uçurumun kenarına geldiği, dolayısıyla insanlığın yeni bir yönelişe muhtaç olduğu açıkça ortaya çıkmıştır. Bu sebeple, dünyanın en buhranlı dönemini yaşadığı kargaşa ve başıboşluğun hakim olduğu çağda İslam’ın ortaya çıkma zamanı gelmiştir. İslam ümmeti bu fırsatı kullanmalı ve rolünü ifa etmelidir. Devran, İslam’ın devranıdır. Şüphesiz biz bugün insanlığın tamamen habersiz olduğu meseleyi bilmekteyiz. Böylece bu mevzuu pratiğe geçirmeli ve düşünceyle amel arasında Denge sağlanarak bir Ümmet Meydana getirilmelidir. İslam ülkelerinde kıyamın vücut bulması ancak bununla mümkün olacaktır. Eninde sonunda bütün dünya İslamın hâkimiyeti altına girecektir.

Bu İslam’i kıyam nasıl başlamalıdır? Bir öncü cemaat ortaya çıkmalı ve cahiliyetin bütün cihana hükmettiği bu çağda kıyam etmelidir. Bu cemaat dört bir yanını kuşatan cahiliye toplumundan ne zaman kopacağına ve bu toplumla ne zaman irtibat kuracağına karar verebilecek güce sahip olmalıdır. Bu cemaatin, onun önündeki uzun yolun başlangıcına götürebilecek hedeflerine varabilmesi için hangi rolü oynaması gerektiğini öğretecek ve onu asıl görevinin bilincine vardıracak işaretlere ihtiyacı vardır. Bu Yoldaki İşaretler yeryüzünü kuşatan cahiliye karşısında nasıl bir tavır takınmasını gerektiğini gösterecektir ona. Cemaat bu cahiliyete karşı nasıl davranmalı ve bizatihi ne gibi bir tavır sergilemelidir? Halktan ne zaman kopmalı veya halkla ne zaman kaynaşmalıdır? Ne zaman ve hangi şartlar altında İslam’ın diliyle konuşmalıdır halkla? Bütün bunların cevabını, bu işaretler verecektir ona. Yoldaki İşaretler’i niceden beridir sabırla beklediğimiz bu önce cemaat için yazdım işte…” diyor.

Seyyid kutub’un, özlediği ‘Nesil’, ‘Örnek Kur’- an Nesli’ idi. İşte, sahabeden oluşan bu ilk ‘Neslin’ inşasını, meydana geliş şeklini Yoldaki işaretler’de şöyle anlatmaktadır:

1- BU NESLİN BESLENME KAYNAĞI SADECE KUR'AN DI: Sahabe sadece Kur’an’dan beslenmişti. Başka bir kaynak yokluğundan değil, bilinçli bir tercih neticesinde Kur’an’ı tek kaynak olarak seçmişti.
“Biz de bugün bir cahiliyet içerisinde yüzüyoruz. Tıpkı İslam’ın ilk geldiği günlerdeki cahiliyet gibi, hatta daha da katı. Çevremizde bulunan her şey cahiliyet damgasını taşıyor. İnsanların düşünce ve inançları, adet ve gelenekleri kültür kaynakları, sanat ve edebiyatları, prensip ve nizamları… Hatta çok kere İslam kültürü, İslam kaynağı, İslam felsefesi ve İslam düşüncesi olarak sandığımız şeylerin pek çoğu bunun içinde… Onlar da bu cahiliyetin yapısınıtaşıyorlar.”
Hz. Peygamber (sas) Hz. Ömer (ra) elindeki Tevrat parçalarını görünce; Ey Ömer, eğer Hz. Musa (as) da sağ olsaydı, onun da yapacağı şey bana tabi olmaktı, demek suretiyle, sahabenin başka kaynaklardan beslenmesini istememişti.

2- KUR'AN A YAKLAŞMA VE ONDAN YARARLANMA ŞEKLİ:
Sahabe Kur’an’ı zevk alma, eğlenme, mücerret manada kültürünü artırma, ilmi ve fıkhı iddialarına yeni bir mesned eklemek gayesi ile okumamıştı. Bilakis Kur’an’ı sadece Allah’ın emirlerini öğrenmek ve öğrendiklerini hemen pratiklerine aktarmak için okumuşlardı. Çünkü onlar Kur’an’ın zihni eğlenceyi temin eden bir kitap olarak gelmediğini, bir tarihi, bir edebiyat ve bir hikâye kitabı olmadığını biliyorlardı. Abdullah bin Mesud (ra), biz on ayet alır, onu iyice öğrenir ve hayatımıza aktardıktan sonra diğer ayetlere geçerdik, derken de bunu anlatmaya çalışmıştır.

3- CAHİLİYEDEN AYRILIŞ: İslam’a giren bir sahabe, geçmiş cahiliye hayatıyla bütün bağlarını koparmakta idi. Bu kopuş fiziken bir ayrılığı değil, fikri, zihni ve düşünsel bir ayrılığı öngörmekte idi. İşte Seyyid Kutub’a göre, Müslümanlar tekrar böyle bir ‘Nesil’ meydana getirmek istiyorlarsa, mutlaka, Sahabenin yetişme tarzında izlenen yol ve yöntemi esas almaları gerekmekte idi. Seyyid Kutub, Yoldaki İşaretler’de cahiliye cemiyetini şöyle tanımlamaktadır: “Allah’tan başkasına ibadet eden ve Müslüman olmayan her toplum cahili bir toplumdur. Yani gerek inanç ve düşünce tarzında, gerek ibadet kastı taşıyan yasalarda ve gerekse hukuki düzenlemelerde ortaksız Allah’a kul olmak ilkesine dayanmayan her toplum cahili bir toplumdur. Bu sebeple komünist, putperest, kapitalist ve faşist toplumlar ile laik Yahudi ve Hıristiyan toplumlar da cahil toplum kategorisine girmektedir. Ayrıca günümüzde Müslüman adı verilen kimi toplumlar da bu cahili toplum kategorisinden sayılmaktadır. Her ne kadar bu toplumlar Allah’tan başka birisini ilahlaştırdığı veya ondan başka ilahlara tapındığı için cahiliye toplumu çerçevesine girmemekte ise de günlük yaşayışı bakımından Allah’tan başkasına kulluk ettiği ve yalnız Allah’a kul olmaya rıza göstermediği için cahiliye toplumuna girmektedir. Günümüzde adı Müslüman olan bu cemiyetler,her ne kadar doğrudan doğruya Allah’tan başka birisini ilahlaştırmamak ise de, uluhiyetin en önemli özelliklerinden birisi olan kanun yapma yetkisini Allah’tan başkalarına vermekte, Allah’tan başka insanların koydukları hükümlere tabi olmakta; hayat nizamı, sistem ve değer ölçüsünü adet ve geleneklerini bu hakimiyet telakkisinden almakta ve hemen hemen bütün hayati değerlerini bu ölçülere göre ayarlamaktadırlar. İslam bu gibi cemiyetlerin de Müslüman cemiyet olmadıklarını kabul etmekte ve kendi değer ölçüsüne göre bunların meşruiyetini reddetmektedir.”
“Biz de bugün bir cahiliyet içerisinde yüzüyoruz. Tıpkı İslam’ın ilk geldiği günlerdeki cahiliyet gibi, hatta daha da katı. Çevremizde bulunan her şey cahiliyet damgasını taşıyor. İnsanların düşünce ve inançları, adet ve gelenekleri kültür kaynakları, sanat ve edebiyatları, prensip ve nizamları… Hatta çok kere İslam kültürü, İslam kaynağı, İslam felsefesi ve İslam düşüncesi olarak sandığımız şeylerin pek çoğu bunun içinde… Onlar da bu cahiliyetin yapısını taşıyorlar. İşte
Seyyid Kutub bu tür İslam görünümlü olan, şekli olarak namaz kılan, oruç tutan ve hacca giden cemiyetlerden akidevi anlamda onlardan kopup uzaklaşmanın zorunlu olduğunu söylemektedir”
“Seyyid Kutub’a göre, Müslüman’ın birinci görevi, cahiliye toplumunun dostluğunu kazanmak ya da onunla uzlaşmak değil, onu temelden değiştirmektir.
Rabbani yöntem, bu değişikliklerin nasıl ve hangi aşamalardan geçilerek yapılacağını gösteren yöntemdir. Bu yöntemi Kur’-an’dan başka yerde bulamayız. O halde, Kur’an’ın indiriliş ve uygulanış tarzını iyi kavramamız gerekir.”

Seyyid Kutub Yoldaki İşaretler’de; Metodun da TEK olduğunu, kişinin düşünce, heva – hevesi ve şartlara göre yeni metotlar uygulayamayacağını belirterek, şu veciz sözü söylemektedir:
“Nasıl ki, Kuran Rabbani ise metodu da Rabbanidir” diyordu. Seyyid Kutub, Hz. Muhammed (a.s)’ın mücadelesini örnek alarak, İslam’ı insanlara anlatış tarzını, metodunu 3 kategoride incelemektedir:

1-MİLLİYETÇİLİK, IRKÇILIK YAPARAK:
Kuran nazil olduğu Arap toplumunda, ülke İran ve Romalılar tarafından işgal edilmişti. Hz. Peygamber (as) Arapları, bu iki işgalci ülkeye karşı milliyetçilik, kavmiyetçilik bayrağı altında toplayarak mücadelesini yürütebilirdi. Daha sonra da esas gayesi olan tevhidi onlara anlatır ve kabul ettirebilirdi. Bu çok kolay ve kısa zamanda netice getirebilecek bir yöntemdi. Yani, insanları önce kendisine kul eder, sonra da Rabb’inin sultasına kulluk ettirebilirdi. Fakat Allah-u Teala Yüce Peygamberini böyle bir yöne tevcih etmedi ve öncelikle ondan “Allah’- dan başka ilah yoktur” ilkesini haykırmasını istedi. Allah-u Teala Peygamberini ve beraberindeki Mü’minleri yormak mı istiyordu? Hâşâ! Allah-u Teala bütün bunları, sadece bundan başka bir yol olmadığını göstermek için yapıyordu. Maksat yeryüzünü Romalı ve İranlı putun elinden kurtarıp bir Arap putunun eline teslim etmek değildi. Put her yerde ve her çeşidi ile puttur. Yeryüzü Allah’ın mülküdür ve “La İlahe İllallah-Allah’tan başka ilah yoktur” sancağı yeryüzünün üzerine çekilmeden yeryüzünün sırf Allah için olması imkânsızdı.

2-FAKİRLİK-FUKARALIK EDEBİYATI YAPARAK: Arap toplumunda küçük bir azınlık mal ve ticareti elinde bulunduruyor, büyük çoğunluk ise açlık ve sefalet içinde yüzüyordu. Hz. Peygamber (a.s) fakir, fukara ve yoksul adına içtimai bir bayrak açarak zengin kesime karşı isyan eder ve dolayısıyla zenginlerin ellerinden mallarını alarak fakirlere dağıtabilirdi. Bu takdirde Araplar ikiye bölünerek büyük çoğunluk zenginlere karşı düzenlenecek bir isyanın içinde yer alabilirdi. Böylece Hz. Peygamber (a.s) ekseriyeti kendi yanına çekip daha sonra da La İlahe İllallah davasını bunlara anlatabilirdi. Fakat Allah-u Teala bu yolu da Peygamberine uygun görmemişti. Çünkü Allah, Tevhid bayrağının yanında başka bayrakların dalgalanmasına izin vermiyordu.

3- İFFET VE AHLAK DUYGULARINI KULLANARAK: Arap toplumunda ahlaki seviye de en alt noktada bulunuyordu. İçki, kumar ve fuhuş alabildiğine yaygındı. Bu dönemin şiirleri içki, kumar ve kadın methiyeleri ile doluydu. Her çeşidi ile çıplaklık ve ahlaksızlık, bu cemiyetin belirgin özellikleri arasında yer alıyordu. Peygamber isteseydi bir ıslahatçı olarak çıkıp, cemiyetin bozulan ahlakını düzeltmek ve toplumu temizlemek için uğraşabilirdi. Böylece, Hz. Peygamber (a.s) o şekilde hareket ederek, başlangıçta çevresinde temiz ahlaklı, sahih ruh safiyetine sahip kimseleri toplayıp, getirmiş olduğu akideyi onlara kabul ettirirdi. Dolayısıyla yolun başlangıcında “La ilahe illallah” davasına karşı çıkanları bertaraf etmiş olurdu. Allah-u Teala peygamberini bu yola da sevk etmiyordu. Çünkü bu yolun da geçerli bir usul olmadığını biliyordu. Nitekim itikadi bir nizamı yerleştiremeden evvel konulacak bütün değer ölçüleri bu şekliyle tutarsız olacaktı.
Bu dine sahip çıkanların şu gerçeği iyice bilmeleri gerekir: Bu din nasıl Rabbani bir din ise, onun hareket metodu da Rabbanidir, esas tabiatına uygundur. Bu dinin özünü hareket metodundan ayırmak mümkün değildir. Dolayısıyla Rabbani düşünce tarzına ve Rabbani hayata, Rabbani mefkûreden başka bir yolla ulaşılması da imkânsızdır.
Burada sözü edilen yöntem, peygamberlerin ortak yöntemidir, değişmemiştir,
her zaman ve mekan için aynıdır. Çünkü tarih boyunca cahliyye de değişmemiştir. Allah bu yöntemi davetçilerin içtihadına bırakmamış, bizzat belirlemiştir. Rabbani yöntem, davayı dava adamından önemli kılan bir yöntemdir. İçinde yaşanılan cahiliye sistemini, sistemin belirlediği gayri İslam’i yol ve yöntemlerle ele geçirmek, ya da sistemle uzlaşmak, onunla iyi geçinmek, kadroları ele geçirmek gibi yöntemler de, bu yöntemin kabul etmeyeceği bir şekildir. Peygamberi yöntem, İslam’ın cahiliye toplumunda apayrı ve ondan fikren ayrılmış organik bir hareket halinde ortaya çıkmasını gerektirmektedir. Kutub’a göre, İslam’i düzen hiçbir zaman cahiliyyenin gölgesi altında yeşeremez; hem ondan ayrı, hem de onun karşısında yer alan bir yapı oluşturması gerekir.

Kutub’a göre, İslam’ın cahliye karşısında organik bir yapı olarak ortaya çıkmasının iki yolu vardır: Beyan ve cihad.

[(NOT: Nikimi "Öncü Nesil" olarak değiştirdim.
Birde din mutluluk için gelmiştir deniyor; Realitede Hristiyanların Çinlilerin ÇOĞU dinlerinden şuan memnun, mutlularda, güçlülerde gözüküyorlar şimdi onlar memnun ve mutlu iken islama gerek yokmu veya Allahın onlar Rablerini üçledilerdiye kafir demesinin ve kafirleri, müşrikleri cehenneme gideceğini bildirmesinin bir anlamı yok mu? veya Kur'an dan yüz çevirenlerin bu dünyada veya ahirette azap edilmeyeceğinin kıstası bu dünyada mutlu olmaları mı?)]

ALLAH BİZDEN TARİHİN, ... vs, YÜKÜNÜ KALDIRMAK İSTİYOR.


Yazan: Öncü Nesil Tarih: January 6, 2007 03:25 PM

Günümüzde devletlerin niye bir ideolojiyi savunup,kendi "vatandaşlarına"dikte edemeyeceği içerikte "saklı"gibime geldi.Bu durum her tür inanç ve düşünce sahibini ilgilendirdiği kadar,Müslüman kimliğinde olan ve kendisini öyle "ifade"eden insanımızı da ilgilendirmektedir.Şimdiye kadar 400'ü geçen sayıda "tarikatın"ortaya çıktığı ve bunların büyük bir kısmının da şu an "yok"olduğu tarihi bir gerçekliktir.O zaman buradan bakınca"laikliğin"herkesin güvencesi olduğunu söylemek mümkün ve gereklidir de.Ama "nasıl bir laiklik"anlayışı diye hemen sorarak.
Benim kişisel görüşüm "nötr devlettir."Yani her inanç sistemine eşit uzaklıkta duran ve bu inançların kendisini "ifade etmesi"ve hatta yaşaması için zemin hazırlayan devlet olmalıdır.Amerikan Anayasa Mahkemesinin 1972'deki bir inanç grubuyla ilgili verdiği kararı gibi.Bunu şöyle ifade edebiliriz bu noktada:Hakim değil,hakem olan devlet.Hakem olması için de bir ideolojiye yani tek doğruya oturmaması ve bu anlamda da ideolojik karakter taşımaması gerekir.Bu "din"için de geçerlidir.Herkes,kendi doğrusunu "hakim" ve "tek"doğru olarak algılar ve isterse,ideolojik yapıya doğru gidiş "var"demektir.O zaman farklı yorumlara karşı "tolerans" olabilir mi?Ki bütün bunlara bağlı olarak,laiklik uygulaması-ama hangi laiklik diye sorarak- ve "hakem devlet"anlayışı herkesin güvencesi olacaktır inancındayım.Ve demokrasiyi yorumlama biçimi ve anlayışımız da önem kazanmaktadır:Çoğunluğun rejimi mi,çoğulcu rejim mi?Hatta daha ileri düzeyde bakarsak da,"çoğunluğa rağmen azınlığın haklarını koruma rejimi mi?"Ki bu sözün sahibi de Ortega y.Gasset'tir.Adını anmış olalım böylelikle bu önemli düşünürün.

Yazan: Sabri Ayçiçek Tarih: January 6, 2007 03:43 PM

Bu siteyi takip ettigim nerde ise 9 ayluk surede ozellikle Islami mevzularin hararetli tartismalara konu oldugunu musahede ettim. Tecrubem bu ilmegin de epeyce uzayacagini soyluyor.

Gerek Mustafa Bey'in gerek diger yorumcularin yorumlarinda bilgece tesbitler var. Mustafa Bey Islam-ici temel problemi burada nesnel bir sekilde sekillendirmis. Evet herkes Allah'in kendi yaninda oldugunu soyluyor; cogu buna inanarak.

Deniz Hanim da ayni gercegi teyid ediyor "tek Islami yorum" olmadigini "cemaatler icinde dahi bolunmeler" oldugun hatirlatarak. Ama daha sonra kendi yaklasiminin dogru digerlerinn yanlis oldugunu da hatirlatarak. "başka bir din anlayışında ise sistemi el geçirmek çok önemlidir..Allah'ın hükmüyle hükmetmeyenler kafirlerdir düsturuyla devletin kanunlarının şeriata dayalı olması gerektiğine inanarak sisteme
karşı cihad ilan ederler..burada bireyin İslam ahlakıyla ahlaklanması ve Allah'a yakınlaşması meselesi çok ön planda değildir.

Tasaavvuftan epistemolojiye, kulturden ahlaka kadar bu kadar cok boyutlu, netameli ve kadim bir mevzu uzerinde "cevabin" bende oldugunu iddia etmek haddim degil.

Aklima ilk gelen bir iki nokta.

Deniz Hanim,

""günümüzde müslümanlar içinde bulundukları toplumun yönetimiyle uğraşmadan kendi imanlarını kurtarmaya bakmalılar..bu asrın problemi iman problemidir.ahlak problemidir..bana göre..kendilerini müslüman zanneden birçok kişi ahirette belkide şok olabilir..Allah'a sığınalım." (deniz)

Guzel de Deniz Hanim, bu baslangictaki acmaza goturmuyorm bizi? Zaten soru "Allah kimin yaninda" yani herkesin kendisinin Allah yolunda oldugu iddiasi idi.

Bazilarimizin "devlete" veya "sisteme" onem vermemiz tercihimiz degildir. Muhtemelen biz de bireye sizin kadar onem veriyouz ama devlet, ya da daha kapsamli deyimi ile duzen karsimiza cikiyor. Burada mucadele duzenin, inancini yasamak isteyen bireye, topluluga engel olmasina karsi. Butun inanclarin, felsefelerin "level playing field" (adil oyun sahasi) icersinde yaristiklari, ve serbest fikirle piyasasinda layik olduklari degerleri bulduklari bir ortam yaratilmasi cabamiz.Bu saglanmadan siz "birey" de olmazsiniz. Sizin kiz kardesleriniz de siyasetle alakasi olmayan "bireyler" idiler; basortulsu ile "kamusal alana" girince "siyasetci" oldular istemeyerek. Devle ile kurulu duzen ile ugrasmak, akintiya karsi kurek cekmk zevklim saniyorsunuz? Kirli is ama birilerinin "bana ne ben kendim kurtaririm" dedigi zaman diger birileri yapmak zorunda.

Iste onlar icin bu adil bir oyun alani olustumaya calisan bircoklarimiz bununla cenneti garantiledigimiz iddiasinda degiliz. Adil, olan, hak olan bu mucadeleyi yapmak gibi gorunuyor bircoklarimiza. Tepkilerimiz kotu gordugumuzde en azindan bugz etmek oluyor. Simdi cihat uzerine bir iki ayet-i kerime, hadis-i serif yazarak argumanimi guclendirebilirim, ama bunu genellikle yapmam, birincisi bilgimin yetersizligi, ikincisi bu metodun biraz kacak dogus olcagini dusunurum hep. Turkiye'de dindar kesim adina yapilan argumanlarin hemen hepsi direkt olarak Islam'dan kaynaklanmayan "evrensel ahlakin ortak paydalari" ile yapilabilir. "senin dinin sana, benim dinim bana", "Arabin aceme, acemin araba ustunlugu yoktur ; Allah katinda ustunluk takva iledir" ogretilerini "evrensel ahlak" dahi kabullenmistir.

Farkli inanislarin "bireysel tercihlerin" kesistigi duzlemde tartisma olabilir ancak. Beraber yasayabilme mutabakati burada olusur. Buradaki "laiklik" kelimesini gorup "hosuma gitti ama Allah olan kisimlarini begenmedim" diyenler bizlerin neden "duzeni" karsimiza aldigimzin canli orneklerin teskil ediyor.

Simdi Beyaz Sibel Fidel ile Demirkan Efegil de "OZELESTI" icin damlarsa hic sasmam Suat kardesim. Baskarina "ozelestri" yapmayi pek sever banim laikcim. Digerleri tesrif etmisler sagolsunlar. Ataman Hulagu zaten ezelden beridir buralarda idi.

Bir not da "cemmaatlesme" icin. Ben bu olguyu yaklasimi bir sosyl gerceklik olarak ele aliyorum. Insanlarin toplu yasamaya basladigindan beri var olagelmistir. Ve mensuplarini irsad etmek, her turlu illetten korumak, aralarinda sevgi baglari, dayanisma olusturmak acisindan cok yararli islevler de gormektedir. Gumumuzde bu cemaatlerin cogu da Deniz Hanim'in bahsettigi gibi "sistem degil birey uzerine yogunlasan" cinstendir (ya da oyle idiler Ismailaga cemaati orneginde oldugu gibi).

Kanimca buradaki problem herhangibir cemaat liderinin, mursidin yorumumunun, ogretisinin, zaman zaman mursidin niyeti hilafina "tek yol" olarak addedilip butun dogrularin ve kurtulusun ancak onun kanali ile ulastigina inanilip baska kanallarin reddedilmesi. Bazilarinda bunun $irk seviyesine kadar ulastigi da vakidir.

Kimsenin ne ahireti cantada keklik olarak gormesi ne orada $ok olmasi dilegi ile.

Yazan: Bekir L. Yildirim Tarih: January 6, 2007 06:27 PM

##Peki ama bu “ilahi destek” iddialarının hangisi doğru? Allah gerçekten kimin yanında? Bunu nasıl bileceğiz?## (Mustafa Akyol)

Kur'an okuyan herkes bu sorunun cevabının Kur'an da olduğunu bilir. Hayret Mustafa Akyol bey'in gözünden nasıl kaçmış anlayamadım. "İlahi destek" Kur'an da apaçık ortadadır.

İşte size çok güzel bir örnek :

Hayber Kalesi kuşatması. Putperestlerle yaptığı Hendek savaşından sonra putperestlerle işbirliği yaptığı suçlaması ile Hz.Muhammed Medineli Yahudi toplumu Benukureyza’lıların üstüne yürümüş. Benu kureyza’lılar da ellerindeki kaleleri olan Hayber’e sığınmışlardı. Hz.Muhammed önderliğinde günlerce süren Hayber Kalesi kuşatması açlık ve suzuzluğa daha fazla dayanamayan Benukureyza'lıların Hz.Muhammed'in sunduğu anlaşma teklifini kabul edip silahlarını bırakarak savaşamadan teslim olmak zorunda kalmışlardı. Tabi günlerce süren bu kuşatma sırasında ve sonrasında yaşananlara referans ilahi desteği ve Allah'ın kimin yanında olduğunu aşağıdaki ayetlerden kolayca anlayabilirsiniz.

Ahzab suresi 26. ayet; Allah, ehl-i kitaptan, onlara (müşrik ordularına) yardım edenleri kalelerinden indirdi ve kalplerine korku düşürdü; bir kısmını öldürüyor, bir kısmını da esir alıyordunuz.

27. ayet; Allah, onların yerlerine, yurtlarına, mallarına ve ayak basmadığınız topraklara sizi mirasçı yaptı. Allah'ın her şeye gücü yeter.

Hayber kalesi kuşatmasıyla ilgili daha detaylı bilgi için sahih hadislere başvurabilirsiniz. Detaylıca anlatılmış her şey.

Hülagü TTT

Yazan: Hülagü Tarih: January 6, 2007 07:05 PM

İşgalin ve şiddetin pençesinde kıvranan, acı ve
ızdırabın yarattığı travma ortamında, atılan slo
ganları, haddi aşan söylem ve motifleri, tüm
İslama teşmil etme gayretini saygıdeğer bulmadığı
mı belirtmek isterim. Sakin bir ortamda düşünüldü
ğünde Türkiyede ve başka bazı İslam ülkelerinde,
müslümanlar mantıklı bir vasatı tutturabiliyor.
AKP örneğinide küçümseyemeyiz. Yinede işgal ve kat
liamlarla öfkeli ve şaşkın bir hale düşürülen acı
lı insanları suçlamak yerine işgalcilerede iki çift laf edebilmeliyiz. Pakistanı sizi taş devri
yıllarına dönünceye dek bombalarız diyen ve bu ülkeyi yanına çeken zorbalığa karşı müslümanlar
için Irak ve Filistinde düşülen felakete karşı
Pakistan askeri liderliğinin taktiği, günün moda
deyimiyle dahamı rasyonel acaba? Kimse ABD ye kar
şı fedailik edasıyla ortaya atılmayı akılcı vasat
olarak ileri süremez ancak; acı ve felakete ABD
eliyle düçar olan müslüman ülkeleride sabahtan
akşama kınamak yakışık almaz kanımca. Dostun gülü
Hallacı çok incitiyor bilesiniz. Saygılar. Levent.

Yazan: levent Tarih: January 6, 2007 07:49 PM

Bugünkü Zaman'da, Şahin Alpay'ın: İslam ve Devlet
arasında başlıklı yazısını konuyla ilgilenenlere
mutlaka okunmalı kaydıyla tavsiye ederim. Saygılar
Levent.

Yazan: levent Tarih: January 6, 2007 08:15 PM

Evet Levent Bey kardesim,

ben de siz ve Nasreddn Hoca gibi "iyi de bu hirsizin hic kabahai yokmu" deyip duruyorum bu konu her acildiginda.

Diliyorum ki Bati dunyasina bizim kadar suphe ile bakmayan, uzlaasmada hareketi Islam dunyasindan bekleyen dostlar en azindan mazlumlarin, magdurlarin ve onlarin acilarini paylsanlarin tepkiselligini bir sosyopskilojik gerceklik olrak anlar ve kabullnirler. Belki beni rasyonel teki gostermeye ikna edebilirsiniz. Ama benim evim yikilmadi, cocuklarim katledilmedi, kardesimin irzina gecilmedi. Bekara kari bosamak kolay.

Bundan daha ilimli, diyalogcu yolu tercih eden "islam karsui Kursel savas" olmadigini dusunen akadaslarin bu acilra duyarsiz oldugum dusundugum manasi cikmamali. Sadece "farkil yaklasimin" kok sebepleri uzerinde biraz daha dusunmelerini tavsiye ederim.

Sahin Aplay yazisini bende tavsiye ediyorum. Kendisi yazida bahsi gecen kitabi tavsiye etti cevabi e-postasinda. Kitap bu gun Turkiye'de her iki dinin (Laikcilik ve Islam) asiri uclari disinda buyuk olcude bir yaqkinlasma, musamaha, ve ifade edlmeyen mutabakat" a dogru gidildigini yaziyor imis ana fikir olarak. H"Hakim elit" in yaygarasi bu gercge gozulumuzu kapamaz umit ediyorum. Ben 70lerde ogrencilik yillarim ile bu gunu karsilastirdigmda ortalama muslumanin daha sekulerlestigi, ortalama lakcinin de daha dindarlastigi, ve her ikisinin de karsisdindakinin "farkindaliginin" arttigini, "beraber yasama mutabakatinin" olustugunu goruyorum. Kocatepe, Menemen, Uslukdar, Cankaya sovlari yaniltmasin bizleriz.

Herklse selam, saygi ve muhabbetle

Not: Hafatin ERKE odulleri aciklanmis. Duymusmu idiniz? :)http://bekirlyildirim.wordpress.com/2007/01/06/flas-%e2%80%9cflas-%e2%80%9chaftanin-erke-odulu%e2%80%9c-sahibini-buldu/

Yazan: Bekir L. Yildirim Tarih: January 7, 2007 04:09 AM

Değerli yorumcular, yapay gündem ile o kadar uğraş
mak zorunda kaldık ki, küresel boyutta yaşanan
tarihsel dönüşümün dinamiğini tam algılayamadık.
Ancak efsane uyandı denecek bir biçimde gelen MİT
açıklaması artık belki bir kaç onyılımızı alacak
olan gerçek gündemden kaçamayacağımızı ilan ediyor
Ne Erdoğan yada başka birinin Cumhurbaşkanı olması
Ne türban, nede "ulusalcı" zırvalıklar haketmediği
ölçüde gündemde yer bulamayacak. Önce neden efsane
terimi kullanılır MİT için. Başka hiçbir etkili
istihbarat kuruluşunun olmadığı kadar yaygın bir
coğrafyada gönüllü destekçisi vardır. Akılalmaz
bir bilgi akışı talebi dahi olmasa kendine geliyor
Bunun nedeni Türkiyenin ve onun istihbarat teşkila
tının bir Osmanlı bakiyesi olması. Teşkilatı Mahsu
sa gibi bir efsanenin devamı olması bu güç ve pres
tijin kaynağı. Seksen öncesi iç çatışma ortamına
fazla angaje olması -ki bu askerlerin siyasi etki
yıllarıdır. Asker savaşa hazırlık dışında başka
işlerle ilgilendiğinde nasıl çuvalların tarihidir
o yıllar aynı zamanda- saygınlığına gölge düşürse
de MİT bu şaibeli durumdan hızla uzaklaşarak,sivil
siyasi liderliğe tabi çizgiye dönerek uzmanı oldu
ğu alana teksif olmuştur. Bugün gazetelerde yayın
lanan MİT bülteni çok önemli gelişmelerin haberci
sidir kanımca. İslam savaşları denilerek ağırlığı
nın yeterince kavranamadığı bölgesel çatışmaların
aslında, küresel yeniden şekillenme savaşı olduğu,
ve bunun merkezinde Türkiyenin bulunduğu gerçeği
bu bültenle efkari umimiye ilan edilmiş oluyor.
Artık kendiside bir Modern İslam ülkesi olan Türki
yemizin bu savaşa ağırlığını koyacağı kaçınılmaz
bir gerçekliktir. Türk milleti bütün unsurlarıyla
zor görevlerle şahlanır. Cihan şümul karekteri ete
kemiğe bürünür. Dünyanın en cesur ordusuna, en sabırlı ve inançlı milletine sahip olduğu böyle
durumlarda anlaşılır. Temiz ve muazzez İslam dini
nin kirletilemeyecek bir kaynaktan çıktığını dosta
düşmana gösterir. Kur'an-ı Kerim Maide54/Ey iman
edenler! Sizden kim dininden dönerse bilsin ki;
Allah, onların yerine, kendisinin onları, onların
da kendisini sevdiği, müminlere karşı alçak gönüllü, kafirlere karşı ise güçlü ve şerefli olan
Allah yolunda cihad eden ve kınayanın kınamasından
korkmayan bir kavim getirir. İşte bu, Allah'ın bir
lütfudur. Onu dilediğine verir. Allah, geniş ihsan sahibidir". Allah yolunda cihadı marjinal bir itiş kakışa çevirenler sahneden iner. Bunun
Sünnetullahın gereği olan Aleme nizam verme ameli
olduğunu kavrayan büyük idrak sahneye çıkar. ABD
temsilciler meclisi başkanı olacak Demokrat Nancy
Pelosi neo-con çetesinin yürüttüğü savaşın ülkesi
nin yönünü değiştireceğini açıkça ilan ediyor.
Bunun doğru okunması gerekiyor. İsrail ve neo-con
çetesinin artık yüz bulamayacağı günler görünmüş
demektir. Bu çete Türkiyeyi kuyruğuna kolayca takılacak sıradan bir ülke olarak görmüştür.Ancak
tarihi birikimi, meşveret kültürü ve demokratik
seviyesini anlayamadıkları Türkiyeden uzaklaşmanın
bedelini çok ağır ödemek zorunda kaldılar. ABD yeniden dünya üzerinde saygın bir köşe bulmak ister ise Türkiye'ye muhtaçtır. öyle İsrail gibi
küçük uydurma müttefiklerle varılacak yer bataklıktır ve bu görülmüştür umarım. Saygılarımla.
Levent.

Yazan: levent Tarih: January 7, 2007 04:57 PM

Bu gunku Zaman'daki Ali Bulac yazisindan bazi alintilar:


diyecektim am hangi kismi koysam mana butunlugui bozulacak idi. Hepasini koyuyorum musadenizle:

Mezhep Savaslari

Irak'ta olup biteni "mezhep savaşı" olarak nitelendirmek mümkün mü? Tarihte çok yerde din ve mezhep savaşı yaşanmıştır. Bunların en trajik ve belki en acımasız olanı Avrupa'da görülenidir. Bu savaşlarda Kıta Avrupası'nda nüfusun üçte biri yok oldu.
Anlaşmazlık konusu, Katolikliğe baş kaldıran Protestanların dinden sapmış oldukları var sayılıp onlara hayat hakkının tanınmaması idi. Uzun, yıpratıcı ve yıkıcı savaşlardan sonra iki mezhep fiziksel olarak birbirlerinin varlığını kabul etti, ama teolojiyle ilgili doktrinlerinin meşruiyetini reddetmeyi sürdürdü. İsveç'te bu çatışmalara bulunan "çözüm" trajikti. Formül şuydu: "Kimin toprağı onun dini". Yani bir prens hangi mezhebe mensupsa, orada yaşayanların tümü o mezhebe mensup olacak, aksi halde orada yaşama haklarına sahip olmayacaktı. Bu uygulamanın kantonlar sisteminde 20. yüzyıla kadar devam ettiğini söyleyelim.

Mezhep savaşı, bir din içinde farklı yorum, içtihat ve tefsir hakkını meşru görmemek; farklı yorum, içtihat ve tefsire göre dini pratikleri hukuk içine alıp korumamak anlamına gelir. Buna göre bir yerde Şiiler yaşıyorsa, orada tek geçerli formül Şii doktrin ve uygulama; Sünniler yaşıyorsa tek geçerli yorum ve uygulama Sünnilik olacaktır. Şiiler Sünnileri veya Sünniler Şiileri ya kendileri gibi düşünmeye ve inanmaya mecbur edecekler ya da onları öldürmeye ya da yurtlarından sürmeye kalkışacaklardır.

Böyle bir tutumun İslam inancı açısından hiçbir meşruiyeti yoktur. İslam tarihinde de bu çerçevede çatışma görülmüş değildir. Şiiler Sünnileri, Sünniler Şiileri kendileri gibi dini anlamaya, yorumlamaya ve pratik yapmaya mecbur edemezler. İslam inancı açısından -aralarında kelam ve fıkıh konularında içtihat farklılıkları olsa bile- Sünniler ve Şiiler Müslüman'dır, Kıble Ehli'dir, İslam ümmetinin mensuplarıdır. Ve elbette dinde kardeştir. Birinin diğerinin canına veya malına kastetmeye kalkışması haramdır.

Durum bu merkezde iken, Irak'ta süren çatışmaları "mezhep savaşı" olarak görmek veya göstermeye çalışmanın anlamı nedir? Burada "cehalet", "gaflet" ve "kasıt" el ele vermiş bulunuyor. Olaylara İslam akidesi, Müslüman dünyanın genel maslahatı ve basiretle bakanlar çatışmaların mezheple ilgili olmadıklarını görebiliyor. "Şii-Sünni çatışması" olarak lanse edilen bu caniyane olaylarda "üç önemli aktör grubu" belirleyici rol oynamaktadır:

1) Yabancı istihbarat örgütleri ve sırf bu işlerde uzmanlaşmış yabancı servis elemanları. Bunların hangi ülke birimlerine bağlı çalıştıklarını tahmin etmek güç değil. Nitekim iki sene önce, tank üzerinde yerel kıyafetlerle tam eylem yaparken iki İngiliz istihbarat elemanı teşhis edildi, anında infaz edildi. Gelen bilgilere göre Amerikan ordusunda MOSSAD ajanları sadece kuzeyde değil, orta bölge ve güneyde de hayli etkilidirler.

2) El Kaide'ye mensup veya bu örgütün açtığı şemsiye altında faaliyet gösteren ve maalesef "aşırı selefi/Vahhabi yorumlar"ın etkisinde Şiiliğin gayri meşru olduğuna inanan küçük bir grup. Bunlar küçük olmakla beraber etkileri ve eylem yapma kapasiteleri hayli yüksektir.

3) Üçüncü ve en önemli grup Saddam'ın Baasçıları, eski ordu mensupları ve Irak'ın işgaliyle imtiyaz ve konumlarının kaybolmakta olduğunu gören laik-sosyalist Arap milliyetçileridir. Olayların önemli bir bölümünü bu grup düzenlemekte, üstelik eylemlerinde son derece acımasız davranmaktadırlar. Bunların stratejisi, kaos yaratıp krizi derinleştirmek, böylece düzen ve istikrarın kurulmasının önüne geçmektir. Bunun için masum sivilleri -mesela zabıta olmak isteyen işsiz insanlara, pazarda alışveriş yapanlara veya mabetlere- karşı kitlesel öldürmelerle sonuçlanacak şiddet ve terör eylemleri düzenliyorlar.

Irak'ta resim genel olarak budur. Bunun "mezhep savaşı"yla herhangi bir ilişkisi yoktur. Burada üçüncü şahıslara, bölge ülkelerine ve Irak'ta olup biten her şeyi içi yanarak takip edenlere düşen görev, bu tuzağa düşmemek, olayların gerçek mahiyetini iyice araştırmak ve birleştirici yönde tutum almak olmalıdır. Bu büyük bir fitnedir, yarın öbür gün Irak sınırlarını aşabilir ve başka bir yerde başka bir ad veya gerekçe altında varlığını sürdürebilir.


08/01/2007

Yazan: Bekir L. Yildirim Tarih: January 8, 2007 06:25 AM

Göstere göstere islam'ı kamusal alana sokmanın irili ufaklı örneklerinden biri bu örnek.

cellat koyun kesmiyor ki, şahadet getirsin.,
saçma birşey yaptığı., o da işi cellatlıksa, işini yapmalı.

sanki yaptığı işte allah onu arkasındaymış gibi, herişe , allah , her işe besmele katanların amacını herzaman ve heryerde sorgulayın.

ister cellat olsun, ister başka birşey olsun.
adam belki hırsız ve allah sanki onu arkasındaymış gibi davranıyordur., din yoluyla kendilerine dokulmazlık oluşturmaya çalışanlar tarih boyunca hep oldu.,

her gördüğünüz sakallıyı babanız sanmayın.

istismara açık bir alan bu.

paranızı, pulunuzu, kellenizi kaptırmayın.

saddam içinden etseydi duasını,
madem allah ile başbaşa, benim onun iç sesini duymama ne gerek var.

orada siyasi diyeceği bişey varsa, onu demeliydi..

mesela petrolünüze sahip çıkın diyebilirdi eski halkına.,ya da din savaşlarına alet olmamalarını isteseydi, ya da özeleştiri yapabilseydi ?? ya da susaydı daha anlamlı olurdu,

şöyle hayıkrsaydı, ben birçok hatalar yaptım.
ama sizin önüzde ırak geleceği var. Birbirinizle savaşmayın. petrolünüze sahip çıkın.

o ettiği şahadetten bin kez anlamlı olurdu.

şahadetlerinizi ayağa düşürmeyin.

Yazan: KaNeZe Tarih: January 8, 2007 07:36 AM

Öncelikle Saddam ın idamı konusunda insan haklarından bahseden , özgürlüklerden bahseden sizlerin , bu iğrenç idam konusuna gelince bağımsız adil yargılanma hakkından veya bir insanın beden bütünlüğüne müdahele edilemeyeceğinden hiç bahsetmeyip , idam esnasındaki Kelime i şehadet lere takılmanız sizin ne konularda ne derece hassas olduğunuzu oldukça açık bir şekilde gösteriyor bence. Keşke bari bunları yazarken en azından Saddam ın daha yeminini bile bitirmeden asılması insafsızlığına dikkati çekse idiniz biraz.
Her neyse , ama sizin asıl misyonunuz , yani konu ne olursa olsun Kemalizm e , Laikliğe , Sezer e bir çentik atma operasyonunuz yine deva ediyor.
Bu sefer araç Saddam , Bozuk Ortadoğu – aslında Güneybatı Asya , Westphalia Antlaşması , amaç ne yapıp edip laikliğe dokundurma yapmak. Zaten bana kalırsa mustafa akyol sitenin ismini laiklik ve Kemalizm adına yazılan her karşıt yazının toplanma yeri yapsın. Samimiyetsizlik konusunu hatırlıyorum her zaman ki gibi yine.
Şimdi Irak ta bugün akan , ve bölgede yüzyıllardır , İslam tarihi ile eş değer zamanda akan kanı vurgulamışsınız ve her zaman ki gibi asıl noktayı kaçırmışsınız. Neden müslüman müslüman ı vuruyor her zaman asıl düşman orta yerde gezinirken ?
Ben size söyleyim , akıl ve mantık işlemiyor da ondan . Bu gruplar sizce bir anlığına akıl ve mantık ilkesi ile hareket etseler ne yapmaları gerektiğini göremeyecek kadar küçükler mi ? Hiç sanmıyorum. Bugün Irak ın yaşadığı ile bir zamanlar ülkemizin yaşadıkları arasında çok bir fark yoktur. Ama büyük insanlar sağolsun önce ulusal irade birleştirildi , sonra meclis kuruldu , tek bir ordu ve tek bir onurlu zafer.
Bugün Irak ın ihtiyacı olan budur , Amerika dan bağımsız olarak bir araya gelmek , ulusal iradeyi oluşturmak , ve bu meşru zeminde ulusal çıkarları kovalamak. Buraya kadar itirazı olan yok herhalde.
Öte yandan bölge sorunlarını konuşurken asıl irade eksikliğinden ve vahşi emperyalizmden hiç bahsetmeyip , işi en sonunda laiklik sorununa bağlamak bence mustafa akyol un samimiyetsizliği bile beceremediğini gösteriyor.
Üstelik bu konular TRT de yayınlanan Banu Avar ın sunduğu Sınırlar Arasında programında bu defalarca vurgulandı üstelik , tabii siz bu programları hiç yazmazsınız , programa yapılan baskıları da yazmazsınız çünkü siz samimi değilsiniz en başta. Bu programda bir bölümde Suriye de bir adamın sözleri oldukça etkileyici idi : Bütün bölge Arap ülkeleri zamanında Atatürk ü dinlememekle en büyük hatayı yaptı. Atatürk Arap ülkelerinin refahı için büyük bir konfederatif devletin gerek olduğunu söylemişti . Evet bu ülkeler için en başta gerekli olan şey , bağımsız olarak bir araya gelerek ortak çıkarlarını tartışmaktır her şeyden önce.
Ve siz mustafa akyol , Westphalia antlaşmasının en önemli etmenlerini , altyapılarını bilerek ya da bilmeyerek göz ardı ediyorsunuz. Bu ülkeler Avrupa barışını kurarken bağımsız birer güç olarak bir araya geldiler. Amerika baskısı yoktu tepelerinde , ya da başka bir emperyalist emel. Bugün Irak da veya bölgede hangi güç bu baskıdan bağımsız bir araya gelebiliyor ? Kimse. O halde teşhisi doğru yapalım . En öncelikli aşılması gereken sorun emperyalist baskıdır.
İkinci olarak bir araya gelseler bile , neden gereken irade bir türlü oluşamıyor ? Çünkü gruplaşma çok fazla ve ortak çıkar arayışı yok , bireysel çıkarlar önceliğini koruyor. Peki bu nokta nasıl aşılacak ? Tabiî ki bir araya gelen gruplar cemaatleşme ve etnik örgütlenmeleri bir kenara bırakarak akıl ve mantık ilkelerini gözetecekler. Ortak çıkarlarını bu çerçevede oluşturacaklar.
Sadece bu iki durumun bile başarıldığında burada Irak ta ve bölgede çok olumlu gelişmelerin olmayacağını iddia edebilecek olan var mı ?
İşte Westphalia da her şeyden önce başarılan budur : Bağımsız olarak bir araya gelme ve akıl ilkelerini doğrultusunda ortak çıkar aramadır.
Bunları başarmak için ne Müslüman olmaya , ne de herhangi bir grubun üyesi olmaya gerek yoktur. Bunu insan olan herkes başarma şansına sahiptir.

Son olarak , siz adres işaret etmişsiniz ama ben biraz daha açacağım ;
Türkiye kilit ülkedir . Bu doğru da keşke bunu hükümet de anlayabilse değil mi ? Maşallah , dış politikamızı eleştirmeyen bir hükümet organları kalmıştı , onlar bile eleştirdi. Kilit ülke olarak bizim başbakanımız deliğe mi süpürülüyor ? Yoksa kullanılıyor mu ? Bunu bile anlayamıyoruz.
Birkaç gün önce mecliste kendi grup toplantısında esti gürledi. Herhalde zannediyor ki kendisi İmam-hatip lisesindeki münazara derslerindeki gibi başarılı olacak bu sığ politika ve yöntem anlayışları ile. Dün açıklanan yeni Irak planı gösterdi ki yine ELDE VAR SIFIR. Ülkemizin ismi bile bir kez geçti , ee şimdi vazife ne olmalı arkadaşlar ? Tabiî ki başbakanımız tarafından Türkiye nin kilit ülke olduğunu hatırlatmak olmalı . Nasıl ? İcraat ile . Peki RTE nin yapabilme kapasitesine olduğuna inanan bu sitede bir tek insan var mı ?
Yani bugün RTE nin en az kendisi kadar başarısız bir politikacı olan Baykal o kadar büyük bir teşekkür borçlu ki , tabiî ki RTE ye rağmen tezkereye hayır oyu veren AKP liler ve de Savaşa Hayır eylemi için Sıhhiye ye inen 150 bin insanımıza da. – Burada mezun olduğum okul ile ilgili bir gururumu söylemek istiyorum , bu eylemde en büyük ve en renkli katılım ODTÜ den geldi . Bu ülkede Amerika ve Savaş karşıtlığı konusunda en yüksek sese sahip olmak bana gerçekten gurur vermişti. Eylemde göremediğimiz savaş karşıtlarını ise imkansızlıklar ve samimiyetsizlik seçenekleri arasında bırakmak zorunda kalıyoruzm tabii. Evet eyleme katılmayan milyonlara sormak istiyorum , gelemediniz mi yoksa Savaşa Evet mi diyorsunuz ? -
Ne olucaktı RTE nin dediği gibi ‘ Tarihin akışında aktif rol oynasa idik’ ? – üstelik ne saçmalık , Amerikanın gölgesinde bir rolden bahsediyor kendisi farkında olmadan - , bugün Irak ta savaşan güçler dışında en çok ölüyü veren ülkemiz – evet maalesef bu bugün böyle - , savaşan ülkelerin içerisinde belki de en çok kayıbı veren ülke olacaktık. Bugün askerlik yapan askerlemizi hangi kanlı görüntüler arasında görecektik Allah bilir. Bu olaylar gerçekleşse idi bundan en fazla zararı RTE ve AKP görecekti kuşkusuz. O nedenle RTE ye rağmen geçmeyen bu tezkere için RTE den Baykal a büyük bir teşekkür bekliyoruz , ve de 150 bin kişiye tabiki.
Üstelik ne oldu bizim Yurtta Sulh Cihanda Sulh ilkemize. Bakın insanlar çok küçümsüyor ama bu ilke çok şey anlatıyor. Bugün biz Irak a yapılan müdaheleye taraf olsa idik emin olun bunun acısını siz – biz değil , bizim torunlarımız değil , onların torunlarının torunları bile yaşacaktı. Yüzyıllar sonra bile komşumuz ile her işimizde bakın siz bize zamanında saldırdınız diyeceklerdi. O nedenle bölgemizde yapacağımız her politikada bir değil ,iki değil , onlarca kez düşünerek hareket etmek gerekir çünkü öyle ya da böyle bu topraklar hepimizin yüzyıllarca yan yana yaşamaya devam edeceği topraklardır. Siz en basitinden zannediyor musunuz ki bölgede Arap ülkeleri arasında yüzyıllar sürecek düşmanlık tohumları çoktan ekilmedi ?
Halimize bakın , PKK ya müdahele edemiyoruz . RTE önce gürlüyor operasyon için kimseye sormak zorunda değiliz diye , sadece birgün sonra kuzu gibi ciddi kararları ortaklaşa almak gerektiğinden bahsediyor. Biz de yedik , aptalız ya. Tabii bu esnada samimiyetsiz basınımız hiç değinmiyor İran ın aylardır Kuzey Irak taki PKK kamplarını vurduğundan . Üstelik Amerika ya rağmen. Yani sözün kısası İran kadar olamadık . Cengiz Çandar hiç bahsetti mi bunlardan ? Bahseder mi ? Özal ın danışmanlığını yapmasından belli değil mi , kılavuzu karga olanın burnu …..
Oysa bir zamanlar öyle miydi ? Bakın bakalım Sadabat Paktı nda ülkemiz ve üç diğer bölge ülkesi nasıl bağımsız olarak ve emperyalizmin gölgesi olmadan bir araya gelerek kendi sorunlarını çözmüşler , bir ortak çıkar oluşturmuşlar. İşte kilit ülke olmak demek bu demektir. Akıl demek bu demektir. Hatırlatılır.
Arkadaşlar bir devletin en kutsal ve öncelikli amacının milli güvenlik olduğunu hatırlatmaya gerek var mı ? Bu ülke için , her ülke için kendi insanının can güvenliğinden daha öncelikli hiçbirşey olamaz. Ve bugün PKK insanımızı katlediyor , biz sadece izliyoruz . Hiç konuşuyor musunuz Doğu da görev almış askerlerle ? Ya da okudunuz mu ‘ Unutulanlar Dışında Bir Şey Yok ’ u ? Kimse kurusa kalmasın ama biz , Türk milleti , Mustafa Kemaller , İnönüler , Karabekirler , bu toprağın yüce insanları Türkiye Cumhuriyeti ni elin PKK sı bizi vurduğunda karşılık vermememiz için kurmadı . Aman borsa düşmesin diye de kurulmadı bu ülke . Aman AB ne der sonra diyelim diye de kurulmadı . ABD ile ilişkilerimiz soğumasın diye de kurulmadı . O yüce askerler , bu millet bu emeller için şehit olmadılar.
Onlar bağımsızlık için şehit oldular. Onlar çocuklarının , torunlarının güven içinde yaşabilmesi için şehit oldular. PKK bizi vururken bizim politikacılarımızın ABD ve AB nin ağzının içine baksınlar diye şehit olmadılar. Bundan hepimizin haberi olmalı , ama en önce iktidarın olmalı. Çünkü bu millet onları oraya bunu için oturtmadı.
Daha söylenek çok şey var ama ...

Yazan: Beagle Tarih: January 12, 2007 11:15 AM

Peki ama bu “ilahi destek” iddialarının hangisi doğru? Allah gerçekten kimin yanında? Bunu nasıl bileceğiz?

ne denli ironik bir düşünce ....

ben develerimi istiyorum, ben onların sahibiyim , kabeye gelince oranın da sahibi var , o kendi evini korur...

bilmiyorum bu hadiseyi anımsayanınız duyanınız var mı ...

bu konuda yorum yapmaktan cekındım , aynı ıronıye dusmek ıstemem , mezhepler , gruplar, tarıkatlar felan bunlar benı hıc mı hıc ılgılendırmıyor , Allahın da hangı mezhebın ıbadetletını kabul eder dıye dusunmuyorum ...

Allah kımseyı hukmune ortak etmez O hesap verecek de degıldır , begenır mısınız bılmem ancak benım kelamından tanıdıgım seklı ıle Allah benden yana ..... sız Allahı nereden tanıdınız ogrendınız ıse o tanıdıgınız seklı ıle benden yana dıyebılıyor musunuz bence kendınızı bır tartın...

Allah (c.c.) sevgılı elcısının (s.a.v) ummetı ıcın el acarak ettıgı dualarını gerı cevırdıgını dusunenler ıstedıgını yazsın...

ALLAH MUMINLERDEN YANA...

Yazan: ancazin Tarih: January 22, 2007 11:13 PM

Sn.Mustafa Akyol, Allah kimseden yana degildir.O bütün insanlara adaletle muamele eder.O'nun adina ecnebilerle dahi savasilmaz.Ancak haksiz bir saldiriya maruz kalinirsa nefsi müdafa seklinde karsi konulur, bu durumda da Allah'in kimin yaninda olduguna bakilmaz.Insanlar arasinda cesitli sebeplerle cikan catismalara Allahin taraf olmasi muhaldir.Dolayisiyla Allah'in kimden yana oldugunu bilemeyiz demek acik kapi birkmaktir.Bu bilinmezlikten kendine pay cikaran taraflar olabilir.Allah kimseden yana degildir der ve raconu keseriz.

Yazan: Ahmet Altunsu Tarih: January 27, 2007 12:13 AM

İNSAN VARLIĞINI İKİ TÜRLÜ İSPATLAR
BİR ALLAH'TAN YANA OLARAK (TAVIR KOYARAK),
İKİ TÖVBE HAŞA ALLAH'A KARŞI ÇIKARAK.

Kendisine iman edenlerden, müslümanlardan yana
muttakilerden yana diye yazmak bu kadarmı zor?

(Kimseden yana değil derken, bilemeyiz derken?
saçmalamanın süperini yapmış oluyorsunuz. O zaman Kuran da bahsedilen ziyana uğrayanlar niye ziyana uğruyorki, niye cennet cehennem varki.
Kuranın emirler manzumesi olmasının ne anlamı kalıyor? Kuran yazmıyormu muttakileri, müslümanlığı, iyileri de kimden yana olduğunu bilemeyiz diyorsunuz?
Size tövbe haşa Allah olun diyen yok.
Yok kimseden yana değil derken Allah'ın kafirlerden yana olma ihtimalimi var? Kuran anlaşılmazmı, yaş kuru yazmıyormu?...)

Yazan: Öncü Nesil Tarih: January 27, 2007 07:09 PM

Sn.öNCÜ Nesil

İçinde yaşanılan cahiliye sistemini, sistemin belirlediği gayri İslam’i yol ve yöntemlerle ele geçirmek, ya da sistemle uzlaşmak, onunla iyi geçinmek, kadroları ele geçirmek gibi yöntemler de, bu yöntemin kabul etmeyeceği bir şekildir. Peygamberi yöntem, İslam’ın cahiliye toplumunda apayrı ve ondan fikren ayrılmış organik bir hareket halinde ortaya çıkmasını gerektirmektedir. Kutub’a göre, İslam’i düzen hiçbir zaman cahiliyyenin gölgesi altında yeşeremez; hem ondan ayrı, hem de onun karşısında yer alan bir yapı oluşturması gerekir.S.K

Burdaki ifadelere ne söylenir bilemiyorum..bu düşüncelerin dönemi kapandı sanıyorum..bu düşünceleri klavuz yapmak heleki gençler için sıkıntı doğurur..daha hayatının başlangıcında böylesi düşüncelerle bir kutuplaşmanın içine girecek ve sistemle bir çatışma yaşayacak daha kendi çatışmalarını çözememişken..

gençleri bu düşüncelerle çok uğraştırdılar zamanında..bunlar ortadoğudaki savaşan devletleri motive edebilir belki ama Türkiye'ye girmemesi gereken bir düşüncedir..sistemi hedef alıp,onu değiştirmek ve İslami hale getirmek iddiasında..

Türkiyedeki müslümanları perişan edende bu zihniyet oldu zaten..oy vermek haram diyenler,istiklal marşı okununca ayağa kalkmayanlar,çocuğunu okula göndermeyenler vs....

kişinin sistemle savaşı,onu sistemle ilişkili gördüğü vatandaşlada çatışma haline sokuyor..bunlar çok ağır şeyler..gerek yok..kim belirliyor sizin İslami olduğunuzu?Seyyit Kutubun din anlayışı mı?
Seyyit Kutubu kitaplarını evine sokmayan çok gelenekçi müslümanlarda var..mezhepsiz,zararlı bir insan olarak görülür Kutup..

Bekir Beyin söylediği sistemdeki haksızlıklarla mücadele edilmesi,daha özgür ve adil bir devlet için mücadele etmemiz gerektiği doğru..ama bunun yolu demokratik mücadele..siyasi alanda,siyasiler yapabilir bunu..Bekir Beyde bunu söylüyor sanıyorum.

bir avuç başörtülü kızın yapacağı birşey değildir bu..yada haksızlığa uğramış bir vatandaşın elinden çok birşey gelmez..hukuk çerçevesinde hak aramalıyız..sistemin demokratik laik çehresini değiştirmeye çalışmak bunu cahili görmek böyle düşünen insanların kendilerine zarar verir..

Seyyid Kutub düşüncesi halkı sisteme karşı örgütlemeye çalışır..ihvan-ı müslimin bile siyasete girmek durumunda kaldı..ilk başlarda sanıyorum cahili sistemin içine girip,sistemi ele geçirmekle olmaz düşüncesiyle uzak duruyorlardı..
bu şekilde yürümedi..

Seyyid Kutubun sistemi bir ütopyadır..okur geçersiniz..çok takılmayın lütfen..sizi giderek toplumdan kopartır.yabancılaşırsınız..bu kadar marjinal olmaya gerek yok..bunlar çok ağır şeyler..kendinize yazık etmeyin..

çok samimi olarak söylüyorum..tamamen iyi niyetle.

sevgiler.

Yazan: deniz Tarih: January 28, 2007 01:42 PM

Oncu Nesil'in yorumunu okuyunca aklima bir hatiram geldi. Ucuz bir hikaye gibi olsada gercek bir olay ve aynaya bakmami sagladi.

Seneler once iyi bir katolik olan kiz arkadasim pazar gunleri veya is cikisi veya alisveristen donerken bazen kiliseye girerdi, ben de bir iki sigara icimi disarda beklerdim. ilk zamanlar soramiyordum ama sonra dayanamadim sordum.

-Pazar gunlerini anliyorumda hafta ici ziyaret ne is?
-Evli degiliz ya... gunah isliyoruz. Onun icin gidip gunah cikartiyorum.
-...
-...
-Ve sen paravanin arkasindaki papaza olup biteni anlatinca gunahlardan arindigina inaniyorsun oylemi?
-Yes
-(Turkce) Bulduk kaybetmezsek!
-Ne yani, sizinkiler Mekkede bir binanin etrafinda donunce oluyorda bu olmuyormu?
***

Cevap veremedim.

Yazan: Haydar Tarih: January 28, 2007 06:19 PM

Deniz Hnm

Kulaklarınıza küpe olsun,

CÜMLE ALEM BİLİYORKİ

*Din tağuta itaat, Allah dua şeklinde değildir,

**İbadet dinin tamamı değildir, dinin bir bölümüdür.


***/ ***

Haydar Bey,

Ehli Kitabın (Araf Suresi 157 ve 158 Ayetleri)Ehl i Felah ve Ehl i Necat olması için imanlarının sahih olması , ehli necat olmasi için
*Hz Muhammed (asm) 'a iman etmek
*Ona ta'zim de bulunmak (büyük sayma, saygi gösterme, ulu sayma, ikramda bulunma)
*Onun dinine yardım etmek,
*Ona indirilen Kur'an a tabi olmak, uymak.

ve ayeti Kerimede geçen rahmeti ilahiyeye nail olmasi için Allah'a iman etmekle beraber; Nübüvveti Muhammedi (asm)'a iman etmeklede mükelleftir. Bu da ancak su üç şartı kabul etmekle gerçekleşir.
1 Hazreti Muhammed (asm)'in peygamberliğine iman edecek ve " diyecek ki Hazreti Muhammed (asm), bütün insanlarin peygamberi olduğu gibi, benimde peygamberimdir diyecek.
2 Bizzat İslam dairesine girip ona tabi olacak. Hz. Peygamber (asm)'a tabi olmak ise şu üç sarti yerine getirmekle mümkündür.
a) Ahkami Kur'aniyyenin bütününe taraftar olacak
b) Savaslarda müslümanlara yardim edecek.
c) islamin dışındaki bütün dinlerin batıl olduğunu kabül edecek.
3 "venasaruvhu" ifadesinin sarahatiyle maddi ve manevi her hususta Müslümanlarin yanında yerini alıp Hz.Muhammedin dinine yardım edecek


*Kelam ilmi ıstilahatınca ümmet ikiye ayrılır.
Biri: "Ümmeti icabettir" ki; Resûl-i Ekrem'in yaptığı da'vete icabet eden müslümanlardır.
Diğeri: "Ümmet-i da'vetdir" ki; davete mazhar olan, ama kabul etmeyen kafirlerdir. Bu ümmeti davet kurtuluşa ermek için Resuli Ekrem in (asm) davetini kabul etmek zorundadır. O halde bütün insanlar, Hz Muhammed (asm)'in davetine icabet etse de etmesede onun ümmetidir. Kısacası Kendilerine gönderilen peygamberi kabul etmemiş oluyorlar.


*Aristonun kitabı Kuran'dan öncedir, atomlardan ve dinden bahseder. Şimdi yazılan Orta okul 3. Sınıf matematik kitabındada bilgi vardır. Yani her bilgi olan kitaba (Anayasaya, Nutka, İncile, Tevrata vs) din diye inanılmaz. Kurandan önce veya sonra olması önemli değil. Onun için dinimiz islam, Kitabımız Kur'an dır.Diğer Hiçbir kitapla aynı katagoriye konamaz.
Kaynağı Allah'dır (CC).


***/***
Gönlünüze yazılması hayırla yazılması dileğiyle..


Yazan: Öncü Nesil Tarih: January 29, 2007 12:44 PM

Haydar Bey

yabancı kadınları cariye olarak gören bir dini anlayışta var..

sizin Mekke'de dönmenize gerek olmayabilir:))

malum din anlayışları farklı.anlayıştan anlayışa fark var.

Öncü Nesil

kulağım delik olmadığı içim küpe takamıyorum malesef..

bu arada ibadet dinin hangi bölümünü oluşturuyor,merak ettim.

Yazan: deniz Tarih: January 30, 2007 08:43 AM

ALLAH’ın hükümleri ile hükmetmeyen zalimlerin ruhsatı, tağutun ruhsatı ile yapılmaya çalışılan bir kısım (belli başlı) ibadet kastedilmişti.

Bakara 85:"... Yoksa siz kitabın bir bölümüne inanıp da bir kısmını inkâr mı ediyorsunuz? Böyle yapanların cezası ancak dünyada rüsvalıktır. Dünyada rezil, rüsva olacaklardır bunlar. Kıya­met gününde ise azabın en kötüsüne, en şiddetlisine itileceklerdir. Allah yaptıklarınızdan asla gafil değildir."

[(Tağutla mücadele farzdır, diğer asli ibadetleri yapmakla şeriat tam manasıyla uygulanmış olmuyor, tam manasıyla tağutla mücadele edilmiş olmuyor, ibadet yerine getirilmiş olmuyor)]

***/***

AZİMET VE RUHSAT
Kişelere, alimlere (Seyid Kutub'a vs günümüz alimlerine) birde bu noktadan (azimet ve ruhsat)bakmak lazım mezhebi noktada takılmamak lazım.

Azimeti Hükümler : Teklifi hükümler, uymakla zorunlu olduğumuz hükümlerdir, kesinliği ifade eder. Mesela namazda kıyam farzdır, kıyam ayakta durmaktır.
Ruhsati Hükümler: Vazi hükümlerdir, Kolaylık getirir, istisnai hükümlerdir.
Mesela Namazın rükünlerinden olan Kıyamın ayakta yapılması AZİMETTİR, sakat, hasta (istisnai durumda) birisi için oturarak, yatarak yapabilir, ruhsattır.
Ancak kıyamın ayakta yapılması değişmez, yani azimet bakidir. İstisnai durum kıyamın hükmünü kaldırmıyor.

Allah bizden azimeti yerine getirmemizi istiyor, ancak bazı durumlarda ruhsat da veriyor, (hikmeti imanla bağlantılı olsa gerek, Allah Bilir),

Azimetler Allah’ın bizden yani kulları üzerindeki hakkıdır. Azimete sarılın. Yoksa dinimiz nasıl ilerleyecekti sahabeleri düşünün, peygamberimizi düşünün, önceki peygamberleri düşünün. Görmediği halde canını veren müminleri düşünün.
Ruhsat ise Allahın kullarına verdiği hazlardır kolaylıklardır.
Bazı ruhsatlar emir bazındadır bu durumlarda ruhsata uymak kolaylığa uymak farzdır. Diğerleri vicdanen tercihtir.
Açlık halinde verdiği leş etini vs yeme ruhsatı ölmemek için azimete dönüşmüştür.

Birde İkrar ve canın tehlikeye girmesi öyle kolay kolay kimsenin başına gelmez, milyonda bir dir ve gelse bile genele hüküm çıkartılmaz.

Her kolaylık da imanı kaybetmek demek değildir ancak,asıl olan AZİMETTİR.

ŞİMDİ BİRDE BU AÇIDAN BAKALIM ALİMLERİMİZE, ÇÜNKÜ ALLAH BEL'AM ÖRNEĞİNİ BOŞUNA VERMEMİŞTİR.

Yazan: Öncü Nesil Tarih: February 8, 2007 11:47 AM

Öncü Nesil

anladığım kadarıyla İslami duruş göstermek için ve dinimizi tam yaşamak için ibadetlerimizle beraber Allah'ın hükmüyle hükmetmediğini düşündüğümüz sistemlerlede hiç uyum göstermeyelim..onlara hizmet etmeyelim,devlet işlerinde çalışmayalım,devletin okullarında okumayalım,oy vermeyelim vs...

bunları yapınca azimetle amel etmiş ve dinimizi mi korumuş oluyoruz?

Hz.ALİ efendimizide Allahın hükmüyle hükmetmediği fetvasıyla hariciler mürted ilan edip şehit etmiştiler.

günümüzde sisteme karşı verilen mücadeleler siyasidir ve dış kaynaklıdır bana göre..dini gibi gözükür ama değildir..Türkiye Cumhuriyetinde müslüman vatandaşlarımızı bu düşüncelerle meşgul etmesek iyi olur..bizim birliğe ihtiyacımız var..biz devletimizide,milletimizi de seviyoruz..

herkes bir yol tutturmuş gidiyor.siz mezhebi önemsemeyebilirsiniz ama bu birçokları için önemlidir..bu fikirler memleketimde kaostan başka bir işe yaramaz.

insanların maneviyata ihtiyacı var..bu siyasi işlerle kafaları karıştırmayalım lütfen..kolaylaştıralım zorlaştırmayalım.

Yazan: deniz Tarih: February 8, 2007 10:40 PM

Sizinde kendi ağzınızla dile getirdiğiniz gibi hariciler de başka bir yol seçmişler sözünüze istinaden bizde aynısını diyoruz herkes ayrı yollardan giderse nasıl vahdet birliğini oluştura biliriz.

Kuran’da git tağut için çalış diye bir ayet varmı? Bir örnek varmı?

Ayrıca uzlaşma ve antlaşmayı iyi ayırt edelim, insanları tarafsızlaştırarak, fikirsizleştirerek münafıklaştırmayalım.


(Deniz hanım F.Demir ile konuşmanızı okudum, hiç hoş değildi sizin için iyi bir referans olmadı.
-Şimdi böyle tağut için çalışarak insanları münafıklaşıyor mu derseniz şaşırmam. Kur’ana bakın, konjektüre bakın, tağutun tarihine bakında söyleyin derim)


***/***

Lİ AYNİHİ HASEN VE Lİ GAYRİHİ HASEN

Bazı olayların aslı güzeldir yani liaynihi hasendir mesela imanı tasdik etmek gibi kelimeyi şehadet, namaz, oruç, hac gibi da aslı güzel olduğu için liaynihi hasendir ( Bunların Ligayrihi hasen özelliği de vardır.). Bunları yapanlar zaten aslı güzel olan işleri yapmış oluyorlar. Sonu Güzel Olacak İşleri de (li gayrihihasen) yapanlardan olmak için çaba sarf edelim. Mesela kısasa kısas gibi, cihad gibi yani biraz meşakkatli ve tahribli olduğu için ve diğer azimetli işler gibi canları ömürleri pahasına Allah için taviz vermemek gibi.
Liaynihi hasende, Ligayrihi hasen de ayrı ayrı hikmetli olsa gerek çünkü Allah cihad edenle oturanın aynı olmayacağından bahisle bizim daha azimli olmamızı istiyor. Cihad o anda kötü gibi gözükebilir ama sonrasında insanların Allah’ın istediği gibi bir hayatı yaşamasına vesile olur ve o anda bir iman sınavına vesile olur.


Yazan: Öncü Nesil Tarih: February 15, 2007 06:30 PM

***Bir din yorumunun diğerinden daha doğru olduğunu bize söyleyen tek şey, içinde yetiştiğimiz çevre veya bireysel akıl ve vicdanımızdır. Bunları kesin bir doğru olarak ilan eden insan, insani bilgiyi mutlaklaştırmış olur ki, bu, dinin özündeki “en doğrusunu Allah bilir” ilkesine tamamen aykırıdır.***

Bu parağrafta anlatığınız şeyler çok doğru. "Bilemeyiz" sonucundan sonra birbirimize saygı duymamız en mantıklı ve en barışçıl yaklaşım olur.

Teşekkürler...

Yazan: Sefer Jan Tarih: February 16, 2007 01:39 PM

Yazar gerçekten konuya doğru yaklaşmış, biz birbirimize zulüm ettikçe Allah yolundan uzaklaşıyoruz.

Yazan: SalihSDemir Tarih: February 17, 2007 10:32 PM

İNSAN İLE HÜKÜM ARASINDAKİ BAĞLATI

Allah’ın hükümleri, Allah’ın indirdiği vahiy insanlar aracılığı ile toplumda uygulama hali buluyor. İşte burda insan devreye giriyor. Neden? Çünkü Allah’ın indirdiği hükmü fıkh edecek, içinde yaşadığı toplumu anlayacak , Allah’ın hükmünü bu topluma uygulayacak. İşte burada insan otomatikmen devreye girmiş oluyor. Demekki hükümle hükmetmeyle insanın bu anlamda bir bağlantısı, irtibatı var.

Hükümlerin uygulamasında dinin yorumlanmasında: Delalati subuti ve delaleti kat’i olan naslarda bu anlamda hiçbir sorun çıkmıyor. Neden? Allah’ın hükmü bizatihi olduğu gibi topluma aktarılıyor, muhkemdir, bunları tartışmaya mahal yoktur, bunlar olduğu gibi uygulanıyor.

Ancak delaleti zanni olan ve subuti kat’i olan ayetler varki bunların neye tekabül ettiği nasıl uygulanacağı, hangi şartlarda uygulanacağı, kimlere uygulanacağı net olarak belirtilmemiş, işte burada içtihat devreye giriyor.
İçtihad : Allah’ın kanunun, Allah’ın açık bir nasının bulunmadığı durumda konusunda uzman insanların düşünsel çıkarımlarda bulunarak bir sorunu halletme çabası olarak tanımlayabiliriz.
Delaleti kat’i olan, var olan hükümlerden yola çıkılarak içtihad yapılmalıdır.
Herhangibir mevzuda benim reyim şudur gibi çıkarımlar bu tanıma göre çıkarım kabul edilmez, edilmemelidir.Örneğin tağuti sistemin adamı tağuta göre içtihadi çıkarımlar yapabilir bu akla vicdana uygun olsada şeriata uygun olmadığı müddetçe kabül edilemez.


BU SÖZ BÖYLE YALIN OLARAK OKUNURSA YANLIŞ ANLAŞILA BİLİR
***Bir din yorumunun diğerinden daha doğru olduğunu bize söyleyen tek şey, (tek şey vahiydir, dalaleti katide bütün hüküm Allah’ındır) (delaleti kat’i olmayan durumlarda İnsana alan açılmıştır. İnsan delaleti kati naslara bakarak daleti zanni konularda hükmede bilir burada beşere ait yorumlar girdiği için değiştirilemez değildir daha iyisi bulunduğunda değiştirilebilir) içinde yetiştiğimiz çevre veya bireysel akıl ve vicdanımızdır (elbette aklımızı çalıştıracağız ancak islami çerçeve içersinde islami deliller çerçevesinde örneğin içtihad akıl ile vahiy arasındaki dengeyi sağlayan bir çözüm yoludur ancak nasın lafsı genel çerçeveyi çizer). Bunları kesin bir doğru olarak ilan eden insan, insani bilgiyi mutlaklaştırmış olur ki, bu, (Elbette müçtehidin çıkardığı sonuç naslar gibi değil, daha sonraki nesillerin kutsallaştıra bileceği bir sonuç değildir bu elbette mutlaklaştırmak olur. Ancak zamanın çözümleride insanların hevasına bırakılmamıştır, muhkem ayetler çerçevesinde çözülmesi gerekiyor.) dinin özündeki “en doğrusunu Allah bilir” ilkesine tamamen aykırıdır. (içtihadi yapanlar zaten Kurana göre yaptıkları için Herzaman Allah bilir / Allahu alem derler zaten)***

(EN İYİSİ BU SÖZÜDE MUTLAKLAŞTIRMAMAK.)

Yazan: Öncü Nesil Tarih: February 18, 2007 01:09 PM

Yorum Ekleyin...





(you may use HTML tags for style)