« Hücrenin Dünyasına Yolculuk | Ana Sayfa | Muhammed Hatemi'den Teröre Reddiye »

September 08, 2006

Yeniden İslam ve Kapitalizm Üzerine

Önceki bazı yazılarımda İslam ile kapitalist ekonomi modelinin uyumlu olduğunu savunmuştum. (Bkz, "Kapitalizm Gerçekten İslam'a Uymaz mı?", "İngilizce Makale: 'Islamocapitalism' ".) Bunlar bazı okurlara "kulak tırmalayıcı" gelmiş olabilir, çünkü bizde "kapitalizm" denince daha ziyade maddecilik, açgözlülük, paraya tapınma gibi ahlaki alçalmalar akla geliyor. Benim "kapitalizm"den kastım (ve kavramın doğru manası) ise; devletin otoritesinin sınırlandığı bir sosyo-ekonomik düzen ve girişimci bireylerin yaratıcılık ve yenilikçiliğini teşvik eden bir kültür. Sosyalizmin seküler bir anlayışla "devlet"e yüklediği sosyal adalet hedefinin ise, Kuran'ın ve diğer ilahi kitapların öngördüğü gibi, asıl olarak bireylerin ve cemaatlerin vicdanıyla gerçekleştirilmesi gerektiğini düşünüyorum.

Yine de kapitalizm "bu topraklara" yabancı bir kavram gibi durduğu için toplumumuzun çoğuna, özellikle de dindar kesime biraz uzak geliyor. Dindar iş adamları başarılı kapitalist girişimlerde bulunsalar bile, yaptıkları işin öyle tanımlanmasını istemiyor gibiler. Kanımca bu önyargıyı biraz sorgulamak gerek. Girişimcilik, iş kurmak, para kazanmak, kar etmek gibi kavramlar gerçekten de "ithal" mi, yoksa İslam'ın özünde ve geleneğinde olup da bazı Müslümanların zamanla kötü görmeye başladığı meşru değerler ve hedefler mi?

Araştırmacı yazar Faruk Türkoğlu'nun Referans gazetesinde yayımlanan "Girişimci Milletin Efendisidir" başlıklı uzun analizinde bu soruya ışık tutacak bir bölüme rastladım. Türkoğlu, "Tarih Boyunca Girişimcilik" alt başlığıyla, Osmanlı İmparatorluğu'nda "bezirganlığın" ("iş adamlığının") ilk başta iyi görülmesine rağmen sonradan kötü bir imaj kazanışını şöyle anlatmış:

Osmanlı İmparatorluğu’nda 17. yüzyıla kadar her tür ekonomik faaliyet, toplum içinde prestijli bir konuma sahipti. Tarıma büyük önem verilir, mal alıp satanlar için “Bezirganlık, ulular sanatıdır, dünyanın şenliği bunlarladır” gibi olumlu tanımlamalar kullanılırdı. Esnaflık ise ekonomik istikrarın temel unsuru sayılırdı.

Esnafa ve tüccara bakış açısı, duraklama ve gerileme dönemlerinde değişti. Bilim ve teknolojideki gelişmeler iyi izlenmeyince üretimi artırma yolları tıkandı. Doğu ticaret yollarının kapanması, ticaretteki kazançları azalttı. Fetihlerden elde edilen gelir de zamanla gerileyince, Sabri Ülgener’in “İktisadi Çözülmenin Ahlak ve Zihniyet Dünyası” adlı eserinde vurguladığı gibi, ekonomik hayat bir durgunluk içine girdi.

Bu ortamda üretime ve ekonomiye daha fazla önem verilmesi gerekirken tam aksi yönde eğilimler ortaya çıktı. Kanaatkârlığın ve mistik değerlere sığınmanın yaygınlaştığı bir ortamda, devlet büyüklerine kapılanma ve kolay yoldan para kazanma gibi olumsuz eğilimler güçlendi. Gerileme döneminde başlıca iş alanları aşağıda görüldüğü gibi irtifa kaybetti:

- Osmanlı’nın gelişme döneminde “hırfet” kelimesi sanat ve zanaat, harif kelimesi, zanaatkar anlamında kullanılırdı. Sonraki dönemlerde “harif” kelimesi “herif”e dönüştürülerek olumsuz anlamlarda kullanılmaya başlandı.

- Gerileme döneminde, toplumun büyük çoğunluğu esnaflara karşıydı. Şair Sümbülzade Vehbi bunlar için “Sınıf-ı esnafta yoktur insaf” nitelemesi ile toplumdaki bu duygulara tercüman oluyordu.

- “Bezirgan” kelimesinin anlamındaki alçalma günümüzde de devam ediyor. Bu kelime normal bir alım satım faaliyeti için değil de kuşku duyulacak ticari faaliyetler için kullanılıyor.

Ticaret ve her tür kazancı amaçlayan ekonomik girişimlerin, dürüst rekabet kurallarına ve yasa hükümlerine uygun olduğu sürece onurlu bir iş sayılması gerektiği ancak Osmanlı’nın son döneminde kabul edildi. Hazreti Muhammed’in “El kasib-u Habibullah” (çalışıp kazananı Allah sever) hadisi, geçen yüzyılın başlarında hatırlandı ve İstanbul Kapalıçarşı’nın Çadırcılar Kapısı üstüne Hattat Sami Efendi tarafından yazıldı.

“Paranın elin kiri” sayıldığı dönemler geride kalmış görünse de girişimciliğin ve girişimcinin, toplum içinde hak ettiği itibarı gördüğü henüz söylenemez. Bürokrasinin önemli bir bölümü, girişimcilere hâlâ zorluk üstüne zorluk çıkarıyor.

Girişimcilere zorluk üstüne zorluk çıkaran söz konusu "bürokrasinin önemli bir bölümü"nün laiklik ve fikir özgürlüğü gibi başka konularda da hala 1930'lardaki gibi, yani "çağdışı" bir zihniyetle düşünüp davrandığını da buraya eklemek lazım.

Bir başka deyişle "kapitalizm"in iyi bir şey olup olmadığı konusunda, "kapitalizm düşmanları"nın dünya görüşüne, özellikle de dine yönelik bakış açılarına göz atılarak da fikir yürütülebilir...

Yazan: Mustafa Akyol Tarih: September 8, 2006 01:52 PM

Okur Yorumları

(NOT: Yazılar üzerine yapılan yorumların sitede yer alması, bunların Mustafa Akyol tarafından benimsendiği ve desteklendiği anlamına kesinlikle gelmez. Aksine, farklı ve karşıt görüşleri ifade eden yorumlar da kabul edilmektedir. Ancak saldırgan, düzeysiz veya konuyla ilgisiz yorumlar reddedilecektir. Eğer bu siteye ilk kez yorum yazıyorsanız, standart yorum kurallarını dikkate almanız önemle rica olunur.)

Mustafa Bey,kapitalizmin iyi birşey olup olmadığına karar vermek için kapitalizm düşmanlarının dünya görüşlerine ,özellikle de dine karşı bakış açılarına bakılması gerektiğini vurguladınız.

Kapitalizme sadece devletçi zihniyetteki sosyalistler değil müslümanlarda sempatiyle bakmıyor.yazınızda da vurgulamışsınız.kapitalizmin bu sevimsizliğinin arkasında emperyalizme dayalı bir ekonomik model olması yatıyor bence.

girişimcilik,iş kurmak, kar gibi kavramları islam neden kabul etmesin?islamda ticaret hukuku diye bir alan var.problem bana göre kapitalizmin sırtını dayadığı sömürgecilik sisteminde.

bu konuda din pskolojisi hocası prof.dr.Ali Murat Daryal Bey'in zekatın pskolojisi üzerine çalışmaları var.tavsiye ederim.

Hocamız bize 'para Allah'ın yeryüzüne vurulmuş mührüdür.'mealinde bir hadis olduğunu fakat bunun hiç gündeme getirilmediğini söylemişti.zekat maddi bir ibadettir.para verince bizim maneviyatımız yükseliyor.islamın 5 şartından biri.

islam insanları dünyadan el etek çektiren bir din asla değil.ancak Osmanlı'nın son dönemlerinde insanlar bir lokma bir hırka felsefesine bürünüp miskinleşmişler.müslümanlar artık ne bu hırkanın içine sığabiliyorlar ne de o tek lokma karınlarımızı doyurabiliyor..

SEVGİLERİMLE.

Yazan: deniz Tarih: September 8, 2006 02:43 PM

Mustafa Akyol bey,

1930'ları bırakın da İsmailağa camisinde olup bitenleri anlatın Allah aşkına. Anlatın da 1930'ların çağdışı zihniyeti neymiş onun farkına varalım önce.

Kendi cemaatinizle ilgili tek kelime etmeyecek misiniz yani?

Hülagü TTT

Yazan: Hülagü Tarih: September 8, 2006 02:52 PM

Ticarette ve cesarette ilerde olmak lazım. Bu gün her ikisinde önde olanlar yahudilerdir. Dünyanın en önemli noktaları da bu sebeple kendi ellerinde bulunmakta.

Yazan: ilhan Tarih: September 8, 2006 03:31 PM

"Adam Smith (1723-1790) "Ulusların Zenginliğinin Nedenleri ve Kaynakları Üzerine bir inceleme" adlı eserinde klasik kapitalizmin ideolojisini ortaya koydu. Smith, toplumların gelişmesini Marksist kurama benzer biçimde çeşitli aşamalara ayırıyordu. Buna göre toplumlar avcılık, göçebeliğe dayalı tarım, feodal çiftçilik ve ticari karşılıklı bağımlılık aşamalarından geçerler. Her aşamanın kendine özgü kurumları vardır. Sözgelimi avcılık aşamasında mülkiyet olmadığı için adlî kurumlara gerek yoktu. Ama toplumsal çevrenin büyümesiyle birlikte düzenli orduların yanısıra özel mülkiyetin ve çeşitli ayrıcalıkların korunmasını aracı olarak devlet kurumu gelişti. Böylece daha karmaşık bir örgütlenme ortaya çıktı. Ücretleri loncaların yerine piyasaların belirlediği, özel girişime devletçe konan kısıtlamaların kalktığı son aşama ise sonradan serbest rekabet kapitalizmi olarak adlandırılan "kusursuz özgürlük" aşamasıdır. Bu aşamada bireylerin tutkuları doğrultusunda kendi durumlarını iyileştirmeye yönelik faaliyetlerini toplumsal bakımdan yararlı sonuçlara dönüştüren mekanizma rekabettir. Örneğin bireylerin rekabete dayalı mücadelesi sayesinde malların fiyatları, geçici sapmalar dışında üretim maliyetini denk düşen doğal düzeylerde oluşur. Ulusal servet ise toplumun üç ana sınıfını oluşturan işçiler, toprak sahipleri ve sanayiciler arasında gene ortak yararı en yüksek düzeye çıkarılacak biçiminde ücret rant ve kâr olarak bölüşülür. Dolayısıyla kendi kendine işleyen ve kendini sürekli olarak düzelten piyasa mekanizması devlet müdahalesi olmadan toplumsal düzenliliği sağlar. Bireylerin kendi çıkarları peşinde koşması ulusal zenginliği de artırır. Ekonomideki üretkenlik artışının temeli ise emeğin iş bölümüdür. Bireyler işbölümü sayesinde bir yandan kendi verimliliklerini artırırken aynı zamanda toplumsal üretkenliğin de artmasına katkıda bulunur. Rekabetçi sistemin isleyişini engelleyecek ayrıcalıklara ve devletin müdahalelerine izin verilmediği sürece ulusal zenginlik durmadan büyüyecek, toplum kendiliğinden en iyi noktaya ulaşacaktır.
Günümüzde en yaygın ve güçlü ekonomik sistem durumundaki kapitalizm, felsefi temelleri, kuralları, amaçları ve sonuçları bakımından İslâm'ın tam karşısında yer alır. Kapitalizmin temelini maddecilik oluşturur. İnsana öngördüğü biricik amaç maddi zenginliğe ulaşmak ve bunu dilediğince tüketmektir. Bu amaca ulaşmak isteyen bireye sınırsız bir özgürlük tanır. Bu nedenle aşırı ölçüde bireycidir. İnsan ve toplum hayatında belirleyici olarak kabul ettiği tek ilke piyasa şartları ve rekabettir. Fırsatçılık ve acımasızlık ise onun ahlâk kurallarıdır. Hep daha çok kâr yapmaya yönelttiği insanlar tutkuları yönünde hiçbir engelle karşılaşmamalıdır. Bütün bunlar kapitalizmi insanlık dışı bir sistem durumuna götürmüştür. Bireye tanıdığı sınırsız özgürlük ve kabul ettiği "bırakınız yapsınlar" kuralı doğal olarak en çok sermaye sahiplerinin işine yaradığı için büyük kitlelerin yoksullaşmasına, sömürülmesine yol açmıştır. Kapitalistin doymak bilmeyen mülkiyet tutkusu kapitalizmi, sınırlarını aşarak dünya ölçüsünde yayılmaya ve özellikle yoksul ülkelerin doğal kaynaklarını yağmalamaya götürmüştür. Bu nedenle kapitalizm İslâm gözünde zulmün ve sömürünün ortadan kaldırılması gereken başlıca nedenlerinden birisidir."Bu yazı ahmet Özalp'tan bir alıntı..kesinlikle hemfikirim..

Avrupa ve Amerika'nın fason imalatçısı kapitalizmin girişimcilerini mi oluşturdu?İçpiyasanızda serbest ekonomi ile ihracat yapmaya çalışırken kıran kırana bir mücadele olurken,kendi varlığınızı ayakta tutmaya çalışırken islamın kuran yolu ile bildirdiği"canınla malınla sınanacaksın ve paylaşaksın" öğütleri nasıl uygulansın?

Yazan: çuvaldız=herkes alınsın Tarih: September 8, 2006 10:28 PM

HÜLAGÜ...

İsmailağa cemaatinde olanlarla Mustafa Bey'in ne alakası var.Mustafa Bey ismailağa'dan olduğunu söyledi de ben mi kaçırdım?

iftiranın bu kadarına da pes doğrusu.Allah kuru iftiradan korusun hepimizi.

SEVGİLERİMLE.

Yazan: deniz Tarih: September 9, 2006 10:54 AM

“Kapitalizmin temelini maddecilik oluşturur. İnsana öngördüğü biricik amaç maddi zenginliğe ulaşmak ve bunu dilediğince tüketmektir. Bu amaca ulaşmak isteyen bireye sınırsız bir özgürlük tanır. Bu nedenle aşırı ölçüde bireycidir. İnsan ve toplum hayatında belirleyici olarak kabul ettiği tek ilke piyasa şartları ve rekabettir. Fırsatçılık ve acımasızlık ise onun ahlâk kurallarıdır. Hep daha çok kâr yapmaya yönelttiği insanlar tutkuları yönünde hiçbir engelle karşılaşmamalıdır.”

Rekabet, rekabetin korunması hakkındaki kanun’un 3. maddesinde şöyle tanımlanır;”Mal ve hizmet piyasalarındaki teşebbüsler arasında özgürce ekonomik kararlar verilebilmesini sağlayan yarış”
Klasik (yüzeysel, lafzî) anlayışla bu tanımı değerlendirdiğimizde rekabet (ve dolayısıyla rekabeti ilke olarak kabul eden kapitalizm) hakkında şu yorumu yapmak kaçınılmazdır. Rekabet (Kapitalizm) “bırakınız yapsınlar” kuralının sonuna kadar benimsendiği, temel amacı karlarını maximize etmek olan olan teşebbüslerin bu amacı elde edebilmek için piyasada göstermekte oldukları faaliyetlerinde ‘sınırsız özgürlüğe’ sahip oldukları bir sistemdir.

HAYIR !

Rekabet, piyasa aktörlerinin kâr elde etmeye çalışırken sonsuz özgürlüğe sahip oldukları anlamına gelmez. Rekabet, (ve rekabeti kabul ettiğini söyleyen bir sistem) öncelikle teşebbüslerin temel amacını kabul eder. (Kârı maximize etmek) Buna karşılık bireylerin beklentilerinin de farkındadır. Bireyin beklentisi KALİTELİ ÜRÜNÜ KOLAYLIKLA ve DÜŞÜK FİYATA alabilmektir. Serbest piyasa teşebbüslerin, bireylerin bu beklentilerini karşılamak üzere birbirleriyle yarıştıkları bir alandır. Dolayısıyla rekabet denilen bu YARIŞ’ta teşebbüsler ayakta kalabilmek için birey beklentilerini karşılamak zorundadır. Bir başka deyişle, rekabetin olduğu bir ortamda teşebbüsler düşük fiyatla kaliteli mal ve hizmet üretmek, maliyetleri düşürmek ve ürün çeşitlerini arttırmak zorundadırlar. O halde “hep daha çok kâr yapmaya yöneltilen insanların tutkuları yönünde hiçbir engelle karşılaşmamaları” rekabet kavramının benimsendiği bir sistemde mümkün değildir. Bu durumda rekabet kavramını benimsemiş bir kapitalizmin “girişimci bireylerin yaratıcılık ve yenilikçiliğini teşvik eden bir kültür.” olduğu söylenebilir.

Rekabetin benimsendiği bir sistemde (doğru anlamıyla kapitalizm) bakın ortaya nasıl bir tablo çıkar, 1)Düşük fiyat, yüksek kalite,2)ürün çeşitliliği, 3)Pazar payını arttırmak isteyen teşebbüslerin arasındaki yarış sonucu ortaya çıkan teknolojik gelişme, 4)tekel ve kartelcilikten uzak ortamda kobilere de yaşama ve rekabet etme şansı, 5)teşebbüslerin bireylerin talepleri doğrultusunda yatırım yapmaları sonucu oluşan kaynak tahsisinde etkinlik ve bunun sonucu âdil paylaşım.

Ancak serbest piyasa mekanizması her zaman kendiliğinden işleyememektedir. Piyasada baş gösteren rekabeti bozucu, sınırlayıcı aksaklıklar sonucunda tekeller ve karteller ortaya çıkabilmektedir. Böylece globalleşen dünyanın nimetleri eşit ölçüde dağıtılamamaktadır. Esasen kafaları karıştıran mesele de, rekabet ortamında (gerçek anlamda Kapitalist sistemde) ortaya çıkan bu aksaklıklara nasıl çözüm bulunacağıdır. Hatta bu aksaklıklara karşı ideolojik/önyargılı fikirler ileri sürülmekte, iktisadi çözümlere kafa yormak yerine, sistemin bütünü dışlanmaktadır. Oysa uygulamadaki yanlışlıklar/kötüye kullanmalar, bütün bir sistemi ortadan kaldırmaya sebep olmamalıdır.


Sözkonusu aksaklıklara çözüm için devreye giren kavram ‘rekabet politikası’ dır. Rekabet politikası, yukarıda belirtilen (ve islam’da da benimsenen, teşvik edilen) 6 sonuca yönelik olarak 3 ana müdahale alanında yoğunlaşmaktadır.
1) Devlet yardımlarının izlenmesi,etkinliğe ve rekabete aykırı devlet yardımlarının yasaklanması, (Örneğin, canlanma olasılığı olmamasına rağmen zarar eden bir firmanın ticari faaliyetini sürdürmesi için tasarlanan devlet yardımının yasaklanması)
2) Rekabeti sınırlayan anlaşmaların ve hakim durumun kötüye kullanılmasının engellenmesi,
3) Birleşme ve devralmaların kontrolü, pazarda hakim durum yaratarak rekabeti olumsuz etkileyecek birleşme ve devralma girişimlerinin engellenmesi,

Yukarıda belirtilen hususlar piyasada tam rekabete ulaşabilmek için etkinleştirilmeye çalışılan hususlardır. Rekabetin (dolayısıyla kapitalizmin) yukarıdaki açıklamalarla birlikte ele alınması gerekir. Bu sebeple “kapitalizm İslâm gözünde zulmün ve sömürünün ortadan kaldırılması gereken başlıca nedenlerinden birisidir.” Demek yerine şu anlayaşı benimsemek daha doğru olacaktır:
Kapitalizm esas anlamıyla (rekabet anlayışı) uygulandığı takdirde zulüm ve sömürü, yerini, verimli ve etkin bir kaynak dağılımına, yani âdil bölüşüm’ e bırakır. Adil bölüşüm de İslam’ın ticaret hayatındaki tezahürüdür.

Yazan: REKABET Tarih: September 9, 2006 01:18 PM

Sn.Bay/Bayan Rekabet,
HAYIR ! önsesi ve sonrası yazmış olduğunuz iki kısım arasındakitek fark kapitalizmi tanımlamak için seçtiğiniz kelimeler.."Bir başka deyişle, rekabetin olduğu bir ortamda teşebbüsler düşük fiyatla kaliteli mal ve hizmet üretmek, maliyetleri düşürmek ve ürün çeşitlerini arttırmak zorundadırlar."Neden?Sadece ve tek kelimeyle "KAR"Bu karın nasıl kullanılacağı tamamiyle yatırımcıya kalmış..Yatırıma kaydırıp gelişir yada "adil bölüşür"..seçimine göre rekabet piyasındaki yerini ve yönünü de belirler..Siz devlet sınırları içinde esas anlamıyla kapitalizmin oluşturulması için koruyucu tedbirler alınması gerektiğini belirtiyorsunuz..Ne yapacağız sınırları da mı kapatacağız..hammaddeyi ithal etmeyecekmisiniz?İthal edilen hammadde fiyatlarının belirlenmesini kime bırakacaksınız?Hammaddede de göbeğiniz dışa bağlıysa ve devlet iç piyasayı koruyacağım diye ithal ürünlerdeki vergi oranlarını ve yasaklamalarını arttırdıkça dediğiniz gibi rekabet için "kaliteliyi ucuza mal etmek"için size ait sınırlarınız içinde devletin belirlediği! asgari ücretle işçi mi çalıştıracaksınız..hatırlatırım işverenler yaşamak için ssk primlerinde indirim talep ediyorlar..Doların ($) gölgesinde olmayan tek sektör gösterin..İslami anlayışa uygun tek adil rekabet bence kişilerin ibadetinde olabilir..Keşke tüm dünya müslüman olsa o zaman adil bölüşüm için kouşabilirdik..Bu sıralar işin içinden çıkmaya çalıştığım iki gerçek var..Kitaplarda yazan akademik her matıklı insan gibi düşünüp inandığımız umut ve mutluluk verici doğru gerçekler ve yaşadığımız yanlış olduğunu bildiğimiz sipsivri acı verici gerçekler.. Hangisi daha gerçek?

Yazan: çuvaldız=herkes alınsın Tarih: September 10, 2006 01:52 AM

Hz. Muhammed, geldiği dünyada varoluş hakkını elde ettikten sonra sisteme EHVEN şekilde eklemlenmişti. Bugün Kuran’da çok eleştirilen köle statüsünün varlığı bunun bir göstergesidir. Kölelik birden kaldırılmamıştı; zaten böyle bir şey de ne mümkün, ne gerçekçi, ne insaniydi. Ama zamanla zaten bu sonuca ulaşıldı.

Bugün de dünyanın bir sistemi var. Bu sisteme karşı ölmek öldürmek anlamındaki savaşta hiçbirimiz mangalda kül bırakmazken, sıra sisteme tıpkı Hz. Muhammed’in yaptığı gibi çözüm üreterek katılmaya gelince o zaman biz ne yapalım, elimizde ne var deyip çözümsüz ve ancak İslam’ın marjinalize olmasına sebep olabilecek söylemlere sapıyoruz..

Oysa İslam yeryüzünü Allah’ın mülkü olarak görür, insanlar, beyinleri ve fiiillleri de “hayır ve şer”le ondandır. Yukarıdaki REKABET imzalı yazı, kapitalizmde böyle bir çözüm arayışınının varlığından, bir ehvenleştirmeden ve dönüşümden bahsediyor. Yöntemi Kuran olan Hz. Muhammed gibi bugünün müslümanlarının da sisteme onu ehvenleştirerek, çözüm üreterek katılması gerekir.

Daha geniş düşünülmeli, sistem bir bütün olarak ele alınıp çözüm üreterek ehvenleştirilmelidir.

Yazan: Hande E. Tarih: September 10, 2006 11:35 AM

““Bu karın nasıl kullanılacağı tamamiyle yatırımcıya kalmış..Yatırıma kaydırıp gelişir yada "adil bölüşür"..seçimine göre rekabet piyasındaki yerini ve yönünü de belirler.””

Kendi sınırlarımız içinde kapitalizmin aksaklıklarından kurtulabilmek -(işverenlerin piyasadan bağımsız keyfi kararlar alarak piyasayı yönlendirebilmelerini engellemek)- için yapılması gereken öncelikle ‘rekabet otoritelerinin güçlendirilmesi’ ve en temelinde de ‘yargı bağımsızlığının sağlanması’dır. Böylece keyfi hareketler engellenip piyasa herkes için eşit koşullarda işleyecek ve bu işleme sonucunda da tüketicinin talebiyle bağımlılık oluşacaktır. Bu bağımlılık da yukarıdaki yazımda belirttiğim sınırsız özgürlüğün engelidir.

““Siz devlet sınırları içinde esas anlamıyla kapitalizmin oluşturulması için koruyucu tedbirler alınması gerektiğini belirtiyorsunuz..Ne yapacağız sınırları da mı kapatacağız..hammaddeyi ithal etmeyecekmisiniz?İthal edilen hammadde fiyatlarının belirlenmesini kime bırakacaksınız?Hammaddede de göbeğiniz dışa bağlıysa…””


Dışa bağımlılık (global kaynakların dağıtımında ‘payıma ne düşerse’ durumu) önemli bir sorundur. Ancak bu soruna çözüm, lokal düşünerek elde edilemez. Sözgelimi, SSK primleri üzerinde yoğunlaşmak, sistemin kökünde var olan sorunları/uygulamaları düzeltmeye (İslam’a uygun hâle dönüştürmeye) yetmez. Bu konuda bugün Türkiye’nin yapması gereken ; globalleşmenin kazanımlarını dağıtanlar arasında yer alabilmek için çalışmaktır. Bu da ancak, kaynak dağıtımının devletler düzeyinde tartışıldığı ortamda ‘ortak dil’ olan KAMU HUKUKU’nu ve Ekonomi’yi bilen Hukukçu ve İktisatçıları yetiştirmekle olur.

Türkiye doğru referanslara dönerse global kazanımları dağıtan taraflardan biri olmaya en layık ülkedir. Ancak bu bilincin her bireyimizde var olması gerekir. Uzun zaman İngiltere de yaşamış bir arkadaşım her İngiliz bir emperyalisttir demişti. Bunu başka bir düzeye uygularsak İslam’ın her bireyi sorumlu tutan, her bireyi adeta tek tek din adamı gibi yükümlü kılan yapısı gereği her Müslümanın içinde yaşadığı sisteme dönük bir katılımı ve sorumluluğu olmak zorundadır. Örneğin, nasıl ki her emperyalist ülke bireyi, emperyalizmi kendi içinde sonuna kadar benimseyebiliyor ve böylece bu bireysel güç, devlete emperyalist anlamda gerekli kuvveti ve hareketi sağlıyorsa, her bireyimiz de global kazanımların dağıtılmasında, doğru referanslara sahip Türkiye’nin taraf olmaya hakkı olduğunu benimsemelidir.

Bu sistemin sorunlarına iktisadi çözümler üretmek ÜTOPİK algılanmamalı. Bu sorunları çözecek olan biziz.Bunun için öncelikle bireysel bilinç gerekir. Nitekim bu bilincin etkinleştirilmesi konusundaki “ümitvâr yaklaşım” bu web sitesinde mevcut. Ancak dahil olduğumuz sistemin mağduru olmaktan kurtulmak için bu bireysel bilincin (Kapitalizmin doğru anlamda uygulanması halinde İslam’la bağdaşacağı, âdil bölüşüme ulaşılacağı bilincinin) global alanda güce dönüşmesi gerekir. Bu da ancak, global düşünen, “sistemi bir bütün olarak ele alıp çözüm üreterek ehvenleştiren” hukukçu ve iktisatçılar sayesinde mümkündür.

Yazan: REKABET Tarih: September 10, 2006 12:20 PM

Sayın Hülagü,

İsmailağa'da olan bitenlerle Mustafa Bey'in ilgisinin olmadığı bir başka yorumda zaten belirtilmiş olduğundan tekrarına luzüm görmüyorum.

Benim belirtmek istediğim konu; Çarşamba ve benzeri toplulukların müsebbibinin o müdaafa ettiğiniz 1930'ların zihniyeti olduğudur.

Bugün Türkiye'de iletişim imkanlarının da etkisiyle hızla devam eden modernleşme ve batılılaşma sürecinde müslümanlar rahat bırakılmış olsa ve İslami eğitim yasaklanmamış olsaydı, Türkiye'de bu büyüklükte konzervatif yapılar oluşamazdı. İnsanlar müslüman oldukları için hem özel sektörde hem de kamuda engellenirken, "özyurtlarında parya" muamelesi görürken tutup "vay efendim bunlar neden böyle bir hayat yaşıyor demek" eblekliktir.

Yarım yamalak dini eğitim alabilmiş imam hatip lisesi mezunlarına "siz sadece imam olabilirsiniz, neden doktor, avukat, mühendis ... olmaya çabalıyorsunuz?" dedikten sonra, "ikibinlerin Türkiye'sinde bir Çarşamba nasıl olur demek" en hafifinden "hesapsızlıktır."

İslam'ın ilk ve "yeter" kaynaklarına bakıldığında bu cemaatin İslam yorumunun oldukça problemli olduğu kolayca anlaşılabilir. Fakat milleti adam yerine koymayan, onları yerine düşünüp karar veren, onlara şu kadar dini muamelat yeter diyen, geleneksel dini eğitimi yasaklayan, yerine modern bir dini eğitim ikame edememiş, kendi ideolojisi doğrultusunda dahi doğru düzgün bir eğitim sistemi kuramamış, baskıcı, tepeden inmeci, niyet okuyucu ve gerici 1930'lar zihniyeti nin ülkesinde böyle yapılar görmek gayet doğaldır. Bunun benzeri bir sürü başka yapılar da vardır. Kontrolü kolay olduğu için -tıpkı aşiret ve mafya yapıları gibi- bu düzen de 30'lar zihniyeti tarafından desteklenmektedir.

Siz müslümanları özgür bırakın yeter... O zaman meslek sahibi, tahsil görmüş, hemen her alanda dünya ile rekabet edebilien bireylerin ne harikalar yaratabileceğiniz görürsünüz... Gerçi bu kadar baskıya rağmen Türkiye'nin ekonomik ve bürokratik çöküşünü yine müslümanlar engellemişlerdir. Birde özgür bıraksanız neler olur siz düşünün...

Yazan: Taner Ayaz Tarih: September 11, 2006 10:40 AM

Kapitalist ve kaynak dağılımında da söz sahibi devletlerin oluşturduğu sisteme dahil olabilmek için,global ekonomi şartları olarak bize dayattıkları kurallara uymamız mı gerekir?IMF,BM,NATO,AB parçası olmak için hep biraz daha özveri! Kazanç mı?İşte orda Sn.Rekabetin kaynak dağılımda söz sahibi olabilecek ülke vaadi var.
Halk devlet babaya bakıyor,devlet baba da büyyük abilere..Sisteme ehven uymak mı!Nasıl olacak?Bana sistem bizi ehven uydurmuş gibi görünüyor.Umutsuzmuyum?Hayır değilim nefes aldığımız sürece yarın için umut vardır,kişisel gayretim de ama tablo ürkütücü!Aç kalmamak için çabalayan ile nasıl harcayacağını bilemeyen,sen az müslümansın ben daha çok diye tartışan,daima eline geçenden memnun olmayan işveren ve işçi,yüzümüzü doğuya mı batıya mı dönelim diye tartışan,teist ile atesit tartışması,birbirine daha çok saldırmak ve yıpratmak için gösterilen gayret(ki burada konu kapitalizm ve islam uyabilir diyen birine sen İsmailağa cemaatindensin diyen biri)nedir bu husumet?
Şimdi Hande hanım tüm bunlar bizim başımızın altından yani Sn.Rekabet'in İslamın her müslümanı katılımcı ve paylaşımcı olarak sorumlu kıldığı insanlarımızın altından mı çıkıyor?
Bunca yıpratma enerjimizi adı İslami kapitalizm olsun yada olmasın üretime çevirsek!
Herkes bir diğerine bir grup parçası olarak bakıp "biz ve siz" diyor demesek!
Asgari müşterek;aynı topraklar üzerinde İNSAN olarak yaşamaya çabalasak.Allah inancı olan dininin gereği olarak tanımlandığı gibi İNSAN olsa,ateist de inandığı İNSAN olma gereklerine uysa..Bırakırlar mı sizce?Biz ayak parmaklarımıza bakmaktan ufukta neler oluyor göremiyoruz ki?
Tüm bunlara rağmen hala umudum ve gayretim var?Şimdi de hayalperest denebilir mi? :)

Yazan: çuvaldız=herkes alınsın Tarih: September 12, 2006 02:07 AM

kürt kökenli biri olarak kürt tarihi ile ilgili 20 yıldır yapıtlar okudum ama sizin kürd sorunu nu yeniden düşünmek adlı kitabınızı okudum tamamen kaynaklara dayalı tarihsel süreci çok iyi değerlendiren harika bir yapıt çağımız türkiyesinin çözüm anahtarı imkanım olsa 70 milyon adet basıp ücretsiz dağıtıp herkesin okumasını sağlardım sizi tebrik ediyorum.

Yazan: kenan beyaz Tarih: October 4, 2006 01:16 PM

mustafa bey bence kapitalizm dünyadaki en iyi ekonomik sistemdir şu anda.Devlet müdahalesinin sinirlanması yetenekli girişimcilerin önünü açmış buda halkın çıkarına olmuştur.çünkü girişimci tek değildir bir çok girişimci olduğundan dolayı aralarındaki rekabet fiyatların seviyesinin düşmesine kimi zamanda üründe kalitenin artmasına neden olmuştur.oysa ekonominin diğer ucundaki kumanda ekonomisini kullanan diğer ülkelere (genelde doğu avrupa ülkeleri sscb vb.)gibi baktığımızda kumanda ekonomisi katliamlarla ve iç savaşlarla bitmiştir.bu sistemde herşey devletindir kimin ne kadar nasıl üreteceğine üretim tekniklerine üretirken ne kadar emeğe ihtiyaç duyduğuna sadece devlet karar verir bunun sonucunda devletin başındakilerin keyfi olarak verdiği kararlar genelde toplumun aleyhine olmuştur.tabiki her ekonomik sistemin gibi kapitalizminde kötü yanları wardır fakat bence bundan iyisi bulunana kadar en iyi olan kapitalizm kullanılmalıdır.

Yazan: ebabekir Tarih: November 15, 2006 04:10 PM

kardeşim sosyalistler dine bakış acılarını yumuşatmalılar din allah vardır kapitalizmi gerçektende yürekten bende sevmiyorum adamlar paracı maddeci insanlık dışı bir olay gerçektende bazen sosyalistlik damarım tutuyor

Yazan: ali Tarih: February 18, 2007 10:39 AM

Yorum Ekleyin...





(you may use HTML tags for style)